Birileri bilinçli olarak hazırladıkları bir 'virüsü' insanların beynine attı. [Av.Nurullah Albayrak]

AÇIKLAMA

AKP milletvekili Bekir Bozdağ, 15 Ekim 2017 tarihinde twitter yoluyla Hizmet Hareketi'ne ve sevenlerine yönelik hezeyan dolu açıklama yapmıştır. Tamamen hezeyan ürünü olan bu açıklamaların nedeni, ne yazık ki toplumun bir kesiminin de gerçeklerden kopmasına neden olan hayal ürünü düşünce ve inanışlardır.

Daha önce TBMM'de yaptığı bir açıklamada "Fetullah Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir. Seversin, sevmezsin ama değerli bir insandır, bilge bir insandır. Bu ülkenin milli ve manevi değerlerine bağlı nesillerin yetişmesi için hizmet yapıyor." diyen; her ebeveyn için olduğu gibi en değerli varlığı olan çocuklarını Hizmet Hareketi ile irtibatlı okullara emanet ederek güvenini ortaya koyan Bozdağ, bugün bu harekete ve fertlerine, sarsılmaz olduğuna inandığı yanlış düşünceleri nedeniyle hakaret etmekte ve iftira atabilmektedir.

Atılan iftiraların, yapılan hakaretlerin Bozdağ'ın sahip olduğu bilgiyle ya da öğrendikleriyle izah edilmesi mümkün değildir. Elbette Hizmet Hareketi mensuplarının hataları, kusurları hatta kasti yanlışları olabilir. Ancak hiçbirisi bu açıklamaların karşılığı olamaz.

Ne yazık ki toplumun beynine atılan bu virüs insanların hayaller görmelerine, gerçeklerden kopmalarına, saplantı içinde yanlış düşüncelerinin peşinden gitmelerine neden olmaktadır. Başkalarının görmediğini gördüğünü, bilmediğini bildiğini zanneden bu insanlar düşüncelerinin sorgulanmasına da tahammül edemezler. Eğer tahammül edebilselerdi bizler de tüm sorulara açık yüreklilikle cevap verebilirdik.

Umut ediyoruz ki, beyni kemiren bu virüs topluma daha fazla zarar vermeden bir an önce kurtuluruz.

Saygılarımızla…

İsraf ekonomisi veya tüketim çılgınlığı [Dr. Hüseyin Kara]

Her şeyi hesapsız ve dengesiz harcama alışkanlığı olarak tanımlanan israf, Allah’ın sevmediği bir sıfattır. ( A’raf, 7/31 )  Cimriliğin zıttı olan israf, aynı zamanda Allah’ın verdiği nimetlerin yerli yerinde kullanılmayıp kadr ü kıymetini bilememenin de adıdır. İnsanın yoktan yaratılması sonrasında dünyada yaşadığı müddetçe tüketeceği rızkı da beraberinde takdir edilmiş olup ( Hûd, 11/6 ) o rızkın sevk ve idaresi bir imtihan aracı olarak onun iradesine bırakılmıştır. İnsan ya bu nimetleri hoyratça kullanacak, har vurup harman savuracak veya o nimetlerden ne kendisi ne de başka birilerinin istifade etmesine müsaade etmeksizin cimrilik yapacak veyahut da her ikisinin ortası olan iktisat yolunu tercih edecektir. Yani gerçek insan müsrif de cimri de olmayıp muktesit olacaktır. İslam dini ifrat ve tefrite karşı olduğundan, her işin ortasını tavsiye etmiştir. Ümmet-i vasat olma keyfiyeti de bunu gerektirmektedir. (Bakara,2/143 ) Aşırılıkların artısı, eksisi kadar tehlike arz ettiğinden İslam dini eldeki nimetleri harcamada cimrilikle israfı aynı tutmuş ve her iki davranış biçimini de sevimsiz olarak  ilân etmiştir.(İsra, 17/29 )
       
Allah’ın (c.c) kâinatı sevk ve idare etmedeki icraatlarında israfın hiçbir çeşidi bulunmadığı gibi gönderdiği peygamberlerin hepsinin israfa karşı çok ciddi bir duruş sergiledikleri müşahede edilmektedir. Peygamberlerin içinde ne bir cimri  ne de bir müsrif bulamazsınız. Çünkü ilâhî dinler hep orta çizgiyi takip edip muktesit olmayı tavsiye etmiş ve insanları ifrat ve tefritten sakındırmıştır. Ümmetlerin başındaki peygamberler de bunu yaşayarak göstermişlerdir.  Ellerinde pek çok nimet olsa bile, hiç aşırılığa girmeden düz bir hayat yaşamışlar ve başladıkları gibi hayatlarını bitirip ruhlarının ufkuna öylece yürümüşlerdir. Çünkü Allah’ın sevmediği sıfatlar peygamberlerde olamazdı.  Dahası;  beşer tarihinde pek çok kavimin yerle bir edilmesine israflarının sebebiyet verdiği görülmektedir. Kur’an-ı Kerim bu sefahetleri sonucu batırılan fert ( Kasas, 28/81 ) ve ümmetlerin ahvalini pek çok ayette anlatmaktadır.( Hicr, 15/ 72,73 )  Zira Allah; israfı,  verdiği nimetlere karşı bir duyarsızlık ve şükürsüzlük ile birlikte kulların küstahlığı olarak görmekte ve daha dünyada iken bu müsrifleri cezalandırmaktadır.  Yüce Allah ayrıca verdiği nimetlerden herkesi ahirette  de hesaba çekeceğini ilân etmektedir.(Tekâsür, 102/8 )  

Nimetlerin azlığı da çokluğu da dünya hayatının imtihan unsurları içerisinde mütaala edilince; fakirliğe sabretmekle veya zenginliğin hakkını vererek dünyada yaşarken cennetler peylenebilir. Bunun zıttı olarak; fakirliğe isyan edip Allah’ın taksimatına razı olmayanların cehenneme yuvarlanmaları mukadder olduğu gibi, zenginliği Karun-misal kendinden bilip de şımaranların servetleri de onları cehenneme götürür. Burada öne çıkan duygu; nimetin azlığına veya çokluğuna kulun bakış açısının doğru veya yanlış olmasıdır. Yoksa nimetin kendisi değildir. Geçici olduğu kadar bir imtihan sahnesi olan dünyada; nimetin fazlasına şükür, azına kanaat etme duygusu ancak mümince bir yaklaşım olarak takdire şayandır. 

Günümüz dünyasında müslümanlarla gayr-i müslimler arasında israfın; ortak bir insanlık konusu olarak ele alınması gerektiğine inanmaktayız. Zira globalleşen bir dünyada israf gibi önemli bir konu tek başına hiçbir milletin çözeceği bir mesele gibi durmuyor. Hele gelişen iletişim araçları ile yapılan reklamlar israfı öyle körüklemektedir ki nerede ise önüne geçilemez bir hal almış durumdadır. Hayat, ivedi ihtiyaçlara göre değil de bir türlü doymak bilmeyen hazlara göre dizayn edilmiş görünüyor. Bir tarafta açlık sınırında yaşayan milyarlar, diğer tarafta ise israfın çılgınlığı ile hayat sürenler arasındaki uçurum gün geçtikçe büyüyor. Aslında ilerleyen bilim, dünyada teknolojiyi de beraberinde geliştiriyor. Teknoloji de üretimi çoğaltıyor. Artan dünya nüfusuna göre rızıkların da çoğalması elbette kolaylaşıyor. Ancak bu çoğalan rızıkların insanlar arasındaki dağılımı hakkaniyet üzere olmadığından bir türlü açlığın ve sefaletin önüne geçilemiyor. Dünyada üretilen rızıklar açları da doyurmaya yetecek seviyede olmasına rağmen açlık ve çaresizlik gün geçtikçe artıyor  ve yoksullar çoğalıyorsa; bu ters orantılı durum, hiç de insanlığın hayrına gözükmüyor. Bir taraftan kapitalist dünyada birileri maddi güç elde etmek için devamlı üretmekte, diğer yandan ürettiklerini aslî  ihtiyaçmış gibi reklam yolu ile dünyaya pazarlamaktadırlar. Müşterilerin müsriflikleri ile yan yana gelen bu durum, normal bir ticaretmiş gibi algılanmakta, sanki alan da satan da memnun gibi görülmektedir.Aslında vaziyet hiç de öyle değildir.

Kanaat kültürünün müslümanlar tarafından bile nerede ise hatırlanmadığı bir ortamda, başkalarından kanaat etmesini beklemenin  anlamsız bir bekleyiş olacağının farkındayız. Ancak beşerin ortak su-i istimallerine gelecek  belaların,  I. ve II. Dünya Savaşları’nda olduğu gibi toplu olacağından şüphe edilmemelidir. Çünkü suç umumî olunca bela da umumî olacaktır. Görünen o ki; insanlık, bugün en önemli sınavını israflar karşısında verirken,  kaybediyor ve de kaybettiğinin  farkında değil gibi görünüyor. Tüketim çılgınlığı dünyanın her yerinde normal karşılanıyor. Ne devletler, ne milletler ve ne de fertler asrın bu tehlikeli israf hastalığının teşhisine de tedavisine de yanaşmıyor. Allah’ın hoşlanmadığı bu israf anlayışı ile insanlık daha nereye kadar gidebilir!

Hz. Bediüzzaman’ın II. Dünya Savaşı’ndan tam iki yıl önce kaleme aldığı İktisad Risalesi’nde temas ettiği hakikatlere  bakılınca israfın ve şükürsüzlüğün insanlığa ne kadar ağır faturalar ödettiği çok açık bir şekilde görülecektir. Burada insanların yaptığı en büyük yanlışlığın, gerçek ihtiyaç olmayan nimetleri, ihtiyaç listesine dahil etme hatasıdır ki;  bu, israfın en sevimsizidir. Böyle bir israf cürmünü işleyenlerin hem dünyada hem de ukbâda cezalandırılmaları da normaldir.

İsraf denince, akla ilk gelen rızıkların ve imkânların heder edilmesi olmakla beraber; aslında israf edilenlerin başında insan ömrü gelmektedir. Zira en büyük nimet hayat nimetidir. En pahalı sermaye ömür sermayesidir ki yedeği bulunmamakta, tekrarı olmamaktadır. Diğer rızık nevinden nimetler bu hayatın etrafında şekillenmektedir. Her gün geçirdiğimiz 24 saatlik gece-gündüz vaktimizi bir incelemeye tabi tutsak; ne kadar zaman israfı yapıldığı ortaya çıkacaktır. Buna haftaları, ayları ve yılları eklesek karşımıza çok vahim israf tabloları çıkacaktır. Fanî dünya hayatında insana verilen bu ömür sermayesi ile bakî olan ahiret yurdu kazanılması gerekirken zamanı israfa kurban etmek hiç de akıl kârı değildir. Sonradan pişmanlığın çare olmadığı bu vakit israfının dünyada telafisi olmadığı gibi mahşerde sorulacak ilk sorular arasında ‘Ömrünü nerede harcadın?’ suali ile karşılaşmak da vardır. Ancak, bu konuya mümince bakıldığında Allah’ın müminlere merhametinden dolayı ömürlerini bir dönem israf edenlerin de Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmemelerini ve O’nun günahları affedeceğinin müjdesi  görülmektedir. ( Zümer, 39/53 )

Gözlerden kaçan diğer israf çeşitlerinden ikisi de şüphesiz kelâm ve kalem israfıdır. Allah’ın sadece insanlara lütfettiği bu iki nimetin ( Rahman, 55/4), ( Alak, 96/4 ) israf edilmeden yerli yerinde kullanıldığı söylenemez. Önemine binaen insanın ağzından çıkan her şeyi melekler kaydediyor.( Kaf,50/17,18,19 ) Yazdıklarını da kendisi zaten kaydedip meleklere yardımcı oluyor. Bugün insanlar bu iki nimetin israfında adeta yarış halindedirler. Konuşma ve yazma nimetine kendi cinslerinden şükretmesi beklenen insanın, tam tersi bir istikamette bu nimetleri de israfa kurban ettiği görülmektedir. Konuşmuş olmak için konuşmanın, yazmış olmak için yazmanın revaç bulduğu bir dünyada bu iki nimetin israfından kurtulmak nerede ise imkânsız görünüyor. Konuşup yazmayı hikmet, düşünüp susmayı tefekkür olarak gören bir dinin mensupları bile ehl-i dünyayı taklitte sınır tanımıyorsa buna da israf-ı kalem ve israf-ı kelâm denir. Hele bir de bu kalemlerle  ve kelâmlarla haram işleniyor, iftira ve tezvirat yapılıyorsa…

Sonuç olarak; Yeryüzünde halife unvanıyla bulunan insanoğlu, kendi hayatı ile beraber başkalarının hayatını da israf etmeksizin emanetlere riayet prensibi ( Ahzâb,33/72 ) ile hareket edip;  hem yeryüzünü hem de gökyüzünü kirletmekten kaçınıp, muktesit yaşamalıdır.                   

[Dr. Hüseyin Kara] 16.10.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Yeryüzü mirasçısının dördüncü vasfı [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Mirasçının dördüncü vasfı için; “Onun, kâinat, insan ve hayat mülâhazalarını bir kere daha gözden geçirip yanlış ve doğrularını kritik etmesidir.” diyor. Bunun için de üç husus üzerinde duruyor:

Aslında Hocaefendinin özlü ifadelerle, genişçe anlattığı bu meseleyi 1920’de Bediüzzaman Hazretleri, Buharî hadis-i şerifinde geçen “Hak ulvîdir, onun üzerine çıkılmaz, o, mağlup edilmez” ifadesine karşı, “Madem Hak ulvîdir, neden kâfirler Müslümanlara, kuvvet de  Hakka galipdir?” diye sorulan bir suale dört nokta ile cevap verirken ele alıyor. Şu günlerde bile geçerli olan bu soruyu, 1925’te Azerbaycan’da yazılan tarihî “Ali ile Nino” romanında da rastlıyoruz. Halbuki Üstad  Hazretleri bunun cevabını 1925’ten  beş sene önce “Lemaat” isimli manzum şaheserinde vermiş. Anladığımız kadarı ile aktarmaya çalışacak olursak: Hak davâ ayrıdır; onu tahakkuk ettirecek hak vesileler ayrıdır. Dava hak olsa bile vesilesi bâtıl olursa, karşısındaki hak vesileler karşısında mağlup olur. Aslında mağlup olan Hak dava değil; bâtıl vesilelerdir. Yani işin özünde yine galip gelen hak vesiledir…

Ayrıca her Müslümanın her vasıf ve sıfatı Müslüman olması, meşru olması gerekir ama maalesef realitede tam tersi olabiliyor. Müslüman olmayanlarda da Müslümanlığa yakışır meşru vasıf ve sıfatlar bulunabiliyor.

Üstad Hazretlerinin bu hususu İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde işaret ettiği üzere: İlk insan Hz. Adem Aleyhisselam bir peygamber olduğu gibi ondan sonra 124 bin veya 224 bin peygamber geldiği rivayet ediliyor. Bu yüce rehberler Altı İman esasının yanında ahlâkî güzellikleri insanî evrensel değerleri de getirdiler ve bizzat yaşayıp temsil ettiler. Daha sonra insanlar itikadî esasları unutup putlara da tapsalar, toplumlarda örf, âdet, kültür ve gelenek halinde gelen bu güzel vasıf ve sıfatları yaşamaya devam ettiler. Yani Müslüman olmayanların da bu sebeple güzel vasıfları olmaktadır. Şimdi eğer Müslümanda bu güzel ve meşru sıfatlar yoksa, karşı tarafta da varsa, karşı karşıya gelince onlar galip oluyor. Aslında o hak vasıflar gâlibiyeti sağlıyor.

Üçüncü olarak Cenab-ı Hakkın Kelam sıfatından suhuflar, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an gelmiş ve dini kanun ve prensipleri ortaya koymuşlardır. Bunları yaşamanın mükâfatı esasen âhirettedir. Elbette bunların dünyada da çok faydaları vardır ama sonsuz âhiret saadetine göre dünyevîler  çok az sayılır. Uymamanın cezası da âhirettedir.

Cenab-ı Hakkın İrade sıfatından da tekvini kanunlar gelmiştir. İnsanlar yanlışlıkla bunlara tabiat kanunları gibi isimler taksalar da bunlar Allah’ın koyduğu değişmez prensiplerdir. Bütün fenler, teknikler ve teknolojiler işte bu kanunların neticesidir. Bu kanunlara uymanın mükafaatı dünyada olduğu gibi uymamanın cezası da dünyadadır… Eğer Müslümanlar çağları ile yüzleşip hesaplamamışlarsa, çağın gerisinde kalmış, başkaları tarafından çiğnenip geçilmişlerdir…

Onun için M. Fethullah Gülen Hocaefendi Yeryüzü mirasçısının dördüncü vasfı hakkında şunları söylüyor: “Onun, kainat, insan ve hayat mülahazalarını bir kere daha gözden geçirip yanlış ve doğrularını kritik etmesidir. Bu hususta şunları zikredebiliriz:

“1-Kainat, sık sık müracaat edilmek üzere Allah tarafından gözler önüne serilmiş bir kitap; İnsan, varlığın derinliklerini rasat etmeye açık bir menşur ve bütün dünyaların şeffaf bir fihristi; Hayat da bu Kitap ve bu Fihrist’ten süzülen, süzülüp İlahî beyanda yankılanan mânaların temessülüdür. Eğer Kâinat, İnsan ve Hayat televvünleri itibariyle farklı fakat aynı hakikatın değişik yüzleri ise –ki öyledir- bunları birbirinden ayırmak, hakikatın âhengini bozacağından varlığa da insana da haksızlık ve saygısızlık demektir.

“Evet, Cenab-ı Hakkın Kelâm sıfatından gelen beyanını okuyup, anlayıp, itaat ve inkıyadda bulunmak bir vecibe olduğu gibi ilmiyle planlayıp, kudret ve iradesiyle de var edip ortaya koyduğu topyekün eşya ve hâdiselerde tanınıp anlaşılması, anlaşılıp mutabakat yollarının tesbit edilmesi vazgeçilmesi imkânsız bir esastır. Evet, O’nun Kelam sıfatından gelen Furkan-ı Azümüşşan, bütün varlığın ruhu, dünya ve ukbâ saadetinin biricik kaynağı; Kainat Kitabı da bu gerçeğin cesedi, temsîli ve hâvî bulunduğu değişik ilim dalları itibariyle, dünya hayatının doğrudan doğruya, ukbâ hayatının da dolayısıyla çok önemli bir dinamiğidir.

“2-Gerçek insanî derinliklerin, duygu, düşünce ve karakterde aranması lâzım geldiği gibi onun Hakk’ın nazarında ve halkın yanındaki itibarı da yine bu hususlarda aranmalıdır. (…)  Zira Hakk da, halk da insanları insanî vasıfları, üstün karakterleriyle değerlendirir ve ona göre mükâfatlandırırlar.

“3-Meşru ve hak olan bir hedefe ulaşmanın vasıfları da yine hak ve meşru olmalıdır. Evet, İslâmî çizgide olanlar için her işte gâye-i hayalin (hedefin) meşru olması bir hak, o hakka ulaşmada baş vurulacak vesilelerin meşrûiyyeti de bir vecibedir. Hak rızası ve Hakka vuslat, ihlas ve samimiyet olmadan elde edilemeyeceği gibi, İslâma hizmet ve Müslümanları gerçek hedeflerine yönlendirmek de katiyen şeytanî yollarla gerçekleşemez. Hatta bazen bunun aksî mümkün görülse de, bâtıl yollarda itibarını tüketerek Hakkın iltifatını ve halkın teveccühünü yitirmiş kimselerin, uzun süre başarılı olmaları katiyen düşünülemez.”

Onun için yeryüzü mirasçıları bu hususlarda çok dikkatli ve çok titiz olmaları gerekmektedir.

[Abdullah Aymaz] 16.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Yine bir aralık ayında bu melanet süreç Rıza davası ile mi bitecek? [Faruk Mercan]

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi Tahran'da kahkaha atarken gösteren fotoğrafta, yanında Saray'daki şahıs var. Ruhani'nin kulağına eğilip bir şey söylüyor Saraydaki şahıs ve Ruhani kahkaha atarak gülmeye başlıyor.

İran'da yayınlanan “İtimad” gazetesi, “Türkiye; Suriye ve Irak'ta İran'ın pozisyonuna geldi. En önemli gelişme, iki ülke Genelkurmay Başkanının karşılıklı ziyaretleri” diyor. Bir başka İran gazetesi “Cihan Zanat” şöyle yazıyor: “NATO tarihinde ilk kez bir NATO ülkesi İran ile askeri anlaşma imzaladı.”

İran devriminden bu yana ilk kez Türkiye'nin bir Genelkurmay Başkanı İran'a gitti. Elbette, Saraydaki şahıs tarafından gönderildi. Türkiye, bundan sonra İran ile ticaretini Türk lirası ile yapacakmış, bu ticaret 30 milyar dolara çıkacakmış. Saraydaki şahıs, bunu da ilan ediyor.

Batı dünyasında önde gelen Türkiye uzmanlarından biri olarak kabul edilen Henri Barkey, “The American Interest” sitesinde 11 Ekim 2017 günü yayınlanan makalesinde, Saraydaki şahsın Türk Silahlı Kuvvetler kadrolarının yarısını tasfiye ettiğini belirtiyor. Barkey, bir şey daha yazıyor: Suriye'de IŞİD'in bertaraf edilmesinden sonra, Amerika İncirlik Üssü'nü kapatacak.

Zaten, önemli bir NATO gücü olan Almanya, askerlerini İncirlik'ten çekti. “New York Times” gazetesinin cuma günü “yazı işleri kurulu” imzasıyla yayınladığı “Türkiye'ye dair acil sorular” başlıklı makaledeki tesbit de çarpıcı: Türkiye artık insanları rehin alan bir rejim ve güvenlikleri tehlikede olan İncirlik'teki yaklaşık 50 nükleer silah acilen taşınmalı.

Türkiye'nin giderek Rusya ve İran'ın güdümüne girmesinin, Saraydaki şahsın Putin ve Ruhani'ye rehin düşmesinin perde arkasındaki en önemli sebeplerden biri New York'taki Rıza Sarraf davası...

Bir ay önce, 11 Eylül 2017 günü yayınlanan “Rıza'nın gerçek patronu bağırıyor, ama kurtulma şansı yok” başlıklı yazıda vurguladığım hususları, “Washinton Post” gazetesi yazarı David İgnatius, 12 Ekim 2017 günü köşesinde yazdı.

Evet, Saraydaki şahsın Amerika'ya yaptığı seyahatlerin bir numaralı gündem maddesi Rıza'yı kurtarmaktı. David İgnatius, Saraydaki şahsın Rıza'yı kurtarmak için olağanüstü bir kampanya yürüttüğünü anlatırken çok çarpıcı bilgiler veriyor. Mesela, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile 21 Eylül 2016 tarihinde yaptığı 90 dakikalık görüşmenin yarısı Rıza için Biden'e yalvarmakla geçiyor. Davayı açan savcı Preet Bharara'nın “Gülenci bir maşa” olduğunu ve görevden alınmasını isteyen Saraydaki şahsın eşi de Joe Biden'ın eşi ile yaptığı görüşmede, Rıza'nın serbest kalması için yardımını istemiş. Saraydaki şahıs, Başkan Barack Obama'dan da iki sefer talep etmiş Rıza Sarraf'ın serbeste kalmasını...

Saraydaki şahıs, Trump daha başkan seçilmeden Trump'ın ekibinden Michael Flynn'e kancayı taktı, paralar ödedi. Flynn görevden alınınca bu planı suya düştü ve Rıza davası ilerlemeye devam etti.

Rıza davası ilerledikçe, Saraydaki şahsın korkusu artıyor. Çünkü, hapishaneden çıkaramazsa, Rıza'nın herşeyi itiraf edeceğini çok iyi biliyor. Rıza, Türkiye'deki hapishaneden çıkmak için onu tehdit etmiş ve iki ay içinde serbest kalmıştı.

Şimdi, “Rıza'yı itirafçı yapıp bana karşı kullanacaklar” diye bağırmasının sebebi bu... Çünkü Rıza'yı çok iyi tanıyor. Eşinin ismini dosyaya bizzat Rıza'nın avukatının koydurduğunu da biliyor. Rıza'nın Emine Erdoğan ve oğlu Bilal'e yaptığı ödemeler dosyada...

Dosyada birşey daha var. “Türkiye'nin cari açığının yüzde yirmisini ben kapattım” diyen Rıza'nın Saraydaki şahıs ile görüşmeleri ve ondan aldığı talimatlar... “New York Times”ın Manhattan'daki davaları izleyen yargı muhabiri Benjamin Weiser ve Patrick Kingsley'in imzasını taşıyan 14 Ekim 2017 tarihli haberde, Rıza Sarraf'ın Saraydaki şahısla yaptığı görüşmelerin detayları var. 2012'de Türkiye'de yaşanan ekonomik sıkıntı üzerine Saraydaki şahıs Rıza Sarraf, Zafer Çağlayan ve Halk Bankası genel müdürüne bu görevi veriyor.

Şimdi anlıyıorsunuz değil mi neden Türkiye'de Amerikan konsolosluklarında çalışan bazı sivilleri tutuklatıp ajan diye ilan ettiğini?.. Bunları rehine olarak Rıza davasına karşı kullanmak için. Bir Olağanüstü Hal kararnamesine koydurduğu madde ile, kendisine tutuklu takası yetkisi verdi. Rıza davası işte bu kadar uykularını kaçırıyor.

Neymiş bu sivil şahıslar Cemaat ile irtibatlı olarak ajanlık yapmışlar ve 15 Temmuz darbesinde rol almışlar. Bunlar hikaye... Yalanlarını, hezeyanlarını, paranoyalarını artık bütün dünya biliyor. Düşman bellediği herkesi, özellikle de rehine olarak tutuklattığı insanları ajan ilan etmesi tamamen New York'taki mahkemede Rıza'nın patronu olarak ilan edilmesine karşı yaptığı ön hazırlıklar...

''Trump, Washington'daki olayda korumalarım hakkında tutuklama kararı çıkarılması üzerine benden özür diledi” dedi, anında Beyaz Saray tarafından yalanlandı. Aynı taktiği Obama'ya karşı uygulamıştı. Bu yalanlarını bilen Suudi Kralı da artık ona güvenmiyor.

Putin ve Ruhani onun yalanlarını bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar, ama rehin almış durumdalar ve kullanabildikleri kadar kullanacaklar. Putin ve Ruhani'ye rehin düştüğünden beri, Esad aleyhine bir sözünü duydunuz mu? Ukrayna'ya gitti, “Kırım'ın ilhakını tanımıyoruz” dedi, Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova hemen cevabını verdi: “Bu sözleri hiçbir şeyi değiştirmez.”

Artık hayatı iki şeyin etrafında dönüyor Saraydaki şahsın: Rıza'yı Manhattan hapishanesinden kurtarmak ve Hizmet hareketine dünyada olabildiğince zarar vermek... En son Sırbistan'a gitti, Hizmet'i kastedip, “Bunları Balkanlar'dan da söküp atacağız” dedi. Kendisini Makedonya Kralı İskender zannedecek kadar zavallı bir ruh hali... Rakka'ya girip halifeliğini ilan etme projesi Amerika tarafından engellenince gözünü Afrika ve Balkanlara dikmiş durumda...

Başkan Trump'a yaptığı bütün yağcılıkları boşa gitti. O yüzden “ABD bizi feda etti. Amerika'yı Ankara'daki büyükelçi yönetiyorsa yazıklar olsun... Beni hedef alanlar Obama ekibi. Bu büyükelçiyi de Obama atamıştı” diye atıp tutmaya başladı. ABD Dışişleri Bakanlığı hemen cevabını verdi: “Ankara'daki büyükelçi en değerli diplomatlarımızdan, Beyaz Saray'ın da tam desteğine sahip...”

Putin de onun gerçek yüzünü çok iyi biliyor. Daha yakın zamanda Rusya ile yaşanan krizde Putin Saraydaki şahsı kastederek, “Allah onu cezalandırıyor” demişti. Doğru söylemişti Putin, Allah Saraydaki şahsı cezalandırıyor. Putin de bu fırsatı Rusya için kullanabildiği kadar kullanacak...

Türkiye'yi bu kaosa sürükleyen olaylar serisi Rıza'nın gözaltına alınıp tutuklandığı bir Aralık ayında başladı. Şimdi New York'taki Rıza davası 27 Kasım'da başlıyor ve muhtemelen bu yılın Aralık ayında karar çıkacak. Davaya bakan Federal Hakim Richard Berman, bütün hazırlıkları davanın bu yılın Aralık ayında bitmesine göre yaptı. Kaderin cilvesi, bir Aralık ayında Rıza ile başlayan bu melanet süreç, yine bir Aralık ayında Rıza ile bitecek gibi görünüyor.

Böylece, New York Üniversitesi öğretim üyesi ve Orta Doğu uzmanı Prof. Alon Ben Meir'in ifadesiyle, “Türkiye'ye ihanet ederek, zalim ve acımasız bir saltanat kuran” Saraydaki şahsın bu kirli imparatorluğunun ipini ilk Rıza çekmiş olacak... Ondan sonraki çözülmeyi görmeye hazır olun...

Prof. Alon Ben Meir, “Sahte dindar” ilan ettiği Saraydaki şahsı çok güzel anlatıyor. Prof. Meir'in Saraydaki şahsa yönelik yayınladığı açık mektuptaki şu ifadeleri onun bütün dünyada nasıl anılacağını gösteriyor:

“Türkiye’de nüfusun yoksulluk oranı yüzde 22.4, yani nüfusun dörtte biri (20 milyon). Bu, bilmek ve duymak isteyeceğiniz bir gerçek değil; Türkiye’nin ekonomik mucizesinin harikası hakkında şişirilmiş egonuza uyacak şekilde bu gerçeği inkar ediyorsunuz. Tutukluların haklarını çiğnediniz, polis vahşetini ve şiddetini restore ettiniz ve sivil ve siyasi haklarla özgürce oynadınız. İnsan Hakları İzleme Örgütü dünya raporuna göz attınız mı? Sizin gözetiminizin altında hükümetin haksız surette sözde konuşma suçları yargıladığını ve keyfi terör yasalarını uyguladığını belgeleyen? Sıradan Türkler, birilerinin konuşmalarını dinlediğinden korkuyorlar, ve düşünceleri için soruşturulma korkusu olmadan tweet bile atamıyorlar... Batı’ya kibirli küstahlık gösteriyorsunuz, Almanya’yı destekçilerinize miting izini vermedikleri için Nazi önlemleri kullanmakla itham ediyorsunuz yalnızca kendi gücünüzü ve etkinizi sergilemek ve büyük egonuzu besleyebilmeniz için. Muhalefet ve protesto kavramı yabancı topraklarda bile size tamamen yabancı olduğundan, korumalarınızın Washington ve New York’taki barışçıl protestocuları utanmadan dövmelerini izlerken açık hoşnutluk sergilediniz. Bir çok güvenilir rapor, İŞİD’den petrol satın aldığınızı ve bu sayede onları maddi olarak desteklemekle birlikte binlerce gönüllülerin Türk sınırından Suriye’ye geçerek kendi saflarına katılmalarına izin verdiğinizi iddia ettiler. İslamcı yönleri binlerce masum insanın hayatından daha önemli olduğundan, IŞİD’in iğrenç suçlarını görmezden geldiniz. Sahte dindarlığınızı sosyal hürriyetleri sınırlayarak ifade ettiniz... Bin 100 odalı ‘Beyaz Saray’ inşa etmek de dahil olmak üzere, yanlış Osmanlı imajını halkın bilincine sokmaya çalışıyorsunuz. En son projeniz Çamlıca Camii idi, artık İstanbul’un en büyük camiisi... Güce susadıgınızdan kör olmuşsunuz ve kendi vatandaşlarınıza ihanet ediyorsunuz... Halkınızın size olan güvenini boşa çıkarttınız. Artık sizin kamu hayatından ayrılmanızı beklemek zorunda kalacaklar tekrar nefes almak, tekrar düşünmek ve, evet, tekrar hayal etmek için...”

Evet, bu büyük ihanet döneminin bitmesini milyonlarca insan bekliyor.

[Faruk Mercan] 16.10.2017 [Samanyolu Haber]

Nurettin Topçu: "Kin ve din birleşmez" [Ali Emir Pakkan]

Silivri veya sürgüne götürecek fikirler!

Nurettin Topçu (D. 7 Kasım 1909), Türk kültür ve fikir hayatının en önemli isimlerinden biridir. Felsefeciydi. Doktorasını Paris Sorbonne’da yaptı. Hiçbir devrin adamı olmadı, her zaman ve zeminde fikirlerini yüksek sesle dile getirmekten çekinmedi. 

İzmir’de çıkardığı 4 Mayıs 1939 tarihli Hareket dergisindeki bir yazısından dolayı soruşturma geçirdi. Liderin putlaştırılmasını eleştiriyordu. Tek parti iktidarının tepkisini çeken Topçu, bu yazıdan dolayı memuriyetten men edilmek istendi. Denizli’ye sürgün edildi. O yıllarda Said Nursi ile tanıştı. Mahkemelerini takip etti, duasını istedi.

Topçu'nun bazı fikirleri, ‘İslamcı’ bilinen çevreleri rahatsız ediyordu. Topçu’ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi. 

İnsanların din adına cami önlerine dökülmelerinin ‘cihat’ sayıldığı bir dönemde, Topçu bu gösterilere karşı çıktı. 1969’da yazdığı ‘İsyan Ahlakı’ ve ‘kin ve din birleşmez’ başlıklı yazılarında; 

“Din kardeşlerinin birbirlerini öldürmesi İslam’da var mıdır? Allahın emirlerini böylesine pervasızca çiğnedikten sonra yine de kendilerinin Müslüman olduklarına inanmalarının sebebi sakallı, salavatlı ve hacı oldukları mıdır? Allah’ın emirlerine itaat ettirmek için cihad yapılırmış. Nerede ve hangi devirde yumruk ve balta ile kalpler kazanılmıştır?" diyordu.

Topçu, tarihe kanlı Pazar olarak geçen ve Bugün gazetesinin kışkırtmalarının sebep olduğu olaylardan sonra da kalemini tertipçilere doğrultmuştu:

“Onlar acaba kanlı günün akşamında rahatça uyuyabildiler mi? Yarınki İslamiyet’i bu mukaddes topraklarda katlettiklerini hiç düşünmediler mi? Gözyaşlarını içine olsun sızdıran olmadı mı? Acaba o kadar mı nasırlandı ruhlar?“

 1961’de bir yazısında; “Bu mukaddes cihadın siyaset cephesinde yapılacağını zannedenler yakın tarihimizde birkaç kere yanıldıklarını gördüler. Cihadımız fikir ve ruh cephesinde, ahlak ve iman cephesinde yapılacaktır:” diyordu. 

Devrin manevi şahsiyetlerinden Hasib ve Abdülaziz Efendilerle tanışan Topçu, Nakşî şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi’ye intisab etti. Celâl Ökten’den de İslâmî ilimler yönünden faydalandı. İmam-Hatip okullarının kuruluşu sırasında Celâl Hoca ile mesaî arkadaşlığı yaptı. İmam hatip lisesinde dışardan verdiği derslerden para almadı. Nedenini soranlara; ‘Din hizmetleri para karşılı yapılamaz’ diyordu.

1970, Hareket Dergisi’nin eylül sayısında ‘Toplumda din adamının görevi’ başlıklı makalesinde Topçu,  din adamlarına mesuliyet yükleyen görevleri sayıyor. Anadolu’da Selçuklu Devleti’ni kuranlar ve Osmanlıların Hz. Peygamber’in (SAV) yolunda yürüdüklerini anlatıyor ve "Fatih’in yanında bir Akşemsettin, Yavuz’un yanında Zenbilli Ali Cemali vardı. Bu büyük din adamları, onları irşad ederek bulundukları kemal mertebesine ulaştırdılar.” diyor.

Topçu, Osmanlı Sarayı’nın ilme ve alime hürmetine örnek olarak meşhur ‘kaftan hadisesini gösteriyor: 
"Yavuz Mısır’ı aldıktan sonra bu ülkenin idaresini bir Kölemen’e teslim ederek İstanbul’a dönüyordu. Padişah’ın sağ yanında at süren kazasker ibn-i Kemal heyecan içindedir ve geride kalmıştır. Padişah ona dönerek yanına gelmesini işaret eder. Maalesef ibn-i Kemal’in atı, Padişah’ın yanına vardığı anda yerdeki iri çamur yığınına basarak çamuru padişahın üzerine sıçratır ve kaftanının baştan aşağı çamura bulaştırır. Bu hareket üzerine korkudan titremeye başlayan kazaskerin hayret bakışları önünde Padişah atından iner, kaftanını çıkarır ve kaftancıbaşıyı çağırarak ona teslim ederken şu sözleri söyler: “Alınız bunu, tabutuma örtünüz. Zira ulemanın atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için bir şereftir.” 

Topçu cümleyi şöyle bağlıyor: “Nesiller için bir ilim müzesi olacak o kaftan hala onun tabutunu örtüyor. Lakin ibret alacak ziyaretçiler yok, onlar ölmüştür.”

Topçu,  "Bugün ne için din adamı gözden düşmüştür?” sorusuna ise şu çarpıcı cevabı veriyor: “Servet, ikbal ve tahakküm ihtirasları tam üç yüz seneden beri din adamı müessesesini, bu ilahi emanet yuvasını çürütmektedir. Dini kuvvete hörmet ve itibar, o günden beri sarsılmaktadır. Dini yaşayışın eseri olan ruh kuvveti de onlarla birlikte kayboldu. Zaaf, ahlaka sirayet etti. Üç asrın sonunda, nihayet bedbaht devrimizde din adamının görevi diye bırakılan miras pek açıklı bir şeydir: Teganni ve ticaret, cehaletle taassup ve bir de medeni hayat önünde kabullenilen aşağılık duygusu.”

 Peki ne yapmak lazım?

"Her şeyden önce din adamları cemiyet hayatının her köşesine nüfuz etmeli, hayatın her sahnesinde vazife almalıdırlar, öyle ki mihrapla minberdeki vazifeler en sonuncu görevleri olsun. Dilencilik, büyücülük ve particilik gibi zilletleri ve reziletleri sizler yok edeceksiniz. Dernekler açacaksınız, her yerde hemcinsinize yardım elini uzatacaksınız. Her içtimai ve insani vasıtaya el koyacaksınız: Kitaba, gazeteye, şiire, romana, sahneye ve sanata. Her varlığın haline hörmet edeceksiniz ve her varlığın kendi diliyle konuşacaksınız. Şerire, şakiye ve komüniste bile hakaret etmeyeceksiniz. Rahmet diliyle kalpleri fethedeceksiniz. Şiddete düşman, rahmetle şefkate hayran olmasını bileceksiniz.”

Şu sözler de onun: 

"Hür olduğum için senin istediklerini yapmaktan acizim; yıkamam, iftira edemem, yalan söyleyemem, zulmedemem. İşte bende ki bu muhteşem aczin ilâhi adı hürriyettir.” 
Büyük entelektüel, 10 Temmuz 1975 tarihinde vefat etti.. Bugün yaşasa bu düşüncelerinden dolayı ya Silivri'de ya da sürgünde olurdu! 

[Ali Emir Pakkan] 16.0.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Çapraz Ateş Altında Uyku Mahmurluğu [Kadir Gürcan]

Türk Ordusu’nun İdlib’e girmesi gündemi doldurmaya yetmedi. Bölgede kaç zamandır konuşulan operasyon söylentilerinin yeri-göğü inleteceğini vehmedenlerin hayal kırıklığını anlıyoruz. Zaten var olan cümbüşün hararetine tesirimiz olmadı. Dünyanın ilgi ve alakasını çekmek için savaş ve çığırtkanlıktan başka formüller bulmak gerekiyor. 

Sayın Cumhurbaşkanı’nın Ankara’dan takip ettiği operasyonun bütün fiyakası, ABD’nin vize işlemlerini durdurması ile bir gün içine hapsolup kaldı. Hazret’in neşesi kaçmasın da kimin kaçsın? Muhtemelen Saray “Adam’a ağız tadıyla bir operasyon bile idare ettirmiyorsunuz!” hayıflanmalarını mazur görmek lazım. Beştepe’den operasyonun yakın takibe alındığına dair kareler falan da göremedik.
Hani o ders kitaplarına giren artistik pozlar; “İdlib operasyonu hakkında bilgi alırken...” gibi...

ABD ile ne kadar da ilgili imişiz? Kahvehanelerde bir anda gündem vize krizine düğümlendi. Dolayısıyla, bölgedeki sıcak çatışmalardan daha çok, ABD-Türkiye arasındaki siyasi restleşmenin “Yanlış hesap yine Bağdat’tan geri dönecek!” sinyalleri vermesi gayet normal. Son otuz yıldır, Türkiye’nin Irak, Suriye sınırına girip çıkması ve bunu mevsimlik spor karşılaşmalarına çevirmesini artık kimse önemsemiyor. Gerçi Suriye’ye şimdiye kadar ciddi bir şey yapılmadı, yapılamadı ama, yine de kafa tutulan hayali bir düşman olarak sürekli buzdolabında tutuluyor.

Türk Hükümeti, yanlış ve acul stratejik hataların kurbanı olarak yine geri adım atacak, bundan hiç kuşkunuz olmasın. Ülke meselelerinden çok, şahsi takıntılarının esiri olan gemiyi azıya almış bir zümre, milyon dolarlık silah yatırım ceremesini yine vatandaşın sırtına yükleyecek. Kibir ve egoları içinden kayboldukları için, öğrenme, ders alma, hatalardan çabuk dönme gibi insani kalitelerini çoktan yitirmiş durumdalar. 

Ellerindeki sıcak parayı bile kullanmayı beceremiyorlar. Daha bir kaç hafta önce Saray’ın ABD ziyaretlerinde, ne idi o rakam, 11 Milyar Dolar’lık silah anlaşmasının mürekkebi kurumadan, tam da operasyon esnasında vize iptali de nereden çıktı? Sayın Cumhurbaşkanı’nın Trump ile el sıkışması, mütebessim pozları buraya kadar mıydı? Saray’ın joker sığınağı yine hazır; “Aldatıldık!” 

İktidar ve destekçileri, son beş yıldır altına odun taşıdıkları, sağına soluna benzin döktükleri kumpasın tam ortasında kaldılar. Tam bir çapraz ateş. Basın ve medya ile “Al gülüm ve gülüm!” paslaşmaları da buraya kadar. Sayın Cumhurbaşkanı’nın o çok sevdiği mikrofon ve kamera ışıklarından kaçması hayra alamet değil. Basın mensuplarından her zaman kendilerine dikte ettirile ya da toplantı öncesi kendilerine dağıtılan fotokopilerden soru sormalarına alışmak kötü bir tutku. Geriye kaçmaktan ya da istemediği ve hoşnut olmadığı sorulara yüz ekşitmekten başka çare kalmıyor. 

Sayın Cumhurbaşkanı eski futbolcu günlerinden kalma kötü bir alışkanlığında hala ısrar ediyor. Sağlı-sollu gelen bütün toplara kafaya çıkması, her seferinde daha kötü neticeler doğuruyor. Ağız dalaşına girdiği hemen hemen her konuda tamiri imkansız yaralar alıyor. Bunca senedir olur-olmaz her çıtırtıya şarjör boşaltınca, artık etrafındakiler de dahil kamuoyunu inandırmak için daha fazla bağırmak zorunda. Bu da koskoca devlet başkanının itibarını yitirmesi demek. Ya hu, insan bir ülkenin Başkonsolosuna bu kadar ölçüsüz ve seviyeden mahrum bir üslup ile hitap eder mi? Bahane de evlere şenlik; “O başlattı!” İnsanlar bu çocukça bahaneleri ilk okulda, bilemedin, ortaokulda bırakıyorlar.

Farkında mısınız bilmem ama, bir haftadır Türkiye’nin dış siyasetini kilitleyen vize krizi, ABD makamlarının ilgili birimlerince çözülmeye çalışılıyor. Dili en az bizimkiler kadar sivri ve ölçüsüz olan Trump, aradan bir hafta geçmesine rağmen hala meseleye müdahil olmadı, hatta bir tweet bile atmadı, iyi mi! Bizimkiler, iki hafta önce yapılan milyar dolarlık silah anlaşmasını fazla ciddiye almışlar anlaşılan.

Bir taraftan askeri operasyon, diğer taraftan dış işlerdeki kötü skorlar ülkeyi meçhul bir akıbete sürüklüyor. Bu yoğun ve çapraz ateş hattında hala uyku mahmurluğundan gözlerini açamayanları kim, niye ciddiye alsın ki?

[Kadir Gürcan] 16.10.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

PKK’dan sonra toplum ve sağ siyaset [Türk Sağı’nın hikâyesi-17] [Kemal Ay]

Türkiye’nin 11 Eylül saldırıları, 15 Ağustos 1984’te Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde gerçekleşti. Bu tarih, PKK’nın resmi olarak Türkiye güvenlik güçlerine saldırıları başlattığı tarihti. Örgütün Suriye’deki lideri Abdullah Öcalan’ın hedefinde, Maocu tarzda bir halk savaşı vardı fakat 1970’lerden 80’e kadar örgütlenme çalışmaları sürdürse de, hem 12 Eylül’ün etkisiyle hem de çalışmaların yetersizliği sebebiyle böyle bir ‘halk savaşının’ imkânsızlığı kısa sürede görüldü. 1984’e kadar süren ‘bölgede tek hâkim olma’ savaşından ise galip çıkıldı ve 1970’lerde aktif olan birçok etnik kökenli Kürt organizasyonu saf dışı bırakıldı. Bu, Öcalan’ın PKK’yı Kürt meselesinde tek ‘yetkili’ kılma stratejisiydi.

ASALA TERÖRÜNDEN, PKK TERÖRÜNE

1980’ler aynı zamanda Ermeni milliyetçisi ASALA terör örgütünün de yurt dışında aktif olarak Türk büyükelçilere yönelik eylemler düzenlediği bir zaman dilimiydi. 1915 katliamlarını soykırım olarak kabul ettirmek, tazminat almak ve Ermeni meselesini uluslararası bir davaya dönüştürmek isteyen ASALA’ya karşı Türk yetkililer, yasa dışı yollar da dâhil olmak üzere pek çok yöntem denediler. Nihayet 1985’te ASALA eylemliliği sona erdirdi çünkü dünya genelinden ve Ermenilerden beklediği desteği göremedi. 1970’lerin sol terör örgütlerinden esinlenmişti fakat örgüt içi anlaşmazlıklar sebebiyle dağıldı. Ancak geride Türkiye bürokrasisinin illegal eylemlerle kurduğu ilişki kaldı. ASALA’yla mücadelede ‘faydalı’ olan elemanlar, başka vazifeler için de beklemeye geçti. Ülkücü camianın çoğu zaman açıktan açığa idolleştirdiği Abdullah Çatlı’nın bu eylemlerde kullanıldığı resmi kayıtlara geçti. MİT adına o dönem operasyonları yöneten Osman Nuri Gündeş, yıllar sonra olayları anlatırken, ‘para ve milliyetçilik motifini birlikte kullandık’ diyecekti. Ayrıca Gündeş’e göre ASALA’yı bitiren asıl ekip devletin resmi görevlileriydi fakat Çatlı gibi ‘elemanlar’ sadece ‘iki kova su dökmüştü’.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler hiçbir zaman ASALA’yı desteklemedi. Ayrıca saldırılar yurt dışı ağırlıklı olduğu için de, operasyonlar sınır ötesinde gerçekleşti. 1980’lerde başlayan PKK’yla mücadelede ise durum bir hayli farklıydı. Tıpkı ABD’de olduğu gibi ‘ulusal güvenlik’ meselesinin devletin en önemli önceliği hâline geldiği bir döneme girilmiş oldu. 1970’lerdeki silahlı çatışmalar, öldürülen memur ve bürokratlar, 12 Eylül darbesiyle ‘dindirilmişti’. Bu dönem bir ‘iç savaş’ ihtimalini taşıyordu ve 12 Eylül darbesi, o dönem çoğunluk tarafından ‘meşru’ görülmüştü. Askerler, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) aracılığı ile devletin ‘denetimini’ üstlenecekti. Ancak arada sırada toplanan MGK, özellikle ekonomi ya da dış politika gibi alanlarda askerin söz söylemesine imkân tanımıyordu çoğu kez. Asker içerisinde bunlara hevesli komutanlar da vardı. (2003’te dönemin MGK genel sekreteri Tuncer Kılınç, ekonomik krize çare bile üretmişti! Ama hakkını yemeyelim, dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Özal’a direnerek ordunun Irak’a girmesini engelledi ve Türkiye’nin ABD desteğiyle de olsa komşusuyla yıllar sürebilecek bir savaş başlatmasını önledi.)

PKK VE MGK’NIN EŞ ZAMANLI YÜKSELİŞİ

PKK’nın saldırıları, güvenlik devleti konseptinin meşruiyet kazanmasını, doğal olarak da MGK’nın güçlenmesini sağlıyordu. Bu da askerlerin hemen her meselede hükümete ‘karışabildiği’ bir sistemi doğurdu. Çünkü PKK, sadece askerî bir mesele değildi. 1990’ların başında PKK’ya fikren yakın Kürt milletvekilleri Meclis’e girdi. Bölgede PKK’ya yönelik bir ilgi vardı. Kürt işadamları arasında PKK’ya destek olduğu düşünülen kişiler bulunuyordu. 1990-93 yılları arasında PKK terörünün artması, bilhassa 1993’te silahsız 33 erin öldürülmesi hadisesi, asker zihnindeki ‘topyekûn mücadele’ kavramını tetikledi. ASALA’yla mücadelede kullanılan yasa dışı yöntemler, bu kez ‘sınır içinde’ işletiliyordu. Kürtçe sebebiyle Meclis’te çıkan krizle, Kürt milletvekilleri hapse atılıyor, partileri kapatılıyordu. İçlerinde Kürt işadamlarının da olduğu ‘ölüm listeleri’ dolaşıyordu elden ele. Kürtlerin insan haklarını dile getiren medya organları bombalanıyordu.

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E DEĞİŞMEYEN ŞEYLER

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tevarüs eden bir ‘isyanları bastırma’ geleneği mevcut. Yakın zamanlarda, 1890’lardaki Ermeni isyanları, 1915’te savaşı da bahane ederek, katliamlara davetiye çıkararak ‘bastırıldı’ mesela. 1930’ların sonunda Dersim ve çevresindeki ayaklanmalarla da bölgeye uçaklarla bomba atılarak ‘baş edilecekti’. Kıbrıs olaylarının içeriye yansıtılması ve ‘muaraza’ çıkarılması da, bir ‘devlet geleneği’ idi ve 1955’teki 6-7 Eylül katliamlarına sebep olacaktı. 1970’lerde sağ-sol çatışması sırasında Alevi-Sünni gerilimi ‘kullanılmış’, 1980’lerde 90’larda bunun ‘acı meyveleri’ toplanmıştı. 12 Eylül, sağcı ve solcu gençlerin ‘hoyratlığını’ bastırmak maksadıyla yüz binlerce insanı işkenceden geçirdi. 1990’lar ise Kürt meselesinde yapılan, birçoğu yasa dışı, bir dizi hatayı yaşadığımız zaman dilimiydi. (Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları kitabı, bilhassa İslamcı camiada bunların bazılarının ‘yanlış’ olduğu bilincini uyarmıştı fakat kitap menkıbe tarihçiliğinin kötü örneklerinden biridir ve dindar-seküler kavgasına taşıdığı ‘benzinle’ hatırlanabilir. Benzeri ‘seküler’ eserler de mevcut tabi.)

Bu süreç yalnızca askerlerin güçlenmesine değil, toplumda Kürt düşmanlığı ile birlikte, ‘komplocu’ yaklaşımların iyice yerleşmesine de yol açtı. 1990’lar boyunca sivil Kürtlere yönelik her türlü insan hakkı ihlaline ses çıkarmaya çalışanlar, ‘Kürtler’in ayrı devlet kurmasını isteyen uluslararası güçlerin ajanı’ olmakla suçlandı. PKK’nın varlığı altında Kürtlere karşı ‘merhamet’ vatana ihanetle eş tutuldu. Milliyetçilik, ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ ekseninde yeniden üretildi. Önce ASALA yoluyla Ermeni, ardından PKK yoluyla Kürt düşmanlığı, milliyetçiliğin ‘merkezine’ oturdu. MGK devletinin, buna teslim olan sağ ve sol merkez siyasetin ve yaşananlardan rahatsız olmayan (patronları devletten ihale alan) merkez/popüler medyanın desteğiyle Kürt meselesi zihinlere, bir yığın yanlışla birlikte nakşedildi. Bu süreçte ilginçtir, dindar Kürtler arasında taban bulmaya çalışan Erbakan’ın aracılar yoluyla Öcalan’la bile görüştüğü iddia edilecekti. Gelgelelim, aynı Erbakan, 1992’de kürsüden ‘dış güçlerin Kürdistan kurduracağını’ da söyledi.

KOMPLOCULUK, GÜVENLİK DEVLETİNİN ATAR DAMARI

Bu son konuşmadaki hikâye aslında bir hayli tipik. Amerikalı bir subay, önünde harita bulunuyor ve Güneydoğu’yu işaret ederek burada Kürdistan kurulacağını belirtiyor. Bu ‘harita fobisi’ dönem dönem nükseden bir hastalık olarak, Batılı güçlerin 100 yıldır Ortadoğu’yu yönettiğine dair ‘derin inanç’ gibi semptomları gösteriyor. Zira ‘komploculuk’ aynı zamanda ‘güvenlik devleti’ konseptini de besleyen bir ana damar. Toplumu yeterince korkuttuğunuzda, sandıkta ondan istediğiniz sonucu alabiliyor, ne kadar ileri giderseniz gidin hiçbir tepkiyle karşılaşmıyorsunuz.

Bunu iyi bilen MGK Devleti, mücadeleyi olabilecek en ‘toplumsal’ seviyede tuttu. Her ne kadar PKK’nın bir ‘askerî sorun’ olduğunu düşünse de, PKK’yla mücadelenin bir çeşit ideolojik savunma hattı oluşturmasını arzuladı. İşkence edilen PKK’lı cesetleri, kan revan içinde teşhir edilen militanlar, Kürtlere en ağır hakaret edebilenlerin en büyük vatansever gibi karşılanması… Kral TV ödüllerinden, tutun PKK’lı Şemdin Sakık’ın ifadelerine ekleme yapılarak Türkiye’nin önde gelen gazetecilerinin ‘andıçlanmasına’ kadar her alanda PKK meselesinin getirdiği derin ‘güvenlik’ tabusu işlendi. PKK’nın tezlerine yakın şeyler söylemek bile, PKK’lı olmak dolayısıyla da bütün vatandaşlık haklarından mahrum kalmak anlamına geliyordu. 12 Eylül’le birlikte icraata geçen Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), en ufak ‘empati çabasını’ bile cezalandırmaya programlıydı.

Mesela… ‘Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı…’ sözleriyle yazısına başlayan Ahmet Altan, 1 yıl 8 ay hapis cezası alacaktı. Dahası, Milliyet gazetesinden kovulacaktı.

KÜRT MESELESİ VE PKK

PKK’nın ilk eylemi 1984’te olmuştu ancak Türkiye’deki Kürt meselesi Cumhuriyet’in kuruluşuyla yaşıttı. 1890’larda Abdülhamit’in Hamidiye Alayları Doğu’da Ermenilere karşı ‘direnirken’, Türk-Kürt kardeşti. Sonrasında Ermeniler sürülüp Doğu’da Kürtler çoğunluk kalınca, başka hesaplar devreye girdi. Cumhuriyet kurulurken Kürtler, Araplar’ın aksine Mustafa Kemal’in yanında saf tutacaktı. 1960’larda Türkiye İşçi Partisi, 1970’lerde Marksist sol örgütler, 1980’lerde ‘Apocular’ Kürtlerin kimlik mücadelesinin teorik altyapısını oluşturdu. Devlet, Kürtçe’yi yasaklamayı tercih etti. 1990’lara girerken Kürt vekillerin Meclis’teki varlığı, bir fırsattı ancak MGK Devleti, ‘isyanı’ ezerek yok edebileceğini düşündü. Suriye ve Irak’ın PKK’ya desteği, meselenin çözülemeyeceğini ancak bu vesileyle ‘siyaseti ve toplumu dizayn’ işi yapılabileceğini gösterdi. ABD’nin 11 Eylül sonrasında yapmaya çalıştıkları, daha o günlerde Türkiye’de yürürlüğe girmişti.

SAĞCI SEÇMENİN, EVRENSEL REFLEKSLERİ

Sağ siyaset, ‘isyanları bastırma’ konusunda yapısal olarak hemen her yerde ‘devletten yana’ olur. Bu, neredeyse değişmezdir. Bugünkü ABD’de anti-göçmen dalganın yükselişinde ‘terör’ meselesi öncelikli rol oynar çünkü ABD halkının ‘muhafazakâr’ kanadı, göçmenlerle terör arasında ilişki kuruyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise PKK meselesine ‘merkez siyaset’ neredeyse tamamen aynı refleksi gösterdi. SHP, Kürt vekilleri taşıyamadı. 1991-95 arasındaki DYP-SHP koalisyonu, Kürt meselesindeki en çatışmalı ve yasa dışı dönemi, ‘geçiştirdi’. Alparslan Türkeş’in ülkücüleri için bu bir ‘motivasyon’ fırsatıydı. Türkeş sağlığında göremedi fakat halefi Devlet Bahçeli, PKK sayesinde partisini iktidara taşıdı. Erbakan için PKK meselesi, ‘dış güçlerin oyunu’ tezlerinin, İslamcı anti-emperyalizm (anti-Batı) retoriğinin uygulama sahasıydı. Turgut Özal, Kürt meselesini ‘açılımcı’ siyasetinin bir parçası yapmak istiyordu, ancak ömrü vefa etmedi. Son tahlilde, siyasette cari olan nefret, PKK ile yeni bir mevzi kazanmış oldu.

Devlet, PKK meselesini eline yüzüne bulaştırmayı tercih etti. Demirel’in PKK’nın ateşkes ilan etmesi üzerine bir zaman söyledikleri, genel çerçeveyi de özetliyor:

“Kan döken insanlar ‘biz kan dökmekten vazgeçtik’ derlerse, ‘iyi yaptınız, alın size bir mükâfat verelim’ denmesi mümkün değil. Kan döken insanlara ‘aman vazgeçmeyin, kan dökmeye devam edin’ demek de mümkün değil. Kan döken insanlar bundan vazgeçerlerse, bu iyi olmadı demek de mümkün değil.”

[Kemal Ay] 16.10.2017 [TR724]

Demokratik liderlik ve abilik bağdaşır mı? [Mahmut Akpınar]

Epeydir NLP, kişisel gelişim adıyla benliği, egoizmi, özgüveni, naylon tavırları öne çıkaran yaklaşım moda. Pek çok yayında “güçlü”, “bilgili”, “etkili” görünme ve kendini pazarlama öne çıkarıldı. Bu kitaplar insanları samimiyetten uzaklaştırdığı gibi, yapamayanları komplekse itti.

Etkileri devam etse de artık bu tür tezler rafa kalkıyor. Mütevazı, empati yapan, kendi eksikliklerini gören ve bunu itiraf edebilen, başkalarına hatalarını düzeltme fırsatı veren, beraber çalıştıklarını dinleyen, onların enerjisini pozitif anlamda değerlendiren, katılımcı, paylaşımcı demokratik liderlik yaklaşımı öne çıkıyor.

Liderlik insanları ve imkanları belirli hedefler doğrultusunda organize edip harekete geçirebilme ve o hedefleri gerçekleştirmek için sevk ve idare edebilme gücü, becerisidir. O nedenle liderlik diğer kişilerden farklı roller üstlenmeyi, çözümler üretebilmeyi, davranış kalıpları geliştirebilmeyi gerektirir.

LİDERLİKLE YÖNETİCİLİK ARASINDAKİ FARKLAR

Liderlik ve yöneticilik kavramları genellikle birbirinin yerine kullanılır ve bir miktar karıştırılır. Oysa farklı kavramlardır. Yönetici sisteme, kurallara, önkabullere, yerleşik düzene göre hareket eder ve bu sınırlar dışına çıkmama, risk almama eğilimindedir. Lider ise kurallara değil iletişime, ilişkilere odaklanır. Yeni fikirlere, açılımlara önem verir ve fikirlerin eyleme dönüşmesi için insiyatif alır; çevresini harekete geçirir. Yönetici formel örgüt yapısına ve ilişkilerine takılır ve herşeyin kurallarda tanımlandığı şekilde yapılmasına itina gösterir. Lider kalıplara, kurallara motomot takılmadan içinde bulunulan şartlara göre sorumluluğunu aldığı kişilerin, şirketin yararı-çıkarı için bir şeyler yapmaya çalışır. Liderlik yöneticiliği de kapsayan, daha kuşatıcı bir kavramdır. Yöneticilik emir verme, emir alma, otoriteye sadakat, kurallar, prosedürler dışına çıkamamadır. Yöneticilerde risk alma, yeni şeyler deneme, kapılar kapalıysa başka kapı arama veya açma yoktur. Kapılar kapalı ise onlar yönettiklerini yeni açılımlara yöneltmek yerine: “napalım görüyorsunuz kapılar kapalı, bekleyelim, bazı şeyler düzelecektir; şu an yapabileceğimiz başka bir şey yok! Allah bir şekilde bir kapı açacaktır veya büyüklerimiz düşünüyordur” tavrındadırlar. Yeni duruma göre yeni davranışlar, çözümler üretmek gerektiğini teklif eden üyeler olduğunda da işin hep olumsuz taraflarını öne çıkarır, risklerini gösteririler. Bir hamle yapmak, yeni bir projeye girişmek, yeni şeyleri denemek özel bir çaba, enerji, risk gerektireceği için klasik yöneticiler bunları almaya cesaretleri ve yürekleri olmadığını söylemek yerine, teslimiyetçi tavra yönelirler. Abartılmış olumsuzluklar, belirsizlikler arkasına saklanırlar.

Klasik yöneticiler beraber çalıştığı insanları genellikle istatistik ve işgücü olarak görür. Onları kurşun askerler gibi kurallar, kurulu düzen çerçevesinde belirli kalıplar içinde çalıştırılacak, emirlere uymak zorunda kişiler olarak tanımlarlar. Liderlik özellikleri taşıyanlar ise beraber çalıştığı her insanı kendi özellik ve kabiliyetlerine göre düşünür, değerlendirir. Resmi ilişkilerden formel, kalıplaşmış tavırlardan öte onlarla özel ilişkileri, empatiyi önemser. Arkadaşlarının iş dışındaki sıkıntılarıyla, problemleriyle de ilgilenir ve çözmeye çalışır.

LİDERLİK, KİŞİSELLEŞEBİLİR!

Bazen liderlik becerileri kişisel güç-imkân oluşturma adına kullanılabilir. Egoist, çıkarcı kişilerde de etkili liderlik özellikleri olabilir; kitleleri arkalarından sürükleyebilirler. Hitler gibi güçlü, etkili ama otoriter liderler insanlığa, çevresine yıkım getirmiştir. O nedenle salt liderlik yeteneği yeterli değildir. Liderliğin neye yönelik, niçin ve nasıl kullanıldığı önemlidir. Etkili liderliğin önünü açmak yanında bunun otoriterliğe, bireysel güç devşirmeye dönüşmemesi için tedbirlerin alınması esastır.

Otoriter liderler tüm yetki ve sorumluluğu kendisinde toplar. Çalışanlara emrederler ama katılıma, görüş açıklamaya izin vermezler. Bürokratik yapıların güçlü olduğu, kuralların esneklikten uzak, katı, sorgulanmaz, işlerin şeffaf yürümediği ortamlar otokratik liderler için elverişlidir. Liderlik yanı güçlü olsa bile otoriter kişilikli insanların yönetiminde uzun erimde büyük yıkımla, çöküşle ve ayrışmayla karşılaşmak kaçınılmazdır. Demokratik başlayan liderlik-yönetim anlayışı denetim-dengeleme sistemlerinin ortadan kalkmasıyla otokratik liderliğe dönüşebilir. Uzun süre aynı gücü kullanma, yozlaşmaya giden süreçlere tedbir almama otoriterliğe evrilme yollarını açabilir. Çok fazla ve denetimsiz güç-imkân-yetki demokratik bir kişiliği zorbalığa itebilir.

DEMOKRATİK LİDERLİK ÖRNEĞİ

Her liderlik becerisi ve uygulaması olan insan çevresine hayır, huzur ve kazanım getirmeyebilir. O nedenle liderliğin türü de önemlidir. İki Dünya Savaşı arasında liderlik yeteneği yüksek, ama egoist, narsist ve maceracı pek çok lider üreten Avrupa bu liderler yüzünden büyük yıkımlarla, ölümlerle karşılaştı ve sadece liderliğe odaklanmayı bırakıp demokratik liderliği önemsemeye başladı. Demokratik liderlik sorumluluğu ve yetkiyi dağıtmayı, üyeleri becerilerine ve birikimlerine göre karar süreçlerine dahil etmeyi gerektirir. Demokratik liderler/yöneticiler mütevazı, paylaşımcıdırlar. Kendilerini farklı ve üstün görmezler. Arkadaşlarını dikkate alır ve dinlerler.

Robert Dahl: “Demokratik liderlik diğer insanların davranışlarını etkilemektir, temel demokratik değerler yönünde ve bağımsız hareket edebilecek şekilde değiştirmektir” der. Demokratik liderler beraber çalıştığı insanlara kendilerini geliştirme ve yetiştirme fırsatı verir. Onları kendisine rakip, engel olarak görmez. Başarıları kendine mal edip kendini öne çıkarmaz, rekabetçi ve dışlayıcı tavırlarla değil ortak duygularla -beraber başarma, üzülme, sevinme- hareket eder. Çevresindeki her bireyi değer olarak görür ve kabiliyetlerini ortaya çıkarıp denkleme katmaya çalışır. Demokratik liderler uzmanlıklardan yararlanır. Farklı görüş ve düşünceleri sağmayı bilir; dışlamaz. Otoriter liderlik/yönetim altında kısa sürede çok şey yapılıyor gibi görünse de araştırmalar demokratik yönetimin/liderliğin uzun erimde çok daha etkili, verimli ve memnun edici olduğunu ortaya koymuştur. Demokratik liderlik eğitim, sosyal yardımlaşma gibi hizmet organizasyonlarında daha fazla önem kazanmaktadır.

HİZMET HAREKETİ’NDE NASIL LİDERLİK GÖSTERİLMELİ?

Peki Hizmet Hareketinde önde olanlar bu dönemde ne yapmalı? Nasıl bir liderlik sergilemeli?

Hizmet Hareketi öteden bu tarafa (başka bir yazıda ele almayı düşünüyoruz) Hadim/Hizmetkar yöneticilik, liderlik anlayışını öne çıkarmaya, teşvik etmeye çalışmış ve uygulamıştır. Ancak doğal olarak bürokratik yapıların, kaynakların büyümesi ve yeterli denge-denetim sistemlerinin olmaması nedeniyle bu çizgiden bir miktar uzaklaşılmıştır. Bugünlerde yaşanılan sıkıntılar nedeniyle Hizmet mensuplarının otoriter, emredici, baskıcı yönetim yaklaşımlarına tahammülü ve toleransı sıfıra inmiştir. Nedir bunlar?

Eski kalıplarla “abilik” tavrı.

Üst perdeden konuşmalar.

Yükün altına girmeden iş paylaştırmalar.

Yeni yollar ve çıkışlar aramak yerine kuralları hatırlatmak.

Eleştiri ve tekliflerin önünü farklı gerekçelerle keserek insanları susturmaya çalışmak.

İnsanları dinlemeye tahammül etmeksizin bir ayet-hadisle konuşmasını kesmek.

Duygu paylaşımı ve empati yapmak yerine daha kötü durumda olanları işaret ederek şikayetleri engelleme, konuyu çözümsüzlüğe hapsetme gayreti.

Bireysel veya kollektif hiçbir hatayı kabul etmeyerek doğrudan savunmaya geçmek.

Rasyonel, realist, ayakları yere değer, derde ilaç olacak çözümler üretmek yerine rüyalarla, mistik yaklaşımlarla tansiyonu düşürmeye çalışmak.

Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi eski alışkanlıkları devam ettirmek! Bir şekilde duvara toslamaya neden olmuş eski usullerle devam etmekte ısracılık.

Yönetim, finans, personel konularında şeffaflıktan, meşveretten, yönetişimden uzak durmak ve örtülü, kolay, sorumsuz olanı hala tercih etmek!

Sadece Türkiye odaklı bir Hareket’in mümkün olmadığı anlaşıldı ve kader Hizmet’e globalleşmeyi, bütün toplumlara açılmayı mecburi istikamet olarak gösterdi. Ancak hala sadece Türkiye tecrübesine sahip, ilgili ülkenin dilinden, kültüründen habersiz yöneticilerle yürümekte ısrar ediliyor. Ayrıca yerel toplumlarla kaynaşma, onlara hitap etme ve açılma çabaları çok yetersiz. Bu konuda yeterli değişim ve dönüşüm gayreti görünmüyor.

ENKAZ NASIL KALDIRILACAK?

Hizmet Hareketi özellikle 15 Temmuz sonrası ağır, travmatik bir duruma maruz kaldı. Yaklaşık 14 aydır afetin başında ağıt yakıp ağlama ve afet zedelere destek olma dışında yapılan dikkate değer bir şey yok. “Enkaz nasıl kaldırılacak? Derprem sonrası yeni şehir nereye, hangi planla, nasıl kurulacak? Uzun erimde afetzedelerin travamatik durumları nasıl terapi edilecek? Bazı hataların tekrar etmemesi için yol haritası neler? Yeni durumda ne gibi revizyonlar yapılacak? Usulde ve esasta temel bir kısım değişikliklere ihtiyaç var mı?”. Bu soruların cevabı yok! Cevap arandığına dair ümit ve heyecan uyaracak çaba da farkedilmiyor.

İçinde olduğumuz zor zamanlarda klasik yönetim anlayışı, geleneksel çözüm önerileri ve davranış kalıpları yetmez, yetmeyecek! Badireyi atlatabilmek için gerçek manada hadim olan, demokratik liderlik yeteneğine, empati becerisine sahip, tevazuyla her gönle girmeye, her yaraya merhem olmaya çabalayan, eleştirilere tahammülü olan, yeni tekliflere-düşüncelere açık arkadaşlara ihtiyaç var.

Başlıktaki sorunun cevabına dönersek demokratik liderliğin İslam’la, inanç ve kültür değerlerimizle neredeyse bütünüyle örtüştüğünü söylebiliriz. Ancak eğer bir makam, konum, itibar sebebi olarak alınıyorsa “abilik” demokratik değerlerle de Müslümanca yaklaşımla da bağdaşmaz. “Yıkılası abilik” ancak insanların umudunu kırar, işleri sekteye uğratır, Hareketi yeni duvarlara toslatır.

[Mahmut Akpınar] 16.10.2017 [TR724]

Ne de olsa T.C. vatandaşı! [Barbaros J. Kartal]

ABD konsolosluk görevlisi Metin Topuz’un tutuklandığı mahkeme kararında, Topuz’un 17-25 yolsuzluk dosyasında görev alan polis ve savcılarla irtibatına yer verilmiş. Herhangi bir tarih ya da içerik mevcut değil. Topuz ifadesinde bu kişilerle görevi gereği görüştüğünü, bu görüşmelerde ABD’li amirlerinin de yer aldığını belirtiyor. Yine görevi gereği, Türkiye’yi ziyaret eden ABD’li heyetlere eşlik ettiğini söylüyor.

Mahkeme belgesinde önemli bir ayrıntı mevcut. 17-25 yolsuzluk dosyasında Cemaat’in bir taşeron olarak kullanıldığı, Topuz’un eylemi gerçekleştiren “dış istihbarat” ve “ülkeler” arasında aracılık görevi üstlendiği ifade ediliyor.

Yani mahkeme çok açık bir şekilde, 17-25 yolsuzluk operasyonunun T.C. hükümetini devirmek için ABD’nin gerçekleştirdiği bir girişim olduğunu resmi kayıtlara geçirmiş.

GEREĞİNİ YAPSA YA MAHKEMELERİMİZ!

Madem resmi kayıtlara geçmiş. O halde bağımsız bir mahkemeden ne beklenir? Ortada Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmek gibi vahim bir iddia varsa, bu işle ilgili olan herkes hakkında gözaltı kararı çıkarması gerekmez mi?

Gariban T.C. vatandaşını alıp pazarlığa oturmak kolay. Son tahlilde senin vatandaşın. Peki ajan diye tutukladığın görevlinin amirlerinin ne ayrıcalığı var?

Şöyle düşünelim: Amerikan mahkemesi bakan Zafer Çağlayan hakkında tutuklama kararı çıkardı. Washington’da Türk Elçiliği önünde sivillere saldıran Türk koruma polisleri ile ilgili tutuklama kararı var.

Hani bizimkiler Amerika’ya kafa tutan bir hükümet ya. Mütekabiliyet ilkesi gereği bir yolsuzluk dosyasından kendi bakanına tutuklama kararı çıkaran Amerika’nın, kendisini devirmeye çalışan ismi cismi belli görevlileri hakkında bir işlem yapılması gerekmez mi? Bizim yere göğe sızmaz “milli iradenin” Reza kadar değeri yok mu yani?

Mesela bir grup AKP’li avukat geçtiğimiz aylarda Savcı Bharara ve bir kısım Amerikalılarla ilgili suç duyurusunda bulunmuştu. Bu suç duyurusunun şu ana kadar işleme alındığı duyulmadı.

Konsolosluk görevlisinin evinin önünden, “sık sık burada görülüyordu” diye akıllara ziyan yayın yapan Havuz medyasında Jason Sandoval adlı uyuşturucu ile mücadele biriminde görev yapan ABD’li polisin ismi sıklıkla geçiyor. Bu Amerikalı’nın Topuz’un amiri olduğu yazılıyor ve esrarengiz ilişkiler yumağı süsü vermek için en klasik taktikle kamera görüntüleri servis ediliyor. Uyuşturucu ile mücadele amiri bu Amerikalı görevlinin hükümeti devirmede rol aldığı iddia edilen Topuz’dan ne ayrıcalığı var? Ya da tersten sorarsak Amerikalı’ya dokunmuyorsan kendi vatandaşının suçu ne?

BİR ANDA ÖNCELİKLİ MESELE OLDU

Reza tutuklandığında bizi ilgilendirmeyen bir mesele dedikleri dava bir anda hükümetin önceliği oldu. Türkiye’de kimselerin ağzına bile alamadığı 17-25 tekrar havuzun favorisi haline geldi. Aslında hükümetin her zaman önceliği imiş. Amerikan medyasına sızdırılan bilgilerden öğreniyoruz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan resmi görüşmelerde defalarca Reza’yı istemiş. Neredeyse bütün mesaisini buna harcamış.

Bitmedi. Emine Erdoğan bile nezaket ziyaretlerinde Reza’yı gündeme getirmiş. Joe Biden’ın eşi 15-20 dakikalık mecburi çay buluşmasında bunu duyunca herhalde şok olmuştur. Tabii kimin vakfına milyonlar gönderse bu kadar vefa gösterir insan. Reza davasının kronolojik değişimini cuma günü Ahmet Dönmez, TR724’teki yazısında çok güzel anlatıyor, okumamış olan varsa mutlaka tavsiye ederim. Reza dosyasındaki kritik tapeler ve yazışmaların Türk Emniyeti’nin elinde olmayan belgeler olduğunu da not düşelim.

Erdoğan gibi ülkesinde yargıyı, yürütmeyi ve medyayı elinde tutan liderlerin yolsuzlukla ilgili bir korkuları olmaz. Ancak medeni ülkelerde yolsuzluk, bir hükümeti devirir. Yurt dışındaki paralara dokunmak da büyük kartellerin ve banka devlerinin asla istemediği bir şeydir. Çünkü o kadar çok karanlık para hesaplardadır ki sistemin ve çarkın bozulması kimsenin işine gelmez. Görevdeki bir diktatörün parasına el konulması diğerlerinde paniğe sebebiyet vereceği için ve trilyon dolar değerinde para çıkışını tetikleyeceği için bu kirli düzene kolay kolay müdahale edilmez.

ERDOĞAN’IN PANİĞİNİN SEBEPLERİ

O halde Erdoğan neden bu kadar panik yapıyor? Nedeni basit, dosya sadece bir yolsuzluk dosyası, bakanların aldığı rüşvetler değil. İran devrim muhafızlarından tutun İran Hizbullahına kadar, Amerikan bankacılık sisteminin dolandırılması ve yine bu sistem üzerinden kara para aklanmasına kadar uzanan hacimli bir dava. Erdoğan yavaş yavaş etrafının daraldığını ve aile fertlerinin dünyada birer şüpheli olarak muamele göreceğini görüyor.

En önemli bir diğer sebep de Erdoğan’ın etrafındaki finansörlerin hayatlarının kararacak olması. Bu işadamlarına dokunmak Erdoğan’a yapılacak en büyük darbe. Yani dava aslında Erdoğan’ın yıllar içerisinde kurduğu ve yurtdışı ayağı olan kirli bir yapıya müdahale demek. ABD sadece ABD değil. Alacağı pozisyon Erdoğan’ın çok yakın olduğu ülkelerin pozisyonunu da değiştirecek. Erdoğan yakında sadece Kuzey Kore ve Venezuela’ya gidebilen bir lider haline gelebilir.

Reza’nın bilinen kişisel servetinin 1,5-2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Reza’nın bu kadar parası varken gençliğini daracık pis bir Amerikan hapishane hücresinde geçirmeyeceği zaten tahmin ediliyordu. Reza’nın dünyada gideceği en son ülke olan ABD’ye gitmesinin sebebi malum. Amerikan yasalarının sağladığı işbirliği fırsatını değerlendirerek hayatı boyunca kendisine huzur vermeyecek bir dertten kurtulmak istiyor. Türkiye’de kalsa hem güvenli değil hem de yarın ne olacağı kestirilemez. Nerede yaşasa ABD kendisini bulacak. En iyisi işbirliği.

Milletin asla sormamasını istedikleri soru şu: Erdoğan, madem kendisi ya da Türkiye ile ilgili değil bu davayla neden bu kadar ilgili?

Ve eğer iddia edildiği gibi Amerikan hükümeti Reza aracılığıyla Erdoğan’a bir oyun içerisindeyse, Erdoğan neden her fırsatta ABD’ye gitmekte ve en son gittiğinde neden milyar dolarlık uçak alımı anlaşması yaptı.

Obama ile halledemedikleri meseleleri Trump ile de halledemediklerini gördükçe bizi daha çok krizler beklemektedir.

[Barbaros J. Kartal] 16.10.2017 [TR724]

Satürn olup çocuklarını yemek [Hakan Zafer]

Gücü elde tutabilmek aşkına vahşetin meşrulaştırılması, en eski yorumlama becerilerinden maalesef.

Mitolojide Satürn’e, çocuklarından birinin onu tahtından edeceğine dair kehanet haberi getirilir. Gücünü kaybetmek istemediği için ne zaman bir çocuğu olsa doğar doğmaz onu yer.

***

Bizim topraklarda ürettiğimiz her türlü ideoloji veya hareket, Satürn gibi tehdit gördüklerini ayıklarken evlatlarından başlıyor. İlla kıyacaksa, en önce kendi evlatlarına kıyıyor.

Çocuklarının ölümü ile bekasını sağlamaya adanmış devlet ideolojisi, kardeşin kanıyla sulanmış tahtlar ve minik mezarlı türbeler, kürsüler, postlar, sumen gerisi koltuklar, başköşeler, mikrofon önleri, protokoller… Her şey, bulunduğu yerde daimî kalma arzusu üzerine kurgulanıyor.

***

Yaşı, mahkeme kararıyla büyütülüp asılan Erdal’dan,

Kurban eti dağıtırken linç edilen Yasin’den,

Kanser tedavisi için son çaba yurt dışına çıkmaya çalışırken hava alanından çevrilen ve kısa süre sonra vefat eden Furkan’dan,

Halâ üzerindeki karanlık perdenin kalkmadığı 15 Temmuz günü son nefesini veren 15’lik Halil İbrahim’den,

Aynı gece, neden orada olduğunu bilmediği halde köprüde başı koparılan askeri okul öğrencisi Murat’tan,

Acılı annesini yuhalatacak kadar vicdansız bir hırsa kurban giden Berkin’den,

Elazığ’da esir tutulan babasını ziyarete Kocaeli’nden otobüsle gelip, iner inmez baba özlemiyle yola atlayıp ezilerek can veren minik Betül Seda’dan,

Cizre’de evine isabet eden mühimmatla günah nedir bilmeyen ruhunu teslim eden, annesinin “ölmemiştir, uyanır” diye ümitle sarıldığı ama sonra kokmasın diye günlerce derin dondurucuda sakladığı 13 yaşındaki Cemile’den…

Tanrılaşmış devlet ideolojisinin, ideolojilerin, ırkçılığın, mezhepçiliğin, menfaatin, gücün, tarafgirliğin yediği evlatların hangisini anayım bilemiyorum ama bir gerçek var ki Satürn’ü doyuramıyoruz.

***

Vazgeçemeyenlerin Besmelesi: İlla Ben

Burada ev danası muhabbetini açacak değilim ama bu sorun bir araya gelebilmiş her insan topluluğu için geçerli. Flaman ressam Rubens’in ya da İspanyol Goya’nın, Satürn’ün evladını yeme tablolarındaki kadar iğrenç ve yaralayıcı.

Evladını kendine tehdit algılama durumundan kurtulur muyuz, kurtulsak da ne kadar sürer bilemiyorum ama en çok okuduğumuz surenin bir ayetini ağzında evlat eti bulunanlar – en azından iman edenler ve bu iddiada bulunanların – iliklerini sızlatacak şiddette yeniden okuması gerekiyor.

“Ve lem yekün lehuu küfüven ehad.”

Neyi kaybederiz, ne zaman kaybedeceğimizi nasıl biliyoruz da acısını önceden çıkarıyoruz, hep kazanmak, mecburiyetler tarlasında olmak zorunda mıyız?

Hani dengi (küfüv) olmayan, yerine ne koyarsanız koyun boşluğu doldurulamaz olan yalnız Allah’tı?

Hani güç ve kuvvet yalnızca ondandı?

Hani O (cc), istemezse yaprak düşmezdi?

[Hakan Zafer] 16.10.2017 [TR724]

Üç lider, üç fotoğraf…[Naci Karadağ]

Beğenin ya da aksini düşünün Selahattin Demirtaş, Türk siyasetinin son dönem yetiştirdiği en önemli figürlerden biridir. Orantısız olarak kullandığı zekâsı, tevazu ve şiddet diline mesafe koyması, şu anda tüm siyasilerden farklı kılıyor Demirtaş’ı. Eline saz alıp, “Biz sadece saz çalmayı biliyoruz” deyişiyle de, PKK’nın şiddet eylemlerine karşı net duruşuyla da, aslında Türkiye için zayıf da olsa bir çözüm umudu olduğunu da düşünmüşümdür hep. Bir kere okuyan, fikir üreten ve daha önemlisi yazabilen bir isim Selahattin Demirtaş. Bir insan kalemle ne kadar iyi ilişki içinde ise, kötülükle arasına o derece uzun mesafe koyabiliyor.

Bu sebeple kötüler ancak ruhu bozuk kalemleri maşa olarak kullanabiliyorlar. Ben tarihte bir tek tane bile kalem ile hem dem olmuş büyük bir kötülük görmedim.

Bedelini ödeyip satın aldıkları kalemlere iş yaptıranlar var elbette…

Konumuz bu olsa, deşip omurgasına kadar girerdik meselenin ama mevzu bu değil…

Tayyip Erdoğan, Demirtaş tehlikesini çok iyi gördüğü için, özellikle sondan bir önceki genel seçimlerde partisini kitle partisi yapmaya başladığını fark ettiğinde çok iyi bildiği iki şeyi birden yaptı.

Kürk meselesini politik olmaktan çıkarıp tekrar güvenlik meselesine dönüştürdü.

İkincisi ise, kendisine muhalif olan herkesi hemen çok mükemmel şekilde yaptığı gibi, kriminalize etti Demirtaş ve pek çok HDP’liyi.

O sebeple hapse atıldı Demirtaş…

İktidar kendine yakın insanları aklarken yargı ışık hızıyla çalışıyor.

Katilleri serbest bırakıyorlar, suçlular af ediliyor, kovuşturmalara soruşturmalara gerek bile kalmıyor.

Hüküm giymiş eli kanlı katilleri bile dışarı salmakta sakınca görmüyor Erdoğan yargısı.

Yayınevi basıp kitlesel kıyım yapan canileri saldılar en son bildiğiniz gibi.

Onun yerine, yeni doğum yapmış kadınları atıyorlar hapishaneye.

Demirtaş, her şeye rağmen enseyi karartmayanlardan.

Bir kalem erbabından da bu beklenirdi şüphesiz…

Şiir yazdı hapishanede.

Bence tek yanılgısı minicik dahi olsa hala içinde bir adalet hissinin olması.

Aslında kendisini yargılayan hâkime acıyla gülümseyerek, “Hâkim Bey, siz de ben de çok iyi biliyoruz ki, eğer beni serbest bırakırsanız, siz hapse gireceksiniz. Gerçekçi olalım” demesiyle ülkenin yargı bataklığına nasıl dönüştüğünü çok iyi ifade etmişti. Ama yine de sanki hukuktan, adaletten bir şeyler bekliyor gibi. Bir kırıntı filan…

O sebeple şiir yazıyor, kitap yazıyor.

Son olarak, Seher isimli bir öykü kitabı yazdı.

Kitabı herkes okuyamadı, çünkü bu iktidarın en çok korktuğu şeylerden biri kitaplar…

Bu nedenle yazarlara düşmanlar, dolayısıyla kitaptan nefret ediyorlar. Yasakladılar kitabı. Dramatik olan ise iktidara gelirken “Yasakları kaldıracağız” iddiasında oluşlarıydı. Tıpkı OHAL’i kaldırmakla övündükleri gibi…

Demirtaş’ın kitabını şu gerekçeyle engelliyorlar: “Ekli liste bulunan kitaplarda yapılan incelemeler sonucu ders kitabı olmadığı, şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açabileceği anlaşıldığından, Adalet Bakanlığı’nın 17/11/2016 tarih ve 66708689-204.99.00-E.3196/131111 sayılı yazısı gereğince hükümlü ve tutuklulara verilmemesine; alınan kararın bir suretinin ve karara karşı 15 gün içerisinde Diyarbakır İnfaz Hakimliği’ne itiraz hakkı olduğu hususunda adı geçene tebliğ edilmesine, kararın bir suretinin de gereği için ilgili birimlere verilmesine oy birliği ile karar verildi.”

“Şifreli ve kontrolsüz haberleşme…” totaliter rejimlerin ortak paranoyası…

‘KİTAPLARIN YAKILDIĞI YERDE, ENİNDE SONUNDA…’

Tarih 10 Mayıs 1933… Almanya; Berlin Opera Meydanı’nda toplanan çoğunluğu öğrenci, SS üniformalı Nazi Gençlik Örgütü üyeleri “Alman Olmayan Ruha Karşı Eylem” kampanyasında ilan edilen yazarların kitaplarını büyük bir coşkuyla ateşe verdi. Bu yakma töreni radyodan da canlı yayınlandı. Yakılan kitapların içinde sadece Yahudi yazarlarınkiler değil, Alman dilinin çok ünlü yazarlarının kitapları da vardı. Thomas Mann, Erich Maria Remarque ve daha bir sürü yazar bu olaylar sonrasında ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştı. Bu kitap yakma törenleri önce Almanya’nın diğer şehirlerine sıçradı sonra da Nazilerin işgal ettiği diğer ülkelerde devam etti. Böylece Alman yazar Heinrich Heine’nin 1822’de yazdığı Almansor isimli yapıtındaki kehanet gibi sözleri yüzyıl sonrasında gerçeğe dönüşmüştü: “Kitapların yakıldığı yerlerde, eninde sonunda insanları da yakarlar.”

Yıl 2017… Sadece TÜBİTAK’ın geçtiğimiz dönem 50 bin kitap toplatıp imha etme kararı aldığını biliyor musunuz?

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Lale Karabıyık, Meclis’e verdiği soru önergesinde Milli Eğitim’de milyonlarca kitabın imha edildiğinin konuşulduğunu sordu. Cevap yerine kocaman bir suskunluk aldı.

Yerine hangi yandaşa ne bastırdıklarını az çok tahmin ediyorsunuzdur.

Sadece Hocefendi’nin yazdığı ve imha edilen kitapların adedi 216 bin.

Kütüphanelerin de akıbeti çok farklı değil.

En çok da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitaplarından korkuyorlar. Tabiri caizse it gibi tırsıyorlar birileri bu kitapları okur diye.

Kültür Bakanı Numan Kurtulmuş, 169 bin 141 kitabın kütüphanelerden çekilerek imha edildiğini söyledi geçtiğimiz gün. Bırakınız Nazi dönemini, Moğol İstilası’yla yarışacak bir kültür vandalizmi yaşatıyor bu ülkeye Tayyip Erdoğan ve ekibi.

Bu milyonlarca kitap kaç ton ediyor bilmiyorum ama 12 Eylül darbecilerinin imha ettikleri kitapların toplam ağırlığının 70 ton olduğunu biliyorum. Sanırım birkaç yüz katıdır bugünkülerin yaktıkları…

Hatırlıyor musunuz, 15 Temmuz’da galeyana getirilen kitlelerin NT şubelerini basıp kitapları nasıl yağmaladıklarını?

O kadar gözü döndürülmüş bir güruhtu ki, üzerinde tepindikleri eserlerin arasında Cevşen ve Kur’an-ı Kerim olduğunu bile fark etmiyorlardı, ettilerdiyse de umursamıyorlardı.

LİDERLERİN ÇALIŞMA ODALARI ÖLÇÜYÜ VERİYOR

Bir de sıkılmadan, hicap duymadan geçtiğimiz gün rahmetli Bülent Ecevit’i diline doladı Erdoğan.

Kitap ve lider denilince aklıma üç şey geliyor…

Birincisi Demirel…

Rahmetliyi beğenin beğenmeyin ama hemen her konuşmasında bir tarihsel bir anekdot anlatır, konuşmasına illa ki felsefi, kültürel bir referans verirdi. Çalışma odası üst üste yığılı kitaplarla doluydu Süleyman Demirel’in. Öyle mobilya niyetine raflara dizilmiş kitaplar da değildi bunlar. Belliydi okundukları. Aralarına sıkıştırılmış not kağıtları, masanın sağında solunda her yerinde kitap vardı rahmetlinin çalışma odasının.

Rahmetli Ecevit ise gazeteciydi zaten. Kitap yazardı çok eskilerden beri, keza onun da çalışma odası kitaplarla doluydu.

Tayyip Erdoğan’ın Ara Güler’e çektirdiği fotoğrafları hatırlayın. Raflarda mobilya niyetine dizili boy boy ansiklopediler. Üstüne bir de “Ben kitap okumam, arkadaşlarım özet çıkarıyor” şeklinde açıklama. Çalışma odası ise kitap yerine plaket müzesi adeta…

Meseleyi bu perspektiften değerlendirdiğimizde bugün Türkiye’de yaşanan eğitim ve kitap düşmanlığını anlamak bir nebze mümkün oluyor sanırım.

Tarihte eşine az rastlanır bir vakıa ile karşı karşıyayız: Örgütlü cehalet kitabın ve kültürün düşmanı olarak yağmalıyor ülkeyi…

İşte size üç lider, üç fotoğraf… Halimizi bundan şahane özetleyen bir gösterge olabilir mi?

[Naci Karadağ] 16.10.2017 [TR724]

Melih Gökçek’in raf temizliği [Semih Ardıç]

Kadir Topbaş (İstanbul Büyükşehir) ve Mehmet Keleş (Düzce) halkın reyleri ile 2019’a kadar belediye başkanı olarak seçilmişti. Hataları, başarı veya başarısızlıkları bir yana verilen müddet dolmadan istifa ettiler. Sırada Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek var. Adalet ve Kalkınma Partisi’nde (AKP) şehir ve ilçelerle beraber 30’a yakın ismin mahalli idarelerden azledileceği konuşuluyor.

Gökçek’in pazarlık ve arşivcilikteki hünerlerinin istifa dilekçesini birkaç hafta tehir ettirdiği doğrudur. Lakin Saray’a yakın gazetelerin ‘fazla uzatmasın’ manşetleri gösteriyor ki Başşehir’de Vali’yi müteakip en etkili iki numaralı koltuk da -İstanbul ve Düzce’de yapıldığı gibi- her an başka bir isme devredilebilir. ‘Millî irade’ kavramını ayrı bir kutsiyet atfedecek kadar vird-i zeban etmiş Recep Tayyip Erdoğan, belediye başkanlarını, il ve ilçe teşkilat başkanlarını idarî tasarrufla istifaya mecbur kılıyor. İsmi evvela gazetelerde ifşa edilen belediye başkanları da itiraz etmeden koltuğu terk ediyor. ‘Siyasetin cilvesi’ deyip geçilemeyecek kadar hazin bir manzara…

İSTİFALARI DERİN ODAKLAR İSTİYOR

Tasfiyenin ‘istifa’ şeklinde takdimi şeddeli yalan. Manisa/Soma’da 301 madencinin diri diri yanarak can verdiği iş cinayetinde bile tek kişinin istifa etmediği AKP’de bunun bir demokratik ritüel gibi takdim edilmesi kulağa hiç inandırıcı gelmiyor. İstifa müessesesinin en iğreti kaldığı iktidar sıralaması yapılsa AKP açık ara birinci seçilir.

Her mevzuda olduğu gibi başkanların istifası da Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışmış Türkiye manzarasıdır. Erdoğan’ın 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması’ndan yakayı kurtarmak için kapısını çaldığı derin yapıların Hizmet Hareketi’ni tasfiye ettikten sonra AKP’nin de içini boşaltacağı sır değildi. Erdoğan, müttefikleri ile bir pazarlık yaptı.

HİZMET HAREKETİ BİTTİ, SIRADA AKP VAR

Avrasyacı, Milliyetçi, Perinçekçi, Ulusalcı ve Kemalist diye tabir edilen ve kendilerini rejimin sahibi gören odaklarla vardığı mutabakat sayesinde Erdoğan, Türkiye’de kendisine ve ailesine kadar uzanacak adlî tahkikatı bertaraf etmişti. Onlar kirli pazarlığın mukabilinde ona iktidar zırhını verdi, Erdoğan da onlara Hizmet Hareketi’nin kamu başta olmak üzere top yekûn tasfiye imkânını bahşetti.

Pazarlığın ikinci safhasında, AKP’nin milletvekili seçimlerinde itici kuvvet olarak gördüğü mahallî idarelerdeki başarıyı fiyaskoya çevirmek, kurucu kadroları partiden uzaklaştırmak gibi hassas planlar tatbik edilecek. Bir manada tasfiye sırası son dört senenin tasfiye mütehassısı AKP’ye geldi. Erdoğan’ın en büyük müttefiki Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in sosyal medyadaki son videosunda (http://www.tr724.com/perinceke-zor-sorular-turkiyenin-en-az-oy-alan-partisini-rusya-suriye-iran-dikkate-aliyor/) geçen itiraflar tekzip edilmedi. Ne kadar manidar!

BELEDİYE BAŞKANLARI DİRENSE…

Kirli pazarlığın tarafları ne derse desin, herhangi bir şehir ya da beldede kanunlar muvacehesinde vazifesini ifa eden bir belediye başkanı niçin istifa eder? “Beni halk seçti, halk gönderir.” demek çok mu zor? Bu ve benzeri suâller müstağni kalabilmiş isimler için çok basit gelebilir. Amma velakin Ayder Yaylası’ndan Topkapı Sarayı’na, 5 Megawatt’lık elektrik santralinden okul sütü ihalesine kadar her işlemin ‘yukarısı’nın tensibi olmadan karara bağlanmadığı bir memlekette kirlenmeden icraat yapılamaz.

O yüzden ‘Diren Melih Başkan’ sloganlarına mukabil Saray’dan, ‘mülkiye müfettişleri yolsuzluk dosyalarını açabilir’ mesajı geldi. Hassaten Ankara için düne kadar Gökçek’i yere göğe sığdıramayan gazete ve televizyonların ‘Varan 1’, ‘Vay Melih vay!’ manşetleri şimdiden hazırlanmış olmalı.

OSMAN GÖKÇEK’İN DUBAİ’DEKİ ŞİRKETLERİ

Melih Gökçek’in oğlu Osman’ın Dubai’deki şirketleri, sokak lambaları, doğalgaz sayaç ihaleleri, Beyaz TV, Armada AVM’de dönen dolaplar, ASKİ’nin batırdığı paralar, BOTAŞ’a ödenmeyen borçlar, Hazine’nin alacakları ve daha nicesi… Yaz yaz bitmez.

Erdoğan’ın malumatı olduğu halde bugüne dek idarî tahkikata bile lüzum görülmeyen başlıklarda savcılıkların her an harekete geçebileceği ima ediliyor. Gökçek ise, “Hepsini Genel Başkanım Sayın Erdoğan’ın talimatı ile yaptım.” kozuyla istifayı püskürtmeye çalışıyor. İki hata bir doğru etmeyeceğine göre buradan vatandaşın menfaatini gözeten bir netice çıkmayacak. Filler tepişirken çimenler ezilmeye devam edecek.

BELEDİYELERİN HAZİNE’YE BORCU 12 MİLYAR LİRA

Bu arada belediyelerdeki batıklara yenileri ilave olacak. Hazine’nin 20 milyar liralık vadesi geçmiş alacağının 12 milyar lirası mahallî idarelerde. Borcunu ödemeyenler listesinde Kocaeli, Ankara gibi AKP’li belediye başkanlarının vazife yaptığı şehirler dikkat çekiyor.

Sene bitmeden tükenen bütçedeki 25 milyar liralık açığa belediyelerin açıkları dahil değil. Belediyelerdeki batığın hesabı yapılabilse 50 milyar liralık birkaç vergi paketi daha hazırlanması icap eder. Erdoğan o kısma girmeden tehdit siyaseti ile istifa sopasını kendi ikbali için kullanacak. Ötesi laf ü güzaf…

HAZİNE TAHSİLAT YAPAMIYOR

Hazine alacaklarının tahsilatı için belediye gelirlerinden tevkifat (kesinti) yapılıyordu. Bu kesinti, Resmî Gazete’nin 10 Şubat 2017 tarihli nüshasında yayımlanan 2017/9849 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yüzde sıfır olarak tatbik ediliyor. Yani borçlu belediyelerin gelirleri üzerinden herhangi bir tahsilat yapılamıyor.

Belediye ödemeyince borç sıfırlanmıyor. Hazine diğer taraftan borçlanma limitlerini doldurduğundan 50 milyar lira ilave borç ruhsatı alabilmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kapısını çalıyor.

BABACAN’A ‘KURCALAMA’ DEMİŞTİ

Ali Babacan’ın ekonominin dümenine geçtiği ilk senelerde belediyeleri merkezî yönetim bütçesine dahil etme (malî disiplin) teşebbüsü olmuştu. Erdoğan’ın “Niye kurcalıyorsun bu işleri!” azarıyla o fasıl açılmadan kapanmıştı.

Erdoğan, belediye başkanlığından devletin zirvesine çıkarken hayli tecrübe edindi. Başkanların zaaflarını, yumuşak karınlarını, her ismin bir Aşil topuğu olduğunu gayet iyi biliyor. Kimler için kimlere hangi taahhütlerde bulunmuşsa ondan geri adım atamaz, atmayacaktır da.

Gökçek’in istifasındaki tehirin Saray tarafında bir karşılığı yok. Gökçek gider ayak maruz kalacağı hasarı en aza indirmek için raf temizliği yapıyor o kadar.

Anlayan için ne kadar ibretlik bir final sahnesi.

[Semih Ardıç] 16.10.2017 [TR724]