Polis Onun peşinde, O talebe peşinde bir hayat! [Ali Emir Pakkan]

Yine böyle karanlık bir dönemdi! Aynı Hizmet hareketine olduğu gibi, bütün kurumlara çökülmüştü! Kur'an ve din eğitimi yasaktı. Camiler ve cemevlerinin kapısına kilit vurulmuştu! Müderrisler cemiyeti lağv ve feshedilmiş, medreseler kapatılmıştı! 

Tek Parti, İslami hareketleri bitirilecek, dini devletin kontrolüne alacaktı! Diyanet işleri bunun için kurulmuştu! Plan buydu! 

Öte yandan Süleyman Hilmi Tunahan, Kur'an eğitimini sürdürmek için çareler arıyordu. Müderrisler cemiyetinin hocaları, dağılmadan son kez bir araya gelmişti! Korku ve ümitsizlik vardı. 500'ün üzerindeki dersiâmın bulunduğu o toplantıda Tunahan şunları söyledi:

“Arkadaşlar, medreseler lağvedildi. Bu vaziyet karşısında milletin dini ne olacak? Buradan dağılmadan aramızda bir karar alalım. Biz 520 dersiâmız, her birimiz memleketin bir köşesinden gelmişiz. Memleketlerimize dönünce ikişer talebe bularak, onlara Allah’ın ilmini okutup, dinini belletecek olursak, bu talebeler, 50 sene daha bu milletin dinine kâfi gelirler. Bunu yapmazsak huzur-i ilahide yakamızı mesuliyetten kurtaramayız.”

Ancak hemen itirazlar yükseldi. Tek Parti Hükümeti'nin buna da izin vermeyeceği dile getirildi. Ücretsiz muallimlik yapalım fikrini ortaya attı. Hükümete bir mektupla bildirdiler ama Ankara'dan cevap sertti: Bu yola tevessül edenler şiddetle cezalandırılacak! Çoğu hoca, hapis korkusundan mesleğini bıraktı! Bazıları iktidara yanaştı! Süleyman efendi ise; 2 kızından başladı Kur'an öğretmeye ve hiç bırakmadı.

Yasakları, takipleri aşmak için bulduğu yöntemler ise tarihe geçti. 1930-36 arası Çatalca'nın bir köyünde çiftlik kiraladı, talebelerini çiftçi gösterdi! Amele pazarlarını dolaşıyor ve 'yevmiyeni ben vereyim, gel oku' diyordu işçilere! Köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Talebelerini okutacak güvenli yer bulamayınca taksi tutup yolda dersini yaptı!  Bir kaç talebesi ile Haydarpaşa Garı’ndan Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankara’dan gelen trene binerek İstanbul’a kadar okutmaya devam ediyordu. 

Tek Partinin baskı ve zulümlerine rağmen hizmetini devam ettiren bir kaç alimden biriydi Süleyman Hilmi Tunahan. Tabi ki bunun bedeli; Hapisler, sürgünler, işkence ve tabutluklar olacaktı! Terörist gibi takip edildi. Yalanlar, iftiralar peşini bırakmadı...1939 ve 1944'te gözaltına alındı; hücrede tutuldu, işkence gördü, yargılandı ve beraat etti. 

DP döneminde de bitirme planları yapıldı, takipler ve baskılar sürdü. Talebelerine hep müsbet hareketi tavsiye ediyordu! 1957'de bu sefer bir kumpasla karşı karşıyaydı!. (Bakınız: Süleyman Efendi'ye kumpas ve verdiği cevap, başlıklı yazıma) 

16 Eylül 1959'da vefat etti. Cenazesine de saygı gösterilmedi. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Fatih haziresine gömülmesine izin vermedi! 

Yıl 2017, zaman geçti! İktidar değişti!

İsimler farklı ama zulüm sürüyor...Bir farkla... AKP, baskıları katladı; kadınlara, çocuklara kadar indi ve iyice alçaldı! 

[Ali Emir Pakkan] 6.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Umumî ilânât [Abdullah Aymaz]

Devirler değişse de cevirler değişmediği için yine akla gelmedik iftiralar, karalamalar ve itibarsızlaştırmalar gündemde idi. Bir talebesi “Efendim son hadiseler…” deyince, Üstad Hazretleri, “Evet, dedi, ‘Beyannameyi bahâne ederek, Kur’an’ın fedakâr talebelerine insafsızca hücum ediyorlar. Yayınlanan tekzip mektubunda kanunî suç mevzuu olabilecek hiçbir şey, hatta hiçbir kelime dahi yoktur. Sadece efkâr-ı umûmiyeye yanlış aksettirilmiş bir hadisenin ve bir çok iftiraların tashihinden ibarettir. Sizler müteessir olmayınız. Zarar 99’dan 1’e indi. İnşallah o birin de 20 faydası olacak ve tamamen lehimize tecelli edecek. Bu kabilden olan neşriyatlar Risale-i Nur’un vatan sathında daha fazla intişar etmesine vesile ve umûmî bir ilânât hükmündedir.”  buyurdu.

“Resimli Perşembe” isimli bir gazetede 31 Mart’ta bir çok insanı idam eden Cellat Hasan’ın hatıraları, ‘Bekir ağa Bölüğünde Neler Gördün?’ başlığı altında neşredilmişti. Cellat Hasan, ‘Bediüzzaman’ın ailesi hapishaneye ziyarete geldi.’ diyor. Üstad’ın talebelerinden Muhsin Alev Konevî Ağabeyimiz, meselenin aslını şöyle anlatıyor: “Üstadın babası Sofî Mirza Efendi, oğlunu aramak için İstanbul’a gelmiş, hapishanede bulunan evladına: ‘Oğlum, sen ilim adamı olacaksın. Burada ne işin var? Bu zindandakilerin yaptığı işlerle bir alâkan var mı?’ demiş ve devam etmiş; ‘Sen bana değil, annene çekmişsin. Senin annen Hüseynî’dir. (Hz. Hüseyin Efendimizin neslinden). Sofî Mirza, kendisini göstererek, ‘Ben ise Hasanî’yim. Hz. Hasan, Müslümanlar arasında kan dökülmemesi için hilâfeti bıraktı. Hz. Hüseyin ise kılıcını çekti ve mücadele etti. Sen annenin oğlusun!’ demiş. Üstad, hemen ayak parmaklarını gösterip ‘Benim parmaklarım da senin parmakların gibi. Ben sana benziyorum. Hem Hasanîyim, hem Hüseynîyim.  Hem Sofî Mirza’nın oğluyum, hem Nuriye Hanımın oğluyum.’ demiş. 1952 veya 1953 senesi baharında Üstad abdest alırken ibrikle Üstad’ın abdest suyunu döküyordum. Dikkat ettim, Üstad’ın ikinci ve üçüncü ayak parmakları birbirine bitişikti. Benim dikkatlice baktığımı fark edince, Üstad bir anda gülerek ‘Niye bu kadar tecessüs ediyorsun? Benim babamın ayak parmakları da bitişik.’ dedi.”

Erzincanlı Ankara Müftüsü merhum Sadık Bazgöze şahit olmuştu: 31 Mart faciasından on gün evveldi.  Ayasofya Camiinde, İttihad-ı Muhammedî Cemiyetinin kuruluş günü münasebetiyle muazzam bir mevlid okutuldu. Camide 40-50 bin Müslüman vardı.  Nice büyüklerin ısrarı üzerine, Bediüzzaman, davete icabet edip, cemaate hitap etmek için müezzin köşküne çıkmıştı. Müezzin Mahfili Ayasofya’nın tam ortasındaydı. Dâvûdî sesiyle, ulu mabedi çınlatmıştı. İki saat süren bu hitabesini ayakta vermişti. Binlerce insan parmağını ısırmak, hayret ve hayranlıkla Ulu câmideki Ulu Üstad’ı gıptayla dinlemişlerdi. Daha hitabenin başlarında Bediüzzaman; “Kalbimin derinliklerinden, gönlümün uçsuz-bucaksız zerrelerinden çırıl-çıplak gelen kelimelerle konuşacağım, Kur’an’ın İlahî hakikatlarını, sırlarını sizlere anlatacağım. Konuşmalarımdan çekinenler ve korkanlar, camiyi terk edebilirler.” diyordu. Evet Üstad “Kalbin kabrinden hakikatler, çıplak çıktı. Nâmahrem olanlar nazar etmesinler, dinlemesinler!..” diyerek, çok pervâsız olarak o ihtişamlı hutbesine  başlamıştı. Bu hitabeyi dinleyen cemaat kendi aralarında, “Ne şahane bir konuşma, ne makul ve mantıklı anlatıyor, mâşâallah, sübhânallah!..” sadâlarıyla heyecanlanıyorlar, hem de sevinçlerini ve memnuniyetlerini bildiriyorlardı. Bediüzzaman’ın sözlerinden çekinip camiyi terk edenler de vardı. İşte bunlardan birisi de Erzincanlı Mehmed Sâdık Başgöze Hoca Efendiydi, “Bu hitaptan bizler de mesul olup hesaba çekilebiliriz” diyerek camiyi terketmişti. Bu terkediş Mehmed Sadık Başgöze Hoca Efendinin içinde bir yara ve ukde olarak kalmıştı. Seneler sonra Ankara Müftülüğü sırasında kendisini ziyaret eden Üstad Hazretlerinin talebelerine, heyecanla, üzüntülü bir halde yaşadıklarını anlatmış; “Her zaman derinden derine ah edip, ‘Neden câmiyi terk ettim. O şahane hitabeyi baştan sona dinlemedim’ diye hep hayıflanıp durdum!” demiştir.

Yâ süreçler münasebetiyle veya  makam, mansıp hırsıyla, aleyhte konuşanlara, o yüce makamlardan iftira atanlara ve akla hayale gelmedik karalamalarda bulunanlara ne demeli?!..

[Abdullah Aymaz] 6.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Yargı iğneli fıçı üstünde oturuyor [Nazif Apak]

[DAVUTOĞLU’NUN GİDİŞ SEBEBİ]

Yargıda işler karışıp bir kaosa dönüşünce kendine verilen başbakanlık rolünü gerçek sanan Davutoğlu görüşmeler yapmaya başladı. O sanıyordu ki delik deşik edilmesine rağmen anayasa hala yürüklükte ve başbakanın görev çerçevesi orada yazılı olduğu gibi. Hâlbuki anayasa çoktan ayaklar altına alınarak suç islenmiş, yasalar bir adamın oyuncağı haline getirilmişti. ‘Şeffaflık’ konusunu gündeme getirmesi, 17 Aralık sanığı bakanlara Meclis’te sahip çıkmayıp hukuken aklanmasını istemesi Davutoğlu’nun siyasi kariyerini sona erdirdi. Tepeden bakan biri “Bu kendini ne sanıyor!” diye kükrediğinde siyasi arenadaki yok etme geleneği devreye girmiş, urganlar yağlanmaya başlamıştı bile. Çok okuduğuna, çok düşündüğüne, çok hak ettiğine inanan Ahmet Hoca dönen çarkın farkına varamadı.

Davutoğlu’nu bir kaşık suda boğdular. O boğulmanın bilinen çok sebebi var. Ahmet Bey’in sonunu getiren somut bir sebep de ben ekleyeyim. Yargıdaki kargaşayı anlamak ve durumu normalleştirmek için kollarını sıvayan başbakan, yargı camiasından ilgili insanlarla temas kurulmasını istedi. Bu görüşmelerden Saray’ın haberi yoktu. Pek gizli de yürütmüyordu Hoca bu toplantıları. Oysa Saray ahalisi bundan manalar çıkarmaya başlamıştı.

Çok kritik bir görüşme yaptı dönemin başbakanı. Eski adalet bakanlarından birini davet etti. Bakan beyin yargı dünyasına hâkimiyetini çok iyi biliyordu. Gerçekten de duruma çok hâkim olan o bakan koyu bir AKP’li olarak endişelerini dile getirdi ve yaklaşan tehlikeyi başbakan Davutoğlu’na anlattı. Tek tek isim vererek ve rakam belirterek bilgi veren eski bakana göre hükümet ateşle oynuyordu; çünkü yargıda partiye destek verecek insan sayısı çok kısıtlıydı. Üstelik teklif edilen yol haritasını takip etmek, savcılar ve hâkimler için suç islemek anlamına geliyordu.

Bu görüşmeyi her iki taraf da etrafıyla paylaştı. Bu nedenle Başkent gazetecileri o görüşmeye hâkim fakat bunu bu kadar açık yazacak bir medya kalmadı.

YARGI KİMLERE EMANET EDİLMİŞ BÖYLE?

Neyse. Biz dönelim olay yerine. Davutoğlu anahtarın AKP düşmanı (hatta bütün muhafazakâr kitle düşmanı) bir kadroya teslim ediliyor olması karşısında şoke oldu. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Anlatılanlara göre sarayın arzusu doğrultusunda yargıda yapılacak ittifakın omurgası aşırı ulusalcı kitlelerle dayanıyordu. O destek yetmediği için meslekî açıdan sabıkalı ve eyyamcı kişilerden yardım istenmişti. Kendisi de Cemaat’ten haz almayan eski bakana göre eldeki ittifak koyu bir AKP düşmanıydı aynı zamanda. İsim isim, HSYK’yı analiz etti örneğin. Bahçeli’nin konuşma metnini yazan ve bütün İslamî kitlelere nefret besleyen birine nasıl bu kadar yetki verildiğini, benzer durumun mezhepçi birisi için de geçerli olduğunu, Perinçek’in emrine amade birilerine nasıl olup da bu kadar güvenildiğini sordu Başbakan’a.

Davutoğlu şaşkına dönmüştü. Kendisine böyle bilgi verilmediğini, durumun tam da istedikleri gibi gittiğini, umutlu yaklaşımların parti çatısında sıkça ifade edildiğini söyledi. Eski bakan kritik noktalara atanan kişilerin ideolojik kimliklerini ve yaklaşımlarını anlattıkça beti benzi atmıştı ‘Hoca’nın. Manzara bu ise Cemaate karşı yargı yoluyla savaş açmaktan daha feci bir durum vardı ortada. Türkiye resmen uçuruma sürükleniyor, insan hakları ihlallerinin artacağı, kapalı rejime davetiye çıkarılacağı bir yörüngeye giriyordu. Davutoğlu bu durumun Türkiye için tehlike oluşturduğunu, bir yolunun bulunup daha güvenli bir kadrolaşma yapılması gerektiğini düşünüyordu. Oysa bu konuyu kurcalaması yargıdaki o ittifakı bizzat kuranları rahatsız edecekti. Davutoğlu döneminin bitmesine böyle karar verildi…

ONLAR İÇİN ÖZGÜRLÜKÇÜLÜĞÜN ÖNEMİ YOK

Yargıdaki ittifak sahiplerinin gözünde Türkiye’nin demokratik kazanımlarının ve özgürlükçü yürüyüşün hiçbir anlamı yoktu. Zaten AB düşmanı ve Batı karşıtı idiler. Üstelik Cemaat’i yok etmeye kilitlenmişlerdi. Daha doğrusu, projenin asıl sahipleri onlara bu görevi vermişti. Perinçek’çi ekibin kucağına düşmüştü AKP.  İktidar yürütücüleri kendi kuyularını kazdığını, ittifak ettikleri kitlelerin zamanı gelince kendilerine nasıl bir sürpriz yapacağını az buçuk kestiriyordu.

Altlarının zamanla oyulduğunu/oyulacağını düşünen Saray ahalisi panik ve korkuyla olaya yaklaşıp bir emniyet sibopu üzerine çalıştı. AKP kimliği ile bilinen avukatları tez elden savcı ve hâkim yapacak, onları ittifakla çalışmaya ikna edecekti. Bu ilk adımdı. Cemaat’i hedef elan yıkıcı yargı darbesi sırasında Ergenekoncu, Perinçek’çi, ulusalcı, mezhepçi, eyyamcı diye bilinen kişilere karşı makam mevki dağıtılacak; o evre geçildikten sonra yargı içindeki ittifakın parti dışındaki unsurlarına operasyon çekilecekti. Hükümet içinde yargının nabzını tutan ve ateşle oynandığını bilen herkese “Endişeye gerek yok, şimdilik zaman kazanıyoruz. Önce Cemaat’i bitirelim. Bu arada avukatlıktan gelme, parti referansı ile işe alınmış kişiler önemli yerlere yerleşsin. Sonrasında ittifak ettiğimiz o adamları tasfiye etme süreci de başlayacak” dendi.

Şimdi alınan mesafe bu gizli planın uygulama safhaları. Hesaplayamadıkları bir nokta var yalnız: Cemaat’i yıkma amacı doğrultusunda AKP ile ittifak kuran kitle kendileri hakkında nasıl bir plan yapıldığını (önemli bir oranda) biliyor ve fırsat kolluyor.

O KOMİK İDDİANAMELERİN SEBEBİ

Adalet dağıtması gerekirken bir adama ve partisine mahpus hale getirilmiş yargının içine düşürüldüğü durum bu. Tutuklanan hâkim ve savcılar üzerinden yargı mensuplarına korkunç bir baskı yapılıyor; çünkü o baskıyı yapanlar kendilerine karşı bir dava açılmasından korkuyor. Suçları çok. 15 Temmuz’daki önceden planlanmış tuzaklanmış darbe iktidarın elini daha da güçlendirdi ve yargı üzerindeki baskıları hat safhaya çıkardı; ama yine de yargı iğneli fıçı üzerinde oturuyor. Gruplaşmalar, ötelenmiş hesaplaşmalar başkanlık referandumu ile zapt edilemez bir noktaya sürüklüyor yargı mensuplarını.

Saray baskısının yargıyı oyuncak haline getirdiğini anlamak için iddianamelere bakmak bile yeterli. Elinde yeterli kadro olmadığından avukatları boyacı küpüne sokar gibi bir kısa süreçten geçirip hâkim savcı yapanlar, adliyeyi parti binasına çevirdi. ‘Ölümüne reisçi’ hâkim ve savcıların gözünde ne anayasanın kıymet-i harbiyesi var, ne yasaların. Onlar muhalif herkesi hapse tıkmak için çırpındıkça çırpınıyor. Ne var ki hukuk bilgileri (büyük çoğunluk bakımından) iddianame yazmaya bile yeterli değil. Ve ilk defa iddianameler adliye dışındaki kişiler tarafından yazılıp savcıların eline tutuşturuluyor.

Bari bu evrak-ı perişanı yazanlar hukuktan anlasa. AK trolleri anımsatan çılgın fikirlerin (!) iddianamelerde yer bulması hem acemi hukukçuların alelacele bir makama yamanmasından kaynaklanıyor hem de dışarıdan aldıkları yardım (!) onları bu kısır döngüye hapsediyor. Son medya iddianamesi de -tıpkı öncekiler gibi- ilerde ibret için okutulacak trajikomik ayrıntılar barındırıyor. Tweet atmaktan, alenen gazetecilik yapmaya kadar her şeyin bir suçmuş gibi lanse edildiği bu saçmalıklar elbet bir gün didik didik edilecek ve adaletin nasıl ayaklar altına alındığı gözler önüne serilecek. İşte o zaman yargıda ne fırıldakların döndüğü daha net görünecek.

[Nazif Apak] 6.2.2017 [TR724]

Trump’ı eleştirince Erdoğan’ı da eleştirmiş sayılıyor muyuz? [Analiz: Ahmet Dönmez]

15 Temmuz askeri darbe girişimi nedeniyle uzun süredir sahalardan uzak kalan Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç üçlüsü, epey vakit sonra ortak bir tavırla yeniden “tribünlerin” karşısına çıktı. Birer gün arayla yaptıkları açıklamalarla demokrasi, insan hakları, kendi halkını ötekileştirme, bir topluluğun kolektif şekilde şeytanlaştırılması ve diktatörlük eleştirileri getirdiler. Hayır, konu Türkiye; muhatapları da Erdoğan değil. Onunla ilgili bir rahatsızlıkları yok. Ya da en azından biz bilmiyoruz; ses çıkarmadıkları için. Uyarılarının hedefi ABD Başkanı Donald Trump. 7 Müslüman ülkenin vatandaşlarına ABD’ye giriş yasağı getiren kararnameye tepkililer.

Erdoğan ve yandaşları Trump’a tek kelime edemezken onların itirazları belki kıymetli görülebilir. Ancak kendi ülkelerinde Trump Amerika’sı ile kıyası asla kabil olmayan bunca insan hakları ihlali, demokrasi ve hukuk katliamı, kolektif suç üretimi, bir topluluğun ötekileştirilmesi ve şeytanlaştırılması, muhalefetin kriminalize edilmesi, diktatörleşme almış başını giderken onların okyanus ötesine ders vermesi ne derece kıymetli olabilir? Erdoğan’a ses çıkaramayıp Trump’a ayar vermek işin kolayına kaçmak değil de nedir? Tabii siyaseti azıcık bilenler için ortada sadece ‘popülizm’ ile izah edilemeyecek bir durum var. Aslında onlarınki, “Trump’ım sana söylüyorum, Erdoğan’ım sen anla” yaklaşımı. Her zamanki gibi açıktan tavır alamayıp dolaylı yoldan demokrasi kahramanlığına soyunma… Zira “Ulan hepiniz oradaydınız be!” denilse verecek cevabı olmayanlardır onlar. Hal böyle iken Trump’ı eleştirince Erdoğan’ı da eleştirmiş sayılıyorlar mı, bilmiyorum.

TRUMP’A CESUR; ERDOĞAN’A SESSİZ

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bugünkü hukuksuzluklar ve diktatörleşmede payı olan bir isim. İçindeki Anayasa’ya aykırılıkları tek tek ilan etmesine rağmen HSYK’yı hükümetin emrine veren tasarıyı Şubat 2014’te onaylamıştı. Onun gibi internet yasakları ve MİT kanununda da ‘noter’ vazifesi görmüştü. Kendi seçim bölgesi Kayseri’deki hukuksuzluklara dahi ses çıkaramamış, yıllardır tanıdığı Boydak’lar tutuklanıp mallarının üzerine çökülürken izlemekle yetinmişti. Hakkını yemeyelim, biteviye sürüp giden bütün hukuk ve demokrasi katliamlarını en yakından izleyen o.

Fakat Trump’a ‘popülizm’ eleştirisi getirip demokrasi dersi verirken pek cesur Sayın Gül. 2 Şubat’ta şahsi twitter hesabından, “Seçim kampanyaları sırasında retorik temelde bir popülizm normal karşılanabilir ve tolere edilebilir #MuslimBan. Ancak, Makamı üstlenmenin bedeli sorumlu bir şekilde ve ferasetle hareket etmektir. Aksi takdirde, bir yandan ülkenin itibar kaybına yol açarken diğer yandan insanları acıya ve yıkıma sürüklersiniz. ABD, son Başkanlık kararlarıyla sadece kendi mirasını görmezden gelmekle kalmıyor; aynı zamanda demokrasi, insan hakları ve serbest ticaret gibi kendi öz değerlerini de yok sayıyor.” şeklinde mesajlar paylaştı.

HÂLBUKİ BERABER DIŞLAYIP BERABER ŞEYTANLAŞTIRMIŞLARDI

Eski başbakan Ahmet Davutoğlu da ondan geri kalmadı. 3 Şubat’ta Al Jazeera Arapça’da yayımlanan makalesinde Trump’a verdi veriştirdi. “Kapsayıcılık yerine dışlayıcılık” eleştirisi getirdi sözgelimi. Kendi vatandaşlarına böylesine dışlayıcı politikalar uygulamaması gerektiğini vurguladı. Bu tutumun IŞİD’in ekmeğine yağ sürdüğünü savundu. Hitler ve soykırım göndermelerinde bile bulundu. “Başkan Trump’ın Müslümanlara konulan yasağı imzaladığı günün Holokost’u Anma Günü’ne denk gelmesi de tarihin bir ironisi.” dedi. Bir de ABD Başkanı’na, “Kolektif suç üretme!”, “Şeytanlaştırma!”, “Ötekileştirme!”, “Kutuplaştırma!”, “Kapsayıcı ol, insanlık onuruna saygı ve insan hakları ile özgürlüklerine bağlı kal!”, “Korkuyu asla politik kazanımların için araç olarak kullanma!” şeklinde uyarıları vardı ki hakikaten duygulanmamak elde değil. Trump’ın, Avrupa’nın entegrasyonu projesini küçümsediği ve NATO’nun önemini azımsadığı yönündeki ikazları da az şey değildi tabi.

TRUMP’IN ÜSTÜ KAPATILSA, DAVUTOĞLU GÖZALTINA ALINIR

Hani bu bir paragraf sorusu olsa ve Trump’ın üstü kapatılıp “Davutoğlu, yukarıdaki cümleleri aşağıdaki liderlerden hangisi için sarf etmiş olabilir?” diye sorulsa, herhalde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten anında gözaltına alınırdı. Ama cevap o değil. Daha doğrusu Davutoğlu’nun cevabı değil. Niye değil? Çünkü kapsamak yerine beraber dışlamışlardı. IŞİD’in ekmeğine beraber yağ sürmüşlerdi. Beraber kolektif suç üretmiş, beraber şeytanlaştırmış, beraber ötekileştirmişlerdi. Kaç Holokost gününe denk gelen kaç ironik karara beraber imza atmışlardı. Beraber yürümüş bu yollarda, beraber ıslanmışlardı.

Eski Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç da bir gün sonra sahne aldı. Yazılı bir açıklama yapan Arınç, şöyle dedi: “ABD’de imzalanan başkanlık kararnamesi ile bazı Müslüman ülkelerin vatandaşlarına uygulanan dışlayıcı tutum, 2017 dünyasının insani değerleriyle telif edilemeyecek kadar çağ dışı ve kınanmayı hak etmektedir. Bir dine, ırka ya da diğer insani değerlere karşı yok sayıcı, dışlayıcı, ötekileştirici söylem ve eylemler, tarihi boyunca insanlığın hiçbir meselesini halletmemiş; aksine, daha derin yaralar açmıştır.

Varlığını ve marka değerini ‘Özgürlükler Ülkesi’ olmasına borçlu bir ülkenin idarecilerinden beklenen; diktatöryal yönetimlerde olduğu gibi insanlık dışı, baskıcı, yasakçı, ayrıştırıcı, dışlayıcı ve yok sayıcı bir yönetim değil; idare ettikleri devletin temel değerlerine uygun düşecek, özgürlükçü ve adil bir yönetim sergilemektir. Zira şu an insanlığın en muhtaç olduğu şeyler barış ve huzur…”

TÜRKİYE’DEKİ İNSANLIK AYIPLARINI KINAYABİLİYOR MUSUNUZ?

Peki, Sayın Arınç, 2017 Türkiye’sinde kınanmayı hak edip de bir türlü kınayamadığınız kaç tane çağ dışı insanlık ayıbı cereyan ediyor dersiniz her an? “Hala parçası olmakla iftihar ettiğiniz” siyasi iktidarın hemen her gün imza attığı ‘insani değerleri yok sayıcı, dışlayıcı, ötekileştirici söylem ve eylemlerinin’ farkında mısınız? ‘İnsanlık dışı, baskıcı, yasakçı, ayrıştırıcı, dışlayıcı ve yok sayıcı’ diktatoryal yönetimlere karşı biz Türklere ne tavsiyeniz olur acaba? Gerçi sizden iyi bilemeyiz, ‘siyasetçi oy ütmekle meşguldür’, ama yine de belki bizim siyasetçilerimize de bir çift lafınız olabilir. Ne de olsa belli bir özgül ağırlığınız var. Tabii ‘zat-ı âlilerinin güçlü liderliği, cesareti ve kahramanlığı’ dışında ona söyleyebilecek bir sözünüz varsa.

[Ahmet Dönmez] 5.2.2017 [TR724]

İstikrarın nimetleri [Sefer Can]

Türkiye’de rejimi değiştirecek referanduma giderken tarafların stratejisi netleşmeye başladı. AKP siyasi muhalefeti bloke edecek adımları her zamanki gibi başarıyla atıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar ‘yavru muhalefet’ diye kızdırdığı MHP artık iktidarın bir parçası. Erdoğan olsa ‘yavru AKP’ derdi. Parti olarak çok konuşmaya gerek yok ama tabanın bu teslimiyetçi tavrı onaylamama ihtimali az değil. CHP ise önüne yumak atılmış kedi gibi günlerdir Osmanlı tartışması yapıyor. Erdoğan, Ana muhalefetin bu halini o klasik müstehzi gülüşüyle seyrediyor muhtemelen.

AKP, işsizlik, ekonomi ve güvenlik üzerinde duran bir konseptle kampanya yapacak. O konuların yumuşak karın olduğunu onlar da tespit etmiş demektir. Akıllı muhalefet, rakibinin zayıf noktalarına çalışır. CHP ise tersine AKP tabanını kemikleştirecek işler yapmaya devam ediyor. Anlaşılıyor ki sandıktan ‘hayır’ çıkarsa, kurumsal değil toplumsal muhalefet başaracak. Yine de çıkmamış candan umut kesilmez CHP, toplumun nabzını yakalayabilir. Bunu, vatandaş mesajlarına karşı alıcıları açık vekiller yapabilir. Lakin CHP hantal bir gemi manevra yaptırmakta zorlanırlar. İktidar HDP için ise kolayını buldu. Biraz öne çıkanı tutuklayıveriyorlar, iş bitiyor.

AKP 15 yıldır tek başına yönettiği ülkede, işsizlik, güvenlik ve ekonomiyi nasıl sorun olmaktan çıkaracağını anlatırken zorlanmayacak. Çünkü terör, Genelkurmay başkanıyken kendini Antalya’da tapu kadastro Müdürü sanan Kenan Evren döneminin eseri! Ekonomiyi İsmet İnönü batırdı! İşsizlik ise Tansu Çiller’in bıraktığı miras! AKP çok başlılık ve istikrarsızlığı ortadan kaldırarak bu sorunları çözecek! Fıkra gibi ama Binali Yıldırım ‘çift başlılığı ortadan kaldırmak istediklerini’ açıkladı. Biz de onlara yardımcı olalım; tek başlı ve istikrarlı yönetimin nimetlerini sayalım, bakarsınız kampanyada kullanırlar.

İSTİKRAR EN ÇOK DIŞ POLİTİKADA İŞE YARIYOR!

Tek başlı ve istikrarlı bir dış politikada manevra kabiliyetiniz acccayip artıyor. İstediğin zaman ‘kardeşim Esad’ istediğin zaman ‘katil Eset’ diyebiliyorsun. İngiltere’yi Kıbrıs’tan 10 bin askerle çıkarma yapıp 15 Temmuz’da ülkeyi işgal etmek için pusuda beklemekle suçlayabiliyorsun. İki gün sonra aynı İngiltere’nin savaş uçağı projesini finanse etmek için 100 milyon Pound verebiliyorsun.

Ankara bombasını Erdoğan’ın Azerbeycan gezisini sabote etmek için Rusya’nın patlattığını ileri sürüp ‘Putin’in parmak izi’ manşeti arttırabiliyorsunuz. Çok geçmeden Putin bölgedeki abiniz oluyor, Halep’te teröristlere birlikte operasyon yapıyorsunuz!

Aynı salonda bir yıl önce çekilen fotoğrafın altına “Birinci Dünya Savaşı’ndaki müttefikimiz Almanya ile birlikte o günkü düşmanımız bugün de terörle mücadeleye destek vermeyen İngiltere ve Rusya’ya mesaj” diye yazıyorsunuz. Bugün tıpatıp benzeyen karenin altına tam tersini iddia ettiğinizde ‘bi dakka ya bizimle alay mı ediyorsunuz?’ diye soran olmuyor.

İÇ POLİTİKADA HER KAPIYI AÇAN ANAHTAR

İstikrarlı ve çok başlılıktan kurtulmuş bir ülkede iç politika da çok kolay ve verimli hale geliyor. Oy avcılığı yapmak adına önce Kürt milliyetçisi HDP ile koalisyon kurabiliyorsun. Vekilleri postacı gibi kullanıp Abdullah Öcalan’la Kandil’deki örgütü arasında mektup taşıtabiliyorsun. ‘Seni Başkan yaptırmayacağız’ diye yan çizerlerse masayı devirip hepsini örgüte yardımdan tutuklayabiliyorsun. Ardından tam ters istikamete dönüp Türk milliyetçisi partiyle kol kola girebiliyorsun. Kimsenin tutarlılık sorgulamasına kalkışmasına izin vermiyorsun.

Yüzde 50 oy alıp seçim kazanmış bir başbakanı devirmen bir haftayı bulmuyor. Seçilmiş sınıf başkanını değiştirsen işiteceğin itirazların binde biri bile çıkmıyor. “Ahmet (Davutoğlu) sen kalk, Binali (Yıldırım) sen otur” diyorsun, iş bitiyor. Başbakan görevden almak bakkaldan yumurta almaktan daha kolay oluyor. İçişleri bakanı için birkaç dakika yetiyor. ‘Abrakadabra püf’, adam yok oluyor; kendisinden bir daha haber alınamıyor.

İSTİKRAR EN ÇOK EKONOMİYE YARIYOR

Ekonomide tek başlı yönetim mucizevi sonuçlar veriyor. Milli geliri bir gecede yüzde 30 artırabiliyorsunuz. İstatistik Kurumuna emir veriyorsunuz parametreleri değiştiriyorlar; hoop oldu da bitti maşallah! İstikrarlı ülkelerde Merkez Bankası muadillerine fark atıyor. Mesela faizi artırmadan yükseltebiliyor. Gizli devalüasyon yapabiliyor ve bunu halka onları mutlu edecek şekilde sunabiliyorsunuz.

İstikrar ve tek başlı yönetimin faydaları saymakla bitmiyor. Sanki marifetmiş gibi kötü haberleri vermeye kalkan gazeteleri, televizyonları kapatıp halkın uykusunun bölünmesine engel olabiliyorsunuz. Binlerce özel okula el koyup devletin derslik ihtiyacını karşılayabilirsiniz. Açılışına bakanlar ve başbakanla birlikte katıldığınız bankaya para yatıranları tutuklatıp iddianamesiz altı ay hapiste tutabilirsiniz. İçinde suç geçmeyen iddianamelerle gazetecileri yargılayıp aynı kişiye birbirine taban tabana zıt iki suçlamayı da yöneltebilirsiniz.

Ne diyorsunuz! Zaten var mı bunlar! O halde şimdi yapamadığı neyi yaparak Erdoğan, işsizliği, ekonomik çöküşü ve terörü durduracak? Yoksa zaten yapabildikleri mi asıl sorun? İyi düşünün son kez soruluyor, bir daha bu imkanı da bulamayabilirsiniz!

[Sefer Can] 6.2.2017 [TR724]

Genç hayvanlar rahatsız! [Veysel Ayhan]

Yönetim şekli Kuzey Kore’ye, sosyal hayat Suriye ve Irak’a dönen Türkiye’nin haline insanlar duyarsız kalınca dertlenmek hayvanlara kalmıştı. Kalan son ormanda büyük bir ağacın altında toplanmış memleket meselelerini konuşuyorlardı. Sürpriz konuk Hz. Süleyman zamanından beri bir nevi âkil kuş olan Hüdhüd’dü. Yukarıda tünemiş toplantıyı izliyordu.

Aslan:

-Arkadaş ne olacak bu insanların hali?

Köpek:

-Bunlar iflah olmaz kralım ben kendi derdimdeyim. Bu ara herkesin ağzına düştüm.  Tarihte hiç bu kadar anılmadım. Diyeceksiniz ne var bunda? Öyle değil. Biri insanların kanunlarını mı katletti, hem benim adımla yapana öfke kusuyorlar. Biri masum insanları aylarca sorgusuz sualsiz tutukladı mı, hemen benim ismim. Yeter arkadaş!

Aslan:

-Ama buraya kendi dertlerimizi konuşmaya gelmedik, insanları konuşacağız.

PİTBULL’DAN AHLAK ÖĞRETMENİ

Köpek: -Onlar için de üzülüyorum ve içim yanıyor kralım. Soyum yaratıldığı günden bu yana hiçbirimiz böyle ‘insanlık’lar yapmadık! Daha dün bir insan hâkim hamile kadını yatağına kelepçeledi. Başına jandarma dikti. Bir başkası beş küçük çocuğu annesinden ayırıp zindana attı. Bir başka sütü bozuk yargıç ‘Kızdırmayın beni bebeği de tutuklarım’ dedi. Şimdi kim köpek?

Köpek duraksadı sonra devam etti:

-Şahsen ben köpekler âlemi adına bu pespayeliklerden utanıyorum. Benim soyumda var mı böyle bir şey yapan. Hatta en öfkeli pitbull kardeşim bile bu insansılara ahlak öğretmeni olabilir.

Aslan:

-Hep derim. Çiğ süt içmiş o kadar çok ki! Bizde bile var. Aha bu maymun!

Ağacın dalına kuyruğundan asılmış nazlı nazlı sallanan Maymun, Aslan’ın lafını duyunca az daha kafa üstü çakılıyordu. Kuyruğu ile zor dengeledi:

-Kralım yani insanlara biraz empati yapınca karakterimiz mi bozuldu?

-Tabii Maymun kardeş alınma ama senin de sütün bozuk. Bu ‘insan’ kılıklıları çok taklit ediyorsun.

Maymun:

-Tövbe tövbe yanlış anladınız. Benim sütüm gayet ak hatta aksütlüyüm. Bunu insanlarda arayın. Bak yardım derneği faaliyetine, burs vermeye, kermes yapmaya ‘terör’ diyen canlılar gördünüz. Şimdi ona maymun diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Goril diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Hepimize hakaret. Birader, maymunlar tarihi böyle mukallitlikler görmedi.

SARIĞINI PASPAS YAPAN FÂKİH

Köpek atıldı: -Ya ben hep içlerindeyim. Ne tuhaflıklar gördüm. Bi o mu? Adam okumuş, din kitapları yazmış. Her neyse fakihmiş falan. Yaranayım diye sarığını Saray’a yol yapmış. Hırsızlarla kol kola. ‘Hırsızlık yolsuzluk değildir’ diyor. Saray zeval görmesin diye bir kısım insanları yok edebilirsiniz, diyor.

Aslan:

-Halla halla! Bre mendebur!

-Evet, kralım, müftü öyle de peşindekiler farklı mı? Daha dün gördüm. Yüzlerce örneği var da bunu dün gördüm. Adamcağızın helal mülküne çökmüşler. Poz veriyor başı kapalı iki kadın. Çalıntı koltuklara kurulmuş halde. Tabi başı örtünce hırsızlık caiz oluyor.

Maymun sallantı halinde:

– Bana bakmayın ya! Bunların hepsi sapıttı. Benden beter zıplıyor hopluyorlar. Akıllı biri kalmadı. Kimi kedi ama kükrüyor, kimi sıpa ama kişniyor.  Birader hangimiz böyle komiğiz ya! Hele yalan hele yalan! Ya gerçekten hayvanlar âleminde böyle yalancılar yok ya! Adam beş yıldır olmayan Türk uçağıyla seçim kazanıyor!

Yukarıda tünemiş sessizce dinleyen Kartal dayanamadı:

-Bunlar dini de bitirdi. ‘Yemişim manevi değerlerini!’

Aslan:

-Yahu şimdi insanlara kızarken adil olun. Bu insanların hepsi aynı değil. İyileri de var. İnsan türü deyince ayıp oluyor. Genellemeyelim. Hemen karar vermeyin. Atın iyisi pazarda, insanın iyisi mezarda belli olur.

TWEET NE LAN!

Tilki dayanamadı: -Yok yok hepsi öyle ya! Bana kurnaz der bu insanlar. Bazı zübükler müdür, vali olacağım diye yapmadıkları soytarılık yok. Sinek, pekmezciyi tanır. Şimdi bu masum maymun kardeşim onların yanında melek ya!

Aslan:

-Ülke iyice dibe vurdu. Daha dibi var mı diye eşeliyor seninki! Zübüğün biri gazetecileri tutuklamak için iddianame yazmış. Uykumdan feragat ettim okudum. 200 sayfada tek suç isnadı yok. 345 defa ‘tweet’ örneği vermiş. 200 defa suç diye ‘retweet yaptı’ demiş. Tweet atmakla suç icat etmiş. Yahu tweet suçsa besledikleri 6,000 kişilik trol ordusunun attığı ne? Ya üşütük başgan?

Öküz, yanındaki Sığır’ın kulağına eğildi:

-Tweet ne la?

Sığır:

-Yani kuş dili gibi bir şey. İnsan cinsleri birer dala tüneyip birbirlerine laf yetiştiriyor, kapak çalışması yapıyor.

Öküz anlamadı ama:

-Haa anladım anladım!

Köpek: Vay insan vay! Bu savcı hiç utanmamış mı?

Tilki:

-Peki, hâkimler ne yapmış? Gidip suratına tükürmüşler mi?

Aslan:

-Hayır! Kabul etmiş, sessizce bakışmışlar. Bu insan taifesinin en cibilliyetsizleri yargıçlarmış demek.

Köpek atıldı:

-Bana ‘genelleme yapma’ dedin ama sen genelleme yapıyorsun Kralım! İyi yargıçlar da vardır.

Aslan:

-Evet haklısın. Hepsi değil ama iyiler kodeste.

Koyun:

-Ben de çok dertliyim. Köpek kardeş kadar olmasam da bu ara sıklıkla anılıyorum. Menfaatini düşündüğü için yapılan hukuksuzluklara seyirci kalanlara, ne kadar ‘dilsiz şeytan’ varsa hepsine ‘koyun gibi’ diyorlar.

Allah beni yaratırken yapacağım işleri belirlemiş. Hepsini eksiksiz yaparım. Ne arkadaşımı satarım, ne işimi aksatırım.

YALANLARI AYIKLASAN GERİYE SÖZ KALMAZ

Mesela dün seyrettim. Adam yine çıkmış konuşuyor. İnsanlar ne olduğunu bile anlamadıkları halde hep beraber ‘Hayır’ veya ‘Evet’ diyor. Hatta bunu bile beceremeyip karıştırıyorlar. Biz öyle miyiz? Yani bu insan soyunun yaptıklarıyla soyumuz lekeleniyor. Hele yalan hele yalan! Bütün eşeklikler bize fatura ediliyor!

Önce eşeğin sırtındaki sinekler sıçradı. Sonra dalmış, başka âlemlerde dolaşan eşek başını kaldırdı, kulaklarını dikti:

– Evet, evet, ne oldu biri bi şey mi dedi? (Kimse umursamadı.)

Köpek, aslana döndü:

– İtin olayım sen de kralsın ama tek bir yalanını görmedim! Ama mevkidaşların bir konuşuyor ki… Yalanlarını ayıklasan geriye harf kalmaz.

Aslan:

-Bu insan soyunun sonu geldi. Şerefsizler tanıdığı komşusunu ihbar ediyormuş. Dede torununu sokağa atıyormuş. Nasıl diyordu bir insan şairi: “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi…” Tam böyle oldular.

Koyun:

-Evet evet. Hem birbirlerini yerler sonra da koyun falan derler. Söyleyin Allah aşkına hangi koyun cinsinde böyle duyarsızlık var? Bence bu insanlar birbirlerini bizim adımızla anacağına örnekleri kendilerinden bulsunlar:

SENİ GİDİ YEZİT, VAY NEMRUT VAY!

Aslan:

-Doğru ama ne desinler?

Koyun:

-Mesela ‘Hitler’lik etme’, ‘Vay Haccac Vay’ desinler. ‘Seni gidi Yezid’, ‘Bak gördün mü Nemrut’u, ‘Şerefsiz İbni Sebe’, ‘Haysiyetsiz İbni Selül’… gibi.

Aslan:

-Evet güzel. Bizi pisliklerine bulaştırmasınlar. Yok, arkadaş yok bizde böyle insan!

Daltonların amansız belalısı Red Kit’in sevgili atı Düldül’ün amca kızının teyze oğlu junior Düldül de oradaydı. Yelesini hafif arkaya savurup söze girdi:

-Bakın benim büyük ulu dedem, Red Kit’in mesai arkadaşıymış. Daltonlar ne zaman hırsızlık yapsa tepelerine binermiş. Ama şimdi düşünüyorum da iyi ki bu zamanda yaşamıyor. Hangi bir Dalton’la başa çıkacaktı? Emin olun şimdiki hırsızlar hem Red Kit’i hem de dedemi tutuklardı.

Hüdhüd yukarıdan söze girdi:

-Ama bazı saf hırsızlar var her yeri Türkiye sanıp yurtdışına falan çıkıyor. Sonra doğru kodes. Kral kendini parçalıyor kurtaramıyor. Bakan heyetle kurtarmaya gidiyor çıkaramıyor.

Aslan:

-Yani inanamıyorum olanlara. Türkiye’yi Uzan’lar idare etse daha iyiydi ya! Sadece bir aile götürürdü! Şimdi yüzlercesi.  Başında takke, dilinde aşir… Götür babam götür. Üstüne üstlük bir de analarına küfret! Töbe töbe.

Junior Düldül:

-Yok yok, inanılır gibi değil. Hırsızların en sefalı olduğu zamandayız. Kral onlardan artık vergi de almıyormuş. Eski vergilerini de sıfırlamış.

Kara Karga pat diye atıldı:

-Bi ısırık peynir yüzünden hırsız ilan edilmiştim. Ben melek kaldım arkadaş ya! Ama ne demiş atalarımız: ‘Eşeği ahıra bekçi eden, ahırdaki gürültüden şikâyet etmez.’

YA SEN ZATEN KRALSIN PADİŞAHSIN HER Bİ ŞEYSİN

Ayı Yogi:

-Kralım izniniz olursa ben de birkaç kelam edeyim. Ülke bitti. Bakın ben tr724’ün ekonomi yazılarını kaçırmam. Ekonomi bitmiş. Hukuk bitmiş. Yüz binlerce masum hapiste tutsak. Türkiye dünya’ya rezil oldu. Ama kralın tek gündemi, tek derdi  ‘başkan’ olmak. Ya arkadaş, ne dedin yapmadılar da bir ‘başkan’ olacağım diye ülkeye dayatıyorsun. Etrafında bir tane adam yok ki ‘Yahu zaten başkansın zaten padişahsın, kralsın her bir şeysin’ diyen. Derdin ne senin? diyen…

Aslan:

-Yani etrafındakiler süzme öküz mü demek istiyorsun?

Ayı Yogi:

-Evet ya, düpedüz öküz.

Gölgede yan yatmış öküz hafif gerinerek:

-Şimdi olmadı ama Yogi kardeş. Benim bin yıllık sülalemde böylesi yok. Soyumu rencide ediyorsunuz.

Ayı Yogi:

-Özür dilerim. Ağzımdan kaçtı. Bu insanlar bizim de üslubumuzu bozdu.

AĞACA AYAĞI SIKIŞAN KEDİ

Aslan:

-Yahu içinizde bu insanlardan hiç mi memnun olan yok?

Güney kutbundan bir Penguen toplantıya telefonla katılır: (Birkaç cızırtıdan sonra)

Evet, evet ben insanlardan çok memnunum. Kaç yıldır Türk medyası bana merak saldı. Çok mutluyum. Hukuk askıya alınınca, hâkimler özgürce karar verdiğinde CNN Türk, NTV, Habertürk hemen benim bantları dayıyorlar. Biz de sülalece ekranda bir o yana bir bu yana kırıtıyoruz. Fazla bir atraksiyonumuz yok ama olsun.

Bizlere bir duyarlılar bir duyarlılar ki sormayın. Biz Antartika’da Türkiye’deki haberleri sansürsüz izliyoruz. Güneydoğu’da şehirleri bombalarla dümdüz oluyor. Yüzlerce sivil, kadın ve çocuk ölüyor. Ama Türkiye’nin haberi olmadı. Türk kanalları ağaca ayağı sıkışmış bir kedinin itfaiye ile kurtarılışını yarım saat haber yapıyor. İnsan ölümleri, askerlerin diri diri yakılması altyazı bile değil.

Aslan:

-Evet, son dediğini ben de duydum. Hatta görüntülere baktım. İki gün kendime gelemedim. Canlı canlı askerleri yakıyorlar.

Kartal öfkeli bir sesle: -Daha ötesini söyleyeyim. Yakan haydutları vaktiyle Türkiye’de yakalamışlar. Ama biliyorsunuz cemaatten olmayan hiç kimse hapse atılmıyor ya. Hemen salmışlar. Ya hanginiz demin doğru bir laf etmişti. Bu yargı camiası gerçekten çok cibilliyetsizmiş.

EŞEKTEN ROL MODEL

Eşek ayrı bir alemdeydi, dişlerini göstererek: Ben de, ben de insanlardan memnunum!

Aslan:

-Niye ki?

Eşek:

-Valla ben artık onların rol modeliyim. Taklit eden edene… Ne kadar ben, o kadar büyük koltuk…

Aslan:

-Of ya of ya, havalara bak! Katıra ‘baban kim’ demişler, ‘dayım attır’ demiş. Sen de adam oldun!

Aslan, toplantıda bile tesbih çeken Arı’ya döndü:

-Arı kardeş sen Kur’an’da geçiyorsun ne diyorsun bu olanlara?

Arı:

-Yahu arkadaşlar şu insanlar hakkında konuşup zamanınızı zayi etmeyin. İşinize bakın, daha çok çalışın, zikrinizi yapın, fikrinizi yapın. Zaten Allah onların belasını vermiş ki iyilik yapan insanlara ilişiyorlar. Başka belaya ne ihtiyaç?

Köpek:

-Benim büyük büyük dedem Kıtmir de Kur’an’da geçiyor. O kadar hikmet sahibi değilim ama Arı kardeş doğru diyor. İyiliklere düşman olmak bela olarak kâfi.

MELEKLER BİRBİRİYLE YARIŞIYOR

Junior Düldül:

-Olmaz arkadaş! Ben dünyada da belalarını bulmalarını bekliyorum.

Hüdhüd Kuşu dayanamaz, yukarıdan:

-Eee kader, senin keyfine göre gelsin belalarını versin öyle mi? Senin derdin hevesini tatmin. Zulmedenlerin helak zamanını Allah takdir eder. Sizin hevesleriniz değil!

Aslan:

-Ama benim asıl korkum bunların yüzünden Allah bizi de yerin dibine batıracak.

Hüdhüd Kuşu:

-Yok yok! -Hz. Süleyman duymasın- Ben geceleri çok çok gezerim. Bazı insanlar öyle güzel dua ediyor ki! Hele hapistekiler… Yanlış anlamayın ama ben iyi ki hapse düştüler diyorum. Bu ettikleri dualar o kadar kıymetli ki melekler göklere ulaştırmak için birbiriyle yarışıyor. Başlarına tüm semalardan nurlar yağıyor. Dışarıda kalanlar içeridekiler nelere erişiyor görse onlar da hapis yatalım diye yarışır.

Aslan:

-Ama çok çektiler dolmadı mı çileleri?

Hüdhüd: -Allah, o mahkumlara kendi annelerinden daha merhametlidir. İçeride tutuyorsa sevdiğindendir. Sevdiği insanların varacağı en üst noktaya ulaşmasını, sevmediklerinin de ineceği en alt noktaya düşmesini takdir buyurmuş demek ki. Merak etmeyin o yüzden kurunun yanında yaş inşallah yanmayacak.

ALLAH İZİN VERSİN DALACAM BUNLARA

Sessiz sessiz oturup kısık sesle zikreden Güvercin söze girdi:

-Müsaadenizle ben de konuşayım. Benim asaletim vakti zamanında Sevr’de yaptığım kudsi bekçilikten gelir. O gün bugün barışın sembolüyüm. Benim minik bir tavsiyem var: ‘Sen Güvercin ol, barış ol ki, düşmanını Allah halletsin’.

Kartal: – Ne güvercini, ne barışı ya! Allah izin versin dalacam bunların yedi ceddine!

Hüdhüd Kuşu, Kartala tuhaf bir tebessümle bakıp sözüne devam etti:

-Evet, güvercinin bu sözünü herkes keşke not alsa. Ben fazla konuşmayayım. Kur’an beni konuşturmuş zaten. Bakın ne demişim: “Anlaşılan, şeytan yaptıkları bu kötü işleri kendilerine güzel göstermiş ve onları yoldan çıkarmış, bu yüzden de hak yolu bulamıyorlar.” (Neml, 24) Yani biz barış peşinde koşalım. Gerisi Allah’a ait.

BUGÜN MÜ DESEM YARIN MI DESEM…

Karanlık basıyordu. Aslan yelelerini az karıştırdı:

– Neyse ben size bir insan fıkrası anlatayım da toplantıyı bitirelim.

Bütün hayvanlar dikkatle Aslan’a döndü.

– Eşeğin biri bir rüya görmüş. (Uyuklayan Eşek, adını duyunca dişleri dışarıda dinlemeye başladı.) Rüyasını ormanın bilge Aslan’ına anlatmaya gitmiş:

– Aslan dede, rüyamda ÖTV’siz bir vasıta gördüm. Gemi mi desem, gemicik mi desem, yat mı desem?

– Biraz ilerisinde bir ev gördüm. Yalı mı desem, konak mı desem, Saray mı desem? (Aslan dede her şeyi 3 kere tekrarlamasına sinirlenmeye başlar.)

– İleride bir ormanlık gördüm. Kupon arazi mi desem, AVM mi desem, rezidans mı desem…

Aslan dede, kafasını bilgiç bilgiç sallar, başlamayan rüyayı tabir eder:

– Allah sizin hepinizin belanızı verecek ama bugün mü desem, yarın mı desem, öbür gün mü desem!

(Eski bir hikayenin güncel versiyonu)

[Veysel Ayhan] 6.2.2017 [TR724]

Yokluk Fonu [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Bankalar kredi musluğunu kısıp seçici hareket etmeye başlayınca hükümet, Kredi Garanti Fonu’na (KGF) Hazine’den 23 milyar TL ilave teminat desteği çıkardı. Teminatı gören bankalar, firmalara 250 milyar lira kredi tahsis edecekti. Teminatı zayıf firmalar Hazine’nin kefaleti ile borç alabilecekti. Firma, dolayısı ile kredi batsa bile ödemeyi Hazine yapacaktı.

Masadaki hesap kasadakine uymadı. Bankalar ile KGF arasında mutabakata varılamadığı gibi ‘büyük yatırımcıların akıl hocası’ Fitch hem Türkiye’nin hem de İş Bankası, Yapı Kredi Bankası, Garanti Bankası ve Vakıfbank gibi dört büyük bankanın notlarını düşürdü. Bankaların yeni dönemde ucuz ve bol kredi bulması deveye hendek atlatmaktan daha zor.

550 MİLYAR TL’Yİ BULMAK O KADAR KOLAY MI?

Bankalar şu ana kadar 1,7 trilyon liralık ticarî kredi kullandırdı. Bunun 1,4 trilyon lirası mevduattan, 300 milyar TL’sini yurt dışından karşılandı. Daha ziyade emeklilik fonlarından sağlanan yurt dışı krediler, Türkiye’nin ‘yatırım yapılabilir ülke’ notuna sahip olduğu günlerde alınmıştı. Şimdi bu not kaybedildi. Emeklilik fonları notu çöpe atılan bir ekonomiye kredi açmayacağına göre bankaların hükümetin beklentisine cevap vermesi mümkün değil. Hem 300 milyarlık eski bakiyeyi kapatacaklar hem de 250 milyar TL ilave kredi getirecekler, öyle mi?

Mevduatın yüzde 130’u kadar krediye dönüştü. Dolayısıyla mevduattan böyle bir kaynak bulunamaz. Yurt dışından ucuz para getirme imkânı da kalmadığına göre Hazine kefaleti ile kredi bekleyenler için o kredi hiç gelmeyebilir. Hazine sadece kefil oluyor, nihayetinde parayı verecek olan banka.

İFLASA İMZA ATMAKTAN FARKI KALMAZ

Bankalardaki tablo maalesef tam takır kuru bakır… Bankalar elindeki kıt kaynağı kullandırmaya karar verse bile bu işletmeler için cazip olmayacaktır. Yüzde 15 ila yüzde 18 arasında değişen senelik maliyeti göze alacak kadar ciro artışı ve kârlılık yoksa bu şartlarda kredi almakla iflasa imza atmak arasında fark göremiyorum.

Hazine, yurt dışına çıkıp kredi bulabilirse 250 milyar olmasa bile 20-30 milyar liralık kredi piyasaya arz edilebilir. Bu kredinin gideceği adresler de bellidir. İkitelli Sanayi Sitesi’ndeki oto tamircisi ya da Kırşehir’deki esnaf lokantasına gelinceye kadar Hazine’ye gönderilen not kâğıtlarındaki malum firmalara yetmez o kredi.

3.Havalimanı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Osman Gazi Köprüsü gibi projeleri zaten kamu bankaları fonlamıştı. Şimdi bu firmalar hakkında endişe verici iddialar konuşuluyor ki bankalar aldıkları garanti ile her an Hazine’nin kapısına dayanabilir. Benzeri ihalelerin malî riski tamamen Hazine’nin üzerinde. Yandaşın firmaların batırdığı ve Hazine’nin ödemek mecburiyetinde kaldığı milyarlarca kredi, önümüzdeki günlerde en fazla konuşulacak başlıklardan biri olacak.

2001 KRİZİNDEN BETER OLUR

Türkiye’nin kredi notunun kırık hale gelmesinden sonra bankalar eskisi kadar cömert olmayacak. Zira açığı kapattıkları yurt dışı piyasaların Türkiye’ye bakışı değişti, kredi maliyetleri arttı. Firmaların batık riski ilave edildiğinde bankaların kredi musluğunu açması kolay değil. Hükümet aba altından BDDK sopasını gösterirse kerhen bu krediler verilir. Bankalar batan krediler yüzünden likidite (nakit) sıkıntısı ile karşı karşıya gelir ki o vakit 2001 krizindeki gibi onlarca banka, cenaze levazımatçısı TMSF’ye teslim edilir… Birkaç yakın firmayı iflas ettiği halde yüzdürmek üzere girilen o tünelden vatandaşın ödediği vergilerle bankaların zararları karşılanarak çıkılabilir. Neticede millî gelirin dörtte biri buharlaşır.

İŞ BANKASI’NDAN VAZGEÇMİYORLAR

Yerli Pravda Sabah gazetesinde geçen hafta bir makale yayımlandı. Makalede Milli Piyango, Halkbank, Vakıflar Bankası ve Ziraat Bankası’nın yeni kurulan Türkiye Varlık Fonu’na devredileceği belirtiliyordu. İş Bankası da bu minvalde mercek altına alınmış. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi müşaviri Yiğit Bulut 2016 başlarında İş Bankası’na el konulacağını söylemişti. O günden beri ne BDDK ne de savcılar Bankacılık Kanunu’na göre alenen suç olan bu sözlerin hesabını sormadı, soramadı. O defteri kapatmadı hükümet. CHP ile yine İş Bankası üzerinden hesaplaşabilirler.

Fona kaynak bulamayınca böyle bir formül düşünmüş olmalılar. Vakıfbank’ın zaten TOKİ müteahhitlerine verdiği kredilerde batık oranının hayli yüksek olduğu biliniyor. Halkbank’ın ismi maalesef ABD’de yürütülen kara para soruşturmalarında geçiyor. Kim bilir, fona devir kararı ile bütün çetrefil meseleler kökünden halledilmiş olur!

NİTEKİM DÜN AKŞAM SAATLERİNDE MEDYAYA ZİRAAT BANKASI’NIN, PTT’NİN, BOTAŞ’IN, ETİ MADEN’İN, ÇAYKUR’UN VE TÜRKSAT’IN ARALARINDA OLDUĞU KAMU ŞİRKETLERİNİN VARLIK FONU’NA DEVREDİLDİĞİ, ÜSTELİK BU FONUN YÖNETİM KURULUNDA DA YİĞİT BULUT’UN OLDUĞU HABERİ DÜŞTÜ. BÖYLECE HAZİNE TAMAMEN SARAY’A BAĞLANMIŞ OLDU. MEMLEKETTE YİĞİT BULUT’TAN BAŞKA ‘İKTİSATÇI’ BULAMAMIŞ OLMALARI İSE İŞİN BİR BAŞKA YÖNÜ…

412 ŞUBE KAPANDI, 4 BİN 505 BANKACI İŞSİZ

Birkaç büyük bankanın açıkladığı fiktif kârların yüksek çıkması derinlerdeki mayınları görmenize mani olabilir. Geçen sene 412 şube kapatıldı, 4 bin 505 bankacı da işsiz kaldı. Para kazanacağı bir tezgâhı niye kapatsınlar! İşten çıkarmalar 2016’nın son üç ayında hızlandı. Zira bankalar da önünü göremediği için tasarruf tedbirleri alıyor.

Vatandaşa gelince… Parası olan dolardaki her düşüşü alım fırsatı olarak görmeye devam ediyor. 27 Ocak ile başlayan haftada 800 milyon dolar daha alındı. Bankalardaki döviz mevduatı 143 milyar doları aştı. Mütemadiyen artış var.

Eski günlerin geri gelmeyeceğinin herkes farkında.

Londra’daki Hintli Herif, Galip Öztürk, Sedat Peker, dolandırıcılıktan mahpus Fadıl Akgündüz ve ABD’de 75 sene hapis talebi ile hâkim karşısına çıkarılan Reza Zerrab’ın dışarıdaki adamlarından destek almayı düşünürlerse hiç şaşırmam.

Varlık Fonu’nun ilk günden Yokluk Fonu’na döndüren ‘üst akıl’dan her şey beklenir.

[Semih Ardıç] 6.2.2017 [TR724]