Rahip Brunson’un öldürülerek suçun Gülen Cemaatine yıkılması planıyla ilgili çok önemli bir gelişme yaşandı. Savcılığa giden tanık “suikast dosyasını” anlattı.
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Türkiye’de yaklaşık iki yıl “Gülen Cemaati’ne yardım” suçlamasıyla tutuklu kalan Amerikalı Rahip Andrew Craig Brunson’a suikast düzenlenmesiyle ilgili önemli bir tanık daha ortaya çıktı. Ufuk Gürbüz isimli tanık, 18 Ağustos 2020’de İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak suikast dosyasını gördüğünü söyledi ve Nükhet Hotar’ın rolüne işaret etti.
Rahip Brunson’a suikast planıyla ilgili ilk açıklamayı Arjantin’de tutuklu bulunan çete lideri Serkan Kurtuluş yaptı. Kurtuluş olayı Arjantin’deki resmi sorgusunda da anlattı. Kurtuluş ifadesinde AKP eski Genel Başkan Yardımcısı ve halen Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü olan Nükhet Hotar’ın, Rahip Brunson’un öldürülmesi talimatını verdiğini söylemişti.
Konuyu resmi ifadesinde geçiren ikinci isim ise Ufuk Gürbüz oldu. Öldürülme korkusuyla ifade verip bildiklerini anlattığını söyleyen Ufuk Gürbüz, İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesine 18 Ağustos’ta ifade verdi. Gürbüz’ün ifadesi Gazeteci Süleyman Gençel’in darp edilmesi, Brunson olayı ve Fetöborsası konusunda konuştu.
Ufuk Gürbüz’ün ifadesi şu şekilde:
“Organize suç örgütü lideri olarak Arjantin’de yakalanan dosyanız sanıklarından Serkan Kurtuluş’un basına verdiği demeçleri yakından takip etme fırsatım oldu. Bu açıklamalarda bahsi geçen olayları yakinen tanığı olarak ben de can güvenliği endişesi taşıdığımı daha önce de Sayın Başkanlığınıza bildirmiştim. Ahmet Kurtuluş bildiklerini anlatamadan nasıl susturulduysa ben de aynı endişeyi yaşıyorum.
Gazetecinin darp edilmesi olayı;
Nükhet Hotar bir gün ofisimize geldi çok kızgın ve öfkeliydi ve Ahmet Kurtuluş’a kendisi hakkında yazılan yazıyı göstererek ‘bu cesareti nereden buluyorlar, benimle ilgili böyle yazı yazıyorlar’ dedi. Ahmet Kurtuluş da Serkan Kurtuluş’u aradı yanına çağırdı. Serkan ofise geldiğinde Nükhet Hotar ‘Bu şerefsizi susturun benim hakkımda böyle yazılar yazmasın’ dedi. Serkan Kurtuluş da yanındaki adamlara talimat verip gazeteciyi darp ettirdi.
Rahip Brunson olayı;
Ahmet Kurtuluş yaklaşık bir hafta rahip Brunson ile ilgili çalışma yaptı, dosya oluşturdu. Emniyetten ve başka yerlerden gelen resim, adres ve bilgiler Ahmet Kurtuluş tarafından o dosyaya kondu. Ahmet Kurtuluş bu dosyanın gizliliğine önem veriyordu, masanın üzerinde sağda solda bırakmaz, çekmecesinde kilitli tutardı. Nükhet Hotar’ın ofise geldiği gün Serkan Kurtuluş da ofise geldi. Yanında tanımadığım iki kişi de vardı. Nükhet Hotar, Ahmet Kurtuluş, Serkan Kurtuluş ve tanımadığım iki kişi daha bir saat kadar görüştüler ve Serkan Kurtuluş ayrılırken Rahip Brunson ile ilgili dosya elinde olarak çıktı. Ama sonrasında ne oldu bilmiyorum.
Fetö Borsası olayı;
Ahmet Kurtuluş ve Serkan Kurtuluş birlikte hareket ediyorlardı. Adliye’de Başsavcı Vekili Okan Batu’nun yönlendirmesiyle Fetöcü iş adamları ile irtibata geçiliyordu, ofise davet ediliyor ve para karşılığı anlaşılıyordu. Ofise gelen paralardan Nükhet Hotar’a Serkan Kurtuluş’a paralar gönderiliyordu. Okan’ın (Batu) payı diye çantaya konulan paranın gönderildiğine de şahit oldum.
Anlaşma yapmayan iş adamları ise Serkan Kurtuluş’a söyleniyordu. Çoğu zaman Ahmet Kurtuluş, Serkan Kurtuluş’a iş adamlarına ne kadar ceza kesmesi gerektiğini söylüyordu. Bütün baskılara rağmen anlaşmaya yanaşmayan para vermeyen iş adamlarını ise Okan Batu’ya bildiriyorlar ve bu şerefsizi mahvedin diyorlardı.
Ahmet Kurtuluş bütün bu olaylar yaşanırken devamlı olarak Nükhet Abla varken bize bir şey olmaz, adliyede savcımız, Ankara’da ablamız var diyordu. Dosyalarda adı geçmese de Deniz Camgöz de bu olaylara şahittir. Şahit olduğum bu konulardan dolayı tedirginim. Bahsi geçen ve yukarıda anlattığım olayların yaşayan iki tanığı kaldı. Bunlardan biri ben diğeri ise Deniz Camgöz’dür. Bu konular hakkında bildiklerimi sayın Mahkemenizle paylaşmak istedim.”
UFUK GÜRBÜZ KİLİT BİR İSİM
Suriye’de cihatçıların arasında savaşırken çekilmiş görüntüleriyle bilinen Serkan Kurtuluş, Türkiye’de ise çete lideri olarak yargılanıyor. Kurtuluş, “FETÖ Borsası” olarak bilinen, Gülen Cemaatine yakın iş adamlarından şantajla para alınması dosyasından yargılanırken Arjantin’e kaçtı. Hakkındaki kırmızı bültenle Arjantin’de yakalandı. Siyasi sığınma istediği için iade talebini yargının çözmesi bekleniyor.
Kurtuluş, Türkiye’de İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen “FETÖ Borsası” davasının da sanığı. Ufuk Gürbüz ise bu davanın “Spil” isimli gizli tanığı. İddianamede “Spil” kodlu Ufuk Gürbüz örgütün para trafiğini anlatıyor. Gürbüz aynı zamanda Ahmet Kurtuluş’un şoförüydü.
Ahmet Kurtuluş ise AKP eski İzmir İl Başkan yardımcısıydı. İzmir Fetöborsası olayının ortaya çıkmasının ardından kilit isimlerden biri olduğu gerekçesiyle hakkında dava açıldı. Ardından gizemli biçimde öldürüldü.
İlk ifadesinde Ufuk Gürbüz, iş insanlarından zorla alınan paraları, dönemin AKP İl 2. Başkanı Ahmet Kurtuluş aracılığı ile bazı kamu görevlilerine dağıtmakta Ahmet Kurtuluş’un şoförü olması nedeniyle kurye olarak kullanıldığını ve paraları aralarında İzmir Emniyet Müdürlüğü eski İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmen’in bulunduğu kişilere dağıttığını anlatmıştı.
POLİS BAŞINDAN BERİ OLAYIN İÇİNDE
Ufuk Gürbüz’ün verdiği ilk ifade sonrası baskı başlamış ve İstihbarat Şube Müdür Kudret Dikmen hakkındaki ifadesini geri çekmişti.
Gürbüz’ün Rahip Brunson ve Nüket Hotar olayını anlattığı son ifadesinden sonra da çarpıcı bir gelişme yaşandı. Gürbüz, İzmir Adliyesinden çıkar çıkmaz polisler tarafından gözaltına alındı ve geceyi Emniyet’te geçirdikten sonra serbest bırakıldı.
[Cevheri Güven] 26.8.2020 [Bold Medya]
Pakize Akbaba’dan Soylu’ya: 15 Temmuz’u milletin malına, ırzına göz dikmek için mi yapıyorsunuz?
Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Pakize Akbaba, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya seslenerek, ‘‘15 Temmuz’u milletin malına, ırzına göz dikmek için mi yapıyorsunuz?” diye sordu.
Şehit Anaları Derneği Basın Sözcüsü ve Onursal üyesi Beyza Tufan’a cinsel saldırı tehdidine İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Pakize Akbaba’dan tepki geldi. Akbaba, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya seslenerek, ”15 Temmuz’u milletin malına, ırzına göz dikmek için mi yapıyorsunuz?” ifadelerini kullandı.
Beyza Tufan, Twitter üzerinden kendisine, “15 Temmuz’da fırsatı kaçırdık, tekrarı olursa seni cariyem yapacağım Beyza” sözleriyle tacizde bulunan İsmail Korkut Kumaş isimli erkeğin mesajlarını paylaştı.
Söz konusu cinsel saldırı tehdidlerine İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Pakize Akbaba, Twitter üzerinden yayınladığı video ile tepki göstererek İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya seslendi.
Akbaba, ‘‘Süleyman oğlum sana sesleniyorum, Senin de annen eşin kızın var. Vicdanına sığıyor mu bu yapılanlar. Sizden diye zalimi korumayın adil olun. 15 Temmuz’u milletin malına, ırzına göz dikmek için mi yapıyorsunuz? Ne kanun tanıyorlar ne adalet tanıyorlar.” dedi.
[TR724] 26.8.2020
Şehit Anaları Derneği Basın Sözcüsü ve Onursal üyesi Beyza Tufan’a cinsel saldırı tehdidine İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Pakize Akbaba’dan tepki geldi. Akbaba, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya seslenerek, ”15 Temmuz’u milletin malına, ırzına göz dikmek için mi yapıyorsunuz?” ifadelerini kullandı.
Beyza Tufan, Twitter üzerinden kendisine, “15 Temmuz’da fırsatı kaçırdık, tekrarı olursa seni cariyem yapacağım Beyza” sözleriyle tacizde bulunan İsmail Korkut Kumaş isimli erkeğin mesajlarını paylaştı.
Söz konusu cinsel saldırı tehdidlerine İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Pakize Akbaba, Twitter üzerinden yayınladığı video ile tepki göstererek İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya seslendi.
Akbaba, ‘‘Süleyman oğlum sana sesleniyorum, Senin de annen eşin kızın var. Vicdanına sığıyor mu bu yapılanlar. Sizden diye zalimi korumayın adil olun. 15 Temmuz’u milletin malına, ırzına göz dikmek için mi yapıyorsunuz? Ne kanun tanıyorlar ne adalet tanıyorlar.” dedi.
[TR724] 26.8.2020
Vaka sayısı 1500’ü aştı; Uyarı yetmez, ciddi önlem şart! [Yusuf Dereli]
Türkiye’de pandemi yeniden tırmanışa geçti. İktidar temsilcilerine göre Türkiye pandemiyle mücadele konusunda başarılı. Muhalefete göre ise iktidar tıpkı diğer konularda olduğu gibi bunu da eline yüzüne bulaştırdı. Maalesef rakamlar da muhalefeti doğrular nitelikte.
Hastalığın ilk dalgasında pik yaptığı dönemde günlük vaka sayıları 1700-1800’lere tırmanmıştı. Yasaklar ve kısıtlamalarla birlikte 15 Temmuz’da yeni vaka sayısı 947’ye kadar geriledi. Ancak normalleşme adımlarının atılması ve salgınla mücadelenin vatandaşların insiyatifine bırakılmasıyla günlük vaka sayıları da tırmanmaya başladı.
Salgının ilk dönemlerinde ‘Hayat eve sığar’ kampanyaları yapan iktidar, ‘yeni normal’ dönemde vatandaşlar tatile çıksın diye ucuz faizli krediler verdi. Önlemler gevşedikçe virüs daha hızlı yayıldı. 30 Temmuz’da 967 olan yeni vaka sayısı 10 Ağustos’ta 1.193’e, 15 Ağustos’ta 1.256’ya, 20 Ağustos’ta 1.412’ye ve nihayet dün 1.502’ye fırladı.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN YENİ GENELGE
İçişleri Bakanlığı, dün akşam saatlerinde 81 il valiliğine Kovid-19 tedbirleri konulu yeni bir genelge gönderdi. Genelgeyle bugünden itibaren 14 ilde sünnet düğünü, kına gecesi, nişan gibi etkinliklere müsaade edilmeyeceği belirtildi. Bu iller, Adana, Ağrı, Ankara, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, Kayseri, Konya, Mardin, Şanlıurfa, Van ve Yozgat olarak belirlendi. Ülke genelindeki kamu kurum ve kuruluşlarında yemekhane hizmeti ve paketli su servisi hariç her türlü yiyecek içecek ikramı durdurulacak. Yukarıda sayılan illerde düğün ve nikahlar ise en fazla 1 saat içerisinde tamamlanacak, dans ve oyuna izin verilmeyecek. Gelin ile damadın birinci ve ikinci derece yakını olmayan 65 yaş ve üzeri vatandaşlar ile 15 yaş altı çocukların düğünlere ve nikah merasimlerine katılması yasaklanacak.
GERÇEK RAKAM 12 BİNİN ÜZERİNDE
Sağlık Bakanlığı’nın verilerinin ne kadar sağlıklı olduğu da tartışma konusu. Türk Tabipleri Birliği’ne göre gerçek rakamlar açıklananların çok çok üzerinde. CHP Ordu Milletvekili Dr. Mustafa Adıgüzel ise Sağlık Bakanlığı’nın Kovid-19 vaka sayılarının sadece 10’da birini açıkladığını söyledi önceki gün. Adıgüzel, “Türkiye’de pozitif yeni vaka günlük 12 binin üzerinde. Artık hastanelerde yer sorunu olduğu için pozitif vakalar evine gönderiliyor.” dedi. Koronadan evine gönderilip yoğun bakıma yatamadan ölen kişiler olduğunu kaydetti.
MÜCADELE VATANDAŞIN İNİSİYATİFİNE BIRAKILDI
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, ‘yeni normal’ adı verilen süreçle salgına yönelik tedbirlerin kaldırılmasının vaka artışına neden olduğunu anlatıyor. AKP iktidarının Kovid-19 mücadelesini bıraktığını söyleyen Adıyaman, Evrensel’e yaptığı açıklamada, “Şu an salgın ülkemizde kaygılarımızı derinleştirecek kadar büyüdü. Virüs kontrolsüzce topluma yayılıyor. Yetersiz salgın yönetimi bunun en önemli sebebi. 1 Haziran’daki hızlı açılma sebebiyle salgın 8 Haziran’dan sonra hızlandı. Sebebi tedbirlerin kademesiz olarak kaldırılmasıydı. Toplumsal hareketliliğin yavaşlatılması gerekiyor. İktidar salgınla mücadeleyi tamamen bireylerin inisiyatifine bırakmış durumda.” diyor.
GRİP VE ZATÜRRE AŞISI YOK
Yeniden tırmanışa geçen koronavirüs salgını nedeniyle halk sağlığı uzmanları vatandaşlara ‘grip ve zatürre aşısı olunması’ tavsiyesinde bulunuyor. Ancak eczanelerde ne grip aşısı ne de zatürre aşısı bulmak mümkün değil. Grip aşısının en erken eylül ayının sonunda ve sınırlı sayıda geleceği tahmin ediliyor. Grip aşısı için eczanelere giden vatandaşlar listeye adını yazdırmaktan başka bir şey yapamıyor. CHP Milletvekili Eczacı Gamze Taşçıer’e göre söz konusu tablonun sorumlusu da AKP rejimi. Öngörüsüz politikaların bedelini 65 yaş üzeri nüfusun, diyabet, böbrek. kalp ve kronik hastalığı otan kişilerin ödeyeceğini anlatan Taşçıer, “Aşıya ihtiyaç duyulacağı belli olduğu halde adım atılmadı.” diyor.
GRİP AŞISI NE ZAMAN GELECEK?
Peki grip aşısı gelecek mi? Gelecek ancak eczacılara göre bütün dünyada artan talep ve Türkiye’nin bu konudaki vurdumduymazlığı nedeniyle geçtiğimiz yılki kadar bile aşı gelmeyebilir. Salgın nedeniyle risk grubunda milyonlarca insanın grip aşısı olması bekleniyor. Ancak şirketlerin yaptığı yazışmalara göre ülke genelinde, 2020-2021 grip dönemi için kullanılacak aşı dozunun en fazla 1.5 milyon olacağı iddia ediliyor. Türkiye’de risk grubundaki kişi sayısı en az 20 milyon! CHP’li Taşçıer, “Toplamda 1.5 milyon doz aşı bu kadar insana nasıl yetecek, merak ediyorum.” dedi.
4 KİŞİLİK AİLENİN AŞI MASRAFI 1.664 TL
Grip ve zatürre aşısının fiyatları da tartışma konusu. Zatürre aşısı eczanelerde bulunduğu 4 ay öncesinde 344 TL’den satılıyordu. Grip aşısı da aylardır yok! Onun fiyatı ise 72 TL’ydi. Artan döviz kuru ve talep nedeniyle fiyatların da yükselmesi bekleniyor. Aşıların hiç zamlanmadığını bile düşünseniz 4 kişilik bir ailenin aşı masrafı 1.664 TL’yi buluyor. Peki aylık 2 bin 324 lirayla geçinmek zorunda olan bir asgari ücretli nasıl aşı olacak?
[Yusuf Dereli] 26.8.2020 [TR724]
Hastalığın ilk dalgasında pik yaptığı dönemde günlük vaka sayıları 1700-1800’lere tırmanmıştı. Yasaklar ve kısıtlamalarla birlikte 15 Temmuz’da yeni vaka sayısı 947’ye kadar geriledi. Ancak normalleşme adımlarının atılması ve salgınla mücadelenin vatandaşların insiyatifine bırakılmasıyla günlük vaka sayıları da tırmanmaya başladı.
Salgının ilk dönemlerinde ‘Hayat eve sığar’ kampanyaları yapan iktidar, ‘yeni normal’ dönemde vatandaşlar tatile çıksın diye ucuz faizli krediler verdi. Önlemler gevşedikçe virüs daha hızlı yayıldı. 30 Temmuz’da 967 olan yeni vaka sayısı 10 Ağustos’ta 1.193’e, 15 Ağustos’ta 1.256’ya, 20 Ağustos’ta 1.412’ye ve nihayet dün 1.502’ye fırladı.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN YENİ GENELGE
İçişleri Bakanlığı, dün akşam saatlerinde 81 il valiliğine Kovid-19 tedbirleri konulu yeni bir genelge gönderdi. Genelgeyle bugünden itibaren 14 ilde sünnet düğünü, kına gecesi, nişan gibi etkinliklere müsaade edilmeyeceği belirtildi. Bu iller, Adana, Ağrı, Ankara, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, Kayseri, Konya, Mardin, Şanlıurfa, Van ve Yozgat olarak belirlendi. Ülke genelindeki kamu kurum ve kuruluşlarında yemekhane hizmeti ve paketli su servisi hariç her türlü yiyecek içecek ikramı durdurulacak. Yukarıda sayılan illerde düğün ve nikahlar ise en fazla 1 saat içerisinde tamamlanacak, dans ve oyuna izin verilmeyecek. Gelin ile damadın birinci ve ikinci derece yakını olmayan 65 yaş ve üzeri vatandaşlar ile 15 yaş altı çocukların düğünlere ve nikah merasimlerine katılması yasaklanacak.
GERÇEK RAKAM 12 BİNİN ÜZERİNDE
Sağlık Bakanlığı’nın verilerinin ne kadar sağlıklı olduğu da tartışma konusu. Türk Tabipleri Birliği’ne göre gerçek rakamlar açıklananların çok çok üzerinde. CHP Ordu Milletvekili Dr. Mustafa Adıgüzel ise Sağlık Bakanlığı’nın Kovid-19 vaka sayılarının sadece 10’da birini açıkladığını söyledi önceki gün. Adıgüzel, “Türkiye’de pozitif yeni vaka günlük 12 binin üzerinde. Artık hastanelerde yer sorunu olduğu için pozitif vakalar evine gönderiliyor.” dedi. Koronadan evine gönderilip yoğun bakıma yatamadan ölen kişiler olduğunu kaydetti.
MÜCADELE VATANDAŞIN İNİSİYATİFİNE BIRAKILDI
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, ‘yeni normal’ adı verilen süreçle salgına yönelik tedbirlerin kaldırılmasının vaka artışına neden olduğunu anlatıyor. AKP iktidarının Kovid-19 mücadelesini bıraktığını söyleyen Adıyaman, Evrensel’e yaptığı açıklamada, “Şu an salgın ülkemizde kaygılarımızı derinleştirecek kadar büyüdü. Virüs kontrolsüzce topluma yayılıyor. Yetersiz salgın yönetimi bunun en önemli sebebi. 1 Haziran’daki hızlı açılma sebebiyle salgın 8 Haziran’dan sonra hızlandı. Sebebi tedbirlerin kademesiz olarak kaldırılmasıydı. Toplumsal hareketliliğin yavaşlatılması gerekiyor. İktidar salgınla mücadeleyi tamamen bireylerin inisiyatifine bırakmış durumda.” diyor.
GRİP VE ZATÜRRE AŞISI YOK
Yeniden tırmanışa geçen koronavirüs salgını nedeniyle halk sağlığı uzmanları vatandaşlara ‘grip ve zatürre aşısı olunması’ tavsiyesinde bulunuyor. Ancak eczanelerde ne grip aşısı ne de zatürre aşısı bulmak mümkün değil. Grip aşısının en erken eylül ayının sonunda ve sınırlı sayıda geleceği tahmin ediliyor. Grip aşısı için eczanelere giden vatandaşlar listeye adını yazdırmaktan başka bir şey yapamıyor. CHP Milletvekili Eczacı Gamze Taşçıer’e göre söz konusu tablonun sorumlusu da AKP rejimi. Öngörüsüz politikaların bedelini 65 yaş üzeri nüfusun, diyabet, böbrek. kalp ve kronik hastalığı otan kişilerin ödeyeceğini anlatan Taşçıer, “Aşıya ihtiyaç duyulacağı belli olduğu halde adım atılmadı.” diyor.
GRİP AŞISI NE ZAMAN GELECEK?
Peki grip aşısı gelecek mi? Gelecek ancak eczacılara göre bütün dünyada artan talep ve Türkiye’nin bu konudaki vurdumduymazlığı nedeniyle geçtiğimiz yılki kadar bile aşı gelmeyebilir. Salgın nedeniyle risk grubunda milyonlarca insanın grip aşısı olması bekleniyor. Ancak şirketlerin yaptığı yazışmalara göre ülke genelinde, 2020-2021 grip dönemi için kullanılacak aşı dozunun en fazla 1.5 milyon olacağı iddia ediliyor. Türkiye’de risk grubundaki kişi sayısı en az 20 milyon! CHP’li Taşçıer, “Toplamda 1.5 milyon doz aşı bu kadar insana nasıl yetecek, merak ediyorum.” dedi.
4 KİŞİLİK AİLENİN AŞI MASRAFI 1.664 TL
Grip ve zatürre aşısının fiyatları da tartışma konusu. Zatürre aşısı eczanelerde bulunduğu 4 ay öncesinde 344 TL’den satılıyordu. Grip aşısı da aylardır yok! Onun fiyatı ise 72 TL’ydi. Artan döviz kuru ve talep nedeniyle fiyatların da yükselmesi bekleniyor. Aşıların hiç zamlanmadığını bile düşünseniz 4 kişilik bir ailenin aşı masrafı 1.664 TL’yi buluyor. Peki aylık 2 bin 324 lirayla geçinmek zorunda olan bir asgari ücretli nasıl aşı olacak?
[Yusuf Dereli] 26.8.2020 [TR724]
Bu gülüşü soldurdular [Metin Yıkar]
İşe gidiyordum, televizyondan yakın bir arkadaşım aradı. ’’Eşinin twitlerini gördün mü, Fatih hapishanede ağırlaşmış, doktora götürmüyorlarmış. Esra hanım çaresizce sesini duyurmaya çalışıyor.’’
Fatih?
Hızlıca düşünmeye başladım.. Yeni durumundan haberim olmamıştı.
Güler yüzüyle hatırladığım, aynı kurumda çalıştığımız yönetmen arkadaşım Fatih Terzioğlu hapisteydi, hem de hastaydı. Kendi dertlerimizle uğraşırken, kendimiz gibi bildiklerimizin dertlerine de yeterince el uzatamıyorduk.
Sanki kıyameti yaşıyoruz. Haşir meydanındayız. Annenin evladını tanımayacağı o günlerin provasındayız. Acıları sayamaz, neye üzüleceğimizi bilemez olduk. Derdimiz dağları aştı.
Sinema filmlerine, televizyon dizilerine, setlere, kameralara, müziğe, ışığa meraklı sanatçı bir gençti Fatih Terzioğlu. Yetenekli ve bir o kadar da çalışkan.
Yolu, üniversite hayatının sonlarında (benim ve meslektaşlarımız gibi.. ) Samanyolu Tv ile kesişti. Hayalini kurduğu sektörün kapısından adımını attı. İlk işi dizi filmde 4. asistanlıktı.
Zamanla yardımcı yönetmenliğe sonra da ikinci yönetmenliğe yükseldi. Hakkını vere vere mesleğinde yükseliyordu.
Ekibin gülen yüzüydü Fatih, ağır çalışma şartlarındaki dizi setlerinin her daim moraliydi.
Çalışırken hayatını değerli eşi Esra ile birleştirdi, iki de güzel evlatları oldu.
İş hayatı da, aile hayatı da güzel gidiyordu.
Türkiye karanlık o tünele girene kadar.
2015 yılında çalıştığımız kurum, Erdoğan rejimi tarafından kapatıldı. Kimimiz hapse girdi, kimimiz yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Kalanlar fişlendi, hiç kimse iş vermedi.
Fatih de çaresizdi. Bahar hazana dönmüştü.
Mesleğini yapabileceği bir ortam, derdini anlatıp yardım bulabileceği kimseler de kalmayınca, helal rızık için bir kaç arkadaşıyla döner dükkanı açtı. ’’Bu günler geçince yeniden diziler, filmler yaparım’’ hayalleri kuruyordu.
Onbinlerce ev hanımını, hamile kadınları, akademisyenleri, gazetecileri, işdamlarını, hakimleri, savcıları hapishanelere dolduran Erdoğan rejiminin polisleri, Fatih’in de kapısına dayandı.
Telefonundaki Whatsapp mesajında paylaşılan duayı gerekçe göstererek onu da dört duvar arasına attılar.
Derdini, suçsuzluğunu ne o, ne eşi kimselere anlatamadı. Zaten içine atan bir yapısı vardı. Vücudu dayanamadı. Yaz başlarında bir şey yiyip içememeye ve sürekli kusmaya başladı. Ölüyordu. ‘’Kapalı görüşte başını, eliyle destek vererek tutuyordu’’ diyor eşi Esra hanım.
Dilekçelere rağmen haftalarca hastaneye götürmediler, doktorlar rapor vermediler, hakimler sevk etmediler.
Esra hanımın sosyal medya çırpınışları, insan üstü gayretleri ile ölüm döşeğinde iken bırakmak zorunda kaldılar.
Hapishaneden çıktı ama hastaneden çıkamadı. Evine bir daha hiç dönemedi.
1980 yılında İstanbul’da doğdu Fatih. Çocuk yaşta anne ve babasını kaybetti. Ömrünün ilk yılları yurt ve kolejlerde geçti.
Niğde üniversitesi Radyo ve televizyon bölümünden mezun oldu.
2003 yılında Samanyolu TV’de işe başladı. 2004 yılında Şubat Soğuğu adlı diziyle dramalarda görev almaya başladı. Sonrasında Sırlar dünyası, Kollama, Kendi Okulumuza Doğru. 4.Osman, Şefkat Tepe ve son olarak da Sungurlar dizisinde ikinci yönetmen olarak görev aldı.
İki güzel çocuğu var. Büşra 11, Ertuğrul 5 yaşında.
Fatih’in hapse girdiğinden haberimiz olmadı. Hep gülüyor, hiç neşesini bozmuyor zannediyorduk.
Öyle değilmiş.
Her güzele düşman olan bu zalim rejim, meğer Fatih’in de gülüşünü öldürüyormuş.
Gülen yüzünle karşılaşacağımız yarına kaldı umudumuz Fatih.
[Metin Yıkar] 26.8.2020 [TR724]
Fatih?
Hızlıca düşünmeye başladım.. Yeni durumundan haberim olmamıştı.
Güler yüzüyle hatırladığım, aynı kurumda çalıştığımız yönetmen arkadaşım Fatih Terzioğlu hapisteydi, hem de hastaydı. Kendi dertlerimizle uğraşırken, kendimiz gibi bildiklerimizin dertlerine de yeterince el uzatamıyorduk.
Sanki kıyameti yaşıyoruz. Haşir meydanındayız. Annenin evladını tanımayacağı o günlerin provasındayız. Acıları sayamaz, neye üzüleceğimizi bilemez olduk. Derdimiz dağları aştı.
Sinema filmlerine, televizyon dizilerine, setlere, kameralara, müziğe, ışığa meraklı sanatçı bir gençti Fatih Terzioğlu. Yetenekli ve bir o kadar da çalışkan.
Yolu, üniversite hayatının sonlarında (benim ve meslektaşlarımız gibi.. ) Samanyolu Tv ile kesişti. Hayalini kurduğu sektörün kapısından adımını attı. İlk işi dizi filmde 4. asistanlıktı.
Zamanla yardımcı yönetmenliğe sonra da ikinci yönetmenliğe yükseldi. Hakkını vere vere mesleğinde yükseliyordu.
Ekibin gülen yüzüydü Fatih, ağır çalışma şartlarındaki dizi setlerinin her daim moraliydi.
Çalışırken hayatını değerli eşi Esra ile birleştirdi, iki de güzel evlatları oldu.
İş hayatı da, aile hayatı da güzel gidiyordu.
Türkiye karanlık o tünele girene kadar.
2015 yılında çalıştığımız kurum, Erdoğan rejimi tarafından kapatıldı. Kimimiz hapse girdi, kimimiz yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Kalanlar fişlendi, hiç kimse iş vermedi.
Fatih de çaresizdi. Bahar hazana dönmüştü.
Mesleğini yapabileceği bir ortam, derdini anlatıp yardım bulabileceği kimseler de kalmayınca, helal rızık için bir kaç arkadaşıyla döner dükkanı açtı. ’’Bu günler geçince yeniden diziler, filmler yaparım’’ hayalleri kuruyordu.
Onbinlerce ev hanımını, hamile kadınları, akademisyenleri, gazetecileri, işdamlarını, hakimleri, savcıları hapishanelere dolduran Erdoğan rejiminin polisleri, Fatih’in de kapısına dayandı.
Telefonundaki Whatsapp mesajında paylaşılan duayı gerekçe göstererek onu da dört duvar arasına attılar.
Derdini, suçsuzluğunu ne o, ne eşi kimselere anlatamadı. Zaten içine atan bir yapısı vardı. Vücudu dayanamadı. Yaz başlarında bir şey yiyip içememeye ve sürekli kusmaya başladı. Ölüyordu. ‘’Kapalı görüşte başını, eliyle destek vererek tutuyordu’’ diyor eşi Esra hanım.
Dilekçelere rağmen haftalarca hastaneye götürmediler, doktorlar rapor vermediler, hakimler sevk etmediler.
Esra hanımın sosyal medya çırpınışları, insan üstü gayretleri ile ölüm döşeğinde iken bırakmak zorunda kaldılar.
Hapishaneden çıktı ama hastaneden çıkamadı. Evine bir daha hiç dönemedi.
1980 yılında İstanbul’da doğdu Fatih. Çocuk yaşta anne ve babasını kaybetti. Ömrünün ilk yılları yurt ve kolejlerde geçti.
Niğde üniversitesi Radyo ve televizyon bölümünden mezun oldu.
2003 yılında Samanyolu TV’de işe başladı. 2004 yılında Şubat Soğuğu adlı diziyle dramalarda görev almaya başladı. Sonrasında Sırlar dünyası, Kollama, Kendi Okulumuza Doğru. 4.Osman, Şefkat Tepe ve son olarak da Sungurlar dizisinde ikinci yönetmen olarak görev aldı.
İki güzel çocuğu var. Büşra 11, Ertuğrul 5 yaşında.
Fatih’in hapse girdiğinden haberimiz olmadı. Hep gülüyor, hiç neşesini bozmuyor zannediyorduk.
Öyle değilmiş.
Her güzele düşman olan bu zalim rejim, meğer Fatih’in de gülüşünü öldürüyormuş.
Gülen yüzünle karşılaşacağımız yarına kaldı umudumuz Fatih.
[Metin Yıkar] 26.8.2020 [TR724]
Şampiyonlar Ligi şampiyonu 6 kardeş [Hasan Cücük]
Yeşil sahalarda başarıyla ter döken çok sayıda kardeş futbolcu bulunuyor. Bazen aynı takımda omuz omuza bazen de karşı takımlarda birbirlerine rakip oluyorlar. Dünyanın bir numaralı kulüp organizasyonu olarak gösterilen Şampiyonlar Ligi’ni ise bugüne kadar sadece 6 kardeş futbolcu kaldırmayı başardı. Listeye son eklenen isim Hernandez kardeşler oldu.
Bayern Münih, PSG engelini aşıp Şampiyonlar Ligi kupasını 6’ıncı kez müzesine taşırken, kadrosunda bulunan iki isim ayrı bir heyecan yaşadı. Fransız Lucas Hernandez ve İspanyol Thiago Alcantara’nın sevincini farklı kılan daha önce kardeşlerinin de bu prestijli kupayı kaldırmasıydı. Final maçında Thiago Alcantara ter dökerken, Lucas Hernandez saha kenarından heyecanı yaşadı. Özellikle maçın son dakikalarında Fransız futbolcunun heyecanı görülmeye değerdi.
Lucas Hernandez’in küçük kardeşi Theo Hernandez, Kupa 1 sevincini 2018 yılında yaşamıştı. Temmuz 2017’de 15 milyon Euro bedelle Atletico Madrid’den Real’e transfer olan Theo Hernandez, 2018 Şampiyonlar Ligi finalinde Liverpool’a karşı forma şansı bulamadı. Ancak Real Madrid kadrosunda bulunmasından dolayı kariyerine Şampiyonlar Ligi kupasını ekletti. Şimdilerde Milan formasını terleten Theo Hernandez’in abisi Lucas da bu prestijli kupayı kazanan oyuncular arasına adını yazdırdı. Temmuz 2019’da ödenen 80 milyon Euro bonservis ücretiyle Bundesliga’nın en pahalı futbolcusu unvanını elinde bulunduran Lucas Hernandez, Atletico Madrid’den Bayern kadrosuna katıldı. Bayern adına 25 maçta ter döken Lucas Hernandez henüz ödenen yüksek bonservisin karşılığını veren bir performans ortaya koyamadı.
Temmuz 2013’te Barcelona kadrosundan Bayern Münih’e 25 milyon Euro bedelle transfer olan Thiago Alcantara, futbolunun yanı sıra yaşadığı sakatlıklarla da gündem oldu. Üst üste talihsiz sakatlıklar yaşayan Thiago, bir yılı aşkın bir süre formasından uzak kaldı. Futbol hayatı bitti denmesine aldırmayıp, azimle yeniden sahalara dönüp, Bayern kadrosunun değişmezlerinden oldu. Bayern formasıyla 235 maça çıkan Thiago Alcantara, 31 gol atıp, 37 asist yaptı. Şampiyonlar Ligi’nde bu sezon 10 maçta forma giydi. Kupanın kazanılmasında önemli rol oynadı. Kupa 1’i 2011 yılında Barcelona formasıyla ilk kez kazanan Thiago, 9 yıl aradan sonra ikinci kez aynı mutluluğu yaşadı. Kupa 1 sevincini Thiago’dan 2 yaş küçük kardeşi Rafinha 2015’te Barcelona formasıyla yaşadı. Burada bir parantez açalım. Thiago ve Rafinha kardeş olmalarına karşılık, iki farklı milli takım tercihinde bulunuyorlar. Brezilyalı ünlü futbolcu Mazinho’nun çocukları olan Alcantara kardeşlerden Thiago İspanya’yı, Rafinha Brezilyalı tercih etti.
Arjantinli Gabriel ve Diego Milito kardeşlerden kupayı Şampiyonlar Ligi’ni ilk kazanan defansta oynayan Gabriel oldu. 2007-11 arasında Barcelona formasını giyen Gabriel, Guardiola yönetiminde 2009’da Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı. Diego Milito ise kupayı Gabriel’den bir yıl sonra İnter formasıyla kaldırdı. Forvet oyuncusu olan Diego Milito, finale damgasını vuran isim oldu. İnter finalde Bayern Münih’i 2-0 yenerken, gollerin altında Diego Milito imzası vardı.
Danimarka futbolunun efsane isimleri Laudrup’lar da Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran kardeşler arasında bulunuyor. Ağabey Michael Laudrup, 1992’de Barcelona ile kupayı kaldırırken, küçük kardeş Brian iki yıl sonra 1994’de Milan ile kupa sevinci yaşadı.
Aynı takım formasıyla ter dökerken Şampiyonlar Ligi kupasını birlikte kaldıran iki kardeş futbolcular bulunuyor. Hollanda futbolunun efsanelerinden Frank ve Ronald De Boer kardeşler 1995 yılında Ajax’la Kupa 1 sevinci yaşadılar. De Boer kardeşler, Ajax ve Rangers formasıyla birlikte ter döktü.
Gary ve Phil Neville kardelerde tıpkı De Boer’ler gibi aynı takımda forma giyerken Şampiyonlar Ligi kupasını havaya kaldıran isimler oldu. Gary Neville kariyeri boyunca sadece Manchester United formasını giydi. Phil Neville ise 1994-2005 arasında 11 yıl United formasını giyip, kardeşiyle birlikte ter döktü. United, 1999’da Bayern Münih’i uzatma dakikalarında bulduğu iki golle 2-1 geçip kupaya uzanmıştı. Tarihi maçta Gary Neville 90 dakika oynarken, Phil zafere kenardan eşlik etmişti.
[Hasan Cücük] 26.8.2020 [TR724]
Bayern Münih, PSG engelini aşıp Şampiyonlar Ligi kupasını 6’ıncı kez müzesine taşırken, kadrosunda bulunan iki isim ayrı bir heyecan yaşadı. Fransız Lucas Hernandez ve İspanyol Thiago Alcantara’nın sevincini farklı kılan daha önce kardeşlerinin de bu prestijli kupayı kaldırmasıydı. Final maçında Thiago Alcantara ter dökerken, Lucas Hernandez saha kenarından heyecanı yaşadı. Özellikle maçın son dakikalarında Fransız futbolcunun heyecanı görülmeye değerdi.
Lucas Hernandez’in küçük kardeşi Theo Hernandez, Kupa 1 sevincini 2018 yılında yaşamıştı. Temmuz 2017’de 15 milyon Euro bedelle Atletico Madrid’den Real’e transfer olan Theo Hernandez, 2018 Şampiyonlar Ligi finalinde Liverpool’a karşı forma şansı bulamadı. Ancak Real Madrid kadrosunda bulunmasından dolayı kariyerine Şampiyonlar Ligi kupasını ekletti. Şimdilerde Milan formasını terleten Theo Hernandez’in abisi Lucas da bu prestijli kupayı kazanan oyuncular arasına adını yazdırdı. Temmuz 2019’da ödenen 80 milyon Euro bonservis ücretiyle Bundesliga’nın en pahalı futbolcusu unvanını elinde bulunduran Lucas Hernandez, Atletico Madrid’den Bayern kadrosuna katıldı. Bayern adına 25 maçta ter döken Lucas Hernandez henüz ödenen yüksek bonservisin karşılığını veren bir performans ortaya koyamadı.
Temmuz 2013’te Barcelona kadrosundan Bayern Münih’e 25 milyon Euro bedelle transfer olan Thiago Alcantara, futbolunun yanı sıra yaşadığı sakatlıklarla da gündem oldu. Üst üste talihsiz sakatlıklar yaşayan Thiago, bir yılı aşkın bir süre formasından uzak kaldı. Futbol hayatı bitti denmesine aldırmayıp, azimle yeniden sahalara dönüp, Bayern kadrosunun değişmezlerinden oldu. Bayern formasıyla 235 maça çıkan Thiago Alcantara, 31 gol atıp, 37 asist yaptı. Şampiyonlar Ligi’nde bu sezon 10 maçta forma giydi. Kupanın kazanılmasında önemli rol oynadı. Kupa 1’i 2011 yılında Barcelona formasıyla ilk kez kazanan Thiago, 9 yıl aradan sonra ikinci kez aynı mutluluğu yaşadı. Kupa 1 sevincini Thiago’dan 2 yaş küçük kardeşi Rafinha 2015’te Barcelona formasıyla yaşadı. Burada bir parantez açalım. Thiago ve Rafinha kardeş olmalarına karşılık, iki farklı milli takım tercihinde bulunuyorlar. Brezilyalı ünlü futbolcu Mazinho’nun çocukları olan Alcantara kardeşlerden Thiago İspanya’yı, Rafinha Brezilyalı tercih etti.
Arjantinli Gabriel ve Diego Milito kardeşlerden kupayı Şampiyonlar Ligi’ni ilk kazanan defansta oynayan Gabriel oldu. 2007-11 arasında Barcelona formasını giyen Gabriel, Guardiola yönetiminde 2009’da Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı. Diego Milito ise kupayı Gabriel’den bir yıl sonra İnter formasıyla kaldırdı. Forvet oyuncusu olan Diego Milito, finale damgasını vuran isim oldu. İnter finalde Bayern Münih’i 2-0 yenerken, gollerin altında Diego Milito imzası vardı.
Danimarka futbolunun efsane isimleri Laudrup’lar da Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran kardeşler arasında bulunuyor. Ağabey Michael Laudrup, 1992’de Barcelona ile kupayı kaldırırken, küçük kardeş Brian iki yıl sonra 1994’de Milan ile kupa sevinci yaşadı.
Aynı takım formasıyla ter dökerken Şampiyonlar Ligi kupasını birlikte kaldıran iki kardeş futbolcular bulunuyor. Hollanda futbolunun efsanelerinden Frank ve Ronald De Boer kardeşler 1995 yılında Ajax’la Kupa 1 sevinci yaşadılar. De Boer kardeşler, Ajax ve Rangers formasıyla birlikte ter döktü.
Gary ve Phil Neville kardelerde tıpkı De Boer’ler gibi aynı takımda forma giyerken Şampiyonlar Ligi kupasını havaya kaldıran isimler oldu. Gary Neville kariyeri boyunca sadece Manchester United formasını giydi. Phil Neville ise 1994-2005 arasında 11 yıl United formasını giyip, kardeşiyle birlikte ter döktü. United, 1999’da Bayern Münih’i uzatma dakikalarında bulduğu iki golle 2-1 geçip kupaya uzanmıştı. Tarihi maçta Gary Neville 90 dakika oynarken, Phil zafere kenardan eşlik etmişti.
[Hasan Cücük] 26.8.2020 [TR724]
Bir kavram daha tüketilirken! [M.Nedim Hazar]
Siyaset böyle bir şey işte, bir kavramı alıp ihtiyacı olduğu süre kadar kullanıyor. İşi bitince ne o kavramdan ne de o kavramın karşılığı olan hislerden bir hayır gelmiyor kimseye.
Reklam sektöründe iken siyasetçilerin “-cek –cak”lı kelimelerin tamamını tükettiğini, sonuna bu eklerin geldiği hiçbir vaadin halkta karşılığının olmadığını anlamıştım.
AKP iktidarı geçmiş ve günümüze dair neredeyse tüm mirası yedi bitirdi.
Düşünsenize Müslümanların, özellikle Türk Müslümanların en büyük hayallerinden biri olan Ayasofya bile arzu ettikleri neticeyi vermedi.
Hal böyle olunca geleceği tüketmeye karar verdiler sanırım.
Bu sebeple “Müjde” kavramına sarıldılar sımsıkı.
Çıtayı da epey yükseğe koydular.
Öyle bir müjde ki ülkeyi eksen değişikliğine götürecek, sihirli bir değnek gibi bugünkü kapkaranlık tabloyu tamamen tersine çevirecekti.
Yeni Şafak’ın artık gerçeklerle alakası tamamen kopmuş yayın yönetmeni kadar iman eden çıkmadı elbette bu duruma.
Bir trol yaptığı video kaydında şunu söylüyordu hançeresini yırtarcasına:
“’2023’te kimse doğalgaza para vermeyecek kardeşim!”
Bu öylesine büyük bir iyimserlikti palavra sınırlarını bile zorluyordu aslında. Zira bahsi edilen keşif rezerv gerçek olsa bile, bu rezervin yüz katı olan ülkelerde bile doğalgaz bedava değildi. Eşyanın tabiatına aykırıydı bir kere bu durum ama, çaresizlik mi yoksa kesin inançlılığın verdiği savrulma mı böylesine büyüm sallamasyonlara sebep oluyordu.
Belki kısmi bir alıcısı olabilirdi bu faraziyelerin ama piyasalarda karşılığının olmadığını ekonomik tablonun daha da kötüleşmesinden hemen anlamak mümkündü.
Müjde kelimesine öylesine abandılar ki muhtemelen pek çok kişi ve kurumu özel olarak telefonla arayıp “Külliyeden arıyoruz, sayın cumhurbaşkanımız bu müjdeyi desteklemenizi arzu ediyorlar” rızasında bulundular.
Kulüplerden hacamatçılar derneğine kadar destek aradılar ciddiyetle.
Havuz ekranlarında keza kendi kadrolu her konuda fikir sahibi kadrolu yorumcularıyla birlikte bir takım uzmanlara da aklı, mantığı, ilmi zorlayıcı yorumlar almaya çalıştılar.
Bu meyanda havuz medyasının bir muhabiri konuda yetkin bir ismi telefonla arayıp konu hakkında görüş almak istiyor. Uzman kişi, “hiçbir fikrim yok, zira elde hiçbir veri yok” diyerek sadece müjde kelimesi üzerinden yorum yapamayacağını söylüyor. Muhabirin cümlesi ise şu;
“Muhalif misiniz?”
Uzman kişi sinirlenmemeye çalışarak;
“Hayır hanımefendi mühendisim!”
Bir gazetede yorum yazmak ile ekranlara uzman olarak çıkmak arasındaki farkı bilmeyen kimileri, bizim bu yazılar ile ekranda çıkıp her konuda ahkam kesmeler arasında bir fark olmadığını düşünüyor.
Elbette çok büyük fark var. Araştırmacı gazetecilik farklı uzman yorumculuk farklıdır. Gazeteci bir konuda yazı kaleme almadan önce araştırma yapar, okumalar, görüş almalar vs. Ekrana çıkıp canlı yayında bir işin otoritesi olmakla çok farklı şeylerdir bunlar. Ve bir araştırmacı gazeteci eğer farklı bir bakış açısı bulamazsa genelde o konuda bir şey yazmamayı tercih eder. Nihayetinde kendi bakış açısını belirten hiçbir iddiası olmayan, belki bir takım kulisler ve konuşulmayanları ortaya çıkardığı için kıymetli olabilecek şeylerdir bunlar. Ekranda oturup bir konuda otorite olarak ahkam kesmek ile bunun alakası yoktur.
Doğalgaz rezervi meselesi de böyledir. Bu konuda fikir sahibi olabilmek adına okumalar yapılır, farklı kaynaklardan farklı görüşler damıtılır ve bir kanaat oluşuyorsa yazar fikrini kaleme alır. Niyet iddialı bir şey ileri sürmek değil, tarihe not düşmek ve bu konuda fikir çeşitliliğine katkıda bulunmaktır. Bir konuda uzman görüşü irad etmek başka, bir olayın haberin analizini yapmak bambaşka şeylerdir.
Bu ara izahattan sonra doğal gaz müjdemize dönelim.
Her yazımızda ifade ettiğimiz gibi, ekrana çıkan her konuda ahkam kesenlerin aksine işin ehilleri bu işin öyle kolay olmadığında hem fikirler.
Bunlardan biri de şüphesiz Petrol Mühendisleri Odası Başkanı Yüksel Kurt.. Kurt , 2023 yılında gazın kullanıma açılacağı iddiasını ise fazla iyimser bulduğunu ifade ediyor ve ekliyor, “Teknik olarak mümkün görünmüyor, zira sadece ”deröntgen” çekildi ve tahmin henüz kanıtlanmış değil.”
“Deröntgen” meselesini şöyle izah ediyor Başkan kurt: ““2 bin 100 metre deniz derinliğinden sonra ses dalgalarının yansımasıyla aşağıdan bir resim çekiliyor. Tıpkı röntgen çektiğinizdeki gibi yer altında flu bir tablo elde ediyorsunuz. Tuna 1, buna göre kuyu kazıyor ve tamam diyorsunuz, doğru yeri bulduk. Sismikte 250 kilometrekarelik bir alanda gazın olabileceği görülüyor. Sondaj sırasında aşağıda 100 metre büyüklüğünde gazlı kaya olduğu söyleniyor. Buradan bir tahmin yürütebilirsiniz”
Böyle bir rezerv keşfi sırasındaki önemli unsurların biri de tespit kuyuları.
Türkiye henüz kaç tespit kuyusu ve pozisyonları hakkında bir çalışma yapmış değil. Doğmamış çocuğa rezerv biçmenin siyasi bir manevra olduğu da buradan ortaya çıkıyor zaten.
Tespit edilen rezervin tamı tamına doğru çıkması durumunda bile sonrası süreç çok kolay değil. Kurt anlatıyor: “Gazın çıkarılarak BOTAŞ’ın iletim şebekesine verilmesine kadar olan süreç önemli. Tabii buradan gaz çıkarılarak kullanılması, yurt dışından daha az gaz almanıza neden olur ama burası net değil. Cumhurbaşkanı 2023 yılında kullanılacak dedi. Fakat 2 bin 100 metre su derinliği var. Elimizde sondaj gemisi iki tane, şu an üçüncüsü hazırlanıyor. Üçü de çalışsa bunların ne kadar zamanda, ne kadar kuyu kazacağı önemli. Yine Tuna 1’de de işler bitmedi. Geliştirme kuyularıyla birlikte bir iki yıl sürecek. Ardından üretim tesisleri yapmak için 2 bin 100 metre derinliği olan denizde üretim platformu yapmanız lazım. Yerli teknoloji olmadığı için Japonya, Amerika, Çin gibi ülkelere ihale verecek veya onlarla ortaklık kuracaksınız. Ayrıca doğal gazı deniz tabanından mı yoksa sıvılaştırılarak gemiler yoluyla mı getireceksiniz? Bunlar büyük yatırımlar. Öngörmek kolay değil. Bu sebeple 2023 hedefi çok iyimser ve teknik olarak mümkün görünmüyor.”
Bir başka konu ise, mevcut rezervin gerçek olması durumunda onu kimlerin çıkaracağı. Kurt’un bu konuda da ciddi endişeleri ve birilerine peşkeş çekilmemesini umuyor.
Doğal meselesinin gerçekçi boyutu böyle.
Meseleyi daha derinlemesine kavramak isteyenler Petrol mühendisleri Odası’nın bu konudaki resmi açıklamasını (Havuz medyası görmezden geldi) okuyabilirler.
Öte yandan bir hakikat daha var:
Kavram rezervlerimizden birini daha hoyratça tüketti muktedir.
Bir ülkede kavramlar rezervlerden daha hızlı tüketiliyorsa, orada işler iyi gitmiyordur!
[M.Nedim Hazar] 26.8.2020 [TR724]
Reklam sektöründe iken siyasetçilerin “-cek –cak”lı kelimelerin tamamını tükettiğini, sonuna bu eklerin geldiği hiçbir vaadin halkta karşılığının olmadığını anlamıştım.
AKP iktidarı geçmiş ve günümüze dair neredeyse tüm mirası yedi bitirdi.
Düşünsenize Müslümanların, özellikle Türk Müslümanların en büyük hayallerinden biri olan Ayasofya bile arzu ettikleri neticeyi vermedi.
Hal böyle olunca geleceği tüketmeye karar verdiler sanırım.
Bu sebeple “Müjde” kavramına sarıldılar sımsıkı.
Çıtayı da epey yükseğe koydular.
Öyle bir müjde ki ülkeyi eksen değişikliğine götürecek, sihirli bir değnek gibi bugünkü kapkaranlık tabloyu tamamen tersine çevirecekti.
Yeni Şafak’ın artık gerçeklerle alakası tamamen kopmuş yayın yönetmeni kadar iman eden çıkmadı elbette bu duruma.
Bir trol yaptığı video kaydında şunu söylüyordu hançeresini yırtarcasına:
“’2023’te kimse doğalgaza para vermeyecek kardeşim!”
Bu öylesine büyük bir iyimserlikti palavra sınırlarını bile zorluyordu aslında. Zira bahsi edilen keşif rezerv gerçek olsa bile, bu rezervin yüz katı olan ülkelerde bile doğalgaz bedava değildi. Eşyanın tabiatına aykırıydı bir kere bu durum ama, çaresizlik mi yoksa kesin inançlılığın verdiği savrulma mı böylesine büyüm sallamasyonlara sebep oluyordu.
Belki kısmi bir alıcısı olabilirdi bu faraziyelerin ama piyasalarda karşılığının olmadığını ekonomik tablonun daha da kötüleşmesinden hemen anlamak mümkündü.
Müjde kelimesine öylesine abandılar ki muhtemelen pek çok kişi ve kurumu özel olarak telefonla arayıp “Külliyeden arıyoruz, sayın cumhurbaşkanımız bu müjdeyi desteklemenizi arzu ediyorlar” rızasında bulundular.
Kulüplerden hacamatçılar derneğine kadar destek aradılar ciddiyetle.
Havuz ekranlarında keza kendi kadrolu her konuda fikir sahibi kadrolu yorumcularıyla birlikte bir takım uzmanlara da aklı, mantığı, ilmi zorlayıcı yorumlar almaya çalıştılar.
Bu meyanda havuz medyasının bir muhabiri konuda yetkin bir ismi telefonla arayıp konu hakkında görüş almak istiyor. Uzman kişi, “hiçbir fikrim yok, zira elde hiçbir veri yok” diyerek sadece müjde kelimesi üzerinden yorum yapamayacağını söylüyor. Muhabirin cümlesi ise şu;
“Muhalif misiniz?”
Uzman kişi sinirlenmemeye çalışarak;
“Hayır hanımefendi mühendisim!”
Bir gazetede yorum yazmak ile ekranlara uzman olarak çıkmak arasındaki farkı bilmeyen kimileri, bizim bu yazılar ile ekranda çıkıp her konuda ahkam kesmeler arasında bir fark olmadığını düşünüyor.
Elbette çok büyük fark var. Araştırmacı gazetecilik farklı uzman yorumculuk farklıdır. Gazeteci bir konuda yazı kaleme almadan önce araştırma yapar, okumalar, görüş almalar vs. Ekrana çıkıp canlı yayında bir işin otoritesi olmakla çok farklı şeylerdir bunlar. Ve bir araştırmacı gazeteci eğer farklı bir bakış açısı bulamazsa genelde o konuda bir şey yazmamayı tercih eder. Nihayetinde kendi bakış açısını belirten hiçbir iddiası olmayan, belki bir takım kulisler ve konuşulmayanları ortaya çıkardığı için kıymetli olabilecek şeylerdir bunlar. Ekranda oturup bir konuda otorite olarak ahkam kesmek ile bunun alakası yoktur.
Doğalgaz rezervi meselesi de böyledir. Bu konuda fikir sahibi olabilmek adına okumalar yapılır, farklı kaynaklardan farklı görüşler damıtılır ve bir kanaat oluşuyorsa yazar fikrini kaleme alır. Niyet iddialı bir şey ileri sürmek değil, tarihe not düşmek ve bu konuda fikir çeşitliliğine katkıda bulunmaktır. Bir konuda uzman görüşü irad etmek başka, bir olayın haberin analizini yapmak bambaşka şeylerdir.
Bu ara izahattan sonra doğal gaz müjdemize dönelim.
Her yazımızda ifade ettiğimiz gibi, ekrana çıkan her konuda ahkam kesenlerin aksine işin ehilleri bu işin öyle kolay olmadığında hem fikirler.
Bunlardan biri de şüphesiz Petrol Mühendisleri Odası Başkanı Yüksel Kurt.. Kurt , 2023 yılında gazın kullanıma açılacağı iddiasını ise fazla iyimser bulduğunu ifade ediyor ve ekliyor, “Teknik olarak mümkün görünmüyor, zira sadece ”deröntgen” çekildi ve tahmin henüz kanıtlanmış değil.”
“Deröntgen” meselesini şöyle izah ediyor Başkan kurt: ““2 bin 100 metre deniz derinliğinden sonra ses dalgalarının yansımasıyla aşağıdan bir resim çekiliyor. Tıpkı röntgen çektiğinizdeki gibi yer altında flu bir tablo elde ediyorsunuz. Tuna 1, buna göre kuyu kazıyor ve tamam diyorsunuz, doğru yeri bulduk. Sismikte 250 kilometrekarelik bir alanda gazın olabileceği görülüyor. Sondaj sırasında aşağıda 100 metre büyüklüğünde gazlı kaya olduğu söyleniyor. Buradan bir tahmin yürütebilirsiniz”
Böyle bir rezerv keşfi sırasındaki önemli unsurların biri de tespit kuyuları.
Türkiye henüz kaç tespit kuyusu ve pozisyonları hakkında bir çalışma yapmış değil. Doğmamış çocuğa rezerv biçmenin siyasi bir manevra olduğu da buradan ortaya çıkıyor zaten.
Tespit edilen rezervin tamı tamına doğru çıkması durumunda bile sonrası süreç çok kolay değil. Kurt anlatıyor: “Gazın çıkarılarak BOTAŞ’ın iletim şebekesine verilmesine kadar olan süreç önemli. Tabii buradan gaz çıkarılarak kullanılması, yurt dışından daha az gaz almanıza neden olur ama burası net değil. Cumhurbaşkanı 2023 yılında kullanılacak dedi. Fakat 2 bin 100 metre su derinliği var. Elimizde sondaj gemisi iki tane, şu an üçüncüsü hazırlanıyor. Üçü de çalışsa bunların ne kadar zamanda, ne kadar kuyu kazacağı önemli. Yine Tuna 1’de de işler bitmedi. Geliştirme kuyularıyla birlikte bir iki yıl sürecek. Ardından üretim tesisleri yapmak için 2 bin 100 metre derinliği olan denizde üretim platformu yapmanız lazım. Yerli teknoloji olmadığı için Japonya, Amerika, Çin gibi ülkelere ihale verecek veya onlarla ortaklık kuracaksınız. Ayrıca doğal gazı deniz tabanından mı yoksa sıvılaştırılarak gemiler yoluyla mı getireceksiniz? Bunlar büyük yatırımlar. Öngörmek kolay değil. Bu sebeple 2023 hedefi çok iyimser ve teknik olarak mümkün görünmüyor.”
Bir başka konu ise, mevcut rezervin gerçek olması durumunda onu kimlerin çıkaracağı. Kurt’un bu konuda da ciddi endişeleri ve birilerine peşkeş çekilmemesini umuyor.
Doğal meselesinin gerçekçi boyutu böyle.
Meseleyi daha derinlemesine kavramak isteyenler Petrol mühendisleri Odası’nın bu konudaki resmi açıklamasını (Havuz medyası görmezden geldi) okuyabilirler.
Öte yandan bir hakikat daha var:
Kavram rezervlerimizden birini daha hoyratça tüketti muktedir.
Bir ülkede kavramlar rezervlerden daha hızlı tüketiliyorsa, orada işler iyi gitmiyordur!
[M.Nedim Hazar] 26.8.2020 [TR724]
FOX Haber’de rüzgar dindi [Tarık Toros]
Fatih Portakal “emekliliğini” istemiş.
Ahmet Hakan bunu duyururken diyor ki:
-Alanında rakipsiz kalmış olmanın semeresini bol bol yedi.
**
Türkiye’deki FOX ve CNN…
Amerika’daki orijinallerine göre hayli ters konumlanmış haldeler.
Orada:
FOX, Trump’ın favori kanalıyken…
CNN, Beyaz Saray’a kök söktürüyor!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye’de durum farklı:
CNN, Saray yörüngesinde dönerken…
FOX, Erdoğan’ın canını sıkan bir kanal(dı).
**
Hoş, FOX bir haber kanalı değil.
Ülkenin yüzde 95 medyasını doğrudan kontrol eden Erdoğan’ı huzursuz eden:
45 dakikalık ana haber bülteni ve 10 yıldır bunu sunan Fatih Portakal.
**
Ahmet Hakan’ın Fatih Portakal’ın gidişine üzüleceği yok.
“Rakipsiz olduğu için izleniyordu” diye burun kıvırması şaşırtıcı değil.
Çok iyi biliyor ki:
Muhalif cephede rakipsizlik ateşten gömlektir.
FOX Ana Haber, 15 Temmuz’dan bu tarafa 4 senedir yalnız kaldı.
Ana haber bültenleri teker teker düştü.
Bunu haber kanalları izledi.
Ayakta kalan bir avuç kanala da kayyım atanınca FOX Ana Haber, muhalif kesimin nefes borusu oldu.
Her şeyi verdi mi?
Hayır.
**
15 Temmuz’u sorgulamadı, insan hakkı ihlallerine bakmadı, KHK zulmüne kayıtsız kaldı, kendi gazeteci meslektaşlarının davalarını bile takip etmedi.
Elbette arada yaptığı kimi haberler olmuştur, istisnalar kaideyi bozmaz.
Yayın çizgisi muhalif olmakla birlikte Saray’ı çok da kışkırtmamak üzerine kuruluydu.
Zararsız ‘muhalif’ alanda top çevirdi.
Zaten 24 saatlik yayın diliminde hepi topu 45 dakika haber veriyorsunuz, ne olacak ki?
Lakin bu bile Saray için çok fazlaydı.
Otoriter yönetimler dikensiz gül bahçesi ister.
Yüzde 1 muhalife bile tahammülü yoktur, alan bırakmamak esastır.
Öyle de oldu.
Fatih Portakal 19 Haziran’da erken izne çıkarken “Eylülde görüşmek üzere” dedi.
Eylüle bir hafta kala emekliliğini istedi.
**
Yerine kimin geldiğinin önemi yok.
FOX, anca 4 yıl dayanabildi, sonunda ANA HABER kuşağından vazgeçti.
TV dünyası acımasız ve nankördür.
Çabuk unutulursunuz.
1 hafta sonra Fatih Portakal’ı kimse konuşmayacak.
O da bunu istiyor belli ki.
Bir süre kendini unutturacak, suç duyurularına maruz kalmayacak.
**
Büyük geçmiş olsun.
Emekliliğini istedi, bırakmak zorunda kaldı.
Kurumu, daha fazla arkasında duramadı.
İki taraf, inanmadıkları açıklamalarla kamuoyunu tatmin edemedi.
Saray, yaygın izlenen TV aleminde son kaleyi de düşürdü.
**
Fatih Portakal, eşiyle birlikteki son Instagram pozuna şu notu düşmüş:
-Kesilmeyen rüzgar eşliğinde pazar keyfi.
**
Mahallesinde rüzgar dindi dinmesine de…
Ülkede şiddetli kasırga var!
[Tarık Toros] 26.8.2020 [TR724]
Ahmet Hakan bunu duyururken diyor ki:
-Alanında rakipsiz kalmış olmanın semeresini bol bol yedi.
**
Türkiye’deki FOX ve CNN…
Amerika’daki orijinallerine göre hayli ters konumlanmış haldeler.
Orada:
FOX, Trump’ın favori kanalıyken…
CNN, Beyaz Saray’a kök söktürüyor!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye’de durum farklı:
CNN, Saray yörüngesinde dönerken…
FOX, Erdoğan’ın canını sıkan bir kanal(dı).
**
Hoş, FOX bir haber kanalı değil.
Ülkenin yüzde 95 medyasını doğrudan kontrol eden Erdoğan’ı huzursuz eden:
45 dakikalık ana haber bülteni ve 10 yıldır bunu sunan Fatih Portakal.
**
Ahmet Hakan’ın Fatih Portakal’ın gidişine üzüleceği yok.
“Rakipsiz olduğu için izleniyordu” diye burun kıvırması şaşırtıcı değil.
Çok iyi biliyor ki:
Muhalif cephede rakipsizlik ateşten gömlektir.
FOX Ana Haber, 15 Temmuz’dan bu tarafa 4 senedir yalnız kaldı.
Ana haber bültenleri teker teker düştü.
Bunu haber kanalları izledi.
Ayakta kalan bir avuç kanala da kayyım atanınca FOX Ana Haber, muhalif kesimin nefes borusu oldu.
Her şeyi verdi mi?
Hayır.
**
15 Temmuz’u sorgulamadı, insan hakkı ihlallerine bakmadı, KHK zulmüne kayıtsız kaldı, kendi gazeteci meslektaşlarının davalarını bile takip etmedi.
Elbette arada yaptığı kimi haberler olmuştur, istisnalar kaideyi bozmaz.
Yayın çizgisi muhalif olmakla birlikte Saray’ı çok da kışkırtmamak üzerine kuruluydu.
Zararsız ‘muhalif’ alanda top çevirdi.
Zaten 24 saatlik yayın diliminde hepi topu 45 dakika haber veriyorsunuz, ne olacak ki?
Lakin bu bile Saray için çok fazlaydı.
Otoriter yönetimler dikensiz gül bahçesi ister.
Yüzde 1 muhalife bile tahammülü yoktur, alan bırakmamak esastır.
Öyle de oldu.
Fatih Portakal 19 Haziran’da erken izne çıkarken “Eylülde görüşmek üzere” dedi.
Eylüle bir hafta kala emekliliğini istedi.
**
Yerine kimin geldiğinin önemi yok.
FOX, anca 4 yıl dayanabildi, sonunda ANA HABER kuşağından vazgeçti.
TV dünyası acımasız ve nankördür.
Çabuk unutulursunuz.
1 hafta sonra Fatih Portakal’ı kimse konuşmayacak.
O da bunu istiyor belli ki.
Bir süre kendini unutturacak, suç duyurularına maruz kalmayacak.
**
Büyük geçmiş olsun.
Emekliliğini istedi, bırakmak zorunda kaldı.
Kurumu, daha fazla arkasında duramadı.
İki taraf, inanmadıkları açıklamalarla kamuoyunu tatmin edemedi.
Saray, yaygın izlenen TV aleminde son kaleyi de düşürdü.
**
Fatih Portakal, eşiyle birlikteki son Instagram pozuna şu notu düşmüş:
-Kesilmeyen rüzgar eşliğinde pazar keyfi.
**
Mahallesinde rüzgar dindi dinmesine de…
Ülkede şiddetli kasırga var!
[Tarık Toros] 26.8.2020 [TR724]
Maymuncuk Yaşar! [Bülent Korucu]
Yaşar Hacısalihoğlu, medyada en çok görünen simalardan. Her alanda konuşmaya cesaret edebiliyor ve bu yüzden köy odalarındaki akşam oturmalarına benzer bir formatın değişmez parçası.
Onu daha yakından tanımak isteyenlerin karşısına Evrensel’de yayınlanmış “İlhan hangi dehlizin Yaşar’ı?” başlıklı yazı çıkıyor. Ancak metne ulaşamıyorsunuz zira mahkeme kararıyla erişim engeli gelmiş. Haliyle ben de okuyamadım yazıyı, ancak bu yasak merakımı daha fazla kışkırttı. Aslında kişiler hakkında bilgi edinmenin en doğru yolu bizzat kendisini dinlemek. Ben de size üç video önereceğim eski adı Yaşar İlhan Ertuğrul yeni ismiyle Yaşar Hacısalihoğlu’nu tanımak için.
Sondan başa geleyim. Üçüncü sıraya koyduğum video bilhassa son günlerde en fazla dolaşımda olan İzmir Cumhuriyet Mitingi konuşması. AKP kadrolarını ve bilhassa dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ağır sözlerle yüklendiği konuşmadan dolayı çok eleştiriliyor. Kimi saf muhalifler, yeni dönemin gözdelerinden Hacısalihoğlu’nu Erdoğan’ın gözünden düşürmek maksadıyla çok dolaştırıyor o videoyu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bu onu tanımamalarından kaynaklanıyor zira Erdoğan, en azılı muhaliflerini dönüştürmekten besleniyor. Bunu bir maharet ve başarı olarak sunuyor. Etik olmadığı ayrı konu ama haksız sayılmaz. Devlet Bahçeli ve Süleyman Soylu’dan en sıkı yandaşı devşiren AKP lideri için Hacısalihoğlu çok küçük lokma.
‘Ne fikrim, ne ismim, ne de şahsiyetim değişmiştir…’ diyor Prof. Hacısalihoğlu, eleştirilere cevap olarak kaleme aldığı yazıda. Küçük bir samimiyet testi yapalım. Aşağıdaki cümleyi ilk canlı yayında tekrar etsin görelim: “Sifonun çekilmemesini, kullanım sürelerinin uzatılmasını utanmadan talep ettiler. (Cüneyt Zapsu’nun ‘Erdoğan’ı delikten aşağıya süpürmek yerine kullanın’ sözlerine atıf yapıyor.) CIA laboratuvarlarında üretilmiş ‘ılımlı İslam’a sarıldılar. O birisi ki (Erdoğan’dan bahsediyor) Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı.”
İkinci video onun dramını anlatıyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı ve onun Ayasofya’daki kılıç şovunu ve beddua bölümünü savunmaya çalışıyor, kıvranıyor, kerhen bir şeyler söylemek zorunda olduğu izlenimi veriyor. “Ben çok vakıf senedi okudum. Hepsinde bu beddua vardır. Ben kendi dişimden tırnağımdan artırdım, gelir bir kendini bilmez onu amacı dışında kullanır diye bu beddua hepsinde yazar. Ben yürekten inanıyorum ki o vakıf senedinin o cümlelerini orada sarf etmiştir. Bence en çok Atatürk mutlu olmuştur Ayasofya aslına döndüğü için…” Hem şişi hem kebabı kurtarmaya çalışırken dinleyenlerin devrelerini yaktı.
Son ve bence en önemli videoda Yaşar Hacısalihoğlu art televizyonunda program yapıyor. Ergenekon yargılamaları sürecinde sıkça gündeme gelen televizyonun sahibi, Türk Metal İş sendikasının başkanlığını 40 yıla yakın sürdüren Mustafa Özbek’ti. Hacısalihoğlu orada program yapıyor ve konuğu Yaşar Nuri Öztürk. ‘Türkiye’yi kemiren ihanet: Allah’la aldatmak’ kitabının yeni çıktığı günler ve Hacısalihoğlu, Öztürk’le ‘dini siyasete alet eden ve ahtapotun kolları gibi sarmış düzeneği’ konuşuyor. O gün ahtapot dediği düzeneğin bugün bir parçası haline gelmiş. Bu bilinen şey benim dikkatimi çeken sığlık ve kifayetsizlik. Kitabı okumayıp sadece içindekilere göz atmış, daha önemlisi konuya en küçük bir vukufiyeti yok. AKP ve Erdoğan’ı savunurken sergilediği içeriksizliği kerhen yapıyor olmasından sanıyordum Meğer eleştirileri de aynı sığlıktaymış.
Erdoğan’ın en belirgin özelliği kifayetsiz muhterisleri bulup çıkarması ve onlardan yararlanması. Medyada gazeteci koltuğunda oturanlar kadar konuk sıfatıyla karşılarına aldıkları da aynı kalibrede.
Yönettiği Yeni Yüzyıl Üniversitesi ile alakalı yolsuzluk iddiaları, YÖK tarafından da tescil edilerek tazmini talep edildi. Rektör Hacısalihoğlu’nun televizyonlardaki top çevirip konuyu dağıtma çabasını burada da sergiliyor. Gelin birlikte okuyalım, şöyle diyor:
“…üniversitemizi hedef alan ve konusu suç teşkil edip menfaat teminini amaçlayan çok sayıda girişim gerçekleştirilmiş ise de bunların tamamında tam bir başarı elde edilmiş olup hepsi püskürtülerek üniversite kaynaklarından tek bir kuruşun dahi bu türden kötü niyetli odaklara intikali behemehal önlenmiştir. Halihazırda, bahse konu gazete haberinde yer alandan daha düşük tutarlarda tespit edilen usulsüzlük ve yolsuzluk girişimi ile ilgili haksız ve yolsuz şekilde üniversitemizden elde edilen menfaatin izalesi için icap eden tüm tertibat alınmış durumdadır.”
Cümlelerin arasında kayıp olmamıza yol açan konuyu sade bir dille şöyle anlatabiliriz: YÖK, tespit edilen 50 milyon 278 bin TL’lik kaynak aktarımının 6 ay içerisinde üniversite bütçesine iade edilmesini istedi. Fakat bu işlemin gerçekleşip gerçekleşmediğine dair bilgi, aradan geçen iki yıla rağmen kamuoyu ile paylaşılmadı. Kim bilir belki de YÖK rektörün savunmasının şifrelerini çözmeye çalışıyordur. Ya da yerli ve milli rektörü üzmemek için konuyu büyütmemeye karar vermiştir.
‘Ne çizgimiz, ne ilkemiz, ne de benliğimiz zerre değişmiştir’ sözleriyle değişmediğini savunan Hacısalihoğlu’nun haklı olma ihtimalini yabana atamayız. Doğu Perinçek’in dediği gibi Erdoğan’ın onların yanına, çizgisine gittiği de pekala söylenebilir baksanıza Ergenekon ve Balyoz dosyalarında geçen her şeyin adım adım uyguluyor. Hem de besmeleyle yaptığı için tepki de görmüyor.
[Bülent Korucu] 26.8.2020 [TR724]
Onu daha yakından tanımak isteyenlerin karşısına Evrensel’de yayınlanmış “İlhan hangi dehlizin Yaşar’ı?” başlıklı yazı çıkıyor. Ancak metne ulaşamıyorsunuz zira mahkeme kararıyla erişim engeli gelmiş. Haliyle ben de okuyamadım yazıyı, ancak bu yasak merakımı daha fazla kışkırttı. Aslında kişiler hakkında bilgi edinmenin en doğru yolu bizzat kendisini dinlemek. Ben de size üç video önereceğim eski adı Yaşar İlhan Ertuğrul yeni ismiyle Yaşar Hacısalihoğlu’nu tanımak için.
Sondan başa geleyim. Üçüncü sıraya koyduğum video bilhassa son günlerde en fazla dolaşımda olan İzmir Cumhuriyet Mitingi konuşması. AKP kadrolarını ve bilhassa dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ağır sözlerle yüklendiği konuşmadan dolayı çok eleştiriliyor. Kimi saf muhalifler, yeni dönemin gözdelerinden Hacısalihoğlu’nu Erdoğan’ın gözünden düşürmek maksadıyla çok dolaştırıyor o videoyu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bu onu tanımamalarından kaynaklanıyor zira Erdoğan, en azılı muhaliflerini dönüştürmekten besleniyor. Bunu bir maharet ve başarı olarak sunuyor. Etik olmadığı ayrı konu ama haksız sayılmaz. Devlet Bahçeli ve Süleyman Soylu’dan en sıkı yandaşı devşiren AKP lideri için Hacısalihoğlu çok küçük lokma.
‘Ne fikrim, ne ismim, ne de şahsiyetim değişmiştir…’ diyor Prof. Hacısalihoğlu, eleştirilere cevap olarak kaleme aldığı yazıda. Küçük bir samimiyet testi yapalım. Aşağıdaki cümleyi ilk canlı yayında tekrar etsin görelim: “Sifonun çekilmemesini, kullanım sürelerinin uzatılmasını utanmadan talep ettiler. (Cüneyt Zapsu’nun ‘Erdoğan’ı delikten aşağıya süpürmek yerine kullanın’ sözlerine atıf yapıyor.) CIA laboratuvarlarında üretilmiş ‘ılımlı İslam’a sarıldılar. O birisi ki (Erdoğan’dan bahsediyor) Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı.”
İkinci video onun dramını anlatıyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı ve onun Ayasofya’daki kılıç şovunu ve beddua bölümünü savunmaya çalışıyor, kıvranıyor, kerhen bir şeyler söylemek zorunda olduğu izlenimi veriyor. “Ben çok vakıf senedi okudum. Hepsinde bu beddua vardır. Ben kendi dişimden tırnağımdan artırdım, gelir bir kendini bilmez onu amacı dışında kullanır diye bu beddua hepsinde yazar. Ben yürekten inanıyorum ki o vakıf senedinin o cümlelerini orada sarf etmiştir. Bence en çok Atatürk mutlu olmuştur Ayasofya aslına döndüğü için…” Hem şişi hem kebabı kurtarmaya çalışırken dinleyenlerin devrelerini yaktı.
Son ve bence en önemli videoda Yaşar Hacısalihoğlu art televizyonunda program yapıyor. Ergenekon yargılamaları sürecinde sıkça gündeme gelen televizyonun sahibi, Türk Metal İş sendikasının başkanlığını 40 yıla yakın sürdüren Mustafa Özbek’ti. Hacısalihoğlu orada program yapıyor ve konuğu Yaşar Nuri Öztürk. ‘Türkiye’yi kemiren ihanet: Allah’la aldatmak’ kitabının yeni çıktığı günler ve Hacısalihoğlu, Öztürk’le ‘dini siyasete alet eden ve ahtapotun kolları gibi sarmış düzeneği’ konuşuyor. O gün ahtapot dediği düzeneğin bugün bir parçası haline gelmiş. Bu bilinen şey benim dikkatimi çeken sığlık ve kifayetsizlik. Kitabı okumayıp sadece içindekilere göz atmış, daha önemlisi konuya en küçük bir vukufiyeti yok. AKP ve Erdoğan’ı savunurken sergilediği içeriksizliği kerhen yapıyor olmasından sanıyordum Meğer eleştirileri de aynı sığlıktaymış.
Erdoğan’ın en belirgin özelliği kifayetsiz muhterisleri bulup çıkarması ve onlardan yararlanması. Medyada gazeteci koltuğunda oturanlar kadar konuk sıfatıyla karşılarına aldıkları da aynı kalibrede.
Yönettiği Yeni Yüzyıl Üniversitesi ile alakalı yolsuzluk iddiaları, YÖK tarafından da tescil edilerek tazmini talep edildi. Rektör Hacısalihoğlu’nun televizyonlardaki top çevirip konuyu dağıtma çabasını burada da sergiliyor. Gelin birlikte okuyalım, şöyle diyor:
“…üniversitemizi hedef alan ve konusu suç teşkil edip menfaat teminini amaçlayan çok sayıda girişim gerçekleştirilmiş ise de bunların tamamında tam bir başarı elde edilmiş olup hepsi püskürtülerek üniversite kaynaklarından tek bir kuruşun dahi bu türden kötü niyetli odaklara intikali behemehal önlenmiştir. Halihazırda, bahse konu gazete haberinde yer alandan daha düşük tutarlarda tespit edilen usulsüzlük ve yolsuzluk girişimi ile ilgili haksız ve yolsuz şekilde üniversitemizden elde edilen menfaatin izalesi için icap eden tüm tertibat alınmış durumdadır.”
Cümlelerin arasında kayıp olmamıza yol açan konuyu sade bir dille şöyle anlatabiliriz: YÖK, tespit edilen 50 milyon 278 bin TL’lik kaynak aktarımının 6 ay içerisinde üniversite bütçesine iade edilmesini istedi. Fakat bu işlemin gerçekleşip gerçekleşmediğine dair bilgi, aradan geçen iki yıla rağmen kamuoyu ile paylaşılmadı. Kim bilir belki de YÖK rektörün savunmasının şifrelerini çözmeye çalışıyordur. Ya da yerli ve milli rektörü üzmemek için konuyu büyütmemeye karar vermiştir.
‘Ne çizgimiz, ne ilkemiz, ne de benliğimiz zerre değişmiştir’ sözleriyle değişmediğini savunan Hacısalihoğlu’nun haklı olma ihtimalini yabana atamayız. Doğu Perinçek’in dediği gibi Erdoğan’ın onların yanına, çizgisine gittiği de pekala söylenebilir baksanıza Ergenekon ve Balyoz dosyalarında geçen her şeyin adım adım uyguluyor. Hem de besmeleyle yaptığı için tepki de görmüyor.
[Bülent Korucu] 26.8.2020 [TR724]
Nedir bu 'ABD'de Hizmet Kurumları'na operasyon' haberinin aslı?
Sabah saatlerinde AKP'nin ortağı olarak bilinen bazı yayın organlarında çıkan ve "ABD'de Gülen Cemaati'ne operasyon" başlığını taşıyan haber yalan çıktı.
Habere göre ABD'nin bazı eyaletlerinde Hizmet Hareketi'ne başlatılan operasyonda 32 farklı isim ve kuruma baskın yapılmış, çok sayıda kişi de gözaltına alınmıştı. Haberde ayrıca hükümetin "hukuki diplomasisi"nin(?) başarılı olduğu ve ABD mahkemelerine çok sayıda belge gönderildiği iddia edildi.
Samanyolu Haber'in ABD'de ulaştığı kaynaklar haberi doğrulamazken yayının gerçeklerle uzaktan yakından ilişkisinin olmadığı görüldü. Olayın merkezinde ise bir hukuk bürosu var. AKP hükümetinin ABD'de anlaştığı yeni bir avukatlık ofisi bulunurken (Nixon PeabBody LLP) bu firmada daha önce Göçmenlik ve Gümrük Bakanlığı'nda görev yapmış avukat John R. Sandweg’in bulunduğu belirtiliyor. Daha önce AKP'nin tuttuğu Amsterdam hukuk bürosunun da benzer PR çalışmalar yaptırdığı ve Türkiye'den aldıkları milyonlarca dolarlık vekalet ücretinin devamı için bu tür haberler yaptırdığı biliniyor.
ABD'de yaşayan gazeteci Sıtkı Özcan bu hukuk bürosuna ilişkin önemli bilgiler paylaştı.
Özcan şunları yazdı:
"Geldi mi yine bunun zamanı? Her yıl en az bir kere oluyor bu ‘Operasyon ve toplu gözaltılar’ :) Yine de araştırıyoruz ama henüz kimsenin böyle bir şeyden haberi yok. Gözaltı vs? Ona dair de herhangi bir bilgi yok.
Geçen senelerde eli daha yüksekten açmıştı Türk hükümeti. Bakan Çavuşoğlu’nun iddiasına göre 15 eyalette soruşturma başlamış yüzlerce insan tutuklanmıştı. Yalanlandı tabii. Çavuşoğlu bilgiyi, ‘New Jersey’deki Türk vatandaşlarından aldığını’ söyledi. Habere göre Türkiye yine ‘binlerce sayfa’ doküman göndermiş ABD’ye. Klasik. Bu dosyaların içeriklerini ABD Adalet Bakanlığı yetkilisi Jeffrey Olson B.Kian davasında açıklamıştı: “Türkiye’nin binlerce sayfalık iade talebinde sayfa çok kanıt yok.” Muhtemelen yine gazete manşetleri. "
KENDİ AÇTIKLARI DAVA
"Odatv’nin haberi bir Odatv haberi olduğu için 5N1K’sı yok doğal olarak. İçerikteki bilgi kırıntılarından anladığımıza göre Türk hükümeti yine burada birilerine dava açmış. O da klasik. ‘ABD’de operasyon başladı’ dedikleri de her zamanki gibi kendi açtıkları bu dava muhtemelen. Haberde Türk hükümetinin davayı açmak için tuttuğu hukuk bürosu özellikle öne çıkarılmış. Nedeni, bu şirketin avukatlarından biri: Eski Göçmenlik ve Gümrük İdaresi Direktörü John R. Sandweg. Odatv, Sandweg’in biyografisini ayrı bir haber yapmış hatta. Okurlarına Sandweg’in ICE geçmişi üzerinden “Bu sefer umut var,” demek istediler herhalde. Ben olsam yapmazdım. Sandweg’in geçmişinde haberdekilerin fazlası var çünkü. "
TECAVÜZCÜLERİN, KATİLLERİN AVUKATI OLARAK BİLİNİYOR
"Türk hükümetinin avukat olarak tuttuğu Sandweg, ‘Arizona mafyası’ olarak bilinen grubun bir parçası. Tecavüzcüleri, çocuk tacizcilerini ve kadın katillerini savunmasıyla tanınıyor. Bu açıdan bakıldığında daha uygun bir avukat tercihi olamazdı aslında. Türkiye’nin tuttuğu avukatlık şirketinin başka bir davadan aldığı saatlik ücretler de şunlar. Türkiye’nin davasında ‘binlerce sayfalık’ bir başvurudan söz edildiğine göre haberde, saçılan paranın hesabını uzmanları yapsın artık."
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Habere göre ABD'nin bazı eyaletlerinde Hizmet Hareketi'ne başlatılan operasyonda 32 farklı isim ve kuruma baskın yapılmış, çok sayıda kişi de gözaltına alınmıştı. Haberde ayrıca hükümetin "hukuki diplomasisi"nin(?) başarılı olduğu ve ABD mahkemelerine çok sayıda belge gönderildiği iddia edildi.
Samanyolu Haber'in ABD'de ulaştığı kaynaklar haberi doğrulamazken yayının gerçeklerle uzaktan yakından ilişkisinin olmadığı görüldü. Olayın merkezinde ise bir hukuk bürosu var. AKP hükümetinin ABD'de anlaştığı yeni bir avukatlık ofisi bulunurken (Nixon PeabBody LLP) bu firmada daha önce Göçmenlik ve Gümrük Bakanlığı'nda görev yapmış avukat John R. Sandweg’in bulunduğu belirtiliyor. Daha önce AKP'nin tuttuğu Amsterdam hukuk bürosunun da benzer PR çalışmalar yaptırdığı ve Türkiye'den aldıkları milyonlarca dolarlık vekalet ücretinin devamı için bu tür haberler yaptırdığı biliniyor.
ABD'de yaşayan gazeteci Sıtkı Özcan bu hukuk bürosuna ilişkin önemli bilgiler paylaştı.
Özcan şunları yazdı:
"Geldi mi yine bunun zamanı? Her yıl en az bir kere oluyor bu ‘Operasyon ve toplu gözaltılar’ :) Yine de araştırıyoruz ama henüz kimsenin böyle bir şeyden haberi yok. Gözaltı vs? Ona dair de herhangi bir bilgi yok.
Geçen senelerde eli daha yüksekten açmıştı Türk hükümeti. Bakan Çavuşoğlu’nun iddiasına göre 15 eyalette soruşturma başlamış yüzlerce insan tutuklanmıştı. Yalanlandı tabii. Çavuşoğlu bilgiyi, ‘New Jersey’deki Türk vatandaşlarından aldığını’ söyledi. Habere göre Türkiye yine ‘binlerce sayfa’ doküman göndermiş ABD’ye. Klasik. Bu dosyaların içeriklerini ABD Adalet Bakanlığı yetkilisi Jeffrey Olson B.Kian davasında açıklamıştı: “Türkiye’nin binlerce sayfalık iade talebinde sayfa çok kanıt yok.” Muhtemelen yine gazete manşetleri. "
KENDİ AÇTIKLARI DAVA
"Odatv’nin haberi bir Odatv haberi olduğu için 5N1K’sı yok doğal olarak. İçerikteki bilgi kırıntılarından anladığımıza göre Türk hükümeti yine burada birilerine dava açmış. O da klasik. ‘ABD’de operasyon başladı’ dedikleri de her zamanki gibi kendi açtıkları bu dava muhtemelen. Haberde Türk hükümetinin davayı açmak için tuttuğu hukuk bürosu özellikle öne çıkarılmış. Nedeni, bu şirketin avukatlarından biri: Eski Göçmenlik ve Gümrük İdaresi Direktörü John R. Sandweg. Odatv, Sandweg’in biyografisini ayrı bir haber yapmış hatta. Okurlarına Sandweg’in ICE geçmişi üzerinden “Bu sefer umut var,” demek istediler herhalde. Ben olsam yapmazdım. Sandweg’in geçmişinde haberdekilerin fazlası var çünkü. "
TECAVÜZCÜLERİN, KATİLLERİN AVUKATI OLARAK BİLİNİYOR
"Türk hükümetinin avukat olarak tuttuğu Sandweg, ‘Arizona mafyası’ olarak bilinen grubun bir parçası. Tecavüzcüleri, çocuk tacizcilerini ve kadın katillerini savunmasıyla tanınıyor. Bu açıdan bakıldığında daha uygun bir avukat tercihi olamazdı aslında. Türkiye’nin tuttuğu avukatlık şirketinin başka bir davadan aldığı saatlik ücretler de şunlar. Türkiye’nin davasında ‘binlerce sayfalık’ bir başvurudan söz edildiğine göre haberde, saçılan paranın hesabını uzmanları yapsın artık."
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Covid-19 tedavisi ilgili müthiş buluş: Virüsü öldüren madde bulundu
İngiliz Sky News, İngiliz ordusunun corona virüsünü öldüren bir madde keşfettiğini duyurdu. Böcek öldürücü ve kovucu ilaçlarda bulunan Citriodiol maddesinin Covid-19'a sebep olan corona virüsünü öldürdüğü tespit edildi.
Dünya çapında 24 milyondan fazla insana bulaşan ve 824 binden fazla insanın ölümüne sebep olan corona virüsüyle ilgili umut verici bir gelişme yaşandı…
İngiliz Sky News, İngiltere Savunma Bakanlığı bünyesinde çalışmalarını sürdüren Savunma Bilimi ve Teknoloji Laboratuvarı’nda (DSTL) yapılan araştırmalar sonucunda Covid-19’a sebep olan corona virüsünü öldüren bir madde keşfedildiğini duyurdu. Bilim insanları sinek kovucu spreylerde bulunan Citriodiol isimli materyalin corona virüsünü öldürdüğünü tespit etti.
OKALİPTÜSTEN ELDE EDİLİYOR
Araştırmalarla ilgili ilk sonuçları kamuoyu ile paylaşyan DSTL, Citriodiol’ün corona virüsünün diğer türlerini öldürdüğünü duyurdu. Konuyla ilgili incelemelerin devam ettiği belirtilirken sadece sinek ilacının sıkılmasının corona virüsüne karşı tek başına bir çözüm olmayacağı kaydedildi.
Citriodiol’ün okaliptüs yaprakları ve gövdesinden elde edilen yağlardan yapıldığı vurgulanırken, İngiliz Silahlı Kuvvetleri’nin sinek ilaçlarını depoladığı aktarıldı. Reuters haber ajansının “son dakika” ibaresiyle Sky News’ten aktardığı haberde DEET isimli kimyasal yerine Citriodiol kullanılan ilaçların depolandığı belirtildi.
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Dünya çapında 24 milyondan fazla insana bulaşan ve 824 binden fazla insanın ölümüne sebep olan corona virüsüyle ilgili umut verici bir gelişme yaşandı…
İngiliz Sky News, İngiltere Savunma Bakanlığı bünyesinde çalışmalarını sürdüren Savunma Bilimi ve Teknoloji Laboratuvarı’nda (DSTL) yapılan araştırmalar sonucunda Covid-19’a sebep olan corona virüsünü öldüren bir madde keşfedildiğini duyurdu. Bilim insanları sinek kovucu spreylerde bulunan Citriodiol isimli materyalin corona virüsünü öldürdüğünü tespit etti.
OKALİPTÜSTEN ELDE EDİLİYOR
Araştırmalarla ilgili ilk sonuçları kamuoyu ile paylaşyan DSTL, Citriodiol’ün corona virüsünün diğer türlerini öldürdüğünü duyurdu. Konuyla ilgili incelemelerin devam ettiği belirtilirken sadece sinek ilacının sıkılmasının corona virüsüne karşı tek başına bir çözüm olmayacağı kaydedildi.
Citriodiol’ün okaliptüs yaprakları ve gövdesinden elde edilen yağlardan yapıldığı vurgulanırken, İngiliz Silahlı Kuvvetleri’nin sinek ilaçlarını depoladığı aktarıldı. Reuters haber ajansının “son dakika” ibaresiyle Sky News’ten aktardığı haberde DEET isimli kimyasal yerine Citriodiol kullanılan ilaçların depolandığı belirtildi.
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Bakanlık cezaevlerindeki koronavirüs tablosunu açıklamıyor
Türkiye’de koronavirüs vakaları giderek artıyor. Vaka sayısı her geçen gün artarken yüz binlerce mahkum yakını cezaevlerindeki koronavirüs tablosunu merak ediyor. Yetkililer 70 gündür cezaevlerindeki vaka sayısını açıklamazken aileler ise yakınlarının durumundan endişeli…
Koronavirüs tehdidi tüm hızıyla devam ediyor. Salgının en çok yayıldığı yerlerden biri olan cezaevleriyle ilgili herhangi bir bilgi yok. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, hapishanelerdeki tabloyu son olarak 17 Haziran’da açıkladı. Son açıklamanın üzerinden tam 70 gün geçmesine rağmen yeni bir açıklama yapılmaması mahkum yakınlarını endişelendiriyor.
17 HAZİRAN’DA AKTİF VAKA SAYISI 72’YDİ
Son olarak 17 Haziran 2020’de Cezaevleri Tevkif Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan son tabloda o tarihe kadar 6 hükümlünün koronavirüs nedeniyle vefat ettiğini, toplam aktif vaka sayısının 72 olduğu belirtilmişti. Kurumdan yapılan resmi açıklamada, “Koronavirüs etkisiyle 6 hükümlü hayatını kaybetmiştir. Vefat edenlerin üçü hastanede başka kronik hastalıklardan tedavileri sırasında salgından etkilenmiş, diğer üç hükümlüye de daha önce kronik hastalıklar nedeniyle sık sık sevk ve tedavi işlemi yapıldığı saptanmıştır. Bugün itibarıyla aktif pozitif vaka sayısı 72’dir. Tamamının sağlık durumu iyi olup, yoğun bakımda ya da entübe hasta bulunmamaktadır” denilmişti.
AİLELER YAKINLARININ DURUMUNDAN ENDİŞELİ
70 gündür cezaevlerinde yaşanan vakalara ilişkin resmi bir açıklama yapılmaması, yüz binlerce hükümlü yakınını düşündürüyor. Konuya ilişkin Milli Gazete’ye konuşan Kader Mahkumları Derneği Genel Başkanı Necdet Yüksel, yüz binlerce mahkum yakınının resmi açıklama yapılmamasından şikayetçi olduğunu belirterek, “Ülkemizde ve dünyada yaşanan koronavirüs salgını cezaevlerinde de yaşanıyor. Bunu mahkumlardan gelen mektuplardan öğreniyoruz. Ailelerde tedirgin, bizi sıkça arayarak bilgi almak istiyorlar” dedi.
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Koronavirüs tehdidi tüm hızıyla devam ediyor. Salgının en çok yayıldığı yerlerden biri olan cezaevleriyle ilgili herhangi bir bilgi yok. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, hapishanelerdeki tabloyu son olarak 17 Haziran’da açıkladı. Son açıklamanın üzerinden tam 70 gün geçmesine rağmen yeni bir açıklama yapılmaması mahkum yakınlarını endişelendiriyor.
17 HAZİRAN’DA AKTİF VAKA SAYISI 72’YDİ
Son olarak 17 Haziran 2020’de Cezaevleri Tevkif Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan son tabloda o tarihe kadar 6 hükümlünün koronavirüs nedeniyle vefat ettiğini, toplam aktif vaka sayısının 72 olduğu belirtilmişti. Kurumdan yapılan resmi açıklamada, “Koronavirüs etkisiyle 6 hükümlü hayatını kaybetmiştir. Vefat edenlerin üçü hastanede başka kronik hastalıklardan tedavileri sırasında salgından etkilenmiş, diğer üç hükümlüye de daha önce kronik hastalıklar nedeniyle sık sık sevk ve tedavi işlemi yapıldığı saptanmıştır. Bugün itibarıyla aktif pozitif vaka sayısı 72’dir. Tamamının sağlık durumu iyi olup, yoğun bakımda ya da entübe hasta bulunmamaktadır” denilmişti.
AİLELER YAKINLARININ DURUMUNDAN ENDİŞELİ
70 gündür cezaevlerinde yaşanan vakalara ilişkin resmi bir açıklama yapılmaması, yüz binlerce hükümlü yakınını düşündürüyor. Konuya ilişkin Milli Gazete’ye konuşan Kader Mahkumları Derneği Genel Başkanı Necdet Yüksel, yüz binlerce mahkum yakınının resmi açıklama yapılmamasından şikayetçi olduğunu belirterek, “Ülkemizde ve dünyada yaşanan koronavirüs salgını cezaevlerinde de yaşanıyor. Bunu mahkumlardan gelen mektuplardan öğreniyoruz. Ailelerde tedirgin, bizi sıkça arayarak bilgi almak istiyorlar” dedi.
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Finlandiya Başbakanı günde maksimum 6 saatte ısrarlı
Finlandiya Başbakanı Sanna Marin, ülkede halihazırda 8 saat olan günlük çalışma saatlerinin 6 saate indirilmesi teklifinde bulundu.
Üyesi olduğu Sosyal Demokrat Parti'nin bir programında konuşan Başbakan Marin, daha kısa süreli çalışma süresinin verimliliği artırarak, aradaki farkı dengeleyebileceğini dile getirdi. Ancak Başbakan Marin'in teklifinin kabul edilip yürürlüğe girmesi için koalisyon ortağı diğer dört partiyi ikna etmesi gerekiyor.
Uzmanlar özellikle de Covid-19 nedeniyle işsizlik oranlarının arttığı bir ortamda bunun pek kolay olmadığını belirtiyor.
Euronews'te yer alan haberde hafta sonu yapılan seçimle Sosyal Demokrat Parti'nin yeni genel başkanı seçilen 34 yaşındaki Marin, "Finlandiya'da daha kısa çalışma saatleri ve Finlandiyalı çalışanların daha iyi bir çalışma hayatına nasıl sahip olabileceğine dair net bir vizyon oluşturmamız ve somut adımlar atmamız gerekiyor." dedi.
Dünyanın en genç başbakanı
Dünyanın şu anda görev başındaki en genç başbakanı unvanını elinde bulunduran 1985 doğumlu Marin, 2019 yılının aralık ayından bu yana Finlandiya'nın merkez sol koalisyon hükümetine liderlik ediyor.
Marin, göreve gelmesinden bu yana hükümeti daha sol bir çizgiye çekti, emekli maaşlarını artırdı ve önceki hükümetin uygulamaya koyduğu harcama kesintilerinin bir kısmını da iptal etti.
Bu arada Reuters'ın haberine göre, başbakanın 6 saat mesai önerisi kendi partisince rağbet görmedi, bunun yerine parti kongresinde saatleri çeşitli şekillerde kısaltma veya iş hayatına daha fazla esneklik getirme fikri benimsendi.
Daha kısa süreli çalışma saatlerinin verimliliği artırmanın yanı sıra güçlü kamu finansman gücüyle çelişmeyeceğini söyleyen Başbakan Marin, ilaveten hükümetin istihdam oranını yüzde 73,7'den yüzde 75'e çıkarma hedefine de engel çıkarmayacağını savundu.
Sanna Marin, "İş gücü verimliliğindeki artışın sağladığı zenginlik sadece mal sahipleriyle yatırımcılar arasında değil, aynı zamanda sıradan çalışanlarla da paylaşılmalı." dedi.
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Üyesi olduğu Sosyal Demokrat Parti'nin bir programında konuşan Başbakan Marin, daha kısa süreli çalışma süresinin verimliliği artırarak, aradaki farkı dengeleyebileceğini dile getirdi. Ancak Başbakan Marin'in teklifinin kabul edilip yürürlüğe girmesi için koalisyon ortağı diğer dört partiyi ikna etmesi gerekiyor.
Uzmanlar özellikle de Covid-19 nedeniyle işsizlik oranlarının arttığı bir ortamda bunun pek kolay olmadığını belirtiyor.
Euronews'te yer alan haberde hafta sonu yapılan seçimle Sosyal Demokrat Parti'nin yeni genel başkanı seçilen 34 yaşındaki Marin, "Finlandiya'da daha kısa çalışma saatleri ve Finlandiyalı çalışanların daha iyi bir çalışma hayatına nasıl sahip olabileceğine dair net bir vizyon oluşturmamız ve somut adımlar atmamız gerekiyor." dedi.
Dünyanın en genç başbakanı
Dünyanın şu anda görev başındaki en genç başbakanı unvanını elinde bulunduran 1985 doğumlu Marin, 2019 yılının aralık ayından bu yana Finlandiya'nın merkez sol koalisyon hükümetine liderlik ediyor.
Marin, göreve gelmesinden bu yana hükümeti daha sol bir çizgiye çekti, emekli maaşlarını artırdı ve önceki hükümetin uygulamaya koyduğu harcama kesintilerinin bir kısmını da iptal etti.
Bu arada Reuters'ın haberine göre, başbakanın 6 saat mesai önerisi kendi partisince rağbet görmedi, bunun yerine parti kongresinde saatleri çeşitli şekillerde kısaltma veya iş hayatına daha fazla esneklik getirme fikri benimsendi.
Daha kısa süreli çalışma saatlerinin verimliliği artırmanın yanı sıra güçlü kamu finansman gücüyle çelişmeyeceğini söyleyen Başbakan Marin, ilaveten hükümetin istihdam oranını yüzde 73,7'den yüzde 75'e çıkarma hedefine de engel çıkarmayacağını savundu.
Sanna Marin, "İş gücü verimliliğindeki artışın sağladığı zenginlik sadece mal sahipleriyle yatırımcılar arasında değil, aynı zamanda sıradan çalışanlarla da paylaşılmalı." dedi.
26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Mükâfaatlar, niyetin kalitesine göre [Safvet Senih]
Efendimiz (S.A.S.) müminin niyetinin amelinden hayırlı olduğunu buyuruyor… M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususlarla ilgili şöyle diyor:
“İnsanın düşünce ufku dardır. Daha büyük şeylerin altına NİYET ile girebilir. ‘Dünya, NAMAZIM adına hiç bitmeseydi’ der. Allah kulu niyetine göre mükâfatlandırır. Niyetin öyle bir enginliği vardır. Arzular fiilin önüne geçer.
Muvakkat bir hayatta olan şeylerle sonsuz elde edilemez. Ebedî niyetle ancak ona sahip olunabilir.
“Keşke kendi küçüklüğüme göre değil de Allah’ın büyüklüğüne göre kullukta bulunabilseydin” (demeli insan). Amel alanında bunları söyleme çok önemlidir. ‘Rahmet dalga boyu’ ile Allah bunları yapılmış kabul eder.
Her günah, küfre bir ŞEYTAN DAVETİYESİDİR. Zira günah bir TABİAT DEFORMASYONUDUR. Bir insan, ya Evliyaullah’tır ya da â’dâullahtır. Ortası yoktur. Beyne, beyne yok.
Hayata çok iyi bir gaye biçilemiyor. İnsan farkına varmadan çok ucuza satılıyor. Ebediyetleri peylemek için yaratılmış insan meğer bu dar dünya için değilmiş. Saksıda çınar ağacı gibi… İnsana böyle bakılmıyorsa, ona haksızlık ve kötülük yapılıyor demektir.
Bu Hizmetin Sanatkârları Kur’an hakikatini GÜNÜLLERİ ile TEMSİL ederlerse, Allah onları hususî lütuflarla şereflendirecektir. Bir câzibe-i kudsiyyenin İZDÜŞÜMÜ onların geleceklerine su serpecektir.
Herşeylerine muhtaç olduklarınıza (teknoloji, ilaç v.s…), nasihat çekmekle kabul göreceğinizi mi zannediyorsunuz? Kabul göremeyeceğinizi bilmelisiniz. KOMİK OLMAMALISINIZ. Bir elinizi o kapıda DİLENMEYE açacaksınız, diğer elinizle de Kur’an’ı göstererek, onların kurtulması için Onu rehber kabul etmelerini isteyeceksiniz; inandırıcı olabilir misiniz? Bu tavrınızdan dolayı kınanmaz mısınız?
Ses tellerimin sesine değil de, kalbimin sesine kulak veririm. Gırtlağın sesi o kadar önemli değil, o herkeste var, gönlümün, kalbimin, vicdanımın sesi önemli.
Tesbih bir kültür. Her dinde vardır. Bizde ibadeti kolaylaştırmak için bir vasıta olarak görülmüş. İbadete girmeyen şeylere bid’at girmez ki, tesbih bid’at olsun.
Hakka ve hakikate hizmet edenlerin, ISLAH’a güçleri yetmiyorsa, onlar yaşama hakkını kaybetmişler demektir. MUSİBETLER’in, ma’siyet ve isyan anlarına DENK gelmesi TESADÜFÎ değildir. Allah’ın icraatını sorgulayamayız… Asıl suçlu biziz. Din hayatımızın gayesi midir? Bir Nebî iştiyakıyla Rabbimize mülaki olmaya (kavuşmaya) arzulu muyuz? Bundan da öte hazır mıyız? Şimdi, tevbeye koşma ve yalvarıp yakarma vaktidir… Allah zâlimlerden şikayet ediyor. Bu, benim rikkatime çok dokunur. Birbirleriyle uyum içinde olmayan kimseler Allah’ın tevfikinin (muvaffak kılmasının, yardımının, desteğinin) kesilmesine yol açarlar. Bunalımlı dönemleri zamanı iyi mayalamakla atlatabiliriz.
Umumun himmeti üzerine kurulmuş bir hizmetin bazı şahıslara bağlanması hatadır. Bu Hizmet’te alâyişe yer yok; Allah razı değil. Bir sevk-i İlâhi’yi birilerinin yaptığı iddiası şirkdir. Kıskançlıklarla, düşmanlıkları tahrik ettik. Doğruluk ve istikametten hoşlanmayanlara karşı nasıl tedbir alınabilir? Çok hassas olunması lüzumlu bir zeminde duran kimseler, azamî hassasiyete uymak zorundalar.
İlâhî ahlak mükafaat vaad eden bir ahlâktır.
Arkasını getiremediğiniz ve tabiatınıza mâl edemediğiniz şey sizin değildir.
Kulluğun mebdei, insanın kendisinden rahatsız olmasıyla başlar. İçimizde ne doluysa, onunla nefes alır veririz. Arzularımız hep onların etrafında pervanedir. Manevî ve ruhî heykelimize ters şeyler düşünmemiz, hem bizi hem de melekleri yaralar. Liyakatli talip değilsek Allah âtıl bırakır bizi. Gayeli, hedefli ve ufuklu düşünme, hayr-ı kesire mazhariyetin ifadesidir.
Zelzelenin bir TAKDİR-İ İLÂHÎ olduğu muhakkak. Ancak bir TEKDİR-İ İLÂHÎ de olduğu unutulmamalı.
Hakikat, varlığın gerçek yüzünün görülmesidir. Her hadisenin ucundan tutup bunun nereye vardığını araştırma hakikat aşkıdır. Batı’da RÖNESANS, hakikat aşkının bir semeresidir denilebilir. Bizim için, bir İLLETE (asıl sebebe) dayanması gerekir ki, biz bu anlayışla dışımızdakilerden ayrılırız. Hakikat aşkına insan ruhunda uyarılması Müslüman için faydalar üstü bir faydadır. Hakikat aşkına Dilbeste bir insanda ARAŞTIRMA AŞKI, olmazsa olmaz bir esastır.
İnsanın hedefe varması (ve hedefi on ikiden vurması) onun ADANMIŞLIĞINA bağlıdır. Böyle olunca, geçtiğin bütün yollar HACCA gitmek gibi kıymet kazanır. Çektiği çileler ise lezzet-i ruhaniyeye banmasıdır. Encamında bulacağınız kıymet, karşılığında çektiğiniz sıkıntıları çoktan unutturacaktır; görmezsiniz onları.
Risale-i Nur’a talebe olmak, ömrünü takva, zühd ve verâ arasında geçirmek, demektir. Üstad’da yanlışlığa karşı TAMİR AHLÂKI vardı. Akif’te ise İSYAN ahlâkı hâkimdir; onun köpürüşleri TAMİR imkânı bırakmayan bir tavır olarak ortaya çıkar; avazı çıktığı kadar haykırır.
Bazen Sahabe Efendilerimize karşı alâkam o kadar derinleşiyor ki, ‘Ne olurdu ben de onların içinde olsaydım!’ demeden edemiyorum. Zamanı da çekip getiremiyorum. Bu mânâda DELİ GÖNLÜMÜ de ikna edebilmiş değilim. Müstesna Peygamber’in yanında müstesna insanlardır Ashab-ı Kirâm..” (Ahmet Özer, Pensilvanya Günlüğü’nden)
[Safvet Senih] 26.8.2020 [Samanyolu Haber]
“İnsanın düşünce ufku dardır. Daha büyük şeylerin altına NİYET ile girebilir. ‘Dünya, NAMAZIM adına hiç bitmeseydi’ der. Allah kulu niyetine göre mükâfatlandırır. Niyetin öyle bir enginliği vardır. Arzular fiilin önüne geçer.
Muvakkat bir hayatta olan şeylerle sonsuz elde edilemez. Ebedî niyetle ancak ona sahip olunabilir.
“Keşke kendi küçüklüğüme göre değil de Allah’ın büyüklüğüne göre kullukta bulunabilseydin” (demeli insan). Amel alanında bunları söyleme çok önemlidir. ‘Rahmet dalga boyu’ ile Allah bunları yapılmış kabul eder.
Her günah, küfre bir ŞEYTAN DAVETİYESİDİR. Zira günah bir TABİAT DEFORMASYONUDUR. Bir insan, ya Evliyaullah’tır ya da â’dâullahtır. Ortası yoktur. Beyne, beyne yok.
Hayata çok iyi bir gaye biçilemiyor. İnsan farkına varmadan çok ucuza satılıyor. Ebediyetleri peylemek için yaratılmış insan meğer bu dar dünya için değilmiş. Saksıda çınar ağacı gibi… İnsana böyle bakılmıyorsa, ona haksızlık ve kötülük yapılıyor demektir.
Bu Hizmetin Sanatkârları Kur’an hakikatini GÜNÜLLERİ ile TEMSİL ederlerse, Allah onları hususî lütuflarla şereflendirecektir. Bir câzibe-i kudsiyyenin İZDÜŞÜMÜ onların geleceklerine su serpecektir.
Herşeylerine muhtaç olduklarınıza (teknoloji, ilaç v.s…), nasihat çekmekle kabul göreceğinizi mi zannediyorsunuz? Kabul göremeyeceğinizi bilmelisiniz. KOMİK OLMAMALISINIZ. Bir elinizi o kapıda DİLENMEYE açacaksınız, diğer elinizle de Kur’an’ı göstererek, onların kurtulması için Onu rehber kabul etmelerini isteyeceksiniz; inandırıcı olabilir misiniz? Bu tavrınızdan dolayı kınanmaz mısınız?
Ses tellerimin sesine değil de, kalbimin sesine kulak veririm. Gırtlağın sesi o kadar önemli değil, o herkeste var, gönlümün, kalbimin, vicdanımın sesi önemli.
Tesbih bir kültür. Her dinde vardır. Bizde ibadeti kolaylaştırmak için bir vasıta olarak görülmüş. İbadete girmeyen şeylere bid’at girmez ki, tesbih bid’at olsun.
Hakka ve hakikate hizmet edenlerin, ISLAH’a güçleri yetmiyorsa, onlar yaşama hakkını kaybetmişler demektir. MUSİBETLER’in, ma’siyet ve isyan anlarına DENK gelmesi TESADÜFÎ değildir. Allah’ın icraatını sorgulayamayız… Asıl suçlu biziz. Din hayatımızın gayesi midir? Bir Nebî iştiyakıyla Rabbimize mülaki olmaya (kavuşmaya) arzulu muyuz? Bundan da öte hazır mıyız? Şimdi, tevbeye koşma ve yalvarıp yakarma vaktidir… Allah zâlimlerden şikayet ediyor. Bu, benim rikkatime çok dokunur. Birbirleriyle uyum içinde olmayan kimseler Allah’ın tevfikinin (muvaffak kılmasının, yardımının, desteğinin) kesilmesine yol açarlar. Bunalımlı dönemleri zamanı iyi mayalamakla atlatabiliriz.
Umumun himmeti üzerine kurulmuş bir hizmetin bazı şahıslara bağlanması hatadır. Bu Hizmet’te alâyişe yer yok; Allah razı değil. Bir sevk-i İlâhi’yi birilerinin yaptığı iddiası şirkdir. Kıskançlıklarla, düşmanlıkları tahrik ettik. Doğruluk ve istikametten hoşlanmayanlara karşı nasıl tedbir alınabilir? Çok hassas olunması lüzumlu bir zeminde duran kimseler, azamî hassasiyete uymak zorundalar.
İlâhî ahlak mükafaat vaad eden bir ahlâktır.
Arkasını getiremediğiniz ve tabiatınıza mâl edemediğiniz şey sizin değildir.
Kulluğun mebdei, insanın kendisinden rahatsız olmasıyla başlar. İçimizde ne doluysa, onunla nefes alır veririz. Arzularımız hep onların etrafında pervanedir. Manevî ve ruhî heykelimize ters şeyler düşünmemiz, hem bizi hem de melekleri yaralar. Liyakatli talip değilsek Allah âtıl bırakır bizi. Gayeli, hedefli ve ufuklu düşünme, hayr-ı kesire mazhariyetin ifadesidir.
Zelzelenin bir TAKDİR-İ İLÂHÎ olduğu muhakkak. Ancak bir TEKDİR-İ İLÂHÎ de olduğu unutulmamalı.
Hakikat, varlığın gerçek yüzünün görülmesidir. Her hadisenin ucundan tutup bunun nereye vardığını araştırma hakikat aşkıdır. Batı’da RÖNESANS, hakikat aşkının bir semeresidir denilebilir. Bizim için, bir İLLETE (asıl sebebe) dayanması gerekir ki, biz bu anlayışla dışımızdakilerden ayrılırız. Hakikat aşkına insan ruhunda uyarılması Müslüman için faydalar üstü bir faydadır. Hakikat aşkına Dilbeste bir insanda ARAŞTIRMA AŞKI, olmazsa olmaz bir esastır.
İnsanın hedefe varması (ve hedefi on ikiden vurması) onun ADANMIŞLIĞINA bağlıdır. Böyle olunca, geçtiğin bütün yollar HACCA gitmek gibi kıymet kazanır. Çektiği çileler ise lezzet-i ruhaniyeye banmasıdır. Encamında bulacağınız kıymet, karşılığında çektiğiniz sıkıntıları çoktan unutturacaktır; görmezsiniz onları.
Risale-i Nur’a talebe olmak, ömrünü takva, zühd ve verâ arasında geçirmek, demektir. Üstad’da yanlışlığa karşı TAMİR AHLÂKI vardı. Akif’te ise İSYAN ahlâkı hâkimdir; onun köpürüşleri TAMİR imkânı bırakmayan bir tavır olarak ortaya çıkar; avazı çıktığı kadar haykırır.
Bazen Sahabe Efendilerimize karşı alâkam o kadar derinleşiyor ki, ‘Ne olurdu ben de onların içinde olsaydım!’ demeden edemiyorum. Zamanı da çekip getiremiyorum. Bu mânâda DELİ GÖNLÜMÜ de ikna edebilmiş değilim. Müstesna Peygamber’in yanında müstesna insanlardır Ashab-ı Kirâm..” (Ahmet Özer, Pensilvanya Günlüğü’nden)
[Safvet Senih] 26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Hicretin Hatırlattıkları [Mehmet Ali Şengül]
Hicret; Allah’a (cc), Resulüllah’a (sav) ve îman erkânına inanmanın neticesidir. Îman ise, kul ile Allah arasında mânevi bir bağ ve sözleşmedir. Kalplere îmanı Allah kor! Ne var ki insanın, O’nun emânet ettiği akıl ve irâdesini o yolda, müsbet mânâda kullanması esastır.
Îman bir imtihan, inanmakta onu kabullenmektir. Bu yolda başta peygamberler olmak üzere bütün ehl-i îman bu imtihana tâbi tutulmuş ve kıyâmete kadar da devam edecektir. Sırr-ı teklifin gereği olarak bu yol dikenli, virajlı, dik dağlar ve derin deryalar olmak üzere aşılması zor engellerle doludur.
Hz. Âdem(as) ve şeytanla başlayan bu mücâdele kıyâmete kadar devam edecektir. Onun için nefs-i emmârenin tuzağından kurtulmak üzere evvelâ; akıl, irâde ve şuurla îmana hicret olmalıdır. Allah’a öyle bir söz verilmelidir ki, artık onun geriye dönüşü olmamalıdır. İmtihan sırrının gereği olarak yer yer gerçek mü’minler, beklemedikleri şekilde îmanlarından dolayı yaşanması zor bir hayatla karşılaşmışlar ve karşılaşmaya devam etmektedirler.
Efendimiz’e (sav) biat edip ilk îman eden sahâbe efendilerimiz (r.anhüm) yaşamada zorlandıkları ilk dönemlerde Habeşistan’a hicret etmişlerdir. Çünkü müşrikler, onlara inandıkları gibi yaşama imkânı vermemişlerdir. Bundan dolayı, hür ve irâdi olarak inandığı gibi yaşayabilecekleri bir ülkeye hicret etmeye zorlanmışlardır.
Daha sonra önlerine geçemedikleri ehl-i imana karşı, boykot ilan ederek onları zor durumda bırakmışlar ve Medine-i Münevvere’ye tekrar hicret ihtiyacı hâsıl olmuştur. Burada Allah’ın izniyle toparlanıp Efendimiz’in (sav) etrafında toplanan Müslümanları, Allah (cc) belli bir güç elde ettikten sonra, Mekke fethiyle şereflendirmiş ve rahat bir nefes almışlardır.
Hz. Âdem’den,Efendiler Efendisi Hz.Muhammed’e (sav) kadar hemen hemen bütün peygamberler başta olmak üzere şuurlu gerçek mü’minler,İslam’ı muhtaç gönüllere tebliğ edebilme ve âhiretlerinin kurtulmasına vesile olabilmek için hicrete devam etmiş, bu vesileyle nice insanlar îmanla şereflenip Allah ve Resûlü’nü tanımış ve ebedi saadete ermişlerdir.
Şerefli ecdadımız da, îmanla şereflenmiş ve hicret ederek Anadolu’ya gelmişler, asırlarca insanlara örnek ve model olmak suretiyle Allah ve Resulüllah’ı sevdirmiş ve Anadolu’yu İslâm’ın merkezi haline getirmişlerdir.
Birkaç asır evvel yavaş yavaş güneş batmış, gece karanlığı gibi ruhları küfür ve dalâlet sarmış, îman zaafa uğrayıp insanlık zillet ve sefâlete mahkûm hale gelmiştir. Minareler susturulmuş, mâbetlere kilit vurulmuş, Allah diyenler mahkûm edilerek nice allâmeler değişik isnat ve iftiralarla darağacına çekilmişlerdir.
Böyle bir dönemde Hz. Üstad ve talebeleri îmana ağırlık vermiş, batmış güneşin yeniden doğmasını, neslin küfür ve dalâletten kurtulmasını temin etme yolunda, ömürleri hapishanelerde medrese-i yusûfiye ve zindanlarda geçirmelerine rağmen, oraları ilim ve irfan yuvası haline getirmiş, nice münkir, kâtil, zâlim ve zânilerin îmanlarının kurtulmasına vesile olmuşlardır.
Hicret, dinler ve medeniyetler çatışmasının önünü kesmek, insan olarak rengi, dili, dini ne olursa olsun kardeşliği tesis etme gayreti içinde bulunmak, başta insanlar olmak üzere hayvanlara, hatta nebatâta bile sevgiyle, şefkatle, merhametle muâmelede bulunarak, dünya barışına katkıda bulunmak için yapılır.
Gerçek muhâciri Allah Resûlü (sav) şöyle tarif etmektedir. “Hakiki muhâcir, Allah’ın yasaklarından uzaklaşıp, râzı ve hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.” (Buhari-Müslim) Görüldüğü gibi gerçek hicret, nefsin ve bedenin arzu ve isteklerinden, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmektir.
Bu mânevi atmosferi yakalamış olan başta sahabe efendilerimiz (r.anhüm) olmak üzere, hicret şerefiyle şereflenmiş ehl-i iman, geriye dönmeyi ihânet saymışlardır. Allah ve Resâlü’nü canlarından aziz bilen bu kahramanlar, dinin haysiyet ve şerefini en ağır şartlarda bile olsa, koruma niyetiyle hicret etmişlerdir.
Çeyrek asır evvel dünyanın birçok yerine, kimsenin baskısı altında kalmadan gönül rızâsıyla hizmet-i îmaniye ve kur’âniye’ye, kaderini adamış bay ve bayan, fedakâr ve kahraman öğretmen ve idâreci, esnaf ve talebe kardeşlerimizin, daha evvel ki Muhâcir ve Ensar’a tabi olarak muhtelif ülkelere hicret etmeleri, en makul yol olan eğitim faaliyetleriyle başlamıştır.
Hizmet; zamanla ülke içinde gelişen, büyüyen ve dünya kamuoyu tarafından benimsenen bir duruma geldiğinde, hizmet hareketini ister kıskançlık, ister başka bir sebeple hazmedemeyen zâlimler ve ihânet şebekeleri, her türlü yalan isnat ve iftiralarla geçmişi ve geleceği birbirine bağlama gayreti içinde çırpınan ve insanlığın yüzünü güldürmeye kendilerini adayan bu fedakar insanların gayretleriyle meydana gelmiş bulunan, her türlü kurumları yerle bir etmenin yanında, yaşama imkanlarını da ellerinden almışlardır.
Bununla da kalmayıp medrese-i yusûfiye diye tabir ettiğimiz, yaşam şartları çok ağır olan cezaevlerine; kadın, çocuk, yaşlı ve hasta demeden hapsedilmişlerdir. Beş altı senedir nice yuvalar tahrip edilmiş ve bu insanlar hala çile çekmektedirler. Bazıları da illegal yollarla, çok ağır şartlar altında olsalar bile bir fırsatını yakalayıp hicret etmişlerdir.
Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’da Tevbe sûresi 100.âyette; “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!”
Enfalsûresi 74.âyette de; “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.”
Nisa sûresi 100.âyette ise; “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da, yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah Gafurdur, Rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” buyurulmaktadır.
Hicretin gâyesi, Allah’ın rızasını kazanmak ve ilahi mesajı bütün kullarına ulaştırmak, onların ebedî hayatlarını kazanmalarına vesile olmaktır. Muhacirler hicret yoluna çıkarken; “Allah’ım! Senin rızan için gidiyorum. Gittiğim ülkeyi ve insanlarını bana sevdir, bana; Senin muhtaç kullarına gerçekleri, hakikatleri duyurma fırsatı lütfeyle!” diye dua ederek giderler ve gittikleri yerlerde şûra ile hareket eder, tekliflerini sunar, tenkit ve gıybetten içtinap ederek üzerlerine düşen vazifeleri hak rızası için yapmaya gayret ederler.
Ehl-i iman ve kaderini îman ve Kur’an’a adamış bütün kardeşlerimizin, muharrem ayının ve hicri yılbaşının hayırlara vesile olmasını diliyor, dua bekliyorum.
[Mehmet Ali Şengül] 26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Îman bir imtihan, inanmakta onu kabullenmektir. Bu yolda başta peygamberler olmak üzere bütün ehl-i îman bu imtihana tâbi tutulmuş ve kıyâmete kadar da devam edecektir. Sırr-ı teklifin gereği olarak bu yol dikenli, virajlı, dik dağlar ve derin deryalar olmak üzere aşılması zor engellerle doludur.
Hz. Âdem(as) ve şeytanla başlayan bu mücâdele kıyâmete kadar devam edecektir. Onun için nefs-i emmârenin tuzağından kurtulmak üzere evvelâ; akıl, irâde ve şuurla îmana hicret olmalıdır. Allah’a öyle bir söz verilmelidir ki, artık onun geriye dönüşü olmamalıdır. İmtihan sırrının gereği olarak yer yer gerçek mü’minler, beklemedikleri şekilde îmanlarından dolayı yaşanması zor bir hayatla karşılaşmışlar ve karşılaşmaya devam etmektedirler.
Efendimiz’e (sav) biat edip ilk îman eden sahâbe efendilerimiz (r.anhüm) yaşamada zorlandıkları ilk dönemlerde Habeşistan’a hicret etmişlerdir. Çünkü müşrikler, onlara inandıkları gibi yaşama imkânı vermemişlerdir. Bundan dolayı, hür ve irâdi olarak inandığı gibi yaşayabilecekleri bir ülkeye hicret etmeye zorlanmışlardır.
Daha sonra önlerine geçemedikleri ehl-i imana karşı, boykot ilan ederek onları zor durumda bırakmışlar ve Medine-i Münevvere’ye tekrar hicret ihtiyacı hâsıl olmuştur. Burada Allah’ın izniyle toparlanıp Efendimiz’in (sav) etrafında toplanan Müslümanları, Allah (cc) belli bir güç elde ettikten sonra, Mekke fethiyle şereflendirmiş ve rahat bir nefes almışlardır.
Hz. Âdem’den,Efendiler Efendisi Hz.Muhammed’e (sav) kadar hemen hemen bütün peygamberler başta olmak üzere şuurlu gerçek mü’minler,İslam’ı muhtaç gönüllere tebliğ edebilme ve âhiretlerinin kurtulmasına vesile olabilmek için hicrete devam etmiş, bu vesileyle nice insanlar îmanla şereflenip Allah ve Resûlü’nü tanımış ve ebedi saadete ermişlerdir.
Şerefli ecdadımız da, îmanla şereflenmiş ve hicret ederek Anadolu’ya gelmişler, asırlarca insanlara örnek ve model olmak suretiyle Allah ve Resulüllah’ı sevdirmiş ve Anadolu’yu İslâm’ın merkezi haline getirmişlerdir.
Birkaç asır evvel yavaş yavaş güneş batmış, gece karanlığı gibi ruhları küfür ve dalâlet sarmış, îman zaafa uğrayıp insanlık zillet ve sefâlete mahkûm hale gelmiştir. Minareler susturulmuş, mâbetlere kilit vurulmuş, Allah diyenler mahkûm edilerek nice allâmeler değişik isnat ve iftiralarla darağacına çekilmişlerdir.
Böyle bir dönemde Hz. Üstad ve talebeleri îmana ağırlık vermiş, batmış güneşin yeniden doğmasını, neslin küfür ve dalâletten kurtulmasını temin etme yolunda, ömürleri hapishanelerde medrese-i yusûfiye ve zindanlarda geçirmelerine rağmen, oraları ilim ve irfan yuvası haline getirmiş, nice münkir, kâtil, zâlim ve zânilerin îmanlarının kurtulmasına vesile olmuşlardır.
Hicret, dinler ve medeniyetler çatışmasının önünü kesmek, insan olarak rengi, dili, dini ne olursa olsun kardeşliği tesis etme gayreti içinde bulunmak, başta insanlar olmak üzere hayvanlara, hatta nebatâta bile sevgiyle, şefkatle, merhametle muâmelede bulunarak, dünya barışına katkıda bulunmak için yapılır.
Gerçek muhâciri Allah Resûlü (sav) şöyle tarif etmektedir. “Hakiki muhâcir, Allah’ın yasaklarından uzaklaşıp, râzı ve hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.” (Buhari-Müslim) Görüldüğü gibi gerçek hicret, nefsin ve bedenin arzu ve isteklerinden, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmektir.
Bu mânevi atmosferi yakalamış olan başta sahabe efendilerimiz (r.anhüm) olmak üzere, hicret şerefiyle şereflenmiş ehl-i iman, geriye dönmeyi ihânet saymışlardır. Allah ve Resâlü’nü canlarından aziz bilen bu kahramanlar, dinin haysiyet ve şerefini en ağır şartlarda bile olsa, koruma niyetiyle hicret etmişlerdir.
Çeyrek asır evvel dünyanın birçok yerine, kimsenin baskısı altında kalmadan gönül rızâsıyla hizmet-i îmaniye ve kur’âniye’ye, kaderini adamış bay ve bayan, fedakâr ve kahraman öğretmen ve idâreci, esnaf ve talebe kardeşlerimizin, daha evvel ki Muhâcir ve Ensar’a tabi olarak muhtelif ülkelere hicret etmeleri, en makul yol olan eğitim faaliyetleriyle başlamıştır.
Hizmet; zamanla ülke içinde gelişen, büyüyen ve dünya kamuoyu tarafından benimsenen bir duruma geldiğinde, hizmet hareketini ister kıskançlık, ister başka bir sebeple hazmedemeyen zâlimler ve ihânet şebekeleri, her türlü yalan isnat ve iftiralarla geçmişi ve geleceği birbirine bağlama gayreti içinde çırpınan ve insanlığın yüzünü güldürmeye kendilerini adayan bu fedakar insanların gayretleriyle meydana gelmiş bulunan, her türlü kurumları yerle bir etmenin yanında, yaşama imkanlarını da ellerinden almışlardır.
Bununla da kalmayıp medrese-i yusûfiye diye tabir ettiğimiz, yaşam şartları çok ağır olan cezaevlerine; kadın, çocuk, yaşlı ve hasta demeden hapsedilmişlerdir. Beş altı senedir nice yuvalar tahrip edilmiş ve bu insanlar hala çile çekmektedirler. Bazıları da illegal yollarla, çok ağır şartlar altında olsalar bile bir fırsatını yakalayıp hicret etmişlerdir.
Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’da Tevbe sûresi 100.âyette; “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!”
Enfalsûresi 74.âyette de; “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.”
Nisa sûresi 100.âyette ise; “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da, yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah Gafurdur, Rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” buyurulmaktadır.
Hicretin gâyesi, Allah’ın rızasını kazanmak ve ilahi mesajı bütün kullarına ulaştırmak, onların ebedî hayatlarını kazanmalarına vesile olmaktır. Muhacirler hicret yoluna çıkarken; “Allah’ım! Senin rızan için gidiyorum. Gittiğim ülkeyi ve insanlarını bana sevdir, bana; Senin muhtaç kullarına gerçekleri, hakikatleri duyurma fırsatı lütfeyle!” diye dua ederek giderler ve gittikleri yerlerde şûra ile hareket eder, tekliflerini sunar, tenkit ve gıybetten içtinap ederek üzerlerine düşen vazifeleri hak rızası için yapmaya gayret ederler.
Ehl-i iman ve kaderini îman ve Kur’an’a adamış bütün kardeşlerimizin, muharrem ayının ve hicri yılbaşının hayırlara vesile olmasını diliyor, dua bekliyorum.
[Mehmet Ali Şengül] 26.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
