Erdoğan’dan ‘Cemaat’ itirafı: Terör örgütü ilan edip ona savaş açan, şahsım ve AK Parti

Erdoğan, Gülen Cemaati ile ilgili, "terör örgütü ilan edip ona savaş açan, şahsım ve AK Parti'dir" dedi.

KRONOS -19 Şubat 2020

AKP’nin Meclis’teki grup toplantısında konuşan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Gülen Cemaati ile ilgili, “terör örgütü ilan edip ona savaş açan, şahsım ve AK Parti’dir” dedi.

Erdoğan “siyasi ayağı” tartışması ile ilgili olarak “Bu ülkede FETÖ’yü terör örgütü olarak ilan edip ona savaş açan, şahsım ve AK Parti’dir” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şöyle:

Türkiye’de FETÖ’nün büyümesinde herkesin payı olabilir ama bu ülkede FETÖ’yü terör örgütü ilan edip ona savaş açan şahsım ve AK Parti’dir. Bu süreçler iyi bilen birisiyim ve FETÖ’nün bu ülkede anlaşamadığı, görüşemediği tek lider vardır. O da merhum Erbakan hocamızdır. Erbakan hocamızdan nefret ederdi.’

CHP bir anda karşımıza en büyük FETÖ yandaşı olarak çıktı. Hükümetlerimiz döneminde ülkede bizim gibi düşünmeyen herkes gibi bunlara hukuk ve hakkaniyet sınırları içinde yaklaştık. Doğrusu ben de görüştüm. Bunu kaçırmama gerek yok.

Bu ülkede vesayet güçleri FETÖ’ye dokunmadı… Başbakanlığım boyunca YAŞ’larda (Yüksek Askeri Şura) önüme tek bir FETÖ’cünün dosyası gelmedi.

FETÖ’yle 2010 itibariyle mücadeleye geçen biziz.

ERDOĞAN’DAN GEZİ DAVASINI TAKİP SÖZÜ!

Gezi Davası ile ilgili olarak da şunları söyledi:

“Dünkü gelişmeler bize Gezi olaylarını bir kez daha hatırlattı. Taksim’deki Gezi Parkı’nda güya ağaç ve çevre hassasiyeti bahanesiyle başlayan olaylar millete ve devlete karşı sivil bir darbe halini almıştı.

Gezi olayları, tıpkı askeri darbeler, muhtıralar, terör örgütlerinin saldırıları, FETÖ’nün 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimleri gibi devleti, milleti hedef alan alçak bir saldırıdır.

Bay Kemal bunu zannediyorum dünkü konuşmasıydı aydınlık gençler diye vasıflandırıyor. Bunlar başta şahsı olmak üzere, aldatılmış gençlerdir.

Perde arkasında, Soros türü, bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Gezi’yi karıştıran malum kişi içerdeydi. Bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar.”

[Kronos.News] 19.2.2020

AfSV: Temel prensibimiz barışa sadakat, şiddetin her türlüsünü red

AKP iktidarına yakın medyada gündem haline getirilen ‘darbe girişimi söylentileri’ üzerine Hizmet Hareketine yakınlığı ile bilinen AfSV, hareketin bu tartışmalarda hedef haline getirilmesi üzerine bir açıklama yayınladı.

BOLD-Merkezi ABD’nin New York kentinde bulunan Türkçe adı ‘Paylaşılan Değerler İttifakı’ Alliance for Shared Values (AfSV) son günlerde Hizmet Hareketi’nin de içine dahil edildiği ‘darbe söylentileri’ tartışmaları üzerine açıklamada bulundu.

AfSV’nin açıklaması şöyle;
Son günlerde, Türkiye’de çeşitli haber kanalları  ve sosyal medya platformlarında iktidar yanlısı bazı çevreler tarafından ‘muhtemel bir askeri darbe söylentisi’ yeniden dile getirilmeye başlanmıştır.

Türkiye’de parlamentonun işlevsizleştirildiği, gücün tek elde toplandığı ve hukukun üstünlüğünün tamamen askıya alındığı fili bir dikta rejimine kapı aralayan mel’un 15 Temmuz girişimi öncesinde de buna benzer iddialar gündeme getirilerek kamuoyu hazırlanmış bir nevi şartlar olgunlaştırılmıştı.

Üzerindeki sır perdesinin aralamasına ısrarla engel olunan 15 Temmuz girişimi sonrasında Türkiye, ne yazık ki tüm insan hakları uzmanları, Birleşmiş Milletler Raportörleri ve Avrupa Birliği gözlemcileri tarafından en üst seviyede kınanan bir keyfilikle milyonlarca insanı mağdur eden geniş çaplı bir cadı avına sahne olmuş, yapılan hukuksuzluklar insanlığa karşı suç boyutuna ulaşmıştır. 16 Temmuz sabahı başlayan toplu cezalandırma süreci, aradan geçen üç buçuk yıla rağmen en ağır şekilde devam etmekte ve doğrudan ya da dolaylı olarak milyonlarca insanın mağduriyetine neden olmaktadır.

Dolayısıyla, yeni bir kumpasla benzer sonuçlar doğurması ihtimaline binaen şu anki tartışmalara azami temkinle yaklaşılması, atılacak adımlara soğukkanlılık ve basiretle hareket edilmesi ihtiyacı ortadadır.

Bu seferki tartışmalarda Hizmet camiası doğrudan hedef alınmasa ve öncelikli hedef başta anamuhalefet partisi ve tabanı olarak gösterilse de daha önceki sayısız hadisede günah keçisi haline getirilmiş bir camia olarak askeri darbeler konusundaki duruşumuzu kamuoyuna yeniden hatırlatma ihtiyacı hissetmekteyiz.

Seçimle iş başına gelen iktidarın seçimle görevinden ayrılması demokrasinin tek olmasa da en temel esasıdır. Ne askeri darbe ne de herhangi başka bir şiddet eyleminin ülkeye kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Bu tartışmaların dönüp dolaşıp tekrar Hizmet Hareketi’ni hedef haline getirmesi ihtimaline binaen yinelemek isteriz ki barışa sadakat ve şiddetin her türlüsünü red, Hizmet Hareketi’ne gönül verenlerin en temel prensiplerindendir.

Bu vesileyle herkesi bir kez daha temkin ve sağduyuya davet ediyor, son dönemde yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin bir an evvel sona erdirilmesini, yeni ihlallerin bir daha asla yaşanmamasını ve Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olarak bölgesinde imrenilen bir ülke haline gelmesini temenni ediyoruz.

[BoldMedya] 19.2.2020

Haluk Levent’ten Ahmet’e destek: Elimizden ne gelirse yapacağız

Ahmet Burhan Ataç’ın annesine uygulanan yurt dışı yasağına Ahbap Platformunun kurucusu şarkıcı Haluk Levent, yaşanan adaletsizliğe sessiz kalmadı. Ahmet’e destek olacağını söyleyen Levent, “Elimizden ne gelirse yapacağız” dedi.

4’üncü evre kanser teşhisi nedeniyle Almanya’ya tedaviye annesiz gitmemesi için 9 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’a sosyal medyadan destek çığ gibi büyüdü. Anne Zekiye Ataç’a uygulanan yurt dışı yasağına tepki gösteren sosyal medya kullanıcıları, Haluk Levent’ten destek istedi.

Ahbap Platformunun kurucusu ünlü şarkıcı Haluk Levent, yaşanan adaletsizliğe sessiz kalmayarak Ahmet’in annesine destek olacaklarını söyledi. Levent yaptığı paylaşımda “Elimizden ne gelirse yapacağız. Adalet bakanlığına gitmiştim yakında bir kez daha gideceğim. Bir yol buluruz inşallah..” dedi.

[BoldMedya] 19.2.2020

Ahmet Şık’tan Kavala tepkisi: Kimse enseyi karartmasın, bu mafya rejimi 2020’yi bitiremeyecek

HDP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, Gezi Parkı Eylemleri davasında tutuklu yargılanan ve bugünkü duruşmada tahliye kararı verilen Osman Kavala, hakkında çıkartılan gözaltı kararına tepki gösterdi.

BOLD-840 gündür İstanbul Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan İş İnsanı Osman Kavala, hakkında verilen tahliye ve beraat kararının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 15 Temmuz soruşturması kapsamında aldığı gözaltı kararı tepkilere neden oldu.

T24’te açıklamalarda bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, Osman Kavala’nın AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açısından “kıymetli bir rehine” olduğunu söyledi.

“TÜRKİYE BİR KANUN DEVLETİ DEĞİL!”

Türkiye’nin bir kanun devleti olmadığını vurgulayan Ahmet Şık, “Osman Bey’in tutuklanması, Gezi davasının açıklanması, bugünkü karar, yargılama pratiği, aynı dosyada aynı delillerle başka bir soruşturma açılması hukukla açıklanacak bir şey değil. Çünkü Türkiye bir kanun devleti bile değil. Mevzuya hukuki yaklaşım getirmeyi de doğru bulmuyorum. Mahkeme kararı okuduğu andan itibaren ‘Ne oluyor’ sorusuna yanıt arıyordum.” dedi.

“KAVALA, ERDOĞAN AÇISINDAN KIYMETLİ BİR REHİN”

“Osman Bey bu devletin, bu davanın, iktidarın özellikle Batı’yla kurduğu ilişkiler konusunda Erdoğan açısından kıymetli bir rehineydi” diyen Şık, “Beraat kararı kesinleşmiş olsaydı, ‘Erdoğan rejiminin hangi fidyenin karşılığında bu kararı aldırttığını’ sormamız gerekiyordu. Karar açıklandığından beri bunu soruyordum, yanıtım yoktu.” şeklinde değerlendirdi.

“KİMSE ENSEYİ KARARTMASIN!”

“Ama Erdoğan’a rağmen verilmemiş olan beraat kararı, yargıdaki Pelikan örgütü diye tanımlanan örgüte rağmen verilmiş bu karardan şimdilik cayılmış görülüyor” diyen Şık, “Bu yargı üzerinden iktidar üzerindeki çatlağın ve çatışmanın büyüklüğüne dair de iyi bir emare. Her şeye rağmen Osman Kavala gibi çok fazla tutuklu, haksızlığa hukuksuzluğa uğramış, adlarını bile bilmediğimiz insanlar var. Her şeye rağmen bu gidişatın iktidar için iyi olmadığı kanaatinde kalmaya devam edeceğim. Kimse enseyi karartmasın, artık bu mafya rejimi 2020’yi bitiremeyecek.” dedi.

[BoldMedya] 19.2.2020

Özel sektör dış borç batağında

Özel sektörün yurt dışından sağladığı kısa vadeli kredi borcu 2019’da 9,5 milyar dolar, uzun vadeli kredi borcu 191,5 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bir yılda gerçekleştirilecek anapara geri ödemelerinin toplamı ise 50,7 milyar dolar oldu.

BOLD – Merkez Bankası’nca Aralık 2019’a ait özel sektörün yurt dışından sağladığı kredi borcu rakamları yayımlandı.

BİR ÖNCEKİ YILA GÖRE 8,6 MİLYAR DOLAR AZALMA VAR

Bankaların uzun vadeli kredi biçimindeki borçlanmaları 2019’da bir önceki yıla oranla 8,6 milyar dolar azaldı. Uzun vadeli tahvil ihracı şeklindeki borçlanmaları ise 1,3 milyar dolar azalışla 27,2 milyar dolara geriledi.

TAHVİL STOKU 557 MİLYON DOLARLIK DÜŞÜŞLE 3,7 MİLYARA DÜŞTÜ

Bankacılık dışı finansal kuruluşların kredi biçimindeki borçlanmaları 3,5 milyar dolar azalırken, tahvil stoku 557 milyon dolarlık düşüşle 3,7 milyar dolara indi.

Finansal olmayan kuruluşların kredi şeklindeki borçlanmaları bir yıllık dönemde 2,9 milyar dolar azalırken, tahvil stoku ise 1,1 milyon dolar artarak 7,5 milyar dolara çıktı.

YÜZDE 61,2’Sİ DOLAR, 33,4’Ü EURO, 3,8’İ DE TÜRK LİRASI

Döviz kompozisyonuna bakılınca, 191,5 milyar dolarlık uzun vadeli kredi borcunun yüzde 61,2’si dolar, yüzde 33,4’ü euro, yüzde 3,8’i Türk lirası ve yüzde 1,6’sı diğer döviz cinslerinden oluştu. Kısa vadeli 9,5 milyar dolarlık kredi borcunun ise yüzde 45,2’si dolar, yüzde 32,2’si euro, yüzde 22,1’i Türk lirası ve yüzde 0,5’i diğer döviz cinslerinden oluştu.

YÜZDE 53,8 DÜZEYİNDE

Sektör dağılımına göreyse, uzun vadeli toplam kredi borcunun yüzde 46,2’si finansal kuruluşların, yüzde 53,8’i de finansal olmayan kuruluşların borcu oluşturdu.

Aynı dönemde, kısa vadeli toplam kredi borcunun yüzde 78,8’i finansal kuruluşlar, yüzde 21,2’si ise finansal olmayan kuruluşlarca gerçekleştirildi.

GERİ ÖDEMELER TOPLAMI 50,7 MİLYAR DOLARA ÇIKTI

Özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, 2019 sonu itibarıyla kalan vadeye göre incelenince, bir yılda gerçekleştirilecek anapara geri ödemelerinin toplamı 50,7 milyar dolar oldu.

[BoldMedya] 19.2.2020

Doğu Perinçek’in gençleri ODTÜ’de provokasyon peşinde

ODTÜ’de eylem yapmak isteyen karşıt görüşlü öğrenciler yemekhanede karşılaştı. Polisin aralarına barikat kurduğu öğrencilerin karşılıklı sloganları ve sataşmaları gerginliğe neden oldu.

BOLD – Doğu Perinçek’in Genel Başkanlığını yaptığı Vatan Partisinin Gençlik Kolları Türkiye Gençlik Birliği (TGB) mensubu bir grup öğrenci, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) eylem yapmak istedi.

TGB’lilerin provokasyon amaçlı üniversiteye girdiğini iddia eden bir grup sol görüşlü öğrenci de eyleme karşı çıktı. İki grup, üniversitenin yemekhanesinde karşı karşıya geldi.

Polisin arada barikat kurduğu gruplar arasında sözlü sataşmalar yaşandı. Karşılıklı sloganların atıldığı gerginlik polisin müdahalesiyle bir süre sonra sona erdi.

[BoldMedya] 19.2.2020

Selahattin Demirtaş: Tayyip Erdoğan hazin hazin ağlar artık

Selahattin Demirtaş, Erdoğan’ın Ensar Vakfı gibi vakıflara desteğinin talan ve yolsuzluk kültürünü beslediğine dikkat çekti. “İktidardan düşer düşmez geriye sadece darmadağın olmuş bir topluluk kalacağını Erdoğan da görüyor olmalı” dedi.

BOLD – Edirne Cezaevinde tutuklu bulunan Demirtaş, Yeni Yaşam gazetesindeki yazısında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın iki yıl önce Ensar Vakfı Genel Kurulundaki konuşmasını hatırlattı. “Erdoğan da kendi yarattığı bu anlayışın, bir girdaba dönüşmüş sonuçlarını hüzünle ve çaresizlikle izliyor” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın uzun yıllardır iktidarda olduklarını, ancak sosyal ve kültürel alanda iktidar olamadıklarını söylediğini belirten Demirtaş, “Erdoğan’ın bu tespiti doğruydu. Yaklaşık 18 yıldır ellerinde tuttukları iktidarın sınırsız olanaklarına rağmen sosyal ve kültürel alanda tam bir yozluk ve çürümüşlük yaşıyorlar. Bunca imkana, kendilerine sunulan bol keseden desteğe rağmen, İslami kesimden elle tutulur ne bir edebiyatçı, ne sinemacı, ne tiyatrocu, ne ressam, ne şair, ne de entelektüel yetişti. Kayda değer tek bir sanat eseri üretemediler” dedi.

SANAT DA SANATÇI DA ÇIKMAZ

Demirtaş yazısında şunları kaydetti:

“Bunun sebeplerini uzun uzun tahlil edecek değilim. Özetle, kapitalizmin dibine kadar yolsuzluk ve talan kültürüne, modernitenin en çarpık haline bulaşmış bir elitizmden sanat da sanatçı da çıkmaz, çıkamaz. Ekmek elden su gölden ve tamamı devlet hazinesinden sağlanan kaynaklarla, neredeyse ışık hızında zenginleşmiş zayıf kişiliklerin, yozluğun dibine vurması hiç de şaşırtıcı değil.

Erdoğan, işte bu tablo karşısında haklı olarak kendince veryansın ediyor, “size o kadar imkan sağladım, para dağıttım, ama benim iktidarım için yeni bir kültür oluşturamadınız” demeye getiriyor. Bunu söylerken Erdoğan, sorunun asıl kaynağının kendi yarattığı kültür (veya antikültür) olduğunun farkında bile değil. Parayla şiir yazılabilseydi ortalık Trump’ın şiirlerinden geçilmezdi.

Parti çevresini ve yandaşları talan anlayışına sürükleyip oyları garantiye almaya çalışırken ortaya böylesi vahim bir tablonun çıkacağını öngörememiş olmak da Erdoğan’ın sorumluluğudur. Sosyal ve kültürel alanda iktidar olamayan bir yapının, kalıcı bir toplumsal sistem kuramayacağını ve iktidardan düşer düşmez geriye sadece darmadağın olmuş bir topluluk kalacağını Erdoğan da görüyor olmalı. Bu nedenle olsa gerek, son yıllarda giderek artan şekilde vakıf örgütlenmelerine, vakıflar aracılığıyla eğitime, spor ve kültürel faaliyetlere ağırlık vermiş gibi görünüyor. Etnospor faaliyeti, okçuluk, vakıf üniversiteleri ve yurtlar bu kapsamda hayata geçiriliyor. Bununla ulaşılmak istenen amaç, kendi Osmanlı ve Türk İslam anlayışına uygun bir kültürü, kalıcı bir toplumsal yaşam modeline dönüştürmektir.

ATI ÇALAN ÜSKÜDAR’I GEÇMİŞ

İktidarların devlet eliyle kendi ideolojik yaşam anlayışlarını topluma dayatmalarının anti demokratik yönü bir yana, AKP iktidarı bu amaca ulaşmak için kullandığı yöntemde yine, yeniden ve aynen talan anlayışıyla hareket ediyor. Dolayısıyla bu vakıf işleri de kültürel zemin oluşturmakta başarısız sonuçlar doğuruyor. Hatta aksine, vakıfların gelir etme ve bu gelirleri harcama biçimleri talan ve yolsuzluk kültürünü besleyen birer mekanizmaya dönüşüyor. Öyle tahmin ediyorum ki, Erdoğan da kendi yarattığı bu anlayışın, bir girdaba dönüşmüş sonuçlarını hüzünle ve çaresizlikle izliyor. O da farkında ki bu konuda artık yapabilecek, düzeltilebilecek bir şey yok. Atı çalan Üsküdar’ı geçmiş yani. Erdoğan hazin hazin ağlar artık.”

[BoldMedya] 19.2.2020

Gezi Davası’nda beraat veren hakimlere HSK’dan soruşturma!

Gezi Parkı Eylemleri davasının görüldüğü İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi hâkimleri hakkında HSK tarafından soruşturma açıldığı öğrenildi.

BOLD-İş İnsanı Osman Kavala’nın tutuklu yargılandığı Gezi Davası’nda tüm sanıklara beraatına ve tutuklu bulunan sanıkların ise tahliyesine karar verilmişti. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar davayı takip edenler tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştı. Uzun süredir Türkiye’de ilk defa adalet düzgün işliyordu.

840 gündür tutuklu bulunan Osman Kavala’nın akşam saatlerinde Silivri Cezaevi’nden çıkması beklenirken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kavala hakkında 15 Temmuz soruşturması nedeniyle gözaltı kararı verdi.

Tüm bu gelişmelerin yaşandığı sıra ise Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) Gezi Davası’nda beraat kararı veren İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti hakkında soruşturma başlattığı öğrenildi.

HSK 1. Daire, Gezi Davası mahkeme heyetinde görevli 3 hâkim hakkında inceleme ve soruşturma izni verdi. HSK Birinci Dairesi, Mahkeme Başkanı Galip Mehmet Perk, üye Ahmet Tarık Çiftçioğlu ve Talip Ergen hakkında inceleme ve soruşturma izni verdi.

Edinilen bilgiye göre, Kurul heyet ile ilgili müfettiş görevlendirecek. Müfettiş olayı araştıracak.

[BoldMedya] 19.2.2020

Saray’ın İş Bankası planı! Turhan Bozkurt yorumladı

Gazeteciler Fatih Akalan ve Turhan Bozkurt ekonomi gündeminin sıcak gelişmelerini Bold canlı yayınında değerlendiriyor.-BOLD


[BoldMedya] 19.2.2020

Karamollaoğlu: Türkiye’de hakikaten darbe oldu ve darbeyi bu iktidar yaptı

Temel Karamollaoğlu, Türkiye’de darbe olduğunu ve bunu AKP iktidarının yaptığını söyledi. Karamollaoğlu, sadece kafasına taş düşenlerin uyandığını kaydetti.

BOLD – Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, yeni darbe iddialarına ilişkin açıklamalarda bulundu. Karamollaoğlu, milletin darbeyi iktidardan yediğini ancak bunu görmediğini söyledi.

“DARBEYİ BU İKTİDAR YAPTI”

Haftalık basın toplantısında darbe iddialarını değerlendiren Karamollaoğlu, “Son zamanlarda bir iddia aldı başını gidiyor. Türkiye’de hakikaten darbe oldu ve darbeyi bu iktidar yaptı. Nasıl oldu? Ekonomimizde 4 milyon kişi işsiz, 140 milyar lira faize para ödüyoruz. Bütçemizde 123 milyar lira açık var. Bu nedir? Ekonomik darbe. Kime vuruldu? Milletin kafasına vuruldu. Türkiye’de askeri bir darbe olacak mı olmayacak mı açık oturumlarda konuşulacak, karar verilecek bir şey değil ki. Eğer birileri darbe yapma niyetindeyse sen konuşsan da konuşmasan da darbeyi yaparlar ama bugün bu millet ekonomide darbeyi doğrudan doğruya iktidardan yiyor ama bunu görmek istemiyor” dedi.

TUTUKLAMA TAM BİR CEZAYA DÖNÜŞTÜ

Karamollaoğlu, Osman Kavala’nın beraat kararından sonra yeniden gözaltına alınmasına ilişkin, “Osman Kavala farklı gerekçelerle gözaltına alınmaya devam edecekmiş gibi gözüküyor. Mahkemeler kendilerinden beklenenden farklı bir karar verirlerse bu sefer başka bir gerekçe ile gözaltına alınıp susturulacak. Bunu bir insanın havsalasının alması mümkün değil. İktidar anayasal düzeni kenara iterek kendi kararları, düşünceleri istikametinde adalet mefhumunu zorluyor. Bugün artık görüyoruz ki tutuklama tam bir cezaya dönüştü. Buna da sen demokrasi diyeceksin, burada adalet var diyeceksin ama haksızlığın daniskasını sen yapacaksın. Allah’tan korkun be” dedi.

YALAKA DEĞİLSEN HER ŞEYE HAZIR OL

Karamollaoğlu, “Olağanüstü bir şeyler olmazsa bu arkadaşlarımızın fikirleri, düşünceleri bugün saplandığı konumdan kurtulamazsa ülkemizde huzurun olması mümkün değil. Sadece yalakalar Türkiye’de serbest. Yalaka isen baş tacı edilirsin, değilsen her şeye hazır ol. Sadece kafasına taş düşenler uyanıyor. Uyanabilmek için herkes başına taş düşmesini mi bekleyecek Allah aşkına” dedi.

[BoldMedya] 19.2.2020

Polis şiddeti komalık etti

İstanbul'da 15 Şubat’ta polisler tarafından işkenceye maruz kaldığı iddia edilen 52 yaşındaki Mehmet Yaman beyin kanaması geçirdi. Bir yanı felç olan Yaman, dört gündür yoğun bakımda.

Ailenin anlatımlarına göre, Muhammet Yaman (16) olay günü akşam saatlerinde babasının işlettiği marketten evine gitmek üzere ayrıldı. Yolda Yunus polislerinin kimlik sorduğu Yaman, kimliğini polislere teslim etti.

Kimliğini teslim ettikten sonra polisler, “bu kimliği neden yenilemiyorsun” diye sert tepki göstererek, hakaretlerde bulundu. Bunun üzerine Yaman polislere, “Neden öyle kızıyorsun” diye tepki gösterdi.

Yaman’ın bu söylemleri üzerine polisler Yaman’a hakaret etmeye başladı. Küfür ve hakaretlerini sürdüren polisler Yaman’ı yere yatırıp önce biber gazı sıktı, sonra ters kelepçe takarak, polis arabasına atıp işkence yapmaya devam etti. Uğradığı işkence sonucunda vücudunun değişik yerlerinde darp izi oluşan Yaman, Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü Çocuk Büro’da gözaltına alındı.

Yapılanlar yetmezmiş gibi polislerin, Yaman hakkında suç duyurusunda bulunduğunu söyleyen Yaman ailesi, Haseki Devlet Hastanesi’nden darp raporu aldıklarını ifade etti.

Olay günü Mehmet Yaman ise yengesi ve yeğenini korumak istemesi üzerine onlarca polis tarafından uzun süre cop, tekme, tokat, silah dipçiği ile darp edildi.

Komaya giren Mehmet Yaman, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ne kaldırıldı. Gördüğü işkence üzerine beyin kanaması geçiren Mehmet Yaman, dört gündür yoğun bakımda, bilinci kapalı bir şekilde yatıyor. Birçok yerinde kırık ve morluklar bulunan Yaman’ın vücudunun sol tarafı felç olurken, çok sayıda kaburgasında da kırık ve zedelenme oluşmuş durumda.

Bu halde iken bile dün polislerin ifade almak için hastaneye geldiği ancak doktorların hastanın durumunun kötü olması nedeniyle polislerin talebini kabul etmediği ortaya çıktı.

Yaman ailesi, avukatları aracılığıyla işkenceci polisler hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

[Samanyolu Haber] 19.2.2020

BM'den Türkiye iddiası

Libya’da Türkiye’nin destek verdiği Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Sarraj, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde Hafter ile yürütülen müzakereleri askıya aldığını duyururken, ülkenin doğusundaki hükümetten Ankara’ya yönelik açıklama geldi.

Sputnik’in haberine göre Tobruk’taki hükümetin Dışişleri Bakanı Abdulhadi Huveyj, Türkiye'nin Libya'ya bin paralı asker gönderdiğini iddia etti.

Abdulhadi Huveyj, "Türkiye'den Libya'ya bin paralı asker gönderildi. Üstelik Libya'nın kaynaklarıyla ve bunu yapan tanınmamış hükümetin kendisi. İktidarı kimlerin elleriyle ve hangi bedeller karşılığında ele geçirdikleri umurlarında değil. Hem Trablus'ta hem de ülkemizin diğer bölgelerinde her gün suç işliyorlar. Bu hükümet sık sık Ruslar da dahil olmak üzere diğer ülkelerin vatandaşlarını kaçırıyor" ifadelerini kullandı.

Huveyj, sözlerine şöyle devam etti:

"Paralı askerler hakkında konuşacak olursak, hem Türkiye hem de Suriye vatandaşlarını gözaltına aldık. Üstelik bunların çoğu Akdeniz üzerinden yasa dışı yollardan AB'ye gitmeye çalışıyor. Birçoğu bunu başarıyor ve Avrupa için potansiyel tehdit oluşturuyor.”

[Samanyolu Haber] 19.2.2020

Çocuk istismarı araştırması reddedildi

Beş yılda 18 binden fazla çocuğun istismara uğradığını belirten HDP’nin çocuk istismarını engellemeye dönük verdiği Meclis araştırması, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP), çocuk istismarının engellenmesi amacıyla verdiği Meclis araştırması AKP-MHP oylarıyla reddedildi.

HDP, önergenin gerekçesinde, İstanbul Barosu CMK Uygulama Servisi tarafından yayınlanan raporda, 2014-2019 yılları arasında kayıtlara geçen ve cinsel istismara uğrayıp soruşturma aşamasında avukat yönlendirilen 10 bin 844 mağdur çocuğun, soruşturma ve kovuşturma aşamasında ise toplam 18 bin 430 çocuğun olduğu bilgisine yer verdi.

Yine raporda istismara uğrayan çocukların yüzde 45’lik kısmının 12-15 yaş arası, yüzde 55’lik kısmının ise 12 yaş altı ve 15-18 yaş aralığında olduğu ifadelerine önergede yer verildi.

Önergede, cinsel istismar mağduru çocukların yüzde 80’lik kısmını kız çocuklarının, yüzde 20’lik kısmının ise erkek çocuklarının olduğu da eklendi.

Önergede, bu rakamlar dışında kayıt altına alınmayan, herhangi bir biçimde karakol veya mahkeme yansımayan vakaların da olduğu hatırlatması yapıldı.

Önergede, “Beş yıl içerisinde istismara uğrayan ve kayıt altına alınan istismar mağduru çocuk sayısı, ülkemizdeki çocuk istismarın da yaşanan artışı gözler önüne sermektedir” denildi.Genel Kurul’da oylamaya sunulan önerge, AKP-MHP oylarıyla reddedildi.

[Samanyolu Haber] 19.2.2020

Avrupa Yargısı'ndan Türkiye'ye çağrı

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği, son olarak Osman Kavala örneğinde yaşanan çelişkilere dikkat çekerek Türk yargısını siyasal müdahaleler karşısında dik durmaya ve yargı bağımsızlığına sahip çıkmaya çağırdı.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, geçen yaz düzenlediği Türkiye gezisi sırasında yaptığı görüşmeler sonucunda hazırladığı raporu bugün açıkladı. Rapor, Türkiye’deki adalet sistemi ve yargıda insan haklarının korunması ile insan hakları savunucuları ve sivil toplumdaki durumu değerlendiriyor. Komiser Mijatovic, aktüel Türkiye raporunu açıklamadan önce Osman Kavala hakkındaki yeni gözaltı kararına ilişkin tepkisini de dile getirdi.

Mijatovic, Gezi Parkı’na ilişkin davada beraat eden Kavala‘nın, 15 Temmuz darbe girişimi ile bağlantılı yeni bir iddiayla gözaltına alınmasını eleştirdi. Bunun, Türkiye‘de yargının ve insan hakları savunucularının içinde bulunduğu durumu ortaya koyan tipik bir gösterge olduğunu söyleyen Mijatovic, Kavala vakasının, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş ve Taner Kılıç davalarıyla da benzerlikler gösterdiğini belirtti. Bu bağlamda Osman Kavala‘ya yönelik yeni gözaltı kararının inandırıcı olmadığını ve sadece yargının kötüye kullanılması şeklinde nitelenebileceğini vurgulayan Mijatovic, Türk yargısı ile Hakimler ve Savcılar Kurulunu, yargının kötüye kullanılmasına hukuki onay sağlamamak suretiyle sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Mijatovic'in Türkiye raporu ihlal tespitleriyle dolu

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Kavala kararına tepkisine paralel olarak, 1-5 Temmuz 2019 tarihli Türkiye gezisinde yaptığı görüşmeler ve incelemeler sonucunda hazırladığı raporu da açıkladı. Komiser, Türkiye’de adalet sistemi ve yargı bağımsızlığında süregelen sorunlara dikkat çektiği raporunda, durumun Temmuz 2016 - Temmuz 2018 arasında uygulanan olağanüstü hal ile daha da kötüleştiğini belirtiyor.

Komiser, mahkemelerin bağımsızlığı ile hakimlerin teminatının erozyona uğradığını, meslekten çıkarma veya mesleğe alım gibi alanlara doğrudan etki eden müdahaleler tespit ettiklerini, ilaveten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son kararlarıyla da iyice ortaya çıkan, yargının siyasi menfaatlere yönelik tarafgir tutumuna işaret eden bulgulara rastladıklarını da rapor ediyor. Raporda, "Komiser, özellikle terörle ve örgütlü suçlarla ilgili davalarda, Türk yargısı tarafından adil yargılanmanın en temel teminatlarının göz ardı edilmesinin ve hukuka uygun eylemlere ceza kanunlarının gelişigüzel uygulanmasının, hukukun üstünlüğünün özünü tehlikeye sokan bir hukuki güvensizlik ve keyfilik seviyesine ulaştığını tespit eder" notu yer alıyor.

Anayasa Mahkemesi kararlarına direnç var

Raporda ayrıca Komiser Mijatovic‘in, insan hakları ihlallerine karşı bir iç hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun etkililiğini tehlikeye düşüren gelişmeler tespit ettiği, kimi savcılar ile alt mahkemelerin sistematik bir biçimde Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına direnç gösterdikleri bildiriliyor. Komiser Mijatovic, Türk makamlarını, OHAL’den önceki duruma geri dönmeye ve ondan sonra da yargı bağımsızlığına ilişkin teminatları derhal güçlendirmeye çağırıyor. İlaveten ceza mevzuatının da bütünüyle gözden geçirilmesini talep ediyor.

"İnsan hakları savunucularına karşı düşmanca bir ortam yaratıldı"

Bugün açıklanan raporda, insan hakları savunucuları ile sivil toplum kuruluşlarına yönelik gelişmeler de geniş yer buluyor. Buna göre Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, özellikle OHAL ve sonrasında alınan tedbirlerin, insan hakları savunucularına karşı giderek düşmanca hale gelen bir ortamın yaratılmasına katkıda bulunduğunu belirtiyor. Komiser, "giderek negatif ve yıkıcı hale gelen, insan hakları savunucularını hedef alan ve terörist olarak yaftalayan siyasi söylemden" duyduğu kaygıyı da vurguluyor.

Avukatların durumuna da değinilen raporda "Görevlerini ifayı zorlaştıran kısıtlamalara ek olarak, çok sayıda dava ve yargısal işlem doğrudan doğruya onları hedef almaktadır. Komiser, yetkililere, bu vaziyetin yarattığı tehlikeyi kabul etme ve altta yatan sorunları ele alma çağrısında bulunmaktadır“ ibaresi yer alıyor.

[Samanyolu Haber] 19.2.2020

Kur’anî Terbiye ile Yetiştirme [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi Kur’anî Terbiye hakkında şöyle diyor:

“Hemen her ortama çarçabuk intibak eden (uyum sağlayan) çocuğun kalbi, kafası, kulağı, gözü ve sâir duygularının günaha alışmasına meydan vermeme ve onun tertemiz bir muhitte neş’et edip gelişmesini sağlama yuvada görüp duyduğu; duyup doyduğu, dolduğu dînî atmosferi dışta da verebilme  ve dış çevrenin aile muhitine mutabık olmasını temin etme de yine anne-babanın, muallimin, mürebbinin vazifesidir.

“Aslında bütün güç ve kuvvetin baskı unsuru olarak kullanıldığı, Hakkın ayaklar altında çiğnendiği bir devirde, duygu ve düşünce istikametinenin ve insan olma onurunun muhafaza edilmesi çok önemlidir. Binaenaleyh neslin Kur’anî terbiye ile terbiye edilmesi ve Kur’anî ahlâk be ahlâklandırılması; ahlâklandırıp daima Hakk’a taraftar hale getirilmesi, en aşılmaz güçler, kuvvetler karşısında dahi sarsılmayacak bir kıvama ulaştırılması milletçe varlık ve bekamızın en önemli esasları olduğu kanaatindeyim. Zira, hem duygu ve vicdan âleminde, hem de realiteler dünyasında ideal toplum örneği sadece Kur’an sayesinde gerçekleşmiştir.

“Denebilir ki, bin seneyi aşkın bir zaman dilimini ışıklandıran ve emin ellerle temsil edildiği sürece hep göz kamaştıran o mükemmel İslam toplumu Kur’an’ın aydınlık ikliminde neş’et etti. Bu toplumun ortaya çıkışı, tarihin akışını değiştirdiği insanlık âleminin en hayretverici hadisesi olmuştur. Bu mükemmel toplum ve onu meydana getiren fertler, hiçbir düşünce, hiçbir felsefî cereyanla zihinlerini bulandırmamış, Kur’an’ın dupduru kaynağından beslene beslene böyle bir kıvama gelmişlerdi.

“Peygamber Efendimizin (S.A.S.)  ahlâkı, huyu Kur’an’ı idi;  O’na iktida edenler de Kur’an’ı duyuyor, onu yaşıyor ve onunla yeşeriyorlardı. Kur’an ile irtibatlı göründükleri halde böyle bir mükemmeliyet sergileyemeyenler, onun ruhuna nüfuz edememiş sathî ruhlar ve sathî düşüncelerdir.
“Kur’an’ı anlamak ve onunla dirilmek, onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Sadece onun ibare ve lâfızları ile oyalananlar –Allah bilir- sevap kazansalar da sevaba açık bir topluluk haline gelemezler. Kur’an ile münasebetimiz açısından asıl mesele, kalb, şuur, irade, idrâk ve hislerimizle ona yönelerek benliğimizin bütün boyutlarıyla onu duymaktır. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde Allah’ın bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz.  yetlerin her kelimesinde, her cümlesinde farklı derinliklere erer, ruhumuzun atlasını temâşâ ettiğimiz aynı anda göklerin haritasını müşâhede etme ufkuna ulaşırız.

“Bana göre yeni bir nesil, ancak buna denk bir atmosferde oluşturulabilir…  ve derken bir ‘S LİH  DAİRE  (Doğurgan döngü)’  süreci başlar; Kur’an bütün ESRARINI  SİNELERİMİZE BOŞALTIR… ve böyle bir zenginlikle ilimden imana, imandan marifete yükseldikçe, Kur’an’a muhatap olma seviyemizin farklılaşmasıyla daha bir iç derinliğe ulaşırız; ulaşır ve Allah Teâlânın sözlerindeki enginliği daha bir farklı kavrarız. Evet, aksiyon öncelikli ve pratik eksenli KUR’AN  TALEBELİĞİ,  KUR’AN’IN  BİZE AÇILMASI  İÇİN  BİRİCİK YOLDUR.  Aksine, Kur’an’a karşı irtibat ve saygımız, ŞEKİLDE  KALIP  öze inemediğimiz sürece de O’na  yakınlık içinde uzaklıklar yaşarız. İnsanlar, Kur’an’ın ruhunda, O’nu hayata hayat kılma zenginliğinden mahrum kaldıkları sürece, gerçekten mahrum ve talihsiz sayılırlar. Kur’an’la münasebette işin esası, bilginin ötesinde bütün İnsanî Sistematiğin harekete geçirilmesidir. Elde edilen bilgilerin birer harekete geçirici güç haline getirilerek, Kur’an’dan anlaşılan şeylerin, şartlar, durum ve atmosfere göre realize edilmesi bir esastır. Bu yapılabildiği takdirde, insan yaratılış gayesi çizgisinde yerini alacak ve zebil olup gitmekten kurtulacaktır.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu tesbitlerinin gerçekleşmesinin iki dönemi ve iki ayrı yönü olduğu kanaatini taşıyorum. Yani önce Kur’an sevgisi ve saygısı içinde ve öyle bir atmosferde yetişme… Sonra da Kur’an’ın inceliklerine ve derinliklerine yönelme… Mesela çocukluk yıllarımda benim baba annem Rahime ninemin abdest aldıktan sonra okuduğu “İnnâ enzelnâ…  Kadr Suresini, yağmur yağarken çıkan tıpırtı ve zemzeme halindeki ruhanî güzelliği hatırlatır şekilde içimde ruhumun derinliklerinde hissedişini yetmiş geçmiş şu yaşımda iliklerime kadar duyuyor ve tadıyorum.

[Safvet Senih] 19.2.2020 [Samanyolu Haber]

Erdoğan tepki göstermişti; Gezi’ye beraat veren mahkemeye soruşturma

Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK), Gezi davasında beraat kararı veren İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı ve iki üyesi hakkında inceleme ve soruşturma izni verdi. HSK Birinci Dairesi, mahkeme başkanı Galip Mehmet Perk, üye Ahmet Tarık Çiftçioğlu ve Talip Ergen hakkında inceleme ve soruşturma izni verdi. İncelemeyle konuyla ilgili kusur olup olmadığı araştırılacak, müfettiş raporunun ardından heyet hakkında karar verilecek.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bugünkü grup toplantısında Gezi eylemcilerine lanet okumuş, beraat kararını eleştirmiş ve “Bir manevra ile onu (Kavala’yı) beraat ettirmeye kalktılar.” demişti.

[TR724] 19.2.2020

TOKİ, toplu konut ihalesini sarayın müteahhidine vermiş

Ekonomik kriz sonucu peş peşe yaşanan intiharlar gündemi oluştururken, iktidar kamu kaynaklarını yüksek bedelli kapalı ihalelerle yandaş sermaye gruplarına aktarmaya devam ediyor. TOKİ, Malatya Battalgazi’de yapacağı 678 konutun ihalesini Rönesans Grubu bünyesindeki REC Uluslararası İnşaat şirketine verdi.

17 Şubat’ta gerçekleşen ihalede TOKİ, Malatya- Battalgazi’de 678 adet konutun yapım işini pazarlık usulüyle ihale etti. Yedi şirketin davet edildiği ihalede, yaklaşık maliyet 216 milyon 478 bin TL olarak belirlendi. İhalede en düşük teklifi 187 Milyon TL ile REC Uluslararası İnşaat şirketinin verirken TOKİ’nin sözleşmeyi bu şirketle imzalayacağı öğrenildi.

İhaleyi kazanan Rönesans Grubu bünyesindeki REC Uluslararası İnşaat’ın Beştepe Külliyesi, Cumhurbaşkanlığı Okluk Yazlık Yerleşkesi, inşaatı süren Yargıtay ve MİT’in Kale isimli yeni yerleşkesinin müteahhidi olduğu ortaya çıktı.

ELAZIĞ’DA 600 BİN TL UCUZA 103 KONUT FAZLA YAPILACAK

TOKİ ikinci büyük ihaleyi aynı gün Elâzığ Merkez ilçede yaptıracağı konutlar için düzenledi. Pazarlık usulü yapılan ihalede 781 adet konut inşaatı ve altyapı/çevre düzenlemesi işi için 207 milyon TL yaklaşık maliyet belirlendi. Altı firmaya davet gönderilen ihalede en uygun teklifi 186.4 milyon TL ile Egemen İnşaat-Dost İnşaat ortaklığı verdi.

Malatya’da 678 konut için 187 Milyon TL’ye ihale edilirken Elazığ’da 781 konut için 186.4 milyon TL’ye verildi. Elazığ’da yapılacak konut sayısının Malatya’da yapılacak konut sayısından 103 adet daha fazla olmasına rağmen yaklaşık 600 bin TL ucuza yapılacak olması dikkat çekti.

[TR724] 19.2.2020

15 yıllık matematik öğretmeni video çekip ‘adalet yok’ dedi; sonra intihar etti

Ankara’da özel bir okulda matematik öğretmenliği yapan aynı zamanda dizi oyuncusu olan İnan Avşar hayatına son verdi. Avşar, intihar etmeden önce sosyal medya hesabından bir video paylaştı.

Adaletin olmadığını belirten Avşar, eğitim sistemi ve fazla mesailerle ilgili eleştiriler yaptı. Avşar daha sonra aracında intihar etti.

Avşar, intihar etmeden önce Youtube hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Çocuklarınızı okula göndermeyin. Çocuklarınızın beyni yıkanıyor. 15 yıllık eğitimciyim, bu işe severek girdim. Babam da eğitimciydi. Çocuklardan çok şey öğrendim. Ama şunu fark ettim ki okul tamamen ticari bir hapishane. Çocukların şu an oralarda beyni yıkanıyor. Saçma sapan bir sisteme adapte etmeye çalışıyorlar çocuklarınızı. Artık çocukların yüzüne bakamıyorum. Yüzlerine bakamıyorum. Saçma sapan bir sisteme hazırlıyorum çocukları.
40 saat ders yüklüyorlar.

En son başıma gelenlerden bir şey anlatayım size. Hangi koleje gitsem anlaşıyoruz, 30 saatten fazla bir derse giremem diyoruz, bir bakıyoruz kendimi 40 saat derse girerken buluyorum.

Bu dünyanın adaleti yok
Gerçekten bu dünyanın adaleti falan yok. Kendinizi kandırmayın. Emin olun hep bize hayatın çok iyi çok güzel olduğunu söyleyen insanlar aslında kapitalizmin, vahşi düzenin adamları”

[TR724] 19.2.2020

15 Temmuz’da madalya almıştı; çete üyeliğinden tutuklandı

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından 15 Temmuz sonrası övünç madalyası verilen komiser yardımcısı Turgay Atılır, 60 milyon liralık yasa dışı bahis oynatan çetenin üyesi olmaktan tutuklandı. Komiserin 2012’de sigara kaçakçılığından soruşturma geçirdiği de ortaya çıktı.

Geçen hafta Muğla’nın Marmaris ilçesinde düzenlenen Kurt Kapanı operasyonuyla, internet üzerinden yasa dışı bahis oynatan bir çete çökertildi. Şüphelilerden çete lideri Semavi S., komiser Turgay A. ile örgütün kasası Nedim K. tutuklanırken, aralarında emniyet amiri ile adliyede görevli zabıt katibinin de bulunduğu 11 şüpheli adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Atılır’ın 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın bulunduğu Marmaris’ta meydana gelen silahlı çatışmalarda gazi olduğu gerekçesiyle övünç madalyası aldığı belirtildi.

[TR724] 19.2.2020

Kendimle yaka paça [Gülşah Çavuşoğlu]

Bayılıyorum “ilişkiler” hakkında düşünmeye. “Duygu ve düşünce arasında nasıl bir ilişki var?” Duyguları mı yoksa düşünceleri mi ifade etmek daha zor? Sordum kendi kendime. Hangisini ifade etmek daha önemli? Hangisini içinde, kendine saklasan daha az zarar görürsün diye bir dönüp baktım aklıma ve kalbime. Birbirinden çok mu ayrı yoksa birbirini doğuracak kadar iç içe mi? Bu yazıda beni “insanda en sevdiğim hal” üzerine göreceksiniz; Kendisiyle yaka paça…

Şöyle yapalım. Hani birini tanımak istediğimizde sorduğumuz ilk soruyu  soruyorum duygulara, düşüncelere “Nerelisiniz? Neredensiniz”. Ve başlıyor kafam karışmaya. “Duygular kalpte doğar, oraya yerleşir, orada kalır” değil mi? Ama insan bilmediğini sever mi? Ve “bilme eylemi” akılda olmaz mı? Kaç defa ilk kez gördüğüne, bilmediğine, tanımadan aşık olur ki insan? Renkler gözlerine değdiğinde, gülü tanır seversin. Hanımeli çiçeğinin kokusu burnuna kancasını taktığında onu merak eder, başını sağa sola çevirir, ağaçtan sarktığını görürsün, bilmek için dokunur, balını tadar ve seversin. Kaktüsün dikenleri battığında bir daha ki sefere onu ellememen gerektiğini bilir, aklın, mesuliyeti kalbin ellerine verir ve karar verirsin. “Ne hissetmeliyim?” Bunlar hep idrakle olur. Yani duygu kalpte değil, akılda doğar. Bir başka deyişle “Duygu akılda doğar, kalpte yeşerir.”

Bir tarafım da diyor ki “Ne alakası var. Duygular yedi kuşak kalplidir. Kalpte doğar, kalpte harmanlanır, kalpte ölür.” Akıl da ferman dinlemez. Hatta bazen kendini bilmiş akıl bir bakmışsın kalbin konusan aynası olmuş ve sanki “ Dünyanın en güzeli o, en tutkulu yolu o, en vazgeçilmesi o” diyor. Yani duygular tam olarak nereli ben çözemedim.

Düşüncelere dönüyorum yüzümü. Yanaklarım al al. Kafam karışık. İlk cevabım “vücudun en ergen ve bir o kadar da en olgun organında doğar” diyorum. Beynin o kıvrak çehresinde oluşan bir elektrik ve “Müjde! Nur topu gibi bir düşünceniz oldu” diyorum. Sonra kalbimin hızla pompaladığı kanla kendime gelip, “Düşünce, kalbin kırmızı topraklarında hislerin beyni yoğurmasıyla oluşur” diyorum. Hala çözemedim “Duygu ve Düşünce” nereli.  Belki hemşehir belki de farklı gezegenlerden ama “elele” oldukları kesin.

Konuşmanın gerisini, en özgür olması gereken eğitmenlerinin kalp ve kafa olduğunu düşündüğüm organla yapıyorum ve soruyorum ona “ Söyle bana, hangisini ifade etmek daha zor?”Did döndüğü  kadar cevap vereceğini söyledi. Dans eder gibi kıvrıldı, hırçın olmayan bir edayla “İkisi de zor Gülşah” dedi ve ekledi “Bazen ikisi de kolay. Söylemek değil de, karşıdaki tepki kurutur beni”. Düşünce de duygu da öyle elzem, öyle mahrem ki, ve insanı öyle belli eder ki… İfşa oldu ise insan öyle kalakalır zırhsız, ve her türlü tehlikeye de açık halde.

“Sevdim” dersin. “Ya Sevmezse” diye korkarsın. “Nefret ediyorum” demek zor gelir . Ya seven kalbi incittiysem diye için içini kemirir. “Adaletsizsin” demek zor. Ya seni de zindana mahkum ederse diye korkarsın. “Haksızsın” demek zor. Ya seni de “insan haklarından” mahrum ederse diye kıvranırsın. Dile baktım ve dedim. Bir mahfi şairin dediği gibi. “Savaşan kazanır, kazanan kaybeder” Düşünce ve duyguyu da birbirinden ayırmak olmaz. İkisi de önemli, ikisi de değerli, ikisi de dilden çıkmalı. Duygu ve düşünceler, yıksa da, yapsa da, kalbin elinde şekillenip, beyin süzgecinden geçirilip, üslup libası giydirilip, karşıdaki Kristal camlara ya da kalın duvarlara çarpmalı. El sıkışıp ayrılıyorum dilin huzurundan.

Bu ilişkinin fırtınası bitmez. Düşünce duyguyu, duygu düşünceyi doğurmaya devam eder. Kimileri onları evli sanır ki, bu tuzu biberi fazla bir evlilik olur kanatindeyim. Duygu alttan alsa düşünce fevrileşir.Evin reisi düşünceler olsa duygu her kavgada siner, patırtısı gürültüsü bol bir evlilik olur.  Duygu nikahta düşüncenin ayağına basmışsa eğer, bu mutlu çift bulutlardan yeryüzüne inemez. Aklı bir karış havada pek Leyla bir ilişki olur. Peki bu ilişki bir kardeş ilişkisi olsa, ben derim ki bazen kan çıkana kadar kavga ederler, sonra birbirlerine sarılıp ağlarlar. Ne evlilik ne de kardeşlik… İki ilişkide yatmadı kafama.

Bu hafta da böyle aktı düşüncelerim, duygularım parmak uçlarımdan sizlere. Saçım başım dağıldı, bir ben serdim kendimi yere,sonra bir ben fırlattım kendimi odanın öteki tarafına. Düşündüm duygulandım. Ya da önce duygulandım sonra düşündüm. Beyinle, kalp ile, dil ile dişe dokunur sohbet ettim. Hala emin olamadığım çok şeyler var tabii. Dedim ya insan en sevdigim insani yorsa da ordan oraya savursa da en sevimli haller bu kendisiyle yaka paça haller…

[Gülşah Çavuşoğlu] 19.2.2020 [TR724]

T Tipi’nde yaşam: Bir ‘insanlar’ yazısı [Ali Yıldız]

İzmir Şakran Cezaevi’nde yaklaşık 1 yıl kaldım. Bu süre zarfında bırakın mahkemeye çıkmayı hakkımda iddianame dahi hazırlanmadı. Bir gece yarısı (şaka değil saat 23:50’de) mazgal açıldı ve gardiyan “sana ayrılan sürenin sonuna geldik” dedi. OHAL’in kalkmasıyla birlikte gardiyanlar bizimle “insan gibi” ilişkiler kurmaya başlamıştı ama gece yarısına az bir zaman kala yapılan bu şakaya başta ben ve koğuş arkadaşlarım inanamadık.

Yazdığım onlarca tutukluluğa itiraz, onlarca cezaevi şartlarına itiraz, Anayasa Mahkemesi başvurusu vs. içeren toplamda yüzlerce dilekçeden sonra sürpriz olmuştu. Nasıl olduysa bir tutukluluğa itiraz dilekçemi gıyabımda karara bağlayan sulh hakimi bu kez itirazımı kabul etmişti. Gece yarısı ne yaparım, kimi ararım diye düşünmeden o kapıdan kendimi dışarıya attım. Saat gecenin 01:30’u…

Hani erkekler için askerlik anıları başkadır ya; cezaevi anılarının yanından bile geçemez. Çünkü o kadar dar bir alanda o kadar çok şey yaşıyorsunuz ve o kadar kalabalık bir ortamda yaşamaya çalışıyorsunuz ki, akıl havsala almaz gerçekten. Yaşıyorsunuz, çünkü yaşamak zorundasınız. Yaşamak denmez belki ama nefes almayı sürdürmek ve en azından vücudunuza ait motor fonksiyonların çalışır düzeyde kalmasını sağlamak zorundasınız.

Evet, anlatılacak çok şey var belki ama bugün bu satırları yazıyor olma sebebim annesi ve babası tutuklu 6 yaşındaki minik Berat’ın cezaevini kendi gözleriyle anlatan çizimlerini görmemle birlikte gözlerimin dolması ve unutulması asla mümkün olmayan anılarımın canlanmasıdır.

Ben çıkarken içeride bıraktığım ve çok sevdiğim bir kardeşimin T Tipi yaşamı betimlediği çizimler üzerinden biraz cezaevindeki yaşamı, daha doğrusu masum insanların hapsedilmesinin bu insanlar üzerindeki etkisini günlük yaşamları üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Bu resimlerin biri üst katı, biri de alt katı ve “havalandırma” adı verilen beton bahçeyi anlatıyor. Müsaadenizle alt kattan başlayacağım. Ancak ufak da olsa T Tipi ile tanışma hikâyemi de aktarmak istiyorum.

Bir kış günü sabah namazı vakti, evim basılmak suretiyle gözaltına alındım. Arama iznini incelememe ve okumama müsaade edilmedi. Önce rutin sağlık kontrolünden geçirildim ve ilçe karakolunun nezarethanesine konuldum. Burada diyabet hastası olduğumu söylememe rağmen akşam 17:00 civarına kadar ne su ne de yiyecek hiç bir şey verilmedi. Kendi paramızla dahi alışveriş yapmamıza ya da yakınlarımızın bir şey göndermesine müsaade edilmedi. 18:00 civarı Bozyaka TEM 5. Kat’a sevk edildik. Yaklaşık 12 gün burada kalacaktık ki buradaki 12 gün yaklaşık 1 yıllık hapis hayatından daha zor ve daha çileli geçti. Tıraş olmamıza, tırnaklarımızı kesmemize, sigara içenlerin sigara içmesine, birçok temel ihtiyacımızı karşılamamıza (çay yahu, çay içemedik 12 gün) müsaade edilmedi.

Benim savcılık ifadem alınmadı. Daha doğrusu gözaltına alındığımız ve aynı dosyada olduğumuzu Bozyaka TEM’de öğrendiğimiz yaklaşık 50 kişinin birkaçı hariç kimsenin savcılık ifadesi alınmadı. Arada hangi kurumdan geldiğini bilmediğimiz ve kamerasız odalarda garip tiplerce sorgulanan ve “etkin pişmanlıktan yararlanması” için baskı yapılan birkaç kişiden başka hiç kimse savcılık tarafından sorgulanmadı.

SEN ANLAT, NEDEN BURADA OLABİLİRSİN?

Emniyette yapılan sorgum da çok ilginçti. Bilirsiniz; eğer hakkınızda bir iddia varsa, teknik takip, doküman evrak vs. bulunuyorsa emniyet sorgucusu bunları önünüze koyar ve “içerikleri hakkında” size sorular sorar. Nitekim beraber gözaltına alındığımız kişilerin bir kısmına bu yapıldığı halde bana “hakkında güçlü deliller ve güçlü suç şüphesi var, ancak dosyanda gizlilik kararı olduğu için bunları sana gösteremeyiz, sen anlat neden burada olabilirsin?” gibi ucube sorular yönelttiler.

Sonunda sulh ceza hakiminin karşısına çıktık. Beraber gözaltına alındığımız kişilerden daha önce etkin pişmanlıktan yararlanarak tahliye edilen bir kişi ve eşi tutuklu bulunan bir kadın hariç herkes tutuklandı. Hakimin karar vermesi kişi başına ortalama 3 dakika sürüyordu. İçeride hâkimin kulağına bir şeyler fısıldayan hangi kurumdan olduğu belli olmayan (aslında belli olan, kesinlikle emniyetten değil!) kişiler vardı. Mübaşirinizin, sizi içeri çağıranın TEM’ci bir polis olduğunu, içeride yaklaşık 8-10 kişilik bir az önce bahsettiğim kirli sakallı, elinde telefon, tablet, bir yerlerden talimat alan veya veren kişilerin olduğu bir ortamı hayal edin. Biz Bozyaka TEM’den sabah 07:00 civarı Adliyeye sevk edildik ama saat 19:00’a kadar adliye nezaretinde hiçbir şey yapmadan bekletildik. 21:00 civarı başlayan duruşmalarımız da gece 01:00 civarı bitti.

Tutuklama işlemleri, polis otobüslerine karga tulumba bindirilişimiz, hastanede rutin kontrol vs. derken şehrin öbür ucundaki Şakran Cezaevine girdiğimizde öyle sanıyorum saat sabaha karşı 04:30 civarıydı. Yaklaşık 2-3 saat süren giriş işlemlerinden sonra hepimizi “geçici” adı verilen toplu bir koğuşa doldurdular ve kapıyı kapatıp gittiler. İkişer üçer kişi dönüşümlü yatarak veya yerde uzanarak dinlenmeye çalıştık ve inanın nezaret koşullarına göre çok rahat ettik. Cuma gecesini Cumartesi gecesine bağlayan gece işlemlerimiz yapıldığı ve geçici koğuşa yerleştirildiğimiz için Pazartesi sabahına kadar geçici koğuşta kaldık.

Ertesi gün idare tarafından eğer işbirliği yaparsak, şartlarımızın iyileştirilebileceğini bildirir sözlü bir beyanla “etkin pişmanlık formları” dağıtıldı. Matbu ve hazır bu formlara adınızı soyadınızı yazıp imzalamanız yeterli olacaktı. Olmayan bir terör eyleminden, işlemediğimiz suçlardan “pişman olmamız” istendi.

Pazartesi günü öğle saatlerine yaklaşırken müdürün karşısına çıkarıldık ve bize “dosyamızda ne olduğu” ve “pişman olup olmadığımız” soruldu. Dosyamın olmadığını veya varsa bile içinde ne olduğunu bilmediğimi, bilmediğim bir şeyden pişman olamayacağımı söyleyince sonradan müdür olduğunu öğrendiğim kişi kafasını sallayarak koğuş numaramı söyledi. Hemen hemen hepimizi ayrı ayrı koğuşlara dağıttılar.

Ve koğuş…

Demir kapı açıldı, içeride onlarca kişi var. Abartmıyorum benimle 25 oldu koğuşun mevcudu. Euro standartlarına göre 8 kişilik inşa edilen daha sonra tadilatlarla 12 veya 14 kişilik hale getirilen (tadilattan kastım ranza eklemek, yoksa 1 tuvalet ve 1 banyo var) koğuşlar bunlar. Yaklaşık 15-20 m2’lik bir alanda yemek yeniyor, bulaşıklar yıkanıyor, TV izleniyor ve hayat devam ettirilmeye çalışılıyordu.

Şansıma havalandırmanın açık olduğu saate denk geldiğimden arkadaşlar tarafından dışarı davet edildim ve acil neye ihtiyacım olduğu sorulduğunda “çay” dedim. “Ne olursunuz sürahiyle mi veriyorsunuz, en büyük bardakla mı, bir çay istiyorum” dedim. Günlerden pazartesi olduğu için arkadaşların hepsi Pazartesi orucu tutuyorlarmış. Ben diyabetten dolayı niyetli değilim, niyetli olsam da çayı bulduğumda bozardım sanırım. Kaza tutmayı göze alırdım yani o derece “çaysadım”.

İNSANLAR… HER YERDE İNSANLAR…

Havalandırma yaklaşık 25 m2 bir alandan oluşuyor. Bir köşede haftalık olarak verilen damacana su bidonları, bir tarafta kuruması için asılmış çamaşırlar ki hiçbir zaman o çamaşır ipleri yeterli gelmezdi. “Volta” atan insanlar, ve volta atmayı öğrenmeye çalışan insanlar ve tabii ki zeytin çekirdeğinden tespih yapmak için zeytin çekirdeklerini duvarlara sürtenler ya da tırnak makasıyla çekirdekleri yontmaya, şekil vermeye çalışan insanlar.

“Seni yerleştirelim” dediler. Merdivenlerden üst kata çıktık. Bir noktadan sonra “buradan sonra ayakkabısız çıkacağız” dediler. O nasıl bir mutluluk biliyor musunuz? Günlerdir ayağınıza yapışan ayakkabıdan kurtulup ayağınızı temiz bir yerlere basıyor olmak nasıl bir saadet, düşünebiliyor musunuz?

Başımı koyacak bir yastık bir de battaniye ayarlandı hemen. Üst katta yerde pencerelerin önünde “bir yerlere” kıvrılıp yattım. Yattım da kardeşim yatırmıyorlar ki bu adamlar; birkaç saat sonra “teheccüt vakti” dediler, sabah namazına ve tesbihata bağlandı. Kuran, tefsir, risale, kahvaltı filan derken saat 8 civarı oldu. Ve anons; “tüm koğuşların dikkatine, sayım için yerlerinizi alın!”

Sayım, ölüm döşeğinde değilse herkesin, gardiyanların karşısına ayağa kalkarak dizildiğiniz durumun adı. Şöyle bir görüntü hayal edin burada; kapılar kapalı ve metrekareye bir kişiden fazla insan düşüyor.

“İnsanlar” her yerde. Havalandırma kapısının açılmasıyla nispeten oluşan bir rahatlık, bahçede volta atan, kısa koşular yapan, 5 litrelik su damacanaları ile ağırlık çalışan, yere serdiği örtüde mekik çeken, şınav çeken, başka bir köşede masayı dışarı çıkarmış kahvaltı eden “insanlar”. Bu sırada koğuşun rahatlaması ile yukarı çıkan ve aşağıda ses olmasına rağmen uyumaya çalışanlar olduğunu da belirtmek lazım…

Havalandırmanın üstüne bazı rivayetlere göre helikopterle kaçırılabileceğimiz, idarenin söylediğine göre güvenliğimiz, bize göre işkence olsun diye önce daha geniş bukleli fens teli sonra da daha ince bukleli ve neredeyse gökyüzünü göremediğimiz fens teli çekilmiş. Öyle ki bazen yukarıdan bir nesne geçse uçak mı kuş mu olduğunu tartışırdık.

Pazartesi-Perşembe değilse öğle yemeği, öğle namazı, tesbihat, risale sonrası bizim koğuşta önce Arapça, ikindiden sonra da İngilizce ve İspanyolca dersleri yapılırdı. Koğuşumuzda zaman zaman sayıları değişmekle birlikte 3 komiser, 3 kurmay yarbay, 1 üsteğmen, 1 teğmen, 1 müsteşar, 2 öğretmen vardı. Akşam yemeği sonrasında kapı kapanmadıysa “insanlar” biraz daha temiz hava alabilmek amacıyla bir tur daha spor yapar, volta atar veya sadece “dışarıda” otururdu. Akşam namazı, yatsı namazı ve tesbihatları sırasında arada akşam sayımını da atlatmış olurduk.

Hafta sonu akşamları değişmez tek eğlencemiz maç izlemek, hafta içi akşamları da kitap okumak (sosyal kitap veya kırmızı kitap) veya bazı arkadaşlar için dizi seyretmek oluyordu. Bazı arkadaşların da o kalabalıkta “çok tercih etmesek de” akşam da içeride spor yapmaya devam ettiğini; şınav, barfiks ve mekik çalıştığını söylemem gerekiyor. Zaten merdivenlerden çıkınca hemen karşıya gelen pencere yaz-kış hiç kapanmazdı ve açık dururdu. Tüm pencereleri kapattığınız durumda içeride nefes alan ve yaşayan 25 kişinin ürettiği karbondioksit ve vücut kokuları ciddi manada sorun teşkil ediyor, dahası biri hastalandığında havalandırma olmaması herkesin hastalanmasına sebep oluyordu.

Üst kattaki dört pencereden merdivene göre üçüncü olan pencere ezan penceresiydi. Bulunduğum iki koğuşta da ezan bu pencereden okundu hep. Ortada olması sebebiyle hem güzel ses dağılıyordu hem de ezanı okuyan kişi rahat bir şekilde ezanı okuyabiliyordu.

Ve eşyalar. O kadar insana ait eşyalar için koğuşta sadece 8 tane dolap bulunduğu için tüm dolapların üstleri, yatakların altları, sağımız-solumuz her yerimiz eşyalarla doluydu. Ki cezaevine istediğiniz kadar eşya sokamazsınız. Pantolon sayınız, gömlek sayınız, ayakkabılarınız her şey sayılıdır. Sadece iç çamaşırda sayı sınırı yoktur o da kantinde satılır ve dışarıdan getirmenize izin verilmez. Buna rağmen o kadar insanın dolaplara sığmayan eşyaları gerçekten ciddi bir sorun teşkil eder.

Bunların dışında tuvaleti veya banyoyu kullanma, çamaşır yıkama (bulunduğum cezaevinde merkezi yıkama sistemi olmadığından çamaşırlarımızı elde yıkardık) çamaşırı kurutma hep o insanlar için şartları zorlaştıran sorunlardı.

“–dı” diyorum ama benim için “–dı”. Maalesef orada, oralarda hala bu sorunlarla boğuşan on binlerce masum insan bulunuyor. Tuvaletle ilgili herhangi bir mahremiyetin, bir ses mahremiyetinin olmadığı, olamayacağı; tuvaletin ve banyonun kilitlenmesinin yasak olduğu, kapılarında kilit bulunmayan bir ortam hayal edin. Kazaları engellemek için kapının üç kere çalındığı, kapılarında mutlaka kuyruk bulunan lavaboları yetersiz, suları her hafta kesilen (bazen keseceğiz diye anons yapma nezaketi gösterirlerdi) ama boş 5 litrelik su bidonlarına su doldurup yedek kullanma suyu tutmanıza izin verilmeyen (boş damacanaları yakıp yangın çıkarabilirmişiz!) bir yaşam düşünün.

Hasta olduğunuzda değil revir gününde “doktorun canı isterse” revire çıkabildiğiniz, ihtiyacınız olduğunda değil kantin gününde “kantinde varsa” ihtiyaçlarınızı tedarik edebildiğiniz bir düzen tasavvur edin.

6 yaşındaki Berat bebek bunları görmüyor. Görse de anlamıyor. O annesini biliyor, babasının “kaldığı yeri” tanıyor. Söylenecek çok söz var, anlatılacak çok şey var. Hepsini olması gerektiği gibi kayıt altına aldık ve notlarımıza ekledik. Şimdilik elimizden duadan başka bir şey gelmiyor. Ne olur Allah’ım Berat gibi sabilerin yüzü suyu hürmetine bu zulümleri bitir ve bize tez zamanda çoluk çocuk, yaşlı-genç, erkek-kadın beratımızı nasip et.

Amin!

[Ali Yıldız] 19.2.2020 [TR724]

Fatihlik sevdası ve çölde son bulan hayaller [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde İttihatçıların büyük hayalleri vardı. Almanların desteğiyle zaferden zafere koşulacak, son dönemde kaybedilen Balkan toprakları, Ege adaları ve Trablusgarp geri alınacaktı. Bununla da yetinilmeyecek, Kafkas harekâtıyla İkinci Abdülhamit döneminde kaybedilen Kars, Ardahan ve Batum kurtarılacak hatta Rus işgalindeki Türk halklarının ayaklanmasıyla da “Turan” ideali gerçekleşecekti.

Benzer bir beklenti de yine II. Abdülhamit döneminde İngiliz işgaline uğrayan Mısır’ın geri alınmasıydı. Bu amaçla Kanal Harekâtı yapılacak, Arap aydınlarının önderliğinde çıkacak bir isyanla İngiliz işgali sona erdirilerek Osmanlı bayrağı Kahire’de yeniden dalgalandırılacaktı.

İttihatçı triumvira kazanılacak zaferleri de paylaşmıştı. Dahiliye Nazırı Talat Bey İstanbul’da sivil yönetimin başında bulunurken Harbiye Nazırı Enver Paşa “Kafkasya Fatihi” olacak, Bahriye Nazırı Cemal Paşa da tarihe “Mısır Fatihi” olarak geçecekti. Bu beklentide o kadar ileri gidilmişti ki Sultanahmet Mitinginde hatipler ve şairler Enver Paşa’yı “İslam sancağını yed-i celadetinde tutmakla”, “bizzat meleklerin fısıldadığı üzere milletinin kurtarıcısı olmakla” övmüşlerdi.

İttihatçılar savaş boyunca Hindistan Müslümanlarının ve Afganların da İngilizlere karşı ayaklanmalarını beklediler. Özellikle Padişah-Halife’nin “kutsal cihat” ilanı ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın propaganda çalışmalarıyla Müslüman halkların isyan edeceğini ümit ettiler. Ama ne Türkistan Türkleri Rusya’ya karşı ne de Mısır halkı ve Hindistan Müslümanları İngilizlere karşı genel bir isyana kalkıştılar.

Almanların Öncelikleri

Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Almanlar, Osmanlı ordusu için bazı öncelikler belirlemişti. Buna göre Osmanlı ordusu Kafkas cephesinde Rusları tutmaya çalışacak ve burada yoğun bir Rus kuvvetinin bulunmasını sağlayarak Almanları Avrupa’da rahatlatacaktı. Bu doğrultuda Enver Paşa komutasındaki III. Ordu kış şartlarına rağmen Ruslara karşı taarruza giriştiyse de “Sarıkamış Faciası” sonrasında Ruslar 1916’da Erzincan’a kadar ilerlediler.

Almanlara göre benzer bir harekât da Mısır’a yönelik olarak yapılmalıydı. Bu harekât sayesinde İngilizlerin Hindistan yolu kesilecek ve Mısır’da sömürgelerinden getirdikleri askerleri eğitip diğer cephelere göndermelerine fırsat verilmeyecekti.

Aslında bu idealler Osmanlı ordusunun savaş kabiliyeti, donanımı ve lojistik durumuna uygun değildi. Osmanlı ordusu daha iki yıl önce dört küçük Balkan devleti karşısında büyük bir mağlubiyet yaşayarak Rumeli’ye veda etmiş hatta Bulgar ordusu bir ayda Çatalca’ya kadar gelmiş, İstanbul’u işgalden “kolera salgını” kurtarmıştı. Savaş esnasında Selanik’in bir kurşun atmadan teslim edilmesi gibi “dramatik” hadiseler de yaşanmıştı.

Cemal Paşa ve Hayalleri

O sırada IV. Ordu Komutanı olan Zeki Paşa bu harekata karşı çıktığından görevden alındı ve yerine Cemal Paşa, nazırlık görevi uhdesinde kalmak üzere tayin edildi. Şam’da büyük ve gösterişli bir törenle karşılanan Paşa, Damascus Oteli’ni karargâh yaparak Kanal Harekâtı’nın hazırlıklarına başladı.

Paşa’nın buradaki görevi 1917’ye kadar devam etti. Ancak Cemal Paşa Şam’da kaldığı süre boyunca askeri yetkilerinin yanında mülki idare üzerinde de tasarrufta bulundu ve uygulamalarındaki keyfilikler eleştirilere neden oldu.

Paşa, binlerce Arap aileyi isyan edebilecekleri gerekçesiyle Anadolu’ya tehcir ettirdiği gibi Arap milliyetçiliği çerçevesinde örgütlenen Arap liderlerini askeri mahkemede yargılatıp idam ettirdi. Birçok araştırmacı Paşa’nın bu davranışlarıyla Arap muhalefetinin daha da güçlenmesine dolayısıyla da Şerif Hüseyin’in isyanına zemin hazırladığını iddia etmişlerdir.

Cemal Paşa hakkında farklı bir iddia da Sazanov’un yazışmalarında yer almaktadır. Dönemin Rus Dışişleri Bakanı Sazanov’a göre Paşa, İtilaf devletlerine ayrı bir barış teklifinde bulunarak İstanbul’u Ruslara vermeyi ve Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarında kurulacak bir devletin başına geçmeyi teklif etti. Böylece babadan oğula geçecek bir Sultanlığın başına geçecekti.

Paşa’nın hatıratında yer vermediği bu iddiayı 1922’de öldüğü düşünüldüğünde doğrulama imkânı yoktur. Cemal Paşa hakkında doktora tezi hazırlayan Nevzat Artuç’a göre “aşırı Türk milliyetçisi ve İttihatçı olan” Paşa’nın “böyle bir ihanet içinde olması” mümkün değildir. Ancak Paşa’nın Suriye’deki “başına buyruk” tavırları dikkate alındığında böyle bir ihtimal çok da akla uzak gözükmüyor.

Kahire Üzerinde Al Bayrak Yükselsin

Cemal Paşa Şam’da Kanal Seferi için hazırlıklara başladı. Harekât planına göre Osmanlı kuvvetleri önce Sina Çölü’nü aşacak sonra da Kanal’ı geçip İsmailiye’yi alacak, Mısır halkı da İngilizlere karşı ayaklanacaktı. Başarısızlık durumundaysa en yakın tatlı su kaynağı elli kilometre geride bulunduğundan ordu hemen geri dönecekti. Geri dönülemezse Cemal Paşa’nın ifadesiyle “asker, meşhur Beni İsrail felaketinden daha müthiş bir felaket içinde mahv ve perişan olacaktı”.

Bu planın gerçekleşmesi birçok maninin aşılmasına bağlıydı. Öncelikle çölün geçilmesi çok zordu ve bunun için ihtiyaç duyulan 11.000 devenin Arabistan’dan getirilmesi gerekiyordu.

Çöl şartlarından dolayı erzak ve su temini çok zor olacağından sefer öncesinde “çöl tayini” denilen bir iaşe listesi hazırlanmıştı. Ancak tayinin ağırlığı bir kilogramı geçmeyecek ve içinde sadece peksimet, hurma ve zeytin bulunacak, asker ve subaylar günlük ancak bir matara su tüketebileceklerdi. Harekât çölün yağmur mevsimi olan Ocak ve Şubat’ta yapılacaktı.

Ayrıca ilave kuvvetlere ihtiyaç duyulmaktaydı. Ancak diğer cepheler göz önüne alındığında böyle bir takviye imkânı yoktu. Hicaz’daki bazı kuvvetlerin takviye amacıyla getirilmesi planlansa da bu da Hicaz’da Şerif Hüseyin’in isyan etmesine zemin hazırlayacaktı.

Buna rağmen Cemal Paşa, Hicaz Fırkası komutanı Vehip Bey’in Kanal Harekâtı’na katılmasını istemiş ve Vehip Bey de Hicaz’dan harekât bölgesine doğru yola çıkmıştır. Ancak Vehip Bey harekâta yetişemediği gibi yerine tayin edilen Galip Bey’in (Paşa) Hüseyin’in isyanında büyük ihmalleri görülecektir.

Cemal Paşa seferde Şerif Hüseyin’in de yer almasını istiyordu. Hüseyin ise sürekli mazeretler ileri sürüyor ve yerine oğlu Emir Ali’yi göndereceğini belirtiyor ayrıca para talep ediyordu. Cemal Paşa’nın gönderdiği paralara rağmen Hüseyin’in hazırlıkları hiçbir zaman bitmedi ve yardımcı kuvvet göndermedi.

İngilizlere göre 40.000, Cemal Paşa’ya göreyse 1500’ü bedevi olmak üzere 25.000 civarında bir kuvvetle harekât 30 Ocak 1915’de başladı. Elbette bu kadar kuvvetle Mısır’ın kurtarılamayacağı çok açıktı.

Birçok eksiğe rağmen ordunun motivasyonu yüksekti ve “Al bayrak Kahire üzerinde yükselsin” nidalarıyla harekât devam etti. Osmanlı kuvvetlerinin büyük bir kısmı İsmailiye önlerine kadar gelmeyi başardı. Ancak geç kalan 600 kişilik bir grup İngilizlerce fark edilerek esir alındı. Cemal Paşa da İngiliz top ateşine direnemeyeceğini ve üstün İngiliz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını anlayınca 4 Şubat’ta geri çekilme emri verdi. İngilizlerin bir takibe girişmemeleri nedeniyle daha fazla kayıp verilmeden geri dönüldü.

Böylece büyük ümitlerle başlayan Birinci Kanal Harekâtı hüsranla sonuçlandı. Bu harekâtta 819 kayıp, 124 şehit ve 417 yaralı er-subay olmak üzere toplam zayiat 1.360 oldu.

Cemal Paşa bu başarısızlığa rağmen 1916 Temmuz’unda İkinci Kanal Harekâtına giriştiyse de sonuç yine hüsran olacak ve “Mısır Fatihi” olma iddiaları çölün kızgın kumlarında yok olacaktır. İkinci Kanal Harekâtı’nda ise zayiat 4.000’i bulacaktır.

Şam’da Cuma Namazı ya da Vekâlet Savaşları

Türkiye, İttihatçıların hayallerinden yüz yıl sonra yine benzer hülyaların peşinden gidiyor. Bundan birkaç yıl önce bir haftada “Şam’da Cuma kılmayı” hedefleyen söylemler terk edilse de bugün yaptığı harekâtlarla Suriye’nin kuzeyinde kendisine alan açmaya çalışıyor. Bu politika iktidar yanlısı kitleyi kendinden geçirdiği gibi muhalefet de “milli menfaatler” gerekçesiyle şartsız destek veriyor.

Nedense kimse yüksek sesle bu harekatların yüz yıl önceki Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya’da ya da Kanal Harekâtı’nda olduğu gibi Anadolu’nun gariban çocuklarını ölüme götürmekten başka bir şeye yaramayacağını ifade etmiyor.

Halbuki Cemal Paşa hatıralarında “ben aslında bu harekâttan çok şey beklemiyordum” diyecek ama kendisine hiçbir zaman “Anadolu çocuklarının o cephede neden şehit olduğu ya da esir düştüğü sorusu” sorulamayacaktır. Belki en ilginç nokta da savaşın iyice aleyhe dönme ihtimali belirdiğinde üç yıl önce “Mısır Fatihi” olmayı hayal eden Paşa’nın IV. Ordu komutanlığını bırakarak İstanbul’a dönmesidir.

Suriye’de önce yanlış politikalarıyla Rusya’ya alan açan daha sonra Rusya ile iş birliği yapan Türkiye, şimdi de ABD yanlısı politikalara geri dönüyor. Bu baş döndürücü dış politika çizgisi bile bu dönemde izlenen dış politikanın tutarsızlığını özetlemeye yetiyor. Özellikle iki büyük gücün ikisi adına da “vekalet savaşı” yapmak bu dönemin en önemli özelliği olarak tarihe geçecek. Birileri bunu “coğrafya kaderdir” ve “bu işin fıtratında var” diyerek izah etse de olan yine fakir ailelerin çocuklarına olacak.

Galiba Ortadoğu’yu ve Anadolu çocuklarının bitmeyen çilesini anlamak için başta siyasetçiler ve komuta kademesi olmak üzere herkesin Falih Rıfkı’nın yüz sene önce kaleme aldığı Zeytindağı’nı bir kez daha okuması gerekiyor.

Kaynaklar: J. Pomiankovski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, Kayıhan, İstanbul, 1990; Y. Nizamoğlu, Vehip Paşa’nın Hayatı ve Askeri Faaliyetleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2010; N. Artuç, Ahmed Cemal Paşa Askeri ve Siyasi Hayatı, SDÜ SBE Doktora Tezi, Isparta, 2005; İ. Üzen, Birinci ve İkinci Kanal Seferleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2008; Cemal Paşa, Anılarım, Paraf, İstanbul, 2010, M. Aydın, “Ali Fuat Erden’in Eserlerinde Birinci ve İkinci Kanal Seferleri”, Belgi, S. 13, 2017.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 19.2.2020 [TR724]

İnsanları özgürlüğünden, canından, sağlığından edenlere hukuki hatırlatmalar [Ramazan Faruk Güzel]

Bir ülke düşünün, Anayasasının ilk giriş maddelerinde kendisini bir “hukuk devleti” olarak tanımlamasına rağmen hiçbir Anayasal temel hakkın garantisi olmasın ve hala kendisini “demokratik devlet” olarak pazarlamaya çalışsın.

Yaşananlar ortada… Gezi Parkı eylemlerine ilişkin Silivri’de bulunan 30’ncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 1’i tutuklu 6’sı firari 16 sanığın ‘darbeye teşebbüs’ten yargılandığı davada doğru düzgün son savunmaları bile alınmadan apar topar beraat kararı verildi. İyi, güzel de -başta Osman Kavala olmak üzere- bu insanları niye o zaman yıllarca hapiste tuttunuz, insanları özgürlüğünden ettiniz; hem de AİHM kararlarına rağmen?

Bir başka hukuksuzluk ve insafsızlık da herkesin gözü önünde yaşanıyor.

Kanser hastası Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağının kaldırılmasına ilişkin karara herkes tam sevinecek iken mahkeme tarafından bozuldu. Bir gün önce açıklanan ‘yasağın kaldırıldığı’ yönündeki kararın 24 saat geçmeden başka bir mahkeme tarafından bozulması herkes tarafından büyük tepki çekti. Yani Ahmet Almanya’daki tedaviye yine annesiz gitmek zorunda kalacak.

En temel insan haklarının yok sayıldığı bir yerde insanlar sorgusuzca yıllarca hapiste tutulup bir anda konjonktür gereği serbest bırakılabiliyor, istenirse tekrar tutuklanabiliyor (Ahmet Altan olayındaki gibi), ya da sırf babası içeride tutuluyor diye eşine ve çocuğuna zulmediliyor, ölüme sürükleniyor, cezaevinde birçok kimse gerekli bakım ve tedavileri yapılmadığı için hayatını kaybediyor.

Sorarım o zaman, bu devlet ve de idarecileri ne olmuş oluyor o zaman..?

İlgili siyasiler ileride hukuk karşısında hesabını verecektir, o ayrı.. Ama asıl sözümüz bu zulme maşalık yapan görevlilere, devlet memurlarına. Kendisi de bu son dönemin mağdurlarından eski Yargıtay Tetkik Hakimi Ö. Faruk Kurşun beyin de hatırlattığı bazı hukuki detayları burada açmak istiyorum. Böylelikle, belki de ihmalle ölüme sebebiyet vermenin yasalardaki ve uluslararası hukuktaki karşılığını bilir de ona göre hareket ederler.

İHMAL İLE ADAM ÖLDÜRME

-Ağır hasta ve engellilik durumlarına rağmen CEZAEVİNDE TUTULAN KİŞİLERİN GEREKLİ TEDAVİ İMKANI SAĞLANMADIĞI İÇİN ÖLÜMLERİNE NEDEN OLUNMASI eylemi TCK’nın “Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi” başlıklı 83. Maddesinde düzenlenen AĞIR CEZALIK SUÇLARDAN BİRİSİDİR.

-TCK m.83’te kasten öldürme suçunun ihmâli davranışla işlenmesi düzenlenmiştir.

Cezai Hukuku anlamında İhmal: kişiye belli bir icraî davranışta bulunma yükümlülüğünün yüklendiği hâllerde, bu yükümlülüğe uygun davranılmamasıdır. Bunun sonucunda, bir insan ölmüş olabilir.

-İhmal suretiyle icra suçlarında, belli bir neticenin gerçekleşmesini önlemek hususunda özel bir yükümlülük altında bulunan fail, bu neticenin gerçekleşmesine kendisi neden olmasa bile, oluşumunu engellemediği için ihmali davranışla suç işlemiş kabul edilir.

-Sorumluluk: İhmali davranışla sebebiyet verilen ölüm neticesinden dolayı sorumlu tutulabilmek için, bu hususta hukukî bir yükümlülüğün varlığı gereklidir. Bu yükümlülük kanundan, sözleşmeden (hizmet sözleşmesi gibi) veya kişinin önceden kendi gerçekleştirdiği tehlikeli bir durumun gerektirdiği zorunluluktan kaynaklanabilir.

Bu suçun faili; yasadan, sözleşmeden veya önceki davranışlarından kaynaklanan bir yükümlülüğü yerine getirmek için belli bir icrai davranışı gerçekleştirmeyen kişidir.

-Suçun hareket unsuru: önleme yükümlülüğü altında bulunan kimsenin, pasif davranarak, hareketsiz kalarak başkasının ölümüne sebebiyet vermesidir. Cezaevlerinde meydana gelen ölümlerde kanundan kaynaklanan yükümlülüklerin ihlâli söz konusudur.

Nitekim 5275 sayılı İnfaz Yasasının 6/1-f maddesinde, “Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur.” denilmektedir.

“ERTELEME”:

-M.16/2’ye göre akıl hastalığı dışındaki hastalıklarda cezanın infazına resmi sağlık kurumunda devam edilir, ancak buna rağmen cezanın infazı hayati tehlike oluşturuyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar ertelenir.

-M.16/6’da, ağır hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazının ertelenebileceği belirtilmiştir.

Nakil: M.57’de “Hastalık nedeniyle nakil” düzenlenmiştir. M.71/1’de şöyle denilmektedir: “Hükümlü, beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından, tıbbî araçlardan yararlanma hakkına sahiptir.”

Ayrıca, “Bunun için hükümlü öncelikle kurum revirinde, mümkün olmaması hâlinde Devlet veya üniversite hastanelerinin mahkûm koğuşlarında tedavi ettirilir.” denilmektedir.

M.78/2’ye göre de sağlık kurumları hükümlülerin tedavileri bakımından gerekli yardımları yapmakla görevlidirler.

Tutuklular da: Konuya ilişkin hükümler bunlarla sınırlı değil (bu konuda ilgili yönetmelik hükümleri de dikkate alınmalı). Yasanın 116/1 maddesine göre bu hükümlerin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir.

Buna göre cezaevinde tutulan kişilerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü tedbir alınmak, tedavi imkânı sağlanmak zorundadır. Buna rağmen hayati tehlike devam ediyorsa cezanın infaz geri bırakılacaktır (tutuklu ise tahliye edilecektir).

İHMAL İLE ÖLÜM:

Bu kanuni zorunluluğa rağmen ağır hasta veya engelli kişilere tedavi imkânı sağlanmaması, cezaevi koşulları o kişi için hayati tehlike oluşturmasına rağmen tahliye edilmemesi sonucunda ölüm meydana gelmesi hallerinde, bu sonucun doğmasında sorumluluğu, ihmali (yükümlülük ihlali) bulunan yetkililer hakkında TCK’nın 83. Maddesine göre “İhmali davranışla kasten öldürme” suçundan işlem yapılmalıdır.

Bu kapsamda medyaya yansıyan olaylardan; cezaevinde tek başına kaldığı hücrede ölümüne sebebiyet verilen Muzaffer Özcengiz‘e yönelik eylem acı bir örnek olarak gösterilebilir.

Yine bu bağlamda, tahliye edilmeyen ve tedavisine de izin verilmeyerek ölümüne neden olunan Tacettin Toprak‘a yönelik eylem ve benzeri olaylar bu çerçevede soruşturulmalıdır.

Yine kaldığı cezaevinde hayati nitelikteki ilaçları verilmeyerek ölümüne neden olunan Halime Gülsu‘ya yönelik eylem de bu kapsamda değerlendirilmeli, ilaçların verilmemesi halinde ölüm sonucu meydana geleceği biliniyor/öngörülüyor idiyse kasten öldürme suçu da düşünülmelidir.

Ve de Öğretmen Gökhan Açıkkollu‘nun ölümünde ilaçlarının verilmediği iddiası ile birlikte ağır işkence yapıldığı iddiası da söz konusu olduğundan, işkence sonucu ölüme sebebiyet verilmesi eyleminden ve kasten/nitelikli öldürme suçundan soruşturma yapılmalıdır.

Binaenaleyh 15 Temmuz Kurgu Darbesi sonrasında bu şekilde çok sayıda ölüm vakası meydana gelmiştir. Değişik cezaevlerindeki bu olayların münferit vakalar olmadığı açıktır.

SOYKIRIMA VARAN UYGULAMALAR

Bu tür eylemlerde TCK m.257’deki görevi kötüye kullanmak suçundan da işlem yapılacaktır.

Bu suçların planlı ve sistemli olarak işlendiğinin ispatı halinde TCK m.83’ün yanı sıra şu hususlarda da işlem yapılmalıdır:

1- Soykırım (m.76),

2- İnsanlığa karşı suçlar (m.77).

Tutulanlara tedavi imkânı verilmeyerek ölümlerine neden olunması AİHS’nin m.2 (yaşam hakkı) ve m.3 (işkence yasağı); BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin m.6 (yaşam hakkı), m.7 (işkence yasağı), m.10 (tutulanların hakları) hükümlerine de aykırılık oluşturmaktadır.

**

İnsan hayatından bahsediyoruz; gerekli tedavileri yapılmadığı için hayatların kaybedilmesi, tamiri imkânsız başka zararların doğması… Buna alet olan yargı ve hukuk sistemi bunu hangi motivasyon ile gerçekleştirmekte, izahı çok zor!

Fakat insanlığa karşı işlenen bu tür suçlarda zamanaşımı yoktur ve ilgili sorumlulukları bir gün bu dünyada hesabını verecektir. Öbür dünyaya aile hesap ise ayrı.

Evet, adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir; şu dönemlerde olduğu gibi… “Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı.” (Elie Wiesel)

[Ramazan Faruk Güzel] 19.2.2020 [TR724]

Osman Kavala’nın devekuşları! [Bülent Korucu]

Osman Kavala beraat ve tahliyenin sevinciyle yeniden gözaltına alınmanın şokunu aynı gün yaşadı. Bazıları bizim de mesai arkadaşımız olan gazeteciler ve insan hakları savunucularının akıbetini paylaştı. Hükme bağlanmış dosya hakkında temyiz mercileri yerine yerel mahkemelerden karar aldırma ya da şapkadan yeni soruşturma çıkartma numaraları rutine bindi. İşin dramatik yanı ise savunma cephesi aynı delikten ısırılmaktan vazgeçmiyor.

Devekuşu gibi kafasını kuma gömmeyi strateji sanan avukatlar ve sivil dayanışmacıları gördükçe bir Temel fıkrası aklıma geliyor. Temel ile Dursun sinemaya gidiyor ve filmin bir sahnesinde at yarışı var. Bahse tutuşurlar ve Temel kaybeder. Parayı verirken Temel söylenir: Haçan pen pu filmi görmüşdüm. Hep aynı at kazani. Ben sürpriz ata oynadim ama kazanamadim.” Tıpkı Selahattin Demirtaş ve Sözcü gazetesinin avukatları gibi onlar da filmdeki at yarışında sürpriz ata oynadı ve kaybetti. Dosyanın ilk açılışından hareketle ‘FETÖ’ odaklı savunmayla sonuç almayı umdular. Sonuç fiyasko…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ortaklarının kendilerine biat etmeyenleri yakmak için ürettiği terminolojiyi kullanmayı akıllıca sandılar. Erdoğan, cadıları sınıflandırıyor ve aralarındaki kavgayı keyifle seyrediyor. Ona ve kurduğu antidemokratik rejime muhalefet eden herkes ‘terör ve darbe’ yaftasını yiyor. Suçunu ağırlaştırmak istediklerini bir de büyük cadı ‘FETÖ’ parantezine alıyor. Suçlananlar ise temelden cadılık kavramına itiraz edeceklerine, kendisi dışında herkesin cadı olabileceğini savunuyor. Hatta diğerleri hakkında Erdoğan’ın söylemlerini yüksek sesle tekrar ederek kurtulmayı umuyor.

Bu Devekuşu taktiği, stratejik açıdan olduğu kadar etik açıdan da arızalı. Zira Erdoğan’ın ilk günden beri Gezi’den bir darbe davası çıkarmaya çalıştığını hepimiz biliyoruz. Bütün baskılara rağmen tukaka edilen dönemdeki hakim ve savcılar dosyaları gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet parantezinde tutmayı başardı. Ve nihayetinde manifesto niteliğinde kararlarla beraatlar verildi.

Şu satırlar o 2015 tarihli kararın gerekçesinden “AİHM’nin ifade özgürlüğünde olduğu gibi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakları sadece toplumun geneli tarafından savunulan ve kabul gören düşünce ve fikirleri korumakla yetinmez. Bunun haricinde toplumun genelini rahatsız edebilecek, endişelendirecek hatta şoke edecek veya onların belirli düzeyde tepkilerini çekebilecek bazı fikirleri savunma amacıyla da toplantı ve gösteri yürüyüşleri de içermektedir.”

Devekuşu taktiğinin yanlışlığı Kavala’ya yakın mahfillerde de konuşulmaya başlandı. Demokrat Yargı Derneği’nin twitter hesabı dün şu satırları yazdı:

Savunma stratejisi ise doğrudan Kavala’nın savunulmasına değil, ilk soruşturma ve ilk davaya odaklandığından “saklı soruşturma” ikincil kaldı. Kavala hakkında iki ayrı dosyanın bulunduğu, diğerinin bekletildiği konuyu yakından bilenlerin vakıf olduğu bir bilgiydi oysa… Bu aynı zamanda şu demek: Politik hesaplaşma, kişisel bir hesaplaşma olarak yaşanıyor… Şu halde savunma stratejisinin toptan değiştirilmesinden başka çare yok…”

Sonucu yine fıkra tadında bağlayalım: Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu olarak bilinen Doktor Mazhar Osman’a bir hastası ‘deli’ der. O da şöyle cevap verir: “Senin bana deli demenin bir anlamı yok ama ben sana dersem bu tımarhaneden sittin sene çıkamazsın.” Umarım bu defa jeton düşmüştür. Sizin ‘FETÖ’ savunma ya da suçlamalarınızın bir anlamı yok. Ama Erdoğan ve ortağı Ergenekon birine o yaftayı yapıştırırsa yandı gülüm keten helva. Anlayın artık!

[Bülent Korucu] 19.2.2020 [TR724]

Kemalist Sol’un düşen maskesi [Alper Ender Fırat]

Demokrasi teorilerinin en klişe cümlelerinden biridir: demokrasinin göstergesi bir ülkede iktidarın değil muhalefetin olmasıdır. Hiç bir laboratuvar Türkiye kadar verimli bir deney imkanı sunamazdı. Muhalefetin olmadığı ya da varmış gibi rol yaptığı ülkelerde yaşanabilecek herşey bizim topraklarda sahneleniyor. Ve bir ülke Titanik gibi yavaş yavaş batıyor. Muhalefet rolüne soyunanlar güvertede çalmaya devam eden orkestra gibi. Adamlara haksızlık ettiğimin farkındayım zira onlar birazdan gelecek ölümü güzel karşılamanın çabasındaydı. Bizimkiler ise kaptanın yalanlarına payanda olmanın ve kamaralardan ziynet eşyası götürmenin peşindeler.

Ülkede bütün kurumlar ortadan kalkmış, her şeyin çivisi çıkmışken, ekonomi dibe vurmuş, işsizlik ve enflasyon bitiş sirenini avazı çıktığı kadar bağırıyorken, sesi çıkan, politikalar üretip hükümeti sallayan bir muhalefetin olmaması garip değil mi?

Adına muhalefet denen partilerin sokağın gündemiyle neredeyse hiç ilgilenmeden Saray’ın gündemiyle hemdem olmasına anlam vermek çok zor.

Ne işsizlik, ne yüksek enflasyon, ne pahalılık, ne hukuksuzluk, ne yüzbinlerce kişinin garip gerekçelerle görevinden ihraç edilmesi, tutuklanması, ne hamile kadınların derdest edilip insanlık dışı muamelelerin maruz kalması, ne hasta tutukluların tedavileri, ne seçilmiş belediye başkanlarının uyduruk bile olmayan gerekçelerle görevlerinden uzaklaştırılıp tutuklanması. Hiç biri muhalefeti harekete geçirmiyor, onların gündemine girmiyor hatta umurlarında olduğuna dair bir belirti de yok.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bu kadar sorun varken ve ortalama zekayla bile gökkubbeyi iktidarın başına yıkması beklenirken muhalefet partilerinin bu konuda hiçbir şey yapmayıp Recep T. Erdoğan gibi ‘Fetö’ ile yatıp kalkmasının beceriksizlik değil iradi bir politika olduğu artık gün gibi açıktır.

Sadece CHP değil bu ülkede kendine muhalefet diyen kaç tane aydın hukuksuzluklar ve anti demokratik uygulamalarla ilgili bir söz söylüyor ya da tepki gösteriyor?

Göstermiyor çünkü Kemalist solun rüyasını, hülyasını bizzat Recep T. Erdoğan gerçekleştiriyor. Dini olan her şeyin kökünü kazımak CHP içindeki kliklerin ve bütün Kemalist solun gizli ve açık ajandasındaydı ve bundan hiçbir zaman vazgeçmediler.

Bunca yıllık rüyasını gerçekleştirdiği için Recep T. Erdoğan’a sarı muhalefet olmuş, onu bu işlerden alıkoyacak hiçbir eylem yapmamıştır. Hem CHP hem Kemalist elitler muhalefet edeceğim numarasıyla bütün ülkeyi sadece oyalamış, muhalefetten medet uman herkesi kandırmıştır.

Anayasanın rafa kaldırılıp 83 Anayasasını bile arar hale geldiğimiz şu günlerde, yüz binlerce insan yasalarının suç saymadığı eylemlerden dolayı hapislerde yattığı bir zamanda hem muhalefet partileri hem de muhalif aydınlar hukuk ve adalet üzerine neredeyse hiç konuşmuyor.

Konuşmadıkları gibi sağa sola kimlerin daha çok falancı olduğunu ihbar ve ispatla vakitlerini geçirmeleri de gösteriyor ki bugün Saray eliyle yürütülen soykırımdan en büyük hazzı Kemalist solcular alıyor. Bunların ağızlarında ne adalet, ne hukuk, ne herkesin kanunlar karşısında eşitliği, ne suçun şahsiliği gibi şeyler var. Söylemlerinin ve rüyalarının arka planında suçlu olup olmadığına bakılmaksızın hep birilerinin köklerinin kazınması var. İktidarı neredeyse sadece birilerinin köklerinin kazınmasında yavaş davranılmasından dolayı eleştiriyorlar.

Gezi Davası’nın beraatla sonuçlanması ve başta Osman Kavala olmak üzere sanıkların serbest kalmasıyla iyice anlaşılıyor ki hükümet rotayı yeniden batıya çevirdi. Kavala’nın yeniden gözaltına alınması hükümetin Batı’ya dönmesinden rahatsız olanların bir hamlesi ancak bu hükümetin yeni rotasını etkileyecek bir şey değil.

Görünen o ki bundan sonra muhalefet ve Kemalist sol çok daha yoğun bir şekilde fetö cümleleri kuracak, maskesini daha çok indirecek ve soykırımda bayrağı devralacak.

[Alper Ender Fırat] 19.2.2020 [TR724]

15 Temmuz’un ‘asker ayağı’ nerede? [Adem Yavuz Arslan]

Türkiye gündemi ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ ve ‘yeni darbe’ tartışmalarına endekslenmiş iken nereden çıktı bu ’15 Temmuz’un asker ayağı’ diye soranlardansanız fazlasıyla A Haber ya da CNNTürk izliyorsunuz demektir.

Çünkü aradan geçen 3,5 yıla rağmen ‘15 Temmuz’un asker ayağı’ hala meçhul. Ne demek istediğimi uzun bir yazıyla madde madde anlatacağım. Ama önce bu günlerin popüler tartışma konusuna dair not düşmeliyim.

Öncelikle ‘yeni darbe’ tartışması.

Keşke ‘kötü bir şaka’ olsaydı ama Erdoğan ve Havuz medyası tekmili birden yeni darbe tartışması açtı. İddialarına göre, TSK içindeki laik-Kemalist-Ulusalcı kadrolar darbe hazırlığında.

Bu söylemlerini ise ABD merkezli RAND’ın son raporuna dayandırıyorlar.

17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası başlayan Erdoğan-Ergenekon ittifakı bir gün çatışmaya dönecek ama henüz değil. Ergenekoncular’ın ‘Erdoğana olan ihtiyaçları bittiğinde’ darbeye ihtiyaç duymadan hedefe ulaşabileceğini tahmin etmek zor değil. Sonuçta en iyi bildikleri konu psikolojik harp ve Erdoğan’a karşı ellerinde yeterince malzeme var.

Sadece ‘diploma’dan bile giderek Erdoğan’ın sonunu getirebilirler. Sözün özü Ergenekoncular Erdoğan’dan nefret etse de bir darbeye yeltenmezler. Kaldı ki başarılı bile olsalar Erdoğan’ı kahramanlaştırmak istemeyeceklerdir.

Peki nerden çıktı bu darbe söylemi?

Tahmin edebileceğiniz gibi bu söylemin ardında da Erdoğan ve AKP var. Erdoğan’ın siyasi söylemi bitti, yeni bir şey ortaya koyamıyor, gündemi domine edemiyor. Partisindeki erime yavaş da olsa istikrarlı bir şekilde sürüyor. Bünyesinden bir parti çıktı, ikincisi yolda. Ekonominin hali tüm makyajlı rakamlara rağmen perişan. Dış politika da durum giderek kötüleşiyor. Anketlere yansıyan tablolar da Erdoğan için hiç parlak değil. MHP ile ittifak bile yetmiyor Erdoğan’a. Özetle Erdoğan’ın seçimle iktidarda kalabilmesi mümkün değil. 15 Temmuz’da olduğu gibi yeni bir sahte darbeye ya da en azından söylemine ihtiyacı var ve bu sayede hem Ergenekonculardan kurtulacak hem de toplumsal muhalefeti bastıracak.

Tüm siyasi hayatı çatışma üzerine kurulu Erdoğan, bu planın parçası olarak İlker Başbuğ’a sert daldı ki tabanı ‘askeri vesayet korkusu’ ile domine etsin. Böylece “ey ahali; tamam ben yolsuzum, işler kötü gidiyor ama asker gelirse hepinizin canına okur, başörtüsünü yasaklar, size yine ikinci sınıf adam muamelesi yapar. Arkamda durun, kökünü kazıyayım şu askeri vesayet artıklarının” diyebilecek.

Özetle Erdoğan’ın yeni bir ‘darbe oyunu’ ile karşı karşıyayız.

Gelelim ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ tartışmasına. Bence ‘Fetö’ diye bir örgüt yok. Dolayısıyla olmayan bir örgütün siyasi ayağı da olmaz. Ancak ‘Fetö’ diye bir örgüt var diyorsanız bunun siyasi ayağının AKP etrafından tartışılması hayatın akışına uygun.

Sonuçta AKP ve Cemaat birbirine yakın sosyolojik tabandan besleniyor.

Aralarında doku uyuşması var. Üstelik başta Erdoğan olmak üzere -MİT müsteşarı Hakan Fidan dahil- tüm AKP yöneticileri Cemaat ile yakın ilişki içindeydi. Aslında siyasilerin sivil toplum örgütleri ile sıkı ilişki içinde olması demokrasinin gereği ama Türkiye bu konuyu tartışmaktan fersah fersah uzakta şimdi.

Sonuç itibariyle Erdoğan ve AKP cehanı ‘Fetö’nün siyasi ayağı CHP’dir’ diyerek kendi ayaklarına sıkıyor. Çünkü bu tartışma açılırsa, konu yargıya intikal ederse başta Erdoğan olmak üzere -Havuz medyası yazar çizer ve yöneticileri dahil- hiç birinin kaçacak yeri yok.

Nitekim bir takım güç odaklarının “FETÖ’nün finalini Erdoğan’la yapacağız” dediğini duymayan kalmadı.

15 TEMMUZ’UN ‘ASKER AYAĞI’ NEREDE?

Oysa ki asıl tartışılması gereken ’15 Temmuz’un asker ayağı’ydı.

Aradan geçen bunca zamana rağmen 15 Temmuz’da ne olduğunu hala bilmiyoruz. Sözde bir askeri darbe girişimi var ama olay üç günlük er ve askeri öğrencilerin üzerine kaldı.

En temel soru; ‘askeri birlikleri kimin nasıl harekete geçirdiği’ sorusu sorulmadı.

Gerçi iktidar söylemine göre ‘Cemaat’in asker imamı Adil Öksüz’ imamı TSK’yı harekete geçirdi. Ancak buna dair ne bir belge, ne de -bütün işkencelere rağmen- ifade var.

Yani Adil Öksüz ve diğer sivillerin Akıncı Üssü’nde bulunarak 15 Temmuz’da ne yaptığı, kimi yönlendirdiği hala bilinmiyor.

15 Temmuz’un ‘asker ayağı’nı anlamak için iz sürmemiz gerekiyor. Burada bakılacak isimler ise sırasıyla dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ve 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar.

Oysa ki askeri harekete geçirebilecek bu 5 ana kaynaktan hiçbiri tutuklanmadı, suçlamaya muhatap olmadı hatta mahkemelerde ifade dahi vermediler. Üstelik bir kısmı ‘kahraman’ ilan edilip ödüllendirildi.

Şimdi sırasıyla bu isimlerin ‘15 Temmuz karnesi’ ne bir daha bakalım.

HULUSİ AKAR

Bugünün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘öncesi ve sonrası’yla 15 Temmuz karnesi kırıklarla dolu. Fakat Erdoğan rejimi tarafından kahraman ilan edilip ödüllendirildi. Ne TBMM tarafından ne de savcı tarafından sorgulandı.

‘Müşteki’ olduğu davalara bile katılmadı.

Oysa ki Hulusi Akar 15 Temmuz’da yaşanan olayların birinci derecede sorumlusu. Çünkü istihbaratı alınmış bir darbeyi önlemek çok kolaydı. Akar’a rağmen darbe yapılamazdı. Yani bir darbe girişimi varsa, istihbaratı dahi alınmışsa yapılacak şeyler bellidir. Bir cümlelik emirle olayları başlamadan bitirirdiniz. Hava sahasını kapatırsınız, kışlalardan çıkışı durdurursunuz, en önemlisi kameraların karşına geçer ‘ben bu işte yokum, darbeye karşıyım’ dersiniz.

Yapılacak başka şeyler de var fakat Hulusi Akar hiç birini yapmıyor.

Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanını, Başbakanı ve İçişleri Bakanını bilgilendirmiyor.  Bir gün önce 3,5 saat görüştüğü MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı kabul ettikten sonra odasında oturmaya devam ediyor. Fidan ayrılıyor ve darbe başlıyor. Akar hala odasında ‘evrak okumaya’ devam ediyor. Mehmet Dişli odaya gelip darbeyi haber verdiğinde önce ‘şaka mı bu’ mealli şeyler söylüyor ardından da ‘merak etme gereği yapıldı’ diyor.

Oysa ki ilk yapması gereken kendi güvenliğini sağlamak olmalıydı.

Kendi başına bir şey gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin olabildiği hala sır. NATO’nun en büyük ikinci ordusunun komutanı odasında otururken ‘tereyağından kıl çeker gibi’ göz altına alınıyor! Mahkeme ifadelerine göre rehin alındığında makamında bulunan panik butonuna bile basmıyor. Gerçi kamera görüntülerine göre ortada bir rehin alma olayı yok. Mesela Akar’ı Genelkurmay Karargahı’ndan ayrılırken gösteren video kaydında gayet rahat hatta unuttuğu şapkasını talep ediyor. Akıncı’da da durum farklı değil. Telefonu elinde, önünde çerezleri ve filtre kahvesi ile gelişmeleri izledi.

Akar’ın darbe gecesine dair en kritik hamlesi ‘kaybolması’. Çünkü tüm sanıkların ifadesinde darbe girişiminin ’emir komuta zinciri içinde olduğu’ yönünde bilgiler var.  Farklı şehirlerde ki farklı birliklerdeki askerlerin aynı yönde ifadeleri şu sonucu doğuruyor; darbenin emir komuta içinde olduğuna dair bir algı özellikle yayılmış.

O gece Akar’dan uzun süre haber alınamaması da bu planın devamı olarak görülebilir. Akar baştan çıkıp ‘ben bu işte yokum’ dese durum farklı olacaktı. Fakat Akar’ın ‘kaybolması’ bilinçli bir şekilde darbenin emir komuta içinde devam ettiği algısına katkı yapmak içindi.

Genelkurmay bilgisayarlarında yapılan incelemede çıkan bir belge bu taktiği teyit etti.

15 Temmuz akşamı 22:15’te birliklere yollanan Yurtta Sulh Konseyi imzalı ilk mesajda Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarında bir değişiklik yapılmadığı görülüyor. (Yazının ilerleyen bölümlerinde diğer kuvvet komutanlarının da tam da bu plana uygun şekilde hareket ettiğini göreceksiniz.)

Hulusi Akar 15 Temmuz günü AKP milletvekili olan Şirin Ünal ile Genelkurmay Karargahı’nda özel bir görüşme yapıyor ancak bu ziyaretin kaydını bizzat takip edip sildiriyor. Akar daha sora dan darbenin 1 numarası olarak gösterilen Akın Öztürk’e dair kritik bir hamle yapıyor. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gidip ‘duruma göz kulak olması’ isteniyor.

Nitekim 19 Temmuz 2016’da yapılan ilk Genelkurmay açıklamasında Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesi istendiği yazıyordu. 5 gün sonra yapılan bir açıklamada Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösterilmişti.  Ancak bu açıklama daha sonra buharlaştı. Kimse de Hulusi Akar’a bu açıklama neden Genelkurmay’ın sayfasından kaldırıldı diye sormadı. Darbe girişiminden önce Erdoğan ile birlikte Abdullah Gül’e yaptığı gizli ziyaret hala muamma.

Akar’a dair sorulacak çok soru var. Ancak bugüne kadar ne TBMM Araştırma Komisyonu’na gitti ne de mahkemelere. Müşteki olduğu davaya bile gitmedi, ona gizli-özel celse yapıldı. Kendi emrindeki askerleri ile mahkemede bile olsa yüzleştirilmedi.

Erdoğan’ın seyahatlerinde yanından ayrılmayan, AKPlilerin düğünlerinde şahitlik yapan, sık sık medyaya demeçler veren Akar mahkemeye gitmedi, savcının sorularına cevaplamadı. Emrindeki askerler işkence görüp müebbet hapis alırken o terfi etti ve Savunma Bakanı oldu. Bu arada Kayseri’ye dev bir cami yaptırdı.

YAŞAR GÜLER

Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler o akşamın en kritik isimlerinden birisiydi.  Çünkü Genelkurmay İkinci Başkanı aynı zamanda Karargah’ın ‘patronu’dur. Nitekim 15 Temmuz akşamı donanma gemileri dahil olmak üzere sokağa çıkan askeri birlikler harekat emrini Yaşar Güler’in komutanlığından aldı.

İddiaya göre harekat emri Güler’in yaveri Binbaşı Mehmet Akkurt tarafından verilmişti. Akkurt o gece Karargah’ta öldürüldü. Güler’de emrin bilgisi dışında yayınlandığını iddia etti. Ancak binbaşı rütbesindeki bir askerin Orgeneral adına sahte emir yayınlaması akla mantığa uygun değil.

Dahası Güler ‘yapması gerekenleri’ yapmayarak darbecilere kapıyı açıyor.

Şöyle ki; Güler Genelkurmay Başkanı ve  MİT müsteşarı ile ‘potansiyel darbeye karşı tedbirleri’ konuştuktan sonra kendi odasına dönüp ‘rutin işlerine’ bakıyor. Kendi söylediğine ‘birikmiş evraklarını imzalıyor’. Diğer komutanlar düğüne gitmişken Güler’in evrak imzalaması normal gelebilir ancak unutmamak lazım ki Güler demek karargah demek. Dahası Güler’in o gece yaptığı görüşme trafiği saklanıyor. En önemlisi ise Genelkurmay Karargahı az sayıdaki özel kuvvet personeli tarafından teslim alınıyor ve tam teşhizatlı askerler hiç bir engelleme olmadan Genelkurmay 2.Başkanını rehin alıyorlar.

Tıpkı Hulusi Akar gibi Yaşar Güler’de ne savcılara ne TBMM’ye ne de müşteki olduğu mahkemeye gitti. Silah arkadaşları ile yüzleşmedi. Akar gibi o da ödüllendirildi.

SALİH ZEKİ ÇOLAK

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak diğer kuvvet komutanlarına göre ön plana çıkmadı. Ancak yaptığı kritik bir hamle var ki hala şüpheleri üzerine çekiyor.

Malum olduğu üzere ‘resmi söyleme’ göre MİT ‘Akşam, Kara Havacılık Okulu’ndan kalkacak helikopterlerle MİT Müsteşarı’nın kaçırılacağı’ istihbaratını veriyor. Tüm ülkede hava sahası kapatılmış ve Org. Çolak, Kara Havacılık Okulu’na ‘denetime’ gidiyor.

Karargaha vardığında 10-12 Sikorsky helikopteri hangardan çıkarılmış ve uçuşa hazır vaziyette apronda görüyor ama ‘anormalliği’ fark edemeyip (!) ‘burada her şey normal’ diye rapor ediyor. Brifing aldığı kişi ise ihbarda ‘darbeci’ diye söylenen subay.

Çolak ifadesinde ‘bir anormallik göremedim’ diyor ve konu kapanıyor. Çolak emekli oldu.

BÜLENT BOSTANOĞLU

Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu’nun ’15 Temmuz hikayesi’ tam film gibi.

Çünkü NATO’nun en büyük ikinci ordusunun deniz kuvvetlerini yöneten isim o akşam telefonunu kapatıp İstanbul’da otoparkta saklanıyor. Kendi anlatımlarına göre Bülent Bostanoğlu ve dönemin Donanma Komutanı Veysel Kösele Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nde sürpriz bir toplantı yapıyorlar. Faaliyet programında olmayan bu toplantı öncesi böcek taraması yaptırıyorlar ve görüşmeleri 1.5 saat sürüyor.

Bu toplantının içeriği hala bilinmiyor. İfade için savcılığa dahi gitmeyen, savcının makamına gelerek ifade aldığı Bostanoğlu o güne dair annesine yaptığı ziyareti dahi anlattı ama bu toplantıdan hiç bahsetmedi.

Bostanoğlu yemin töreninin ardından emir subayı ile birlikte 19.30’da Yeşilköy Çınar Otel’deki bir düğüne geçiyor. Emir subayını ise civardaki alışveriş merkezine gönderip ‘orada bekle’ diyor. Daha sonra bu hareketini ‘darbecileri yanıltmak için’ diye açıklıyor ancak o saatte darbeden nasıl haberdar olduğunu izah etmedi.

Dahası bu tedbiri alacak kadar düşünebilen Bostanoğlu karargaha dönüp tedbir almak yerine düğüne katılıyor.

Ardında Florya’daki bir İspark otoparkında saklanıyor. Cep telefonunu kapatıyor ve kimsenin kendisine ulaşmasına izin vermiyor. Gün içerisinde gizli toplantı yaptığı Donanma Komutanı Veysel Kösele ise Fenerbahçe Orduevi’nde. O da Kösele gibi saklanmayı tercih ediyor. Birbirinden habersiz aynı refleksi göstermeleri tamamen tesadüf olabilir tabi ki. Ancak bu tesadüfler ilerleyen saatlerde de devam etti. Mesela gemilerin Marmara denizine ulaşması ile birlikte Bostanoğlu’nun telefonunu açması ve Kösele’nin orduevini terk etmesi bu eş zamanlı reaksiyonlardan biri.

Bostanoğlu, o gece, emir komuta hiyerarşisindeki tüm isimleri yanlızca seçtiği kişilerle iletişime geçmiş ve kendisine bir şekilde ulaşıp direktif isteyen personeline cevap dahi vermemişti. O gece, Donanma muharip gücünün yaklaşık %70’i seyirdeydi ve Bostanoğlu bu donanmayı bir binbaşı üzerinden verdiği direktiflerle yönlendirmeye çalışıyordu. Ancak gelen direktifleri teyit etmeye çalışan gemi komutanları dahil birçok personelin açıklama taleplerini cevapsız bırakıyordu. Bostanoğlu ve Kösele’nin emir komuta hiyerarşisini hiçe sayarak oluşmasına neden olduğu bu kaos hali geride bir çok soru işareti bırakarak sabah saatlerine kadar devam etmişti.

Bostanoğlu tıpkı Hulusi Akar ve ikinci başkan Yaşar Güler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal gibi ‘arada’ mesajı vermek için ‘kayboluyor’. Bu sessizlik ‘komutanlarda işin içinde’ algısını sağlamak içindi ve gerçekten de bir çok askerin ‘emir komuta’ içinde olduğunu sanmasına neden oldu.

O gece 150 adet telefon görüşmesi yapan Bostanoğlu ne Org.Hulusi Akar ne de ikinci başkan Org. Yaşar Güler ile görüşmüyor. Düşünün darbe girişimi var ama Genelkurmay Başkanı ile Deniz Kuvvetleri Komutanı görüşmüyor!

Bostanoğlu’nun o akşam koordineli olduğu tüm isimlerin ortak özelliği ise Ergenekon ve Askeri Casusluk davası sanığı olmaları. Veysel Kösele, Tuğamiral İskenden Yıldırım ve Tuğamiral Yalçın Payal Askeri Casusluk davası sanığıydı. O gecenin en kritik isimlerinden Tuğamiral Aykar Tekin de Balyoz Davası sanıklarındandı ve 3,5 yıl hapis yatmıştı. Tuğamiral Levent Kerim Uça’da Balyoz Davası kapsamında 3,5 hapis yatmış bir isimdi.

Bostanoğlu yargılanmadı, suçlanmadı ve 2017’de emekli oldu.

ZEKAİ AKSAKALLI

15 Temmuz akşamının en gizemli, en karanlık isimlerinden birisi de dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’ydı. Sokağa çıkan askerlerin bir çoğu emri bizzat Aksakallı’dan aldıklarını söylediler. Gerçekten de Aksakallı  tarafından 11 Temmuz’da verilen ‘alışılmışın dışında tatbikat’ emri 15 Temmuz’a giden yolda önemli bir kilometre taşı oldu.

Aksakallı’nın en kritik hamlelerinden birisi normal şartlarda 15 Temmuz’da yapılacak olan özel kuvvetler eğitim programı diploma töreninin birgün önceye alınması oldu. 14 Temmuz tarihinde de, törenin ardından, özel kuvvetler karargâhında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, MİT müsteşarı Hakan Fidan ve Özel Kuvvetler Komutanı  Korgeneral Aksakallı’nın katıldığı gizli bir toplantı yapılmıştı. Bu toplantının sonunda, Korgeneral Aksakallı ve İstihbarat başkanı Fidan ayrı bir toplantı daha yaptı.

Bu toplantıların içerikleri hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı. Ne Aksakallı ne de Fidan açık bir mahkemede herhangi bir sorguya tabi tutulmadı. Aksakallı bir tanık olarak ifade vermeyi dahi reddetti. Aksakallı kendisine karşı yapılan iddiaları reddetti ve hiç bir zaman bunlardan dolayı herhangi şeyle suçlanmadı. Hatta, bunun yerine, Fırat Kalkan Harekat’ında Türk askeri birliklerini komuta etme göreviyle görevlendirildi.

Aksakallı uçuş yasağı olmasına rağmen kendisine bağlı ÖKK 1. Tugay Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi’nin Silopi’den Diyarbakır’a oradan Ankara’ya oradan da Özel Kuvvetler Karargahı’na gidişine yol verdi. Bir yandan Terzi’nin önünü açarken bir yandan da Ömer Halisdemir’i 9 kez arayıp ‘Semih Terzi hain, vur’ talimatı veriyordu.

Aksakallı tıpkı Bülent Bostanoğlu gibi saklanmayı tercih etti.

‘Bir arkadaşının evi’nde olduğunu söyleyen Aksakallı telefonla televizyonlara bağlandı ama Genelkurmay Başkanı’nı arama ihtiyacı hissetmedi. MİT’le koordinasyon yürüttü. Semih Terzi daha Ankara’ya gelmeden televizyonlara konuştu ama Terzi’den hiç bahsetmedi. Oysa ki daha Diyarbakır’da iken durdurabilirdi.

Semih Terzi hiçbir engelleme olmadan ÖKK karargahına geldiğinde Ömer Halisdemir tarafından yaralandı. Darbecilerin açtığı ateş ile Halisdemir de ağır yaralandı. Ancak tim içinde gelen üsteğmen Mihrali Atmaca tarafından göğsüne ateş edilerek öldürüldü. Semih Terzi’yi vur diyen Aksakallı Ömer Halisdemir’i de Mihrali Atmaca’ya öldürttü.

Zekai Aksakallı o gece karargahına gitmeyip sabah 10.00’a kadar bilinmeyen bir yerden MİT’le telefon trafiği yürüttü. Ertesi sabah ÖKK’ya gidip işkencelere başlayıncaya kadar sivillerin sokağa çıkarılması dahil ilgililerle birçok konuyu görüştü.

Aradıklarından biri de dönemin Van Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel’di. Temel, aralarındaki diyalogu şöyle aktarıyor: “Zekai Aksakallı beni aradı, ‘Karargâh işgal edildi, ben evdeyim’ dedi. Ben, ‘Karargâha dön’ deyince de ‘Karımı teskin ediyorum’ cevabını verdi.”

Aksakallı ‘darbenin kahramanı’ olarak lanse ediliyordu ama sokaklar alev topuna dönerken ‘karısını teskin ediyor’muş.

Aksakallı’nın adı işkence iddialarıyla da gündemden düşmedi. Çok sayıda askere bizzat işkence ettiği ifadelere yansıdı. Hatta yine bu köşede yayınlanan bir video kaydında Aksakallı’nın elleri ve gözleri bağlı askere tekme attığı, kafasına baktığı açıkça görülebiliyordu.

Bu arada yargılamalar sırasında ortaya çıkan bir detaya göre 15 Temmuz’dan yaklaşık 2 ay önce Aksakallı’nın talimatı ile TÜRKSAT’a giden bir ekip ‘yayın nasıl kesilir, elektrikler kesilince ne olur’ sorularına cevap aramış.

Diğer sorular gibi bu da Aksakallı’ya sorulamadı çünkü kendisi mahkemelere gitmedi. Sorgulanmadı, suçlanmadı. Halen 2.Kolordu Komutanı.

ABİDİN ÜNAL

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, 15 Temmuz akşamının en ilginç komutanıydı denebilir.

Öncelikle darbe girişiminin merkezi Akıncı Üssü’ydü ve ağırlıklı olarak havacılar sahadaydı. Darbe ihbarını aldıktan sonra düğüne devam etti, darbecilere karşı tedbir alabilecek komutanları engelledi.

15 Temmez günü Yalova’daki Harp Okulu yaz kampına olağan dışı bir ziyarette bulundu. Yemek arasında kursiyer öğrencilere ‘emir komutanın önemi’ne dair bir konuşma yaptı, ‘çocukları çok yormayın akşam yorulacaklar’ talimatı verip İstanbul’a döndü. Bir gün önce de dönemin Savunma Bakanı Fikri Işık ile görüştü. 15 Temmuz’dan önce de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’dan habersiz olarak MİT’in gönderdiği araçla Saray’a gidip Erdoğan’la özel bir görüşme yapmıştı.

Erdoğan gibi darbeyi kaçta öğrendiğine dair çelişkili açıklamalar yaptı. İlk olarak 21.30’da eşinin aramasıyla öğrendiğini söyledi. Daha sonra ifade değiştirerek akşam 19.06’da öğrendiğini söyledi.

Türk hava sahası kapatılıyordu ama Ünal düğüne devam etti. Üstelik komutanların büyük bir çoğunluğu salonda olmasına rağmen hiç birine bilgi vermedi. Kalkışmayı önleyecek komutanları da engelledi. Kendi güvenliğini de almayıp adeta ‘darbecilerin’ gelip kendini teslim almalarını bekledi.

Abidin Ünal, daha sonra ‘Cemaatçi olmaktan’ tutuklanacak yakın korumalarıyla birlikte Moda Deniz Kulübü’nden ayrılıyor. Diğer generaller yere yatırılıp kelepçelenir, gözleri bağlanırken Ünal’a kelepçe takılmıyor, derdest edilmiş bir hali yok.

Abidin Ünal, gece 01.00 sularında Sabiha Gökçen’den bir CASA uçağıyla Akıncı Üssü’ne götürülüyor. Elinde kelepçe olmadığı gibi telefonuna da el konmuyor. Uçakta giderken Eskişehir’deki BHHM’yi arayıp bazı konuşmalar yapıyor. Hiç kimse kendisine müdahale etmiyor.

Uçak, saat 02.00 sıralarında üsse iniyor. Yine elleri serbest ve gayet neşeli bir şekilde yürüyor. O zaman Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı 182. Filo Komutanı olan Binbaşı İbrahim Yozgat, ifadesinde o anları şöyle anlatıyor: “Bu sırada Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal eli bağsız bir şekilde geldi. Gayet neşeliydi. Herhangi bir şekilde rehine olmuş havası yoktu. Ben kendisini görünce ayağa kalktım. Geçerken bize doğru ‘İyi akşamlar arkadaşlar’ dedi.”

Mahkeme safahatında ortaya çıkan Akıncı Üssü koridor görüntülerine göre Abidin Ünal, saat 02.30-03.00 civarında elleri cebinde, etrafına gülücükler dağıtarak üste dolaşıyor. Bir ara bir odaya kilitlendiğinde de kimse telefonunu almıyor. Yukarıda adını zikrettiğimiz Yılmaz Bahar, “Cep telefonu yanındaydı. Net olarak hatırlıyorum çünkü cep telefonuyla konuşurken bir kez gördüm.” bilgisini veriyor.

Sabah her şey bittikten sonra üste Akın Öztürk’le de karşılaşıyorlar. Sohbet ediyorlar. Haluk Şahar, “Kurtarıldıktan sonra bize çay geldi. Abidin Ünal, ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık, darbe etkili olurdu’ gibi bir şeyler söyledi. Birbirlerine düşmanca bir görüntüleri yoktu.” diyor.

Akın Öztürk çırılçıplak işkencelere maruz kalıp darbenin lideri olduğu suçlaması ile yargılanırken Abidin Ünal bugün ‘kahraman’ olarak dolaşıyor.

ÜMİT DÜNDAR

Orgeneral ümit Dündar daha darbe girişiminin başladığı anlardan itibaren Erdoğan’a olan bağlılığını ilan etmiş bir isim. Hatta senaryo gereği Akar’a ulaşılamayınca Genelkurmay Başkanlığına vekaleten atandı. Dündar henüz erken bir saatte çıkıp ‘bu küçük bir grubun teşebbüsü, dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlanmaktan başka çaresi yok’ açıklaması yaptı. Bu açıklama ‘büyük plana’a uygundu çünkü Akar ve komutanların darbenin yanında olduğu imajının yayılması gerekiyordu.

Dündar’ın bir diğer kritik hamlesi Boğaz Köprülerinde yaşanan kaosa yol vermesi oldu. Maltepe’den çıkan tanklar hiç bir engelleme olmadan Boğaz Köprüsü’ne kadar geldi, köprünün bir şeridini ulaşıma kapattı. 1.Ordu karargahı Boğaz Köprüsü’ne bir kaç kilometre mesafedeydi ama olaylara müdahale etmedi. Aksine aralarında Harbiyeli öğrencilerinde bulunduğu bir avuç askerle halkın karşı karşıya gelmesine zemin hazırladı. Kameraların iyi görüntü alması için gün ağarıncaya kadar beklendi ve müdahale geldi. Harbiyeli öğrencilerin boğazı kesildi, bir kısmı linç edildi.

Dündar terfi ettirildi.

DARBE ÜÇ-BEŞ ER VE ÖĞRENCİYE KALDI

Örnekleri ve detayları çoğaltmak mümkün. Ancak kesin olan bir şey var; ‘Fetö’nün siyasi ayağını’ tartışmadan önce ’15 Temmuz’un komutan ayağını’ tartışmak, masaya yatırmak gerekiyor.

Başta Akar olmak üzere komuta kademesi çok ustaca kurgulanmış bir planın parçası olarak TSK’yı sokağa çekti.

Sokağa çıkanlardan bir kısmı terör saldırısına karşı tedbiren çıktıklarını, bir kısmı tatbikat için sahada olduklarını bir kısmı da gerçekten darbe olduğunu sanıyordu.

Çok geçmeden ‘boş havuza’ atladıklarını fark ettiler ama kendi komutanları tarafından tuzağa çekildiklerini anladıklarında işişten geçmişti.

Bu noktada en kritik rol şüphesiz Akar’a ait. Dönemin Genelkurmay Başkanı olarak yapacağı şey çok basitti. İhbarı aldıktan sonra tek cümlelik bir emir verecekti. Ancak Akar bu emri vermediği için felaket yaşandı.

Akar kendinin de içinde olduğu kurgu gereği başarıya ulaşma şansı olmayan harekatın başlaması gerekiyordu. Kısacası kendi ordusuna ihanet etti.

15 Temmuz’un kurgusu ve icrası aşamasında aktif rol olan tüm komutanlar ödüllendirilirken emre uyup sokağa çıkan askerler ağır işkenceden geçirildi, müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Komutanlar ifade dahi vermezken üç günlük askerler ve Harbiyeli öğrenciler müebbet hapis aldı.

Sizce de ‘Fetö’nün siyasi ayağı’ndan önce 15 Temmuz’un ‘komutan ayağı’nı konuşmak gerekmiyor mu ?

[Adem Yavuz Arslan] 19.2.2020 [TR724]