Hasretler vuslata inkılap etsin [Zeynep Zahide]

Bir mazlum ve mağdur kardeşimizin bana gönderdiği mektubu sizinle paylaşmak istedim. 

Ben … 
Size bu mektubu gönderirken diğer mağdur ve mazlum kardeşlerimizin çektikleri yanında benim anlatacaklarımın devede kulak kalacağını hatta anlatılmaya bile değmeyeceğini biliyorum. Bu mektubun yayınlanmasıyla bizden bin biter sıkıntılara muhatap olan kardeşlerime; okuyucular tarafından dua edilmesine vesile olmak için, yani ses verip, tarihe not düşmek için yazıyorum. 

Eşimle tanışıp evlendiğim … Eylül 19..’den beri ben de eşim gibi Hizmet Hareketi içerisinde aktif olarak çalışmaktaydım. Ev hanımı olsam da gerek kermeslerde ve gerekse Hizmet Hareketinin hanımlar tarafından yapılan bütün organizasyonlarında aktif görev aldım. En son eşim memuriyetten ihraç olmadan önce de İstanbul …’da hanımlar mütevelli heyetinde idim. 

Eşim yurt dışına çıktıktan hemen sonra ben de evimizin eşyalarını memleketim …’ın … İlçesinde kayınvalidemlerin yıkıldı yıkılacak diye oturmayıp kiraya da vermedikleri boş olan, eski, oturulamayacak kadar harabe evine taşıdım. Bunu şunun için yaptım. 

1- Ben ev tutup tek başıma yaşayamayacak kadar maddi olanaklardan mahrum idim. 
2- Er veya geç evimin basılacağından bana zarar verileceğinden emindim ki aynen düşündüğüm gibi oldu. 

Bahsettiğim, oturmadığımız eve daha sonra polisler gelmiş evde arama yapmak istemişler. Mahallenin muhtarı olan akrabamız da polisleri burada oturmadığımızı, evi sadece depo olarak kullandığımızı söyleyip göndermiş.

Daha önce de biz İstanbul’dan taşındıktan sonra eski evimize polislerin geldiğini komşum bana telefonla söyledi.

Evimin eşyalarını depo olarak kayınvalidemin evine doldurduktan sonra ben de bazen onar günlük sürelerle bazen de yirmi gün veya birer ayla sürelerle kayınvalidemde annemlerde ve kızkardeşimin yanında kalıyorum. Bu durum eşim yurt dışına çıktığından beri devam ediyor. 

Eşim yurt dışına çıktıktan sonra maddi sıkıntılarımız hat safhaya ulaştı. Hastalandım doktora gitmek istediğimde masrafları karşılayacak gücüm yoktu. Devletin sunduğu “Yeşil kart” uygulamasına müracaat ettiğimde benim eşimin hain olduğu söylenerek benim bundan istifade edemeyeceğim söylendi. Benim yeşil karttan istifade edemediğim gibi mahiyetini bilmediğim dünya kadar borç çıkartmışlar. Şimdi de onu ödememi istiyorlar. Oysa hem benim hem küçük kızım …’nın en başta psikolojik olmak üzere değişik sağlık sorunlarından dolayı tedaviye ihtiyacımız var.

Çok değil yaklaşık bir yıl öncesine kadar eşim memurluktan ihraç olmadan önce bizim Türkiye şartlarında ortalama memurların üzerindeki gelirimiz ve eşimin gerek sanatsal faaliyetleri ve mesleğinin hakkını veren iyi bir insan olması hasebiyle toplumda saygın bir yerimiz vardı. 

Eşimin; İngiltere, İtalya ve japonya gibi ülkelerde meslektaşları, bilgi ve birikimlerinden dolayı hep istifade etmek istemişler hatta ülkelerinde kalıcı olarak yaşamalarını ısrarla teklif etmelerine rağmen, eşim hizmetlerini ülkesine hasretmiştir.

Bir zamanlar eşimin vazgeçilmez olduğunu her fırsatta dillendirenler, 17- 25 Aralık tarihinden sonra önce eşimi görevinden uzaklaştırdılar sonra da hala kimin kime karşı yaptığı anlaşılmayan 15 Temmuz darbe girişiminin ardından devlet memurluğundan ihraç ettiler.

Belli bir hayat standardında yaşarken, AKP Hükümeti tarafından Hizmet Hareketine mensup insanlara yapılan hukuksuzluklarla bir anda yuvamız dağıldı. Ailemizin her bir ferdi ayrı coğrafyalarda yaşamak zorunda kaldı. Şimdi eşim …’da, oğlum Afrika’da, büyük kızım da Orta Asya’da yaşıyor. AKP Hükümetinin, üniversitede okuyan çocuklarıma zarar verme ihtimalinden dolayı çocuklarım bu yaz yanımıza gelemedi. 

Şimdi ben ve .. . .20.. doğumlu küçük kızım … da; Türkiye’de, yine AKP Hükümeti ve Hükümet yetkililerine yaranmak için sürekli insanları ihbar edenlerin korkusuyla sürekli yer değiştirerek yaşamaya çalışıyoruz. Bu hal ise hem benim hemde küçük kızım …’nın zaten bozuk olan psikolojisini olumsuz yönde etkiliyor. 

Günlük sabah ve akşam olmak üzere iki defa babası, abisi ve ablasıyla internet vasıtasıyla canlı görüştürüyorum. Çünkü kızım … özellikle babasına aşırı derecede düşkündü. Şimdi babasıyla telefonda görüntülü görüşürken babasıyla saklambaç oynuyor. Ben telefonu arkası sıra dolaştırıyorum babası arayıp bulmuş gibi yapıyoruz. Düşüp bir yeri acıdığında babasını görüntülü arayıp acıyan yerini öptürmeden susturamıyorum. Eşimin yokluğu kızımı hayata küstürdü. Babası yanındayken cıvıl cıvıl konuşan kızım şimdi konuşamıyor. Sadece babası, abisi ve ablasıyla görüşürken bir iki kelime telaffuz ediyor. 

Bana gelince; ben de sürekli yer değiştirmekten bıktım. Hayatım alt üst oldu. Uyku düzenim bozuldu. Günlerce geceleri bir kaç saat uykuyla idare ediyorum. Beni hayata bağlayan en önemli şey yanım daki küçük kızım … Sırf ona bakabilmek, onun için sağlıklı olmam için hayata tutunuyorum. Yoksa çoktan kendimi salmış hastalanıp yatağa düşmüştüm. 

Bu satırları okuyan okurlardan ricamız; dini, dili, coğrafyası fark etmeden tüm mazlum ve mağdurlar için dua etmeleri. Şimdi kimi hapishanede kimi hicrette, kimi anne babasına kimi evladına hasret. Rabbim tez zamanda bu hasretleri vuslata inkılap ettirsin. 
Amin 
Selamlar 
… 

[Zeynep Zahide] 16.8.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Ecvibe-i Japoniye [Abdullah Aymaz]

1904’te Osmanlı istihbaratının, İstanbul Boğazından geçen Rus Harp Gemileriyle ilgili önemli bilgileri Japon Genelkurmayına rapor etmesiyle harbin seyri değişmiş ve bu savaştan 1905’te Japonlar galip çıkmışlardır. 1908’de Japon Başkumandanı General Nogi Maresuke teşekkür için İstanbul’a gelir. İslamiyetle ilgili sorular sorar, Üstad Hazretleri kendisine cevaplar verir. Onun için Bayram Yüksel Ağabey, Kore’ye asker olarak giderken Üstad, Japon Başkumandanına verilmek üzere kendisine Mesnevi-i Nuriye, Asâ-yı Musa ve Tiryak Risalelerini teslim eder ve ‘Japon Başkumandanı benim dostumdur. Benden selam söyle ve bu Risaleleri kendisine ver!’ der.

Bayram Ağabeyin Kore Savaşı sırasında kıldıkları bir Bayram Namazını İhsan Atasoy, şöyle anlatıyor: “6 Temmuz 1951, Ramazan  Bayramının birinci günüdür. Ramazan'ın çoğu cephede geçirilmiştir. Er ve subayların çoğu savaşın ağır şartları altında oruçlarını tutmuş, namazlarını kılmaya, Kur’anlarını okumaya çalışmıştır. Sıra Bayram namazına gelmiş… Bayram namazı etrafı kavak ağaçlarıyla çevrili Tugayın ortasındaki yeşillik alanda kılınacaktır. Ancak Komutan, beş bin kişinin tam namaz sırasında düşmanın muhtemel bir hava taarruzundan endişe etmeye başlar.

“Akşamdan verilen emirlere göre namaz kılınacak yerin dört tarafı güvenlik altına alınır. Birlikler henüz ortalık ağarmadan abdestlerini alıp alana dolmaya başlarlar. Hava inadına çok açık ve berraktır. En küçük bir bulut emaresi yoktur. Birlikler çayırlık alana dolarken onlarla birlikte bir sis tabakası da yavaş yavaş yoğunlaşarak alanı kaplamaya başlar. On metre ilerisi dahi görülmez olur…

“Bir hikmet-i İlahî olarak bu sis tabakası yalnız kavaklık bölgeye has kalır, bölgenin dışında kalan sahada sisten hiçbir eser görülmez. Namazdan sonra Allah’ın bu apaçık koruması altında askerler sarmaş dolaş birbirleriyle bayramlaşarak birliklerine dönerken, sis tabakası da geldiği gibi yavaşa yavaş çekilmeye başlar. 

Bayram Ağabeyin cephedeki başarılarından dolayı Bölük Komutanı, Tokyo’ya gitmesi için izin vermişti. Bayram Ağabey, bu Tokyo ziyaretini şöyle anlatıyor: “Eserleri yanımıza aldık. Sevinçle hemen bir taksi tuttuk. Zaten adres almıştık… Türklerin bulunduğu camiye vardık. ‘Abdülvahhab’ isimli reislerinin evine gittik. Bizimle çok alakadar oldular. Ben de Üstadımızın selamlarını söyledim. ‘Bu kitapları Üstadımız, Japon Başkumandanına gönderdi. Kumandan Üstadımın arkadaşı imiş. 1908’de Üstad İstanbul’dayken, Rusları 1905’te mağlup eden Japon Kumandanı İstanbul’a gelmiş. İki sefer Üstad’la görüşmüş. Âhir zamandaki Hadis-i Şeriflerin açıklamasını merak ediyormuş. Diğer hocalara sormuş, onlar da Hz. Üstad’a havale etmişler. Üstad Hazretleriyle ahbab olmuş. Hatta Üstad’la zaman zaman muhabere ederlermiş.’ dedim. Onlar çok sevindiler: ‘Bizi buraya getiren de o Kumandan idi. Ama maalesef vefat etti. Biz Kazan Türkleriyiz. Japon-Rus Harbinden sonra buraya geldik. Bahsettiğiniz Komutan, bize bu camiyi yaptırdı ve verdi. Müslümanları çok severdi… Bizler Üstad’ı, çoktan tanıyoruz. Üstad müstesna insandır. Biz onu ta Rusya’dayken takdir ediyorduk. Bak bu camimizi, evimizi, Üstad’ın dostu olan kumandan bize hediye etti.’ dediler. Çok da güzel Türkçe konuşuyorlardı. 

Bu hususta Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Bundan 40 sene evvel ve Hürriyet’in İlânından bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın Başkumandanı, İslam ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul Hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler.”

Hz. Üstad, Muhakemat isimli kitabın Mukaddemesinde ise, kitabın üç bölümden meydana geldiğini, Üçüncü Bölüm olan “Unsur-u Akîde”nin  “Ecvibe-i Japoniye” (Japonlarının sorularının Cevapları) beyanında olduğunu ifade eder.

Ayrıca o dost Komutanla ilgili Beşinci Şua’da Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Rivayetlerde âhir zamanda gelecek şahısların fevkalade iktidarlarından bahsedilmiş. ‘Vel’ilmü indallah (Gerçek ilim Allah katındadır)’  bunun tevili şudur ki, o şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin azametinden kinayedir… 

“Bir vakit Rusya’yı mağlup eden Japon Başkumandanının sureti, bir ayağı Bahr-i Muhit’te, diğer ayağı Port Arthur Kalesi’nde olarak gösterdiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde  gösteriliyor.”

Aslında Risale-i Nurlardaki hakikatlar bütün insanlığın problemlerinin çözümü ve sorularının cevabıdır… Tâ 1950’li yıllarda bu Risaleler Japonya’ya gönderiliyor. Ama Japonca’ya tercüme edilmemiş… Senelerce müzede bekler gibi bekliyor… Diğer milletlere de ulaştırılamamış. Diğer dillere yapılan tercümeler de onların anlayacağı hâle getirilip verilememiş. 

Akademisyenler bu mübarek eserler üzerinde henüz derin araştırmalar yapmamışlar. Fakat bütün bu hususlarda yepyeni gayretlerin ve güçlü teşebbüslerin başladığını da biliyoruz. Bilhassa bütün dünyada Hizmete karşı uyanan vicdanların ve harekete geçen evrensel merakın çok yakın bir gelecekte inşaallah kendilerini göstereceğine inanıyoruz. O zaman bu mübarek eserlerin baştacı şaheserler olarak arz-ı endam edeceklerinden hiç şüphemiz yoktur… 

[Abdullah  Aymaz] 16.8.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Günümüz kötüleri ve Yaşar Usta’lar! [Meral Aslan]

“Ömründe bir karıncayı incitmemiş olan ben Yaşar Usta” demişti hani… Büyük aktör Münir Özkul’un hayat verdiği film kahramanı Yaşar Usta’yı unutmak mümkün mü?

92 Yaşına giren büyük ustanın doğum günüydü önceki gün… Allah uzun ömürler versin diyoruz ve biz Yaşar Usta meselemize geri dönelim. 

Bugün pek çok kişinin dudak büküp küçümsediği ve ‘saçma’ olarak nitelediği Yeşilçam dönem filmlerinin şaşırtıcı derecede pedagojik anlamda olumlu yönleri olduğunu biliyor muydunuz?

Yurt dışında bir seminerde bulunduğum bir dönemde tek kelime Türkçe bilmeyen bir meslektaşım bana bazı Kemal Sunal filmlerinin isimlerini saymıştı ve hayret etmiştim. Herhangi bir çeviriyle bile izlenmeden o filmlerin özellikle anti-kahramanlık üzerine tez yazılabilecek derecede istisna çalışmalar olduğunu söylemişti ve heyetteki tüm Türk meslektaşlarımla beraber hayretler içinde dinlemiştik. 1970’ler pek çok açıdan talihsiz yıllardı. 

Büyük bir iç göç yaşanmış ve taşra insanı bir yandan şehirli olmaya intibak çabasındayken diğer yandan varlık mücadelesi veriyordu. 

Tarım toplumunun sanayi toplumuna evrilmesi çok sancılı olur, bunu başka ülkelerin tarihlerini de okuyarak görüyoruz…

Türkiye ek olarak ideolojik çatışmanın sert ikliminden geçiyordu ve yokluk her alanda toplumu zorluyordu. 

İşte bu dönemde Yeşilçam sosyolojik olarak büyük bir görev üstlendi.

Ertem Eğilmez gibi yönetmenler, Sadık Şendil gibi kalem erbaplarının bu tabloda büyük bir payı olduğunu yazıyor işin uzmanları. 

Biz ise perdenin bu tarafında idik. Yaşı yetişkin olanlar hatırlayacaktır. 

Bazılarımız ise daha sonra televizyon ekranından tanıdık bu kahramanları. 

Adile Teyze, Münir Amca, Kemal Sunal, Zeki-Metin, Ayşen Guruda, Şener Şen ve daha pek çok sinema oyuncusunun rol aldığı Yeşilçam filmleri adeta birer masal tadıyla oynuyordu perde ya da ekranlarda. 

Biz ise kendimizi o kahramanlarla özdeşleştiriyorduk çoğu kez. 

Çünkü aile vardı o filmlerde, dostluk vardı, sevgi ve aşk vardı, saf aşk…

O kadar kopmaz, o kadar güçlü bağlarla bağlıydı ki insanlar, daha sonra “ancak filmlerde olur” lafı meşhur oldu be sebeple. 

Bizim Aile filmini sizlere anlatacak değilim herkes en az bir kez izlemiştir mutlaka. 

Film konusu yazmayı da becerebileceğimi sanmıyorum. 

Geçenlerde bir okurum haklı olarak yazılarımın savrukluğundan bahsetmiş, daha derli toplu yazmam gerektiğini vurgulayan bir mesaj yazmıştı. 

İtiraf edeyim deneyimli bir yazar olmadığım için bazen yazının akışına kendimi kaptırıp ağır bir bilim dilinde seyrettiğimi biliyorum. Fark ettiğimde ise yazı bitmiş oluyor, oturup tekrar baştan sona düzeltmek ise bana çok ağır geliyor, zamanla düzeleceğini umut ederek hoşgörünüze sığınıyorum. 

Evet Yaşar Usta…

Ömründe karıncayı bile incitmemiş fedakâr aile babası. 

Ama konu ailesi olunca kendini feda etmekten de geri durmayacak bir lider karakter. 

Bugünlerde özellikle haber bültenlerinde pek çok Yaşar Usta (Münir Özkul) ve Melek Anne (Adile Naşit) görüyoruz değil mi?

Pek çoğu suçlular gibi kelepçeleniyor. Hatırlayın en son tutuklanan pazarcı teyzeyi. Filmdeki turşucu teyzeden ne farkı vardı?

İşte bu sebeple bazı mahkemelerde benzer film konuşmaları olacağını tahmin ediyorum. 

Önce Yaşar Usta’nın hikâyesinin o bölümünü hatırlayalım. 

Bir fabrikanın yönetim katına gelir eski püskü kostümleriyle Yaşar Usta. Babadır her şeyden önce ve acılıdır. Çünkü ziyaret ettiği kişi çocuklarına kötülük yapmıştır. Fabrikatör Saim Beydir bu kişi. Sonra şöyle gelişir:

-Yaşar Usta: Saim Beyi görecektim.
-Sekreter: Randevunuz var mı?
-Yaşar Usta: Yok, ama Yaşar Usta derseniz beni kabul eder. Çok önemli.
-Sekreter: Hiç sanmıyorum ama bir sorayım.(Telefonda) Saim Bey, Yaşar Usta diye biri sizinle görüşmek istiyor. Peki efendim. (Yaşar Usta'ya) sizi bekliyorlar, buyrun. (İçeri girer)
-Saim Bey: Söyle ne istiyorsun?
-Yaşar usta: Bak Beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak. Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. 

Doğrusu sıradan bir esnaftan beklenmeyecek bilgelikte cümleler bunlar. Bunun adı doğrudan doğruya Anadolu insanı feraseti. Belki bugün çok kalmadı bu ferasetten ve bu tür insandan ve belki de ülkemizin temel sorunu budur, tam bilemiyorum. Ama Yaşar Usta sarsmayı başarmıştır Fabrikatör Saim Bey’i. Çünkü kötü biridir Saim Bey, kendi çocuğuna bile kötülük yapabilecek kadar maddiyatçıdır aynı zamanda. Yaşar Usta belki de bu nedenle dozunu arttırır sözlerinin sertliğinin:

- Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. 

Ve sonunda esas konuya gelir. Fabrikatörün diğer tüm kötülerde olduğu gibi temel sorunu sevgisizliktir. Ve sevgisiz bir insana laf anlatmak nafiledir. Sevgisiz insan eline güç geçirdiğinde bir canavara dönüşebilir zira. Dinlemeye devam ediyoruz Yaşar Usta’yı:

-Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Hıh! Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün. Hayır, ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok. 

Peki güç yetilemeyecek bir kötülüğe karşı güçsüz iyiler ne yapabilir. Yahut sözün bugüncesi, günümüz Yaşar Usta’ları ne yapmalıdır?

Bunun da cevabını veriyor Yaşar Usta, önce bir arada durmak, dayanmak, sabretmek, dik durmak!

-Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç bir şey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. Dokunma artık aileme. Dokunma çocuklarıma. Dokunma oğluma. Dokunma gelinime…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet yürüyüşünde göğsünde askeri okul öğrencisi oğlunun fotoğrafını taşıyan babaydı Yaşar Usta. Belki Yeşilçam filmlerindeki kadar etkileyici değildi cümleleri ama her haliyle şöyle diyordu:

-Bak beyim, Koskoca adamsın, devletin tepesine gelmişsin. Gücün var, makamın var, paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Onlarca, yüzlerce medyan var… Yakışır mı sana masumlarla oynamak. Yakışır mı yalan delillerle temiz insanları hapse attırmak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak, KHK ile ihraç etmek, kendilerine savunmalarına bile imkân vermemek, yakışır mı? Sen değil misin öz kızına bile acımayan, ateşe atan! Ama şunu iyi bil, bize bir şey yapamayacaksın, kanına girdiğiniz sakalı bitmemiş Harbiyeli gençlere, burs verdi diye, kermes düzenledi diye, okul açtı diye terörist yapmaya kalkıştığınız insanlara gücünüz yetmeyecek. Çünkü onlar birbirine menfaatle parayla pulla değil, sevgiyle bağlı. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. Dokunma artık aileme. Dokunma çocuklarıma. Dokunma oğluma. Dokunma gelinime, Dokunma masum esnafıma, öğretmenime, memuruma… Yalandan delillerle, uydurma suçlarla onları zindanlara atma!

Sizce günümüzün Fabrikatör Saim Bey’leri bu cümlelerden etkilenir mi?

[Meral Aslan] 16.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

O zamankiler çok insaflıymış meğer [Safvet Senih]

1960’lı yıllarda Kestanepazarı İmam-Hatip Yurdunda kalırken bizlere özel ders veren İzmir Müftüsü Celal Yıldırım hocamızla beraber Buca Cezaevinde mahkûmların bir programına katıldık. Jüride, Demokrat İzmir gazetesinin yazarlarından Fatma İrfan da vardı. Kendisi meşhur Kemal Tahir’in eski eşi idi. Müzik programında Baradan’lardan da ismini hatırlamadığım bir müzisyen vardı. Mahkumlar, kendileri hazırlayıp oynadıkları tiyatro oyununda, başarılı bir performans sergilemişlerdi… Bu, benim hapishaneye ilk adım atışım idi…. Birkaç sen sonra da Buca Cezaevinin fahrî vaizi oldum. Cuma günleri ve teravihlerde vaaz verip teravih kıldırmak için gelip gidiyordum. İzmir Ayrancılarda aşırı bir sol grup Atatürk büstüne pislik sürmüşler. Sürenler başka ama polis-Jandarma evlerinden ve tarlalarından Nur talebelerini toplayıp hapse göndermiş. Teravih için cezaevine gidince onlarla karşılaştım… Daha sonra da görüşmelerimiz devam etti. Bunlardan Musa Yukarı Ağabey bazı hatıralar anlatmıştı. Sonraları yazılan hatıra kitaplarında bunları gördüm. Şöyle diyordu:

“Polis basıp kitapları götürürse, hiç olmazsa Risalelerden bir tane kalsın hepsi gitmesin diye bir kitap bırakırdık. Çünkü giden geri gelmiyordu… Beni şikayet etmişler. Karakol komutanı eve geldi, aradı ve o kitabı buldu. ‘Haydi bakalım, yürü karakola’ dedi. Yayan yola düştük. Yolda, ‘Komutanım biz Müslümanlar sizin elinizden ne zaman kurtulacağız?’ dedim… ‘Biz sizi camiden mi götürüyoruz? Evde Nurculuk yapıyorsunuz da ondan’ dedi. ‘İnsaf komutanım! Kahveye bir bakın. Dört kişi kağıt oynuyor, altı kişi başını uzatmış onlara bakıyor. Barlarda, pavyonlarda taşkınlık yapılıyor. Onlardan niye götürmüyorsunuz da, Kur’an tefsiri Risaleleri okuyan bizleri götürüyorsunuz. Böylece İslam'a düşmanlık ve baskı yapmış oluyorsunuz.’ dedi. ‘Yok’ dedi. ‘Görüyorsunuz şurada pazar yeri var. Diyelim ki, orada bir adam var, oturmuş en kalabalık yere, elinde bir saz var, onu çalıyor. Ona ‘Sağ ol âşık’ dersiniz. O adamın sazını saklayıp eline Kur’an versek, o da orada okumaya başlasa, siz bunu görseniz -İrtica hortladı!.. Diyerek  hemen onu Karakola götürürsünüz. Aynı adama saz çalınca ‘Var ol aşık’ demenin ama Kur’an okuyunca karakola götürmenin mânası nedir? Bu saz’a hürmet, Kur’an’a  hücum mânasına gelmiyor mu? Denemek için getirelim bir adama önce saz, sonra Kur’an verelim; bakalım ne yapacaksınız bir görelim?’ dedim. Komutan insafa gelip ‘Hakikaten böyle olur be!’ dedi. 

Ben ‘Komutanım, biz birkaç defa bu yüzden hapse girdik ve çıktık. Yine girip çıkacağız. Biz buna inanmışız ki, sebep zâhiridir. Yani, beni karakola götüren zâhiren sizsiniz. Ama Rabbim benim karakola gitmemi istemese, beni kimse karakola götüremez. Cenab-ı Haktan gelen her şeye biz râzıyız. Onun için hiç üzüntü de çekmeyiz. Yalnız bizim üzüldüğümüz bir şey var.’ deyince, ‘Nedir o?’ dedi. Ben de dedim ki: ‘Diyelim ben evde otururken bir tokat geldi bana. Eğer hiç tanımadığım bir kimse ise fazla zoruma gitmez. Ama baktığımda bana tokadı vuran küçük kardeşimse veya oğlumsa, çok zoruma gider. Yedirip içirdiğim birisi yapınca elbette zoruma gider. Sizin de zorunuza gider. Öyle değil mi?’  ‘Evet’ dedi. Devam ettim; ‘Aynen bunun gibi, beni karakola götüren bir İngiliz, bir Yunan veya böyle ecnebi birisi olsa ve Kur’an okudum diye bunu yapsa fazla gücüme gitmez. Ama Müslüman birisi İslamiyetten ötürü götürürse, tokat vurunca, çok zorumuza gidiyor be komutan!..’ dedim. Bunları dinleyince komutan da bana ‘Ülen çocuk, benim de zoruma gitti bu! Ben seni hapsettirmem!’ dedi. Merkezi telefonla arayıp ‘Mühim bir şey yok, bir kitap bulduk’ dedi. Merkezden ‘Kitabı getir, onu serbest bırak’ dediler. 

“Ben de İzmir’den Mustafa Birlik ve Halıcı Hüseyin Çağdır Ağabeylerden tekrar kitap getirttim. Doğruca karakola gittim. ‘Komutanım bak bu kitaplardan bir daha geldi. Okuyacak mıyız, yoksa karakola mı getireceğiz, sizden onu sormaya geldim’ dedim. ‘Dur merkeze bir telefon edelim’ dedi. Telefonda benim söylediklerimi anlatarak, ne yapalım, diye sordu. Merkezden ‘Bırak okusun. Kitap Ankara’da basılıyor.’ diye cevap geldi… Bunlar bir imtihandır; imtihan olmazsa talebeye not verilmez.”

Bir, o günlere, bir de bu günlerde  kitapları imha eden, içlerindeki âyet ve hadis-i şerifleri göre göre onları yok edenlere bakınız… Bütün dünyada insan haklarına, anlayışlarına saygı gösterme hızla ilerlerken yapılan zulüm ve gadrlere bakınız. Nerelerden nerelere geldiğimizi, yani insan hakları v.s. hakkında ne kadar aşağılara ve gerilere düştüğümüzü görünüz…

[Safvet Senih] 16.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Sokakları siz tutmazsanız, bekçiler tutacak [Kemal Ay]

690 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Emniyet Teşkilatı’nın taşra birimlerine 7 bin bekçi kadrosu açıldı ve önceki gün İstanbul’da ilk bekçi birimi göreve başladı. Güneşin batışından doğuşuna kadar sokaklarda dolaşacak olan bekçilere ‘araç durdurma’ ve ‘silah kullanma’ dersleri verilecek. İstanbul Emniyet’i çarşı ve mahalle bekçilerine ‘gece kartalları’ ismi takmış. Hürriyet’in haberine göre, vatandaşın bekçilere ilgisi de yoğun olmuş. Bekçilerin ilk faaliyeti de bir kahvehanede kimlik kontrolü yapmakmış.

Vatandaşlarımızın ısrarla yanlış şeylere ‘yoğun ilgi’ göstermesine artık alıştık. Mesela bütün gücü kendinde toplayıp sistemi tamamen ‘sadakat’ esasına göre dizayn eden ve bu uğurda ciddi yozlaşmaların önünü açan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da ‘yoğun ilgi’ gösteriyor halkımız. Bu yolun sonunda en büyük zararı kendisi görecek ancak ‘Erdoğan’ın bir bildiği vardır’ diye umut ediyor. Bekçiler de benzer bir his uyandırmış. İlgi gösterilmiş. Ama durduk yere kahvehaneye gelip kimlik soran adamlar, tarihten biliyoruz ki, uzun vadede başınıza bela olacak demektir.

Ama tabi ‘Suçlu değilsen devlet seninle niye uğraşsın?’ mantığına sahip vatandaşlarımızın bu uygulamalardan gocunacak bir durumu yok. Devlet onlarla uğraşmıyor nitekim. Ya da onlar öyle sanıyor. Timur’un filleri gibi sürekli büyüyen, ‘kadro açan’ ve vatandaşına da ‘besleyin bunları’ diye buyruk yayınlayan devlet, aslında her gün sizinle uğraşıyor. Satın aldığınız her şeye ortak, kazandığınız her kuruşun çoğunu cebine indiriyor. Eğer zenginseniz şanslı sayılırsınız, daha az vergi ödüyorsunuz. Ama bu sefer de Reis’in adamları sürekli kapınızı çalabilir, sizden ‘haklarını’ isteyebilirler. Bir iki imam hatip yaptırmakla başlayan ‘iyi ilişkiler’ belirli yüzdelere doğru evriliyor.

‘MARJİNAL HAYATLARI’ EVE HAPSEDELİM!

Tatsız gerçekleri boş verelim, bekçilere dönelim. Geceleri ‘huzuru sağlayacak’ bu bekçilerin zaman içinde hemen her şeye müdahil olacaklarını, yoldan geçene ‘Birader senin bu saatte ne işin var buralarda?’ diye hesap soracaklarını kestirmek zor değil. Ama bunlar hep ‘huzur’ amaçlı. Sokaktaki adam canından bezdirilmeli ki, siz evinizde rahat rahat uyuyun. Bir süre sonra tabi bu sokakta canı bezdirilen insanların ‘ortak’ noktaları olduğunu göreceğiz. Meğerse bunlar hep din düşmanı, devlet karşıtı anarşist kimselermiş, diyecekler. ‘Marjinal, dejenere hayat tarzlarının’ sokakta temsili zamanla yasaklanacak. Tophane’deki sanat galerisinin gala gecesini ‘Burada içki içip ahlaksızlık yapıyorlar’ diye vatandaşımızın basmasına gerek kalmayacak. Bekçilerimiz ne güne duruyor?

Buradaki uzun vadeli plan kendini hemen gösteriyor. Seküler hayat tarzını ‘eve’ hapsetmek. Bir süre sonra şöyle tepkilerle karşılaşacak insanlar: ‘Evinde içkini iç kardeşim, illa restoranda içmek zorunda mısın?’ Üstelik kılıfı da hazır. ‘Büyük filozof’ Nuri Pakdil demiş ya geçenlerde ‘Allah’ demenin yasak olduğu dönemde yaşadım diye. Madem öyle biraz da ‘sekülerler’ yasaklar altında yaşasın iyi mi?

İTİRAZ KORKUYLA SUSTURULABİLİR

Tabi buna aşağı yukarı yüzde 50 oranında bir ‘itiraz’ olduğunu düşünüyorsunuz muhtemelen. Ama sokağı yeteri kadar terörize eder, insanları ciddi anlamda korkutmaya başlarsanız, bu yüzde 50’nin başka bir otoriteden himaye göremediği müddetçe dağılıp gitmesi işten bile değil. ‘Hayat tarzının koruyucusu’ olarak kendisini gören CHP’nin başta lideri olmak üzere çok sayıda milletvekili tehdit altında. Onları tutup hapse atsalar, buna itiraz edecek bir merci yok. Kendilerinin de ne kadar ‘koruyucu’ pozisyonunda olduğu tartışılır bu sebeple. Daha ziyade ‘korunmaya muhtaç’ bir hava içindeler.

Bakın mesela AKP ile CHP arasında gidip gelen bir şehir olan Antalya’da belediye yıllardır verilen Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünü çat diye kaldırdı. Bunun sinema sektörüne ciddi etkileri olacak ve Antalya gibi CHP’li seçmenin ‘etkili’ olması beklenen bir şehirde bile bu gibi hamlelere karşı bir ‘direniş’ gösterme iradesi yok. Küçük küçük, parça parça koparılıp un ufak edilen bir kültür ve sanat hayatı var Türkiye’de. Dergiler tutunamayıp kapanıyor, TV’lerde kaliteli yapımların alanı giderek daralıyor, sinemada kaliteli filmler gösterime bile giremez hâle geliyor. Ekonomik durgunluğun ilk etkileyeceği alan olan kültür-sanat tüketimi, hâlihazırda çeşitli vesilelerle iğdiş ediliyor.

BOĞULMAMAK İÇİN!

Uzun lafın kısası, rejim sizi boğmak istiyor. Umutsuzluğun içinde boğulup sessizce ‘evlerinize’ çekilmenizi bekliyor. Şimdilerde ‘eve çekilmenin’ bir diğer adı sosyal medyaya hapsolmak. Oysa hayat sokakta. Evet, sosyal medyada da etkileşim var fakat orada benzer düşünceler birbirine çarpıyor sürekli. Aynı ‘balonun’ içinde yaşayıp gidiyor insanlar. ‘Farklı insanların karşılaştığı alan’ hâlen sokak. Umutsuzluğun kırılacağı yer de orası. Sinemacılar bir araya gelip Antalya Film Festivali’nin ulusal yarışmasını ‘açık havada’ yaşatmaya gayret etmezse, mevziler kaybedildiği ile kalır. Kapanan dergiler yaşatılmaya çalışılmazsa, tirajı düşük gazetelere destek atılmazsa, zulüm herkesin anlayacağı dilde basit jestlerle, küçük hikâyelerle anlatılmazsa karanlık galip gelebilir.

İtirazın olmadığı sokakları, bekçiler doldurur. Ve gün gelir rejim sizi boğar.

[Kemal Ay] 16.8.2017 [TR724]

Nazım Paşa, liyakat ve TSK [Serdar Efeoğlu]

1757-1774 yılları arasında hükümdarlık yapan Osmanlı Padişahı III. Mustafa, ilm-i nücuma (yıldız ilmi) çok meraklı olup birçok kararını müneccimlerin yönlendirmesine göre verirdi. Bir icraata girişirken müneccimlere “eşref saati” tespit ettirerek hareket ederdi.

Dönemin Prusya Kralı II. Fredrich (Büyük) başarılarından dolayı Avrupa’da haklı bir üne kavuşmuştu. III. Mustafa bu başarıları müneccimlere bağladığından elçi olarak gönderdiği Ahmet Resmi Efendi vasıtasıyla Büyük Fredrich’den üç müneccim istemiş, “Bilge Hükümdar” olarak bilinen Fredrich ise müneccimleri olmadığını, ancak başarılarında üç hususun etkili olduğunu belirtmişti.

Bunlar:

Tarih okuyarak geçmişten ders almak,
Devamlı savaşa hazır olan bir ordu bulundurmak
Her zaman hazineyi dolu tutmaktı.
Ancak ne III. Mustafa, ne de halefleri olan Osmanlı padişahları bu kıstasları hiçbir zaman hayata geçiremeyince “cihan devleti” Osmanlı, tarihe karıştı.

Türk Ordusunda Tasfiye ve Liyakat

Türk ordusunun komuta kademesinin ve üst rütbeye yükselecek subayların belirlendiği Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) 1972’de askerlerin hâkim olduğu bir kurul şeklinde oluşturularak sivil üyeler ikinci planda kalmıştı. Bu kanun bir “ara dönem hükümeti” olan Ferit Melen Hükümeti tarafından çıkarılmıştı.

YAŞ, yıllarca sivil hükümetler yerine askerlerin sözünün geçmesi ve tayin, terfi ve komuta kademesinin oluşturulması süreçlerinin askerlerde olmasıyla haklı olarak çok büyük eleştirilere maruz kaldı.

En büyük eleştiri, ordunun komuta kademesinin dar bir klik tarafından belirlendiği ve yıllar sonrasının genelkurmay başkanlarının bile çok önceden belli olduğu şeklindeydi. Turgut Özal, Başbakanlığı döneminde YAŞ toplantılarında inisiyatifini kaybetmemek için “tuvalete bile gitmediğini” söylemişti. Yine Özal henüz kendisi onaylamadan Genelkurmay Başkanı olmuş gibi davetiye bastıran Necdet Üruğ’un yerine Necip Torumtay’ı atamıştı.

AKP ise “Allah’ın lütfû” olarak gördüğü 15 Temmuz sonrasında çıkardığı KHK ile YAŞ’ı yeniden düzenleyerek siyasi iradeyi egemen hale getirdi. Bu, demokratikleşme yönüyle önemli bir adım olsa da bu seneki atamalar ve emeklilik kararları eleştirilere neden oldu.

Tenkitlerin başında “Ergenekon” davalarında hüküm giymiş subayların önünün açılması ve teamüllerin aksine kararlar alınması geliyordu. Özellikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na hiyerarşi itibarı ile altıncı sıradaki bir komutanın, hem de oramiral rütbeli subaylar bulunmasına rağmen koramiral rütbesi ile atanması yanlış bir karar oldu. Bu kararla iktidar eliyle Türk ordusunun hiyerarşik yapısı büyük bir darbe aldı.

Geçmişten Ders Almamak

AKP’nin devlet düzenini alt üst eden kararları yüzyıllar önce Büyük Friedrich’in yaptığı tavsiyelerin hala dikkate alınmadığını gösterdi. AKP zaten 15 Temmuz bahanesi ile TSK’da binlerce subayı tasfiye ederek orduyu zayıflatmışken, Ortadoğu’da savaşa dönüşebilecek birçok gerginliğin yaşandığı bir dönemde son atamalar ve tecrübeli komutanların emekli olmalarıyla orduya yine büyük zararlar verdi.

AKP’nin hiyerarşide yaptığı bu hataların benzeri Osmanlılarda da çok defa yaşanmıştı. “Muhteşem Yüzyıl”ın en büyük hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman, Kaptan-ı Derya’lık görevine Barbaros Hayrettin Paşa gibi büyük zaferler kazanmış bir komutandan sonra denizcilikte hiçbir tecrübesi olmayan Sokollu Mehmet Paşa’yı tayin ederek büyük bir hata yapmıştı. Bundan sonra da benzer hatalar yapılarak tecrübe ve liyakate dikkat edilmedi.

Balkan Harbi ve Nazım Paşa

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının büyük bir kısmını kaybettiği Balkan Savaşlarında da komutanlardan kaynaklanan liyakat problemleri yaşandı. Özellikle İttihat ve Terakki karşıtı olarak kurulan “Büyük Kabine”, ismine rağmen çok büyük hatalar yaptı.

Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa Balkan Savaşları öncesinde 1912 Temmuz’unda hükümeti kurduğunda liyakati olmadığı halde Nazım Paşa’yı Harbiye Nazırı olarak atamıştı. Nazım Paşa böyle bir savaşı idare edebilecek kabiliyet ve donanıma sahip değildi. O sırada Osmanlı ordusunun en üst rütbeli subayı olan Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Ahmet İzzet Paşa ise Yemen’de görev yapmaktaydı. Nazım Paşa göreve geldikten sonra büyük bir hata yaparak 1908 ve 1909’da silah altına alınan 60-70.000 redif askerini terhis ederek orduyu büyük bir zaafa uğratmıştı.

İzzet Paşa, Erkân-ı Harbiye Reisi olduktan sonra 1910 yılında Osmanlı Devleti’nin savaşa girme ihtimallerine göre on iki farklı harekât planı yaptırmış ve Alman komutan Goltz Paşa’nın onayını almıştı. Bu planların beş tanesi Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açma ihtimaline karşı hazırlanmıştı. Bunlardan 5 numaralı plan, dört Balkan devletinin Osmanlı Devleti’ne karşı birlikte savaş açma ihtimaline göre idi.

Nazım Paşa 5 numaralı planı dikkate almak yerine bütün planları karıştırarak yeni bir plan hazırlattı. Ancak bu planda dört devletin birden harekete geçeceği dikkate alınmadığı gibi İzzet Paşa’nın planlarındaki “savunma” anlayışının yerini “taarruz” almıştı.

Daima Taarruz

Nazım Paşa bütün stratejisini hayalci bir şekilde “başlangıçtan itibaren daima taarruz” şeklinde bir garip prensibe göre yapmıştı. Bunda Nazım Paşa’nın öğrenim gördüğü Fransızların St. Cyr Akademisi’nin “offensive a autrence- ne pahasına olursa olsun hücumla hedefe ulaşma” fikrinin de etkisi olmuştu.

Nazım Paşa kamuoyunun bir an önce Sofya, Atina ve Belgrat’a girme isteğine ve kısa zamanda büyük bir zafer kazanılacağına olan beklentisine uygun hareket etmişti. Savaşın başında bütün subaylara “Merasim elbiselerinizi mutlaka yanınıza alınız. Çünkü Sofya’ya girerken ihtiyacınız olacak” demişti.

Bu “fetih” hayaline karşılık savaşan iki ordudan Şark ve Garp Ordusunun bağlantısı kısa sürede kopmuş, Nazım Paşa soğukkanlılığını kaybederek panikle kararlar vermiş ve Bulgarlar bir ayda Çatalca’ya kadar gelmişlerdi. Osmanlı Devleti, liyakatsiz komutanların hayalci planlarının faturasını iki ayda Rumeli’nin büyük bölümünü kaybederek ödüyordu.

Sadrazam A. Muhtar Paşa’nın özrü ise kabahatinden büyük oldu. Kendisine Nazım Paşa’yı neden Harbiye Nazırı yaptığı sorulduğunda nepotizmin zirvesini yaparak “Aslında Bahriye Nazırı olan oğlu Mahmut Muhtar Paşa’yı yapmak istediğini, ancak tepkilerden çekindiğinden” Nazım Paşa’yı tayin ettiği cevabını vermişti.

Bir savaşı “idare, hazırlık ve uygulama” şeklinde üç aşamada düşünecek olursak yetersiz bir kabine ve liyakati olmayan bir Harbiye Nazırı nedeniyle Balkan Harbi iyi yönetilememiş, hazırlık aşamasında mevcut planlar dikkate alınmamış ve uygulamada yapılan hatalarla yüzyıllardır Osmanlı egemenliğinde kalan topraklar birkaç ayda kaybedilmiştir.

Savaştaki ağır mağlubiyet Mahmut Muhtar Paşa Hükümeti’nin düşmesine ve Kâmil Paşa Hükümeti’nin kurulmasına neden oldu. Ancak Nazım Paşa’nın bu ağır mağlubiyete rağmen makamını koruması ve 23 Ocak 1913’deki Babıali Baskını’nda Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunlarla hayatını kaybedene kadar görevine devam etmesi ilginç bir durumdur.

Günümüzün Komuta Kademesi

Yüz yıl önce Balkan Harbinde yaşanan mağlubiyette, ordunun en üst kademesini oluşturan Harbiye Nazırı’nın liyakatsizliği etkili nedenlerden biri oldu. Ancak bugün yapılanlara baktığımızda bu tür acılardan hiç ders alınmadığı açıktır.

Yüzlerce karanlık noktası bulunan 15 Temmuz darbesi ile ordudan binlerce nitelikli subay tasfiye edildiği gibi üst komuta kademesi, siyasetin emrine girmeden de öte oyuncağı haline geldi. Son olarak komuta kademesinin şekillenmesinde yaşananlar bu durumun açık bir göstergesidir.

15 Temmuz gecesi düğüne giden komutanların geçen yıl görevlerine devam etmesi sağlanırken, o gece darbenin önlenmesi için uğraşan yüzlerce subayın ihraç edilmesi ve hapse atılması her haliyle düşündürücüdür.

AKP iktidarı ise komuta kademesi ile ilgili olarak sadece kendilerince bilinen niteliklere göre düzenlemeler yaparak iki bin yıllık bir tarihe sahip olunmasıyla övünülen Türk ordusunu günden güne zafiyete uğratmakta ve aciz bir duruma düşürmektedir. Geçmişte liyakatsiz komutanlar yüzünden çok ağır mağlubiyetler yaşanmışken benzer hataların bugün de tekrarlanmasının bir izahı olmadığı açıktır.

[Serdar Efeoğlu] 16.8.2017 [TR724]

İnşallah tutuklanır! [Barbaros J. Kartal]

Aynen böyle düşünüyorum. İnşallah, Kemal Kılıçdaroğlu tutuklanır.

‘Yahu bir insanın özgürlüğünden mahrum olması istenir mi?’ falan geçelim bunları. 50 bin kişi masum yere hapisteyse, ev hanımları ters kelepçe ile yollarda yürütülüyorsa, yaşlı teyzelerin evi basılıp dayak atılıyorsa, değnekle zor yürüyen dedeler kelepçelenip balık istifi hapislere tıkılıyorsa ve ana muhalefet lideri bunları seyrediyorsa hiç umurum olmaz.

Bu ülkenin 3. büyük partisinin iki eş başkanı birden hapiste. Neden biliyor musunuz? Kılıçdaroğlu ve arkadaşları dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ oyu verdikleri için. Dokunulmazlıkların sadece ve sadece bu sebeple kaldırıldığını bile bile hem de. O günkü korkaklıklarının neticesinde sadece HDP’liler tutuklanmadı. Kendi vekili Enis Berberoğlu’nun da hapse girmesine sebep oldu Kılıçdaroğlu. Bunu başka vekillerin takip etmesi şaşırtıcı olmaz.

Adalet yürüyüşünü, partide koltuğunu sağlama almak için yaptığını bilmeyen mi var? Ne adalet araması? Referandum gecesi, ülkenin kaderinin değiştiği saatlerde, seçim hilesinin hiç bu kadar aşikâr yapılmadığı, mühürsüz oyların milyonlarla ifade edildiği anlarda 2 dakika top çevirip hileli sonuçları meşrulaştırmadı mı? Sonrasında kilometrelerce yürüyeceğine o zaman 5 dakika mesafedeki YSK’ya yürüseydi çok daha anlamlı bir adalet arayışı gerçekleştirecekti.

Bütün bir ‘Hayır’ oyu veren kitlenin gazını aldı o gece. ‘Hadi yatın, geçmiş olsun’ dedi. Kazandığı seçime bile sahip çıkamayan bir lidere kim neden güvensin?

ONLARIN BÜTÜN MUHALEFETİ BU!

İnsanlara en zalim işkenceler yapılırken ne yaptı Kılıçdaroğlu? Hamile kadınlar tutuklanırken? Doğumhanenin önünde polisler nöbet tutarken? Ankara’nın göbeğinde siyah minibüslerle insanlar yaka paça kaçırılırken Kılıçdaroğlu ne yaptı? İki itiraz etmişse üzerine bunu dengelemek için onlarca kez Erdoğan ağzıyla ‘FETÖ’ lafları etmedi mi? Sezgin Tanrıkulu gibi gerçek bir insan hakları savunucusunu kenara koyarsak CHP’den kim var Allah aşkına? Yolda yara olan ayaklarının fotoğraflarını çektiler, terli tişörtlerini gösterdiler… Onların bütün muhalefeti bu!

Sırf Cemaate yapılıyor diye sustukları şeylerin yüzde biri kendilerine yapılsa böyle mi davranırlar? İşin en komik yanı Cemaate yapılıyor diye ses çıkarmadıkları zulümleri yapan zalimler sanki onlara acıyacak!

‘15 Temmuz kontrollü darbe’ deyip duruyor. Ülkenin rejiminin değişmesine dayanak olan bir kumpas ile ilgili olarak söylediklerini ertesi gün inkâr etmekten başka ne yapıyor? 15 Temmuz mahkemelerinde AKP hakimlerine ve AKP savcılarına rağmen ne ayrıntılar gün yüzüne çıkıyor, bu mahkemeleri takip eden bir partili var mı?

15 Temmuz için bir kurgu diyeceksiniz, sonra bununla ilgili hiçbir şey yapmayacaksınız. ‘Elimizde şu var, bu var’ diyeceksiniz, haklı olarak muhatabınız ‘Hadi açıkla!’ dediğinde korkup masa altına gireceksiniz. Yazdırdıkları rapor her şeye rağmen AKP’nin kurgusunu delik deşik ediyor ama bir daha kapağını açtıkları yok. ‘Dediklerimin arkasındayım’ diyen Akaydın’ın duruşunun yarısı bile yok. Ahmet Hakan gibi biri bile Kılıçdaroğlu’na ne konuşacağını dikte edebiliyor.

BAŞKA TÜRLÜ MESELEYİ ANLAYAMAYACAKLAR

Aman efendim tutuklanırsa en çok ‘FETÖ’nün işine gelir, dış dünyada bunu anlatamayız, ayağa kurşun sıkmak gibi olur, ülke karışır tarzı laflara aldırmadan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu tutuklamak için harekete geçmesini istiyorum. Harekete geçmek derken gülünç duruma düşmeyeyim, bir ‘Alın bunu da!’ demesine bakar hepimiz biliyoruz.

Meselenin Cemaat meselesi olmadığını başka türlü anlayamayacaklar çünkü.

Ama tutuklanmayacak bence. Normal bir AKP’linin bile bu kadar da olmaz diyeceği bir şeyi Erdoğan yapar mı? Siyasi olarak Erdoğan, karşısında tüy siklet kalan Kılıçdaroğlu’nu tutuklatmak gibi bir hata yapar mı? Büyük bir kitlenin pasifize olmasını sağlayan, siyaseten kolay bir lokmayı kahraman yapar mı? Normal şartlarda yapmaz. Erdoğan’a kalsa ölene kadar Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin koltuklarında kalmasını tercih eder. Ama diktatörlük de böyle bir şey, rasyonel akıl ile açıklanamayan şeyleri yapmak da var meslekte.

ERDOĞAN’DAN KILIÇDAROĞLU’NA İKİ MESAJ

Peki Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağını neden ima ediyor?

Erdoğan açıkça tehdit ediyor. Kılıçdaroğlu’nun geri adım atacağını biliyor çünkü. Kılıçdaroğlu’na, ‘Çok konuşmaya cesaret edemesen de elindekileri görüyorum. Sana bunu ulaştıranları da biliyorum. Kazara bunları gündeme getirirsen sonun olur’ diyor.

İki mesaj veriyor:

1) Mit Tırları hadisesi kapanacak. Havuzun bütün ajitasyonlarına, vatana ihanet, casusluk gibi büyük büyük laflarına bakmayın. Erdoğan için MİT tırları hadisesi büyük bir olaydır. Nasıl bir suça karıştığını çok iyi biliyor. Yarın öbür gün yargılanırsa önüne gelecek en kalın dosyaların bir tanesi de bu olacak kimsenin şüphesi olmasın. İlk Aydınlık’ta çıkmış olması boşuna değil.

2) “15 Temmuz ile ilgili susacaksın” diyor. Ülkede herkesi susturdum ama sen yine arada bir, zaman zaman, bazen 15 Temmuz ile ilgili çıkıp resmi söylemi bozuyorsun. Son tahlilde ana muhalefet lideri olduğun için ister istemez ekranlara konuk olabiliyor ya da grup toplantın canlı yayınlanıyor. Bu konu kapanacak.

İnşallah ben yanılırım da Kılıçdaroğlu öyle de yapsa böyle de yapsa sonunun aynı olacağını görür ve bir cesaret patlaması yaşar.

Herkes Kılıçdaroğlu’na konsantre olmuşken gözden kaçan başka bir şey var. Erdoğan için en önemli parti MHP’dir. Doğal olarak en çok MHP’deki gelişmeler onu ilgilendiriyor. Milliyetçilik gazına sonuna kadar basması lazım. Bunun için devlet, devletin güvenliği, huzur, terör gibi konular önem kazanıyor. “7 Haziran’dan 1 Kasım’a” adlı sosyal bir deney var elimizde. Ülkede yaşanacak yeni gelişmeleri buna göre değerlendirmek gerekecek. Meral Akşener ve etrafındakiler bence Kılıçdaroğlu’ndan çok daha fazla hedefte.

[Barbaros J. Kartal] 16.8.2017 [TR724]

Maskeli Darbe: Asıl darbe silahlı kuvvetlere [Yazı Dizisi-6] [Veysel Ayhan]

YÜZDE 1,5 DARBEYE KARIŞTI YÜZDE 40 TASFİYE EDİLDİ

Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek, yapılan tasfiyelerin ardında kimler olduğunu saklama gereği duymuyordu: “Ordudaki tasfiye listelerini biz hazırladık, verdiğimiz isimlerin tamamı uzaklaştırıldı…”

TSK’nın resmi açıklamasına göre, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) yüzde 98.5’i darbeye katılmadı. Buna rağmen, TSK’nın personel sayısı darbeden hemen sonra 561.496’dan 351.176’ya indirildi. Yani TSK’nın yüzde 40’ı tasfiye edildi.

2 orgeneral, 10 korgeneral, 6 tümgeneral, 148 tuğgeneral olmak üzere toplam 168 general ihraç edildi.

1,882 rütbeli subay, 6 bin 563 subay, 1,589 astsubay ihraç edildi.

Fişlemeler o kadar eski ve düzensizdi ki 14 Temmuz 2017 tarihli 692 sayılı KHK ile rütbeleri geri alınan Astsubay Tevfik Özçaycı’nın tam 3 yıl önce vefat ettiği ortaya çıkmıştı.

TUTUKLU GENERAL TUHAFLIĞI

TSK’nın toplam 358 generalinden 168’si tutuklu. Yani yaklaşık yüzde 50’si tutuklu. Genelkurmay, tutuklanan ve işkence gören 168 generalin darbeye karıştığını iddia etmedi. Sadece tutuklu olduklarını beyan etti. Çünkü 168 generalin katıldığı bir darbenin başarısız olma ihtimali yok. Elleri altında yaklaşık 200 bin silahlı asker olan generaller eğer darbe yapmaya kararlı olsalardı yapamazlar mıydı?

Bu generallerin çoğu darbe akşamı izinde veya evlerinde olduğu halde MİT fişlemelerinde yer aldıkları için sonraki günlerde tutuklandı, ağır işkence gördü. Bu isimler Erdoğan’ın kuracağı diktatörlük için tehlikeli gördüğü generaller idi. Çoğu NATO deneyimli, liberal, Atatürkçü idi ama MİT tarafından tamamı Cemaatten olduğu iddiasıyla tutuklatılmıştı.

AKINCI ÜSSÜ’NÜ KURTARAN KOMUTAN

Tutuklamaların darbecilikle değil, fişlemelerle olduğuna dair somut bir örnek: CHP’li Komisyon üyesi Aykut Erdoğdu, dönemin 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar’a şu soruyu soruyor:

“Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanı Korgeneral Yıldırım Güvenç ‘Bana Genelkurmay Başkan Vekili olarak atanan Orgeneral Ümit Dündar, Akıncı’ya gitmemi emretti. Akıncı’daki operasyonu ben yönettim ve orayı kurtardım’ diyor. Eğer darbeyle bu kadar aktif olarak mücadele etmişse sizce bu korgeneral niye tutuklu olabilir?”

Orgeneral Dündar’ın cevabı ise şu:

“Ben olayın dışındayım. ‘Emirlere uydum’ derken, evet, uyguladı. Son noktada da Akıncı Kışlası’nın kontrol altına alınması konusu önem taşıyordu. Dolayısıyla ben de Ankara’da temasta olduğum Yıldırım Güvenç’e oranın kontrol altına alınması gerektiğini ve darbecilerden kurtarılması gerektiğini düşünerek o yönde kendisine talimat verdim, kendisi de gitti Akıncı Kışlası’na ve oradan kontrolü alarak çıktı, o şekilde ifade edeyim.”

HASTANEDE TEDAVİ GÖRÜRKEN DARBEYE KATILMIŞ !

5 Temmuz’da Skorsky helikopterin düşmesi sonucu eşi ve kızını kaybeden, kendisi de ağır yaralanan Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Mustafa Doğru darbe sırasında Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde tedavideydi. Gülhane Askeri Tıp Akademisinde tedavi altında olduğu için istese bile darbeye destek veremeyecek biri. Fakat tutuklandı.

‘DARBENİN LİDERİNİ’ ÜSSE ÜNAL VE AKAR ÇAĞIRMIŞ

Darbenin lideri olarak ilan edilen Orgeneral Akın Öztürk darbe günü son anda İzmir’den uçağa binip Ankara’ya geliyor. Darbe başladığında sivil kıyafetli. Abidin Ünal ve Hulusi Akar’ın çağırması sonrası Akıncılar’a geçip duruma müdahale ediyor. Önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la beraber ama sonra “darbenin lideri” diye tutuklanıyor.

Akıncı Hava Üssü davasında Tümgeneral Mehmet Dişli’nin çapraz sorgusunda bir soruya verdiği cevap korkunç tuzağı açıklıyor: “Evet, Akın Öztürk’ü benim yanımda emir vererek sayın Hulusi Akar çağırdı. Bu tabii ki bir çelişkidir. Akın Öztürk orada planlama gereği kaldı başka şeyler olmasa Çankaya Köşkü’ne de girecekti.”

Dişli böyle diyor ama Akar’a bu çelişkiyi sorma ihtimali yok.

OdaTv‘de Müyesser Yıldız‘ın haberine göre, Orgeneral Akın Öztürk 16 Temmuz’da Akıncı Üssü’ne yapılan operasyonla kurtarılan ‘rehine’lerden biri.

TSK İdari Tahkikat Raporuna göre Özel Kuvvetler, darbeciler ile rehinelerin kurtarılması maksadıyla müzakere yapıyor ve rehineleri kurtarıyor:

Raporda “Müzakereler sırasında Albay Murat Yiğit ve 37’inci Özel Kuvvet Taburunda görevli Başçavuş Nurettin Aydın tarafından rehine personel darbecilerden sırasıyla alınmıştır” deniyor. Kurtarılanların arasında  Orgeneral Akın Öztürk de var.

Göründüğü kadarıyla Orgeneral Akın Öztürk kasten darbeci olarak damgalanmak üzere Akar tarafından Akıncı Üssü’ne çağrılmış.

TEK BİR ASKER ÇIKMIYOR AMA…

Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en önemli askeri merkezlerinden Aksaz Deniz Üssü var. Burada 2 tugay, yaklaşık 4 bin silahlı askeri personel, savaş gemileri ve uçaksavarlar var. Bu üs istese Erdoğan’ı rahatça alabilir. Üsten tek bir asker darbeye karışmıyor ama üssün komutanı Tuğamiral Namık  Alper 16 Temmuz sabahı ‘darbeci’ diye tutuklanıyor.

ÜSSÜ DARBECİLERDEN KURTARAN GENERAL DE TUTUKLANDI

Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Hüseyin Demirarslan. Darbe sırasında İzmir-Gümüldür’de tatilde. Olaylar başlayınca Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ı arıyor. Ünal kendisine Eskişehir’e gitmesi talimatını veriyor. O da önce Çiğli’ye oradan da Eskişehir’e geçiyor.

Darbenin bastırılmasında aktif rolü var.

Fakat Binali Yıldırım ‘Eskişehir’deki BGHM merkezinden bir korgeneralin yazılı emir isteyerek operasyonları geciktirdiğini’ söylemesi üzerine tutuklandı.

Gerçek 6 ay sonra ortaya çıkıyor. Çünkü yazılı emri isteyen Demirarslan değil, Korgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu’ydu. Kadıoğlu hala görevine devam ediyor fakat Demirarslan tutuklu.

DARBENİN KOORDİNATÖRÜ, LONDRA’DAN…

Tümgeneral İdris Aksoy, darbenin koordinatörü olduğu iddiasıyla tutuklandı.

Peki ne yapmış Aksoy? İddianamelere ve ifadelere göre darbe günü Londra’dan dönüyor. Savunma Sanayi Müsteşarlığı adına bir toplantıya gitmiş. Darbe akşamı İstanbul’a iniyor. İfadesine göre o da Moda’daki düğüne gidecek. Fakat havalimanından çıktığında düğüne yetişemeyeceğini fark edip Yenikapı’ya gidiyor. Bandırma feribotu’na binip Bandırma’ya gidiyor. Feribottan indiğinde darbe başlamış. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ı arıyor. O da Eskişehir’e git diyor. O da Eskişehir’e gidiyor.

Sonra ‘darbenin koordinatörü’ diye tutuklanıyor.

AKINCI ÜSSÜNÜ KURTARAN 5 PİLOT ‘CEMAATTEN’ DİYE TUTUKLU!

Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ünal’a, 15 Temmuz gecesi Akıncı’ya neden geç müdahale edildiği sorulduğunda ‘o esnada güvenecek pilot bulamadıklarını’ söylüyor. ‘Ancak sadece 5 pilot bulabildiklerini ve sabah saat 4 buçukta müdahale edebildiklerini’ anlatıyor.

Ama darbe üssünü bombalayan bu 5 pilot daha sonra Cemaat üyeliğinden tutuklanıyor.

MİT FİŞLEMELERİ İLE CADI AVI

Dönemin Personel Daire eski Başkanı Korgeneral İlhan Talu, CHP Milletvekili Dursun Çiçek’e gönderdiği mektupta, 2015 YAŞ toplantısında MİT’ten gelen rapor doğrultusunda 14 general ve amiralin Hizmet Hareketi ile bağlantıları bulunduğu gerekçesiyle terfi ettirilmediğini yazdı. Cemaatten olmakla suçlanan bu kadar az ise 168 general niye tasfiye edildi?

Cevabı açık ve net: Erdoğan’a muhalif olma olasılığı…

EN BÜYÜK ZULÜM HARBİYELİLERE

Darbe girişimine ne olduğundan habersiz bir şekilde katılan 1.214 öğrenci var. Bunların bir kısmı tatbikat yapıyoruz diye silahsız bir şekilde köprüye getirilmiş. Darbeden haberleri yok. Bunların çoğu işin içyüzünü öğrenince teslim oldu. Bir kısmı linç edildi.

Ve darbecilikle hiçbir ilgileri olmayan 1.214 öğrenci bahane edilerek 16 bin 409 öğrenci harp okullarından atıldı. Ailelerinin büyük ümitler besleyerek büyütüp askeri okullara gönderdiği bu öğrenciler dünyanın hiçbir yanında görülmemiş bir zulümle kazanılmış haklarını kaybetti. Ve bir kısmı maalesef hukuksuzca hala cezaevlerinde tutuluyor.

‘BUGÜN FAZLA YORMAYIN AKŞAM İŞİMİZ VAR’

Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, 15 Temmuz sonrası görevine devam etti. Ama 15 Temmuz akşamı olacaklardan haberi olduğuna dair ciddi tanıklıklar var. Adalet Yürüyüşünün sembol ismi: Veysel Amca, harp okulu kampındaki oğluyla ilgili şunları anlatıyor: “Benim oğlum Harp okulu 2’den 3’e geçti. Yalova’da kamptaydı. Bunlara ‘plansız tatbikata gidiyoruz’ demişler. Bunları otobüse koyuyorlar, 12’yi beş geçe.

O gün oraya Hava Kuvvetleri Komutanımız geliyor teftişe. Orada emir veriyor: “Bugün çocukları spora ve eğitime fazla yormayın akşam işimiz var.”

Şimdi bu komutan görevinde.

DARBEYE KATILMAYAN POLİSLERE TUTUKLAMA

Darbe gecesi hiçbir emniyet mensubu girişime katılmadığı halde, 15 Temmuz bahanesiyle hemen ertesi gün merkez ve taşra teşkilatlarında görevli toplam 8 bin 777 personel görevinden uzaklaştırıldı, bir kısmı tutuklandı.

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, 15 Temmuz gecesi rutin operasyonlar nedeniyle 6 binin üzerinde polisin görevde olduğunu açıklamıştı.

40 TANE YARDIMCIM VAR BENİM. 1 TANESİ ESNEMEDİ

Çalışkan, Meclis darbe komisyonunda ise şu sözleri söyledi: “Teşkilatımla 15 Temmuz’da ayrı bir gurur duydum. Hiçbir yardımcımda esneme olmadı. Bakın, 40 tane yardımcım var benim. 1 tanesi esneseydi gücümüz yüzde 25, yüzde 30 düşerdi, 3 tanesi esneseydi yarıya düşerdi. Polis memurundan müdür yardımcısına kadar hepsi bana göre kahramanlık gösterdiler.” Çalışkan’ın ifade ettiği gibi tek bir emniyet müdürü darbecilere destek olmamıştı.

HİÇBİR EMNİYET MÜDÜRÜ DARBEYİ DESTEKLEMEDİ AMA…

Türkiye’de 81 il var. 15 Temmuz sonrası 76 il emniyet müdürü cemaat mensubu iddiasıyla değiştirildi. Peki 15 Temmuz akşamı darbeye katılan emniyet müdürü oldu mu? Olmadı. Bilakis her ilde emniyet, durumu kontrol altına alıp darbeye girişenleri gözaltına aldı.

Ama yine de MİT fişlemeleriyle Emniyet’ten on binlerce polis müdürü, polis tasfiye edildi. Bir kısmı halen tutuklu.

Darbe teşebbüsünü polisler yapmamıştı. Darbeye destek veren polis de olmamıştı. Ama bahane ‘darbe’ idi.

DARBE İLE İLGİSİ OLMAYAN YARGIÇLARA TUTUKLAMA

15 Temmuz gecesi saat 04:30 civarı, Ankara C. Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen hiçbir delile dayanmaksızın binlerce yargıç hakkında gözaltı kararı verdi.

O sabah yasalar aleni çiğnenerek Anayasa Mahkemesi üyesi Alparslan Altan ve Erdal Tercan gözaltına alındı. 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi hakkında da yakalama kararı çıkarıldı. 2.745 adli, idari hakim ve savcıya hakkında o gece 04.30’da başlatılan ve biten bir soruşturma neticesinde gözaltı kararı çıktı, büyük kısmı tutuklandı.

Yargıçlar darbeye mi katılmıştı?

HSYK’DAN FİŞLEME İTİRAFI!

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Teftiş Kurulu Başkanı Yunus Nadi Kolukısa ihraç edilen 4.521 hakim ve savcı için “Nasıl bir gecede tespit edildi, ihraç edildi?” sorusuna cevap veriyor:

“Biz, 1-1,5 yıl öncesinden çalışmaya başlamıştık. Bu çalışmaları yaparken de ilk kez rutinin dışına çıkarak, emniyet birimlerimizle, istihbarat dairesi, terör dairesi ve MİT ile uyumlu ve koordineli bir çalışma yürüttük. Bilgi havuzu oluşturduk. Bu kişilerin belirlenmesi çalışmasını yaptık.” (TRT Haber)

Yarın: 7. Bölüm: 249 İNSANIN ASIL KATİLİ KİM?

[Veysel Ayhan] 16.8.2017 [TR724]

BM’ye nasıl başvurabilirim? [Abdülhamit Bilici]

Türkiye son birkaç yıldır iktidardan farklı düşünen herkesin her an baskı ve saldırıya maruz kalabileceği bir parti devletine dönüştü. Sosyal medyada düşüncesini dile getiren sade bir vatandaş, bir siyasi parti lideri veya üniversitedeki bir hoca şayet Erdoğan taraftarı değilse bir anda kendini hapiste bulabilir.

Hedefteki grupların başında ise 3 yıldır kadın, çocuk, yaşlı, esnaf, memur, gazeteci demeden cadı avına maruz kalan Hizmet Hareketi mensupları geliyor. Bir bankaya para yatırmak, gazeteye abone olmak, burs vermek, kurban bağışlamak, bir okulda çocuğunu okutmak gibi gerekçelerle insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, bir cani gibi aylarca hapiste tutuluyor. Öğretmenlik lisansları iptal edilenler, şirketlerine el konulanlar, medya kurumları susturulanlar, hakimlikten ihraç edilip aylardır hücrede tutulanlar, başkentte gündüz gözünde kaçırılanlar, işkence yapılanlar, pasaportu iptal edilenler, vatandaşlıktan çıkarılanlar derken mağdur ve mağduriyetler listesi o kadar uzun ki, topluca suçlu ilan edilen bu sosyal gruba adeta soykırım uygulanıyor. Zulümlerin çoğu da hukuk kılıfı altında mahkeme kararlarıyla yapılıyor.

Şu ana kadar yaşanan yüz binlerce mağduriyetten sadece ikisi hakkında tarafsız ve bağımsız hukukçular ilk kez bir değerlendirme yapıp karar verdi. Biri işadamı, diğeri emniyet amiri iki ismin başvurusu üzerine Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılan yargılamada, mahkum olan Hizmet mensupları değil, en temel hukuk ilkeleri bile yok sayılarak yönetilen Türkiye oldu.

BM Haksız Tutuklama Komitesi’nin verdiği iki kararda altı çizilen hususları 12 maddede özetlediğim yazıda Türkiye’nin de imzasını taşıyan uluslararası sözleşmelere göre bugün Erdoğan yönetiminin tüm Hizmet mensuplarına karşı nasıl ağır bir suç işlediğini anlatmaya çalışmıştım. Kararlar iki kişiyle ilgili ama o işadamı ve polise yöneltilen suçlamalar ve yapılan zulümler ile yüzbinlerce insana yapılanlar arasında bir fark yok. Yazıyı okuyan birçok mağdur yakını sosyal medya üzerinden mesaj yazıp, kendileri de mağduriyetlerini BM’ye taşımak istediklerini, bu konuda daha ayrıntılı bilgiye ihtiyaç duyduklarını ilettiler. Ben de BM’ye başvuru sürecini iyi bilen uzman bir hukukçuya merak edilenleri sorup cevabını öğrenmeye çalıştım.

AİHM görmezden geldi, BM çalışıyor

AİHM’nin Türkiye’de sanki adil bir yargı kalmış gibi on binlerce KHK mağdurunun başvurusunu geri çevirdiği ortamda, BM bünyesindeki hak arama mekanizmaları kıymetli bir alternatif. Maruz kalınan hukuksuzluklar ve uluslararası sözleşmelerin tanıdığı hakların belli bir devlet tarafından çiğnenmesi durumunda konunun muhatabı BM İnsan Hakları Konseyi. Konseyin altında konu başlıklarına göre görevli, Konsey tarafından atanmış BM Özel Raportörleri var. Görevleri, kendi alanlarıyla ilgili şikayetleri almak, rapor yazmak, sorunları dünya gündemine taşımak, ilgili ülkeyi ziyaret edip ikaz etmek. Şu an 33 konu bazlı raportör var. İfade özgürlüğü, dernek,sendika hakları, kadın hakları, çocuk hakları, hakim ve avukatların bağımsızlığı, engelli hakları özel raportörleri gibi.

Ayrıca insan hakkı ihlallerinin artması durumunda Konsey, bir ülke için özel raportör de atayabiliyor. Bunun yanında uluslararası sözleşme hükümlerinin ihlalini denetleyen komiteler var. Mesela Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ne Türkiye taraf ve bu sözleşmenin hükümleri AİHM’in bağlı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden farksız. Bir ülkenin bu sözleşme hükümlerine uymadığı yönündeki şikayetleri İnsan Hakları Konseyi’ne bağlı İnsan Hakları Komitesi inceliyor. Ancak bu komite de AİHM gibi iç hukuk yollarının tüketilmiş olmasını istiyor. Ayrıca aynı konuyu hem AİHM’e hem bu komiteye şikayet edemiyorsunuz. Mesela KHK ile işten atılanların başvurusunu AİHM, OHAL komisyonuna havale etti. Türkiye içinde hukuk arama imkanının kalmadığı anlatılarak KHK mağdurları konuyu bir de BM komitesine taşıyabilir.

Yine İnsan Hakları Konseyi’nin altında belli hak ihlallerini ele alan çalışma komiteleri oluşturulmuş durumda: Haksız tutukluluk komitesi, zorla kaçırılma komitesi, kadına karşı ayrımcılık,vb. İşadamı ve emniyet amirinin başvurularını inceleyip Türkiye’yi mahkum eden ve mağdurları derhal serbest bırakıp tazminat ödenmesini kararlaştıran Haksız Tutukluluk Komitesi idi. Yaşanan mağduriyetler hakkında bu komitelere veya özel raportörlere başvuruda bulunmak mümkün.

Kimler BM’ye başvurabilir?

Haksız yere tutuklandığını düşünen kişi veya yakınları BM Keyfi Tutuklama Komitesi’ne bizzat başvurabilir. Serbest bırakılmış olsa da mağdur edilen kişi şikayetini BM’ye taşıyabilir. Başvuru bir avukat veya insan hakları derneği aracılığıyla da yapılabilir. Çoğunlukla başvuruları mağdurun birinci dereceden yakınları yapıyor ama BM’nin böyle bir şartı yok. Gerekçesi anlatılarak mağdurun uzak akrabaları veya arkadaşı bile başvuru yapabilir.

Başvurular ücretsiz

BM web sitesinde her özel raportör ve komitenin irtibat bilgileri bulunuyor. Online başvuru yapmak mümkün. Bazılarında doldurulması için formlar var. Bazıları bir e-maille mağduriyetin anlatılmasını istiyor. İletişim dili İngilizce. Haksız Tutukluluk Komitesi’ne başvurmak için iç hukuk yollarının tüketilmesi şartı aranmıyor.
Hiçbir başvuru süreci için avukat gerekmiyor. Her hangi bir ücret de istenmiyor. Bazı insan hakları dernekleri de başvurular için yardımcı oluyor. AİHM’ye müracaat edilmiş olması, Haksız Tutukluluk Komitesi’ne veya ilgili raportöre başvuruya engel değil.

8-10 ayda karar

Haksız Tutuklama Komitesi’ne normal başvuru yapılınca komite şikayeti Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na gönderiyor. 3 ay içinde devletin konuyla ilgi savunmasını BM’ye göndermesi gerekiyor. Devlet en fazla 10 gün daha ek süre isteyebiliyor. Devletten gelen cevap mağdura gönderiliyor ve varsa mağdurun ilave açıklamaları alınıyor. Komite bu bilgiler ışığında kararını veriyor. Normal şartlarda 8-10 ay içinde karar çıkıyor.

Tutuklanan kişi ayrıca hastalık, yaşlılık, kötü muamele, işkence,engellilik gibi özel durumla karşı karşıya ise onun için acil başvuru yapılabiliyor. Bu durumda 1 hafta 10 gün içinde devletle yazışmalar yapılıyor ve daha hızlı karar çıkıyor.

BM kararının bağlayıcılığı ve yaptırımı

Haksız Tutukluluk Komitesi’nden çıkan kararda, şayet mağdur haklı bulunmuşsa devlete “derhal tutukluyu serbest bırak, tazminat öde, zararını gider, mağduriyete yol açan mevzuatı değiştir” deniyor ve devletin 6 ay içinde bunları yapıp BM’yi bilgilendirmesi isteniyor. Bundan sonra devlet BM’nin takip sürecine giriyor. Komite, karara uyulmaması halinde BM İnsan Hakları Konseyi’ne durumu rapor ediyor. Devletin yaptığı hukuksuzluk sürekli gündeme getiriliyor. Normal şartlarda BM kararını iç mahkemeye götürüp gereğinin yapılmasını isteme imkanı da var. Ancak her alanda bile bile hukuksuzluk yapan Türkiye’deki mevcut yönetimin bunu ne kadar
dikkate alacağı soru işareti. Devlet, AİHM kararını da uygulamayabilir, belki sadece tazminatını öder. Asıl yaptırım, hukuku çiğneyen devletin uluslararası toplumda yalnızlaşması, hukuka uymayan devlet olarak tescillenmesi. BM’ye yapılan başvurulara Türkiye savunma yapıyor, dosyaları inceliyor, hakim ve savcıya ulaşılıyor. Dosya tamamen boşsa serbest bırakılmasını sağlıyor. İçeride bir yaptırım kalmadığı için BM’in bir dosyanın akıbetini soruyor olması bile önemli. BM kararına rağmen bir kişinin gözaltında tutulması kişinin esir alındığı anlamına geliyor.

Başvuruya yardımcı olan insan hakları derneği

Şimdiye kadar Türkiye’den BM’ye yapılan başvurulara bakılırsa bir hukuk firmasının ücreti karşılığında bu işi yaptığını gösteren örnekler olduğu gibi mağdur yakını tarafından yapılan başvurular da mevcut. Ayrıca mağdurlara yol gösterip başvurularına yardımcı olan Advocates of Silenced Turkey (AST) adında bir insan hakları derneği de bulunuyor. Web sitelerinde BM Haksız Tutukluluk Komitesi başvuru formu var. Tüm başvurulara yetişemedikleri için hasta ve acil olanlara öncelik verdiklerini söylüyorlar. http://silencedturkey.org/sample-page
İnternet sitesi üzerinde ihtiyaç duyulan şablonları hazırlayıp, mağdurların kendi başvurularını yapmasına yardımcı olmayı planlıyorlar.

Balyoz sanıkları ve Cumhuriyet yazarları da başvurmuştu

Balyoz sanıkları Haksız Tutuklama Komitesi’ne başvurup lehlerine karar almışlardı. Benzer şekilde Cumhuriyet Gazetesi yazarları da başvurup Türkiye’yi mahkum ettirdiler. Ayrıca işadamı Görgeç ve emniyet amiri Şahin için de yakın dönemde lehte kararlar çıktı. BM’ye sadece haksız tutuklulukla ilgili değil, işkence, kötü muamele, kadınlara ayrımcılık, hapsedilen çocuklar gibi konularda da başvuru yapılabilir. Mesela BM İşkenceyi Önleme Özel Raportörü’ne işkence vakaları ve işkence uygulayan görevliler şikayet edilebilir. Çalışması engellenen veya hapsedilen hakim, savcı ve avukatların mağduriyeti, BM Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı Raportörüne ulaştırılabilir.

[Abdülhamit Bilici] 16.8.2017 [TR724]

Akar’ı çözebilen var mı? [Adem Yavuz Arslan]

20 küsur yıllık meslek hayatımın yarısı Zaman’da yarısı da Bugün gazetesinde geçti. Dolayısıyla kariyerimin hiçbir yerinde ‘askerlerle yakın temasta’ olmadım.

‘Sakıncalı’ olduğum için TSK’nın hiçbir programına davet edilmedim.

Hatta çok onur kırıcı muamelelere maruz kalmışlığım bile var. Mesela bir yurt dışı seyahatinde, akredite olmadığımı gerekçe gösteren silahlı askerler beni siyasilerin gözleri önünde otobüsten indirmişti.

Demokratik standartların biraz olsun rayına oturmaya başladığı 2010’lu yıllarda da bu durum değişmedi. Yine TSK’nın hiçbir programına davet edilmedim ama en azından aradığınızda artık telefonlar yüzünüze kapanmıyordu.

O yüzden rahatlıkla ‘Bütün meslek hayatım boyunca konuştuğum tek general, TSK basın sorumlusudur’ diyebilirim. Onunla da telefonda birkaç kez konuşmuşluğumuz var, o kadar.

Yazıya bu detayla girdim çünkü aylardır cevabını aradığım bir soru var ve ben o soruya cevap bulamadım. Arayıp, ‘Bana bunu izah edebilir misiniz?’ diyebileceğim üst düzey askeri kaynağım da yok.

Belki yazıyı okuyup beni ve dolayısıyla kamuoyunu ‘aydınlatacak’ birisi çıkar diye umuyorum.


SORULAR SORULAR…

15 Temmuz darbe girişimi – ya da adına ne derseniz deyin – ile ilgili temel sorular aradan geçen bunca zamana rağmen cevap bulamadı.

O kadar çok çelişki, soru işareti ve mantıksızlık var ki bunları sıralasanız darbeye katılan asker sayısını (8 bin 651) geçecek.

Fakat benim kafamı meşgul eden, aylardır cevabını bulamadığım başka bir soru var: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ne yapmak istedi?

Çünkü darbeyle alakalı olarak Erdoğan’ın amacı, Fidan’ın nasıl bir rol oynadığı ve ‘ulusalcı generallerin’ pozisyonu az çok netleşti.

Ancak Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ‘ne yaptığı’ ya da ‘ne yapmaya çalıştığına’ dair net bir cevap yok.

Gerçi ilk günden bu yana Akar üzerinde çok fazla soru işareti vardı ama 10. celsesi geride kalan Akıncı Davası’nda yaşananlar mevcut soruları çoğalttı.

Özellikle de ‘darbenin 1 numarası’ diye gösterilen Akın Öztürk ve Akar’ın ‘yakın dostu’ sayılan Mehmet Dişli’nin ifadeleri sonrası tüm gözler yeniden Akar’a döndü.


AKAR DARBECİLERİN ‘ESİRİ’ AMA ‘KOMUTAN GİBİ’

Bugüne kadar ifade veren tüm sanıklar benzer noktalara işaret ediyorlar.

‘Terör tehdidi’ ya da ‘emir komuta içinde icra edilecek bir hareket’ vurgusu dikkat çekici. Bir diğer nokta da şu: Akıncı Üssü’nde olan ve olaylara şahit olan herkes Akar’ın ‘esir alınmış bir halinin olmadığını’ söylüyorlar.

Mesela Akın Öztürk çapraz sorgusunda “Kesinlikle ona karşı bir saygısız tavır zinhar görmedim. Verdiği emirlerin hepsine baş üstüne dendi. Bir komutana nasıl davranılırsa öyle ve aynen önceki gibi davranıldı. İstediği zaman telefonla görüşme imkânı vardı” dedi.

Akar’a ‘en yakın’ general olarak gösterilen Mehmet Dişli de ifadesinde benzer şeyler anlattı.

Hatta mahkemeden yansıyan az sayıdaki haberlere göre ‘ağlamaklı bir ses tonu ile’ Akar’ın kendini neden suçladığını anlayamadığını söyledi. “İnşallah buraya gelir ve açıklar” diyen Dişli “Cezaevinde 22 kilo vermeme sebep olan bu ifadeleri neden söyledi, bunun cevabını bulamadım” dedi.

Mahkemeden yansıyan ifadelerde başka detaylar da var fakat meselenin özünü kaçırmamak için onları başka bir yazıya bırakıp temel sorumuza dönelim: Akar’ın motivasyonu neydi?


DARBENİN BİLEREK ENGELLENMEDİĞİ NETLEŞİYOR

Gerek mahkemelerde ifade veren sanıklar gerekse de TBMM Komisyonu’na konuşan isimler aynı konuya dikkat çekiyor;

“TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında mesaiye devam eder. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz 2016’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.”

Bir an için bütün çelişkileri ve absürtlükleri bir kenara bırakalım ve ‘resmi söylemin’ doğru olduğunu varsayalım.

Yani 15 Temmuz’da bir binbaşı MİT’e gidiyor ve darbeyi ihbar ediyor.

İhbardan iki saat sonra Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor. Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.

‘Resmi söylem’ bu şekilde.

Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar. Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor.

Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor.

İçişleri Bakanı ile konuşmuyor.

‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.

Karargâhta ‘darbecilerin gelip kendini esir almasını’ bekliyor. Buna rağmen TBMM’ye ‘geç gönderdiği’ yazılı cevapta ‘alınan tedbirlerle darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı’ diyor.

Bu cümle bile tek başına skandal fakat 15 Temmuz’dan bu yana yaşanan her şey skandal olduğu için değerini kaybetti.

Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun. Bir cümlelik basın bülteni hatta tweet bile darbeyi önleyebilirdi.

Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi.

Akıncı iddianamesini açın okuyun. Ya da bugünlerde devam eden mahkemeye bakın. Akar ve Ünal’ın ‘esir alınmış’ bir halinin olmadığında herkes hemfikir.

Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilirdi’ fakat o yapmıyor.

Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.

Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor.

Mesela Mehmet Dişli önceki günkü savunmasında iddianamede çok çelişki olduğunu söyleyerek Akın Öztürk’ün Orgeneral Akar’ın emriyle Akıncı Üssü’ne geldiğini, Öztürk’ün daha sonra Çankaya Köşkü’ne gelmek üzere, planlama gereği orada kaldığını anlattı.

Akar ile ilgili tuhaf ve şüpheli durumların listesini uzatmak mümkün.

Çok kolay önlenebilecek bir darbe girişimi kasıtlı olarak önlenmedi. 249 sivil hayatını kaybetti.

Yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti tarihine utanç vesikası olarak geçti.

Yüz binlerce insan mağdur oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri, tarihinde görmediği kadar itibar kaybetti. Kurmay subaylarının yüzde 90’ı uzaklaştırıldı.

Her iki generalden birisi, darbeye direnen, darbeye karışmamış binlerce subay astsubay tutuklandı. Orgeneral seviyesindeki isimler bile öyle ağır işkenceler gördüler ki yaşadıklarını mahkemede anlatmaya ‘utandılar’.

Askeri okullar kapatıldı. Yüksek Askerî Şûra’nın yapısı değiştirildi. Genelkurmay Başkanlığı sembolik bir hale getirildi.

Normal şartlarda onlarca yılda yapılabilecek yapısal değişiklikler birer KHK ile geçirildi. 


AKAR EĞER ‘PLANLAYICILARDAN BİRİ’ DEĞİLSE!

Akar hala sessiz. Üstelik görevine devam ediyor.

Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!

Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar ki o zaman benim kafamı kurcalayan soru daha da anlamlı hale geliyor.

Akar hangi motivasyonla hareket etti?

Gerçekten bir darbe planladı fakat başarısız olacağını anlayıp Erdoğan ile işbirliği mi yaptı?

Yoksa en baştan Fidan ve Erdoğan ile işbirliği yapıp, TSK’nın içine ‘darbe yanlısı’ mesajlar verip gerçekten darbeye niyetli olanların ‘boş havuza atlamasına’ zemin mi hazırladı? NATO görevinde binlerce kilometre uzakta iken ihraç edilen bazı subayların tanımıyla ‘kendi ordusuna kumpas kuran bir komutan’ mı?

Veya bir şantaja, tehdide maruz kalıp TSK’nın iğdiş edilmesine, Türkiye’de rejimin değiştirilmesine aracı mı oldu?

Ya da bir ara sosyal medyada sıklıkla tartışıldığı gibi sıkı bir Siyasal İslamcı’ydı ve uzun yıllar kendini gizleyip ‘halifenin ordusunu kurmak’ gibi bir ‘gizli ajanda’ ile mi hareket etti?

Sahi Akar’ın ‘durumunu’ ve ‘yaptıklarını’ izah edebilen var mı? Bunca zaman sonra bile hala bu soruya cevap bulamamamız tuhaf değil mi?

[Adem Yavuz Arslan] 16.8.2017 [TR724]

Sıra CHP’ye geldi mi? [Erhan Başyurt]

İktidar, 2014’ten bu yana kendisine boyun eğmeyen ve muhalif olan kesimlere yönelik, sistematik, planlı ve kapsamlı bir ‘temizlik harekâtı’ yürütüyor.

17/25 Aralık 2013, 7 Haziran 2015, 15 Temmuz 2016 ve 16 Nisan 2017 tarihleri, iktidarın otoriterleşme ve ‘Tek Adam’ rejimine geçiş için kritik dönüm noktaları olarak kullanıldı…

***

İktidar önce özgürlükleri daralttı ve yargı bağımsızlığını yok etti.

Ardından da rejimi dönüştürmek için engelleri tek tek kaldırmaya başladı.

İktidar, ‘Tek Adam’ın tam hakimiyeti sağlanana kadar yoluna devam edecektir.

‘Tek Adam’ rejimleri ‘fıtraten’ güçlü muhalefete ve özgür basına tahammül göstermez.

Tek parti, tek lider söz konusudur…

Tüm güçler ‘Tek Adam’da toplanır. O ne derse artık kanundur. Fermandır…

Kanun yoksa kanun çıkarılır, kanuna aykırı ise kanun değiştirilir.

***

Değil muhalif partilerini yok etmek, parti içi muhalifleri bile ‘hain’ ilan eder.

Sadece ‘kontrollü’ ve göstermelik zayıf ve etkisiz muhalif hareketlere kasıtlı olarak göz yumulur…

AK Parti’nin ‘fetva mercii’ Hayrettin Karaman, açık şekilde yazdı.

‘Cemaat, halifeye biat etmediği için devlet eliyle ezildi,’ demekle de kalmadı Karaman, diğer cemaatleri de aynı akıbetle tehdit etti.

Kısacası, ‘Tek Adam’ rejimi şayet kendisini tehdit altında görürse, kendi siyasal geleneğindeki insanları bile yok etmekten çekinmez…

***

Hal böyleyken, ‘Tek Adam’ rejimlerinin muhalif partiler ve özgür medyaya hiç tahammül göstermeyeceğini söylemeye gerek bile yok!

Türkiye’de özgür basın büyük oranda yok edildi.

Gazete ve televizyonlara el konuldu, gazeteciler ve aydınlar uydurma suçlarla hapse atıldı…

Muhalefetin durumu da medyadan farksız…

Meclis kürsüsünden ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ diyen HDP’nin başına gelenlere bakın.

Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve 10 vekili hapis…

Seçim meydanlarında etkili konuşmalar yapan ve ‘Abbas yolcu, yolcudur Abbas…’ diyen Meral Akşener’in ve MHP içindeki diğer muhaliflerin başına gelenlere bakın.

Akşener’in yeni bir hareket için destekçileriyleyle buluşması, salonlarda, otellerde konuşması bile engellendi.

MHP ve BBP’nin nasıl pasifleştirildiğine ve iktidarın destekçisine dönüştürüldüğüne bakın.

Sıranın şimdi CHP’ye gelmiş olması şaşırtıcı mı?

Kesinlikle ‘Hayır’!

***



İktidar bir yandan AK Parti içindeki güçlü isimleri etkisiz hale getiriyor bir yandan da teşkilatta ‘yeni yüzler’ ile seçimde yeni bir heyacan dalgası yakalamayı planlıyor.

Seçim hilesinin yasal hale geldiği ülkemizde tüm bunlara gerek yok aslında ama iktidar tedbiri elden bırakmıyor.

Tüm bunları yaparken, en güçlü siyasi parti CHP’nin ıskalanacağı düşünmek saflık olur.

İktidarın sadece ‘Tek Adam’ seçimini kazanması yetmiyor, ‘karşı devrim’ sürecini geri dönülmez şekilde pürüzsüz tamamlayabilmesi için ilk seçimde Meclis’teki 600 sandalyenin en az 400’ünü de kazanması gerekiyor.

Tüm hesaplar ve gayretler bu yönde…

MHP ve HDP’nin barajı aşamaması, CHP’nin de muhaliflerin ortak adresi olmaması, iktidarın 400 vekil hedefini yakalaması için elzem.

İktidarın hesap edemediği tek sürpriz gelişme Akşener ve arkadaşlarının kurmayı planladığı yeni parti olacaktır.

Onu da ya bir ‘baskın seçim’ ya başka bir ‘son dakika’ seçim engeli ya da parti içine sızdırdıkları ‘çürük elmalar’ ile aşmanın yoluna bakacaklardır.

***

CHP’nin farklı kesimlerden muhaliflerin ortak paydası olmasını önlemenin yolu, iktidarın şu an yaptığı gibi, CHP’yi ‘terör örgütlerinin çatı örgütü’ olarak lanse etmek!

İktidarı ‘kontrollü darbe’ yapmakla suçlayan CHP’nin her fırsatta ‘FETÖ’ açıklaması neler döndüğünün pek de farkında olmadıklarını gösteriyor.

İktidar, Büyükada’da gözaltına aldığı insan hakları savunucularını CHP ile temasta olmakla suçluyor. CHP sanki suç örgütüymüş gibi… Sanki casusluk yapıyormuş gibi…

CHP Milletvekili Enis Berberoğlu, ilgisi olmadığı bir eylemden ‘müebbet hapis’ cezasına çarptırıldı ve hapse atıldı.

Onu bile savunamaz haldeler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu meydanlarda MİT Tırları’na ait görüntüleri vermekle yani ‘vatana ihanet’ ile suçluyor.

Meclis’te 50’yi aşkın CHP milletvekili hakkında 150’den fazla dokunulmazlığı kaldırma fezlekesi var.

Dokunulmazlıkları bu dönemde kaldıran yasaya CHP de destek verdiği için, şaşırtıcı gelişmeler olabilir.

***

İktidarın kontrolündeki havuz medyası iki haftadır CHP’ye yönelik algı operasyonu yapıyor ve akla hayale gelmedik hayali suçlamalar yöneltiyor.

Kılıçdaroğlu’nun Focus dergisine verdiği beyanattan CHP’li Mustafa Akaydın’ın darbe gecesi sivillerin sokağa dökülmesini eleştiren açıklamalarına kadar.

Tüm bunlar yaşanırken, CHP’nin medya üzerinden halka erişmesi ve gerçekleri anlatması ise engelleniyor.

Özgür medya yok edildiği, merkez medya da boyun eğdirildiği için CHP’nin gerçekleri kitlelere ulaştırması neredeyse imkânsız.

CHP’li Eren Erdem, bir gecede 153 seri tweet atarak, ekranlardan veya medyadan söyleyemediklerini anlatmaya çalıştı…

Ancak akıl almaz bir şekilde, onu bile iktidarın söylemleri üzerinden yapmaya çalışarak, içine düşürüldükleri çıkmazı ortaya koydu.

***

Sonuçta sıra CHP’ye geldi mi? Geldiyse şaşıracak bir şey yok.

Aylardır yazıp çiziyoruz. ‘Bir ‘karşı devrim’ süreci yaşanıyor ve iktidar muhalefetin ‘dindarlara’ olan önyargılarını bu süreçte istismar ediyor’ diye.

2019’daki ya da bir erken genel seçimde iktidarın hedefinin CHP’ye en az vekil çıkarttırmak olduğu şüphe götürmez bir hesap.

CHP, seçim hilesine karşı çıkmayarak yaptığı hatayı Adalet Yürüyüşü ile telafi etmeye çalıştı ama onu da sürdüremedi.

CHP’nin krizden çıkış için kapsamlı ve akılcı bir strateji geliştirmesi kaçınılmaz.

Sesini güçlü şekilde çıkarmak ve adaletsizliklere dur demek için sıranın kendisine gelmesini bekliyorsa, bilmeli ki o zaman iş işten geçmiş olacaktır.

[Erhan Başyurt] 16.8.2017 [TR724]