İbretlik manzara: Aynı gün Avrupa, cinsel istismara ‘hayır’, AKP ‘evet’ dedi [Mehmet Dinç]

18 Kasım günü ibretlik bir tevafuka sahne oldu. Avrupa’da  “Çocuklara cinsel istismara hayır” günü yaşanırken, çocukların korunması planlar yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Millet Meclisinde, dindar muhafazakar parti tarafından tecavüzcüleri Aklayacak düzenleme yapıldı.

Pedofili, cinsel istismar veya tecavüz sadece Türkiye’nin değil dünyanın sorunu. Avrupa Konseyi’nin 47 üye ülkede yaptığı araştırmaya göre çocukların yaklaşık yüzde 70-85’i cinsel istismara maruz kalıyor. Vakıaların yüzde 90’ı polise bildirilmiyor. Korkunç tarafı ise, güven çemberindeki birinci dereceden aile fertleri tarafından cinsel istismara uğruyor. Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu bu konu ciddiye alarak kampanyalar, koruma tedbirleri, caydırıcı cezalar getiriyor. Diğer taraftan Türkiye’de ise AKP hükümeti, diğer adi suçlular gibi tecavüzlüleri de aklıyor.

Çocuklara cinsel istismar, evde, okulda, sokakta, webcam’da gerçekleşebiliyor hatta çocukların güven çemberindeki yani birinci veya ikinci dereceden aile fertleri tarafından işlenebiliyor. Özellikle güven çemberi tarafından işlenen cinsel istismarlar, çocuğun fiziksel ve zihinsel sağlığına uzun ömürlü zararlar verebiliyor.

Bu suçların önlemesi için, faillerin kovuşturulması, mağdurların korunması gerektiği gibi toplum olarak, çekinmeden sorunu tartışmak ve çözüm yolları bulmak gerekiyor.

Avrupa Konseyi bu çerçevede 2007 yılında öncü bir anlaşma kabul etti. İspanya’nın Lanzarote’de adasında, 2007 yılında imzalanan “Lanzarote sözleşmesini” Türkiye aynı yıl kabul etti. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeye 47 ülkeden sadece 4 ülke, Norveç, İngiltere, İsviçre  ve Azerbaycan tanımadı.

Anlaşma, önleyici tedbirler, mağdurlara yardım, yardım hatları,  çocukların kötü yola sevk edilmesi, çocuk pornografisi, yardım ve yataklık, caydırıcı cezalar, yaptırımlar ve tedbirler gibi bir dizi madde yer alıyor.

Avrupa: Çocukları koruyalım, AKP: Tecavüzcüleri koruyalım

Konsey geçtiğimiz yıl, 18 Kasım gününü cinsel şiddeti durdurmak için çocukların cinsel istismara karşı korunması  günü ilan ederek bir adım daha attı. Bu sayede toplumun cinsel istismara veya sömürüye karşı farkındalık kazandırmak. Korunmaya yönelik tartışmalar açmak, mağdurların damgalanmasına yönelik çalışmalar yapmak.

AKP’nin 17 Kasım’ı 18 Kasım’a bağlayan Cuma gecesi meclisten geçirdiği önerge ile cezaevlerinde cinsel istismar ve tecavüz sucundan yatan 4bin sapık için sokaklara çıkma ve yeni tecavüz vakaları demektir.

***

45 çocuğa istismar 10 çocuğa tecavüz edenler unutturuldu!

Karamanda 10 yaşlarındaki 45 öğrenciye cinsel istismar ve 10 çocuğa tecavüz olayı duyuldu. Bir taraftan toplumda infiale yol açarken diğer taraftan dindar! Kesim, bakanıyla gazetecisiyle tecavüzcüleri koruma derdine düştü. Haberi yapan gazeteci hükümet yetkilileri tarafından “fasık” ilan edildi. Tecavüz ve cinsel istismar olaylarının , Karaman imam hatip lisesi mezunlarının kiraladığı evlerde olduğu ortaya çıksa da olay kapatıldı.

Bu iğrenç olaya en sert tepki koyması gereken yetkili, Aile ve sosyal politikalar bakanı Sema Ramazanoğlu ise “bir kere rastlanmış durum, kurum karalanmamalı” açıklamasıyla insanları bir kez daha kahretti.

Bir tarafta mağduru koruma, diğer tarafta tecavüzcüyü koruma

Konsey genel sekreteri Jagland, üye devletlere, mağdur çocuklara fiziksel ve zihinsel açıdan tamamen iyileşinceye kadar tıbbi ve psikolojik destek verilmesi noktasında çağrıda bulunurken, Türkiye’de başsavcılık ailelerin şikâyetçi olmamalarını gerekçe göstererek 45 çocuğa tecavüz olayında dava açılmasa gerek olmadığına karar verdi. Jagland ayrıca cezai ve adli işlerin çocuğun uğradığı travmayı daha da artıracak şekilde yürütmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Bir tarafta “gavur” Avrupa’nın çocuk ve nesli korumak için çırpınışları, diğer taraftan dindar muhafazakar Akp’nin tecavüzü ve tecavüzcüleri rahatlatması, kafamızı ellerimizin arasına alıp düşünmemiz gereken bir durum. Bu açıdan bakınca, “dindar nesil yetiştireceğiz” sloganlarıyla oy toplayan din istismarcılarının, çocukların cinsel istismarına daha fazla yol açacak düzenleme yapması çok da şaşırtıcı değil.

Mehmet Dinç, 19.11.2016 /TR724

Siyasal İslamcı olmak ne güzel! [Barbaros J. Kartal]

Erdoğan, Pakistan gezisinde vekillere konuştu. Beklendiği gibi  konuşmasının bir bölümünü Cemaate ayırdı. Dinlerarası diyalog hakkında olumsuz sözler söyledi. Ancak yine baltayı taşa vurdu çünkü arşiv dinlerarası diyaloğun  öneminden bahseden onlarca konuşması ile dolu. Kendi STK’larının düzenlediği özel toplantılar bile var.

Erdoğan’ın bu sözlerinden sonra Papa’ya Kasım 2014 tarihinde (yani Cemaat’in ‘terör örgütü’ olduğunu keşfettiği tarihten sonra) yazdığı mektup tekrar gündeme geldi. Papa için Kutsiyetpenahları saygı ifadesini kullanan Erdoğan bakın ne diyor?: “Günümüzde farklı dinlerin mensupları arasında diyaloğa ve karşılıklı anlayışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Katolik âleminin ruhani liderliği görevini üstlendiğiniz tarihten bu yana dünya barışı ve insanlığın kardeşliği ve huzuru için göstermekte olduğunuz değerli gayretlerinizi takdirle izlemekteyim.”

Siyasal İslamcılık böyle birşey işte. İlke ya da prensip diye bir şey yok. Karşıdaki kitleye göre sözler değişir, fikirler değişir. Şimdi, biz dinlerarası demedik din mensupları arası dedik diye savunma yaparlar. Cemaatin yaptığı her şeyi taklit ederken bunu beceremeyeceklerini anlamış olmalılar ki bunu kötülüyorlar.

Aslında siyasal İslamcı olmak güzel bir şey, hiç yüzün kızarmıyor. Hiç utanmıyorsun.

 ***

SİZ HABER YAPABİLİYOR MUSUNUZ?

Geçen yazıda “Madem Cemaat belaltı kasetler üreten bir yapı AKP’illerin neden kasedi yok?” diye sormuştuk. Bir arkadaşım uyardı, ‘Şimdi bir kaset çıkar Cemaate bağlarlar görürsün.’ dedi.

Bütün kamuoyu gördü ki Cemaatin ne şiddetle bir işi varmış ne de bir kriminal yapılarla. Eğer öyle olsa idi on binlerce insandan bir tanesi işi ellerinden alınırken, bütün malvarlıklarına el konulurken tırnak makası olsun çekerdi. Zaten bunu bildikleri için yalan söyledin mi çok büyük söyleyeceksin taktiği ile darbe gibi büyük bir olay tezgâhladılar.

Ne dediği genelde anlaşılmayan Yasin Aktay bile geçen gün bunu açık açık itiraf etti. Bir gün kim kime ateş açmış belli olduğunda her şey çok farklı olacak.

Eğer Cemaat iddia edildiği gibi bir yapı olsa idi 17-25 Aralık ile 15 Temmuz arasında AKP ile en kötü olduğu zamanda bunlar çıkardı. Bu saatten sonra çıkacak kasetlerin adresi gözlüğünü takıp seyreden, “Bunun daha net olanı yok mu?” diyen zata aittir.

Kamera kayıtta diye manşet atıp şu an kendisini savunamayacak insanlara iftira atan Ergenekon artıklarına: Daha geçen ay patronunuzun ses kaydı bakanın maillerinde çıktı. Sahi siz bunu haber bile yapamadınız değil mi?

 ***

ÜÇÜ BİR ARADA

Ülkede darbe oluyor. MİT size haber vermiyor. Bize öyle söylediniz. Ama başındaki adam hala görevinde. Bir komutan düşünün altına sahip çıkamıyor verdiği emirlere rağmen ülke kan gölüne dönüyor. Bize öyle söylendi. Ama hala görevde. Sizce kendisine darbe yapılan bir insan bu iki kişinin hala görevde olmasına izin verir mi? Hele hele korkusundan fizandaki hademeyi bile işten atan birisi? Bunlara bir daha güvenir mi? Bu yaverlerin ne özelliği var ki bu kadar skandaldan sonra hala görevdeler?

Artık herkesin bildiği bir gerçek var. Darbeyi biliyorlardı ve engellemediler. Meclis komisyonuna gelmemeleri bile her şeyi anlatmıyor mu? Siz kimsiniz, ne ayrıcalığınız var da bizzat sizin görev alanınıza giren bir konu ile ilgili “milli iradenin” tecelli ettiği meclise gelip sorulara muhatap olmazsınız? O gece hayatını kaybedenlerin yakınlarını kahramanlık hikayeleri ile vatan-millet-Sakarya edebiyatı ile şehit olmanın güzelliği ve maddi imkanlarla susturabilirsiniz. Ama gerçekler herkes tarafından öğrenildiğinde bakalım ne yapacaksınız.?

Barbaros J. Kartal, 19.11.2016 /TR724

Cinsel istismar meşrulaşıyor [Haber-İnceleme: Ali Mirza Yazar]

Cinsel istismar suçunda mağdur ile failin evlenmesi halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya cezanın ertelenmesine imkan veren düzenleme tartışmalara rağmen Meclis’te oylandı. Ancak CHP’lilerin ‘açık oylama’ talebi sebebiyle yeterli oya ulaşılamadığı için henüz Meclis’ten geçmedi.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Tecavüzcüleri kesinlikle kapsamamaktadır… Düzenleme; sadece evlenmiş; ama yaş şartı nedeniyle nikah yapamamış olanların, resmî nikahla evlenmeleri halinde uygulanacaktır. Düzenleme; sadece dışarıdaki kadının, içerdeki kocanın, bu evlilikten doğmuş çocukların ve ailelerin mağduriyetini gidermeye yöneliktir” diyor.

Peki ‘yaş şartı nedeniyle nikah yapamamış olmak’ ne demek? Medeni kanun zaten 16 yaşından itibaren evliliğe belli şartlar dahilinde kapıyı aralamış. 15 yaş ve altında bir çocuk için ‘rıza’nın anlamı var mı? Ayrıca tecavüz suçunu işleyerek hapse düşmüş birisi ailelerin araya girmesi ve toplumsal baskı sonucu ‘rızası var’ denilip bu düzenleme ile tahliye olacak.

Bu düzenlemenin amacı rızası olup olmadığına bakılmaksızın 15 yaşından küçük bir çocukla nikahlı veya nikahsız birlikte olduğu için TCK 103’e göre cezalandırılan 4000 kişinin cezadan kurtulmasını sağlamaktır.

15 yaşından küçük çocuklarla ilgili yargıdaki ilk skandal değil bu maalesef.

Daha önce de Türk Ceza Kanunu’nun 103. Maddesinde 15 yaş ayrımı vardı. 15 yaştan önce cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmasa da yaşı küçük çocuğa karşı cinsel istismarda bulunan kişiye 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası verilmesi yer alıyordu. Mağdurun ruh ve beden sağlığı etkilenmesi durumunda ise ceza 15 yıldan az olamıyor. 15 yaşından büyüklere karşı işlenmesi durumunda suçun oluşması için cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden aranıyor, bu unsurlar yoksa ceza verilemiyor, çünkü rıza ile meşru bir ilişki kurulduğu varsayılıyordu.

Taslakta 15 yaş sınırı kaldırılıyor ve aslında 15 yaşına kadar olan mağdurlara karşı cinsel istismar suçu işlenmesi durumunda da suçun oluşması için cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden aranıyor. Yani cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden yoksa, 13, 14 yaşındaki çocuklara karşı cinsel istismar, cinsel ilişki suç olmaktan çıkarılıyor.

Özellikle internet ortamında, yaşı küçük çocukların sorunlu kişiler tarafından istismara hedef olması düşünüldüğünde tehlikenin boyutunun büyüklüğü ortaya çıkıyor. İnternet üzerinden sosyal medya kullanan her çocuk, açık hedef haline geliyor. 13, 14 Yaşındaki çocuklar, cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın istismara uğradığında rıza ile gerçekleştiği için, eylem suç olmaktan çıkıyor. Yani bir şekilde, ikna edilmek suretiyle çocuklar ilişkiye zorlandığında, ceza ortadan kalkıyor.  

Bu kapsamdaki çocuklar için mahkemeler, cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olup olmadığını araştıracaktır. Bu tip suçların niteliği itibariyle genellikle insanların olmadığı mahallerde, mağdur ve failin baş başa olduğu mekanlarda işlendiği düşünüldüğünde, ispatlanması zor olacağını söyleyebiliriz.

Bir kısım öğrenci yurtlarında ya da okullarda istismara uğrayan çocuklar haber olmuştu. Maalesef bizim toplumumuzda küçük yaştaki bir çocuğu istismar eden kişi, çocuğun ve ailesinin bir şekilde çaresizlikle evliliğe ikna edilmesi durumunda ceza almaktan kurtuluyor. Mevcut yasal düzenlemede 15 yaşından küçük bir çocuğun cinsel istismara uğraması halinde ailenin veya çocuğun rızası olup olmadığına bakılmaksızın ceza veriliyordu. Yeni düzenleme ile bu fiili işleyen biri aile ve çocuğun rızası var denilerek cezadan kurtuluyor.

tecavuzcuyu-aklayan-onerge

Peki bu tasarı nereden çıktı?

Bafra’da bir çocuğun cinsel istismarı iddiasıyla açılan davaya bakan Bafra Ağır Ceza Mahkemesi, TCK’nın 103. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.

Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK), çocuğun cinsel yönden istismarını düzenleyen 103. maddesinin birinci fıkrasındaki “15 yaşını tamamlamamış her çocuğa karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranışın cinsel istismar sayılacağına” ilişkin hükmü iptal etti. Yüksek Mahkeme, bu tür davalara ilişkin yargılamada, her bir somut olayın özelliklerinin dikkate alınmasını ve buna göre ceza tayin edilmesini istedi. AYM, iptal kararı doğrultusunda yeni bir yasal düzenleme yapılması için hükümete 6 ay süre verdi. İptal kararına bazı üyeler muhalefet etti.

AYM KARŞI OY GEREKÇELERİ

Üyeler Emin Kuz, Engin Yıldırım ve Rıdvan Güleç, Anayasa Mahkemesinin daha önce verdiği TCK’nın 103/2. maddesinin iptaline ilişkin kararına katılmadıklarını, aynı gerekçelerle bu çoğunluk görüşüne de katılmadıklarını belirtti.

Üye Osman Alifeyyaz Paksüt, karşı oy gerekçesinde, çoğunluğun gerekçesinde, cinsel istismar suçuna verilecek cezaların gerek faillerin gerek mağdurların yaşı yönünden bir farklılaşmaya tabi tutulması görüşünün benimsendiğini belirtti. Bu benimsenmişse de salt iptal kararının, yaşı küçük faillere yönelik genel ve hakkaniyete uygun bir çözüm getirilmesini sağlamadığını savunan Paksüt, “İptal kararı, örneğin, 12-13 yaşındaki çocuğa yönelik 40-50 yaşlarındaki failin işleyebileceği bir cinsel istismar suçuna da 8 yıl hapsi çok görmek suretiyle toplumda infial yaratacak sonuçların önünü açmaktadır. Anayasa Mahkemesinin muradının bu olmadığına şüphe duymamaktayım. Nitekim bu tür sakıncaların önlenmesi için iptal hükmünün 6 ay sonra yürürlüğe girmesi öngörülmüştür.” değerlendirmesini yaptı.

Cinsel suçlarda somut ve özel durumlara ilişkin yeni kurallar konulması gerektiğine işaret eden Paksüt, ancak bu konunun iptal hükmü ile sağlanamayacağını kaydetti.

Üyeler Alparslan Altan ve Erdal Tercan’ın ortak hazırladığı karşı oy gerekçesinde de kanun koyucunun, 9 yıl önce bu düzenlemeyi yaparken, “bilinçli olarak bu suçlar için öngörülen cezaların önemli ölçüde artırdığını belirttiği” aktarıldı.

Altan ve Tercan’ın karşı oy gerekçesinde, kanun koyucunun bu düzenlemelerle 15 yaş altındaki çocukları mutlak bir koruma altına aldığı, kuralların, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm çocukların cinsel dokunulmazlığı ile beden ve ruh bütünlüğünün etkin şekilde korunmasını sağlamayı amaçladığı vurgulanarak, şu görüşlere yer verildi:

“Kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında, fiilin yol açması muhtemel zararları da göz önünde bulundurarak düzenlediği itiraz konusu kuralın, amaç ve araç arasında makul ve uygun bir ilişki kurduğu ve düzenlemenin amacına ulaşmaya elverişli ve orantılı olduğu anlaşıldığından kuralda hukuk devletine ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır. Çoğunluk gerekçesinde ifade edilen ‘ceza ile ulaşılmak istenen amacı her somut olayda gerçekleştirilebilecek orantıda ve ölçüde’ bir düzenlemenin nasıl yapılabileceği de ayrı bir tartışma konusudur. Kanun koyucudan uygulamada ve somut olaylarda ortaya çıkması muhtemel tüm olasılıklar için en ince ayrıntısına kadar düzenleme yapmasının istenmesi kanun kavramına aykırı olacağı gibi insan davranışlarının öngörülmezliği dikkate alındığında pek mümkün de değildir.”

Ali Mirza Yazar, 19.11.2016 /TR724

‘Maarif’i Yok Etme Vakfı [Erman Yalaz]

Sene 2008. Bir bahar ayında Başbakanlık Müsteşarlığının karşı koridorundaki bir odada üç kişi çay içiyordu. Daha önce TİKA’da görev yapmış bürokrat, misafirlerine Yunus Emre Enstitü adıyla oluşturulmak istenen bir kuruluşa ilişkin bilgi veriyordu. Türkçe eğitimi, dil merkezleri, sosyal yardım ağının kurulması vb girişimleri devlet de destekleme kararı almış, işi projelendirmişti. Dünyanın dört bir yanına giden Hizmet Hareketi gönüllülerini yakından bilen isim devreye girdi. Bu yapının güçlü olduğu yerler yerine, zayıf kalınan yerlerden başlanılabilir mi, diye teklifte bulundu. Diplomatik ve fiili anlamda Türkiye’nin nüfuzu daha hızlı ve etkin şekilde küresel zemine taşınabilirdi.

Cevap kısmen olumlu kısmen olumsuzdu: “Öyle olmalı, ama bu imkansız. Çünkü yetişmiş insan kaynağı yok. Bu enstitüler zaten Türk okullarının bulunduğu yerlerdeki insan kaynağından yararlanmak istiyor.” Enstitüler bir yıl sonra,  2009’da  kurulmaya başlandı. Bugün 37 ülkede faaliyet yürüten Yunus Emre Enstitüleri, insan kaynağı eksikliğine rağmen yine de bin bir fedakarlıkla bir yerlere geldi.

CUMHURUN BAŞI, MİLLETİN OKULLARININ KAPATILMASI DERDİNE DÜŞÜNCE

Memlekette paralel iftirası ve cadı avı yokken yaşanan bu olayın şahitleri bugün bu yapıyı, yurt dışındaki okulları ve özel eğitim kurumlarını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başı çektiği devlet yönetiminin kanlı bıçaklı düşman etmesine anlam veremiyordur kesin.

Türkiye’den 1990’lı yılların başında Orta Asya yolculuklarıyla başlayan, Uzakdoğu, Avrupa ülkelerinden sonra  Afrika ve Amerika’ya uzanan Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri Erdoğan ve AKP rejiminin açık hedefi. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulan Maarif Vakfı ise, yurt dışındaki bu okulları gözüne kestirmiş durumda. Gine ve Çad’daki okulların bu vakfa devredildiği haberleri yapılıyor bugünlerde. Çad’da böyle bir devir olmadığı, haberlerin yalan olduğu açıklandı. Pakistan ziyaretinde Erdoğan, aynı meseleyi gündem yaptı. Ülkede 24 milyon çocuğun eğitime erişim imkanı yokken, 21 yıl önce açılmış okulların Türk öğretmenlerine ilişkin siyasi karar alınması için baskı yaptı.

Türk okullarının bulundukları ülkelerde ve dünya eğitim sistemindeki başarıları Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, UNESCO, eğitim alanındaki sivil toplum yapılarınca tescillenmiş vaziyette. Çok dilli eğitim, bilim ve teknoloji merkezli müfredat, her ülkede küresel vatandaşlar yetiştirilmesi anlamına geliyor. Türkiye’dekiler bunu algılamakta güçlük çekse de dünyada dil, eğitim donanımı ile yetişmiş genç nesillerin kıymeti biliniyor, gelecekte de bilinecek.

DERSHANELERİ KAPATMA KARARINDAN SONRA PROJELENDİRİLDİ

Bu bilgilerden sonra Maarif Vakfı’nın kimlerden teşekkül ettiği, bundan sonra dünyada onu neler beklediğine bakmak gerekiyor. Maarif Vakfı Kanunu, 28 Haziran 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan üç ay içinde vakfa  1 milyon lira aktarılması da karara bağlandı. Sonra vakfın üyeleri atandı. AKP milletvekilleri, TÜRGEV yöneticileri, Varank’ın arkadaşları ve tabi topyekûn Erdoğan’ın Saray kadrosu olarak adlandırılacak bir ekip kuruldu.

Vakıf, önceleri bakanlığı bypass ederek eğitimin planlanması ve yönetimini AKP’ye yakın vakıflara bağlamak üzere kurulduğu eleştirileriyle gündeme geldi. Eleştiriler haksız değildi. Dershanelerle birlikte Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu da kapatılmıştı. ‘Maarif’ projesi eğitimdeki açıkları kapatan ve başarıyı Türkiye geneline yayan dershanelerin kapatılmasından sonra pişirilmeye başlanmıştı ve Erdoğan’ın iktidarda kalma hırsının aracı olarak ete kemiğe büründü.

İÇERİSİ OHALLE HALLOLDU, ŞİMDİ GÖZLERİ DIŞARIDA

Ardından 15 Temmuz sonrasında  binlerce eğitim kurumu, yurt ve üniversitenin kapatılması kararı geldi. Maarif Vakfı’nın Türkiye içinde yapacağı temizliği (!) darbe gerekçesiyle iki KHK ile hallediverdi hükümet. Şimdi vakfın yurt dışına konsantre olduğu görülüyor.

Hizmet Hareketi dünyanın 140 ülkesinde açtığı okul, eğitim kurumları, diyalog, dil ve kültür merkezleri ile varlığını sürdürüyor. Kimi Afrika ülkeleri ve Erdoğan’ın her türlü devlet imkanını kullanarak hamle yaptığı ülkeler dışında Maarif Vakfı eliyle Anadolu sermayedarlarının ve gönüllülerinin açtığı bu kurumların hepsine el konacağı iddiası, ülkelerdeki mer’i hukuk ve evrensel hukuk açısından imkansız. Peki neden yeni okullar açıp rekabet etmek yerine, dünyaya Türkiye’nin son yüzyılda ihraç ettiği en önemli değeri, eğitimcileri ve gerçek maarif kurumlarını yok etmek için çalışılıyor? Bunun tek cevabı var belki de; Hizmet düşmanlığı.

EĞİTİMDE SARAYIN PARALEL CEMAATİ…

Erdoğan’ın kurdurduğu Maarif Vakfı’nın ekibine dikkatlice bakmak ve ‘eğitimin geleceğinin’ nasıl bir ekibin inisiyatifine bırakıldığını görmek gerekiyor. Vakfın yöneticileri şöyle: Eski bakan, Cumhurbaşkanlığı danışmanı, TÜRGEV yöneticisi Prof. Ayşen Gürcan, AKP eski Çorum Milletvekili Cahit Bağcı, Mustafa Varank ile tapeleri ortaya çıkan AKP milletvekili adayı Selim Cerrah, “Başkanlık sistemi Türkiye için demokratik model” diyen Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) eski başkanlarından Prof. Birol Akgün doğrudan Erdoğan kontenjanından atandı.

Rize İmam Hatip Lisesi mezunu Selim Cerrah’ın özgeçmişinde “Milli Gençlik Vakfı ve İlim Yayma Cemiyeti olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşunun kurucusu ve üyesi” bilgisi yer alıyor. Osman Nuri Kabaktepe, Ordu doğumlu. O da bir imam hatipli; Fatsa İmam Hatip mezunu. Refah ve Fazilet partisi yöneticiliği en son Saadet Partisi Gençlik Kolları Başkanlığı yapmış. Yüksek maaş, diplomatik pasaport, 72 yaşına kadar görevde kalma güvencesi de bu üyelere verildi.

‘ASIL PARALEL YAPI BU…’

Maarif Vakfı’nın kuruluş kanunu Meclis’te görüşülürken CHP’li eğitimci Milletvekili Gaye Usluer, “Bu kanunla Milli Eğitim, Saray’a bağlanıyor, asıl parelel yapı bu!” demişti. Haklı çıktı. Hem vakfın atamaları hem icraatları gün gibi ortada.  Buna bir de vakıf yönetiminin ‘Siyasal İslamcılar’dan oluştuğu  değerlendirmesini eklemek gerekiyor. İdeolojik bir planın parçası her şey.

İSTİSMARCI MÜDÜRÜN MAARİFİN OKULUNDA İŞİ NE?

Maarif’in marifetleri farklı şekilde de gündeme geliyor. Örneğin önceki hafta yaşanan Maarif Vakfı’nın yurt dışındaki ilk okuluna yönetici atanması meselesi tam bir skandal. 30 çocuğa istismar ve tecavüz olaylarının yaşandığı Gerger İmam Hatip Lisesi’ne müdürü M.K. Gürcistan’da Batum Türk Lisesi’ne atandı. Bundan sonra hangi sorunlarla karşılaşılacağının ilk işaretçisi bu atama olsa gerek.

İkinci mesele Maarif ekibi, mevcut Türk okullarının bulunduğu ülkelerden medet umuyor. Örneğin şu ana kadar açıklanmış, bir eğitim kadrosu, seferberliği ya da çalışması olmadı. Daha ziyade Erdoğan’ın müdahil olduğu devlet başkanları seviyesinde bir ‘alt kazma operasyonu’nun payandası oluyor. Mevcut okullara ‘çöküp’ buraları yok etme dışında bir misyonu görünmüyor.

HER YER İMAM HATİP OLUNCA İŞLER DÜZELDİ Mİ?

Olayın Türkiye’ye bakan yönünde de işler öyle pek istendiği gibi değil. Örneğin OHAL kapsamında hukuksuz şekilde el konulup kapatılan 1000’den fazla okulun yüzde 80’nin tabelası İmam Hatip Lisesi (İHL) oldu. Muhafazakar kesime gasp edilmiş bu okulları İHL diye satmak kolay olabilir, ancak  özellikle sosyal demokrat seçmenlerin yıllardır söyledikleri de doğrulanmış oldu. Anadolu ve Fen liselerini tarihe gömen iktidar, her okulu İmam Hatipleştirerek yol alıyor. Bu da başarı çıtasının önemsenmediğinin en büyük göstergesi.

DİNDAR NESLİN ALNI SECDEYLE, AKLI BİLİMLE  NASIL BARIŞIR?

Erdoğan’ın ‘Dindar nesil yetiştiriceğiz’ diye yola çıktığı bu yeni milli eğitim anlayışında İHL’ler de alarm veriyor. İHL’lerin orta kısımlarında okul sayısı 2 bine, öğrenci sayısı ise 524 bin 295’e ulaşmış. Anadolu İHL’lerde ve İmam Hatip Ortaokullarında toplam 1 milyon 201 bin 500 öğrenci eğitim görüyor. Ancak, Anadolu İHL’lerin sayısı son bir yılda yüzde 12 artmasına rağmen öğrenci sayısı sadece yüzde 1 artmış. Yani okul var, ilgi yok.

Bir de içerideki kalite var. 4 yıllık Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) sonuçlarına bakıldığında, 100 Anadolu İHL’den 67’sinin Fen alanında soru çözme ortalaması 1’inde altında kalmış. Yani sadece 33 Anadolu İHL’de soru çözme ortalaması 1’in üstüne çıkabilmiş. Normal İHL’lerde ise bu oran yüzde 81,26’ya ulaşmış. Yani, 100 İHL’den sadece 19 tanesi Fen Bilimleri alanında 1 sorunun üstüne çıkmış.

Anketlere yansıyan, ama kamuoyunda tartışılmayan bir başka veri ise namaz kılma meselesi. İmam Hatipler’de beş vakit namaz kılma oranı yüzde 13-14’lerde. Bazıları bunu toplumun genelinde yüze 25 olan orana kıyaslayıp ‘normal’ diyor. Ancak bu veriler ‘dindar nesil’ mevzunun mayasının tutmadığını da gösteriyor.

MİLLİ EĞİTİM HANGİ BAŞARIMIZI MAARİF VAKFIYLA İHRAÇ EDEBİLECEK

Genel ortalamanın çok altındaki bu istatistikler İHL’leri kötülemek için paylaşılmadı. Tam tersi, zaten sorunlu eğitim yapısında, isim değişikliği değil, eğitimin eğitimcinin kalitesi sonucu belirliyor. Tabelada İmam Hatip yazsa ne çıkar? Eğitim sistemi AKP iktidarında 7 kez yap-boza uğramış. Sınavların isimlerine bir bakın. LGS, OKS, SBS, TEOG, ÜSS, ÖSS, ÖYS, YGS-LYS vs.

Bir de eğitimin kaç yıl olacağı meselesi var. 5+3, 8+4, 4+4+4, 3+3+3+4. Denenmedik ne kaldı? Bu ‘kaliteyi’ Maarif Vakfı, hangi ülkeye ihraç edebilir ki? Hem 400 bin öğretmen açığı, her yıl 1,5 milyon lise mezununun üniversite sınavına girdiği ve üniversite mezunlarının işsiz kaldığı bir sistem, dışarıya ne vaat edebilir?

Peki bu fotoğrafa rağmen, Türkiye’deki eğitim müfredatının dünyanın 190 küsur ülkesinde başarılı olması nasıl bir hayaldir? Çok dilli, üstelik bulunduğu bölgenin eğitim kapasitelerini dikkate alarak rekabetçi ve bilim merkezli eğitim veren Türk okullarının yerine Maarif’in ne sunacağı meçhul.

RADİKALİZM CENDERESİNDEN KENDİNİ KURTARABİLECEK Mİ?

Radikal İslami düşünceye veya AKP formatında hayatı sadece ‘siyasal İslam’ üzerinden kodlayan anlayış, Avrupa’da ve dünyanın değişik yerlerinde testten geçti. Asıl büyük tehlike ise radikal yapıların böyle bir yapıya dahil olup, Türkiye adına hareket edebilecekleri gerçeği. Ki AKP’nin Suriye özelinde sadece silahlı gruplarla kurduğu ilişki, yine Afrika tecrübelerine bakıldığında, ihraç edilenin sadece eğitim değil, radikal grupların bakış açısı olacağı muhakkak.

Bir de Türk toplumunun batı deneyimleri var.  Örneğin, Almanya, Belçika, Hollanda gibi Türklerin yoğun yaşadığı batı ülkelerinde 60 yıllık geçmişe rağmen, eğitim başarısıyla öne çıkan yapı ya da sosyal grup yok. Yarışa sonradan katılmasına rağmen Hizmet Hareketi’nin eğitim kurumları hem ülkelerinde hem dünya genelinde başarılarını konuşturuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle Avrupalı Türklere ve Müslüman topluluklara din hizmeti veren DİTİB’in AKP ve yakın kuruluşu UETD yapısıyla temasları yüzünden algısı negatif. AKP’nin arka bahçesi haline gelmesi ve siyasallaşması nedeniyle imamların ve derneklerin Avrupa’da çok sık tartışılacağı günler kapıda.

Erman Yalaz, 19.11.2016 /TR724

Euro Çinliler: Avrupa’da ucuz iş gücü savaşı [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

1960’lı yıllarda Türkler ‘misafir işçi’ olarak yurdunu terk edip Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine yelken açmıştı. II. Dünya Savaşı’nın yaralarını, Amerika’nın desteğiyle çabuk saran Batı Almanya iş gücüne ihtiyaç duyduğunda aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerin kapısını çaldı. Bu sürecin sonucunda, bugün Avrupa’da sayıları 5 milyona yaklaşan ‘Euro Türk’ toplumu bulunuyor. ‘Misafir işçi’ olarak geldikleri ülkelerde vatandaşlık kazandılar. İşçiyken, işveren hâline geldiler.

Bugün benzer bir süreçten Çinliler geçiyor. Ancak bir farkla: Türkler, Almanların fabrikalarında çalışmak için Almanya’ya gelmişlerdi; Çinliler ise Çinli milyarderlerin Avrupa’da satın aldığı fabrikalarda çalışmak için buradalar. Ayrıca Çinlilerin favorisi Almanya değil İtalya. Her şeye rağmen bir şey ortak ama: Zor şartlar ve düşük ücret…

İTALYA’DA BİR TEKSTİL FABRİKASI

İtalya’nın Toscana bölgesindeki 200 bin nüfuslu Prato şehrinin yüzde 25’i Çinlilerden oluşuyor. Burası zeytinlikleriyle ve İtalyan tekstil endüstrisinin kalbi olmakla meşhur bir yer. Üstelik Ortaçağ’dan beri bu böyle. 1990’lı yıllardan itibaren Avrupa’daki fabrikalar ‘ucuz iş gücü’ arayışıyla Doğu’ya taşınmıştı. En çok tercih edilen ülke Çin’di. Neredeyse ‘bedavaya’ çalışan Çinli işçiler, Avrupa’daki ünlü markaları hayli zengin etti. Ancak Çin’in giderek büyümesi ve işçi maliyetlerinin artması, ayrıca ülke yönetiminin yabancılardan daha fazla vergi beklentisine girmesi Avrupalı iş adamlarını tekrar düşünmeye sevk etti.

Ancak bu sırada Çinliler, ilginç bir yöntem geliştirdi ve Çin’de değil Avrupa’da üretim yapmaya karar verdiler. Üstelik Avrupa ülkelerinde satın aldıkları fabrikalara Çin’den işçi getirmeye başladılar. Bu durum, Çinli tekstil atölyelerine fason iş veren Avrupalı markaların da işine geliyor. Avrupalı işçilerin maliyetlerinin yüksek olması, ‘ucuz iş gücü’ sorununu bu tip bir göçle aşmayı beraberinde getirdi. Krizdeki Avrupa ülkeleri için Çinli de olsa sermayenin ülke içinde dolaşması, işe gelen bir durum. Ancak Avrupalı işçinin son yıllarda kendini gösteren ‘öfkesi’ni düşürmeye yetmiyor.

Bu yöntem, şimdilik sadece tekstil sektöründe işliyor gözükse de, Avrupa’daki ‘ucuz iş gücü’ arayışı sebebiyle kısa zaman sonra elektronik ve araba sektöründe de çok sayıda Çinli firma görmek mümkün olacak. Bu, Avrupa pazarındaki Çin mallarının fiyatlarının da düşmesi anlamına geliyor. Avrupalılar için, madalyonun ‘iyi’ yüzü bu.

AVRUPA’DA ÜRETİMİ ÖLDÜREBİLİR

Ancak madalyonun diğer yüzünde Çinli fabrikalar, Avrupa’daki diğer fabrikaların rekabet edebilme yeteneğini elinden almış oluyor. Prato’daki Çinli fabrika, İtalyan fabrikalarına göre yüzde 50 daha ucuza üretim yapabiliyor. Bu da, İtalyan fabrikalarının kapanması ya da Çinlilere devredilmesi anlamına geliyor. Öte yandan bu fabrikaların vergi kaçırmakla ‘maruf’ olduğu iddiası yayılıyor. Yüksek vergi cezalarından ise, tezgâhı kapatıp şehrin başka bir yerinde yeniden açmakla sıyrılıyorlar. İtalyan hükümetinin ‘işine geldiği’ için göz yumduğu söyleniyor.

Dahası, Çinliler İtalya’ya gemilerle, ‘yasadışı’ yollarla geliyor. Uzun yıllardır burada yaşayıp resmî oturum sahibi olmayan çok sayıda Çinli olduğu belirtiliyor. Üstelik bu Çinli işçilerin ülkeye gelirken kimliklerini imha ettikleri, kaçak oldukları ortaya çıkana kadar da hiçbir resmî girişimde bulunmadıkları biliniyor. Ancak polis baskını ya da kontrolünde ortaya çıkan illegallik sonrasında ise resmi olarak çalışma ve oturma iznine başvuruyorlar. Kimliklerini imha ettikleri için de bu işlem ancak aylarca sürecek şekilde planlanabiliyor. Sonrasında ‘sınırdışı’ kararı verilse bile Çin, kimliksiz bir vatandaşını ülkeye geri kabul etmediği için süreç daha da karmaşıklaşıyor ve ‘kaçak’ Çinli, gidecek yeri olmadığı için ülkede kalmaya devam ediyor. Prato şehrindeki 50 bin Çinlinin 20 bine yakınının bu şekilde olduğu tahmin ediliyor.

İtalya’da haftalık çalışma süresi 40 saat. Ancak Çinliler haftanın 7 günü, günde 15-16 saat çalışabiliyor. Genelde çalıştıkları fabrikalarda kalıyorlar. Aralık 2013’te çıkan bir yangında 7 kişinin hayatını kaybetmesinden sonra İtalyan hükümeti fabrikalarda kalmayı engellemek için sıkı kontroller yapmaya başladı. Bu yıl içinde yapılan bir kontrolde 72 metrekarelik bir evde 18 Çinilinin yaşadığı tespit edildi – bu evde iki kişi banyoda kalıyordu üstelik. Prato’da kaçak yaşayan bir Çinli hasta olduğunda, oturum izni olan birinin kimliği ile hastaneye gidiyor. Birisi öldüğünde, ‘kimliği’ yeni gelecek Çinlilere aktarılıyor ve asla yetkililere haber verilmiyor.

HER ŞEHRE BİR CHINATOWN

Prato’da da hâliyle bir Chinatown (Çin mahallesi) oluşmuş. Çin yemeği pişiren restoranlar, kafeler, okullar var. Ekonomik yönden zenginleşenler şehrin iyi yerlerine taşınırken, İtalyanlar arasında ‘göçmen Çinli’ karşıtlığı da artıyor. Henüz alarm zilleri çalmış değil ama İtalyan yetkililer tetikte. Bir yandan da hükümet Çinlilerin Prato’yu terk etmesinden endişe ediyor zira bu şehrin iflas bayrağını çekmesi anlamına geliyor.

Bu arada Çinlilerin krizdeki Avrupa ülkelerine benzer tekliflerle gitmeleri bekleniyor. Fransa, İspanya ve Portekiz sırada. 2009’da Avrupa genelindeki bir operasyonda, Çinlilerin çalıştırıldığı 100 fabrika kapatılmıştı. Yasadışı üretim yaptığı tespit edilen bu merkezlerde tanınmış marka ürünlere el kondu. Eğer Avrupa’nın diğer ülkeleri de İtalya gibi bu duruma ‘göz yumarsa’ Avrupa’da yeni bir göçmen dalgasından bahsetmek mümkün olacak. ‘Euro Çinli’ popülasyonu her geçen gün arıyor zira…

Efe Yiğit, 19.11.2016 /TR724

Reşat Petek haklı arkadaşlar, darbeleri araştırma işi yaş! [Sefer Can]

Son günlerin en fazla tartışılan ismi Reşat Petek. Hani şu 15 Temmuz’u ‘araştırma/ma’ Komisyonu Başkanı olan AKP Milletvekili… Ergenekon ve Balyoz gibi darbe yargılamalarında yalın kılıç mahkemeleri savunan emekli savcı… Yeni Şafak’taki emekli korgeneral Mehmet Şanver ropörtajını okuyunca adamcağıza hem acıdım hem hak verdim. Her konuşan bu kadar açık verse 15 Temmuz’a dair kamuoyu algısı alt üst olur. O kahramanlık destanından bir ihanet romanı çıkar hafazanallah!

Düğün sahibinin ettiğine bak!

‘Hava Kuvvetleri komutanlığı için en güçlü adaydı’ şeklinde takdim edilen paşa asıl şöhretini kızını düğününe borçlu. O uğursuz gece bütün kuvvetlerde düğün günüymüş malum. Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı ayrı ayrı düğündelermiş. Hava Kuvvetleri Komutanı ve komuta kademesini ağırlayan düğün de Şanver’e nasip olmuş. Muhtemel HKK olacak adama hiç saygıları yokmuş! Aynı güne düğün konulur mu! Şaka yaptığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; kimin çay kimin kahve içeceğini bile hiyerarşi ile belli eden bir kurumdan bahsediyoruz.

Saat 15’te öğrenilen darbenin kan dökülmeden önlenmesi mümkün iken komutanlar halay başı olmak için düğünlere akın etmiş. Biz hep Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a neden haber verilmedi (verilmediyse tabi) diye tartışıyoruz. Asıl darbeye müdahale edecek komutanların ‘kör ve sağır’ hallerini konuşmak lazım. Şanver, kendilerinin darbeden akşam 9-9.30 civarında haberdar olduklarını söylüyor.

Oysa televizyon seyreden yurdum insanı onlardan neredeyse bir saat önce öğrenmişti. Şanver önemli bir meselenin altını çiziyor, belki de farkına varmadan. Ya da   48 saat bekletildikten sonra huzura çıkarıldığı savcılıktaki mesaj ve sonrasında gelen zorunlu emeklilik talebinin intikamını alıyor. “Genelkurmay Başkanı’nın hava sahası talimatı 19.05’te verilmişti değil mi?” sorusuna şu ilginç cevabı veriyor: “Hayatın normal akışına aykırı bir durum bu. Böyle bir emir yayınlandığı anda hava sahasının kontrolünden sorumlu komutan olarak benim haberimin olması lazımdı. Daha yayınlanmadan, emir olgunlaşma safhasında telefonla benim haberdar edilmem gerekirdi.”

Türkçesi şu: Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, “Darbeyi önlemek ve hava sahasını kapatmak için emir yayınladım” diyor. Daha yayınlanmadan haberdar olması gereken komutan diyor ki: “Bana bu emir gelmedi!” Yasak savma kabilinde yazılı bir emir geçmiş intıbaı oluşuyor bu sözleri duyunca.

Meğer darbe hedefine ulaşmış

Şanver, daha tehlikeli bir şey söylüyor, darbenin hedeflerini anlatırken… Şöyle diyor: “Tali hedeflerden biri Silahlı Kuvvetlerin ele geçirilmesi ve güçsüz duruma düşürülmesi. Bunda kısmi başarılı olundu. Silahlı Kuvvetlerin itibarı düşürüldü, yapısı çok farklı hale geldi.” Yanlış bilmiyorsak darbe başarılı olmadı. Öyleyse bu kadar önemli bir hedef nasıl ve kimin eliyle gerçekleştirilebildi? Önemli hedeflerinden biri gerçekleşen darbeye başarısız denilebilir mi?

Emekli Paşa’yla mülakatı asgari gazetecilik standartlarını haiz bir gazeteci yapsa sorması gereken sorular var. Fakat malum basılı ürünler gazete olarak değer taşımıyor ve o soruları sormaları imkansız. Mesela şu soruya Paşanın cevabını merak ediyorum: Sizin konumunuzda birinin düğününe Akar’ın gelmesi gerekir. Neden gelmediğini size nezaketen de olsa bildirdi mi? Ya da asıl soru şu olurdu: Darbeyi haber veren pilotun atılması ve tutuklanmasını nasıl izah ediyorsunuz? 15 Temmuz’a dair her konuşmanın başına bu soru levha olarak asılmalı. Hepimiz birbirimize günde birkaç defa bu soruyu sormalıyız. İhbarcının suçu neydi?

Esas oğlanlar yerine figüranları komisyona çağıran Reşat Petek haklı değil mi beyler? Yandaşın çanak röportajından böylesine gaflar çıkıyor. Akar ya da Hakan Fidan’ın sorulara muhatap olduğunu düşünsenize. “Neden üstlerinizi, astlarınızı ve hatta kamuoyunu bilgilendirerek kan dökülmesinin önüne geçmediniz?” sorusu bile tek başına yeterdi.

Eski Başsavcı Petek stajerken böyle bir soruşturma yürütse kariyeri başlamadan biterdi. Ama şimdi Külliye iradesi onun minik iradesine baskın geliyor. Ayrıca geç başladığı siyasete hemencecik veda mı etsin? İkiz kardeşiyle birlikte yürüyen ticari faaliyetlerini de mi düşünmesin? Bu arada kardeşi o kadar benziyor ki insanlar ‘Reşat’ diye azami hürmet ediyor. Bu benzerlik işlerin tıkırında olmasına da yarıyor mu acaba?

Sefer Can, 19.11.2016 /TR724

Erdoğan’ın zulmünde muhaliflerin payı [Akif Umut Avaz]

Keyfi el koymalar, kayyımlar, kapatmalar, tutuklamalar, yargısız infazlar ve yakıp yıkmalar sonrası Türkiye’de medya ve hatta siyaset tamamen Erdoğan’ın kontrolüne geçti. Öyle ki en muhalifmiş gibi gözükenler bile, başta müthiş bir zulüm altındaki Hizmet Hareketi olmak üzere, yandaş olmayan her kesimi yaftalamalarla, nefret söylemleriyle düşmanlaştıran Erdoğan’ın iftiralarını tekrarlamakta yarışırken görüldü.

Ne kadarını korkularına bir güvence olsun diye bir çeşit ihtiyat akçesi olarak, ne kadarını gönülden yaptıklarını bilemeyiz. Ama sözde siyasal muhalefet, geriye bir gıdım kalan sözde muhalif medya, gazeteciler ve sözde muhalif aydınlar otoriter bir zalime karşı mücadelenin o zalimin toplumun farklı kesimlerini hedef alan ipe sapa gelmez tüm hezeyanlarını aynen tekrarlamakla da bal gibi yapılabileceğini(!) tüm dünyaya gösterdi.

SADE SUYA TİRİT BİRKAÇ ELEŞTİRİ EŞLİĞİNDE…

Erdoğan’ın görülmedik bir pervasızlıkla yol açtığı onca mağduriyete, acıya ve rejim değişikliğine varan hukuksuz kepazeliklerine rağmen sözde muhalefet ve muhalif medya sade suya tirit birkaç eleştirinin yanında Erdoğan’ın hedefe koyduklarını hedefe koymak, yaftaladıklarını yaftalamak, iftira ettiklerine iftira etmek, aşağıladıklarını aşağılamak, küfrettiklerine küfretmek, zulmettiklerinin maruz kaldıkları zulmü fazlasıyla hak ettiklerini ispatlamak için adeta yırtınmayı bir meziyet sanıyor olmalı. Ya da eşsiz bir naiflikle her türlü zilleti göze alıp bin yıl yaşaması pahasına dokunduğu her yere zehir saçan yılanın kendilerine dokunmasını engelleyebileceklerini sanıyorlar.

Haliyle sözümona muhalif medya ve muhalif siyasetçiler de Erdoğan’ın çevresine sabırsızlıkla kemik bekleyen kelpler gibi sıra sıra dizilmiş kara propaganda, iftira ve linç çetelerinin yanındaki yerlerini bihakkın almış oluyor. En ufak bir onurlu duruş belirtisi göstermeyen AKP’li yığınlar şöyle dursun yılların Ülkücü Hareketi’ni despot yamaklığına yamanmak için çarçur eden Devlet Bahçeli’nin ve peşinde şuursuzca sürüklenen MHP’nin acınası durumunu bile konuşmaya gerek yok. Ya peki CHP’nin durumu? Onun durumu çok mu iç açıcı? Ahmaklıklarından mı kasıtlarından mı bilinmez ama muhalif kamuflajıyla Erdoğan diktasına verdikleri doğrudan ya da dolaylı destek görülmüyor mu sanıyorlar?

MUHALEFET YAPAR GİBİ YAPARAK…

En akıl dışı iddiaları, en deli saçması komplo teorilerini, en ahmakça yalanları, en ahlaksızca iftiraları, en ipe sapa gelmez suçlamaları, her türden hezeyanları ve saçmalıkları güya Erdoğan’a muhalefet edermiş gibi yapan sözde muhaliflerin de koro halinde tekrarlaması sayesindedir ki bu kepazelikler en muhalif kesimlerin ve ülkeye dışarıdan bakanların gözünde bile bir gerçeklik, bir geçerlilik kazanmış oluyor. Erdoğan’ın işlediği suçlara ve yaptığı zulümlere en yakınlarının bile veremediği desteği böylelikle kendisine muhalif diyenler vermiş oluyor. Şayet kasıtlı değillerse, naiflikle değil ancak müthiş bir ahmaklıkla telif edilebilecek bu tavırlarıyla sözde muhalif siyasiler, muhalif aydınlar ve sözde muhalif medya Erdoğan’ın işlediği zulümlerin en büyük destekçisi ve en tabii ortakları haline geliyorlar.

Güya muhalif olan kesimlerin şu ya da bu mazerete sığınarak Erdoğan’ın kara propaganda, iftira ve linç orkestrasının bir parçası haline gelmesi, zaten zor olan gerçeklerin dillendirilmesine çaba harcayanların işlerini daha da güçleştiriyor. Hatta azıcık farklı söylemlerin, seslerin ve gerçeklerin kendisine bir mecra bularak halka ulaşabilmesi bu yüzden imkânsız hale geliyor. İşte böylesine zorlu şartlar altında halka ve dünyaya Türkiye’de yaşanan karanlık hadiselerle ilgili yaygın resmi yalanların ve iftiraların dışındaki sesleri ve söylemleri ulaştırma gayretleri çok daha büyük bir anlam, önem ve değer ifade ediyor. Gerçekleri güçleri yettiğince dile getirme çabası gösterenler maalesef çok olmasa da Allah’a şükür ki tamamen yok da değil.

İMKÂNSIZLIKLARLA BOĞUŞAN GAZETECİLİĞİN KIYMETİ

İşlerinden, aşlarından, yurtlarından edilmiş gazetecilerin küçük gruplar halinde bir araya gelip, imkânsızlıklarla boğuşarak yayına geçirdikleri Türkçe ya da farklı dillerde yayın yapan haber sitelerini bu kapsamda değerlendirebiliriz. 100 binlerce insanın işinden aşından edildiği, 80 bin insanın gözaltına alındığı, 36 bin insanın tutuklandığı, yüzlerce medya kuruluşuna ve şirkete ya el konulduğu ya da kapatıldığı, bombardımanına tutulan şehirlerin yerle bir edildiği ve gözaltındayken 25 kişinin canilere has bir soğuk kanlılılıkla tek tek infaz edildiği, hatta cezaevlerinde kitlesel katliam hazırlıkları yapıldığına dair güçlü iddiaların somut gelişmeler ve iktidar çevrelerince yapılan tehdit içerikli açıklamalarla teyit edilerek havada uçuştuğu bir ülkede yaşananlara olabildiğince objektif yaklaşmaya çalışan yabancı yayın organlarını da elbette takdirle anmak gerekir.

Tabii bir de Erdoğan rejiminin insanlık dışı zulümlerini raporlaştırarak kayıt altına alan ulusal ya da uluslararası insan hakları örgütlerinin ve benzer raporlara imza atan, oluşturdukları networkler ve faaliyetlerle dünya kamuoyunda duyarlılık oluşturmaya çalışan sivil toplum örgütlerinin gayretleri de tarihi nitelikte. CHP gibi partilerin, TÜSİAD gibi menfaatçi konformist yapıların yapmadığını işte bu örgütler yapıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Uluslararası Af Örgütü, Gazetecileri Koruma Cemiyeti, New York merkezli Ortak Değerler İttifakı (Alliance for Shared Values – AFSV), Brüksel merkezli Kültürlerarası Diyalog Platformu ve benzeri sivil toplum örgütlerinin özverili çabalarını bu bağlamda ne kadar takdir etsek azdır.

TARİHE NOT DÜŞEN RAPORLAR

HRW’nin insanlık dışı 13 vaka özelinde gözaltında ve hapishanelerde yaşanan sistematik işkenceleri belgelediği “Açık Çek – Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması” başlıklı rapor, Erdoğan rejiminin kan donduran zulümleri konusunda dehşet verici bir vesika olarak tarihteki yerini aldı bile. Yine geçtiğimiz ay içerisinde AFSV tarafından yayınlanan “Türkiye’de Başarısız Askeri Darbe & Kitlesel Tasfiyeler – Bir Sivil Toplum Perspektifi” isimli rapor da otoriter Erdoğan rejiminin işlediği sosyal soykırım boyutlarını çoktan aşan insanlık suçları, baskı ve zulümler konusunda önemli bir boşluğu dolduran çok önemli bir doküman niteliğindeydi.

AFSV raporunu Kültürlerarası Diyalog Platformu’nun geçtiğimiz günlerde yayınladığı rapor takip etti. Yine İngilizce yayınlanan bu rapor da Erdoğan rejiminin menfur darbeye dair yüzlerce medya organıyla ve binlerce ağızla koro halinde seslendirdiği resmi yalanları ve iftiraları birbir ortaya koyarken, Erdoğan’ın itham ve söylemlerinin açıklarını ve tutarsızlıklarını bilimsel bir netlikte gözler önüne seriyor. Yerel ve uluslararası yargı süreçleri, tarihçiler ve daha önemlisi gelecek nesiller için önemli bir doküman sunuyor.

BU RAPORLARA MUTLAKA TÜRKÇE’YE KAZANDIRILMALI

Bu raporlar yalan, iftira ve şantajlarıyla maruf Erdoğan ve çevresinin deli saçması iddialarının ve 7 gün 24 saat kesintisiz devam eden kara propagandasının, her türden rüşvet, şantaj ya da tehditlerinin işe yaramadığı, dünyanın medeni çevrelerinde neden makes bulmadığının anlaşılmasını da kolaylaştırıyor. Darbe sürecinde yaşanan tuhaflıkları, Erdoğan’ın darbeye neden “Allah’ın bir lütfu” dediğinin arkasındaki sırları, Erdoğan’ın niçin Fethullah Gülen’i bir saplantı derecesinde kafaya taktığını, yüzlerce insanın ölümüne bile bile göz yummak pahasına kuşkulu darbe sürecini Erdoğan’ın nasıl kullanışlı bir araca nasıl dönüştürdüğünü ve bundan sonra daha neleri göze alabileceğini anlamak isteyenlerin mutlaka bakması gereken raporlar bunlar.

Umarım bu raporların Türkçeleri de tez zamanda yayınlanır da akıllarını ve vicdanlarını hala tamamen yitirmemiş, hakkın ve gerçeğin peşinde olma iradesi henüz tamamıyla çözülmemiş insanların istifadesine sunulur.

Akif Umut Avaz, 19.11.2016 /TR724

‘15 Temmuz olmasa yasal bir şey yapamazdık’ [Analiz: Ali Adil Çakar]

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Yasin Aktay, yaptığı bir açıklamayla, 10 binlerce Hizmet gönüllüsünün tutuklanmasına sebep olan soruşturmaları çökertti. Daha önce de “Biz saftık kandırıldık, CHP FETÖ’yü biliyordu. Kılıçdaroğlu yargılansın” diyerek AKP’nin ‘sorumluluğunu’ pişkinlikle üzerinden atmaya çalışan Yasin Aktay, partisinin MYK toplantısının ardından yine skandal açıklamalara imza attı.

Aktay, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “AKP içinde ByLock’çu 2 bakan, 40 milletvekili var” iddialarını cevaplarken Gülen Cemaati’nin 17 Aralık’a kadar suçsuz olduğunu ve bütün faaliyetlerinin yasal zeminde gerçekleştiğini belirtti. Fakat 17 Aralık yolsuzluk operasyonu ile birlikte cemaatin ‘örgüt’ olduğunu anladıklarını söyledi.

17-25 Aralık öncesini kastederek, “Biz o günlerde bir suç işlememiş olan, doğal olarak bütün işlerini, bütün faaliyetlerini yasal zeminde yaptıklarını gösteren bir yapı için ‘kandırıldık’ demeyiz. Biz hiçbir şekilde onlarla bir grup olarak, bir yapı olarak, bir terör örgütü olarak işbirliği yapmadık. Onların bir örgüt oldukları 17 Aralık’ta ortaya çıktı” dedi ve böylece büyük bir bilmeden skandalı ifşa etmiş oldu.

O HALDE BU İNSANLAR NİYE HAPİSTE?

Evvela 17 Aralık sonrası başlatılan ‘cadı avı’ ve soruşturmaların, hemen hepsinin 17 Aralık öncesine dayandığını, Selam-Tevhit ve Tahşiye gibi polisleri ve gazetecileri tutuklama gerekçesi yapılan dosyaların da bu şekilde 2013 öncesine dayandığını hatırlatalım.

Dahası şu anda cezaevlerinde bulunan insanların büyük çoğunluğu Bank Asya’da hesap açmak, Cemaat okullarında çocuklarını okutmak, Hizmet kurumlarında çalışmak, Hizmet’le ilişkili dernekler aracılığı ile bağış yapmak ve Fethullah Gülen’in kitaplarını bulundurmak gibi ‘suçlardan’ yargılanıyor. Yani “17 Aralık’tan önce yasaldı” denilse de, 40 yıllık mazi soruşturmaya tabi tutuluyor. Bu bir garabettir.

Devletin 17 Aralık’tan önce müsaade ettiği, yasal uygulamaların herhangi bir mahkeme ya da Meclis kararı olmadan ‘illegal’ ilan edilemeyeceği herkesin malumu. O hâlde Yasin Aktay’ın cevaplaması gereken sorular var:

Madem 17 Aralık bir ‘milat’ olarak kabul ediliyor, o tarihten önce ‘suç işlemiş’ insanlar neden cezaevinde? Madem bu faaliyetler ‘yasaldı’, bir yolsuzluk soruşturmasının ardından nasıl oldu da ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ kapsamına sokuldu? Bu kisve altında nasıl oldu da gazetelere, işyerlerine el konuldu? Mal varlıklarına çöküldü? Bunun hesabını kim verecek?

NASIL OLDU DA YASAL EYLEMLER SUÇ OLDU?

MYK sonrası açıklamalarında önemli başka detaylar da var. ‘Tamamen suçsuz ve legal olduğu o günlerde’ Cemaat’le yan yana olmalarında bir beis bulunmadığını anlatan Prof. Aktay, “Bugün herhangi bir insan, herhangi bir grup, herhangi bir sivil toplum kuruluşunun gelecekte bir suç işleme kapasitesi, potansiyeli elbette vardır. Ama biz suç işlememiş insanları, işleme ihtimalleri vardır diye peşin peşin yargılama hakkına sahip olamayız. Eğer 15 Temmuz’da bu darbe teşebbüsünü yapmamış olsalardı, onlara karşı öyle çok da fazla yasal bir zeminde tedbir alma imkânımız olmazdı zaten” ifadelerini kullandı.

Aktay burada çok açık bir itirafta bulunuyor: 15 Temmuz öncesi Cemaat’e yönelik bütün soruşturmaları çöpe atıyor. Bu yönüyle Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” söyleminin bir devamı niteliğinde ancak çok daha fazlası. Erdoğan, “Şu andaki süreç içerisinde normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkânına, gücüne sahip olduk” demişti. Yani meşruiyeti var ama imkânı yok gibi konuşmuştu. Yasin Aktay ise, elde edilen gücün dâhi meşruiyetinin sallantıda olduğunu, önceki bütün soruşturmaların  da ‘gayri hukukî’ olduğunu itiraf ediyor.

Şimdi geriye tek bir soru kalıyor: 15 Temmuz kimin işi?

KANDIRILDINIZ MI, KANDIRILMADINIZ MI?

Bu arada Yasin Aktay’ın artık bir karar vermesi lazım. Malum, parti sözcüsü sıfatıyla yaptığı beyanlar önemli, bağlayıcılığı var. Şu noktayı artık bir netliğe kavuşturalım: Kandırıldınız mı, kandırılmadınız mı? 12 Kasım’da basına yansıyan bir röportajda şöyle dedi Aktay: “Biz hadi saftık bilmiyorduk ama sen biliyordun onların terör örgütü olduğunu. Kılıçdaroğlu yargılanmayı hak ediyor.”

Bu açıklamadan dört gün sonra ise “İkidebir ‘kandırıldınız’ falan dediklerine bakmayınız. Biz kandırılmış olduğumuzu öyle çok da fazla da kabul etmiyoruz” ifadesini kullandı. Haliyle insanların kafaları karışmış durumda. 17 Aralık’a kadar ‘kandırıldıklarını’ AKP’li hemen herkes, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere defalarca söyledi. Şimdi çıkıp Aktay, ‘çok da kandırılmadık’ diyor… İşin içinden çıkmak mümkün değil!

Ali Adil Çakar, 19.11.2016 /TR724

Yargıdaki paralel yapı [Mehmet Yıldız]

Geçenlerde Avukat Faik Işık, Ulusal Kanal’da başkanlık sisteminin tartışıldığı bir programa katılmış. Bu programda, ‘Teklif’ isimli dergiyi göstererek TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Şentop’un o yıllarda (1988) dergide çıkan yazısında Başkanlık sistemine karşı çıktığını ileri sürüyor. Mustafa Şentop da Twitter hesabından buna karşı uzun bir cevap vermiş. Yazı ile iftihar ettiğini söyleyerek Teklif Dergisi hakkında bazı bilgiler vermiş.

Bu bilgilerden öğrendiğimize göre Dergi 1988 yılında İstanbul Hukuk Fakültesinde bir grup öğrenci tarafından aylık olarak çıkarılmış ve 36 sayı devam etmiş. Bugün bakıldığında, halen önemli, birçok konu o zaman kapak yapıp tartışılmış. Şentop, dergiyi bir mektep olarak tanımlıyor. Nitekim Avukat Faik Işık da “Bu derginin içerisinde hala milletvekili olan arkadaşların da yazıları var” diyor.

O günlerde dergi kadrosunda yer alan hukuk fakültesi öğrencilerinin bugün etkin yerlerde olduğu anlaşılıyor. Ben de Teklif Dergisini çıkaran ekibin peşine düştüm. İlginç bilgilere ulaştığımı söylemeliyim.

Neymiş bu Teklif dergisi?

‘M. Esad Coşan’a muhabbet duyan Hukuk Fakültesi öğrencilerinin çıkarmış olduğu bir dergiydi Teklif dergisi. Olaylara hukuk açısından ve hukukçu gözüyle bakmayı önceleyen bir dergiydi. Dergi, logosunun altında “Aylık Hukuk ve Aktüalite Dergisi” tanımlamasını kendine uygun görmüştü.

Bu mütevazı derginin yayımlanmasına sebep inanmış isimleri, derginin künyesini bir vefa borcu olarak yazmalıyız haberin burasında. Sahibi: Mehmet Şahin; Yazı İşleri Müdürü: Emin Atalay; Yayın Yönetmeni: Hüseyin Yürük; Yayın Müdürü: Ziya Er; Dış Haberler: Kemal Bursalı-Halil Engin; Kültür Sanat: Haluk Amaçlı; Müessese Müdürü: Muzaffer Özcan. (Nedense ‘O tarihlerde Teklif’in Yayın Yönetmeniyim.’ diyen Mustafa Şentop’un adı künyede yok.)

Dünyabizim sitesinde Teklif dergisini çıkaranlardan Avukat Emin Atalay ile yapılan röportajdan ekibin tamamının üniversite öğrencisi olduğunu, tüm maddi külfetin bu öğrenciler tarafından karşılandığını öğreniyoruz. Ekip kimlerden oluşuyormuş peki?  Avukat Emin Atalay, Mehmet Şahin,  Ziya Er, Hüseyin Yürük, Halil Engin (Mahlas), Mevlüt Uysal, Taha Erdinç Bülbül, Ahmet Yaman, Mustafa Şentop’un isimlerini sayıyor.

Röportajın devamında Atalay, dergide o dönem görev alanların hemen tamamının güzel yerlerde olduğunu söylüyor. Evet o tarihte de gerçekten güzel yerlerdeler. Şimdi daha da yükselmişler. Derginin sahibi görünen Mehmet Şahin ticaret ile uğraşıyormuş, “Haşema” markasının sahibiymiş,  Mevlüt Uysal halen Başakşehir Belediye Başkanı, Hüseyin Yürük Bakanlık Müşaviri, Taha Erdinç Bülbül en hızlı yükselenlerden. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı Hukuk Müşavirliğinden 15 Aralık 2014 tarihinde Danıştay üyeliğine atanmış.

Ahmet Yaman, avukat. 17 Aralık sanıkları müdafiliğini de yapmış. Mustafa Şentop, (Türk Hukuk Tarihi Profesörü, AKP Milletvekili, Anayasa Komisyonu Bşk.) Sibel Erarslan Gazeteci-yazar, Ahmet Yener Yargıtay Üyesi, Zeyid Aslan AKP Milletvekili. Alpaslan Karabay Ankara Cumhuriyet Savcısı (tahmin ettiğiniz gibi Anayasal suçlara bakıyor. Karabay, Ankara’da meydana gelen patlama sonrası attığı tweet’ler ile de gündeme gelmişti. “Ankara’da 2 ayrı patlama: Çok sayıda ölü ve yaralı var Feto örgütü Amerikalı mesai arkadaşları ile Ankara tren garını kan gölüne çevirdi.” şeklinde 3 tweet atmış, daha sonra silmişti.)

Avukat Emin Atalay röportajda, “Halil Engin mahlaslı kardeşimiz (gerçek ismi bende kalsın), Adalet Bakanlığında iyi/yüksek konumda hukukçu/bürokrat” diyerek diğer isimleri açıkça sayarken bu ismi neden gizleme ihtiyacı duyuyor acaba? İlginç!..

Geçenlerde Teklif Dergisi kadrosu 30 yıl sonra kahvaltıda bir araya gelmiş. Bunu da Yeni Akit yazarı Avukat Yaşar Baş’tan öğreniyoruz. O da özellikle bazı isimleri yazmaktan kaçınıyor. Baş’a göre Teklif dergisi kadrosu yargı darbesini önlemiş ama nasıl önlediğini açıklamıyor.

Aklımda kalan sorular…

Şimdi bazı sorularım olacak. Şentop ya da başka birisi bu sorularımıza cevap verebilecek mi?  Sanmıyorum.


  • Teklif Dergisinde görev almış olan, dergide Halil Engin ismini kullanan yargı mensubu kimdir?
  • Bu ismin Mustafa Şentop ile 17/25 Aralıktan sonra nasıl bir ilişkisi olmuştur? Bu isimle Şentop ve bazı siyasiler toplantılar yapmışlar mıdır?
  • Bu isme nasıl bir görev verilmiştir?
  • Bu isim, hakkındaki bazı soruşturmalardan kurtarılmış mıdır?
  • Bu ismin öncülüğünde, ilk olarak Çağlayan Adliyesinde, ‘yargıda örgütlü bir paralel yapı’ mı oluşturulmuştur?
  • Yeni ortaya çıkan Teklif dergisi cemaati (!) ile mi karşı karşıyayız? (Teklif Dergisi Terör Örgütü/TDTÖ neden olmasın?)
  • Ordu-Tokat ekseninde  yapılan görevlendirmeler tesadüf müdür?
Merak nelere kadirmiş. Nereden başladık nerelere geldik?  Neyse gerçekler zamanla ortaya çıkacaktır.

Mehmet Yıldız, 19.11.2016 /TR724

Başımıza gelenlerin bazı hikmetleri [Abdullah AYMAZ]

İnsanları inkâra sürüklemek için Albert Camu ‘VEBA’ isimli bir kitap yazmıştır.

Yazarın kafasında kurguladığına veya yaşanmış bir olaya göre, bir Hıristiyan  ülkede veba salgını baş gösterir. Bir papaz ev ev dolaşıp insanları teselli etmeye çalışır. İnkârcı birisi de hastalığı vesile edip merhametli bir tanırının olmadığını telkine çalışır. Sonra bunlar bir evde karşılaşırlar. Papaz, “Tanrı çok merhametlidir, günahlarınızı affetmek ve sizi temizlemek için bu salgını sizin başınıza musallat etti… v.s…” şeklinde sözlerle teselli etmeye çalışır. O münkir “Peki  peder! Bu büyüklerin günahı vardı da vebaya tutuldu diyelim bu çocukların ne günahı vardı?” der. Papazın da kafası atar, o da dinsiz olur. Kitabın özeti bu.

Bunu insanları evrimci ve materyalist yapmak için çok kullandılar. Tabii musibetlerin gelişi günahlara kefaretten başka bir hikmet bilmeyenler için bir tuzak soru; inanan insanları, çıkmaz bir sokağa hapsetmek için çok uygun bir kurgu…

Ama, İslâmiyet ve İslam âlimleri pek çok hikmeti ortaya koyarak bütün itirazlara cevap verecek ve bütün tuzakları geçersiz hale getirecek gücü ortaya koymuşlardır. Elbette en  başta günahlara keffaret olma hikmeti vardır. Hatta çoğu günahları da Allah affeder.

İkincisi, masumluk sıfatına sahip peygamberlerin başlarına gelenler sabırlarını sınamak, derecelerini yükseltmek içindir. Derecelerine göre bazı insanların durumu da böyledir. Onun için  biz, başına bela ve musibet gelen herkesi günahkar göremeyiz. En azından hüsn-i  zanla, insanlar hakkında böyle düşünmek zorundayız. Çünkü hüsn-i zannın bir zararı yoktur ama sû-i zanda bulunmak insanı günaha sokar.

Üçüncüsü, imtihan sırrı bozulmamak için çocuklara ve masumlara da umûmî bela ve musibetten bazı şeyler isabet edebilir: “Öyle bir musibetten sakınınız ki, geldiği zaman sadece günahkarlara isabet etmez, içinde masumlar da yanar” (Enfâl Suresi, 8/25) meâlindeki âyetin işaretinde bu hikmet de vardır. İsteseydi Cenab-ı Hak yıldızları yan yana dizer ve gökte böyle parlak bir “Lâ ilâhe illallah” yazardı. Ama bu sefer imtihan sırrı bozulur, Ebu Bekir ile Ebu Cehil aynı seviyede olurdu. Çünkü o ve onun gibiler de iman etmek zorunda kalırdı. İşte belâ ve musibetlerde masumlar, günahkarlar ve çocuklar hep ayrılıp seçilse ve kurtarılsa idi, imtihan sırrı bozulurdu.

Dördüncüsü, bazı musibetler ikaz içindir. Normal hayatta, azgınlık taşkınlık yapmadan hayat süren müminlere Cenab-ı Hak, imkânlar ve makamlar ihsan ederek deneyip sınar. Bazıları ellerine güç ve makam geçince, yoldan çıkmaya başlarlar. O zaman, gönderilen ikazlarla ve bilhassa musibet taşları ile uyarılırlar. Aklını başına alan, o yoldan dönüş yapar. Bu hususu Üstad Hazretleri bir temsille anlatır. Yani, bir koyun sürüsü başkasının tarlasına girmeye kalkışınca, çoban onlara dönmeleri için taşlar atar, onlar da hemen dönerler. Bizim o hayvanlardan geri olmamamız lâzımdır.

Beşincisi, daha yüksek nimetlere yükselebilmemiz, yükselme rampasından sıçrayabilmemiz için Cenab-ı Hakka çok candan niyaz ve tazarruda bulunmamız gerekir. O atmosfere girebilmemiz için çok sıkıntılı mengenelerden ve can yakıcı cenderelerden geçmemiz gerekebilir. Efendimizin (S.A.S.) âlemlere rahmet olduğunun ilanı için, bütün gök ehline gösterilmesi gerekiyordu. Nasıl bütün insanlığa peygamber olduğu bir parmağının işaretiyle, Ay’ın ikiye ayrılıp inşikak etmesiyle gösterildi. Miraç mucizesiyle bütün ruhaniyet âlemine O’nun (S.A.S.) âlemlere rahmet olduğu ilan edildi. Ama ondan önce Mekke’de müthiş bir boykot olayı ile karşı karşıya getirildi… Günümüzün zulümlerine de biraz öyle bakmak lâzım. Hizmetin dünya çapında ilanatının yapılması, tanıtılması başka nasıl olacaktı? Bu bakımdan bu zulümlerden sonraki sürpriz nimetleri ancak Allah bilir!..

Altıncısı, bela ve musibetlerin, bilhassa çocuklara gelenlerin hikmeti şeriat-ı fıtriye ile ilgilidir. Çocuklar dinî hükümlerle mükellef değillerdir ama şeriat-ı fıtriye ile yükümlüdürler. Meselâ bir çok şefkat hissiyle donatıldığı için sevdiklerine ve yapılan kötülüklere karşı koyar, en azından ağlayarak tepkisini verir. İşte kendisinde fıtratan şefkat hissi olmasına rağmen, kuş yuvalarını bozuyorsa, karıncaları, eziyorsa, arı yuvalarını ateşe veriyorsa, ya düşer başı kırılır ve sakatlanıp topal veya çolak kalır. Onun için “Bu masumun başına bu neden geldi?’  diye itiraz edilemez. Doğuştan veya başkalarının hatasından olanlar yine imtihan sırrı ile ilgilidir…

Ben Risale-i Nurlardan anlayabildiklerimi yazdım. Elbette hikmetlerin hepsi bunlardan ibaret değildir…

Abdullah AYMAZ, 15.11.2016 /Zaman

Ne istedik ki verdiniz? [Yavuz ALP]

Amerika'da çok sık kullanılan bir tabir vardır “sick and tired” bir şeyi sürekli tekrar ediyorsanız, bu artık insanlara usanç vermişse ve inandırıcı gelmiyorsa hemen,

- I am sick and tired of hearing this (bunları sürekli duymaktan yoruldum, usandım, bıktım) der gibi bir anlama gelir.

Biz de “ne istediler de vermedik” lafı için aynı şeyi söyleyebiliriz yani bıktık usandık bu lafı duymaktan, gına geldi ya da moda bir tabirle irrite oluyoruz artık.

İktidar sahiplerinin kullanmasının amaçlarını anlıyoruz ama iktidarın dışında kalan diğer grupların da biraz değiştirerek “ne istedilerse verdiniz, bunları siz bu hale getirdiniz, başımıza bela ettiniz” şeklinde kullanmalarına bir anlam veremiyorum.

Bu açıklamalardan sonra gelelim asıl meseleye. Ya kardeşim bir kişi de çiksa da neler verdiklerini, kime verdiklerini bir anlatsa da biz de öğrensek.

Eğer verdilerse de -ki inanmıyorum- biz de bilsek ve eğer birileri de bir şey aldıysa çıksa açıklasa da ne aldığını neden aldığını... Böylelikle koskoca bir camia sürekli zan altında bırakılmaktan kurtulsa.

Ama insanların resmi yollarla her türlü şartları yerine getirerek açtığı kurumları kastediyorlarsa vatandaş olarak buna hakkımız olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca hizmetin 2002 yılında değil 1970 yıllarda Anadolu insanının sahiplenmesiyle başladığını hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var.

Yaklaşık 30 yıla yakındır bu camianın içinde, 2001'e kadar Türkiye'de, ondan sonra da yurtdışında değişik müesseselerde çalıştım.Vazifem gereği sürekli her kesimden yetkililerle irtibat halindeydim. Hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim bugüne kadar siyasi kesimlerin hiç birinden hiç bir şey istemedim, inaniyorum ki arkadaşlarım da istememiştir... Ve almadım.

Bilakis bir şey almadığımız gibi hep veren konumunda olduk. Herkese gönlümüzü kalbimizi açtık, sevgimizi saygımızı verdik. 

Çalıştığımız kurumları özellikle yurtdışında hiç bir mecburiyetimiz olmadığı halde devlet yetkililerinin toplumla buluşması için kullandık, bunları yaparken de hiç bir beklentiye girmedik.

Çünkü biz büyüklerimizden hep beklentisiz yaşamayı öğrendik diğer bir ifadeyle 'hizmette önde ücrette ise arkada olma' düsturuyla yaşamayı gaye edindik, bundan sonra da böyle yaşamaya devam edeceğiz.

Ama görev yaptığım süre içerisinde özellikle Türkiye'de iken bazen düzenlediğimiz programlara katılan devlet yetkilileri geldiğinde, mesela okulun önündeki yol bozuksa veya kendilerince bir eksiklik gördülerse;

'Hocam ben arkadaşları göndereyim de şuranın asfaltını yenilesinler ya da şu eksiklikleri gidersinler', diye teklifler hep onlardan gelmiştir.

Bizim 'gerek yok' dememize rağmen onlar ısrar edip yapmış yada yaptırmışlardır.

Hiçbir zaman “devletin malı deniz ...” mantığı bizde olmamıştır, olmayacaktır da. İsterseniz afaki konuşmak yerine bunu yaşadığım bir hadiseyle müşahhas hale getireyim.

Basit bir hadise gibi düşünülebilir fakat yaklaşım tarzı ve hassasiyeti görme adına önemli olduğunu düşünüyorum.

Bizim büyük oğlumuz 3-4 yaşlarında iken sürekli hastalanıyor, biz de sürekli hastaneye bazen de acil servise götürmek zorunda kalıyorduk. Çektiğimiz sıkıntıyı gören bir abimiz;

-'Hocam bu çocuğun başka bir şeyi olabilir, Konya'da üniversitede çok meşhur bir çocuk doktoru var istersen oraya bir götür' dedi.

Biz de otobüsle Konya yolunu tuttuk. Sabahın erken saatlerinde üniversite hastanesine vardık. Doktor bey bizi odasına aldı, randevuyu ayarlayan abi biraz anlatmış olmalı ki doktor bey çocuğu görür görmez,

-'Hocam bu çocuğun alerjisi var boşuna zaman kaybetmeyin aşı tedavisi olması lazım' dedi.

O tarihlerde Türkiye'de sadece İstanbul ve Ankara'da bu tedavi yapılabiliyordu. Bizim için pahalı ve zor olsa da 4 yıl boyunca aşı tedavisine devam ettik, böylece hastane acil servislerinden kurtulmuş olduk .

Ama benim esas anlatmak istediğim mesele; görüşme esnasında bizim oğlan doktorun masasındaki kalemlerden biri aldı ve bir şeyler yazıp çizecekti ki, doktor hemen müdahale etti:

-'Dur dur o devletin kalemi onu kullanma!' 

Cebinden çıkardığı kendi kalemini verdi.

Şimdi ey “ne istediler de vermedik ya da ne istedilerse verdiniz” diyenler!

Bunun gibi hadiseler bu insanların hayat düsturudur, yani onlar yememiş yedirmişler, giymemiş giydirmişler, almamış vermişlerdir.

O klişeleşmiş lafı bir daha söylerken biraz düşünün veya varsa bir bildiğiniz örnekleriyle anlatın da biz de bilelim hayat tarzını değiştirmiş olan o insanları.

Çünkü Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yanlış hatırlamıyorsam siyasilere ve idarecilere şöyle dediğini duymuştum;

“Eğer birisi size bizim adımıza bir teklifle veya bir istekle gelirse bilin ki o bizden değildir.”

Yavuz ALP, 18.11.2016 /Samanyolu Haber