MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'ya yaptığı ziyaret ve çektirdiği fotoğraflar tartışılırken İçişleri Bakanlığı'ndan bir açıklama geldi: "Alaattin Çakıcı’nın silahlı eylem yapan ve eylem hazırlığı içerisinde bulunan adamları yakalanmıştır."
İçişleri Bakanlığı'nın açıklaması şöyle:
“2018 yılında yürütülen başarılı operasyonlar sayesinde İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerdeki suç örgütlerinin liderler kadroları da yakalanmıştır. Alaattin Çakıcı liderliğindeki suç örgütüne yönelik İstanbul ve Antalya illerinde gerçekleştirilen operasyonda 57 şüpheli, yakalanmıştır. 2017 yılında ise, Alaattin Çakıcı’nın silahlı eylem yapan ve eylem hazırlığı içerisinde bulunan 8 adamı İstanbul’da, 9 adamı Ankara’da, 15 adamı İzmir’de olmak üzere toplam 32 adamı yakalanmıştır.”
BAHÇELİ NE DEMİŞTİ?
Genel af talebini 24 Haziran'daki ittifak ortağı AK Parti'nin genel başkanı ve cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın vetosuna rağmen tekrar eden Bahçeli, en son olarak Çakıcı ile ilgili şu özetle şu açıklamayı:
Bahçeli'den Çakıcı ziyareti
"Ben hastaneyi ziyaret ettim. Uzun yıllardır cezaevinde bulunan bir arkadaşımız hastalandığı için Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi’ne alınmış. Duyar duymaz ziyaretine gittim. Değişik cezaevlerinde ağır şartlarda mahkumiyet hayatı olan bir şahsiyet. Hastalığını ciddiye almak ve gerekli tedbirleri geliştirmek lazım. Orada doktor arkadaşlardan aldığım bilgiye göre elden gelen gayret gösteriliyor ama hastalığın ciddi olduğu ifade ediliyor. Dikkate almak lazım. Selahattin Demirtaş kadar suçlu değil. Beş tane siyasi parti kuyruk oldu, dışarı çıkarmak için gayret gösteriyorlar. Yani onlar tartışılmıyor da Alaaddin Bey niye tartışılıyor? Biz Alaaddin Bey ile beraber kader kurbanlarını da gündeme getiriyoruz. Alaaddin Beyin bir yönüyle vatan millet için verdiği mücadeleler var. Bilen bilir. Devleti yönetenler de bilir başkaları da bilir. Şimdi devlete ihanet edenleri adaylık için cezaevinden alacaksın, rahatsızlığı nedeniyle önemli sıkıntılar çekmeye başlamış bir şahsı cezaevinde mahkum tutacaksın… Bunu hiç dikkate almadan mafya diyeceksin. Nerede diğer mafyalar? Bu konular üzerinde samimi ve dürüst olmak lazım."
ÇAKICI'NIN SUÇ DOSYASI
Cumhuriyet'in aktardığına göre Çakıcı'nın şimdiye kadar suçlu bulunduğu dosyalar şöyle:
Gazeteci Hıncal Uluç'u yaralatmaktan 3 yıl ceza aldı.
Borsacı Adil Öngen'i öldürtmeye teşebbüsten 10 yıl 10 ay ceza aldı.
Eski eşi Uğur Kılıç'ı öldürtmekten 19 yıl ceza aldı. (Tahrik indirimi aldı)
Suç örgütü liderliği ve Karagümrük Spor Lokali'ni kurşunlatmaktan 18 yıl ceza aldı.
[Samanyolu Haaber] 25.5.2018
ABD Kongresi’nden Türkiye’ye yaptırım kararı çıktı; F-35’lerin satışı duruyor
ABD Temsilciler Meclisi, Ulusal Savunma Yetkilendirme yasası olarak bilinen ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) bütçesine ilişkin yasa tasarısını 66’ya karşı 351 oyla kabul etti. Tasarıda, Türkiye’ye F-35 satışının askıya alınması da öngörülüyor.
Tasarı, 2019 mali yılı için Pentagon’a 639.5 milyar doları temel bütçe, 69 milyar doları Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar, 700 milyon doları da savunma amaçlı olmayan programlar için olmak üzere toplam 709.2 milyar dolar harcama yetkisi veriyor.
Tasarının Temsilciler Meclisi versiyonunda, Savunma Bakanı’ndan Türkiye ile ilişkilerin durumu hakkında bir rapor hazırlaması ve bu rapor hazırlanana kadar F-35 savaş uçaklarının satışının askıya alınması öngörülüyor.
BBC’nin haberine göre, Türkçe’nin haberine göre tasarısının Senato versiyonu da yasalaşma yolunda ilk aşamayı geçti. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi de kendi versiyonunu kabul etti ve bu versiyonda Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması talep edildi. Tasarının bu versiyonu Komite’nin ardından Senato’da oylanacak.
Tasarının ‘ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti İle İlişkilerinin Durumu Hakkında Rapor’ başlıklı kısmında beş madde sıralandı:
– ABD-Türkiye Cumhuriyeti ilişkileri, son bir yıl içerisinde Türk hükümetinin attığı provokatif eylemler nedeniyle giderek gerilimli bir hal almıştır.
– Türk hükümetinin Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava ve füze savunma sistemlerini satın alma ihtimali, ilişkilerde tansiyonun yükselmesine neden olmuştur.
– Bu adımlar, ABD ile Türkiye arasında ortak silah geliştirme çalışmalarını olumsuz etkileme olasılığı taşımaktadır.
– Bu eylemler, NATO’nun ortak askeri yapılanma ve bilgi paylaşımına dair birlikte operasyon yapabilme yeteneği üzerindeki mevcut sıkıntıları daha da kötüleştirebilir.
– Bu eylemlerin ABD ile Türkiye arasında yürürlükte olan ikili anlaşmalar üzerinde de etkisi olabilir.
60 GÜN İÇİNDE RAPORUN SUNULMASI İSTENİYOR
Tasarıda, bu gelişmeler ışığında ABD Savunma Bakanı’nın Dışişleri Bakanı ile istişare ederek, ABD ile Türkiye ilişkilerinin durumuna dair ilgili Kongre komitelerine bir rapor sunması isteniyor. Bu raporun tasarının yasalaşmasından en geç 60 gün içinde sunulması gerekiyor.
Tasarıda raporda yer alması talep edilen konular şöyle sıralandı:
ABD’nin İncirlik Hava Üssü ve diğer yerlerdeki askeri faaliyetler de dahil olmak üzere Türkiye’deki askeri ve diplomatik varlığına dair değerlendirme
Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemlerini satın alma sürecinin, bunun ABD-Türkiye ikili ilişkilerine potansiyel etkileri ve aynı zamanda F-35,
Patriot füze savunma sistemi, CH-47 Chinook helikopter, AH-1 Atak helikopteri, H-60 Black Hawk ve F-16 gibi diğer Türkiye ile ortak kullanılan ABD silah sistemleri ve platformları üzerindeki etkilerine dair inceleme,
Türk hükümeti tarafından satın alınabilecek olan diğer hava ve füze savunma sistemlerinin tespit edilmesi.
‘RAPOR SUNULANA KADAR ASKERİ MALZEME TESLİMATI ASKIYA ALINMALI’
Tasarıda, bu rapor sunulana kadar, Türkiye’ye büyük askeri malzeme teslimatının askıya alınması öngörülüyor. Büyük askeri malzeme ifadesinin F-35 savaş uçaklarını da kapsadığı belirtiliyor.
Türkiye, F-35 programının hem tedarikçi ortağı hem de alıcısı. Uçağın bazı parçaları Türkiye’de üretilirken, şu ana kadar da Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere 116 adet uçak sipariş edildi. İlk teslimatın 21 Haziran’da yapılması öngörülüyor. Bu uçakların toplam alım maliyetinin 25 milyar dolar olacağı açıklandı.
SENATO KOMİTESİ’NDEKİ VERSİYONDA S-400’E KARŞILIK YAPTIRIM TALEBİ
enato Silahlı Hizmetler Komitesi de NDAA tasarısını kabul etti Komite’de kabul edilen versiyonda da Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın alması halinde, Başkan’ın yaptırım uygulamaya sokması isteniyor.
Ayrıca, Komite’deki görüşmeler sırasında Demokrat Senatör Jeanne Shaheen ve Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis tarafından sunulan değişiklik önergesinde de Savunma Bakanı’ndan Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması için bir plan hazırlayarak, Kongre’ye sunması isteniyor.
SENATÖR TİLLS: ÖNERGE, PAPAZ BRUNSON’UN TÜRKİYE’DE TUTUKLU OLMASINA VE S-400’LERE BİR TEPKİ
Önergede, bu planda programın diğer ortakları üzerinde yaratacağı etkinin azaltılması için Türkiye’nin programdan çıkarılmasına dair bir takvim oluşturulması ve aynı zamanda Türkiye’ye F-35 teslimatının engellenmesine yönelik atılacak adımları içermesi gerektiği belirtildi. Önerge, Komite’de kabul edildi. Senatör Tillis, bu değişiklik önergesinin ABD’li Pastör Andrew Brunson’ın Türkiye’de tutuklu olmasına ve Türkiye’nin S-400 füze savunma sistemi satın alma planlarına bir tepki olarak hazırlandığını söyledi.
TASARININ YASALAŞMASI AYLAR SÜREBİLİR
NDAA’in yasalaşarak yürürlüğe girmesi için yasama sürecinin tamamlanması gerekiyor. Tasarı hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da ayrı taslaklar halinde görüşülüp kabul edilecek. Temsilciler Meclisi, tasarıyı kabul etti. Şimdi Senato’da Komite’den geçen versiyon üzerindeki görüşmeler başlayacak. Daha sonra her iki yasama organından temsilcilerin bir araya gelerek, ortak bir metin üzerinde uzlaşma sağlaması gerekiyor. Bunun sağlanmasının ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın onayına sunulacak ve yasalaşmış olacak. NDAA’in yasalaşma sürecinin aylarca sürmesi bekleniyor.
Tasarının yürürlüğe giren nihai halinde Türkiye ile ilgili bir düzenlemeye yer verilip verilmeyeceği henüz bilinmiyor.
[TR724] 25.5.2018
Tasarı, 2019 mali yılı için Pentagon’a 639.5 milyar doları temel bütçe, 69 milyar doları Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar, 700 milyon doları da savunma amaçlı olmayan programlar için olmak üzere toplam 709.2 milyar dolar harcama yetkisi veriyor.
Tasarının Temsilciler Meclisi versiyonunda, Savunma Bakanı’ndan Türkiye ile ilişkilerin durumu hakkında bir rapor hazırlaması ve bu rapor hazırlanana kadar F-35 savaş uçaklarının satışının askıya alınması öngörülüyor.
BBC’nin haberine göre, Türkçe’nin haberine göre tasarısının Senato versiyonu da yasalaşma yolunda ilk aşamayı geçti. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi de kendi versiyonunu kabul etti ve bu versiyonda Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması talep edildi. Tasarının bu versiyonu Komite’nin ardından Senato’da oylanacak.
Tasarının ‘ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti İle İlişkilerinin Durumu Hakkında Rapor’ başlıklı kısmında beş madde sıralandı:
– ABD-Türkiye Cumhuriyeti ilişkileri, son bir yıl içerisinde Türk hükümetinin attığı provokatif eylemler nedeniyle giderek gerilimli bir hal almıştır.
– Türk hükümetinin Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava ve füze savunma sistemlerini satın alma ihtimali, ilişkilerde tansiyonun yükselmesine neden olmuştur.
– Bu adımlar, ABD ile Türkiye arasında ortak silah geliştirme çalışmalarını olumsuz etkileme olasılığı taşımaktadır.
– Bu eylemler, NATO’nun ortak askeri yapılanma ve bilgi paylaşımına dair birlikte operasyon yapabilme yeteneği üzerindeki mevcut sıkıntıları daha da kötüleştirebilir.
– Bu eylemlerin ABD ile Türkiye arasında yürürlükte olan ikili anlaşmalar üzerinde de etkisi olabilir.
60 GÜN İÇİNDE RAPORUN SUNULMASI İSTENİYOR
Tasarıda, bu gelişmeler ışığında ABD Savunma Bakanı’nın Dışişleri Bakanı ile istişare ederek, ABD ile Türkiye ilişkilerinin durumuna dair ilgili Kongre komitelerine bir rapor sunması isteniyor. Bu raporun tasarının yasalaşmasından en geç 60 gün içinde sunulması gerekiyor.
Tasarıda raporda yer alması talep edilen konular şöyle sıralandı:
ABD’nin İncirlik Hava Üssü ve diğer yerlerdeki askeri faaliyetler de dahil olmak üzere Türkiye’deki askeri ve diplomatik varlığına dair değerlendirme
Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemlerini satın alma sürecinin, bunun ABD-Türkiye ikili ilişkilerine potansiyel etkileri ve aynı zamanda F-35,
Patriot füze savunma sistemi, CH-47 Chinook helikopter, AH-1 Atak helikopteri, H-60 Black Hawk ve F-16 gibi diğer Türkiye ile ortak kullanılan ABD silah sistemleri ve platformları üzerindeki etkilerine dair inceleme,
Türk hükümeti tarafından satın alınabilecek olan diğer hava ve füze savunma sistemlerinin tespit edilmesi.
‘RAPOR SUNULANA KADAR ASKERİ MALZEME TESLİMATI ASKIYA ALINMALI’
Tasarıda, bu rapor sunulana kadar, Türkiye’ye büyük askeri malzeme teslimatının askıya alınması öngörülüyor. Büyük askeri malzeme ifadesinin F-35 savaş uçaklarını da kapsadığı belirtiliyor.
Türkiye, F-35 programının hem tedarikçi ortağı hem de alıcısı. Uçağın bazı parçaları Türkiye’de üretilirken, şu ana kadar da Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere 116 adet uçak sipariş edildi. İlk teslimatın 21 Haziran’da yapılması öngörülüyor. Bu uçakların toplam alım maliyetinin 25 milyar dolar olacağı açıklandı.
SENATO KOMİTESİ’NDEKİ VERSİYONDA S-400’E KARŞILIK YAPTIRIM TALEBİ
enato Silahlı Hizmetler Komitesi de NDAA tasarısını kabul etti Komite’de kabul edilen versiyonda da Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın alması halinde, Başkan’ın yaptırım uygulamaya sokması isteniyor.
Ayrıca, Komite’deki görüşmeler sırasında Demokrat Senatör Jeanne Shaheen ve Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis tarafından sunulan değişiklik önergesinde de Savunma Bakanı’ndan Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması için bir plan hazırlayarak, Kongre’ye sunması isteniyor.
SENATÖR TİLLS: ÖNERGE, PAPAZ BRUNSON’UN TÜRKİYE’DE TUTUKLU OLMASINA VE S-400’LERE BİR TEPKİ
Önergede, bu planda programın diğer ortakları üzerinde yaratacağı etkinin azaltılması için Türkiye’nin programdan çıkarılmasına dair bir takvim oluşturulması ve aynı zamanda Türkiye’ye F-35 teslimatının engellenmesine yönelik atılacak adımları içermesi gerektiği belirtildi. Önerge, Komite’de kabul edildi. Senatör Tillis, bu değişiklik önergesinin ABD’li Pastör Andrew Brunson’ın Türkiye’de tutuklu olmasına ve Türkiye’nin S-400 füze savunma sistemi satın alma planlarına bir tepki olarak hazırlandığını söyledi.
TASARININ YASALAŞMASI AYLAR SÜREBİLİR
NDAA’in yasalaşarak yürürlüğe girmesi için yasama sürecinin tamamlanması gerekiyor. Tasarı hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da ayrı taslaklar halinde görüşülüp kabul edilecek. Temsilciler Meclisi, tasarıyı kabul etti. Şimdi Senato’da Komite’den geçen versiyon üzerindeki görüşmeler başlayacak. Daha sonra her iki yasama organından temsilcilerin bir araya gelerek, ortak bir metin üzerinde uzlaşma sağlaması gerekiyor. Bunun sağlanmasının ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın onayına sunulacak ve yasalaşmış olacak. NDAA’in yasalaşma sürecinin aylarca sürmesi bekleniyor.
Tasarının yürürlüğe giren nihai halinde Türkiye ile ilgili bir düzenlemeye yer verilip verilmeyeceği henüz bilinmiyor.
[TR724] 25.5.2018
Demirtaş’ı içeri atan kim, tutan kim? [Ramazan Faruk Güzel]
Geçtiğimiz günlerde -halen hukuksuzca içeride tutulan- HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş twitter’den bir açıklama yapmıştı. Kendisi cezaevinde olduğu için, muhtemelen onun adına yetkili birileri yaptı bu açıklamayı. Sn Demirtaş’ın bu açıklamadan ne kadar haberdar, ne kadarına katılıyor bilemiyorum ama 21 Mayıs’ta atılan twitlerin girişi şöyle: “1- Tutukluluğuma gerekçe yapılan sözde delillerin tamamının sahte olduğu, hepsinin FETÖ savcıları tarafından uydurulduğu ortaya çıktı. Ama herkes halen üç maymunu oynuyor.”
Sn Demirtaş, tweetlerinin devamında; yargılandığı mahkemece davaya esas teşkil eden “Mercek” isimli gizli tanık beyanlarının Diyarbakır’dan istendiğini ama oradan, “böyle bir beyanın olmadığına” dair cevap geldiğini, bu gizli tanığın ifadelerinin 2012 yıllarına ait olduğunu ve o dönemin savcılarının şu an FETÖ’den içeride olduğunu söylüyor. Dolayısıyla da Başkan Demirtaş, halen içeride olmasını Cemaat’e yakın olduğunu iddia ettiği bazı savcılara bağlıyor.
Ben de onun bu paylaşımlarının altına kısa 3 tweet atarak, onun dosyasına yön verenlerin şimdi nerede olduğunu izah etmeye çalışmıştım. Fakat bunla yetinmeyerek, kısa da olsa bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissetim. Zira Sayın Demirtaş, şu an cezaevlerinde olduğu söylediği 12 savcıdan bahsediyor, kimler olduğu meçhul.. Zaten Fetö vb iddialarla Adliye teşkilatının yarısına yakını görevden alındı ve birçoğu da hapiste, cezaevinde şu an. Dolayısıyla da kimse olayın aslını ifade edebilecek, kendisini savunabilecek, cevap hakkını kullanabilecek durumda değil.
Böyle bir durumda, o dönemlerde Diyarbakır’da görev yapmış bir Ağır Ceza Hakimi olarak bildiklerimi, gördüklerimi paylaşma ihtiyacı hissettim. Bunu insani ve vicdani bir görev olarak görüyorum.
DEMİRTAŞ VE ARKADAŞLARININ TUTUKLULUĞUNA GİDEN SÜREÇ
Sayın Demirtaş, yargılanmakta olduğu Ankara 19 Ağır Ceza Mahkemesi’nde -tweetlerinde de ifade ettiği gibi-, gizli tanık beyanlarının asılsız olduğu gerekçelerini de ileri sürerek tutuksuz yargılanmasını talep etmiş ama mahkeme “tutukluluğunun devamı”na karar vermişti. Yani “gizli tanık beyanı” olsa da, olmasa da mahkeme, “tutukluluğunun devamını” istiyordu. Ki herkes de biliyor: onu içeriye alan da, içeride tutan irade de aynı idi ve onun orada kalmasını istiyordu.
Hatırlarsınız, Demirtaş ve arkadaşlarının tutukluluğuna giden süreç şöyle gerçekleşmişti: Milletvekillerin dokunulmazlığın kaldırılması yasası teklifi apar topar meclise taşınmış ve “Dokunulmazlıkların kaldırılması” için TBMM’de yapılan oylama; AKP, MHP ve CHP’den gelen 376 oyla 20 Mayıs 2016 tarihinde Meclisten geçmişti.[1]
Dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra, haklarında fezleke bulunan ve ifade vermeye gitmeyen HDP milletvekilleri, başta Eş Başkanlar Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve İdris Baluken’in aralarında bulunduğu 9 milletvekiline 4 Kasım 2016 gecesi operasyon düzenlenmişti. Bu 12 milletvekili gözaltına alınmış sonra da tutuklanmalarına karar verilmişti.[2]
Ve o gün bugündür de Demirtaş ve bazı arkadaşları halen içerideler… Daha tam olarak neyle suçlandıklarını dahi kamuoyu bilmiyor. Tutukluluğunu gerektirecek bir durum da yok. Tutuklama; “delillerin korunması, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme” gibi nedenlerle geçici olarak başvurulan bir koruma tedbiridir ve bu haller de CMK 100. maddede tafsilatlı olarak izah edilmiştir. Sn Demirtaş ve arkadaşları ise muhtemelen eski dönemlerde yaptıkları bazı konuşma kayıtlarından dolayı suçlanıyorlar. Artık bunların da değiştirilme, karartılma imkanı da yok. Bir de Cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek bir Başkan adayı nereye kaçacak ki?! Fakat bu durum akla, Menderes’i içeride tutan mahkemenin şu sözlerini hatırlatıyor: “Sizi içeride tutan irade böyle istiyor.”
Türkiye’de büyük bir oy almış bir partinin lideri muğlak iddialarla ısrarla içeride tutuluyor ve bu lider seçimlere hazırlanırken halen içeride alıkonuluyor; bu da bütün kamuoyu ile birlikte benim vicdanımı çok rahatsız ediyor.
KOBANİ EYLEMLERİ VE DEMİRTAŞ’IN DAVASI
Selahattin Başkan, girişte bahsettiğim sıralı tweetlerin devamında, hakkındaki davaya esas teşkil eden hususu şöyle özetliyor: “7- Dava, Parti MYK’miz hakkında izinsiz gösteriye teşvikten dolayı açılmıştır. Olayları tahrik ettiğimiz iddiası bile yoktur. Bu gerçek de, yargılama sırasında tümüyle ortaya çıkmıştır.”
Bu iddiayı çürütmek için de: “8- Ancak o kadar fazla “Demirtaş’ın Kobani çağrısı” başlıklı yalan ve iftira atılmıştır ki, kamuoyunda benim gerçekten böyle bir çağrı yaptığım algısı yaratılmıştır. Oysa böyle bir çağrım yoktur.”demekte ve devamla, “6-8 Ekim olayları” esnasında tahrikten ziyade yatıştırıcı açıklamalarda bulunduğunu vurgulamaktadır.
Dediğim gibi, ben o dönemlerde Diyarbakır Adliyesi’nde görevli bir Ağır Ceza Hakimi idim ama o dönemde bir çok hakimin izinli, tatilde olması, bayram iznini kullanmakta olmasından dolayı nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği de yapıyordum. Görevim itibariyle de; olaylara karışma ve suça/ şiddete bulaşma noktasında hakkında kuvvetli delil, emare bulunan birçok kimseyi de tutuklamıştım. Çok zor dönemlerdi, adliyeye zırhlı polis panzerleri ile gidip gelmek zorunda kalıyordum. Yol boyu aracımıza atılan molotof kokteyllerinin, taşların haddi hesabı yoktu. Kafamı dayadığım demir parmaklıklı cama isabet eden nesneleri çok düşünmemeye çalışıyor, gözlerimi kapatıp yapmam gereken işe ve olmam gereken hale odaklanmaya; yani adil kalmaya ve duygulara kapılmamaya çalışıyordum…
Ben de o dönemde şahidim ki Sn. Demirtaş, o olaylar gerçekleşirken yatıştırıcı bir rol oynamış, yaptığı pozitif çağrılarla da olayların daha fazla büyümesini önlemiştir. Sn Demirtaş, bu yapıcı tavrını oradaki seçimler döneminde de göstermiş ve sorumluluk sahibi bir siyasetçi ve devlet adamı portresi çizmiştir. Hatırlarsınız, Diyarbakır’da HDP’nin İstasyon Meydanı’nda düzenlediği miting sırasında patlama meydana gelmiş, patlamalardan ilki saat 17.50 sıralarında platformdan yaklaşık 60 metre uzaklıktaki çöp kutusunda meydana gelmiş ve bu patlamanın trafodan kaynaklandığı anons edilmişti. Yaklaşık 5 dakika sonra bu kez miting alanın yanındaki trafonun önünde kulakları sağır eden bir başka patlama meydana gelmiş, patlama sonrasında hastaneye kaldırılan iki kişi hayatını kaybetmişti.[3]
(Sonradan sis perdesi aralandıkça, öğrendim ki olayda MİT bağlantıları söylentileri vardı ve asıl hedef Demirtaş idi.) Ortaya çıkan manzara korkunçtu, bir çok yaralı insan vardı ve ortalık can pazarına dönmüştü. Oradaki anonsçu sağduyu çağrısı yapmış ve herkesin olaysız dağılmasını rica etmişti. Belli ki istenen daha farklıydı. Sonra Selahattin Demirtaş görüldü, gözyaşlarını tutamıyordu, o ortamda bile sükunet ve sağduyu çağrıları yapıyordu. O ana kadar bir seçmen olarak ben kime oy verip vermeme konusunda tereddütlüydüm, ama bu mağduriyet içerisinde onun sağduyuyu hala elden bırakmaması ve büyük ihmal ve kasıtlarla ortaya çıkarılan bu kirli, alçak kumpas ortasında bile sağduyusunu koruması beni çok derinden etkilemiş ve oy vermede kararlarımın netleşmesini sağlamıştı! (Nitekim orada bir temizlikçinin şu sözlerini hiç unutamam: “Demirtaş bize dağılın, olaylara karışmayın demeseydi var ya, taş taş üstünde bırakmazdık!”)
Özetle diyeyim, görevli olduğum dönemlerde olsun, sonrasında basında izlediklerim kadarıyla Sn Demirtaş hep terör olaylarına, şiddete karşı mesafeli olmuş ve yatıştırıcı rol oynamaya çalışmıştı. Dolayısıyla da kendisinin bu tür olaylarla ilgili suçlanmaya çalışılması ancak art niyetle açıklanabilir kanımca.. Ama kendisine duyulan öfkenin ve kinin kaynağı kamuoyunca malumdur; 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başlattığı seçim kampanyasındaki “Seni Başkan yaptırmayacağız” sloganı, birilerini epey rahatsız etmişti. Hatta AKPli bazı kimseler de bu rahatsızlıklarını açıkça ifade etmişlerdi. Bu dönemde polülarite kazanan Demirtaş’ın bir siyasi lider olarak şahsi oyu –anketlere göre- sürekli olarak artış göstermiştir. Yeni seçimlere giderken de kendisini kontrol altında tutmak için hukuk sistemi bir kafes ve pranga olarak kullanılmaktadır.
O DÖNEMİN SAVCILAR ŞİMDİ NERELERDE?
Tekrar sözün başına gelelim; Sn Demirtaş kendisini içeriye alınmasının FETÖ kumpası olduğunu, orada bazı savcıların da bunda rol aldığını ve hatta şimdi onların da halen hapiste olduğunu ifade ettiğini aktarmıştık. Demirtaş’ın tweetlerinde de zaten davaya esas teşkil eden husus, “kendilerinin halkı eyleme çağırmaları”.
Demirtaş ayrıca, tutukluluğunda “Mercek” isimli bir gizli tanık ifadelerinden bahsetmektedir. Sonra bu Ankara’daki mahkeme, Diyarbakır’a sormuş ama onlar böyle bir tanık beyanı olmadığını söylemişler… “Gizli Tanık” kimlikleri ve onlara ait beyanlar Emniyet’te ilgili birimce korunur ve muhafaza edilir. Eğer bu tanık ve de ifadesine bir şey olursa, bir zayiat/ kayıp yaşanırsa bu Emniyet’in sorumluluğundadır. “Gizli tanıklık” müessesesi, Ceza Muhakemesi Kanunu m.58’de düzenlemiştir. Buna rağmen bazen Emninyet’e sorulduğunda “böyle bir gizli tanık ve de beyanı olmadığı”na dair sonradan yazılar gelebilmektedir. Nitekim, Diyarbakır’da görevli olduğum dönemde bir organize uyuşturucu suçu ile ilgili bir yargılamada bir gizli tanık beyanına atıf vardı. Bu tanığın mahkemece dinlenmesi için Emniyet’e mükerreren yazdık ama bir türlü bu tanığa ait bilgiler mahkemeye iletilmemişti, hatta son müzekkeremizde Emniyet’e “aksi taktirde ilgili memurlar hakkında görevi suistimalden dava açacağımız” uyarısında bile bulunmuştuk… ama yine sonuç alamamıştık.
Burada en iyi niyetle, düzgün tasnif edilmemiş olmasından dolayı evrakın kaybolmasından bahsedebiliriz. Ama insanın aklına gelen; birilerinin içeriden dosyayı yok ettiği, gizli tanığa ait bütün bilgi ve belgeleri imha ettiği… Kamuoyu tarafından çok iyi bilinen, tanınmış bir siyasetçi olan Sayın Demirtaş ile ilgili bir gizli tanığın beyanlarının lakaytlıktan dolayı kaybolmuş olabileceğini kesinlikle ihtimal vermiyorum. Önce savcılık aşamasında bu gizli tanık beyanları kullanıldığı, dosyaya konulduğu halde, sonra mahkeme safhasında “böyle bir beyan yok” denilmesi, iyi niyetle izah edilemez. Ya birileri sonradan bu beyanları ortadan kaldırdı, ya da birileri bunu gizleyerek soruşturmanın seyrini değiştirmeye ve işi başka boyutlara taşımaya çalışıyorlar.
GİZLİ TANIK BEYANLARI KUMPAS MI?
Peki bu gizli tanık beyanları ya hiç yoksa, ya birileri baştan itibaren uydurduysa?.. Bu noktada tekrar Sn Demirtaş’ın beyanlarına dönelim. Sn Demirtaş, bu gizli tanık beyanlarının 2012 yıllarına dayandığını söylüyor. O dönemlerdeki özel yetkili savcılar hepsinin de, (12 savcı diyor) halen içeride olduğunu söylüyor ama yanlış bilgi. İsim isim o savcıların detaylarına girmek istemiyorum ama bir kısmı hapiste olduğu kadar, bir kısmı da (yarısına yakını) halen görevde, hükümetin göz bebeği ve önemli yerlerde başsavcılık yapıyorlar. Orada Uğurhan Kuş ismi ön plana çıkıyor. Kendisi 2012 yılında İstanbul Silivri’den gelip Diyarbakır’da görev yapmaya başlamış, özel yetkili/ terör savcısı olarak görevini yürütmüş, hatta terör soruşturmalarından sorumlu başsavcı vekilliği görevi yürütmüştür. Kuş, bu dönem içerisinde gösterdiği Hükümet’le uyumlu performansı ve de “FETÖ ile mücadelede gösterdiği kararlılığı”ndan dolayı yetkileri arttırılmış, 2015 yılında da Urfa Başsavcılığı görevi ile de taltif edilmiştir.
Hatta Başsavcı Kuş, 15 Temmuz (çakma) Darbesi’nden sonra Urfa’da cezaevlerine, hatta spor salonlarına doldurulan “FETÖ şüphelileri”ne karşı yapılan insanlık dışı muamelelerin sorumlulularından gösterilmiş, kamuoyunca tepki çekse de, bu performansı da Hükümet tarafından taktir ile karşılanmış ve kendisi “Bursa Başsavcılığı” ile taltif edilmiştir.
Malum, 2013’teki 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra bütün Emniyet ve Adliye teşkilatları baştan dizayn edilmiş, buna bağlı olarak da Hükümet tarafından Diyarbakır’daki özel yetkili bütün savcılar ile bütün ağır ceza mahkemesi başkanları değiştirilmiş, görev dağılımı yapılırken özellikle hükümetle uyumlu/ sorunsuz çalışabilecek kimleri hassas yerlere getirmeye özen gösterilmiştir. Bu bağlamda da 2014 tarihinde Diyarbakır Başsavcılığı’na Ramazan Solmaz getirilmiş, 15 Temmuz 2016 darbesine kadar bu bölgede görev yapmış, sonra da Antalya Başsavcılığı’na, kendi isteği üzerine ve bir taltif olarak gönderilmiştir.[4]
Başsavcı Ramazan Solmaz, 2014 yılında Diyarbakır’ı ziyaret eden dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile verdiği bu pozla gündeme gelmiş ve hükümet ile yargının halihazırdaki ilişkisi konusunda bu resim üzerinden tartışmalar olmuştu.[5]
Selahattin Demirtaş’ın soruşturması yürütülürken de o dönemin Başsavcısı Ramazan Solmaz, Terör soruşturmalarının bağlı olduğu Başsavcı vekili Uğurhan Kuş’tur. O dönemdeki seçtikleri özel yetkili savcıları da hükümetin desteklediği Yargıda Birlik Platformu’nun etkili üyeleridirler.
Bu dönem içerisinde de gizli tanıklıklar konusunda kafa karıştıran bazı durumlar yaşanmıştır. Hatta bir önceki Başsavcı’nın HSYK üyeliği adaylığı döneminde onu yıpratmak için de, bir miktar uyuşturucunun kaybolmasıyla ilgili de onun aleyhine gizli tanıklar ayarlanmaya çalışıldığı, bazı kimselere baskılar yapılarak gizli tanık olmaya zorlandığı da adliye içerisinde çokça konuşulmuştu. Bazı organize suçların aydınlatılmasında, tanıklı yapmak isteyenlerin can güvenliği gerekçesiyle konuşmaktan çekinmesi önlemek amacıyla tesis edilmiş olan gizli tanıklı müessesesinin yer yer suistimal edildiği, belirsiz kimselerin, muğlak ifadeleriyle itibar suikastlarının yapıldığı, insanlara iftiralar atılıp mağdur edildiği de vakidir maalesef… AİHM de bu konuda çekincelerini açıkça ortaya koymuştur.[6]
O döneme ait bir de hatırlatma yapmak istiyorum: KCK üyesi oldukları gerekçesiyle o yıllarda bazı siyasilerin ellerinin kelepçelenerek adliyeye götürülmeleri ve bir de bunun fotoğraflarının servis edilmesi, bütün kamuoyunu olduğu kadar benim de vicdanımı derinden yaralamıştı. O dönemde de kolluk güçlerine ve yetkililere “Onları kelepçeli olarak görmek istiyorum, o şekilde teşhir edin!” diyenler de aynı siyasilerdir. O operasyonlarda kimler, hangi motivasyonlarla yer almıştır, bilemiyorum. Ama onlara emirleri veren, o işleri yaptıranlar siyasilerdir. Burada siyasilerin hukuksuz, etik dışı taleplerine boyun eğen, buna alet olanlar ise –her kimler olursa olsun- hukuk karşısında olduğu kadar, tarih karşısında da ileride hesap vereceklerdir.. hiç bir şekilde kabul edilemez. Ama dediğim gibi, o dönemde operasyonları yapanlar ile, bugün Kürtlerin olduğu bölgeleri tanklarla bombalayıp dümdüz edenler, onların siyasi temsilcilerini içeri tıkanlar da yine aynı iradedir!
SİSTEM BÖYLE İŞLİYOR İŞTE
Kameraların gözü önünde Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi 28 Kasım 2015 tarihinde öldürülmüştü. Diyarbakır’ın Sur bölgesindeki tarihi Dörtayaklı Minare’nin önünde bu tarihi eserin korunmasına dair basın açıklaması yaparken, bütün kameraların karşısında, göstere göstere kendisini infaz ettiler. (Odamı basıp hakimlik kimliğime el koydukları, adeta yargısız infaz yaptıkları 11 Eylül 2015 tarihinden yaklaşık 2,5 ay sonra.) Hala failleri bulunamadı. Nedense olayı aydınlatabilecek bazı kamera kayıtları ve mermi çekirdekleri kayıp! Gizli tanıkların ve beyanlarının bir anda ortaya çıkması ve yeri geldiğinde de bir anda ortadan kaybolması gibi! Tahir Elçi’yi, ölümünde de yakasını bırakmadılar.. onun resmini paylaştı diye bir genç hakkında “terör propagandası yapmak”tan soruşturma açılmıştı. Buna dair tepkimi ortaya koyduğum bir blog yazısında olayların nasıl işlediğini izah etmiştim.[7]
Bazı detayları vererek; yeri geldiğinde nasıl bazı yargı mensuplarını suçlu, bazıları da bir anda masuma çıkarıldığını, sistemin nasıl işlediğini şahsi tecrübem üzerinden açmak istiyorum: – 06 Eylül 2015- Beraat kararı verdiğim Hollandalı gazeteci 6 Eylül’de Yüksekova’da gözaltına alındı,[8]
Aynı gece “Beraat kararı verenlere de gereğinin yapılacağı” şeklinde bir tehdit mesajı aldım, – 9 Eylül’de Geerdink hakkında “sınırdışı edilme” kararı alındı ve de aynı gün benim için ihraç süreci başlatıldı. – 10 Eylül 2015 Perşembe- Tahir Elçi ve Diyarbakır Barosu Yönetiminin yargılandığı davanın son celsesinde Beraat kararı verdim,[9]
Nihayet 11 Eylül Cuma günü mesai bitimine yarım saat kala (Elçi kararımdan 1 gün sonra yani) odam basıldı, hakimlik kimliğime/ bilgisayarıma/ ‘e-imza’ma el konuldu ve ihraç oldum. Onun infazından önce ben yurt dışına çıkmak zorunda kaldım, çünkü mahkememe gelen bir yazıyla da infaz edileceğim bana tebliğ olunmuştu. Kalsaydım, muhtemelen akıbetim Rahmetli Elçi gibi olacaktı… Evet, Elçi’yi öldürdüler, beni sürdüler, o gazeteciyi de sınır dışı ettiler. Dümen sularına gitmeyeceği düşünülen 4 binden fazla yargı mensubu da ihraç ve çoğu da hapiste… Ve şimdi meydan onların. Ellerinizde boya küpü, istediğinize kara çalabilirler artık, kim dur diyebilir ki?!
Mekanizmanın nasıl işlediğini ortaya koyması adına ibretliktir: Hollandalı gazeteci Frederika Geerdink, tam da Hollanda Dışişleri Bakanı’nın Ankara ziyareti esnasında tutuklanmıştı, evinde aramalar yapılmıştı. Soruşturmanın başlaması ise BİMER’e gelen şöyle bir ihbar: Böyle bir gazeteci kadının olduğu, ajan mıdır terörist midir ne olduğunun bilinmediği –dönemin başbakanı- Erdoğan’ın eşi Emine hanım hakkında bazı tweetler attığı… Tabii ki durumdan vazife çıkaran Diyarbakır Emniyeti hemen harekete geçiyor, sonra terör savcısının talebiyle ve görevli Sulh Ceza Hakiminin kararıyla işlemler başlatılıyor; gözaltılar, ev aramaları vs.. Bu yaşananlar üzerine de Hollanda Devleti olayla ilgili Türkiye’ye tarihte ilk defa nota vermiş ve gazetecinin akıbetini sorarak, kendisinin derhal salıverilmesini talep etmişti.
Bunun üzerine Türk Dışileri Bakanlığı, Hollanda’ya yazılı bir açıklama yapmış ve olayın kendileriyle bir ilgileri olmadığını, “Gülenist bazı yargı mensuplarınca bunun tezgahlandığını” ileri sürmüştü. Bu açıklama da ertesi gün televizyonların ana haberlerine konu olmuştu.. Halbuki Geerdink ile ilgili işlemlerde imzası olan hakim ve savcılar hükümete yakın bilinen, Yargıda Birlik’in üyesi yargı mensupları idi. Bunlar, halen görevde ve istekleri üzerine önemli ve güzel yerlere tayin oldular.
Kaderin cilvesi, bu Hollandalı gazetecinin dosyası benim mahkememe düşmüş, yargılamasını yapmış, bir duruşmasının da başkanlığını yapmıştım. Yaşanan bazı gerilimler ve tartışmalardan sonra nihayet beraat kararı vermiştik. Bu beraat kararına itiraz edip cezalandırılmasını talep eden ve o karara bu yönde muhalefet şerhi koyduran hakim ise halen görevde ve Ankara’da bir ağır ceza mahkemesinin başkanı. O gazetecinin beraati yönünde mütalaa veren, bundan dolayı da Başsavcı odasına çağrılıp kararından dönmesi için kendisine baskılar yapılmış ama kararından dönmemiş olan savcı ise şu an Silivri’de.. O ilkeli savcı 2 yıla yakın zamandır hapiste, mektup hakkı bile yenilerde verildi kendisine.
Her şeye rağmen beraat kararı vermiş olan şahsımın yaşadıklarını kısaca özetledim. Ama sonra, benimle İngilizce röportaj yapan bir gazeteciden öğreniyorum ki, meğer beraat diyen biz savcı ve hakimlerin başına bunlar gelirken, ihracımdan 1,5 ay sonra Türkiye hükümeti, 11 sayfa kadar tutan gerekçeli beraat kararımı Avrupa Parlamentosu’na sunarak “biz böyle de özgürlükçü kararlar veririz, sizin iddia ettiğiniz gibi Türkiye’de gazetecilere baskı ya da hapis yok” diye de rapor olarak vermişler. Bütün bunları niye anlattım: Türkiye’de şu an yargıyı ele geçiren Hükümet’in, kendi adamları üzerinden yargıyı nasıl yönlendirdiklerini, yeri geldiğinde nasıl da birileri biçerken, olayları kendi lehinde kullanmaya çalıştığını, tecrübelerden yola çıkarak göstermek istedim.
UMARIM BUNLARI DEMİRTAŞ DA OKUR
Umarım bu dediklerimi Selahattin Başkan da, onun adına işlerini takip edenler ve Tweetlerini atanlar da okur… Onlara bir hususu da hatırlatmak istiyorum; bu bahsi kapatmadan. Demirtaş’ın yargılanmasına esas teşkil eden “6-8 Ekim Olayları/ Kobani Eylemleri” ile ilgili de öğrendiğim kadarıyla ben de o içerideki hakim savcılar da suçlanmaya çalışılıyormuşuz. Size ve partinize yanlı, yumuşak davrandığımız, olaylarla ilgili yeterince tavır almadığımızdan dolayı! (Hatta seçimlerde o dönem sizlere oy verdikleri iddiasıyla da o dönemde bile adliyede tavır almalar vardı.) Şunu da diyelim: Sayın Demirtaş’ın bahsettiği hapiste dediği o savcıların hemen hepsi halen hapiste ve 2 yıldır gün yüzü görmediler. Yani sizin şu yaşadıklarınızdan haberleri bile yok. Dolayısıyla da kendilerini savunabilecek durumda da değiller. Çünkü bu insanlar, diğer 5 bine yakın hakim savcı ile birlikte “Darbe yaptıkları” gerekçesiyle suçlanıyorlar. Demirtaş’a dedikleri gibi, bu iddiaları da yersiz ve adice! Biliyorum çünkü ben de aynı şekilde suçlanıyorum ve yargılanıyorum, Diyarbakır’daki o savcı ve hakimlerle birlikte… Darbeden 1 yıl kadar önce yurt dışına çıkmış olmama, darbeden haberim bile olmamasına rağmen ben de suçlanıyorum. Diyeceğim odur ki, “at izinin it izine karıştığı” bu dönemde, güç sahiplerinin her dediğine itibar etmeyiniz.
SÖZÜ BİTİRİRKEN, FAŞİZM
Roland Barthes’in meşhur bir sözü var: “La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire”. Yani: “Faşizm, susma memnuîyeti değil, söyleme mecburiyetidir.” Bu söz, ilk olarak Yağmur Atsız’ın 80’lerin sonunda basılmış olan bloknot adlı kitabının dibacesinde göze çarpar ülkede.. Ama bu günlere gelince ancak gerçek anlamını ve mahiyetini anlamış olduk.
Hükümet, tarihte yaşanmış ve hayali sandığımız bir çok olayda olduğu gibi, faşizm konusunda denilmiş olan sözlerin, yapılmış fiillerin hepsinin uygulamasını ve yansımalarını gösterdi bize. Yakın zamanda tutuklanan ve vakfı ile birlikte hükümetin hışmına uğrayan Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul’un, tutuklanmadan önce söylediği bazı sözler gündeme geldi.[10]
Konuşmasında özetle Kuytul, hükümetin adamlarınca kendisine “Bütün bunları FETÖ yaptı demesi halinde yakasını bırakacakları” mesajının iletildiğini, buna karşı ise kendisinin “Ben şerefsiz miyim?!” tepkisini verdiğini anlatıyordu. Demek ki şu ara sistem bir de böyle işliyor. Halen hukuksuzca içeride tutulan Selahattin Demirtaş’a da neler dayatılıyor, şimdilik tam bilemiyoruz. Ama şunu gördük ki, faşizm insana susma hakkını bile vermiyor. Bu dönemin iki ağır mağduru var gördüğüm kadarıyla: Cemaatçiler ve Kürtler.
Bu dönemde o kadar ağır baskılar var ki, bir mağdur grubu diğer mağdur gruba karşı bir şeyler demeye zorlandığı vaki! Selahattin Başkan ile aramızda 1 yaş var… Ondan tam 1 yıl 8 gün önce doğmuşum. Ankara Hukuk Fakültesine de ondan 1 yıl önce girmiştim, aynı dönemlerde okuduk ve sonrasında farklı kulvarlarda hayat mücadelesi verdik. Ben mesleğinden edilmiş bir hukukçu olarak şimdi uzaklarda sil baştan bir kariyer oluşturma mücadelesindeyim. O ise, nitelikli bir hukukçu olarak yaptığı siyasetçiliğinin zirvesinde iken özgürlüğünden ve vazifesinden edildi, haklarından/ mücadelesinden edildi. Hapiste resim yapmaya başlamış, hatta çok güzel bir at resmi basına yansımıştı.
Kaderin cilvesi onunla aynı dönemde resme başlamışken, onunla aynı zamanda bir at resmi çizmiştim. Ve bunu 15 Eylül 2017 tarihinde sosyal medyada paylaşırken[11] aynen şöyle demiştim: “Yakın zamanda @hdpgenelmerkezi eşbaşkanı @hdpdemirtas in hapishanede çizdiği özgürlüğe özlem dolu at resmini görmüş ve içimi bir hüzün kaplamış, ben de bir şeyler çizmeye başlamıştım.. bu ikinci at çizimi denemem.. Son şekillerini verirken de Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine yapılan çirkin saldırı ile sarsıldım! İnsanımız hep mi böyleydi, sonradan mı insanlığını unuttu, bilemiyorum..
Ama şundan eminim ki: Zulüm ve haksızlık kimden kime gelirse gelsin ses vermeli.. Bu, şucu-bucu yapmaz onu, insan eder insan! Ve ne zaman ki sadece kendimizin ve kendimizden olanın değil de, bütün mağdurların acısına ortak olursak o zaman var oluruz ve ülke o zaman düze çıkar. Yoksa, bu nefretimizde ve kendi kanımızda boğuluruz!.. Evet Sn. Demirtaş; buradaki çizdiğim at da süvarisiz kalmış.. dönüp bakıyor geride kalanına.. umarım sen ve diğer yüz binlerce insan, işinin, görevinin başına döner ve yol alır, tam demokrasi düzleminde..”
Sözümün arkasındayım ve aynen tekrarlıyorum Selahattin Başkan! Ve senin de arkadaşlarının da sağduyu ile, gerçekleri araştırarak, diğer mazlumlara da empati yaparak hareket edeceğinizi, bu baskı döneminden bütün ezilmişlerin ortak tepkisi ile çıkma noktasında öncü olacağınızı umuyorum. Ve kitabından bir alıntı ile bitiriyorum: “Kararlı ve cesur bir şekilde yürürsen, bazen arabadan daha hızlı yol alabiliyorsun.”
[1]http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-meclisteki-dokunulmazlik-oylamasinda-surpriz-sonuc-40106555
[2]https://www.ntv.com.tr/turkiye/hdpye-teror-operasyonu-figen-yuksekdag-veselahattin-demirtastutuklandi,jSanh0QoGUC4skT1K_Leaw
[3]https://www.cnnturk.com/turkiye/diyarbakirda-hdpnin-miting-alaninda-patlama
[4]http://www.haber380.com/haber-eski-duzce-bassavcIsI-ramazan-solmaz-antalya-tayini-cIktI-10851.html
[5]https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/bekir-bozdagin-skandal-pozu-606650/
[6]https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/165526-aihm-gizli-tanik-adil-yargilamaya-aykiri
[7] https://eski1hakim.wordpress.com/2017/11/25/tahir-elci/
[8]http://www.haberturk.com/gundem/haber/1125201-hollandali-gazeteci-hakkaride-gozaltina-alindi
[9]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/365665/_Diyarbakir_Barosu_Baskani_ve_eski_yonetim_kurulu_beraat_etti_.html
[10]https://www.youtube.com/watch?v=ET8j8nnRdmE
[11]https://www.instagram.com/p/BZD9oXtgpQL/?utm_source=ig_share_sheet&igshid=17salqjnkpk58
[Ramazan Faruk Güzel] 25.5.2018 [TR724]
Eski Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi | https://twitter.com/rfguzel
Sn Demirtaş, tweetlerinin devamında; yargılandığı mahkemece davaya esas teşkil eden “Mercek” isimli gizli tanık beyanlarının Diyarbakır’dan istendiğini ama oradan, “böyle bir beyanın olmadığına” dair cevap geldiğini, bu gizli tanığın ifadelerinin 2012 yıllarına ait olduğunu ve o dönemin savcılarının şu an FETÖ’den içeride olduğunu söylüyor. Dolayısıyla da Başkan Demirtaş, halen içeride olmasını Cemaat’e yakın olduğunu iddia ettiği bazı savcılara bağlıyor.
Ben de onun bu paylaşımlarının altına kısa 3 tweet atarak, onun dosyasına yön verenlerin şimdi nerede olduğunu izah etmeye çalışmıştım. Fakat bunla yetinmeyerek, kısa da olsa bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissetim. Zira Sayın Demirtaş, şu an cezaevlerinde olduğu söylediği 12 savcıdan bahsediyor, kimler olduğu meçhul.. Zaten Fetö vb iddialarla Adliye teşkilatının yarısına yakını görevden alındı ve birçoğu da hapiste, cezaevinde şu an. Dolayısıyla da kimse olayın aslını ifade edebilecek, kendisini savunabilecek, cevap hakkını kullanabilecek durumda değil.
Böyle bir durumda, o dönemlerde Diyarbakır’da görev yapmış bir Ağır Ceza Hakimi olarak bildiklerimi, gördüklerimi paylaşma ihtiyacı hissettim. Bunu insani ve vicdani bir görev olarak görüyorum.
DEMİRTAŞ VE ARKADAŞLARININ TUTUKLULUĞUNA GİDEN SÜREÇ
Sayın Demirtaş, yargılanmakta olduğu Ankara 19 Ağır Ceza Mahkemesi’nde -tweetlerinde de ifade ettiği gibi-, gizli tanık beyanlarının asılsız olduğu gerekçelerini de ileri sürerek tutuksuz yargılanmasını talep etmiş ama mahkeme “tutukluluğunun devamı”na karar vermişti. Yani “gizli tanık beyanı” olsa da, olmasa da mahkeme, “tutukluluğunun devamını” istiyordu. Ki herkes de biliyor: onu içeriye alan da, içeride tutan irade de aynı idi ve onun orada kalmasını istiyordu.
Hatırlarsınız, Demirtaş ve arkadaşlarının tutukluluğuna giden süreç şöyle gerçekleşmişti: Milletvekillerin dokunulmazlığın kaldırılması yasası teklifi apar topar meclise taşınmış ve “Dokunulmazlıkların kaldırılması” için TBMM’de yapılan oylama; AKP, MHP ve CHP’den gelen 376 oyla 20 Mayıs 2016 tarihinde Meclisten geçmişti.[1]
Dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra, haklarında fezleke bulunan ve ifade vermeye gitmeyen HDP milletvekilleri, başta Eş Başkanlar Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve İdris Baluken’in aralarında bulunduğu 9 milletvekiline 4 Kasım 2016 gecesi operasyon düzenlenmişti. Bu 12 milletvekili gözaltına alınmış sonra da tutuklanmalarına karar verilmişti.[2]
Ve o gün bugündür de Demirtaş ve bazı arkadaşları halen içerideler… Daha tam olarak neyle suçlandıklarını dahi kamuoyu bilmiyor. Tutukluluğunu gerektirecek bir durum da yok. Tutuklama; “delillerin korunması, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme” gibi nedenlerle geçici olarak başvurulan bir koruma tedbiridir ve bu haller de CMK 100. maddede tafsilatlı olarak izah edilmiştir. Sn Demirtaş ve arkadaşları ise muhtemelen eski dönemlerde yaptıkları bazı konuşma kayıtlarından dolayı suçlanıyorlar. Artık bunların da değiştirilme, karartılma imkanı da yok. Bir de Cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek bir Başkan adayı nereye kaçacak ki?! Fakat bu durum akla, Menderes’i içeride tutan mahkemenin şu sözlerini hatırlatıyor: “Sizi içeride tutan irade böyle istiyor.”
Türkiye’de büyük bir oy almış bir partinin lideri muğlak iddialarla ısrarla içeride tutuluyor ve bu lider seçimlere hazırlanırken halen içeride alıkonuluyor; bu da bütün kamuoyu ile birlikte benim vicdanımı çok rahatsız ediyor.
KOBANİ EYLEMLERİ VE DEMİRTAŞ’IN DAVASI
Selahattin Başkan, girişte bahsettiğim sıralı tweetlerin devamında, hakkındaki davaya esas teşkil eden hususu şöyle özetliyor: “7- Dava, Parti MYK’miz hakkında izinsiz gösteriye teşvikten dolayı açılmıştır. Olayları tahrik ettiğimiz iddiası bile yoktur. Bu gerçek de, yargılama sırasında tümüyle ortaya çıkmıştır.”
Bu iddiayı çürütmek için de: “8- Ancak o kadar fazla “Demirtaş’ın Kobani çağrısı” başlıklı yalan ve iftira atılmıştır ki, kamuoyunda benim gerçekten böyle bir çağrı yaptığım algısı yaratılmıştır. Oysa böyle bir çağrım yoktur.”demekte ve devamla, “6-8 Ekim olayları” esnasında tahrikten ziyade yatıştırıcı açıklamalarda bulunduğunu vurgulamaktadır.
Dediğim gibi, ben o dönemlerde Diyarbakır Adliyesi’nde görevli bir Ağır Ceza Hakimi idim ama o dönemde bir çok hakimin izinli, tatilde olması, bayram iznini kullanmakta olmasından dolayı nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği de yapıyordum. Görevim itibariyle de; olaylara karışma ve suça/ şiddete bulaşma noktasında hakkında kuvvetli delil, emare bulunan birçok kimseyi de tutuklamıştım. Çok zor dönemlerdi, adliyeye zırhlı polis panzerleri ile gidip gelmek zorunda kalıyordum. Yol boyu aracımıza atılan molotof kokteyllerinin, taşların haddi hesabı yoktu. Kafamı dayadığım demir parmaklıklı cama isabet eden nesneleri çok düşünmemeye çalışıyor, gözlerimi kapatıp yapmam gereken işe ve olmam gereken hale odaklanmaya; yani adil kalmaya ve duygulara kapılmamaya çalışıyordum…
Ben de o dönemde şahidim ki Sn. Demirtaş, o olaylar gerçekleşirken yatıştırıcı bir rol oynamış, yaptığı pozitif çağrılarla da olayların daha fazla büyümesini önlemiştir. Sn Demirtaş, bu yapıcı tavrını oradaki seçimler döneminde de göstermiş ve sorumluluk sahibi bir siyasetçi ve devlet adamı portresi çizmiştir. Hatırlarsınız, Diyarbakır’da HDP’nin İstasyon Meydanı’nda düzenlediği miting sırasında patlama meydana gelmiş, patlamalardan ilki saat 17.50 sıralarında platformdan yaklaşık 60 metre uzaklıktaki çöp kutusunda meydana gelmiş ve bu patlamanın trafodan kaynaklandığı anons edilmişti. Yaklaşık 5 dakika sonra bu kez miting alanın yanındaki trafonun önünde kulakları sağır eden bir başka patlama meydana gelmiş, patlama sonrasında hastaneye kaldırılan iki kişi hayatını kaybetmişti.[3]
(Sonradan sis perdesi aralandıkça, öğrendim ki olayda MİT bağlantıları söylentileri vardı ve asıl hedef Demirtaş idi.) Ortaya çıkan manzara korkunçtu, bir çok yaralı insan vardı ve ortalık can pazarına dönmüştü. Oradaki anonsçu sağduyu çağrısı yapmış ve herkesin olaysız dağılmasını rica etmişti. Belli ki istenen daha farklıydı. Sonra Selahattin Demirtaş görüldü, gözyaşlarını tutamıyordu, o ortamda bile sükunet ve sağduyu çağrıları yapıyordu. O ana kadar bir seçmen olarak ben kime oy verip vermeme konusunda tereddütlüydüm, ama bu mağduriyet içerisinde onun sağduyuyu hala elden bırakmaması ve büyük ihmal ve kasıtlarla ortaya çıkarılan bu kirli, alçak kumpas ortasında bile sağduyusunu koruması beni çok derinden etkilemiş ve oy vermede kararlarımın netleşmesini sağlamıştı! (Nitekim orada bir temizlikçinin şu sözlerini hiç unutamam: “Demirtaş bize dağılın, olaylara karışmayın demeseydi var ya, taş taş üstünde bırakmazdık!”)
Özetle diyeyim, görevli olduğum dönemlerde olsun, sonrasında basında izlediklerim kadarıyla Sn Demirtaş hep terör olaylarına, şiddete karşı mesafeli olmuş ve yatıştırıcı rol oynamaya çalışmıştı. Dolayısıyla da kendisinin bu tür olaylarla ilgili suçlanmaya çalışılması ancak art niyetle açıklanabilir kanımca.. Ama kendisine duyulan öfkenin ve kinin kaynağı kamuoyunca malumdur; 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başlattığı seçim kampanyasındaki “Seni Başkan yaptırmayacağız” sloganı, birilerini epey rahatsız etmişti. Hatta AKPli bazı kimseler de bu rahatsızlıklarını açıkça ifade etmişlerdi. Bu dönemde polülarite kazanan Demirtaş’ın bir siyasi lider olarak şahsi oyu –anketlere göre- sürekli olarak artış göstermiştir. Yeni seçimlere giderken de kendisini kontrol altında tutmak için hukuk sistemi bir kafes ve pranga olarak kullanılmaktadır.
O DÖNEMİN SAVCILAR ŞİMDİ NERELERDE?
Tekrar sözün başına gelelim; Sn Demirtaş kendisini içeriye alınmasının FETÖ kumpası olduğunu, orada bazı savcıların da bunda rol aldığını ve hatta şimdi onların da halen hapiste olduğunu ifade ettiğini aktarmıştık. Demirtaş’ın tweetlerinde de zaten davaya esas teşkil eden husus, “kendilerinin halkı eyleme çağırmaları”.
Demirtaş ayrıca, tutukluluğunda “Mercek” isimli bir gizli tanık ifadelerinden bahsetmektedir. Sonra bu Ankara’daki mahkeme, Diyarbakır’a sormuş ama onlar böyle bir tanık beyanı olmadığını söylemişler… “Gizli Tanık” kimlikleri ve onlara ait beyanlar Emniyet’te ilgili birimce korunur ve muhafaza edilir. Eğer bu tanık ve de ifadesine bir şey olursa, bir zayiat/ kayıp yaşanırsa bu Emniyet’in sorumluluğundadır. “Gizli tanıklık” müessesesi, Ceza Muhakemesi Kanunu m.58’de düzenlemiştir. Buna rağmen bazen Emninyet’e sorulduğunda “böyle bir gizli tanık ve de beyanı olmadığı”na dair sonradan yazılar gelebilmektedir. Nitekim, Diyarbakır’da görevli olduğum dönemde bir organize uyuşturucu suçu ile ilgili bir yargılamada bir gizli tanık beyanına atıf vardı. Bu tanığın mahkemece dinlenmesi için Emniyet’e mükerreren yazdık ama bir türlü bu tanığa ait bilgiler mahkemeye iletilmemişti, hatta son müzekkeremizde Emniyet’e “aksi taktirde ilgili memurlar hakkında görevi suistimalden dava açacağımız” uyarısında bile bulunmuştuk… ama yine sonuç alamamıştık.
Burada en iyi niyetle, düzgün tasnif edilmemiş olmasından dolayı evrakın kaybolmasından bahsedebiliriz. Ama insanın aklına gelen; birilerinin içeriden dosyayı yok ettiği, gizli tanığa ait bütün bilgi ve belgeleri imha ettiği… Kamuoyu tarafından çok iyi bilinen, tanınmış bir siyasetçi olan Sayın Demirtaş ile ilgili bir gizli tanığın beyanlarının lakaytlıktan dolayı kaybolmuş olabileceğini kesinlikle ihtimal vermiyorum. Önce savcılık aşamasında bu gizli tanık beyanları kullanıldığı, dosyaya konulduğu halde, sonra mahkeme safhasında “böyle bir beyan yok” denilmesi, iyi niyetle izah edilemez. Ya birileri sonradan bu beyanları ortadan kaldırdı, ya da birileri bunu gizleyerek soruşturmanın seyrini değiştirmeye ve işi başka boyutlara taşımaya çalışıyorlar.
GİZLİ TANIK BEYANLARI KUMPAS MI?
Peki bu gizli tanık beyanları ya hiç yoksa, ya birileri baştan itibaren uydurduysa?.. Bu noktada tekrar Sn Demirtaş’ın beyanlarına dönelim. Sn Demirtaş, bu gizli tanık beyanlarının 2012 yıllarına dayandığını söylüyor. O dönemlerdeki özel yetkili savcılar hepsinin de, (12 savcı diyor) halen içeride olduğunu söylüyor ama yanlış bilgi. İsim isim o savcıların detaylarına girmek istemiyorum ama bir kısmı hapiste olduğu kadar, bir kısmı da (yarısına yakını) halen görevde, hükümetin göz bebeği ve önemli yerlerde başsavcılık yapıyorlar. Orada Uğurhan Kuş ismi ön plana çıkıyor. Kendisi 2012 yılında İstanbul Silivri’den gelip Diyarbakır’da görev yapmaya başlamış, özel yetkili/ terör savcısı olarak görevini yürütmüş, hatta terör soruşturmalarından sorumlu başsavcı vekilliği görevi yürütmüştür. Kuş, bu dönem içerisinde gösterdiği Hükümet’le uyumlu performansı ve de “FETÖ ile mücadelede gösterdiği kararlılığı”ndan dolayı yetkileri arttırılmış, 2015 yılında da Urfa Başsavcılığı görevi ile de taltif edilmiştir.
Hatta Başsavcı Kuş, 15 Temmuz (çakma) Darbesi’nden sonra Urfa’da cezaevlerine, hatta spor salonlarına doldurulan “FETÖ şüphelileri”ne karşı yapılan insanlık dışı muamelelerin sorumlulularından gösterilmiş, kamuoyunca tepki çekse de, bu performansı da Hükümet tarafından taktir ile karşılanmış ve kendisi “Bursa Başsavcılığı” ile taltif edilmiştir.
Malum, 2013’teki 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra bütün Emniyet ve Adliye teşkilatları baştan dizayn edilmiş, buna bağlı olarak da Hükümet tarafından Diyarbakır’daki özel yetkili bütün savcılar ile bütün ağır ceza mahkemesi başkanları değiştirilmiş, görev dağılımı yapılırken özellikle hükümetle uyumlu/ sorunsuz çalışabilecek kimleri hassas yerlere getirmeye özen gösterilmiştir. Bu bağlamda da 2014 tarihinde Diyarbakır Başsavcılığı’na Ramazan Solmaz getirilmiş, 15 Temmuz 2016 darbesine kadar bu bölgede görev yapmış, sonra da Antalya Başsavcılığı’na, kendi isteği üzerine ve bir taltif olarak gönderilmiştir.[4]
Başsavcı Ramazan Solmaz, 2014 yılında Diyarbakır’ı ziyaret eden dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile verdiği bu pozla gündeme gelmiş ve hükümet ile yargının halihazırdaki ilişkisi konusunda bu resim üzerinden tartışmalar olmuştu.[5]
Selahattin Demirtaş’ın soruşturması yürütülürken de o dönemin Başsavcısı Ramazan Solmaz, Terör soruşturmalarının bağlı olduğu Başsavcı vekili Uğurhan Kuş’tur. O dönemdeki seçtikleri özel yetkili savcıları da hükümetin desteklediği Yargıda Birlik Platformu’nun etkili üyeleridirler.
Bu dönem içerisinde de gizli tanıklıklar konusunda kafa karıştıran bazı durumlar yaşanmıştır. Hatta bir önceki Başsavcı’nın HSYK üyeliği adaylığı döneminde onu yıpratmak için de, bir miktar uyuşturucunun kaybolmasıyla ilgili de onun aleyhine gizli tanıklar ayarlanmaya çalışıldığı, bazı kimselere baskılar yapılarak gizli tanık olmaya zorlandığı da adliye içerisinde çokça konuşulmuştu. Bazı organize suçların aydınlatılmasında, tanıklı yapmak isteyenlerin can güvenliği gerekçesiyle konuşmaktan çekinmesi önlemek amacıyla tesis edilmiş olan gizli tanıklı müessesesinin yer yer suistimal edildiği, belirsiz kimselerin, muğlak ifadeleriyle itibar suikastlarının yapıldığı, insanlara iftiralar atılıp mağdur edildiği de vakidir maalesef… AİHM de bu konuda çekincelerini açıkça ortaya koymuştur.[6]
O döneme ait bir de hatırlatma yapmak istiyorum: KCK üyesi oldukları gerekçesiyle o yıllarda bazı siyasilerin ellerinin kelepçelenerek adliyeye götürülmeleri ve bir de bunun fotoğraflarının servis edilmesi, bütün kamuoyunu olduğu kadar benim de vicdanımı derinden yaralamıştı. O dönemde de kolluk güçlerine ve yetkililere “Onları kelepçeli olarak görmek istiyorum, o şekilde teşhir edin!” diyenler de aynı siyasilerdir. O operasyonlarda kimler, hangi motivasyonlarla yer almıştır, bilemiyorum. Ama onlara emirleri veren, o işleri yaptıranlar siyasilerdir. Burada siyasilerin hukuksuz, etik dışı taleplerine boyun eğen, buna alet olanlar ise –her kimler olursa olsun- hukuk karşısında olduğu kadar, tarih karşısında da ileride hesap vereceklerdir.. hiç bir şekilde kabul edilemez. Ama dediğim gibi, o dönemde operasyonları yapanlar ile, bugün Kürtlerin olduğu bölgeleri tanklarla bombalayıp dümdüz edenler, onların siyasi temsilcilerini içeri tıkanlar da yine aynı iradedir!
SİSTEM BÖYLE İŞLİYOR İŞTE
Kameraların gözü önünde Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi 28 Kasım 2015 tarihinde öldürülmüştü. Diyarbakır’ın Sur bölgesindeki tarihi Dörtayaklı Minare’nin önünde bu tarihi eserin korunmasına dair basın açıklaması yaparken, bütün kameraların karşısında, göstere göstere kendisini infaz ettiler. (Odamı basıp hakimlik kimliğime el koydukları, adeta yargısız infaz yaptıkları 11 Eylül 2015 tarihinden yaklaşık 2,5 ay sonra.) Hala failleri bulunamadı. Nedense olayı aydınlatabilecek bazı kamera kayıtları ve mermi çekirdekleri kayıp! Gizli tanıkların ve beyanlarının bir anda ortaya çıkması ve yeri geldiğinde de bir anda ortadan kaybolması gibi! Tahir Elçi’yi, ölümünde de yakasını bırakmadılar.. onun resmini paylaştı diye bir genç hakkında “terör propagandası yapmak”tan soruşturma açılmıştı. Buna dair tepkimi ortaya koyduğum bir blog yazısında olayların nasıl işlediğini izah etmiştim.[7]
Bazı detayları vererek; yeri geldiğinde nasıl bazı yargı mensuplarını suçlu, bazıları da bir anda masuma çıkarıldığını, sistemin nasıl işlediğini şahsi tecrübem üzerinden açmak istiyorum: – 06 Eylül 2015- Beraat kararı verdiğim Hollandalı gazeteci 6 Eylül’de Yüksekova’da gözaltına alındı,[8]
Aynı gece “Beraat kararı verenlere de gereğinin yapılacağı” şeklinde bir tehdit mesajı aldım, – 9 Eylül’de Geerdink hakkında “sınırdışı edilme” kararı alındı ve de aynı gün benim için ihraç süreci başlatıldı. – 10 Eylül 2015 Perşembe- Tahir Elçi ve Diyarbakır Barosu Yönetiminin yargılandığı davanın son celsesinde Beraat kararı verdim,[9]
Nihayet 11 Eylül Cuma günü mesai bitimine yarım saat kala (Elçi kararımdan 1 gün sonra yani) odam basıldı, hakimlik kimliğime/ bilgisayarıma/ ‘e-imza’ma el konuldu ve ihraç oldum. Onun infazından önce ben yurt dışına çıkmak zorunda kaldım, çünkü mahkememe gelen bir yazıyla da infaz edileceğim bana tebliğ olunmuştu. Kalsaydım, muhtemelen akıbetim Rahmetli Elçi gibi olacaktı… Evet, Elçi’yi öldürdüler, beni sürdüler, o gazeteciyi de sınır dışı ettiler. Dümen sularına gitmeyeceği düşünülen 4 binden fazla yargı mensubu da ihraç ve çoğu da hapiste… Ve şimdi meydan onların. Ellerinizde boya küpü, istediğinize kara çalabilirler artık, kim dur diyebilir ki?!
Mekanizmanın nasıl işlediğini ortaya koyması adına ibretliktir: Hollandalı gazeteci Frederika Geerdink, tam da Hollanda Dışişleri Bakanı’nın Ankara ziyareti esnasında tutuklanmıştı, evinde aramalar yapılmıştı. Soruşturmanın başlaması ise BİMER’e gelen şöyle bir ihbar: Böyle bir gazeteci kadının olduğu, ajan mıdır terörist midir ne olduğunun bilinmediği –dönemin başbakanı- Erdoğan’ın eşi Emine hanım hakkında bazı tweetler attığı… Tabii ki durumdan vazife çıkaran Diyarbakır Emniyeti hemen harekete geçiyor, sonra terör savcısının talebiyle ve görevli Sulh Ceza Hakiminin kararıyla işlemler başlatılıyor; gözaltılar, ev aramaları vs.. Bu yaşananlar üzerine de Hollanda Devleti olayla ilgili Türkiye’ye tarihte ilk defa nota vermiş ve gazetecinin akıbetini sorarak, kendisinin derhal salıverilmesini talep etmişti.
Bunun üzerine Türk Dışileri Bakanlığı, Hollanda’ya yazılı bir açıklama yapmış ve olayın kendileriyle bir ilgileri olmadığını, “Gülenist bazı yargı mensuplarınca bunun tezgahlandığını” ileri sürmüştü. Bu açıklama da ertesi gün televizyonların ana haberlerine konu olmuştu.. Halbuki Geerdink ile ilgili işlemlerde imzası olan hakim ve savcılar hükümete yakın bilinen, Yargıda Birlik’in üyesi yargı mensupları idi. Bunlar, halen görevde ve istekleri üzerine önemli ve güzel yerlere tayin oldular.
Kaderin cilvesi, bu Hollandalı gazetecinin dosyası benim mahkememe düşmüş, yargılamasını yapmış, bir duruşmasının da başkanlığını yapmıştım. Yaşanan bazı gerilimler ve tartışmalardan sonra nihayet beraat kararı vermiştik. Bu beraat kararına itiraz edip cezalandırılmasını talep eden ve o karara bu yönde muhalefet şerhi koyduran hakim ise halen görevde ve Ankara’da bir ağır ceza mahkemesinin başkanı. O gazetecinin beraati yönünde mütalaa veren, bundan dolayı da Başsavcı odasına çağrılıp kararından dönmesi için kendisine baskılar yapılmış ama kararından dönmemiş olan savcı ise şu an Silivri’de.. O ilkeli savcı 2 yıla yakın zamandır hapiste, mektup hakkı bile yenilerde verildi kendisine.
Her şeye rağmen beraat kararı vermiş olan şahsımın yaşadıklarını kısaca özetledim. Ama sonra, benimle İngilizce röportaj yapan bir gazeteciden öğreniyorum ki, meğer beraat diyen biz savcı ve hakimlerin başına bunlar gelirken, ihracımdan 1,5 ay sonra Türkiye hükümeti, 11 sayfa kadar tutan gerekçeli beraat kararımı Avrupa Parlamentosu’na sunarak “biz böyle de özgürlükçü kararlar veririz, sizin iddia ettiğiniz gibi Türkiye’de gazetecilere baskı ya da hapis yok” diye de rapor olarak vermişler. Bütün bunları niye anlattım: Türkiye’de şu an yargıyı ele geçiren Hükümet’in, kendi adamları üzerinden yargıyı nasıl yönlendirdiklerini, yeri geldiğinde nasıl da birileri biçerken, olayları kendi lehinde kullanmaya çalıştığını, tecrübelerden yola çıkarak göstermek istedim.
UMARIM BUNLARI DEMİRTAŞ DA OKUR
Umarım bu dediklerimi Selahattin Başkan da, onun adına işlerini takip edenler ve Tweetlerini atanlar da okur… Onlara bir hususu da hatırlatmak istiyorum; bu bahsi kapatmadan. Demirtaş’ın yargılanmasına esas teşkil eden “6-8 Ekim Olayları/ Kobani Eylemleri” ile ilgili de öğrendiğim kadarıyla ben de o içerideki hakim savcılar da suçlanmaya çalışılıyormuşuz. Size ve partinize yanlı, yumuşak davrandığımız, olaylarla ilgili yeterince tavır almadığımızdan dolayı! (Hatta seçimlerde o dönem sizlere oy verdikleri iddiasıyla da o dönemde bile adliyede tavır almalar vardı.) Şunu da diyelim: Sayın Demirtaş’ın bahsettiği hapiste dediği o savcıların hemen hepsi halen hapiste ve 2 yıldır gün yüzü görmediler. Yani sizin şu yaşadıklarınızdan haberleri bile yok. Dolayısıyla da kendilerini savunabilecek durumda da değiller. Çünkü bu insanlar, diğer 5 bine yakın hakim savcı ile birlikte “Darbe yaptıkları” gerekçesiyle suçlanıyorlar. Demirtaş’a dedikleri gibi, bu iddiaları da yersiz ve adice! Biliyorum çünkü ben de aynı şekilde suçlanıyorum ve yargılanıyorum, Diyarbakır’daki o savcı ve hakimlerle birlikte… Darbeden 1 yıl kadar önce yurt dışına çıkmış olmama, darbeden haberim bile olmamasına rağmen ben de suçlanıyorum. Diyeceğim odur ki, “at izinin it izine karıştığı” bu dönemde, güç sahiplerinin her dediğine itibar etmeyiniz.
SÖZÜ BİTİRİRKEN, FAŞİZM
Roland Barthes’in meşhur bir sözü var: “La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire”. Yani: “Faşizm, susma memnuîyeti değil, söyleme mecburiyetidir.” Bu söz, ilk olarak Yağmur Atsız’ın 80’lerin sonunda basılmış olan bloknot adlı kitabının dibacesinde göze çarpar ülkede.. Ama bu günlere gelince ancak gerçek anlamını ve mahiyetini anlamış olduk.
Hükümet, tarihte yaşanmış ve hayali sandığımız bir çok olayda olduğu gibi, faşizm konusunda denilmiş olan sözlerin, yapılmış fiillerin hepsinin uygulamasını ve yansımalarını gösterdi bize. Yakın zamanda tutuklanan ve vakfı ile birlikte hükümetin hışmına uğrayan Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul’un, tutuklanmadan önce söylediği bazı sözler gündeme geldi.[10]
Konuşmasında özetle Kuytul, hükümetin adamlarınca kendisine “Bütün bunları FETÖ yaptı demesi halinde yakasını bırakacakları” mesajının iletildiğini, buna karşı ise kendisinin “Ben şerefsiz miyim?!” tepkisini verdiğini anlatıyordu. Demek ki şu ara sistem bir de böyle işliyor. Halen hukuksuzca içeride tutulan Selahattin Demirtaş’a da neler dayatılıyor, şimdilik tam bilemiyoruz. Ama şunu gördük ki, faşizm insana susma hakkını bile vermiyor. Bu dönemin iki ağır mağduru var gördüğüm kadarıyla: Cemaatçiler ve Kürtler.
Bu dönemde o kadar ağır baskılar var ki, bir mağdur grubu diğer mağdur gruba karşı bir şeyler demeye zorlandığı vaki! Selahattin Başkan ile aramızda 1 yaş var… Ondan tam 1 yıl 8 gün önce doğmuşum. Ankara Hukuk Fakültesine de ondan 1 yıl önce girmiştim, aynı dönemlerde okuduk ve sonrasında farklı kulvarlarda hayat mücadelesi verdik. Ben mesleğinden edilmiş bir hukukçu olarak şimdi uzaklarda sil baştan bir kariyer oluşturma mücadelesindeyim. O ise, nitelikli bir hukukçu olarak yaptığı siyasetçiliğinin zirvesinde iken özgürlüğünden ve vazifesinden edildi, haklarından/ mücadelesinden edildi. Hapiste resim yapmaya başlamış, hatta çok güzel bir at resmi basına yansımıştı.
Kaderin cilvesi onunla aynı dönemde resme başlamışken, onunla aynı zamanda bir at resmi çizmiştim. Ve bunu 15 Eylül 2017 tarihinde sosyal medyada paylaşırken[11] aynen şöyle demiştim: “Yakın zamanda @hdpgenelmerkezi eşbaşkanı @hdpdemirtas in hapishanede çizdiği özgürlüğe özlem dolu at resmini görmüş ve içimi bir hüzün kaplamış, ben de bir şeyler çizmeye başlamıştım.. bu ikinci at çizimi denemem.. Son şekillerini verirken de Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine yapılan çirkin saldırı ile sarsıldım! İnsanımız hep mi böyleydi, sonradan mı insanlığını unuttu, bilemiyorum..
Ama şundan eminim ki: Zulüm ve haksızlık kimden kime gelirse gelsin ses vermeli.. Bu, şucu-bucu yapmaz onu, insan eder insan! Ve ne zaman ki sadece kendimizin ve kendimizden olanın değil de, bütün mağdurların acısına ortak olursak o zaman var oluruz ve ülke o zaman düze çıkar. Yoksa, bu nefretimizde ve kendi kanımızda boğuluruz!.. Evet Sn. Demirtaş; buradaki çizdiğim at da süvarisiz kalmış.. dönüp bakıyor geride kalanına.. umarım sen ve diğer yüz binlerce insan, işinin, görevinin başına döner ve yol alır, tam demokrasi düzleminde..”
Sözümün arkasındayım ve aynen tekrarlıyorum Selahattin Başkan! Ve senin de arkadaşlarının da sağduyu ile, gerçekleri araştırarak, diğer mazlumlara da empati yaparak hareket edeceğinizi, bu baskı döneminden bütün ezilmişlerin ortak tepkisi ile çıkma noktasında öncü olacağınızı umuyorum. Ve kitabından bir alıntı ile bitiriyorum: “Kararlı ve cesur bir şekilde yürürsen, bazen arabadan daha hızlı yol alabiliyorsun.”
[1]http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-meclisteki-dokunulmazlik-oylamasinda-surpriz-sonuc-40106555
[2]https://www.ntv.com.tr/turkiye/hdpye-teror-operasyonu-figen-yuksekdag-veselahattin-demirtastutuklandi,jSanh0QoGUC4skT1K_Leaw
[3]https://www.cnnturk.com/turkiye/diyarbakirda-hdpnin-miting-alaninda-patlama
[4]http://www.haber380.com/haber-eski-duzce-bassavcIsI-ramazan-solmaz-antalya-tayini-cIktI-10851.html
[5]https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/bekir-bozdagin-skandal-pozu-606650/
[6]https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/165526-aihm-gizli-tanik-adil-yargilamaya-aykiri
[7] https://eski1hakim.wordpress.com/2017/11/25/tahir-elci/
[8]http://www.haberturk.com/gundem/haber/1125201-hollandali-gazeteci-hakkaride-gozaltina-alindi
[9]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/365665/_Diyarbakir_Barosu_Baskani_ve_eski_yonetim_kurulu_beraat_etti_.html
[10]https://www.youtube.com/watch?v=ET8j8nnRdmE
[11]https://www.instagram.com/p/BZD9oXtgpQL/?utm_source=ig_share_sheet&igshid=17salqjnkpk58
[Ramazan Faruk Güzel] 25.5.2018 [TR724]
Eski Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi | https://twitter.com/rfguzel
Yabancı yatırımcı faiz artışını kale almadı. IMF gibi başka bir teminat çıpası konuşuluyor: Türkiye’nin krizi [Semih Ardıç]
Merkez Bankası (TCMB) 23 Mayıs’ta ‘döviz şoku’ gündemiyle acilen toplandı. Mutat toplantı tarihi olarak 7 Haziran ilan edildiği halde gece yarısından itibaren rekor üstüne rekor kıran ABD Doları 4,92 TL’yi aşmıştı.
O vakte kadar maçı tribünden seyreden TCMB faizleri yüzde 3 puan (300 baz puan) artırdı ve yüzde 16,50’ye çıkardı. Para Politikası Kurulu’nun 25 Nisan’da yaptığı yüzde 1,75’lik artış da dahil edildiğinde dört hafta içinde bankaların ağırlıklı fonlama maliyeti yüzde 4,75 artmış oldu.
MERKEZ’İN ATTIĞI MERMİ BOŞA GİTTİ. ÇÜNKÜ…
TCMB’nin elinde faiz silahından başka bir koz kalmamakla birlikte faiz hamlesindeki tutuk ve ürkek tavır başta olmak üzere diğer usûl hataları sebebiyle atılan mermilerin boşa gittiği 24 saat geçmeden anlaşıldı.
Makaleyi kaleme aldığım esnada döviz ve faiz, TCMB’nin dün aldığı karardan evvelki seviyelere tırmanmıştı.
Dolar 4,80 TL, euro 5,63 TL, sterlin 6,43 TL oldu bile.
Altının gram fiyatı 200 TL’yi geçti. İstanbul Kapalıçarşı’da çeyrek altın 336 TL’den, Cumhuriyet altını (tam) 1.328 TL’den satıldı.
Piyasa artık dolar için 4,70 TL ve üzerine şekillenecek. Diğer iktisadî birimler de buna göre şekillenecek.
Faiz hamlesine piyasa faizinin cevabı mühimdir. Maalesef orada da son artış kale alınmadı. Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti yüzde 17,38’e yükseldi. TCMB’nin acil toplantısından evvel yüzde 17,10 civarındaydı…
SON ANA KADAR HATADA ISRAR EDİLDİ
Merkez Bankası’nın hamlesinin tesiri bir gün bile sürmedi. Elbette başka bir ihtimal de kalmamıştı. Amma velakin son ana kadar hatada ısrar edildi, döviz şoku hafife alındı.
Piyasa ile inatlaşıldı, karar geç alındı. İki ay evvel alınması icap eden bir kararla piyasanın karşısına çıkan Merkez Bankası şuna yakın bir cevapla karşılaştı: “Tansiyonun düşmesi için faizi en az yüzde 20’ye çıkarmalıydın. Artık çok geç.”
Yatırım bankası Goldman Sachs, “Faiz artışının boyutu, yalnızca 25 Nisan’daki toplantıdan bu yana TL’de gerçekleşen değer kaybının ardından gerçekleşecek ek enflasyonu telafi etti.” tespiti ile piyasanın yüzde 3’lük artışı nasıl tevil ettiğini ortaya koydu.
Erdoğan, Londra ziyaretinde Bloomberg’de İngiliz yatırımcılarla bir araya gelmişti. Öğle yemeği toplantısının sert eleştirilere sahne olduğu belirtiliyor. | Foto: AFP
EN KÖTÜNÜN GERİ KALDIĞINI SÖYLEMEK İÇİN ERKEN
Yatırım danışmanı Philip Wee’nin bulunduğu DBS stratejistleri şu notu yayımladı: “Merkez’in olağanüstü toplanarak faiz artırmasıyla rekor düşük seviyeden yükselen kurun ardından TL için en kötü olanın geride kaldığı sonucuna varmak için çok erken.”
Hükûmet ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan kabul etmek istemese de piyasa son bir ayda altüst oldu. Piyasanın yeni dengeleri ile mukayese edildiğinde yüzde 16,50 faiz bile düşük kalıyor.
Faizin bu kadar sert artırıldığı günün ertesinde dövizin 20 kuruş artması da gösteriyor ki Türkiye’nin krizi sadece Merkez Bankası’nın üstesinden gelebileceği bir kriz değil.
Türkiye zannedilenden daha derin bir krizle karşı karşıya. Kimse itimat etmiyor artık Türkiye’ye.
Zira eli kolu bağlanmış, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) genel merkezinde süklüm püklüm oturan bir başkanın (Murat Çetinkaya) mevcudiyeti TCMB’nin piyasa nezdindeki son itibar kırıntılarını da çöpe attırdı.
DIE WELT GAZETESİ: TÜRKİYE IMF’NİN KAPISINI ÇALABİLİR
‘Kriz kâhini’ diye bilinen iktisatçı Nouriel Roubini, Twitter hesabında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimlerden sonra para politikasının kontrolünü ele alacağını söylemişken bu karar çok geç alındı.”
Dünyada Roubini ile aynı kanaatte olan fon yöneticisi, banka genel müdürü sayısı giderek artıyor. Hatta Türkiye’nin yakın vadede Arjantin gibi Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kapısını çalabileceği belirtiliyor.
Alman Die Welt Gazetesi, Türk Lirası’nın yılbaşından itibaren dolara mukabil yüzde 22 eridiğine dikkat çekti.
Para birimi pesonun yüzde 24 eridiği Arjantin’in IMF’den yardım istemek mecburiyetinde kaldığına dikkat çeken Die Welt’e göre Türkiye, para biriminin değer kaybetmesinin Arjantin’de olduğu gibi enflasyonu kızıştırmasından ve kredi itibarını zedelemesinden muzdarip.
Die Welt, “Türk şirketlerinin dolarla borçlanmış olması da ek bir dezavantaj. Dolar pahalandıkça özel borçlar kabarıyor ve Türkiye ekonomisi mahvoluyor. Uzmanlara bakılırsa Türkiye de sonunda Para Fonu’na sığınmak zorunda kalacak.” ifadelerini kullandı.
MARK MOBIUS’TAN TÜRKİYE İÇİN ‘BULAŞICI VİRÜS’ İMASI
Yatırımcıların her söylediğine kulak kesildiği milyarder Mark Mobius, borç krizine düçar olan Türkiye’yi ‘bulaşıcı virüs taşıyan bir hasta’ya benzetti.
Mobius, Türkiye’den gelebilecek bulaşma riski ve Arjantin ile Brezilya’nın durumu sebebiyle gelişen piyasalardan çıkışın hızlanabileceğini söyledi.
‘Hasta adam’ diye nitelendirilmek yetmezmiş gibi şimdi de Türkiye’nin başkalarına hastalık bulaştırabileceği belirtiliyor. Yatırımcılara nazikçe ‘uzak durun, dikkat karantina/tecrit’ demenin en nazik hali bu olmalı.
İnatlaşma, iltimas, yolsuzluk, iktisat bilimiyle alay edercesine beyanlarda bulunma, kibir ve israfın Türkiye’ye getirdiği durak: Bulaşıcı virüs taşıyan hasta!
BİR SENEDE 125 MİLYAR DOLAR LAZIM
Döviz ve faiz yükseldikçe borcun maliyeti de artıyor. Hâl böyle iken mevcut malî tablonun altından kalkılabilir mi?
Türkiye’yi idare edenler sermaye takviyesi olmadan bir senede 125 milyar dolar dövizi nasıl temin edeceğini de ortaya koymalı. Kemer sıkarak, hukuk devletine rücu etme taahhüdünde bulunarak ve samimi bir reform takvimi ilan ederek kaybedilen itimat bir nebze geri kazanabilirdi.
Böyle yapmak bir tarafa piyasalara ‘kibir ve inatlaşma’ şeklinde menfi bir intiba bırakılıyor. Hatta ‘seçimden sonra sizinle görüşeceğiz’ minvalinde ima yollu tehditkâr mesajlar veriliyor.
Borcu artırmaktan başka bir netice vermeyeceği belli icraatla risk primi yükseltiliyor. Bütçe açığı ve cari açık gibi ikiz açıklara çare bulmak yerine nispet yapar gibi bol kepçe seçim ekonomisine devam edilmesi açık bir meydan okuma değil de nedir?
PETROL VE DOĞALGAZ ZENGİNİ RUSYA BİLE DİZ ÇÖKTÜ
Kasada 150-200 milyar dolar döviz fazlası olsa böyle bir restleşmeden bir ihtimal kârlı çıkılabilirdi.
Rusya lideri Vladimir Putin batıdan gelen sıcak para ile girdiği muharebede döviz cephaneliğinden 250-300 milyar doları feda ederek çıkabildi. Petrol ve doğalgaz zengini Rusya bile irrasyonel kararlarının bedelini fazlasıyla ödedi ve ‘serbest piyasa’ önünde diz çöktü.
Siyasete/siyasetçiye itimat duyulmuyor ve yatırımcı önünü göremiyorsa TCMB’nin faizi artırarak piyasaya çeki düzen verme ihtimali kalmamıştır.
Türkiye’nin krizi giderek daha derin bir krize dönüşüyor. Zira malî tabloları kırmızıya dönmüş bir memlekette siyaset umut vaat etmiyor.
24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimi müteakip başlayacak devir herkes için devr-i meçhulün başlangıcı olabilir. Erdoğan’ın kazanması halinde hukuk devleti tamamen tarih olacak. Muhalefet kazandığında ise payandalarla ayakta tutulan ekonomi bir anda yıkılacak ve herkes o enkazın altında kalacak.
‘ERDOĞAN’A İNGİLTERE’DE IMF İLE ANLAŞMASI TAVSİYE EDİLDİ’ İDDİASI
Kutuplaşma ve gerilim tehdidi altındaki içtimaî yapı ve hukuk devletinin tamamen yok olma ihtimalinin doğması yatırımcının nazar-ı dikkatinden kaçmıyor.
Geçen hafta İngiltere’de dünyanın önemli fonlarının idarecileri ile bir araya gelen Erdoğan’a basına kapalı toplantıda IMF imasında bulunulduğu iddiası dolaşıyor ki bu çok yeni bir durum.
Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş dün sebepsiz yere IMF’yi telaffuz etti. Kurtulmuş, “Kimse Türkiye’ye IMF önünde diz çöktüremeyecek.” dedi ki yatırımcının bir teminat olmadan Türkiye’ye para koymayacağının yüksek sesle dile getirildiği şu günlerde bu sözlerin muhatabı yabancılar olmalı.
Daha evvel Kemal Derviş’in inşa ettiği IMF modeli vardı ve o yolda hayli reform gerçekleştirildi. Avrupa Birliği ile sıcak ve umut vaat eden münasebetlerin olması da ayrı bir teminattı. Şimdi ikisi de yok.
AB’den yana kimsenin ümidi kalmadığı için demokrasi ve hukuk kriteri aramayan, müracaatı sadece malî tablolar zaviyesinden değerlendiren IMF ihtimali daha ağır basıyor.
Böyle bir çıpa olmadan TCMB’nin faiz artışları bile çare olmayacak.
ERDOĞAN SEÇİMDEN EVVEL IMF’Yİ ZİNHAR KABUL ETMEZ
Yatırımcılara yön veren merkezlerden dile getirilen kanaatler Türkiye’nin yeni bir tercihin eşiğine geldiğini gösteriyor.
“İki tarafın tavrı malum. Kısa vadede AB çapa olamayacağına göre IMF ile anlaşın ve biz de Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu parayı getirelim.” meâlinde mesajlar verilirken Türkiye’nin iç dinamikleri böyle bir anlaşmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Erdoğan seçimden evvel zinhar böyle bir anlaşmayı kabul etmez.
Devletlerin de hayatı dairevi bir çizgide ilerliyor sanki. 10-15 senelik fasılalar halinde, “Biz bu filmi daha önce seyretmiştik.” diyor herkes.
Türkiye’nin seçime kadar daha derin bir döviz krizine sürüklenmesinden endişe edilirken siyasetteki aktörlerden seçim beyannamelerine kada hemen herşey 1990’ları hatırlatıyor.
1994 KRİZİNİN FÂİLİ İKİ İSİM YENİDEN SAHNEDE
Erdoğan’ın seçimi kazanması halinde Tansu Çiller’i başkan yardımcısı yapacağı konuşuluyor.
1994 krizinde Başbakanlık koltuğunda oturan Prof. Dr. Tansu Çiller’in sağ kolu, devrin Hazine’den mesul devlet bakanı Ayfer Yılmaz da hal-i hazırda İyi Parti’de ekonomiden mesul genel başkan yardımcısı.
İki ismin piyasa ile girdiği faiz inadının neticesinde Ocak 1994’te yüzde 13,5, Nisan ayında da yüzde 100’lük bir devalüasyon yaşanmıştı.
Meşhur 5 Nisan kararlarından sonra düna kadar ihale iptal eden Hazine piyasadan borç alabilmek için 3 aylık borçlanmaya yüzde 400 şok faiz teklif etmek mecburiyetinde kalmıştı.
Başbakan Çiller, yüzde 80-85 seviyesindeki faizi 3-5 puan aşağı bastırmak isterken yüzde 300-400 faize razı olmuştu. Geride de üç banka batmıştı.
Krizin bedeli ‘Net Aktif Vergisi’ ile şirketlere ve yeni zamlarla vatandaşa ödetilmişti. Piyasa ile inatlaşan ve Türkiye’yi büyük bir krizi sürükleyen Çiller ve Yılmaz ikilisinin vitrinde olduğu bir Türkiye’nin eninde sonunda IMF’den yardım talep edeceğini söylemek için Nobel ödüllü iktisatçı olmaya lüzum var mı?
SİSTEMDE PARA TUTMAK RİSKLİ
Rakamların anbean inip çıktığı, iki saat sonrasına dair tahminde bulunulamadığı mevcut iklimde ne desek boş! Sistemde fazla para tutmak hayli riskli.
Bedava çorba kampanyalarına kanıp tasarruflarını TL’de tutanlar ne kadar büyük bir hata yaptıklarını esefle tecrübe ediyor.
Bir misal: Bedava çorba için 3,60 TL’den 10 bin dolar bozduran birinin bugün itibarıyla 12 bin TL kur farkı zararı var. Bir başka ifade ile bir tas bedava çorba için 12 bin TL ödendi.
“Bu dönemde ne yapmamalıyız?” suâline gayet berrak bir cevap niteliğindeki ibretlik vaka fazla söze hacet bırakmıyor. Herkes kendi tedbirini almaya bakmalı ve mümkün mertebede nakitte kalmalı.
Bir husus ayan beyan ortada duruyor. Türkiye’nin krizini giderek derinleşecek.
TL’nin en sefil günlerini yaşaması o krizle yüzleşmenin ilk safhalarıdır. Bir mânâda Türkiye’de olup bitene dünyanın da gözleri açıldı.
PİYASA İLE İNATLAŞMAK GAZETECİLERİ HAPSE ATMAYA BENZEMEZ
Financial Times’ın dikkat çektiği gibi finans piyasaları, Erdoğan’ın hapse attığı bahtsız gazeteciler gibi değildir.
Erdoğan beğensin ya da beğenmesin piyasaların morale ihtiyacı vardır ve yatırımcı kendisini hukuki açıdan emniyette hissetmek ister. Bunların yolu da makul ve mutedil bir siyaset yapmaktan geçiyor.
Erdoğan, “Yok ben bildiğimi okurum. Sermayenin giriş-çıkışına vergi koyarım. Döviz hesaplarını dondururum. Sabit kur rejimine geçerim. Faizi de dilediğim gibi indiririm. Merkez Bankası’nı kendime bağlarım.” gibi imalarda bulunmaya devam edecekse Türkiye’yi IMF bile kurtaramaz.
[Semih Ardıç] 25.5.2018 [TR724]
O vakte kadar maçı tribünden seyreden TCMB faizleri yüzde 3 puan (300 baz puan) artırdı ve yüzde 16,50’ye çıkardı. Para Politikası Kurulu’nun 25 Nisan’da yaptığı yüzde 1,75’lik artış da dahil edildiğinde dört hafta içinde bankaların ağırlıklı fonlama maliyeti yüzde 4,75 artmış oldu.
MERKEZ’İN ATTIĞI MERMİ BOŞA GİTTİ. ÇÜNKÜ…
TCMB’nin elinde faiz silahından başka bir koz kalmamakla birlikte faiz hamlesindeki tutuk ve ürkek tavır başta olmak üzere diğer usûl hataları sebebiyle atılan mermilerin boşa gittiği 24 saat geçmeden anlaşıldı.
Makaleyi kaleme aldığım esnada döviz ve faiz, TCMB’nin dün aldığı karardan evvelki seviyelere tırmanmıştı.
Dolar 4,80 TL, euro 5,63 TL, sterlin 6,43 TL oldu bile.
Altının gram fiyatı 200 TL’yi geçti. İstanbul Kapalıçarşı’da çeyrek altın 336 TL’den, Cumhuriyet altını (tam) 1.328 TL’den satıldı.
Piyasa artık dolar için 4,70 TL ve üzerine şekillenecek. Diğer iktisadî birimler de buna göre şekillenecek.
Faiz hamlesine piyasa faizinin cevabı mühimdir. Maalesef orada da son artış kale alınmadı. Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti yüzde 17,38’e yükseldi. TCMB’nin acil toplantısından evvel yüzde 17,10 civarındaydı…
SON ANA KADAR HATADA ISRAR EDİLDİ
Merkez Bankası’nın hamlesinin tesiri bir gün bile sürmedi. Elbette başka bir ihtimal de kalmamıştı. Amma velakin son ana kadar hatada ısrar edildi, döviz şoku hafife alındı.
Piyasa ile inatlaşıldı, karar geç alındı. İki ay evvel alınması icap eden bir kararla piyasanın karşısına çıkan Merkez Bankası şuna yakın bir cevapla karşılaştı: “Tansiyonun düşmesi için faizi en az yüzde 20’ye çıkarmalıydın. Artık çok geç.”
Yatırım bankası Goldman Sachs, “Faiz artışının boyutu, yalnızca 25 Nisan’daki toplantıdan bu yana TL’de gerçekleşen değer kaybının ardından gerçekleşecek ek enflasyonu telafi etti.” tespiti ile piyasanın yüzde 3’lük artışı nasıl tevil ettiğini ortaya koydu.
Erdoğan, Londra ziyaretinde Bloomberg’de İngiliz yatırımcılarla bir araya gelmişti. Öğle yemeği toplantısının sert eleştirilere sahne olduğu belirtiliyor. | Foto: AFP
EN KÖTÜNÜN GERİ KALDIĞINI SÖYLEMEK İÇİN ERKEN
Yatırım danışmanı Philip Wee’nin bulunduğu DBS stratejistleri şu notu yayımladı: “Merkez’in olağanüstü toplanarak faiz artırmasıyla rekor düşük seviyeden yükselen kurun ardından TL için en kötü olanın geride kaldığı sonucuna varmak için çok erken.”
Hükûmet ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan kabul etmek istemese de piyasa son bir ayda altüst oldu. Piyasanın yeni dengeleri ile mukayese edildiğinde yüzde 16,50 faiz bile düşük kalıyor.
Faizin bu kadar sert artırıldığı günün ertesinde dövizin 20 kuruş artması da gösteriyor ki Türkiye’nin krizi sadece Merkez Bankası’nın üstesinden gelebileceği bir kriz değil.
Türkiye zannedilenden daha derin bir krizle karşı karşıya. Kimse itimat etmiyor artık Türkiye’ye.
Zira eli kolu bağlanmış, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) genel merkezinde süklüm püklüm oturan bir başkanın (Murat Çetinkaya) mevcudiyeti TCMB’nin piyasa nezdindeki son itibar kırıntılarını da çöpe attırdı.
DIE WELT GAZETESİ: TÜRKİYE IMF’NİN KAPISINI ÇALABİLİR
‘Kriz kâhini’ diye bilinen iktisatçı Nouriel Roubini, Twitter hesabında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimlerden sonra para politikasının kontrolünü ele alacağını söylemişken bu karar çok geç alındı.”
Dünyada Roubini ile aynı kanaatte olan fon yöneticisi, banka genel müdürü sayısı giderek artıyor. Hatta Türkiye’nin yakın vadede Arjantin gibi Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kapısını çalabileceği belirtiliyor.
Alman Die Welt Gazetesi, Türk Lirası’nın yılbaşından itibaren dolara mukabil yüzde 22 eridiğine dikkat çekti.
Para birimi pesonun yüzde 24 eridiği Arjantin’in IMF’den yardım istemek mecburiyetinde kaldığına dikkat çeken Die Welt’e göre Türkiye, para biriminin değer kaybetmesinin Arjantin’de olduğu gibi enflasyonu kızıştırmasından ve kredi itibarını zedelemesinden muzdarip.
Die Welt, “Türk şirketlerinin dolarla borçlanmış olması da ek bir dezavantaj. Dolar pahalandıkça özel borçlar kabarıyor ve Türkiye ekonomisi mahvoluyor. Uzmanlara bakılırsa Türkiye de sonunda Para Fonu’na sığınmak zorunda kalacak.” ifadelerini kullandı.
MARK MOBIUS’TAN TÜRKİYE İÇİN ‘BULAŞICI VİRÜS’ İMASI
Yatırımcıların her söylediğine kulak kesildiği milyarder Mark Mobius, borç krizine düçar olan Türkiye’yi ‘bulaşıcı virüs taşıyan bir hasta’ya benzetti.
Mobius, Türkiye’den gelebilecek bulaşma riski ve Arjantin ile Brezilya’nın durumu sebebiyle gelişen piyasalardan çıkışın hızlanabileceğini söyledi.
‘Hasta adam’ diye nitelendirilmek yetmezmiş gibi şimdi de Türkiye’nin başkalarına hastalık bulaştırabileceği belirtiliyor. Yatırımcılara nazikçe ‘uzak durun, dikkat karantina/tecrit’ demenin en nazik hali bu olmalı.
İnatlaşma, iltimas, yolsuzluk, iktisat bilimiyle alay edercesine beyanlarda bulunma, kibir ve israfın Türkiye’ye getirdiği durak: Bulaşıcı virüs taşıyan hasta!
BİR SENEDE 125 MİLYAR DOLAR LAZIM
Döviz ve faiz yükseldikçe borcun maliyeti de artıyor. Hâl böyle iken mevcut malî tablonun altından kalkılabilir mi?
Türkiye’yi idare edenler sermaye takviyesi olmadan bir senede 125 milyar dolar dövizi nasıl temin edeceğini de ortaya koymalı. Kemer sıkarak, hukuk devletine rücu etme taahhüdünde bulunarak ve samimi bir reform takvimi ilan ederek kaybedilen itimat bir nebze geri kazanabilirdi.
Böyle yapmak bir tarafa piyasalara ‘kibir ve inatlaşma’ şeklinde menfi bir intiba bırakılıyor. Hatta ‘seçimden sonra sizinle görüşeceğiz’ minvalinde ima yollu tehditkâr mesajlar veriliyor.
Borcu artırmaktan başka bir netice vermeyeceği belli icraatla risk primi yükseltiliyor. Bütçe açığı ve cari açık gibi ikiz açıklara çare bulmak yerine nispet yapar gibi bol kepçe seçim ekonomisine devam edilmesi açık bir meydan okuma değil de nedir?
PETROL VE DOĞALGAZ ZENGİNİ RUSYA BİLE DİZ ÇÖKTÜ
Kasada 150-200 milyar dolar döviz fazlası olsa böyle bir restleşmeden bir ihtimal kârlı çıkılabilirdi.
Rusya lideri Vladimir Putin batıdan gelen sıcak para ile girdiği muharebede döviz cephaneliğinden 250-300 milyar doları feda ederek çıkabildi. Petrol ve doğalgaz zengini Rusya bile irrasyonel kararlarının bedelini fazlasıyla ödedi ve ‘serbest piyasa’ önünde diz çöktü.
Siyasete/siyasetçiye itimat duyulmuyor ve yatırımcı önünü göremiyorsa TCMB’nin faizi artırarak piyasaya çeki düzen verme ihtimali kalmamıştır.
Türkiye’nin krizi giderek daha derin bir krize dönüşüyor. Zira malî tabloları kırmızıya dönmüş bir memlekette siyaset umut vaat etmiyor.
24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimi müteakip başlayacak devir herkes için devr-i meçhulün başlangıcı olabilir. Erdoğan’ın kazanması halinde hukuk devleti tamamen tarih olacak. Muhalefet kazandığında ise payandalarla ayakta tutulan ekonomi bir anda yıkılacak ve herkes o enkazın altında kalacak.
‘ERDOĞAN’A İNGİLTERE’DE IMF İLE ANLAŞMASI TAVSİYE EDİLDİ’ İDDİASI
Kutuplaşma ve gerilim tehdidi altındaki içtimaî yapı ve hukuk devletinin tamamen yok olma ihtimalinin doğması yatırımcının nazar-ı dikkatinden kaçmıyor.
Geçen hafta İngiltere’de dünyanın önemli fonlarının idarecileri ile bir araya gelen Erdoğan’a basına kapalı toplantıda IMF imasında bulunulduğu iddiası dolaşıyor ki bu çok yeni bir durum.
Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş dün sebepsiz yere IMF’yi telaffuz etti. Kurtulmuş, “Kimse Türkiye’ye IMF önünde diz çöktüremeyecek.” dedi ki yatırımcının bir teminat olmadan Türkiye’ye para koymayacağının yüksek sesle dile getirildiği şu günlerde bu sözlerin muhatabı yabancılar olmalı.
Daha evvel Kemal Derviş’in inşa ettiği IMF modeli vardı ve o yolda hayli reform gerçekleştirildi. Avrupa Birliği ile sıcak ve umut vaat eden münasebetlerin olması da ayrı bir teminattı. Şimdi ikisi de yok.
AB’den yana kimsenin ümidi kalmadığı için demokrasi ve hukuk kriteri aramayan, müracaatı sadece malî tablolar zaviyesinden değerlendiren IMF ihtimali daha ağır basıyor.
Böyle bir çıpa olmadan TCMB’nin faiz artışları bile çare olmayacak.
ERDOĞAN SEÇİMDEN EVVEL IMF’Yİ ZİNHAR KABUL ETMEZ
Yatırımcılara yön veren merkezlerden dile getirilen kanaatler Türkiye’nin yeni bir tercihin eşiğine geldiğini gösteriyor.
“İki tarafın tavrı malum. Kısa vadede AB çapa olamayacağına göre IMF ile anlaşın ve biz de Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu parayı getirelim.” meâlinde mesajlar verilirken Türkiye’nin iç dinamikleri böyle bir anlaşmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Erdoğan seçimden evvel zinhar böyle bir anlaşmayı kabul etmez.
Devletlerin de hayatı dairevi bir çizgide ilerliyor sanki. 10-15 senelik fasılalar halinde, “Biz bu filmi daha önce seyretmiştik.” diyor herkes.
Türkiye’nin seçime kadar daha derin bir döviz krizine sürüklenmesinden endişe edilirken siyasetteki aktörlerden seçim beyannamelerine kada hemen herşey 1990’ları hatırlatıyor.
1994 KRİZİNİN FÂİLİ İKİ İSİM YENİDEN SAHNEDE
Erdoğan’ın seçimi kazanması halinde Tansu Çiller’i başkan yardımcısı yapacağı konuşuluyor.
1994 krizinde Başbakanlık koltuğunda oturan Prof. Dr. Tansu Çiller’in sağ kolu, devrin Hazine’den mesul devlet bakanı Ayfer Yılmaz da hal-i hazırda İyi Parti’de ekonomiden mesul genel başkan yardımcısı.
İki ismin piyasa ile girdiği faiz inadının neticesinde Ocak 1994’te yüzde 13,5, Nisan ayında da yüzde 100’lük bir devalüasyon yaşanmıştı.
Meşhur 5 Nisan kararlarından sonra düna kadar ihale iptal eden Hazine piyasadan borç alabilmek için 3 aylık borçlanmaya yüzde 400 şok faiz teklif etmek mecburiyetinde kalmıştı.
Başbakan Çiller, yüzde 80-85 seviyesindeki faizi 3-5 puan aşağı bastırmak isterken yüzde 300-400 faize razı olmuştu. Geride de üç banka batmıştı.
Krizin bedeli ‘Net Aktif Vergisi’ ile şirketlere ve yeni zamlarla vatandaşa ödetilmişti. Piyasa ile inatlaşan ve Türkiye’yi büyük bir krizi sürükleyen Çiller ve Yılmaz ikilisinin vitrinde olduğu bir Türkiye’nin eninde sonunda IMF’den yardım talep edeceğini söylemek için Nobel ödüllü iktisatçı olmaya lüzum var mı?
SİSTEMDE PARA TUTMAK RİSKLİ
Rakamların anbean inip çıktığı, iki saat sonrasına dair tahminde bulunulamadığı mevcut iklimde ne desek boş! Sistemde fazla para tutmak hayli riskli.
Bedava çorba kampanyalarına kanıp tasarruflarını TL’de tutanlar ne kadar büyük bir hata yaptıklarını esefle tecrübe ediyor.
Bir misal: Bedava çorba için 3,60 TL’den 10 bin dolar bozduran birinin bugün itibarıyla 12 bin TL kur farkı zararı var. Bir başka ifade ile bir tas bedava çorba için 12 bin TL ödendi.
“Bu dönemde ne yapmamalıyız?” suâline gayet berrak bir cevap niteliğindeki ibretlik vaka fazla söze hacet bırakmıyor. Herkes kendi tedbirini almaya bakmalı ve mümkün mertebede nakitte kalmalı.
Bir husus ayan beyan ortada duruyor. Türkiye’nin krizini giderek derinleşecek.
TL’nin en sefil günlerini yaşaması o krizle yüzleşmenin ilk safhalarıdır. Bir mânâda Türkiye’de olup bitene dünyanın da gözleri açıldı.
PİYASA İLE İNATLAŞMAK GAZETECİLERİ HAPSE ATMAYA BENZEMEZ
Financial Times’ın dikkat çektiği gibi finans piyasaları, Erdoğan’ın hapse attığı bahtsız gazeteciler gibi değildir.
Erdoğan beğensin ya da beğenmesin piyasaların morale ihtiyacı vardır ve yatırımcı kendisini hukuki açıdan emniyette hissetmek ister. Bunların yolu da makul ve mutedil bir siyaset yapmaktan geçiyor.
Erdoğan, “Yok ben bildiğimi okurum. Sermayenin giriş-çıkışına vergi koyarım. Döviz hesaplarını dondururum. Sabit kur rejimine geçerim. Faizi de dilediğim gibi indiririm. Merkez Bankası’nı kendime bağlarım.” gibi imalarda bulunmaya devam edecekse Türkiye’yi IMF bile kurtaramaz.
[Semih Ardıç] 25.5.2018 [TR724]
Süfyaniyet çağına Hendek’ten bakmak [Emine Eroğlu]
Ne çok bugüne dair Hendek. Ne çok bize dair…
Gayz ve nefrette yekâhenk, “kimi bilmem ne belâ,” her çeşit düşmanın hücumunu durduran, meşru bir savunma hattı.
İyilikle kötülüğün arasını ayıran barışçıl bir sınır çizgisi.
En mahir süvarinin geçemeyeceği kadar geniş Atıyla düşenin çıkamayacağı kadar derin… Aşmaya kalkanların su-i akıbetlerine tarihin tanıklık ettiği/edeceği parlak bir kader levhası. Şiddetten başka mücadele metodu bilmeyenler için sürpriz bir karşılama.
Az ve zayıf masumların çok ve mütecaviz zalimlere karşı strateji zaferi.
Bir müminin Allah yolunda feda edebileceği şeylerin nihayet hududu.
Dişini sıkıp sabretmenin Everest’i.
Allah Resulü aleyhisselatü vesselamın kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara verdiği bir taktik dersi.
Şerrin hücumuna karşı bir sedd-i Zülkarneyn inşa yöntemi.
YOKLUĞU PAYLAŞMAK
Ne muhteşemdi o hendekte kazılmış birer arşınlık payı olması üç bin sahabenin. Kimsenin nasipsiz kalmaması.
Onarlı guruplar halinde ve bir yarış havası içinde, yılmadan ve yorulmadan, elbirliği ile çalışmaları.
Çileyi paylaşmaları.
Düşmanın gücünden ve çokluğundan korkmamaları. Ümitsizliğe düşmemeleri. Durup beklememeleri.
Sınırlarını zorlasalar da, tüm kaynaklarını tüketseler de yokluğa ve yoksunluğa takılmamaları. Ahd ü peymanlarını bir koro halinde yenileyip durmaları:
“Bizler o kimseleriz ki, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) biat ettik. Hayatta kaldığımız sürece cihad edeceğiz.”
ONLARA ÖYLE YOKSULLUK VE SIKINTI DOKUNMUŞTU Kİ!..
İnananların tecrübe ettikleri sıkıntı ve mihnetler ağırdı.
Aç ve susuzlardı. Az ve teçhizatsız…
Malları ve mülkleri, yerleri ve yurtları kendilerini “bir hamlede” yok etmeye gelen bu zalimler tarafından gasp edilmişti.
Şerde ittifak etmiş deniz gibi bir düşman ordusu karşısında yapayalnızlardı.
Aralarında anlaşma olmasına rağmen, Kureyzaoğullarının ağır bir ihanetine uğramışlardı. Üstelik düşmanları, zorda kalınca kadın ve çocuklara saldırmayı planlayacak kadar ilkesiz ve insaniyetsizdi.
Kendi içlerindeki münafıkları kontrol altında tutmaları ve fitnenin yayılmasına izin vermemeleri gerekiyordu.
İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar çoktan ayrışmış,
“Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.” diyorlardı. (Ahzab, 12) İçlerinden bazıları örgütlenmiş gibi: “Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün!” diyerek müminlerin kuvve-i maneviyelerini kırmaya çalışıyor, bazıları da peygamberden: “Evlerimiz düşmana açıktır.” gibi bahanelerle izin isteyip kenara çekiliyorlardı.
Cevher cürüfatından ayrıştırılıyor, “malları ve canlarıyla cihad edenler”in dereceleri ortaya çıkarılıyordu.
SEKİNE İNDİR ÜZERİMİZE!
“Zülzilû” tabiriyle anlatıyordu Kur’ân-ı Kerim, yaşadıkları sarsıntıyı:
“Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler.” (Bakara, 214)
Olmakla ölmek arasında bir yerde, bıçak sırtında duruyorlardı. Kıpırdayacak yerleri yoktu. “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümid edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. (Nisa, 104) diye teselli ediyordu Rableri onları.
Müminlerin ümid edip müşriklerin edemeyecekleri şeylerin başında geliyordu sekine. İlahi bir teyid gibi yüreklerine iniyor, ruhlarına sükunet veriyordu.
O nasıl bir vakar ve doygunluk haliyse:
”Allahım!” diyorlardı, “Kasem olsun Sen olmasaydın, biz asla hidayete eremezdik. Tasadduk edemez, namaz kılamazdık.
Sekine indir üzerimize! Ve eğer düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl.”
DÜŞMANLIKTA DOST OLANLAR
Müminler ne denli sakin, kararlı ve huzurluysa muhatapları da o kadar huzursuz, endişeli ve telaşlıydı.
Bu savaşa, kendilerinden gayet emin olarak gelmiş, Müslümanların işini bitirip vakit kaybetmeden geri dönmeyi hedeflemişlerdi.
Fakat işler umdukları gibi gitmedi.
Hakikate düşmanlık üzerine kurulu “sun’i ittifak”, süreç uzadıkça gevşeyip çözülmeye başladı. Çatışmalar çoğaldı. Gerilim arttı.
Başlangıçta lehlerine görünen bütün şartlar aleyhlerine döndü.
Yirmi dört bin kişilik bir orduyu doyurma maliyeti müttefik liderlerin boyunu aşmaya, rüzgarlar tersten esmeye başladı.
Kadınların sığınağına yapmayı planladıkları haince saldırı da Hazreti Safiyye’nin cesaret ve zekası sayesinde çöktü.
SARP YOKUŞU AŞMAK
Ve sonunda olan oldu..
Müşrikler, ordularını toplayıp hüsran içinde gerisin geri döndüler. Efendimiz aleyhisselatü vesselam, ”Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar gelemeyecekler.” diye buyurdu.
Sarp yokuş aşılmıştı artık. Zaman ve hadiseler Allah Resulünü (as) tasdik edecekti.
O gün de, bugün de…
Hendek’te Sahabe Efendilerimiz savaşmayarak savaştılar. Kan dökmeyerek galip geldiler. Sebeplere riayet ederek tevekkül ettiler.
Sabrın her çeşidiyle direnç gösterdiler. Sabit kadem oldular.
Bize, Efendimiz’in etrafında kenetlenerek zulme karşı mücadele etmeyi, bir savunma harbinin içinde binler zafer kazanmayı öğrettiler.
Rabbimiz bizi onların izinden ayırmasın!..
[Emine Eroğlu] 25.5.2018 [TR724]
Gayz ve nefrette yekâhenk, “kimi bilmem ne belâ,” her çeşit düşmanın hücumunu durduran, meşru bir savunma hattı.
İyilikle kötülüğün arasını ayıran barışçıl bir sınır çizgisi.
En mahir süvarinin geçemeyeceği kadar geniş Atıyla düşenin çıkamayacağı kadar derin… Aşmaya kalkanların su-i akıbetlerine tarihin tanıklık ettiği/edeceği parlak bir kader levhası. Şiddetten başka mücadele metodu bilmeyenler için sürpriz bir karşılama.
Az ve zayıf masumların çok ve mütecaviz zalimlere karşı strateji zaferi.
Bir müminin Allah yolunda feda edebileceği şeylerin nihayet hududu.
Dişini sıkıp sabretmenin Everest’i.
Allah Resulü aleyhisselatü vesselamın kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara verdiği bir taktik dersi.
Şerrin hücumuna karşı bir sedd-i Zülkarneyn inşa yöntemi.
YOKLUĞU PAYLAŞMAK
Ne muhteşemdi o hendekte kazılmış birer arşınlık payı olması üç bin sahabenin. Kimsenin nasipsiz kalmaması.
Onarlı guruplar halinde ve bir yarış havası içinde, yılmadan ve yorulmadan, elbirliği ile çalışmaları.
Çileyi paylaşmaları.
Düşmanın gücünden ve çokluğundan korkmamaları. Ümitsizliğe düşmemeleri. Durup beklememeleri.
Sınırlarını zorlasalar da, tüm kaynaklarını tüketseler de yokluğa ve yoksunluğa takılmamaları. Ahd ü peymanlarını bir koro halinde yenileyip durmaları:
“Bizler o kimseleriz ki, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) biat ettik. Hayatta kaldığımız sürece cihad edeceğiz.”
ONLARA ÖYLE YOKSULLUK VE SIKINTI DOKUNMUŞTU Kİ!..
İnananların tecrübe ettikleri sıkıntı ve mihnetler ağırdı.
Aç ve susuzlardı. Az ve teçhizatsız…
Malları ve mülkleri, yerleri ve yurtları kendilerini “bir hamlede” yok etmeye gelen bu zalimler tarafından gasp edilmişti.
Şerde ittifak etmiş deniz gibi bir düşman ordusu karşısında yapayalnızlardı.
Aralarında anlaşma olmasına rağmen, Kureyzaoğullarının ağır bir ihanetine uğramışlardı. Üstelik düşmanları, zorda kalınca kadın ve çocuklara saldırmayı planlayacak kadar ilkesiz ve insaniyetsizdi.
Kendi içlerindeki münafıkları kontrol altında tutmaları ve fitnenin yayılmasına izin vermemeleri gerekiyordu.
İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar çoktan ayrışmış,
“Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.” diyorlardı. (Ahzab, 12) İçlerinden bazıları örgütlenmiş gibi: “Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün!” diyerek müminlerin kuvve-i maneviyelerini kırmaya çalışıyor, bazıları da peygamberden: “Evlerimiz düşmana açıktır.” gibi bahanelerle izin isteyip kenara çekiliyorlardı.
Cevher cürüfatından ayrıştırılıyor, “malları ve canlarıyla cihad edenler”in dereceleri ortaya çıkarılıyordu.
SEKİNE İNDİR ÜZERİMİZE!
“Zülzilû” tabiriyle anlatıyordu Kur’ân-ı Kerim, yaşadıkları sarsıntıyı:
“Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler.” (Bakara, 214)
Olmakla ölmek arasında bir yerde, bıçak sırtında duruyorlardı. Kıpırdayacak yerleri yoktu. “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümid edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. (Nisa, 104) diye teselli ediyordu Rableri onları.
Müminlerin ümid edip müşriklerin edemeyecekleri şeylerin başında geliyordu sekine. İlahi bir teyid gibi yüreklerine iniyor, ruhlarına sükunet veriyordu.
O nasıl bir vakar ve doygunluk haliyse:
”Allahım!” diyorlardı, “Kasem olsun Sen olmasaydın, biz asla hidayete eremezdik. Tasadduk edemez, namaz kılamazdık.
Sekine indir üzerimize! Ve eğer düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl.”
DÜŞMANLIKTA DOST OLANLAR
Müminler ne denli sakin, kararlı ve huzurluysa muhatapları da o kadar huzursuz, endişeli ve telaşlıydı.
Bu savaşa, kendilerinden gayet emin olarak gelmiş, Müslümanların işini bitirip vakit kaybetmeden geri dönmeyi hedeflemişlerdi.
Fakat işler umdukları gibi gitmedi.
Hakikate düşmanlık üzerine kurulu “sun’i ittifak”, süreç uzadıkça gevşeyip çözülmeye başladı. Çatışmalar çoğaldı. Gerilim arttı.
Başlangıçta lehlerine görünen bütün şartlar aleyhlerine döndü.
Yirmi dört bin kişilik bir orduyu doyurma maliyeti müttefik liderlerin boyunu aşmaya, rüzgarlar tersten esmeye başladı.
Kadınların sığınağına yapmayı planladıkları haince saldırı da Hazreti Safiyye’nin cesaret ve zekası sayesinde çöktü.
SARP YOKUŞU AŞMAK
Ve sonunda olan oldu..
Müşrikler, ordularını toplayıp hüsran içinde gerisin geri döndüler. Efendimiz aleyhisselatü vesselam, ”Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar gelemeyecekler.” diye buyurdu.
Sarp yokuş aşılmıştı artık. Zaman ve hadiseler Allah Resulünü (as) tasdik edecekti.
O gün de, bugün de…
Hendek’te Sahabe Efendilerimiz savaşmayarak savaştılar. Kan dökmeyerek galip geldiler. Sebeplere riayet ederek tevekkül ettiler.
Sabrın her çeşidiyle direnç gösterdiler. Sabit kadem oldular.
Bize, Efendimiz’in etrafında kenetlenerek zulme karşı mücadele etmeyi, bir savunma harbinin içinde binler zafer kazanmayı öğrettiler.
Rabbimiz bizi onların izinden ayırmasın!..
[Emine Eroğlu] 25.5.2018 [TR724]
Dolar ve Egokrat [Ahmet Dönmez]
Dolar su sayacı gibi hareket ederken bu seçimde bir kez daha göreceğiz bunu…
Neyi mi?
Egokrat’ı…
Toplumu kendi vücudunda temsil eden, topyekün bir halkın kendisinde cisim bulduğu diktatör şahsiyeti…
Hani Avrupa Yakası dizisindeki Burhan Altıntop’un, “Ben aslında yoğum, ben senin süper egonum” dediği sahne vardı ya… Meşhur. İşte ona benzer bir şey.
Tek farkı, güldürmemesi.
****
Mesela dolar kuru zembereğinden boşalmış gibi fırlıyor mu?
Hiç bir şey onun hatası ya da beceriksizliği neticesinde değildir. Fevkalbeşer Ulu Reis her şeyi tastamam ve mükemmelen yapmıştır da dış mihraklar, darbeciler, teröristler, şer ittifakları ve hepsinin medarında bir ‘üst akıl’, güçlenen Türkiye’ye yine bir tuzak peşindedir.
Gezi’de denemişler, başaramamışlardır.
17-25’te denemişler, başaramamışlardır.
15 Temmuz’da denemişler, yine başaramamışlardır.
Millet hiçbirine geçit vermemiştir.
Şimdi bu kez de ekonomik bir saldırı başlatmış, dolar olup yağmaktadırlar.
Neden?
Tek bir kişi için: Recep Tayyip Erdoğan.
O ve onunla bütünleşmiş Türk milletinin dünyaya hükmetmesini engelleyebilmek için.
Elbette millet buna da izin vermeyecektir.
****
Son dönemde Donald Trump için kullanılınca popülerleşti bu ‘Egokrat’ kavramı.
Aslında Stalin karşıtı Rus yazar Aleksandr Soljenitsin’e aitti. Onu alıp geliştiren Fransız politik felsefecisi Claude Lefort oldu. ‘Demokratik Buluş: Totaliter Egemenliğin Sınırları’ isimli kitabında genişçe anlatır bu olguyu.
Lider ve partisinin sadece bir siyasi örgütlenme olmaktan çıkıp adeta insanları enkarne eden mitsel bir varlığa dönüştüğü durumlar için kullanır.
Egokrat, halkla özdeşleşen ve diktatöryasını halka onaylatan lider tipidir. Aslında herkes gibi başlamıştır. Fakat zamanla şişip kainata sığmaz hale gelen egosunu toplumla bütünleşleştirir. Halkı, kendi egosu içerisinde eritir, özümser. Halkla birlikte vardır. Halkı da partiyi de devleti de o temsil eder. Hatta bundan çok daha ilerisi vardır. “Doğru” ve “yanlış”ın ölçütü de odur. Onun yaptıkları doğru, yapmaktan kaçındıkları yanlıştır. Söyledikleri doğru, reddettikleri yanlıştır. Sevdikleri sevilecek şeylerdir, sevmedikleri murdardır.
Velev ki dün söylediklerinin bugün yüzseksen derece zıddını söylüyor olsa bile hem dünkü söyledikleri doğrudur hem bugünküler. Çünkü zamanın şartları içerisinde o gün onu söylemesi gerekiyordur, bugün de bunu… Arada bir çelişki yoktur. O ne yapıyorsa en güzelini, en doğrusunu yapıyordur. Hakkın ve doğrunun yegane temsilcisidir.
****
Şimdi siz böyle bir şahsiyetin kendini ‘seçime’ soktuğunu tahayyül edebilir misiniz? Yani demokratik, serbest, adil bir seçim olacak ve bizim Egokrat kendini ‘diğerleri’ ile eşit bir rekabete sokacak, öyle mi?
İşte biz bu 24 Haziran seçiminde totalitarizme ne kadar yaklaştığımızı bu yönüyle bir daha test edeceğiz. Diktatörün kendini belli bir halk kesimiyle ne derece özdeşleştirdiğini, bir ‘önder’, bir ‘Reis’ haline gelip gelmediğini göreceğiz. Bakalım ekonomi onu yıkabiliyor mu yoksa halkı onun etrafında daha da kenetliyor mu?
****
Bir ara Ulu Reis’e rakip olacağı konuşulan Abdullah Gül’ün, merhum RP’li bakan Cevat Ayhan’ın cenazesinde yaşadıklarını hatırlayın. ‘Ağzı dualı-eli Rabialı’ aksakallı bir hacı amcamız, cami avlusunda eski Cumhurbaşkanı’na, “Vatana hainlik yapanlarla işbirliği yapıyorsun. Reisime hainlik yaptın” diye bağırmıştı. Gözaltına alınan bu kişi, polis aracına götürülürken de “Reisime ihanet ettiği için bağırdım” diyordu.
İçi rahattı. Yaptığından hoşnuttu. Bu sayede Reis’ine, vatanına, dinine, milletine hizmet etmişti. Artık bu davada bir tırnak çentiği kadar da olsa onun da payı vardı. Çünkü Reis, din, vatan, millet birbirinden ayrılamaz tek bir kimliktir onun için. Ve o amcamız da kendi nevi şahsına münhasır bir ferd-i vahit değildir. Milyonların duygularına tercüman olmuştur. Ha Kürtaj Dede ha bu amcadır… Bu isimleri ve figürleri sabaha kadar da uzatabilirsiniz.
****
Siz diyeceksiniz ki “E bu Cumhurbaşkanı yalan söylüyor, halkı aldatıyor!”
Evet, yalan söylüyor. Bariz yalan söylüyor. Göstere göstere, bağıra bağıra hem de…
Doğru. Ama kime göre?
Bunu söyleyenler zaten asıl bünyenin reddettiği, ‘dış güçlere uşak olmuş hainler’ değil mi?
****
Dolar yükseliyor; dış güçler yüzünden.
Dolar düşüyor, Erdoğan sayesinde…
Sonra Reis dünya finans merkezinde akıllara zarar bir konuşma yapıyor ve dolar fırlıyor; tık yok. Yine de ‘dış güçler’…
O çözüm sürecini başlatırsa barışsever, masayı devirirse vatansever..
‘Analar ağlamasın’ derken yufka yürekli, ‘Bize daha çok şehit kanı lazım’ derken aslan yürekli…
‘One minute’ derse ‘Gördünüz mü erkeği?’; ‘Bana mı sordunuz!’ derse politikanın gereği…
Oğlunun gemisi İsrail’e yük taşırsa ‘ticaret’; damadı Türkiye üzerinden petrol taşırsa ‘dış ticaret’…
Babaları İsrail’e seçim öncesi ‘babalanırsa’ da ‘ümmetin lideri’…
Kudüs’ü başkent kabul eden anlaşmayı imzalarsa; ‘bir bildiği vardır’…
ABD’nin Kudüs kararını BM’ye getirirse ; ‘Reis beşten büyüktür’…
****
Malezya’da eski başbakan Rezzak’ın evinden kasa kasa paralar, mücevherler çıkınca halk sokaklara dökülür; bizde ‘çalıyor ama çalışıyor’, ‘Yedirmeyiz’ denilerek kefenler giyilir.
Çünkü o normal, sıradan bir siyasetçi değildir. Partisi de herhangi bir siyasi parti değildir. O ‘göklerden gelen bir karar’dır.
“Türkiye’de yüzlerce siyasi parti, genel başkan geldi geçti… Seçildiler; seçim kaybettiler… Yönettiler; devrildiler… Bunun ne farkı var?” diyemezsiniz.
O seçilmiş kişidir.
O giderse devlet yıkılır.
O düşerse Mekke düşer, Medine düşer, Gazze düşer, Saraybosna düşer, Myanmar düşer…
****
Dolar’ın 5’i test etmesi sonrası Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Erem Şentürk, “24 Haziran’a kadar doları değil 5 lira, 100 yapmasanız köpeksiniz lan. Hadi bakalım!!! Sonuna kadar Erdoğan” twiti attı.
Yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü YaşarHacısalihoğlu, “Dolar terörü ile karşı karşıyayız” dedi.
Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, “FETO’nün patronları ve içerideki ortakları Türkiye’ye büyük ekonomik saldırı başlattı. 17/25 Aralık, 15 Temmuz benzeri bir müdahale bu. 24 Haziran için planlanmış bir ekonomik darbe girişimi. Dış müdahale bu, iç politika konusu değil, uyanın!” diye haykırdı. Modern Halide Edip… Ona göre, “Avrupa, ABD, İsrail, BAE ‘Erdoğan’ı devir, Türkiye’yi durdur’ projesi uyguluyordur. Bizim muhalefet de onlara alkış tutuyordur.” Oysa herkesin ve hepimizin, “müslümanlık için, vatanseverlik için bin yıllık cephede, Erdoğan’ın arkasında toplanması gerekmektedir.” Zira “Alpaslan’ın, Kılıçarslan’ın Selahaddin’in yoludur bu…”
****
“Yahu sizin Kılıçarslan’ın saçma sapan politikaları, ebleh açıklamaları, hukuksuzlukları, hırsızlıkları, arsızlıkları, israfı yüzünden bu oldu” deseniz de bir karşılığı yok. Kaçak Saray’ın sadece 13 günlük masrafı ile bütün şeker fabrikaları kurtarılabiliyordur ama bizim Alpaslan’a az biledir.
Sokakta AKP seçmeni ile yapılan röportajlarda hepsinin ortak görüşü böyledir.
Ha Kürtaj dede ha gazeteci İbrahim Karagül…
Ha Gül’e ‘hain’ diyen dede ha da rektör Yaşar Hacısalihoğlu…
Ama durum bu.
***
Erdoğan bir ‘Egokrat’ olarak toplumla örtüşmeye devam ettiği müddetçe, ‘göklerden’ bir türlü yere inmediği müddetçe, bir Alpaslan bir Kılıçaslan bir Abdülhamit değil de sadece ve sadece bir Recep Tayyip Erdoğan olarak görülmediği müddetçe bu değişmeyecek.
Ne zaman üzerindeki bu görünmez yaldızlar, apoletler dökülür; kralın gerçekten de çırılçıplak olduğu anlaşılırsa ancak o zaman kaybedebilir.
[Ahmet Dönmez] 25.5.2018 [TR724]
Neyi mi?
Egokrat’ı…
Toplumu kendi vücudunda temsil eden, topyekün bir halkın kendisinde cisim bulduğu diktatör şahsiyeti…
Hani Avrupa Yakası dizisindeki Burhan Altıntop’un, “Ben aslında yoğum, ben senin süper egonum” dediği sahne vardı ya… Meşhur. İşte ona benzer bir şey.
Tek farkı, güldürmemesi.
****
Mesela dolar kuru zembereğinden boşalmış gibi fırlıyor mu?
Hiç bir şey onun hatası ya da beceriksizliği neticesinde değildir. Fevkalbeşer Ulu Reis her şeyi tastamam ve mükemmelen yapmıştır da dış mihraklar, darbeciler, teröristler, şer ittifakları ve hepsinin medarında bir ‘üst akıl’, güçlenen Türkiye’ye yine bir tuzak peşindedir.
Gezi’de denemişler, başaramamışlardır.
17-25’te denemişler, başaramamışlardır.
15 Temmuz’da denemişler, yine başaramamışlardır.
Millet hiçbirine geçit vermemiştir.
Şimdi bu kez de ekonomik bir saldırı başlatmış, dolar olup yağmaktadırlar.
Neden?
Tek bir kişi için: Recep Tayyip Erdoğan.
O ve onunla bütünleşmiş Türk milletinin dünyaya hükmetmesini engelleyebilmek için.
Elbette millet buna da izin vermeyecektir.
****
Son dönemde Donald Trump için kullanılınca popülerleşti bu ‘Egokrat’ kavramı.
Aslında Stalin karşıtı Rus yazar Aleksandr Soljenitsin’e aitti. Onu alıp geliştiren Fransız politik felsefecisi Claude Lefort oldu. ‘Demokratik Buluş: Totaliter Egemenliğin Sınırları’ isimli kitabında genişçe anlatır bu olguyu.
Lider ve partisinin sadece bir siyasi örgütlenme olmaktan çıkıp adeta insanları enkarne eden mitsel bir varlığa dönüştüğü durumlar için kullanır.
Egokrat, halkla özdeşleşen ve diktatöryasını halka onaylatan lider tipidir. Aslında herkes gibi başlamıştır. Fakat zamanla şişip kainata sığmaz hale gelen egosunu toplumla bütünleşleştirir. Halkı, kendi egosu içerisinde eritir, özümser. Halkla birlikte vardır. Halkı da partiyi de devleti de o temsil eder. Hatta bundan çok daha ilerisi vardır. “Doğru” ve “yanlış”ın ölçütü de odur. Onun yaptıkları doğru, yapmaktan kaçındıkları yanlıştır. Söyledikleri doğru, reddettikleri yanlıştır. Sevdikleri sevilecek şeylerdir, sevmedikleri murdardır.
Velev ki dün söylediklerinin bugün yüzseksen derece zıddını söylüyor olsa bile hem dünkü söyledikleri doğrudur hem bugünküler. Çünkü zamanın şartları içerisinde o gün onu söylemesi gerekiyordur, bugün de bunu… Arada bir çelişki yoktur. O ne yapıyorsa en güzelini, en doğrusunu yapıyordur. Hakkın ve doğrunun yegane temsilcisidir.
****
Şimdi siz böyle bir şahsiyetin kendini ‘seçime’ soktuğunu tahayyül edebilir misiniz? Yani demokratik, serbest, adil bir seçim olacak ve bizim Egokrat kendini ‘diğerleri’ ile eşit bir rekabete sokacak, öyle mi?
İşte biz bu 24 Haziran seçiminde totalitarizme ne kadar yaklaştığımızı bu yönüyle bir daha test edeceğiz. Diktatörün kendini belli bir halk kesimiyle ne derece özdeşleştirdiğini, bir ‘önder’, bir ‘Reis’ haline gelip gelmediğini göreceğiz. Bakalım ekonomi onu yıkabiliyor mu yoksa halkı onun etrafında daha da kenetliyor mu?
****
Bir ara Ulu Reis’e rakip olacağı konuşulan Abdullah Gül’ün, merhum RP’li bakan Cevat Ayhan’ın cenazesinde yaşadıklarını hatırlayın. ‘Ağzı dualı-eli Rabialı’ aksakallı bir hacı amcamız, cami avlusunda eski Cumhurbaşkanı’na, “Vatana hainlik yapanlarla işbirliği yapıyorsun. Reisime hainlik yaptın” diye bağırmıştı. Gözaltına alınan bu kişi, polis aracına götürülürken de “Reisime ihanet ettiği için bağırdım” diyordu.
İçi rahattı. Yaptığından hoşnuttu. Bu sayede Reis’ine, vatanına, dinine, milletine hizmet etmişti. Artık bu davada bir tırnak çentiği kadar da olsa onun da payı vardı. Çünkü Reis, din, vatan, millet birbirinden ayrılamaz tek bir kimliktir onun için. Ve o amcamız da kendi nevi şahsına münhasır bir ferd-i vahit değildir. Milyonların duygularına tercüman olmuştur. Ha Kürtaj Dede ha bu amcadır… Bu isimleri ve figürleri sabaha kadar da uzatabilirsiniz.
****
Siz diyeceksiniz ki “E bu Cumhurbaşkanı yalan söylüyor, halkı aldatıyor!”
Evet, yalan söylüyor. Bariz yalan söylüyor. Göstere göstere, bağıra bağıra hem de…
Doğru. Ama kime göre?
Bunu söyleyenler zaten asıl bünyenin reddettiği, ‘dış güçlere uşak olmuş hainler’ değil mi?
****
Dolar yükseliyor; dış güçler yüzünden.
Dolar düşüyor, Erdoğan sayesinde…
Sonra Reis dünya finans merkezinde akıllara zarar bir konuşma yapıyor ve dolar fırlıyor; tık yok. Yine de ‘dış güçler’…
O çözüm sürecini başlatırsa barışsever, masayı devirirse vatansever..
‘Analar ağlamasın’ derken yufka yürekli, ‘Bize daha çok şehit kanı lazım’ derken aslan yürekli…
‘One minute’ derse ‘Gördünüz mü erkeği?’; ‘Bana mı sordunuz!’ derse politikanın gereği…
Oğlunun gemisi İsrail’e yük taşırsa ‘ticaret’; damadı Türkiye üzerinden petrol taşırsa ‘dış ticaret’…
Babaları İsrail’e seçim öncesi ‘babalanırsa’ da ‘ümmetin lideri’…
Kudüs’ü başkent kabul eden anlaşmayı imzalarsa; ‘bir bildiği vardır’…
ABD’nin Kudüs kararını BM’ye getirirse ; ‘Reis beşten büyüktür’…
****
Malezya’da eski başbakan Rezzak’ın evinden kasa kasa paralar, mücevherler çıkınca halk sokaklara dökülür; bizde ‘çalıyor ama çalışıyor’, ‘Yedirmeyiz’ denilerek kefenler giyilir.
Çünkü o normal, sıradan bir siyasetçi değildir. Partisi de herhangi bir siyasi parti değildir. O ‘göklerden gelen bir karar’dır.
“Türkiye’de yüzlerce siyasi parti, genel başkan geldi geçti… Seçildiler; seçim kaybettiler… Yönettiler; devrildiler… Bunun ne farkı var?” diyemezsiniz.
O seçilmiş kişidir.
O giderse devlet yıkılır.
O düşerse Mekke düşer, Medine düşer, Gazze düşer, Saraybosna düşer, Myanmar düşer…
****
Dolar’ın 5’i test etmesi sonrası Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Erem Şentürk, “24 Haziran’a kadar doları değil 5 lira, 100 yapmasanız köpeksiniz lan. Hadi bakalım!!! Sonuna kadar Erdoğan” twiti attı.
Yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü YaşarHacısalihoğlu, “Dolar terörü ile karşı karşıyayız” dedi.
Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, “FETO’nün patronları ve içerideki ortakları Türkiye’ye büyük ekonomik saldırı başlattı. 17/25 Aralık, 15 Temmuz benzeri bir müdahale bu. 24 Haziran için planlanmış bir ekonomik darbe girişimi. Dış müdahale bu, iç politika konusu değil, uyanın!” diye haykırdı. Modern Halide Edip… Ona göre, “Avrupa, ABD, İsrail, BAE ‘Erdoğan’ı devir, Türkiye’yi durdur’ projesi uyguluyordur. Bizim muhalefet de onlara alkış tutuyordur.” Oysa herkesin ve hepimizin, “müslümanlık için, vatanseverlik için bin yıllık cephede, Erdoğan’ın arkasında toplanması gerekmektedir.” Zira “Alpaslan’ın, Kılıçarslan’ın Selahaddin’in yoludur bu…”
****
“Yahu sizin Kılıçarslan’ın saçma sapan politikaları, ebleh açıklamaları, hukuksuzlukları, hırsızlıkları, arsızlıkları, israfı yüzünden bu oldu” deseniz de bir karşılığı yok. Kaçak Saray’ın sadece 13 günlük masrafı ile bütün şeker fabrikaları kurtarılabiliyordur ama bizim Alpaslan’a az biledir.
Sokakta AKP seçmeni ile yapılan röportajlarda hepsinin ortak görüşü böyledir.
Ha Kürtaj dede ha gazeteci İbrahim Karagül…
Ha Gül’e ‘hain’ diyen dede ha da rektör Yaşar Hacısalihoğlu…
Ama durum bu.
***
Erdoğan bir ‘Egokrat’ olarak toplumla örtüşmeye devam ettiği müddetçe, ‘göklerden’ bir türlü yere inmediği müddetçe, bir Alpaslan bir Kılıçaslan bir Abdülhamit değil de sadece ve sadece bir Recep Tayyip Erdoğan olarak görülmediği müddetçe bu değişmeyecek.
Ne zaman üzerindeki bu görünmez yaldızlar, apoletler dökülür; kralın gerçekten de çırılçıplak olduğu anlaşılırsa ancak o zaman kaybedebilir.
[Ahmet Dönmez] 25.5.2018 [TR724]
Son günlerde zihnime üşüşen sorular [Tarık Toros]
Cumhurbaşkanı adayları ortaya çıkalı çok oldu.
Milletvekili adayları da belirlendi.
Erdoğan rejiminde doğal olarak medya unsurları ondan başkasını vermiyor, vermeyecek.
Elinizde sosyal ağlar ve kent kent dolaşma dışında propaganda olanağı yok.
Seçime bir ay kaldı.
En ufak bir heyecan veya aksiyon yok.
**
Hadi bu durum iktidar için normal.
16 yıldan sonra;
-Cari açığı kapatmayı..
-Cemevlerine hukuki statü verilmesini..
-Dijital Türkiye’yi filan vaat ediyor.
Bir yıldan fazladır, dünyanın en büyük internet ansiklopedisi Wikipedia yasaklı bu arada.
**
Twitter bir alem.
Sürekli Erdoğan’a cevap yetiştiriyorlar:
-Elini tutan mı var.
-Yapıyorsan şimdi yap.
-Ne yani halkı mı tehdit ediyorsun, vs.
**
Eğleniyorlar mı, yoksa..
“Stockholm Sendromu”na mı maruzlar bilmiyorum.
Şu yani:
Bir rehinenin kendini rehin olan hayduta zamanla aşık olması durumu.
**
Bırakın artık izlemeyi, laflarına nazire getirmeyi.
“Kapat gitsin” diye kampanya yaptınız.
TV’leri o akşam kapattınız.
Sonra dayanamayıp yine açtınız değil mi?
Açık herhangi bir kanalda, günde üç dört kere Erdoğan konuşuyor.
Ve siz de ister istemez, o konuştukça klavyeyi dövüyorsunuz.
Bu, nefret değil.
Bu, “Stockholm Sendromu” da değil.
Bu, belki ileride teşhisi konulacak başka bir rahatsızlık hali.
**
AKP’nin 16 yıldan sonra söyleyeceği bir şey yok.
Hikâyesi bitti.
Bunu AKP’liler de biliyor.
Meydanlar cansız, partililer heyecansız, önde görünen isimler yorgun ve bitik.
Bu net.
Peki neden muhalefet, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi…?
**
İşte tam da bu noktada zihnime üşüşen sorular var:
Devlet Bahçeli, seçim çağrısını 17 Nisan salı günü yaptı.
18 Nisan çarşamba günü Erdoğan tarihi belirledi, 24 Haziran.
Bugün (25 Mayıs) itibariyle 37 gün olmuş.
Seçime, tam 30 gün kaldı.
Yarı yol geçilmiş, iktidarı değiştirmeye kilitlenmiş bir muhalefet veya aday yok.
Üstelik baskın seçim.
Vakit çok kıymetli.
Her zamankinden çok bastırmak gerekiyor.
Vallahi, hapisteki Selahattin Demirtaş, İnce ve Akşener’den daha çalışkan.
[Tarık Toros] 25.5.2018 [TR724]
Milletvekili adayları da belirlendi.
Erdoğan rejiminde doğal olarak medya unsurları ondan başkasını vermiyor, vermeyecek.
Elinizde sosyal ağlar ve kent kent dolaşma dışında propaganda olanağı yok.
Seçime bir ay kaldı.
En ufak bir heyecan veya aksiyon yok.
**
Hadi bu durum iktidar için normal.
16 yıldan sonra;
-Cari açığı kapatmayı..
-Cemevlerine hukuki statü verilmesini..
-Dijital Türkiye’yi filan vaat ediyor.
Bir yıldan fazladır, dünyanın en büyük internet ansiklopedisi Wikipedia yasaklı bu arada.
**
Twitter bir alem.
Sürekli Erdoğan’a cevap yetiştiriyorlar:
-Elini tutan mı var.
-Yapıyorsan şimdi yap.
-Ne yani halkı mı tehdit ediyorsun, vs.
**
Eğleniyorlar mı, yoksa..
“Stockholm Sendromu”na mı maruzlar bilmiyorum.
Şu yani:
Bir rehinenin kendini rehin olan hayduta zamanla aşık olması durumu.
**
Bırakın artık izlemeyi, laflarına nazire getirmeyi.
“Kapat gitsin” diye kampanya yaptınız.
TV’leri o akşam kapattınız.
Sonra dayanamayıp yine açtınız değil mi?
Açık herhangi bir kanalda, günde üç dört kere Erdoğan konuşuyor.
Ve siz de ister istemez, o konuştukça klavyeyi dövüyorsunuz.
Bu, nefret değil.
Bu, “Stockholm Sendromu” da değil.
Bu, belki ileride teşhisi konulacak başka bir rahatsızlık hali.
**
AKP’nin 16 yıldan sonra söyleyeceği bir şey yok.
Hikâyesi bitti.
Bunu AKP’liler de biliyor.
Meydanlar cansız, partililer heyecansız, önde görünen isimler yorgun ve bitik.
Bu net.
Peki neden muhalefet, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi…?
**
İşte tam da bu noktada zihnime üşüşen sorular var:
- Muhalefette ekonomik enkazı devralmamak için seçimi kazanmama eğilimi mi var?
- Muharrem İnce iyi çıkışının arkasını niye getiremedi. Vizyon, kadro, proje nerede?
- Meral Akşener, pek görünmüyor. Mesajı nedir, sloganı var mıdır, vaatleri nelerdir, seçmen niye oy versin? (Akşener, aday olmadan önce daha aktifti sanki. İlk ikiye kalmak istemiyor gibi.)
- HDP baraj problemi yaşıyor. Güçlü adaylar çıkardı. Hepsi sol dünyada popüler ve itibarlı. Amma velakin baraj sıkıntısı sürüyor.
- HDP baraja takılırsa, AKP bir taşla onlarca kuş vuracak. Vebali kime olacak? Kılıçdaroğlu ve Akşener’e.
- İlan edilmemiş kriz patladı, döviz piyasaları durdurulamıyor. Acaba muhaliflerde “Bırakalım enkazın altında AKP kalsın” duygusu mu hakim?
Devlet Bahçeli, seçim çağrısını 17 Nisan salı günü yaptı.
18 Nisan çarşamba günü Erdoğan tarihi belirledi, 24 Haziran.
Bugün (25 Mayıs) itibariyle 37 gün olmuş.
Seçime, tam 30 gün kaldı.
Yarı yol geçilmiş, iktidarı değiştirmeye kilitlenmiş bir muhalefet veya aday yok.
Üstelik baskın seçim.
Vakit çok kıymetli.
Her zamankinden çok bastırmak gerekiyor.
Vallahi, hapisteki Selahattin Demirtaş, İnce ve Akşener’den daha çalışkan.
[Tarık Toros] 25.5.2018 [TR724]
Balkondan düşmek! [Naci Karadağ]
Tayyip Erdoğan, 2002’de iktidara ilk geldiğinde Ankara Balgat’taki eski genel merkez binasının balkonuna çıkarak halka hitap etti. Ancak balkon konuşması, 2007 genel seçimlerinin ardından ‘Türk siyasi literatürü’ne girecekti.
AKP’nin Genel Merkezi 2007 yılında hizmete açılırken binanın arka cephesine bakan balkonun sadece ‘balkon konuşması’ için tasarlandığını kimse fark etmemişti. Bu balkon şimdiye kadar başka bir amaç için de kullanılmadı. Erdoğan, yüzde 47’lik seçim zaferinin ardından yaptığı balkon konuşmasında, ‘herkesin başbakanı olduğu’ mesajını verdi. Şimdiye kadar yaptığı balkon konuşmalarının ana eksenini toplumun tamamını kucaklamak oluşturdu. Cumhurbaşkanı seçildiğinde de herkesi kucaklama, 81 milyonun Cumhurbaşkanı filan türünden cümleler kullandı ama gerçekte olanları hepimiz biliyoruz.
Biz Türkiye olarak Balkon konuşması durumuyla belki ilk kez karşılaşıyorduk ama bu yöntemin çok eski tarihlere dayandığı bilinir. Fravun’dan Hitler’e kadar başta diktatörler olmak üzere pek çok lider bu yöntemi tercih etmiş ve sonuç da almıştır.
ABD Başkanı Franklin Roosevelt’ten İtalyan lider Benito Mussolini’ye; Sovyet Devrimi’nin mimarı Vladimir Lenin’den Alman lider Adolf Hitler’e; Papalardan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’e; ABD Başkanı Barack Obama’dan Japon imparatorlarına, ABD’li insan hakları savunucusu Martin Luther King’den Romanya’nın eski devlet başkanı Nikolay Çavuşesku’ya kadar çok sayıda devlet adamı ‘balkon konuşması’ ile kitleleri coşturması bilinmekte… Faşist Franco Balkon Konuşması’nı o kadar rutin haline getirmişti ki her yıl bu isimde bir gün vardı…
Balkonların şöyle bir tarihsel özelliği var, üzerinde konuşmayı yapan insanın samimiyeti ile doğru olarak kaderi belli oluyor sanki.
İyi insanlar balkonlardan sonra iyi sonlara giderken, balkonda kitleleri etkileyen zalimlerin sonu çok feci oluyor her zaman. Anlayacağınız balkon üzerindekini atan bir canlı organizma sanki… Bu konuya döneceğiz…
Fizik profesörü Mete Atatüre’yi bilmeyenimiz çoktur. Son yaşanan ekonomik krizi en şahane şekilde bir fizik profesörünün izah etmesi de Türkiye’nin nasıl bir tımarhane olduğunun açık delili ya neyse.
Prof. Atatüre Bilkent mezunu en saygın üniversitelerden olan Cambridge’de meslek hayatını sürdüren bir bilim insanı. Bilim dünyasında devrim niteliğinde çalışmaları var ama bu bizim için çok önemli değil tabi(!)
Onu havuz kanallarında görmeniz mümkün değil. O yüzden Hoca’yı duymamış olabilme ihtimaliniz olmayabilir. AHaber izleyicisiyseniz zaten size uzaylı gibi gelecektir ismi ve görüşleri…
Dolar, malum; kafesini kırmış yaralı bir sırtlan gibi soluyarak var gücüyle tırmanıyor uçurum yokuşunu. İktidar yandaşlarına bakarsan dış güçler bize operasyon çekiyor. Ekonomiden sorumlu bakan kendisinin bile anlamadığı şeyler geveliyor. Nihayetinde Merkez Bankası ödü koparak bir şeyler yapıyor da, ateşini alıyor döviz ejderhasının.
Vatandaşa sorarsan AHaber’le formatlanmış zihniyle bütün bunlar bizi kıskanan gavurların işi!
Mete Hoca, son derece basit bir şekilde olan biteni bir fizik formülüyle izah edip köşesine çekildi. “Bundan sonrası ekonomistlerin işi, benim alanım değil” dedi büyük bir mütevazılıkla.
O da her Türk vatandaşı gibi döviz alanında olan biteni anlamlandırmaya çalışırken bir şeyi fark ediyor ve şöyle diyor:
“Herkes Dolar Euro diyor. Biliyorum pedantik olacak ama Dolar, Euro, Pound yükselmiyor. Onların değerleri az çok sabit. Değer kaybeden Lira, hem de çok ciddi bir değer kaybı – ama şimdi de değil sadece, uzun süredir böyle bu, epey tutarlı olarak hatta…”
Ve bir formül veriyor fizikten:
“Bu görseldekine eksponansiyel fonksiyon diyoruz. Arttıkça daha çok artan bir fonksiyon. Çok önemlidir aslında, çünkü genelde katastrofik devinimleri tanımlamaya yarar, örneğin Ebola, SARS gibi pandemikler nasıl yayılır, nükleer zincir reaksiyonlarında radyasyon nasıl artar gibi…”
İşin en anlaşılmaz kısmı burasıydı merak etmeyin…
Ve bir arkadaşıyla (Ki o da kendisi gibi Cambridge’li bir fizikçi olan Mustafa Gündoğan) sabaha kadar oturup döviz kurunun fiziksel seyrini çıkarıyor.
Şöyle diyor Prof. Atatüre:
“Üşenmedik, Lira’nın son 10 yıldaki değerini diğer para birimleriyle karşılaştırdık. Üstüne de bu anlattığım felaket fonksiyonunu çizdik her biri için. İlk görsel Dolar ile Lira. Felaket fonksiyonu çok net betimliyor 10 yılın değer kaybını, 1.5’ten ~5’e.”
Çıkan tablo şu:
Uzaya doğru fırlayan bir füze gibi kırmızı eğri görülüyor değil mi?
Bu tablo Türk Lirası ile Amerikan Doları arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Bitmedi tabii ki bakalım Avrupa Euro’su ile bizim Lire arasında nasıl bir ilişki varmış son 10 yılda.
Veriyi yorumlayan Mete hoca şöyle diyor:
“Yine 10 yıllık süreç, yine felaket fonksiyonu. Sonuç yine değerinin üç kat azalmış olması. Yani 10 yıl önce Avrupa’da tatil yaptıysanız, şimdi o tatil size 3 kat daha pahalıya geliyor.”
Bir de alakasız bir ülkenin para birimini almak lazım ki bakalım durum gerçekçi mi?
Öyle ya Amerika düşmanımız, Avrupa bizi kıskanıyor ama örneğin Fiji’nin bizimle bir derdi olamaz. Zeybekçi ve havuz komplocularının Fiji’yi haritada bile gösterebileceğini sanmıyorum!
Yukarıdaki görsel Türk Lirası ile Fiji Doları arasındaki 10 yıllık ilişki. Görüldüğü üzere Amerikan Doları ile Fiji Doları arasında milim fark yok.
Hoca’nın yorumu:
“Enteresandır ekonomisi artmayan azalmayan Fiji’ye karşı da eksponansiyel değer kaybediyor Lira. Bu tabii sadece Lira’nın ciddi çöküş içinde olması yüzünden. Balkondan düşüyorsanız balkondaki herkes yükseliyor gibi görünüyor yani…”
Enfes bir benzetme: Balkondan düşmek!
Evet, biz millet olarak düşüyoruz ve binada bulunan herkesin yükseldiğini sanıyoruz. Oysa düşen biziz.
Ancak yalnız da değiliz, bizimle beraber düşenler de var. Dolayısıyla onlar bize biz onlara bakarsak asayiş berkemal düşen filan yok. Gerçi bizim kadar dikey inen yok ama! Okumaya devam edelim:
“Gezmek isteyenler için bir “güzel” haber Meksika’dan! Meksika ekonomisi de düşüşte olduğu için beraber düşüyoruz. O yüzden Peso’ya krşı değer kaybı “sadece” lineer! Şöyle düşünün, Meksika Peso’suna karşı balkondan düşer gibi değil de, denizde daha yavaş dibe iniyor gibi belki…”
Prof. Mete Atatüre, son tahlilde şunu söylüyor:
“Ben sadece Lira değer kaybının matematiksel formunu merak ettim. Neden böyle olduğunu ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini ekonomi uzmanlarına bırakıyorum. Ama gördüğüm son bir kaç ayın ya da münferit olayların sonucu değil bu. 10 yıldır düşüyoruz gibi balkondan, anca fark ediyoruz.”
1995 yapımı aykırı ve sert bir film olan La Haine – Protesto’nun girişinde bir metafor anlatılır. Binadan düşüş metaforu…
Şöyle der dış ses:
“Bu, elli katlı bir binadan düşen adamın hikâyesidir. Adam kendini rahatlatmak için, sürekli şöyle diyormuş: “Buraya kadar her şey yolunda… Buraya kadar her şey yolunda…” ve sonunda şuna karar vermiş, aslında ben düşmüyorum!”
Kim bilebilirdi ki, hikayesi alabildiğince özgürlük ve demokrasi içeren bir balkon konuşmasıyla başlayan iktidarın hazin ve zalim bitişinin yine balkon metaforuyla olacağını!..
[Naci Karadağ] 25.5.2018 [TR724]
AKP’nin Genel Merkezi 2007 yılında hizmete açılırken binanın arka cephesine bakan balkonun sadece ‘balkon konuşması’ için tasarlandığını kimse fark etmemişti. Bu balkon şimdiye kadar başka bir amaç için de kullanılmadı. Erdoğan, yüzde 47’lik seçim zaferinin ardından yaptığı balkon konuşmasında, ‘herkesin başbakanı olduğu’ mesajını verdi. Şimdiye kadar yaptığı balkon konuşmalarının ana eksenini toplumun tamamını kucaklamak oluşturdu. Cumhurbaşkanı seçildiğinde de herkesi kucaklama, 81 milyonun Cumhurbaşkanı filan türünden cümleler kullandı ama gerçekte olanları hepimiz biliyoruz.
Biz Türkiye olarak Balkon konuşması durumuyla belki ilk kez karşılaşıyorduk ama bu yöntemin çok eski tarihlere dayandığı bilinir. Fravun’dan Hitler’e kadar başta diktatörler olmak üzere pek çok lider bu yöntemi tercih etmiş ve sonuç da almıştır.
ABD Başkanı Franklin Roosevelt’ten İtalyan lider Benito Mussolini’ye; Sovyet Devrimi’nin mimarı Vladimir Lenin’den Alman lider Adolf Hitler’e; Papalardan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’e; ABD Başkanı Barack Obama’dan Japon imparatorlarına, ABD’li insan hakları savunucusu Martin Luther King’den Romanya’nın eski devlet başkanı Nikolay Çavuşesku’ya kadar çok sayıda devlet adamı ‘balkon konuşması’ ile kitleleri coşturması bilinmekte… Faşist Franco Balkon Konuşması’nı o kadar rutin haline getirmişti ki her yıl bu isimde bir gün vardı…
Balkonların şöyle bir tarihsel özelliği var, üzerinde konuşmayı yapan insanın samimiyeti ile doğru olarak kaderi belli oluyor sanki.
İyi insanlar balkonlardan sonra iyi sonlara giderken, balkonda kitleleri etkileyen zalimlerin sonu çok feci oluyor her zaman. Anlayacağınız balkon üzerindekini atan bir canlı organizma sanki… Bu konuya döneceğiz…
Fizik profesörü Mete Atatüre’yi bilmeyenimiz çoktur. Son yaşanan ekonomik krizi en şahane şekilde bir fizik profesörünün izah etmesi de Türkiye’nin nasıl bir tımarhane olduğunun açık delili ya neyse.
Prof. Atatüre Bilkent mezunu en saygın üniversitelerden olan Cambridge’de meslek hayatını sürdüren bir bilim insanı. Bilim dünyasında devrim niteliğinde çalışmaları var ama bu bizim için çok önemli değil tabi(!)
Onu havuz kanallarında görmeniz mümkün değil. O yüzden Hoca’yı duymamış olabilme ihtimaliniz olmayabilir. AHaber izleyicisiyseniz zaten size uzaylı gibi gelecektir ismi ve görüşleri…
Dolar, malum; kafesini kırmış yaralı bir sırtlan gibi soluyarak var gücüyle tırmanıyor uçurum yokuşunu. İktidar yandaşlarına bakarsan dış güçler bize operasyon çekiyor. Ekonomiden sorumlu bakan kendisinin bile anlamadığı şeyler geveliyor. Nihayetinde Merkez Bankası ödü koparak bir şeyler yapıyor da, ateşini alıyor döviz ejderhasının.
Vatandaşa sorarsan AHaber’le formatlanmış zihniyle bütün bunlar bizi kıskanan gavurların işi!
Mete Hoca, son derece basit bir şekilde olan biteni bir fizik formülüyle izah edip köşesine çekildi. “Bundan sonrası ekonomistlerin işi, benim alanım değil” dedi büyük bir mütevazılıkla.
O da her Türk vatandaşı gibi döviz alanında olan biteni anlamlandırmaya çalışırken bir şeyi fark ediyor ve şöyle diyor:
“Herkes Dolar Euro diyor. Biliyorum pedantik olacak ama Dolar, Euro, Pound yükselmiyor. Onların değerleri az çok sabit. Değer kaybeden Lira, hem de çok ciddi bir değer kaybı – ama şimdi de değil sadece, uzun süredir böyle bu, epey tutarlı olarak hatta…”
Ve bir formül veriyor fizikten:
“Bu görseldekine eksponansiyel fonksiyon diyoruz. Arttıkça daha çok artan bir fonksiyon. Çok önemlidir aslında, çünkü genelde katastrofik devinimleri tanımlamaya yarar, örneğin Ebola, SARS gibi pandemikler nasıl yayılır, nükleer zincir reaksiyonlarında radyasyon nasıl artar gibi…”
İşin en anlaşılmaz kısmı burasıydı merak etmeyin…
Ve bir arkadaşıyla (Ki o da kendisi gibi Cambridge’li bir fizikçi olan Mustafa Gündoğan) sabaha kadar oturup döviz kurunun fiziksel seyrini çıkarıyor.
Şöyle diyor Prof. Atatüre:
“Üşenmedik, Lira’nın son 10 yıldaki değerini diğer para birimleriyle karşılaştırdık. Üstüne de bu anlattığım felaket fonksiyonunu çizdik her biri için. İlk görsel Dolar ile Lira. Felaket fonksiyonu çok net betimliyor 10 yılın değer kaybını, 1.5’ten ~5’e.”
Çıkan tablo şu:
Uzaya doğru fırlayan bir füze gibi kırmızı eğri görülüyor değil mi?
Bu tablo Türk Lirası ile Amerikan Doları arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Bitmedi tabii ki bakalım Avrupa Euro’su ile bizim Lire arasında nasıl bir ilişki varmış son 10 yılda.
Veriyi yorumlayan Mete hoca şöyle diyor:
“Yine 10 yıllık süreç, yine felaket fonksiyonu. Sonuç yine değerinin üç kat azalmış olması. Yani 10 yıl önce Avrupa’da tatil yaptıysanız, şimdi o tatil size 3 kat daha pahalıya geliyor.”
Bir de alakasız bir ülkenin para birimini almak lazım ki bakalım durum gerçekçi mi?
Öyle ya Amerika düşmanımız, Avrupa bizi kıskanıyor ama örneğin Fiji’nin bizimle bir derdi olamaz. Zeybekçi ve havuz komplocularının Fiji’yi haritada bile gösterebileceğini sanmıyorum!
Yukarıdaki görsel Türk Lirası ile Fiji Doları arasındaki 10 yıllık ilişki. Görüldüğü üzere Amerikan Doları ile Fiji Doları arasında milim fark yok.
Hoca’nın yorumu:
“Enteresandır ekonomisi artmayan azalmayan Fiji’ye karşı da eksponansiyel değer kaybediyor Lira. Bu tabii sadece Lira’nın ciddi çöküş içinde olması yüzünden. Balkondan düşüyorsanız balkondaki herkes yükseliyor gibi görünüyor yani…”
Enfes bir benzetme: Balkondan düşmek!
Evet, biz millet olarak düşüyoruz ve binada bulunan herkesin yükseldiğini sanıyoruz. Oysa düşen biziz.
Ancak yalnız da değiliz, bizimle beraber düşenler de var. Dolayısıyla onlar bize biz onlara bakarsak asayiş berkemal düşen filan yok. Gerçi bizim kadar dikey inen yok ama! Okumaya devam edelim:
“Gezmek isteyenler için bir “güzel” haber Meksika’dan! Meksika ekonomisi de düşüşte olduğu için beraber düşüyoruz. O yüzden Peso’ya krşı değer kaybı “sadece” lineer! Şöyle düşünün, Meksika Peso’suna karşı balkondan düşer gibi değil de, denizde daha yavaş dibe iniyor gibi belki…”
Prof. Mete Atatüre, son tahlilde şunu söylüyor:
“Ben sadece Lira değer kaybının matematiksel formunu merak ettim. Neden böyle olduğunu ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini ekonomi uzmanlarına bırakıyorum. Ama gördüğüm son bir kaç ayın ya da münferit olayların sonucu değil bu. 10 yıldır düşüyoruz gibi balkondan, anca fark ediyoruz.”
1995 yapımı aykırı ve sert bir film olan La Haine – Protesto’nun girişinde bir metafor anlatılır. Binadan düşüş metaforu…
Şöyle der dış ses:
“Bu, elli katlı bir binadan düşen adamın hikâyesidir. Adam kendini rahatlatmak için, sürekli şöyle diyormuş: “Buraya kadar her şey yolunda… Buraya kadar her şey yolunda…” ve sonunda şuna karar vermiş, aslında ben düşmüyorum!”
Kim bilebilirdi ki, hikayesi alabildiğince özgürlük ve demokrasi içeren bir balkon konuşmasıyla başlayan iktidarın hazin ve zalim bitişinin yine balkon metaforuyla olacağını!..
[Naci Karadağ] 25.5.2018 [TR724]
Hac ve umre sevabı kazandıran ki güzel namaz: İşrak ve Kuşluk [Cemil Tokpınar]
Çok sevaplı ve bereketli olan Ramazan ayının ibadet ikliminden ne kadar istifade etsek o kadar iyidir. Çünkü bu ayda her ibadete bin kat sevap verilmektedir.
Bu ayda her günü beş vakit namaz, oruç, teravih ve mukabele ile geçirmek büyük bir kazançtır. Ayrıca her güne kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet namazlarını da ekleyebilirsek Kadir Gecesini yakalama ve ihya etme imkânımız da inşallah kesinleşmiş olur. Çünkü her günü değerlendiren, Kadir Gecesini de mutlaka ihya etmiş olur. Bugünkü yazımızda Ramazandaki sevap hanemizi arttırmaya vesile olacak iki namaz üzerinde durmak istiyoruz.
Şurası kesindir ki, kâmil müminler için namaz kılmak büyük bir sevdadır, delicesine bir sevgidir, hiç bırakılmayacak bir tutkudur, muhteşem bir aşktır.
İşrak ve duhâ (kuşluk) namazları da Allah’la iletişime doyamayan namaz âşıklarının çok sevdikleri ve önemsedikleri iki güzel namazın adıdır. Çünkü bu namazları da, diğer sünnet namazları öğreten ve en büyük namaz âşığı olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmış, ümmetine öğretmiş ve faziletlerini müjdelemiştir.
Hac Sevabı Kazandıran Namaz: İşrak Namazı
Güneş doğduktan sonra hiçbir namazın kılınamadığı bir mekruh vakit vardır. İşrak namazı, bir müddet devam eden bu mekruh vakit biter bitmez kılınan namazdır. Güneş doğup ortalık aydınlanınca iki rekât olarak kılınır. Konuyla ilgili şöyle bir hadis rivayet edilir:
“Bir kimse sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikir ile meşgul olsa, güneş doğunca da iki rekât (işrak) namaz kılsa, bir nafile hac ve umre sevabına nail olur.” (İhyâ, c.1, s.336)
Nafile hac ve umre sevabı gibi muhteşem müjdelere nail olmak için yapılacak ibadet sadece iki rekât namaz kılmaktır. Bunun için biraz gayret etmek yeterlidir.
Zaten sabah namazını kılan ve abdestli olan bir mümin, sünnete uygun bir şekilde tesbihatını ve duasını yapar, bir miktar Kur’an, hadis veya tefsir okursa mekruh vakit çıkmış olacak, iki rekât namaz kılınca da hadiste belirtilen müjdeye kavuşmak mümkün olacaktır.
İşrak Namazının Vakti Ne Zamandır?
Güneşin doğup ortalığın aydınlanması, farklı coğrafyalara göre değişir. İşrak namazının kılınacağı vakit, Türkiye’de güneş doğduktan 45 dakika sonradır. Suudi Arabistan gibi, ekvatora yakın ülkelerde bu vakit güneş doğduktan 15-20 dakika sonra girmektedir.
Mümkünse başlangıç vaktinden itibaren 10-15 dakika içinde işrak namazı kılınmalıdır. Çünkü zaman geçtikçe kuşluk namazının vakti girecektir. İşrak ile kuşluk namazı arasında bir miktar zaman bulunması güzel olur.
Cennette Köşk Kazandıran Namaz: Duhâ Namazı
Duhâ vakti güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonra giren zamana denir. Bu zaman güneşin batıya meyletmesinden az öncesine kadar devam eder. Bu zamana Türkçede kuşluk vakti denir.
Kuşluk namazı bazı hadislerde geçmektedir. Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr adlı eserinde Ebu’d-Derdâ yoluyla Peygamber Efendimizin (s.a.s.) şöyle dediğini naklediyor:
“Kim iki rekât duhâ namazı kılarsa o kimse gafil kimselerden olmaz. Kim duhâ namazını dört rekât kılarsa Allah’a ibadet eden kimselerden olur. Kim bu namazı altı rekât kılarsa o gün ona duhâ namazı olarak kâfi gelir. Kim yine bu namazı sekiz rekât kılarsa, Allah o kimseyi kendisine itaat eden kimselerden kabul eder. Ve kim ki bu duhâ namazını on iki rekât kılarsa Allah ona cennette bir köşk yapar. ” (et-Tahtavî: 321; Tirmizî, Vitr: 15)
Bundan başka duhâ namazı konusunda Ümmü Hâni’den “Resûlullah (s.a.v.) Mekke’nin fethi gününde sekiz rekât namaz kıldı. Bu namaz duhâ namazıydı” hadisi rivayet edilmiştir.
Ebu Hüreyre (r.a.) ise konuyla ilgili şöyle demiştir:
“Dostum Resûlullah (s.a.v.) bana üç şeyi tavsiye etti; onları ölünceye kadar bırakmam: Her aydan üç gün oruç tutmak, duhâ (kuşluk) namazı kılmak, vitir namazı kılıp da uyumak.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 151)
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) her hâlini gören ve bilen Hz. Âişe Validemiz (r.a.) ise, “Resûlullah (s.a.v.) duhâ namazını dört rekât kılar ve dilediği kadar da artırırdı” şeklinde hadis rivayet etmiştir.
Kuşluk namazını dört rekât ve daha fazla kılmak müstehaptır. Bu namaz on iki rekâta kadar kılınabilir. Ayrıca “En azı iki rekât, en fazlası on iki rekât, ortası ve en faziletli olanı sekiz rekâttır” diyen âlimler de vardır.
İşrak Namazı ve Duhâ Namazı arasındaki fark nedir?
Bazı âlimler işrak ve duha namazlarının aynı olduğunu söylemişler, bazıları ise farklı olduğunu belirtmişlerdir. Bunlar nafile namazlar olduğu için her mümin kendi durumuna göre bir tercih yapabilir. Farklı olarak uygulayan kimseler, işrak namazını güneş doğduktan 45 dakika sonra kılmalı, süreyi fazla sarkıtmamalıdır. Çünkü işrak namazının vakti kısadır. Kuşluk ise, güneş doğduktan iki saat sonra başlayıp öğle namazının vaktinden 45 dakika öncesine kadar, bir görüşe göre de 15 dakika öncesine kadar kılınabilir.
[Cemil Tokpınar] 25.5.2018 [TR724]
Bu ayda her günü beş vakit namaz, oruç, teravih ve mukabele ile geçirmek büyük bir kazançtır. Ayrıca her güne kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet namazlarını da ekleyebilirsek Kadir Gecesini yakalama ve ihya etme imkânımız da inşallah kesinleşmiş olur. Çünkü her günü değerlendiren, Kadir Gecesini de mutlaka ihya etmiş olur. Bugünkü yazımızda Ramazandaki sevap hanemizi arttırmaya vesile olacak iki namaz üzerinde durmak istiyoruz.
Şurası kesindir ki, kâmil müminler için namaz kılmak büyük bir sevdadır, delicesine bir sevgidir, hiç bırakılmayacak bir tutkudur, muhteşem bir aşktır.
İşrak ve duhâ (kuşluk) namazları da Allah’la iletişime doyamayan namaz âşıklarının çok sevdikleri ve önemsedikleri iki güzel namazın adıdır. Çünkü bu namazları da, diğer sünnet namazları öğreten ve en büyük namaz âşığı olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmış, ümmetine öğretmiş ve faziletlerini müjdelemiştir.
Hac Sevabı Kazandıran Namaz: İşrak Namazı
Güneş doğduktan sonra hiçbir namazın kılınamadığı bir mekruh vakit vardır. İşrak namazı, bir müddet devam eden bu mekruh vakit biter bitmez kılınan namazdır. Güneş doğup ortalık aydınlanınca iki rekât olarak kılınır. Konuyla ilgili şöyle bir hadis rivayet edilir:
“Bir kimse sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikir ile meşgul olsa, güneş doğunca da iki rekât (işrak) namaz kılsa, bir nafile hac ve umre sevabına nail olur.” (İhyâ, c.1, s.336)
Nafile hac ve umre sevabı gibi muhteşem müjdelere nail olmak için yapılacak ibadet sadece iki rekât namaz kılmaktır. Bunun için biraz gayret etmek yeterlidir.
Zaten sabah namazını kılan ve abdestli olan bir mümin, sünnete uygun bir şekilde tesbihatını ve duasını yapar, bir miktar Kur’an, hadis veya tefsir okursa mekruh vakit çıkmış olacak, iki rekât namaz kılınca da hadiste belirtilen müjdeye kavuşmak mümkün olacaktır.
İşrak Namazının Vakti Ne Zamandır?
Güneşin doğup ortalığın aydınlanması, farklı coğrafyalara göre değişir. İşrak namazının kılınacağı vakit, Türkiye’de güneş doğduktan 45 dakika sonradır. Suudi Arabistan gibi, ekvatora yakın ülkelerde bu vakit güneş doğduktan 15-20 dakika sonra girmektedir.
Mümkünse başlangıç vaktinden itibaren 10-15 dakika içinde işrak namazı kılınmalıdır. Çünkü zaman geçtikçe kuşluk namazının vakti girecektir. İşrak ile kuşluk namazı arasında bir miktar zaman bulunması güzel olur.
Cennette Köşk Kazandıran Namaz: Duhâ Namazı
Duhâ vakti güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonra giren zamana denir. Bu zaman güneşin batıya meyletmesinden az öncesine kadar devam eder. Bu zamana Türkçede kuşluk vakti denir.
Kuşluk namazı bazı hadislerde geçmektedir. Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr adlı eserinde Ebu’d-Derdâ yoluyla Peygamber Efendimizin (s.a.s.) şöyle dediğini naklediyor:
“Kim iki rekât duhâ namazı kılarsa o kimse gafil kimselerden olmaz. Kim duhâ namazını dört rekât kılarsa Allah’a ibadet eden kimselerden olur. Kim bu namazı altı rekât kılarsa o gün ona duhâ namazı olarak kâfi gelir. Kim yine bu namazı sekiz rekât kılarsa, Allah o kimseyi kendisine itaat eden kimselerden kabul eder. Ve kim ki bu duhâ namazını on iki rekât kılarsa Allah ona cennette bir köşk yapar. ” (et-Tahtavî: 321; Tirmizî, Vitr: 15)
Bundan başka duhâ namazı konusunda Ümmü Hâni’den “Resûlullah (s.a.v.) Mekke’nin fethi gününde sekiz rekât namaz kıldı. Bu namaz duhâ namazıydı” hadisi rivayet edilmiştir.
Ebu Hüreyre (r.a.) ise konuyla ilgili şöyle demiştir:
“Dostum Resûlullah (s.a.v.) bana üç şeyi tavsiye etti; onları ölünceye kadar bırakmam: Her aydan üç gün oruç tutmak, duhâ (kuşluk) namazı kılmak, vitir namazı kılıp da uyumak.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 151)
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) her hâlini gören ve bilen Hz. Âişe Validemiz (r.a.) ise, “Resûlullah (s.a.v.) duhâ namazını dört rekât kılar ve dilediği kadar da artırırdı” şeklinde hadis rivayet etmiştir.
Kuşluk namazını dört rekât ve daha fazla kılmak müstehaptır. Bu namaz on iki rekâta kadar kılınabilir. Ayrıca “En azı iki rekât, en fazlası on iki rekât, ortası ve en faziletli olanı sekiz rekâttır” diyen âlimler de vardır.
İşrak Namazı ve Duhâ Namazı arasındaki fark nedir?
Bazı âlimler işrak ve duha namazlarının aynı olduğunu söylemişler, bazıları ise farklı olduğunu belirtmişlerdir. Bunlar nafile namazlar olduğu için her mümin kendi durumuna göre bir tercih yapabilir. Farklı olarak uygulayan kimseler, işrak namazını güneş doğduktan 45 dakika sonra kılmalı, süreyi fazla sarkıtmamalıdır. Çünkü işrak namazının vakti kısadır. Kuşluk ise, güneş doğduktan iki saat sonra başlayıp öğle namazının vaktinden 45 dakika öncesine kadar, bir görüşe göre de 15 dakika öncesine kadar kılınabilir.
[Cemil Tokpınar] 25.5.2018 [TR724]
Transfer ettiklerine edeceklerine pişman oldular! [Hasan Cücük]
Galatasaray’ın şampiyon olduğu 2017-18 sezonunda, bir çok takım milyonlar ödeyip kadrosuna kattığı yıldızlardan umduğunu bulamadı. Sezon öncesi büyük umutlarla kadroya katılan bazı oyuncular yedek kulübesinin müdavimi oldu. Takıma katkı vermedikleri, aldıkları ücretin de hakkını veremediler.
Galatasaray
Şampiyon Galatasaray sezon başında bir düzine oyuncuyu kadrosuna katarken, yeni transferlerin çoğunluğu şampiyonluk yolunda takıma önemli katkılar yaptı. Yenilenmiş kadrosuyla şampiyonluğa koşan Galatasaray’da, yeni transferlerden hüsran yaşatan Iasmin Latovlevici oldu. Igor Tudor’un sol bek sorununa çözüm olsun diye eski takımı Karabükspor’dan getirdiği Latovlevici, formayı sağ bek Linnes’e kaptırdı. Japon Nagatomo’nun gelmesiyle ise yedek kulübesinin müdavimi oldu. Rumen oyuncu Galatasaray için hayal kırıklığının adresi oldu. Muslera’nın yedeği olarak transfer edilen Fransız kaleci Cedric Carrasso ise, birçok maçta üçüncü kaleci Eray İşcan’ın da gerisinde kaldı.
Fenerbahçe
Fenerbahçe’de oynamak uğruna geçen sezon Trabzonspor’da 6 ay kadrodışı kalmayı göze alan Mehmet Ekici, sarı-lacivertlilerin hüsranı oldu. Sık sık sakatlanıp takımı yanız bırakan Ekici, oynadığı maçlarda ise vasatı aşamadı. Orta sahanın beyni olması beklenirken, ya yedek kulübesini ya da sakatlığında dolayı tribünü mesken tuttu. Luis Neto, Euro 2016’da şampiyon olan Portekiz mlli takımında yer almıştı. Fenerbahçe sezon başında Zenit’ten kiraladığı Neto ile defans problemini çözmek istiyordu. Ancak beklenen olmadı. Oynadığı maçlarda basit hatalar yaptı. Formayı Neustadter’e kaptırıp yedek kulübesinde yerini aldı. Malaga’dan transfer edilen Carlos Kameni, sezon başında bazı maçlarda forma giyse de devamında formasını Volkan Demirel’e kaptırdı ve taraftarın gözünde iyi bir izlenim bırakamadı.
Beşiktaş
Jeramain Lens, ligimize Fenerbahçe formasıyla tanışmıştı. Kiralık oynadığı sarı-lecivertli ekipte ligin en iyi performanslarından birine imza atmıştı. Bir sezon sonra geldiği Beşiktaş’ta ise fazla kiloları ve kaçırdığı gollerle de hafızalara kazınıp vasat bir görüntü çizdi. Vagner Love, 1,5 sezon top koşturduğu Alanyaspor’da 33 gole imza atıp, 2016-17 sezonunun gol kralı olmuş bir isimdi. Cenk Tosun’u Everton’a satan Beşiktaş, golcü oyuncudan doğan boşluğu doldurmak için ara transferde Love’i kadrosuna kattı. Sonuç mu? Tam bir hüsran oldu. 10 maçta 3 gol atan Love’in Beşiktaş’tan ayrılacağı konuşuluyor.
Başakşehir
Arda Turan, Galatasaray formasıyla rüştünü ispat edip, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli yıldızlardan biri olmuştu. Transfer olduğu Atletico Madrid’de takımın değişmezleri arasında yer alan Arda Turan’ın Barcelona yılları vasatın çok altında kalmıştı. Şampiyonluk yarışı veren Başakşehir, devre arasında Arda Turan’ı kadrosuna katarak yarışta öne geçmek istemişti. Başakşehir’e bir buçuk sezonluğuna kiralanan Arda Turan’dan beklentiler yüksekti fakat oynadığı maçlarda vasatın üstüne çıkamadı. Sezonun son haftalarına girilirken hakeme yönelik fiziksel müdahalesi ve aldığı 16 maçlık ceza gündem oldu.
Trabzonspor
Jose Sosa, iki sezon top koşturduğu Beşiktaş’ta takımın en iyilerinden biri olmuştu. Orta sahada mücadelesi, top tekniğiyle dikkat çeken Arjantinli futbolcu Beşiktaş’tan Milan’a transfer olmuştu. Kısa süren Milan döneminden sonra yeniden ligimize dönen Sosa’nın takımının adı Trabzonspor oldu. ‘O eski halinden eser yok şimdi’ parçasına uygun bir görüntü çizen Sosa, Karadeniz ekibinin hayal kırıklığı listesinde ilk sıralarda yer buldu. Sezon başında eski kulübü Trabzonspor’a dönen Volkan Şen, kötü performansıyla daima eleştirildi. Forma şansı bulmakta da zorlanan Volkan Şen, ara transferde Konyaspor’a imza attı. Yine Karadeniz ekibinin Celta Vigo’dan büyük umutlarla kiraladığı Bongonda, kadroda yeterince yer bulamadı. Çare olarakta ara transfer döneminde gönderildi.
Kayserispor
Dünyaca ünlü Ganalı forvet Asamoah Gyan’ın Kayserispor’a transferi büyük olay olmuştu. Ancak yıldız oyuncu ligde 12 maçta forma giyip 1 gol atabildi ve sınıfta kaldı. Kayserispor’un bir başka ünlü hüsranı ise Artem Kravets’ti. Uzun yıllar forma giydiği Dinamo Kiev’de forma giyen ünlü futbolcu Kravets, Kayserispor’da hiçbir zaman vazgeçilmez olamadı ve hücumda etkili bir performans sergileyemedi.
Alanyaspor
Hayal kırıklığı denince Antalyaspor için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Samir Nasri, sezonun en sükseli transferlerinden biriydi. Manchester City’den Antalyaspor’a gelen Nasri’den yeni bir Eto’o olma beklentisi kısa sürede hüsrana dönüştü. Devre arasında bileti kesilen Nasri, şimdi kulüpsüz olmaya devam ediyor. Büyük kulüplerde forma giydikten sonra Antalyaspor’a transfer olan Fransız yıldız Jeremy Menez, top her ayağına geldiğinde taraftarlar tarafından ıslıklandı. 6 ay süren Antalya macerasından sonra soluğu Meksika’da aldı.
[Hasan Cücük] 25.5.2018 [TR724]
Galatasaray
Şampiyon Galatasaray sezon başında bir düzine oyuncuyu kadrosuna katarken, yeni transferlerin çoğunluğu şampiyonluk yolunda takıma önemli katkılar yaptı. Yenilenmiş kadrosuyla şampiyonluğa koşan Galatasaray’da, yeni transferlerden hüsran yaşatan Iasmin Latovlevici oldu. Igor Tudor’un sol bek sorununa çözüm olsun diye eski takımı Karabükspor’dan getirdiği Latovlevici, formayı sağ bek Linnes’e kaptırdı. Japon Nagatomo’nun gelmesiyle ise yedek kulübesinin müdavimi oldu. Rumen oyuncu Galatasaray için hayal kırıklığının adresi oldu. Muslera’nın yedeği olarak transfer edilen Fransız kaleci Cedric Carrasso ise, birçok maçta üçüncü kaleci Eray İşcan’ın da gerisinde kaldı.
Fenerbahçe
Fenerbahçe’de oynamak uğruna geçen sezon Trabzonspor’da 6 ay kadrodışı kalmayı göze alan Mehmet Ekici, sarı-lacivertlilerin hüsranı oldu. Sık sık sakatlanıp takımı yanız bırakan Ekici, oynadığı maçlarda ise vasatı aşamadı. Orta sahanın beyni olması beklenirken, ya yedek kulübesini ya da sakatlığında dolayı tribünü mesken tuttu. Luis Neto, Euro 2016’da şampiyon olan Portekiz mlli takımında yer almıştı. Fenerbahçe sezon başında Zenit’ten kiraladığı Neto ile defans problemini çözmek istiyordu. Ancak beklenen olmadı. Oynadığı maçlarda basit hatalar yaptı. Formayı Neustadter’e kaptırıp yedek kulübesinde yerini aldı. Malaga’dan transfer edilen Carlos Kameni, sezon başında bazı maçlarda forma giyse de devamında formasını Volkan Demirel’e kaptırdı ve taraftarın gözünde iyi bir izlenim bırakamadı.
Beşiktaş
Jeramain Lens, ligimize Fenerbahçe formasıyla tanışmıştı. Kiralık oynadığı sarı-lecivertli ekipte ligin en iyi performanslarından birine imza atmıştı. Bir sezon sonra geldiği Beşiktaş’ta ise fazla kiloları ve kaçırdığı gollerle de hafızalara kazınıp vasat bir görüntü çizdi. Vagner Love, 1,5 sezon top koşturduğu Alanyaspor’da 33 gole imza atıp, 2016-17 sezonunun gol kralı olmuş bir isimdi. Cenk Tosun’u Everton’a satan Beşiktaş, golcü oyuncudan doğan boşluğu doldurmak için ara transferde Love’i kadrosuna kattı. Sonuç mu? Tam bir hüsran oldu. 10 maçta 3 gol atan Love’in Beşiktaş’tan ayrılacağı konuşuluyor.
Başakşehir
Arda Turan, Galatasaray formasıyla rüştünü ispat edip, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli yıldızlardan biri olmuştu. Transfer olduğu Atletico Madrid’de takımın değişmezleri arasında yer alan Arda Turan’ın Barcelona yılları vasatın çok altında kalmıştı. Şampiyonluk yarışı veren Başakşehir, devre arasında Arda Turan’ı kadrosuna katarak yarışta öne geçmek istemişti. Başakşehir’e bir buçuk sezonluğuna kiralanan Arda Turan’dan beklentiler yüksekti fakat oynadığı maçlarda vasatın üstüne çıkamadı. Sezonun son haftalarına girilirken hakeme yönelik fiziksel müdahalesi ve aldığı 16 maçlık ceza gündem oldu.
Trabzonspor
Jose Sosa, iki sezon top koşturduğu Beşiktaş’ta takımın en iyilerinden biri olmuştu. Orta sahada mücadelesi, top tekniğiyle dikkat çeken Arjantinli futbolcu Beşiktaş’tan Milan’a transfer olmuştu. Kısa süren Milan döneminden sonra yeniden ligimize dönen Sosa’nın takımının adı Trabzonspor oldu. ‘O eski halinden eser yok şimdi’ parçasına uygun bir görüntü çizen Sosa, Karadeniz ekibinin hayal kırıklığı listesinde ilk sıralarda yer buldu. Sezon başında eski kulübü Trabzonspor’a dönen Volkan Şen, kötü performansıyla daima eleştirildi. Forma şansı bulmakta da zorlanan Volkan Şen, ara transferde Konyaspor’a imza attı. Yine Karadeniz ekibinin Celta Vigo’dan büyük umutlarla kiraladığı Bongonda, kadroda yeterince yer bulamadı. Çare olarakta ara transfer döneminde gönderildi.
Kayserispor
Dünyaca ünlü Ganalı forvet Asamoah Gyan’ın Kayserispor’a transferi büyük olay olmuştu. Ancak yıldız oyuncu ligde 12 maçta forma giyip 1 gol atabildi ve sınıfta kaldı. Kayserispor’un bir başka ünlü hüsranı ise Artem Kravets’ti. Uzun yıllar forma giydiği Dinamo Kiev’de forma giyen ünlü futbolcu Kravets, Kayserispor’da hiçbir zaman vazgeçilmez olamadı ve hücumda etkili bir performans sergileyemedi.
Alanyaspor
Hayal kırıklığı denince Antalyaspor için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Samir Nasri, sezonun en sükseli transferlerinden biriydi. Manchester City’den Antalyaspor’a gelen Nasri’den yeni bir Eto’o olma beklentisi kısa sürede hüsrana dönüştü. Devre arasında bileti kesilen Nasri, şimdi kulüpsüz olmaya devam ediyor. Büyük kulüplerde forma giydikten sonra Antalyaspor’a transfer olan Fransız yıldız Jeremy Menez, top her ayağına geldiğinde taraftarlar tarafından ıslıklandı. 6 ay süren Antalya macerasından sonra soluğu Meksika’da aldı.
[Hasan Cücük] 25.5.2018 [TR724]
Ağız kokusu ve kuruluğunu önlemenin yolları var!
Oruç tutarken uzun süre aç kalınması, sıvı tüketilememesi ve gün boyu diş fırçalanamaması nedeniyle ağız ve diş sağlığı olumsuz etkilenebiliyor. Ağız kokusu ve kuruluk hissi ile birlikte dişlerde çürük gelişimi sorunları da ortaya çıkabiliyor. Diş Hekimi Aslı Tapan, bu sebeple iftar ve sahur vakitlerinin ağız bakımı için doğru değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
‘Özellikle sahurdan sonra dişler fırçalanmadan yatılmamalı’ diyen Tapan, bir başka önemli uyarıda daha bulunuyor: ‘Yemeklerden hemen sonra diş fırçalamayın. Bu yıpranmaya neden olabilir. Yemekten en az 1 saat sonra dişlerinizi fırçalayın. Eksiksiz bir ağız bakımı için arayüz fırçaları ya da diş ipi kullanın.’
Oruç tutarken ağız kuruluğu ve ağız kokusunun sık yaşanan sorunlar olduğunu belirten Diş Hekimi Aslı Tapan, bunların önüne geçmek için yapılacakları ise şöyle sıralıyor: Sahurda genellikle tercih edilen çay, kahve gibi içecekler ve baharatlı yiyecekler ağız kuruluğunu arttırır. Bunların yerine taze sıkılmış meyve suları ile meyve, sebze ve tahıllı besinler gibi lifli gıdaların tüketilmesi ağızdaki tükürük akımını hızlandırır. Lifli besinlerin tüketilmesi, tükürük akımını hızlandırdığı gibi ağız içi temizliği bakımından da oldukça önemlidir.
Tatlıdan sonra bir bardak su için
Gün boyu aç kalınmasından dolayı iftarlarda tercih edilen tatlı ve gazlı içeceklerin tüketimi dişlerde çürük oluşumunu arttırmaktadır. Ağız ve diş sağlığı bakımından bu tür çürük oluşumunu arttıran besinlerin tüketiminden uzak durmak gerekir. Yemekten sonra dişlerin fırçalanmasının uygun olmadığı, iftar daveti gibi ortamlarda, tatlı tüketilmişse en azından bir bardak su içerek dişlerin kısmi de olsa temizlenmesi sağlanmalıdır.
Ağız ve diş sağlığınız için bunlara dikkat edin:
[TR724] 25.5.2018
‘Özellikle sahurdan sonra dişler fırçalanmadan yatılmamalı’ diyen Tapan, bir başka önemli uyarıda daha bulunuyor: ‘Yemeklerden hemen sonra diş fırçalamayın. Bu yıpranmaya neden olabilir. Yemekten en az 1 saat sonra dişlerinizi fırçalayın. Eksiksiz bir ağız bakımı için arayüz fırçaları ya da diş ipi kullanın.’
Oruç tutarken ağız kuruluğu ve ağız kokusunun sık yaşanan sorunlar olduğunu belirten Diş Hekimi Aslı Tapan, bunların önüne geçmek için yapılacakları ise şöyle sıralıyor: Sahurda genellikle tercih edilen çay, kahve gibi içecekler ve baharatlı yiyecekler ağız kuruluğunu arttırır. Bunların yerine taze sıkılmış meyve suları ile meyve, sebze ve tahıllı besinler gibi lifli gıdaların tüketilmesi ağızdaki tükürük akımını hızlandırır. Lifli besinlerin tüketilmesi, tükürük akımını hızlandırdığı gibi ağız içi temizliği bakımından da oldukça önemlidir.
Tatlıdan sonra bir bardak su için
Gün boyu aç kalınmasından dolayı iftarlarda tercih edilen tatlı ve gazlı içeceklerin tüketimi dişlerde çürük oluşumunu arttırmaktadır. Ağız ve diş sağlığı bakımından bu tür çürük oluşumunu arttıran besinlerin tüketiminden uzak durmak gerekir. Yemekten sonra dişlerin fırçalanmasının uygun olmadığı, iftar daveti gibi ortamlarda, tatlı tüketilmişse en azından bir bardak su içerek dişlerin kısmi de olsa temizlenmesi sağlanmalıdır.
Ağız ve diş sağlığınız için bunlara dikkat edin:
- Ağız kuruluğu kokunun artmasına neden olmaktadır. Gün içende ağzı su ile çalkalamak kötü koku azaltılabilir.
- Sahurdan sonra dişlerin fırçalanması unutulmamalıdır.
- Ağız kuruluğunu arttıran çay kahve ve baharatlı yiyeceklerden uzak durulmalıdır.
- Tok tutması için tercih edilen süt, peynir ve yumurta gibi sistein içeren besinler kötü kokuyu arttırır.
- Enerji içeceklerinden uzak durun.
- Lokmaları mümkün olduğunca fazla çiğneneyin.
- Et ve şarküteri ürünleri fazla tüketilmeyin.
[TR724] 25.5.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)