Onca tutarsız açıklama niye yapılır ki, değil mi Sayın Erdoğan? [Ahmet Dönmez]

Erdoğan ve pek uzun kolları, Cemal Kaşıkçı cinayetinin gideceği noktayı merakla izliyor olmalı.

Ne de olsa kendi izleyecekleri yol haritasını yakından ilgilendiriyor yaşananlar. Bu cinayetin S. Arabistan’a nasıl bir maliyet çıkaracağı, bizimkilerin de yapmayı planladığı infazlar için bir gösterge olacak.

Neyse ki şimdiye kadar büyükelçiliklerde insan doğramaya cesaret edemediler (henüz). Fakat, adını ‘Diriliş’vari ergen dizilerinden alan pek çok operasyonla büyükelçilikleri birer eşkıya çadırına çevirmesini bildiler. Öldürmediler belki ama kaçırdıkları masum öğretmenlere Türkiye’de işkence yaptılar. Bu konuda iyiler gerçekten, “Orucumu karınla açarım” gibi dipsiz ve soysuz bir işkence türü icat ettiler nitekim.

Türkiye’yi bir ‘haydut devlet’ seviyesine düşüren uygulamaların bizzat Erdoğan’ın talimatı ile gerçekleştiğini de sözcüsü teyid etmişti. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, bir basın toplantısında, yurtdışından öğretmenlerin ve işadamlarının MİT tarafından illegal yöntemlerle kaçırılmasına ilişkin olarak, “Bu konuda Cumhurbaşkanımızın çok net talimatının olduğunu, ilgili birimlerimizin de bu konuda son derece profesyonel çalışmalar yaptığını ifade edeyim. Daha önce Kosova’da, başka yerlerde olduğu gibi benzer operasyonlar olabilir.” demişti.

Saray tetikçisi gazeteciler de ‘salavatlama’ yapan Kırkpınar cazgırları gibi yurtdışındaki gazetecilerin öldürüleceğine dair raconlar kesiyorlardı. Kaşıkçı olayı, onlar için de bir test niteliğinde.

****

Yarı şaka yarı ciddi, işin kinaye tarafı bir yana…

Benim asıl temas etmek istediğim nokta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinin dünkü grup toplantısında sarfettiği bir cümle. Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı’yı planlayarak katlettiğini söyleyen Erdoğan, Kraliyet ailesine yönelik sorular sıralarken, “Cinayet ortadayken onca tutarsız açıklama neden yapılmıştır?” diye yağdı, gürledi.

Öyle ya, eğer Suud yönetimi masumsa neden bu kadar çok çelişkili açıklamalar yapmıştır, değil mi?

Önce ‘haberimiz yok’ deyip sonra cinayeti kabul ettiler ve suçu da bazı aktörlerin üzerine yıktılar. Erdoğan da bu tutarsızlıklara dikkat çekip Kraliyet’in bir şekilde bu işin arkasında olduğunu ima ediyor.

Doğru ve isabetli bir mantık. Biz de Başkan’ın açtığı bu yoldan yürüyelim.

Peki bu durumda Sayın Erdoğan, sizin 15 Temmuz’a dair tutarsız açıklamalarınızı nereye koyacağız?

Neden, darbe girişiminden ilk ne zaman haberdar olduğunuza dair sürekli tutarsız açıklamalar yaptınız?

Hem de daha kalkışmanın olduğu ilk günden itibaren…

Yani hafızanız taze, olaylar sıcakken.

İlk bilgiyi kaçta aldığınıza dair her kanala farklı saatler veren siz değil misiniz?

İlk olarak 15 Temmuz gecesi, “Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu” dediniz.

Daha sonra:

18 Temmuz’da CNN International’a, “O gece saat 20.00 civarında bir haber aldım”;

20 Temmuz’da Al Jazeera’ye, “Saat 20.00 civarında eniştem haber verdi”;

21 Temmuz’da Reuters’e, “Saat 16.00 – 16.30 gibi eniştem aradı, Beylerbeyi civarında bir hareketlilik var dedi”;

30 Temmuz ATV-A Haber ortak yayında da “O gün 21.15 civarında falan bir şeyin başladığını duyuyoruz. 21.30’da eniştem beni aradı” şeklinde açıklamalar yapan siz değil misiniz?

Nasıl oluyor da darbe girişimini ilk ne zaman ve nasıl öğrendiğinize dair bir türlü sabit bir bilgi veremiyorsunuz?

Verdiğiniz saatler neden bir türlü birbirini tutmuyor?

****

İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Okan Bato, darbe hazırlığını 15 Temmuz günü saat 15.00’te size bildirdiğini açıkladı. Röportajlarınızda neden bundan hiç söz etmiyorsunuz? Yok eğer savcı yalan söylüyorsa neden kendini görevden almadınız ve hakkında suç duyurusunda bulunmadınız?

‘Sır küpünüz’ Hakan Fidan, dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler ise saat 19.00 civarında sizi aradıklarını ama ulaşamadıklarını iddia etti. Siz ise tam tersine, bu tepe yöneticilerin hiç birine ulaşamadığınızı ve size haber verilmediğini beyan ettiniz.

Bu tutarsızlıklar neden?

Neden bu olayda iki yakanız bir türlü bir araya gelmiyor?

Fidan’ı hala MİT Müsteşarı olarak tutmanız, Akar’ı ilk başkanlık kabinesinin Milli Savunma Bakanı yapmanız ve Yaşar Güler’i de Genelkurmay Başkanlığına getirmenizdeki tutarsızlığı neyle izah edeceğiz?

‘Tutarsızlık’ demişken; katiller herkesin gözünün içine baka baka nasıl çelişkili açıklamalar yapar, siz iyi bilirsiniz.

O gece Marmaris’e yakın 4 ayrı noktada 4 ayrı uçağı neden hazır beklettiğinizden başlamak üzere daha onlarca soru, halen cevaplanmayı bekliyor.

Neden?

Neden Fidan’ı da Akar’ı da Meclis Komisyonu’na ifade vermeye göndermediniz mesela?

Şimdi biz de size soralım: “Cinayet ortadayken onca tutarsız açıklama neden yapılmıştır?”

****

Ne güzel de sorular soruyorsunuz Sayın Erdoğan!

Muhatabı siz olmayınca cesaret güzel bir şey.

Şunlar da dünkü konuşmanızdan: “Cinayetin anlık değil planlı olduğuna yönelik emareler var. Bu 15 kişi cinayet günü neden İstanbul’da toplanmıştır? Bu kişiler kimden emir alarak oraya gelmiştir? başkonsolosluk binası neden hemen değil de neden günler sonra incelemeye açılmıştır? Cinayet ortadayken onca tutarsız açıklama neden yapılmıştır? Ceset neden hala ortada yok? Cesedin yerli işbirlikçiye verildiği ifadesi doğruysa bu yerli işbirlikçi kimdir? Sıradan bir kişi bahsetmiyor bundan. Bu yerli işbirlikçiyi açıklamaya mecbursun. Kimse sorular cevaplanmadan meselenin kapatılacağını aklından geçirmesin.”

Peki 250 kişinin öldüğü 15 Temmuz’a dair size yöneltilen birbirinden bomba sorulara kim cevap verecek?

Hadi diyelim ki ‘yerli işbirlikçiyi’ bulma vazifesi sizin değil de Suud’larınmış gibi konuşmakta bir beis yok; peki bu 250 kişinin katillerinin kimler olduğunu bulma görevi de Prens Salman’ın mı? Suudlar günler sonra inceleme izni veriyor, siz de otopsi ve balistik incelemeleri yapmıyorsunuz. Ne fark var?

Suudlar, konsolosluk bahçesindeki kuyunun aranmasına direniyor siz de Meclis Komisyonu’nu çalıştırmamıştınız, değişen ne?

“Kimse sorular cevaplanmadan meselenin kapatılacağını aklından geçirmesin” diyorsunuz bir de. Tam isabet!

Siz de bu 15 Temmuz sorularını cevaplamadan meselenin kapanacağını zannetmeyin sakın. Elinize bir testere alıp hakikati, vicdanı, hukuku, insan haklarını doğrayıp Saray’ın bahçesine gömmüş olabilirsiniz.  Ama gerçekler eninde sonunda ortaya çıkacak. Bunu da böyle bileceksiniz!

NOT: Bundan böyle yazılarıma bu site ve Patreon hesabım üzerinden devam edeceğim. Bugüne kadar bana özgürce yazma imkanı veren TR7/24 ailesine minnet borçluyum. Kendilerine çok teşekkür ederim. 

[Ahmet Dönmez] 24.10.2018 [https://www.ahmetdonmez.net]

Ambardan Taşanlar [Safvet Senih]

Şimdilerde Afrika’daki okullarımızda pek çok Orta Asya’dan yetişip gelmiş öğretmenlerimizi görüyoruz. İnşaallah yakın bir zamanda da dünyanın her yerinde Afrika’dan yetişip gelen öğretmenlerimizi göreceksiniz.

* * *

Efendimiz (S.A.S.) “Şam’da bereket var!..” demiş ve üç defa Şam için dua etmiş. “Ya Resulullah, Irak için de dua eder misiniz?” diyenlere “Irak’ta sarsıntı ve fitneler var! Şeytanın boynuzu oradan çıkacaktır!..” buyurmuştur.
Ayrıca “Arz’da safvetullah, Şam’dır.” buyurmuştur.
Hz. İsa Aleyhisselam'ın Hz. Meryem validemizle 10 sene Şam’da kaldığı rivayet edilir. Şam’a 40-50 kilometre uzaklıkta Mâlûle isimli bir kasaba var. Bir kaç tane mescid olmasına rağmen orası Hıristiyanlar için tarihi bir yer. Hz. İsa’nın dili “Ârâmî” lisanı idi. O kasabada hala bu dili kullananlar var. Yukarı bölümde Hz. İsa Aleyhisselam'ın da kaldığı söylenen bir kilise ve bir su var. Çok ferah feza bir yer. O dönem putperest olan Konya’daki kralın kızı Tikla’nın buraya geldiği, iman ettiği söyleniyor. Fakat babası adamlarını gönderip yakalatıyor ve Konya’da öldürüyor. Geçtiğimiz seneler Konya Karaman civarında bir mezar bulundu, çürümeyen saçlarından ve giysilerinden bir prenses olduğu tahmin ediliyordu. Benim tahminim işte bu imanlı hanım, Takla olabilir...

* * *

On sene önce Hira Dergisinin toplantısında büyük âlimlerden Muhammed Umâra; “Türkiye’ye gelip eğitim hizmetlerini gördükten sonra Osmanlı hakkındaki kanaatlerimin % 80’ini tashih ettim. Biz elli sene yanlış yapmışız” dedi.
O zaman, Türâbî’nin de şöyle dediği söylenmişti: “Ben itiraf edeyim ki, Türkleri sadece asker millet biliyordum. Ama şimdi ilmî fikrî her şeyi aklımdan bir daha geçirdim. Önemli bir şeyi anladım ki: Sizin Hocanızın hikmeti sizi, bizim düştüğümüz  SİYASET  VARTASINDAN korumuş.”

* * *

M. Fethullah Gülen Hocaefendi: “Eğer Üstad’ın sesine ses verenler olsaydı, o zaman Üstad, bir yalnızlık, bir gurbet ve gariplik yaşamazdı. Hem içten, hem dıştan Âlem-i İslamın entellektüelleri destek  verselerdi, çok güzel şeyler olurdu.” dedi. Bu gün de öyle değil mi? 11 Eylül Terör Eylemi karşısında, Hocaefendinin “Terörist Müslüman, Müslüman da terörist olamaz!..” dediği gibi bütün Müslüman entelektüeller, amasız, şartsız olarak aynı şeyleri haykırıp onun bu tesbitine ve sesine destek verselerdi ABD, Afganistan’a , Irak’a girmezdi… Maalesef, Hocaefendi yalnız kaldı…

Meşhur Prof. Dr. Ferid Ensârî’nin hocası Bûşihî, büyük bir âlim ve meşhur bir şahsiyet olmasına rağmen Türkiye’yi gezip Hizmeti gördükten sonra, kendisine tercümanlık yapan torunu yaşındaki Nevzat Hocaya, “Gelin, siz bizim hocamız olun… Biz de size talebe olalım… Kıskançlık yok. Güneş battığı yerden doğacak!” demişti.

* * *

Bir toplantıda Mısırlı Prof. Dr. Nadya Mustafa isimli hanımefendi, Arap Hocalara: “Otuz senedir uğraşıyoruz. Ama hep konuşuyoruz. Yaptığımız  bir şey yok ortada!..” dedi. Sonra orada bulunan bizim arkadaşlara dönüp; “Allah için bize Hizmeti gösterin. İş nasıl yapılır, bize anlatın…” dedi.

* * *

Mısır’dan bir kurs hocası (Sâbir bey), bizim yayın heyetine katılmıştı: “Kayseri’ye gitmiştim. Orada bir iş adamı gördüm. Hem faal şekilde hizmetini yapıyor, hem de işini… Bakıyorsun sabahtan hava alanına gidip dış ülkelerden gelen misafirleri alıp gezdiriyor ama akşam olunca bakıyorsun, bir kenarda mütevazi bir kişi… Bir himmet programına şâhid oldum; sanki sahabe atmosferi… Oturmuşlar Tebük seferine hazırlanır gibi, Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar kesilmişler!.. Fedâkarlığın, cömertliğin sınırları yok… Hep böyle hayretler içinde kaldım!..”

* * *

Yemen’den gelen Yemenli Hira Dergisi temsilcisi Kâmil Bey şöyle demişti: “Önceden Risale-i Nur’u okumuştum ama ben Risale-i Nur’u Türkiye’ye gelip Hizmeti görünce anladım. Onlardaki tebessüm ve lüyûnet çok dikkatimi çekti. Bu hâl, câzip ve câlib… Tek başıma okuyup anlamadıklarımı toplu okumalarda anladım. Önce bunlar herhalde sûfi, dedim sonra sûfilik böyle ise ben de sûfîyim, dedim. Gördüm ki, Eşref ve arkadaşları başkalarına iyilik yapmaktan, hizmet etmekten zevk duyan, sessiz duran, aslında mânen derin olan talebeler…Düşüncelerin güzelliği kadar, ortaya konulan örnekler de öyle kâmil…”

* * *

Ecir Bey dedi ki: “Burada Yemen deyince, herkes Veysel Karanî’yi soruyor. Ama Yemen’de ayrı ayrı meşrepler var. Mesela, Mısır’da yetişmiş Vehhâbî meşrep bir zât dedi ki: ‘Hayatımda ruhânî iki hâl yaşadım. Birisi umrede oldu. Birisi de Hira Dergisinin toplantısında… Takdimci bile ağlıyordu.”

* * *

“Merhum Özal Suudi Arabistan’a geleceğini öğrenen Riyad’daki büyükelçi, oradaki, Diyanetin hocası Din Ateşesinden Umre ve namaz hakkında bilgi almak istiyor. O da “Kolayı var. Nasıl olsa hep beraberiz… Ben ne yapıyorsam siz de onları yaparsınız” diyor. Neyse namaza duruyorlar. Fakat Din Ateşesinin ayağı arızalı olduğu için oturunca uzatmak zorunda kalıyor. Bu sefer  Büyükelçi ve diğer resmi görevlilerin hepsi de ayaklarını uzatıyorlar!.. O zaman öyle… Şimdi ne yapıyorlar?..
Özal merhum risk almayı severdi… Kafasını çıkarmayan kaplumbağa yerinde sayar, bir adım bile atamaz…

İşte bazı ambarlardan taşanlar…

[Safvet Senih] 24.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Jennifer Campbell, ‘dünyasını bir sırt çantasına sığdırıp gidenler’i yazdı [Seçkin Ergün]

Kanada’da politik ve diplomatik çevrelerin referans dergisi olarak kabul edilen Diplomat International Canada, son sayısında Yunanistan’a sığınan Türk mültecilerin hikayelerine yer verdi. Derginin deneyimli editörü Jennifer Campbell imzalı makale, ‘‘Fleeing Oppression in Turkey’’ (Türkiye’deki Zulümden Kaçış) başlığını taşıyor. Konuyu araştırmak için bizzat Atina’ya giden Campbell, hikayesine Atina’da bir parkta tanıştığı bir Türk mülteci ile başlıyor.

Jennifer Campbel

‘‘Bir baba, yedi yaşındaki kızını ve iki sırt çantasına sığdırdığı tüm dünyevi eşyalarını omuzunda taşıyor.’’ diyen yazar, Amerika’da tanınmış bir Türk bilim adamı’ diye tanıttığı kişinin aslında Almanya’ya gitmek istediğini ancak parası sadece ona yettiği için 35’er avroya Milano bileti alabildiğini anlatıyor. Daha önce Yunanistan’dan ayrılmayı dört kez deneyen ancak başaramayan bilim adamı, Campbell Atina’dan Ottawa’ya dönerken Münih’e ulaşmış ve 14 yaşındaki kızıyla eşine kavuşmuş. Bu bilim insanının Atina’ya ulaşabilen pek çok Türk mağdurdan sadece birisi olduğunu söyleyen yazar şöyle devam ediyor:

‘‘Memleketlerinden zulümden, hapsedilmeden ve psikolojik, bazen de fiziksel işkenceden kaçtıktan sonra şişirilebilir bir sal ile uzaklaşıyorlar. Hepsinin farklı öyküleri var, ama ortak olan önemli bir şey var: Onlar, Sünni Müslüman vaiz Fethullah Gülen’in eğitim, sivil toplum ve barışa evrensel erişimi savunan dini öğretilerden esinlenen İslami bir toplumsal hareket olan ‘Hizmet’in üyeleri. Gülen 1999’dan beri Pennsylvania’da yaşamaktadır. Hizmet kelimesi İngilizcede ‘Service’ olarak tercüme ediliyor taraftarları bu kelimeyi beğendiklerini söylüyor.’’

‘‘Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, hareketi bir terör örgütü olarak kabul etti. Temmuz 2018 itibariyle 170.372 kişi görevden alındı. Ayrıca 142.874 kişi gözaltına alındı, 81.417 kişi tutuklandı. Toplam 189 medya kuruluşu kapatıldı ve 319 gazeteci tutuklandı. Görevden alınmış akademisyen sayısı 6,021 iken, 4,463 hâkim ve savcı kovuldu. Türk yetkililer, ‘‘Türkiye Purge’’ adlı bir gazeteci grubundan gelen bu sayılara karşı çıkıyorlar. Savcılar terör suçlamalarını empoze ederken, polis onları evlerinde avlamak zorunda. Şimdi artık Orta Doğu’daki komşularının birçoğuyla ortak bir ülke var.

Kitlesel Göç

‘Hizmet’in üyeleri olarak tespit edildiklerinde, pasaportları ve diğer kimliklerine el konuluyor ya da iptal ediliyor. Başka ülkelere yasal olarak gidemezler. İşlerini kaybedenlerin çoğu daha sonra hapse atılıyor, diğerleri hapishaneye girmemek için yetkililerden kaçıyor. Yunanistan’a kaçanların aileleri Hizmet hareketiyle hiçbir ilgisi olmasa da kaçmış aile fertleri yerine zulüm görebiliyorlar. Bu nedenle, görüştüğümüz kişilerin çoğu, bu hikâye için isimlerini kullanmak istemedi. Onlar Türkiye’den kitlesel bir göçün parçası.

Yunanlılar Hoş Karşılıyor

Yunanistan ile Türkiye arasındaki tarihi uyuşmazlığa rağmen Türkler, özellikle de Gülen takipçisi mülteciler, burada hoş karşılanıyor. Yunan Sığınma Servisi onların hikayesini biliyor. Gülen takipçilerinin kaçma nedeni devletler arasında politik bir konu haline geldi. Yine de Yunanlılar, onları Meriç Nehri kıyılarından uzaklaştırmıyor. Onları alıyorlar ve maddi fonları tükenmiş olsa bile yerleşmelerine izin veriyorlar. Birçoğu çaresizce fakir. Çünkü aylardır işsizler ve geriye kalan birikimlerini de kaçmalarına yardım eden kaçakçılara ödüyorlar. Bazıları ailelerinden yardım alabilirken diğerleri de bir mucize beklerken birikimlerini harcıyorlar. Yunanistan’da sığınma talebinde bulunan Türklerin sayısı son altı yılda bile büyük ölçüde artmış. 2013 yılında sadece 17 Türk, sığınma talebinde bulunurken 2017’de, 1,827 kişi başvurmuş.

Mutluyum Çünkü Özgürüm

Atina’nın merkezindeki kiralık dairede huzurlu bir aile ortamı. Bekir Bey ve eşi Beytül, 8 ve 9 yaşlarındaki erkek çocukları ve 18 aylık bir kızları var. Buraya gelmek için zorlu bir yolculuğa katlandılar. ‘Mutluyum’ diyor Bekir, gözleri yaşarıyor ama aynı zamanda gülümsüyor. ‘Hiç param yok, ama ben özgürüm, ben sağlıklıyım ve ailem güvende.’ Yolculuklarının nerede sona ereceği veya bu işlerin ne zaman biteceği konusunda hiçbir fikre sahip değiller. Bekir, bir üniversite hazırlık dersanesinde kimya öğretmeni ve Beytül Hizmet kuruluşları için gönüllü çalışan bir ev kadınıydı. Erdoğan’ın emriyle dershanelerinin kapatılmasının ardından 2015’te işinden kovuldu. Darbeden sonra o ve ailesi evlerini terk etti çünkü hükümet onların adresini biliyordu. Polisin bulduğu zaman, onu ya da eşini hapishaneye atacakları, potansiyel olarak çocuklarını ebeveynleri olmadan bırakabilecekleri korkusuyla yaşadılar. Mantıksız bir korku değildi -daha önce birçok kez gerçekleştiğini gördüler. Bekir, bir yaşam kazanmak için peynir ve zeytinyağı sattı ve sık sık taşındılar. Sonra Beytül’ün üçüncü çocuğuna hamile kaldığı haberi geldi – şimdi Yunanistan’daki ailesini sevindiren parlak gözlü kız- Ancak bir hastaneye gitmek ya da bir doktora gitmek onları Erdoğan’ın geniş çaplı radarına ve doğrudan tehlikeye atıyordu. Hamileliğine sekiz ay boyunca herhangi bir doktor randevusu olmaksızın katlandı, ancak kanaması nedeniyle doktora gitmesi gerekti. Doğmamış kızlarının güvenliği için, kendini kontrol etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki, kocası için doğuma katılmak çok riskliydi, bu yüzden kız kardeşi ve annesiyle birlikte gitti.

Doğumhane Önünde Bekleyen Polisler

Anne birkaç tıbbi komplikasyonla karşı karşıya kaldı. Daha da kötüsü, doğumdan çıktığı zaman dört polis memuru tarafından karşılandı. Kocasını soruyorlardı. Yalan söylemişti, ikisinin ayrıldığını söylüyordu, ama bu açıklamayı kabul etmediler ve doğum saatlerinden sonra, o ve bebeği sorgulanmak üzere bir karakola götürdüler ve daha sonra da savcılığa götürüldüler.  Oraya gitmek için, kaptanları onu bir minibüse tırmanmaya zorladı, ancak onlara dikişlerinden dolayı yapamayacağını söyledi. Israr ettiler ve gerginlik dikişlerinin kopmasına neden oldu. Doktoru bir hafta boyunca hastanede kalması gerektiğini söyleyen bir form imzaladı, ancak sonunda doktor da kararı tersine çevirmeye ikna edildi.

Sorguda İki Gün

Beytül girdiğinde sorgu odası çok soğuktu. O ve bebek beş saat boyunca titreyerek bekledi. Neredeyse iki tam gün süren sorgulamadan sonra onu serbest bıraktılar. Aile, sonunda Türkiye’den Yunanistan’a tehlikeli bir yolculuk yapmaya karar verdi. Pahalı olduğu için bir kaçakçının yardımı olmadan yalnız başına gitmeye karar verdiler. Bekir’in erkek kardeşi birkaç ay önce kaçmış ve rotasını onlarla paylaşmıştı. Kendi şişme botlarını ve bir pompayı alacaklar, Meriç Irmağı’nın kenarında şişirecekler ve kardeşin yolundan onlar da gidecekti. Onlardan önce gidenlerin yaptığı gibi, sadece sırtlarına taktıkları çantalarla bir gece gece ayrıldılar. Çocuklar için birkaç küçük oyuncak ile bir sırt çantası vardı…

Birçoğu Öldü

Yolculuk daima uzun bir yürüyüşle başlar. Çoğu aile üç ila beş saat arasında olduğunu söylüyor ki en çok toplam 20 kilometre tahmin ediliyor. Geceleri ormanın içinden yürümeyi, bir ırmaktan bot yolculuğu yapmayı içeren büyük bir macera. Birçoğu bu yolculukta öldü. Bir Yunan gazeteci, dokuz kişi bir botla kaçan bir Türk adamının hikayesini anlattı. 8’i kış kaçışları sırasında Meriç’in buzlu sularında öldü. Kalan 9. adam şimdi Almanya’da ve kendisi için yeni bir yaşam kurmaya çalışıyor.

Çocukları İle Eski Bir Gazeteci

Zaman gazetesinin eski editörlerinden biriyle de görüşen Jennifer Campbell, 40 yaşlarındaki editörün 4-10 ve 12 yaşlarında üç çocuğu ve eşiyle Yunanistan’a kaçtığını anlatıyor. Atina’nın bir banliyösünde tek odalı bir dairede kaldıklarını kaydeden Campbell şöyle devam ediyor:

‘Dördü bir çift kişilik yatakta uyuyor, beşinci, yanındaki yorganda. Fakat bu, Türkiye’deki alternatiften daha iyi. Ülkenin en büyük gazetesi olan Zaman için çalıştı. Aynı zamanda doktora çalışması vardı. Karısı bir Hizmet okulunda öğretmendi. Birçok gazeteci gibi, bir hükümet baskını sırasında işini kaybettikten sonra hapse girdi. 19 ay boyunca hapiste kaldı. 13 kişilik koğuşta 46 kişiyle kaldılar. Haziran 2018 seçimlerinden önce serbest bırakıldı. Bir kaçakçıya 7,500 dolar ödediler.

‘‘Gazeteciler Görüş Yaydıkları için Hapsedildi’’

Makalesinde Türk hükümetinin düşüncelerine de yer vermek isteyen Campbell, Ottawa Büyükelçisi Selçuk Ünal’a ulaştı. Türkiye’de mahkemelerin ‘bağımsız hareket ettiğini’ iddia eden Ünal, Türkiye’de kapattıkları okullarla ilgili olarak ise ‘‘Evet, bazıları işsiz ama her öğretmen tutuklanmadı.” sözleriyle kendini savundu.  Ünal, gazetecinin ‘İnsanların pasaportlarına neden el konuldu’ sorusuna ise ‘‘Olası kovuşturmadan kaçamamaları için’’ yanıtını aldı. Campbell Ünal’dan, Türkiye’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi sıralamasında 180’ten 157’ye gerilemesini de izah etmesini istedi. Büyükelçi Ünal, ‘Gazetecilerin terör örgütünün görüşlerini yaydıkları için hapsedildiğini söyleyerek Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ‘‘Türkiye’de haber yazdığı için tutuklu olan tek bir gazeteci yok’’ açıklamasını çürütmüş oldu.

[Seçkin Ergün] 24.10.2018 [TR724]

Emine Eroğlu: “Müslümanların ahlakla problemi var; Üstadın tespit ettiği hastalıklar metastaz yaptı”

Erkam Tufan Aytav’ın YouTube kanalındaki ’30 dakika’ programının konuğu Tr724 yazarı Emine Eroğlu oldu. ‘Müslümanların ahlakla olan imtihanı’ başlıklı programda Eroğlu, “Müslümanların ahlakla bir problemi var. Üstadın tespit ettiği hastalıklar metastaz yapmış durumda. Şeriatın yüzde 99'u ahlaktır” dedi.

İslam toplumlarının şu anda nifak ürettiğini söyleyen Eroğlu, “Din anlayışında problem var. Din bir ideoloji haline dönüştürüldü, içi boşaltıldı. Şu anda rol modeller de yok. İbadetlerden ruh çekilmiş, taklit kalmış. Kürsülerden nefret pompalanıyor.” şeklinde konuştu.

İşte Emine Eroğlu programdaki tespitleri ve çözüm önerileri;


[TR724] 24.10.2018

Hiç bir önlem fayda etmiyor; Sezaryen oranı yüzde 53’e çıktı [İlker Doğan]

Dünya Sağlık Örgütü, sezaryenle doğum oranının yüzde 15’i geçmemesi gerektiğini belirtiyor. Ancak sezaryenle doğum oranı 20 yılda yüzde 14’ten yüzde 53’e kadar çıkan Türkiye, bu konuda Avrupa’da birinci sırada yer alıyor. Alınan hiçbir idari ya da yasal önlemin fayda etmediğini belirten uzmanlara göre, oranın aşağı çekilmesi yetersiz olan ebe sayısını artırmakla mümkün.

Türkiye’nin önüne geçemediği en önemli sağlık sorunlardan biri de sezaryenle doğum oranının her geçen yıl daha da artması. Dünya Sağlık Örgütü, bu konuda kabul edilebilir oranın en fazla yüzde 15 olduğunu belirtiyor. Türkiye’de 1998’de her yüz doğumdan sadece 14’ü cerrahi müdahale ile gerçekleştiriliyordu. Söz konusu oran AKP’nin iktidara geldiği 2002’de yüzde 21’di. 2016’da yüzde 37 olan oran bugün yüzde 53’e kadar çıktı. Bu da, Türkiye’de meydana gelen yaklaşık 1 milyon 250 bin doğumdan 680 bininin sezaryenle gerçekleşmesi anlamına geliyor. Özel hastanelerde oranının yüzde 90’lara çıktığı belirtiliyor. Türkiye, dünya genelinde dördüncü sırada. Listenin ilk sırasına yüzde 58’le Dominik Cumhuriyeti bulunuyor.

TÜRKİYE, DÜNYADA 4. SIRADA

Dünya genelinde sezaryen doğum oranı 2000 yılında yüzde 12,1 iken, 2015 yılında yüzde 21,1’e yükselmiş. Söz konusu oran Fransa’da yüzde 20, Hollanda da ise yüzde 15 seviyelerinde. ABD’nin Yale Üniversitesi’nden bilim adamlarının hazırladığı ve tıp dergisi ‘The Lancet’te yayınlanan araştırmaya göre, bütün dünyada sezaryen doğum sayısı 2015’de 29,7 milyona çıktı. Gelir düzeyi yükseldikçe sezaryenle doğum oranının arttığını ortaya koyan araştırmaya göre doğumların yalnızca yüzde 10 ila yüzde 15’inde sağlık sebebiyle ameliyatla müdahale edilmesine ihtiyaç duyuluyor.

PUANLAMA SİSTEMİ FAYDA ETMEDİ

Sezaryen oranını düşürmek için bugüne kadar birçok idari ve yasal düzenleme yapıldı. Ancak hiçbiri fayda etmedi. 2012 yılında normal doğum yaptıran hekimlerin, döner sermayeden daha fazla para almasını öngören bir düzenleme yapıldı. SGK da, normal doğum için hastanelere daha fazla ödeme yapacaktı. Hedef yüzde 45’leri geçen oranın 2013’ün ortalarında yüzde 35’lere inmesini sağlamaktı. Ancak düzenlemeler hiç bir işe yaramadığı gibi, oran daha da arttı.

250 BİN HEMŞİRE VE EBE AÇIĞI VAR

Bugüne kadar alınan idari tedbir ya da yasal düzenlemelerin hiç bir işe yaramadığı ortada. Sektör temsilcilerine göre oranın aşağı çekilmesi ancak anne adaylarının hamilelik sürecinde doğru bilgilendirilmesi ve sürecin kesintisiz takibi ile mümkün. Bunun için de ebe sayısının artırılması gerekiyor. 100 bin kişiye düşen ebe ve hemşire sayısı OECD ülke ortalaması bin 98 iken Türkiye’de bu sayı sadece 257. Türkiye’de bir hemşire ve ebeye düşen hasta sayısı 389. Norveç’te ise bir ebe 48, Danimarka’da 54, Finlandiya’da 59, İzlanda’da 62, İspanya’da 84 kadına bakıyor. Söz konusu ülkelerde sezaryenle artış oranının yok denecek kadar az olduğunu da hatırlatalım. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre hali hazırdaki ebe sayısı 52 bin 454. Türk Sağlık Sen’in araştırmasına göre, Türkiye’nin AB ülkelerini yakalayabilmesi için 250 bin yeni hemşire ve ebe istihdam etmesi gerekiyor.

***

Sezaryen, doğurganlığı yüzde 17 azaltıyor

Sezaryen, gebelik ve doğum sırasında belirli sağlık sorunları ortaya çıktığında başvurulması gereken cerrahi bir yöntem. Buna rağmen tercih edilmesinin en temel sebebi anne adayları ve doktorların risk almak istememesi. Ayrıca ilk doğumunu yapacak kadınların yaşlarındaki artış da sezaryen tercihini etkiliyor. Tüp bebek yöntemi sonucu çoğul gebelik, normal doğuma göre daha kısa sürede ve kolay olması da tercih sebebi olarak sıralanıyor.

Sezaryenle doğumun kanıtlanmış hiç bir faydası yok. Aksine birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, ilk doğumunu sezaryenle yapan kadınlarda hamile kalma oranının yüzde 17 azaldığını ortaya koyuyor. Bunun en önemli nedeninin ise organların birbirine yapışması olduğu belirtiliyor. Uzun vadede, sezaryen ile doğan bebeklerde astım, diyabet, alerji ve bağışıklık sistemine ilişkin diğer hastalıklara yakalanma riski de artıyor.

[İlker Doğan] 24.10.2018 [TR724]

İttifaktır yapılır; bozulur, tekrar yapılır [Yavuz Altun]

7 Haziran 2015’teki genel seçimlerden sonra fiilen başlayan AKP-MHP ittifakının sonuna gelmiş olabilir miyiz? Bundan sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve partisi yoluna yalnız mı devam edecek? Yerel seçimlerde ittifaksız bir AKP, İstanbul ve Ankara gibi önemli şehirleri elinde tutmayı sürdürebilir mi? MHP ile boşanma (gerçekten boşanma mı yoksa kısa süreli kırgınlık mı?) olaysız olur mu?

Dün partilerin Meclis grup konuşmalarının ardından kafalarda beliren sorular aşağı yukarı böyle. Önce kısa vadeden başlayalım.

24 Haziran’daki başkanlık ve milletvekili seçimlerinde Erdoğan hem İstanbul hem de Ankara’da yüzde 50’nin üzerinde oy aldı. En yakın rakibi olan Muharrem İnce’nin iki şehirdeki oyları da birbirine yakın ve yüzde 36 civarında. AKP’nin tek başına (MHP’siz) oyu ise İstanbul’da yüzde 42.7 ve Ankara’da yüzde 40.4.

Normal şartlarda AKP bu iki şehirde de rahat kazanır gibi görünüyor. Tabi CHP’nin seçime ittifaksız gireceğini, diğer bütün partilerin de aday göstereceğini varsayıyoruz.

Yine de denklemi karmaşıklaştıran başka etkenler var. Mesela ekonomik problemler. Artık iyiden iyiye vatandaşın cebine yansıyan enflasyon ve Türk lirası krizi bu seçimde bir miktar baş ağrıtabilir. Ama bunun sandığa ne kadar etki edeceğini kestirmek bu baskı ortamında zor. Marjinal kayıplar olabilir de, olmayabilir de.

2009’daki küresel ekonomik kriz ortamında, kriz bizi “teğet” geçse de – ki bazı ekonomi yorumcularına göre aslında pek de teğet geçmemiş – AKP’nin yerel seçim performansı beklenenin altında olmuş, parti Türkiye genelinde yüzde 38.8 oy alabilmişti. Buna rağmen iki şehri de rahat kazandığını hatırlatalım.

Denklemi değiştirebilecek bir diğer parametre CHP-HDP ve İYİ Parti arasında bir ittifak yapılması ihtimalidir ki, bu bir hayli uzak görünüyor.

Bilakis, dün T24’te yer alan bir kulis haberine göre AKP’nin HDP’yle zemin yokladığı ve MHP’den uzaklaşıp yeniden HDP ile yakınlaşabileceği konuşuluyormuş. Karşılığında da Kürtler üzerindeki baskıyı kaldırmak, mesela hapisteki milletvekillerini çıkartmak mümkünmüş.

Bunlar siyasetin doğasında olan şeyler. Amerikan gangster filmlerinde iki taraf anlaşma yapmak üzere konuşmaya başlarken şöyle bir diyalog geçer: “Sende benim istediğim bir şey var ve bende de senin isteyebileceğin bir şey var, o hâlde konuşalım.”

Buna uygun yumuşama sinyalleri gönderilir, ufaktan tabanlar buna hazırlanır, nihayet politik olarak bu türlü bir uzlaşmanın “en gerçekçi alternatif” olduğu konusunda zihinler ikna edilir. Zor değil.

Ancak AKP-MHP ittifakının bir de pek görünmeyen yüzü var. Gerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki, gerekse Emniyet Teşkilatı’ndaki MHP’ye yakın bürokratların bu konuda tavrı ne olacak? Mesela HDP ile bir yakınlaşma olursa, Erdoğan iktidarı kuzey Suriye’deki Kürt militanları (YPG) “avlamaktan” vazgeçecek mi? Lokalde Kürt politikacılara, gazetecilere göz açtırmayan MHP’li emniyet müdürleri dişini sıkıp oturur mu?

Daha önemli soru galiba şu: Böyle bir masaya oturma durumunda kimin eli daha güçlü? Erdoğan’ın mı, HDP’nin mi?

Tabi bu, MHP ile olduğu gibi bir “ittifak” olmayabilir. Erdoğan sadece Kürtlere zeytin dalı (operasyon olan değil) uzatarak, en azından büyük şehirlerde sempatik görünmeye çalışabilir (Murat Sabuncu bu minvalde yazmış dün T24’te). Hatta bir yandan da İYİ Parti’ye göz kırpabilir.

Bence, Erdoğan’ın buradaki öncelikli amacı HDP’nin bir şekilde CHP’ye yanaşmasını engellemek olacaktır. Andımız tartışması, Türklük-Türkçülük muhabbeti ve daha bir dolu argümanla CHP’nin parlak bir adayla İstanbul ve Ankara’da yüzde 30 barajını geçmesini önlemek isteyecektir. Her iki partide de bu “oyuna” gelecek mebzul miktarda unsurun bulunduğunu düşünürsek, işi çok da zor görünmüyor.

Orta vadeye geçelim. (Siyasette uzun vade diye bir şey olmaz.)

Bazı yorumculara göre Erdoğan 24 Haziran seçimlerinin sonucundan pek de memnun değil. Bilhassa MHP’nin bu kadar yükselmiş olması, buna mukabil partisinin yüzde 40’lara gerilemiş olması, onda yeni arayışlara sebep oldu. Bir sonraki adımı sağlam bir yere atabilmek için her türlü yardıma açık bir siyasetçi olarak Erdoğan’ın bu noktada ittifak değişikliğine gitmesi, mümkün.

İslamcı ve milliyetçi gruplarla doldurduğu kadrolardan Erdoğan’ın da memnun olmadığını anlamak için kâhin olmaya gerek yok. İşler yolunda değil. Fakat bizim zannettiğimiz gibi bu duruma kulaklarını kapatmış da değil. Hem ona sonsuz itaat edecek hem de kalibresi yüksek kadrolar bulamıyor olmak, canını sıkıyor. Damadı Berat Albayrak ve İslamcı kadronun “Pelikancılar” diye nitelediği Bosphorus Global ekibi uluslararası alanda Erdoğan’a yardım edecek, kadroların yetersizliğini kapatacak ve böylece yurt dışından para akışı sağlanması için güven tesis edecek proje arayışları içerisindeler.

Aslında Erdoğan yönetimi otoriter bir liderliğin, istikrarı ve birlikte sorgusuz sualsiz çalışma imkânını doğurduğu propagandasını yapıyordu yabancı yatırımcıya. Ama dış politikadaki çalkantıların ekonomiyi doğrudan etkiliyor oluşu, Erdoğan’ın da bir türlü tam istikrar sağlayamaması, bu propagandayı etkisiz kılıyor. Türkiye’nin iyi bir pazar olması için aynı zamanda toplumun tüketebiliyor da olması lazım. Otoriter kalkınma, iyi bir hikâye ama bunu başarabilecek kadrolara sahip değil.

İkinci ihtimal Türkiye’yi bir “ucuz iş gücü cennet” hâline getirmek. Böylece yabancı markaların üretimine talip olunacak. Fakat bunun topluma anlatılabilmesi zor. Ekonomi bu şekilde devam ederse, toplumun yarın bir gün “üç kuruşa” şükredecek kıvama gelmesi öngörülüyor olabilir. Neden olmasın?

McKinsey meselesi bu minvalde bir açılım imkânıydı fakat Erdoğan gelen tepkiyi görüp vazgeçtiğini söyledi. Gerçekten vazgeçildi mi, yoksa McKinsey’den hâlen danışmanlık hizmeti alınıyor mu, onu bilemiyoruz. Şeffaflık yok ortada.

Ama yeni dönemde, 24 Haziran sonrası Erdoğan “iş bitirici” forvet rolüne soyunmuş durumda. Bunun en kestirme yolu da, bölge siyasetinde daha aktif olup diplomasiye ağırlık vermek. İsyancıların elindeki Suriye’nin İdlib kentine yapılacak saldırıyı geçici de olsa engellemek, böyle bir hamle. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetindeki “şov” yine bu meyanda değerlendirilebilir. Fazlasını da göreceğizdir ileride. Böylece üzerindeki baskıyı atmak isteyecektir.

Gelgelelim, etrafında bir yığın kifayetsiz adam kadro beklemeyi sürdürdüğü müddetçe, bu çöküntüden kaçışın yolu yok. Eğitim gibi önemli bir bakanlığa Ziya Selçuk gibi marka bir ismi atamanın eğitim sorunlarını çözmeye yetmeyeceği yakında anlaşılacak. Ekonomi yönetimini “modernleştirmek” de tek başına güveni tesis etmekte yetersiz kalacak. Dahası, bir zaman sonra kendinden başka proje üreten kalmadığında, yani herkes sadece onun ağzına bakar olduğunda, daha da yorulacak. Bu yorgunluğu, biz görmeyiz belki de elâlem görür. Anlar.

Neyse ki, Allah’ın lütufları sağanak sağanak yağıyor. Bu muhalefetle, bu uluslararası konjonktürle, bu toplumsal uyuşuklukla her mesele kolayca hallolur.

Evet, siyasette “uzun vade” diye bir şey yok. Pragmatizm neyi gerektirirse, o yapılır. Şimdilik öncelikli hedef, yerel seçimler. Kazanamayacağından değil de, vatandaşın can sıkıntısıyla mı yoksa hâlâ canla başla mı AKP’ye oy vereceğini görmek için iyi bir fırsat.

[Yavuz Altun] 24.10.2018 [TR724]

İktidar sembolü olarak yer isimleri [Dr. Serdar Efeoğlu]

Geçtiğimiz hafta gazetelerde yer alan bir haberde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “cemaat” çağrışımı yapan 90 sokağın ismini değiştirdiğine dair haberler yer aldı.

Yine gazete haberlerine göre 2017 yılında da 103 sokağın adı değiştirilmişti. Değiştirilen sokak isimleri arasında Gülen, Hakan Şükür, Himmet, Paralel, Dumanlı, Hizmet, Samanyolu ve Zaman gibi isimler yer alıyordu.

MAHMUDİYE’DEN REŞADİYE’YE

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde binlerce yer ismiyle karşılaştılar. Bu isimlerin bir kısmı Hitit dilinde olduğu gibi bazıları da Ermenice, Gürcüce, Yunanca ve Süryanice idi. Selçuklular ve Osmanlılar genellikle bu isimleri değiştirmeden kullanmayı tercih ederken yeni yerleşim yerlerine Türkçe isimler verdiler, bazı yerlerin isimleri de zamanla Türkçeleşti.

Osmanlının son döneminde ise yeni kurulan kasabalara, köylere ve yeni açılan cadde ve kurumlara genellikle dönemin padişahının ismi verildi. Bugün Osmanlı coğrafyasında gördüğümüz Mahmudiye, Mecidiye, Aziziye, Hamidiye ve Reşadiye isimleri bu şekilde ortaya çıktı.

İTTİHATÇILAR VE YENİ İSİMLER

İttihatçılar ise Meşrutiyetin ilanıyla birlikte büyüsüne kapıldıkları “hürriyet” ismini birçok yere verdiler. Meşrutiyetin ilan edildiği Manastır’daki meydanın adı “Hürriyet Meydanı” olduğu gibi Selanik’te ve İstanbul’da meydanlara “hürriyet” ismi verildi. Bir taraftan da dönemin öne çıkan şahsiyetlerinin isimlerinden hareketle “Enveriye, Şevketiye, Mahmut Şevket Paşa” isimleri veriliyordu.

Balkan Harbinde Rumeli’nin kaybedilmesinden sonra Anadolu’daki yer isimlerini “Türkleştirme ve Türkçeleştirme” hamlesi başladı. Bunun için ilk çalışmanın Trabzon vilayetine bağlı Rize’de yapıldığı ve 224 yer adından 207’sinin değiştirilmesinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır.

Rize’yi Trabzon’un diğer sancak ve kazaları Trabzon, Samsun, Ordu, Giresun, Artvin ve Gümüşhane takip etmiş ve 450 civarında yeni isimlendirme yapılmıştır. Yeni isimler arasında İttihad, Terakki, Teşkilat, Cihadiye, Türkili, Türkmenli, Türkyuvası gibi isimler de yer almaktadır. Ancak kararlar uygulanmadan bölge Rus işgaline uğramıştır.

Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği sırada gönderdiği 9 Ocak 1916 tarihli tamimi, isim değişikliklerinin amacının ne olduğunu ortaya koymaktadır.

Tamime göre “Ermenice, Bulgarca, Rumca velhasıl İslam olmayan” vilayet, sancak, kasaba, dağ, akarsu, orman isimleri Türkçe isimlerle değiştirilecekti. Enver Paşa ayrıca “şu müsait zamandan istifade edilerek” demekte ve savaş ortamında “coğrafya mühendisliği” yapmaya çalışmaktaydı.

Ayrıca yeni isimler “tarih-i mefahir-i askeriyemizi şamil” olmalı ve o yerin şanlı hadiselerini yansıtacak şekilde seçilmeliydi. Ancak Enver Paşa altı ay sonra yeni bir tamim göndererek askeri işlemlerde karışıklığa sebep olduğu gerekçesiyle uygulamayı sona erdirdi.

HER YER “CUMHURİYET” HER YER “ATATÜRK”

Cumhuriyet dönemi, “ulus-devlet” sürecinin bütün örneklerinin görüldüğü bir dönem oldu ve “Türkleştirme” politikası yer isimlerine de yansıdı. Enver Paşa’nın tamiminde “İslam olmayan isimlerin değiştirilmesi” istenirken Cumhuriyet rejimi, daha seküler ve milliyetçi uygulamalara imza atarak Kürtçe ve Arapça olan veya dini çağrışımlar yapan yer isimlerini de değiştirdi.

Yeni dönemin ilk simgesi “Cumhuriyet” olduğundan hemen her şehir ve kasabanın en büyük meydanına “Cumhuriyet Meydanı” adı verildi. M. Kemal Paşa “Atatürk” soyadını alınca bu kez de birçok yere “Atatürk” ismi verilerek birçok yerde Atatürk ilkokulu, ortaokulu, lisesi, caddesi ve mahallesi oldu.

Cumhuriyetin “Pozitivist-milliyetçi anlayışı” daha da ileri giderek Türkiye’nin her yerindeki yer isimlerini değiştirmeye dayanan bir politika izledi. İttihatçılardan itibaren isim değişikliklerinin bir amacının da bu toprakların asıl sahibinin Türkler olduğunu göstermek olması, Cumhuriyet dönemi boyunca değişikliklerin devam etmesine neden oldu.

Şeyh Sait isyanı sonrasında Kürtçenin yasaklanmasıyla “aslen Türk olan Kürtlerin” Türkleştirilmesine yönelik politikalar öne çıktı. Artık dini anlam taşıyan, Osmanlı Devleti’ni çağrıştıran yer isimlerinin veya Çerkezce, Gürcüce ve Kürtçe isimlerin değiştirilmesi temel hedefti. Böylece Reşadiye Yeniçağa, Hamidiye Mesudiye, Aziziye Pınarbaşı ve Mamüretülaziz Elazığ oldu.

1925’de Artvin’deki çoğu Gürcüce olan isimler değiştirildi. Bu dönemin isim değişiklikleri daha çok Karadeniz ve Doğu Anadolu’da yoğunlaşmakta; Gürcüce, Kürtçe, Rumca ve Ermenice isimler yerine Türkçe isimler verilmekteydi.

Diğer taraftan yeni rejimin sembolleri her tarafta yaygınlaştırılmakta; Kirmastı “Mustafakemalpaşa”, Nif “Kemalpaşa” yapılırken Cadde-i Kebir “İstiklal”, Tatavla “Kurtuluş” ve Şehit Muhtar Bey caddesi “Halaskârgazi” olmaktaydı.

İlginç bir çalışma da H. Nihal Atsız ve Ahmet Naci tarafından yapılmıştı. “Anadolu’da Yer İsimleri” adını taşıyan bu eserde Anadolu’da kullanılan isimler, İslamiyet öncesindeki Orta Asya Türk tarihindeki isimlerle ilişkilendirilerek kökenlerinin Türkçe olduğu iddia edilmişti.

MENDERES’İN İKİLEMİ

İsim değiştirme çalışmalarının resmiyet kazanması ise İnönü devrinde oldu. 1940 yılında İçişleri Bakanlığı bir genelge çıkararak “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla değiştirilmesi” kararını verdi ve valilikler tarafından çalışmalar başladı.

İkinci Dünya Savaşı çalışmaları kesintiye uğratsa da 1949’da çıkarılan İl İdaresi Kanunu ile çalışmalar yeniden başladı. Asıl önemli adım ise Demokrat Parti iktidarında atıldı.

Tek Parti iktidarına karşıt söylemlerle iktidara gelen Menderes hükümetlerinin aynı politikaları devam ettirmesi, artık isim değiştirmenin hükümetleri aşan bir devlet politikasına dönüştüğünü göstermekteydi.

Nitekim DP Hükümeti 1957’de ordu ve üniversitelerin de katılımıyla “Yabancı İsimleri Değiştirme Komisyonu” kurarak süreci devam ettirdi.

İsim değiştirme çalışmaları, 27 Mayıs darbesi sonrasında çok hızlanmış ve dört ay içinde 10.000 kadar yeni isim verilmiştir. Eski adları unutturmak için çok katı politikalar benimsenerek parantez içinde dahi olsa eski isimlerin haritalarda kullanılmasına ve bunları gösteren haritaların yurda girmesine izin verilmedi, eski isimli işletmelerin açılması da yasaklandı.

1978’e kadar devam eden komisyon çalışmaları sonucunda 12.000 kadar yerleşim yerinin ismi değiştirilmiş, değişik gerekçelerle birçok Türkçe yer ismi de değiştirilmiştir. 2000 yılı itibarıyla 12.211 köyün adının değiştirildiği tespit edilmiştir.

CEMAL GÜRSEL’DEN KENAN EVREN’E

İsim değişikliklerinin bir diğer yönü de darbecilerin isimlerinin çeşitli yerlere verilmesidir. Darbe yönetimlerine yaranma arzusu ve korku siyasetinin etkisiyle 27 Mayıs ve 12 Eylülün darbeci generallerinin isimleri birçok yere verilmiştir.

Bugün birçok yerde 27 Mayıs darbesi ile önce Devlet Başkanı ve sonra Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel’in adını görmek mümkündür. 1965’den günümüze kadar Menderes’in mirasına sahip çıktığını söyleyen sağ parti iktidarlarının bu isimlere dokunmaması enteresandır.

12 Eylül’de de aynı durum yaşanmış, “darbeci Paşa” Kenan Evren’in adı her yere verilmiş ve sonuçta Türkiye’de en çok karşılaşılan isimlerden birisi Kenan Evren olmuştur. 2012’de TBMM’de bir soru önergesine verilen cevaptan Kenan Evren adına 44 sokak ve 17 okul ismi olduğu anlaşılmaktadır.

Ayrıca 27 Mayıs darbecileri Beyazıt Meydanı’na “Hürriyet Meydanı” ismini verirken 12 Eylül cuntacıları da Atatürk adına darbe yaptıklarını açıkladıklarından olsa gerek Yeşilköy Havalimanının ismini Atatürk yapmışlardır.

POTAMYALIYIZ!

Özgürlük söylemleriyle iktidara gelen AKP’nin ilk dönemlerinde eski yer adlarının iadesi gündeme geldi ve bazı yerlere eski isimleri iade edildi. Bu söylemlerin revaçta olduğu dönemde Abdullah Gül Güroymak için “Norşin” demiş, Erdoğan da Rize’de yaptığı bir konuşmada memleketi Güneysu’nun eski ismi olan Potamya’yı kullanmıştı

Bugün gelinen aşamada ise AKP’nin Tek Parti zihniyetine ve milliyetçi söylemlere geri döndüğü, hatta darbecilerin yöntemlerini benimseyerek kendi iktidarının ürettiği kahramanları öne çıkarmaya çalıştığı anlaşılıyor.

Boğaziçi Köprüsü’nün adının 15 Temmuz Köprüsü yapılması ve merhum Ömer Halisdemir’in adının istismar edilerek her yere verilmesi de bunu gösteriyor.

Son olarak şunu belirtelim. Şehir, kasaba, köy, meydan ve sokak isimleri değiştirilse de toplumsal hafızadan kolay kolay silinmiyor ve üzerinden yıllar geçse de kullanılmaya devam ediyor. Bu durum coğrafya mühendisliğinin çok da başarılı olmadığını gösteriyor.

Kaynakça: S. Nişanyan, Hayali Coğrafyalar, TESEV, İstanbul 2011; H. Tuncel, “Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köyler”, FÜ SBE Dergisi, C. 10, S. 2, 2000.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 24.10.2018 [TR724]

Tükendik [Semih Ardıç]

Günü kurtarmaktan başka bir gayesi olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının başı küçük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile dertte.

AKP, 31 Mart 2019’da yapılacak mahalli idareler (belediye) seçiminde İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirleri kaybetmek istemiyor. MHP’nin desteği bu veçhesi ile hayati kıymette.

DANIŞTAY’DAN İTTİFAKA “ANDIMIZ” GOLÜ

Amma velakin Danıştay’ın okullarda talebelerin “Andımız” okumasına son veren Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğini iptal etmesi zoraki nikâh kıyanları boşanmanın eşiğine getirdi.

MHP lideri Devlet Bahçeli ateşledi fitili. Eski Adalet Bakanı ve AKP Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ’ın ne Kürtlüğünü bıraktı ne de Türk düşmanlığını.

Bahçeli böylesi ani çıkışları ile meşhurdur. Mamafih son öfkesinin sebebi sadece “Andımız” ihtilafı değil.

AF TEKLİFİNDE MUTABAKAT YOK

“Alaattin Çakıcı ve arkadaşlarını tahliye etmek maksadıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) getirdiği af teklifinin 50 bin uyuşturucu tacirinin serbest kalmasını sağlayacağına” dair Saray’dan gelen cevaplar Bahçeli’yi çileden çıkardı.

Sosyal medyada açtı ağzını yumdu gözünü.

“Partimizi zan ve töhmet altında bırakmak asla doğru değildir. MHP’yi yüzeysel ve üstünkörü bir şekilde uyuşturucuyla, uyuşturucu suçuyla yan yana getirmek şayet art niyet değilse, kesinlikle isabetsiz ve itibarsız bir isnattır.” sözlerinin muhatabı Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’dı.

BAHÇELİ’DEN AKP’LİLERE: GAFİLLER

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in, “Recep Tayyip Erdoğan kırmızı çizgimizdir.” diyerek cevap vermesi ipleri daha da gerdi. Bahçeli, ortağının adamlarını, “gafiller” diye niteledi.

Her iki partinin lideri 23 Ekim’de TBMM’de parti gruplarına hitap ederken birkaç gündür sallantıda olan Cumhur İttifakı’nın resmen bittiğini ilan etti.

AKP lideri Erdoğan, Bozdağ’a sahip çıkarken şunları söyledi: “Hem hakaret edeceksin hem tehdit savuracaksın. Kusura bakma. Buna yol arkadaşımı feda edemem. Onun arkasında biz varız.”

DOLAR YÜKSELDİ, BORSA DÜŞTÜ

Aynı saatlerde dolar 5,57 TL’den 5,85 TL’ye kadar yükselirken Hazine’nin borçlanma maliyeti de arttı. Borsa İstanbul’da (BIST) değer kaybı bir ara yüzde 2’yi aştı.

Günün sonunda dolar, euro ve faiz artmış, BIST yüzde 1,3 ekside kapatmış oldu. Borç girdabında mücadele eden reel sektör için bir bu eksikti.

24 Haziran 2018 Pazar günü yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Seçimi’nden çıkan neticenin kimse adına “zafer” olarak nitelendirilemeyeceğini (http://www.tr724.com/secim-bitti-kriz-derinlesecek/) ifade etmiştim.

Erdoğan “başkan” koltuğuna otursa da MHP’nin desteğine muhtaç vaziyette. Halihazırda AKP’nin 290 sandalye ile tek başına Meclis’ten istediği kanunu çıkarması eskisi kadar kolay değil.

İttifakta MHP’nin yerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) alamayacağına göre geriye Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile İyi Parti kalıyor ki Erdoğan milliyetçi oyları ikame etmek için tekrar Kürt seçmene rücu edebilir.

SELAHATTİN DEMİRTAŞ TAHLİYE EDİLEBİLİR

23 aydır Edirne Kapalı Cezaevi’nde tutulan, daha doğrusu rehin alınan Selahattin Demirtaş tahliye bile edilebilir. HDP Grup Başkanvekili Ayhan Bilgen de buna benzer bir beklentisini dile getirmişti.

Türkiye’de “O kadar da değil!” demeden evvel bin defa düşünmek lazım. Nitekim Erdoğan için dün dündür, bugün bugündür.

Erdoğan kendilerini “Avrasyacı” yahut “Ülkücü” diye tanımlayan gruplardan koparmayı ne kadar göze alabilecek bunu hep beraber müşahede edeceğiz.

Danıştay’ın “Andımız” kararı sanki suni ittifakların dağılması için çalınan başlama düdüğü gibi…

BAHÇELİ NE YAPMAK İSTİYOR?

Bahçeli mesajı aldı. 3 Kasım 2002 seçimine giden yolu, daha doğrusu Erdoğan’a Başbakanlık yolunu da Bahçeli açmıştı.

Bahçeli’nin tek başına hareket etmediği, derin devletin bir kanadının sözcüsü olduğu artık sır değil.

Doğu Perinçek mevzisini muhafaza etme telaşında. Zira Erdoğan’ın saf değiştirmesi halinde başına nelerin geleceğini gayet iyi biliyor.

Artık her hâdise suç ortaklarının birbirini ihbar etmesi şeklinde cereyan edecek. En sağlam ortaklık gibi görünse de suç ortaklığı dağıldığında ortalık kokudan geçilmez.

HALKIN MAİŞET DERDİ

Kırmızı halılar üzerinde yürüye yürüye halkın maişet derdini çoktan unutan Erdoğan ve arkadaşları kendi ikballeri uğruna neleri feda edebileceklerini fazlasıyla gösterdi.

Dolayısı ile onların akıbeti ya da seçime dair taktikleri değil mevzumuz.

Memleket yangın yerine döndü. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Merkez Bankası(TCMB) müşterek bir endeks hazırlıyor.

Tüketicinin ekonomiye dair hissiyat ve beklentisini hülâsa eden o endeks ekim ayında adeta yere çakıldı. Tüketici güven endeksi, Ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 3,4 oranında azaldı.

2009 KRİZİ İLE AYNI SEVİYELERE GERİLEDİ

Eylül ayında 59,3 olan endeks Ekim ayında 57,3 oldu. 2009 krizindeki seviyelere geriledi tüketicinin güveni.

Gelecek 12 ay içinde hanenin maddi durum beklentisi eylül ayında 76,7 iken ekim ayında  yüzde 4,1 oranında azalarak 73,5 oldu.

Genel ekonomik durum beklentisi endeksi (gelecek 12 aylık döneme ilişkin) eylül ayında 74,6 iken ekim ayında yüzde 2,4 oranında azalarak 72,8 oldu.

BEKLENTİ KALMAMIŞSA…

Tüketici güven endeksi gibi reel kesim güven endeksi de serbest düşüşte. Bahse konu veri ekonomide en hassas başlık “beklenti” olarak tanımlanır. Beklenti maalesef her geçen gün kötüye gidiyor.

İnsanların istikbalden yana ümidi kalmadıysa ne talep kalır ne arz.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 2018 sonunda 72,1 milyar lira bütçe açığı beklediklerini ifade etti ki bu rakam da aşılacak.

Hazine bütçe açığı kadar borçlanacak. Geçen sene yüzde 11 halihazırda yüzde 26. İşsizlik yüzde 12’yi bulacak. Enflasyonun yüzde 20’nin altına inmesi artık muhal!

Hasıl-ı kelam AKP için deniz tükendi tükenmesine de millet de tükendi.

Hepimiz tükendik…

[Semih Ardıç] 24.10.2018 [TR724]

Kirli satranç! [Naci Karadağ]

Pek çok muhalifi bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Arap gazeteci Cemal Kaşıkçı olayında krizi çok iyi yönettiği şeklinde görüş bildirdi.

Bu arkadaşlara göre, İstanbul’un göbeğinde yaşanan bu korkunç karanlık olayın başından sonuna iyi bir kriz yönetimi yapılmış.

Ve Türkiye bu olayın akabinde elindeki kartları iyi kullanarak gerek Arabistan, gerekse ABD’ye karşı daha iyi bir pozisyon almak için güzel bir strateji izlemiş.

Türkiye’de medya diyebilecek bir şey kalmadığı için, bu işi sorgulayan, üzerine giden gazetecilik yapan kimse yok. Dolayısıyla gelişmeleri ve arka planı ancak ve ancak yabancı medyadan takip edebiliyoruz.

Havuz medyası ise doğrudan sarayın güdümünde bir kriz stratejisi izlediği için onlarınkine habercilik filan diyemeyiz.

Olsa olsa “sarayın kriz yönetiminin medya ayağı” şeklinde bir niteleme doğru olacaktır.

Zaten yabancı basın da gerek Sabah gazetesini, gerekse buralarda gazeteci kimliğiyle dolanan insanları basın mensubundan ziyade devletin istihbarat ve operasyon elemanı gibi görüyorlar.

Önceki gün Erdoğan, yaptığı konuşmada, Kaşıkçı olayını kendi perspektifinden baştan sonar şahane şekilde özetledi.

Elbette aktardığı hikayede önemli boşluklar ve kör noktalar vardı.

Bu eksik noktaları ise, olayın diğer tarafları ve yabancı medyadan tamamlamak mümkün. (BKZ)

Adamlar “Düğün değil bayram değil, bir diktatör neden bir gazetecinin ölümüyle bu kadar yakından ilgilendi” türünden başlıklar atıyorlar! (BKZ)

Önce Erdoğan’ın anlatımıyla sarayın senaryosuna bir bakalım. Şöyle aktarıyor Erdoğan olayı:

“Kaşıkçı’nın bu ziyaretinin cinayeti planlayan ekibe haber verildiği anlaşılıyor. Yani bir yol haritası işlemeye başlıyor. 1 Ekim tarihinde saat 16 30’da operasyondan bir gün önce 3 kişilik bir ekip tarifeli seferle istanbul’a gelip önce otele sonra konsolosluğa gidiyor. bu arada bir başka ekip de Belgrad ormanı ve Yalova’da keşif çalışmaları yapıyor.

2 Ekim’de yine bir grup uçakla İstanbul’a geliyor. Aralarında generallerin olduğu 9 kişilik ekip de yine İstanbul’a gelip otele yerleşiyor. Toplam 15 kişiden oluşan bu ekip sabah saatlerinde konsoloslukta buluşuyor. Önce konsolosluğun kamera sistemindeki hard disk sökülüyor. Kaıkçı 11 50’de aranıp randevu teyit ediliyor.

Aynı saatte Londra’dan İstanbul’a dönen kaşıkçı konsolosluk binasına yaya olarak giriyor. Bu saatten sonra kendisinden haber alınamıyor. Akşama 17:50 de ülkemiz resmi makamlarına nişanlısı tarafından Kaşıkçı’nın başına bir şey geldiği şeklinde bir başvuru yapılıyor. Yetkililer hemen takibat başlatıyor. Güvenlik kameralarının incelenmesi sonrası Kaşıkçı’nın binadan çıkmadığı kesinlik kazanıyor.

Viyana sözleşmesi gereği diplomatik dokunulmazlıkları olduğu için, büyük ihtimalle bu anlaşma da masaya yatırılacak, konsolosluk yetkilileri hakkında ilk etapta bir soruşturma yapılamıyor.

Soruşturma derinleştikçe çok ilgin bilgiler çıkıyor, cinayetin olduğu günün arifesinden başlayarak çeşitli uçaklarla 15 Suudi güvenlikçi ve tıpçının ülkemize geldikleri görülüyor. Aynı gün ülkemizden ayrıldıkları görülüyor. Kaşıkçı’ya benzetilmeye çalışılan kişi de tarifeli uçakla Riyad’a gittiği görülüyor.

Suudi yönetimi ise 4 ekim de yaptığı açıklama ile Kaşıkçı’nın öldürüldüğü iddialarını tamamen reddediyor. Başkonsolos 6 Ekim’de gazetecileri davet ederek elektrik panoların kapaklarını açarak lakayt bir davranış sergiliyor.

Yetkililerimiz sürekli yeni belgeler ortaya çıkarmaya çalışıyor

Başkonsolosluk binasına giren ekiplerimiz incelemelere yaptı. Daha önce buna izin vermeyen Başkonsolos’un kifayetsizliği ile ilgili Kral Salman’a bir şeyler söyledim. Sonra görevinden alındı.

Suudi yönetimi cinayetten 17 gün sonra Kaşıkçı’nın binada öldürüldüğünü resmen kabul etti. Kaşıkçı’nın bir arbede sırasında öldüğü söylendi. Aynı gün geç saatlerde Kral Salman ile bir görüşme daha yaptık. Cinayetin ardından olaya karıştığı bildirilen 18 kişinin tutuklandığını söyledi.

21 Ekim’de ABD Başkanı Trump ile de olayın aydınlatılması konusunda mutabık kaldık.

Biz bu meseleyi ülkemiz mevzuatına göre yürüttük

Bu cinayeti Suudi toprağı olan konsolosluk içinde işlenmiş olabilir ancak unutulmamalıdır ki bu Türkiye toprakları içinde gerçekleşti. Viyana anlaşması da böyle vahşice bir olayın işlenmesine izin vermez. Biz bunu tüm boyutlarıyla soruşturup gereğini yerine getireceğiz.

Türkiye bu meselenin takipçisidir. Şu ana kadar ortaya çıkan deliller Kaşıkçı’nın vahşi bir cinayete kurban gittiğini gösteriyor. Bu tüm insanlığı vicdanını yaralayacaktır. Aynı hassasiyeti Suudi Arabistan’dan da bekliyoruz.

Suudi Arabistan cinayeti kabul ederek önemli bir adım atmıştır. Bundan sonra meselenin tüm sorumlularını açık yüreklilikle ortaya çıkarmalarını bekliyoruz. Cinayetin planlı olduğu yönünde elimizde güçlü emareler bulunuyor. Bu sorular herkesin kafasını kurcalamaya devam ediyor.

Bu 15 kişi cinayet günü niçin İstanbul’da toplanmıştır. Bu kişiler kimden emir alarak oraya gelmişlerdir? Başkonsolosluk niçin hemen değil de günler sonra incelemeye açılmıştır? Cinayet açıkça ortada iken onca tutarsız açıklama niçin yapıldı? Bu kişinin cesedi niçin hala ortada yok? Cesedin yerli işbirlikçiye verildiği doğruysa bu yerli iş birlikçi kimdir?

Bu yerli işbirlikçiyi açıklamaya mecbursun. Kimisi bu meselenin kapatılacağını aklından dahi geçirmesin. Güvenlik birimlerinin elindeki bilgiler bunun planlı olduğunu gösteriyor. Bu meseleyi bir kaç istihbaratçının üzerine yıkmak vicdana sığmaz.

Şahsen Kral Salman’ın samimiyetinden şüphe duymuyorum. Bununla birlikte bu soruşturmanın adil ve bağımsız bir birim tarafından yürütülmesi gerekmektedir. Uluslararası hukukun da İslam hukukunun da Suudi Arabistan hukukunun gereği budur.”

Bu uzun alıntıyı şunun için yaptım:

Dikkat edilirse Erdoğan bu korkunç cinayeti başından sonuna tüm detaylarıyla biliyor.

Kendi medyalarında “Elimizde kayıtlar var” şeklinde demeçler bile yayınlıyorlar ama sanırım bunu son koz olarak saklıyorlar.

Sadece bu durum bile, Türkiye’nin tek derdinin böylesi bir cinayetten rant devşirmek olduğunun ispatı.

Yoksa, Pelikan Çetesi’nin olayın olduğu andan itibaren meseleyi ısrarla gündeme sokmak çabası, Hilal Kaplan gibi çete üyelerinin adeta kendini paralamasının başka anlamı yok.

Bunların derdinin gazetecilerin öldürülmesi ya da basın özgürlüğü filan olmadığı gayet açık. Bunun için ülke hapishanelerine bakmak yeterli. Türkiye cezaevlerinde tüm dünyadakinin toplamından daha fazla gazeteci var ve ne iktidar ne de onların elemanlarının bu konuda en ufak bir rahatsızlıkları yok.

Kaplan ve diğer görevlilerin bu konuda daha önce en ufak bir çaba harcadığına şahit olmak bir yana, tam tersi “oh oldu” şeklinde yazılar yazdıkları herkesin malumu.

Tüm parçaları birleştirip bir okuma yapıldığı zaman olayın bir özgürlük ve cinayetin aydınlanması meselesinden ziyade üç taraflı karanlık ve kirli bir satranç olduğu çok açık olarak ön plana çıkıyor.

Bundan sonrası için yabancı basının sorduğu ancak kimsenin cevabını (şimdilik) veremediği kısımlar şunlar:

  • Kaşıkçı’nın saatine dinleme cihazı takılarak mı cinayet kaydedildi?
  • Eğer öyle değilse, kapalı kapılar ardında Arap heyete dinletilen cinayet kayıtları nasıl elde edildi?
  • Apple Watch’ın böyle bir kayıt yapamayacağını Amerikan medyası net olarak kanıtladı. Dolayısıyla havuzun yaptığı bütün “Her şeyi saat kaydetti” palavrasının Kaşıkçı’nın bilerek oraya gönderildiği gerçeğini gizlemeye yönelik olduğu net!
  • O halde, öldürüleceğini bile bile kim ya da kimler Kaşıkçı’yı konsolosluğa gönderdi?
  • Devletin “Cinayeti baştan sonra canlı olarak dinlediğini” yazıyor Havuz medyası. O halde neden hemen müdahale edilmedi?
  • Konsolos başta olmak üzere, cinayeti işleyenler adım adım takip edilmesine rağmen, neden hiç birine dokunulmadan hepsinin ülkesine gitmesi sağlandı?
  • Kaşıkçı’nın nişanlısı olarak tanıtılan kişinin ilişkileri neler? Hangi istihbarat servisleriyle bağlantısı var?
  • Yabancı medyaya sürekli açıklama yollayan “isminin açıklanmasını istemeyen yetkili” neden bu açıklamaları ülke içinde ve açık kimlikle yapmıyor?
  • Cinayet sonrası SA ile ne tür pazarlıklar yapılıyor?
  • Erdoğan’ın “Yerli işbirlikçi” dediği kişilerin istihbarat ile ilişkileri nelerdir?
  • SA’nın uzun süre cinayeti inkar etmesinin sebebi ve buna karşın Yasin Aktay gibi kilit isimlerin “Suudi Arabistan’ı çok da şey etmeyelim” mealindeki açıklamaları, katillerin ve planlayıcıların tamamen kendilerini güvende hissedene kadar uzaklaşmaları mıydı?
  • Kaşıkçı’nın konsolosluğa gitmek için ikna edilmesinde Yasin Aktay’ın fonksiyonu neydi?
  • Türkiye gerçekten bu olayın faillerini mi ortaya çıkarmak istiyor yoksa, olaydan ekonomik bir rant elde etmek için tıpkı Amerika gibi derdinin “Basın özgürlüğü” olduğu imajı mı vermeye çalışıyor?

Uluslararası bağımsız medya kuruluşları bu tür soruları her gün soruyor.

Şimdilik bunların net bir cevabı yok.

Ama varılan ortak kanaat şu:

Gerek ABD, gerekse Türkiye bu olaydan arzu ettiği neticeyi aldığı an olayın üzeri kapatılacaktır!

Dolayısıyla insan hakları, basın özgürlüğü, öldürülen gazeteci gibi yapay başlıklar çıkarmadan meseleyi değerlendirmek doğru olacaktır.

Zira dünya üzerinde yaşayan herkes çok iyi biliyor ki, ne Trump’in, Ne Erdoğan’ın ne de Suudi Kralının ya da prensinin insan hakları filan gibi bir kaygısı yoktur.

Herkes Birbirini biliyor, kimse kimseye numara çekmesin!

[Naci Karadağ] 24.10.2018 [TR724]

Schalke 04 ligde dökülüyor, Şampiyonlar Ligi’nde döktürüyor [Hasan Cücük]

Alman futbolunun gelişimi de ekonomisi gibi biraz  yavaş olmuştur. Yavaş ve emin adımlarla ilerleyen Alman ekonomisi ve futbolu 1900’lü yılların son çeyreğinde artık bir Alman ekolü ve hegomanyası vardı futbol dünyasında. Alman futbolunun kilometre taşlarından biri olan bölgelerin başında Ruhr bölgesi bulunuyor.

Schalke 04, Borussia Dortmund ve Bayer Leverkusen, Ruhr bölgesinin takımlarıdır. Schalke 04 takımının arkasında maden işçileri bulunurken, Dortmund’un ardında çelik işçileri ve Leverkusen’in ardında ilaç fabrikası işçileri bulunuyordu. Schalke 04 adı 1924 yılında FC Westfalia 04 ve TV 1977 Schalke takımının birleşmesiyle aldı. O yıllarda futbol Almanya’da tam profesyonel değildi. Schalke 04’ün oyuncularının tamamı maden işçilerinden oluşuyordu. Federasyonun 1930 yılında Schalke 04’ü amatör yapıyla yönetildiğinden dolayı ligden atmasına karşılık, maden işçilerinin kararlı mücadelesiyle yeniden lige dönen Schalke 04, 1934 – 42 yılları arasında 6 şampiyonluk yaşadı.

II.Dünya savaşından mağlup ayrılan Almanya’da savaştan etkilenenler arasında Schalke 04 takımıda bulundu. 1948 – 63 yılları arasında adı ‘Batı Almanya ligi’ olan ligde 1958 yılında şampiyon olan Schalke 04’ün yeniden toparlanması 1990’lı yıllardan sonra oldu. Bundesliga’da şampiyonluk sevinci yaşayamayan Schalke 04, 5 kez Almanya kupasını müzesine götürdü. 1987 – 88 sezonunda ligi 19. sırada tamamlayarak Bundesliga’ya veda eden Schalke 04, 1990 – 91 sezonunda tekrar Bundesliga’ya terfi etti.

Avrupa kupalarındaki en büyük başarısını 1997 yılında UEFA kupasını kazanarak elde etti. Schalke 04’ün finale gelirken elediği takımlardan biri de Trabzonspor’du. Finalin ilk maçında İnter’i kendi sahasında Wilmots’un atttığı golle 1-0 mağlup eden Schalke 04, rövanşı aynı sonuçla kaybedince kupaya penaltı atışları sonunda ulaştı. Schalke 04’ün Şampiyonlar Ligi’nde tek başarısı 2011-12 sezonunda gelen yarı final oldu. Gruptan çıktıktan sonra Valencia ve İnter eleyip yarı finalde Manchester United’in rakibi olan Schalke 04 rakibine elenerek finalin kapısından döndü.

Schalke 04’ü farklı kılan bir başka özelliği ise üye sayısıdır. 1991’de 10 bin üyesi olan Schalke 04’ün üye sayısı 2018’de 155 bine ulaşmış bulunuyor. Almanya’da Bayern Münih’ten sonra en çok üyeye sahip kulüp olan Schalke 04, dünyada ise Portekiz kulüpleri Benfica ve Sporting Lizbon’un ardından dördüncü sırada bulunuyor. Üyelerinin yüzde 20’sini kadınlar oluşturuyor.

Bugün adı Veltins Arena olan Schalke 04’ün maçlarını oynadığı Arena Aufschalke Stadı dünyanın en modern stadlarından biri olarak kabul edildi. Avrupa’nın ilk modern stadı olarak kabul edilen Veltins- Arena’nın yapımına 1998’de başlandı. Stat 32 ayda tamamlanarak 13 Ağustos 2001’de açıldı. Kısa sürede tamamlanan stad için harcanan rakam ise tam 191 milyon Eurodur. Modern bir stada kovuşan Schalke maçlarını 62 bin kişinin önünde oynamanın avantajını yakaladı.

Altıntop kardeşler Hamit ve Halil’in yıldızını parlattığı kulüp olan Schalke 04 geçen sezon ligi ikinci sırada bitirerek son yılların en başarılı sezonunu geçirdi. Temmuz 2017’den beri 33 yaşındaki genç teknik adam Domenico Tedesco’nun çalıştırdığı Schalke 04’te bu sezon işler oldukça kötü gidiyor. Ligde 8 hafta geride kalırken topladığı 6 puanla 16. sırada yer buldu. Oynadığı 8 maçın sadece 2’sini kazanırken, 6 maçta sahadan mağlup ayrıldı. Ligin ilk 5 haftasında oynadığı tüm maçları kaybederek, kulüp tarihinin en kötü sezon başlangıcını yaptı. Ligdeki iki galibiyetinden birini son sırada bulunan Fortuna Düsseldorf ve 12. sıradaki Mainz 05 karşısında aldı. Attığı 5 gole karşılık, kalesinde 11 gol gördü.

Bundesliga’da sıkıntılı bir dönem geçiren Schalke 04, Şampiyonlar Ligi’nde farklı bir performans gösterdi. İlk maçında deplasmanda Lokomotif Moskova’yı 1-0 yenen Alman ekibi, sahasında oynadığı maçta FC Porto ile berabere kalarak 4 puan topladı. Ligde attığı 5 golü 5 değişik oyuncu atarken, kadrosunun en iyisi olarak Mark Uth, Amine Harit önplana çıkıyor. Ligde ve Şampiyonlar Ligi’nde iki farklı görüntü çizen Schalke 04 engelini Galatasaray aşarsa gruptan çıkma adına önemli bir mesafe katetmiş olacak.

Teknik patron Tedesco kalede Ralf Fahrmann yer veriyor. Ancak bu oyuncunun sakatlığından dolayı son maçta kaleyi Alexander Nübel korudu. Sakatlığı devam eden Fahrmann, Galatasaray karşısında sahada yerini alamayacak. Defansta Matija Nastasic, Naldo ve Salif Sane, orta sahada Nabil Bentaleb, Amine Harit, Suat Serdar ve Weston McKennie, forvette ise Guido Burgstaller ve Mark Uth teknik patron Domenico Tedesco’nun tercih ettiği isimler oldu.

[Hasan Cücük] 24.20.2018 [TR724]

Gazeteci suikastı ve Türkiye’yi bekleyen risk [Adem Yavuz Arslan]

Bu yazıyı yazdığım saatlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan merakla beklenen AKP Grup konuşmasını yapmamıştı.

Dolayısıyla bu yazı Erdoğan’ın ‘çıplak gerçekler’ dediği ‘detaylar’ ile ilgili değil.

Erdoğan gerçekten de cinayete dair kriminal detayları açıkladı mı, yoksa Gezi olayları sırasında söylediği ‘Camide içki içtiler’ ve ‘Kabataş’ta başörtülü bacıma saldırdılar. Görüntüleri bu Cuma yayınlayacağız’ yalanları gibi mi oldu bilmiyorum.

Zaten yazının ana fikri de suikaste dair kriminal detaylar değil. Gelmek istediğim yer başka.

Önce kısa bir özet yapmakta fayda var;

Çünkü gazeteci Cemal Kaşıkçı suikasti polisiye kurgu romanlarına taş çıkartacak bir olay. Washington Post’ta yazan Suudlu muhalif bir gazeteci, üstelik çok güçlü ilişkilere, yakası açılmadık bilgilere sahip, yarısı yaşında bir kadınla ‘sürpiz’ bir şekilde evlilik kararı alıyor.

Eşi ve çocuklarının bu karardan haberi de yok.

Bir ayağı Amerika’da bir ayağı Türkiye’de. Üstelik ülkenin tek hakimi  Erdoğan’ın ‘arkadaşı’. Kaşıkçı aynı zamanda Müslüman Kardeşler örgütünün ateşli bir savunucusu.

Çevresi AKP kurmayları ile dolu.

Suudların veliaht prensi Muhammed Bin Selman ile kavgalı ve buna rağmen Suudi konsolosluğuna ‘evrak almaya’ gidiyor.

Bu esnada Amerikan istihbaratı ‘kayıtta’.

Cemal Kaşıkçı, konsolosluğa gidiyor ama bir daha çıkamıyor.

Nişanlısı Hatice Cengiz (Havuz da yazanlara göre attığı her adımı AKP yönetimi ve istihbarat ile istişareli atıyor) Erdoğan’ın danışmanı Yasin Aktay’ı arıyor.

Sonrasında yaşananlar herkesin malumu.

Yani suikaste dair ‘parmak kesme’, ‘cesedin parçalara ayrılması’ ve ‘halıya sarılıp kaçırılması’ vb detaylar doğru olmasa bile, eldeki kesin verilerle dahi gördüğü ilgiyi hak eden bir hikaye.

GÖLGEDE KALAN SORU !

Cinayet büroda işe başlayan acemi polislere verilen öğütlerden birisidir; “Eğer bir olayı çözemiyorsanız durduğunuz yeri ve bakış açınızı değiştirin.”

Biz de Kaşıkçı suikastine dair ‘kurguyu’ değiştirip hikayeyi en başa alalım.

İlk soru şu; Kaşıkçı gibi çok güçlü ilişkilere ve mahrem bilgilere sahip bir gazeteci basit bir evrak almak için konsolosluğa gider mi?

Sonuçta Kaşıkçı rejim muhalifi gazetecilerin başına ne geldiğini bilecek tecrübede bir gazeteci. Üstelik kendi ülkesinin muktedirlerini ‘şahsen’ tanıyor.

Yani başına geleceği biliyor olmalıydı.  Buna rağmen konsolosluğa gitmişse ‘evrak almak’ esas gerekçe olamaz.

Kaldı ki Erdoğan’ın yakın arkadaşı, AKP yönetiminin dostu bir ismin evlilik için basit bir evrağa ihtiyacı olmayacaktır.

Bırakın Erdoğan’ı yada AKP kurmaylarından birini, AKP ilçe başkanlığından aransa nikah memuru o işlemi sorunsuz bitirirdi.

Bir diğer şüpheli nokta şu; Kaşıkçı normal şartlarda Virginia’da oturuyor. Yani o evrağı ABD’den de alabilirdi. Fakat ABD elçiliği İstanbul’a yönlendiriyor. Kaşıkçı’nın bir ayağı Londra’da. Orası da İstanbul’a yönlendiriyor.

Oysa ki Kaşıkçı İstanbul’da mukim değil.

İddiaya göre evlilik hazırlıkları yaparken istanbul’dan ev aldı. Fakat Turan Kışlakçı ve Yasin Aktay’ın anlatımlarına göre nişanlanma serüveni de çok yeni.

Dahası Kaşıkçı Londra’da iken İstanbul konsolosluktan ‘evrak almaya gelecek misiniz ?’ diye aranıyor. Kaşıkçı’nın şüphelenip çevresine ‘neden arıyorlar acaba?’ dediği de Havuz’a yansıdı.

GİT TELKİNİNİ KİM YAPTI?

Gözde kaçan-kaçırılan bir diğer soru da şu; Acaba Kaşıkçı’ya -bütün isteksizliğine rağmen- konsolosluğa gitmesini telkin eden kimdi?

Kaşıkçı’ya ‘biz takipteyiz, korkma’ diyenler neyin peşindeydi?

Acaba Kaşıkçı’yı konsolosluğa gönderenler Kaşıkçı vesilesiyle mevcut Suud yönetimine karşı koz elde etme amacında mıydılar?

Zira Kaşıkçı ortadan kaybolduğu andan itibaren Türk istihbaratı ‘somut bilgiler’ servis etmeye başladı.

Bu da ‘hazırlıklı’ olduklarını gösteriyor.

Peki Türk istihbaratı yaşananları nereden biliyordu? Kaşıkçı’nın üzerinde verici mi vardı? Apple Saat gerçekte saat görünümü verilmiş bir verici miydi?

Konuştuğum uzmanlara göre ‘en güçlü ihtimal’ Kaşıkçı’nın üzerinde dinleme cihazı olması.

Kaldı ki Havuz medyasının haberlerini bu veri üzerinden okuduğumda resim tamamlanıyor. Çünkü Sabah’a çıkan haberlere göre kayıt kesildikten 10 dakika sonra konsolosluktan siyah bir minibus çıkıyor.

Eğer ortam dinleme yada dışarıdan elektronik dinleme yapılsa kayıtların sürmesi gerekirdi.

Yani Türk istihbaratı Kaşıkçı’nın konsolosluğa gidişine hazırlıklıydı. Üstelik Hatice Cengiz’in Yasin Aktay’ı aramasından hemen sonra yaşanan koşuşturmaca dikkat çekici.

Zira MİT’in hızlı bir şekilde havalimanına gidip apronda bekleyen özel jeti kontrol etmesi İstanbul’a gelen timden haberdar olduklarını ve amaçlarını bildiğini gösterir.

Özetle, Türk istihbaratı Kaşıkçı’nın başına gelenleri adım adım izlemiş.

HEDEF SUİKAST MİYDİ?

Peki Suudların hedefi suikast miydi yoksa Kaşıkçı’yı kaçırmak için mi geldiler?

15 kişilik bir timin gelmesi, dublör getirilmesi ve ekibin aynı akşam geri dönmesi Suudların ‘çok hazırlıklı’ olduğunu gösteriyor.

Ancak bu tip dosyalarda uzman isimlerin anlattıklarına göre amaç suikast değildi. Türk tarafı içinde suikast beklenmedik bir gelişme oldu.

Çünkü Suud yönetimi yurt dışındaki muhalif isimleri ülkeye geri getirmek için bir süredir çalışma yürütüyor. Dolayısıyla Kaşıkçı’yı Arabistan’a götürmek istemeleri öncelikli hedefleriydi.

Uzman bir polis şefi “Suudlar acımasız olabilir fakat aptal değiller. Washington Post’ta yazan muhalif bir gazeteciyi, üstelik konsoloslukta öldürecek kadar akılsız değiller” diyor.

Bu görüşü destekleyenlere göre Kaşıkçı yaşanan arbedede öldü ve paniğe kapılan Suudlar cesedi ortadan kaldırıp alel acele ülkelerine döndüler.

Üstelik olaydan bir gün sonra konsolosluk bahçesinde evrak yakmaları bu paniği gösteriyor.

Cemal Kaşıkçı’nın kıyafetlerini başka birine giydirip İstanbul sokaklarında dolaştırmak da aynı paniğin ürünü.

TÜRKİYE’NİN DİKKAT ÇEKEN TAKTİĞİ

Cemal Kaşıkçı suikastinde Türk istihbaratı ilginç bir strateji takip etti.

Soruşturmada ‘tekel’ olmanın avantajını çok iyi kullandı ve elindeki verileri kademeli olarak Amerikan medyasına servis etti.

Bunu da Erdoğan’ın talimatı ve koordinesi ile yaptı. Yani ortada bir sızma yok. Aksine bilinçli bir servis var.

Böylece meseleyi sıcak tuttu.

Olayı Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir mesele olmaktan çıkartıp Suud’larla ABD ve Batı dünyası üçgenine çekti.

Kaşıkçı’nın canlı canlı kesildiğine dair ‘detaylar’ı bilinçli bir şekilde servis ederek Batı dünyasında Suudlara karşı öfkeyi büyüttü.

Suudları köşeye sıkıştırıp süreci eline aldı. Eğer Türk istihbaratının bu taktiği olmasa muhtemelen Cemal Kaşıkçı suikasti faili meçhule gidecekti.

Peki Türk istihbaratının amacı ne?

Yaşananlara bakılırsa ‘sadece cinayeti çözmek’ olmadığı açık.

Çünkü olaya dair bilgi ve görüntülerin servis ediliş şekli hedefin ‘salt adalet arayışı’ olmadığı görülüyor. Kaldı ki Erdoğan rejiminin hak hukuk ve basın özgürlüğü karnesinin kırıklarla dolu olduğu herkesin malumu.

Erdoğan rejimi soruşturmaları yürüten makam olmanın avantajı ile bilgileri kademeli olarak, bir stratejinin parçası olarak dünya medyasına servis etti. Böylece hem ABD hem de Suud’larla pazarlık masasını kurdu. Kaşıkçı üzerinden politik kazanımlar elde etmenin peşine düştü.

‘Görüşmelerin’ seyrine göre dünya medyasına servisler arttı-azaldı.  Erdoğan rejiminin Kaşıkçı olayından hareketle Suudi prens MBS’dan kurtulmak istediği görülebiliyor. Bir bakıma fırsat kolluyor da denebilir.

Nitekim AKP kurmayları doğrudan ‘Selman gitmeli’ demeye başladılar.

Özetle, Türkiye Kaşıkçı suikasti sebebiyle bir taşla kuş sürüsü vurmanın derdinde. Hem sevmediği prens Selman’dan kurtulmak hem de yakın müttefikleri Katar ve İran üzerindeki baskıyı azaltmak istiyor.

Cinayete dair bilgilerin geleceği ise ‘tamamen duygusal’ pazarlıklara konu olabilir.ABD cephesinde ise kamuoyunun aksine, başkan Trump olaya  ticari yaklaşıyor.

O yüzden Kaşıkçı suikasti Türkiye, Suudi Arabistan ve Amerika arasında yürütülecek bir soruşturma ile aydınlatılamaz.

Türkiye ve Amerika’nın Suud’larla olan pazarlıkları gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleme potansiyeline sahip. Bu yüzden suikastin Birleşmiş Milletler kontrolünde soruşturulması şart.

ŞEFFAFLIK YOKSA MANİPÜLASYON VARDIR

Herşeyden önce İstanbul’da böyle bir olayın yaşanması Türkiye için büyük kayıp. Bu olay özellikle Arap muhaliflerin Türkiye’ye olan bakışını değiştirecek. Türkiye artık ‘güvensiz’ bulunacağı için kendilerine yeni yerler arayacaklar.

Türkiye tüm gücüyle veliaht prens MBS’nı ekarte etmeye çalışıyor. Başarırsa ‘yeni yönetim’ ile iyi ilişkiler geliştirir, yakın müttefiği Katar rahat bir nefes alır. Ancak tersi olursa durum iyice içinden çıkılmaz hale gelir.

Çünkü şu anda 30’lu yaşlarda olan MBS’nin yaklaşık 50 yıl iktidarda kalacağını düşünürseniz Türk-Suud ilişkilerinin nereye gideceğini tahmin edebilirsiniz. Üstelik, MBS bu süreci atlatabilirse Erdoğan’dan intikam almak isteyecektir.

Fakat dikkat çekmek istediğim çok daha büyük bir risk var. Üstelik doğrudan Türkiye’nin kendi iç işleyişi ve ‘geleceği’ ile ilgili.

Kaşıkçı suikasti sonrası gördük; Erdoğan rejimi ‘parti devleti’ sürecini tamamladı. Polisinden yargısına, istihbaratından  medyasına tüm yapı doğrudan siyasetin emrinde.

Normal şartlarda bu çapta bir olay ile ilgili farklı bilgiler sızardı. Ancak Kaşıkçı cinayetinde zerre kadar bilgi-belge sızmadı.

İktidarın istemediği tek satır haber çıkmadı.

Bir başka ifadeyle herşey iktidarın mutlak kontrolü altında. Gelişmeler gerçeklere göre değil rejimin ‘ihtiyaçlarına’ göre şekilleniyor. İstihbarat en güçlü kurum haline geliyor.

Böyle bir Türkiye’de demokrasiden bahsedilebilir mi?

Cemal Kaşıkçı suikasti Erdoğan rejiminin tüm boyutları ile kurumsallaştığını teyit etmiş oldu.

Artık herhangi bir olayla ilgili detayları Erdoğan’ın istediği kadar, istediği zaman öğrenebileceğiz. ‘Öğrenebildiklerimizin’ gerçek olup olmadığı da hep şüpheli olacak.

[Adem Yavuz Arslan] 24.10.2018 [TR724]