Bir ay önce tutuklanan Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’dan mektup var. Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutulan Çetinkaya, “Evlatlarımı zindanlarda unutturmayın.” dedi.
BOLD – Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, görme engelli gazeteci Cüneyt Arat’a mektup yazdı. 17 Temmuz 2020’de tutuklanan Çetinkaya hücreye konulduğu ilk gün, müebbet hapis cezasına çarptırılan oğlu, Hava Harp Okulu 1. sınıfı öğrencisi oğlu için çok ağladığını söyledi.
“OĞLUM İLE KONUŞUNCA RAHATLADIM”
Melek Çetinkaya, 30 Temmuz 2020 tarihli mektubunda 18 gün karantinada kaldıktan sonra normal koğuşa geçtiğini ve o süreçte tek sıkıntısının avluya çıkamamak olduğunu belirtti. Çetinkaya bulunduğu yeri şöyle tarif etti:
“Ben ikinci kattayım. Bu katta pandemi koğuşları (hücre) var. Alt katta hükümlüler var. Cinayetten hüküm alan kadınlar. Kimi 9 yıldır, kimi 13 yıldır buradaymış. Günde iki saat avluya çıkıyorlar konuşuyoruz. İlk tutuklanıp hücreye konulduğum gün çok ağladım. Kendim için değil Furkan için. Şimdi Furkan öğrenecek, deliye dönecek diye çok üzüldüm. Ondan sonraki gün avukat geldi. Furkan’ın iyi olduğunu söyledi. İki gün önce salı günü Furkan ile telefonda görüştüm. Rahatladım.”
Çetinkaya Arat’tan ve kendisini destekleyenlerden de bir rica bulundu: “Benim sizlerden ricam benim için değil, çocuklar için Twitter çalışmalarına devam edin. Evlatlarımı Silivri zindanlarında unutturmayın.”
“ONLARLA AYNI YEMEĞİ YEDİĞİM İÇİN SEVİNİYORUM”
Şu anda normal koğuştan bulunan Çetinkaya, koğuş arkadaşlarının müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrenciler Nagihan Yavuz, Şüheda Sena Söğütalan ve Nimet Ecem Gönüllü olduğunu ifade etti ve “Nagihan, Sena ve Nimet ile aynı yemeği yediğim için bile seviniyorum” dedi.
“OĞLUMUN MASUMİYETİNİ ANLATTIM”
Melek Çetinkaya, 12 Temmuz 2020’de Akit TV’de katıldığı Pazar Manşeti programında cemaat mensubu komşularının iyi insanlar olduğunu söylediği için “suçu, suçluyu övmek ve terör örgütü propagandası” yaptığı iddiasıyla Ankara’da gözaltına alındı. İstanbul’a götürülüp bir gün sonra tutuklandı.
İfadesinde hakkındaki suçlamaları kabul etmediğini söyleyen Çetinkaya şunları dile getirdi: “Cemaat içindeki bir kısım insanlara yönelik ben suçlu olmadıklarını, aslında temiz insanlar olduklarını ifade etmiştim. Amacım suçu ve suçluyu övmek propaganda yapmak değildir. Benim o programa çıkmaktaki kastım da 19 yaşında askeri okul öğrencisi oğlumun masumiyetini anlatmaktı. Suçlamayı kabul etmiyorum.”
[Bold Medya] 17.8.2020
Hep Taze ve Tazelerin Tazesi [Abdullah Aymaz]
Maalesef, taptaze, hep taze ve en taze hem de güzellerin en güzeli olan Kur’an hakkında, teker teker bütün insanlara: “Ne kadar geç tanıyabildim seni, ey kadimler kadimi, ey tazeler tazesi güzellik ne kadar geç sevdim. Yazık senden ayrı geçen yıllarıma, yazık” diyen AZİZ AUGUSTİNUS’ün Hint ve Hint edebiyatı için söylediği gibi bu tesbiti, bütün cihana söylettiremedik ve onu lâyık olduğu şekilde tanıtamadık…
Üstad Bediüzzaman Kur’an’da 200 çeşit mucizelik ciheti bulunduğunu bunlardan sadece 40 yönünü Yirmi Beşinci Söz’de anlattığını söylediği gibi, “Kur’an’ın Altın İkliminde” isimli eserinde de M. Fethullah Gülen Hocaefendi de geniş geniş pek çok özelliklerini ortaya koyuyor. “Kur’an’ın Kendine Has İfade Dili Ve Karakter Tasviri” bölümünden kısa bir parçasını takdim ediyorum:
Şu ana kadar, üzerinde durabildiğimiz kadarıyla gördük ki, Kur'ân beşer tarafından ortaya konması imkânsız ilâhî bir şaheserdir. Her şeyden evvel onun kendine has karakteristik bir ifade ve konuşma tarzı vardır. O, bu muhteşem ifade tarzıyla, her zaman insanları çok farklı bir sıcaklıkta kucaklar. Bu yönüyle de o, ne Allah'tan gelen sair kitapların ifadelerine ne de beşerî kelâmların, hatta en mükemmel akıllardan çıkan ifadelerin hiçbirine benzememektedir.
Kur'ân'ın kendine has o enfes üslûbunu zevketmek ve arz edeceğim bir kısım misallerin daha iyi anlaşılması için az da olsa araştırma yapmaya, ilim irfan adına biraz olsun derinleşmeye, biraz da bediî zevkten hissedar olmaya ihtiyaç vardır. Her şeye rağmen biz böyle bir kitleyi karşımızda var sayarak misalleri arz ederken, mümkün olduğu kadar o kitlenin anlayış seviyesine göre sunmaya çalışacağız.
Biz, Kur'ân'ın karakteristik ifadesi sözcüğüyle şunu kastediyoruz: O, pek çok meseleye girer, pek çok konuyu ele alır ve tahlil eder. Meselâ o, yerinde maziden ve gelecekten bahisler açar, geçmişi-geleceği çizgi çizgi gözlerimizin önüne serer ve bunu yaparken de âdeta bahsettiği yerleri, cemaat ve fertleri bütün karakteristik yanlarıyla gözlerimizin önüne serer.
Evet, o konuşurken âdeta geçmiş kavimler, o kendilerine has mimikleriyle, tavırlarıyla, oturup kalkmalarıyla birden gözlerimizin önünde tülleniverir. İngiliz edebiyatı tarihinin en meşhur siması, bugün de zevkle takip edilen Shakespeare (Şekspir)'in, o engin tasvir gücüyle ve edebî bir enginlik içinde vak'aları nasıl tasvir ettiğini zevkle okursunuz. Oysaki bu tasvir gücüne rağmen, yine de beşer karihasının bütün zaaflarını bu üstün tasvirlerde görmek mümkündür.
Şöyle ki, Shakespeare de olsa, eski devirlere ait vak'aları kendi hususiyetleriyle vermeye çalışırken, olayları tasvirde yine de kendi devrinin sesini soluğunu aksettirir. O kadar ki, neredeyse kendi döneminin insanlarının hayat hikâyelerini anlatıyor sanırsınız. Oysa beşer, o vak'aların cereyan ettiği güne nispetle çok değişmiş, çok farklılaşmıştır. Hayat şartları, hayat standartları, düşünce ufku bütün bütün başkalaşmış ve ayrı bir hâl almıştır. Ne var ki o, bunları görmekten ve ihata etmekten çok uzak bulunmaktadır.
Oysaki Kur'ân-ı Kerim'de geçmişe ait vak'aları ele alıp takip ettiğiniz zaman, Nuh kavmini, Âd ve Semud'u en ince ruh hâlleri ve en karakteristik yanlarıyla olduğu gibi görebilirsiniz. –Allah'ın salât ve selâmı o devirlerde yaşayan ve bu âsi ve tâği cemaatlere nebilik yapmış bütün peygamberlere olsun.– Burada elbette ki, Allah'ın mu'ciz kelâmı ile, beşer karihasının her türlü zaaflarını taşıyan Shakespeare'in veya bir başkasının yazdıklarını mukayese ediyor değiliz. Bizim maksadımız şudur:
Kur'ân, geçmiş milletleri anlatırken, o cemaatleri bütün hususiyetleriyle, bir sahne ya da sinema perdesinde, olup bitenleri sergiliyormuşçasına tablolaştırıverir. Kur'ân'da değişik devirlere ait ayrı ayrı insanları anarken, çok farklı devirleri insanlarıyla beraber birden duyar ve yaşarsınız. Figürler, figüranlar tamamen birbirinden farklıdır. Ve siz, Kur'ânî vak'aları peşi peşine takip ederken onda, roman ve tiyatrolarda çokça karşılaştığınız o acayip hortlakları da göremezsiniz. Zira Kur'ân, vak'aları takdim ederken, doğrudan doğruya onları hayatın içinden alır veya aynı hayat misalleriyle insanların görüşlerine arz eder. Ve böylece, bir ders içinde bin dersi birden verir.
Evet, işte Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın eşsiz ve benzersiz bir yönü! Onun aydınlık beyanında, şahıslar, mekân ve menziller okuyucunun hayalinde öyle canlanır, âbideler hâlinde hususî eda ve havalarıyla tecessüm eder ki, yüzlerce hâdise, yüzlerce şahıs zikredilmesine rağmen hiçbiri, ne zaman itibarıyla ne de keyfiyet itibarıyla karışmaz ve okuyucunun zihnini bulandırmaz.
Orta Çağ'ın meşhur ressamlarından Mikelanj, Hz. Musa'nın heykelini yapmış, bununla kendini veya Hz. Musa'yı anlatmak istemiş. Bu heykelin ne derece Hz. Musa'yı temsil ettiği belli değil. İhtimal bazı kaba hatları ile onu hatırlatıyor olabilir. Fakat ondan sonra gelen üç-dört asrın bütün mütefennin, mütefekkir ve sanatkâr insanları, eserle verilmek istenen şeyin verilip verilmediğine bakmadan bu sanatı asırlarca alkışlamışlardır...
Hâlbuki Kur'ân, hangi meseleyi ele alırsa alsın, kendi mücerret çizgisi ve üslûbu içinde asla putlaştırmadan, totemleştirmeden müşahhasın kat kat üstünde mücerret fikirlerle o meseleyi öyle sunar ki, sunduğu şeylerin silüeti, anında insanın kendi tahayyül ve tasavvurlarında canlanıverir.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu tesbitleri araştırıcılar için çok büyük ufuklar açıyor…
[Abdullah Aymaz] 17.8.2020 [Samanyolu Haber]
Üstad Bediüzzaman Kur’an’da 200 çeşit mucizelik ciheti bulunduğunu bunlardan sadece 40 yönünü Yirmi Beşinci Söz’de anlattığını söylediği gibi, “Kur’an’ın Altın İkliminde” isimli eserinde de M. Fethullah Gülen Hocaefendi de geniş geniş pek çok özelliklerini ortaya koyuyor. “Kur’an’ın Kendine Has İfade Dili Ve Karakter Tasviri” bölümünden kısa bir parçasını takdim ediyorum:
Şu ana kadar, üzerinde durabildiğimiz kadarıyla gördük ki, Kur'ân beşer tarafından ortaya konması imkânsız ilâhî bir şaheserdir. Her şeyden evvel onun kendine has karakteristik bir ifade ve konuşma tarzı vardır. O, bu muhteşem ifade tarzıyla, her zaman insanları çok farklı bir sıcaklıkta kucaklar. Bu yönüyle de o, ne Allah'tan gelen sair kitapların ifadelerine ne de beşerî kelâmların, hatta en mükemmel akıllardan çıkan ifadelerin hiçbirine benzememektedir.
Kur'ân'ın kendine has o enfes üslûbunu zevketmek ve arz edeceğim bir kısım misallerin daha iyi anlaşılması için az da olsa araştırma yapmaya, ilim irfan adına biraz olsun derinleşmeye, biraz da bediî zevkten hissedar olmaya ihtiyaç vardır. Her şeye rağmen biz böyle bir kitleyi karşımızda var sayarak misalleri arz ederken, mümkün olduğu kadar o kitlenin anlayış seviyesine göre sunmaya çalışacağız.
Biz, Kur'ân'ın karakteristik ifadesi sözcüğüyle şunu kastediyoruz: O, pek çok meseleye girer, pek çok konuyu ele alır ve tahlil eder. Meselâ o, yerinde maziden ve gelecekten bahisler açar, geçmişi-geleceği çizgi çizgi gözlerimizin önüne serer ve bunu yaparken de âdeta bahsettiği yerleri, cemaat ve fertleri bütün karakteristik yanlarıyla gözlerimizin önüne serer.
Evet, o konuşurken âdeta geçmiş kavimler, o kendilerine has mimikleriyle, tavırlarıyla, oturup kalkmalarıyla birden gözlerimizin önünde tülleniverir. İngiliz edebiyatı tarihinin en meşhur siması, bugün de zevkle takip edilen Shakespeare (Şekspir)'in, o engin tasvir gücüyle ve edebî bir enginlik içinde vak'aları nasıl tasvir ettiğini zevkle okursunuz. Oysaki bu tasvir gücüne rağmen, yine de beşer karihasının bütün zaaflarını bu üstün tasvirlerde görmek mümkündür.
Şöyle ki, Shakespeare de olsa, eski devirlere ait vak'aları kendi hususiyetleriyle vermeye çalışırken, olayları tasvirde yine de kendi devrinin sesini soluğunu aksettirir. O kadar ki, neredeyse kendi döneminin insanlarının hayat hikâyelerini anlatıyor sanırsınız. Oysa beşer, o vak'aların cereyan ettiği güne nispetle çok değişmiş, çok farklılaşmıştır. Hayat şartları, hayat standartları, düşünce ufku bütün bütün başkalaşmış ve ayrı bir hâl almıştır. Ne var ki o, bunları görmekten ve ihata etmekten çok uzak bulunmaktadır.
Oysaki Kur'ân-ı Kerim'de geçmişe ait vak'aları ele alıp takip ettiğiniz zaman, Nuh kavmini, Âd ve Semud'u en ince ruh hâlleri ve en karakteristik yanlarıyla olduğu gibi görebilirsiniz. –Allah'ın salât ve selâmı o devirlerde yaşayan ve bu âsi ve tâği cemaatlere nebilik yapmış bütün peygamberlere olsun.– Burada elbette ki, Allah'ın mu'ciz kelâmı ile, beşer karihasının her türlü zaaflarını taşıyan Shakespeare'in veya bir başkasının yazdıklarını mukayese ediyor değiliz. Bizim maksadımız şudur:
Kur'ân, geçmiş milletleri anlatırken, o cemaatleri bütün hususiyetleriyle, bir sahne ya da sinema perdesinde, olup bitenleri sergiliyormuşçasına tablolaştırıverir. Kur'ân'da değişik devirlere ait ayrı ayrı insanları anarken, çok farklı devirleri insanlarıyla beraber birden duyar ve yaşarsınız. Figürler, figüranlar tamamen birbirinden farklıdır. Ve siz, Kur'ânî vak'aları peşi peşine takip ederken onda, roman ve tiyatrolarda çokça karşılaştığınız o acayip hortlakları da göremezsiniz. Zira Kur'ân, vak'aları takdim ederken, doğrudan doğruya onları hayatın içinden alır veya aynı hayat misalleriyle insanların görüşlerine arz eder. Ve böylece, bir ders içinde bin dersi birden verir.
Evet, işte Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın eşsiz ve benzersiz bir yönü! Onun aydınlık beyanında, şahıslar, mekân ve menziller okuyucunun hayalinde öyle canlanır, âbideler hâlinde hususî eda ve havalarıyla tecessüm eder ki, yüzlerce hâdise, yüzlerce şahıs zikredilmesine rağmen hiçbiri, ne zaman itibarıyla ne de keyfiyet itibarıyla karışmaz ve okuyucunun zihnini bulandırmaz.
Orta Çağ'ın meşhur ressamlarından Mikelanj, Hz. Musa'nın heykelini yapmış, bununla kendini veya Hz. Musa'yı anlatmak istemiş. Bu heykelin ne derece Hz. Musa'yı temsil ettiği belli değil. İhtimal bazı kaba hatları ile onu hatırlatıyor olabilir. Fakat ondan sonra gelen üç-dört asrın bütün mütefennin, mütefekkir ve sanatkâr insanları, eserle verilmek istenen şeyin verilip verilmediğine bakmadan bu sanatı asırlarca alkışlamışlardır...
Hâlbuki Kur'ân, hangi meseleyi ele alırsa alsın, kendi mücerret çizgisi ve üslûbu içinde asla putlaştırmadan, totemleştirmeden müşahhasın kat kat üstünde mücerret fikirlerle o meseleyi öyle sunar ki, sunduğu şeylerin silüeti, anında insanın kendi tahayyül ve tasavvurlarında canlanıverir.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu tesbitleri araştırıcılar için çok büyük ufuklar açıyor…
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Sirenlerin Sesi [Dr. Ömer Özdemir]
Sirenler, Yunan Mitolojisi’nde anlatılan Akdeniz veya Ege Denizi kıyılarında derin uçurumlarla ve yüksek kayalıklarla çevrili Siren adasında yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır.
Siren Adalarının İzmir-Foça kıyılarında olduğu da söylenir.
Buralardan geçmek zorunda olan denizciler, sirenlerin söylediği büyülü şarkılardan etkilenip rotalarından sapmışlar, gemilerini kayalıklara, sesin geldiği yöne doğru sürmüşler ve örümcek ağına takılan sinekler gibi sirenlerin tuzaklarına yakalanıp yem olmuşlardır.
Sirenlerin anlatıldığı mitolojik hikaye, Yunanlı Ozan Homeros’un MÖ 800 ile 600 yılları arasında yazdığı düşünülen ünlü Odysseia Destanının bir bölümünde yer alır.
Homeros Destanında, Yunan komutanlardan Odysseus'un yıllarca süren Truva (Troia) Savaşı sonunda vatanı İthaki'ye yaptığı uzun dönüş yolculuğunda başından geçen bir olay da anlatılır.
Araştırmalarda Truva’nın, Çanakkale Boğazı girişinde yer alan, stratejik konuma sahip bir yerleşim yeri olduğu düşünülmektedir.
Ben Siren Hikayesini, Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun felsefe ve sosyal eleştiri olarak ortak kaleme aldıkları ‘‘Aydınlanmanın Diyalektiği’’ adlı eserinden öğrendim. Bu yazımı yazarken de söz konusu kitaptan istifade ettim.
Kitabın orijinal adı ‘‘Dialektik der Aufklärung, Philosopische Fragmente’’dir. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan Karadoğan tarafından Türkçe’ye çevirisi yapılmış ve Kabalcı Yayıncılık tarafından okunmak üzere okuyucuya sunulmuştur.
Homeros, Odysseia’nın on ikinci neşidesinde kahraman Odysseus’un Sirenlerin yanından nasıl geçtiğini anlatır:
Sirenler olağanüstü güzellikleri, fevkalede etkileyici müzikleri ve şarkıları ile buradan geçmekte olan denizcileri büyüleyen ve cazip çağrıları ile kendilerine doğru çeken yarı kuş, yarı kadın veya deniz kızı görünümündeki yaratıklardır.
Sirenlerin güzellikleri karşısında büyülenen ve hoş seslerden dolayı kontrollerini kaybeden denizciler, hayatlarının sonuna kadar burada kalmak isteğine kapılırlarmış. Bu düşünceler içinde gemileriyle Sirenlere doğru yönelir ve bölgedeki kayalıklara çarparlarmış. Sirenleri duyup da kendini kaptırmamak ve onlara karşı direnmek imkansızmış.
Ama Odysseus, Tanrıça Kirke’nin de uyarıları ile kendini Sirenlerin tuzağından kurtarabilen tarihteki 3 kişiden biridir.
Kirke, ‘‘Kim Sirenlere yaklaşırsa ve dinlerse yandı, bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne de çocukları. Bekleme onların olduğu yerde. Sirenlerin sesini duymaması için arkadaşlarının da kulaklarını balmumuyla tıka. Ama sen kendini iplerle orta direğe sıkıca bağlatatıp istersen doya doya dinleyebilirsin. Ancak iplerinin çözülmesini dostlarından istediğinde kesinlikle çözmemelerini, bilakis daha sıkı bağlamalarını da tembih etmelisin.’’ diye ikâz eder.
Kirke’nin ikâzını da dikkate alan Odysseus, gemisindeki adamlarının kulaklarını balmumu ile tıkatır ve kendini de orta direğe sımsıkı bağlatır. Boğazdan geçinceye kadar istese bile çözülmemesi talimatını verir.
Bu halde geçmek zorunda olduğu ve başka da alternatif geçidin bulunmadığı boğaza doğru gemisini hareket ettirir. Geminin direğine bağlı şekilde geçidin ortasına geldiğinde, Sirenlerin tatlı seslerini, cezbedici müziklerini duyar ve hayranlık uyandıran şekillerini görür. Sirenlerin cazibeleri arttıkça baygın bir şekilde ancak kaş ve gözleriyle iplerini çözmeleri için işaret eder, ama adamları almış oldukları talimat gereği daha da sıkılaştırır.
Geminin ortasında direğe bağlı bulunan Odysseus, tıpkı konserlerde kımıldamadan oturan seyirciler gibi muhteşem bir konseri hareketsiz bir şekilde izler ve iplerinin çözülmesi için attığı çığlıklar havada kaybolup gider.
Sirenlerden uzaklaştıktan sonra adamları Odysseus’u bağlı olduğu direkten çözerler ve kendi kulaklarındaki bal mumlarını da çıkarırlar. Böylece Sirenlere yem olmadan hedeflerine, yıllardır görmedikleri vatanları İthaki’ye, eşlerine ve çocuklarına doğru yol almaya devam ederler.
Odysseus’un Siren Adasının yakınından geçişini ve hedefine ulaşma yolundaki gayretini alkışlamamak elde değil.
Hayatta her insanın olduğu gibi organizasyonların da (örgütlerin de) belirlenmiş hedefleri vardır.
Hedefler maddi veya manevi olabilir.
Başarılı birey ve örgütlerin kendilerine ulaşılabilir birer hedef tespit ettikleri bilinen bir gerçektir.
Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne, ‘‘Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder.” ve ‘‘Hedefi olmayan gemiye rüzgar bile yardım edemez.’’ sözleri ile hem bireysel hem de organizasyonel hedefin gerekliliğini ifade etmiştir.
Lewis Carrol, Alice Harikalar Diyarında adlı eserinde hikaye kahramanlarından Alice ve Tavşan’ın konuşmaları üzerinden hedefin önemini şu şekilde belirtir:
‘‘Alice: ‘Hangi yoldan gideyim?’
Tavşan: ‘Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok.’. ’’
Hedeflere ise belirlenen değerler klavuzluğunda sabırla yol alarak ulaşılabildiği bilinen bir başka gerçektir.
Organizasyonların deklarasyonlarına baktığımızda; doğruluk, dürüstlük, sevgi, hoşgörü, güven, adanmışlık, bağlılık, yaşatma sevdasıyla yaşama, cesaret, yardımseverlik, eşitlik, bağımsızlık, çalışkanlık vb. gibi bir çok değer ifadelerinin sıralandıklarını görürüz.
Organizasyon değerleri, organizasyonel hedeflere ulaşılmasında hem bir motivasyon kaynağı hem de yol sınırlarını belirleyen taşlar ve levhalar gibidir. Hedefe doğru yol alan organizasyonun belirlenen yolda gitmesini klavuzluk ederler.
Böylece bir Çin atasözünde, ‘‘Yönümüzü değiştirmezsek hedeflediğimiz yere varabiliriz.’’ şeklinde ifade edildiği gibi örgütün belirlenen hedeflerine zamanında ulaşması gerçekleşmiş olur.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmi Birinci Lem'ada, ‘‘Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur.’’ tesbiti çok önemlidir.
Bu tesbit bize, organizasyon üyelerinin hem kişisel hem de içinde bulunduğu organizasyonun hedeflerine doğru yol alırken, kulaklarını balmumu ile sıkıca tıkamaları ve organizasyon değerlerinden ayrılmamaları gerektiğini hatırlatır.
Ayrıca, Sirenlerin kışkırtıcı cazibeleri ile karşılaşmalarının ve yoldan çıkarıcı cazip tekliflerine muhatap olmalarının söz konusu olabileceğini dikkatlerimize sunar.
Bu her bir birey için geçerli olmasa bile organizasyonlarda belli bir oranda karşılasılması reddedilemez bir gerçektir.
Örgütün tamamı olmasa bile bazı üyelerinin veya birkaç üyesinin oluşturduğu küçüklü-büyüklü gruplar Siren seslerinin cazibesine kapılabilir. Hedefe giden yoldan ayrılabilir ve gemisinin rotasını yalçın kayalıklara, Sirenlerin ağlarına doğru çevirebilir. Tabi ki neticesi hüsran olur.
Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır; organizasyonlarda, Siren Ağlarına takılanlara takılmak da bazı insanların Sireni olur.
Bu üyeler, organizasyondan koparak, kopmaya başlayarak veya yıkıcı davranışlarda bulunarak organizasyon gücünü zayıflatırlar ve Sirenlere takılmadan dar boğazdan geçmeye çalışan deniz ortasındaki kaptanın gemisine/gemisinde delik açma girişiminde bulunarak farkına varmadan hedefe varılmasını güçleştirirler.
Organizasyon ömrü bakımından ele aldığımız da ise, kaybedilen her bir üye ve grup elbette istenmeyen bir kayıptır. Organizasyon ömrünün devamı ve sürekliliği için lider ve adanmış/sadık çevresi ise hayati önem taşır.
Kaptan ve sadık çevresi Siren ağlarına takılmamışsa, değerlerden kopmamışsa ve ana gemi hedefe doğru yol alıyorsa eninde sonunda organizasyon hedeflerini gerçekleştirecektir.
Eğer sizin de bir hedefiniz varsa, Siren Kayalıkları'nın yanından geçerken oldukça dikkatli olun...
[Dr. Ömer Özdemir] 17.8.2020 [Samanyolu Haber]
Siren Adalarının İzmir-Foça kıyılarında olduğu da söylenir.
Buralardan geçmek zorunda olan denizciler, sirenlerin söylediği büyülü şarkılardan etkilenip rotalarından sapmışlar, gemilerini kayalıklara, sesin geldiği yöne doğru sürmüşler ve örümcek ağına takılan sinekler gibi sirenlerin tuzaklarına yakalanıp yem olmuşlardır.
Sirenlerin anlatıldığı mitolojik hikaye, Yunanlı Ozan Homeros’un MÖ 800 ile 600 yılları arasında yazdığı düşünülen ünlü Odysseia Destanının bir bölümünde yer alır.
Homeros Destanında, Yunan komutanlardan Odysseus'un yıllarca süren Truva (Troia) Savaşı sonunda vatanı İthaki'ye yaptığı uzun dönüş yolculuğunda başından geçen bir olay da anlatılır.
Araştırmalarda Truva’nın, Çanakkale Boğazı girişinde yer alan, stratejik konuma sahip bir yerleşim yeri olduğu düşünülmektedir.
Ben Siren Hikayesini, Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun felsefe ve sosyal eleştiri olarak ortak kaleme aldıkları ‘‘Aydınlanmanın Diyalektiği’’ adlı eserinden öğrendim. Bu yazımı yazarken de söz konusu kitaptan istifade ettim.
Kitabın orijinal adı ‘‘Dialektik der Aufklärung, Philosopische Fragmente’’dir. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan Karadoğan tarafından Türkçe’ye çevirisi yapılmış ve Kabalcı Yayıncılık tarafından okunmak üzere okuyucuya sunulmuştur.
Homeros, Odysseia’nın on ikinci neşidesinde kahraman Odysseus’un Sirenlerin yanından nasıl geçtiğini anlatır:
Sirenler olağanüstü güzellikleri, fevkalede etkileyici müzikleri ve şarkıları ile buradan geçmekte olan denizcileri büyüleyen ve cazip çağrıları ile kendilerine doğru çeken yarı kuş, yarı kadın veya deniz kızı görünümündeki yaratıklardır.
Sirenlerin güzellikleri karşısında büyülenen ve hoş seslerden dolayı kontrollerini kaybeden denizciler, hayatlarının sonuna kadar burada kalmak isteğine kapılırlarmış. Bu düşünceler içinde gemileriyle Sirenlere doğru yönelir ve bölgedeki kayalıklara çarparlarmış. Sirenleri duyup da kendini kaptırmamak ve onlara karşı direnmek imkansızmış.
Ama Odysseus, Tanrıça Kirke’nin de uyarıları ile kendini Sirenlerin tuzağından kurtarabilen tarihteki 3 kişiden biridir.
Kirke, ‘‘Kim Sirenlere yaklaşırsa ve dinlerse yandı, bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne de çocukları. Bekleme onların olduğu yerde. Sirenlerin sesini duymaması için arkadaşlarının da kulaklarını balmumuyla tıka. Ama sen kendini iplerle orta direğe sıkıca bağlatatıp istersen doya doya dinleyebilirsin. Ancak iplerinin çözülmesini dostlarından istediğinde kesinlikle çözmemelerini, bilakis daha sıkı bağlamalarını da tembih etmelisin.’’ diye ikâz eder.
Kirke’nin ikâzını da dikkate alan Odysseus, gemisindeki adamlarının kulaklarını balmumu ile tıkatır ve kendini de orta direğe sımsıkı bağlatır. Boğazdan geçinceye kadar istese bile çözülmemesi talimatını verir.
Bu halde geçmek zorunda olduğu ve başka da alternatif geçidin bulunmadığı boğaza doğru gemisini hareket ettirir. Geminin direğine bağlı şekilde geçidin ortasına geldiğinde, Sirenlerin tatlı seslerini, cezbedici müziklerini duyar ve hayranlık uyandıran şekillerini görür. Sirenlerin cazibeleri arttıkça baygın bir şekilde ancak kaş ve gözleriyle iplerini çözmeleri için işaret eder, ama adamları almış oldukları talimat gereği daha da sıkılaştırır.
Geminin ortasında direğe bağlı bulunan Odysseus, tıpkı konserlerde kımıldamadan oturan seyirciler gibi muhteşem bir konseri hareketsiz bir şekilde izler ve iplerinin çözülmesi için attığı çığlıklar havada kaybolup gider.
Sirenlerden uzaklaştıktan sonra adamları Odysseus’u bağlı olduğu direkten çözerler ve kendi kulaklarındaki bal mumlarını da çıkarırlar. Böylece Sirenlere yem olmadan hedeflerine, yıllardır görmedikleri vatanları İthaki’ye, eşlerine ve çocuklarına doğru yol almaya devam ederler.
Odysseus’un Siren Adasının yakınından geçişini ve hedefine ulaşma yolundaki gayretini alkışlamamak elde değil.
Hayatta her insanın olduğu gibi organizasyonların da (örgütlerin de) belirlenmiş hedefleri vardır.
Hedefler maddi veya manevi olabilir.
Başarılı birey ve örgütlerin kendilerine ulaşılabilir birer hedef tespit ettikleri bilinen bir gerçektir.
Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne, ‘‘Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder.” ve ‘‘Hedefi olmayan gemiye rüzgar bile yardım edemez.’’ sözleri ile hem bireysel hem de organizasyonel hedefin gerekliliğini ifade etmiştir.
Lewis Carrol, Alice Harikalar Diyarında adlı eserinde hikaye kahramanlarından Alice ve Tavşan’ın konuşmaları üzerinden hedefin önemini şu şekilde belirtir:
‘‘Alice: ‘Hangi yoldan gideyim?’
Tavşan: ‘Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok.’. ’’
Hedeflere ise belirlenen değerler klavuzluğunda sabırla yol alarak ulaşılabildiği bilinen bir başka gerçektir.
Organizasyonların deklarasyonlarına baktığımızda; doğruluk, dürüstlük, sevgi, hoşgörü, güven, adanmışlık, bağlılık, yaşatma sevdasıyla yaşama, cesaret, yardımseverlik, eşitlik, bağımsızlık, çalışkanlık vb. gibi bir çok değer ifadelerinin sıralandıklarını görürüz.
Organizasyon değerleri, organizasyonel hedeflere ulaşılmasında hem bir motivasyon kaynağı hem de yol sınırlarını belirleyen taşlar ve levhalar gibidir. Hedefe doğru yol alan organizasyonun belirlenen yolda gitmesini klavuzluk ederler.
Böylece bir Çin atasözünde, ‘‘Yönümüzü değiştirmezsek hedeflediğimiz yere varabiliriz.’’ şeklinde ifade edildiği gibi örgütün belirlenen hedeflerine zamanında ulaşması gerçekleşmiş olur.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Yirmi Birinci Lem'ada, ‘‘Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur.’’ tesbiti çok önemlidir.
Bu tesbit bize, organizasyon üyelerinin hem kişisel hem de içinde bulunduğu organizasyonun hedeflerine doğru yol alırken, kulaklarını balmumu ile sıkıca tıkamaları ve organizasyon değerlerinden ayrılmamaları gerektiğini hatırlatır.
Ayrıca, Sirenlerin kışkırtıcı cazibeleri ile karşılaşmalarının ve yoldan çıkarıcı cazip tekliflerine muhatap olmalarının söz konusu olabileceğini dikkatlerimize sunar.
Bu her bir birey için geçerli olmasa bile organizasyonlarda belli bir oranda karşılasılması reddedilemez bir gerçektir.
Örgütün tamamı olmasa bile bazı üyelerinin veya birkaç üyesinin oluşturduğu küçüklü-büyüklü gruplar Siren seslerinin cazibesine kapılabilir. Hedefe giden yoldan ayrılabilir ve gemisinin rotasını yalçın kayalıklara, Sirenlerin ağlarına doğru çevirebilir. Tabi ki neticesi hüsran olur.
Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır; organizasyonlarda, Siren Ağlarına takılanlara takılmak da bazı insanların Sireni olur.
Bu üyeler, organizasyondan koparak, kopmaya başlayarak veya yıkıcı davranışlarda bulunarak organizasyon gücünü zayıflatırlar ve Sirenlere takılmadan dar boğazdan geçmeye çalışan deniz ortasındaki kaptanın gemisine/gemisinde delik açma girişiminde bulunarak farkına varmadan hedefe varılmasını güçleştirirler.
Organizasyon ömrü bakımından ele aldığımız da ise, kaybedilen her bir üye ve grup elbette istenmeyen bir kayıptır. Organizasyon ömrünün devamı ve sürekliliği için lider ve adanmış/sadık çevresi ise hayati önem taşır.
Kaptan ve sadık çevresi Siren ağlarına takılmamışsa, değerlerden kopmamışsa ve ana gemi hedefe doğru yol alıyorsa eninde sonunda organizasyon hedeflerini gerçekleştirecektir.
Eğer sizin de bir hedefiniz varsa, Siren Kayalıkları'nın yanından geçerken oldukça dikkatli olun...
[Dr. Ömer Özdemir] 17.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ömer Özdemir
15 Temmuz Toplama Kampından ilk kez bir “resmi görevli” konuştu [Cevheri Güven]
15 Temmuz’un en önemli işkence merkezinde “resmi görevli” olarak çalışan doktor, kayıt altına aldığı, şahit olduğu işkenceleri ilk kez anlattı.
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – OHAL döneminin işkence merkezlerinden en önemlisi Ankara Emniyeti’nin bahçesindeki spor salonuydu. Ankara TEM Şubenin gözaltı merkezi olarak kullandığı spor salonunda ilk hafta askerler, ardından siviller toplu halde gözaltında tutuldu. 800 ile 1000 kişi arasında insanın aynı anda gözaltında tutulduğu spor salonunda, dayak, darp, tecavüz, çıplak bırakma, tazyikli su, uykusuz bırakma, aç ve susuz bırakma gibi ağır işkence yöntemleri kullanıldı. Toplama kampında tutulan kurbanlardan bir kısmı mahkemelerde yaşadıklarını kayda geçirdi, medyaya açık biçimde konuşan ilk kurban ise Erhan Doğan oldu.
İlk kez o spor salonunda resmi görevli biri gördüklerini anlattı. 15 Temmuz’u takip eden haftada Adlı Muayene doktoru olarak resmi sıfatla Ankara TEM Spor Salonunda görevlendirilen doktor, güvenlik gerekçesiyle ismini vermek istemiyor. Ancak gördüklerini tüm detaylarıyla anlattı.
“İŞKENCEYİ GÖRDÜM KAYDA GEÇİRDİM”
Onlarca askerin adlı muayenesini yapan doktorun anlattıkları şöyle:
“15 Temmuz darbe girişiminden bir kaç gün sonra Kamu Hastaneler Birliği Ankara temsilciliğinden Merve isimli biri arayıp Ankara Emniyeti’nde görevlendirildiğim ve hastanenin şoförünün beni almaya geleceği söylendi. Gittiğimde en önde yer alan Pasaport dairesinin ön tarafı yıkıktı, beni arka tarafa TEM Şube ve Spor Salonunun ortasındaki boşluk alana götürdüler. Ekipte farklı branşlardan, uzman ve asistan doktor karışık toplamda altı doktor vardı. Bir kardiyoloğun olduğu söylendi ama dışarıda hazır bekleyen ambülansta ya da başka bir yerdeydi onu görmedim, bütün doktorlardan sorumlu olan kişi ise başhekim yardımcısı olan bir uzman doktordu. Bir iki tane de sağlık memuru getirilmişti.
Emniyete ilk geldiğimde peş peşe bariyerler vardı. Üç kontrol noktası geçtikten sonra Spor Salonu ve TEM şube arasında yer alan perdeyle kapatılmış alana geldim. Beni getiren polis beni bırakıp geri döndü. Perdenin arkasına geçtiğimde manzara korkunçtu. Birkaç masa konulmuş, doktorlar oturuyor, askerler tek sıra halinde dizilmişti. İlk gördüğüm manzara; doktorların önünde bir asker vardı, o esnada asker yerde debeleniyordu. Ayakta duramıyordu. Polisler kaldırıyorlardı, bayılıp tekrar düşüyordu. Kaldırıyorlardı, tekrar. Büyük ihtimal kafa travması vardı. Ben o manzarayı görünce şaşırdım. Sonradan bir çok kafa travması olan asker gördüm.
O kısım seyyar lamba ile aydınlatılmıştı. Bu alanın çok uygun olmadığını düşünmüş olacaklar ki, içerideki spor salonunun, yanındaki, koşu bantlarının, fitness aletlerinin olduğu, tamamen aynalı kısmı adlı muayene için ayarladılar ve bizi oraya geçirdiler. Oda büyük beyaz lambalarla aydınlatıldı, jenarator ile elektrik sağlanıyordu. Alındığımız odaya geçerken, yeri ahşap olan basketbol-voleybol sahasında parkelerin üstüne iç çamaşırlarıyla balık istifi oturtulmuş, elleri arkadan kelepçeli askerleri gördüm. 700- 800 civarı asker olduğunu tahmin ediyorum.
Bize en uzak alanda yuvarlak bir alanı boş bırakmışlardı ki orda oturtup dövüyorlardı diye düşünüyorum. Polislerin hepsinin elinde coplar vardı.
Spor salonunun ana giriş kapısının sağ yanındaki köşede herkesin kıyafetini üst üste atmışlardı, salonun tepesine kadar kıyafet dağı oluşmuştu. Pantolonlar, tişörtler, atletler üst üste. Daha sonra, orda sabit gördüğüm tek kadın polis olan, ismi galiba Elif`ti, “Adem Huduti’nin (orgeneral) takım elbisesi nerede” diye sordu. Onun takım elbisesini buraya atmayalım, pahalı bir şey, adam sorar kıyafetini diye. Anadolu Ajansının yayınladığı genarellere işkence videosunda, Akın Öztürk’ün üstünde olan beyaz yeşil çizgili, Polo marka tişörtü bir erin giyip gittiğini söyleyip alay da ettiler. Yani orada genarellerin hepsi de soyulmuştu. Herkes geldiğinde iç çamaşırına kadar soyuluyor, üstlerindeki her şey kayda alınmadan o kıyafet köşesine atılıyor, birini dışarı götürecekleri zaman da oradan rastgele bir kıyafet alınıyor, öylece götürülüyordu. Kıyafetleriyle getirilen yaklaşık kırk kişilik kursiyer teğmenlerden birinin güneş gözlüğünün, “Artık buna ihtiyacın yok” diyerek bir polis tarafından alındığını gördüm.
O akşam saat 21:00’dan itibaren, sabah 09:00’a nöbeti devredene kadar Ankara Emniyeti’nin içinde tutuklu askerleri muayene etmeye ve adli muayene raporlarını düzenlemeye başladım. Gördüğüm her şeyi kayda geçirmeye çalıştım.
ASKERLERİN HEPSİ DÖVÜLMÜŞTÜ
Askerlerin hepsi dövülmüştü ama farklı oranlarda. Ben de klasik olarak adlı muayenede sorduğumuz şekilde muayene için getirilen askerlere “darp cebir var mı?” diye soruyordum. Askerlerin hepsi “hayır, darp cebir yok” diyorlardı. Sadece iki üç tanesi “görmüyor musunuz” diye söylediler. Ben tabi muayene ediyorum, gördüğüm tüm lezyonları, vücudunun neresinde ne varsa yazıyordum. Ama aşağıdaki “darp cebir vardır” kısmını ya boş bıraktım, hatırlamıyorum, ya da yoktu yazdım askerler ‘yoktur’ deyince.
Askerlere sürekli ‘darp cebir var mı’ diye sorunca elinde jop olan, şişman göbekli bir polis ‘Bu ne soruyor ya, darp cebir var mı, diye’ diyerek üzerime yürüdü. Sonra koluna iki polis girip onu dışarıya çıkardılar. Her şeyi yazdığım ve soru sorduğum için üzerime yürüdü.
YARBAY ÜMİT GENCER’İN GÖZÜ İÇERİ ÇÖKMÜŞTÜ
Askerleri grup grup getiriyorlardı. 15 Temmuz gecesi TRT’de görüntüleri çıkan yarbay Ümit Gencer’i orada gördüm. Mahvetmişlerdi. İnsanın gözüne yumruk atıldığı zaman ya da beyzboll topu çarpınca burn out diye bir kırık meydana gelir, gözün kemiği olan orbita arkaya doğru kırılır ve çöker. Göz içe girer, gözün simetrisi bozulur, görme problemi meydana gelir. Onu çok özel ameliyat etmek lazım çünkü gözün arkasındaki sınır de kopabilir. Ümit Gencer’in gözünün bir tanesi içine girmişti. Orbıtası kırıktı muhtemelen. Nasıl bir yumruk vurdularsa. Yüzü zaten mahvolmuştu. Onun tomografisini istemediğim için hala çok pişmanım, aklıma gelmedi. Bazı kişiler için istemiştim. Ümit Gencer’in raporunu çok ayrıntılı yazdım. Sonra emniyetin doktoru ‘onun raporunu yana koyun’ dedi. Büyük ihtimal o raporu yok etmişlerdir sonradan. Zaten benim yazdığım raporların hepsini sonradan gelen bir doktora aynı saatli düzenlettirmiş olduklarını düşünüyorum. Çünkü kimsenin benim kadar ayrıntılı yazdığını sanmıyorum.
Siyah polo tişörtlü, siyah giyimli, belinde silah olan bir kişi vardı. Emniyet’in doktoru olduğunu söylediler. Güya doktormuş. Emniyetin çalışanı olduğu için adlı muayeneye yapma izni yokmuş, bağımsız doktorların adlı muayeneleri yapması gerektiği için 12 saatlik nöbetler halinde dışardan doktorlar getirmişler. Başımızdaki başhekim yardımcısı ve polisler bizi sürekli kontrol ediliyorlardı.
AKIN ÖZTÜRK’ÜN DAMADI İÇİN “BIRAKIN ÖLSÜN” DEDİLER
F-16 pilotu olduğunu söyledikleri uzun boylu kaslı birisini getirdiler. Akın Öztürk’ün damadı pilot yarbay Hakan Karakuş olduğunu düşünüyorum. Ben onu Katar elçilik çalışanları Pilot dövdü haberinden ötürü medyada görmüştüm, biliyordum. ‘Bu Akın Öztürk’ün damadı mı?’ diye sesli sordum. ‘Yok ya benziyor’ dediler. Kafasının alın bölgesi, tek taraflı, bariz farkedilir şekilde kocaman şişmişti. Ayakta duramıyordu, büyük ihtimal kafa kemiği kırılmıştı, kaldırıyorlar yere düşüyor. İçeri girdiğinde yere düşüyordu, kaldırmaya çalışıyorlar tekrar düşüyordu. Emniyetin doktoru ‘bırakın ölsün’ dedi. Orada beyin cerrahi vardı ben de ‘Müdahale ettirecek misin, hastaneye gönderecek misin?’ dedim. ‘Yok yok, revire alın ben gidip kontrol ederim, bi tansiyonunu ölçelim’ dedi. Kafa travmalarında tansiyon değişiyor, kalp hızı değişiyor. Bir de kafa travmasında şöyle bir şey var, kafasında kırık varsa yoğun bakımda gözlem altında tutman gerekiyor. Ameliyat yapamıyorsun çünkü. Ben sabaha doğru beyin cerrahina ‘Baktın mı?’ diye sordum tekrar. ‘İyi iyi’ diyerek geçiştirdi.
O GECEYE DAİR EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM
Üç tane asker getirmişlerdi. O geceye dair benim en büyük pişmanlığım. Muayenin başında ‘ağrıyan bir yerin var mı’ diye soruyorsun. Ben sorunca ikisi ya da üçü kalça kısmını gösterdiler. Sessizce ‘Arka tarafımız ağrıyor’ dediler. Normalde hepsi korkudan ‘darp cebir yoktur’ diyorlardı ama onlar böyle ‘arka tarafımız ağrıyor’ deyince dikkatimi çekti. Üzerlerinde kilotları var. Ben de kilotlarının arka taraflarını hafifçe indirip kalçanın üst kısmına şakrum dediğimiz yerlere üstten yüzeyel bakıp, tıbbi deyişle sadece gözle muayene edip, ‘arkanızda görünen bir şey yok’ diye cevap verdim. Hayatımda ilk kez böyle korkunç bir şeyle karşılaşıyorum, polisler hangi işkence metodlarını kullanırlar hiç bir fikrim yok, askerlere fiili ya da jopla tecavüz etmiş olabilecekleri o an hiç aklıma gelmedi. Adamların ‘arkamız ağrıyor’ derken makatlarını kastettiklerini düşünemedim, bu yüzden ‘eğilin bakacağım’ demedim. Bir de herkesin ortasında muayene yapıyorsun, herkes yan yana oturmuş, polis de odada. Ben ‘bir şey yok” deyince kafalarını salladılar üzgün biçimde. Büyük ihtimal tecavüz vardı ve askerler o şekilde dertlerini anlatmaya çalıştılar, ama ben o an anlamadım.
ASKERLER DAYANIKLIYDI SİVİL MEMURLAR ÇOK KORKMUŞLARDI
Kolunda iki polisle üzerinde kıyafetleri olan, gözü bağlı birini getirdiler. Üzerinde kıyafetlerinin olmasına şaşırdım. Onun Genelkurmay Başkanlığı’nda sivil memur olduğunu, darbe planını yazanlardan biri söylediler. Muayene için gözlerini açmaları gerekiyordu. Koluna giren iki polis profesyonel bir şekilde ‘Bizi görmesin’ diyerek, tek hamleyle, gözlerini açarken arkasına geçip kendilerini göstermediler. Adama ne yaptılarsa, sürekli yere düşüyordu. Kaldırıyorlardı yere düşüyorlardı. Tansiyon ve kalp hastası olduğunu ifade etti, adlı muayenesi yazıldıktan sonra, tekrar gözünü bağlayıp götürdüler.
Sivil memurlar çok çok korkmuşlardı, hepsi titriyordu, askerler o kadar işkenceye rağmen pozitif görünüyorlardı. Daha sonra polis bir hastam, attıkları dayaklar karşısında askerlerin direnci için “Hocam vuruyoruz vuruyoruz adamlar yere düşmüyor.” demişti, askerlerin kondisyonları iyiymiş, kendince bunu ifade ediyor. Yani bunlar Türkiye askeri, kondisyonları iyiyse o polislerin sevinmeleri lazım ama vurup da deviremedikleri için üzülüyorlar.
KADIN TUTUKLULAR
O gece bir kadın getirdiler. Uzun boylu iki kadın polis koluna girmişti. Getirdikleri kadın için ‘Bir askeri hastanede hemşireymiş’ dediler. Kadın çok zayıf, kısa saçlı biriydi. Üstünde bir pantolon ve beyaz renkli tişört vardı. Altında sutyen veya atlet yoktu. Kadın yaprak gibi titriyordu. Darp cebir var mı diye sordum “yok” dedi. Vücudunda iz yoktu, yanağında kızarıklık vardı belki bir yumruk atılmıştır. Ama çok korkar vaziyetteydi.
YAVER DEDİKLERİ KİŞİYİ ÇOK DÖVMÜŞLERDİ
Tayyip Erdoğan’ın Başyaveri Albay Ali Yazıcı, benim yanım oturan doktor tarafından muayene edildi. O odadan çıkınca onun cumhurbaşkanının yaveri olduğu konuşuldu.
Bir asker vardı, başından çok darbe almıştı, yüzü mahvedilmişti. Ona polisler “yaver, yaver” diyorlardı. Adam “ben kimsenin yaveri değilim” dedi. Yalan söyleme lan diyorlardı. O askeri tomografiye gönderdim, dışarda bir ambulans vardı ve biz bu şekilde ekstra tetkik istediğimizde ambulans bu kişileri Keçiören Eğitim ve Araştırma hastanesine götürüyordu. Askerleri hastanenin arka kapısından gizlice içeri alıyorlarmış ki halk ile karşılaşmasınlar diye. Tomografi raporunda yanak kemiği (maksilla) ve burnunun kırık olduğu yazıyordu. Adlı raporunu bir acil tıp uzmanı doldurmuştu ve sadece “Tomografi raporu, maksilla ve nazal kemiği kırık” diye not düşmüştü. Bir acil uzmanının, tıp fakültesinde öğrendiğimize muhalif olarak bu kadar yüzeyel rapor yazması o geceki şaşkınlıklarımdan biriydi. Şiddet gören bir kadının adli raporunu da bu yüzeyellikte mi dolduruyor merak ediyorum doğrusu. Adlı raporuna ben her şeyi ayrıntılı yazıyordum; maksillasında şu çapta kırık var, vücudunda şu çapta şuralarda lezyon var gibi. Adı Kerem’di doktorun yanlış hatırlamıyorsam, hiçbir lezyonu yazmamış. Oysa adamın yüzü çok kötüydü ve polisler dalga geçer gibi, ‘Hocam bu adam tankın içinden çıkarken tank kapağı bunun yüzüne düşmüş, o yüzden öyle ’ diyorlardı, askere de bunu onaylatıyorlardı. Halbuki bariz kendileri yapmışlardı. Bu askeri hastaneye gönderirken kendisine aşırı küçük gelen bir pantolon giydirmişlerdi ve bu da alay konusu olmuştu. Daha sonra okuduğum mahkeme tutanaklarına dayanarak bu kişinin yarbay Ertuğrul Terzi olduğunu düşünüyorum.
BİLEKLERİNDE İLTİHAPLI YARALAR VARDI
Gözaltındaki kişileri ters kelepçe yapıyorlardı, plastik kelepçeyle. Kelepçeyi de çok sıkıyorlardı. Hemen hepsinin bilekleri kesilmişti. Polislere dedim, ‘Bu kelepçeleri sıkıyorsunuz, el bileğinde iki kemik var cilde çok yakın, üzerinde yağ dokusu yok. Bu adamlar kemik enfeksiyonu kapsa, tedavisi çok zor. Adamların ellerini kesmek lazım’, bu kadar önemsemeyin diye cevap verdiler. Muayene ederken kelepçelerini açtırdığım herkesin bileklerinde iltihaplı yaralar oluşmuştu. Ben hepsi için pansuman istedim. Bir süre sonra sağlık memurları ‘yeterli malzeme yok, artık pansuman istemeyin’ dediler.
UYGURLARA YAPILAN İŞKENCE YÖNTEMİ
Askerleri dizlerinin üstüne oturtup öne eğiyorlardı, arkadan kelepçeli secde pozisyonu. Uygurlara yapılan işkence gibi. O pozisyonda oturtulan kişide kaslarda kasılmalar, sınır çevresinde ödem ve eklem kontraksiyonları gelişiyor. Askerler uzun süre öyle oturtulduğu için, Peroneal sinir ödem nedeniyle çalışmıyordu ve bu düşük ayak sendromuna sebep olmuştu, bu durumda kişi ördek gibi yürüyor, ayak arkaya çekilmiyor. Askerler geldi yürüyemiyorlar, ayaklarını pat pat diye vuruyorlar. Ortopedist, ‘bunlar düşük ayak olmuş’ deyip geçti.
GATA’DAKİ PROFESÖR AYNAYA BAKTI: YÜZÜMÜ MAHVETMİŞLER
Bir asker geldi, tam bizim oturduğumuz yerin arkasında spor salonunun aynalı duvarı vardı. Asker kendisini aynada görünce ‘Ya benim yüzümü mahvetmişler’ dedi. Sonra ‘Ben de doktorum’ dedi. Adam GATA’da kulak burun boğaz profesörüymüş, aynı zamanda Albay. Bize ne yapmışlar böyle şeklinde aynaya bakıp geçip gitti. Zaten askerlerin çoğunun burnu kırılmıştı sanırım, darp maruziyetinde yüzde en kolay kırılan kemik.
GENERALLERE GÜNLERCE SU VERMEMİŞLERDİ
Spor salonunda erden, albaya kadar bütün rütbeli askerler vardı. Ben gittiğimde Akın Öztürk gibi generalleri yine emniyetin içinde başka odaya almışlardı. Albay üstü rütbeleri olan, Tümgeneral, orgenaral gibi 40-50 asker. Onları da o gece muayene etmek gerekti. Ama ben herkesin muayenesini ayrıntılı yazdığım için onları muayene etmek için beni değil başka bir doktoru götürdüler. Doktorların çoğu muayene yapmak için isteksizdi. Doktor arkadaş generalleri muayene edip geldi. Gördüklerini sordum o da kısmen anlattı. Generaller kendilerine üç gündür su verilmediğini , “siz vatan hainisiniz size su bile fazla’ dediklerini söylemişler, doktora ‘hocam suyunuz var mı’ diye sormuşlar.
Giderken yanımda kutu içecek götürmüştüm, muayene için önüme gelen askerden birinin ilk sözü ‘içebilir miyim’ oldu.
MANİSA’DAN ÖZEL OLARAK GELDİK
Dövme işini bütün polisler yapmıyordu sanırım. Polislerden biri “Biz Manisa’dan bu iş için özel geldik” dedi. Sağlık çalışanları tuvalet ihtiyacını karşılamak için başka bir binaya giderken askerlerin oturtulduğu alandan geçmek zorundaydılar. Gece 11 civarı gelen polis grubunun başında olan, uzun boylu, esmer, beyaz saçlı 40`lı yaşlarında, elinde cop olan bir polis bizim muayene ettiğimiz odaya gelip, doktorlar bir daha buradan geçmeyecek dedi ve bulunduğumuz odanın arka tarafında yer alan kapıyı açtılar. Böylece biz askerleri toplu tutuldukları alanda bir daha görmemiş olduk. Sadece muayene esnasında gördük. İçerden acayip bağırma sesleri geliyordu. O ekibin profesyonel işkenceye başladıkları için böyle bir önlem almış olmaları muhtemel.
Orada işkence, rütbelerine göre ve yaptıkları ise göreydi. Mesela TRT’deki Ümit isimli subayı herkes tanıdığı için onu daha çok dövmüşler. İçeride askerleri rütbelerine göre oturtmuşlardı. Bir Albayı yarbayların arasına oturtmuşlar. Sonra Albay rütbesini söyleyip Albayların arasına geçmiş. Polisler diyolardı ki; ‘Salak bilmiyor ki orada daha çok dayak yiyecek’
Elif isimli polis içeri gidip geldi, ayağını tutup ‘of ayağım’ dedi. İçeride insanları tekmelediği için kendi ayağı da acımış. Genç bir polis yumruğunu sallayarak geldi. Yumruk atmaktan kendi eli de acımış. Arkadaşları da dedi ki ‘Oğlum o kadar da sert vurma.’ Aralarında bu tarz kendilerine göre esprili konuşmalar oluyordu.
Bir de erlere dövdürüyorlardı rütbeli askerleri. Polisler sürekli erleri ‘Bunlar başınıza bu şerefsizlerin yüzünden geldi’ diyerek, komutanlarını dövmeleri için tahrik ediyorlardı. Polisler kendi aralarında erlerin mahkemede bırakılacağını, suçları olmadığını söylüyorlardı. Ama bir iki tane dövmeli asker vardı. Polisler ‘Hocam bu erlerin bazıları halka ateş açmış içlerinde psikopatlar var, onları tespit etmek lazım’ diyorlardı.
Biz ordayken kursiyer teğmenleri getirdiler. 30-40 tane. Kendi elbiseleriyle getirdiler. Hepsi şoktaydı. Muhtemelen onları da araçta getirirken dövmüşlerdi. Elbiselerini çıkarttırdılar. İçlerinden biri bana ‘sırtıma da bakacak mısınız’ dedi. Darbe almış.
“BU ŞEREFSİZ ASKERLER 10 BİN LİRA MAAŞ ALIYORLAR”
Askerleri tek tek değil 4-5’erli gruplar halinde getiriyorlardı. Doktor sayısı da o kadar olunca. İçeri sokunca arkalarını döndürüp yüzlerini duvara bakacak şekilde bekletiyorlardı. O sırada hakaret çok ediyorlardı. Gelen Albay ya da Yarbay gibi üst rütbeliyse “çöpleri topla lan” diyerek etrafı temizlettiriyorlardı.
Darbe gecesinde polisler açısından iki travmatik olay vardı. İlki Gölbaşındaki Özel Harekat Merkezi’nin vurulması, ikincisi de TEM Müdürü Turgut Aslan’nın Jandarma Genel Komutanlığına, toplantıya çağrılıp vurulması. Biri telefonundan Turgut Aslan`ın yerde yatan halini göstermişti. İkisinden ötürü askerlere çok sinirliydiler. O müdür emniyetin içinde sevilen biriymiş. Polisler ‘Bu şerefsiz askerler 10 bin lira maaş alıyor, lüks tesislerde yaşıyorlar, oradaki her şeyi ucuza alıyorlar, bunları doyurmanın mümkünatı yok, üstüne de bu vatana bu ihaneti yaptılar’ minvalde askerlerin aleyhinde konuşuyorlardı, bu yüzden aşırı öfkeliydiler.
Orada psikolojik olarak başka bir gözlem ise askerlerle konuşurken yanımdaki doktor bir askere ‘Siz darbe mi yaptınız gerçekten’ diye sordu. O asker sessizce ‘Bizi öyle bir tuzağa düşürdüler ki’ diye cevap verdi. Ama çok dövülen biri artık işkencenin etkisiyle alaylı bir şekilde ‘Evet, evet biz darbe yapıyorduk’ dedi.
MUAYENE İÇİN GETİRİLEN HAKİMLER
Ayrıca o gece 6 tane hakim muayene ettim. Sivil hakimdi hepsi. Birisi de Yargıtay tetkik hakimiydi. Kısa boylu minyon biri. Hakimleri odaya getirmeden önce polisler dediler ki ‘Bu şerefsizler bütün yasaları biliyor, bunları herkesin ortasında muayene edersek, bunlar doktorla baş başa kalmamız gerekiyor filan derler.’ O yüzden paravan gibi bir yer yaptılar. Hakimlerde işkence bulgusu yoktu, ama hepsinin gözlerinde korku vardı, anlamsız bir şekilde bakıyorlardı, ayrıca bizim olduğumuz kısma gelirken askerleri görerek gelmişlerdi. Gece 2-3 gibi getirildiler, hepsi uykuluydu. Hakimleri ayrı bir yerde tutuyorlardı.
POLİSLER STRES ALTINDA BIRAKILMIŞTI
Orada polisler de düzenli yemek yiyemiyorlardı, uzun zaman çalıştırılmışlardı, uykusuz ve streslilerdi. 800 kişiyi topluca gözaltında tutmak büyük problem, bu kişilerin yiyeceğiyle içeceğiyle ilgilenecekleri bir ortam yoktu. Polislerin de doğru düzgün yemek yemediği belliydi. Askerlere günlük düzenli yemek ve su ayarlanabilecek bir durum yoktu. Askerlerin bilgilerini Lap-topa yazan bir polis vardı, yaklaşık üç gündür birkaç saatlik uykuyla durduğunu söyledi, ben de uyuyup istirah etseniz dediğimde, `Kayıt işini sadece benim yapmam gerek` diye cevap verdi. Askerlerden biri kendisine `Hocam` diye hitap edince, “Hocan Pensilvanya’da lan” dedi. Ayrıca rütbesini söylerken Albayım, Yarbayım diye iyelik eki kullanan askerlere, `Albaydın!, Yarbaydın!` diye geçmiş zaman kipiyle cevap veriyordu.
GÖREVİMİ YAPMAYA ÇALIŞTIM
Oradaki askerlerden durumu ağır olanların tedavi edilmesiyle ilgili Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi görevlendirilmişti. Biz sevkedersek kapıda bekleyen ambülansla oraya gönderiyorlardı. Adamın artık damarı mı koptu veya başka bir şey oldu elimizde kalmasın diye oraya gönderiyorlardı. Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesinin alt katındaki yataklı servis, sonradan duyduğuma göre tamamen işkence gören askerlere ayrılmıştı. Plastik Cerrahlar askerlerin büyük yaralarını kapatıyorlardı. Bir çok doktor o süreci keşke anlatsa, çünkü yaraları, büyük yaralanmaları doktorlar ameliyat etti, bu bir gerçek.
Oraya ilk gittiğim andan itibaren, görevimi yapmaya çalıştım, gördüğüm her şeyi rapora olabildiğince detaylı yazmaya çalıştım. Durumu kötü olan askerleri hastaneye sevk ettirmek için talepte bulundum, bazılarına pansuman yaptırdım. Gördüğüm her şeyi kayıt altına almam nedeniyle o gece siz biraz dinlenin diye arka kısma geçirildim, sonra çalıştığım yerde de devam edemeyeceğimi anlayınca mesleği bıraktım. O gün muayene ettiğim herkes çeşitli ölçülerde işkence görmüştü. Spor salonunda o şartlarda insanları tutmak başlı başına işkenceydi.
[Cevheri Güven] 17.8.2020 [Bold Medya]
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – OHAL döneminin işkence merkezlerinden en önemlisi Ankara Emniyeti’nin bahçesindeki spor salonuydu. Ankara TEM Şubenin gözaltı merkezi olarak kullandığı spor salonunda ilk hafta askerler, ardından siviller toplu halde gözaltında tutuldu. 800 ile 1000 kişi arasında insanın aynı anda gözaltında tutulduğu spor salonunda, dayak, darp, tecavüz, çıplak bırakma, tazyikli su, uykusuz bırakma, aç ve susuz bırakma gibi ağır işkence yöntemleri kullanıldı. Toplama kampında tutulan kurbanlardan bir kısmı mahkemelerde yaşadıklarını kayda geçirdi, medyaya açık biçimde konuşan ilk kurban ise Erhan Doğan oldu.
İlk kez o spor salonunda resmi görevli biri gördüklerini anlattı. 15 Temmuz’u takip eden haftada Adlı Muayene doktoru olarak resmi sıfatla Ankara TEM Spor Salonunda görevlendirilen doktor, güvenlik gerekçesiyle ismini vermek istemiyor. Ancak gördüklerini tüm detaylarıyla anlattı.
“İŞKENCEYİ GÖRDÜM KAYDA GEÇİRDİM”
Onlarca askerin adlı muayenesini yapan doktorun anlattıkları şöyle:
“15 Temmuz darbe girişiminden bir kaç gün sonra Kamu Hastaneler Birliği Ankara temsilciliğinden Merve isimli biri arayıp Ankara Emniyeti’nde görevlendirildiğim ve hastanenin şoförünün beni almaya geleceği söylendi. Gittiğimde en önde yer alan Pasaport dairesinin ön tarafı yıkıktı, beni arka tarafa TEM Şube ve Spor Salonunun ortasındaki boşluk alana götürdüler. Ekipte farklı branşlardan, uzman ve asistan doktor karışık toplamda altı doktor vardı. Bir kardiyoloğun olduğu söylendi ama dışarıda hazır bekleyen ambülansta ya da başka bir yerdeydi onu görmedim, bütün doktorlardan sorumlu olan kişi ise başhekim yardımcısı olan bir uzman doktordu. Bir iki tane de sağlık memuru getirilmişti.
Emniyete ilk geldiğimde peş peşe bariyerler vardı. Üç kontrol noktası geçtikten sonra Spor Salonu ve TEM şube arasında yer alan perdeyle kapatılmış alana geldim. Beni getiren polis beni bırakıp geri döndü. Perdenin arkasına geçtiğimde manzara korkunçtu. Birkaç masa konulmuş, doktorlar oturuyor, askerler tek sıra halinde dizilmişti. İlk gördüğüm manzara; doktorların önünde bir asker vardı, o esnada asker yerde debeleniyordu. Ayakta duramıyordu. Polisler kaldırıyorlardı, bayılıp tekrar düşüyordu. Kaldırıyorlardı, tekrar. Büyük ihtimal kafa travması vardı. Ben o manzarayı görünce şaşırdım. Sonradan bir çok kafa travması olan asker gördüm.
O kısım seyyar lamba ile aydınlatılmıştı. Bu alanın çok uygun olmadığını düşünmüş olacaklar ki, içerideki spor salonunun, yanındaki, koşu bantlarının, fitness aletlerinin olduğu, tamamen aynalı kısmı adlı muayene için ayarladılar ve bizi oraya geçirdiler. Oda büyük beyaz lambalarla aydınlatıldı, jenarator ile elektrik sağlanıyordu. Alındığımız odaya geçerken, yeri ahşap olan basketbol-voleybol sahasında parkelerin üstüne iç çamaşırlarıyla balık istifi oturtulmuş, elleri arkadan kelepçeli askerleri gördüm. 700- 800 civarı asker olduğunu tahmin ediyorum.
Bize en uzak alanda yuvarlak bir alanı boş bırakmışlardı ki orda oturtup dövüyorlardı diye düşünüyorum. Polislerin hepsinin elinde coplar vardı.
Spor salonunun ana giriş kapısının sağ yanındaki köşede herkesin kıyafetini üst üste atmışlardı, salonun tepesine kadar kıyafet dağı oluşmuştu. Pantolonlar, tişörtler, atletler üst üste. Daha sonra, orda sabit gördüğüm tek kadın polis olan, ismi galiba Elif`ti, “Adem Huduti’nin (orgeneral) takım elbisesi nerede” diye sordu. Onun takım elbisesini buraya atmayalım, pahalı bir şey, adam sorar kıyafetini diye. Anadolu Ajansının yayınladığı genarellere işkence videosunda, Akın Öztürk’ün üstünde olan beyaz yeşil çizgili, Polo marka tişörtü bir erin giyip gittiğini söyleyip alay da ettiler. Yani orada genarellerin hepsi de soyulmuştu. Herkes geldiğinde iç çamaşırına kadar soyuluyor, üstlerindeki her şey kayda alınmadan o kıyafet köşesine atılıyor, birini dışarı götürecekleri zaman da oradan rastgele bir kıyafet alınıyor, öylece götürülüyordu. Kıyafetleriyle getirilen yaklaşık kırk kişilik kursiyer teğmenlerden birinin güneş gözlüğünün, “Artık buna ihtiyacın yok” diyerek bir polis tarafından alındığını gördüm.
O akşam saat 21:00’dan itibaren, sabah 09:00’a nöbeti devredene kadar Ankara Emniyeti’nin içinde tutuklu askerleri muayene etmeye ve adli muayene raporlarını düzenlemeye başladım. Gördüğüm her şeyi kayda geçirmeye çalıştım.
ASKERLERİN HEPSİ DÖVÜLMÜŞTÜ
Askerlerin hepsi dövülmüştü ama farklı oranlarda. Ben de klasik olarak adlı muayenede sorduğumuz şekilde muayene için getirilen askerlere “darp cebir var mı?” diye soruyordum. Askerlerin hepsi “hayır, darp cebir yok” diyorlardı. Sadece iki üç tanesi “görmüyor musunuz” diye söylediler. Ben tabi muayene ediyorum, gördüğüm tüm lezyonları, vücudunun neresinde ne varsa yazıyordum. Ama aşağıdaki “darp cebir vardır” kısmını ya boş bıraktım, hatırlamıyorum, ya da yoktu yazdım askerler ‘yoktur’ deyince.
Askerlere sürekli ‘darp cebir var mı’ diye sorunca elinde jop olan, şişman göbekli bir polis ‘Bu ne soruyor ya, darp cebir var mı, diye’ diyerek üzerime yürüdü. Sonra koluna iki polis girip onu dışarıya çıkardılar. Her şeyi yazdığım ve soru sorduğum için üzerime yürüdü.
YARBAY ÜMİT GENCER’İN GÖZÜ İÇERİ ÇÖKMÜŞTÜ
Askerleri grup grup getiriyorlardı. 15 Temmuz gecesi TRT’de görüntüleri çıkan yarbay Ümit Gencer’i orada gördüm. Mahvetmişlerdi. İnsanın gözüne yumruk atıldığı zaman ya da beyzboll topu çarpınca burn out diye bir kırık meydana gelir, gözün kemiği olan orbita arkaya doğru kırılır ve çöker. Göz içe girer, gözün simetrisi bozulur, görme problemi meydana gelir. Onu çok özel ameliyat etmek lazım çünkü gözün arkasındaki sınır de kopabilir. Ümit Gencer’in gözünün bir tanesi içine girmişti. Orbıtası kırıktı muhtemelen. Nasıl bir yumruk vurdularsa. Yüzü zaten mahvolmuştu. Onun tomografisini istemediğim için hala çok pişmanım, aklıma gelmedi. Bazı kişiler için istemiştim. Ümit Gencer’in raporunu çok ayrıntılı yazdım. Sonra emniyetin doktoru ‘onun raporunu yana koyun’ dedi. Büyük ihtimal o raporu yok etmişlerdir sonradan. Zaten benim yazdığım raporların hepsini sonradan gelen bir doktora aynı saatli düzenlettirmiş olduklarını düşünüyorum. Çünkü kimsenin benim kadar ayrıntılı yazdığını sanmıyorum.
Siyah polo tişörtlü, siyah giyimli, belinde silah olan bir kişi vardı. Emniyet’in doktoru olduğunu söylediler. Güya doktormuş. Emniyetin çalışanı olduğu için adlı muayeneye yapma izni yokmuş, bağımsız doktorların adlı muayeneleri yapması gerektiği için 12 saatlik nöbetler halinde dışardan doktorlar getirmişler. Başımızdaki başhekim yardımcısı ve polisler bizi sürekli kontrol ediliyorlardı.
AKIN ÖZTÜRK’ÜN DAMADI İÇİN “BIRAKIN ÖLSÜN” DEDİLER
F-16 pilotu olduğunu söyledikleri uzun boylu kaslı birisini getirdiler. Akın Öztürk’ün damadı pilot yarbay Hakan Karakuş olduğunu düşünüyorum. Ben onu Katar elçilik çalışanları Pilot dövdü haberinden ötürü medyada görmüştüm, biliyordum. ‘Bu Akın Öztürk’ün damadı mı?’ diye sesli sordum. ‘Yok ya benziyor’ dediler. Kafasının alın bölgesi, tek taraflı, bariz farkedilir şekilde kocaman şişmişti. Ayakta duramıyordu, büyük ihtimal kafa kemiği kırılmıştı, kaldırıyorlar yere düşüyor. İçeri girdiğinde yere düşüyordu, kaldırmaya çalışıyorlar tekrar düşüyordu. Emniyetin doktoru ‘bırakın ölsün’ dedi. Orada beyin cerrahi vardı ben de ‘Müdahale ettirecek misin, hastaneye gönderecek misin?’ dedim. ‘Yok yok, revire alın ben gidip kontrol ederim, bi tansiyonunu ölçelim’ dedi. Kafa travmalarında tansiyon değişiyor, kalp hızı değişiyor. Bir de kafa travmasında şöyle bir şey var, kafasında kırık varsa yoğun bakımda gözlem altında tutman gerekiyor. Ameliyat yapamıyorsun çünkü. Ben sabaha doğru beyin cerrahina ‘Baktın mı?’ diye sordum tekrar. ‘İyi iyi’ diyerek geçiştirdi.
O GECEYE DAİR EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM
Üç tane asker getirmişlerdi. O geceye dair benim en büyük pişmanlığım. Muayenin başında ‘ağrıyan bir yerin var mı’ diye soruyorsun. Ben sorunca ikisi ya da üçü kalça kısmını gösterdiler. Sessizce ‘Arka tarafımız ağrıyor’ dediler. Normalde hepsi korkudan ‘darp cebir yoktur’ diyorlardı ama onlar böyle ‘arka tarafımız ağrıyor’ deyince dikkatimi çekti. Üzerlerinde kilotları var. Ben de kilotlarının arka taraflarını hafifçe indirip kalçanın üst kısmına şakrum dediğimiz yerlere üstten yüzeyel bakıp, tıbbi deyişle sadece gözle muayene edip, ‘arkanızda görünen bir şey yok’ diye cevap verdim. Hayatımda ilk kez böyle korkunç bir şeyle karşılaşıyorum, polisler hangi işkence metodlarını kullanırlar hiç bir fikrim yok, askerlere fiili ya da jopla tecavüz etmiş olabilecekleri o an hiç aklıma gelmedi. Adamların ‘arkamız ağrıyor’ derken makatlarını kastettiklerini düşünemedim, bu yüzden ‘eğilin bakacağım’ demedim. Bir de herkesin ortasında muayene yapıyorsun, herkes yan yana oturmuş, polis de odada. Ben ‘bir şey yok” deyince kafalarını salladılar üzgün biçimde. Büyük ihtimal tecavüz vardı ve askerler o şekilde dertlerini anlatmaya çalıştılar, ama ben o an anlamadım.
ASKERLER DAYANIKLIYDI SİVİL MEMURLAR ÇOK KORKMUŞLARDI
Kolunda iki polisle üzerinde kıyafetleri olan, gözü bağlı birini getirdiler. Üzerinde kıyafetlerinin olmasına şaşırdım. Onun Genelkurmay Başkanlığı’nda sivil memur olduğunu, darbe planını yazanlardan biri söylediler. Muayene için gözlerini açmaları gerekiyordu. Koluna giren iki polis profesyonel bir şekilde ‘Bizi görmesin’ diyerek, tek hamleyle, gözlerini açarken arkasına geçip kendilerini göstermediler. Adama ne yaptılarsa, sürekli yere düşüyordu. Kaldırıyorlardı yere düşüyorlardı. Tansiyon ve kalp hastası olduğunu ifade etti, adlı muayenesi yazıldıktan sonra, tekrar gözünü bağlayıp götürdüler.
Sivil memurlar çok çok korkmuşlardı, hepsi titriyordu, askerler o kadar işkenceye rağmen pozitif görünüyorlardı. Daha sonra polis bir hastam, attıkları dayaklar karşısında askerlerin direnci için “Hocam vuruyoruz vuruyoruz adamlar yere düşmüyor.” demişti, askerlerin kondisyonları iyiymiş, kendince bunu ifade ediyor. Yani bunlar Türkiye askeri, kondisyonları iyiyse o polislerin sevinmeleri lazım ama vurup da deviremedikleri için üzülüyorlar.
KADIN TUTUKLULAR
O gece bir kadın getirdiler. Uzun boylu iki kadın polis koluna girmişti. Getirdikleri kadın için ‘Bir askeri hastanede hemşireymiş’ dediler. Kadın çok zayıf, kısa saçlı biriydi. Üstünde bir pantolon ve beyaz renkli tişört vardı. Altında sutyen veya atlet yoktu. Kadın yaprak gibi titriyordu. Darp cebir var mı diye sordum “yok” dedi. Vücudunda iz yoktu, yanağında kızarıklık vardı belki bir yumruk atılmıştır. Ama çok korkar vaziyetteydi.
YAVER DEDİKLERİ KİŞİYİ ÇOK DÖVMÜŞLERDİ
Tayyip Erdoğan’ın Başyaveri Albay Ali Yazıcı, benim yanım oturan doktor tarafından muayene edildi. O odadan çıkınca onun cumhurbaşkanının yaveri olduğu konuşuldu.
Bir asker vardı, başından çok darbe almıştı, yüzü mahvedilmişti. Ona polisler “yaver, yaver” diyorlardı. Adam “ben kimsenin yaveri değilim” dedi. Yalan söyleme lan diyorlardı. O askeri tomografiye gönderdim, dışarda bir ambulans vardı ve biz bu şekilde ekstra tetkik istediğimizde ambulans bu kişileri Keçiören Eğitim ve Araştırma hastanesine götürüyordu. Askerleri hastanenin arka kapısından gizlice içeri alıyorlarmış ki halk ile karşılaşmasınlar diye. Tomografi raporunda yanak kemiği (maksilla) ve burnunun kırık olduğu yazıyordu. Adlı raporunu bir acil tıp uzmanı doldurmuştu ve sadece “Tomografi raporu, maksilla ve nazal kemiği kırık” diye not düşmüştü. Bir acil uzmanının, tıp fakültesinde öğrendiğimize muhalif olarak bu kadar yüzeyel rapor yazması o geceki şaşkınlıklarımdan biriydi. Şiddet gören bir kadının adli raporunu da bu yüzeyellikte mi dolduruyor merak ediyorum doğrusu. Adlı raporuna ben her şeyi ayrıntılı yazıyordum; maksillasında şu çapta kırık var, vücudunda şu çapta şuralarda lezyon var gibi. Adı Kerem’di doktorun yanlış hatırlamıyorsam, hiçbir lezyonu yazmamış. Oysa adamın yüzü çok kötüydü ve polisler dalga geçer gibi, ‘Hocam bu adam tankın içinden çıkarken tank kapağı bunun yüzüne düşmüş, o yüzden öyle ’ diyorlardı, askere de bunu onaylatıyorlardı. Halbuki bariz kendileri yapmışlardı. Bu askeri hastaneye gönderirken kendisine aşırı küçük gelen bir pantolon giydirmişlerdi ve bu da alay konusu olmuştu. Daha sonra okuduğum mahkeme tutanaklarına dayanarak bu kişinin yarbay Ertuğrul Terzi olduğunu düşünüyorum.
BİLEKLERİNDE İLTİHAPLI YARALAR VARDI
Gözaltındaki kişileri ters kelepçe yapıyorlardı, plastik kelepçeyle. Kelepçeyi de çok sıkıyorlardı. Hemen hepsinin bilekleri kesilmişti. Polislere dedim, ‘Bu kelepçeleri sıkıyorsunuz, el bileğinde iki kemik var cilde çok yakın, üzerinde yağ dokusu yok. Bu adamlar kemik enfeksiyonu kapsa, tedavisi çok zor. Adamların ellerini kesmek lazım’, bu kadar önemsemeyin diye cevap verdiler. Muayene ederken kelepçelerini açtırdığım herkesin bileklerinde iltihaplı yaralar oluşmuştu. Ben hepsi için pansuman istedim. Bir süre sonra sağlık memurları ‘yeterli malzeme yok, artık pansuman istemeyin’ dediler.
UYGURLARA YAPILAN İŞKENCE YÖNTEMİ
Askerleri dizlerinin üstüne oturtup öne eğiyorlardı, arkadan kelepçeli secde pozisyonu. Uygurlara yapılan işkence gibi. O pozisyonda oturtulan kişide kaslarda kasılmalar, sınır çevresinde ödem ve eklem kontraksiyonları gelişiyor. Askerler uzun süre öyle oturtulduğu için, Peroneal sinir ödem nedeniyle çalışmıyordu ve bu düşük ayak sendromuna sebep olmuştu, bu durumda kişi ördek gibi yürüyor, ayak arkaya çekilmiyor. Askerler geldi yürüyemiyorlar, ayaklarını pat pat diye vuruyorlar. Ortopedist, ‘bunlar düşük ayak olmuş’ deyip geçti.
GATA’DAKİ PROFESÖR AYNAYA BAKTI: YÜZÜMÜ MAHVETMİŞLER
Bir asker geldi, tam bizim oturduğumuz yerin arkasında spor salonunun aynalı duvarı vardı. Asker kendisini aynada görünce ‘Ya benim yüzümü mahvetmişler’ dedi. Sonra ‘Ben de doktorum’ dedi. Adam GATA’da kulak burun boğaz profesörüymüş, aynı zamanda Albay. Bize ne yapmışlar böyle şeklinde aynaya bakıp geçip gitti. Zaten askerlerin çoğunun burnu kırılmıştı sanırım, darp maruziyetinde yüzde en kolay kırılan kemik.
GENERALLERE GÜNLERCE SU VERMEMİŞLERDİ
Spor salonunda erden, albaya kadar bütün rütbeli askerler vardı. Ben gittiğimde Akın Öztürk gibi generalleri yine emniyetin içinde başka odaya almışlardı. Albay üstü rütbeleri olan, Tümgeneral, orgenaral gibi 40-50 asker. Onları da o gece muayene etmek gerekti. Ama ben herkesin muayenesini ayrıntılı yazdığım için onları muayene etmek için beni değil başka bir doktoru götürdüler. Doktorların çoğu muayene yapmak için isteksizdi. Doktor arkadaş generalleri muayene edip geldi. Gördüklerini sordum o da kısmen anlattı. Generaller kendilerine üç gündür su verilmediğini , “siz vatan hainisiniz size su bile fazla’ dediklerini söylemişler, doktora ‘hocam suyunuz var mı’ diye sormuşlar.
Giderken yanımda kutu içecek götürmüştüm, muayene için önüme gelen askerden birinin ilk sözü ‘içebilir miyim’ oldu.
MANİSA’DAN ÖZEL OLARAK GELDİK
Dövme işini bütün polisler yapmıyordu sanırım. Polislerden biri “Biz Manisa’dan bu iş için özel geldik” dedi. Sağlık çalışanları tuvalet ihtiyacını karşılamak için başka bir binaya giderken askerlerin oturtulduğu alandan geçmek zorundaydılar. Gece 11 civarı gelen polis grubunun başında olan, uzun boylu, esmer, beyaz saçlı 40`lı yaşlarında, elinde cop olan bir polis bizim muayene ettiğimiz odaya gelip, doktorlar bir daha buradan geçmeyecek dedi ve bulunduğumuz odanın arka tarafında yer alan kapıyı açtılar. Böylece biz askerleri toplu tutuldukları alanda bir daha görmemiş olduk. Sadece muayene esnasında gördük. İçerden acayip bağırma sesleri geliyordu. O ekibin profesyonel işkenceye başladıkları için böyle bir önlem almış olmaları muhtemel.
Orada işkence, rütbelerine göre ve yaptıkları ise göreydi. Mesela TRT’deki Ümit isimli subayı herkes tanıdığı için onu daha çok dövmüşler. İçeride askerleri rütbelerine göre oturtmuşlardı. Bir Albayı yarbayların arasına oturtmuşlar. Sonra Albay rütbesini söyleyip Albayların arasına geçmiş. Polisler diyolardı ki; ‘Salak bilmiyor ki orada daha çok dayak yiyecek’
Elif isimli polis içeri gidip geldi, ayağını tutup ‘of ayağım’ dedi. İçeride insanları tekmelediği için kendi ayağı da acımış. Genç bir polis yumruğunu sallayarak geldi. Yumruk atmaktan kendi eli de acımış. Arkadaşları da dedi ki ‘Oğlum o kadar da sert vurma.’ Aralarında bu tarz kendilerine göre esprili konuşmalar oluyordu.
Bir de erlere dövdürüyorlardı rütbeli askerleri. Polisler sürekli erleri ‘Bunlar başınıza bu şerefsizlerin yüzünden geldi’ diyerek, komutanlarını dövmeleri için tahrik ediyorlardı. Polisler kendi aralarında erlerin mahkemede bırakılacağını, suçları olmadığını söylüyorlardı. Ama bir iki tane dövmeli asker vardı. Polisler ‘Hocam bu erlerin bazıları halka ateş açmış içlerinde psikopatlar var, onları tespit etmek lazım’ diyorlardı.
Biz ordayken kursiyer teğmenleri getirdiler. 30-40 tane. Kendi elbiseleriyle getirdiler. Hepsi şoktaydı. Muhtemelen onları da araçta getirirken dövmüşlerdi. Elbiselerini çıkarttırdılar. İçlerinden biri bana ‘sırtıma da bakacak mısınız’ dedi. Darbe almış.
“BU ŞEREFSİZ ASKERLER 10 BİN LİRA MAAŞ ALIYORLAR”
Askerleri tek tek değil 4-5’erli gruplar halinde getiriyorlardı. Doktor sayısı da o kadar olunca. İçeri sokunca arkalarını döndürüp yüzlerini duvara bakacak şekilde bekletiyorlardı. O sırada hakaret çok ediyorlardı. Gelen Albay ya da Yarbay gibi üst rütbeliyse “çöpleri topla lan” diyerek etrafı temizlettiriyorlardı.
Darbe gecesinde polisler açısından iki travmatik olay vardı. İlki Gölbaşındaki Özel Harekat Merkezi’nin vurulması, ikincisi de TEM Müdürü Turgut Aslan’nın Jandarma Genel Komutanlığına, toplantıya çağrılıp vurulması. Biri telefonundan Turgut Aslan`ın yerde yatan halini göstermişti. İkisinden ötürü askerlere çok sinirliydiler. O müdür emniyetin içinde sevilen biriymiş. Polisler ‘Bu şerefsiz askerler 10 bin lira maaş alıyor, lüks tesislerde yaşıyorlar, oradaki her şeyi ucuza alıyorlar, bunları doyurmanın mümkünatı yok, üstüne de bu vatana bu ihaneti yaptılar’ minvalde askerlerin aleyhinde konuşuyorlardı, bu yüzden aşırı öfkeliydiler.
Orada psikolojik olarak başka bir gözlem ise askerlerle konuşurken yanımdaki doktor bir askere ‘Siz darbe mi yaptınız gerçekten’ diye sordu. O asker sessizce ‘Bizi öyle bir tuzağa düşürdüler ki’ diye cevap verdi. Ama çok dövülen biri artık işkencenin etkisiyle alaylı bir şekilde ‘Evet, evet biz darbe yapıyorduk’ dedi.
MUAYENE İÇİN GETİRİLEN HAKİMLER
Ayrıca o gece 6 tane hakim muayene ettim. Sivil hakimdi hepsi. Birisi de Yargıtay tetkik hakimiydi. Kısa boylu minyon biri. Hakimleri odaya getirmeden önce polisler dediler ki ‘Bu şerefsizler bütün yasaları biliyor, bunları herkesin ortasında muayene edersek, bunlar doktorla baş başa kalmamız gerekiyor filan derler.’ O yüzden paravan gibi bir yer yaptılar. Hakimlerde işkence bulgusu yoktu, ama hepsinin gözlerinde korku vardı, anlamsız bir şekilde bakıyorlardı, ayrıca bizim olduğumuz kısma gelirken askerleri görerek gelmişlerdi. Gece 2-3 gibi getirildiler, hepsi uykuluydu. Hakimleri ayrı bir yerde tutuyorlardı.
POLİSLER STRES ALTINDA BIRAKILMIŞTI
Orada polisler de düzenli yemek yiyemiyorlardı, uzun zaman çalıştırılmışlardı, uykusuz ve streslilerdi. 800 kişiyi topluca gözaltında tutmak büyük problem, bu kişilerin yiyeceğiyle içeceğiyle ilgilenecekleri bir ortam yoktu. Polislerin de doğru düzgün yemek yemediği belliydi. Askerlere günlük düzenli yemek ve su ayarlanabilecek bir durum yoktu. Askerlerin bilgilerini Lap-topa yazan bir polis vardı, yaklaşık üç gündür birkaç saatlik uykuyla durduğunu söyledi, ben de uyuyup istirah etseniz dediğimde, `Kayıt işini sadece benim yapmam gerek` diye cevap verdi. Askerlerden biri kendisine `Hocam` diye hitap edince, “Hocan Pensilvanya’da lan” dedi. Ayrıca rütbesini söylerken Albayım, Yarbayım diye iyelik eki kullanan askerlere, `Albaydın!, Yarbaydın!` diye geçmiş zaman kipiyle cevap veriyordu.
GÖREVİMİ YAPMAYA ÇALIŞTIM
Oradaki askerlerden durumu ağır olanların tedavi edilmesiyle ilgili Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi görevlendirilmişti. Biz sevkedersek kapıda bekleyen ambülansla oraya gönderiyorlardı. Adamın artık damarı mı koptu veya başka bir şey oldu elimizde kalmasın diye oraya gönderiyorlardı. Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesinin alt katındaki yataklı servis, sonradan duyduğuma göre tamamen işkence gören askerlere ayrılmıştı. Plastik Cerrahlar askerlerin büyük yaralarını kapatıyorlardı. Bir çok doktor o süreci keşke anlatsa, çünkü yaraları, büyük yaralanmaları doktorlar ameliyat etti, bu bir gerçek.
Oraya ilk gittiğim andan itibaren, görevimi yapmaya çalıştım, gördüğüm her şeyi rapora olabildiğince detaylı yazmaya çalıştım. Durumu kötü olan askerleri hastaneye sevk ettirmek için talepte bulundum, bazılarına pansuman yaptırdım. Gördüğüm her şeyi kayıt altına almam nedeniyle o gece siz biraz dinlenin diye arka kısma geçirildim, sonra çalıştığım yerde de devam edemeyeceğimi anlayınca mesleği bıraktım. O gün muayene ettiğim herkes çeşitli ölçülerde işkence görmüştü. Spor salonunda o şartlarda insanları tutmak başlı başına işkenceydi.
[Cevheri Güven] 17.8.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Cevheri Güven
Mevlüt Öztaş, Fatih Terzioğlu ağırlaştı, Sarıkaya’nın kızı feryat etti; ‘Babam cezaevinde ölüyor’ [İlker Doğan]
Türkiye’yi ‘açık cezaevine’ çeviren AKP rejimi döneminde cezaevlerindeki hasta sayıları katlandı. İHD’nin rakamlarına göre, cezaevlerinde 591’i ağır hasta olmak üzere toplam bin 564 hasta tutuklu var. Ve rakam her geçen gün daha da artıyor. Siyasi davalarda ‘ağır’ hasta tutuklular bile tahliye edilmiyor. Bugüne kadar geç tahliye edildiği için çok sayıda hasta hayatını kaybetti.
Cezaevinde kansere yakalanan ancak aylarca tahliye edilmeyen gazeteci Mevlüt Öztaş ve yönetmen Fatih Terzioğlu’nun durumu ağırlaştı. İki isim de ailelerinin aylarca çırpınmasına, doktor raporlarına rağmen tahliye edilmemişti.
Pankreas kanseri Mevlüt Öztaş’ın hastalığı 4. evreye geldi. Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz durumda. Böbrekler iflas etti. Vücut direnci düştüğü için kemoterapi alamıyor.
Pankreas kanseri babasının tahliyesi için aylarca uğraşan Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, “Babam şu an konuşamıyor söylemek istediklerini yazarak anlatıyor. Bugün yazdığı cümleyi size de aktarıyorum. “Ümit hep var, iyileşeceğiz yaşayacağız inşallah” ifadelerini aktardı.
Büşra Öztaş sıralı tweet’lerinde babasının tahliyesine engel olan kurumları tek tek yazarak, “Babamın bu hale gelmesinden hepiniz sorumlusunuz.” dedi.
Fatih Terzioğlu ise bilincini kaybetmiş durumda. Eşi Esra Terzioğlu, “Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren okmeydanı doktorlarını Allaha havale ediyorum Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da.” diyor.
Tahliyesi şikayetlerinin başlamasının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra gerçekleştirilen mide kanseri Ümit Gökhasan’ın da durumu gittikçe ağırlaşıyor. Kemoterapi gören KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. 7 Ağustos 2020’de tahliye edilen komiserin eşi Şükran Gökhasan, tedavi süreci konusunda bilgi verip dua talebinde bulunuyor.
Cezaevinde ağır hasta olup da feryatları duyulmayanlar da var. Ramazan Sarıkaya’nın kızı dün sosyal medya hesabından şunları yazdı: ’’Babam 1,5 yıldır içeride rehin tutulan ve hâlâ hükmü dahi verilmeyen kronik böbrek hastası. 1998 de bir böbreği alınmıştı diğer böbreğinin ise yüzde 50’si çalışır durumda. 2019 Şubat’ına kadar yüzde 50 böbrek ile hayatını sürdürebilmiş idi. Bu 1,5 sene zarfında Kepsut Cezaevinde yaşanan ihlaller, verilmeyen diyetler babamın böbreğinin çalışır oranını yüzde 25’lere kadar düşürmüştür. Doktor raporlarıyla sabit olmasına rağmen diyeti uygulamaktan kaçınan cezaevi yönetimi hiçbir şekilde dilekçelere cevap vermiyor.’’
Prof. Dr. Haluk Savaş, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Savaş, pasaportunu alabilmek için aylarca uğraştı. Babası tutuklu olan 8 yaşındaki Ahmet’in tedavisi için annesi Zekiye Ataç’a aylarca ‘yurt dışına çıkış izni’ verilmedi. Ahmet de tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybetti.
Kocaeli Darıca’da öğretmenlikten ihraç edildikten sonra tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevi’nde kansere yakalanan muhasebe öğretmeni Yusuf Uzun, üç yıldır mücadele ettiği amansız hastalığa yenik düştü. Uzun’dan geriye ise gözü yaşlı bir eş ve iki çocuk kaldı.
ESRA TERZİOĞLU: ALLAH’A HAVALE ETTİM
Yönetmen Fatih Terzioğlu da cezaevinde kansere yakalananlardan. Eşi Esra Terzioğlu, mide kanserine yakalanan eşinin tahliye edilmesi için aylarca uğraştı. Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücrede aylarca kusan Fatih Terzioğlu 90 kilodan, 50 kiloya düştü. Haftalar sonra mide kanseri olduğu anlaşıldı ancak haftalarca tahliye edilmedi. Tahliyesinin ardından kemoterapiye başlandı. Ancak durumu ağırlaştı.
Esra Terzioğlu, 13 Ağustos’taki paylaşımında, “Eşim şu anda ısı tedavisi alıyor çok tedirgin gözlerini patlattı dişlerini sıkıp ‘çıkar beni burdan’ diye yalvarıyor. Ben birşey yapamıyorum. Titriyor, bilinci kapanıyor. Konuşamıyor. Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime, cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren Okmeydanı doktorlarını Allah’a havale ediyorum. Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da!” ifadelerini kullandı.
MEVLÜT ÖZTAŞ’IN DURUMU AĞIRLAŞTI
Gazeteci Mevlüt Öztaş da tıpkı Fatih Terzioğlu gibi tutuklu bulunduğu cezaevinde pankreas kanserine yakalandı. Kızları Büşra ve Elif Öztaş babalarının tahliye edilmesi için çırpındı. Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Sağlık Kurulu, 14 Mayıs 2020’de Mevlüt Öztaş’ın acil tahliye edilmesi gerektiğine dair rapor verdi. Ancak mahkeme bu raporu da dikkate almadı. Öztaş 23 Haziran’da tahliye edildiğinde hastalık 4. evreye geçmişti. Kemoterapiye başlandı ancak sonuç alınamadı. Mevlüt Öztaş’ın durumu ağırlaştı. Kızı Büşra Öztaş, önceki günkü paylaşımında, şunları söyledi: “Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz hale gelmiş, sarılık başladı. Üzerine yetmezmiş gibi böbrekler de iflas etti. Bugün diyalize girdi ve bundan sonra da diyalize ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor. Şu anki haliyle vücut kaldıramayacağı için kemoterapiye devam edemiyoruz. Değerler normale dönmezse devam da edemeyeceğiz. Bu gece fazlasıyla rahatsız dualarınızı bekliyoruz.”
[İlker Doğan] 17.8.2020 [TR724]
Cezaevinde kansere yakalanan ancak aylarca tahliye edilmeyen gazeteci Mevlüt Öztaş ve yönetmen Fatih Terzioğlu’nun durumu ağırlaştı. İki isim de ailelerinin aylarca çırpınmasına, doktor raporlarına rağmen tahliye edilmemişti.
Pankreas kanseri Mevlüt Öztaş’ın hastalığı 4. evreye geldi. Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz durumda. Böbrekler iflas etti. Vücut direnci düştüğü için kemoterapi alamıyor.
Pankreas kanseri babasının tahliyesi için aylarca uğraşan Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, “Babam şu an konuşamıyor söylemek istediklerini yazarak anlatıyor. Bugün yazdığı cümleyi size de aktarıyorum. “Ümit hep var, iyileşeceğiz yaşayacağız inşallah” ifadelerini aktardı.
Büşra Öztaş sıralı tweet’lerinde babasının tahliyesine engel olan kurumları tek tek yazarak, “Babamın bu hale gelmesinden hepiniz sorumlusunuz.” dedi.
Fatih Terzioğlu ise bilincini kaybetmiş durumda. Eşi Esra Terzioğlu, “Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren okmeydanı doktorlarını Allaha havale ediyorum Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da.” diyor.
Tahliyesi şikayetlerinin başlamasının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra gerçekleştirilen mide kanseri Ümit Gökhasan’ın da durumu gittikçe ağırlaşıyor. Kemoterapi gören KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. 7 Ağustos 2020’de tahliye edilen komiserin eşi Şükran Gökhasan, tedavi süreci konusunda bilgi verip dua talebinde bulunuyor.
Cezaevinde ağır hasta olup da feryatları duyulmayanlar da var. Ramazan Sarıkaya’nın kızı dün sosyal medya hesabından şunları yazdı: ’’Babam 1,5 yıldır içeride rehin tutulan ve hâlâ hükmü dahi verilmeyen kronik böbrek hastası. 1998 de bir böbreği alınmıştı diğer böbreğinin ise yüzde 50’si çalışır durumda. 2019 Şubat’ına kadar yüzde 50 böbrek ile hayatını sürdürebilmiş idi. Bu 1,5 sene zarfında Kepsut Cezaevinde yaşanan ihlaller, verilmeyen diyetler babamın böbreğinin çalışır oranını yüzde 25’lere kadar düşürmüştür. Doktor raporlarıyla sabit olmasına rağmen diyeti uygulamaktan kaçınan cezaevi yönetimi hiçbir şekilde dilekçelere cevap vermiyor.’’
Prof. Dr. Haluk Savaş, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Savaş, pasaportunu alabilmek için aylarca uğraştı. Babası tutuklu olan 8 yaşındaki Ahmet’in tedavisi için annesi Zekiye Ataç’a aylarca ‘yurt dışına çıkış izni’ verilmedi. Ahmet de tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybetti.
Kocaeli Darıca’da öğretmenlikten ihraç edildikten sonra tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevi’nde kansere yakalanan muhasebe öğretmeni Yusuf Uzun, üç yıldır mücadele ettiği amansız hastalığa yenik düştü. Uzun’dan geriye ise gözü yaşlı bir eş ve iki çocuk kaldı.
ESRA TERZİOĞLU: ALLAH’A HAVALE ETTİM
Yönetmen Fatih Terzioğlu da cezaevinde kansere yakalananlardan. Eşi Esra Terzioğlu, mide kanserine yakalanan eşinin tahliye edilmesi için aylarca uğraştı. Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücrede aylarca kusan Fatih Terzioğlu 90 kilodan, 50 kiloya düştü. Haftalar sonra mide kanseri olduğu anlaşıldı ancak haftalarca tahliye edilmedi. Tahliyesinin ardından kemoterapiye başlandı. Ancak durumu ağırlaştı.
Esra Terzioğlu, 13 Ağustos’taki paylaşımında, “Eşim şu anda ısı tedavisi alıyor çok tedirgin gözlerini patlattı dişlerini sıkıp ‘çıkar beni burdan’ diye yalvarıyor. Ben birşey yapamıyorum. Titriyor, bilinci kapanıyor. Konuşamıyor. Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime, cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren Okmeydanı doktorlarını Allah’a havale ediyorum. Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da!” ifadelerini kullandı.
MEVLÜT ÖZTAŞ’IN DURUMU AĞIRLAŞTI
Gazeteci Mevlüt Öztaş da tıpkı Fatih Terzioğlu gibi tutuklu bulunduğu cezaevinde pankreas kanserine yakalandı. Kızları Büşra ve Elif Öztaş babalarının tahliye edilmesi için çırpındı. Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Sağlık Kurulu, 14 Mayıs 2020’de Mevlüt Öztaş’ın acil tahliye edilmesi gerektiğine dair rapor verdi. Ancak mahkeme bu raporu da dikkate almadı. Öztaş 23 Haziran’da tahliye edildiğinde hastalık 4. evreye geçmişti. Kemoterapiye başlandı ancak sonuç alınamadı. Mevlüt Öztaş’ın durumu ağırlaştı. Kızı Büşra Öztaş, önceki günkü paylaşımında, şunları söyledi: “Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz hale gelmiş, sarılık başladı. Üzerine yetmezmiş gibi böbrekler de iflas etti. Bugün diyalize girdi ve bundan sonra da diyalize ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor. Şu anki haliyle vücut kaldıramayacağı için kemoterapiye devam edemiyoruz. Değerler normale dönmezse devam da edemeyeceğiz. Bu gece fazlasıyla rahatsız dualarınızı bekliyoruz.”
[İlker Doğan] 17.8.2020 [TR724]
İtibarın faturası millete! [İlker Doğan]
Kurun yükselmesiyle ilgili yaptığı ‘Dolarla ne işiniz var?’ açıklamayla alay konusu olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, bir başka paylaşımıyla yine gündemde. Albayrak, önceki gün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Ekonomide milli bağımsızlığın bir bedeli var. Bizim ecdadımız bu bedeli canı pahasına sayısız kere ödedi. Sıra bizde!” ifadelerini kullandı.
Albayrak’ın ‘Sıra bizde’ dediğine bakmayın! İktidar temsilcilerinin bugüne kadar tek kuruş bedel ödemişliği yok. 18 yıldır yaşanan bütün ekonomik kriz ve afetlerde ‘bedeli’ halk ödedi. Son pandemi salgınında bile millete ‘iban’ verip, ‘zekat’ dilendiler. 15 Temmuz ‘sözde’ darbe girişiminde yine milletten para topladılar. Söz konusu paralar şehit yakınları ve gazilere dağıtılacaktı. Dağıtılmadı.
MİLLET AÇLIĞA MAHKUM!
Her ekonomik krizde milletin sırtındaki yük daha da arttı. Dolar her arttığında vatandaş daha da fakirleşti. Türkiye’de kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, bu yıl 8 bin doları bulursa başarı sayılacak! Millet 7 yılda yüzde 50 fakirleşti! Çeyrek altının fiyatı 830 liraya çıktı. 2003 yılında bir asgari ücretli tanesi 22 liradan toplam 14,5 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün bu sayı 3 bile değil!
İTİBARDAN ZERRE KADAR TASARRUF YOK!
Peki bu arada iktidar temsilcileri ne yaptı? ‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyerek uçak filosuna yenileri eklendi. Kamuda ‘zerre’ kadar tasarruf yapılmadı. Bugün Cumhurbaşkanlığı’nın uçak filosunda kimilerine göre 13, kimilerine göre 16 uçak bulunuyor. Söz konusu filonun yıllık maliyeti 40 milyon dolardan fazla. Saray’ın makam arabası sayısı 2017 rakamlarına göre 268! Kanal İstanbul’un geçeceği araziden arazi kapatanlar, bugün milletin gözünün içine baka baka ‘sıra bizde’ diyerek ‘bedel’ ödemeye çağırıyor.
CNN Türk’te katıldığı programda Ahmet Hakan’ın, “Dolar ve Euro arttığında ben endişeleniyorum.” sözlerine verdiği, “Dolarla mı maaş alıyorsun?” cevabıyla alay konusu olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak yine çok konuşulacak bir paylaşımla gündeme geldi. Kayınpederi AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tam destek verdiği Albayrak, önceki gün yaptığı sosyal medya paylaşımında, “Ekonomide MİLLİ BAĞIMSIZLIĞIN bir bedeli var. Bizim ecdadımız bu bedeli canı pahasına SAYISIZ kere ÖDEDİ. Sıra bizde!” ifadelerini kullandı.
HER KRİZ, KENDİ VERGİSİNİ DOĞURDU!
Peki iktidar bugüne kadar ne bedel ödedi? Hiç… Türkiye’yi 18 yıldır yöneten AKP rejimi bugüne kadar hiç bir krizde, afette ‘bedel’ ödemedi. Her kriz milletin sırtındaki yükü daha da artırdı. Her yeni afet kendi vergisini doğurdu, milletin kucağına koydu. Rejimin liyakatsiz ekonomi yönetiminin faturası sürekli millete kesildi. Son olarak vatandaşların döviz hesaplarından bile komisyon alınacağı açıklandı geçen hafta.
TOPLANAN PARALAR BİLE DAĞITILMIYOR
Biraz daha geriye gidelim. 15 Temmuz ‘şehit ve gazileri’ için için hesap numarası açıldı, toplu olarak dağıtılmak üzere milletten para toplandı. 3,5 yıllık faizi hariç 340 milyon TL! O para da vakfın kasasında duruyor. Erdoğan geçtiğimiz ay açıkladı; toplu olarak ödeme yapılmayacak. ‘Vakfın kaynakları müsaade ettiği ölçüde’ aylık biner lira olarak ödenecek. Daha yakın bir tarih… Mart 2020… Pandemi sonrası bizzat Erdoğan millete iban verdi, zekatlarını istedi. 2 milyar TL’den fazla para toplandı.
MİLLET AÇLIĞA MAHKUM!
Her ekonomik krizde milletin sırtındaki yük daha da arttı. Dolar her arttığında vatandaş daha da fakirleşti. Türkiye’de kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, bu yıl 8 bin doları bulursa başarı sayılacak! Millet 7 yılda yüzde 50 fakirleşti! 2002 yılında 1,6 TL olan dolar kuru, Ağustos 2015’de 2,77 TL’ye, Ağustos 2018’de 3,74 TL’ye, 2019 yılı Aralık ayında 5,94 TL’ye ve Ağustos 2020’de 7.37 TL’ye fırladı. TL eridikçe eridi. Çeyrek altının fiyatı 830 liraya çıktı. 2003 yılında bir asgari ücretli tanesi 22 liradan toplam 14,5 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün bu sayı 3 bile değil!
VATANDAŞ GIRTLAĞINA KADAR BORCA BATTI
Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. İnsanlar ekmeğe muhtaç hale geldi 18 yılda. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin verilerine göre Mayıs ayı sonu itibarıyla bireysel kredi borcu olan kişi sayısı, önceki aya kıyasla 428 bin kişi artarak 32 milyon 813 bine ulaştı. Nisan ayında 920 bin, mayısta ise 699 bin kişi ilk kez ihtiyaç kredisi kullandı. 18 Yılda vatandaşın toplam borcu 679,4 milyar liraya çıktı.
İTİBARDAN ZERRE KADAR TASARRUF YOK!
Peki bu arada iktidar temsilcileri ne yaptı? ‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyerek uçak filosuna yenileri eklendi. Kamuda ‘zerre’ kadar tasarruf yapılmadı. Bugün Cumhurbaşkanlığı’nın uçak filosunda kimilerine göre değerleri milyar dolarları aşan 13, kimilerine göre 16 uçak bulunuyor. Kesin rakam yok, zira sır gibi saklanıyor. İddiaya göre söz konusu filonun yıllık maliyeti 40 milyon dolardan fazla. Saray’ın makam arabası sayısı ise 2017 rakamlarına göre 268!
AKP iktidara geldiğinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Ahmet Necdet Sezer oturuyordu. Sezer döneminde Cumhurbaşkanlığı’nın Süleyman Demirel döneminden kalma 2 makam aracı vardı. Sadece 2! Cumhurbaşkanı Sezer, Hava Kuvvetleri’nin Gulf-4 tipi uçakları ile seyahat ediyordu. AKP rejiminden önce Cumhurbaşkanlığı’na ait VIP uçak yoktu, Başbakanlığın 3 adet özel uçağı vardı.
ECEVİT THY’Yİ KULLANIYORDU
AKP döneminden önce Başbakanlık koltuğunda rahmetli Bülent Ecevit oturuyordu. Siyasette sadeliğiyle tanınan Ecevit, özel uçak yerine genelde Türk Hava Yollarının tarifeli uçaklarını kullanırdı. Ecevit, 50 yıl aktif siyaset yaptı. Öldüğünde kendisine ait 2 apartman dairesi vardı. Ecevit’in babasından, Rahşan Ecevit’in ise annesinden birer daire kaldı. Toplam mal varlıkları 4 apartman dairesiydi…
[İlker Doğan] 17.8.2020 [TR724]
Albayrak’ın ‘Sıra bizde’ dediğine bakmayın! İktidar temsilcilerinin bugüne kadar tek kuruş bedel ödemişliği yok. 18 yıldır yaşanan bütün ekonomik kriz ve afetlerde ‘bedeli’ halk ödedi. Son pandemi salgınında bile millete ‘iban’ verip, ‘zekat’ dilendiler. 15 Temmuz ‘sözde’ darbe girişiminde yine milletten para topladılar. Söz konusu paralar şehit yakınları ve gazilere dağıtılacaktı. Dağıtılmadı.
MİLLET AÇLIĞA MAHKUM!
Her ekonomik krizde milletin sırtındaki yük daha da arttı. Dolar her arttığında vatandaş daha da fakirleşti. Türkiye’de kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, bu yıl 8 bin doları bulursa başarı sayılacak! Millet 7 yılda yüzde 50 fakirleşti! Çeyrek altının fiyatı 830 liraya çıktı. 2003 yılında bir asgari ücretli tanesi 22 liradan toplam 14,5 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün bu sayı 3 bile değil!
İTİBARDAN ZERRE KADAR TASARRUF YOK!
Peki bu arada iktidar temsilcileri ne yaptı? ‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyerek uçak filosuna yenileri eklendi. Kamuda ‘zerre’ kadar tasarruf yapılmadı. Bugün Cumhurbaşkanlığı’nın uçak filosunda kimilerine göre 13, kimilerine göre 16 uçak bulunuyor. Söz konusu filonun yıllık maliyeti 40 milyon dolardan fazla. Saray’ın makam arabası sayısı 2017 rakamlarına göre 268! Kanal İstanbul’un geçeceği araziden arazi kapatanlar, bugün milletin gözünün içine baka baka ‘sıra bizde’ diyerek ‘bedel’ ödemeye çağırıyor.
CNN Türk’te katıldığı programda Ahmet Hakan’ın, “Dolar ve Euro arttığında ben endişeleniyorum.” sözlerine verdiği, “Dolarla mı maaş alıyorsun?” cevabıyla alay konusu olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak yine çok konuşulacak bir paylaşımla gündeme geldi. Kayınpederi AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tam destek verdiği Albayrak, önceki gün yaptığı sosyal medya paylaşımında, “Ekonomide MİLLİ BAĞIMSIZLIĞIN bir bedeli var. Bizim ecdadımız bu bedeli canı pahasına SAYISIZ kere ÖDEDİ. Sıra bizde!” ifadelerini kullandı.
HER KRİZ, KENDİ VERGİSİNİ DOĞURDU!
Peki iktidar bugüne kadar ne bedel ödedi? Hiç… Türkiye’yi 18 yıldır yöneten AKP rejimi bugüne kadar hiç bir krizde, afette ‘bedel’ ödemedi. Her kriz milletin sırtındaki yükü daha da artırdı. Her yeni afet kendi vergisini doğurdu, milletin kucağına koydu. Rejimin liyakatsiz ekonomi yönetiminin faturası sürekli millete kesildi. Son olarak vatandaşların döviz hesaplarından bile komisyon alınacağı açıklandı geçen hafta.
TOPLANAN PARALAR BİLE DAĞITILMIYOR
Biraz daha geriye gidelim. 15 Temmuz ‘şehit ve gazileri’ için için hesap numarası açıldı, toplu olarak dağıtılmak üzere milletten para toplandı. 3,5 yıllık faizi hariç 340 milyon TL! O para da vakfın kasasında duruyor. Erdoğan geçtiğimiz ay açıkladı; toplu olarak ödeme yapılmayacak. ‘Vakfın kaynakları müsaade ettiği ölçüde’ aylık biner lira olarak ödenecek. Daha yakın bir tarih… Mart 2020… Pandemi sonrası bizzat Erdoğan millete iban verdi, zekatlarını istedi. 2 milyar TL’den fazla para toplandı.
MİLLET AÇLIĞA MAHKUM!
Her ekonomik krizde milletin sırtındaki yük daha da arttı. Dolar her arttığında vatandaş daha da fakirleşti. Türkiye’de kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, bu yıl 8 bin doları bulursa başarı sayılacak! Millet 7 yılda yüzde 50 fakirleşti! 2002 yılında 1,6 TL olan dolar kuru, Ağustos 2015’de 2,77 TL’ye, Ağustos 2018’de 3,74 TL’ye, 2019 yılı Aralık ayında 5,94 TL’ye ve Ağustos 2020’de 7.37 TL’ye fırladı. TL eridikçe eridi. Çeyrek altının fiyatı 830 liraya çıktı. 2003 yılında bir asgari ücretli tanesi 22 liradan toplam 14,5 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün bu sayı 3 bile değil!
VATANDAŞ GIRTLAĞINA KADAR BORCA BATTI
Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. İnsanlar ekmeğe muhtaç hale geldi 18 yılda. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin verilerine göre Mayıs ayı sonu itibarıyla bireysel kredi borcu olan kişi sayısı, önceki aya kıyasla 428 bin kişi artarak 32 milyon 813 bine ulaştı. Nisan ayında 920 bin, mayısta ise 699 bin kişi ilk kez ihtiyaç kredisi kullandı. 18 Yılda vatandaşın toplam borcu 679,4 milyar liraya çıktı.
İTİBARDAN ZERRE KADAR TASARRUF YOK!
Peki bu arada iktidar temsilcileri ne yaptı? ‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyerek uçak filosuna yenileri eklendi. Kamuda ‘zerre’ kadar tasarruf yapılmadı. Bugün Cumhurbaşkanlığı’nın uçak filosunda kimilerine göre değerleri milyar dolarları aşan 13, kimilerine göre 16 uçak bulunuyor. Kesin rakam yok, zira sır gibi saklanıyor. İddiaya göre söz konusu filonun yıllık maliyeti 40 milyon dolardan fazla. Saray’ın makam arabası sayısı ise 2017 rakamlarına göre 268!
AKP iktidara geldiğinde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Ahmet Necdet Sezer oturuyordu. Sezer döneminde Cumhurbaşkanlığı’nın Süleyman Demirel döneminden kalma 2 makam aracı vardı. Sadece 2! Cumhurbaşkanı Sezer, Hava Kuvvetleri’nin Gulf-4 tipi uçakları ile seyahat ediyordu. AKP rejiminden önce Cumhurbaşkanlığı’na ait VIP uçak yoktu, Başbakanlığın 3 adet özel uçağı vardı.
ECEVİT THY’Yİ KULLANIYORDU
AKP döneminden önce Başbakanlık koltuğunda rahmetli Bülent Ecevit oturuyordu. Siyasette sadeliğiyle tanınan Ecevit, özel uçak yerine genelde Türk Hava Yollarının tarifeli uçaklarını kullanırdı. Ecevit, 50 yıl aktif siyaset yaptı. Öldüğünde kendisine ait 2 apartman dairesi vardı. Ecevit’in babasından, Rahşan Ecevit’in ise annesinden birer daire kaldı. Toplam mal varlıkları 4 apartman dairesiydi…
[İlker Doğan] 17.8.2020 [TR724]
Din kimin malıdır? [Ahmet Kurucan]
İlk cümlem okuduğunuz şu kışkırtıcı başlık hakkında olmalı; çünkü başlığı okur okumaz insanların zihinlerinde itiraz şimşeklerin çakmama ihtimali yok. Din ve mal! Bir inanan insan için hem dünya hem de ahireti adına en büyük değerleri içinde barındıran bir manzume, diğeri ise belli bir bedel karşılığı alınıp-satılan, sürekli el değiştiren, eskiyen-pörsüyen ve nihayet bir kenara atılan emtia. Dolayısıyla bu ikisini ‘din kimin malıdır?’ sorusuyla aynı cümlede kullanma, velev ki yüce bir amaç için bile olsa böylesi bir benzetmeyi yapma kabul edilmeyebilir. Daha nazik, daha saygılı bir dil kullanılmalı denilebilir. Bu itirazlara hak veriyorum ama buna rağmen kullanıyorum. Nedenini aşağıdaki satırların mefhumundan kendiniz çıkartabileceğiniz gibi ben de satırların sonunda kısaca değineceğim.
Dinin ve dini değerlerin başkalarına anlatılması, öğretilmesi, açıklanması ve uygulanmasında müjdeleme-nefret ettirme, kolaylaştırma ve zorlaştırma ekseninde nerede durmamız gerektiği konusunu ele alıyorduk.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kaldığım yerden devam ediyorum. Sebeb-i nüzül bilgileri ayetlerin özgün ve orijinal manalarını, bir başka deyişle lafzın taşımış olduğu asli manayı değiştirmediği için bazı ayet mealleri vereceğim. Bendeniz nüzul toplumunda Kur’an’ın ilk muhatapları olan sahabeye ne dediğini bilmeyi, Kur’an’ı doğru anlamanın ilk şartı olarak benimseyenlerdenim. Onun için bu düşünceye ulaştığım andan bugüne kadar lafzın taşımış olduğu mana ile o ayetin delil olarak kullanıldığı düşünce arasında uçurum olmamasına dikkat ediyorum. Uçurum yoksa düşüncelerimi ayetlerle desteklemekte ve mealleri vermekte mahzur görmüyorum. Ama anlam kaybı oluşuyor, ayet Allah’ın maksadının rağmına bir anlama bürünüyor ise kullanmıyorum. Veya ‘asli mana bu, benim söylediğim ise sadece bir yorumdur, hakikati Allah bilir!’ diyorum. İkinci durumdaki kullanımı ayetleri bir silah mesabesine koyma olarak değerlendiriyorum. Silah benzetmesini ağır bulanlar slogan diyebilir. Netice değişmeyecektir, bunun vardığı ve varacağı yer, insanların kendi düşüncelerini meşrulaştırmak için ayetleri malzeme yapması, başkalarını manipüle etmesi ve aldatmasıdır.
Sadede geleyim; “Allah sizin için kolaylık ister zorluk istemez.” (2/185), “Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (2/286),“Biz Kur’an’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik” (20/2). Üç ayet meali verdim. Aynı muhtevaya sahip daha onlarca ayet sıralayabilirim. Ne görüyorsunuz bu ayetlerde? Geçen haftaki yazımda belirttiğim, dinin insan için olduğu hakikati temellendiren unsurdan birini. Halbuki bizim din algımızda ne vardı; insan din içindir.!
Din ve dini değerler hem iman hem ahlak hem de sosyal hayatı düzenleyen kuralları itibariyle insanın bu dünya hayatında insanca yaşamasını temin eden rehber konumundadır. İnsanın akli yetileriyle kısmen ve uzun zaman tecrübelere bağlı olarak ancak bulabileceği değerleri onların hizmetine sunmuştur. Beşerî müdahalelerle, yanlış anlama, yorumlama ve uygulamalarla bu değerler fonksiyonunu tam icra edemediyse, bu, insanoğlunun hatasıdır yoksa orijinal haliyle dinin değil.
KOLAYLIĞIN YERİNİ ZORLUK ALDI
Sözün özü, Allah göndermiş olduğu din ile insanlara kolaylık dilediği halde günümüzde tam aksi bir durum söz konusu. Kolaylığın yerini zorluk almış durumda. Aslında bunu sadece günümüzle sınırlandırmak da doğru değil. Geriye doğru uzayan ve belki de asırları içine alan bir zihniyet ve metodoloji sorunundan söz ediyoruz.
İradi ya da gayri iradi bu tercihin yani din anlatım ve tatbikatında ayet, hadis ve Nebevi sünnete rağmen kolaylığın yerini zorluğun almasının sonucu nedir? Toplumsal hayatta can yakıcı karşılığı olduğu için sanırım akla gelen ilk şey, insanların dinden-imandan uzaklaşmasıdır. Özellikle global dünyanın seküler atmosferinde neş’et eden yeni neslin bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuştuğu ilk andan itibaren din ile bağlarını gevşetmesi ve zamanla koparmasıdır. Zira kendilerine öğretilen din, gündelik hayatlarının her karesine onların isteklerine rağmen müdahale eden bir unsurdur. Halbuki ne Kur’an ne de Hz. Peygamber öğretileri ve pratiklerine göre bu, doğru bir çıkarım değil. Değil ama karşımızda duran yalın gerçek değişmiyor. Din asli varlık sebebinden uzaklaşıyor ve çözümün değil sorunun bir parçası hatta sorunun bizzat kendisi haline geliyor.
Kolaylık konusunda Efendimizin (sas) beyan ve uygulamaları da Kur’an’ın çizdiği çerçevenin dışında değil. Zaten başka türlüsü de düşünülemez. Bu bağlamda bir hadisi örnek olarak vermek isterim. Şöyle buyuruyor Allah Resulü (sas): “Bu din her şeyiyle kolaylıktan ibarettir. Kim amellerim eksiksiz olsun diye kendini zorlarsa din mutlaka ona galib gelir ve neticede o kişi ezilip büsbütün amelden kesilir. O halde istikamet üzere dosdoğru gidin ve itidalli olun! Yapmak istediğiniz ameli tam olarak îfâ edemezseniz, gücünüz yettiği kadar mükemmele yaklaşmaya gayret edin! Böyle yaparsanız size müjdeler olsun! Yola çıktığınızda sabah ve akşam yolculuğundan, biraz da gece yürüyüşünden istifade ediniz de kendinizi yormayınız.” Çok hafif kaçacak belki ama maksad ve meramımı tam anlatan bir deyim olduğu için eğer saygısızlık olacaksa Efendimizin ruhaniyatından özür dileyerek ifade edeceğim; “daha ne desin Allah Resulü?”
Nerede ve hangi münasebetle söylüyor bunu sorusu akla gelebilir. Hadis şerhlerinde hemen herkesin bildiği iki hadise zikrediliyor. İlki Hz. Aişe/Hz. Zeynep mescidde kıyamın uzunluğunda yere düşüp kalmamak için iki direk arasına ip asması. İkincisi ise Efendimizin hane içindeki ibadet-ü taat hayatını soran ve aldığı cevaplardan dolayı o ibadetleri bir manada azımsayan 3 sahabinin “Resulullah kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarım affetmiştir” deyip ardından birisinin “ben hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” bir diğerinin “hayatım boyunca hep oruç tutacağım” ve sonuncusunun da “kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim” demeleri.
İTİDAL ÇAĞRISI
İsterseniz geriye dönüp hadisi bir daha okuyun şimdi. Hangi rivayeti esas kabul ederseniz edin, son tahlilde Allah’a ibadet yolculuğuna çıkan bir insana itidal tavsiyesini göreceksiniz hadiste. Hatta hadisin sonunda söylediği “Yola çıktığınızda sabah ve akşam yolculuğundan, biraz da gece yürüyüşünden istifade ediniz de kendinizi yormayınız” beyanı çöllerde yolculuk yapan bir insan için çok enfes bir benzetme. Zira sıcak çöllerde gündüz yolculuğu insan boğar ve adeta öldürür. Onun için çölde seyahat edecek kişiler sabah, akşam ve gece serinliğinde yol alır.
Başlığa döneyim. Kolaylaştırma-zorlaştırma, müjdeleme-nefret ettirmeme özelinde din bu ise, bu değerlerle oynamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir başka tabirle, söz konusu değer bir ilke ve prensip olarak dinin anlatımı ve yaşanmasında kullanılacaksa- ki kullanılmak zorundadır- bu Efendimizin çerçevesini çizdiği, sınırlarını belirlediği alanın dışına çıkartmamalıdır. Çünkü din babasının malı değildir. Kaldı ki insan babasının malında bile istediği gibi tasarruf edemez.
Bu benzetme bana ait değil. Küçük bir tasarrufla Şuayb Arnavuti’ye ait bir beyan bu. 2016 yılında hayata veda eden Şuayb Arnavuti ehlinin malumu olduğu üzere günümüz dünyasının en büyük muhaddis ve muhakkiklerinden biridir. O şöyle diyor yaptığı tahkik çalışmaları ile alakalı olarak: “Araştırıp eleştirsinler, ilmi ve samimi bir üslupla kaleme alınmış aydınlatıcı eleştirilerini bizlere göndersinler. Bizler bunları gönül hoşnutluğu ile karşılayacağız ve uygun olduğu yerlere koyacağız, hatalarımızı düzelteceğiz. Benim her zaman arzuladığım şey, doğrunun insanlar arasında yayılmasıdır. Çünkü bu dindir, benim malım değildir, bütün insanlığın ortak değeridir. Bu nedenle de hakikati gerektiği şekilde öğrenmeleri gerekir.”
Hasılı, üç hafta önce çıkış noktamız namazların cem edilmesi meselesi idi ama varış noktamız metodoloji ve değişen sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi vb. şartları görmeksizin dini yaşanmaz hale getirecek geleneksel uygulamalar konusundaki tutum ve dayatmalar oldu. İşin aslı geldiğimiz bu varış noktası bize sorunun daha derinlerde olduğunun gösteriyor. O da dini anlama sorunudur. Evet, sorun dini anlatma, yaşama ve yaşatmadan öte anlamada düğümleniyor. Bu ise köşe yazısı formatında kaleme alınacak olursa uzun bir yazı dizisi gerektiren daha çaplı bir meseledir.
[Ahmet Kurucan] 17.8.2020 [TR724]
Dinin ve dini değerlerin başkalarına anlatılması, öğretilmesi, açıklanması ve uygulanmasında müjdeleme-nefret ettirme, kolaylaştırma ve zorlaştırma ekseninde nerede durmamız gerektiği konusunu ele alıyorduk.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kaldığım yerden devam ediyorum. Sebeb-i nüzül bilgileri ayetlerin özgün ve orijinal manalarını, bir başka deyişle lafzın taşımış olduğu asli manayı değiştirmediği için bazı ayet mealleri vereceğim. Bendeniz nüzul toplumunda Kur’an’ın ilk muhatapları olan sahabeye ne dediğini bilmeyi, Kur’an’ı doğru anlamanın ilk şartı olarak benimseyenlerdenim. Onun için bu düşünceye ulaştığım andan bugüne kadar lafzın taşımış olduğu mana ile o ayetin delil olarak kullanıldığı düşünce arasında uçurum olmamasına dikkat ediyorum. Uçurum yoksa düşüncelerimi ayetlerle desteklemekte ve mealleri vermekte mahzur görmüyorum. Ama anlam kaybı oluşuyor, ayet Allah’ın maksadının rağmına bir anlama bürünüyor ise kullanmıyorum. Veya ‘asli mana bu, benim söylediğim ise sadece bir yorumdur, hakikati Allah bilir!’ diyorum. İkinci durumdaki kullanımı ayetleri bir silah mesabesine koyma olarak değerlendiriyorum. Silah benzetmesini ağır bulanlar slogan diyebilir. Netice değişmeyecektir, bunun vardığı ve varacağı yer, insanların kendi düşüncelerini meşrulaştırmak için ayetleri malzeme yapması, başkalarını manipüle etmesi ve aldatmasıdır.
Sadede geleyim; “Allah sizin için kolaylık ister zorluk istemez.” (2/185), “Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (2/286),“Biz Kur’an’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik” (20/2). Üç ayet meali verdim. Aynı muhtevaya sahip daha onlarca ayet sıralayabilirim. Ne görüyorsunuz bu ayetlerde? Geçen haftaki yazımda belirttiğim, dinin insan için olduğu hakikati temellendiren unsurdan birini. Halbuki bizim din algımızda ne vardı; insan din içindir.!
Din ve dini değerler hem iman hem ahlak hem de sosyal hayatı düzenleyen kuralları itibariyle insanın bu dünya hayatında insanca yaşamasını temin eden rehber konumundadır. İnsanın akli yetileriyle kısmen ve uzun zaman tecrübelere bağlı olarak ancak bulabileceği değerleri onların hizmetine sunmuştur. Beşerî müdahalelerle, yanlış anlama, yorumlama ve uygulamalarla bu değerler fonksiyonunu tam icra edemediyse, bu, insanoğlunun hatasıdır yoksa orijinal haliyle dinin değil.
KOLAYLIĞIN YERİNİ ZORLUK ALDI
Sözün özü, Allah göndermiş olduğu din ile insanlara kolaylık dilediği halde günümüzde tam aksi bir durum söz konusu. Kolaylığın yerini zorluk almış durumda. Aslında bunu sadece günümüzle sınırlandırmak da doğru değil. Geriye doğru uzayan ve belki de asırları içine alan bir zihniyet ve metodoloji sorunundan söz ediyoruz.
İradi ya da gayri iradi bu tercihin yani din anlatım ve tatbikatında ayet, hadis ve Nebevi sünnete rağmen kolaylığın yerini zorluğun almasının sonucu nedir? Toplumsal hayatta can yakıcı karşılığı olduğu için sanırım akla gelen ilk şey, insanların dinden-imandan uzaklaşmasıdır. Özellikle global dünyanın seküler atmosferinde neş’et eden yeni neslin bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuştuğu ilk andan itibaren din ile bağlarını gevşetmesi ve zamanla koparmasıdır. Zira kendilerine öğretilen din, gündelik hayatlarının her karesine onların isteklerine rağmen müdahale eden bir unsurdur. Halbuki ne Kur’an ne de Hz. Peygamber öğretileri ve pratiklerine göre bu, doğru bir çıkarım değil. Değil ama karşımızda duran yalın gerçek değişmiyor. Din asli varlık sebebinden uzaklaşıyor ve çözümün değil sorunun bir parçası hatta sorunun bizzat kendisi haline geliyor.
Kolaylık konusunda Efendimizin (sas) beyan ve uygulamaları da Kur’an’ın çizdiği çerçevenin dışında değil. Zaten başka türlüsü de düşünülemez. Bu bağlamda bir hadisi örnek olarak vermek isterim. Şöyle buyuruyor Allah Resulü (sas): “Bu din her şeyiyle kolaylıktan ibarettir. Kim amellerim eksiksiz olsun diye kendini zorlarsa din mutlaka ona galib gelir ve neticede o kişi ezilip büsbütün amelden kesilir. O halde istikamet üzere dosdoğru gidin ve itidalli olun! Yapmak istediğiniz ameli tam olarak îfâ edemezseniz, gücünüz yettiği kadar mükemmele yaklaşmaya gayret edin! Böyle yaparsanız size müjdeler olsun! Yola çıktığınızda sabah ve akşam yolculuğundan, biraz da gece yürüyüşünden istifade ediniz de kendinizi yormayınız.” Çok hafif kaçacak belki ama maksad ve meramımı tam anlatan bir deyim olduğu için eğer saygısızlık olacaksa Efendimizin ruhaniyatından özür dileyerek ifade edeceğim; “daha ne desin Allah Resulü?”
Nerede ve hangi münasebetle söylüyor bunu sorusu akla gelebilir. Hadis şerhlerinde hemen herkesin bildiği iki hadise zikrediliyor. İlki Hz. Aişe/Hz. Zeynep mescidde kıyamın uzunluğunda yere düşüp kalmamak için iki direk arasına ip asması. İkincisi ise Efendimizin hane içindeki ibadet-ü taat hayatını soran ve aldığı cevaplardan dolayı o ibadetleri bir manada azımsayan 3 sahabinin “Resulullah kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarım affetmiştir” deyip ardından birisinin “ben hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” bir diğerinin “hayatım boyunca hep oruç tutacağım” ve sonuncusunun da “kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim” demeleri.
İTİDAL ÇAĞRISI
İsterseniz geriye dönüp hadisi bir daha okuyun şimdi. Hangi rivayeti esas kabul ederseniz edin, son tahlilde Allah’a ibadet yolculuğuna çıkan bir insana itidal tavsiyesini göreceksiniz hadiste. Hatta hadisin sonunda söylediği “Yola çıktığınızda sabah ve akşam yolculuğundan, biraz da gece yürüyüşünden istifade ediniz de kendinizi yormayınız” beyanı çöllerde yolculuk yapan bir insan için çok enfes bir benzetme. Zira sıcak çöllerde gündüz yolculuğu insan boğar ve adeta öldürür. Onun için çölde seyahat edecek kişiler sabah, akşam ve gece serinliğinde yol alır.
Başlığa döneyim. Kolaylaştırma-zorlaştırma, müjdeleme-nefret ettirmeme özelinde din bu ise, bu değerlerle oynamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir başka tabirle, söz konusu değer bir ilke ve prensip olarak dinin anlatımı ve yaşanmasında kullanılacaksa- ki kullanılmak zorundadır- bu Efendimizin çerçevesini çizdiği, sınırlarını belirlediği alanın dışına çıkartmamalıdır. Çünkü din babasının malı değildir. Kaldı ki insan babasının malında bile istediği gibi tasarruf edemez.
Bu benzetme bana ait değil. Küçük bir tasarrufla Şuayb Arnavuti’ye ait bir beyan bu. 2016 yılında hayata veda eden Şuayb Arnavuti ehlinin malumu olduğu üzere günümüz dünyasının en büyük muhaddis ve muhakkiklerinden biridir. O şöyle diyor yaptığı tahkik çalışmaları ile alakalı olarak: “Araştırıp eleştirsinler, ilmi ve samimi bir üslupla kaleme alınmış aydınlatıcı eleştirilerini bizlere göndersinler. Bizler bunları gönül hoşnutluğu ile karşılayacağız ve uygun olduğu yerlere koyacağız, hatalarımızı düzelteceğiz. Benim her zaman arzuladığım şey, doğrunun insanlar arasında yayılmasıdır. Çünkü bu dindir, benim malım değildir, bütün insanlığın ortak değeridir. Bu nedenle de hakikati gerektiği şekilde öğrenmeleri gerekir.”
Hasılı, üç hafta önce çıkış noktamız namazların cem edilmesi meselesi idi ama varış noktamız metodoloji ve değişen sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi vb. şartları görmeksizin dini yaşanmaz hale getirecek geleneksel uygulamalar konusundaki tutum ve dayatmalar oldu. İşin aslı geldiğimiz bu varış noktası bize sorunun daha derinlerde olduğunun gösteriyor. O da dini anlama sorunudur. Evet, sorun dini anlatma, yaşama ve yaşatmadan öte anlamada düğümleniyor. Bu ise köşe yazısı formatında kaleme alınacak olursa uzun bir yazı dizisi gerektiren daha çaplı bir meseledir.
[Ahmet Kurucan] 17.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
Mütevazi ihtişam [Alper Ender Fırat]
94 yaşında pirifani olan Muzaffer Gülşen nineyi hatırlıyor musunuz? Hani, hükümetin ‘biz bize yeteriz’ diyerek İBAN numaraları vererek vatandaşlardan yardım dilendiği günlerde emekli maaşını bağışlamıştı. Muhtemelen bir ayı kıt kanaat geçirdiği o maaşını devletin avuç açan ellerine bırakmış, hükümet görevlileri, ‘bu yaşlı halinle sana kim bakar, maaşın sana lazımdır’ dememişler, utanmadan gidip maaşı almışlardı.
Muzaffer Gülşen Nine gibi sayısız emekli, yiyecek ekmeğinden kesip devlete yardıma koşmuştu ya, Recep T. Erdoğan da vatandaşın bu davranışına meğer duyarsız kalmamış; jeste, jest yaparak Ahlat’ta yaptırdığı sarayın bir miktar mütevazi olması talimatını vermiş. Yani itibardan bile tasarruf etmiş.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ahlat’taki Saray; embedded gazeteci Nagehan Alçı’ya, bizzat Recepoğulları hanedanlığının veliahtı ve şehzadesi Bilal Erdoğan tarafından gezdirilmiş. Alçı da görünce Saray’daki mütevaziliği hemen fark etmiş ve ‘Bir saray şatafatından ve gösterişten eser yok. Bir abartı ya da gösterişten bahsetmek mümkün değil. Ben son derece mütevazı buldum Ahlat’taki binayı’ diye yazmış. Türk halkı adına Saray’ı görebilme şerefine nail olan Alçı; Erdoğan’ın büyük devlet adamlığına bir kere daha şahit olarak, milletten para toplanan bir dönemde, en doğal hakkı olan lüks ve şatafattan yaptığı fedakârlığı kayıtlara geçirmiş.
Bu arada ‘Bilal Erdoğan sen kimsin ve hangi sıfatınla, birilerine Cumhurbaşkanlığı için inşa sarayı gezdiriyorsun’ demiyoruz; çünkü artık devlettin yeni normalini hepimiz içselleştirdik. Artık, Erdoğan ailesinin her ferdinin hanedan yetkisiyle devletteki her konuya müdahil olması garipsenmiyor. Hem geçmişte Osmanoğlu hanedanından herhangi birisine böyle bir soru sorulabilir miydi? O dönemde sorulamıyorsa şimdi neden sorulabilsin öyle değil mi?
Alçı yazmaya devam ediyor: ‘Binanın iki farklı konumunda, birbirine eş iki ünite hazırlanmış. Biri Cumhurbaşkanı ve ailesi (eşi değil ailesi), diğeri de konuk bir devlet başkanı geldiğinde ağırlamak için. Sade ama şık bir daire denebilecek bir alan burası. Bir saray şatafatından ve gösterişten eser yok. İnce uzun bir hol önce dar bir mutfağa açılıyor. Ardından küçük, herhangi bir suit otel odasında görebileceğiniz bir oturma odası. Onun yanında iki küçük yatak odası ve en uçta Cumhurbaşkanı ve eşi için hazırlanan ana yatak odası’
Siz koskocaman Recep T. Erdoğan olun ve sizin adınıza memleketin herhangi bir yerinde yapılan bir saray hakkında, mütevazi gibi sözler söylensin. Bunu hazmetmek (!) bile Recep T. Erdoğan’ın büyük devlet adamlığı değil de nedir?
Alçı bir de müjde veriyor bu arada, diyor ki ‘bu bina ile birlikte Ahlat turizmi kesinlikle canlanacak ve o bölgeye bir iktisadi hareketlenme gelecek.’
İşte buna da büyük devlet adamlığı denmez de ne denir? Reis, bazı şehirlere Saray yaparak, bazı şehirlere de dev hapishaneler inşa ederek o şehrin ekonomisini canlandırıyor.
Ahlat’taki mütevazi saraya harcanan paranın kaç milyon Muzaffer ninenin emekli maaşı ettiğinden haberdar değiliz; hem bizi ne ilgilendirir ki? Tabi bu Ahlat’taki saray.
Muğla’nın Okluk koyundaki sarayda itibardan ne kadar tasarruf edildiğini, kaç milyon Muzaffer nine maaşı harcandığını bilemiyoruz. Nagehan Alçı bizim adımıza orayı da gezerse, ne kadar mütevazi olduğunu anlayabiliriz belki.
[Alper Ender Fırat] 17.8.2020 [TR724]
Muzaffer Gülşen Nine gibi sayısız emekli, yiyecek ekmeğinden kesip devlete yardıma koşmuştu ya, Recep T. Erdoğan da vatandaşın bu davranışına meğer duyarsız kalmamış; jeste, jest yaparak Ahlat’ta yaptırdığı sarayın bir miktar mütevazi olması talimatını vermiş. Yani itibardan bile tasarruf etmiş.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ahlat’taki Saray; embedded gazeteci Nagehan Alçı’ya, bizzat Recepoğulları hanedanlığının veliahtı ve şehzadesi Bilal Erdoğan tarafından gezdirilmiş. Alçı da görünce Saray’daki mütevaziliği hemen fark etmiş ve ‘Bir saray şatafatından ve gösterişten eser yok. Bir abartı ya da gösterişten bahsetmek mümkün değil. Ben son derece mütevazı buldum Ahlat’taki binayı’ diye yazmış. Türk halkı adına Saray’ı görebilme şerefine nail olan Alçı; Erdoğan’ın büyük devlet adamlığına bir kere daha şahit olarak, milletten para toplanan bir dönemde, en doğal hakkı olan lüks ve şatafattan yaptığı fedakârlığı kayıtlara geçirmiş.
Bu arada ‘Bilal Erdoğan sen kimsin ve hangi sıfatınla, birilerine Cumhurbaşkanlığı için inşa sarayı gezdiriyorsun’ demiyoruz; çünkü artık devlettin yeni normalini hepimiz içselleştirdik. Artık, Erdoğan ailesinin her ferdinin hanedan yetkisiyle devletteki her konuya müdahil olması garipsenmiyor. Hem geçmişte Osmanoğlu hanedanından herhangi birisine böyle bir soru sorulabilir miydi? O dönemde sorulamıyorsa şimdi neden sorulabilsin öyle değil mi?
Alçı yazmaya devam ediyor: ‘Binanın iki farklı konumunda, birbirine eş iki ünite hazırlanmış. Biri Cumhurbaşkanı ve ailesi (eşi değil ailesi), diğeri de konuk bir devlet başkanı geldiğinde ağırlamak için. Sade ama şık bir daire denebilecek bir alan burası. Bir saray şatafatından ve gösterişten eser yok. İnce uzun bir hol önce dar bir mutfağa açılıyor. Ardından küçük, herhangi bir suit otel odasında görebileceğiniz bir oturma odası. Onun yanında iki küçük yatak odası ve en uçta Cumhurbaşkanı ve eşi için hazırlanan ana yatak odası’
Siz koskocaman Recep T. Erdoğan olun ve sizin adınıza memleketin herhangi bir yerinde yapılan bir saray hakkında, mütevazi gibi sözler söylensin. Bunu hazmetmek (!) bile Recep T. Erdoğan’ın büyük devlet adamlığı değil de nedir?
Alçı bir de müjde veriyor bu arada, diyor ki ‘bu bina ile birlikte Ahlat turizmi kesinlikle canlanacak ve o bölgeye bir iktisadi hareketlenme gelecek.’
İşte buna da büyük devlet adamlığı denmez de ne denir? Reis, bazı şehirlere Saray yaparak, bazı şehirlere de dev hapishaneler inşa ederek o şehrin ekonomisini canlandırıyor.
Ahlat’taki mütevazi saraya harcanan paranın kaç milyon Muzaffer ninenin emekli maaşı ettiğinden haberdar değiliz; hem bizi ne ilgilendirir ki? Tabi bu Ahlat’taki saray.
Muğla’nın Okluk koyundaki sarayda itibardan ne kadar tasarruf edildiğini, kaç milyon Muzaffer nine maaşı harcandığını bilemiyoruz. Nagehan Alçı bizim adımıza orayı da gezerse, ne kadar mütevazi olduğunu anlayabiliriz belki.
[Alper Ender Fırat] 17.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Ekonomi kimin umurunda, algı daha önemli! [Prof. Dr. Ercan Ekmekçioğlu]
Hazine ve Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak, Ahmet Hakan’ın çanak sorularını cevaplandırdığı CNN TÜRK’te, 2018 yılından bu yana Türkiye ekonomisi için yaptıklarını anlattı.
Programdan bariz anlaşılıyor ki artık Türkiye’de adı konmamış bir “saltanat rejimi” var. Bir zamanlar ülkeyi “şirket yönetir gibi profesyonellikle yönetme” vaadinde bulunanların geldikleri nokta oldukça dramatik. Bu program, Türkiye kamuoyunca şüphe duyulan birçok konuda, kesin kanaat oluşmasına da vesile oldu denebilir.
İktidarın (ve ortaklarının) güç sarhoşluğu içinde oldukları aşikâr. Sayın Bakan’ın “Muhalefet ne demiş diye merak eder, izler misiniz?” sorusuna verdiği cevap yenilir yutulur gibi değil: “Hayır… asla, kesinlikle!..”
Sığındığı referans isim ise büyük İslam alimi İmam-ı Gazali!.. Gazali’ye göre dört kesimle tartışılabilir, fakat bu kesimin üçü ile tartışmak israftır. Bunlar; haset sahipleri, ahmaklar ve aptallar…
Aklı sıra muhalefeti haset sahibi, ahmak ve aptal olarak değerlendiriyor. Türkiye’de milli bir ekonomi tesis ettikleri iddiasındaki bir bakanın bu ifadesi, aslında bu programla tüm maksadının tamamen algı olduğunun açıkça dışa vurumudur. Sonrasında vurguladığı nokta ise daha vahimdir; “görevlendirdiğimiz kişiler, bu kesimdekileri şayet suç unsurları varsa suç duyurusunda bulunabilmek için takip edip izliyorlar” diyor.
Tartışılabilecek dördüncü kesim içinse; öğrenmeye açık olan yani kendisini muhataba teslim edebilecek, kolaylıkla ikna olabilecek kişilerle diyalog içerisinde olacağız demesi, az önce de ifade ettiğim algı maksadını çok net şekilde bizlere gösteriyor.
Ekonomi bilimi sadece matematikle yetinmez, neredeyse %50’si toplum bilimi ve sosyal psikolojidir diyor. Hiç şüphesiz ki Türkiye toplumunu, 19 yıllık iktidarlarının büyük kısmında en çok bu gerçeklikle idare ettiler. Bunun için gerek duyduklarında ve çoğunlukla mukaddesatı kullandıkları gibi, ayrıca orta vadeli kumpaslarda kurgulayarak, gündemi hep arzu ettikleri gibi iradeleri doğrultusunda şekillendirebildiler.
19 YILDIR İKTİDAR KİM?
Sayın bakan ısrarla kriz lobilerinin ekonomi üzerindeki etki ve güçlerinden bahsederken, ele aldığı süre ise genel itibarla 7 yıllık geçmişle sınırlı kalmakta ve bu kesimlerin kendilerini çok meşgul ettiklerini ifade etmekte. Adeta kesintisiz 19 yıllık iktidarlarını unutmuşcasına.
Yeri geldiğinde de bu şer lobilerinin etkilerinin artık oldukça kırılarak minimize edildiği iddiasında bulunarak, Türkiye ekonomisinin artık kırılganlıklara karşı çok daha güçlü bir duruma dönüştürüldüğünü söylüyor. Yani tam bir tutarsızlık söz konusu.
Zaman zaman gerçekliklere dönerek, “dünya yanıyor Türkiye’nin de güllük gülistanlık olduğunu iddia edemeyiz” derken, tekraren “Pandemi süreci Türkiye’yi en az etkilemiştir, eski dönemlere göre artık çok güçlü bir Türkiye var” diyor.
Aslında örtülü niyeti ve maksadı, anlayana oldukça aşikâr. Zira bazı önemli noktalar algı ve söylemlerle halkın gözünden kaçırılmaya çalışılıyorken, bir takım gereksiz ve önemsiz hususlar ise, tehdit algısıyla da takviye edilerek halkın gözüne sokulmaya çalışılıyor.
Keza sayın bakanın program sunucusuna yönelik sorusu da bu gerçeği açıkça ele veriyor; “herhalde çok fazla sosyal medya takip ediyorsunuz!..”
Farkındayım, ekonomik olarak çok fazla değindiğim konu henüz olmadı ama Sayın Bakan’ın program boyunca içi dolu olan hemen hemen hiçbir iktisadi söylemi bulunmuyor. Meşhur bir hikâyede de geçtiği üzere, Sayın Bakan’ın söylemlerinin hangisi ve ne kadarı düzeltilebilir ki? Sorun da tam olarak bu zaten.
Türkiye’de ekonomi işleyişine etkisi, gücü ve olumlu katkısı neredeyse sıfırlanmış kurumlarla karşı karşıyayız. Her şey tıpkı “Cumhurbaşkanı anayasaya uymuyorsa, anayasayı ona uydurun” noktasında.
ALBAYRAK, TEK NET VERİ SUNMADI
İhtiyaç duyulan değişim ve dönüşüm, piyasaların taleplerine göre değil de Sayın Bakan’ın ve iktidarın tercihine ve kapasitesine göre gerçekleştirilmiş durumda. Dolayısıyla dikkate alınacak net, bir tane gerçek değer ve veri sunduğu söylenemez.
Bir iktidarın “güç sahibi olması” onun “güçlü” olduğu anlamına gelmez. Bilakis güçlü olan iktidar, zafiyetlerini bilen iktidardır. Sayın bakan programda, milli bir ekonomi için ekonominin kırılganlıkları noktasında çok daha güçlü, rekabet edebilir, üretim ve istihdamı öncelikli gören bir siyasete dönüşün sinyalini verdi. Bu tespit, gelinen noktada zafiyetlerin giderileceği müjdesini de içeriyor.
“Döviz kuru, iner de çıkar da…” demesi, fikren baskıcı kur düşüncesinden artık dalgalı kur sistemine geçişi düşündüklerini de gösteriyor. Ne de olsa döviz kurunu baskılayacakları bir kaynakları artık ellerinde kalmadı. Yeni kaynak bulmak ise geçmişe göre çok daha zahmetli ve maliyetli. Üstelik sürdürülebilirliği de çok zor.
Türk kamuoyunun önemli bir kesimi artık karşılaştığı ekonomik olumsuzlukları iliklerine kadar yaşıyor ve durumunu geçmişiyle kıyas yaparak, düzenli şekilde fakirleştiğini fark ediyor. Artan döviz kurunun hayatına olumsuz yansıması olduğu gerçeğinin, Sayın Bakan’dan çok daha fazla farkında. Bu da önemli bir kazanım sayılır!..
[Prof. Dr. Ercan Ekmekçioğlu] 17.8.2020 [TR724] erekoglu@web.de
Programdan bariz anlaşılıyor ki artık Türkiye’de adı konmamış bir “saltanat rejimi” var. Bir zamanlar ülkeyi “şirket yönetir gibi profesyonellikle yönetme” vaadinde bulunanların geldikleri nokta oldukça dramatik. Bu program, Türkiye kamuoyunca şüphe duyulan birçok konuda, kesin kanaat oluşmasına da vesile oldu denebilir.
İktidarın (ve ortaklarının) güç sarhoşluğu içinde oldukları aşikâr. Sayın Bakan’ın “Muhalefet ne demiş diye merak eder, izler misiniz?” sorusuna verdiği cevap yenilir yutulur gibi değil: “Hayır… asla, kesinlikle!..”
Sığındığı referans isim ise büyük İslam alimi İmam-ı Gazali!.. Gazali’ye göre dört kesimle tartışılabilir, fakat bu kesimin üçü ile tartışmak israftır. Bunlar; haset sahipleri, ahmaklar ve aptallar…
Aklı sıra muhalefeti haset sahibi, ahmak ve aptal olarak değerlendiriyor. Türkiye’de milli bir ekonomi tesis ettikleri iddiasındaki bir bakanın bu ifadesi, aslında bu programla tüm maksadının tamamen algı olduğunun açıkça dışa vurumudur. Sonrasında vurguladığı nokta ise daha vahimdir; “görevlendirdiğimiz kişiler, bu kesimdekileri şayet suç unsurları varsa suç duyurusunda bulunabilmek için takip edip izliyorlar” diyor.
Tartışılabilecek dördüncü kesim içinse; öğrenmeye açık olan yani kendisini muhataba teslim edebilecek, kolaylıkla ikna olabilecek kişilerle diyalog içerisinde olacağız demesi, az önce de ifade ettiğim algı maksadını çok net şekilde bizlere gösteriyor.
Ekonomi bilimi sadece matematikle yetinmez, neredeyse %50’si toplum bilimi ve sosyal psikolojidir diyor. Hiç şüphesiz ki Türkiye toplumunu, 19 yıllık iktidarlarının büyük kısmında en çok bu gerçeklikle idare ettiler. Bunun için gerek duyduklarında ve çoğunlukla mukaddesatı kullandıkları gibi, ayrıca orta vadeli kumpaslarda kurgulayarak, gündemi hep arzu ettikleri gibi iradeleri doğrultusunda şekillendirebildiler.
19 YILDIR İKTİDAR KİM?
Sayın bakan ısrarla kriz lobilerinin ekonomi üzerindeki etki ve güçlerinden bahsederken, ele aldığı süre ise genel itibarla 7 yıllık geçmişle sınırlı kalmakta ve bu kesimlerin kendilerini çok meşgul ettiklerini ifade etmekte. Adeta kesintisiz 19 yıllık iktidarlarını unutmuşcasına.
Yeri geldiğinde de bu şer lobilerinin etkilerinin artık oldukça kırılarak minimize edildiği iddiasında bulunarak, Türkiye ekonomisinin artık kırılganlıklara karşı çok daha güçlü bir duruma dönüştürüldüğünü söylüyor. Yani tam bir tutarsızlık söz konusu.
Zaman zaman gerçekliklere dönerek, “dünya yanıyor Türkiye’nin de güllük gülistanlık olduğunu iddia edemeyiz” derken, tekraren “Pandemi süreci Türkiye’yi en az etkilemiştir, eski dönemlere göre artık çok güçlü bir Türkiye var” diyor.
Aslında örtülü niyeti ve maksadı, anlayana oldukça aşikâr. Zira bazı önemli noktalar algı ve söylemlerle halkın gözünden kaçırılmaya çalışılıyorken, bir takım gereksiz ve önemsiz hususlar ise, tehdit algısıyla da takviye edilerek halkın gözüne sokulmaya çalışılıyor.
Keza sayın bakanın program sunucusuna yönelik sorusu da bu gerçeği açıkça ele veriyor; “herhalde çok fazla sosyal medya takip ediyorsunuz!..”
Farkındayım, ekonomik olarak çok fazla değindiğim konu henüz olmadı ama Sayın Bakan’ın program boyunca içi dolu olan hemen hemen hiçbir iktisadi söylemi bulunmuyor. Meşhur bir hikâyede de geçtiği üzere, Sayın Bakan’ın söylemlerinin hangisi ve ne kadarı düzeltilebilir ki? Sorun da tam olarak bu zaten.
Türkiye’de ekonomi işleyişine etkisi, gücü ve olumlu katkısı neredeyse sıfırlanmış kurumlarla karşı karşıyayız. Her şey tıpkı “Cumhurbaşkanı anayasaya uymuyorsa, anayasayı ona uydurun” noktasında.
ALBAYRAK, TEK NET VERİ SUNMADI
İhtiyaç duyulan değişim ve dönüşüm, piyasaların taleplerine göre değil de Sayın Bakan’ın ve iktidarın tercihine ve kapasitesine göre gerçekleştirilmiş durumda. Dolayısıyla dikkate alınacak net, bir tane gerçek değer ve veri sunduğu söylenemez.
Bir iktidarın “güç sahibi olması” onun “güçlü” olduğu anlamına gelmez. Bilakis güçlü olan iktidar, zafiyetlerini bilen iktidardır. Sayın bakan programda, milli bir ekonomi için ekonominin kırılganlıkları noktasında çok daha güçlü, rekabet edebilir, üretim ve istihdamı öncelikli gören bir siyasete dönüşün sinyalini verdi. Bu tespit, gelinen noktada zafiyetlerin giderileceği müjdesini de içeriyor.
“Döviz kuru, iner de çıkar da…” demesi, fikren baskıcı kur düşüncesinden artık dalgalı kur sistemine geçişi düşündüklerini de gösteriyor. Ne de olsa döviz kurunu baskılayacakları bir kaynakları artık ellerinde kalmadı. Yeni kaynak bulmak ise geçmişe göre çok daha zahmetli ve maliyetli. Üstelik sürdürülebilirliği de çok zor.
Türk kamuoyunun önemli bir kesimi artık karşılaştığı ekonomik olumsuzlukları iliklerine kadar yaşıyor ve durumunu geçmişiyle kıyas yaparak, düzenli şekilde fakirleştiğini fark ediyor. Artan döviz kurunun hayatına olumsuz yansıması olduğu gerçeğinin, Sayın Bakan’dan çok daha fazla farkında. Bu da önemli bir kazanım sayılır!..
[Prof. Dr. Ercan Ekmekçioğlu] 17.8.2020 [TR724] erekoglu@web.de
Etiketler:
Prof. Dr. Ercan Ekmekçioğlu
Zamanın dili ile köyümün yağmurları [Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan]
Yıllar önce Ortaasya’da bir ülkede genç bir inşaat mühendisi ve aynı zamanda müteahhit olan bir arkadaşla karşılaşmıştım. Bu arkadaşın çocukluğu Almanya’da geçmişti ve o zamanki kültürel farklılıklar dahil çok değişik zorlukları yaşamıştı. Kendisi aynı zamanda sanatçı olan bu arkadaşımız, sazıyla kendisinin hem yazdığı hem de bestelediği o günlere ait acıklı ve hüzünlü türküler söylemişti bize. Babasının ve diğer insanların işçi olarak çalıştıkları, dil bilmedikleri için karşılaştıkları zorluklar gibi çok değişik konulara da bu türkülerinde dillendirmişti.
Ben kendisine artık o günlerin geride kaldığını, şu anda kendilerinin nesilleri olan insanların bulundukları ülkede, o ülkenin dilini bilen, kültürünü bilen ve kendi kültürüyle bu ülkelere entegre olarak asimile olmadan yaşayan ve iş yerinde farklı milletlerden insanları da çalıştıran iş adamlarının oluştuğunu ve dolayısıyla bu türkülerin de değişmesi gerektiğini, ümit veren ve geleceğe ümitle bakılmasını teşvik eden yeni türküler hazırlamasını ve söylemesini tavsiye etmiştim. Nitekim ben o ülkeden ayrılmadan arkadaşımız hakikaten bu şekilde, güncelleştirilmiş, çok güzel tabiriyle zamanın dili içinde ümit, azim ve kararlılıkla içi doldurulmuş türküler yazıp söyledi.
Aslında hayatın hemen her safhasında yani bilim teknik, sanat, insani ilişkiler gibi her konuda günün,zamanın dili denilen, içinde yaşanılan zamanın anlayışına uygun yaklaşımlar içinde olabilmek çok önemlidir. Önceki kuşaklar bizim zamanımızda böyle yapılırdı dediklerinde onları da hoş karşılayarak, evet o yaklaşımlar da güzel ama şu andaki yaklaşımlarda da şu şu güzellikler var diyerek bir taraftan onları kırmamak, bir diğer taraftan da günün anlayışı ve düşüncesine göre hareket etmek de bugünün insanına düşen bir görevdir.
Hani hep anlatılır dede torununa demiş ki; “Bizim zamanımızda on para ile bakkala gidilirdi, her şey alınırdı”. Torunu da dedesine “ dede şimdi onunla hiçbir şey alamazsın, her yere kamera konulmuş” demiş. Her ne kadar fıkra gibi bir anlatım ama günün anlayış ve yaklaşımını çok güzel tasvir eden bir durum. Zamanın dilini aynen bunun gibi güzel bir şekilde izah eden bir karikatürde,ayağına taş bağlayarak çok yüksekten kendini denize atıp intihar etmekte olan birisine yine bir çocuk;”amca formatlamadan önce bir resetlemeyi deneseniz” diyordu.Yani kendini yok etme yerine kafandaki bütün problemleri sil,kurtulursun demek istiyordu.
Bunun kadar önemli olan ikinci bir mesele de insanlara daima güzel hedefler gösterebilme, ayakları yere basan gerçekçi ümitler verebilme ve azim ve kararlıkla da bunların içinin doldurulmasını tavsiye edebilme sanatla, konuşmayla, konferansla, sohbetle yapılması gereken konulardır. Dünya tarihi göç gerçekleri ve göç hikayeleri ile doludur.İnsanoğlu varolduğu günden beri zulüm,savaş,kıtlık gibi sebeplerle göçler olmuştur.Şu anda da dünyada 60 milyondan fazla göçmen vardır.Bunların büyük bir kısmı gidilen ülkeye iltica şeklindedir. Tarih boyunca bir ülkeden bir ülkeye göç eden insanların o ülkeden aldıkları yanında o ülkeye de çok değişik konularda ciddi katkıları olmuştur,olmaktadır ve bundan sonra da olacaktır.
İşte bu noktadan hareketle içinde yaşadığımız son zulüm hadiseleri dolayısıyla dünyanın dörtbir yerine giden farklı meslek gruplarından arkadaşlarımız bir yandan gittikleri bu ülkelerin dilini, kültürünü, değişik özelliklerini öğrenirken, ülkelerin insanları da bu insanlardan bizim kültürümüz, düşüncelerimiz, yaklaşım tarzlarımız hakkında bilgi sahibi olmaktadırlar.
Biz de bu ülkelerde sanat, kültür, edebiyat ve değişik sahalarda eserler ortaya koyacağız.Bunları yaparken, hem kendi özelliklerimizi ve güzelliklerimizi, hem de o ülkelerin özelliklerini ve güzelliklerini işin içine katıp,aynı zamanda o esnada içinde bulunduğumuz halet-i ruhiyeyi de dikkate alarak günün anlayışı çerçevesinde eserler ortaya çıkacak,çıkmaya da başlamıştır. Tarihte geçmişte olduğu gibi,özellikle içinde yaşadığımız zaman diliminde, hayatı kolaylaştırma adına teknik ve teknolojideki gelişmeler açısından Apple’ın kurucusu,vefat etmiş olan Steve Jobs, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, SpaceX’in kurucusu Elon Musk görünür ve bilinir örneklerdendir ve dünyanın en zenginleri arasında yer almaktadırlar. Burada önemli olan konu, her ne sebeple olursa olsun bir ülkeden bir ülkeye göç etmiş insanların moral ve motivasyonlarını sağlam tutarak sağlıklı bir şekilde ayakta kalabilmeleridir.
Bu iş,yani sebep ne olursa olsun göç konusu,ilk defa bizim başımıza gelmiyor, son defa da bizim başımıza gelmiş değil. İnsanlık var oldu olalı hep olmuş, olmaya devam ediyor ve bundan sonra da olacak.Bu göçlere sebep olan zalimler, haksızlar, hukuksuzlar ergeç halkın da Hakkın da nazarında hem bu dünyada hem de her şeyin hesabının inceden inceye sorulduğu öbür alemde hesaplarını verecekler,hakları gaspedilenler haklarını alacaklar bu işin bir yanı.Ama işin bir diğer yanı da,inanan insanlar açısından, hadise bittikten sonra kader perspektifiyle bakılınca uzun bir zaman diliminde,hatta ancak öbür alemde anlaşılabilecek hikmet yönleri vardır.
Geçtiğimiz günlerde, öğretmen arkadaşımız Ali Güngör’ün daha önceden var olan “beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” türküsünü günümüz şartlarına uyarlayarak, herkesin de bilme durumundan hareketle aynı güfteyi de kullanarak önemli bazı yerlerini değiştirmesi,eklemeler yapması ve insanlarla paylaşması işte bu güzel örneklerden birisidir. Ali Güngör burada, içindeki hüznü,haksızlık yapanlara sitemini,”evet köyümden çıktım, farklı bir coğrafyaya geldim, tekrar köyüme döneceğim orada yaşayacağım orada öleceğim düşüncesi değil de, evet orası benim yine köyüm, ama dünyada benim köyüm gibi başka köyler de var, benim köyümdeki insanlar gibi başka köylerde de insanlar var, benim köyümdeki kültürler gibi başka köylerde de kültürler var” düşüncelerinden hareketle böyle bir eser meydana getirmiş.
Adını da bu haklı sitemlerinden dolayı “Beni köyümün yağmurları ile yıkamasınlar” şeklinde değiştirmiş ve Zakir Yıldırım da yorumlayarak youtube’a koymuşlar.Türkü şu hale gelmiş;
“Beni gurbetin yağmurları ile yıkasınlar
Benim yağmurum köyümden de gelir buralara
Beni Ege’nin, beni Meriç’in sularında buharlaşan yağmurlarla yıkasınlar
Tıpkı, deryalara gark olan çocuklar gibi, yiğitler gibi
Mezarlara kefenli de konsa kefensiz de konsa
Her su yıkayıp arındırmaz mı kulları
Denizden de olsa nehirden de olsa
Beni köyümün yağmurlarında yıkamasınlar
Beni yıkayacak yağmur ulaşır bana her yerde
Hücrede de vuslatta da olsa hainler mezarlığında da
Kaderdeki yazılı ağaç tabut verir, tezgâh da kumaş
Sürgünde de olsa gaybubette de olsa
Beni köyümün yağmurlarıyla yıkamasınlar
Zulme uğrayanların gözlerinden akan sularla yıkasınlar
Beni Ege’nin Meriç’in sularında buharlaşan yağmurlarla yıkasınlar
Beni arşı titreten acıların şahidi meleklerin gözyaşları ile yıkasınlar”
Her yönüyle tebriğe şayan bir eser, örnek bir eser, göç eden insanların yani muhacirlerin mutlaka dikkate alması gereken bir eser olarak değerlendirilmelidir. Benzer başka insanların da çok değişik konularda bu şekildeki zamanın dilini, içinde bulundukları mekanın anlayışına, kendi değerlerimizin ve yaklaşımlarımızın da içinde olduğu bir çerçeve içinde takdim edebileceklerine dair mükemmel bir yaklaşım. Bundan dolayı Ali Güngör’ü ve güzel yorumuyla da Zakir Yıldırım’ı tebrik ediyorum. Değişik arkadaşlardan farklı alanlardaki bu şekildeki güzel yaklaşımları bekliyoruz. Çünkü bu yaklaşımlar, insanın anlam arayışı çerçevesinde, yani hayatın anlamını gerçekten anlayabilme yönüyle farklı bakışların tezahürleri. Her kültürün bir diğer kültürden aldığı,alacağı ve o kültüre verdiği,vereceği hususlar olmuştur, olmaktadır ve bundan sonra da olacaktır.
Bu alışverişlerin olabilmesinin en önemli şartı da bu durumlardaki insanların, yani muhacirlerin motivasyonlarının ve ruh sağlıklarının muhafaza edilmiş olmasıdır. Tabii ki bu konu kolay bir durum değildir, ama üstesinden de gelinmesi gereken bir konudur, gelinemeyecek bir konu da değildir. Hayat her çeşit sürprizle doludur. İnsanın bu sürprizlere hazırlıklı olması gerekir. Ne her zaman tozpembe ne de kapkaranlık zaman dilimleri vardır. Bazen öyle bazen böyle. Madem ki bu hayat geçicidir ve bu dünya bir imtihan dünyasıdır, asıl kalıcı olan ve sonsuz zaman dilimi içinde bulunan öbür alem yani ahiret vardır. O zaman hadiseleri bu çerçeve içinde değerlendirmek ve her şeyin değerini ona göre vermek gerekir. İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır prensibince hareket etmek, insanlara faydalı olmak, kendisi haksızlığa uğrasa bile hakkını arama yanında asla başkasının hakkını yememe gibi prensipleri yine bu asıl alemi kazanma yolundaki esaslardır. Rabbim, hepimizi bu güzellikleri anlayan yaşayan, yaşatan insanlardan eylesin.
[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 16.8.2020 [TR724]
Ben kendisine artık o günlerin geride kaldığını, şu anda kendilerinin nesilleri olan insanların bulundukları ülkede, o ülkenin dilini bilen, kültürünü bilen ve kendi kültürüyle bu ülkelere entegre olarak asimile olmadan yaşayan ve iş yerinde farklı milletlerden insanları da çalıştıran iş adamlarının oluştuğunu ve dolayısıyla bu türkülerin de değişmesi gerektiğini, ümit veren ve geleceğe ümitle bakılmasını teşvik eden yeni türküler hazırlamasını ve söylemesini tavsiye etmiştim. Nitekim ben o ülkeden ayrılmadan arkadaşımız hakikaten bu şekilde, güncelleştirilmiş, çok güzel tabiriyle zamanın dili içinde ümit, azim ve kararlılıkla içi doldurulmuş türküler yazıp söyledi.
Aslında hayatın hemen her safhasında yani bilim teknik, sanat, insani ilişkiler gibi her konuda günün,zamanın dili denilen, içinde yaşanılan zamanın anlayışına uygun yaklaşımlar içinde olabilmek çok önemlidir. Önceki kuşaklar bizim zamanımızda böyle yapılırdı dediklerinde onları da hoş karşılayarak, evet o yaklaşımlar da güzel ama şu andaki yaklaşımlarda da şu şu güzellikler var diyerek bir taraftan onları kırmamak, bir diğer taraftan da günün anlayışı ve düşüncesine göre hareket etmek de bugünün insanına düşen bir görevdir.
Hani hep anlatılır dede torununa demiş ki; “Bizim zamanımızda on para ile bakkala gidilirdi, her şey alınırdı”. Torunu da dedesine “ dede şimdi onunla hiçbir şey alamazsın, her yere kamera konulmuş” demiş. Her ne kadar fıkra gibi bir anlatım ama günün anlayış ve yaklaşımını çok güzel tasvir eden bir durum. Zamanın dilini aynen bunun gibi güzel bir şekilde izah eden bir karikatürde,ayağına taş bağlayarak çok yüksekten kendini denize atıp intihar etmekte olan birisine yine bir çocuk;”amca formatlamadan önce bir resetlemeyi deneseniz” diyordu.Yani kendini yok etme yerine kafandaki bütün problemleri sil,kurtulursun demek istiyordu.
Bunun kadar önemli olan ikinci bir mesele de insanlara daima güzel hedefler gösterebilme, ayakları yere basan gerçekçi ümitler verebilme ve azim ve kararlıkla da bunların içinin doldurulmasını tavsiye edebilme sanatla, konuşmayla, konferansla, sohbetle yapılması gereken konulardır. Dünya tarihi göç gerçekleri ve göç hikayeleri ile doludur.İnsanoğlu varolduğu günden beri zulüm,savaş,kıtlık gibi sebeplerle göçler olmuştur.Şu anda da dünyada 60 milyondan fazla göçmen vardır.Bunların büyük bir kısmı gidilen ülkeye iltica şeklindedir. Tarih boyunca bir ülkeden bir ülkeye göç eden insanların o ülkeden aldıkları yanında o ülkeye de çok değişik konularda ciddi katkıları olmuştur,olmaktadır ve bundan sonra da olacaktır.
İşte bu noktadan hareketle içinde yaşadığımız son zulüm hadiseleri dolayısıyla dünyanın dörtbir yerine giden farklı meslek gruplarından arkadaşlarımız bir yandan gittikleri bu ülkelerin dilini, kültürünü, değişik özelliklerini öğrenirken, ülkelerin insanları da bu insanlardan bizim kültürümüz, düşüncelerimiz, yaklaşım tarzlarımız hakkında bilgi sahibi olmaktadırlar.
Biz de bu ülkelerde sanat, kültür, edebiyat ve değişik sahalarda eserler ortaya koyacağız.Bunları yaparken, hem kendi özelliklerimizi ve güzelliklerimizi, hem de o ülkelerin özelliklerini ve güzelliklerini işin içine katıp,aynı zamanda o esnada içinde bulunduğumuz halet-i ruhiyeyi de dikkate alarak günün anlayışı çerçevesinde eserler ortaya çıkacak,çıkmaya da başlamıştır. Tarihte geçmişte olduğu gibi,özellikle içinde yaşadığımız zaman diliminde, hayatı kolaylaştırma adına teknik ve teknolojideki gelişmeler açısından Apple’ın kurucusu,vefat etmiş olan Steve Jobs, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, SpaceX’in kurucusu Elon Musk görünür ve bilinir örneklerdendir ve dünyanın en zenginleri arasında yer almaktadırlar. Burada önemli olan konu, her ne sebeple olursa olsun bir ülkeden bir ülkeye göç etmiş insanların moral ve motivasyonlarını sağlam tutarak sağlıklı bir şekilde ayakta kalabilmeleridir.
Bu iş,yani sebep ne olursa olsun göç konusu,ilk defa bizim başımıza gelmiyor, son defa da bizim başımıza gelmiş değil. İnsanlık var oldu olalı hep olmuş, olmaya devam ediyor ve bundan sonra da olacak.Bu göçlere sebep olan zalimler, haksızlar, hukuksuzlar ergeç halkın da Hakkın da nazarında hem bu dünyada hem de her şeyin hesabının inceden inceye sorulduğu öbür alemde hesaplarını verecekler,hakları gaspedilenler haklarını alacaklar bu işin bir yanı.Ama işin bir diğer yanı da,inanan insanlar açısından, hadise bittikten sonra kader perspektifiyle bakılınca uzun bir zaman diliminde,hatta ancak öbür alemde anlaşılabilecek hikmet yönleri vardır.
Geçtiğimiz günlerde, öğretmen arkadaşımız Ali Güngör’ün daha önceden var olan “beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” türküsünü günümüz şartlarına uyarlayarak, herkesin de bilme durumundan hareketle aynı güfteyi de kullanarak önemli bazı yerlerini değiştirmesi,eklemeler yapması ve insanlarla paylaşması işte bu güzel örneklerden birisidir. Ali Güngör burada, içindeki hüznü,haksızlık yapanlara sitemini,”evet köyümden çıktım, farklı bir coğrafyaya geldim, tekrar köyüme döneceğim orada yaşayacağım orada öleceğim düşüncesi değil de, evet orası benim yine köyüm, ama dünyada benim köyüm gibi başka köyler de var, benim köyümdeki insanlar gibi başka köylerde de insanlar var, benim köyümdeki kültürler gibi başka köylerde de kültürler var” düşüncelerinden hareketle böyle bir eser meydana getirmiş.
Adını da bu haklı sitemlerinden dolayı “Beni köyümün yağmurları ile yıkamasınlar” şeklinde değiştirmiş ve Zakir Yıldırım da yorumlayarak youtube’a koymuşlar.Türkü şu hale gelmiş;
“Beni gurbetin yağmurları ile yıkasınlar
Benim yağmurum köyümden de gelir buralara
Beni Ege’nin, beni Meriç’in sularında buharlaşan yağmurlarla yıkasınlar
Tıpkı, deryalara gark olan çocuklar gibi, yiğitler gibi
Mezarlara kefenli de konsa kefensiz de konsa
Her su yıkayıp arındırmaz mı kulları
Denizden de olsa nehirden de olsa
Beni köyümün yağmurlarında yıkamasınlar
Beni yıkayacak yağmur ulaşır bana her yerde
Hücrede de vuslatta da olsa hainler mezarlığında da
Kaderdeki yazılı ağaç tabut verir, tezgâh da kumaş
Sürgünde de olsa gaybubette de olsa
Beni köyümün yağmurlarıyla yıkamasınlar
Zulme uğrayanların gözlerinden akan sularla yıkasınlar
Beni Ege’nin Meriç’in sularında buharlaşan yağmurlarla yıkasınlar
Beni arşı titreten acıların şahidi meleklerin gözyaşları ile yıkasınlar”
Her yönüyle tebriğe şayan bir eser, örnek bir eser, göç eden insanların yani muhacirlerin mutlaka dikkate alması gereken bir eser olarak değerlendirilmelidir. Benzer başka insanların da çok değişik konularda bu şekildeki zamanın dilini, içinde bulundukları mekanın anlayışına, kendi değerlerimizin ve yaklaşımlarımızın da içinde olduğu bir çerçeve içinde takdim edebileceklerine dair mükemmel bir yaklaşım. Bundan dolayı Ali Güngör’ü ve güzel yorumuyla da Zakir Yıldırım’ı tebrik ediyorum. Değişik arkadaşlardan farklı alanlardaki bu şekildeki güzel yaklaşımları bekliyoruz. Çünkü bu yaklaşımlar, insanın anlam arayışı çerçevesinde, yani hayatın anlamını gerçekten anlayabilme yönüyle farklı bakışların tezahürleri. Her kültürün bir diğer kültürden aldığı,alacağı ve o kültüre verdiği,vereceği hususlar olmuştur, olmaktadır ve bundan sonra da olacaktır.
Bu alışverişlerin olabilmesinin en önemli şartı da bu durumlardaki insanların, yani muhacirlerin motivasyonlarının ve ruh sağlıklarının muhafaza edilmiş olmasıdır. Tabii ki bu konu kolay bir durum değildir, ama üstesinden de gelinmesi gereken bir konudur, gelinemeyecek bir konu da değildir. Hayat her çeşit sürprizle doludur. İnsanın bu sürprizlere hazırlıklı olması gerekir. Ne her zaman tozpembe ne de kapkaranlık zaman dilimleri vardır. Bazen öyle bazen böyle. Madem ki bu hayat geçicidir ve bu dünya bir imtihan dünyasıdır, asıl kalıcı olan ve sonsuz zaman dilimi içinde bulunan öbür alem yani ahiret vardır. O zaman hadiseleri bu çerçeve içinde değerlendirmek ve her şeyin değerini ona göre vermek gerekir. İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır prensibince hareket etmek, insanlara faydalı olmak, kendisi haksızlığa uğrasa bile hakkını arama yanında asla başkasının hakkını yememe gibi prensipleri yine bu asıl alemi kazanma yolundaki esaslardır. Rabbim, hepimizi bu güzellikleri anlayan yaşayan, yaşatan insanlardan eylesin.
[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 16.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)