Mehmet Şimşek’in sakladığı acı hakikat! [Tarık Ziya]

ABD’nin New York Eyalet Mahkemesi’nde Reza Zarrab’ın itirafları zerre kadar haya sahibi herkesin yüzünü kızartacak kadar vahim.

İtiraflar kapatılan dosyaların okyanus ötesinde tek tek açılacağını gösteriyor.

17 Aralık 2013’te Türkiye’de ayakkabı ve çikolata kutularından ortalığa saçılan milyonlarca dolar rüşveti ‘Makedonya’da üniversite veya Çorum’da imam hatip lisesi için biriktirdik’ gibi yalanlarla halının altını süpürenlerin bir fiyatı olduğunu ibretle müşahade ediyoruz. 

Devrin başbakanı, hali hazırda Reis-i Cumhur koltuğunda oturan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın davayı inkâr taktiklerinin bu saatten sonra hükmü yok.

HAYIRSEVER ZARRAB’TAN HAİN ZARRAB’A

Evvela ‘hayırsever’ ve ‘vatandaşım’ dediği Zarrab’ı hapishaneden kurtardığı yetmezmiş gibi cari açığın yüzde 15’ini kapatan millî kahraman ilan eden Erdoğan, Zarrab’ın kendisi ve bakanları aleyhine şahitlik etmeye başlamasına mukabil ‘casusluk ve ihanet’ ezberine rücu etmesi kimse için sürpriz değil.

Korkunun ecele faydası yok. Zarrab konuştukça Türkiye’de devletin birilerinin elinde nasıl tefessüh ettiğinden bütün dünya esefle haberdar olacak.

Esas vazifesi rüşvet ve yolsuzluklara mani olması icap eden başbakanın, onun uhdesindeki bakan ve bürokratların bizzat rüşvetin bir parçası haline geldiği Türkiye bu davada hafife alınmayacak kadar yekün tutan parasını kaybedecek.

ÇİKOLATA KUTUSUNDA RÜŞVET

Zarrab, sadece devrin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a 45-50 milyon Euro (235 milyon Türk Lirası) rüşvet verdiğini itiraf etti.

Zarrab 2010 ila 2015 seneleri arasında eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a da İran ile yürüttüğü kirli ticaretin aksamaması için milyonlarca dolar rüşvet vermiş.

Bazen ayakkabı kutusuna bazen de çikolata paketine saklayarak takdim etmiş rüşvetleri.

Alışveriş merkezlerinin tuvaletleri, mescitler, hatta bakanlık makamı bile teslimat adresi olmuş.

KARA PARA İTHAMINA MARUZ KALAN BANKA SAYISI ARTIYOR

Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tutuklu tek sanık olarak kaldığı davada Zarrab’ın tek çırpıda saydığı şahıs ve banka isimleri suçun evsafını ele veriyor.

Halkbank, Vakıfbank, Ziraat Bankası, Garanti Bankası, Denizbank, Aktifbank, Finansbank, Bank Mellat (Türkiye’de faaliyet gösteren İran bankası), Arap Türk Bankası ve Kuveyt Türk gibi bankacılık sisteminin neredeyse yarısına yakını ABD’de kara para aklamak’ ithamına maruz bırakıldı.

Dikkat ederseniz davadan evvel sadece Halkbank’ın ismi geçiyordu.

Sayının daha fazla olacağı belirtiliyordu. Mamafih kimse bu kadarını beklemiyordu. İsmi hiç telaffuz edilmeyen bankalar da dosyaya dahil oldu.   

Bunun içindir ki bankalara gelecek muhtemel para cezasının tahminlerin fevkinde olacak.   

ABD, BANKALARI SWIFT SİSTEMİNDEN ÇIKARIRSA...

ABD’nin keseceği ceza para ile mahdut kalmayabilir. Bankaların swift sisteminden (döviz EFT’si) çıkarılması felaket olur. İran bankalarına benzer müeyyide İran Tümeni’ni pula çevirmişti.

Yine ismi geçen malî kuruluşların beynel-milel sahada muhataplarını yeni işlemlere ikna etmesi eskisine nazaran müşkül hale gelecek.

En azından bu dava unutulana dek kredi temin edemeyecekler. Dünya çapındaki büyük kurumlar Türkiye’ye kaynak kullandırmayacak.

Türkiye ile ekonomik işbirliği yapmaktan imtina edecekler. Yani Türkiye onlara bundan böyle cazip gelmeyecek. Bunun da maliyeti Türkiye’de kredilere aksedecek.

BANKALAR O CEZALARI NASIL ÖDEYECEK?

Cezaların bankaların sermayelerini azaltacağı, hatta bazıları için nakit krizine girebileceği sır değil.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in endişeleri gidermek maksadıyla ‘Bankalara destek vereceğiz’ beyanının manası şu: Bankalara kesilen cezayı Hazine ödeyecek.

Hazine kimin parası ile ödeyecek? Tabii ki vatandaşın parasını kullanacak.

Piyasadan yüksek faizle borç alacaklar ve rüşvet alanların başımıza ördüğü çorabı çıkarmaya çalışacaklar. Ne âlâ. 

O LEKE BÖYLE TEMİZLENEMEZ

Rüşvet alanların cezasını halk niye çeksin? Türkiye’de savcılar o rüşvetlerin hesabını sormayacak mı?

Bankaları, dolayısıyla devleti gayri kanunî işlere bulaştırırken kime danıştınız?

Şimşek ne hakla böyle bir ödeme yapacaklarını taahhüt edebiliyor?

Devletin sicilini haddinden fazla lekeleyen AKP iktidarı bu lekeyi vatandaşın cebinden aldığı paralarla temizleyemez.

Şimşek bu acı hakikati unutturacağını zannetmesin. 

[Tarık Ziya] 2.12.2017 [TR724]
tziya@samanyoluhaber.com

Takas [Bülent Korucu]

25 Ekim’de gazetelere sevindirici bir haber servis edildi. Rusya işgali altında bulunan Kırım’da Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcıları Ahtem Çiygöz ve İlmi Ümerov’un serbest bırakıldığı ve Türkiye’ye gönderileceği açıklandı. Haberlerin başlığı “Erdoğan devreye girdi, Kırımlı liderler serbest bırakıldı” şeklindeydi. Hatta Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko, Kırımlı muhaliflerin serbest bırakılmasındaki rolünden dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür ettiği özenle belirtiliyordu. 35 gün sonra kazın ayağının hiç de öyle olmadığı ortaya çıktı. Meğer Rusya’nın 2 Kırım Tatarı siyasetçiyi serbest bırakmasından önce, Türkiye Çeçen komutan Vahid Edelgiriev’in öldürülmesi ile ilgili tutuklu bulunan Rus ajanlar Aleksandr Smirnov ile Lurii Anisimov’u Moskova’ya iade etmiş.

TAKASI AYM İPTAL ETTİ, KHK İLE GERİ GELDİ

694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a verilen “milli güvenliğin veya ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde, cumhurbaşkanının onayı ile başka bir ülkeye iade edilebilir veya başka bir ülkede tutuklu ya da hükümlü bulunanlar ile takas edilebilir” yetkisi kullanılmış. Bu yetki daha önce 17 Nisan 2014’te çıkarılan MİT Kanunuyla Başbakan’a verilmişti. Aynı değişiklikle MİT personelinin yargılanması ve hatta tanık olarak dinlenmesi bile neredeyse imkansız hale getirilmişti. Henüz tam boyunduruk altına girmediği günlerde Anayasa Mahkemesi, 1 Ocak 2016’da kanunun bazı maddelerini iptal etti. AYM’nin veto ettiği maddelerden biri de takas yetkisiydi ve o maddenin kararı oy birliği ile alınmıştı. İptal gerekçeleri çok yerindeydi. Yüksek Mahkeme, uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan kişi hak ve hürriyetlerinin zarar görme ve devletler dışındaki kimi örgütlerle takas ihtimalini iptal için yeterli saymıştı. (http://www.haberturk.com/gundem/haber/1174913-mitin-takas-yetkisini-iptal-eden-aym-yetkinin-sinirlari-belli-degil ) 694 sayılı KHK ile bu yetki tekrar verildi. Böylece Erdoğan’ın “15 Temmuz’dan sonraki olağanüstü hal ile daha önce yapamadığımız bir çok şeyi yapabilir hale geldik” sözü bir alanda daha doğrulanmış oldu.

MUSUL KONSOLOSLUK ÇALIŞANLARINA KARŞILIK 200 IŞİD’Lİ

AYM’nin ihtimal diye bahsettiği durum aslında yaşanmış ve kamuoyunda tepki çekmişti. Musul’da rehin alınan 49 konsolosluk çalışanı ve ailesinin 200 IŞİD mensubu teröristle  takas yapıldığı iddia edildi. Dünya medyası bu konuda haberler yayınladı. Mesela IŞİD militanlarından birisi İngiliz Times gazetesine konuştu. 19 yaşındaki İngiltere vatandaşı Shabazz Suleman rehine takasında yer aldığını iddia ederek, değiş tokuşu Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yürüttüğünü anlattı. (http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/01/150115_times_rehine_takasi_isid ) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise bu konudaki bir soruya, “Velev ki olsa dahi böyle bir takas olmuş olsa bile ben şuna bakarım: Benim 49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişmez, hamdolsun ailelerine kavuştu diye düşünürüm. Diplomatik bir pazarlıktan bahsediyorlarsa tabi ki siyasi, diplomatik bir pazarlık kesinlikle söz konusu. Zaten bir diplomasi zaferidir bu” cevabı vermişti.

Erdoğan’ın ilk bakışta haklı gibi görünen tezini çürüten sağlam argümanlar var. Diplomasinin belki de ilk kuralı mütekabiliyet. Yani ölçülülük ve denklik. Savaşta bile dokunulmazlığı olan konsolosluk personeli ile eş ve çocuklarına karşılık bir katiller sürüsü. İade edildiği öne sürülen IŞİD’liler arasında Niğde saldırısı faillerinin olması kabul edilebilir değil. Bir polis, bir jandarma ve bir sivili öldüren üç IŞİD’linin yargılanma şekli zaten skandaldı. Mahkeme sudan bahanelerle defalarca ertelendi, dört defa yargıç değişti. Sanıklar mahkemeden saklandı. Görüntülü sistemle yapılan kargacık burgacık bağlantıda sanıkları tanımak bile mümkün değildi. Verilen mahkumiyet göstermelik olarak kaldı. Diplomatik basiretsizlikle, göz göre göre 49 vatandaşını IŞİD’e rehin verenler, diplomatik zafer şarkıları ile halkı kandırmaya çalışmamalı. En azından mahcubiyet yaşamalı.

PUTİN İLE AST-ÜST GİBİ İLİŞKİ

Rus ajanların takasında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Tek suçu miting yapmak olan seçilmiş parlamenter kimliğine sahip iki siyasetçiye karşılık, katil ve ajan olduğu savıyla yargıladığımız iki kişi… Necip Fazıl gibi söyleyelim: “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.” Devletler zaman zaman ajan değiş tokuşu yapıyor. Casusluk faliyeti çerçevesinde birbirlerine verilmiş ‘gözüm üzerinde’ mesajı çerçevesinde yakaladıklarını değiş tokuşla elden çıkarıyorlar. Ama başka suça bulaşmış hele de insan öldürmüş ajanları bırakmak savunulamaz. İşlemin sadece tek tarafını gösterip ‘Erdoğan devreye girdi’ türünden kahramanlık hikayesine dönüştürmek ise olayı bilenler nezdinde ülkeyi komik duruma düşürüyor.

Örneklerde olduğu üzere mütekabiliyet de gözetilmiyorsa kurtla kuzu ilişkisinden pekala söz edebiliriz. O haberin başlığı “Putin devreye girdi, iki Rus katil serbest bırakıldı” olmalıydı. Rus uçağı düşürüldüğünden beri bu eşitsiz ilişki artarak devam ediyor. ABD liderleri görünüşte bile olsa ‘müttefik’ muamelesi yapardı; Putin doğrudan ast-üst diskuru çekiyor. Soçi’de masadan kalkıyoruz ertesi gün Suriye’den bombardıman haberi geliyor. Hoş masadan nasıl kalktığımız da ayrı bir konu ya neyse. Daha şartlarında anlaşmadan S400 füzesi için kapora ödüyoruz; domates satmak için kırk sefer pazarlık yapmak zorunda kalıyoruz.

REZA İÇİN DE TAKAS ZORLANMIŞ

Bu arada ABD’de devam eden Reza Zarrap davası yeni bilgilerin ortaya dökülmesine vesile oluyor. Zarrap, kendisi için de takas yolunun zorlandığını sonuç çıkmayınca itirafçı olmaya karar verdiğini söyledi. Amerikan basını daha önce Zarrab’ın iki avukatı eski New York belediye başkanı Rudolph Giuliani ile eski adalet bakanı Michael Mukasey’in Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştüğünü yazmıştı. Erdoğan kamuya açık beyanlarında İzmir’de tutuklu Pastör Andrew Brunson ile ABD’de yaşayan Fethullah Gülen arasında bir değiş tokuş istiyormuş gibi konuşuyordu. Şimdi ortaya çıktı ki asıl derdi Reza Zarrap’ı geri almakmış. ABD yargısının bu takasa onay vermediği anlaşılıyor. ABD’de bir insanın tutabileceği en güçlü avukatlar dahi bunu başaramamış.

[Bülent Korucu] 2.12.2017 [TR724]

Vatan size minnettardır! [Barbaros J. Kartal]

Cumhurbaşkanlığı tarafından 15 temmuz ile ilgili basılan ve yabancı dillere çevrilen propaganda kitapçıklarından 10 soruda 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Fethullahçı Terör Örgütü adlı eserde, sözde “terör” örgütünün eylemleri kronolojik olarak sıralanmış. Doğu Perinçek ve ekibi yazsa ancak bu kadar olur denebilecek eylemler şöyle: Şemdinli Olayları, Rahip Santoro cinayeti, Danıştay Saldırısı, Hrant Dink cinayeti, Zirve Katliamı, Ergenekon operasyonu, Balyoz davası, Şike davası, HSYK seçimleri, Askeri casusluk davası, Oda Tv davası, Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, Gezi olayları ve 17-25 Aralık operasyonu…



Birilerinin ellerini yıkayıp yakın tarihteki bütün pisliklerini Cemaat’e yamama gayreti hemen göze çarpmakta. Cumhurbaşkanlığı tarafından basılan ve haliyle devletin ve hükümetin resmi görüşünü yansıtan söyleme göre Danıştay baskınında ölen hakimi de Cemaat öldürmüş, Şemdinli’de 2005 yılında gerçekleşen kitabevi bombalanmasını da Cemaat yapmış, Rahip Santoro’yu da, Hrant Dink’i de amaçlarına ulaşmak için Cemaat vurmuş. Devletin bütün sırlarının eskort kızların elinde peçete gibi dolaştığı dava da bir kumpastan ibaretmiş. KCK operasyonunda terör eylemlerine katılmış sivil, asker ve polislerin ölümlerine sebebiyet vermiş adamların sorgularında birer birer MİT kimliklerini çıkarıp “Biz devlet memuruyuz” dediği KCK davası ki ceza ile sonuçlandı, bir kumpasmış. Planlayıcısı generalin bütün konuşulanları kabul ettiği Balyoz davası da öyle. Türk futbolu meğer tertemizmiş, kimse tarlaları sürmemiş, kimse bu parayla hayır yapsam olur mu diye sormamış, kimse bagajda paralarla yakalanmamış. Söylemeye bile gerek yok Gezi olaylarını da Cemaat çıkarmış vs vs.

KİMLEEEER, KİMLERLE BİRLİKTE…

Savcıların iddianamelerinden çok daha komik ve zeka özürlü metinde 17 Aralık için gezi sonrası güç kaybeden hükümeti devirmek için yapılan bir operasyon olarak bahsediliyor ve çok ilginç İlker Başbuğ’un “17 Aralık bir darbe girişimidir” sözlerine yer veriyor.

Kimlerin kimlerle beraber iş tuttuklarına güzel bir örnek. Ama nedense birçok davaya yer verilirken Selam-Tevhid dosyasına değinmemişler. Halbuki zamanında 7 bin kişi dinlendi diye tarihin en büyük yalanlarından bir tanesini söylemişlerdi. Takip edilen İranlı casusların ve etki ajanlarının aradıkları medyatik isimleri sizi dinlemişler diye şikayetçi yaptırmışlardı ama gazetelerinde çarşaf çarşaf yayınlanan listelerde İranlı ajanların isimlerini nedense çıkarmışlardı.

Buraya kadar anlattıklarımız 17 Aralık ile ilgili ABD’de görülen davayla ilgili olduğu için.

Hükümetin ülkedeki zulümlere milat yaptığı 17-25 Aralık’ın harfi harfine emniyet ve savcıların belgelerine göre gerçekleştiği ortaya çıkıyor. Hükümete bir komplo değil gırtlağına kadar pisliğe bulaşmış devletin bakanlarının ve bürokratlarının en tepedeki zatın bilgisi ve direktifi doğrultusunda yediği haltlar bizzat bahşişi dağıtan o zaman 28-29 yaşındaki İranlı tarafından kabul ediliyor.

Ayakkabı kutularında, çikolata paketlerinde, hediye saatlerde ülkenin nasıl satıldığı anlatılıyor.

İranlı, arkasına Türk bayrağı konularak yapılan röportajda neyi reddettiyse her şeyi mahkemede kabul ediyor. 500 bin euro rüşvet mi olur kim uyduruyor bu rakamları diyen adam gün gün rakam rakam ne kadar rüşvet dağıttığının belgeleri ile sunumunu yapıyor.

HIRSIZ, HIRSIZLARI ELE VERİYOR

Hükümetin ve onun satılmış savcılarının yalan tezlerini yıkmak önüne yattıkları İranlı hırsıza nasip oluyor.

Reza’nın Türkiye’de de itirafçı olacağı ancak “Seni çıkaracağız, sabırlı ol” mesajı aldığı için konuşmadığı bilinen bir gerçek. Reza’nın yurt dışı yasağını kaldıranlar şimdi ABD’ye nasıl gitti diye tuluat peşindeler. Daha bir iki gün önce Reza nerede diye nota verenler bugün Reza’nın mallarını el koyuyorlar.

“İran ambargosunu deldiysek deldik sana ne?” diyenler biz asla ambargoyu delmedik diyor.

Reza ile takas için dünyanın parasını yedirenler, elimizde dursun diye ABD’li tutuklayanlar için Reza artık bir vatan haini.

Bu davanın Türkiye’ye nasıl etkisi olur kesin bir şey söylemek zor bir soru. Kısa sürede bir etkisinin olmayacağı ancak uzun vadede derin izler bırakacağı kesin.

İÇ KAMUOYU ‘EMİN ELLERDE’

AKP’nin kurduğu kirli rant ve patronaj sisteminden o kadar çok nemalanan karaktersiz profesör, milletvekili, köşe yazarı, gazeteci, işadamı, esnaf, bürokrat, çalışan, çalışmayan bilmem kim var ki bunların çıkıp “Aa kumpas yokmuş aynen rüşvet ve yolsuzluk varmış hem de en tepedeki ve ailesi de işin içindeymiş” diye fikir beyan edeceklerini düşünmek aptallık olur. Çünkü zaten biliyorlardı. Daha gemiden atlamak için süreleri var, son ana kadar küpü doldurmak lazım. Değirmenin suyunun sonsuz olmadığı da bir gerçek…

Hükümet iç kamuoyundaki algıyı yönetmekte ve medyayı kontrol etmekte tek söz sahibi. Birkaç küçük yayın organı haricinde kimse davada saçılan pislikleri yayınlayamıyor. Yok Reza’nın fotoğrafı, yok elbisesi diye magazine vurdukları haberlerde davadan aslında hiç bir gerçek bilgiyi geçmiyorlar. Sosyal medyadaki hareketlenme de yanıltıcı şimdiye kadar gördük ki sosyal medyadaki hava ile ülkedeki hava birebir örtüşmüyor.

Hükümetin başta Zafer Çağlayan ve birkaç bürokrata yıkarak bu işin kapanacağına yönelik iş yapacağı belli oldu. Bakanların biz yanarsak Bilal’i de seni de yakarız tehditleri boş. Erdoğan’ın eli çok daha güçlü. Erdoğan onlara dokunmayacak, haliyle onlar da susacaklar pek ülke dışına çıkmayacaklar. Rejim devrilene kadar hırsızların birbirini idare ettiğini göreceğiz. Ancak Erdoğan’ın AKP’de muhalif olarak görülen isimlerden hıncını çıkarması şaşırtıcı olmaz.

ZATEN MUHALEFET DE YOK!

Ülkede muhalefet adına bir şey olmadığını bir kez daha görüyoruz. CHP’nin ne yaptığını bilmeyen tavırları, bu kadar güçlü bir davayı çok ezik bir şekilde değerlendirmesi, sözde muhalefet İYİ Parti’nin topa hiç girmiyor oluşu ülke adına acınacak bir durum.

17 Aralık kumpas efsanesi çöktüğüne göre bakanlara rüşvet verildiği iftirasını atmakla suçlanan polislerin ve savcıların doğru bir iş yaptıkları tescil edildiğine göre ki bunu zaten herkes biliyordu, “Polisler neden içeride?” diye soran dürüst bir muhalefet partisi mensubuna denk geldiniz mi? Dürüst bir muhalife denk geldiniz mi? Cumhuriyet’te orada burada hükümete kelimeleri seçe seçe tatlı su muhalifliği yapanların ‘Bu adamlara yıllardır zulüm ediliyor’ dediğini duydunuz mu? Duymadınız çünkü öncelikle bu kişiler Cemaat’le irtibatlı gösterildiği için ideolojik taassuplarından yapamazlar. Çok daha önemlisi hükümetin neredeyse bütün sermayesini yatırdığı 17 Aralık darbe girişiminin faso fiso çıkmış olması Ergenekon ve Balyoz gibi sapına kadar derin devletin sinir uçlarına dokunan davaların da yara alması demektir. İlker Başbuğ gibi kirli bir ismin o zaman da 17 Aralık darbedir demesi boşuna değildi, bugün Ergenekon artıklarının Hükümetin Reza yüzünden en az zararı görmesi için çabası da boşuna değil. Ama bu koalisyon bozulduğunda birinin diğerini Ergenekon’dan diğerinin diğerini buradan vurmaya çalışacağına tanık olacağız. Bu vesile ile 15 Temmuz’daki işbirliğini de öğrenme fırsatımız olacak.

ŞEREF MADALYASINI ASIL HAK EDENLER

Türkiye’ye etkisi ne olur zamanla göreceğiz dedik. Ancak gelecek bir çığın ilk habercisi olduğundan şüpheniz olmasın. Flynn gelişmesi de en az Reza davası kadar önemlidir.

Cemaat ile özdeşleşen 17-25 Aralık dosyasında polisler alınlarının akıyla çıkmışlardır. Çok daha daha derin İran bağlantılarının ortaya çıktığı Selam Tevhid dosyası ile birlikte düşünüldüğünde kim vatansevermiş, kim milliymiş kim ülkesini peşkeş çekmiş bir kez daha görülmüştür. Her türlü baskı ve zülme rağmen bir tanesi bile Reza’nın önüne yatmamıştır, satın alınamamıştır. Eşlerine ve çocuklarına dahi uzanılmış, hayattaki en değerli varlıkları ile şantaja uğramışlardır. Vicdanı olan herkesin hangi görüşten olursa olsun bu insanlara bütün rezervlerini bir kenara bırakarak minnet borcu vardır. Bu insanlar devletin namusunu kurtarmışlardır. Bugün olmadı yarın, yarın olmadı bir sonraki gün bu insanlar birer kahraman gibi muamele göreceklerdir. Reza için şeref madalyası takılmalıydı demişti AKP’liler. Bakalım göreceğiz şeref madalyasını kimler takacak.

[Barbaros J. Kartal] 2.12.2017 [TR724]

Erdoğan’ın kara paracı hayırseveri [Zarrab davası milli bir dava mı?-2] [Ahmet Dönmez]

ABD’de yürüyen Reza Zarrab (Hakan Atilla) davası milli bir dava mı? Bu davanın sanığı Türkiye mi?

Bu sorulara cevap vermeye devam ediyoruz.

Geçen bölümde demiştim: Reza Zarrab ne kadar milli ise bu dava da o kadar millidir!

… Ve bu çerçevede Zarrab’ın İran rejimi ve Devrim Muhafızları ile ilişkisine değinip “Bu mu milli davamız?” diye sormuştum.

Bugün de Zarrab’ın profilini ortaya koymak istiyorum. Çünkü Zarrab’ın tam olarak kim ve ne olduğu anlaşılamadan bu tartışmanın da sığ kalmaya mahkûm olduğunu düşünüyorum.

Reza Zarrab, sadece bir ambargo tüccarı mı? İran devletinin ‘ekonomik cihad’ için imtiyaz verdiği ‘dellal’lardan biri mi sadece?

Öyleyse neden o tarih itibariyle 27 yaşında olan toy bir adama bu kadar büyük paraların döndürülmesi işi emanet edildi?

Devrim Muhafızları’nın öyle her önüne gelene bu imtiyazı vermediğini çeşitli kaynaklardan biliyoruz. Peki nedir Reza’nın özelliği?

Burada iki önemli isim karşımıza çıkıyor: Hüseyin Zarrab ve Babek Zencani.

Hüseyin Zarrab, Reza’nın babası. 30 yıldır altın ticaretiyle uğraşan biri. Dubai’de yaşıyor. İran devleti ve Devrim Muhafızları ile iyi ilişkileri olan bir adam. Türkiye’de üzeri kapatılan Selam-Tevhid soruşturması fezlekesinde onun da adı geçiyordu. Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü komutanlarından General Seyid Ali Ekber Mirvekili onu iyi tanıyor. Mirvekili, Kudüs Gücü’nün Türkiye yapılanması kurucularından olduğu iddia edilen Hakkı Selçuk Şanlı ile Mayıs 2013’te yaptığı bir telefon görüşmesinde Reza’dan bahsederken, “Babası çok mert bir adam. Şu anda Reza’nın babasıyla bile ilişkisi kesilmiş. Babası ona küfrediyor” diyor. Nedenini bilmiyoruz. Belki İran Devrim Muhafızları gibi o da Ebru Gündeş’le evlendiği için kızıyordur ya da başka parasal bir anlaşmazlık vardır.

BİR PARÇASI BABEK ZENCANİ

Reza Zarrab, ‘ticareti’ babasından öğrenmiş hırslı bir genç. Ortaokul mezunu. Sonra ‘hayat üniversitesi’ni bitirmiş. Bu işi sokaklarda öğrenmiş. 16 yaşında kendi işlerini kurmuş. Hızlı ve kolay para kazanmanın yollarını her daim bulabilen, illegal alanlara kaymaktan hiç imtina etmeyen, yükselmenin yollarını iyi çözmüş biri.

Tıpkı Babek Zencani gibi… Reza ondan bazen ‘patron’, bazen de ‘reis’ olarak bahsediyor. Zencani, Türkiye’de okumuş ve sonra Kont Kozmetik diye bir şirket kurmuş bir girişimci. Aynı zamanda Onur Air’in gizli sahibi.

Kendini ‘Velayet’in askeri’ ve ‘Ekonomik Besiç’ olarak niteliyordu. ‘Velayet’in askeri’ tabiri, kendini İran rejimine adadığının ifadesiydi. ‘Ekonomik Besiç’ ise nasıl bir ‘askerlik’ anlayışı olduğunun özeti. ‘Besiç’, İran rejiminin gönüllü milis ordusu. Rejim karşıtlarını ve muhalifleri kaba kuvvetle yola getiren, infazlar yapan, bombalar patlatan bir nevi ‘kara gömlekliler ordusu’. Ekonomik Besiç de bu militanlığı ekonomi alanında yapan, ‘ekonomik cihad’da savaşan askerler demek.

Babek Zencani, eski İran Merkez Bankası Müdürü Mohsen Nourbakhsh’ın makam şoförlüğü yaptığı dönemde Devrim Muhafızları ile irtibat kuran ve ticari zekâsı sayesinde kısa sürede onların güvenini kazanan bir adam.

3 yıl içinde İran bankalarına ait 17 milyar doları, binde 7 komisyonla yurt dışına çıkartan ve kişisel serveti 13.5 milyar dolara ulaşan bir ambargo tüccarı.

Kısa sürede Devrim Muhafızları, İran Petrol Bakanlığı ve Merkez Bankası’nın gözde elemanı olmayı başarmış. İran bakanlar kurulu toplantısına bile katılabilecek ve petrol bakanı ile direkt görüşmeler yapabilecek kadar güçlü. Besiç liderlerinden Hassan Mir-Kazemi’nin de çok yakın arkadaşı. Bir ayağı Türkiye’de olan ve 60’tan fazla şirketin dahil olduğu ticari bir imparatorluk kuruyor.

BİR DİĞER PARÇASI HAPPANİ

Reza’nın portresini tamamlayan bir diğer önemli parça Abdullah Happani. Kilisli Happani ailesi de 1970’lerden beri altın ticareti yapıyor. Fakat bir o kadar önemli bir diğer özellikleri, dünyada ‘Hawal sistemi’ olarak bilinen yeraltı bankacılık sisteminde uzmanlar. 70’li yıllardan beri bu sisteminin içindeler.

Nedir Hawal sistemi? Kısaca özetleyecek olursak; bugünkü bankacılık sistemi geliştirilmeden önce var olan ve paranın güvenilir kişiler aracılığıyla uluslararası taşınmasına verilen ad. Şimdi de uluslararası terör örgütleri, mafya ve kara para kaçakçılarının kullandığı bir yöntem olarak kullanılmaya devam ediyor.

İşte Reza Zarrab, para kazanma yollarını ergenlik çağında keşfeden, haylazlıklarından dolayı babasının bile küfrettiği, uluslararası ticaretle çok paralar kazanmak isteyen, bu sayede gücünü Abdullah Happani ile birleştiren ve son olarak bir kolu Türkiye’de olan Zencani ile yolları kesişince önü açılan bir muhteris.

Yani aslında İran Merkez Bankası’ndan imtiyaz almadan önce de kara para ticaretine başlayan ve bu alanda kısa sürede sivrilen biri Reza. Zaten Babek Zencani’nin ilgisini çekmesi ve ortaklık kurmasının sebebi de bu.

İRAN’DAN İMTİYAZ ALMADAN ÖNCE…

Dikkatinizi çekerim: Reza’nın İran Merkez Bankası’na mektup yazdığı tarih 2011. Yani bu tarihte, ambargo kapsamında olan petrol ve doğalgaz paralarının İran’a geri getirilmesi için imtiyaz almak istiyor. Fakat Türkiye’ye soktuğu kara paraların tarihi 2007’ye kadar dayanıyor.

Altı çizilmesi gereken nokta burası.

Eğer Reza Zarrab’ın kim olduğunu, tam olarak ne iş yaptığını bilirsek bu davanın da gerçekten yerli ve milli bir dava olup olmadığını anlayabiliriz. Reza’nın gerçek profili çıkarılmadan bu tartışma yapılamaz.

Bu davaları sadece İran’a yönelik ambargonun delinmesi, Reza’yı da Amerika’nın haksız dayatmalarına karşın Türkiye ve İran’ın çıkarları doğrultusunda savaşan bir ‘ekonomik mücahid’ olarak lanse ederseniz tabi ki bilgisiz insanları kolayca kandırırsınız.

Fakat işin aslı öyle değil.

Karşımızda, İran ambargosundan bile önce kara para işi yapan bir kaçakçı var. Kendini legalize edebilmek için şöhretli bir sanatçı ile evlilik yapan, İbrahim Tatlıses’ten Günel’e kadar şarkı sözleri yazan, Trabzonspor’a milyonlarca dolar ‘bağış’ yapan, Beşiktaş Kulübü’nden loca satın alıp Başkan Fikret Orman’la çok özel yemekler yiyen, Fenerbahçe Kulübü’nde bağlantı kurmaya çalışan uyanık bir Şark kurnazı…

Örnek… 11 Aralık 2012 tarihli bir ihbar…

Daha önceki yazıda da bahsettiğimiz Mali Müşavir Şeref Derici, Reza Zarrab hakkında bir ihbar dosyası hazırlıyor. 3 klasörden oluşan bu dosyayı, yukarıdaki tarihte Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, MİT, Adalet Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderiyor. 15 gün sonra da Zarrab’ın şirketlerine ait 405 sayfalık banka hesap ekstresini toparlayıp Maliye’ye teslim ediyor.

Belgeler, yurt dışından 2010 yılı öncesi ve sonrası Aktifbank İstanbul Şubesi, Garanti Bankası Merkez Şubesi, Denizbank Merkez Şubesi ve Kuveyt Türk Merkez Şubesi aracılığı ile 87 milyar dolar ve Euro’nun transfer edildiğini gösteriyordu. Kaynağı belli olmayan bu paralar, Maliye Bakanlığı’na hiçbir vergi beyanında bulunulmadan getiriliyor, muazzam bir haksız kazanç elde ediliyordu. Bu hesap hareketlerinin arkasındaki paravan şirketlerin sahibi ise Reza Zarrab’tı. Şeref Derici, “Benim evraklardan baktığım, 2008’den beri devam ediyor bu iş. Bunu evrak üzerinden söylüyorum. Daha öncesi de var ama elimde evrak olmadığı için bir şey diyemiyorum. Bu para gaz parası falan değil. Bu karaparadır” diyordu.

Tekrar vurguluyorum: “Bu para gaz parası falan değil, kara para.”

UYUŞTURUCU VE SİLAH KAÇAKÇILIĞI BAĞLANTISI

Gelelim bir başka örneğe. Tarih 12 Şubat 2007…

Kapıkule’de bir TIR’a düzenlenen baskında 202 kilo eroin ele geçiriliyor. Operasyonu yapan, dönemin Edirne Emniyet Müdürü Hanefi Avcı. Başlatılan soruşturma, polisleri TIR’ın arkasından çok daha karanlık yerlere götürüyor.

İşin içinde sadece eroin değil, silah kaçakçılığı da var. İran, Irak gibi bölge ülkelerinde uyuşturucu ve silah kaçakçılığından elde edilen kara para, Türkiye üzerinden aklanıyordu. Dinlemelerde, bütün yollar Reza Zarrab’ın Kapalıçarşı’daki Durak Döviz isimli şirketine çıkıyordu. Ancak daha sonra soruşturma bir yerde kesilecekti.

Bir başka örnek…

Reza’nın kuryeleri 14 Aralık 2011’de Moskova Havalimanı’nda bavul bavul dövizle yakalandı. Çantalarda 14.5 milyon Dolar ve 4 milyon Euro vardı. Bu paralar, 2008’den beri Rusya ile uygulanan kara para döngüsünün sadece küçük bir parçasıydı. 3 yıldır başarıyla uygulanan sistem, o tarihte patlak veriyordu.

Rusya’daki bankaların sıcak para ihtiyacını, uluslararası bankacılık teamüllerine takılmayacak şekilde karşılamak üzere geliştirilen bir sistemdi. Reza, belli bir komisyon karşılığı bu paraları taşıyor, Rusya’daki bazı illegal adamlara teslim ediyordu. Sonra da bu para bankalara yatırılıyor ve çeşitli paravan hesaplar ve ülkeler arasında dolaştırılarak bir şekilde legalize edilmeye çalışılıyordu.

O kuryelerden biri olan Adem Gelgeç (Karahan), bu paraların İran ambargosu ile bağlantısı olduğunu söylemiyor. Bir açıklamasında, “Rusya’ya o parayı ne için götürdüğümüzü bilmiyordum” diyor. 17 Aralık fezlekesinde de bu paraların İran parası olduğuna dair hiçbir tespit yok. Tam tersine bunun, başka bir kara para aklama sistemi olduğu belirtiliyor.

ERDOĞAN’IN HAVUZ SİSTEMİ VE REZA

Bu profil, Erdoğan’ın Reza’yı neden bu kadar tuttuğunu, onun uğruna neden bu kadar fazla riske göze aldığını, onu İran ambargosu konusunda Türkiye’de tekel haline getirdiğini açıklıyor.

Çünkü Erdoğan, 1994 yılından beri bir kara para düzeni kurmuştu. ‘Havuz sistemi’ adı verilen bu düzen, ihalelerden alınan komisyonların çeşitli bankalar, yurt dışı hesaplar veya adreslerde toplanmasına dayanıyordu. Hem milyarlarca dolarlık nakit para hem de farklı bankalardaki gizli hesaplardan söz ediyoruz.

Erdoğan özellikle son yıllarda bu paraları ustaca döndürerek politikalarını finanse etmektedir. Türkiye’yi hızla demokrasi ve hukuktan uzaklaştırırken ekonomik çöküntü olmasını da bu kayıt dışı paralar sayesinde engellemektedir. Bu kadar büyük çaplı bir organizasyon içinde kara paranın efendileri ile başarılı işbirlikleri kurmuştur. Reza Zarrab, Erdoğan’ın bu sistem içinde kullandığı aktörlerden sadece bir tanesidir.

Aynı zamanda o, kendisine ve ailesine milyon dolarlık ‘küçük’ hediyeler sunan bir hayırseverdir.

[Ahmet Dönmez] 2.12.2017 [TR724]

Çaresizliğin gölgesinde güneşlenen İslamcı burjuva! [Naci Karadağ]

Biliyorum başlık mantıksızlık, abartma, sündürülmüş oksimoron ya da düpedüz absürt paradoks gibi görünüyor. Çok fazla tartışmak istemem, siz isterseniz başlığı “Kokuşmuş çok şeyler var Tayyip Erdoğan Krallığı’nda” şeklinde değiştirebilirsiniz!

Ama Reza Zarrab (soy ismini istediğiniz gibi okuyabilirsiniz, hatta ismini de) anlattıkça ülkenin nasıl bir bataklığa dönüştürüldüğünü ve kokuşmuşluğun boyutlarını gördükçe kahrolmak ve umutsuzluğa kapılmamak mümkün mü?

Emine Akçay ismini hatırlayanınız var mıdır?

Ya Dilek Özçelik?

Sene 2012…

Adana, o sene en sent kışlarından birini yaşıyordu. 26 yaşında iki çocuk annesiydi Emine Akçay… Kocası epeydir ortalardan kaybolmuştu ve tüm çabalarına rağmen çaresizlik girdabından bir türlü çıkamıyordu. Üşüyordu çocukları Emine Hanım’ın…

Elinde kalan son parayı yanına aldı ve en yakındaki oduncuya gitti.

“5 liralık odun verir misin?” diye sordu oduncuya…

Şaşırmıştı adam, kiloyla odun mu olurmuş?

Yaklaşık 10 kilo odunu verdi genç kadına ve para filan da istemedi.

Evine döndü bahtsız kadın. Fakat bir türlü yakamadı odunları. Çocukları üşüyordu.

İsa ve Kardelen…

İki masum yavru…

Annelerinin ateş yakma çabasını çaresizce izliyorlardı.

Ancak yanmıyordu odunlar. Çünkü sırılsıklamdılar…

Sinirden ve çaresizlikten ağlamaya başladı genç kadın.

Yavrularının ellerini avuçlarına aldı ve hohlayarak ısıtmaya çalıştı. Buz gibiydi minicik parmaklar.

Aklına geçici de olsa bir çözüm geldi.

Hemen saç kurutma makinasını çıkardı ve İsa’ya verdi. “Önce kardeşini ısıt, sonra sen ısın ama dikkat et” dedi.

Yan odaya geçti…

Minik Kardelen’in yanakları al al oldu, morarmış dudaklarına tekrar kan yürüdü. İsa, epeydir sesi çıkmayan annesinin uyuduğunu düşündü ve kardeşini yanına alıp yan odaya gitti.

Kapıyı açtığında bir çocuğun görebileceği en dehşetli manzarayla karşılaştı. Emine Akçay, kendini ütü kablosuyla tavana asarak intihar etmişti!

Çaresizlik girdabı böyle bir şeydi… Evirmiş, çevirmiş ve kahredici bir trajedinin kollarına bırakmıştı zavallı aileyi.

PARAYI CEBİNDEN DÜŞÜRME!

Yine aynı dönem…

Kanser hastası bir genç kızdı, Dilek Özçelik.

Tedavisi zor ve ilaçları hep yurt dışından geliyor. Bulmakta zorlanıyor genç kız. Parkta otururken karşıdaki caminin avlusunda olağanüstü bir kalabalık görüyor. Bir dolu maiyetindeki adamla Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kameralar eşliğinde ibadete gidiyor. Genç kız Bayraktar’a yanaşıp derdini anlatmayı deniyor. Bakan doğru düzgün dinlemiyor bile ve cebinden çıkardığı bir tutam parayı avcuna sıkıştırıyor Dilek’in. “Parayı cebinden düşürme! Orada çok para var” diye ekliyor. Oysa genç kız parayı tutmuyor bile, cebine sıkıştırıyor bu esnada. Geri dönüp bakıyor bakan.

Genç kız ağlamaklı, “Ben dilenci değilim” diyor. Uzaklaştırıyorlar kızı.

Ancak gurur inciniyor genç hastanın, namaz çıkışı fırsatını bulup tekrar yaklaşıyor ve parayı iade ediyor. Bu esnada içimizi kanatan şu cümleler dökülüyor solgun dudaklarından, “Ben dilenci değilim, insanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda…”

Parayı bakanın avcuna tutuşturan genç kız hızla uzaklaşıyor bakanın yanından…

Bu esnada bambaşka bir hikâye yaşanıyordu devleti yönetenlerin cephesinde.

Bugünlerde yaşanan mahkemeye bakınca biraz önce tasvir etmekten aciz kaldığım sefalet tablosunun tam zıddı bir inanılmaz kokuşmuş her türlü ahlaksızlığın, rüşvetin, irtikâbın, adam kayırmanın yaşandığı manzara.

“2 milyon doları banka müdürü yerine bakanın hesabına yanlışlıkla yollamışız,” diyor Reza Zarrab.

Zaten o günden sonra iç muhasebe kaydı tutmuşlar ve kimlere ne rüşvetler dağıttığını kalem kalem kayda geçmişler.

Reza’nın büyük bir sükûnet ve kendinden emin şekilde anlattığı rüşvet ve ahlaksızlık çarkının bir bölümünü 17/25 Aralık Süreci olarak bilinen dönemde birebir yaşamıştık.

Ancak bu yolsuzluğu ortaya çıkaranların sadece kendileri değil, eşleri ve çocukları da şu anda zindanlara atılmış durumda.

Şimdi yine filmi biraz geri saralım ve 17/25 Aralık’ın hemen ertesine gidelim.

4 bakanın yolsuzlukları ayyuka çıkmış ve ilk tepkiyi bastırmak isteyen Tayyip Erdoğan bakanların istifasını talep etmiş.

HER ŞEY BAŞBAKAN’IN TALİMATIYLA YAPILDI!

Belli ki birkaç kurban vererek vaziyeti bastırabileceğini düşünüyor ve haklı da çıkıyor.

Erdoğan Bayraktar istifa ediyor ve basın toplantısında satı satırına şöyle konuşuyor:

“17 Aralık tarihinde yapılan operasyon dosyasında, şahsımı rencide edecek veya izah edemeyeceğim hiçbir husus yoktur. Ancak Sayın Başbakan’ın, istediği bakanla çalışmak veya istediği bakanı görevden almak en tabii hakkıdır ve yetkisidir. Fakat, rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle ‘İstifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyon yayınlayınız’ şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum. Bugün bize iki metin gönderildi. Bir tane istifa metni, bir tane de deklarasyon metni. Ben tabii ki partimi rahatlatmak isterim fakat böyle bir durumda bu işin yanlış olduğunu ifade ediyorum. Çünkü soruşturma dosyasında var olan ve yasalara uygun olarak onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapılmıştır. Bu nedenle Bakanlık’tan ve milletvekilliğinden istifamı açıklıyorum. Sayın Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğini ifade ediyor, yüce milletimize saygılar sunuyorum.”

Kısa süre sonra yapılan Meclis oylamasında tüm bakanlar AKP’li vekillerin güle oynaya yaptıkları oylamayla aklanıyordu.

Egemen Bağış’ın büyük bir kibir ve gururla sandığa attığı oy fotoğrafı ve AKPli vekillerin sandık hatırası hala zihinlerimizde canlılığını koruyor.

Reza Zarrab ise iktidar ekranlarına çıkıp, arkasında Türk bayrağı olduğu halde nasıl bir kahraman olduğunu anlatıyor saatlerce.

“Madalya takılmalı” diye manşet atıyor havuz.

Gerçekten de kısa süre sonra Numan Kurtulmuş gibi isimlerle beraber ödüller veriyorlar İranlı iş adamına!

Şimdilerde ise Amerikan bayrağının önünde, mahkeme salonunda Amerikalı yargıca anlatıyor Reza…

Size şu kadarını söyleyeyim, Türk bayrağının önünde anlattıklarından çok daha inandırıcı ve kahredici!

O anlattıkça kahroluyor ve kahrediyoruz.

Bakanın oğluna bir referans mektubu karşılığı 100 bin dolar rüşvet verdiğini söylüyor.

Kaç ton kuru odun alınır 100 bin dolara?

Ya da kaç ton kanser ilacı getirtilir 50 milyon dolara?

Hesabı kuvvetli olanlar yapsın bir zahmet.

Asgari ücretle 24 saat iktidar ve milletin cebinden milyarlarca dolarları yürütenler için bir taraflarını paralayan trollerin hazin hesabını yapabilecek herhangi bir hesap makinası icat edilmedi henüz!

Bu ülkeyi bu hale getirenlerin…

Kokuşmuşluğun…

Ahlaksızlığın…

Utanmazlığın en yüksek desibelde ortaya saçılmasını izliyoruz her gün…

Bu kepazeliği bu millete layık görenler ise hayâsız bir serkeşlik ile hala vatan millet edebiyatıyla kandırabilecek kitleler bulabiliyor.

Beddua etmekten başka seçenek bırakmıyorlar kimseye.

Burnunuzdan fitil fitil gelsin, diyebiliyor millet sadece.

Haram olarak yediklerinizi kan olarak kusun…

Ve iki cihanda da sürüm sürüm sürünün…

Allah bu millete acısın, daha ne diyelim?

[Naci Karadağ] 2.12.2017 [TR724]

Yalancıların yatsı vakti [Alper Ender Fırat]

Hiçbirisi montaj, dublaj, sürmenaj değil miymiş? Ayakkabı kutularında bulunan paralarla imam hatip yaptırılmayacak mıymış? O paraları Hakan Şükür’den alıp oraya polisler koymamış mı? Polislerin ortaya döktüğü her şey gerçek miymiş? O konuşmalar, para sıfırlamaları, çuvallarla taşınan paraların hepsi gerçek miymiş? Konuşmalar hece hece montajlanmamış öyle mi?

Defalarca ABD’ye gidip önüne gelenden serbest bırakılması için ricacı olduğunuz, hapisten kurtulması için başkan danışmanlarına milyonlarca dolar rüşvet döktüğünüz, uğruna ABD’ne notalar verdiğiniz Reza, itirafçı oldu ve her yediğiniz haltı bir bir anlatıyor mu?

Yalancıların yatsı vakti geldi mi yani?

Peki, o anlatırken siz ne düşündünüz?

Yok siz değil hırsızlık çetesi, siz de değil haddi aşmış azgınlar güruhu. Sizin ne düşündüğünüzün zerre kadar önemi yok. Siz kalbini hakikate kapatmışlar güruhu, sizin söz ile ıslah olma ihtimaliniz yok. Sır perdesi açılsa her şey ortaya konulsa siz yine de gerçekleri göremeyeceksiniz. Sizin gözleriniz ve kalpleriniz mühürlenmiş.

Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık… (Araf 179)

Sizi ancak ve ancak helak olmak paklar.

Size soruyorum hayatlarında birazcık da olsa hakkı ve adaleti aradığını söyleyenler,

Size soruyorum komşular, mahalleliler, okul arkadaşları, dükkan komşuları..

Size; Müslüman olduğunu iddia edenler,

Size; gerçekten bir hesap günü olduğuna iman edenler…

Size; kalbinde bir miktar vicdan kırıntısı taşıyanlar..

Polisler, savcılar, hırsız yakaladılar diye komşunla selamı sabahı kesmiştin hatırladınız mı? 40 yıllık arkadaşlığını bitirmiş, yolunu değiştirmiştiniz. İftira diye yeri göğü inletiyordunuz, kumpas kurmaya utanmıyor musunuz? diye bas bas bağırıyordunuz.

O zaman da biliyordunuz aslında hırsızlığı ama ‘şimdi bunun sırası mı?” diye düşünüyordunuz. Suyu bulandırmanın ne manası vardı öyle değil mi? Rüşvetten, hırsızlıktan biraz da size düşer, sonra bir tövbe edersiniz hepsi helalı hoş olur diye hesap ediyordunuz. Öfkelenmeniz ‘suyun bulanmasından, çarkınızın aksaması’den kaynaklanıyordu. Ne kadar çok bağırırsak o kadar üste çıkarız diye hesaplıyordunuz. Hadi üç-beş yıl üste çıktınız. Kınadınız, hakaret ettiniz, yolunuzu değiştirip size hakkı söyleyenleri ötekileştirdiniz.

Reza konuştukça yani yalanlarınız, hırsızlığınız, hırsızlara arka çıkmışlığınız bir bir ortaya döküldüğünde neler hissettiğinizi çok merak ediyorum. Bütün dünyaya rezil olurken ne düşündünüz? Yüzünüz kızardı mı mesela. Utancınızdan başınızı öne eğdiniz mi? Kimse görmesin diye yerin dibine girmek istediniz mi? Ne bileyim en azından pişmanlık duydunuz mu?

Haşir günü aklınıza geldi mi? Yeryüzünde bile ortaya çıkan rezillikleri o gün nasıl saklarız diye irkildiniz mi?

Ya 15 Temmuz yalanları ortaya çıkarsa ne yapacaksınız? O gün neler olduğu da böyle ortaya saçılırsa utancınızdan yerin dibine girer misiniz?

Bir yalancının beyanından başka hukukun ciddiye alacağı hiçbir delil göstermeden, bu tiyatroyu gerekçe gösterip çocuğunuzu emanet ettiğiniz öğretmenleri taşladığınız ve öldürdüğünüz aklınıza gelir mi? İşkenceyle öldürdüğünüz çocuğunuzun o fedakar Gökhan Öğretmeni, suda boğduğunuz Hüseyin, Nur öğretmenler gibi binlerce öğretmenden utanır mısınız? Yıllarca elinden hep iyilik gördüğünüz komşunuzu bir yalancının beyanına bakarak ‘Vay Teröristle komşuymuşuz’ diye bir kalemde sildiğinizden dolayı hicap duyar mısınız?

Size hep iyilik eden öğretmendi onlar, akademisyendi, doktordu, mühendisti, çocuklarınıza burs veren esnaftı. Anneydi, kardeşti, evlattı. Mahallenin iyi insanlarıydı, yaşatmak için yanan bir tutam insandı. Bir yalancıya bakıp onları taşladınız, tekmelediniz, kurşunladınız.

Reza’nın bütün şebekeyi deşifre ettiği gibi, 15 Temmuz tiyatrosu da ayan beyan ortaya konduğunda onların yüzlerine nasıl bakacaksınız? Onların rehberi yüzlerine tebessüm edin dediği için muhtemelen haklarını helal edecekler ama hak katında af olur mu dersiniz?

Ya af olmayınca bunun bedelini nasıl ödersiniz bunu hiç düşündünüz mü?

Bence düşünün Yalancıların yatsı vakti geldi çünkü.

[Alper Ender Fırat] 2.12.2017 [TR724]

Ahlaktan arındırılmış bir din mümkün mü? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Temel ahlaki ilkelerin kâğıt üzerinde kaldığı, değerler erozyonunun girdabında yok olmaya doğru giden bir toplum görüyorum. Hırsızlığın, faydacılığın, yalancılığın, dolandırıcılığın, sahtekârlığın, adam kayırmanın olağanlaştığı, kadına şiddetin, çocuk istismarının, tecavüzün, fiziksel şiddetin ve vandallığın normal kabul edildiği bir “kültür” baskın hale geldi Türkiye’de. Sözünü tutmamanın, daha doğrusu sözünün eri olmanın hiçbir değerinin kalmadığı, içi boş, kof bir sosyolojik din ve bu dinin dinbazları var artık. Söyledikleriyle yaptıkları birbirine uyumsuz, takiyye ile gerçeğin artık birbiriyle füzyona uğrayarak sahte bir dünya, sahte bireyler, sahte bir toplum oluşturduğu bir lime-lime oluş, bir çözülme, bir atomize oluştan bahsediyorum. Öyle bir sosyolojik “din ve dindarlık” oluşturdular ki, ahlaktan arındırılmış, ahlaki tüm bağlayıcılıkların dışında bir alan, elde ettikleri. Sadece ibadet pratiğine indirgenmiş, formel ve görsel davranış kalıpları olarak ifade bulan, herkesin birbirine rol yaptığı, soğuk, samimiyetten uzak, yavan, tutarsız bir sosyolojik din anlayışı. İslamcıların en büyük İslam düşmanı olmalarının belki de en temel sebebi bu.

İÇİ BOŞALTILMIŞ BİR DİN ANLAYIŞI

İçinde dürüstlük, samimiyet, ahlak, başkalarına ve kendine saygı, hakperestlik olmayan bir din olabilir mi? Söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayanların düzenini itirazsız kabullenen bireylerin inandıkları bir din, nasıl bir dindir? Gözünün önünde başka ülke hükümetlerinin çıkarlarına çalışan, kitle imha silahları üretmeleri için değirmenlerine su taşıyan, bu işi ceplerini doldurmak, yan, çalmak için yapan bir yönetime salt “dindar oldukları için” eyvallah diyen bir toplumun dini samimiyet derecesi nedir? Bundan da önce, yine soruyorum, yahu nasıl bir dindir bu sizin inandığınız ki, bir nevi – o da afakî ve hastalıklı – siyasi “ideal” için bunca yolsuzluğa, yalana, yanlışa, hayâsızlığa, hırsızlığa, usulsüzlük ve sahtekârlığa gözlerinizi kapatmaktasınız. Çocuklarınıza onları yetiştirirken “yapma” dediğiniz her şeyi yapan bir yönetici sınıf var. Siz seçtiniz, seçiyorsunuz; siz tolerans gösterdiniz, hala gösteriyorsunuz; siz göz yumdunuz, hala yumuyorsunuz! Başka bir toplumda bu yaşananların yüzde biri olsa ne olurdu? Bu sizinki nasıl bir ahlaktır? Siz nereden çıktınız, nerede yetiştiniz, hangi anne-babanın evladısınız?

Sizin din-ahlak anlayışınız el-ele tutuşan gençlere midir? Sizin din-ahlak anlayışınız kadınların giyimine kuşamına dair yargıda bulunan din polisi midir? Sizin din-ahlak anlayışınız insanların yediklerine-içtiklerine mi bakar yalnızca? Sizin ahlak anlayışınız hep başkalarının yanlışlarını, eksiklerini mi arar! Siz nasıl insanlarsınız? Nerede dininiz-ahlakınız Kuran kursunda çocuklara tecavüz edilirken? Nerede sizin dininiz-ahlakınız, tecavüz gibi aşağılık ve iğrenç bir majör suçu, Kuran ile aynı cümlede kurdurtan bir fiil gerçekleşirken! Nerede sizin dininiz-ahlakınız, Ege sahiline çocukların cesetleri vururken! Nerede sizin diziniz-ahlakınız, New York’ta bir mahkeme salonunda başka bir devletin şerefsiz bir casusu sizin seçtiğiniz hükümetin bakanlarına, onların çoluk-çocuklarına milyonlarca dolar rüşvet dağıttığını itiraf ederken? Neredeydi sizin dininiz-ahlakınız, sizi temsil eden milletvekilleri meclis oylamasında o herkesin bildiği ihaneti ve yolsuzlukları sırıtarak aklarken? Arkadaş, sizin din-ahlak anlayışınız bu olanları kabul edebiliyorsa, işte buradan soruyorum: o inandığınız “dine”, sahip olduğunuz “ahlaka” ne herek var? Ne işe yarar sizin dininiz-ahlakınız? Sorun bu soruyu kendinize! Sorun! Bu sorudur, sizi aklayacak olan çünkü!

AHLAKSIZ BİR DİN, OKSİMORONDUR

Bakın size bir sır vereyim: din olmadan ahlak olur, ama ahlak olmadan din olmaz! Ahlaksız bir din olmaz. Her dinin en birincil işlevi, topluma düzen getirmek, etik değerler yerleştirmektir. Din ahlaksızlaştırılamaz, çünkü ahlaksız bir din, bir oksimorondur. Ahlaksızlık ve din bir araya geldi mi, birbirini nötralize eder, ortadan kaldırır. Çifte standart yaptığınız an, içinizdeki dini öldürürsünüz. Kendine dürüstlük esastır. Bu işler, onun-bunun olurunu, icazetini almakla halledilemez! Kimse aynada kendisine yalan söyleyerek bir şey elde edemez! Manevi dünya yalan-dolan üzerine kurulamaz. Yüzüne gülüp arkadan iş çevirmekle ancak kendinizi kandırırsınız! Değer atfettiğiniz kutsalları, hırsızları aklayarak koruyamazsınız. Bilakis, maddiyatın isine-pisine bulaşan ruhunuzdur kirlenen. Ahlaksızlaştırılan, yani ahlaktan bağımsız hale getirilen bir din anlayışıdır bugün hâkim olan.

Sizi kandırıyorlar. Çünkü siz kendinizi kandıranlarsınız. Size saygı duymuyorlar. Çünkü öz saygınızı kaybetmişsiniz. Sizden faydalanıyorlar. Çünkü sizin çocuklarınıza faydanız yok. Sizi hortumluyorlar, çünkü aklınızı kullanmak istemiyorsunuz. Size yalan söylüyorlar. Çünkü siz kendinize söylediğiniz yalanların çocuklarınızı da yalancı yapacağını düşünmeyenlerdensiniz.

Biri gelip sizin cebinizden on lira çalsa, onu hırsızlıkla suçlarsınız. Peki, çocuklarınızın geleceğini kendi banka hesaplarına aktaracak kadar küçülenlerin Türkiye’yi büyüteceğine nasıl inanabiliyorsunuz? Eşiniz dün ak dediğine bir gün sonra kara dese, ona kızarsınız. Peki, bir dediği bir dediğini tutmayan siyasetçileri nasıl efsaneleştiriyorsunuz?

BUGÜN YAŞANANLAR, SEBEP DEĞİL SONUÇ

Temel ahlaki değerlerin erozyonu öyle bir girdap ki, ne ekonomi, ne barış, ne istikrar, ne mutluluk… Hiçbir şer bu girdaptan kendisini kurtaramaz. Küçük çıkarları için görüp de görmezden gelenler: bu günü kurtardınız diyelim. Yarın çocuklarınıza bırakmak istediğiniz ülke bu mudur? Yoksa benden sonra tufan mı diyorsunuz? Suça göz yuman suç ortağıdır. Haksızlığa karşı koymayanın haksızlığı yapandan farkı nedir?

Bugünkü rejim bir sebep değil sonuçtur. Ahlakin izafileştirildiği yerde bundan iyisi olmaz. Herkes emniyet şeridini kullanıyor diye emniyet şeridinden giden biri gibi, zaten herkes böyle diye kendi ahlakını çifte standartlara bağlayan ahlaksız kardeşim: uyan! Sen kendi kendinin düşmanısın. Senin dinine başkalarının küfretmesinden ya da saygı göstermemesinden şikâyet eden biraderim. Sen, aslında dinine de maneviyatına da en fazla ihanet edensin. İçeriği ahlaktan arındırılmış bir dine inanabilirsin. Tek bir sorun var: ahlakı alınmış din, din olmuyor. Hangi dine inandığının önemi yok. Ahlak tüm dinlerin ana öğesi. Sen kendine odaklan. Önce kendini eleştir, silkin, arın – başkalarını hangi yüzle yargılıyorsun? Aynada kandırtamadığın kendin varken, yaratıcını kandırabileceğini mi zannediyorsun?

DÜRÜST OLMAKLA BAŞLA…

Sen adil ol ki adalet bekleyebilesin. Sen iyi ol ki, iyiliğe yönelik duaların kabul olsun. Sen dürüst ol ki, insanlar seni kandırmasın. Sen doğruları konuş ki, yalancılıktan şikâyet etme gereğin kalmasın. Sen kendine saygı duy ki, başkaları da sana saygı duysun. Sen başkalarına saygı duy ki, öz saygını yitirmeyesin. Sen başkalarına tolerans göster ki, onlar da seni olduğun gibi kabullensin. Sen olduğun gibi davran ki, karşındakinden de bunu bekleyebilesin. Sen yine de olduğun gibi davran ki, olduğu gibi davranmayanı utandırabilesin. Fiil sözden güçlüdür. Sen sözünü tut ki, başkaları da sana itimat etsin.

Hangi görüşten, dinden, mezhepten, ideolojiden, etnik grup ya da ırktan olduğu fark etmeyen kardeşim: Türkiye’nin değişmesi gerektiğini, düzelmesi gerektiğini, adalete sahip olması gerektiğini düşünüyorsan eğer, işe önce kendine dürüst olmakla başla. Kendini merkeze al. Kendini değiştir. Kendini arındır. Başkalarından sana ne? Sen bunu kendin için yap!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.12.2017 [TR724]

Açlık sınırının altında neyin fedakârlığı! [Semih Ardıç]

Türkiye’de dört kişilik bir ailenin aslî ihtiyaçları dikkate alınarak hesap edilen açlık sınırı Kasım 2017 itibarıyla 1.544 lira. 6 milyona yakın çalışanın maaşı ise 1.404 TL. Yani maişetini asgarî ücretle temin eden 24 milyon kişi açlık ve sefalete mahkûm edilmiş vaziyette.

Asgarî Ücret Tespit Komisyonu 2018 senesinde asgarî ücrete kaç lira zam yapılacağına karar verirken bu acı hakikati göz önünde bulundurmalı diyecektim ki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu çalışanları temsilen masada bulunan Türk-İş’e ‘fazla ümitli olmayın’ minvalinde nasihatte bulundu.

ALIN TERİNE YAPILAN MUAMELE!

Bakanın konuşmasından şu satırların altını çizdim: “Emekçilerimizin hak kaybına uğramamasını sağlarken, işverenlerimizin de piyasa şartları karşısında rekabet edebilirliklerini teminat altına almak. Hükûmet olarak biz bu görevi yerine getirirken işçi ve işverenimizden de fedakârlık bekliyoruz. Karşılıklı fedakârlık aslında birlikte kazanmayı getirir.”

Bakan Sarıeroğlu bir adım daha ileri gidiyor ve açlığa mahkûm edilmiş milyonlarca kişiye yapılacak zammın ekonominin dengelerini sarsabileceğini söyledi: “Asgarî ücretteki değişim beraberinde birçok faktörü de etkiliyor. Dolaylı olarak genel ücret seviyesini, istihdamı, üretim tüketim dengesini, yatırımları rekabeti yani bir bütün olarak ülke ekonomisini etkiliyor.”

DOLAR VE ENFLASYON TAHRİBATI NE OLACAK?

Çalışma Bakanı Sarıeroğlu, 20 Kasım’da tr724.com’da yayımlanan (http://www.tr724.com/asgari-ucrette-cinden-halliceyiz/) makaledeki tespitlerimi teyit ederken hükûmetin çalışanlara hangi gözle baktığına dair ciddi ipuçları verdi. Muhterem Hanımefendi, konuşması esnasında 1.544 lira açlık sınırının altında bir maaşın müdafaa edilecek bir tarafı olmadığının ya farkında değil ya da o kısım işlerine gelmiyor. 

Çin ve Romanya’yı müteakip en az maaş veren bir hükûmetin masaya daha samimi bir hazırlıkla gelmesi icap ederdi. Döviz kurları ve enflasyonun mani olunamayan yükselişinde mesuliyeti işçilere ait değildir. Türkiye’yi idare etmekle mükellef zevat vazifenin hakkını verseydi asgarî ücret 11 ayda 80 Euro’ya yakın erimezdi. Aradaki fark çalışanların refahından çalınan tutarı gösteriyor.

BU KADARI DA PİŞKİNLİK!

Zam sağanağı altında alım gücü tükenme noktasına gelen işçilerin ızdırabını nasıl dindireceklerini söylemek yerine ‘fedakârlık’ tavsiyesinde bulunması pişkinlik ötesi vurdumduymazlıktır. 

Müzakere masasında roller değişmeli. Dolar ve Euro artarken bir senede 75 Euro eriyen bir ücreti müzakere faslı ‘fedakârlık’ vurgusu ile başlayabilir mi? 11 gün evvel 305 Euro’ya tekabül eden maaş 1 Aralık’ta 301 Euro’ya indi. 301 Euro’nun yarısı kira ve elektrik, su ve doğalgaz faturasına gidiyor. Kalanı ile de bir ay müddetince gıda, eğitim ve sağlık masraflarını karşılanacak.

Hükûmet ise maaşları insanî seviyeye çıkarmaya matuf bir niyet beyanından hayli uzakta. Ücretin ismi ‘asgarî’ diye verilen tutar gayri insanî olmamalıydı. 

Günden güne eriyen bir maaşa senelik artış konuşulacaksa evvela bu kayıp telafi edilmeli. Zam telafiyi müteakip tespit edilmeli. Zam oranı da senelik 2017 enflasyon ile beklenen enflasyonun ortalamasının fevkinde tutulmalı. Fedakârlık isteniyorsa bunu iktidar yapmalı.

İSRAFA SON VERİLİRSE KAYNAK HAZIR

İktidarın ev ödevi dünden belli. Bakanlık bütçeleri ile yarışan Örtülü Ödenek harcamaları makul seviyeye çekilmeli. İsrafın önüne geçilmeli.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) on binlerce lüks makam arabasını satarak fedakârlıkta önde olmalı. Bina kiraları, tefrişat ve harcırahtan müteşekkil diğer giderlerde de tenkisat yapılırsa milyarlarca lira kaynak temin edilebilir. Hem de yüksek faizle borç almadan…

Rüşvet ve iltimas ortadan kaldırılırsa devletin hakkı olan gelirlerin kasaya girer ve bu kaynaklar çalışanlara dağıtılabilir.

ASGARÎ ÜCRET EN AZ 1.800 TL’YE ÇIKARILMALI

Bunların hiçbirini yapmadan işçilerin kemer sıkması isteniyor. İktidara gelirken simit-çay hesabı yapanlar, maalesef bugün o hesabı bile tutturamayacak kadar düşük maaşları çalışanlara reva görüyor.

Sadece bir senelik kayıpların telafisi için net asgarî ücretin bin 800 TL’nin altında kalmaması şart. Gelin görün ki o rakamlar şimdilik telaffuz bile edilmiyor. Zira işverenlere 100 TL desteği 1 Ocak 2018 itibarıyla keseceğini ilan eden AKP iktidarının ‘fedakârlık’ elbisesini 6 milyona yakın işçiye diktiği anlaşılıyor.

İlk işaretler gösteriyor ki hükûmet ile işveren elele vererek bütün yükü çalışanların omuzuna bindirecek…

AVRUPA’DA AYLIK ASGARÎ ÜCRETLER (EURO)

1)Lüksemburg: 1.999
2)İrlanda: 1.563
3)Hollanda: 1.552
4)Belçika: 1.532
5)Almanya: 1.498
6)Fransa: 1.480
7)Büyük Britanya: 1.397
8)İspanya: 825
9)Slovenya: 805
10)Malta: 736
11)Yunanistan: 684
12)Portekiz: 650
13)Estonya: 470
14)Polonya: 453
15)Slovakya: 435
16)Hırvatistan: 433
17)Macaristan: 412
18)Çek Cumhuriyeti: 407
19)Letonya: 380
20)Litvanya: 380
21)Türkiye: 301
22)Romanya: 275
23)Bulgaristan: 235

DİĞER DEVLETLERDE AYLIK ASGARÎ ÜCRET*

Avustralya: 2.296
Kanada: 1.447
Japonya: 1.200
ABD: 1.064
Güney Kore: 644
Arjantin: 641
Tayvan: 563
Çin: 102

(*) Mukayeseyi kolaylaştırmak maksadıyla aylık asgarî ücret güncel Euro/Dolar paritesi esas alınarak Euro olarak gösterilmiştir.

[Semih Ardıç] 2.12.2017 [TR724]

Medya iddianamelerinde Reza Zarrab ve 17 Aralık ayrıntıları [Av. Mehmet Yıldız]

Her ne kadar havuz medyası konuyu gargaraya getirip neler olup bittiğinden haberdar olmanızı engelliyor olsa da alternatif medyadan öğrendiklerimiz, Reza Zarrab’ın Amerikan Mahkemesi huzurunda bülbül gibi şakıdığını gösteriyor. Erdoğan ve medyasının ‘düzmeceydi, montajdı, sahteydi’ dediği ne varsa, Reza hepsinin doğruluğunu birer birer anlatıyor. Üstelik bir devlet bankası olan Halkbank’ın parasını ödediği Hakan Atilla’nın avukatları da alınan rüşvetleri mahkeme huzurunda kabul etti. Şimdi şunu sormak hakkımız değil mi: Madem bugüne kadar ‘düzmece, montaj, sahte’ dediğiniz her şey doğru çıktı, bunları yazdığı, konuştuğu, haberleştirdiği için tutuklanan onlarca gazeteciler, bu rüşvet ve yolsuzluğu ortaya çıkaranlar neden hala cezaevinde?

17 Aralık 2013, Reza Zarrab ve bazı bakanlar bakan çocuklarının adının karıştığı yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun tarihiydi. Bu tarihten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Erdoğan’ın hükümete yapılmış bir darbe olarak kamuoyuna sunduğu bu yolsuzluk ve rüşvet operasyonu akabinde o günlerin Başbakanlık Müsteşarı, sonradan içişleri bakanı olacak Efkan Ala ve 17 Aralık’tan kısa süre sonra Adalet Bakanlığı koltuğunu oturan Bekir Bozdağ’ın üstün gayretleriyle hukuk devleti yerle bir edildi. Emniyet ve yargı teşkilatı darmadağın edildi. Ancak Anayasa ve yürürlükteki yasalar yapılan operasyonu haklı gösterdiği için kısa sürede bazı değişiklikler yapılması gerekiyordu. Bu düzenlemeler hızla yapıldı. En önemli değişiklik bütün hakimleri iktidar tarafından özenle seçilen ve Erdoğan’ın asıl vurucu timleri olacak olan Sulh Ceza Hakimliklerinin ihdası oldu.

17 Aralık’tan yaklaşık 7 ay sonra 22 Temmuz 2014 tarihinde ilk operasyon polislere yapıldı. Reza Zarrab’la bazı hükümet üyesi bakanlar ve çocuklarına operasyon yapan polisler bir sahur vaktinde seçilmiş hükümete darbe yapmak suçlamasıyla gözaltına alındılar.

Son 3 yılda Hizmet Hareketi’yle ilgili hazırlanan iddianamelerin içinde kim tarafından kaleme alındığı belli olmayan ama savcıların mutlaka iddianamenin içine koyduğu olmazsa olmaz bir bölüm var. İddianamenin başında yer alan davacı, müştekiler ve şüpheliler bölümünden hemen sonra Gülen Hareketi hakkında genişçe bir bölüm yer alıyor. Ardından bu hareketin işlediği suçlar (!) detaylıca anlatılıyor.

  1. 17 – 25 Aralık soruşturmaları
  2. Selam Tevhid Kudüs Ordusu Soruşturması
  3. MİT Tırlarının durdurulması operasyonu

İktidara göre bu soruşturmalar aslında hiçbir günahı olmayan masum insanları suçlu gibi göstermeye yönelikmiş. Sözgelimi 17 Aralık’ta ortaya dökülen ses kayıtları, tapeler, içi para dolu ayakkabı kutuları, para kasaları hepsi düzmece, Reza Zarrab, Süleyman Aslan da hayırsever bir iş adamıymış!.. O paraları ve para kasalarını oraya paralel polisler koymuşmuş!.. Sonradan Saray savcıları eliyle soruşturma kapatıldıktan sonra el konulan paraları faiziyle birlikte geri almış olmaları da bu inancı sarsmadı.

Bu yazıda son dönemde hazırlanan iddianamelerde 17 Aralık ve Reza Zarrab’ın nasıl yer aldığını ele alacağız.

ZAMAN GAZETESİ’NE KAYYIM GEREKÇESİ

4 Mart 2016 tarihinde Zaman Gazetesi’ne kayyım atanması için talepte bulunan dönemin İstanbul Cumhuriyet Savcılarından Fuzuli Aydoğdu, gerekçe olarak yazdığı delillerden en önemlileri Zaman’ın 17 Aralık manşetleriydi. 

Savcı Aydoğdu’ya göre, Zaman Gazetesi’nin FETÖ/PDY mensuplarının işledikleri suçları meşru gösteren ve öven yazılarına ait bazı örnekler aşağıda çıkartılmıştır:

17 – 25 Aralık Darbe Girişimi İle İlgili Manşetler…

18/12/2013 tarihli Zaman Gazetesinin ilk sayfasındaki “TÜRKİYE’Yİ SARSAN RÜŞVET VE YOLSUZLUK OPERASYONU” manşeti,

19/12/2013 tarihli Zaman Gazetesinin ilk sayfasındaki “Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa” manşeti,

22/12/2013 tarihli Zaman Gazetesinin ilk sayfasındaki “Rüşvet ve örgütten tutuklandılar.” manşeti,

02/02/2014 tarihli Zaman Gazetesinin ilk sayfasındaki “17 ARALIK, DARBE DEĞİL YOLSUZLUK OPERASYONU” manşeti,

12/02/2014 tarihli Zaman Gazetesinin ilk sayfasında “YOLSUZLUK DELİLLERİ MECLİS’TE” manşeti,

20/01/2016 tarihli örgüte ait Zaman Gazetesi’nde “17-25 Aralık soruşturmasını başlatan savcı ve hakimlerin meslekten ihraç edilmesine AB tepki gösterdi” başlıklı yazıda 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde ki hükumete yönelik darbe girişimlerini yapanları yolsuzlukla mücadele eden kişiler olarak övdüğü,

CAN DÜNDAR VE MİT TIRLARI İDDİANAMESİ

Bugün İstanbul Başsavcılığı makamında oturan İrfan Fidan tarafından hazırlanan 25 Ocak 2016 tarihli MİT Tırları haberlerini yapan Can Dündar ve Erdem Gül iddianamesinde 17 Aralık ve Reza Zarrab’a genişçe yer ayrılmış. İddianameden anlıyoruz ki, Can Dündar’ın MİT Tırları haberlerini yayınlamaktan daha büyük günahı 17 Aralık’ın savcısı Celal Kara ile röportaj yaparak hükümet ve havuz medyasının tezlerine aykırı yayın yapmakmış. Bu konuya ilişkin yazdıkları bütün yazıları iddianameye alan Savcı Fidan, Reza’nın asla yolsuzluk ve rüşvetle ilgisi olmayan hayırsever bir iş adamı olduğu ön kabulüyle hareket etmiş.

ZAMAN YAZARLARI VE YÖNETİCİLERİ İDDİANAMESİ

15 Temmuz’dan sonra gözaltına alınan Zaman yazarları ve yöneticilerine üç defa ağırlaştırılmış müebbet hapis talep eden Savcı İsmet Bozkurt’un 10 Nisan 2017 tarihli iddianamesinde de Zaman’ın 17 Aralık manşetleri genişçe bir yer tutuyor. Savcı Bozkurt’a göre Zaman gazetesi “Rüşvet ve örgütten tutuklandılar” manşetleri ile yargı sürecinin ilk günlerinden itibaren soruşturmaya müdahale etmeye ve davayı yönlendirmeye çalışmıştır.

17 Aralık 2013 tarihinde FETÖ-PDY’nin kamudaki uzantılarının başlattıkları sözde “yolsuzluk operasyonu” bilhassa örgüt medyasında yürütülen kapsamlı bir algı operasyonu ile devam etmiştir. Bu bağlamda 18 Aralık 2013 tarihli Zaman gazetesi “Türkiye’yi Sarsan Rüşvet Ve Yolsuzluk Operasyonu”; Taraf gazetesi “Büyük Operasyon”; Bugün gazetesi “Şoke Eden Operasyon”; Habertürk gazetesi “3’lü Operasyon Yemekhanede Başladı” manşetleri ile çıkmış, birbirine benzer içerikli haberlerle, gerçekleştirilen kurgu ve kumpas, bir “yolsuzluk ve rüşvet operasyonuymuş” gibi kamuoyuna takdim edilerek bu yönde algı oluşturulmaya çalışılmıştır. 18 Aralık 2013 tarihli Zaman gazetesi “Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa”; 22 Aralık 2013 tarihli Zaman gazetesi “Rüşvet ve örgütten tutuklandılar” manşetleri ile yargı sürecinin ilk günlerinden itibaren soruşturmaya müdahale etmeye ve davayı yönlendirmeye çalışmıştır.

CEMAATİN MEDYA YAPILANMASI İDDİANAMESİ

15 Temmuz’dan sonra gözaltına alınan 25’i tutuklu 29 gazeteci hakkında düzenlenen iddianamede gazeteciler sözde örgüt adına kamuoyu oluşturmakla suçlanıyor. Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak tarafından kaleme alınan iddianamedeki delillerin önemli bir kısmı 17 Aralık sürecinde bu 29 gazetecinin yazdığı yazılar, yaptığı haberler ve attığı twitter mesajlarından ibaret. İddianamede sayabildiğim kadarıyla 17 ayrı yerde onlarca defa Zarrab’ın adı geçiyor.

Gazetecileri, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme, Silahlı Terör Örgütü Kurma ve Yönetme” ile suçlayan Savcı Çağlak, 17 Aralık’ı ve baş aktörü Reza Zarrab’ı savunma makamı gibi çalışmış. 17 Aralık soruşturmasının en önemli şüphelisi Reza Zarrab aleyhine atılan tweet’ler savcı tarafından gazetecilerin “terörle irtibatına” delil olarak sunulmuş.

SÜBLİMİNAL MESAJ İDDİANAMESİ

Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı, Kerim Balcı ve Bülent Keneş gibi gazetecilerin de içinde bulunduğu 6’sı tutuklu 17 gazeteci hakkında düzenlenen iddianame İstanbul Cumhuriyet Savcısı Can Tuncay tarafından hazırlanmıştı. Savcı Tuncay da diğer meslektaşları gibi 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını hükümete darbe olarak kabul ediyor. Gazetecileri de yazdıkları ve konuştuklarıyla bu darbeye zemin hazırlamakla, kamuoyu oluşturmakla suçluyor.

Savcı Can Tuncay’a göre iddianamede sanık olarak yer alan gazeteciler doğrudan hükümet görevlilerini hedef alan 17-25 Aralık 2013 tarihli sözde yolsuzluk soruşturmalarında etkin rol oynamış!

***

Başta dedik ya, Cumhuriyet savcılarının son dönemde hizmet hareketiyle ilgili hazırladıkları bütün iddianamelerin içine 17 Aralık, MİT tırları ve Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturmaları bir şekilde dahil ediliyor, bu yüzden artık sayıları yüzbinleri bulan hizmet gönüllüsü suçlanıyor. Hizmet hareketine bağlılık da şart değil aslında; muhalif olan herkes bu suçlamayla karşı karşıya. Bu durum Sözcü ve Cumhuriyet Gazeteleriyle ilgili iddianamelerde de aynı şekilde yer alıyor. 17 Aralık’ta ‘Reza rüşvet verdi, bakanlar rüşvet aldı’ diyen herkes F..ö suçlamasıyla karşı karşıya…

Şimdi devran döndü. Reza Zarrab, dün Erdoğan ve yandaşlarının ‘düzmece, montaj, sahte’ dediği ne varsa hepsinin doğru olduğunu itiraf edip, belgeleriyle ispat ediyor. 17 Aralık bir darbe değil rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasıymış. Zarrab Erdoğan’ın dediği gibi pek öyle hayırsever değilmiş. Halkbank vb bankalar üzerinden yapılan işlemler Türkiye Cumhuriyeti’nin lehine değil aleyhine imiş. Polisler hakimler ve savcılar sadece işlerini yapmış.  O günlerde gerçek gazetecilerin yazdıkları her şey doğruymuş.

Şimdilerde AKP sözcüleri ortaya çıkıp, ‘canı cehenneme’ dedikleri Reza’yı verin biz yargılayalım, bu rüşvetçinin cezasını biz verelim diyorlar. E adam skandal ortaya çıktıktan sonra 2,5 yıl boyunca elinizin altındaydı. Yargılasaydınız, elinizi tutan mı vardı. Aksine damat gazete ve televizyonlarında Reza’yı ‘yerli ve milli’ kahraman ilan edip onu yakalayanlara hayatı zindan eden, bir gecede milyarları sıfırladığınız gibi emniyeti ve adliyeyi sıfırlayan gene sizlerdiniz.

[Av. Mehmet Yıldız] 2.12.2017 [TR724]

İlahi adalet [Vehbi Şahin]

Öğle namazını bitirmek üzereydi.

Tam selam veriyordu ki acı bir fren sesi destûrsuz giriverdi odanın içine…

Pek umursamadı dışarıdan gelen telaşlı seslere…

Gürültü, evin ayrılmaz bir parçası çünkü…

Gece gündüz eksik olmuyor.

Hele yaz aylarında ise hiç çekilmiyor.

Modifiye araçlarıyla egzoz patlatmaktan zevk alan bir genç nesil var artık…

Motosikletler de cabası…

Ara gaz verip yüksek gürültü çıkararak hızlanmak, bu araçları kullanmak için “farz” galiba…

Böyle yapmazsa günaha girecek sanki…

İstisnasız hemen hepsi aynı şekilde sürüyor.


ARTİST KERATA!

“Yine o kuryedir” diye geçirdi içinden…

Birkaç kez gözüne ilişmişti, pencereden bakarken…

Delikanlının vazgeçilmez tutkusu, sokağın başına girip çıkarken her defasında aniden frene basıp motosikletinin tekerlerini cayır cayır öttürmek…

İlk başlarda yüreği ağzına geliyordu.

Şimdi çarpacak birine diye…

Zamanla alıştı lastiklerin feryadına…

“Yine artistlik yapıyor kerata…” dedi.

– Kime, neye hava atıyorsa artık…

Canı hiç kalkmak istemedi yerinden…

İşin doğrusu merak da etmiyordu dışarıda olup biteni…

Sesler artınca ister istemez pencereye doğru yöneldi.

Perdeleri açmadan, kenarından caddeye şöyle bir bakış fırlattı ürkek ürkek…


BAĞIRMA KONUŞ!

Mesele anlaşılmıştı.

Bankanın köşesinde bir taksiyle bir motosiklet çarpışmıştı.

Araçlarda pek hasar olduğu söylenemezdi.

Motosiklet devrilmişti, ama sürücüsü iyi görünüyordu.

Ağız dalaşı vardı.

Kalpler paramparça olmalı ki…

Hiç duraksamadan birbirlerine bağırıyor her iki sürücü de…

Kim haklı kim haksız belli değil.

İkisi de kendini haklı, karşısındakini haksız göstermek için uğraşıyor.

Vücut dilleri nasıl da ürpertici…

Her an fiziki bir kavgaya hazır, horoz gibi kabarmış tetikte bekliyor.

Bu sırada tüm güçlerini çenelerine vermişler sanki…

İki medeni insan gibi konuşmuyor, karşısındakinin sesini bastırmak için sadece bağırıyorlar.

Utanç verici bir durum…

Ama onlar farkında bile değil…


NEFSİN ESİRİ OLMAK

“Ne oldu bu millete” diye söylendi.

-Haksız olan da bağırıyor haklı olan da…

-Kimse nefsine toz kondurmuyor.

-Kul hakkına girerim endişesi kalmadı insanlarda…

Bir an aşağıya inip kavga edenlere, “Daha fazla bağırmak haklı olduğunuz anlamına gelmez ki…” demek geçti içinden…

Sonra vazgeçti hemen…

Kim dinler ki nefsin esiriyken bir başkasının nasihatini…

Enaniyet devrinde yaşıyoruz.

Her daim o haklı çünkü…

Nefis yani…

Ne kadar garip değil mi?

Nefis, insanın iyiliğini asla istemiyor, lakin insan onun her dediğini yerine getiriyor.

Kölesi olmuş nefsin, haberi yok…

Peşinden sürüklenip gidiyor.

Hem de bu hakikati bile bile…


ROL MODELLERİ REİS

Neyse ağız dalaşı kavgaya dönüşmeden bitti.

Pencerenin kenarından ayrıldı ama…

Zihni hâlâ kazayla meşgul…

-Niye böyleyiz?

Aşağıdaki tartışmada onca laf edildi.

Hak, hukuk, adalet ayaklar altına alındı.

Niçin?

Egoyu tatmin etmek için…

“Zor düzelir bu millet” dedi.

-Ayak böyle de sanki baş çok mu farklı?

Erdoğan geldi gözünün önüne…

Reis, işlediği onca suça rağmen hâlâ kendini haklı görmüyor mu?

-Görüyor.

Haksız olduğu halde, haklı olduğunu ispat etmek için haksızlık yapmıyor mu?

-Yapıyor.

Yanlış yaptığını söyleyenlerin sesini bastırmak için üst perdeden bağırıyor mu?

-Bağırmakla kalsa iyi, hesabını soracağım diye tehdit de ediyor.


ACEM BÜLBÜLÜ!

“Bu açıdan bakınca hâl-i pürmelâlimiz ne acı verici…” dedi.

Yüreği burkuldu.

Sokaktaki sıradan vatandaş ile Saray’daki “Beyefendi” arasında milim fark yok aslında…

İkisi de hakkı tutup kaldırma peşinde değil…

Sadece kendini haklı, karşısındakini haksız görüyor.

Sonuç?

Hüsran…

Neden?

İlahi adalet er ya da geç tecelli ediyor çünkü…

Baksana Reza Zarrab olayı tam ibretlik…

Erdoğan, İran asıllı Reza Zarrab’ı Türkiye’de hapisten çıkarmak için hukuku, demokrasiyi katletti.

İslami değerleri ayaklar altına aldı.

Tam kurtuldum derken Zarrab, Amerika’daki davada itirafçı oldu.

Kaç gündür verdiği rüşvetleri, işlediği suçları anlatıyor.


CAMDAKİ PİSLİK

Erdoğan’ın dört yıldır üzerini örtmeye çalıştığı lağımı patlattı Zarrab…

Ortalık pis kokudan geçilmiyor, fakat Erdoğan hâlâ aynı türküyü çığırıyor.

-Ben haklıyım.

Bakalım ne zaman anlayacak haklı olmadığını?

Gül, Arınç ve Davutoğlu başta olmak üzere AK Parti’ye “dava” gözüyle bakan Erdoğan’ın yol arkadaşları, burunların kemiklerini sızlatan iğrenç kokulardan sonra partilerine yine de bir “kutsallık” atfedecekler mi?

-Meğer tek davaları varmış; para, para, para…

Sözünü bitirmişti ki iri bir martı usta bir savaş uçağı pilotu gibi önce pike yaptı, sonra bulunduğu evin çatısına doğru daldı.

Tam üzerinden geçerken de dışkısını bıraktı.

Beyaz bir pislik, her zaman dışarıyı seyrettiği pencerenin camını boydan boya kirletti.

Mesajı almıştı.

Martı, “Çok konuşma… Başkasını suçlamadan önce kendine bak… Senin de bir kul olarak hataların oldu. Önce onlarla yüzleş…” diyordu sanki…

[Vehbi Şahin] 2.12.2017 [TR724]

Reza Zarrab’ın itirafları ve gökten gelen gofretler! [Bülent Keneş]

Reza Zarrab isimli soytarı, peşin aldıkları rüşvet karşılığında iştihayla önüne yatan kerli ferli vatan haini alçakların değil sadece, hepimizin hayatını değiştirip altüst etti. Dinbaz Erdoğan ve çevresinde cirit atan haysiyet yoksunu çömezleri, dinin alanı da vereni de me’lun ilan ettiği rüşvetlerle gırtlaklarına kadar kirlenirken, bu pisliklerinden hesap vermemek için devleti de ülkeyi de resmen tarumar ettiler. Milletin namusunu, haysiyetini, onur ve şerefini ise fiilen iğfal ettiler. 

Bugün yüzbinlerce insan işinden aşından olmuşsa, yüzbinlerce insan gözaltına alınmış ya da yurtdışına çıkmak zorunda kalmışsa, 60 bin masum insan halen cezaevlerinde haksız, hukuksuz çile çekiyorsa, insanların emeği ve alınterinin helal semeresi olan binlerce şirkete, on binlerce mala mülke el konulmuşsa, yüzlerce medya organı kapatılıp, yüzlerce gazeteci hapse atılmışsa bunların hepsinin temelinde Erdoğan ve şürekasının hayasızca, ahlaksızca Reza’nın önüne yatması bulunuyor.

Erdoğan ve çevresindeki haramilerin doymak bilmez tamahkarlığı sayesinde Reza Zarrab’ın ortalığa saçtığı bu pislikle enfekte olanların yaydığı yozlaştırıcı haysiyetsizlik salgını yüzünden acı çekmeyen neredeyse yok gibi. Öyle ki, hakkı hukuku, insanlığı ayaklar altına almak, devletin ve milletin altına dinamit döşeyip havaya uçurmak pahasına, kendilerini bu pisliklerinin hesabını vermekten kurtardıklarını sanıp sürecin kazananı gibi görenlerin de ödeyecekleri ağır faturanın ucu nihayet gözüktü gibi.

İNSANLAR ZULMEDER, KADER ADALET EDER

Hiçbir ilke ve değer tanımayan Erdoğan rejiminin zulümleri neticesinde kaybetmiş gibi görünenlerin neleri kaybettiği ortada. Bunların er ya da geç yeniden yerine konulması sadece bir zaman meselesi. Erdoğan ve peşine takarak onur ve haysiyetlerini beş para etmez adi birer paspas gibi çiğnediği milyonların ise, pek yakında yüzleşmek zorunda kalacakları kayıplarının telafisi belki de hiçbir zaman olamayacak. Kaybettikleri haysiyetlerinin yeri bir daha asla doldurulamayacak.

Öyle umut ediyorum ki, suçsuz günahsız insanlar akılalmaz iftiralar, alçakça suçlamalar ve gaddarca haksızlıklar karşısında kaybettikçe kendilerini muzaffer hissedenlerin, kazandıklarını düşündükleri ne varsa fitil fitil burunlarından geleceği günlerin arefesindeyiz. Neticede ilahi kaidedir: İnsanlar zulmeder, kaderse adalet…

Mukadder olan ilahi adaletin tecellisini görmek için sabırsızlansak da kuralsızlığı kural edinmiş, kendisini kurtarmak için yapmayacağı, yakmayacığı bir şey olmayan zalimler karşısında yine de sabrı kuşanmayı ihmal edemeyiz… Bu noktada şu kadarını söyleyebiliriz ki, pisliklerinin oluşturduğu bataklığın üzerine kendi elleriyle inşa ettikleri bu ifritten devranın büyük ve ibretlik bir gümbürtüyle çökeceğine dair tüm emareler belirmiş durumda. Bu gümbürtülü çöküşle birlikte, zulümleri artıkça güçleri ve kazançları artmış gibi görünen insanlık müsveddelerinin en fazla kaybedenler olduklarını mağdur ve mazlum olan herkese dünya gözüyle göstermesi ise, Allah’tan en büyük temennim.

ZARRAB’IN BÜLBÜL GİBİ ŞAKIDIĞI ŞU GÜNLERDE UNUTULAN BİRİLERİ VAR

Son üç gündür Zarrab New York’ta bülbül kesilip konuştukça Erdoğan’dan başlayarak tüm ahlaksız haramilerin, kendi şahsi menfaatleri için ülke çıkarlarını 20’li yaşlarındaki bir hokkabaza peşkeş çeken vatan haini muktedirlerin isimleri havalarda uçuşuyor. Uluslararası medyanın diline haysiyetsiz rüşvetçiler olarak düşen bu isimlerin ağızlara sakız olduğu bu hengamede unutulan birileri var. Kim mi onlar? Ülkeyi koşar adım yuvarlandığı uçurumun kıyısından alabilmek için aileleriyle ile birlikte kendilerini feda eden kahramanlar…

45’li yaşlarıma kadar geçen hayatım boyunca polisle, savcıyla, hakimle herhangi bir işim olmadı. İşim de düşmedi, başım da belaya girmedi ki bu saydıklarımdan en azından bazılarını tanımış olayım. Meslekteki ilgi saham gereği de bu bahsettiklerimle hiçbir zaman yolum kesişmedi. Ta ki 17/25 Aralık 2013’te Erdoğan ve çevresindeki binbir yüzlü dinbaz haramilerin rüşvet ve yolsuzluk kepazelikleri bir lağım patlaması gibi ortalığa saçılıncaya kadar. Fazlası değil, haysiyetli ve medeni insanların dümende olduğu vasat bir demokratik hukuk devletinde olması gerektiği gibi hukuk işlese, kendilerini kurtarma telaşına düşen bu alçak haramilerin elinde tüm kurumlarıyla birlikte devlet çökmemiş olsa bahsini edeceğim bu insanlarla belki yine yolum hiçbir zaman kesişmeyecekti.

Oldum olası fark ettiğim mağduriyetlerden yana elimden geldiğince ses vermeye gayret eden biri olarak, bu gayretlerimin çoğu zaman hedefinde polisler, diğer kamu görevlileri oldu hep. Çünkü, vatandaş ve bireyin özellikle üniformalı ceberut devlete karşı çok korunaksız ve zayıf olduğunu düşünmüşümdür hep. Kaderin şu garip cilvesine bakın ki, 17/25 Aralık’tan sonra mağdur olarak karşıma ilk kez mesleğini namusuyla yapan polisler, savcılar ve hakimler çıkıyordu. Hiç tereddüt etmeyip bu insanların mağduriyetlerine de ses olabilmek için elimden geleni yapmaya çalıştım. Doğrusu elimizde o gün için kıymetini belki de hakkıyla takdir edemediğimiz bir imkan da vardı. Today’s Zaman’ın başındaydım.

‘BEN YAKUP SAYGILI…” “BEN KAZIM AKSOY…’

Ne var ki, gazetedeki arkadaşlarımla birlikte bu mağduriyetlere ses olmaya çalıştığımız oranda harami despot ve haysiyetsiz yardakçılarının hedefi haline geliyorduk. Herkesin gözleri önünde yaşadık o süreci. Dört bir yandan tazyik arttıkça, alçaldıkça alçalan zalimlere karşı boyun eğmektense başımızı daha da dikleştirdik. Dava üzerine davalar birbiri ardına sökün etti. Mesleğini haysiyetiyle yapan bir çok gazeteci arkadaşım gibi artık haftanın pek çok gününe ya bir polis karakolunda ya savcılıkta ya da mahkeme salonunda başlar hale gelmiştim. Bunlardan birinden eve ya da gazeteye dönmek imkânı olmamış, kendimi önce Metris’te, akabinde ise Silivri Cezaevi’nde bulmuştum.

9 Ekim 2015’te gazetede gözaltına alınmış, 10 Ekim günü Metris’e, 12 Ekim günü ise Silivri’de bir hücreye konulmuştum. Hücre 3 kişilikti ama yalnız kalacaktım. Yataklar üst katta, lavabo, tuvalet/duş alt kattaydı. Yatağa bakmak için üst kata çıktığımda göz hizama denk gelen havalandırma alanını çevreleyen cezaevi duvarlarının üzerindeki çatı kenarlarında bulunan dikenli/jiletli tellere takılı vaziyette irili ufaklı pek çok pet şişe gözüme ilişmişti. Hayret etmiş ve “İnsanlar neden çöplerini oracıkta yaşamaktan başka şansları olmadığı halde, tek görüş alanları olan yerleri kirletecek şekilde atmışlar?” diye içimden sormadan edememiştim.

Oysa işin sırrı birazdan ortaya çıkacaktı… Yatağı düzenleyip alt kata indiğimde havalandırmanın kapısı açıktı. Dışarıdan ise adımı zikreden bir haykırma duyuluyordu. Merakla havalandırmaya çıktım. O ses, “Bülent Bey, hoşgeldiniz! Allah kurtarsın!” diyordu. O bitince bir başka ses haykırır halde benzer temennileri ifade ediyordu. İsimleri ise yine bir haykırış olarak kulaklarımda çınlamıştı. “Ben Yakup Saygılı, Bülent Bey!”, “Ben Kazım Aksoy, Bülen Bey!..”

HARAPTAR’IN O TALİHSİZ AĞASI GİBİ…

Meğer benim havalandırmanın bittiği yerde başlayan kapalı koridorun tam karşısındaki koğuşta Yakup Saygılı ve Kazım Aksoy birlikte kalıyormuş. Her ikisinin de Zarrab’ın önüne yatanların gadrine uğrayıp hapse atılmasına çok üzülmüştüm ama, daha önce şahsen tanımadığın bu güzide insanların dostane seslerini Silivri’de duymaktan bencilce bir mutluluk duyduğumu söylemesem yalan olur.

Henüz Hidayet Karaca’nın sesini duymadığım dakikalardı bunlar. Çünkü, bir süre sonra Hidayet Abi de Saygılı ve Aksoy’unkine benzer temennileri haykırmıştı. Meğer onun kaldığı koğuş da benim havalandırmanın sol köşesine denk gelecek şekildeymiş.

Saygılı ve Aksoy’la, bağıra bağıra konuşmaya başladığımızda, kendimi biraz Züğürt Ağa’da domates satmaya çalışan Haraptar’ın o talihsiz ağası gibi hissetmiştim. İlke münaverlerimizde bana acilen kantinden talep etmem gereken malzemelerin listesini göndereceklerini ifade etmişlerdi. Bunun nasıl olabileceğine aklım pek ermese de, ben de kendilerine teşekkür etmiştim. Hala konuşuyorken, tahminen 8’e 10 metrelik bulunduğum havalandırmaya birdenbire gökyüzünden güdümlü bir füze gibi bir soda şişesi düşmüştü. Soda şişesinin üzerine bir kâğıt sarılıp bantlanmıştı. Kâğıtta kantinden sipariş edilecek uzunca bir acil ihtiyaç listesinin yanısıra “Soda’nın yarısını bardağa koyup biz içtik, diğer yarısını da size gönderdik. Temizdir, içebilirsiniz!” yazısı vardı.

Bir taraftan sodayı yudumlarken, dikenli tellere takılmış pet şişelerin sırrı da kendiliğinden çözülüvermişti. Belli ki daha önceki sakinleri havalandırmadan havalandırmaya yarı ya da tam dolu şişe fırlatmakta Saygılı ve Aksoy kadar mahir değillerdi. Hedefi tutturamıyorlardı. Sodayı hala yudumlarken havalandırmanın zeminine “paaatttt” diye bir başka yarı dolu pet şişe düşmüştü. Tuhaf bir hava nakil aracı olarak kullanılan şişeye bantlanmış şekilde bu sefer çevresi kâğıt havluyla sarılmış olarak bir plastik çatal, bir plastik kaşık ve bir plastik bıçak gönderilmişti. Belli ki, ilk geldiklerinde kendilerine kaşık, çatal verilmediği için yaşadıkları mağduriyeti benim de yaşamamı istememişlerdi. Ne yazık ki, zemine düşerken çatalın iki dişi kırılmıştı. Ama zaten kullanmam gerekmiyordu. Çünkü odaya gelir gelmez bana acil ihtiyacım olan birçok şeyle birlikte birer metal kaşık, çatal da verilmişti.

GÖKDEN GELEN ÇİKOLATALI GOFRETLER…

Sevkiyat tabii ki bununla kalmamış, havalandırmama bir süre sonra yarım kiloluk bir plastik peynir kutusu düşmüştü. Kapağı sıkıca bantlanmış o peynir kutusunda hilalin çeyrekleri gibi bölünerek sıkıştırılmış bir tam simit çıkmıştı. Üzerindeki not şöyle diyordu: “Bugün günlerden pazartesi. Sipariş verseniz dahi kantinden simit ve poğaça sadece perşembeleri geliyor. Afiyet olsun!” Simiti fazla bekletmeden yediğimi hatırlıyorum.

Günün son sevkiyatı ise aynı yöntemle bu sefer iki çikolatalı gofret için yapılmıştı. Gofretlerden birini de yedim. Diğerini ise, ne zaman çıkarsam çıkayım fark etmeksizin, saklamaya karar verdim.

Hapiste aylarca kalmayı göze almıştım ki, beklenmedik bir şey olmuş ve Silivri’deki ikinci, toplam mahpusluğumun beşinci gününde avukatlarımın tutukluluğa itirazı üzerine mahkemeden tahliyem gelmişti. Yanıma aldığım eşyalar arasında eşimin gönderdiklerinin yanısıra o çikolatalı gofret ve plastik çatal, kaşık, bıçak da vardı artık. Tabii onlarla beraber gelen üzerine notlar yazılmış kağıtlar…

Hidayet Karaca, Mehmet Baransu ve Gültekin Avcı ile o iki gün içerisinde avukat görüşmeleri sırasında cam kabinler arkasından hasbihal etme imkânımız olmuş, ama ne Yakup Saygılı ne de Kazım Aksoy’la karşılaşmam mümkün olmamıştı. Tahliye haberimi televizyondan duymuş olmalılar ki, daha ben bildirmeden yine bağıra bağıra sevinçlerini ifade etmişlerdi. Hidayet Karaca’nın ise güzel temennileri ile birlikte “Beni burada unutmayın!” haykırışı ise bugün bile kulaklarımda çınlar.

BUGÜN 60 BİN İNSAN REZA ZARRAB HAYSİYETSİZİ YÜZÜNDEN HAPİSTE…

Peki o plastik çatala, bıçağa, kaşığa ve benim için unutulmaz nitelikte notlar içeren o kâğıt parçalarına ne mi oldu? Ne olacak, harami alçakların el koyduğu evimdeki benim, eşimin ve çocuklarımın diğer tüm hatıralarıyla birlikte fiziken erişilemez hale geldi. Şimdilik…

Zarrab denen rüşvetçi mel’undan aldıkları rüşvetlerle mel’unlaşan alçaklar yüzünden altüst olan hayatlardan ilk fasılayı aralarında Yakup Saygılı ve Kazım Aksoy’un da bulunduğu kahraman polisler oluşturmuştu. Onlar da, 22 Temmuz 2014 günü Ramazan Bayramı’nın arefesinde bir sahur vakti tutuklanarak hapse atılan meslektaşlarıyla aynı kaderi paylaşmışlardı. Bugün ise, dinmek bilmez bir kin ve intikam hırsıyla çoğunun eşi ve çocukları dahi tutuklanıp hapislere atılmış durumda.

Binlerce polis, binlerce öğretmen, binlerce savcı ve hakim, yüzlerce avukat, binlerce esnaf, binlerce subay,  binlerce ev hanımı, yüzlerce gazeteci ve daha niceleri bugün şayet hapishanelerde ise, binlerce aile dağılmış, binlerce insan ülkesini terketmek zorunda kalmışa, 100’e yakın insan işkence ya da gözaltılar yüzünden hayatını kaybetmiş ya da intihar etmişse, ülke tam bir yangın yerine dönmüş ve hiç kimse yarınından emin olamaz hale gelmişse şayet, tüm bunların kökeninde Erdoğan isimli dinbaz haramiyi gırtlağından yakalayıp, ailesi ve çevresiyle birlikte rüşvetle önüne yatırmış Reza Zarrab’ın rolü büyük.

Reza Zarrab’ın şimdilerde Mnahattan’da bir mahkemede anlattıklarını uzun uzun analiz edebilir, ülkenin başına daha ne gaileler açabileceğine dair bir şeyler yazabilirdim belki. Ama nedense, bu haysiyetsizler yüzünden yıllardır cezaevlerinde zulüm gören haysiyetli tüm masum insanları temsilen, yüz yüze gelmemizin nasip olmadığı, ikisine dair bir gıyabi karşılaşmayı anlatmak istedim. Allah, Reza’nın önüne yatan vatan hainlerinin zulmüne maruz kalanların yardımcısı olsun. Allah’a niyazım odur ki, herkes yaptığının karşılığını görsün ve herkes müstahakkını tez elden bulsun. Hain kim, alçak kim, gerçek kahramanlar kim tüm dünya apaçık ve hiçbir şek ve şüpheye mahal kalmadan alenen görsün…

[Bülent Keneş] 2.12.2017 [TR724]

Afrika futbolunun sevilen ‘Beyaz Adam’ı [Hasan Cücük]

Fas 20 yıl aradan sonra 2018 Dünya Kupası’nda mücadele edecek 32 takım arasına adını yazdırırken, kenar yönetiminde beyaz gömleğiyle özdeşleşen Fransız teknik adam Herve Renard vardı. Bir çoğumuz için bu isim bir çağırışım yapmaz. Fransız teknik adam deyince aklımıza hemen Arsenal’i 21 yıldır çalıştıran Arsene Wenger ile Fransa milli takımının hocası Didier Deschamps gelecektir. Ancak Afrika futbolunda en meşhur Fransız, Herve Renard’dır.

SIRADAN BİR FUTBOLCU, ORTALAMA BİR HOCA

1968 doğumlu olan Herve Renard’ın futbol kariyeri sıradan takımlarda geçti. 1983-90 arasında AS Cannes formasını giyen Renard, 7 yılda 87 kez sahaya çıktı. Sıradan bir futbolcu olarak 1998’de jübilesini yapan Renard, ikinci lig takımlarından SC Draguignan ile teknik adamlık kariyerine başladı. 2 yıl SC Draguignan’da görev yaptıktan sonra Claude Le Roy’un yardımcısı olarak çalıştı. Çin ve Vietnam’da takım çalıştıran Herve Renard’ın kariyerinde yükselişi 2008’te Zambiya’nın başına geçmesiyle başladı.

Renard, Afrika’daki bu ilk teknik adamlık görevinde takımını 2010 Afrika Uluslar Kupası’nda çeyrek final oynatma başarısı gösterdi. Zambiya, 14 yıl aradan sonra ilk kez böyle bir başarıya imza atıyordu. Afrika Uluslar Kupası sonrası 6 aylık bir Angola milli takımı macerası yaşayan ve yine oldukça kısa süre Cezayir’deki USM Alger takımını çalıştıran Renard, 2011’de yeniden Zambiya’nın başına geçti.  Zambiya’yı 2012 Afrika Uluslar Kupası’na da taşıyan Renard, kariyerinin ilk tarihi başarısına imza atacağını elbette bilmiyordu.

MİLLİ FACİANIN YAŞANDIĞI O YERDE…

28.Afrika Uluslar Kupası’na Gabon ve Ekvator Ginesi ev sahipliği yaparken, kupanın Zambiya için ayrı bir önemi vardı. Tarih, 28 Nisan 1993… Afrika futbolunun yükselen yıldızı olma yolunda ilerleyen Zambiya, 1994 Dünya Kupası elemelerindeki rakibi Senegal ile karşılaşmak için başkent Dakar’a doğru havalanıyordu. Zambiya Millî Takımı’nı taşıyan uçağın uçuş planında Kongo ve Gabon’da yakıt ikmali vardı. De Havilland firması tarafından 1975’te üretilen DHC-5 Buffalo model askerî uçakta metal yorgunluğu had safhadaydı. Öyle ki uçak 1992 sonlarından Nisan 1993’e kadar hiç kullanılmamıştı. Bakımları tamamlanıp iki deneme uçuşu yapan uçak, artık yolcularıyla havadaydı. Kongo durağı zor da olsa atlatılıyordu. Millî takım kafilesini taşıyan uçak, Dakar öncesi son durağı olan Gabon’un başkenti Libreville’ye ikinci yakıt ikmali için iniyordu. Kalkıştan bir süre sonra uçağın metal yorgunluğuna pilotun yorgunluğu da ekleniyordu. Denize çakılan uçaktaki 5’i mürettebat 30 kişi hayatını kaybediyordu. Ölenler arasında Zambiya’nın 18 millî futbolcusu da bulunuyordu. Kazadan kurtulan tek isim ise Hollanda’nın PSV Eindhoven takımında oynadığı için kafileye Dakar’da katılacak olan Kalusha Bwalya oldu. İşte 19 yıl önce Gabon’un başkenti Libreville’de milli facia yaşayan Zambiya, bu kez aynı yerde final oynayıp kupayı kaldırmak istiyordu.

Önce Senegal, Libya ve Ekvator Ginesi’nin olduğu gruptan lider çıkan Zambiya, çeyrek finalde Sudan’ı yarı finalde Gana’yı geçip gol yemeden finale yükselen Drogba’lı Fildişi’nin rakibi oluyordu. Final öncesi uçağın düştüğü bölgeye gidip çiçek bırakan Zambiyalı oyuncular duygusal anlar yaşamıştı. Tarihî finali ise penaltılarla kazanıp Afrika şampiyonu olacaklardı. Başarıda aslan payı şüphesiz teknik patron Herve Renard’ındı. Fransız teknik adam kariyerindeki ilk büyük başarıya imza atmıştı.

AVRUPA’DA HÜSRAN ÜSTÜNE HÜSRAN

Bu başarı üzerine Afrika’ya veda edip Avrupa’da şansını denemeye karar veren Renard, ülkesi Fransa’nın Sochaux takımını çalıştırmaya karar verdi. Ancak tam bir fiyasko yaşadı. 2013-14 sezonu sonrası Sochaux ligden düşerken, Renard kovuldu. Yeniden Afrika yollarına düşen Renard’ın yeni takımının adı Fildişi Sahilleri olacaktı. Renard, başta Drogba olmak üzere birçok önemli yıldızını kaybetmiş Fildişi’ni 2015 Afrika Uluslar Kupası’nda finale taşıyıp, kupaya uzanırken, iki farklı ülkeyi Afrika şampiyonu yapan ilk teknik adam olarak tarihe geçti.

Afrika’da kazandığı başarılardan tatmin olmayan Herve Renard, kendini Avrupa’da göstermek için yeniden kara kıtaya veda edecekti. 2015’te yeni takımının adı Fransa’dan Lille’di. Ancak sonuç yine fiyasko oldu. Bu kez sezon sonunu göremeden 13. haftada ancak 13 puan toplayabildiği için kovulmuştu. Kara kıtaya geri döndü. Çalıştıracağı takım ise Fas oldu.

FAS’I 20 YIL SONRA TURNUVAYA TAŞIDI

Herve Renard, Fas’ta ilk başarısını 2015’te Afrika şampiyonluğuna taşıdığı Fildişi’ni 2017 Afrika Uluslar Kupası’ndan eleyerek gösterdi. Fas, çeyrek finalde kupanın finaliste Mısır’a elenirken, Renard yeni hedef olarak 2018 Dünya Kupası elemelerini belirledi. Grupta liderlik için Fildişi ile amansız bir yarışa giren Fas, son haftaya rakibinin bir puan önünde girdi. Son maçta rakibi grup liderliği için yarıştığı Fildişi olurken, deplasmanda karşılaşacağı rakibine yenilmemesi gerekiyordu. Fas, 90 dakika sonunda rakibini 2-0 mağlup ederek 20 aradan sonra adını Dünya Kupası’na yazdırdı. Son 3 dünya kupasına art arda katılan Fildişi ise 2002’den sonra ilk kez kupaya adını yazdıramıyordu. Fas cephesinde tam bir sevinç vardı. Maçın bitimiyle telefonu çalan Renard’ı arayan Kral Muhammed, ülkesinin 20 yıllık dünya kupası özlemine son veren Fransız hocayı tebrik etmişti.

Önce Zambiya’yı ardından Fildişi’ni Afrika şampiyonluğuna taşıyan Herve Renard, şimdi Fas’ı dünya kupasına götürerek, Afrika’da görev yapan en başarılı beyaz teknik adamlardan biri oldu. Adı Avrupa için bir anlam ifade etmeyen Renard, birçok Afrika ülkesinin takımın başında görmek istediği isim.

[Hasan Cücük] 2.12.2017 [TR724]

‘Gözlük mü kullanmalıyım, kontakt lens mi?’ [TR724]

Görme bozukluğu yaşayanların gündeminden düşmeyen bir sorudur başlıktaki ifade. Gözlüğün de lensin de kendi içinde avantaj ve dezavantajları var. Bu nedenle pek çok kişi bazı durumlarda lensi, bazı durumlarda gözlük kullanarak her ikisinin de avantajlarından yararlanıyor.

Gözlük kullanımı kolay ve güvenli

Gözlüklerin bilinen yaklaşık 900 yıllık geçmişine karşın kontakt lenslerin ortaya çıkışı 1890’lı yıllara denk geliyor. Ancak kontakt lenslerin icat edilmesi ve lazer cerrahinin yaygınlaşmasına rağmen gözlük halen yaygın bir görme aracı. Uzmanlara göre, gözlüğün avantajları şöyle:

  • Kullanımı ve alışmasının kolaydır
  • Göz sağlığı ve güvenliği açısından önemli bir risk oluşturmaz
  • Çocuklarda güvenle kullanılabilir
  • Üretimi ucuz, bakımı kolaydır
  • Kozmetik amaçlarla da kullanılabilir
  • Hemen her görme kusuru için üretilebilmektedir
  • Su sporları dahil pek çok alanda kullanılabilir,
  • Filtreler sayesinde görüntü kalitesi iyileştirilerek hayatı kolaylaştırırı
  • Kontakt lens daha geniş görme açısı sağlıyor

Kontakt lens, alışması zaman alan ve motivasyon gerektiren bir gereçtir. Kullanımı konusunda hijyene özellikle dikkat etmek gerekir. Bunun karşılığında da hem gözlüksüz olmanın getirdiği kozmetik avantaj, hem de daha geniş bir görme açısı sunar. Lenslerin artı ve eksileri ise şunlar:

Avantajları

  • Estetik amaçlarla gözlük kullanmak istemeyenler için daha uygundur
  • Geniş görme açısı sağlar
  • Buharlanmadıkları için yağmurlu-karlı havalarda daha iyi görüş sağlar
  • Numara sorunu olmadığı için istenen tarzda güneş gözlüğü ile kullanılabilir
  • Maliyetleri düşüktür
  • Günlük kullan-at lenslerin üretilmesiyle mikrop kapma sorunu azaldı

Dezavantajları

  • Alışma süresi zahmetlidir, takıp çıkarmaya alışması zaman alır
  • Bakım ve kullanımının özen ve hijyen kurallarına uyum gerektirir
  • Alerjik yapıda olan kişilerde göz alerjisini tetikler
  • Göz kuruluğuna sebep olabilir
  • Aylık veya 2 haftalık lens kullanan kişilerin yanlarında sürekli lens solüsyonu ve kabı taşıması gerekir
[TR724] 2.12.2017

AKP’li bakanların Gülen’i kaçırma planı yaptığı Flynn da itirafçı oldu: “FBI’a yalan söyledim; Türkiye ile ilgili suçlamalar doğru! [TR724]

Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Rusya’nın ABD Büyükelçisi ile olan ilişkisi hakkında FBI’a yalan söylemekle suçlandı. Flynn’in bugün mahkemede suçunu itiraf edeceği bildirilmişti. Mahkemede beklenen açıklama geldi. Flynn itirafçı oldu ve  “FBI’a yalan söyledim.” dedi.

ABC’nin haberine göre ‘FBI’a yalan söyleyerek suç işlediğini’ kabul eden Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı  Flynn mahkemeye çıkarıldı. Flynn, Trump’ın Rusya ile iletişime geçmesi için kendisine talimat verdiğini itiraf etti ve “Rus yetkililerle görüşmemi Trump’ın geçiş dönemi yetkilileri ayarladı” dedi. Flynn, soruşturmayı yürüten ekiple işbirliği yapmasının ailesi ve ABD çıkarına hizmet eden en iyi yol olduğunu söyledi.

Daha önce Amerikan New York Times (NYT) gazetesi, Flynn’in avukatlarının, Başkan Donald Trump’ın hukuk ekibiyle bilgi paylaşmama kararı aldığını yazmıştı. Flynn hakkında Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye hükümetine teslim edilmesi karşılığında oğlu ile birlikte kendisine AKP Hükümeti tarafından milyonlarca dolar teklif yapıldığına yönelik iddialar bulunuyor. Bu konu da savcılık tarafından inceleniyor.

TÜRKİYE İLE İLGİLİ SUÇLAMALARI DA KABUL ETTİ

Flynn itirafçı olduktan sonra Türkiye’yle ilgili suçlamaları da kabul etti. Türkiye-ABD İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin’in sahibi olduğu Hollanda merkezli danışmanlık şirketi Inovo BV de, Flynn’in şirketi Flynn Intel Group ile Ağustos 2016’da üç aylık bir sözleşme imzalamıştı. Sözleşmede, Flynn Intel Group’un Türkiye’nin ABD’li yatırımcılar gözündeki imajını düzeltmek için çalışmalar yapması ve Fethullah Gülen’in faaliyetlerine yönelik araştırmalar yapması öngörülüyordu.

İfadede Flynn resmi belgelerde “Yabancı hükümetlerle ilişkilerdeki diğer yalan beyanlar” başlığı altında bu suçlamaları kabul etti. Flynn, kendisi ve şirketi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nın yararına gerçekleştirilen “Türkiye projesi”ne T.C’nin ne kadar müdahil olduğunu bilmediğinin ve Türkiye projesinin “ABD’li işletmelerin Türkiye’de iş yapmaya olan güvenlerini arttırmaya yönelik olduğunu söylemesinin” yalan olduğunu kabul etti.

Flynn:Gülen aleyhindeki yazı için beni Türk yetkilileri yönlendirdi

Flynn ayrıca The Hill adlı internet sitesinde 8 Kasım 2016’da kaleme aldığı yazının kendi inisiyatifiyle yazıldığı şeklindeki ifadesinin yalan olduğunu ve T.C yetkililerinin bu konuda kendisini yönlendirdiğini itiraf etti.

Öte yandan, Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye hükümetine teslim edilmesi karşılığında Flynn ve oğluna milyonlarca dolar teklif edildiğine dair iddiaların da incelendiği bildirilmişti.

ABD BORSALARINDA SERT DÜŞÜŞ YAŞANDI

Bu haber üzerine ABD borsalarında sert düşüş yaşandı. Dow Jones 223, Nasdaq 6777 puan geriledi.

Reuters’a konuşan analist Antoine Bouvet, “Piyasalar Flynn’in ifadesi yüzünden Trump’a suçlama yöneltilme ihtimaline tepki veriyor. İfade doğruysa Trump’ın ekonomik programını uygulama ihtimali de düşer. En iyi ihtimalle bu haber gündemi değiştirdi ve Trump’ın vergi reformu planları arka plana atıldı” dedi.

24 gün görevde kalabildi

ABD Başkanı Donald Trump’ın görevi başlaması sonrası Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığı Michael Flynn, sadece 24 gün sonra istifa etmek zorunda kalmıştı. Michael Flynn’in istifasına, Trump’ın seçim kampanyası sırasında Rusya’nın Washington Büyükelçisi Sergey Kislyak ile yaptığı görüşmelerin içeriği hakkında Başkan Yardımcısı Mike Pence’i ve diğer bazı yetkilileri yanlış bilgilendirmesi yol açmıştı.

Flynn’in Kislyak ile görüşmesinde ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarını ele aldığı ve bunu gizlemeye çalıştığı ortaya çıkmıştı.

Türkiye bağlantısı

Türkiye-ABD İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin’in sahibi olduğu Hollanda merkezli danışmanlık şirketi Inovo BV de, Flynn’in şirketi Flynn Intel Group ile Ağustos 2016’da üç aylık bir sözleşme imzalamıştı.

Sözleşmede, Flynn Intel Group’un Türkiye’nin ABD’li yatırımcılar gözündeki imajını düzeltmek için çalışmalar yapması ve Fethullah Gülen’in faaliyetlerine yönelik araştırmalar yapması öngörülüyordu.

Flynn Intel Group’un ABD Adalet Bakanlığı’na sunduğu belgeye göre, Inovo BV şirkete toplam 530 bin dolar ödedi.

Michael Flynn hakkında soruşturmanın açılmasının nedeni ise şirketinin Inovo BV ile sözleşme imzaladıktan sonra Türkiye adına lobi faaliyetlerinde bulunduğunu Adalet Bakanlığı’na bildirmemiş olması yatıyor.

ABD yasaları gereğince, bir Amerikan vatandaşının, yabancı bir devletin çıkarlarını temsil etmeye başladığı zaman Adalet Bakanlığı’na bildirimde bulunarak, kendisini “yabancı ülke lobicisi” olarak kaydettirmesi gerekiyor.

Flynn Intel Group’un ise kendisini Inovo’nun lobicisi olarak Eylül 2016’da kaydettirmiş olmasına karşın Türkiye ile ilgili herhangi bir bildirim yapmadığı ortaya çıkmıştı.

Ayrıca Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye hükümetine teslim edilmesi karşılığında Flynn ve oğluna milyonlarca dolar teklif edildiğine dair iddiaların da incelendiği bildirilmişti.

Amerikan Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre, Flynn ve aynı ismi taşıyan oğlu Michael Flynn’e bu iş için ödenebilecek ücret 15 milyon doları bulabilecekti. Flynn Enerji Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile biraraya gelmişti.

[TR724] 1.12.2017