Ekonomist Çapa ismini koydu: Bu, Recep Tayyip Erdoğan enflasyonudur

Ekonomist ve gazeteci Emin Çapa, Türkiye’deki enflasyona isim verdi. Çapa, “Bu enflasyon, Recep Tayyip Erdoğan enflasyonudur.” dedi. Yüzde 12,3 olarak açıklanan işsizlik oranının da gerçekte yüzde 18,9 olduğunu anlatan Çapa, “Bu işsizlik, Recep Tayyip Erdoğan işsizliğidir.” yorumunu yaptı.

Çapa, ayrıca anayasa referandumu ve başkanlık seçiminde Türkiye’nin bir tercih yaptığını savunarak, “Türkiye ne yazık ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın istikbalini seçti.” diye konuştu.
Halk TV’de “Ayşenur Arslan ile Medya Mahallesi” programına konuk olan Emin Çapa ekonomi hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Türkiye, ne yazık ki Erdoğan’ın istikbalini seçti

Çapa’nın açıklamaları özetle şöyle: “Türkiye birincisi anayasa referandumunda, ikincisi başkanlık seçiminde bir tercih yaptı. Türkiye’nin istikbali ile Recep Tayyip Erdoğan’ın istikbali arasında biz bir tercih yaptık. O tercihte Türkiye ne yazık ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın istikbalini seçti. Bu bir kırılmaydı.

Her seçim öncesi, ‘işsizlik bitecek’ lafını duyuyoruz

Biz sürekli bir laf duyuyoruz. ‘Bu seçimden sonra işsizlik bitecek’, ‘Yetmez ama evet derseniz Türkiye uçacak, milli gelir patlayacak’ ‘Erdoğan’ı başkan seçerseniz işsizlik sıfır olacak’… Şimdi ne konuşuyoruz? Tanzim kuyrukları. Domates almak için kuyruğa giriyorsunuz. İşsizlik patlıyor, daha patlayacak.

TÜİK işsizlik oranını yüzde 12,3 diye açıkladı. Gerçek işsizlik, (geniş işsizlik) yüzde 18,9. Gerçek işsiz sayısı 4 milyon değil, 6 milyon 117 bin. TÜİK verisi bunlar… Daha başındayız.

Göreceksiniz, hey ay işsizlik tık tık yukarı çıkacak

Bundan itibaren göreceksiniz sayın seyirciler. Her ay işsizliğin tık tık yukarı gittiğini göreceksiniz. Her ay enflasyon tık tık. Yukarı gitmiyorsa bilin ki rakamlarla oynanıyor… Devletin resmi verisine göre gıda enflasyonu yüzde 31. Yoksulun enflasyonu ile zenginin enflasyonu aynı değildir. Yoksulun 100 TL’sinin 35’i gıdaya gidiyor. Zenginin ise 1000 TL’sinin 50’si gıdaya gidiyor. Dolayısıyla enflasyon yoksulu vurur…

“TÜİK diyor ki: Bu kabzımalın değil, hükümetin suçu”

Gıda enflasyonu konusunda devletin kurumu TÜİK diyor ki, ‘Bu dağıtım sorunu değil. Kabzımalların suçu değil, bu patates domates fiyatının fırlaması. Hükümetin sorunu.’ Çünkü diyor, onların maliyeti arttı, mazotundan gübresine kadar…

O yüzden enflasyona ve işsizliğe ben bir isim verdim. Bu Recep Tayyip Erdoğan enflasyonudur, adını doğru koyalım. Bu işsizlik, Recep Tayyip Erdoğan işsizliğidir… Erdoğan, başkanlık seçiminden önce dedi ki, ‘Halk bize yetki verdikten sonra bunun hesabını sorar.’ Halk yetkiyi verdi…”

[TR724] 16.2.2019

Eşim tutuklu, nikahımız düşer mi? [Dr. Ali Demirel]

Eşim tutuklu, nikahımız düşer mi?

Soru: Eşim iki buçuk yıldır tutuklu. Hüküm de aldı. Onu görmeye gidemiyorum. Bir buçuk yılı kaldı.  Eşime kavuştuğumda nikah tazelememiz gerekir mi?

Öncelikle Rabbimiz sabrınızı ziyadeleştirsin.

Eşlerin, soruda bahsedildiği gibi tutukluluk gibi sebeplerle uzun süre ayrı kalsalar da sırf ayrı kalmaları sebebiyle nikâhları düşmez. Eşinin yanına dönmesi durumunda yeniden nikâh yapılması gerekmez.

Ancak kişi, “Benim içim rahat değil. Yeniden bir başlangıç yapıyoruz. Dua olsun diye tekrar nikah tazeleyelim.” diye ısrarcı oluyorsa elbette nikâh tazeleyebilir. Bunun da bir zararı yoktur...

[Dr. Ali Demirel] 16.2.2019 [Samanyolu Haber]

Yeni Corolla sahne aldı: Tek kusuru vergisi [Yusuf Dereli]

Lansmanı 14 Şubat’ta yapılan yeni Corolla, sınıfında kuralları yeniden yazmaya aday. Tam anlamıyla baştan yaratılan yeni Corolla’daki en dikkat çeken yenilik olan ‘Toyota Safety Sense’ sistemi, otomobile adeta sınıf atlatıyor. Yeni Corolla’nın benzinli versiyonu 95 bin 700 liradan, hibrit versiyonu ise 137 bin 500 liradan başlayan fiyatlarla alıcısını bekliyor. Tek kusuru ise yıllık 2 bin 800 lirayı bulan vergisi!

Yollara çıktığı 1966 yılından bugüne tüm dünyada 46 milyondan fazla satılan Corolla’nın 12’nci nesli yollara çıktı. Japon otomotiv firması Toyota’nın 14 Şubat’a kadar özelliklerini ve fiyatını sır gibi sakladığı yeni Corolla’nın lansmanı 14 Şubat Sevgililer Günü’nde yapıldı. Otomotiv sektörünün en çok merak ettiği konu fiyatıydı. O da lansmanda açıklandı. Buna göre giriş modeli olan 132 HP güç üreten 1.6 CC’lik benzinli atmosferik motorlu yeni Cor0lla’nın başlangıç fiyatı 95 bin 700 lira. Benzinli motor serisinin en dolu modeli olan 1.6 Passion X-Pack e-CVT’nin fiyatı ise 156 bin liraya kadar çıkıyor. 122 HP’lik 1.8 CC motorlu hibrit modelinin başlangıç fiyatı ise 137 bin 500 lira. Hibrit modellerde CVT şanzıman standart. Hibrit modellerinde en üst paketin fiyatı ise 175 bin lira olarak belirlenmiş. Diğer markaların fiyatlarına bakıldığında Toyota’nın hem hibrit hem de benzinli modelinin kesinlikle daha kabul edilebilir olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Ford Focus’un 1.5 Ecoboost motorlu modelinin en ful olanının almak isterseniz 220 bin lirayı gözden çıkarmak zorundasınız.

MODEL İSİMLERİ DEĞİŞTİ

Yeni Corolla modellerinin isimleri de tamamen değişti. Artık plazalarda Vision, Dream, Flame ve Passion versiyonlarıyla satılacak. Giriş modeli Vision, en dolusu ise Passion.  Bu arada, hatırlatmakta fayda var; 1.8 CC’lik hibrit motorlu yeni Corolla için ÖTV teşviği var. Devlet hibrit araçlardan 1.6 CC’ler için aldığı ÖTV’yi alıyor. Ancak vergi dilimi yüksek. 1.6 CC için yıllık bin 800 TL vergi ödemek zorundasınız. Ancak motor hacmi 1.8 olduğunda ödeyeceğiniz para 2 bin 800 lirayı buluyor.

YAKIT TÜKETİMİ 3,5 LİTRE

Ancak hemen söyleyelim; vergide kaybettiğiniz yıllık bin TL’yi yakıttan kazanıyorsunuz. Toyota Hybrid teknolojisinin en temel özelliği fren sırasında motorun kendi kendini şarj etmesi. Fabrika verilerine göre özellikle şehir içinde daha fazla fren yapıldığı için yakıt tüketimi 100 km’de 3,5 litreye kadar düşüyor. Kısacası 1.8 CC’lik yeni Corolla, 1,6 CC’lik bir dizelden daha az yakıt tüketiyor.

TOYOTA SAFETY SENSE; ÇIĞIR AÇIYOR

Yeni Corolla’daki en temel değişimin sürüş dinamikleri ve güvenlik anlayışında yaşandığını söyleyebiliriz. ‘Güvenli sürüş’ yeni Corolla’da adeta ete kemiğe bürünmüş. Toyota Safety Sense bir güvenlik teknolojileri paketi. Ön çarpışma önleyici sistem, şerit takip sistemi ve otomatik yanan uzun farlar Toyota Safety Sense’in en önemli özelliklerinden. Yine bu sistemde yer alan adaptif hız sabitleme Sistemi sayesinde araç, ayarlanan hızda giderken önüne çıkan aracın hızına uyum sağlayacak ve öndeki araçla güvenli bir mesafe tutacak şekilde takip ederek otomatik olarak hızlanıp yavaşlıyor ve hatta duruyor. Özellikle uzun yol seyahatlerinde sürücülerin yükünü hafifletecek bir sistem.

COROLLA’DA BİR İLK: SUNROOF

Yeni Corolla’da selefinden farklı olarak sunroof’da bulunuyor. Sunroof kullanımı arka alanda baş ve tavan arasındaki mesafeyi kısaltmış. Otomobilin içi eskisi kadar geniş değil. Ancak bu kadar yeniliğin yanında bu kabul edilebilir bir ‘kusur’. Yeni Corolla’nın yol tutuşunda da ciddi bir iyileşme var. Bunun nedeni ise artık arka süspansiyonların da bağımsız olması. Bu aracın daha konforlu olmasını ve yola daha iyi tutunmasını sağlıyor. Özetlemek gerekirse; Yeni Corolla beni heyecanlandırdı. Toyota, C segmente kuralları belirlemeye karar vermiş gibi görünüyor!

Avrupa’da otomobil pazarı daralıyor

Avrupa’da otomobil satışları Ocak ayında geçen yıla göre yüzde 4.6 geriledi. Satışların azalmasında Euro Bölgesi ekonomilerindeki ivme kaybı ile İngiltere’nin AB’den ayrılmasının etkili olduğu belirtiliyor. Ayrıca uluslararası ticaret gerilimlerinin tüketici güveninde oluşturduğu kayıp da satışların düşmesine neden oldu.

Avrupa Birliği ve Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) ülkelerinde satılan otomobil sayısı, Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği  verilerine göre geçen yılki 1.25 milyon adet seviyesinden 1.2 milyona indi.

Fiat Chrysler’in satışları yüzde 14.9, Ford’un yüzde 6.6, Volkswagen’in ise yüzde 6.4 azaldı. Nissan’ın satışları da yüzde 24.7 geriledi.

Ford, İngiltere’den çıkıyor

ABD’li dev otomotiv üreticisi Ford Motor Co, İngiltere’de yaptığı üretimi başka ülkelere taşımak için hazırlıklarını hızlandırdı.

The Times gazetesinde yer alan habere göre firma yetkilileri, Başbakanı Theresa May’le de görüşecek taşınma hazırlıklarını hızlandırdıklarını iletti. Firma İngiltere’de iki tesiste motor üretimi yapıyor. Şirket İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden herhangi bir anlaşma sağlamadan ayrılması halinde 1 milyar dolarlık bir maliyet ile karşı karşıya kalacağını geçen ay belirtmişti.

Otomotiv ve diğer sanayi kolları, Avrupa Birliği’nden çıkma kararı alan İngiltere’nin AB ile ilişkilerini düzenleyecek bir anlaşma sağlayamaması halinde yüksek gümrük vergileri, tedarik zinciri aksaklıkları ve işçi istihdamında zorluk yaşayacaklarını daha önce dile getirmişlerdi. İngiltere AB’den 29 Mart’ta ayrılacak.

Mazda, ABD’deki pazar payını artırmak istiyor

Japon üretici Mazda, ABD pazarında çok kısıtlı bir model gamıyla tüketicinin karşısına çıkıyordu. Firma artık bunu değiştirmek istiyor. Şu anda sadece üç adet binek otomobil, üç adet de crossover modeliyle ABD pazarında faaliyet gösteren Mazda, ABD’deki satış rakamlarını arttırmak için harekete geçti. Şirket, SUV segmentinin yeni üyelerini de ürün gamına dahil etme kararı aldı.

Buna göre CX-5 ve CX-9’un yeni kardeşleri yakın tarihte Mazda’nın kataloguna dahil edilecek. Mazda’nın Kuzey Amerika CEO’su Masahiro Moro, yeni crossover modelinin özellikle ABD pazarının ihtiyaç ve beklentileri göz önünde bulundurularak tasarlandığını açıkladı.

Bu arada yeni modeller Mazda’nın Alabama eyaletinin Huntsville şehrindeki yeni fabrikasında üretilecek.

[Yusuf Dereli] 16.2.2019 []TR724

Uluslararası imza kampanyası; 17 bin tutuklu masum kadın ve çocuğu serbest bırakın!


Türkiye’de tutuklu kadın ve çocukların serbest bırakılması için change.org’ta imza kampanyası başladı. Kampanya ile Kadın ve çocukların özgürlüğe kavuşması için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin demokrasi ve insan hakları çerçevesinde acilen adım atması istendi.

Başta Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği olmak üzere Türkiye üzerinde yaptırım gücü olan uluslararası kuruluşlar ile insan hakları alanındaki sivil toplum örgütleri, 17 binden fazla kadın ve çocuğun halen haksız ve hukuksuz şekilde tutuklu olduğu hatırlatılarak, raporlama yapılması ve ihlal yapanların cezalandırılması talep edildi.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ BİTTİ

Türkiye’nin, “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde (Rule of Law), 113 ülke arasında 101’inci sırada yer aldığını, 15 Temmuz sonrası başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere birçok masum insanın suçlanarak, gözaltına alındığı, tutuklandığı, sistematik zulme maruz bırakıldığı hatırlatılan imza metninde, darbe ile hiçbir ilgisi olmayan kadın, çocuk ve masum kişilerin serbest bırakılması çağrısı yapıldı.

YENİ DOĞUM YAPAN VE HAMİLE KADINLARA ZULÜM SÜRÜYOR

Yeni doğum yapmış, hamile, kadınların gözaltı merkezleri ve cezaevlerinde işkence, kötü muameleye maruz kaldıkları, zulmün yaygınlaştığına dikkat çekildi. Gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde mağdur edilen kadınların özellikle hapisten çıkışında da döndükleri toplumun ve sosyal yapıların, ailelerinin içinde ve tecrit, ayrımcılığa uğramaya devam ettikleri, fişleme ve damgalamaya maruz kaldıkları kaydedildi.

Kadın ve çocukların serbest bırakılması, demokrasi, insan hakları ve hukukun gereğinin yapılması çağrısına destek vermek isteyenler change.org aracılığıyla kampanyaya katılabiliyor.

Kampanyaya elektronik imza ile destek vermek için aşağıdaki linkten yararlanılabilir.

https://www.change.org/p/free-17-000-women-imprisoned-in-turkey-under-the-witch-hunt-carried-out-by-erdogan-government

[TR724] 16.2.2019

Erdoğan’ın borç verdik yalanını bitiren IMF yazışmaları

Türkiye’nin IMF’den 200 milyar dolar borç para almak için görüşme yaptığı tartışmaları sürüyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yerel seçim meydanlarında ve dün katıldığı bir televizyon yayınında ‘IMF bizden 5 milyar dolar borç istedi’ iddiasını tekrar gündeme getirdi.

Konuyu daha önce resmi yazışmayla IMF’ye soran Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, 2017’de IMF yetkililerin resmi yazısıyla Erdoğan’ın yalanını ortaya koyduğunu hatırlattı. IMF’nın Ankara Temsilciliği aracılığıyla kendisine verdiği cevabı hatırlatan Cem Toker twitter hesabından bu belgeleri paylaştı.

Toker, Erdoğan ısrarla IMF yalanını sürdürünce şu paylaşımı yaptı: “IMF’ye yazdım sordum, Türkiye’den borç istediniz mi? Resmi yanıt: 2008 kriz sonrası ek kaynak arttırım kararına Türkiye ‘moral’ destek verdi diyorlar. Kasım 2017 kaynak aktaranlar listesinde, Yunanistan bile var ama Türkiye görünmüyor. Yazışmam ve gelen yanıt ektedir.”

IMF: TÜRKİYE SADECE 2008’DE MORAL DESTEK VERDİ; BORÇ ALMADIK!

Erdoğan’ın “IMF’den borç alıyordu, şimdi biz IMF’ye borç veriyoruz” söyleminin gerçek olmadığını ortaya çıkaran yazışmalarda, 2008 kriz sonrası ek kaynak arttırım kararına Türkiye’den sadece  ‘moral’ destek verildiği bilgisi yer alıyor. Kasım 2017 kaynak aktaranlar listesinde, Yunanistan bile var ama Türkiye görünmüyor.

İYİ PARTİLİ TÜRKKAN: 450 MİLYAR DOLAR BORÇ VARKEN; ERDOĞAN’A KİM İNANIR!?

Tartışmaya katılan İYİ Parti TBMM Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan, Erdoğan’ın yalan söylediğini belirtti. Erdoğan’ın meydanlarda tekrar etmeye başladığı, “IMF’ye artık borcumuz yok. Onlar bizden istedi. 5 milyar dolar verecektik, sonra Türklerden para aldılar, diye rezil oluruz diye vazgeçtiler” sözlerine gönderme yapan Türkkan,  AKP Genel Başkanının IMF yalanını bir kez daha gündeme getirdi. Türkkan “Türkiye’nin 450 milyar dolar borcu varken, milletten bu ifadelere inanmasını beklemek….!” paylaşımında bulundu; IMF’nin resmi yazıyla bunu yalanladığını hatırlattı.

AKP VE ERDOĞAN’IN YENİ SEÇİM KAMPANYASI

Ekonomik kriz ve yükselen enflasyonla ilgili halka doyurucu açıklama getiremeyen AKP ve Erdoğan, yerel seçim kampanyasını ‘IMF’ye borç bitti, ne olduysa ondan sonra oldu’ söylemi ile yürütüyor. Gezi olaylarından, terör hadiselerine, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalına kadar birçok gelişmeyi IMF’ye borç ödenmesine bağlıyor.

200 MİLYAR DOLAR İDDİASI IMF TARAFINDAN YALANLANMADI

Geçtiğimiz günlerde Yeniçağ Gazetesi yazarı Ahmet Takan, hükümete yakın kaynaklara dayandırarak AKP’nin seçim öncesi 20 milyar dolar, seçim sonrası 200 milyar dolarlık bir borç talebi ile IMF ile masaya oturduğu iddiasını gündeme getirmişti. İddiayı IMF kaynakları resmi olarak yalanlamadı.

LDP Lideri Cem Toker’in IMF ile yaptığı yazışmalardaki orijinal belgeler şöyle:



[TR724] 16.2.2019

Türkiye'de en son kaçırılan iki kişi için Birleşmiş Milletler harekete geçti

Özgür Kaya ve Yasin Ugan otomatik tüfekli 40 sivil polisle Ankara’da yaşadıkları ev basılıp, başlarına çuval geçirilerek kaçırıldı. Polis, her iki aileye, “Bizde yok.” diyor Ana kayıpları bulmak için bir çabada göstermiyor. Kaçırılanların ailelerine Birleşmiş Milletlerden (BM)  haber geldi

Daha önceki benzer kaçırmalarda olduğu gibi MİT tarafından kaçırıldığı düşünülen Özgür KAYA ve Yasin UGAN hakkında yapılan müracaat üzerine Birleşmiş Milletler (BM)  harekete geçti .

Hukuksuz bir şekilde kaçırılıp işkence yapıldığı iddiası ile BM’ye yapılan müracaatı değerlendiren BM, iddiayı ciddi bularak inceleme başlattı.

Dosyayı gündemine alan BM Türkiye'den resmen bilgi isteyeceği öğrenildi

Adam kaçırmalar ve işkenceler konusunda Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmaların çok net bir şekilde bu durumu yasakladığını bildiren otoriteler, işkence suçunun zaman aşımına tabi olmadığını ve bu fiili işleyenlerin uzun vadede de olsa mutlaka cezalandırıldığını ifade ettiler.

İşkence iddialarında ispat külfetinin devletlerde olduğunu belirten yetkililer, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Özgür KAYA ve Yasin UGAN’a işkence yapmadığını ispat etmesi gerektiğini ifade ettiler.

Bu tür iddiaları ciddiye alarak inceleyen BM, bu inceleme sonucunda sorumlu buldukları işkence eyleminde bulunan ve onların yöneticileri  kişiler hakkında yaptırım uygulamasını isteme yetkisi de bulunmaktadır.

OLAYIN GELİŞİMİ

13 Şubat 2019 günü saat 15:00 civarı sivil kıyafetli, otomatik tüfekli yaklaşık 40 kişi tarafından kuşatıldı. Ugan Ve Kaya başlarına çuval geçirilerek bilinmeyen bir yere götürüldü .  Onlarca şahidin önünde gerçekleşen kaçırma vakası sonrası Ugan ve Kaya’nın ailelerinin Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yaptıkları başvurular sonuçsuz kaldı.

[Samanyolu Haber] 16.2.2019

Türkiye, ‘ekonomik özgürlük’te 10 sıra daha geriledi

Türkiye, ‘Ekonomik Özgürlük Endeksi 2019’ raporunda, geçen yıla göre 10 sıra gerileyerek 68’inci oldu. ‘Orta derecede serbest’ kategorisinde yer alan Türkiye’yi Ruanda, Endonezya, Kosta Rika, Jamaika ve Romanya gibi ülkeler geçti. Türkiye, en düşük puanı ‘hükümet dürüstlüğü’nde aldı.

180 ülkenin masaya yatırıldığı raporda, Türkiye için yolsuzluk ve kayırmacılığın sıradanlaştığı belirtilirken, hükümetteki şeffaflık eksikliği ile demokrasi ve hukukta yaşanan erozyona dikkat çekildi

Rapor, ülkelerin uyguladığı politikalarla ekonomik özgürlüğü hangi oranda desteklediğini gösteriyor. Hesaplamalarda, mülk hakları, yargı etkinliği, hükümet faaliyetleri, mevzuat verimlilikleri, iş ve işçi özgürlükleri, parasal özgürlükler, ticaret, yatırım ve finans serbestisi gibi etkenler dikkate alınıyor.

“Türkiye Avrupa’da 33’üncü sıraya düştü”

Sözcü gazetesi, ABD merkezli düşünce kuruluşu Heritage Vakfı’nın hazırladığı söz konusu raporu haberleştirdi. 2018 endeksine göre 10 sıra birden gerileyen Türkiye, Avrupa bölgesindeki 44 ülke arasında 33’üncü oldu. Bir önceki yılın endeksinde Türkiye Avrupa’da 28’inci sıradaydı. Endeks hesaplamalarında 2018’de 65,4 puana sahip olan Türkiye, 2019’da 0,8 puan gerileyerek 64,6 puana indi.

Ekonomik Özgürlük Endeksi’nin ilk sırasında ise 90,2 puanla Hong Kong yer aldı. Onun arkasından 89,4 puanla Singapur ve 84,4 puanla Yeni Zelanda geldi. Kuzey Kore 5,9 puanla endeksin son sırasındaki yerini konudu. Onun hemen üstünde son dönemde dünya gündeminden düşmeyen Venezuela, 25,9 puanla yer aldı.

“Sorunun kaynağı hukuk ve demokrasi eksikliği”

Endeksin ‘yargı etkinliği’ bölümünde Türkiye’nin hem düşük puana sahip olduğu hem de gerilediği görülüyor. Bu kategoride 2018 yılında Türkiye’nin puanı 54,5 iken, 2019’da 49,8 oldu. Yargı etkinliği bölümünde ülkelerin yargı bağımsızlığı, yargılama prosedürlerinin kalitesi ve hükümetlerin kararlardaki etkileri değerlendirildi.

Endeksin Türkiye değerlendirmesinde, 2018’deki başkanlık seçiminin politik türbülansa sebep olduğu, iş ve yatırım ikliminde ihtiyaç duyulan ekonomik reformların yapılamadığı ifade edildi. Türkiye’de yaşanan sorunun hükümetteki şeffaflık eksikliği ile birlikte demokrasi ve hukuk erozyonundan kaynaklandığına dikkat çekildi

Türkiye’nin yine de sağlam kamu maliyesi, iyi düzenlenmiş bankacılık sektörü ve dinamik özel sektörü ile esneklik gösterdiği kaydedildi.

“Yolsuzluk ve kayırmacılık sıradan hale geldi”

Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre Türkiye’de yolsuzluk ve kayırmacılık günlük hayatta sıradan hale gelmiş durumda. Türkiye endekste en az puanı 41,2 ile ‘hükümet dürüstlüğü’nde aldı. 2018’de bu kategorideki puanı 42 idi.

Yolsuzlukların ele alınıp oluşturulduğu bu kategoride, başta Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi olmak üzere pek çok farklı kaynaktan veriler incelendi. Onu ‘işçi özgürlükleri’ takip etti. Bu kategoride asgari ücretle birlikte serbest çalışma saatleri, kıdem tazminatları ve işten çıkarma yasaları gibi parametreler değerlendirildi. 2019’da işçi özgürlüklerinde 49,2 puan alan Türkiye, bir önceki yıl 47,6 puan almıştı.

[TR724] 16.2.2019

Sürecin dertli babaları [Yahya Yasin]

Hepimizin iliklerine kadar hissettiği malûm bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bu kadar geçen zaman içinde, bir büyük zatın da dediği gibi “görmediğimiz eza, çekmediğimiz cefa kalmadı” desek bilmiyorum abartmış olur muyum? O kadar ki hangi acıya ağıt yakacağımızı bilemez olduk. Her gün ayrı bir kara haber almaktan hislerimiz yoruldu.

Medrese-i Yusufiye’deki arkadaşlarımıza mı yanalım…

Emeğimizle kurduğumuz yurtlarımızın yuvalarımızın harami bir çete tarafından yağmalanmasına mı yanalım…

Bu sürecin kahramanları olan genç kızların, ablaların ve annelerin tutsak edilmesine mi yanalım…

Gün yüzü görmeden hücrelerde emekleye emekleye büyümeye çalışan bebeklere, yavrulara mı yanalım bilemiyoruz…

Bu zulüm üstüne zulüm günlerinin bir diğer dertlileri var ki, onlar sevinç ve sevgilerini belli edemediği gibi acılarını ve hüzünlerini de belli etmemeye çalışıyorlar.

Onlar, sürecin dertli babaları…

Izdırabın anneler ve bebekler üzerindeki ağır yükü bir yana, bir de baba tarafı var ki ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.

Siz zalimin zulmünden kurtulmak için nehirden geçerken ters bir şey olursa, eşimi ve çocuğumu nasıl kurtarırım diye hiç düşündünüz mü?

Ya da “Baba biliyorum, sen polisten kaçıyorsun!” diyen çocuğuna ne cevap vereceğinizi düşündünüz mü?

Ya da çocuklarınızı okula bırakırken “evimizin yerini öğretmeniniz dahil kimseye söylemeyin” diye defalarca tembihlediniz mi yavrularınıza?

Ya da markete pazara giderken eşinize, ” alışverişi 2-3 günlük yapalım, ne olacağı belli olmaz” dediniz mi?

Ya da zalime teslim olmamak için evde doğum yapmak zorunda kalan eşinizle beraber bebeğinizi kucağınıza alıp, hiçbir şey diyemeden ağladınız mı?

Ya da o bir günlük bebeğiniz için gayri resmi eczane eczane dolaşıp aşı aradınız mı?

Ya da kapının önüne dört polis arabası gelince, o birkaç dakikada ben yakalanayım ama eşimle beraber hangi çocuğumu kurtarayım diye düşündünüz mü?

Ya da yabancı bir ülkenin cezaevine konulduktan sonra eşiniz ve çocuklarınızla beraber mülteci kampına geçmeyi beklerken, ülkenizi neden terk etmek zorunda olduğunuzu çocuklarınıza anlatmak mecburiyetinde kaldınız mı?

Ya da Yunanistan’ın yaz sıcağında dondurma isteyen yavrularınıza “onlar caiz değil yiyemeyiz” diyerek cebinizde para varken dondurma alamamanın ağırlığını biliyor musunuz?

Yıllar evvel 6 aylık oğlumu beyin cerrahına teslim ederken “hiçbir şey hissetmedim” demiştim bir dostuma. “Babalar öyledir. Bunlar kalpte yara yapar, 40’ından sonra o yaralar kanar…” demişti. Ne kadar da doğru söylemiş. Bugün on binlerce babanın kalbi kanıyor…

Siz hiç kalbinizin titrediğini hissettiniz mi?

Ya da!..

[Yahya Yasin, Öğretmen] 16.2.2019 [TR724]

Klopp’un yolunu yıllardır beklediği yıldız: Sadio Mane [Hasan Cücük]

Liverpool uzun bir aradan sonra şampiyonluk yolunda ilerlerken, başarının mimarları arasında forvetin üç ismi Muhammed Salah, Roberto Firmino ve Sadio Mane bulunuyor. Bu üçlü özellikle geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde müthiş bir grafik yakalamıştı. Sezon sonunda mutlu sona Manchester City ulaşmasına karşılık, Liverpool taraftarı muhteşem forvet hattı sayesinde bu yıla umutla başladı. Salah – Firmino – Mane üçlüsü beklentileri boşa çıkarmadan bu sezonda golleri sıralamaya devam ediyor. Bu üçlüden Mane’nin ilginç hayat hikayesine yakından bakalım.

Sadio Mane, fakirliği iliklerine kadar yaşayan bir ailenin çocuğu olarak 10 Nisan 1992’de Senegal’in Sedhiou şehrinde dünyaya geldi. Ülkenin güneyinde bulunan bir şehirde doğan Mane, daha 3 yaşındayken meşin yuvarlakla tanışıyordu. Oyun alanı doğal olarak sokaklardı Kabiliyetliydi. Ancak bulunduğu şehir rüyalarını süsleyen futbolculuk hayalini gerçekleştirmesine imkan vermiyordu. Mutlaka başkent Dakar’a gitmesi gerekiyordu. Ailesinin şartları belliydi. Amcasının yardımıyla uzun bir yolculuktan sonra Dakar’a gittiğinde 15 yaşındaydı.

Dakar’da futbolcu seçmelerinin yapıldığı deneme antremanlarında kendini gösterme imkanı bulduğu için mutluluktan uçuyordu. Sahaya adımını atacağında bugün bile kim olduğunu bilmediği yaşı bir adam, Mane’yi süzdükten sonra ‘Bu parçalanmış kramponlarla mı maç oynayacaksın?’ diyordu. Yaşlı adam devam ediyordu; ‘Bu giydiğin şort futbol oynamaya müsait değil.’ Şartları belliydi. Ama ayağına gelen fırsatı tepmeye niyeti yoktu. Yaşlı adamın sorularına cevap vermeden, konsantre olmuş bir şekilde oyuna girdi. Hızı, tekniği, ani dönüşleriyle Mane farkını ortaya koyuyordu. Oyuna girerken kendine şüpheyle bakan yaşlı adam, futboluyla kendini şaşırtan bu gence hayranlıkla bakıyordu.

Deneme antremanlarının yıldızı olan Sadio Mane kendini Generation Foot futbol akademesinde buluyordu. Bu yıllarca kurduğu hayalin gerçeğe dönüşmesi anlamına geliyordu. Mane ne olursa olsun bu altın fırsatı kaçırmayacaktı. Futbol onun için kurtuluş biletiydi. Hem 3 yaşından itibaren sevdası olan futbolu profesyonel olarak oynayacak hem de fakirlikten kurtulmuş olacaktı.

Generation Foot futbol akademesinde yıldızını parlatan isimlerin ilk durağı Fransa oluyordu. Senegal’in eski bir Fransız sömürgesi olması ve resmi dilin Fransızca olması bu tercihte önemli rol oynuyordu. Sadio Mane de bu geleneği devam ettirip, Fransa topraklarına ayak bastığında takımının adı Metz oluyordu. Fransa Ligue 2’de mücadele eden Metz’in A takım kadrosuna Ocak 2012’de yükselen Sadio Mane, yarım sezonda ortaya koyduğu futbolla Avusturya’nın Salzburg takımının radarına takılıyordu. Ağustos 2012’de Salzburg, 4 milyon Euro ödeyip Mane’yi kadrosuna katıyordu.

Daha ilk sezondan itibaren Salzburg’un kadrosunun demirbaşlarından olan Mane, attığı 16 golle sezona damgasını vuruyordu. Mane’nin bu performansını yakından takip eden biri vardı. Bu isim o dönemde Borussia Dortmund’u çalıştıran Jürgen Klopp’tu. Alman teknik adam, Mane için Salzburg’un kapısını çalmasına karşılık eli boş dönüyordu. İki sezon Salzburg formasını giyen Mane çıktığı 87 maçta 45 gol atıp, 32 asist yapıyordu. Jürgen Klopp’un Dortmund kadrosuna katmak için uğraş verdiği Mane’yi Eylül 2014’te Southampton 23 milyon Euro ödeyip kadrosuna katıyordu.

Jürgen Klopp, Ekim 2015’te Liverpool’u çalıştırmaya başladığında Mane ise Southampton için ter döküyordu. İlk sezonda 10 gol atan Mane, ikinci sezon 38 lig maçının 37’sinde ter döküp 11 gol kaydediyordu. Klopp, Dortmund’a alamadığı Mane’yi Southampton’da gösterdiği performansla başka takımlara kaptırmaya niyeti yoktu. Nitekim Temmuz 2016’da Liverpool 41 milyon Euro ödeyip, Senegalli oyuncuyu kadrosuna katıyordu. Klopp, yıllar sonra olsa da aradığı oyuncuyu takımına kazandırmanın sevincini yaşıyordu.

Daha ilk sezonundan itibaren Mane, Liverpool kadrosunda yerini garantiliyordu. 27 Premier Lig maçında sahaya çıkarken, bunun 26’sında ilk 11’de maça başlıyordu. Attığı 13 golle Klopp’un yüzünü güldürüyordu. 2017-18 sezonunda takıma Muhammed Salah’ın katılmasıyla Mane’nin işi zora giriyordu. Klopp’un forvet hattındaki tercihi Salah – Firmino – Coutinho üçlüsü oluyordu. Ancak Mane’yi yedek kulübesinde bekletmeye niyeti yoktu. Alman hoca kısa sürede formülü buluyordu. Coutinho’yu orta sahaya çekince, Mane’ye yer açılıyordu. Senegalli yıldız, Klopp’un güvenini boşa çıkarmıyordu. Geçen sezon Premier Ligi 10 gol, 7 asistle kapatan Mane, bu sezon 24 hafta geride kalırken 12 gole imza attı. Salah’tan sonra takımın en skorer ismi olan Mane’nin piyasa değeri ise 75 milyon Euro.

Liverpool formasıyla çıktığı 104 maçta 46 gole imza atan Sadio Mane, Senegal milli takımınında değişmezleri arasında bulunuyor. 25 Mayıs 2012’de ilk kez milli formayı giyen Mane çıktığı 58 maçta 15 gole imza attı.

[Hasan Cücük] 16.2.2019 [TR724]

Macron’un Fransa’sı Avrupa Birliği Seçimleri’nin en büyük kaybedeni olabilir [Ebubekir Işık]

Mayıs ayının son haftası yapılacak Avrupa Birliği seçimlerine 100 gün kadar var. Avrupa Parlamentosu’nda grubu bulunan hemen hemen bütün partiler Avrupa Birliği Komisyonu başkanlığı için yarışacak adaylarını açıkladı. Fakat, özellikle Avrupa Hristiyan Demokratlar Grubu’nun (EPP) adayı olan Manfred Weber ve Avrupa Sosyalistleri’nin adayı olan Frans Timmermans’ın seçim kampanyaları ile Brüksel kamuoyunu domine ettiklerini ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Diğer taraftan, 2019 Avrupa Parlamentosu’nda yerini almak isteyen ulusal partiler ve adayları hazırlıklarını günden güne genişleterek yerlerini garantilemenin telaşındalar. Bu bağlamdan hareketle, hangi ulusal partinin ve hangi adayın seçim kampanyasının nasıl gittiğine dair Brüksel merkezli muhtelif kurumların kamuoyu yoklamalarına ulaşmakta mümkün.

Brüksel merkezli son kamuoyu yoklamalarına baktığımızda Fransa’nın Avrupa Parlamentosu’na göndereceği ya da daha doğrusu gönderemeyebileceği vekillerin sayısının bir hayli fazla olması dolayısıyla, belki de 2019’da Avrupa Parlamentosu seçimlerinde parlamentodaki en büyük darbeyi yiyecek ülkelerden biri olacak. Nasıl mı? Açıklayalım…

2019, Fransa Solu’nun kötü yılı m?

Fransa’nın iki geleneksel partisi olan ‘Parti Socialiste’ ve muhafazakâr partisi olan ‘Les Républicains’ yaklaşmakta olan 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde hezimete uğrama ihtimali son derece yüksek olan ulusal partilerden. Her iki partide özellikle Emmanuel Macron’un yükselişi ve bu yeni siyasetçinin her iki partinin seçmenleri tarafından desteklenmesi, Fransa’nın bu iki partisini son derece olumsuz etkiledi. Fransa’nın sağ partisi olan cumhuriyetçi partiye kıyasla, Macron’un yükselişinden daha çok etkilenen parti şüphesiz Fransa sosyalist partisi oldu. Kendisine verilen destek yaklaşık yüzde beşlere kadar düşen ‘Parti Socialiste’, Fransa’da ki yüzde beş seçim barajının da altına düşmesi durumunda, Avrupa Parlamentosu’na hiçbir vekil gönderememe durumu ile yüzleşmek zorunda kalacak.

Son kamuoyu seçimlerine baktığımızda, 2014’te yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ‘Parti Socialiste’ 13 sandalye kazanarak, AP’de 133 vekili olan Avrupa Sosyalistler Grubu (Socialists & Democrats) içerisinde küçükte olsa önemli bir yere sahip olmayı başarmıştı. 2019 Mayıs ayında yapılacak seçimlerle alakalı son yapılan projeksiyonlara baktığımızda, Fransa sosyalist partisinin Avrupa Parlamentosu’nda sahip olacağı maksimum sandalye sayısı 5 gibi görünmekte. Bu haliyle meseleye baktığımızda, Avrupa Birliği projesinin gelişmesinde son derece büyük emek ve katkıları olan François Mitterrand and Jacques Delors gibi isimlerin neşet ettiği böylesi bir siyasi ailenin bugünkü hali birçokları için üzüntü duymanın ötesinde kaygı verici.

Bu kaygı verici durumu onaylaması açısından, Mayıs 2019’da yapılacak AP seçimlerinde Fransa Sosyalist Partisi’nin kampanya sürecinde liderliğini yapacak olan Fransız vekil Christine Revault d’Allonnes-Bonnefoy ifade ettikleri son derece önemli: ‘’Parlamento’da büyük bir kaybımız olacak. Şu anda ben ve çalışma arkadaşlarımız elimizden geleni yapıyoruz fakat yeterli değil. Elimde maalesef sihirli bir değnek yok’’.

Aslında Avrupa Birliği’nin birçok üye ülkesinde özellikle merkez sol partiler son yıllarda önemli kayıplar yaşasa da, Fransa’da kine benzer bir siyasal hezimetin çok fazla görülmediğinin altını çizmek yararlı olacaktır. Fransa’da ki sosyalist partinin içerisinde bulunduğu bu krizi daha da derinleştiren diğer bir gelişme ise özellikle partinin Avrupa’da ki yüzleri olan Isabelle Thomas, Guillaume Balas ve Edouard Martin gibi isimlerin istifa ederek, bir önceki Fransa seçimlerinde sosyalist partinin başkan adayı Benoît Hamon tarafından kurulan sol “Générations-s,” partisine geçmeleri oldu.

Fransa Sağı’nın durumu umutsuz değil

Fransa sağının durumu her ne kadar olumsuz olsa da, Fransa sosyalist partisine kıyaslandığında umutsuz bir vakıa olmadığı son derece açık. 2014’te yapılan AP seçimlerinde parlamentoda 20 sandalyeye sahip olan ‘’Les Républicains’’, Mayıs 2019’da yapılacak seçimlerde yaklaşık 11 kadar sandalyeye sahip olacağına dair hatırı sayılır bazı kamuoyu öngörülerinin olduğunu belirtebiliriz. Aslında, Fransa sağ partisi Les Républicains yakın dönemdeki en büyük hezimetini 2017’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi için öne sürdüğü François Fillon’un seçimlerde büyük bir hayal kırıklığı yaşatması ile yaşadı. An itibariyle, Fransa sağ partisi gerek iç yapısındaki bölünmüşlüğü gerekse de 1994 yılından bu tarafa Avrupa’da ki önemli yüzleri olan Alain Lamassoure, Michel Dantin ve Françoise Grossetête gibi isimlerin tekrar AP seçimlerinde yarışmayacak olması, partinin geleceği ile alakalı önemli kaygıların oluşmasına sebep olmuş durumda.

Tüm bu rakamlara baktığımızda, Fransa solunun Avrupa sosyalistleri grubu (S&D) içerisinde Danimarka sol partisinden daha az sandalye sayısına sahip olması ihtimali bulunurken, Fransa sağ partisi ise Avrupa Hristiyan Demokrat grubu (EPP) içerisinde Macaristan’nın sağ partisi olan Fidesz’den daha az sandalye ve etkiye sahip olabilir. Dolayısıyla, 2019 AP seçimlerinin gerek Fransa sağı ve gerekse de Fransa solunun kötü performansından ötürü, Fransa’nın AP’de ki etkinliğini önemli ölçüde azaltacağını ifade etmek yanlış olmayacaktır.

[Ebubekir Işık] 16.2.2019 [TR724]

Gelin, namaza yeniden başlayalım! [Cemil Tokpınar]

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 2002 yılındaki bir sohbetinde namazda huşu, derinlik, ruh ve manayı anlatmıştı. O zamanlar Kırık Testi adıyla herkul.org sitesinde yayınlanan sohbetlerini ağlayarak dinler veya okur, hayran olurdum. Öylesine güzel ve tatlı anlatıyordu ki, “Böylesi bir namazı okumak bile tatlıysa, acaba kılmak nasıldır” diye düşünürdüm.

O sohbetin bana göre can alıcı yeri, umumî bir çağrıda bulunduğu şu cümlelerdi:

“Var mısınız, namazdan başlayalım işe! Üstad’ımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: ‘İnşaallah tam ihlâsa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.’ Ben de onun gibi diyorum: ‘İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.’ O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.”

1980’lerden beri namaza dikkat çekmek için yazan ve konuşan birisi olduğum için Hocaefendi’nin bu çağrısı beni çok etkilemiş, bu çağrı, tam da Sabah Namazına Nasıl Kalkılır kitabının yayınlandığı zamana denk gelmişti. Hocaefendi imanıyla, ibadetleriyle, ihlas ve takvasıyla, ahlâk ve aksiyonuyla etkilendiğim, enerji ve şevk aldığım bir şahsiyet olduğu için çağrısını bir emir telâkkî etmiş ve “Ben varım efendim” diyerek uzun bir yola koyulmuştum.

2002’de başlayıp 2005’te bütün ülkeyi saran bir kampanyaya dönüşen namaz seferberliğini anlatmayacağım. Zaten asıl konumuz bu değil. Sadece şu kadarını söyleyeceğim: Kur’an ve hadisle başlayan namaz hassasiyetim, Üstadım Bediüzzaman Hazretlerinin anlatışı ve yaşayışıyla gelişti, derinleşti ve Hocaefendi’nin sohbet ve kitaplarıyla şahlandı elhamdülillah. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, 1990’lardan beri, bilhassa Hey Gidi Günler vaazını iki kez ağlayarak izleyip Kurban Bayramında Hocaefendi’yle bayramlaşıp sohbetini dinlediğimden itibaren yazılarımda ve kitaplarımda yer alan üslup ve manada, ruh ve heyecanda onun büyük tesiri ve eseri vardır. Bu tesir sadece yazılarımda, konuşmalarımda, ibadetlerimde değil, aynı zamanda büyük düşünmek, hedefe kilitlenmek, namazla ilgili projeler yapmak ve delicesine uygulamak konusunda da tesirini göstermiştir.

Bunları haşa bir tefahür veya bir fazilet tevehhümü olarak söylemiyorum. Yıllardır dergâh-ı İlâhîde, “Hiçbir şey yapamadım ya Rabbi” diye ağlayışlarıma Rabbim de, melekler de şahittir. Ancak milyonlarca insana ulaşmak, binlerce program yapmak gibi bir ihsana karşı tahdis-i nimet kabilinden söylüyorum. Asıl demek istediğim ise, Rabbimin vesile kıldığı hizmetlerdeki Hocaefendinin vaaz, sohbet ve kitaplarının tesirini nazara vermek.

İşte “Miraç Enginlikli İbadet: Namaz” isimli eser, Hocaefendi’nin 1980 öncesi vaizlik döneminde cami kürsülerinde yaptığı namaz sohbetleri başta olmak üzere daha sonraki yıllardaki sohbet ve yazılarından derlenmiş, düzenlenmiş ve son olarak Hocaefendinin tashihinden geçerek hazırlanmış muhteşem bir kitap.

Namaz imanın ikiz kardeşi

Özellikle 2005 yılından bu yana namazla ilgili kitaplarda ciddi bir artış oldu. Bunların büyük bir kısmını okudum, inceledim, yazarlarıyla tanıştım, kitapları tanıttım. Hatta yazarını teşvik ederek birçok kitabın yazılmasına vesile oldum. Bunlar içinde “Miraç Enginlikli İbadet: Namaz” kitabının muhteva, hacim, üslup, camiiyyet ve tesir bakımından çok özel ve müstesna bir yeri var. Çünkü Hocaefendi’nin engin ilmi, câmi ve etkili üslubu yanında tavizsiz bir namaz âşığı ve namaz kahramanı olması, esere ayrı bir değer ve cazibe katıyor.

O kadar ki dokuz bölümden meydana gelen kitabı okurken iradenizin derinliğinden kükreyen bir dalga gibi kopup gelen bir sesin akıl, kalp, ruh hatta nefsinizin kıyılarına vurup şöyle haykırdığını hissediyorsunuz:

“Gelin, namaza yeniden başlayalım! Gelin, her gün değişen gündemin peşinden koşmak yerine değişmez gündemimiz namazın sevdalısı olalım. Gelin, içi boş ve baştan savma bir şekilde geçiştirilen namazlara bir can ve ruh üfleyelim; hayat arası bir namaz kılmak yerine, namaz arası bir hayat yaşayalım; özlediğimiz ve idealimiz olması gereken namazı bu yaşa kadar kılamadıysak, kabirde mi kılacağız, haydi yine yeniden aşk ve şevkle gerçek, diri ve duru namaza başlayalım. Eğer bugün namazı keşif yolculuğuna çıkmazsak huşu, tadil-i erkan ve ikame yüklü namazları ne zaman keşfedeceğiz?”

“Miraç Enginlikli İbadet: Namaz” kitabı, namazı keşif yolculuğuna çıkmak ve bunu bir ömür sürdürmek isteyen namaz sevdalıları için rehber ve başucu bir eser. Hocaefendi bir sohbetinde “namazı imanın ikiz kardeşi” olarak nitelendirmiş ve şöyle demişti:

“İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır.”

İman gibi namazın inkişafı da ömür boyu sürecek

Bu muhteşem tesbite göre, nasıl ki imanın icmali-tafsilî, taklidî-tahkikî, ilmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn gibi kısımları ve mertebeleri vardır, ölünceye kadar bu mertebelere ulaşmak ve terakkî etmek için çırpınmak gerekir; aynen öyle de namazın da tadil-i erkân, ikame, huşû gibi nice mertebeleri vardır ve namazı güzelleştirmek ve mertebesini yükseltmek için ömür boyu gayret etmek gerekir.

İşte bu ileri hedefleri elde etmek için ömür boyu çırpınan, elde eden ve hâlâ “daha yok mu?” diyerek ileri seviyelere koşan ve başkalarını koşturan bir namaz âşığından namazı okumak satırlardan sadırlara tesir eden çok tatlı ve verimli güzelliklere vesile oluyor.

Rabbime şükürler olsun, Hocaefendi’yi ziyaret gittiğim yıl, bulunduğu kamptaki hayatın namaza endeksli olduğunu görmüştüm. Öyle ki beş vakit namaz cemaatle ve tesbihatına, duasına dikkat ederek tadil-i erkânla kılındığı gibi kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet gibi namazlara da olağanüstü dikkat ediliyordu. Böylece namazın edebiyatı yapılmıyor, namaz bütün mertebeleriyle yaşanıyordu.

Çevresini böylesine etkileyen bir namaz kahramanının kendi namaz dünyasının enginliğini ve zenginliğini ise tahmin etmek zor değildir. 3-4 yaşında namaza başlayan, ilkokulda tedrisat zamanına rastlayan namazları sınıfta kılan, nafileleri adeta farz gibi önemseyen, teravihin her rekâtında dört sayfa okuyacak kadar hassas olan, hayatının hiçbir safhasında ve hiçbir zorlukta namazı kazaya bırakmayı düşünmeyen bir namaz dertlisi, elbette çevresini ve dünyayı etkileyecek, hatta o tesirden gelecek asırlar da nasibini alacaktır.

Kitaptaki dokuz bölümü detaylarıyla ele almak mümkün. Ancak ben kitabı mutlaka anlayarak okumaya teşvikle yetinerek, muhtevayı dört maddede topluyorum: Namaz nedir, niçin namaz kılmalıyız, nasıl kılmalıyız ve güzel bir namazı nasıl uygulayabiliriz?

Umumî ve sürekli bir namaz seferberliği

Bu soruların cevabını vererek kıldığı namazı restore etmeye bütün müminlerin ihtiyacı olduğu gibi özellikle Hocaefendi’yi seven, dinleyen, okuyan ve yolundan gidenlerin de ihtiyacı var. Eğer kitapta anlatılanları mihenk kabul edersek, Hizmet Hareketindeki arkadaşları beş gruba ayırabiliriz:

  1. Beş vakit namaza tadil-i erkân ve huşusuyla olağanüstü ihtimam göstermekle beraber tesbihat ve duaya, nafile namazlara da hassasiyetle sarılanlar.
  2. Beş vakit namazı sıhhat şartlarına göre kılıp farzlarla yetinip nafileleri de imkân nisbetinde kılanlar.
  3. Namazı aceleyle baştan savma kılıp çoğu zaman tesbihat ve duaya da zaman ayırmayanlar.
  4. Belki de son yıllarda yaşanılan moral bozucu gelişmelerin de tesiriyle namaz kılsa da bazen kazaya bırakanlar.
  5. Maalesef ve maalesef çok az da olsa hiç kılmayanalar.

Bütün bu grupların rehabilitesi, tedavisi, restorasyonu “Miraç Enginlikli İbadet: Namaz” kitabını temel alarak köklü, umumî ve sürekli bir “namaz seferberliği” başlatmaktır. Bu seferberlik sohbet, seminer, konferans, yarışma, şölen gibi farklı şekillerde sürdürülmelidir. Acaba namazın hakkını bu cemaat vermezse kim verecek?

Yazımın sonunda Mustafa Yılmaz Hocam gibi ben de bir tenkitte bulunayım: Keşke bu kitap daha önce çıksaydı!

[Cemil Tokpınar] 16.2.2019 [TR724]

Rusya üzerinden rejimin geleceğini okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Putin Rusya’sı, demokrasiye Batı’nın değerlerini empoze aracı olarak bakıyor. Yani Rusya’ya göre bireysel özgürlükleri temel alan, siyasi erkin dengelenmesi, yürütme erkinin gücünün sınırlandırılması, yargı sürecinin yürütmenin etki alanından çıkartılması gibi hukuk devleti şartları, kültür izafiyetçiliği perspektifinden ele alınıyor, Rusya’nın değerleriyle örtüşmeyen Batılı değerler olarak reddediliyor. Putin’e yakın eksende düşünen ve Avrasyacılık jeopolitik ve ideolojik yaklaşımının mimarlarından Aleksandr Dugin de tek bir gerçek olmadığını, bu nedenle tek kutuplu bir dünyayı reddettiklerini belirtiyor. Rus siyasi elitleri, “biz ve onlar” ayrımlarını tümüyle Batı’yı karşısına almış doğu (Avrasya) düzleminde yapıyor. Bu ayrım sadece felsefi değil, politiktir de. Yani içinde ekonomi, savunma, siyasal sistem vs. öğeleri içerir. Rusya bugün tümüyle bu anlayışla hareket eden bir aktördür.

Uzun süredir Rusya’nın bu stratejiyi takip ettiği biliniyor. Kendi karşısındaki güç olarak algıladığı Batı’yı “Atlantikçi kanat” olarak okuyan Rus siyasal elitleri, NATO ve AB içerisinde yer alan aktörleri, ABD güdümündeki uydular olarak algılıyor. Tıpkı Soğuk Savaş’taki gibi bir jeopolitik okuma yaparak, Rusya’nın ve müttefiki Avrasyalı güçlerin, bu Atlantikçi kanada karşı birleşmeleri ve ortak hareket etmeleri çağrısı yapıyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nü Çin ve Hindistan’ın katılımıyla oldukça önemli bir manivela olarak kullanan Rusya, İran’ın gözlemci, Türkiye’nin ise bir “diyalog partneri” olarak yer aldığı bu platformu, Avrasyacı jeopolitiğin uluslararası platformu olarak enstrümentalize ediyor.

İran ve Baas tipi rejimler öteden beridir Sovyetler Birliği ve sonrasında Rusya Federasyonu tarafından birincil önemdeki Ortadoğu güçleri oldu. Bugün Esad rejimiyle ilişkileri askeri stratejik ortaklık seviyesinde olan Moskova, Akdeniz’e inmeyi başardı. Ukrayna’yı fiilen işgal edip ortadan ikiye bölerek ve Gürcistan’a saldırarak Karadeniz hakimiyetini Sovyetler Birliği döneminin seviyesine çıkardı. Türkiye, bir NATO üyesi olarak 2000’lerin başlarında Rusya’nın bölgeye yayılma stratejisinin önündeki en önemli engellerden biriydi. Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi (PTC) hayata geçirilmesin diye çok uğraşan Rusya, gerçi boru hattının hayata geçirilmesine engel olamadı, ama sonrasında Mavi Akım ve diğer unsurlar üzerinden Türkiye’nin enerji darboğazı kozunu iyi görerek, Ankara’yı kendisine bağımlı hale getirdi. Sonrasında Suriye krizi patlak verince, Moskova orada başından beri hep aynı yerde durdu. Esad rejiminin meşruluğu, Suriye’nin toprak bütünlüğü, Rusya’nın Suriye hava sahasına hâkimiyeti, Rus donanmasının Tartus limanı üzerinden sıcak denizlere daimi olarak yerleşmesi stratejilerine göre hareket etti. Oysa Batı ve ABD, önceleri Suriye muhalefetini destekledi. Sonrasında Suriye muhalefetinin cihatçı fanatik gruplardan oluştuğunu anlayınca, desteği kesti, sadece seküler Suriye Kürtleri üzerinden Suriye’de varlık göstermeye başladı. Yani pozisyonunu geriletti, hedef küçülttü. Batı ittifakının üyesi olarak Ankara başlarda Özgür Suriye Ordusu’nu ABD ile eğitip donatırken, ABD taktik değiştirince, bu kez kaldığı yerden tek başına bu cihatçıları desteklemeye başladı. Arada El Nusra, yani El Kaide ile diğer onlarca irili ufaklı paramiliter cihatçı fanatik grubun hamiliğine girişen Ankara, gizli yollarla, savaş suçu işlemek pahasına, Suriye’deki yangına devamlı körükle gitti. Böylece meşhur MİT tırları olayına kadar, uluslararası toplum Ankara’nın IŞİD’e varana dek, tüm cihatçı fanatiklerle ideolojik sempati ve Kürt antipatisi arasında bir yerlerden kaynaklanan ilişkiler zinciri içinde olduğuna kani oldu.

Derken, 17 Aralık sonrası gerçekleşen yargıya darbeyle beraber, derin yapı Erdoğan yönetimi üzerinde etkin olmaya başladı. TSK’daki Ergenekoncu ve Avrasyacı hizip, Erdoğan’ın Batı yönelimli dış ve güvenlik politikalarını değişime zorladı, böylece zaten fiilen karaya oturmuş olan AB müzakere süreci tümden durduruldu, Türkiye’deki kör topal da olsa işleyen demokratik temel düzen akamete uğratıldı, NATO’cu ve Batı’yla ilişkileri önceleyen bürokrasi, devletten dışlanmaya başlandı. 15 Temmuz sonrasında ise, istenen gerekçe yaratılmış oldu. Böylece TSK başta, devletteki tüm Batı yanlısı, demokratik kamu personeli tasfiye edildi. Amiral ve general kadrosunun yüzde ellisi ekarte edilerek çoğu hukuksuzca darbe girişimiyle ilişkilendirilerek hapse atıldı. TSK tarihinin en yoğun saldırısıyla karşılaşmış oldu. Böylece kilit pozisyonlara, daha önce Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ay Işığı, Askeri Casusluk gibi davalarda darbecilik suçundan hüküm giymiş Avrasyacı subaylar getirildiler. Erdoğan başta görünmekle beraber, bu Avrasyacı ekip, bir ahtapot gibi vitrindeki Erdoğan’ı sardılar – yolsuzluklara bulaşan ve bu ekibin korumasına gerek duyan Erdoğan, Avrasyacıların dayatmalarını kabullenmekte zorlanmadı.

İşte Rusya bu nedenle başından beri hep darbe sonrası takibata tam destek verdi. 15 Temmuz’da Putin’in danışmanı Aleksandr Dugin Ankara’daydı ve AKP’lilerle temas halindeydi. Rusya’nın bu paravan darbe girişimine destek olması için çok neden vardı. Türkiye’de NATO’cu askerlerin tasfiye edilerek, yerlerine Rusya yanlısı Avrasyacı askerlerin atanması birincil nedendi. Dahası, bu grubun hâkimiyeti devlette ele almasıyla beraber, üst yönetim de Rusya yanlısı siyaseti adım-adım benimsemeye başladı. Daha birkaç yıl önce Rus savaş uçağını düşüren ve “emri ben verdim” diyen Erdoğan, bir anda Moskova yanlısı kesildi. Dahası, Suriye iç savaşı başladıktan sonra, Rus hava sahası kontrolünü arkasına alan Esad hava kuvvetlerinin şerrinden korunmak için NATO’dan Patriot savunma sistem bataryaları talep eden ve bu beklentisi hemen karşılanan Ankara, bu kez Rusya’dan S-400 bataryaları almak üzere harekete geçti, ön ödemesini yaptı, bataryaların teslimatını bekliyor.

Ankara bu esnada giderek ABD’den uzaklaştı ve bu uzaklaşmaya gerekçe üretmeye koyuldu. Birincil gerekçe, 15 Temmuz 2016 kalkışmasının arkasında Washington yönetiminin olduğu iddialarıydı. Bu iddialar en tepeden defalarca halka pompalandı. Havuz çukuru tümüyle bu iddialar gerçekmiş gibi bir algı oluşturmada, bu Avrasyacı kamu diplomasisine hizmet etti. İkinci olarak, ABD’nin PKK’ya destek verdiği söylemi topluma dayatıldı. Suriye’deki Kürt yönetimi, PKK olarak sergilendi, ABD’nin Suriye Kürtleri üzerinden cihatçı İslamcı IŞİD ile yaptığı mücadele, PKK’ya destek olarak Türkiye kamuoyuna sunuldu ve temcit pilavı gibi tekrarlanarak, anti Amerikancı algı pekiştirildi. Üçüncüsü, İslamcı ve Ülkücü kesimlerdeki cihatçı damar, Kemalist ulusalcı kesimdeki anti-emperyalist damar üzerinden kaşıma yapılarak, yine negatif bir ABD imajı yaratılmada enstrüman olarak kullanıldı. Türk dış siyasetinde ve savunma stratejilerinde ABD ve NATO ittifakından giderek boşalan yeri Rusya doldurmaya koyuldu. Usulca gerçekleşen bu operasyon sonunda, Türkiye tüm Ortadoğu’da ABD ve Batı nefretinin en tepede olduğu coğrafyalardan biri haline geldi. Dördüncü olarak, Gülen Hareketinin lideri Fethullah Gülen’in ABD’de ikamet etmesinden hareketle, “FETÖ” söylemi üzerinden, “ABD maşası” bir “terörist örgüt” manipülasyonu ile, ABD teröristlere destek veriyor imajı oluşturuldu. Yani ABD hem PKK’ya hem de “FETÖ’ye” destek vermekteydi, Türkiye’nin müttefiki ve dostu olamazdı. Bu algı bugün Türkiye kamuoyunda hâkim.

Rusya, Türkiye’de milyar dolarlık nükleer reaktör projeleri yürütüyor

Rusya, Ankara’ya milyarlarca dolarlık doğalgaz satıyor, Türkiye’nin güvenliği için tercih ettiği silah alım merkezi olarak, Türkiye’ye milyar dolarlara yaklaşan silah satıyor – ki bu daha başlangıç! Dahası, mental olarak Türkiye’yi Batı’dan kopartan Rusya, bu konuda en güvenilir güç olan TSK’yı 15 Temmuz sonrası içten fethederek, “Atlantikçi” subayları tasfiye etti, yerlerine “Avrasyacı” ekibi getirdi. Yani Moskova, Türkiye’de hem sert gücünü, hem de yumuşak gücünü etkin hale getirmeyi başararak, akıllı güç konumuna erişti ve Ankara’nın stratejik hamisi olmayı başardı. Hem ekonomikman, hem de askeri bakımdan Türkiye’yi giderek kendisine bağlayan Rusya, Türkiye’yi içerdeki adamlarıyla çevreleyerek, onu Rusya etkisine iyiden iyiye açtı.

Bu Rusya için Soğuk Savaş’ın sonrasındaki en ciddi zaferlerinden biridir. Ukrayna’nın işgali, Gürcistan’ın Batı etki alanından kopartılması, Suriye’nin Rusya güdümüne tümden girmesi gibi, Ankara’nın NATO ve ABD’den uzaklaşması, Rusya için büyük bir stratejik üstünlüktür, önemsenmesi gereken tarihi bir başarıdır.

Türkiye, bugün Erdoğan ve Avrasyacı derin müttefiklerinin basiretsiz politikaları sonucunda, Rusya’nın uydusu, hatta arka bahçesi olan bir “yakın komşuluk etki alanı” haline gerilemiş, Rusya yayılmacılığına karşı tüm sigortalarını ve savunma hatlarını yitirmiştir. Bugün Türkiye artık Rusya’nın etki alanıdır. Moskova’nın icazeti olmadan kılını kıpırdatamayan bir konuma indiği yetmiyormuş gibi, aynı zamanda ABD ve NATO nezdinde de güvenilirliğini tümden kaybetmiştir. Yani bugün bir durum olsa ve Rusya ile Türkiye arasında bir anlaşmazlık baş gösterse, NATO Türkiye’yi güvence altına almak için harekete geçmeyecektir.

Diğer taraftan, rejimle Rusya güdümüne girmek arasında önemli bir bağlantı vardır. Bu rejimin devamı, Rusya güdümünde ve dümen suyunda olmaya bağıdır. Putin bu durumu çok iyi biliyor. Sanırım Washington da durumun farkındadır. Birçok ABD yetkilisi, örneğin S-400 silah alımı kararı nedeniyle Ankara’yı eleştiriyor. Ama Erdoğan Avrasyacıların etkisindedir. Onlara eli mecbur durumdadır – bu nedenle Erdoğan olduğu sürece, Türkiye’nin Avrasyacı güce yamanması sürecine dur denilemez.

Uluslararası dengelerde Türkiye gibi bir ülkenin Rusya’ya terk edilmesi, sadece bölgesel etkilerle sınırlı bir gelişme dinamiği olarak değerlendirilmez. Ankara’nın Avrupa-Karadeniz-Kafkasya-Doğu Akdeniz-Ortadoğu geometrisindeki konumu, durumun sürmesi halinde etkili bir domino etkisi yapacaktır. Erdoğan ve Avrasyacı derinlerin en büyük korkusu da budur. Çünkü iş sadece içeride yolsuzluklara veya vesayete çanak tutmak ve işleri istedikleri şekilde götürmek için rakiplerini dümdüz etmekle sınırlı, küçük bir oyun değildir. Oyunun uluslararası ve küresel boyutu, bu durumun sürekli olamayacağına işaret ediyor.

Bugünkü Türkiye’deki gibi olan otoriter rejimlerde orduya hâkim olan rejime hâkim olur. Örnek Venezüella’dır. Türkiye küresel siyaset ve ABD-Batı çıkarları açısından Venezüella’yla mukayese dahi edilemeyecek önemde bir aktör olduğuna göre, Erdoğan-Avrasya koalisyonunun korkuları çok rasyoneldir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.2.2019 [TR724]

Yalnızlık çağı [M. Nedim Hazar]

Aldous Huxley, farklı olmanın kaçınılmaz kaderi olarak tanımlıyor yalnızlığı. Eğer ayrışıyorsanız toplumunuzdan bir ceza olarak yalnızlaştırılıyorsunuz.

Gerçi farklı olanın bundan şikâyet ettiği de pek görülmemiştir ama hakikat değişmiyor nihayetinde.

Kafka, meşhur mektuplarında Milena’ya, “mutlu olabilmenin koşulu” olarak gördüğünü yazmıştır yalnızlığı.

Virginia Woolf, Mrs. Dalloway’de belki de en pembe penceresinden bakar yalnızlığa ve “sevmek insanı yalnızlaştırır” der mesela.

S.Plath karamsardır. Hayattan ziyade ölümü yakın durmuştur hep. Gündelik hayatı kimi zaman muazzam bir alt-üst oluş olarak betimler. Bir kargaşa ve kaostur kalabalık ve yalnızlık bunun tam göbeğinde sakin, durgun ve gölgelik bir ada gibidir onun için. Sırça Fanus’ta ifade eder bunları.

Ve Dostoyevski…

Yeraltından Notlar, yalnızlığın yıpratıcı bir senfonisidir esasen.

Kitapları ve hayalleri çekilip alınan bir insanın yapayalnız kalacağını ileri sürer bu sebeple.

Yalnızlıktan çıkışı, ölçülü davranış ile ifade eder. Herkesleşmek sanki yalnızlığa çaredir gibi gelir insanlara ama bu korkaklığın ta kendisidir aslında. Topluma uyum sağlamak gibi bir maskesi vardır insanların Dostoyevski’ye göre. Aşağılık bir maskedir bu ve gerçekle yüzleşmeye de ciddi manada engeldir.

Bacon, Aforizmalar’ında insanların yalnızlığı yanlış anladığını söylerler.

Cemil Meriç, kıyıcı olan insanlardan kitaplara sığınır belki de bu yüzden.

Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı yalnızlık ve dışlanmışlık üzerinedir bu perspektiften bakıldığında. Tersten yaklaşır yalnızlık kavramına ve yalnız insanın aslında tam olarak yaşadığından bile emin olamayacağını söyler bir manada.

Charles Baudelaire yalnızlığın her insanın harcı olamayacağını, bir tür “beceri” işi olduğunu söyler. Kalabalıklaşamayan insan yalnızlaşamaz da Fransız şaire göre..

Dante, Cehennem’inde yalnızlığı yanlış anlaşılmak olarak tanımlar. “İnanın bana” der; “yalnız kalmanın nasıl bir his olduğunu bilirim. Dünyadaki en kötü yalnızlık, yanlış anlaşılmaktan ötürü yalnız bırakılmaktır. İnsanın gerçekle bağlarını koparabilir…”

Cemil Meriç ise Dante’nin cehennemi yanlış bildiğini ileri sürer ve görememek olduğunu söyler. Gözleri kör olduktan sonra okuyamadığı kitapları eline alıp kapaklarını okşayarak yalnızlığa ağıt yakar Meriç.

Hermann Hesse için ise yalnızlık bir tür güçsüzlüktür. Kimsesizlikle kuşatılmak fıtraten sosyal bir yaratık olan insan için felaketlerin en büyüğüdür.

Coelho, inanmadığı halde, ‘Tanrı’nın yalnız insanlara daha müşfik davranacağı fikriyle sakinleştirir ruhunu.

İnsanın yalnızlaştıkça kalabalıkları taşlaşmış birer kütle olarak göreceğini iddia eder yazar Georges Perec…

Ve galiba ben “Yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez. Kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü.” Diyen büyük usta Arthur Schopenhauer’a çok yakın dururum bu hususta.

Modernizm ise bir sorun, hatta hastalık olarak tanımlıyor nedense yalnızlığı.

Bilim insanları son bir asırdır meseleye bir halk sağlığı krizi olarak bakıyor tuhaf şekilde.

Kimi, önemli hastalıkların –diyabet, yüksek tansiyon, demans, hatta kanserin- sebebi olabileceğini bile ileri sürüyor. Kimi ise günde bir paket sigara içmek kadar kötü bir alışkanlık diyor bilimsel makalelerde.

Geçtiğimiz günlerde Cell dergisinde yayınlanan makalesinde nörobilimci Moriel Zelikowsky, yalnızlığı önleyici bir takım ilaçlar üzerinde çalıştığını açıkladı. Enteresan olan ise şuydu. Bu yazıda, yalnızlığı önleyici beyin reseptörlerine yapılan baskılamalarla bloke ettiğini iddia eden Zelikowsky, yalnızlığı kırmak için sosyal medyaya giren insanların tuhaf şekilde yalnızlaştığını ve tedavinin boşa gittiğini açıklamasıydı.

Oysa Mevlana yüzyıllar önce yalnızlığın, layık olmayanların vereceği sevgi ve saygıdan çok daha kıymetli olacağını belirtmiştir Mesnevi’de.

Aziz Nesin de bu toplumun çember dışına fırlattığı yalnızlardandı. Bu sebeple değerini bilmeyenlerin bunu bir illet görüp kurtulmak istediğini söylemiştir.

Yanlış yerde olmaktansa yalnız olmak kadar muhteşem bir şey olabilir mi?

Bugünlerde gücün hıncına uğrayıp bir hücreye atılarak yalnızlaştırılmaya çalışılan Ahmet Altan’ın yaklaşımı enfestir kavrama: “Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.”

Cemal Süreya yalnızlığı bir ovanın düz oluşu kadar normalize ederken, Hasan Ali Topbaş bu konuda güçlü bir itirazda bulunur:  “Yalnızlık, sizin size yokuşunuzdur.”

Necip Fazıl, gece bir hendeğe düşer gibi gerçeğin kucağına düştükten ve öz ağzından kafatasını kustuktan sonra benzer bir itirafta bulunur; “Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış…”

Nietzsche için bir kuyudur yalnızlık… İçine taş atmak kolaydır ama düştükten sonra çıkmak pek o kadar değildir!

Şöyle ya da böyle, insanın en kadim sırlarından biridir yalnızlık. Kimi zaman insan insana hediye eder bunu, kimi zaman zihin, kimi zaman ruh…

Bilenler için bir ödüldür esasen. Bilmeyenler için bir ceza ya da hastalık…

Yalnızlığın sebeplerine takılmak ise sanırım vakit kaybı.

Bunun yerine kıymetini ve hikmetini kovalamak çok daha anlamlı gelmiştir hep bana.

Ne mutlu kıymetini bilen çağın yalnızlarına…

**

Yalnızız

Yalnızlık bir kamçı şaklayışı şakaklarımızda ve biz kalabalıklarda binlerce çift göz arasında bile yalnızız..

Marazi şairin parmakları arasına sıkıştırdığı ilkbahar yaprağını okşarken girdiği cinnet mustatilinden haykırdığı gibi; ‘Tepesini delip de dünyanın içine konulsa dinamit, biz yine yalnız ölürüz..’

Ve yalnız yürürüz boş sahillerde…

Ana rahminden başlar kimsesizliğimiz ve kalabalıklarda yüzlerce kahkaha arasında bile sessizdir çığlığımız. Şiir ile yıkarız yalın ruhumuzu, dimağlarımıza kimsesizliğin hüznü yağar ak ak. Atlastan elbiseler içinde kıtalara hükmeden kralın yalnızlığı hüzünlendirir saray soytarılarını ve biz en çok yalnızlık öyküleriyle duygulanırız..

Genç Werther’in şakağına dayadığı piştol, evli Emma’nin dudaklarındaki arsenik koparır mı yalnızlıkla arasındaki göbek kordonunu?

Hep kimsesizler takılır içinden güvercin fışkıran kuyu bakışlarımıza.. Hep çıkışsızların portresi yer tutar belleklerimizde.. Siliksizleşme, kimliksizleşme sarsar bizi farkına varmadan ve biz bilmeden geceyi yalnızlıkla örtüştürür, karanlığı sereriz yalnızlığımızın üstüne.

Korkutur bazen bizi..

Müziksiz, portresiz, manzarasız, çerçevesiz kalırız. Yapayalnızlık budur belki de. Dinleyecek müziği, bakacak bir yüzü, efkarlanacak sonbaharı yoktur gözlerimizin.. Islıktır yalnızlığın müziği, geceye, mezartaşlarına ve boşluğa çalınan ıslık. Ufkun üzerinden başları göğe değen atlıların geçtiği denizle birleştiği yerde, suya gömülen bordo güneşlerden başka manzaramız yoktur. Yağmur bizi ıslatmaz, kar heyecanlandırmaz, rüzgâr uçurmaz saçaklarımızı.

Gün ortasında yanık unutulmuş bir sokak lambası gibiyizdir.. Kurumuş gözyaşının lekelediği rujlu bir genç kız mendili gibi gizliyizdir mazinin tozlu çekmecesinde. Trende unutulmuş, pörsümüş bir gazete parşömeni. Haykırışlarımız içimize yönelmiştir, mektuplarımızın alıcısı yine biziz. Ve biz, kendimize postaladığımız her zarfı, açıp açıp tekrar okuruz. Okudukça yalnızlaşır, yalnızlaştıkça tekrar okur ve tekrar yazarız..

Şair neden kızmış ki şemsiye yapanlara? Niye tek kişilik olur şemsiyeler? Yağmurdan kaçmak ihanetin kendisiyken, toplu ihanetler için sığınaklar yapılmamasını kınamak dokunmaz mı şairin ruhuna?

Yağmur en çok yalnızları ıslatmaz ki..

Yağmur yalnızlarındır, yağmur yalnızlıktır, kimsesizlik.. Ve her damlayı indiren melek, tekrar geri dönmez toprağa! Horozlar da bizim için çekmez güneşin çıkrığını.. Yatakların ortasındaki ılık çukurlar bizim için değildir. Bazen epikleştiririz içine rüzgar dolmayan duygularımızı.. Hoyrat bir nefesin sürüklediği günbatımına giderken bedenimiz, biz tiradlar yakarız kimsesizliğe dair. Aynaların dostluğunu da reddeder bir süre sonra ve şair bir cana hasret, konuşurken aynalarla bilemez üst katındaki yapayalnızlığı.

Titrek bir mum alevi gibidir yalnız ruhumuz.. Gölgeleri devleştirir, insanları cüce.. ve biz içimizde annemizin dizi, başımızı rahim kokan kucaklara dayarız.. Mecnun’un en mutlu anını tasarlarız sonra. Çöl müdür sevgili, tepesinde yıldızların sönükleştiği leyla mı? Öykü neden biter tenine dokununca sevgilinin? Tarih neden kapatır sayfalarını kavuşmaya?

Dokunduğumuz omuzlar yabancıdır artık, yanaklarımızı ıslatan tuzlu yaşlar tatsızdır. Okşadığımız saçlar aynadan kendi omuzlarımıza düşer. Okumayı öğreniriz rüzgarın dilini. Sır vermez oysa kalabalıkken ruhumuz. Bir avuç bulut koparırken göklerden aşıklar, bize hüzün besteler mavi sular. Süpürülen sonbahar yaprakları batar kalbimize, nefeslerin buharlaştırdığı silinen camlar ağlatır.

Bir kalorifer böceği gibi titrek ve endişeli, bir sığınak ararız geçmişimize.. bir liman, bir yatak, bir kefen gülücüklerimize. Üşüyen bakışlarımızı kimse görmesin isteriz. Ve Asaf’ın dediği gibi, ‘Yalnız, hem bilgesi, hem delisidir kendinin’. Ve kölesi ve efendisi.

Yalanı yoktur, türküsü, tutkusu, martısı yoktur. Avuçlarında hüzün çamuruna şekil verir, ruh üfler Meryem’e inen kutsal ruh gibi. Vatansızdır, topraksızdır, yarsızdır, diyarsızdır, uçurtmasızdır.. ve yalnız olmayanlar bundan habersizdir. Sabahın serin rüzgarından başka tıklatılmayan kapısızdır.

Yalnızlık bir kamçı şaklayışı şakaklarımızda ve biz kalabalıklarda binlerce çift göz arasında bile yalnızız.. Hasta şairin parmakları arasına sıkıştırdığı ilkbahar yaprağını okşarken girdiği cinnet kuyusundan haykırdığı gibi; ‘Tepesini delip de dünyanın içine konulsa dinamit, biz yine yalnız ölürüz..’..

Ve yalnız biri bekler bizi yaşamın kıyısında..

Siyahlara büründürdüğümüz hayallerimizde, o en sabırlı, en vakur, en olgun yalnız:

Ölüm meleği!

Ve yalnız diriliriz ötelerde!

[M. Nedim Hazar] 16.2.2019 [TR724]

Adam kazandı beyler!’ Yeniden beyazperdede… [Bülent Korucu]

Biliyor musunuz? Hacıvat ile Karagöz aslında tek kişi! Biri olmadan diğerinin hiç bir anlamı yok. Hacıvat dayak yemek için doğmuş, naif çok bilmiş yarım aydın; diğeri dayak atmayı hayatın akışında normalleştiren bir nobran. Sahne kapandığında ikisi de aynı kutuda sessiz sessiz oturuyor.

Erdoğan ile CHP tam Hacıvat-Karagöz gösterisi. Erdoğan’ın lafı dolandırıp ‘küt’ diye şaplağı indirmesi için CHP’ye ihtiyacı var. Sahnede duyulan ses sizi yanıltmasın, o sadece bir efekt. Bütün devlet gücünü tekeline alan Erdoğan’ın bir Selahattin Demirtaş’a yaptığına bir de CHP’ye ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yaptığına bakın. Ne dediğimi anlamak için sosyal medyada dolaşan ve ‘fiyat artışlarının sorumlusu kim?’ Sorusuna ‘CHP’liler cevabını veren teyzenin videosunu seyredin. Demokrasicilik oyununda dişleri sökülmüş, tırnakları çekilmiş bir düşmana ihtiyaç var ve CHP bu işe fazlasıyla yarıyor. İddialı bir şey söyleyeyim Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu Devlet Bahçeli’den daha fazla seviyor olabilir. Daha fazla işine yaradığı kesin.

Enis Berberoğlu ve Eren Erdem’in tutuklanması CHP’yi kuzu gibi yaptı. Peki neden Muharrem İnce ve Özgür Özel gibi AKP’li sözcüleri aciz bırakan laf cambazları değil de bu iki isim. Çünkü diğerleri sadece CHP kitlesinin tatmin olmasını sağlayacak boş lakırdılar ediyor. (Özel’in Akar ve 15 Temmuz’la ilgili Meclis’teki çıkışı müstesna. Onun da tehdidini yedi ve kıyıdan fazla uzaklaşmadan yüzmeyi tercih ediyor artık.) Murat Sabuncu’nun Cumhuriyet’i ile bugünkü Cumhuriyet ya da Sözcü’nün farkı gibi. Kuru sıkı muhalefet Erdoğan’ın öfkesini celb etmiyor; hatta işini kolaylaştırıyor, tabanını efsunlamasını sağlıyor.

Aslına bakarsanız CHP’nin zaten dışarıdan müdahaleye ihtiyacı bulunmuyor. Kendi kendini yok etmesi an meselesi. 31 Mart Yerel Seçimleri için aday tespit sürecine baksanıza. Önce İstanbul il başkanı Canan Kaftancıoğlu istifa edip geri aldı. Şimdi aday gösterilmeyen belediye başkanlarının istifa edip DSP’ye geçme furyası yaşanıyor. Üç dönem Silivri’yi yönetmiş adam bile yeniden aday yapılmadığı için isyanlarda. Avcılar’ın kadın başkanı koltuğu AKP’ye kaptırmayacakmış, onun için DSP’ye geçiyormuş! Erdoğan üç büyük ilin belediye başkanını onursuzca görevden aldı, istifaya zorladı. Melih Gökçek gibi biri bile gıkını çıkaramadı. Bunlar yeniden aday yapılmayınca intikam yemini ediyor.

Adı geçen belediye başkanları Erdoğan’ın ‘büyük zafer’i için kılıf yerine geçecek. Ben şahsen seçimin artık sandıkta değil bilgisayarda bittiğine inanıyorum. Erdoğan’ın içinde ukde olan ama normal şartlarda kazanamayacağı kaleler artık düşebilir. Sol oyların bölündüğü ortamda AKP bayraklarının buralara dikilmesi çok normal karşılanacak. Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığı seçimi gecesinde yaptığını şimdi önden yapıyorlar. ‘Adam kazandı’ demenin başka bir yolu bu.

CHP bu kısırdöngüyü kırabilir mi? Yapabilir ama yapmaz. Paradigmayı değiştirecek adımlar atması gerekiyor. Seçimi boykot etmek dışında bir seçenek yok, ama CHP ve Kemal Bey’de bunu yapacak cesaret yok. O halde MHP gibi AKP’ye iltihak etsinler. Seçimin gerçek olmayıp sadece bir simülasyon olduğunu tersinden göstersinler. Hem Erdoğan’ın hışmına da uğramamış olurlar.

[Bülent Korucu] 16.2.2019 [TR724]

Allah’ın Rahmeti ve Gayretullah beklentisi [Veysel Ayhan]

Kâşif Hoca efsanevi bir İngilizce öğretmeniydi. Kendisiyle tanışmıştım. Bir öğretmendi ama çoğu öğrenciden fazla çalışırdı. İşini ciddiye alan bir insan düşündüğüm zaman aklıma hep o gelir. TSK’da subaylara İngilizce öğretmenliği yapmış oradan emekli olmuş sonra 80’li yıllarda Çarşamba’daki Fatih Koleji’nde İngilizce dersi vermeye başlamıştı.

Hatırayı bir süre onun talebeliğini yapan Ahmet Kırmıç Bey’den aktarıyorum.

Kâşif Hoca namazını hiç aksatmayan, mesai boşluklarında mutlaka Kur’an okuyan bir subaydır. Bir gün yine Kur’an okurken içeri bir yüzbaşı girer. Gerisini kendisi şöyle anlatıyor:

“Kendisini iyi tanıyordum. Dine saygısız bir askerdi. Kapıdan içeri girdiğinde elinde bira şişesi vardı. Kur’an okuduğumu görünce hışımla üstüme geldi. ‘Kâşif yine mi bu hurafeyi okuyorsun!’ diyerek Kur’an’ı elimden alıp yere attı ve elindeki birayı üstüne dökmeye başladı. Ben şoktaydım. Abdestsiz elime almadığım, okurken göğsümün üstünde tuttuğum Kur’an yerdeydi. Elim ayağım tutulmuş dizimin bağı çözülmüştü. O an yüzbaşının çarpılmasını bekledim. Çarpılacağından da emindim. Ama galiz sözlerle Kur’an’la alay ettiği halde hiçbir şey olmamıştı. Sonraki günlerde gözüm hep yüzbaşının üstünde oldu. Ne zaman çarpılacak, yerin dibine batacak diye bekledim durdum. Ama günler geçtiği halde yüzbaşıya bir şey olmadı. Derken benim içime bir şüphe düştü. ‘Acaba ben boşuna mı namaz kılıyorum, boş yere mi Kur’an okuyorum’ diye düşünmeye başladım. Derken birkaç aylık fikri sarsıntıdan sonra namazı bıraktım. Başka yere tayinim çıktı. Hadiseyi unuttum.

Aradan birkaç yıl geçti. Ben evlenme hazırlıkları yapıyordum. Nişanlım ile beraber Beyoğlu’na düğün alışverişi yapmaya çıkmıştık. Vitrinlere bakarken yanıma üstü başı kir içinde, kıyafetleri yırtık dökük, sakalları uzamış kirden birbirine karışmış bir dilenci yaklaştı. Bana adımla seslenince şaşırdım. ‘Kâşif ne olur bana bir ekmek parası ver’ dedi. Kendisine tuhaf tuhaf baktığımı görünce ‘Tanımadın mı beni, ben Hasan yüzbaşı’ dedi. Ben hayatımın en büyük şokunu yaşadım. Bir anda zihnimde o olay canlandı. Karşımdaki dilenci komutanımdı. Yıllar önce birayı Kur’an-ı Kerim’in üstüne dökmüş ve dini düşüncemi menfi surette etkilemişti. Şimdi resmen çarpılmış ve benden yardım istiyordu. Hemen ona yüklü bir sadaka verip nişanlıma döndüm. ‘Ben bugün büyük bir şok yaşıyorum. Sen annenlerin evine dön. Teferruatı gelince anlatırım.’ dedim. Sonra Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’ne koştum. Bir güzel abdest aldım. Gözyaşımın musluk suyuna karıştığı bir abdestti. Ağlayarak, sarsılarak namaz kılarken eski itikatime kavuştum diye de Allah’ıma şükrediyordum. ‘Allahım sen varsın, Adl-i İlahin de var. Şükür tekrar seni buldum’ diyordum.”

Kaşif Hoca’nın hikayesi bu kadar. Kendisi 2007’de 83 yaşında vefat etti. Allah rahmet etsin, makamını cennet eylesin.

Tekil bir vakadan hüküm çıkarılmaz. Tek bir olayla karar verilmez. Ama anlatmayı düşündüğüm meseleye girizgâh olarak aktarmayı doğru buldum.

DÜNYA CEZA YERİ MİDİR?

Soru şu: Dünya ceza yeri midir?

Sınavın sonucu, sınav salonu olan dünyada mı açıklanır?

Cezalar imtihan salonu olan dünyada mı tatbik edilir?

Mevzunun dönüp dolaşıp geldiği nokta “Kader”. Hz. Bediüzzaman, “kader”, vicdani bir meseledir, “akli ve nazari değildir” der. Yani her insan kendi vicdanıyla kendine isabet eden olaylarla ilgili hüküm verebilir. Ama ben bir başkasının yaşadığı olayla ilgili hüküm veremem. Hüküm verme işi musibeti çekene aittir.

Dolayısıyla bu yazı vicdanî bir yazı.

Ne fıkhi ne de riyazi.

Öncelikle şunda mutabık olmamız lazım: Dünya bir sınav ve imtihan yeri midir?

Yani kötülük yapanlar cezalarını dünyada mı bulur?

Evet dünya imtihan yeridir. O zaman sınav sırasında Allah’tan “kopya” beklemek doğru değildir. İmtihan sırrı bozulur. Ama Allah dilerse “sınavı yapan” olarak, “kopya” verebilir. Ama o verdiğine “kopya” denmez zaten.

Dünya sonsuz bir hayatın imtihan yeri. Ve imtihanın genel karakteri “müminler” için günahların dünya musibetleriyle temizlenmesi, ötesinde günahsızların terakki edip velayete ulaşması.

Zulmedenlere gelince; zulüm kimseye kâr kalmaz, cezalarını mutlaka bulurlar. Dünyada veya ahirette. Zalimlerin Allah’ın mülkünden kaçıp sığınacakları başka bir yer yok. Cezanın vaktini ve yerini tayin bize düşmez.

VARLIK DÜNYA HAYATINDAN İBARET OLSAYDI

Hitler’in zulmüne dayanamayan bir mahkûmun ranzasına kazıdığı meşhur bir cümle vardır: “Eğer bir Tanrı varsa, ayaklarıma kapanıp benden özür dilemeli.”
Çok ağır bir cümle. Neler çekti veya neleri gördü de dayanamayıp bunu yazdı bilmiyoruz.

Bir başkası “Bir gün Tanrı’yı sorgulayacağımı hiç düşünmemiştim. Hep mi kötüler kazanır?” der. Ölüme gönderilen Yahudi kadın ve çocukları gören bir başkası “Ben artık Tanrı’ya inanmıyorum” der.

“Doğrusu insan, çok acelecidir.” (İsra, 11) Evet çok aceleciyiz. İstiyoruz ki zalim hemen cezasını görsün, masumlar hemen galip gelsin; iyiler kurtulsun, kötüler def olup gitsin!

Var oluş veya varlık dünya hayatından ibaret olsaydı bu düşüncede haklı olabilirdik.

Ahiret olmasaydı, Allah bizi sadece dünyada yaratıp sonra da yokluğa gönderseydi haklı olabilirdik.

Ama değil. Dünya “sonsuz” bir hayatın ön hazırlık yeri.

“Sonsuz”u hayal edemiyoruz.

Düşünün bin yıl yaşayacaksınız, milyon yıl yaşayacaksınız…

Sonra dönüp baktığınızda kısa bir zaman geçmiş gibi olacak. Milyon yıl, milyar yıl…

Zaman boyutunun olmadığı bir alemden bahsediyoruz. Zaman boyutu içinde yaşarken “zaman”sızlığı yani ebediyeti anlamamız mümkün değil. Üç boyutlu bir dünyadan onlarca boyutun söz konusu olduğu bir üst âlemi anlayamayız. Denizin içinde yüzerken, yeryüzü anlaşılmaz.

Böyle olunca dünyada çekilenler, yaşanması vaat edilen ömrün yanında hiçbir şey. Yani sıfır.

Ve Allah, “sıfır” a tahammül etmemizin karşılığı olarak sonsuz bir hayat hediye ediyor.

Siz, çok merhametli bir annesinizdir ama basit bir hastalık için bebeğinize vurulan onlarca iğneye ses etmezsiniz. Ağlayış ve feryadına gözyaşlarınızla eşlik edersiniz ama itiraz etmezsiniz. Yeri geldiğinde şu kısa dünya hayatı için o narin bedenin ameliyat masalarına taşınmasını onaylarsınız.

Farzımuhal, diyelim ki tam siz iğne yaptırırken Marslılar çıkıp gelse, hayatı bu hastanedeki kısa zaman diliminden ibaret görseler o çocuğa yapılan muameleden dolayı size öfkeleneceklerdir. “Niye çocuğu bu zalim doktora getirdin” diyeceklerdir. Görünüşe bakıp anneyi zâlim, doktoru Frankenstein sanacaklardır.

Hz. Bediüzzaman’ın Cihan harbi yıllarında yaptığı önemli bir izahı var.

Dikkatle okuyalım:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu… Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet(şehitlik) hükmüne geçiyor… Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim…

Şöyle ki: O musibet-i semavîden, zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

On beşten yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür…”

BU YÜZYIL NELERE GEBE?

yüzyıl; cihan harpleri, büyük katliamlar ve soykırımlarıyla tam bir ölüm ve zulüm çağıydı.
Bu yüzyılın nelere gebe olduğunu bilmiyoruz. Teknoloji ve nükleer silahlar çok gelişti. Belki geçen yüzyılı onlarca, yüzlerce katlayan ölümler olabilir. Allah muhafaza buyursun. Ama her ne olursa olsun unutmamamız gereken tek şey Allah’ın Âdil-i mutlak olduğu. Ve bunun yanında Rahman ve Rahim olduğudur.

Biz dış görünüşe bakıyoruz, yüzeysel düşünüyoruz. Ama o zulümler neticesi “şehit” olanlara sorma imkânımız olsaydı acaba onlar da bizim gibi mi düşünürlerdi, bilmiyoruz.

Zalimin gideceği yer belli. Fakat mazluma sonsuz bir cenneti kazandırıyorsa olanlara dünyanın fani yanıyla değil de ahiretin sonsuz yüzüyle bakmak gerekmez mi?

Verdiğim misalle hadiseleri basitleştirdiğim, çekilen acıları hafife aldığım sanılmasın. Her insana annesinden ve babasında daha erham (merhametli)  daha eşfak (şefkatli) olan Allah’ın, ehadiyetiyle zorlukların yanında kolaylık, acıların yanında sevinç halk ettiğine inanıyorum. Çekilen ızdıraplar, ayrılıklar ve işkenceler için ağlamak, dua dua yalvarmak ayrı bir mesele; olanlara “ahiretin tarlası olan dünya” nazarıyla bakmayıp, Allah’ın rahmetini ve gayretini ittiham etmek başka bir mesele.

ÂFAKİ TEFEKKÜR

Süreci kendi nefsimden test edebilirim. Hadiseleri kendi açımdan yorumlayabilirim. Âfaki tefekkürle başkaları üzerinden test edersem yanılırım. Benden üstün oldukları şüphe götürmez olanların çile ve ıstıraplarına bakıp onlar hakkında hariçten gazel okumam yanlış olur. Ki ben 30’un üstünde hapis yatmış, işkence görmüş mağdurla yüz yüze konuştum. Çektiklerinden dolayı Allah’a saygısızlık edene rastlamadım. Bilakis Allah’a güven ve yakınlıkları fevkalade artmıştı.  O nedenle hariçten gazel okumak, uzaktan bakıp Allah’ın Rahmetini ittiham etmek doğru değil. Hemen herkes hayatının en zor sorusuyla cedelleşiyor.

Tek tük de olsa çekilenlere dayanamayıp isyan edenler; azimeti değil, ruhsatı tercih edenler olabilir. Mutlaka vardır da. Onları da kınamamak bilakis anlamak ve hepsinin yardımına koşmak gerekir.

Kader Allah’ın emsalsiz bir sanatıdır. Olanlara hem dünya hem de ahiret gözüyle bakamazsak hadiseleri okuyamayız. -Zulmü yapanların veya her nerede olursa olsun sebep olanların durumu başka bir konu.-

HİKÂYESİ OLAN ÇOCUKLAR

Bana düşen anne-babası tutuklanınca yetiştirme yurduna bırakılan bir çocuk için ıstırapla inlemek, babaları kayıp aileler için gözyaşıyla dua etmek ve param yoksa, para ediyorsa her şeyimi satıp onlara ve onlara el uzatanlara yardıma koşmaktır. Bunu yapmazsam vefasızlık yapmış, imtihanın bana düşen yanını kaybetmiş olurum.

Fakat bunun ötesinde bir yandan da şuna inanırım. Hz. İbrahim’e ateşin içinde ateşi dokundurmayan Rabbim, o masum çocukları en olumsuz şartlarda bile Rahmetiyle kuşatacaktır. Her birine geleceği sırtlayacak bir “hikâye” verecektir. Mülkün sahibi O’dur. Her şeyin kabza-ı tasarrufu O’nun elindedir. Hiçbir annenin merhameti Allah’ın Rahimiyeti karşısında değer ifade etmez.

(Devamı var)

[Veysel Ayhan] 16.2.2019 [TR724]

İlker Başbuğ’un yazmadıkları anlatmadıkları [Adem Yavuz Arslan]

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ yeni kitabı ‘Ergenekon’dan Çıkış’ ile bugünlerde yine gündemde. Özellikle Hürriyet Gazetesi’nde yer alan röportajı çok konuşuldu. Başbuğ, Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere tüm soruşturmaların ‘kumpas’ olduğu tezini yenilerken “fetö’nün Alevileri hedef aldığı” iddiasını ortaya attı. Son yıllarda olduğu gibi Erdoğan’a övgüler yağdıran Başbuğ, TSK’daki cadı avına zemin oluşturan ‘fetömetre’nin yaygın olarak kullanılması gerektiğini savundu.

Başbuğ son 8 yılda 11 kitap yazdı. Havuz medyasına sayısız röportaj verdi. Maalesef ‘soru sorabilen’ gazeteciler ya hapiste ya da sürgünde. Mevcutlar da çanak sorularla Başbuğ’un kendi reklamını yapmasına yardımcı oluyorlar. Kendisine sorulması gereken temel sorular ise bugüne kadar sorulamadı. Hürriyet’te yayınlanan röportajı, CNN’de misafir olduğu yayınlar gibi PR çalışmasından öteye geçemedi.

ALEVİ PROVOKASYONU VE TEMEL SORU

İlker Başbuğ en tartışmalı Genelkurmay Başkanıydı. Görevi döneminde manşetlerden hiç düşmedi. Tartışmaların odağındaydı. Hala da polemiklere konu oluyor. Bu geleneği son Hürriyet röportajında da sürdürdü. Başbuğ diyor ki “fetö’nün hedefi milli orduyu yok etmekti. Alevilerin TSK’dan temizlenmesine yönelik hedefin öncelikli olduğunu gördük. Aleviliği istismar etmeye çalıştılar”.

Röportajın diğer bölümlerine geçmeden burada bir soluklanmak lazım. Çünkü Başbuğ’un bu iddiası her yönüyle skandal. Öncelikle Başbuğ’a sorulması gereken ilk soru ‘kimin hangi mezhepten olduğunu nereden biliyordunuz? Mezhebe dayalı fişleme mi yapılıyordu? Olmalı. Zira ‘TSK’dan Alevilerin tasfiyesini hedeflediler’ iddasının somut verilere dayanması gerekir. Hem ‘TSK’ya personel alınırken insanların etnik kökenine bakılmaz’ diyor hem de ‘hedef olanların Alevi olması dikkat çekiciydi’ diyorsunuz. Söz konusu askerlerin fişlemesi TSK içinde iken mi yapıldı yani?

Aleviler açısından Başbuğ’un açıklamalarındaki esas problem şurada: Başbuğ’a göre ‘TSK’daki Alevilerin hedef alınması çok tehlikeliydi, çünkü milli orduyu çökertebilirdi’. Bu cümleyi tersten okursanız Başbuğ’un TSK’da görev yaptığı yaklaşık 40 yıllık dönemde Alevilerin ordunun belkemiğini oluşturduğu sonucu çıkar. Zira Başbuğ’a göre Alevilerin TSK’dan tasfiyesi halinde milli ordu çöker.

Bu durumda yani Başbuğ’un argümanını temel alırsak Aleviler 12 Eylül darbesi, 28 Şubat post modern darbesi, 367 müdahalesi, internet andıçları, kontrgerilla, faili meçhul cinayetler, kısacası doğrudan yada dolaylı olarak karıştığı tüm kirli kapaklı işlerin faili olur. Başbuğ’un argümanının ayakları yere basmadığı gibi zaten fazlasıyla hassas olan sinir uçlarını tahrik etmekten başka bir şey değil.

Başbuğ gibi TSK’nın en kritik birimlerinde görev yapmış bir ismin söylediği cümlelerin ne anlama geleceğini bilmemesi düşünülemez.

Başbuğ neden Alevileri böyle bir tartışmanın ortasına çekmiş olabilir? Bu sorunun cevabı aslında röportajda var. Başbuğ’u yakından tanıyanlar, görev yaptığı dönemi takip edenler Erdoğan hakkında iyi şeyler düşünmediğini yakinen bilirler. Nitekim Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı olduğu dönemdeki demeçleri, Erdoğan’la olan gergin ilişkileri herkesin malumu. Fakat son yıllarda Başbuğ’un Erdoğan’a toz kondurmayan bir tavrı var. İlk anda ‘hakkındaki temyiz davası nedeniyle’ Erdoğan’a ‘çiçek attığı’ düşünülebilir. Ancak biraz siyaset okuması yapanlar için bu açıklama yetersiz.

Başbuğ’un son açıklamaları Alevileri Cemaat’e karşı kışkırtma amacını taşıyor. Erdoğan’ın Cemaatle mücadelede yalnız kaldığını söylemesi, desteklenmesi gerektiğini ifade etmesi ve akabinden ‘Fetö Alevileri hedef aldı’ demesi mealen ‘Erdoğan – Ergenekon ittifakına Aleviler yeterince katılmıyor, sizin de aktif olarak desteklemeniz lazım’ demektir.  Alevilerin özellikle de Avrupa’daki Alevilerin Erdoğan hakkında iyi düşünmediği herkesin malumu. Başbuğ’un son çıkışı Alevileri de bu koalisyona katmak çabası olarak görülebilir.

Öte yandan Türkiye’de Alevi-Sünni kavgasına en uzak, sürekli kardeşlik vurgusu yapan en güçlü sünni hareket Gülen Cemaatidir. Cami-Cemevi projeleri yapan ve Alevi meselesinin çözümü için çalıştaylar organize eden de Cemaat’ti. Yani Başbuğ’un iddiasının sosyolojik gerçeklerle de uyuşmadığı açık.

PEKİ BAŞBUĞ NELER ANLATMADI

Başbuğ son 8 yılda 11 kitap yazdı. Sayısız gazete ve televizyon röportajı verdi. Ancak bütün röportajı hükümet yandaşı medyaya oldu. O yüzden kendisine sorulması gereken, bugüne kadar kitaplarında da anlatmadığı onlarca konu cevapsız kaldı. Başbuğ’un son kitabı ve röportajından hareketle bugüne kadar ‘anlatmadıkları’na bir parantez açmakta fayda var.

Başbuğ’un GenelKurmay Başkanı olarak görev yaptığı 2008-2010 yılları çok çalkantılıydı. Başbuğ gerek TSK’nın taraf olduğu sıkandallar gerekse de kendi demeçleri nedeniyle manşetlerden inmedi. 25 Eylül 2006’da Kara Harp Okulu eğitim yılı açılışında yaptığı konuşmada yer alan entellektüel referanslar nedeniyle daha Genelkurmay Başkanı olmadan ‘entellektüel Paşa’ yakıştırması yapılan Başbuğ, Genelkurmay Başkanlığı’nı devralırken cumhurbaşkanına dönüp ‘laiklik konusunda bizi ikna edemezseniz sizi engellemek bizim göremizdir’ demişti. Ancak çok sorunlu bir Genelkurmay Başkanlığı geçirdi. Göreve gelir gelmez Ergenekon sanıklarına TSK adına ziyaret yaptırdı. Üstelik ziyaret için seçilen general geçmişte karıştığı karanlık işler nedeniyle gazete manşetlerine yansımış bir isimdi. Diyarbakır’a gidip siyasetçi gibi demeç verdi. Meşhur 15 Ekim 2008 tarihli ve ‘Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet’ ettiği Balıkesir konuşması ile manşetlere çıktı. 17 Aralık 2009 da ise Trabzon’da Oruç Reis Fırkateyni’ne çıkıp tehdit dolu bir basın açıklaması yaptı. Aynı şekilde Genelkurmay Karargahı’nda yaptığı basın toplantıları da alışılmışın dışında geçti. Özellikle Taraf Gazetesi’ni tehdide varan ifadeleri oldu. Başbuğ dönemi TSK’nın en çok şehit verdiği dönemlerdendi. Özellikle karakul saldırılarında büyük kayıplar verildi. Dahası söz konusu saldırılarda çok ciddi istihbarat zaafları olduğu tespit edildi. Başbuğ’un bu haberlere iddiası ise gazetecileri azarlamak, tehdit etmek ve parmak sallamak şeklinde oldu. Hatta Haziran 2010’da düzenlediği bir basın toplantısında terörle mücadeleye dair zaaflar ve ‘saldırılara göz yumulduğu’ iddialarına yönelik “Öyle şeyleri düşünenlerin Türk kanı taşıdığını düşünmüyorum” demesi çok tartışıldı. Basın toplantılarında ‘TSK’nın sabrının sınırı vardır’ diyerek özellikle Taraf Gazetesini hedef aldı. İlker Başbuğ 27 Ağustos 2010’da duygu dolu bir veda konuşması ile görevi Org.Işık Koşaner’e devretti ve 32 trilyon liraya mal olan yeni rezidansına yerleşti. Ancak Başbuğ gündemden düşmedi ve İnternet Andıcı Davası kapsamında gözaltına alınıp tutuklandı, 5 Ağustos 2013’te sonuçlanan dava ile müebbet hapis cezası aldı. 7 Mart 2014’te tahliye edildi.

AKP KAPATMA DAVASINDA ROLÜ NEYDİ?

Başbuğ’a dair sorularımı sıralamadan önce bir hatırlatma yapmam gerek. 2008 ile 2014 yılları arasında Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi olarak Ankara’da çalıştım. O çalkantılı dönemi yakından takip etme imkanı buldum. O sürece dair birinci elden yakası açılmadık kulis bilgilerine ulaştım ve bunları köşe yazılarımda televizyon programlarımda okuyucuya-izleyiciye aktardım. Başbuğ döneminin skandallarına dair bir çok bilgiyi muhataplarından bizzat edindim.

3 Mart 2008 günü saat 17:00’da Ankara’da çok gizli bir buluşma gerçekleşti. 06 LLU 81 plakalı siyah Mercedes Kara Kuvvetleri Komutanılığı’na geldi. Otomobilde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt vardı. Paksüt karargaha girdi ve 1 saat 15 dakika süreyle dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ (6 ay sonranın Genelkurmay Başkanı) ile görüştü. Görüşmenin zamanlaması ilginçti çünkü bu görüşmeden 11 gün sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı AKP hakkında kapatma davası açtı. Ayrıca CHP ve DSP, üniversitelerde başörtüsü serbestisi getirecek Anayasa değişikliğine dair kanunun iptali için Anayasa mahkemesine başvurmuştu. Yani Anayasa Mahkemesi’nin önünde kritik dosyalar vardı ve bu dönemde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ile İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Karargahı’nda gizli bir görüşme yapıyordu. Buluşmanın gizli tutulması, kayıt altına alınmaması, görüşmenin tarafların programlarında gözükmemesi, karargah giriş ve çıkışlarında bulunan güvenlik kameralarının kapatılması ve nihayetinde komuta katının tamamen boşaltılması dikkat çekiciydi. Ankara kulislerinde Başbuğ’un AKP’ye yönelik kapatma davasını bizzat takip ettiği konuşuldu. Hatta Osman Paksüt’ün eşi Ferda Paksüt’ün Ulus Rüzgarlı Sokak’ta bulunan bazı ofislerde yaptığı görüşmeler istihbaratın ağına takıldı. Kapatma davası sürecinde yaşananlara dair anlatılması, konuşulması gereken çok şey oldu. Erdoğan ile Başbuğ arasında geçen sert diyaloglar Başkent kulislerinde yankılandı. Hatta Wikileaks belgelerinde bu görüşmeye dair çarpıcı bir analiz yer aldı. Dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson adına gönderilen ve siyasi memur Janice G. Weiner tarafından kaleme alınan kriptoya göre İlker Başbuğ ile Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün yaptığı görüşme diplomatik yazışmalara, “Başbuğ-Paksüt patırtısı, ordunun gizli tertipler içinde olduğuna dair son dört yıldır ortaya çıkan bilgilerin devamı niteliğinde. 27 Nisan muhtırasından sonra bir süre susan ordunun adı, ciddi entrikalar döndüğünü düşündüren bir dizi siyasi skandala karıştı” diye geçti. Gizli görüşme için ayrıca “derin devletin sadece bir efsane olmadığının işaretini verdi” yorumu yapıldı. Fakat Başbuğ’la röportaj yapan gazeteciler bu döneme dair soruları sormadı. Başbuğ da kitaplarında gizli kapaklı görüşmelere dair açıklama yapmadı.

E-MUHTIRA İLE MECLİSİ ORTADAN KALDIRMAK!

Tarihe e-muhtıra olarak geçen ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini durduran 27 Nisan 2007 muhtırası ve öncesinde yaşananlar Başbuğ’a sorulmadı. En azından gazeteciler tarafından. Zira söz konusu muhtıranın İlker Başbuğ ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından hazırlandığı soruşturma dosyalarına yansımıştı. Nitekim dönemin savcısı Cihan Kansız Başbuğ’a bu yönde sorular sormuştu. Gerçi Erdoğan bugün 27 Nisan E Muhtırası için ‘o bir muhtıra değildir’ diyor fakat söz konusu muhtıra ile TBMM işlemez hale getirildi. İlker Başbuğ’un Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecindeki faaliyetleri soruşturma dosyalarına girdi. Savcı Kansız İlker Başbuğ’a “Nuran Yıldız aracılığı ile Erkan Mumcu’ya ulaşarak cumhurbaşkanlığı seçim sürecine etki etme girişiminiz oldu mu?” diye sordu. O günlerde yaşananlara dair Başbuğ’un anlatması gereken çok şey olduğu muhakkak.

AKP VE GÜLEN’İ BİTİRME PLANININ TALİMATINI KİM VERDİ?

12 Haziran 2009’da Taraf gazetesinin manşetinde yer alan ve Genelkurmay Harekat Dairesi’nce hazırlanan hükümeti ve Gülen’i bitirme talimatını kim vermişti? Psikolojik harp ve eylem planının hazırlanması talimatının Başbuğ’dan habersiz verilmesi mümkün değil. Ayrıca söz konusu eylem planında Gülen Cemaati’nin ‘silahlı terör örgütü’ olarak yargılanması için kurulacak kumpaslar yer alıyor. Bu planlardan uygulamaya geçen olmuş muydu? Türkiye’nin neresinde ne tür planlar yapılmıştı? Plana bakıldığında AKP ve Gülen’i bitirme planının adım adım uygulandığını söylemek mümkün. Başbuğ bu planın neresindeydi, bugün yaptığı açıklamalar söz konusu planın parçası mı ?

NEDEN HER YERDEN SİLAH ÇIKIYORDU?

İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı dönemi enteresan basın toplantılarına sahne oldu. Başbuğ Türkiye’nin muhtelif yerlerinde, yerden çıkan silahlar sonrası basın toplantısı düzenledi. Daha önce İrtica ile Mücadele Eylem Planı için ‘kağıt parçası’ diyen Başbuğ law silahları için de ‘boru’ dedi. Merhum Mehmet Ali Birand’ın ‘yerin altından silah fışkırıyor’ sorusuna Birand’ı azarlar bir tonda cevap veren Başbuğ law silahlarına ‘boru’ tanımlaması yapmıştı. Oysa ki Ergenekon hakimlerine, dönemin başbakanı ve bakanlarına yönelik suikast planları ile birlikte Gölbaşı’nda, Zir Vadisi’nde ve İstanbul Poyrazköy’de cephanelikler bulunmuştu. Bu cephaneliklerde 17’si dolu 24 Lav silahı, onlarca el bombası, uzun namlulu silahlar, TNT ve C4 patlayıcılar çıkmıştı. Ayrıca Ergenekon sanıklarında suikast planlarının olduğu S1 listeleri bulundu. Bu kadar silah ve eylem planının neden ve kimi hedefleyerek yapıldığı konusunda Başbuğ’un söyleyeceği bir şeyler vardır mutlaka.

GENELKURMAY HÜKÜMET ALEYHİNE KARA PROPAGANDA SİTELERİ YAPIYOR

Şüphesiz Başbuğ döneminin en kritik başlıklarından birisi İnternet Andıcı olayı. Yargıçların ordu çizgisine çekilmesi, gazetecilerin kullanılması, TSK muhaliflerinin yıpratılması adıyla mütedeyyin insanları ve dönemin AK Parti hükümeti ile Kürt halkını hedef alan planları hazırlayarak, kara propaganda sitelerinin kurulması konusunda Başbuğ genel geçer cevaplar veriyor. Oysa bilgi destek şubeden Genelkurmay katına kadar ilgili tüm komutanların ifadeleri ile teyit edildi ki Genelkurmay hükümeti düşürmek için kara propaganda siteleri hazırlamış. Sayıları 43’e çıkan internet siteleri kuruluyor. Amaçları hükümet hakkında kara propaganda yapmak. Bu sitelerde her gün AKP ve kurmayları hakkında yalan haberler çıkıyor. Erdoğan ve Abdullah Gül’ü yıpratmaya yönelik haberler çıkıyor. Dahası bu sitelerden yapılan asparagas haberlerle AKP’ye kapatma davası açılıyor. Üstelik bu haberlerin Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Çankaya’ya AKP’li birinin çıkışını engelleme çabalarının olduğu, Cumhuriyet Mitinglerinin, 27 Nisan muhtırasının, 367 tartışmalarının olduğu bir dönemde çıktığını düşünün. Bütün bunlar Başbuğ’un Karargah’ın başında olduğu dönem. Üstelik Org. Hasan  Iğsız ‘internet andıcının Başbuğ’a sunulup sunulmadığına’ dair soruya ‘sorulmadan yapılmaz’ cevabını vermis.

Söz konusu skandala dair haberlerin medyaya çıkması sonrası Karargah’ta yayanlara dair savcıya gönderilen bir ihbar mektubunda (http://www.radikal.com.tr/turkiye/o-subayin-mektubu-basinda-961199/) Genelkurmay Karargahı’nda ki bilgisayarların 35 kez -geri döndürülemeyecek şekilde- silindiği iddia ediliyordu. İddialara göre karargahta tüm bilgisayarlar temizlenirken onlarca çuval evrak yakılarak imha edildi. Söz konusu iddialar savcı Cihan Kansız tarafından Başbuğ’a “Belge imha emrini Mustafa Bakıcı’ya doğrudan siz mi verdiniz?’ diye sordu. Ayrıca site arşivlerinin aynı gece silinmesinin nedeni de soruldu ama Başbuğ tüm bu konulara tatmin edici cevaplar veremedi.

ERZİNCAN ADLİYESİ ÜSTÜNDE ALÇAK UÇAN F-16’LAR

Başbuğ Hürriyet’e verdiği röportajda dönemin 3.Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk’in ‘Alevi köylerini  ziyaret ettiği için tutuklanacağını’ iddia ediyor. ‘Alevi köylerini ziyaret etmek’ şeklinde bir suç olmadığı için Başbuğ’un bu ifadelerinin girişte anlattığım projenin bir parçası olduğunu görmek lazım. Peki Saldıray Berk ile ilgili gerçek suçlama neydi ?  AKP ve Gülen’i bitirme planı aslında Erzincan merkezli uygulamaya konmuştu. İsmailağa ve Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlarda ‘bulunacak silahlar’ ile söz konusu cemaatler silahlı terör örgütü olarak gösterilecekti. Çatalarmut Barajında bulunan şüpheli el bombaları ve yüzlerce mermi bu amaçla kullanılmıştı. Erzincan merkezli bu operasyonun merkezinde ise Org.Saldıray Berk vardı. İlker Başbuğ kitabında da anlattığı gibi savcıları kışlaya sokmadı, arama yaptırmadı. Söz konusu soruşturma ile ilgili davanın ilk duruşması esnasında Org. Saldıray Berk ‘Ankara’da gizli toplantısı’ olduğu gerekçesiyle katılmazken duruşma esnasında F-16 savaş uçakları adliye üzerinden alçak uçuş yaptılar. Bu iki uçağın adliye üzerinden alçak uçuş yapması talimatını Başbuğ mu verdi sorusu hala cevapsız.

Dahası, Başbuğ’un ‘Alevi köylerini ziyaret’ kılıfına soktuğu olayda telekulak skandalı vardı. Ismailağa Cemaati’ne yönelik soruşturma bahanesi ile dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş , Albayraklar ve aralarında çok sayıda bürokratın da bulunduğu 350 ismin yasadışı dinlendiği ortaya çıktı. Saldıray Berk’in Başbuğ’a çok yakın olduğu, Başbuğ’un Berk için devreye girdiği başkentte kulaktan kulağa yayılmıştı. Başbuğ’un soruşturmaya bu kadar müdahil olması, bu konuyu Erdoğan ile görüşmesi hangi motivasyona dayanıyordu halen bilinmiyor.

BAŞBUĞ FAİLİ MEHÇULLERİN ARAŞTIRILMASINDAN NEDEN RAHATSIZ OLDU?

1990’lı yıllarda Güneydoğu’da yaşanan faili meçhul cinayetlere dair soruşturmalar ilker Başbuğ’u çok rahatsız etti. Savcılar özellikle Şırnak’ta yapılan infazları araştırırken ilginç gelişmeler yaşandı. Albay Cemal Temizöz’e gözaltı kararı çıkınca Genelkurmay direnç başlattı. Genelkurmay Adli Müşaviri bizzat dönemin Adalet Bakanı M.Ali Şahin ile  görüşerek operasyonu engellemeye çalıştı. Şahin dönemin Diyarbakır Başsavcısını Ankara’ya çağırdı. Ancak Erdoğan devreye girdi ve Şahin’e ‘bu işe karışma’ dedi. Temizöz 2 gün gecikmeli olarak gözaltına alınabildi. Faili meçhul cinayetlerle ilgili çok kritik bir isim olan Cemal Temizöz, 17-25 Aralık sonrası değişen siyasi konjonktürle aklandı. Ancak Şırnak’ta yaşanan infazlara dair soruşturmalar üst düzey komutanlara ulaşınca Ankara’da ciddi bir gerginlik oluştu. İnfazlarda aktif rolü olan ama hiç kimsenin gözaltına dahi alamadığı Koçero Salici’nin gözaltına alınması Genelkurmay’da ciddi bir endişeye yol açmıştı. Güçlükonak olaylarına dair soruşturma esnasında ise Org.Engin Alan Başbuğ’a giderek soruşturmadan duyduğu rahatsızlığı iletip bizzat Erdoğan’la görüşülmesini talep etmişti. Başbuğ ise Erdoğan’a ‘vatansever subaylara yönelik bir komplo’ olduğu tezini işledi. Faili meçhullere yönelik soruşturmanın başında ‘nereye gidiyorsa gidin’ diyerek destek olan Erdoğan, bu aşamadan sonra soruşturmadan desteğini çekti. Başbuğ kitaplarında bu konuları anlatmadığı gibi hiç bir gazeteci de Başbuğ’un faili meçhulleri araştırmaya yönelik soruşturmaya müdahalelerini sormadı.

ŞAİBELİ KARAKOL BASKINLARI

Başbuğ dönemi büyük kayıplar verilen karakol baskınlarına sahne oldu. Özellikle Aktütün ve Dağlıca saldırıları sonrasında kamuoyunda ciddi şüphe oluştu. Taraf Gazetesi’nin yayınladığı bilgiler, belgeler saldırılara dair şüpheleri büyüttü. Başbuğ ise önce Balıkesir Astsubay Okulu’nda sonra da Trabzon-Oruç Reis Fırkateyni’nde parmak sallayarak medyayı tehdit etti. Sivil iradeyi ve medyayı alanen tehdit eden Başbuğ saldırılara dair hesap vermediği gibi ihmali olanlara yönelik herhangi bir soruşturma yaptırmadı.

BALYOZ BELGESİNDEKİ BAŞBUĞ İMZASI

Başbuğ, 2003 yılındaki Balyoz Darbe Planı’na dair ‘FETÖ kumpası’ diyor. Başbuğ’a göre söz konusu yargılama da bir kumpastan ibaret. Oysa ki Balyoz Darbe Planı’nın gerçek olduğuna dair sayısız delil var. Sanıkların el yazısı notları, kendi ses kayıtları, power point sunumlar vs. Dahası dönemin MİT Müsteşarının ‘1.Ordu darbeye hazırlanıyor’ uyarısı da var. Taraf Gazetesi’nin haberi yayınlandığı zaman Genelkurmay Karargahı’nda infiale yol açtığı, Başbuğ’un bağırarak basın toplantısı yaptığı herkesin malumu. Ancak ‘gerçekler’ bundan ibaret değil. Çünkü söz konusu darbe planı yapıldığında İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanıydı. Dahası Çetin Doğan başkanlığında yapılan toplantıda kanun dışına çıkıldığına dair bilginin olduğu belgenin altında Başbuğ’un imzası vardı. Hatta Ankara kulislerinde Erdoğan’ın bu belgeyi Başbuğ’un önüne koyduğu da konuşulmuştu. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/basbug-imzali-balyoz-belgesi-14352417  Başbuğ şimdi imzasını da inkar edip Balyoz’un kumpas olduğunu iddia ediyor.

DİNK’İ AFİŞE EDEN AÇIKLAMA NEDEN YAPILDI?

İlker Başbuğ’un anlatmadığı, hiç bir gazetecinin de sormadığı çok önemli diğer bir başlık ise Dink Cinayeti. Malum olduğu üzere Hrant Dink’in yayın yönetmeni olduğu Agos Gazetesi 6 Şubat 2004’te Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınmış bir Ermeni olduğuna ilişkin iddiayı manşet yaptı. 15 gün sonra Hürriyet Gazetesi, 21 Şubat 2004’te bu iddiayı manşete taşıdı ve ortalık karıştı. Ertesi gün Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yaptı. Hrant Dink’i doğrudan hedef alan açıklama işaret fişeği etkisi yaptı. Dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun MİT İstanbul Bölge Başkanı’na Hrant Dink’in uyarılması talimatını verdi. Dink’e yönelik protestoların zirveye çıkması Genelkurmay’ın söz konusu açıklamasından sonra oldu. Peki o dönem Genelkurmay 2.Başkanı kimdi ? Org.İlker Başbuğ. TSK’da ikinci başkanlar Genelkurmay Karargahı’nın ‘ev sahibi’dir ve basın açıklamaları da onların onayı ile çıkar. Ayrıca MGK’dan çıkan ‘misyonerlik tehdidi’ raporlarının olduğu dönemde MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılıç’ın sağ kolu da İlker Başbuğ’du. Eğer Genelkurmay’ın o açıklaması olmasa Dink hedef haline gelmeyecek hakkında protesto gösterileri olmayacak, davalar açılmayacaktı. Başbuğ’a kimse bir haber yüzünden o açıklamanın neden yapıldığını sormadı.

BAŞBUĞ’A 12 EYLÜL DÖNEMİ SORULMADI

Başbuğ röportajlarında 1980’li yıllarda Albay olduğunu, ‘FETÖ tehdidini’ fark ettiğini ama o dönemdeki görevlerinin farklı olduğunu söylüyor. Fakat nerede ve ne yaptığını anlatmıyor. Başbuğ 12 Eylül döneminde ‘derin devlet’ olarak da bilinen Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaydı. Seferberlik Tetkik Kurulu (STK), ABD’de eğitim gören Tuğgeneral Daniş Karabelen tarafından 27 Eylül 1952’de Milli Avcı Birlikleri şubesi olarak (şimdiki Özel Kuvvetler) içinde faaliyete başladı. Görevi barış zamanında düşman işgaline karşı direniş ve ayaklanma örgütlemek olan kurul, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı. STK’nın adı 6-7 Eylül olaylarıyla da gündeme geldi. Olaylarla ilgili daha sonra konuşan Özel Harp Dairesi’nin eski komutanlarından emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, “Özel Harp Dairesi’nin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi” ifadesini kullanmıştı. STK’nın ismi daha sonra da birçok olayda ‘kontrgerilla’ olarak geçmişti. Başbuğ’a hiç kimse ‘siyah’, ‘gri’ ve ‘beyaz kuvvetler’ hakkında bir şey sormadı. Oysa ki yakın tarihte yaşanan bir çok olayda STK’nın izi vardı.

BAŞBUĞ’UN TUTUKLANMASI İLE ERDOĞAN’IN İLGİSİ NE?

Başbuğ İnternet Andıcı soruşturması kapsamında Ocak 2012’de tutuklandı. İlk kez Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir generalin tutuklanması doğal olarak büyük gürültü kopardı. Erdoğan, Başbuğ’un tutuklanmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirip ‘tutuksuz yargılanmalıydı’ dedi. Peki gerçekte böyle mi olmuştu?

Ankara küçük bir yer olduğu için kulağı delik gazeteciler yakası açılmadık kulislere sahip olabiliyorlar. Bu kural Başbuğ’un tutuklanması olayında da bozulmadı. Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var; bakmayın Başbuğ’un bugün Erdoğan’a övgüler düzmesine. Aslında Erdoğan ile Başbuğ ilişkisi hayli gergin geçti. Taraflar birbirlerini hiç bir zaman kabullenmedi. Karşılıklı hamle üstüne hamle yaptılar. Başbuğ bir toplantı öncesi Erdoğan’ı karşılamaya inmedi. Başbuğ MGK toplantıları ve haftalık görüşmelerde Erdoğan’a Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarından duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle dile getiriyordu. Erdoğan ise durumu idare eden açıklamalar yapıyordu. Erdoğan kurmaylarına Başbuğ’dan bahsederken isim vermeden omzunu gösterip İlker Başbuğ’un geldiğini ima edip söylediklerini aktarıyordu. Bu diyaloglara şahit olan çok sayıda bakan ve danışman oldu. Erdoğan, Başbuğ’un kapatma davasına katkısını bildiği için adeta fırsat kolluyordu. Başkentte Erdoğan’ın soruşturma makamlarına ‘bu adam neden hala tutuklanmadı?’ dediğine şahit olan çok kişi var. Hatta Erdoğan’ın adeta sırdaşı, uzun yıllara dayanan yol arkadaşı bakanlardan birisi, dönemin başsavcı vekillerinden birine “Yanında olmasaydım, diyalogları görmeseydim ‘tutukluluktan rahatsız oldum’ yönündeki açıklamalarına inanabilirdim” demişti. AKP çatısı altında halen siyaset yapan bu bakan dışında Başbuğ’un tutuklanmasına dair sürece dair şahitliği olan başka isimler de var. Fakat Erdoğan her zaman olduğu gibi ‘içeride başka dışarıda başka’ konuştu ve tüm faturayı Cemaatin üzerine yıktı. Başbuğ bu realiteyi bilmesine rağmen Erdoğan’a toz kondurmadı.

Sonuç olarak; İlker Başbuğ bugüne kadar 11 kitap yazdı, sayısız röportaj verdi ama ‘esas meselelere’ dair bir şeyler söylemedi. Halen tutuklanmamış yada sürgüne gitmek zorunda kalmamış az sayıdaki gazeteci ise soru sormak yerine Başbuğ’un istediğini anlatmasına aracı oluyorlar. Oysa ki Başbuğ görev yaptığı yerler ve yıllar itibariyle tam anlamıyla bir kara kutu. 12 Eylül darbesinden AKP’ye kapatma davasına, psikolojik harp sitelerinden Güneydoğu’daki faili meçhullere kadar çok sayıda başlıkta ‘birinci elden’ bilgi sahibi. Dahası psikolojik harp konusundaki uzmanlığını kitapları ve röportajlarında ustaca kullanıyor. Mesela Hürriyet’e söylediği ‘Saldıray Berk Alevi köylerini ziyaret ettiği için tutuklanacaktı’ ifadesi bunun tipik bir örneği. Erdoğan’a övgüler düzerken Alevileri tahrik ederek Ergenekon-Erdoğan ittifakına katılmalarını sağlamaya çalışıyor. Altında kendi imzası olan Balyoz belgesini bile inkar edip ‘zamanın ruhu’na uygun olarak her şeyi ‘fetö kumpası’ olarak tanımlıyor.

[Adem Yavuz Arslan] 16.2.2019 [TR724]