ATİNA – Yunanistan’ın önde gelen haber portallarından Newsit.gr, tekne kazasında hayatını kaybeden 7 kişinin Sakız (Chios) Adası’na defnedileceklerini bildirdi.
Geçen Cuma günü meydana gelen tekne kazasında hayatını kaybeden beşi çocuk ve ikisi kadın toplam 7 kişinin Sakız (Chios) Adası’na defnedilecekleri bildirildi. Newsit.gr’dan Marios Aravantinos’un aktardığı “Muhaliflerin sonu gelmez dramı” başlıklı haberde şu ifadeler yer aldı: “Erdoğan’dan kurtulmak için kaçan Türk ailelerin yaşadıkları dramın sonu yok. 27 Eylül 2019 Cuma günü Ege sularının Oinousses (İnusses) açıklarında boğulan beş çocuk ve iki kadın Sakız’da (Chios) defnedilecek.”
Newsit.gr, Cumartesi akşamı taburcu edilen 11 kişinin polis şubesinde korundukları bilgisini paylaştı. Hayatta kalan aile bireylerinin vefat eden yakınlarını Türkiye’ye göndermek yerine Sakız’da defnetmek istediklerine yer verilen haberde, “cenazelerin Türkiye’ye gönderilmeleri durumunda kabul edilmeyip geri gönderilme ihtimali bulunuyor” yorumu yapıldı..
Dört cenazenin bugün yada yarın adada toprağa verilebilecekleri ifade edilen haberde, kazadan sağ kurtulanlardan biri eşi (kadın) ve akrabasını, bir diğer aile ise iki çocuğunu kaybetti.
“ATİNA’YA GÖNDERİLECEKLER”
Siyasi iltica başvuru işlemlerinin tamamlanmasının ardından hayata tutunan 11 kişinin önümüzdeki günlerde Atina’ya gönderilmesi bekleniyor.
[Ufuk Yardımcı] 30.9.2019 [Kronos.News]
Mustafa Yılmaz’ı “hain” ilan eden polis kim?
Siyah Transporter’la kaçırılan KHK’lı fizyoterapist Mustafa Yılmaz’ı sokak ortasında “hain” ilan eden polisin kimliğinin belirlenebilmesi için soru önergesi verildi.
BOLD – Siyah Transporter’la kaçırılan kişilerden KHK’lı fizyoterapist Mustafa Yılmaz’ın doğum gününde annesi Nevin Yılmaz’ın Ankara Sakarya Caddesi’nde yapmak istediği oturma eylemi engellenmiş, polislerden biri Yılmaz’ı hain ilan etmişti.
Eyleme polislerin engel olmak istemesi üzerine HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu araya girmiş ve Mustafa Yılmaz’ın başından geçenleri anlatmıştı. Gergerlioğlu’nun annenin yapmak istediği eylemin meşruluğunu anlattığı sırada bir polis memuru araya girdi ve “Adam hain, yurt dışına kaçmış” dedi.
Gergerlioğlu’nun sert tepki göstermesi ve “Hiçbir kamu görevlisi bir vatandaşı hain ilan edemez, yurt dışında dedikleriniz Ankara Emniyeti’nde çıktı.” sözleri üzerine anne Nevin Yılmaz ve eş Sümeyye Yılmaz gözaltına alınmış, Gergerlioğlu ise fiziki müdahaleyle alandan uzaklaştırılmıştı.
O POLİS KİM?
Konuyu TBMM gündemine bir soru önergesiyle taşıyan Ömer Faruk Gergerlioğlu, o polisin kim olduğunu İçişleri Bakanlığı’na sordu.
Soru önergesinde, ” ‘Adam hain ya! Adam kaçmış yurt dışına! Firar! Buradan gidiyorsunuz. Devlet hainleri savunmaz.’ diyen Polis Müdürü olduğu belirtilen kişi hakkında mahkeme kararı olmayan birine bu ifadeleri nasıl kullanabilmiştir? Bu ifadeler Mustafa Yılmaz’ın kaçırılmasıyla ilgili bilgi sahibi olduğu ve nerede olduğunu bildiği anlamına mı gelmektedir? Tarafımca iletilen kayıp vakaları konusunda halen neden bir cevap verilmemektedir? Gökhan Türkmen, Mustafa Yılmaz ve Yusuf Bilge Tunç nerededir?” dendi.
Gergerlioğlu’nun soru önergesi şöyle:
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından Anayasanın 98’ inci ve TBMM İçtüzüğünün 96’ ncı ve 99’ uncu maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.
24 Eylül 2019 Salı Günü Saat 15.00 sularında, 19.02.2019 tarihinde kaçırıldığı iddia edilen ve halen akıbeti belirsiz olan Mustafa Yılmaz’ın eşi ve annesi yakınlarının kayıp olmasıyla ilgili barışçıl bir farkındalık eylemi yapmak istemiştir.
Ben de bir TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda görevli milletvekili olarak yanlarına gidip destek oldum. Eylem Anayasamızda Madde 34’te koruma altına alındığı şekilde şiddetsiz ve barışçıl şekilde devam ederken kolluk güçleri tarafından engellenmiştir.
Bu engelleme sırasında adı tarafıma Serkan Çakmak olarak iletilen öncesinde kendisinin kahvehaneden çıkan birisi olduğunu sandığım ama Emniyette Müdür olduğu belirtilen şahıs üslupsuz bir şekilde hakkında mahkeme kararı olmayan Mustafa Yılmaz’ı kastederek :
“Adam hain ya! Adam kaçmış yurt dışına! Firar! Buradan gidiyorsunuz. Devlet hainleri savunmaz. ” ifadelerini kullanmıştır.
Bu ifadeler kullanılırken Milletvekili olduğumu belirtmeme rağmen üzerime yürümüş şahsımı tehdit etmiştir. Bu ifadeler https://youtube.com/watch?v=QNuu26N1GdQ… adresindeki görüntüde net şekilde görülmektedir?
Bu bağlamda;
1- Üç anne bir milletvekilinin Türkiye’nin sorunlarından biri olan zorla kaybolma vakaları konusunda eylem yapması neden engellenmiştir?
2-Anayasa Madde 34 Kapsamında bütün vatandaşların şiddet içermeyen barışçıl eylem yapmak hakkıyken kolluk güçleri kime ya da kimlere güvenerek bu hakkı vatandaşların elinden almaktadır?
3-Kimliğini göstermeyen ve benim üzerime yürüyen şahıs kimdir? Bu kişi atanmış biri olarak seçilmiş bir milletvekiline nasıl bu üslupla davranabilmektedir?
4-HDP Milletvekillerine müdahale konusunda sertlikte bulunulması konusunda gizli bir genelge olduğu iddiası doğru mudur? Eğer bu iddia doğruysa bu genelge hangi hukuki metne dayanmaktadır?
5-“Adam hain ya! Adam kaçmış yurt dışına! Firar! Buradan gidiyorsunuz. Devlet hainleri savunmaz. ” diyen Polis Müdürü olduğu belirtilen kişi hakkında mahkeme kararı olmayan birine bu ifadeleri nasıl kullanabilmiştir? Bu ifadeler Mustafa Yılmaz’ın kaçırılmasıyla ilgili bilgi sahibi olduğu ve nerede olduğunu bildiği anlamına mı gelmektedir?
6-Tarafımca iletilen kayıp vakaları konusunda halen neden bir cevap verilmemektedir? Gökhan Türkmen, Mustafa Yılmaz ve Yusuf Bilge Tunç nerededir?
[BoldMedya] 30.9.2019
BOLD – Siyah Transporter’la kaçırılan kişilerden KHK’lı fizyoterapist Mustafa Yılmaz’ın doğum gününde annesi Nevin Yılmaz’ın Ankara Sakarya Caddesi’nde yapmak istediği oturma eylemi engellenmiş, polislerden biri Yılmaz’ı hain ilan etmişti.
Eyleme polislerin engel olmak istemesi üzerine HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu araya girmiş ve Mustafa Yılmaz’ın başından geçenleri anlatmıştı. Gergerlioğlu’nun annenin yapmak istediği eylemin meşruluğunu anlattığı sırada bir polis memuru araya girdi ve “Adam hain, yurt dışına kaçmış” dedi.
Gergerlioğlu’nun sert tepki göstermesi ve “Hiçbir kamu görevlisi bir vatandaşı hain ilan edemez, yurt dışında dedikleriniz Ankara Emniyeti’nde çıktı.” sözleri üzerine anne Nevin Yılmaz ve eş Sümeyye Yılmaz gözaltına alınmış, Gergerlioğlu ise fiziki müdahaleyle alandan uzaklaştırılmıştı.
O POLİS KİM?
Konuyu TBMM gündemine bir soru önergesiyle taşıyan Ömer Faruk Gergerlioğlu, o polisin kim olduğunu İçişleri Bakanlığı’na sordu.
Soru önergesinde, ” ‘Adam hain ya! Adam kaçmış yurt dışına! Firar! Buradan gidiyorsunuz. Devlet hainleri savunmaz.’ diyen Polis Müdürü olduğu belirtilen kişi hakkında mahkeme kararı olmayan birine bu ifadeleri nasıl kullanabilmiştir? Bu ifadeler Mustafa Yılmaz’ın kaçırılmasıyla ilgili bilgi sahibi olduğu ve nerede olduğunu bildiği anlamına mı gelmektedir? Tarafımca iletilen kayıp vakaları konusunda halen neden bir cevap verilmemektedir? Gökhan Türkmen, Mustafa Yılmaz ve Yusuf Bilge Tunç nerededir?” dendi.
Gergerlioğlu’nun soru önergesi şöyle:
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından Anayasanın 98’ inci ve TBMM İçtüzüğünün 96’ ncı ve 99’ uncu maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.
24 Eylül 2019 Salı Günü Saat 15.00 sularında, 19.02.2019 tarihinde kaçırıldığı iddia edilen ve halen akıbeti belirsiz olan Mustafa Yılmaz’ın eşi ve annesi yakınlarının kayıp olmasıyla ilgili barışçıl bir farkındalık eylemi yapmak istemiştir.
Ben de bir TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda görevli milletvekili olarak yanlarına gidip destek oldum. Eylem Anayasamızda Madde 34’te koruma altına alındığı şekilde şiddetsiz ve barışçıl şekilde devam ederken kolluk güçleri tarafından engellenmiştir.
Bu engelleme sırasında adı tarafıma Serkan Çakmak olarak iletilen öncesinde kendisinin kahvehaneden çıkan birisi olduğunu sandığım ama Emniyette Müdür olduğu belirtilen şahıs üslupsuz bir şekilde hakkında mahkeme kararı olmayan Mustafa Yılmaz’ı kastederek :
“Adam hain ya! Adam kaçmış yurt dışına! Firar! Buradan gidiyorsunuz. Devlet hainleri savunmaz. ” ifadelerini kullanmıştır.
Bu ifadeler kullanılırken Milletvekili olduğumu belirtmeme rağmen üzerime yürümüş şahsımı tehdit etmiştir. Bu ifadeler https://youtube.com/watch?v=QNuu26N1GdQ… adresindeki görüntüde net şekilde görülmektedir?
Bu bağlamda;
1- Üç anne bir milletvekilinin Türkiye’nin sorunlarından biri olan zorla kaybolma vakaları konusunda eylem yapması neden engellenmiştir?
2-Anayasa Madde 34 Kapsamında bütün vatandaşların şiddet içermeyen barışçıl eylem yapmak hakkıyken kolluk güçleri kime ya da kimlere güvenerek bu hakkı vatandaşların elinden almaktadır?
3-Kimliğini göstermeyen ve benim üzerime yürüyen şahıs kimdir? Bu kişi atanmış biri olarak seçilmiş bir milletvekiline nasıl bu üslupla davranabilmektedir?
4-HDP Milletvekillerine müdahale konusunda sertlikte bulunulması konusunda gizli bir genelge olduğu iddiası doğru mudur? Eğer bu iddia doğruysa bu genelge hangi hukuki metne dayanmaktadır?
5-“Adam hain ya! Adam kaçmış yurt dışına! Firar! Buradan gidiyorsunuz. Devlet hainleri savunmaz. ” diyen Polis Müdürü olduğu belirtilen kişi hakkında mahkeme kararı olmayan birine bu ifadeleri nasıl kullanabilmiştir? Bu ifadeler Mustafa Yılmaz’ın kaçırılmasıyla ilgili bilgi sahibi olduğu ve nerede olduğunu bildiği anlamına mı gelmektedir?
6-Tarafımca iletilen kayıp vakaları konusunda halen neden bir cevap verilmemektedir? Gökhan Türkmen, Mustafa Yılmaz ve Yusuf Bilge Tunç nerededir?
[BoldMedya] 30.9.2019
12 yıl ceza alan uzman çavuşun annesi: Oğlum şehit olacaktı kurtuldu, terörist diye yargıladılar [Sevinç Özarslan]
Tutuklu asker annelerinin sembol isimlerinden Türkan Er, BOLD’a çok önemli bir röportaj verdi, 15 Temmuz’un öteki yüzünü ve oğlunu anlattı.
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz gecesi İstanbul ve Ankara’da yaşananların bir benzeri Siirt’te meydana geldi. Siirt Eruh’taki, 400 askerden oluşan 3. Komando Tugayı, saat 21.00 civarında “Teröristler hendek kazıyor, sıcak çatışmaya gireceksiniz. Vali rehin alındı. Onu koruyacaksınız” denilerek bölüklerinden çıkarılıp 1,5 saat uzaklıktaki şehir merkezine götürüldü.
Fakat oraya vardıklarında öyle bir olay yoktu. Halk meydana toplanmış, askerleri protesto ediyor, ellerindeki silahları almaya çalışıyor, ‘asker kışlaya’ diye bağırıyordu. Giden askerlerin arasında bulunan Uzman Çavuş Tolga Er’in annesi Türkan Er’e göre bu bir tuzaktı.
“Bu tuzağı kim kurdu?” sorumuza Türkan Er şöyle cevap veriyor: “Albay, yarbay, vali bey bu olayın içindeler. 15 Temmuz’dan bir gün önce vali, savcı, albay, yarbay hepsi toplantıdaydı. Avukatlar, askerler herkes bunu biliyor ama ispat edemiyoruz. O zamanki Siirt Valisi Mustafa Tutulmaz ‘Benim hiçbir şeyden haberim yoktur’ dedi. Ama yarbaylar, albaylar mahkemede ‘Sen bizi yaktın, o gece bizimle toplantıda değil miydin?’ diye söylediler.”
BİRİLERİNİN KİRLİ ELLERİ ÇOCUKLARIMIZIN ÜZERİNDE
15 Temmuz’da Siirt Valiliği’ni ablukaya almaya çalıştıkları iddiasıyla yargılanan sanıklardan Siirt 3. Komando Tugay Komutanı tuğgeneral Ahmet Şimşek’in de aralarında bulunduğu 6 asker ağırlaştırılmış müebbet, 5 asker müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklu bulunan diğer er ve uzman çavuşlara ise darbeye yardımdan dolayı 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Uzman Çavuş Tolga Er o isimler arasında.
Türkan Er (45), “Oğlum darbeye yardımdan 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası fetö davasından ayrıldı, yani oğlum fetöden beraat etti. Darbeyi kim yaptı? Fetö. O zaman benim oğlum neden içeride? Bunlar hiç birbiriyle bağdaşmıyor. Birilerinin kirli elleri çocuklarımızın üzerinde.” diyor.
İŞTE TÜRKAN ER’İN ANLATTIKLARI…
ASKERLİĞİNİ GABAR DAĞINDA YAPTI
“Ben ev hanımıyım, Samsun Bafralıyız. İki oğlum var. Biri çalışıyor. Tolga zaten 15 Temmuz’dan beri cezaevinde. Oğlum Burdur Üniversitesinde İşletme okuyordu, okulu bıraktı ve askere gitmeye karar verdi. 6 yıl önce Şırnak Gabar Dağında 15 askerlik yaptı. Bu süre içinde de uzman çavuş olabilmek için başvurdu. Askerliğini bitirdikten 6 ay sonra uzman çavuş olarak göreve başladı. Dört yıldır Siirt Eruh’ta şark hizmetini yapıyordu.
HENDEK KAZIMI VAR DEDİLER
15 Temmuz gecesi Tolga ile birlikte 400 asker, ‘terör saldırısı var’ denilerek Eruh’taki bölükten çıkarılıyor. Aralarında rütbeliler de, erler de var. 200’ü uzman çavuş, diğer 200 asker karışık. O bölgede o zamanlar hendek olayları vardı. ‘Hendek kazımı var, sıcak çatışmaya gireceksiniz, vali rehin alındı, onu kurtaracaksınız’ deniliyor ve askerler Siirt Eruh Valiliğinin önüne götürülüyor.
60’şar kişilik gruplar halinde gidiyorlar. Oğlum ilk giden gruptaydı. O ilk giden grup ‘havaya ateş eden grup’ diye biliniyor. Oğlum havaya ateş ettiği için, darbeye yardımdan 12 yıl 6 ay ceza aldı. Oysa komutanın emriyle havaya ateş ediyorlar.
Bütün halk o gece valiliğin önüne toplanmış. Oğlum “Kimsenin elinde Türk bayrağı yoktu, kimin ne olduğu anlaşılmıyordu. Kimi silahımızı elimizden almaya çalıştı, kimi askerlere saldırdı. Biz de halkı uzaklaştırmak için havaya ateş etmek zorundaydık, komutanımız da aynı emri verdi anne” diyor. O gece Eruh’ta ölen yok, yaralanan yok, bir kişinin burnu dahi kanamadı.
JAMMER İLE TELEFON SİNYALLERİ KESİLDİ
Birlikten çıkarılan 400 askerin hepsi tutuklandı ama sonra pey der pey tahliye oldular. İçeride sadece oğlumun da aralarında bulunduğu ilk grup kaldı. Askerler zaten darbe olduğunu bilmiyorlardı. Telefonları jammer (telefon sinyal kesici) ile kesilmişti. Biz o gece sürekli oğlumu aradık ama telefonu hep kapalıydı, ulaşamadık. Saat 02.00’de bölüklerine döndüklerinde darbe olduğunu öğreniyorlar. Telefonları o zaman açabiliyorlar.
AMAÇLARI ÇOCUKLARI BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜNE GÖTÜRMEKTİ
Hatta bölüklerine döndükleri zaman komutanları ‘İki helikopter hazırlayın. Ankara’ya ve İstanbul’a gidilecek.’ Bir astsubay olayı anladığında, ‘Darbe var, hiç kimse dışarı çıkmayacak, silahlar bırakılacak’ diyor. O an oğlum ve arkadaşları silahlarını bırakıyor. Ankara’ya da İstanbul’a da gitmiyorlar. Aslında amaç çocukları Boğaziçi Köprüsüne götürmek.
Komutanların her şeyden haberi vardı. Komutanlar, yarbaylar, albaylar bu darbenin içindeydi. Bunu söylediler zaten mahkemelerde. Tolga’nın komutanı albay İsmet Çehreli “Askerleri bırakın. Ateş emrini ben verdim.” dedi. Çehreli de Ağrı’da tutuklu ve müebbet aldı.
2 AY BOYUNCA GİZLİ TOPLANTILAR YAPILDI
Bizim çocuklarımız 15 Temmuz ile ilgili hep şunu söyledi: ‘15 Temmuz’dan önce 2 ay boyunca çok ciddi bir şekilde eğitim aldık. Gizli toplantılar çoktu. Bizi almıyorlardı ama üst düzeyde bütün herkes devamlı toplantı halindeydi.’ Çocuklar olaylar bittikten sonra bunların ne anlama geldiğini algılamaya başladı.
15 Temmuz’dan bir gün sonra oğlum ‘Nasılsınız, iyi misiniz?’ diye evi aradı. Biz de onu merak ediyorduk. Bir sorun olmadığını söyledi. Dört gün sonra hepsini spor salonlarına toplamışlar. Gece saat 02.00’da gözaltına alındılar. Saat 03.00 gibi oğlum aradı. ‘Bana çamaşır getirin, bizi gözaltına alıyorlar’ dedi. Biz sadece gözaltında alacaklar sandık. Dört gün gözaltında kaldı, sonra da tutuklanıp Siirt Cezaevine gönderildi.
HAKİM: EMİR BÜYÜK YERDEN
Çocuklar mahkemede hakime ‘Bizim bir şeyden haberimiz yoktu’ diye izah ediyorlar. Hakim de ‘Çocuklar inanıyorum suçsuz olduğunuza ama emir büyük yerden’ mealindeki ifadelerle çocuklarımızı tutukladı. Bunu söyleyen kadın bir hakimdi, zaten hemen onu değiştirdiler. Biz çok hakim değiştirdik, şu an fetöden yargılanıyor o hakim, o da içeride. Siirt üstünde çok baskı vardı. Mahkemelerde ailelere çok saldırıldı, urganlar atıldı. ‘İdam, idam’ diye sloganlar atıldı.
OĞLUM VALİ YÜZÜNDEN TUTUKLANDI
Oğlum vali yüzünden tutuklandı. Vali şikayet etti yani askerleri. 15 Temmuz’dan bir gün önce vali, savcı, albay, yarbay hepsi toplantıdaydı. Bizim ispat edemediğimiz bir toplantı bu. Avukatlar, askerler herkes bunu biliyor ama ispat edemiyoruz.
O zamanki Siirt Valisi Mustafa Tutulmaz (şu an Afyon Valisi) itiraz etti, ‘Benim hiçbir şeyden haberim yoktur’ dedi. Ama yarbaylar, albaylar mahkemede ‘Sen bizi yaktın, sen o gece bizimle toplantıda değil miydin?’ diye söylediler. Tolga cezayı aldıktan sonra vali tayinini istedi ve gitti.
VALİ BENİ TEHDİT ETTİ
Biz tutuklu bütün uzman çavuş anneleri olarak bir grubumuz var. Eruh Grubu diye geçiyor. Ben uzman çavuşların sözcüsüyüm. Meclise gidilecekse, milletvekili ile görüşülecekse randevuları ben ayarlarım. Vali ifade vermeye bir türlü gelmiyordu, devamlı mazeret üretiyordu. Mazeret ürettiği için mahkeme uzuyordu. Ben ailelere ‘Bu adamı şikayet edelim. Bu adam suçlu.’ dedim.
Bizim çocuklarımızı o gece Eruh’tan Siirt’e çağıran Mustafa Tutulmaz. İmzalı kağıdı var. Diyor ki, ‘Ağır silahlarla aşağı inilecek.’ Çocuklar yoksa emir almadan kesinlikle bölüğünden çıkamaz. Vali de bunu duydu ve bana “Eğer benimle uğraşırsan, şikayet etmeye kalkarsan hakkında dava açacağım. Bu seferlik sana bir şey yapmıyoruz. Dava açmıyorum, acına ve anneliğine bırakıyorum.” diye mesaj gönderdi.
VALİNİN DARBEDEN HABERİ VARDI
Kesinlikle valinin bu olaydan haberi vardı. Yani biz bunu tabi ki ispatlayamıyoruz. Siirt Eruh olayı çok karışık. Kimse çözemedi. Kaç hakim değişti. Tamam bir savcı vardı ama hiç kimse çözemedi. Net olan tek şey suç; uzman çavuşların üzerine yıkıldı. Avukatımızın bize dediği, ‘Oğlun Gaziantep’te olsaydı beraat edebilir, ama Siirt’in üstünde Ankara’dan çok baskı var.’ Nedeni Siirt çok fetöcü varmış. Bunu ben de tam olarak çözmüş değilim ama benim bildiğim tek şey var vali beni tehdit etti, kesinlikle vali bu olayın içinde.
Ben klasik ev hanımıyım. Neden beni tehdit etsin ki? Valinin korkusu vardı. Olay karışınca o bu tarafa döndü. Askerleri suçladı yani. Normalde suçlu olan kesinlikle onlardı. Bizim çocuklarımız valinin yazılı bir emri olmadan merkeze inemiyorlar. Merkez ile Eruh arası 1,5 saat. Komutanlara da emir veren yine vali. Askerlerini, tanklarını al deniyor. Tanklarla, kirpilerle çıktı bu çocuklar. 400 kişi ne demek. Taburun tamamını indirdiler aşağıya.
TUZAK KURULDU
Biliyorsunuz bir dönem Siirt’te hendek kazımı vardı. ‘Teröristler hendek kazıyor, sıcak çatışmaya gireceksiniz.’ denildi. Oraya kadar gittikten sonra da valiliğe çekildiler. “Vali rehin alındı, onu kurtaracaksınız” denildi bu kez. Ama valiliğin önüne gittiklerinde öyle bir şeyle karşılaşmadılar. Vali rehin alınmamıştı. Bu bir tuzaktı.
Bu tuzağı kim kurdu? Albay, yarbay, vali bey bu olayın içindeler. Mutlaka bu ortaya çıkacaktır. 400 sayfalık iddianamede Tolga ile ilgili sadece iki satır yazı var: ‘Havaya 5 el ateş etmiştir. Darbeye yardım.’ Bu kadar, oğlumun hiçbir suçu yok! Bylock yok, fetö yok, hiçbir bağlantımız yok. İçeride 23 günlük uzman var, daha komutanın adını bilmeyen, köyünde çobanlık yapan, ilk defa köyünden çıkmış erler var oğlum ile birlikte.
KAMERA KAYITLARI YOK EDİLDİ
O geceye dair bütün kamera kayıtları yok edildi. Benim 3 avukatım var, diğer asker annelerinin de 2’şer, 3’er avukatı var. Hiç kimse bu kamera kayıtlarını bulamadı. Yok yani. Mahkeme istedi ama verilmedi. Ortaya çıkarılmadı.
Tolga’nın masum olduğunu onlar da biliyor. Bu ya bir göz korkutma ya da bir ders verme. Bir gün Tolga oradan kahraman olarak çıkacak. Suçsuz oldukları ortaya çıkacak. Ama benim oğlumun neden 1 saniyesi dahi orada geçsin. 25 yaşında girdi oraya. 15 yaşında lisedeyken “Bu vatan için, bu bayrak için ölürüm anne, beni şimdi askere gönderseler teröristlerle çatışırım” diyen bir çocuğun terörist olma ihtimali var mı? Ya da Tolga’nın hiçbir örgüte üye olmadığı zaten ortada.
HULUSİ AKAR ASKERİNE SAHİP ÇIKAMADI
Tolga uzman çavuş olmadan önce 6 ay araştırıldı. Eğer bir yerde üyeliği varsa o zaman devlet neden aldı. Devlet benden tertemiz evladımı aldı, sonra bana sabıkalı bir çocuk verdi. Eğer cezası onaylanırsa sicili bozulacak. Benim çocuğumu devlet koruyamadı. Ben korudum, gençliğinde de ergenliğinde de hiçbir suça karışmadı. Ama devlet emanetine sahip çıkamadı. İlk önce Hulusi Akar, askerine sahip çıkamadı, askerinin arkasında duramadı. Çocuklarımız üzerinden prim yaptı, bakan oldu. Çok şeyin bilincindeyim. Çok şeylere tanık oluyoruz.
DAĞDA ŞEHİT OLUYORDU, KURTULDU, TERÖRDEN YARGILANDI
Oğlum 15 Temmuz’dan önce sıcak çatışmanın içinden çıktı. Şehit oluyordu, oradan kurtuldu, 15 gün sonra terörden yargılandı. Mahkeme başkanıyla da, savcıyla da konuştum. Oğlumun suçunu kanıtlayın, suçluysa cezasını çeksin dedim. Ama oğlum hala gözaltı sürecinde. Niye boş yere yatıyor. Neden adalet işlemiyor! Savcıya gitsen savcı suçlu demiyor, hakime gitsen hakim suçlu demiyor. Hiçbir açıklaması yok. O zaman Tolga neden içeride? Çünkü bu suçu en alt gruba yıktılar. Erlere ve erbaşlara yıktılar.
DEVLETE İNANCIMIZI, GÜVENİMİZİ YİTİRDİK
Tolga’nın 12,5 yıl yatarı var. Onanmadı, inşallah İstinaf bu cezayı bozacak. Oğlum en kötü ihtimalle 9 yıl yatar. Bir odanın içinde 10 kişilik koğuşlarda 20 kişi kalıyorlar. Yemekler az, çoğunlukla su verilmiyor. Biz hakkımızı devlete kimseye helal etmiyoruz. Bu işte kimin küçücük parmağı varsa, hakkımızı helal etmiyoruz ve hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Devlete olan inancımızı, güvenimizi yitirdik. 24 yaşında gemi inşaat teknisyeni bir oğlum daha var. Kesinlikle oğlumu askere göndermeyi düşünmüyorum, bedelli yapacak.
TAZMİNAT DAVASI AÇTIK
Biz de devlete dava açtık. İade-i itibar, görevine dönüş, haksız yere tutuklanması bunların hepsi şu an mahkemede. Oğlum çıkana kadar elimden gelen her şeyi yapacağım. Bir milletvekilinin benim kadar hükmü yok. O kadar korkuyorlar ki kendilerini ifade etmeye, ben normal bir vatandaş olarak korkmuyorum. Çünkü ben geçmişimi, oğlumu nasıl yetiştirdiğimi biliyorum. Benim oğlum, devletin başında olanlardan vatanını, bayrağını daha çok seviyor. Biz vatanımıza ihanet etmedik. Erler erbaşlar vatanına ihanet etmedi. Bize inanmayan tek kişi Cumhurbaşkanı.
BENİM OĞLUM -18 DERECEDE KARDA ÇATIŞIYORDU
Tolga’nın terör saldırısı var diye dışarı çıkması o kadar normal ki, zaten terör bölgesinde. Her gece dağda. Ayda bir kere koğuşuna zor geliyor. Dağlarda yatıyor. Karın -18 derece karda çatışmaya giriyor. Konservelerle, kar suyu ile besleniyor. Oğlum diyor ki, “Anne dua et ki suçsuz yere yatıyorum. Akşam kafamı koyduğumda vicdanım o kadar rahat ki, hiçbir korkum yok. Eğer korkum olsaydı korkuyla beklerdim, bu duvarlar bana kalmayacak.” Siyasi bir dava olduğu için, bir nevi buna rant diyelim, koltuk sevdası eğer bu dava siyasi dava olmasaydı Tolga çoktan çıkardı, bu bir menfaat çatışması.
DARBEYE İNANMIYORUM Kİ…
Darbeyi şöyle düşünün. Albay yapmadı, yarbay yapmadı, erler yaptı! Ben bu darbeye dahi inanmıyorum ki, yaşadığım şeyleri görünce ciddi gelmiyor. Ulu orta bir darbe olmaz. 80’lerdeki darbe böyle olmamış. Neresinden tutarsanız tutun, darbe yok. Bu sadece ve sadece koltuk sevdasıydı. Mutlaka bir gün bu cahil insanların -bizi cahil görürler- dedikleri ortaya çıkacak. Bizim çocuklarımız masum, darbe de gerçek değil. Darbeden onlar kazandı. Koltuklarını sağlamlaştırdılar.
SON MAHKEME VE BİNALİ YILDIRIM’IN SİİRT ZİYARETİ
Normalde bizim mahkemeler saat 17.00’ye kadar sürer. Çünkü kalabalık. Ama o son mahkemeyi, ceza verdikleri o günkü mahkemeyi saat 10.00’da erkenden bitirdiler. Çünkü o gün dönemin Başbakanı Binali Yıldırım Siirt’e gitmişti. Vali bey onu karşıladı ve Vali bey, devletin gözüne girmek adına bunu yaptı. Böyle bir güne denk gelmesi tesadüf olamaz.
SÜLEYMAN SOYLU İLE TELEFONDA GÖRÜŞTÜM
Ben İçişleri Bakanına dahi ulaştım. Süleyman Soylu ile telefonla görüştüm. Bafra’da kuzeni vardı, kuzeninden numarasını aldım ve bütün gruba dağıttım. Derdimizi anlatmak için bizim yetkili insanlara ihtiyacımız vardı. 15 Temmuz’dan 1 yıl sonraydı sanırım. ‘Çocuklar suçsuz dışarı çıkacaklar, er ve erbaşlar kurtulacak’ dedi. Benim gibi bütün aileler görüştü. Suçsuzlar, çıkacaklar az daha sabredin diye diye 3 yıl geçti. Ama olay tam tersi oldu. Süleyman Soylu sonra bizi ne dinledi, ne kabul etti. O da askerine sahip çıkmadı. Adaletin olmadığı, tek adamın ağzına bakıldığı, padişahlık gibi herkesin korkarak yaşadığı bir dönemdeyiz…
[Sevinç Özarslan] 30.9.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz gecesi İstanbul ve Ankara’da yaşananların bir benzeri Siirt’te meydana geldi. Siirt Eruh’taki, 400 askerden oluşan 3. Komando Tugayı, saat 21.00 civarında “Teröristler hendek kazıyor, sıcak çatışmaya gireceksiniz. Vali rehin alındı. Onu koruyacaksınız” denilerek bölüklerinden çıkarılıp 1,5 saat uzaklıktaki şehir merkezine götürüldü.
Fakat oraya vardıklarında öyle bir olay yoktu. Halk meydana toplanmış, askerleri protesto ediyor, ellerindeki silahları almaya çalışıyor, ‘asker kışlaya’ diye bağırıyordu. Giden askerlerin arasında bulunan Uzman Çavuş Tolga Er’in annesi Türkan Er’e göre bu bir tuzaktı.
“Bu tuzağı kim kurdu?” sorumuza Türkan Er şöyle cevap veriyor: “Albay, yarbay, vali bey bu olayın içindeler. 15 Temmuz’dan bir gün önce vali, savcı, albay, yarbay hepsi toplantıdaydı. Avukatlar, askerler herkes bunu biliyor ama ispat edemiyoruz. O zamanki Siirt Valisi Mustafa Tutulmaz ‘Benim hiçbir şeyden haberim yoktur’ dedi. Ama yarbaylar, albaylar mahkemede ‘Sen bizi yaktın, o gece bizimle toplantıda değil miydin?’ diye söylediler.”
BİRİLERİNİN KİRLİ ELLERİ ÇOCUKLARIMIZIN ÜZERİNDE
15 Temmuz’da Siirt Valiliği’ni ablukaya almaya çalıştıkları iddiasıyla yargılanan sanıklardan Siirt 3. Komando Tugay Komutanı tuğgeneral Ahmet Şimşek’in de aralarında bulunduğu 6 asker ağırlaştırılmış müebbet, 5 asker müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklu bulunan diğer er ve uzman çavuşlara ise darbeye yardımdan dolayı 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Uzman Çavuş Tolga Er o isimler arasında.
Türkan Er (45), “Oğlum darbeye yardımdan 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası fetö davasından ayrıldı, yani oğlum fetöden beraat etti. Darbeyi kim yaptı? Fetö. O zaman benim oğlum neden içeride? Bunlar hiç birbiriyle bağdaşmıyor. Birilerinin kirli elleri çocuklarımızın üzerinde.” diyor.
İŞTE TÜRKAN ER’İN ANLATTIKLARI…
ASKERLİĞİNİ GABAR DAĞINDA YAPTI
“Ben ev hanımıyım, Samsun Bafralıyız. İki oğlum var. Biri çalışıyor. Tolga zaten 15 Temmuz’dan beri cezaevinde. Oğlum Burdur Üniversitesinde İşletme okuyordu, okulu bıraktı ve askere gitmeye karar verdi. 6 yıl önce Şırnak Gabar Dağında 15 askerlik yaptı. Bu süre içinde de uzman çavuş olabilmek için başvurdu. Askerliğini bitirdikten 6 ay sonra uzman çavuş olarak göreve başladı. Dört yıldır Siirt Eruh’ta şark hizmetini yapıyordu.
HENDEK KAZIMI VAR DEDİLER
15 Temmuz gecesi Tolga ile birlikte 400 asker, ‘terör saldırısı var’ denilerek Eruh’taki bölükten çıkarılıyor. Aralarında rütbeliler de, erler de var. 200’ü uzman çavuş, diğer 200 asker karışık. O bölgede o zamanlar hendek olayları vardı. ‘Hendek kazımı var, sıcak çatışmaya gireceksiniz, vali rehin alındı, onu kurtaracaksınız’ deniliyor ve askerler Siirt Eruh Valiliğinin önüne götürülüyor.
60’şar kişilik gruplar halinde gidiyorlar. Oğlum ilk giden gruptaydı. O ilk giden grup ‘havaya ateş eden grup’ diye biliniyor. Oğlum havaya ateş ettiği için, darbeye yardımdan 12 yıl 6 ay ceza aldı. Oysa komutanın emriyle havaya ateş ediyorlar.
Bütün halk o gece valiliğin önüne toplanmış. Oğlum “Kimsenin elinde Türk bayrağı yoktu, kimin ne olduğu anlaşılmıyordu. Kimi silahımızı elimizden almaya çalıştı, kimi askerlere saldırdı. Biz de halkı uzaklaştırmak için havaya ateş etmek zorundaydık, komutanımız da aynı emri verdi anne” diyor. O gece Eruh’ta ölen yok, yaralanan yok, bir kişinin burnu dahi kanamadı.
JAMMER İLE TELEFON SİNYALLERİ KESİLDİ
Birlikten çıkarılan 400 askerin hepsi tutuklandı ama sonra pey der pey tahliye oldular. İçeride sadece oğlumun da aralarında bulunduğu ilk grup kaldı. Askerler zaten darbe olduğunu bilmiyorlardı. Telefonları jammer (telefon sinyal kesici) ile kesilmişti. Biz o gece sürekli oğlumu aradık ama telefonu hep kapalıydı, ulaşamadık. Saat 02.00’de bölüklerine döndüklerinde darbe olduğunu öğreniyorlar. Telefonları o zaman açabiliyorlar.
AMAÇLARI ÇOCUKLARI BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜNE GÖTÜRMEKTİ
Hatta bölüklerine döndükleri zaman komutanları ‘İki helikopter hazırlayın. Ankara’ya ve İstanbul’a gidilecek.’ Bir astsubay olayı anladığında, ‘Darbe var, hiç kimse dışarı çıkmayacak, silahlar bırakılacak’ diyor. O an oğlum ve arkadaşları silahlarını bırakıyor. Ankara’ya da İstanbul’a da gitmiyorlar. Aslında amaç çocukları Boğaziçi Köprüsüne götürmek.
Komutanların her şeyden haberi vardı. Komutanlar, yarbaylar, albaylar bu darbenin içindeydi. Bunu söylediler zaten mahkemelerde. Tolga’nın komutanı albay İsmet Çehreli “Askerleri bırakın. Ateş emrini ben verdim.” dedi. Çehreli de Ağrı’da tutuklu ve müebbet aldı.
2 AY BOYUNCA GİZLİ TOPLANTILAR YAPILDI
Bizim çocuklarımız 15 Temmuz ile ilgili hep şunu söyledi: ‘15 Temmuz’dan önce 2 ay boyunca çok ciddi bir şekilde eğitim aldık. Gizli toplantılar çoktu. Bizi almıyorlardı ama üst düzeyde bütün herkes devamlı toplantı halindeydi.’ Çocuklar olaylar bittikten sonra bunların ne anlama geldiğini algılamaya başladı.
15 Temmuz’dan bir gün sonra oğlum ‘Nasılsınız, iyi misiniz?’ diye evi aradı. Biz de onu merak ediyorduk. Bir sorun olmadığını söyledi. Dört gün sonra hepsini spor salonlarına toplamışlar. Gece saat 02.00’da gözaltına alındılar. Saat 03.00 gibi oğlum aradı. ‘Bana çamaşır getirin, bizi gözaltına alıyorlar’ dedi. Biz sadece gözaltında alacaklar sandık. Dört gün gözaltında kaldı, sonra da tutuklanıp Siirt Cezaevine gönderildi.
HAKİM: EMİR BÜYÜK YERDEN
Çocuklar mahkemede hakime ‘Bizim bir şeyden haberimiz yoktu’ diye izah ediyorlar. Hakim de ‘Çocuklar inanıyorum suçsuz olduğunuza ama emir büyük yerden’ mealindeki ifadelerle çocuklarımızı tutukladı. Bunu söyleyen kadın bir hakimdi, zaten hemen onu değiştirdiler. Biz çok hakim değiştirdik, şu an fetöden yargılanıyor o hakim, o da içeride. Siirt üstünde çok baskı vardı. Mahkemelerde ailelere çok saldırıldı, urganlar atıldı. ‘İdam, idam’ diye sloganlar atıldı.
OĞLUM VALİ YÜZÜNDEN TUTUKLANDI
Oğlum vali yüzünden tutuklandı. Vali şikayet etti yani askerleri. 15 Temmuz’dan bir gün önce vali, savcı, albay, yarbay hepsi toplantıdaydı. Bizim ispat edemediğimiz bir toplantı bu. Avukatlar, askerler herkes bunu biliyor ama ispat edemiyoruz.
O zamanki Siirt Valisi Mustafa Tutulmaz (şu an Afyon Valisi) itiraz etti, ‘Benim hiçbir şeyden haberim yoktur’ dedi. Ama yarbaylar, albaylar mahkemede ‘Sen bizi yaktın, sen o gece bizimle toplantıda değil miydin?’ diye söylediler. Tolga cezayı aldıktan sonra vali tayinini istedi ve gitti.
VALİ BENİ TEHDİT ETTİ
Biz tutuklu bütün uzman çavuş anneleri olarak bir grubumuz var. Eruh Grubu diye geçiyor. Ben uzman çavuşların sözcüsüyüm. Meclise gidilecekse, milletvekili ile görüşülecekse randevuları ben ayarlarım. Vali ifade vermeye bir türlü gelmiyordu, devamlı mazeret üretiyordu. Mazeret ürettiği için mahkeme uzuyordu. Ben ailelere ‘Bu adamı şikayet edelim. Bu adam suçlu.’ dedim.
Bizim çocuklarımızı o gece Eruh’tan Siirt’e çağıran Mustafa Tutulmaz. İmzalı kağıdı var. Diyor ki, ‘Ağır silahlarla aşağı inilecek.’ Çocuklar yoksa emir almadan kesinlikle bölüğünden çıkamaz. Vali de bunu duydu ve bana “Eğer benimle uğraşırsan, şikayet etmeye kalkarsan hakkında dava açacağım. Bu seferlik sana bir şey yapmıyoruz. Dava açmıyorum, acına ve anneliğine bırakıyorum.” diye mesaj gönderdi.
VALİNİN DARBEDEN HABERİ VARDI
Kesinlikle valinin bu olaydan haberi vardı. Yani biz bunu tabi ki ispatlayamıyoruz. Siirt Eruh olayı çok karışık. Kimse çözemedi. Kaç hakim değişti. Tamam bir savcı vardı ama hiç kimse çözemedi. Net olan tek şey suç; uzman çavuşların üzerine yıkıldı. Avukatımızın bize dediği, ‘Oğlun Gaziantep’te olsaydı beraat edebilir, ama Siirt’in üstünde Ankara’dan çok baskı var.’ Nedeni Siirt çok fetöcü varmış. Bunu ben de tam olarak çözmüş değilim ama benim bildiğim tek şey var vali beni tehdit etti, kesinlikle vali bu olayın içinde.
Ben klasik ev hanımıyım. Neden beni tehdit etsin ki? Valinin korkusu vardı. Olay karışınca o bu tarafa döndü. Askerleri suçladı yani. Normalde suçlu olan kesinlikle onlardı. Bizim çocuklarımız valinin yazılı bir emri olmadan merkeze inemiyorlar. Merkez ile Eruh arası 1,5 saat. Komutanlara da emir veren yine vali. Askerlerini, tanklarını al deniyor. Tanklarla, kirpilerle çıktı bu çocuklar. 400 kişi ne demek. Taburun tamamını indirdiler aşağıya.
TUZAK KURULDU
Biliyorsunuz bir dönem Siirt’te hendek kazımı vardı. ‘Teröristler hendek kazıyor, sıcak çatışmaya gireceksiniz.’ denildi. Oraya kadar gittikten sonra da valiliğe çekildiler. “Vali rehin alındı, onu kurtaracaksınız” denildi bu kez. Ama valiliğin önüne gittiklerinde öyle bir şeyle karşılaşmadılar. Vali rehin alınmamıştı. Bu bir tuzaktı.
Bu tuzağı kim kurdu? Albay, yarbay, vali bey bu olayın içindeler. Mutlaka bu ortaya çıkacaktır. 400 sayfalık iddianamede Tolga ile ilgili sadece iki satır yazı var: ‘Havaya 5 el ateş etmiştir. Darbeye yardım.’ Bu kadar, oğlumun hiçbir suçu yok! Bylock yok, fetö yok, hiçbir bağlantımız yok. İçeride 23 günlük uzman var, daha komutanın adını bilmeyen, köyünde çobanlık yapan, ilk defa köyünden çıkmış erler var oğlum ile birlikte.
KAMERA KAYITLARI YOK EDİLDİ
O geceye dair bütün kamera kayıtları yok edildi. Benim 3 avukatım var, diğer asker annelerinin de 2’şer, 3’er avukatı var. Hiç kimse bu kamera kayıtlarını bulamadı. Yok yani. Mahkeme istedi ama verilmedi. Ortaya çıkarılmadı.
Tolga’nın masum olduğunu onlar da biliyor. Bu ya bir göz korkutma ya da bir ders verme. Bir gün Tolga oradan kahraman olarak çıkacak. Suçsuz oldukları ortaya çıkacak. Ama benim oğlumun neden 1 saniyesi dahi orada geçsin. 25 yaşında girdi oraya. 15 yaşında lisedeyken “Bu vatan için, bu bayrak için ölürüm anne, beni şimdi askere gönderseler teröristlerle çatışırım” diyen bir çocuğun terörist olma ihtimali var mı? Ya da Tolga’nın hiçbir örgüte üye olmadığı zaten ortada.
HULUSİ AKAR ASKERİNE SAHİP ÇIKAMADI
Tolga uzman çavuş olmadan önce 6 ay araştırıldı. Eğer bir yerde üyeliği varsa o zaman devlet neden aldı. Devlet benden tertemiz evladımı aldı, sonra bana sabıkalı bir çocuk verdi. Eğer cezası onaylanırsa sicili bozulacak. Benim çocuğumu devlet koruyamadı. Ben korudum, gençliğinde de ergenliğinde de hiçbir suça karışmadı. Ama devlet emanetine sahip çıkamadı. İlk önce Hulusi Akar, askerine sahip çıkamadı, askerinin arkasında duramadı. Çocuklarımız üzerinden prim yaptı, bakan oldu. Çok şeyin bilincindeyim. Çok şeylere tanık oluyoruz.
DAĞDA ŞEHİT OLUYORDU, KURTULDU, TERÖRDEN YARGILANDI
Oğlum 15 Temmuz’dan önce sıcak çatışmanın içinden çıktı. Şehit oluyordu, oradan kurtuldu, 15 gün sonra terörden yargılandı. Mahkeme başkanıyla da, savcıyla da konuştum. Oğlumun suçunu kanıtlayın, suçluysa cezasını çeksin dedim. Ama oğlum hala gözaltı sürecinde. Niye boş yere yatıyor. Neden adalet işlemiyor! Savcıya gitsen savcı suçlu demiyor, hakime gitsen hakim suçlu demiyor. Hiçbir açıklaması yok. O zaman Tolga neden içeride? Çünkü bu suçu en alt gruba yıktılar. Erlere ve erbaşlara yıktılar.
DEVLETE İNANCIMIZI, GÜVENİMİZİ YİTİRDİK
Tolga’nın 12,5 yıl yatarı var. Onanmadı, inşallah İstinaf bu cezayı bozacak. Oğlum en kötü ihtimalle 9 yıl yatar. Bir odanın içinde 10 kişilik koğuşlarda 20 kişi kalıyorlar. Yemekler az, çoğunlukla su verilmiyor. Biz hakkımızı devlete kimseye helal etmiyoruz. Bu işte kimin küçücük parmağı varsa, hakkımızı helal etmiyoruz ve hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Devlete olan inancımızı, güvenimizi yitirdik. 24 yaşında gemi inşaat teknisyeni bir oğlum daha var. Kesinlikle oğlumu askere göndermeyi düşünmüyorum, bedelli yapacak.
TAZMİNAT DAVASI AÇTIK
Biz de devlete dava açtık. İade-i itibar, görevine dönüş, haksız yere tutuklanması bunların hepsi şu an mahkemede. Oğlum çıkana kadar elimden gelen her şeyi yapacağım. Bir milletvekilinin benim kadar hükmü yok. O kadar korkuyorlar ki kendilerini ifade etmeye, ben normal bir vatandaş olarak korkmuyorum. Çünkü ben geçmişimi, oğlumu nasıl yetiştirdiğimi biliyorum. Benim oğlum, devletin başında olanlardan vatanını, bayrağını daha çok seviyor. Biz vatanımıza ihanet etmedik. Erler erbaşlar vatanına ihanet etmedi. Bize inanmayan tek kişi Cumhurbaşkanı.
BENİM OĞLUM -18 DERECEDE KARDA ÇATIŞIYORDU
Tolga’nın terör saldırısı var diye dışarı çıkması o kadar normal ki, zaten terör bölgesinde. Her gece dağda. Ayda bir kere koğuşuna zor geliyor. Dağlarda yatıyor. Karın -18 derece karda çatışmaya giriyor. Konservelerle, kar suyu ile besleniyor. Oğlum diyor ki, “Anne dua et ki suçsuz yere yatıyorum. Akşam kafamı koyduğumda vicdanım o kadar rahat ki, hiçbir korkum yok. Eğer korkum olsaydı korkuyla beklerdim, bu duvarlar bana kalmayacak.” Siyasi bir dava olduğu için, bir nevi buna rant diyelim, koltuk sevdası eğer bu dava siyasi dava olmasaydı Tolga çoktan çıkardı, bu bir menfaat çatışması.
DARBEYE İNANMIYORUM Kİ…
Darbeyi şöyle düşünün. Albay yapmadı, yarbay yapmadı, erler yaptı! Ben bu darbeye dahi inanmıyorum ki, yaşadığım şeyleri görünce ciddi gelmiyor. Ulu orta bir darbe olmaz. 80’lerdeki darbe böyle olmamış. Neresinden tutarsanız tutun, darbe yok. Bu sadece ve sadece koltuk sevdasıydı. Mutlaka bir gün bu cahil insanların -bizi cahil görürler- dedikleri ortaya çıkacak. Bizim çocuklarımız masum, darbe de gerçek değil. Darbeden onlar kazandı. Koltuklarını sağlamlaştırdılar.
SON MAHKEME VE BİNALİ YILDIRIM’IN SİİRT ZİYARETİ
Normalde bizim mahkemeler saat 17.00’ye kadar sürer. Çünkü kalabalık. Ama o son mahkemeyi, ceza verdikleri o günkü mahkemeyi saat 10.00’da erkenden bitirdiler. Çünkü o gün dönemin Başbakanı Binali Yıldırım Siirt’e gitmişti. Vali bey onu karşıladı ve Vali bey, devletin gözüne girmek adına bunu yaptı. Böyle bir güne denk gelmesi tesadüf olamaz.
SÜLEYMAN SOYLU İLE TELEFONDA GÖRÜŞTÜM
Ben İçişleri Bakanına dahi ulaştım. Süleyman Soylu ile telefonla görüştüm. Bafra’da kuzeni vardı, kuzeninden numarasını aldım ve bütün gruba dağıttım. Derdimizi anlatmak için bizim yetkili insanlara ihtiyacımız vardı. 15 Temmuz’dan 1 yıl sonraydı sanırım. ‘Çocuklar suçsuz dışarı çıkacaklar, er ve erbaşlar kurtulacak’ dedi. Benim gibi bütün aileler görüştü. Suçsuzlar, çıkacaklar az daha sabredin diye diye 3 yıl geçti. Ama olay tam tersi oldu. Süleyman Soylu sonra bizi ne dinledi, ne kabul etti. O da askerine sahip çıkmadı. Adaletin olmadığı, tek adamın ağzına bakıldığı, padişahlık gibi herkesin korkarak yaşadığı bir dönemdeyiz…
[Sevinç Özarslan] 30.9.2019 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Berat Albayrak Harikalar Diyarında 2.0! [Gölge Bankacı]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 2020-2021-2022 dönemini ihtiva eden 3 yıllık Yeni Ekonomi Programı’nı (YEP) bugün açıkladı.
Baştan söyleyeyim Albayrak’ın açıkladığı hedeflerin gerçekleşme ihtimali Mars’a ayak basmak kadar uzak.
İsmi YEP olsa da "Berat Albayrak Harikalar Diyarında 2.0" demek daha doğru olur. Geçen sene 1'incisi açıklanan masalların 2'nci versiyonu vitrine çıkmış oldu.
İSİM DEĞİŞTİRMEKLE DEĞİŞİM OLMAZ
Zira program sanki ekonomik başka bir memleketteymiş gibi hazırlanmış. Bu da öncekiler gibi “Türkiye’nin gerçeklerinden uzak afaki bir temenniler manzumesi” olarak kayıtlara geçti.
Albayrak, Ali Babacan’ın “Orta Vadeli Program (OVP)” tanımını beğenmemiş olacak ki 10 Temmuz 2018’de koltuğa geçtiğinde sokak ve mahalle isimlerini değiştiren belediye başkanları gibi literatüre girmiş bir programın isminin üzerini çiziverdi.
OVP gitti, YEP geldi. Albayrak isim değişikliği ile değişimin başlayacağına o kadar inanmış ki bugün açıklanan programa slogan olarak “Değişim başlıyor” cümlesini seçmiş.
YEP’TE ELLE TUTULUR TEK BİR MADDE YOK
Albayrak’ın açıkladığı YEP’te neler var? Masa başında cilalanmış enlasyon, işsizlik, büyüme ve cari açık rakamları var.
YEP’te neler yok? Elle tutulur tek bir madde yok. Krizle boğuşan esnaf, çiftçi ve işadamlarının yarasına merhem olacak tek bir başlık yok.
400 milyar lirayı bulan batık kredilerin altından nasıl kalkılacağından da bahsetmedi Albayrak. Bankaları bile çatırdayan bir ekonomide ucu açık tahminler günün sonunda karın doyurmaz.
Albayrak bir önceki YEP’i 20 Eylül 2018’de açıklamıştı. O programa göre Türkiye 2019’da yüzde 2,5 büyüyecekti.
Dolar şokunun artçıları devam ederken bu hedefin tutmayacağı ilk günden belliydi.
AKP'nin açıkladığı son üç programda tahminler ile tahakkuk eden rakamlar arasında uçurum var.
ENCÜMEN KARARI İLE YÜZDE 0,5 BÜYÜYECEĞİZ!
Milli gelir (gayri safi yurtiçi hasıla/GSYH) ilk altı ay itibarıyla yüzde 2,6 daraldı.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kendi içinde çelişkili rakamları (sabit sermaye teşekkülü yüzde 22 daralırken ekonomi yüzde 1,5 daraldı!) bile daralmanın vahim boyutlarda olduğunu ortaya koyuyor.
Albayrak bugün YEP toplantısında 2019’un yüzde 0,5 büyüme ile kapatılacağını iddia etti.
Gerçi TÜİK’in başına sağ kolu Yinal Yağan’ı geçirdiği için bu hedef tutabilir. Nitekim Albayrak açıklıyor, TÜİK tasdikliyor artık.
Velev ki 2’nci altı ayda büyüme kâğıt üzerinde yüzde 7’yi bulsun ve Türkiye seneyi yüzde 0,5 büyüme ile geride bıraksın bunun reel karşılığı olacak mı?
Encümen kararı ile büyüdük demekle milli gelir artmıyor ki! Artık 2014 yılından bile daha fakir bir Türkiye var. Fert başına gelir 11 bin dolar seviyesinden 9 bin doların altına geriled.
ZAMLARI İPTAL EDİP VATANDAŞA PARASINI İADE Mİ EDECEKSİNİZ?
Bir an için kabul edelim: Enflasyon tek haneye insin.
Bu hile sadece doğalgaza ilk 9 ayda yapılan 32 zammı ortadan kaldıracak mı? Üstelik dünyada doğalgaz fiyatları yarı yarıya düşerken Türkiye’de zam gelmişti.
Benzine, elektriğe, çaya, şekere, sigaraya ve daha bilumum kalemlerde gelen zamlar iptal mi edilecek? Devlet vatandaşa para iadesi mi yapacak?
1 Ekim'de elektriğe yine rekor bir zam beklenirken nasıl düşecek enflasyon?
Geniş tabanlı işsiz sayısı son bir yılda 1,5 milyon kişi artmışken, seri iflaslar devam ediyorken “yüzde 0,5 değil, yüzde 5 büyüdük” deseniz ne hükmü var?
2020’DE YÜZDE 5 BÜYÜME HAYAL!
Kriz en ağır şekilde devam ettiği halde 2020 yılı için yüzde 5 büyüme hedefi belirlenmiş.
Dünyanın küçülmeye başladığı, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) kriz gelmesin diye faiz artışından vazgeçip faizleri yüzde 1,75-yüzde 2,00 aralığına indirdiği bir dönemde Türkiye yüzde 5 büyüyecekmiş!
Milli gelire oranla yüzde 2,7 lik bir cari açıkla, yüzde 3,5 büyüme hedefi vardı geçen seneki YEP’te.
Albayrak bu sefer kendini aşmış ve yüzde 1,2'lik cari açıkla yüzde 5 büyüme hedefi ilan etti. Tarihte rastlanmamış bir tablo!
Cari açık düşerken büyüme katlanacak? Nasıl olacak bu?
100 birimlik ihracat için 70-80 birim ithalat yapmak mecburiyetinde olan ve katma değeri düşük bir sanayi profiline sahip Türkiye bu arada petrol ve doğalgaz bulduysa niye olmasın!
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın 2020-2021-2022 dönemine dair ekonomik tahminleri piyasalar tarafından "ikna edici" bulunmadı.
ÖZEL SEKTÖRDE ÖYLE BİR PARA YOK
Yüzde 5 gibi bir büyümeyi finanse edecek kaynak ne kamuda ne de özel sektörde kaldı. Dışarıdan eskisi gibi doğrudan yatırıma gelen sermaye de yok.
Sıcak para bile son bir yılda 1,5 milyar dolarını topladı gitti. Türkiye’nin dış borç stoğu 457 milyar dolar!Kredi notumuz Angola ve Burkina Faso ile aynı olduğu için borç bulmanın maliyeti de arttı.
Bu şartlarda "Dolarizasyona karşı tedbir seti oluşturacağız." diyen Albayrak talimatla faizleri indirdiklerini unuttu galiba!
6 Temmuz’da gece yarısında Merkez Bankası Başkanı niye değiştirildi? O günden beri faiz yüzde 24’ten yüzde 16,50’ye inmedi mi?
Kamu bankaları iki haftadır konut ve otomobil kredilerinde indirim yarışına girmedi mi?
HALKIN DÖVİZ TALEBİ AZALMIYOR, ARTIYOR
O halde olarizasyon nasıl azalacak? Faizleri mi artıracaksınız? Halk olup bitenin gayet farkında. Bu yüzden sadece yerlilerin döviz tevdiat hesabı 191 milyar dolar! Tarihi bir rekor bu.
Herkes arabanın sağ ön lastiği 2018 yılı ağustos ayında patladığı halde hükümetin 140 kilometre hız yaptığını görüyor.
Sağa çekip arabayı emniyete alıp lastiği değiştirmek yerine, “eksi büyüyoruz, panik yok!” demekte ısrar ediyor.
Şoförün damadı da sağ ön koltuktan, “Kim tutar seni!” diyor.
HUKUK YOKSA YATIRIM DA YOK
Kurumların özerkliği ortadan kalkmışken, Merkez Bankası ve TÜİK bile doğrudan Saray’a bağlanmışken hangi tutarlı ve gerçekçi rakamdan bahsedilebilir ki!
Yabancı sermaye hukuk ve demokrasinin kurum ve kuralları ile işleyip işlemediğine bakar.
Ekonomik krizin temelinde hukuksuzluklar olduğu gerçeğini kabul edip yargı üzerindeki baskılara son vermeden, hukuk devletini ikame etmeden krizden çıkmak mümkün değil.
Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukuku söz konusu ise derelerinizden petrol fışkırsa yine de istihdamı artıran, kalıcı sermaye gelmez.
Gazetecilerin hapse atıldığı, şirketlere el konulduğu, 150 bin kişinin idari kararla memuriyetten ihraç edilip sivil ölüme mahkûm edildiği bir memlekete yatırım gelmemesi değil, gelmesi şaşırtıcı olurdu.
BAĞIMSIZLIĞIN ADI KALMIŞ
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) üyeleri Albayrak’ın YEP toplantısında ön sıralarda oturuyorsa fazla söze ne hacet!
Merkez Bankası’nda faiz kararlarının eldeki verilerle uyumlu ve PPK üyelerinin hür iradeleri ile alındığına bu saatten sonra kim inanır?
PPK üyeleri ve diğer Hazine bürokratları toplantı sonunda Albayrak’ı ayakta alkışladı.
Türkiye sahte dolar basamayacağına göre Albayrak 2020, 2021 ve 2022 yıllarında yüzde 5’lik büyümenin kaynağını ortaya koymalıydı.
Sıfır cari açıkla yüzde 5 büyüme ancak talimatla hareket eden TÜİK marifeti ile kâğıt üzerinde mümkün olabilir.
2022 yılında enflasyonun yüzde 4,9'a inmesi ise TÜİK’in masa başı formüller ile bile mümkün değil.
Bu hayal ürünü YEP, Albayrak’ın bakanlık koltuğundaki ömrünü uzatsa da 81 milyonun ömründen çalacak.
Albayrak'ın içi boş ve birbiri ile çelişen hedeflerin yer aldığı sunumuna verilecek en etkili cevap için şu şiirle noktalayalım:
"Hasan dağı arpalıktır, eğer saban yürür ise
Her dereye bir değirmen, eğer suyu gelir ise
Her köylüden birer tavuk, eğer köylü verir ise
İyi düzen bu düzen, eğer sonu gelir ise."
[Gölge Bankacı] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Baştan söyleyeyim Albayrak’ın açıkladığı hedeflerin gerçekleşme ihtimali Mars’a ayak basmak kadar uzak.
İsmi YEP olsa da "Berat Albayrak Harikalar Diyarında 2.0" demek daha doğru olur. Geçen sene 1'incisi açıklanan masalların 2'nci versiyonu vitrine çıkmış oldu.
İSİM DEĞİŞTİRMEKLE DEĞİŞİM OLMAZ
Zira program sanki ekonomik başka bir memleketteymiş gibi hazırlanmış. Bu da öncekiler gibi “Türkiye’nin gerçeklerinden uzak afaki bir temenniler manzumesi” olarak kayıtlara geçti.
Albayrak, Ali Babacan’ın “Orta Vadeli Program (OVP)” tanımını beğenmemiş olacak ki 10 Temmuz 2018’de koltuğa geçtiğinde sokak ve mahalle isimlerini değiştiren belediye başkanları gibi literatüre girmiş bir programın isminin üzerini çiziverdi.
OVP gitti, YEP geldi. Albayrak isim değişikliği ile değişimin başlayacağına o kadar inanmış ki bugün açıklanan programa slogan olarak “Değişim başlıyor” cümlesini seçmiş.
YEP’TE ELLE TUTULUR TEK BİR MADDE YOK
Albayrak’ın açıkladığı YEP’te neler var? Masa başında cilalanmış enlasyon, işsizlik, büyüme ve cari açık rakamları var.
YEP’te neler yok? Elle tutulur tek bir madde yok. Krizle boğuşan esnaf, çiftçi ve işadamlarının yarasına merhem olacak tek bir başlık yok.
400 milyar lirayı bulan batık kredilerin altından nasıl kalkılacağından da bahsetmedi Albayrak. Bankaları bile çatırdayan bir ekonomide ucu açık tahminler günün sonunda karın doyurmaz.
Albayrak bir önceki YEP’i 20 Eylül 2018’de açıklamıştı. O programa göre Türkiye 2019’da yüzde 2,5 büyüyecekti.
Dolar şokunun artçıları devam ederken bu hedefin tutmayacağı ilk günden belliydi.
AKP'nin açıkladığı son üç programda tahminler ile tahakkuk eden rakamlar arasında uçurum var.
ENCÜMEN KARARI İLE YÜZDE 0,5 BÜYÜYECEĞİZ!
Milli gelir (gayri safi yurtiçi hasıla/GSYH) ilk altı ay itibarıyla yüzde 2,6 daraldı.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kendi içinde çelişkili rakamları (sabit sermaye teşekkülü yüzde 22 daralırken ekonomi yüzde 1,5 daraldı!) bile daralmanın vahim boyutlarda olduğunu ortaya koyuyor.
Albayrak bugün YEP toplantısında 2019’un yüzde 0,5 büyüme ile kapatılacağını iddia etti.
Gerçi TÜİK’in başına sağ kolu Yinal Yağan’ı geçirdiği için bu hedef tutabilir. Nitekim Albayrak açıklıyor, TÜİK tasdikliyor artık.
Velev ki 2’nci altı ayda büyüme kâğıt üzerinde yüzde 7’yi bulsun ve Türkiye seneyi yüzde 0,5 büyüme ile geride bıraksın bunun reel karşılığı olacak mı?
Encümen kararı ile büyüdük demekle milli gelir artmıyor ki! Artık 2014 yılından bile daha fakir bir Türkiye var. Fert başına gelir 11 bin dolar seviyesinden 9 bin doların altına geriled.
ZAMLARI İPTAL EDİP VATANDAŞA PARASINI İADE Mİ EDECEKSİNİZ?
Bir an için kabul edelim: Enflasyon tek haneye insin.
Bu hile sadece doğalgaza ilk 9 ayda yapılan 32 zammı ortadan kaldıracak mı? Üstelik dünyada doğalgaz fiyatları yarı yarıya düşerken Türkiye’de zam gelmişti.
Benzine, elektriğe, çaya, şekere, sigaraya ve daha bilumum kalemlerde gelen zamlar iptal mi edilecek? Devlet vatandaşa para iadesi mi yapacak?
1 Ekim'de elektriğe yine rekor bir zam beklenirken nasıl düşecek enflasyon?
Geniş tabanlı işsiz sayısı son bir yılda 1,5 milyon kişi artmışken, seri iflaslar devam ediyorken “yüzde 0,5 değil, yüzde 5 büyüdük” deseniz ne hükmü var?
2020’DE YÜZDE 5 BÜYÜME HAYAL!
Kriz en ağır şekilde devam ettiği halde 2020 yılı için yüzde 5 büyüme hedefi belirlenmiş.
Dünyanın küçülmeye başladığı, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) kriz gelmesin diye faiz artışından vazgeçip faizleri yüzde 1,75-yüzde 2,00 aralığına indirdiği bir dönemde Türkiye yüzde 5 büyüyecekmiş!
Milli gelire oranla yüzde 2,7 lik bir cari açıkla, yüzde 3,5 büyüme hedefi vardı geçen seneki YEP’te.
Albayrak bu sefer kendini aşmış ve yüzde 1,2'lik cari açıkla yüzde 5 büyüme hedefi ilan etti. Tarihte rastlanmamış bir tablo!
Cari açık düşerken büyüme katlanacak? Nasıl olacak bu?
100 birimlik ihracat için 70-80 birim ithalat yapmak mecburiyetinde olan ve katma değeri düşük bir sanayi profiline sahip Türkiye bu arada petrol ve doğalgaz bulduysa niye olmasın!
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın 2020-2021-2022 dönemine dair ekonomik tahminleri piyasalar tarafından "ikna edici" bulunmadı.
ÖZEL SEKTÖRDE ÖYLE BİR PARA YOK
Yüzde 5 gibi bir büyümeyi finanse edecek kaynak ne kamuda ne de özel sektörde kaldı. Dışarıdan eskisi gibi doğrudan yatırıma gelen sermaye de yok.
Sıcak para bile son bir yılda 1,5 milyar dolarını topladı gitti. Türkiye’nin dış borç stoğu 457 milyar dolar!Kredi notumuz Angola ve Burkina Faso ile aynı olduğu için borç bulmanın maliyeti de arttı.
Bu şartlarda "Dolarizasyona karşı tedbir seti oluşturacağız." diyen Albayrak talimatla faizleri indirdiklerini unuttu galiba!
6 Temmuz’da gece yarısında Merkez Bankası Başkanı niye değiştirildi? O günden beri faiz yüzde 24’ten yüzde 16,50’ye inmedi mi?
Kamu bankaları iki haftadır konut ve otomobil kredilerinde indirim yarışına girmedi mi?
HALKIN DÖVİZ TALEBİ AZALMIYOR, ARTIYOR
O halde olarizasyon nasıl azalacak? Faizleri mi artıracaksınız? Halk olup bitenin gayet farkında. Bu yüzden sadece yerlilerin döviz tevdiat hesabı 191 milyar dolar! Tarihi bir rekor bu.
Herkes arabanın sağ ön lastiği 2018 yılı ağustos ayında patladığı halde hükümetin 140 kilometre hız yaptığını görüyor.
Sağa çekip arabayı emniyete alıp lastiği değiştirmek yerine, “eksi büyüyoruz, panik yok!” demekte ısrar ediyor.
Şoförün damadı da sağ ön koltuktan, “Kim tutar seni!” diyor.
HUKUK YOKSA YATIRIM DA YOK
Kurumların özerkliği ortadan kalkmışken, Merkez Bankası ve TÜİK bile doğrudan Saray’a bağlanmışken hangi tutarlı ve gerçekçi rakamdan bahsedilebilir ki!
Yabancı sermaye hukuk ve demokrasinin kurum ve kuralları ile işleyip işlemediğine bakar.
Ekonomik krizin temelinde hukuksuzluklar olduğu gerçeğini kabul edip yargı üzerindeki baskılara son vermeden, hukuk devletini ikame etmeden krizden çıkmak mümkün değil.
Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukuku söz konusu ise derelerinizden petrol fışkırsa yine de istihdamı artıran, kalıcı sermaye gelmez.
Gazetecilerin hapse atıldığı, şirketlere el konulduğu, 150 bin kişinin idari kararla memuriyetten ihraç edilip sivil ölüme mahkûm edildiği bir memlekete yatırım gelmemesi değil, gelmesi şaşırtıcı olurdu.
BAĞIMSIZLIĞIN ADI KALMIŞ
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) üyeleri Albayrak’ın YEP toplantısında ön sıralarda oturuyorsa fazla söze ne hacet!
Merkez Bankası’nda faiz kararlarının eldeki verilerle uyumlu ve PPK üyelerinin hür iradeleri ile alındığına bu saatten sonra kim inanır?
PPK üyeleri ve diğer Hazine bürokratları toplantı sonunda Albayrak’ı ayakta alkışladı.
Türkiye sahte dolar basamayacağına göre Albayrak 2020, 2021 ve 2022 yıllarında yüzde 5’lik büyümenin kaynağını ortaya koymalıydı.
Sıfır cari açıkla yüzde 5 büyüme ancak talimatla hareket eden TÜİK marifeti ile kâğıt üzerinde mümkün olabilir.
2022 yılında enflasyonun yüzde 4,9'a inmesi ise TÜİK’in masa başı formüller ile bile mümkün değil.
Bu hayal ürünü YEP, Albayrak’ın bakanlık koltuğundaki ömrünü uzatsa da 81 milyonun ömründen çalacak.
Albayrak'ın içi boş ve birbiri ile çelişen hedeflerin yer aldığı sunumuna verilecek en etkili cevap için şu şiirle noktalayalım:
"Hasan dağı arpalıktır, eğer saban yürür ise
Her dereye bir değirmen, eğer suyu gelir ise
Her köylüden birer tavuk, eğer köylü verir ise
İyi düzen bu düzen, eğer sonu gelir ise."
[Gölge Bankacı] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Sorumluluk Şuuru [Mehmet Ali Şengül]
Her dönem ve devirde yüzlerce olumlu, güzel teşebbüsler olduğu gibi, çarpık ve olumsuz hâdiselerde olmaktadır, olacaktır da.
Allah’ın kuluna bahşettiği en güzel nîmet, şüphesiz îman nîmetidir. Her nîmet, kendi cinsinden şükür gerektirir. Îman nîmetinin şükrü, onu muhtaç gönüllere taşımaktır. Kur‘an-ı Kerim pek çok yerde bu vazîfeyi hatırlatmaktadır:
“Ey müminler! İçinizde hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.” (3/104)
“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da bu îmana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden îman edenler varsa da, ekserisi dinden çıkmış fâsıklardır.” (3/110)
Mes’uliyet ve sorumluluğunun şuurunda olan bir mü’min, kendisine düşen vazifenin idrâki içinde hareket eder, onun ağırlığını vicdânında duyar. İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav); ’Eğer benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz.‘ buyurmuştur. (Buhari)
Mü’minin sorumluluğu; doğru olmak, doğru konuşmak ve doğruyu savunmaktır. Ama, ‘her doğru benim sözüm ve tavrımdır’ (benim sözüm ve tavrım mutlaka doğrudur) iddiasında bulunmak yanlıştır.
Cenâb-ı Hak Hud sûresi 112.âyette; “Öyleyse ey Resûlüm, sen beraberinde olup tövbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et! Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir” buyurmaktadır.
Her yol hedefe doğru gitmez. Bir insan okul bitirir, diploma alır, belki güzel bir makam ve mevkiye gelir ama; adâleti, ahlâkı, fazileti temsil edemeyebilir.
Eğer kuvveti ve makamı temsil eden insanlar; raiyyetinin inancı ve kimliği ne olursa olsun onlara şefkat ve merhametle muâmele etmeleri gerekirken, yetimin garibin mazlumun elinden tutmuyor, imdâdına yetişmiyor, tersine onları eziyorlar, zillete ve sefâlete atıyorlarsa; o zaman adâletten uzak açıkca zulüm irtikâb etmektedirler.
İdâreci, raiyyetinin hem sorumlusu, hem hâmisi, hem de hizmatkârıdır. Bir baba ve anne şefkatiyle kucaklaması gerekmektedir.
Efendimiz (sav), “Allah’ın idareci yaptığı bir kişi raiyyetini aldatarak ölürse, Allah ona cennetin yüzünü göstermez.” Başka bir rivâyette, “Onlara sahip çıkıp korumazsa cennet’in kokusunu duyamaz” buyurmuşlardır. (Buhâri)
Başka bir hadislerinde Allah Resûlü (sav); “Kıyamet günü, insanların Allah’a en yakını en sevgilisi âdil imam (idâreci), en sevmediği de zâlim imam, idarecidir. Allahım! Ümmetimin yönetimine sahip çıkıpta zorluk çıkarana sende zorluk çıkar, kolaylık yapana sen de kolaylık yap!” buyurmuşlardır. (Tirmizi)
Bunlara alternatif olarak, eğitim, ahlâk ve fazileti temsil eden gönül erleri; zulme teslim olmadan kim olursa olsun insanlara adâletle muâmelede bulunarak, insan haklarına ve değerlerine saygılı ve sâhip çıkarak, ilim aşkıyla yanıp tutuşmakta, ölmüş kalplerin ihyâsı adına gerilim içinde kıvranmakta ve dünya kamuoyunda barışın tesisi adına hizmetlerine devam etmektedirler.
Onların derdi; îmanı ve dâvâsını esas alarak hakkı temsil etmek ve onu amel-i sâlihle tutup kaldırmaktır. Şartlar ne olursa olsun, aktif sabırla Allah’a tevekkül ve teslim olmak, Rahman’ın rızâsına ulaşmaktır.
İnsanı yıpratan, saçını sakalını ağartan mes’uliyet duygusu ve sorumluluğudur. Zerre kadar hayır ve şerden, Hâkimler Hâkimi Allah (cc) huzûrunda hesap verme korkusudur. Hiçbir şey zâyi olmamaktadır. Kirâmen kâtibin -Allah’ın kâtip melekleri- her şeyi kayıt altına almaktadır ve bunların hesâbı büyük Mahkeme’de sorulacaktır.
Varlığın şuurunda olan, ne yapması gerektiğinin idrakiyle hareket eden, yüce ve kutsî bir davayı temsil eden Onun sorumluluğunu omuzunda taşıyan ehl-i imanın en büyük kredisi, güven ve itimat telkin etmek olmalıdır.
Hizmet insanı’nın birinci derecede hedefi; insanı, yaratılanların en şereflisi olarak kendi varlığına ayna yapan Cenâb-ı hakk’ı tanıması ve muhtaç olan kullarına Allah’ı tanıtıp sevdirmesidir. Bu vesileyle O’nun (cc), rızasını kazanmadır. Aynı zamanda yaratana ve yaratılanlara karşı, mes’uliyetinin idrak ve şuurunda olmasıdır. Böylece, ölümle sona erecek dünya pazarında ölümsüz ebedî hayatı kazanma gayreti içinde bulunmaktır.
Husûsiyle iman şerefiyle şerflenmiş mü’min; Allah’a verdiği sözü yerine getirmeli, emir ve yasakları doğrultusunda hareket etmelidir. Bu durumu hatırlatma sadedinde Cenâb-ı hak Bakara suresi 40.âyette; “Siz ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin, Ben de size ahdimi yerine getireyim” buyuruyor. Peygamber Efendimiz (sav) de; “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin” (Suyutî) buyuruyor.
Allah bütün müslümanları, güçleri yettiği halde yapmaları gereken ama yapamadıkları şeylerden hesaba çekecektir. Bakara suresi 286.âyette; “Allah hiç bir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir...” buyrulmaktadır.
Hizmet insanı; imanları ve bu îmanları başkalarına duyurma gayreti sayesinde, her şeyi aşıp Allah’a ve gerçek huzura ulaşabileceklerine, dünyayı cennetlere çevirip ötelerde de otağlarını firdevslere kurabileceklerine inanır ve hayatı da, hizmeti de âdeta cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi duyarlar.
A’raf sûresi 16. ve 17. âyetlerde; “Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım.”
“Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın!” buyrulmaktadır.
Bu durumda insan, doğruluk mücadelesini önce içindeki düşmanlara karşı verme durumundadır. En’amsûresi 153.âyette Allah (cc); “Bir de şu: “İşte Benim dosdoğru yolum. -Doğru yol, İslâm’dır- Ona tâbi olun. Yoksa başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte kötülüklerden sakınasınız diye Allah, size bunları emretti”buyurmaktadır.
Öyleyse dünyâmızı; âhirete göre yönlendirmek, muhtemelen bugün Allah huzuruna gidecek gibi bir şekilde değerlendirmek, sırtımızda taşıdığımız sorumluluğun azalmasına vesîle teşkil edebilir.
[Mehmet Ali Şengül] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Allah’ın kuluna bahşettiği en güzel nîmet, şüphesiz îman nîmetidir. Her nîmet, kendi cinsinden şükür gerektirir. Îman nîmetinin şükrü, onu muhtaç gönüllere taşımaktır. Kur‘an-ı Kerim pek çok yerde bu vazîfeyi hatırlatmaktadır:
“Ey müminler! İçinizde hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.” (3/104)
“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da bu îmana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden îman edenler varsa da, ekserisi dinden çıkmış fâsıklardır.” (3/110)
Mes’uliyet ve sorumluluğunun şuurunda olan bir mü’min, kendisine düşen vazifenin idrâki içinde hareket eder, onun ağırlığını vicdânında duyar. İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav); ’Eğer benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz.‘ buyurmuştur. (Buhari)
Mü’minin sorumluluğu; doğru olmak, doğru konuşmak ve doğruyu savunmaktır. Ama, ‘her doğru benim sözüm ve tavrımdır’ (benim sözüm ve tavrım mutlaka doğrudur) iddiasında bulunmak yanlıştır.
Cenâb-ı Hak Hud sûresi 112.âyette; “Öyleyse ey Resûlüm, sen beraberinde olup tövbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et! Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir” buyurmaktadır.
Her yol hedefe doğru gitmez. Bir insan okul bitirir, diploma alır, belki güzel bir makam ve mevkiye gelir ama; adâleti, ahlâkı, fazileti temsil edemeyebilir.
Eğer kuvveti ve makamı temsil eden insanlar; raiyyetinin inancı ve kimliği ne olursa olsun onlara şefkat ve merhametle muâmele etmeleri gerekirken, yetimin garibin mazlumun elinden tutmuyor, imdâdına yetişmiyor, tersine onları eziyorlar, zillete ve sefâlete atıyorlarsa; o zaman adâletten uzak açıkca zulüm irtikâb etmektedirler.
İdâreci, raiyyetinin hem sorumlusu, hem hâmisi, hem de hizmatkârıdır. Bir baba ve anne şefkatiyle kucaklaması gerekmektedir.
Efendimiz (sav), “Allah’ın idareci yaptığı bir kişi raiyyetini aldatarak ölürse, Allah ona cennetin yüzünü göstermez.” Başka bir rivâyette, “Onlara sahip çıkıp korumazsa cennet’in kokusunu duyamaz” buyurmuşlardır. (Buhâri)
Başka bir hadislerinde Allah Resûlü (sav); “Kıyamet günü, insanların Allah’a en yakını en sevgilisi âdil imam (idâreci), en sevmediği de zâlim imam, idarecidir. Allahım! Ümmetimin yönetimine sahip çıkıpta zorluk çıkarana sende zorluk çıkar, kolaylık yapana sen de kolaylık yap!” buyurmuşlardır. (Tirmizi)
Bunlara alternatif olarak, eğitim, ahlâk ve fazileti temsil eden gönül erleri; zulme teslim olmadan kim olursa olsun insanlara adâletle muâmelede bulunarak, insan haklarına ve değerlerine saygılı ve sâhip çıkarak, ilim aşkıyla yanıp tutuşmakta, ölmüş kalplerin ihyâsı adına gerilim içinde kıvranmakta ve dünya kamuoyunda barışın tesisi adına hizmetlerine devam etmektedirler.
Onların derdi; îmanı ve dâvâsını esas alarak hakkı temsil etmek ve onu amel-i sâlihle tutup kaldırmaktır. Şartlar ne olursa olsun, aktif sabırla Allah’a tevekkül ve teslim olmak, Rahman’ın rızâsına ulaşmaktır.
İnsanı yıpratan, saçını sakalını ağartan mes’uliyet duygusu ve sorumluluğudur. Zerre kadar hayır ve şerden, Hâkimler Hâkimi Allah (cc) huzûrunda hesap verme korkusudur. Hiçbir şey zâyi olmamaktadır. Kirâmen kâtibin -Allah’ın kâtip melekleri- her şeyi kayıt altına almaktadır ve bunların hesâbı büyük Mahkeme’de sorulacaktır.
Varlığın şuurunda olan, ne yapması gerektiğinin idrakiyle hareket eden, yüce ve kutsî bir davayı temsil eden Onun sorumluluğunu omuzunda taşıyan ehl-i imanın en büyük kredisi, güven ve itimat telkin etmek olmalıdır.
Hizmet insanı’nın birinci derecede hedefi; insanı, yaratılanların en şereflisi olarak kendi varlığına ayna yapan Cenâb-ı hakk’ı tanıması ve muhtaç olan kullarına Allah’ı tanıtıp sevdirmesidir. Bu vesileyle O’nun (cc), rızasını kazanmadır. Aynı zamanda yaratana ve yaratılanlara karşı, mes’uliyetinin idrak ve şuurunda olmasıdır. Böylece, ölümle sona erecek dünya pazarında ölümsüz ebedî hayatı kazanma gayreti içinde bulunmaktır.
Husûsiyle iman şerefiyle şerflenmiş mü’min; Allah’a verdiği sözü yerine getirmeli, emir ve yasakları doğrultusunda hareket etmelidir. Bu durumu hatırlatma sadedinde Cenâb-ı hak Bakara suresi 40.âyette; “Siz ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin, Ben de size ahdimi yerine getireyim” buyuruyor. Peygamber Efendimiz (sav) de; “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin” (Suyutî) buyuruyor.
Allah bütün müslümanları, güçleri yettiği halde yapmaları gereken ama yapamadıkları şeylerden hesaba çekecektir. Bakara suresi 286.âyette; “Allah hiç bir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir...” buyrulmaktadır.
Hizmet insanı; imanları ve bu îmanları başkalarına duyurma gayreti sayesinde, her şeyi aşıp Allah’a ve gerçek huzura ulaşabileceklerine, dünyayı cennetlere çevirip ötelerde de otağlarını firdevslere kurabileceklerine inanır ve hayatı da, hizmeti de âdeta cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi duyarlar.
A’raf sûresi 16. ve 17. âyetlerde; “Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım.”
“Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın!” buyrulmaktadır.
Bu durumda insan, doğruluk mücadelesini önce içindeki düşmanlara karşı verme durumundadır. En’amsûresi 153.âyette Allah (cc); “Bir de şu: “İşte Benim dosdoğru yolum. -Doğru yol, İslâm’dır- Ona tâbi olun. Yoksa başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte kötülüklerden sakınasınız diye Allah, size bunları emretti”buyurmaktadır.
Öyleyse dünyâmızı; âhirete göre yönlendirmek, muhtemelen bugün Allah huzuruna gidecek gibi bir şekilde değerlendirmek, sırtımızda taşıdığımız sorumluluğun azalmasına vesîle teşkil edebilir.
[Mehmet Ali Şengül] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
For the sake of ALLAH [Abdullah Aymaz]
Daha önce “Allah Rızası, Hizmet’in Barışçıl Bir Dünya Adına Kollektif Hedefidir” başlığı altında bir tanıtım yazısı yazmıştım. Şöyle başlıyordum yazıya:
Bugüne kadar Hizmet Hareketi ve Hocaefendi’yle ilgili birçok eser kaleme alındı ve Türkçeyle birlikte onlarca yabancı dilde yayımlandı. Bu eserlerin Hizmet’e tuttukları ayna elbette ki yazarlarının Hizmet’le aşinalıkları, yaptıkları saha çalışmalarının kapsamı ve süresi, vicdan, akıl ve dünya görüşlerinin Hizmet’in değerleriyle örtüştüğü veya örtüşmediği oranda hakikati aksettirebildi veya edemedi. Bu zaviyeden bakıldığında, uluslararası ilişkiler profesörü Hintli yazar Anwar Alam’ın İngilizce yayımlanan son kitabı For the Sake of Allah Hizmet’e dair akademik araştırmalar içerisinde çok muteber bir yeri hak ediyor. Kitap, sosyal bilimcilerin daha çok aşina olduğu bir dille yazılmış olmakla birlikte, Hizmet’i tanımak ve başkalarına anlatmak isteyenler için önemli bir başucu eser.
Bu kitabı diğerlerinden ayıran önemli bir hususiyeti Anwar Alam’in 2010 yılında Türkiye’ye gelip yerleşmesi ve 15 Temmuz’a kadar yaklaşık altı yılını bu projeye ayırması. Yazar, bu süre zarfında Fatih Üniversitesi ve Zirve Üniversitesi gibi kurumlarda çalıştı ve bu Hareket’e gönül vermiş insanlarla aynı ortamları paylaştı, aynı havayı soludu. Ayrıca, yazarın Türkiye’de yaşadığı yıllar, ülkenin olumlu-olumsuz çok hızlı dönüşümlere sahne olduğu, demokraside, hukukta ve ekonomide korkunç iniş-çıkışlar yaşadığı, uluslararası itibarının zirveye çıkıp dibe indiği, belki 1970-1980’lerden beri görülmemiş ölçüde çalkantılarla sarsıldığı bir dönem oldu. Bu süre içerisinde Hizmet kitlesel olarak benzersiz bir sosyal soykırıma maruz kalırken yazar da bu zulme bizzat şahit oldu ve öğretim üyesi olduğu kurumlardan dolayı kendisi de mağdur oldu. Kitabın ana başlığında yazarın şuurlu bir tercihi var ve bunu önsözünde izah ediyor: “Allah Rızası İçin” başlığı iki düşünce çizgisini aksettiriyor: Birincisi, Gülen Hareketi gönüllülerinin başkalarından hiçbir beklentileri olmaksızın barışçıl ve şiddetsiz bir dünyayı hedefleyen samimi kolektif hedefleri olarak “Allah rızası”. İkincisi ise, “Müslüman aktörler” tarafından sahnelenen terör barbarlıklarını meşrulaştırmak için sıklıkla gasp edilen bir tabir olarak “Allah rızası”. Bu kitapta bu tabirin asıl anlamı olan barış, adalet, özgürlük, hizmet ahlakı ve Gülen Hareketinin günlük pratiğine yansıyan bütün diğer değerler aktarılmak istenmektedir.” Kitap sırf bu başlığıyla bile Hizmet’e dışarıdan bakanlara bir başlangıç noktası ve nihayetsiz bir ufuk çizerken, günümüzde ciddi badirelerden geçen Hizmet gönüllülerine de asıl mefkurelerini yeniden hatırlatıyor aslında. Çünkü inşa edilen her okulda, temeli atılan her hazırlık kursunda, pansiyonda, evde, açılan her müessesede, yayınlanan her mecmua ve kitapta, her diyalog programında ve ziyarette Hizmet’in asıl maksadı hep Allah rızası idi. Hizmet’in ortaya koyduğu projelerin maksadına ulaşıp ulaşmadığı ve atılan adımların doğruluğu elbette ki objektif kriterlerle değerlendirilmelidir. Ancak, bir kefesinde salt dünyevi kriterler ya da misallerin, diğer kefesinde ise “Allah rızası” gibi aşkın bir mefkurenin bulunduğu terazilerde mizanın pek de isabetli olmayacağı da aşikardır.
İngilizce konuşan dünyada Hizmet’i merak edenlerle paylaşılabilecek ciddi bir kitap For the Sake of Allah – Allah Rızası İçin.
19.09.2019 tarihinde Prof. Dr. Anwar Alam ile görüşme imkanımız oldu. O sohbette sorularımıza verdiği bazı cevaplar:
Şu andaki en büyük uğraşlarınızdan biri Türklerin Almanya’ya entegrasyonu olmalı, (soru üzerine) Çin komünist partisinin bu Kitap ile yakın ilgisi var. Çin’e gitmem için dolaylı olarak davet edildim ama henüz olumlu veya olumsuz bir cevap vermedim. Görüştüğüm Almanlardaki gözlemlerime göre, şu an onlarda hizmet hareketine karşı bir ilgi uyanmış, bir çok kişi Gülen hareketini merak ediyor.
Benim dini hareketlerin tarihini incelemelerime dayalı olarak, geçmişteki doğru işler yapan dini hareketlerin başlarına gelenler, bugün hizmet hareketinin doğru yerde olduğunu gösteriyor, bazen Gülen hareketinden bazı arkadaşlar “Doğru yerde olduğumuz için, illa sıkıntı mı çekmemiz lazım?” diye esprili bir şekilde bana soru soruyorlar.
Tavsiye olarak: Alman hükümeti yabancıların ülkeye entegrasyonuna çok önem veriyor, siz de ülke çapında dil kursları açabilirsiniz, şu an mevcutta bazı kurslarınız var olabilir ama bunun ülke çapında olması gerekir, siz bu okullarla hem insanlara faydalı olup, entegrasyonuna yardımcı olursunuz.
Alman devleti biliyor ki siz şu an Türkiye’ye düşman olarak görünseniz bile, kalıcı olarak bu durumun devam etmeyeceğini, Türkiye’nin Rusya gibi bir ülke olmadığını biliyorlar.
Bir araştırma teklifi vermek istiyorum, “Almanya’da Gülen Hareketi” başlıklı bir araştırma için üniversiteye başvuru yapacağım ve eğer kabul edilirse bu çalışma 6 ay sürecek ve Bakanlığa sunulacak, eğer teklifim kabul edilirse yapacağım çalışma Bakanlığa sunulurken üniversite tarafından sunulmuş olacak ve bilimsel bir çalışma olacağı için çok dikkate alınacağını düşünüyorum.”
Bu çalışmalar ve gayretler için yazara, ALLAH RAZI OLSUN diyorum.
[Abdullah Aymaz] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Bugüne kadar Hizmet Hareketi ve Hocaefendi’yle ilgili birçok eser kaleme alındı ve Türkçeyle birlikte onlarca yabancı dilde yayımlandı. Bu eserlerin Hizmet’e tuttukları ayna elbette ki yazarlarının Hizmet’le aşinalıkları, yaptıkları saha çalışmalarının kapsamı ve süresi, vicdan, akıl ve dünya görüşlerinin Hizmet’in değerleriyle örtüştüğü veya örtüşmediği oranda hakikati aksettirebildi veya edemedi. Bu zaviyeden bakıldığında, uluslararası ilişkiler profesörü Hintli yazar Anwar Alam’ın İngilizce yayımlanan son kitabı For the Sake of Allah Hizmet’e dair akademik araştırmalar içerisinde çok muteber bir yeri hak ediyor. Kitap, sosyal bilimcilerin daha çok aşina olduğu bir dille yazılmış olmakla birlikte, Hizmet’i tanımak ve başkalarına anlatmak isteyenler için önemli bir başucu eser.
Bu kitabı diğerlerinden ayıran önemli bir hususiyeti Anwar Alam’in 2010 yılında Türkiye’ye gelip yerleşmesi ve 15 Temmuz’a kadar yaklaşık altı yılını bu projeye ayırması. Yazar, bu süre zarfında Fatih Üniversitesi ve Zirve Üniversitesi gibi kurumlarda çalıştı ve bu Hareket’e gönül vermiş insanlarla aynı ortamları paylaştı, aynı havayı soludu. Ayrıca, yazarın Türkiye’de yaşadığı yıllar, ülkenin olumlu-olumsuz çok hızlı dönüşümlere sahne olduğu, demokraside, hukukta ve ekonomide korkunç iniş-çıkışlar yaşadığı, uluslararası itibarının zirveye çıkıp dibe indiği, belki 1970-1980’lerden beri görülmemiş ölçüde çalkantılarla sarsıldığı bir dönem oldu. Bu süre içerisinde Hizmet kitlesel olarak benzersiz bir sosyal soykırıma maruz kalırken yazar da bu zulme bizzat şahit oldu ve öğretim üyesi olduğu kurumlardan dolayı kendisi de mağdur oldu. Kitabın ana başlığında yazarın şuurlu bir tercihi var ve bunu önsözünde izah ediyor: “Allah Rızası İçin” başlığı iki düşünce çizgisini aksettiriyor: Birincisi, Gülen Hareketi gönüllülerinin başkalarından hiçbir beklentileri olmaksızın barışçıl ve şiddetsiz bir dünyayı hedefleyen samimi kolektif hedefleri olarak “Allah rızası”. İkincisi ise, “Müslüman aktörler” tarafından sahnelenen terör barbarlıklarını meşrulaştırmak için sıklıkla gasp edilen bir tabir olarak “Allah rızası”. Bu kitapta bu tabirin asıl anlamı olan barış, adalet, özgürlük, hizmet ahlakı ve Gülen Hareketinin günlük pratiğine yansıyan bütün diğer değerler aktarılmak istenmektedir.” Kitap sırf bu başlığıyla bile Hizmet’e dışarıdan bakanlara bir başlangıç noktası ve nihayetsiz bir ufuk çizerken, günümüzde ciddi badirelerden geçen Hizmet gönüllülerine de asıl mefkurelerini yeniden hatırlatıyor aslında. Çünkü inşa edilen her okulda, temeli atılan her hazırlık kursunda, pansiyonda, evde, açılan her müessesede, yayınlanan her mecmua ve kitapta, her diyalog programında ve ziyarette Hizmet’in asıl maksadı hep Allah rızası idi. Hizmet’in ortaya koyduğu projelerin maksadına ulaşıp ulaşmadığı ve atılan adımların doğruluğu elbette ki objektif kriterlerle değerlendirilmelidir. Ancak, bir kefesinde salt dünyevi kriterler ya da misallerin, diğer kefesinde ise “Allah rızası” gibi aşkın bir mefkurenin bulunduğu terazilerde mizanın pek de isabetli olmayacağı da aşikardır.
İngilizce konuşan dünyada Hizmet’i merak edenlerle paylaşılabilecek ciddi bir kitap For the Sake of Allah – Allah Rızası İçin.
19.09.2019 tarihinde Prof. Dr. Anwar Alam ile görüşme imkanımız oldu. O sohbette sorularımıza verdiği bazı cevaplar:
Şu andaki en büyük uğraşlarınızdan biri Türklerin Almanya’ya entegrasyonu olmalı, (soru üzerine) Çin komünist partisinin bu Kitap ile yakın ilgisi var. Çin’e gitmem için dolaylı olarak davet edildim ama henüz olumlu veya olumsuz bir cevap vermedim. Görüştüğüm Almanlardaki gözlemlerime göre, şu an onlarda hizmet hareketine karşı bir ilgi uyanmış, bir çok kişi Gülen hareketini merak ediyor.
Benim dini hareketlerin tarihini incelemelerime dayalı olarak, geçmişteki doğru işler yapan dini hareketlerin başlarına gelenler, bugün hizmet hareketinin doğru yerde olduğunu gösteriyor, bazen Gülen hareketinden bazı arkadaşlar “Doğru yerde olduğumuz için, illa sıkıntı mı çekmemiz lazım?” diye esprili bir şekilde bana soru soruyorlar.
Tavsiye olarak: Alman hükümeti yabancıların ülkeye entegrasyonuna çok önem veriyor, siz de ülke çapında dil kursları açabilirsiniz, şu an mevcutta bazı kurslarınız var olabilir ama bunun ülke çapında olması gerekir, siz bu okullarla hem insanlara faydalı olup, entegrasyonuna yardımcı olursunuz.
Alman devleti biliyor ki siz şu an Türkiye’ye düşman olarak görünseniz bile, kalıcı olarak bu durumun devam etmeyeceğini, Türkiye’nin Rusya gibi bir ülke olmadığını biliyorlar.
Bir araştırma teklifi vermek istiyorum, “Almanya’da Gülen Hareketi” başlıklı bir araştırma için üniversiteye başvuru yapacağım ve eğer kabul edilirse bu çalışma 6 ay sürecek ve Bakanlığa sunulacak, eğer teklifim kabul edilirse yapacağım çalışma Bakanlığa sunulurken üniversite tarafından sunulmuş olacak ve bilimsel bir çalışma olacağı için çok dikkate alınacağını düşünüyorum.”
Bu çalışmalar ve gayretler için yazara, ALLAH RAZI OLSUN diyorum.
[Abdullah Aymaz] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Töre cinayetleri konusunda dinimiz ne diyor? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Bir kişinin aile meclisinin aldığı karara uyarak töre gereği bir insanı öldürmesi dinen doğru mu? Bazı hocaların buna cevaz verdiği söyleniyor. Ne dersiniz?” (Rumuz: Eastern)
Töreyi “toplumda öteden beri benimsenen, hüsnü kabul gören ve bir nevi mecburi davranış olarak görülen yaşama tarzıdır” diye tarif edersek töre cinayetinin de manası anlaşılmış olur.
Yani töre cinayeti denince, daha çok erkekler tarafından işlenen ve bir nevi namusunu temizleme ve toplumun baskısından kurtulmak için kendilerinin istemediği biriyle evlenen veya yasak ilişki yaşayan kadının infaz edilmesi akla geliyor.
Bu konuda işlenen cürümlere baktığımızda bunun bir nevi “Namus cinayeti!” olduğu görülüyor.
Bunun sebepleri arasında da ailenin veya erkeğin, kadının duygu ve bedeni üzerinde kendini hak sahibi görmesi, yapılacak bir cinayetle namus ve şerefin temizleneceği inancı, kadını öldüren failin çevrede kazanacağı saygınlık ve kadına olan bakış açısındaki çarpıklık gibi farklı sebepler gözüküyor.
Aile meclisinin aldığı karara uyarak, töre gereği veya farklı mülahazalarla böyle bir zulmü işleyen kişi, bu eylemiyle kendisini kanun ve yargı yerine koyuyor.
Üstelik bazen bu işi din adına yaptığını sanarak işlediği fiilden dolayı bırakın pişmanlığı, her fırsatta yaptığı işin doğruluğunu savunuyor.
Böyle bir davranışın sebebi de ya dini anlamamak ya da dini kendi emellerini gerçekleştirmeye alet etmektir. Çünkü dinimiz kimseye bu yetkiyi vermemiştir.
Adına ister töre cinayeti, ister namus meselesi densin, vahyin getirdikleri terk edilerek daha çok çevrenin yönlendirmesiyle ve sahip olunan yanlış kanaatlerle böyle bir cinayeti işleyen kimseyi, dinimiz asi ve günahkar sayar.
Hangi yönden bakılırsa bakılsın bunun İslâm’la ilgisi yoktur ve aklı başında hiçbir din adamı böyle bir cinayetin işlenmesine fetva vermez/veremez.
Daha detaylı ve doyurucu bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://hikmet.net/tore-cinayeti/
[Dr. Ali Demirel] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Töreyi “toplumda öteden beri benimsenen, hüsnü kabul gören ve bir nevi mecburi davranış olarak görülen yaşama tarzıdır” diye tarif edersek töre cinayetinin de manası anlaşılmış olur.
Yani töre cinayeti denince, daha çok erkekler tarafından işlenen ve bir nevi namusunu temizleme ve toplumun baskısından kurtulmak için kendilerinin istemediği biriyle evlenen veya yasak ilişki yaşayan kadının infaz edilmesi akla geliyor.
Bu konuda işlenen cürümlere baktığımızda bunun bir nevi “Namus cinayeti!” olduğu görülüyor.
Bunun sebepleri arasında da ailenin veya erkeğin, kadının duygu ve bedeni üzerinde kendini hak sahibi görmesi, yapılacak bir cinayetle namus ve şerefin temizleneceği inancı, kadını öldüren failin çevrede kazanacağı saygınlık ve kadına olan bakış açısındaki çarpıklık gibi farklı sebepler gözüküyor.
Aile meclisinin aldığı karara uyarak, töre gereği veya farklı mülahazalarla böyle bir zulmü işleyen kişi, bu eylemiyle kendisini kanun ve yargı yerine koyuyor.
Üstelik bazen bu işi din adına yaptığını sanarak işlediği fiilden dolayı bırakın pişmanlığı, her fırsatta yaptığı işin doğruluğunu savunuyor.
Böyle bir davranışın sebebi de ya dini anlamamak ya da dini kendi emellerini gerçekleştirmeye alet etmektir. Çünkü dinimiz kimseye bu yetkiyi vermemiştir.
Adına ister töre cinayeti, ister namus meselesi densin, vahyin getirdikleri terk edilerek daha çok çevrenin yönlendirmesiyle ve sahip olunan yanlış kanaatlerle böyle bir cinayeti işleyen kimseyi, dinimiz asi ve günahkar sayar.
Hangi yönden bakılırsa bakılsın bunun İslâm’la ilgisi yoktur ve aklı başında hiçbir din adamı böyle bir cinayetin işlenmesine fetva vermez/veremez.
Daha detaylı ve doyurucu bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://hikmet.net/tore-cinayeti/
[Dr. Ali Demirel] 30.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
”Tam kapıdan çıkarken dönüp elleriyle bana kalp yapıyor; İki cihanda yüz akım, gururum canım oğlum”
Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya, darbe yapmaktan müebbet hapse çarptırılan 19 yaşındaki askeri öğrenci oğlu Furkan Çetinkaya ile görüş gününü anlattı. Yarım saatlik görüşün ardından ayrılma faslında yaşanan anları paylaşan Çetinkaya, 5 dakikalık gecikmeden ötürü oğlundan savunma alındığını dile getirdi.
Görüş için 10 saat yol gittiğini belirten Melek Çetinkaya, ”Elini sımsıkı tutup bırakmıyorum. Gardiyan bırakın hadi diye bağırıyor. Tam kapıdan çıkarken arkasını dönüp elleriyle bana kalp yapıyor, ben ona öpücük atıyorum… İki cihanda yüz akım, gururum canım oğlum.” ifadelerini kullandı.
19 yaşındaki çocukların 38 aydır mahpus olduğunu hatırlatan Çetinkaya, görüş günü şahit olduğu içerde evlenen bir çift ile yaşadığı diyaloğu da aktardı: ”Gecen hafta bizim yavrulara, görüşten geç geliyorsunuz diye savunma verilmiş. N’olcak annem şimdi dedim, birsey olmaz da görüş yasağı verseler de sen biraz dinlensen iyi olur dedi. Sacmalama koca kafalı dedim. 10 saat yol gidiyoruz yarım saat görüş için.
N’olmuş sanki 5 dakika oyalandıysak. Görüşten en son biz ve içerde evlenen bir çift ayrılıyor. Geçenlerde bana diyor ki; Melek teyze hadi biz ayrılamıyoruz sona kalıyoruz da size n’oluyor.
Görüş bitiyor yavaş yavaş yürüyoruz, sonra ben oğlumun ellerinden, alnından öpüyorum.
Elini sımsıkı tutup bırakmıyorum. Gardiyan bırakın hadi diye bağırıyor. Tam kapıdan çıkarken arkasını dönüp elleriyle bana kalp yapıyor, ben ona öpücük atıyorum… İki cihanda yüz akım, gururum canım oğlum.”
[TR724] 30.9.2019
Görüş için 10 saat yol gittiğini belirten Melek Çetinkaya, ”Elini sımsıkı tutup bırakmıyorum. Gardiyan bırakın hadi diye bağırıyor. Tam kapıdan çıkarken arkasını dönüp elleriyle bana kalp yapıyor, ben ona öpücük atıyorum… İki cihanda yüz akım, gururum canım oğlum.” ifadelerini kullandı.
19 yaşındaki çocukların 38 aydır mahpus olduğunu hatırlatan Çetinkaya, görüş günü şahit olduğu içerde evlenen bir çift ile yaşadığı diyaloğu da aktardı: ”Gecen hafta bizim yavrulara, görüşten geç geliyorsunuz diye savunma verilmiş. N’olcak annem şimdi dedim, birsey olmaz da görüş yasağı verseler de sen biraz dinlensen iyi olur dedi. Sacmalama koca kafalı dedim. 10 saat yol gidiyoruz yarım saat görüş için.
N’olmuş sanki 5 dakika oyalandıysak. Görüşten en son biz ve içerde evlenen bir çift ayrılıyor. Geçenlerde bana diyor ki; Melek teyze hadi biz ayrılamıyoruz sona kalıyoruz da size n’oluyor.
Görüş bitiyor yavaş yavaş yürüyoruz, sonra ben oğlumun ellerinden, alnından öpüyorum.
Elini sımsıkı tutup bırakmıyorum. Gardiyan bırakın hadi diye bağırıyor. Tam kapıdan çıkarken arkasını dönüp elleriyle bana kalp yapıyor, ben ona öpücük atıyorum… İki cihanda yüz akım, gururum canım oğlum.”
[TR724] 30.9.2019
AKP’li eski general Şirin Ünal’ın evindeki şüpheli ölümde savcıdan fuhuş iması: ‘Bu dosyayı da kapatacaklar’
Eski general AKP’li vekil Şirin Ünal’ın evindeki şüpheli ölümle ilgili soruşturmada savcılık tanık Leyla Niyazova’ya “Siz Nadira Kadirova’yı fuhuşa mı götürüp getiriyormuşsunuz” diye sorarak ölen Kadirova ile tanığı fuhuş yapmakla suçladı.
Gelişme üzerine sosyal medyada ‘Bu dosyanın da üzerini örtecekler. Yine kadını suçla kurtul taktiğini uygulayacaklar’ şeklinde tepki gösterildi.
AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde silahla intihar ettiği iddia edilen Özbek vatandaşı 23 yaşındaki Nadira Kadirova’nın ölümüne ilişkin soruşturmada onunla son konuşan arkadaşı tanık olarak dinlendi. Şüpheli ölümü araştırması gereken savcılık, bunun yerine tanık Leyla Niyazova’ya “Siz Nadira Kadirova’yı fuhuşa mı götürüp getiriyormuşsunuz” diye sorarak ölen Kadirova ile tanığı fuhuş yapmakla suçladı.
İddiaya tepki gösteren Niyazova, böyle bir şey olmadığını söyledi. Niyazova, Kadirova’nın kendisiyle yaptığı son görüşmesinde Şirin Ünal’ın arkadan gelerek sarılması olayını anlattı. Leyla Niyazova, “Benim Nadire’yi fuhuşa teşvik ettiğim ya da fuhuş yapmasını kolaylaştırdığım iddiaları doğru değildir. Geçimimi Laleli’den aldığım tekstil ürünlerini Özbekistan’a göndererek sağlarım. Buna ilişkin kargo gönderim fişlerimi de gerekirse dosyaya sunabilirim. Nadire benim evimde hiç kalmadı” diye konuştu.
Savcılığın, tanığa “Hangi gazeteciler ile konuştunuz?” şeklinde sorması da dikkat çekti.
POLİS İKNA ETTİ
Tanık olarak dinlenen Nigar Abdurrahmanova da ifadesinde “Polisler ‘hiçbir şey kesin değil. Bu işin sonunda vebal vardır’ tarzında şeyler söyledi. Hatta ben dosyayı alıp inceleyeyim, siz yine ifade verebilirsiniz dedi. Muhammed Ali de doğrudur, bu işte vebal var diyerek ikna oldu ve ifade vermekten vazgeçtik” dedi.
[TR724] 30.9.2019
Gelişme üzerine sosyal medyada ‘Bu dosyanın da üzerini örtecekler. Yine kadını suçla kurtul taktiğini uygulayacaklar’ şeklinde tepki gösterildi.
AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde silahla intihar ettiği iddia edilen Özbek vatandaşı 23 yaşındaki Nadira Kadirova’nın ölümüne ilişkin soruşturmada onunla son konuşan arkadaşı tanık olarak dinlendi. Şüpheli ölümü araştırması gereken savcılık, bunun yerine tanık Leyla Niyazova’ya “Siz Nadira Kadirova’yı fuhuşa mı götürüp getiriyormuşsunuz” diye sorarak ölen Kadirova ile tanığı fuhuş yapmakla suçladı.
İddiaya tepki gösteren Niyazova, böyle bir şey olmadığını söyledi. Niyazova, Kadirova’nın kendisiyle yaptığı son görüşmesinde Şirin Ünal’ın arkadan gelerek sarılması olayını anlattı. Leyla Niyazova, “Benim Nadire’yi fuhuşa teşvik ettiğim ya da fuhuş yapmasını kolaylaştırdığım iddiaları doğru değildir. Geçimimi Laleli’den aldığım tekstil ürünlerini Özbekistan’a göndererek sağlarım. Buna ilişkin kargo gönderim fişlerimi de gerekirse dosyaya sunabilirim. Nadire benim evimde hiç kalmadı” diye konuştu.
Savcılığın, tanığa “Hangi gazeteciler ile konuştunuz?” şeklinde sorması da dikkat çekti.
POLİS İKNA ETTİ
Tanık olarak dinlenen Nigar Abdurrahmanova da ifadesinde “Polisler ‘hiçbir şey kesin değil. Bu işin sonunda vebal vardır’ tarzında şeyler söyledi. Hatta ben dosyayı alıp inceleyeyim, siz yine ifade verebilirsiniz dedi. Muhammed Ali de doğrudur, bu işte vebal var diyerek ikna oldu ve ifade vermekten vazgeçtik” dedi.
[TR724] 30.9.2019
Norveç’li yönetmenden 15 Temmuz Belgeseli: Erdoğan darbeyi önceden biliyordu
Türkiye’nin Oslo Büyükelçiliği, Oslo’da galası gerçekleşen, 15 Temmuz darbe girişimini konu alan belgeselin gösterimini engellemeye çalıştı.
Norveç’in günlük gazetelerinden VG’ye konuşan belgeselin yapımcılarından yönetmen Nefise Özkal Lorentzen, haberin kaynağının Norveç Dışişleri Bakanlığı olduğunu söyledi. Özkal, olayın, gazeteci olarak 15 Temmuz’a dair yapılan eleştiriLerin ne kadar hassas olduğunu da gösterdiğini dile getirdi.
Ayrıca yönetmen, Erdoğan’ın darbeye dair zihinlerdeki şüpheleri gidermek için uluslararası bir komisyon oluşturması gerektiğini savundu. Haberde, belgeselde Erdoğan’ın darbeyi önceden bildiği de ifade edildi.
Norveç’in başkenti Oslo’da galası yapılan, başarısız 15 Temmuz darbe teşebbüsünü konu alan “Allah’ın bir lütfu” isimli belgesele ilgi yoğundu. İzleyicilerin çoğunluğunun Norveçli olması dikkat çekti.
Jørgen Lorentzen ve eşi Nefise Özkal Lorentzen yapımını üstlendiği 58 dakikalık belgesel, 15 Temmuz darbe gecesinde köprü üzerinde yaşanan olayları, öldürülen askerleri, SADAT gibi konuları içeriyor. Öte yandan belgeselde, Fethullah Gülen, darbe sonrası yurtdışına sığınan NATO subaylarının yapılan görüşlerini de yansıtılıyor. Yine belgeselde köprüde öldürülen şehit askerin ailesiyle yapılan görüntülü röportaj yer alıyor. Bununla birlikte belgesel, 15 Temmuz öncesi yetkililerin yaptığı fişlemelerin belgeleriyle gözler önüne seriyor.
Galaya belgesele konuşan katılan Ünlü ABD’li Ortadoğu ve Türkiye uzamanı Henri Barkey de katıldı. Barkey, Lorentzen çifti ile katılımcıların sorularını da cevapladı. Soru-cevap faslında bir grup Türk provakötör programı provakate etmek istemesi dikkat çekti. Soru sormak için mikrofonu alan bir izleyeci, Barkey ve belgeseli yapan çifte ithamlarda bulunarak, “Erdoğan’daki yerkinin daha fazlası aslında Norveç Başbakanı Erna Solberg’te var.” dedi.
Yaşanan gerginliğin hemen ardından olay yerine polis ekipleri geldi.
Belgesel, İsveç ve Danimarka’da da gösterime girecek.
[TR724] 30.9.2019
Norveç’in günlük gazetelerinden VG’ye konuşan belgeselin yapımcılarından yönetmen Nefise Özkal Lorentzen, haberin kaynağının Norveç Dışişleri Bakanlığı olduğunu söyledi. Özkal, olayın, gazeteci olarak 15 Temmuz’a dair yapılan eleştiriLerin ne kadar hassas olduğunu da gösterdiğini dile getirdi.
Ayrıca yönetmen, Erdoğan’ın darbeye dair zihinlerdeki şüpheleri gidermek için uluslararası bir komisyon oluşturması gerektiğini savundu. Haberde, belgeselde Erdoğan’ın darbeyi önceden bildiği de ifade edildi.
Norveç’in başkenti Oslo’da galası yapılan, başarısız 15 Temmuz darbe teşebbüsünü konu alan “Allah’ın bir lütfu” isimli belgesele ilgi yoğundu. İzleyicilerin çoğunluğunun Norveçli olması dikkat çekti.
Jørgen Lorentzen ve eşi Nefise Özkal Lorentzen yapımını üstlendiği 58 dakikalık belgesel, 15 Temmuz darbe gecesinde köprü üzerinde yaşanan olayları, öldürülen askerleri, SADAT gibi konuları içeriyor. Öte yandan belgeselde, Fethullah Gülen, darbe sonrası yurtdışına sığınan NATO subaylarının yapılan görüşlerini de yansıtılıyor. Yine belgeselde köprüde öldürülen şehit askerin ailesiyle yapılan görüntülü röportaj yer alıyor. Bununla birlikte belgesel, 15 Temmuz öncesi yetkililerin yaptığı fişlemelerin belgeleriyle gözler önüne seriyor.
Galaya belgesele konuşan katılan Ünlü ABD’li Ortadoğu ve Türkiye uzamanı Henri Barkey de katıldı. Barkey, Lorentzen çifti ile katılımcıların sorularını da cevapladı. Soru-cevap faslında bir grup Türk provakötör programı provakate etmek istemesi dikkat çekti. Soru sormak için mikrofonu alan bir izleyeci, Barkey ve belgeseli yapan çifte ithamlarda bulunarak, “Erdoğan’daki yerkinin daha fazlası aslında Norveç Başbakanı Erna Solberg’te var.” dedi.
Yaşanan gerginliğin hemen ardından olay yerine polis ekipleri geldi.
Belgesel, İsveç ve Danimarka’da da gösterime girecek.
[TR724] 30.9.2019
Yargıtay’dan emsal kararlar: Bank Asya, Digitürk, himmet ve okullara öğrenci göndermek delil değil
Yargıtay, Hizmet hareketine yönelik davaları incelerken suç örgütü üyeliği veya yöneticiliğine delil olarak gösterilen pek çok konuda içtihat oluşturan kararlara imza attı.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Zaman gazetesinin yaklaşık 1 milyonu bulan tirajının olması ve bu nedenle gazeteye abone olan herkesin örgüt üyesi olarak kabul edilemeyeceğine dikkat çekti.
Habertürk yazarı Yasemin Güneri, Yargıtay, yerel mahkemelerin verdiği kararları incelerken yeni kriterler belirlediğini yazdı.
İşte o kararlar:
-Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda verdiği kararlarda; Zaman gazetesinin yaklaşık 1 milyonu bulan tirajının olması ve bu nedenle gazeteye abone olan herkesin örgüt üyesi olarak kabul edilemeyeceğine dikkat çekti. Yargıtay, bu nedenle sanık olarak yargılanan kişinin Zaman gazetesine üye olması yerine, “Üye yaptırması” delil olarak kabul etti. Bu karara göre, Zaman gazetesine üye yaptırtan kişiler örgüt üyesi veya yöneticisi olmaktan mahkum olacak. Tek başına gazeteye abone olunması, örgüt üyeliği için kanaati güçlendirici delil olarak kabul edilmeyecek.
-Soruşturmalarda önemli delillerden biri de DİGİTÜRK’den çıkma işlemiydi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu delile ilişkin olarak da içtihat oluşturacak kararlar verdi. Yargıtay, DİGİTÜRK’ü iptal ettirenlerin ses kayıtlarının getirtilmesi ve dinlenilmesi kriterini belirledi. Buna göre getirtilen ses kayıtlarında örgütsel tavır sergileyerek üyeliğini iptal ettirenler örgüt üyesi kabul edilirken, DİGİTÜRK’den memnun olmadığı için iptal ettirenler örgüt üyesi kabul edilmeyecek. Yargıtay aynı zamanda özgürlükçü düşünceye sahip kişilerin “düşünceye özgürlük” kapsamında DİGİTÜRK’ü iptal ettirdiğini söyleyenleri de örgüt kapsamı dışına aldı.
-Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ örgüt üyeliğine dair önemli deliler arasında yer alan “Bank Asya’da hesabın olması” konusunda da kriterler belirledi. Buna göre Daire, tutuklama ve gözaltı gerekçeleri arasında yer alan Asya Katılım Bankası A.Ş. de hesabın bulunmasını, örgüt üyeliği için delil sayılamayacağına karar verdi.
-Himmet verenlere ilişkin verilen kararlarda da yeni kriterler belirlendi. Bazı sanıkların birden fazla tarikata para yatırdığını ve bunu dini inancı gereği yaptığını ifade etmesi üzerine Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda da yeni kriterler belirledi.
Buna göre “himmet” adı altında mali yardım yaptığı iddiasıyla mahkum olanlar, eğer başka dini tarikatlara da yardım yaptıklarını delilleriyle ispatlıyorlarsa örgüt üyeliğinden beraat edilecekler.
-Yargıtay 16. Ceza Dairesi, çocuklarını okullarda okutup, dershanelere gönderenlere ilişkin olarak da kriterler belirledi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda verdiği kararlarda, “Sanığın çocuğunu örgüte müzahir okula göndermesi örgütsel faaliyet kapmasında kabul edilmez” görüşüne yer verdi.
[TR724] 30.9.2019
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Zaman gazetesinin yaklaşık 1 milyonu bulan tirajının olması ve bu nedenle gazeteye abone olan herkesin örgüt üyesi olarak kabul edilemeyeceğine dikkat çekti.
Habertürk yazarı Yasemin Güneri, Yargıtay, yerel mahkemelerin verdiği kararları incelerken yeni kriterler belirlediğini yazdı.
İşte o kararlar:
-Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda verdiği kararlarda; Zaman gazetesinin yaklaşık 1 milyonu bulan tirajının olması ve bu nedenle gazeteye abone olan herkesin örgüt üyesi olarak kabul edilemeyeceğine dikkat çekti. Yargıtay, bu nedenle sanık olarak yargılanan kişinin Zaman gazetesine üye olması yerine, “Üye yaptırması” delil olarak kabul etti. Bu karara göre, Zaman gazetesine üye yaptırtan kişiler örgüt üyesi veya yöneticisi olmaktan mahkum olacak. Tek başına gazeteye abone olunması, örgüt üyeliği için kanaati güçlendirici delil olarak kabul edilmeyecek.
-Soruşturmalarda önemli delillerden biri de DİGİTÜRK’den çıkma işlemiydi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu delile ilişkin olarak da içtihat oluşturacak kararlar verdi. Yargıtay, DİGİTÜRK’ü iptal ettirenlerin ses kayıtlarının getirtilmesi ve dinlenilmesi kriterini belirledi. Buna göre getirtilen ses kayıtlarında örgütsel tavır sergileyerek üyeliğini iptal ettirenler örgüt üyesi kabul edilirken, DİGİTÜRK’den memnun olmadığı için iptal ettirenler örgüt üyesi kabul edilmeyecek. Yargıtay aynı zamanda özgürlükçü düşünceye sahip kişilerin “düşünceye özgürlük” kapsamında DİGİTÜRK’ü iptal ettirdiğini söyleyenleri de örgüt kapsamı dışına aldı.
-Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ örgüt üyeliğine dair önemli deliler arasında yer alan “Bank Asya’da hesabın olması” konusunda da kriterler belirledi. Buna göre Daire, tutuklama ve gözaltı gerekçeleri arasında yer alan Asya Katılım Bankası A.Ş. de hesabın bulunmasını, örgüt üyeliği için delil sayılamayacağına karar verdi.
-Himmet verenlere ilişkin verilen kararlarda da yeni kriterler belirlendi. Bazı sanıkların birden fazla tarikata para yatırdığını ve bunu dini inancı gereği yaptığını ifade etmesi üzerine Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda da yeni kriterler belirledi.
Buna göre “himmet” adı altında mali yardım yaptığı iddiasıyla mahkum olanlar, eğer başka dini tarikatlara da yardım yaptıklarını delilleriyle ispatlıyorlarsa örgüt üyeliğinden beraat edilecekler.
-Yargıtay 16. Ceza Dairesi, çocuklarını okullarda okutup, dershanelere gönderenlere ilişkin olarak da kriterler belirledi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda verdiği kararlarda, “Sanığın çocuğunu örgüte müzahir okula göndermesi örgütsel faaliyet kapmasında kabul edilmez” görüşüne yer verdi.
[TR724] 30.9.2019
NE YAPILABİLİR | İdari yargı duruşmasında bilinmesi gerekenler önemli hususlar…
Av. Nurullah Albayrak, idari yargı duruşmalarında bilinmesi gerekenler önemli noktaları ve adli yardım alma şartlarını NE YAPILABİLİR’de anlattı.
DAVA AŞAMASINDA CEVAP VERME SÜRECİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER
İdari yargıda süreç davacının dava dilekçesinin ve eklerinin davalı tarafa tebliğ edilmesiyle başlar. Davalı idare tarafından dava dilekçesine karşı hazırlanacak olan dilekçe 30 gün içerisinde hazırlanıp mahkemeye gönderilir.
Davalı idare tarafından sunulan savunma dilekçesi davacı tarafa gönderilir. Davacı tarafın da savunmaya karşı cevaba cevap dilekçesi hazırlayıp 30 gün içerisinde mahkemeye sunması gerekmektedir..
Davalı taraf davacının 2. dilekçesine karşı 2. savunmasını sunar. Davalının 2. savunma dilekçesi de davacıya tebliğ edilir, ancak bu dilekçeye karşı davacı tarafından yeni bir dilekçe verilmez. Ancak, davalı tarafın 2. savunmasında cevaplanması gereken hususlar varsa, bu durum belirtilerek cevap dilekçesi verilebilir.
Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilir. Bu süre, ancak haklı sebeplerin bulunması halinde, taraflardan birinin isteği üzerine görevli mahkeme kararı ile otuz günü geçmemek ve bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir. Sürenin geçmesinden sonra yapılan uzatma talepleri kabul edilmez.
Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Davalı tarafın savunma dilekçesine karşı süresinde cevap verilmemiş olması, davalı tarafın savunmasında belirtilen hususların kabul edilmediği anlamına gelmektedir.
İDARİ YARGIDA DURUŞMA KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER
Duruşma, davacının önceki iddia ve savunmalarını tekrarlamak suretiyle mahkemeyi aydınlatmasını(ikna etmesini) sağlamak için kullanabileceği tamamlayıcı bir aşamadır.
Mahkemece resen karar verilmesi hali dışında, duruşma yapılması tarafların talebine bağlıdır. Duruşma için talep yeterlidir, gerekçe gösterilmesi gerekmez. Talep yazılı olarak yapılmalıdır.
Dava dilekçesinde ya da davalının 1. savunma dilekçesine vereceği cevap dilekçesinde duruşma talebinde bulunulduğunda mahkeme duruşma yapmak zorundadır. Dava dilekçesi ve 1. cevap dilekçesi sonrasında talepte bulunulduğunda duruşma yapılması mahkemenin takdirinde olup zorunlu değildir.
Duruşma mahkeme heyetinin nezaretinde, davacı ve varsa avukatı ile davalı kurum avukatı katılmak suretiyle gerçekleşir. Davacı ve davalı taraf duruşma günü gelmezlerse duruşma yapılmaz.
Davacı duruşmadan önce bir dilekçe ile duruşmadan vazgeçmiş ise ya da duruşmaya gelerek vazgeçtiğini bildirmiş ise duruşma yapılmaz. Duruşma isteyen taraf, duruşma yapılıncaya kadar bu talebinden vazgeçebilir.
Duruşma sırasında davacı, varsa vekili mahkeme başkanına göre sol tarafta, davalı ise mahkeme kuruluna göre sağ tarafta yerlerini alırlar.
Duruşmaya davalı ve davacı taraf katılmışsa, taraflara karşılıklı ikişer kez söz verilir. Taraflardan yalnız biri gelmişse bir kez söz verilir ve dinlenir. Her iki taraf da hazırsa, önce davacıya söz verilir ve davasını kısaca, dayanaklarıyla anlatması istenilir. Davacının vekili varsa önce vekile söz verilir. Davacı tarafın açıklamalarından sonra davalı tarafa söz verilerek savunması dinlenir. Davacıya tekrar olmamak şartıyla davalının savunma açıklamalarına karşı ne diyeceği sorulur. Sonra tekrar davalıya da söz hakkı verilir.
Tarafların iddia ve savunmalarına müdahale edilmez. Ancak, davaya etkisi olmayan ayrıntıdan kaçınılması söylenebilir. Başkan konuşma sürelerini sınırlandırabilir. Ancak, tekrara kaçılmadığı ve gereksiz uzatılmadığı müddetçe konuşma sonlandırılmaz.
Duruşmada yazılı metin okunmayıp, hatırlatma amacıyla notlara bakılarak sözlü olarak anlatılmalı.
Duruşma sırasında taraflar iddia ve savunmalarını ispat için belge ve bilgi sunabilirler.
Mahkeme heyeti tarafından taraflara soru sorulabilir. Davacı ile davalı taraf karşılıklı birbirlerine soru sormazlar.
İdarî yargıda duruşmada katip bulundurulmaz. Ceza yargılamalarında olduğu gibi tutanak tutulması söz konusu değildir.
Duruşmalı işlerde kararlar duruşma gününden başlayarak on beş gün içinde verilmelidir. Duruşma sonrasında dosyadaki bilgilerin esastan karar vermek için yeterli olmadığı değerlendirilise ek bilgilerin toplanmasına karar verilebilir.
ADLİ YARDIM KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER
Kimler başvurabilir? Kendisi ve ailesinin geçimini zor duruma düşürmeksizin, yargılama giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, adli yardımdan yararlanabilirler.
Adli Yardımın Kapsamı nedir? Mahkemeye başvuru ve yargılama süresi içerisinde yapılacak tüm yargılama giderlerinden geçici olarak muafiyet imkânı sağlar.
Başvuru nasıl yapılır? Yargılamanın görüleceği mahkemeye verilecek bir dilekçeyle yapılır. Dilekçede yargılama giderlerini karşılayabilecek durumda olmadığını gösteren mali durumuna ilişkin belgeleri (Başvurucunun üzerine kayıtlı taşınır ve taşınmaz mal bilgileri, başvurucunun aylık kazancı, ailevi durumu, bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı, vb.) mahkemeye dilekçe ekinde sunulmalıdır.
Başvuru ne zaman yapılır? Başvuru dava açılma aşamasında yapılabileceği gibi dava açıldıktan sonra da yapılabilir. Mahkeme aşamasında yapılmamış olsa dahi istinaf aşamasında da adli yardım talebinde bulunulabilir.
Yargılama giderleri sonradan ödenmek zorunda kalınır mı? Kural olarak adli yardım kararından dolayı alınmayan tüm yargılama giderleri, dava sonunda haksız çıkan kişi tarafından ödenir. Davacı eğer davasını kaybederse yargılama giderlerini ödemek zorunda kalır.
Ancak adli yardım kararından dolayı ödenmeyen yargılama giderlerinin tahsilinin, adli yardımdan yararlananın mağduriyetine neden olacağı mahkemece değerlendirilirse, mahkeme, kararında ödemeden muaf tutulmasına karar verebilir.
Adli Yardım Talebi reddedilirse ne olur? Mahkeme adli yardım talebini reddederse, ödenmesi gereken dava harçlarının tahsili için davacıya yazı yazar ve harçların ödenmesini bildirir. Mahkemenin verdiği süre içerisinde yargılama giderlerinin ödenmesi gerekir. Aksi takdirde dava açılmamış sayılır.
DAVANIN REDDİ ÜZERİNE ÖDENMESİ GEREKENLER KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER,
İdari yargıda davanın reddiyle sonuçlanması üzerine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin ödenmesi gerekmektedir.
Yargılama giderlerinin ödenmesi, mahkeme kararının kesinleşmesi sonrasında olmakta. Eğer adli yardım talebiniz varsa, dava reddedilse bile karar kesinleşeceği ana kadar yargılama ile ilgili bir ödeme yapılması gerekmemekte.
Vekalet ücretinin ödenmesi ise yargılama giderinin aksine idare mahkemesi ret kararından sonra söz konusu olmakta. Ret kararı verildikten sonra idare öncelikle bir yazı göndererek ödenmesini istemekte, ödenmezse icra işlemleri başlatılmakta. İcra konusunda eğer gayrimenkul mal varlığı yoksa ve sabit bir gelir yoksa icrai olarak yapılacak çok bir işlem yok, ancak mali durum müsaitse ödenmesi icrai takibatı engellemek için iyi olacaktır.
Yargılama aşamasında yapılabilecek, Hak Arama Özgürlüğü/Mahkemeye Erişim Hakkı kapsamında vekalet ücretine hükmedilmemesi talebinde bulunulabilir. Dava reddedilirse, istinaf aşamasında bu konu ayrıca belirtilerek kararın vekalet ücreti yönünden ayrıca bozulması istenebilir.
[TR724] 30.9.2019
DAVA AŞAMASINDA CEVAP VERME SÜRECİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER
İdari yargıda süreç davacının dava dilekçesinin ve eklerinin davalı tarafa tebliğ edilmesiyle başlar. Davalı idare tarafından dava dilekçesine karşı hazırlanacak olan dilekçe 30 gün içerisinde hazırlanıp mahkemeye gönderilir.
Davalı idare tarafından sunulan savunma dilekçesi davacı tarafa gönderilir. Davacı tarafın da savunmaya karşı cevaba cevap dilekçesi hazırlayıp 30 gün içerisinde mahkemeye sunması gerekmektedir..
Davalı taraf davacının 2. dilekçesine karşı 2. savunmasını sunar. Davalının 2. savunma dilekçesi de davacıya tebliğ edilir, ancak bu dilekçeye karşı davacı tarafından yeni bir dilekçe verilmez. Ancak, davalı tarafın 2. savunmasında cevaplanması gereken hususlar varsa, bu durum belirtilerek cevap dilekçesi verilebilir.
Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilir. Bu süre, ancak haklı sebeplerin bulunması halinde, taraflardan birinin isteği üzerine görevli mahkeme kararı ile otuz günü geçmemek ve bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir. Sürenin geçmesinden sonra yapılan uzatma talepleri kabul edilmez.
Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Davalı tarafın savunma dilekçesine karşı süresinde cevap verilmemiş olması, davalı tarafın savunmasında belirtilen hususların kabul edilmediği anlamına gelmektedir.
İDARİ YARGIDA DURUŞMA KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER
Duruşma, davacının önceki iddia ve savunmalarını tekrarlamak suretiyle mahkemeyi aydınlatmasını(ikna etmesini) sağlamak için kullanabileceği tamamlayıcı bir aşamadır.
Mahkemece resen karar verilmesi hali dışında, duruşma yapılması tarafların talebine bağlıdır. Duruşma için talep yeterlidir, gerekçe gösterilmesi gerekmez. Talep yazılı olarak yapılmalıdır.
Dava dilekçesinde ya da davalının 1. savunma dilekçesine vereceği cevap dilekçesinde duruşma talebinde bulunulduğunda mahkeme duruşma yapmak zorundadır. Dava dilekçesi ve 1. cevap dilekçesi sonrasında talepte bulunulduğunda duruşma yapılması mahkemenin takdirinde olup zorunlu değildir.
Duruşma mahkeme heyetinin nezaretinde, davacı ve varsa avukatı ile davalı kurum avukatı katılmak suretiyle gerçekleşir. Davacı ve davalı taraf duruşma günü gelmezlerse duruşma yapılmaz.
Davacı duruşmadan önce bir dilekçe ile duruşmadan vazgeçmiş ise ya da duruşmaya gelerek vazgeçtiğini bildirmiş ise duruşma yapılmaz. Duruşma isteyen taraf, duruşma yapılıncaya kadar bu talebinden vazgeçebilir.
Duruşma sırasında davacı, varsa vekili mahkeme başkanına göre sol tarafta, davalı ise mahkeme kuruluna göre sağ tarafta yerlerini alırlar.
Duruşmaya davalı ve davacı taraf katılmışsa, taraflara karşılıklı ikişer kez söz verilir. Taraflardan yalnız biri gelmişse bir kez söz verilir ve dinlenir. Her iki taraf da hazırsa, önce davacıya söz verilir ve davasını kısaca, dayanaklarıyla anlatması istenilir. Davacının vekili varsa önce vekile söz verilir. Davacı tarafın açıklamalarından sonra davalı tarafa söz verilerek savunması dinlenir. Davacıya tekrar olmamak şartıyla davalının savunma açıklamalarına karşı ne diyeceği sorulur. Sonra tekrar davalıya da söz hakkı verilir.
Tarafların iddia ve savunmalarına müdahale edilmez. Ancak, davaya etkisi olmayan ayrıntıdan kaçınılması söylenebilir. Başkan konuşma sürelerini sınırlandırabilir. Ancak, tekrara kaçılmadığı ve gereksiz uzatılmadığı müddetçe konuşma sonlandırılmaz.
Duruşmada yazılı metin okunmayıp, hatırlatma amacıyla notlara bakılarak sözlü olarak anlatılmalı.
Duruşma sırasında taraflar iddia ve savunmalarını ispat için belge ve bilgi sunabilirler.
Mahkeme heyeti tarafından taraflara soru sorulabilir. Davacı ile davalı taraf karşılıklı birbirlerine soru sormazlar.
İdarî yargıda duruşmada katip bulundurulmaz. Ceza yargılamalarında olduğu gibi tutanak tutulması söz konusu değildir.
Duruşmalı işlerde kararlar duruşma gününden başlayarak on beş gün içinde verilmelidir. Duruşma sonrasında dosyadaki bilgilerin esastan karar vermek için yeterli olmadığı değerlendirilise ek bilgilerin toplanmasına karar verilebilir.
ADLİ YARDIM KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER
Kimler başvurabilir? Kendisi ve ailesinin geçimini zor duruma düşürmeksizin, yargılama giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, adli yardımdan yararlanabilirler.
Adli Yardımın Kapsamı nedir? Mahkemeye başvuru ve yargılama süresi içerisinde yapılacak tüm yargılama giderlerinden geçici olarak muafiyet imkânı sağlar.
Başvuru nasıl yapılır? Yargılamanın görüleceği mahkemeye verilecek bir dilekçeyle yapılır. Dilekçede yargılama giderlerini karşılayabilecek durumda olmadığını gösteren mali durumuna ilişkin belgeleri (Başvurucunun üzerine kayıtlı taşınır ve taşınmaz mal bilgileri, başvurucunun aylık kazancı, ailevi durumu, bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı, vb.) mahkemeye dilekçe ekinde sunulmalıdır.
Başvuru ne zaman yapılır? Başvuru dava açılma aşamasında yapılabileceği gibi dava açıldıktan sonra da yapılabilir. Mahkeme aşamasında yapılmamış olsa dahi istinaf aşamasında da adli yardım talebinde bulunulabilir.
Yargılama giderleri sonradan ödenmek zorunda kalınır mı? Kural olarak adli yardım kararından dolayı alınmayan tüm yargılama giderleri, dava sonunda haksız çıkan kişi tarafından ödenir. Davacı eğer davasını kaybederse yargılama giderlerini ödemek zorunda kalır.
Ancak adli yardım kararından dolayı ödenmeyen yargılama giderlerinin tahsilinin, adli yardımdan yararlananın mağduriyetine neden olacağı mahkemece değerlendirilirse, mahkeme, kararında ödemeden muaf tutulmasına karar verebilir.
Adli Yardım Talebi reddedilirse ne olur? Mahkeme adli yardım talebini reddederse, ödenmesi gereken dava harçlarının tahsili için davacıya yazı yazar ve harçların ödenmesini bildirir. Mahkemenin verdiği süre içerisinde yargılama giderlerinin ödenmesi gerekir. Aksi takdirde dava açılmamış sayılır.
DAVANIN REDDİ ÜZERİNE ÖDENMESİ GEREKENLER KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER,
İdari yargıda davanın reddiyle sonuçlanması üzerine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin ödenmesi gerekmektedir.
Yargılama giderlerinin ödenmesi, mahkeme kararının kesinleşmesi sonrasında olmakta. Eğer adli yardım talebiniz varsa, dava reddedilse bile karar kesinleşeceği ana kadar yargılama ile ilgili bir ödeme yapılması gerekmemekte.
Vekalet ücretinin ödenmesi ise yargılama giderinin aksine idare mahkemesi ret kararından sonra söz konusu olmakta. Ret kararı verildikten sonra idare öncelikle bir yazı göndererek ödenmesini istemekte, ödenmezse icra işlemleri başlatılmakta. İcra konusunda eğer gayrimenkul mal varlığı yoksa ve sabit bir gelir yoksa icrai olarak yapılacak çok bir işlem yok, ancak mali durum müsaitse ödenmesi icrai takibatı engellemek için iyi olacaktır.
Yargılama aşamasında yapılabilecek, Hak Arama Özgürlüğü/Mahkemeye Erişim Hakkı kapsamında vekalet ücretine hükmedilmemesi talebinde bulunulabilir. Dava reddedilirse, istinaf aşamasında bu konu ayrıca belirtilerek kararın vekalet ücreti yönünden ayrıca bozulması istenebilir.
[TR724] 30.9.2019
Dolar nereye gider? [Ali Deniz]
Paranızı yönetirken kesinlikle duygularınızla hareket etmeyin. Olmasını istediğiniz şeyler ‘illa olacakmış’ gibi davranmayın. Soğukkanlı ve hadiselerin öncesine vakıf olun.
Türkiye’de henüz iktisaden ekonomik kriz yok. Bankaların battığı gün ‘ekonomik kriz’dir.
Bankalar da alacaklarını çevirebildikçe batmazlar. Dolar da bu durumda 10 TL olmaz. Bugünkü durumda da Merkez Bankası piyasadan dolar çekmedikçe de doların fiyatı artmaz. Hükümetin yıl sonu dolar hedefi 5,60. Bunu korumak için herşeyi yapacaktır. Merkez Bankasını da bu yolda her türlü kuralı yıkarak kullanmaktan çekinmeyeceklerini de yakın zamanda başkanı görevden alarak gösterdiler.
***
Geçen sene Bakan Berat Albayrak 3.6 milyar dolar Çin’den borç aldığını twitterden öyle bir duyurmuştu ki sanırsınız hibe aldık! Faizinden hiç bahsetmedi! 3.6 milyar dolar Türkiye gibi bir ülke için böylesine haber değeri taşımıyor ama gelin görün ki durum vahim. Bunu bile bulunca ekonomi yönetimi sevinçten şapkasını havaya fırlatıyor.
Ekonomi yönetimi icraatları ile aslında bir nevi ‘imdat’ kolunu çekiyor ama halkımız hükümetin icraatlarına değil de Erdoğan’ın söylediklerine bakmayı tercih için durum şimdilik idare ediliyor. Mehmet Şimşek ‘tulumbada su bitti’ dediğinde kıymetli halkımızın birçoğu bunu duymazlıktan gelmişti.
Daha birkaç hafta önce halkımız dolar 5.70 iken uykuya daldı, gece 6.40 oldu, birileri ne yapmış ne etmiş belli değil, sabah gene 5.70!
Bu nasıl bir ekonomi yönetimi? Daha önce böyle bir olay vaki değil. Her şeye yorum yapan sayın Erdoğan bu olay için tek kelime etmedi! Görünen o ki iktidar tarafında herkes durumdan memnun.
Bu konuda ekonomi çevreleri ‘özgürce’ yorum yapamıyorlar. Konuşan soluğu Silivri’de alıyor!
Bakın böyle ortamlar içerden bilgi sızdıranların bayram edeceği durumlardır. Birileri bu ülkenin ekonomisine göstere göstere operasyon çekiyor, çok paralar kazanıyor ama iktidarın sesi soluğu çıkmıyor. Neden acaba?
Halkın parasız olması, mevcut ekonomi yönetimi altında eziliyor olması iktidarın umurunda değil. İktidar neredeyse açıktan birilerine büyük paralar kazandırıyor. Parayı kaybeden milyonlarca halk kazanan ise belki birkaç yüz kişi.
***
Türkiye’de ekonomik kaidelere göre yorum yapmak zor. Salt ekonomi konuşamazsınız. Siyaset ekonomi ile içli dışlı. Herşey tam yolunda gidiyor derken Sayın Erdoğan çıkıp tuhaf ekonomi yorumları yapıyor ve birden bütün kuramlar çöküyor. Bunu geçen sene çokça yaşadık.
***
Dolar neden sabit duruyor?
Bunun birçok nedeni olabilir ama şu an en baskını bu senaryo:
Kimse inanmasa da Merkez Bankası 35 milyar doları olduğunu söylüyor.
Vatandaşların da bankalarda döviz tevdiat hesaplarında 200 milyar doları var. Bu rakam sürekli de artıyor. Vatandaşın dolara nasıl yüklendiğinin açık özeti bu!
Faizler düşürüldü ve enflasyon karşısında faizin bir getirisi kalmadı bu durumda doların yükselmesi gerekmekte ama neden yükselmiyor. Buraya dikkat: Yükseliyor derken 8-10 TL’den bahsetmiyorum! En başta söylediğim gibi bunun kısa dönemde oluru yok!
Bankalara yatan her dövizin %20’si munzam karşılık olarak Merkez Bankasına gönderilmek zorunda. Merkez Bankası da bu parayı bürüt rezervlerinde saklaması gerekiyor ama bunu yapmıyor ve aldığı parayı piyasaya sürüyor. Sonra bu dövizi de başka bir vatandaş alıyor bankaya yatırıyor. Aynı kısır döngü gene devam ediyor. Aslında olmayan bir döviz kağıt üzerinde dolaşıp duruyor.
Burada iktidarın beklentisi vatandaşların doların yükselmesinden ümidini keserek parasını bozdurması ve yatırım yapması yönünde.
Bu beklenti boş değil ama bu kadar da basit değil.
Yani geldik Bakan Berat Albayrak’ın ‘neymiş bu yapısal reformlar’ dediği konuya. Kendisi bunlardan haberdar olmadığı için vatandaşın parasını bozdurarak ekonomiye kazandıracağı hülyasından uyanması gerekiyor ama hiç ümit vermiyor.
[Ali Deniz] 30.9.2019 [TR724]
Türkiye’de henüz iktisaden ekonomik kriz yok. Bankaların battığı gün ‘ekonomik kriz’dir.
Bankalar da alacaklarını çevirebildikçe batmazlar. Dolar da bu durumda 10 TL olmaz. Bugünkü durumda da Merkez Bankası piyasadan dolar çekmedikçe de doların fiyatı artmaz. Hükümetin yıl sonu dolar hedefi 5,60. Bunu korumak için herşeyi yapacaktır. Merkez Bankasını da bu yolda her türlü kuralı yıkarak kullanmaktan çekinmeyeceklerini de yakın zamanda başkanı görevden alarak gösterdiler.
***
Geçen sene Bakan Berat Albayrak 3.6 milyar dolar Çin’den borç aldığını twitterden öyle bir duyurmuştu ki sanırsınız hibe aldık! Faizinden hiç bahsetmedi! 3.6 milyar dolar Türkiye gibi bir ülke için böylesine haber değeri taşımıyor ama gelin görün ki durum vahim. Bunu bile bulunca ekonomi yönetimi sevinçten şapkasını havaya fırlatıyor.
Ekonomi yönetimi icraatları ile aslında bir nevi ‘imdat’ kolunu çekiyor ama halkımız hükümetin icraatlarına değil de Erdoğan’ın söylediklerine bakmayı tercih için durum şimdilik idare ediliyor. Mehmet Şimşek ‘tulumbada su bitti’ dediğinde kıymetli halkımızın birçoğu bunu duymazlıktan gelmişti.
Daha birkaç hafta önce halkımız dolar 5.70 iken uykuya daldı, gece 6.40 oldu, birileri ne yapmış ne etmiş belli değil, sabah gene 5.70!
Bu nasıl bir ekonomi yönetimi? Daha önce böyle bir olay vaki değil. Her şeye yorum yapan sayın Erdoğan bu olay için tek kelime etmedi! Görünen o ki iktidar tarafında herkes durumdan memnun.
Bu konuda ekonomi çevreleri ‘özgürce’ yorum yapamıyorlar. Konuşan soluğu Silivri’de alıyor!
Bakın böyle ortamlar içerden bilgi sızdıranların bayram edeceği durumlardır. Birileri bu ülkenin ekonomisine göstere göstere operasyon çekiyor, çok paralar kazanıyor ama iktidarın sesi soluğu çıkmıyor. Neden acaba?
Halkın parasız olması, mevcut ekonomi yönetimi altında eziliyor olması iktidarın umurunda değil. İktidar neredeyse açıktan birilerine büyük paralar kazandırıyor. Parayı kaybeden milyonlarca halk kazanan ise belki birkaç yüz kişi.
***
Türkiye’de ekonomik kaidelere göre yorum yapmak zor. Salt ekonomi konuşamazsınız. Siyaset ekonomi ile içli dışlı. Herşey tam yolunda gidiyor derken Sayın Erdoğan çıkıp tuhaf ekonomi yorumları yapıyor ve birden bütün kuramlar çöküyor. Bunu geçen sene çokça yaşadık.
***
Dolar neden sabit duruyor?
Bunun birçok nedeni olabilir ama şu an en baskını bu senaryo:
Kimse inanmasa da Merkez Bankası 35 milyar doları olduğunu söylüyor.
Vatandaşların da bankalarda döviz tevdiat hesaplarında 200 milyar doları var. Bu rakam sürekli de artıyor. Vatandaşın dolara nasıl yüklendiğinin açık özeti bu!
Faizler düşürüldü ve enflasyon karşısında faizin bir getirisi kalmadı bu durumda doların yükselmesi gerekmekte ama neden yükselmiyor. Buraya dikkat: Yükseliyor derken 8-10 TL’den bahsetmiyorum! En başta söylediğim gibi bunun kısa dönemde oluru yok!
Bankalara yatan her dövizin %20’si munzam karşılık olarak Merkez Bankasına gönderilmek zorunda. Merkez Bankası da bu parayı bürüt rezervlerinde saklaması gerekiyor ama bunu yapmıyor ve aldığı parayı piyasaya sürüyor. Sonra bu dövizi de başka bir vatandaş alıyor bankaya yatırıyor. Aynı kısır döngü gene devam ediyor. Aslında olmayan bir döviz kağıt üzerinde dolaşıp duruyor.
Burada iktidarın beklentisi vatandaşların doların yükselmesinden ümidini keserek parasını bozdurması ve yatırım yapması yönünde.
Bu beklenti boş değil ama bu kadar da basit değil.
Yani geldik Bakan Berat Albayrak’ın ‘neymiş bu yapısal reformlar’ dediği konuya. Kendisi bunlardan haberdar olmadığı için vatandaşın parasını bozdurarak ekonomiye kazandıracağı hülyasından uyanması gerekiyor ama hiç ümit vermiyor.
[Ali Deniz] 30.9.2019 [TR724]
Ahirzamanın Üç Günü ve Tecdidin Üç Dinamiği (1) [Seyid Nurfethi Erkal]
“Fakat (ona daha fazla tahammül edemeyerek) deveyi boğazladılar. Salih, derhal ikaz etti: Zevk u safa sürdüğünüz) şu yurdunuzda sadece üç gün daha oturun bakalım; (ardından ne olacak, hep beraber göreceğiz)! Bu, yalan çıkması mümkün olmayan bir tehdittir!” (Hud, 65)
Cenab-ı Hak, Sadık’ul vad’ul emin’dir yani vaadinden dönmesi muhaldir. Eğer bir nebisiyle vaadde bulunursa mutlaka gerçekleşir. Ancak vaidinden, ceza ile tehdidinden dönmesi mümkündür. Hz. Yunus’un kavmi Ninova’ya muamelesi istisna da olsa buna örnektir.
“Allah’tan azap hükmü çıktığı zaman iman edip de imanı kendilerine fayda veren tek bir memleket halkı olsun bulunsaydı! (Böyle bir şey asla vâki olmadı.) Sadece Yunus’un halkı müstesna ki, onlar iman edince, biz de üzerlerinden dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırıp, bir süre daha dünyada kalmalarına müsaade buyurduk.” (Yunus, 98)
Hz. Yunus (a.s.) yaratılışından kaynaklı vazife şuurunun gereği, mukaddes hırsının tesiriyle kavmine hak için kızmış; rabbani emri beklemeden, ilahi işareti mutlak kabul ederek, kavminin helakini kendilerine haber vermiştir.
Bir rivayete göre Cenâb-ı Allah, Hz. Yunus’a (a.s.): “Onlara beddua etme. 40 gün 40 gece onları davet et. Son bir fırsat tanı. Eğer iman etmezlerse o zaman onlar helakı hak ederler.” demiş. 37. günde Hz. Yunus (a.s.) kavmine: “Üç günlük süreniz kaldı. Üç gün içinde renkleriniz değişecek. Renkleriniz değişince azap geldi demektir.”demiştir.
Bunun üzerine Hz. Yunus davete direnen kavmini terk edip gitmiş ve bir gemiye binmiştir. Kavmi ise Yunus aralarından ayrılınca yüzlerinin değiştiğini görüp, azabın geldiğini anlamıştır. Kavminin nedametinin ve Hz. Yunus’un evbesiyle buluşması neticesinde Cenab-ı Hakk’ın atası kazasını bozmuş ve Ninova kavmi helak edilmemiştir.
Semud kavmiyle Ninova halkı arasında bir benzerlik, üç gün içinde helaketin yaklaştığının açık alameti olarak yüzlerinin renginin değişmesidir. Ayetle sabit olduğu üzere Salih Aleyhisselam kavminin yüzlerinin rengi değişmiş ve üç gün sonra helaketlerine dâir vaad gerçekleşmiştir ancak Ninova kavminde evbenin neticesi af ve mağfiret olmuştur.
Malum olduğu üzere Cenab-ı Hak ahirzaman nebisini (s.a.s.) kavminin arzi veya semavi felaketler ile helakete uğratmayacağı hususunda müjdelemiştir. Ancak O’nun ümmetinden kimse kalmadıktan sonra insanlığın umum olarak helaki vaad edilmiştir. Bu da Ahirzaman’a bakan yönüyle Kur’an’ın vaadi olan kıyamettir. Kıyamet Kur’an’ın mutlak vaadidir. Alametleri de hadislerle haber verilmiştir. Bu vaatten dönülmesi muhaldir. Ancak müminlerin performansıyla irtibatlı bir surette tâcil veya tecili söz konusudur. Bu da yine hadisler ile haber verilmiştir.
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet: Eğer dünyadan bir gün bile kalsa, Allah, O, idareyi ele alıncaya kadar, o günü uzatırdı. (Sunen-i Tirmizi)
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet: Eğer dünyadan bir gece bile kalsa, Allah onu uzatır ve Ehli Beytim’den birisini Melik kılardı. (Sünen-i Davud)
Ebu Faruk Silistrevi Hazretleri; ‘Bu alem eski bir saraya benzer. Nasıl ki eski bir saray tamir görünce ömrü uzarsa, dini-i mübin-i İslam da ihya edilirse, kıyamet tehir olunur.’ demesi kıyametin tarihi ile tecdid/ihya hareketleri arasındaki irtibatın hoş bir izahıdır.
Yakaza olan bir rüya-yı sâdıkada âlem-i misâle giren ve “Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.” denilerek Selef-i Salihînden ve her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclise davet edilen ve “Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et!” hitabına mazhar olmakla sonu helaketle biteceği vad edilen ahirzaman hadisatının başında duran Hz. Bediüzzaman, ‘acele ettim kışta geldim.’ diyerek ümmetin baharını muştulamış ve başlattığı ihlas üzere iman hizmeti ile mukadder vaktin tehirine vesile olacak üç nurun birbiri ardına zuhurunu müjdelemiştir.
“Asya’da, âlem-i İslâmda üç nur, birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek. Ben de gelip burada medresemi yapacağım.” (Sünuhat, 83)
Bu üç nurun arda arda inkişafı dünyanın kader-i mutlakını adeta üç günü murad-ı ilahi üzere tehir ederken; birbirini takip eden üç karanlık cereyan da kıyametten haber verip, onu davet edip çağırmaktadır.
Üstad Hazretleri’nin Risale-i Nur’un hizmet vetiresinin üç ana devresi olacağından haber vermesi mâlumdur. Bu meselenin bir beşaret ve ihbar-i gaybi yönü olmakla birlikte, genel anlamda fıtri bir vetirenin nazara verilmesi de söz konudur. Zira tabiat olaylarına benzer şekilde sosyal hadiselerde dahi Rabbani tedricilik esastır.
Küre-i arzın imani anlamda yeniden hayatlanması da şüphesiz bir vetire gerektirmektedir. Bir anda veya kısa bir zamanda gerçekleşmesi beklenmemelidir. Hususen nübüvvet mesleğinde tedriciliğe riayet usus-ul esas hükmündedir. Hakk’ı tavsiye edenlerin sabrı tavsiye etmesi, dolayısıyla zamanın çıldırtıcılığına karşı sabretmesi hem tekvini edebe riayet hem de muvaffakiyet adına elzemdir.
Zira, “Hırs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbiki hareket etmediğinden haris muvaffak olamaz.” (Hutbe-i Şamiye)
“Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertib-i eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.” (Mektubat, Yirmi İkinci mektup, s.272)
Bu sebeple maksada çıkılması istikametinde Üstad Hazretleri üç meselenin bir anda vücudunu adetullaha aykırı görmekte ve üç aşamalı bir vetireyi nazara vermektedir.
“Hem, üç mesele var: biri hayat, biri şeriat, biri îmandır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en âzamı, îman meselesidir. Fakat, şimdiki umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcaatında en mühim mesele hayat ve şeriat göründüğünden, o zât şimdi olsa da üç meseleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki câri olan âdetullaha muvâfık gelmediğinden, her halde en âzam meseleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmayacak; tâ ki îman hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilir akıllarında, o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.” (Kastamonu lahikası, s.62)
Malum olduğu üzere Üstad Hazretleri “O Zât’ın, o vazîfesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez.” demiş ve “Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa” bu üç aşamalı sürecin neticesinde “şu istikbal inkilabatı içinde en gür seda İslam’ın sedası olacağını” beşaret vermiştir.
(Devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 30.9.2019 [TR724]
Cenab-ı Hak, Sadık’ul vad’ul emin’dir yani vaadinden dönmesi muhaldir. Eğer bir nebisiyle vaadde bulunursa mutlaka gerçekleşir. Ancak vaidinden, ceza ile tehdidinden dönmesi mümkündür. Hz. Yunus’un kavmi Ninova’ya muamelesi istisna da olsa buna örnektir.
“Allah’tan azap hükmü çıktığı zaman iman edip de imanı kendilerine fayda veren tek bir memleket halkı olsun bulunsaydı! (Böyle bir şey asla vâki olmadı.) Sadece Yunus’un halkı müstesna ki, onlar iman edince, biz de üzerlerinden dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırıp, bir süre daha dünyada kalmalarına müsaade buyurduk.” (Yunus, 98)
Hz. Yunus (a.s.) yaratılışından kaynaklı vazife şuurunun gereği, mukaddes hırsının tesiriyle kavmine hak için kızmış; rabbani emri beklemeden, ilahi işareti mutlak kabul ederek, kavminin helakini kendilerine haber vermiştir.
Bir rivayete göre Cenâb-ı Allah, Hz. Yunus’a (a.s.): “Onlara beddua etme. 40 gün 40 gece onları davet et. Son bir fırsat tanı. Eğer iman etmezlerse o zaman onlar helakı hak ederler.” demiş. 37. günde Hz. Yunus (a.s.) kavmine: “Üç günlük süreniz kaldı. Üç gün içinde renkleriniz değişecek. Renkleriniz değişince azap geldi demektir.”demiştir.
Bunun üzerine Hz. Yunus davete direnen kavmini terk edip gitmiş ve bir gemiye binmiştir. Kavmi ise Yunus aralarından ayrılınca yüzlerinin değiştiğini görüp, azabın geldiğini anlamıştır. Kavminin nedametinin ve Hz. Yunus’un evbesiyle buluşması neticesinde Cenab-ı Hakk’ın atası kazasını bozmuş ve Ninova kavmi helak edilmemiştir.
Semud kavmiyle Ninova halkı arasında bir benzerlik, üç gün içinde helaketin yaklaştığının açık alameti olarak yüzlerinin renginin değişmesidir. Ayetle sabit olduğu üzere Salih Aleyhisselam kavminin yüzlerinin rengi değişmiş ve üç gün sonra helaketlerine dâir vaad gerçekleşmiştir ancak Ninova kavminde evbenin neticesi af ve mağfiret olmuştur.
Malum olduğu üzere Cenab-ı Hak ahirzaman nebisini (s.a.s.) kavminin arzi veya semavi felaketler ile helakete uğratmayacağı hususunda müjdelemiştir. Ancak O’nun ümmetinden kimse kalmadıktan sonra insanlığın umum olarak helaki vaad edilmiştir. Bu da Ahirzaman’a bakan yönüyle Kur’an’ın vaadi olan kıyamettir. Kıyamet Kur’an’ın mutlak vaadidir. Alametleri de hadislerle haber verilmiştir. Bu vaatten dönülmesi muhaldir. Ancak müminlerin performansıyla irtibatlı bir surette tâcil veya tecili söz konusudur. Bu da yine hadisler ile haber verilmiştir.
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet: Eğer dünyadan bir gün bile kalsa, Allah, O, idareyi ele alıncaya kadar, o günü uzatırdı. (Sunen-i Tirmizi)
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet: Eğer dünyadan bir gece bile kalsa, Allah onu uzatır ve Ehli Beytim’den birisini Melik kılardı. (Sünen-i Davud)
Ebu Faruk Silistrevi Hazretleri; ‘Bu alem eski bir saraya benzer. Nasıl ki eski bir saray tamir görünce ömrü uzarsa, dini-i mübin-i İslam da ihya edilirse, kıyamet tehir olunur.’ demesi kıyametin tarihi ile tecdid/ihya hareketleri arasındaki irtibatın hoş bir izahıdır.
Yakaza olan bir rüya-yı sâdıkada âlem-i misâle giren ve “Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.” denilerek Selef-i Salihînden ve her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclise davet edilen ve “Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et!” hitabına mazhar olmakla sonu helaketle biteceği vad edilen ahirzaman hadisatının başında duran Hz. Bediüzzaman, ‘acele ettim kışta geldim.’ diyerek ümmetin baharını muştulamış ve başlattığı ihlas üzere iman hizmeti ile mukadder vaktin tehirine vesile olacak üç nurun birbiri ardına zuhurunu müjdelemiştir.
“Asya’da, âlem-i İslâmda üç nur, birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek. Ben de gelip burada medresemi yapacağım.” (Sünuhat, 83)
Bu üç nurun arda arda inkişafı dünyanın kader-i mutlakını adeta üç günü murad-ı ilahi üzere tehir ederken; birbirini takip eden üç karanlık cereyan da kıyametten haber verip, onu davet edip çağırmaktadır.
Üstad Hazretleri’nin Risale-i Nur’un hizmet vetiresinin üç ana devresi olacağından haber vermesi mâlumdur. Bu meselenin bir beşaret ve ihbar-i gaybi yönü olmakla birlikte, genel anlamda fıtri bir vetirenin nazara verilmesi de söz konudur. Zira tabiat olaylarına benzer şekilde sosyal hadiselerde dahi Rabbani tedricilik esastır.
Küre-i arzın imani anlamda yeniden hayatlanması da şüphesiz bir vetire gerektirmektedir. Bir anda veya kısa bir zamanda gerçekleşmesi beklenmemelidir. Hususen nübüvvet mesleğinde tedriciliğe riayet usus-ul esas hükmündedir. Hakk’ı tavsiye edenlerin sabrı tavsiye etmesi, dolayısıyla zamanın çıldırtıcılığına karşı sabretmesi hem tekvini edebe riayet hem de muvaffakiyet adına elzemdir.
Zira, “Hırs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbiki hareket etmediğinden haris muvaffak olamaz.” (Hutbe-i Şamiye)
“Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertib-i eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.” (Mektubat, Yirmi İkinci mektup, s.272)
Bu sebeple maksada çıkılması istikametinde Üstad Hazretleri üç meselenin bir anda vücudunu adetullaha aykırı görmekte ve üç aşamalı bir vetireyi nazara vermektedir.
“Hem, üç mesele var: biri hayat, biri şeriat, biri îmandır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en âzamı, îman meselesidir. Fakat, şimdiki umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcaatında en mühim mesele hayat ve şeriat göründüğünden, o zât şimdi olsa da üç meseleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki câri olan âdetullaha muvâfık gelmediğinden, her halde en âzam meseleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmayacak; tâ ki îman hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilir akıllarında, o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.” (Kastamonu lahikası, s.62)
Malum olduğu üzere Üstad Hazretleri “O Zât’ın, o vazîfesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez.” demiş ve “Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa” bu üç aşamalı sürecin neticesinde “şu istikbal inkilabatı içinde en gür seda İslam’ın sedası olacağını” beşaret vermiştir.
(Devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 30.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
Deprem niçin meydana gelir? [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Neredeyse her deprem sonrası meydana gelen tabii afetlerin sebepleriyle ilgili teolojik tartışmalar yaşanır. Genellikle mütedeyyin insanlar depremlerin veya tabii afetlerin sebebini insanlığın azgınlık ve taşkınlığına bağlar. Onlara göre işlenen günahlar, yapılan zulüm ve haksızlıklar, ortaya çıkan fitne ve fesatlar bu tür felaketlere sebebiyet verir. Meseleye bilim gözlüğüyle bakan ve meydana gelen hâdiseleri sebep-sonuç ilişkisiyle izah eden insanlar ise bu tür yaklaşımlara itiraz eder ve konuyla ilgili bilimsel açıklamalar sunarlar. Acaba yapılan bu izahlardan hangisi doğrudur?
Bakış Açısı
Tek kelimeyle cevap verecek olursak her iki izah da hem doğrudur hem de tek başına eksiktir. Bakış açısı değiştiği için, görülen hakikatler de değişmektedir. Nazar (bakış açısı), çok önemlidir. Bazen aynı varlığa veya olaya bakan iki kişinin bakış açıları farklı olduğu için, onların gördükleri de farklı olur. Renkli bir gözlük takan insan açısından gördüğü eşyaların rengi de değişir. İşte deprem ve tabi afetlerin yanı sıra kâinatta meydana gelen bütün olaylarla ilgili bu iki farklı izahın temel sebebi, bakış açısıdır.
Depremleri, zulüm ve günahlarla izah edenler meseleye kader ve küllî irade açısından bakmakta, dolayısıyla da varlık ve olayların bâtınında, melekut yönünde farklı resim ve suretler müşahede etmektedirler. Bu tür olayları sadece maddi ve pozitif bir bakış açısıyla ele alan ve onların sadece zahiri yüzlerine odaklananlar ise meseleyi jeolojinin ve jeofiziğin verileriyle açıklamakta ve depremleri fay hatlarının kırılmasına, yerkabuğunu oluşturan levhaların birbirini zorlamasına vs. bağlamaktadırlar. Bu iki bakış açısı da doğrudur, fakat tek doğru değildir. Bunlardan sadece birisinin yegane doğru olarak görülmesi, eksik bir değerlendirme olur.
Sebeplere Riayet
Allah, dünyadaki her oluşum ve hareketi belirli bir sebep ve hikmete bağlamıştır. Hayatın istikrar içerisinde devam etmesi, varlık ve kâinat üzerinde belirli araştırmaların yapılabilmesi, ilimlerin vücut bulması adına hadiselerin belirli sebeplere bağlanması oldukça önemlidir. Ayrıca daru’l-hikmet (hikmet yurdu) olan dünyada, olayların sebeplere bağlı olarak cereyan etmesi, imtihanın da bir gereğidir. Eğer her bir hâdise sebeplere bağlı olmaksızın harikulade bir şekilde meydana gelseydi sırr-ı teklif kaybolurdu.
Bu sebepledir ki bir mü’min asla sebepleri görmezden gelemez. Görmezden gelme bir yana, ona düşen sıkı sıkıya sebeplere riayet etmektir. Bu aynı zamanda Allah’ın iradesine saygının da bir gereğidir. Bu yüzden bir mü’minin, depremle ilgili bilimsel açıklamaları göz ardı etmesi, uzmanların uyarı ve ikazlarına kulak asmaması düşünülemez.
Bir kısım hikmetlere binaen Allah’ın her bir hâdiseyi belirli sebeplerle irtibatlandırdığının şuurunda olan bir mü’min, herkesten daha fazla bu sebeplere müracaat etmelidir. Ona düşen, depremin önceden öğrenilmesi, depreme karşı dayanıklı binaların yapılması, deprem anında oluşabilecek kayıpların en aza indirilmesi adına gerekli tedbirlerin alınması, deprem sonrası kurtarma ve ıslah çalışmalarının sürdürülmesi gibi konularda herkesten daha fazla çalışmak ve gayret etmektir. Yani mü’min, depremler yüzünden meydana gelebilecek can ve mal kayıplarını minimuma indirme adına bilim ve teknolojisnin kendisine sunduğu imkânlarından sonuna kadar yararlanmalıdır.
Hakikî ve Mecazî Sebepler
Fakat bütün bunların yanında sebeplerin, Allah’ın izzet ve azameti önünde birer perde olduğu da unutulmamalıdır. Sebepleri yaratan ve yarattıktan sonra da kendi haline bırakmayıp onların ardında icraatta bulunmaya devam eden Cenab-ı Hakk’tır. Aslında sebepler, Allah’tan gelen emir ve talimatları yansıtmakta ve tatbik etmektedir. Meseleye iman gözüyle bakacak olursak, hâdiselerin meydana gelmesiyle irtibatlandırdığımız sebeplerin gerçek değil mecazi birer sebep olduğu görülecektir. Gerçek müsebbip ise Allah’tır. Sebepleri de sonuçları da O yaratmaktadır.
İşte gerek depreme gerekse daha başka tabii hâdiselere bakarken ve onları değerlendirirken mutlaka bu iki farklı bakış açısı birlikte ele alınmalıdır. Hadiselerin zahiri sebeplerini görme ve ona göre tavır almanın yanında, nazarlar bu hâdiselerin arka planlarına ve derunlarına da çevrilmek suretiyle onların altında yatan hikmetler anlaşılmaya, bu hâdiselerin diliyle verilen mesajlar idrak edilmeye çalışılmalıdır.
Pek çok âyet-i kerime ve hadis-i şerifte, meydana gelen hadiselerin arka planlarına dikkat çekilmek suretiyle mü’minlere böyle bir tefekkür yolu gösterilmektedir. Mesela Hz. Musa ile Hz. Hızır Aleyhisselam’ın birlikte çıktıkları yolculuk ve bu yolculukları esnasında yaşadıkları bazı hâdiseler, mü’minlerin önüne farklı ufuklar açmakta, meydana gelen olaylarla ilgili farklı değerlendirmelere imkân vermektedir.
Keza Huneyn savaşının başlangıcında mü’minler geçici bir hezimet yaşamışlardı. Elbette bu geçici yenilginin tarihi ve maddi şartlar açısından pek çok izahı yapılabilir. Fakat Kur’ân-ı Kerim, “O gün sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu size fayda vermemişti. Olanca genişliğine rağmen dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana karşı arka çevirip kaçmaya başlamıştınız.” (Tevbe suresi, 9/25) ifadeleriyle bizim nazarlarımızı başka bir yöne çeker. O da, sahabenin sayı çokluklarına, güç ve kuvvetlerine güvenmeleridir. Demek ki Allah, daha önceki savaşlarda çok daha güçlü orduları yenmiş olmalarına rağmen, Huneyn’de bu hatalarından ötürü sahabeye böyle bir ders vermişti.
Şu âyet-i kerimeler Firavun’un denizde boğularak helak edilmesinin sebebinin de onun yapmış olduğu zulümler ve işlemiş olduğu günahlar olduğunu haber vermektedir: “(Firavun hanedanı ve onlardan öncekiler) Rablerinin âyetlerini yalan saydılar. Biz de günahları sebebiyle onları imha ettik. Firavun ve beraberindekileri de denizde boğdu. Doğrusu, bunların hepsi de zalim idiler.” (Enfâl sûresi, 8/54); “Onlar, âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini cürümleri sebebiyle kıskıvrak yakaladı. Allah’ın cezası pek şiddetlidir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/11)
Bunlardan başka Kur’ân-ı Kerim’de taşkınlık, isyan, zulüm ve günahları sebebiyle helâk edilen daha pek çok kavimden bahsedilmektedir. (Bkz. En’am sûresi, 6/6; A’raf sûresi, 7/100; Enfâl sûresi, 8/52; Mü’min sûresi, 40/21) Nitekim, “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir.” (Şura sûresi, 30/30) âyet-i kerimesi de umumi bir ifadeyle insanların maruz kalmış olduğu bela ve musibetlerin gerçek sebebini onların irtikap etmiş oldukları günahlara bağlamaktadır.
Bakara sûresinde geçen, “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155) âyeti ise mü’minlerin can ve mal kayıplarıyla neticelenen olayların Allah tarafından gelen birer imtihan olduğunu haber vermektedir. Bunların yanında Peygamber Efendimiz (s.a.s) de ayağa batan bir dikene varıncaya kadar insanın maruz kalacağı her türlü sıkıntı ve musibetin, onun günahları için kefaret olacağını bildirmiştir. (Buharî, marda 1; Müslim, bir 52)
Geçmişe ve Belalara Kader Cihetinden Bakabilme
Elbette bir mü’minin, geleceğe yönelik her türlü plan ve projesini yaparken zahiri sebepleri göz önünde bulundurması ve bütün tercihlerini buna göre yapması gerekir. Fakat o, meydana gelen hâdiseleri okuma adına geriye dönük değerlendirme yaparken mutlaka bu hadiselerin altında yatan hikmetleri, verilen mesajları, yapılan ikazları da anlamaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çalışmalıdır. Elbette bu bakış açısı herkes için geçerli ve önemli değildir. Fakat cüz’î iradenin sınırlarını bilen, küllî iradeye inanan, hâdiselerin cereyanında fizik kadar metafiziğin de etkili olduğu konusunda şüphesi bulunmayan mü’minlerin mutlaka zahiri ve batınî sebepleri birlikte mütalaa etmesi gerekir.
Bunu yapabilen bir mü’minin önüne farklı pencereler açılır. “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara sûresi, 2/216) âyet-i kerimesinde ifade edildiği üzere o, zahiri yüzleri oldukça çirkin ve dünyevî açıdan acı verici olan hâdiselerden dahi teselli olabileceği bir kısım hikmetler bulur. Beşerî sınırların kısıtlayıcılığı ve maddî dünyanın darlığı içinde yapılan “iyi” veya “kötü” şeklindeki değerlendirmelerin sübjektifliğini görür. Aynı hâdiselere kaderi plandan bakınca farklı yargılarda bulunmanın imkanını fark eder. En kötü hâdiselerin dahi “iyi” yüzlerini görmeye başlar. Onun hakkında “Kadere iman eden, kederden kurtulur.” hükmü tecelli eder.
Kader Açısından Depremlerin Sebepleri
İşte meydana gelen depremlere iman ve kader gözlüğüyle bakıldığında da gerek meydana geliş sebepleri gerekse sonuçları açısından farklı bir kısım değerlendirmeler yapılabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretleri, gazab-ı ilâhiyi celbeden ve depremlere sebebiyet veren bir kısım hâdiseleri şu şekilde zikreder:
Depremden Zarar Gören Masum ve Mazlumların Durumu
Burada akla şöyle bir soru gelebilir. Madem ki deprem zulmünden dolayı zalimleri, günahlarından ötürü fasıkları, dinî yaşayışlarındaki eksiklik ve laubalilikten ötürü gafilleri, irşat vazifesini terk ettiği veya gereği gibi yapamadığı için mü’minleri cezalandırmak veya onların aklını başına getirmek için meydana gelmektedir; o halde müstakim bir hayat yaşayan masumlar niçin can ve mal kaybına maruz kalmaktadır?
İlk olarak şunu söylemek gerekir ki bu, dünyanın imtihan yeri olmasıyla ilgilidir. Zira bu tür afet ve belalar sadece hak edenlere isabet etseydi, imtihan sırrı bozulurdu. Çünkü bu durumda herkes açıkça Allah’ın takdirini göreceğinden ötürü ister istemez iman etmek zorunda kalırdı. Bu sebeple Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Öyle bir fitneden (belâ, musibetten) çekininiz ki geldiği vakit yalnız zalimlere dokunmakla kalmaz (masumları da yakar).” (Enfâl sûresi, 8/25)
Ne var ki her ne kadar masum ve mazlumlar deprem gibi bir felaket karşısında zahiren ve dünya itibarıyla bir kısım kayıplar yaşasa, acılara maruz kalsalar da, Adil-i Mutlak olan Allah elbette onların bu kayıplarını karşılıksız bırakmayacaktır. Zira çok sayıda âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Allah, kullarına zerre miktarınca zulmetmez. Nitekim bir hadislerinde Efendimiz savaş için Kâbe’ye doğru yola çıkan bir grubun yolda helak edileceğini bildirir. Hz. Aişe, ordu içinde sırf ticaret için onların arasında bulunan kimselerin durumunun nasıl olacağını sorar. Bunun üzerine Efendimiz, bunların bütünüyle helâk olacaklarını fakat ahirette niyetlerine göre diriltileceklerini bildirir. (Buhârî, büyû 50; Müslim, fiten 6)
Bediüzzaman’ın depremden zarar görmüş masumlarla ilgili yaptığı şu değerlendirmeler üzerine durmaya değer: “O musibetteki gazap ve hiddet içinde onlara (masum ve mazlumlara) bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, kendileri hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları da bir nevi şehitlikle onlara bâki bir hayatı kazandırır. Nispeten az, geçici bir sıkıntı ve azaptan, büyük ve daimî bir kazanç elde etmeyi sağlayan bu deprem, onlar hakkında gazap içinde bir rahmettir.” (14. Sözün Zeyli)
Netice
Hasıl-ı kelam, kâinatta bir yaprağın düşmesine varıncaya kadar en küçük bir tesadüfe yer olmadığına inanan bir mü’min açısından, deprem gibi pek çok insanı etkileyen büyük bir hadisenin sadece yer katmanlarıyla, fay hatlarıyla açıklanması eksik bir açıklamadır. Allah, haşa deistlerin iddia ettiği gibi kâinatı yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmış değildir. Bilakis, “O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.” (Rahman sûresi, 55/29) âyetinin de işaret ettiği üzere O, yaratmasını ve icraatlarını devam ettirmektedir. Fakat O’nun bu icraatları çoğu zaman sebepler eliyle gerçekleşmektedir. Bir mü’mine düşen de sadece sebeplere takılıp kalmamak, onların arkasına geçerek Müsebbibü’l-Esbab’ın icraatları arkasında yatan hikmet ve maslahatları okuyabilmektir.
Bunu başarabilen bir mü’min, başına gelenleri sabır ve rıza ile karşılayacak, kaderi tenkit etme cürmüne yönelmeyecek, şikayet ve itiraz anlamına gelen söz ve davranışlardan uzak duracak, can yakıcı en fena hâdiselerin içinde dahi Allah’ın rahmet elini hissedecek ve maruz kaldığı hâdiselerden ibret almaya bakacaktır. Maddenin dar kalıplarından sıyrılamayanlar bu tür izah ve açıklamaları “züğürt tesellisi” olarak görseler de hakiki bir mü’min açısından bütün bunlar Allah’a iman etmenin, teslim olmanın ve tevekkülde bulunmanın birer ifadesidir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 30.9.2019 [TR724]
Bakış Açısı
Tek kelimeyle cevap verecek olursak her iki izah da hem doğrudur hem de tek başına eksiktir. Bakış açısı değiştiği için, görülen hakikatler de değişmektedir. Nazar (bakış açısı), çok önemlidir. Bazen aynı varlığa veya olaya bakan iki kişinin bakış açıları farklı olduğu için, onların gördükleri de farklı olur. Renkli bir gözlük takan insan açısından gördüğü eşyaların rengi de değişir. İşte deprem ve tabi afetlerin yanı sıra kâinatta meydana gelen bütün olaylarla ilgili bu iki farklı izahın temel sebebi, bakış açısıdır.
Depremleri, zulüm ve günahlarla izah edenler meseleye kader ve küllî irade açısından bakmakta, dolayısıyla da varlık ve olayların bâtınında, melekut yönünde farklı resim ve suretler müşahede etmektedirler. Bu tür olayları sadece maddi ve pozitif bir bakış açısıyla ele alan ve onların sadece zahiri yüzlerine odaklananlar ise meseleyi jeolojinin ve jeofiziğin verileriyle açıklamakta ve depremleri fay hatlarının kırılmasına, yerkabuğunu oluşturan levhaların birbirini zorlamasına vs. bağlamaktadırlar. Bu iki bakış açısı da doğrudur, fakat tek doğru değildir. Bunlardan sadece birisinin yegane doğru olarak görülmesi, eksik bir değerlendirme olur.
Sebeplere Riayet
Allah, dünyadaki her oluşum ve hareketi belirli bir sebep ve hikmete bağlamıştır. Hayatın istikrar içerisinde devam etmesi, varlık ve kâinat üzerinde belirli araştırmaların yapılabilmesi, ilimlerin vücut bulması adına hadiselerin belirli sebeplere bağlanması oldukça önemlidir. Ayrıca daru’l-hikmet (hikmet yurdu) olan dünyada, olayların sebeplere bağlı olarak cereyan etmesi, imtihanın da bir gereğidir. Eğer her bir hâdise sebeplere bağlı olmaksızın harikulade bir şekilde meydana gelseydi sırr-ı teklif kaybolurdu.
Bu sebepledir ki bir mü’min asla sebepleri görmezden gelemez. Görmezden gelme bir yana, ona düşen sıkı sıkıya sebeplere riayet etmektir. Bu aynı zamanda Allah’ın iradesine saygının da bir gereğidir. Bu yüzden bir mü’minin, depremle ilgili bilimsel açıklamaları göz ardı etmesi, uzmanların uyarı ve ikazlarına kulak asmaması düşünülemez.
Bir kısım hikmetlere binaen Allah’ın her bir hâdiseyi belirli sebeplerle irtibatlandırdığının şuurunda olan bir mü’min, herkesten daha fazla bu sebeplere müracaat etmelidir. Ona düşen, depremin önceden öğrenilmesi, depreme karşı dayanıklı binaların yapılması, deprem anında oluşabilecek kayıpların en aza indirilmesi adına gerekli tedbirlerin alınması, deprem sonrası kurtarma ve ıslah çalışmalarının sürdürülmesi gibi konularda herkesten daha fazla çalışmak ve gayret etmektir. Yani mü’min, depremler yüzünden meydana gelebilecek can ve mal kayıplarını minimuma indirme adına bilim ve teknolojisnin kendisine sunduğu imkânlarından sonuna kadar yararlanmalıdır.
Hakikî ve Mecazî Sebepler
Fakat bütün bunların yanında sebeplerin, Allah’ın izzet ve azameti önünde birer perde olduğu da unutulmamalıdır. Sebepleri yaratan ve yarattıktan sonra da kendi haline bırakmayıp onların ardında icraatta bulunmaya devam eden Cenab-ı Hakk’tır. Aslında sebepler, Allah’tan gelen emir ve talimatları yansıtmakta ve tatbik etmektedir. Meseleye iman gözüyle bakacak olursak, hâdiselerin meydana gelmesiyle irtibatlandırdığımız sebeplerin gerçek değil mecazi birer sebep olduğu görülecektir. Gerçek müsebbip ise Allah’tır. Sebepleri de sonuçları da O yaratmaktadır.
İşte gerek depreme gerekse daha başka tabii hâdiselere bakarken ve onları değerlendirirken mutlaka bu iki farklı bakış açısı birlikte ele alınmalıdır. Hadiselerin zahiri sebeplerini görme ve ona göre tavır almanın yanında, nazarlar bu hâdiselerin arka planlarına ve derunlarına da çevrilmek suretiyle onların altında yatan hikmetler anlaşılmaya, bu hâdiselerin diliyle verilen mesajlar idrak edilmeye çalışılmalıdır.
Pek çok âyet-i kerime ve hadis-i şerifte, meydana gelen hadiselerin arka planlarına dikkat çekilmek suretiyle mü’minlere böyle bir tefekkür yolu gösterilmektedir. Mesela Hz. Musa ile Hz. Hızır Aleyhisselam’ın birlikte çıktıkları yolculuk ve bu yolculukları esnasında yaşadıkları bazı hâdiseler, mü’minlerin önüne farklı ufuklar açmakta, meydana gelen olaylarla ilgili farklı değerlendirmelere imkân vermektedir.
Keza Huneyn savaşının başlangıcında mü’minler geçici bir hezimet yaşamışlardı. Elbette bu geçici yenilginin tarihi ve maddi şartlar açısından pek çok izahı yapılabilir. Fakat Kur’ân-ı Kerim, “O gün sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu size fayda vermemişti. Olanca genişliğine rağmen dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana karşı arka çevirip kaçmaya başlamıştınız.” (Tevbe suresi, 9/25) ifadeleriyle bizim nazarlarımızı başka bir yöne çeker. O da, sahabenin sayı çokluklarına, güç ve kuvvetlerine güvenmeleridir. Demek ki Allah, daha önceki savaşlarda çok daha güçlü orduları yenmiş olmalarına rağmen, Huneyn’de bu hatalarından ötürü sahabeye böyle bir ders vermişti.
Şu âyet-i kerimeler Firavun’un denizde boğularak helak edilmesinin sebebinin de onun yapmış olduğu zulümler ve işlemiş olduğu günahlar olduğunu haber vermektedir: “(Firavun hanedanı ve onlardan öncekiler) Rablerinin âyetlerini yalan saydılar. Biz de günahları sebebiyle onları imha ettik. Firavun ve beraberindekileri de denizde boğdu. Doğrusu, bunların hepsi de zalim idiler.” (Enfâl sûresi, 8/54); “Onlar, âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini cürümleri sebebiyle kıskıvrak yakaladı. Allah’ın cezası pek şiddetlidir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/11)
Bunlardan başka Kur’ân-ı Kerim’de taşkınlık, isyan, zulüm ve günahları sebebiyle helâk edilen daha pek çok kavimden bahsedilmektedir. (Bkz. En’am sûresi, 6/6; A’raf sûresi, 7/100; Enfâl sûresi, 8/52; Mü’min sûresi, 40/21) Nitekim, “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir.” (Şura sûresi, 30/30) âyet-i kerimesi de umumi bir ifadeyle insanların maruz kalmış olduğu bela ve musibetlerin gerçek sebebini onların irtikap etmiş oldukları günahlara bağlamaktadır.
Bakara sûresinde geçen, “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155) âyeti ise mü’minlerin can ve mal kayıplarıyla neticelenen olayların Allah tarafından gelen birer imtihan olduğunu haber vermektedir. Bunların yanında Peygamber Efendimiz (s.a.s) de ayağa batan bir dikene varıncaya kadar insanın maruz kalacağı her türlü sıkıntı ve musibetin, onun günahları için kefaret olacağını bildirmiştir. (Buharî, marda 1; Müslim, bir 52)
Geçmişe ve Belalara Kader Cihetinden Bakabilme
Elbette bir mü’minin, geleceğe yönelik her türlü plan ve projesini yaparken zahiri sebepleri göz önünde bulundurması ve bütün tercihlerini buna göre yapması gerekir. Fakat o, meydana gelen hâdiseleri okuma adına geriye dönük değerlendirme yaparken mutlaka bu hadiselerin altında yatan hikmetleri, verilen mesajları, yapılan ikazları da anlamaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çalışmalıdır. Elbette bu bakış açısı herkes için geçerli ve önemli değildir. Fakat cüz’î iradenin sınırlarını bilen, küllî iradeye inanan, hâdiselerin cereyanında fizik kadar metafiziğin de etkili olduğu konusunda şüphesi bulunmayan mü’minlerin mutlaka zahiri ve batınî sebepleri birlikte mütalaa etmesi gerekir.
Bunu yapabilen bir mü’minin önüne farklı pencereler açılır. “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara sûresi, 2/216) âyet-i kerimesinde ifade edildiği üzere o, zahiri yüzleri oldukça çirkin ve dünyevî açıdan acı verici olan hâdiselerden dahi teselli olabileceği bir kısım hikmetler bulur. Beşerî sınırların kısıtlayıcılığı ve maddî dünyanın darlığı içinde yapılan “iyi” veya “kötü” şeklindeki değerlendirmelerin sübjektifliğini görür. Aynı hâdiselere kaderi plandan bakınca farklı yargılarda bulunmanın imkanını fark eder. En kötü hâdiselerin dahi “iyi” yüzlerini görmeye başlar. Onun hakkında “Kadere iman eden, kederden kurtulur.” hükmü tecelli eder.
Kader Açısından Depremlerin Sebepleri
İşte meydana gelen depremlere iman ve kader gözlüğüyle bakıldığında da gerek meydana geliş sebepleri gerekse sonuçları açısından farklı bir kısım değerlendirmeler yapılabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretleri, gazab-ı ilâhiyi celbeden ve depremlere sebebiyet veren bir kısım hâdiseleri şu şekilde zikreder:
- Günah ve Zulümler: “Madem insanın bazı hataları (toprak, hava, su gibi) unsurları ve yeryüzünü hiddete getirecek derecede büyük bir isyan ve pek çok varlığı hor görerek onların hukukuna yapılmış bir tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, çok geniş vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi, hikmetin gereği ve ta kendisidir, adalettir ve mazlumlara rahmettir.”
- Günah ve zulümlerin yayılması: “Umumi musibet, çoğunluğun hatasından ileri gelmesi yönüyle, insanların büyük kısmının o zalim şahısların icraatına fiilen veya onu lüzumlu sayarak veyahut onların tarafında yer alarak manen katıldığını gösterir. Bu da umumi musibete sebebiyet vermiştir.”
- Ehli gafleti uykusundan uyandırmak: “Kadîr-i Zülcelâl’in itaatkâr bir memuru, hatta bir gemisi, göklerde süzülen bir misafirhanesi olan yeryüzüne verilen, ‘Gaflet ve azgınlık yolundakileri uyandırmak için gövdende bulunan, hikmet ve irade ile saklanmış bombayı ateşle!’ şeklindeki Rabbanî emri unutmak ve tabiata sapmak, ahmaklığın en çirkinidir.”
- Mü’minleri yeniden ibadet u taate yönlendirmek: “Bu hadisenin (depremin) hem şiddetli kışta, hem karanlık gecede, hem dehşetli soğukta gelmesi, hem Ramazan’a gereken hürmeti göstermeyen bu memlekete mahsus olması ve tahribatından uyanmadıkları için gafilleri hafifçe uyandırmak maksadıyla devam etmesi gibi pek çok emare ve işaretle, deprem mü’minleri hedef alıp onları namaza ve duaya uyandırmak için sarsıyor ve yeryüzünün kendisi de titriyor.”
- Mü’minlerin mağlubiyet ve acziyeti: “O gibi yerlerde imanı ve İslamiyet’i koruyan kuvvetli ve hakikatli insanların biraz veya tam mağlup olmasını fırsat bilen dinsizler, tesirli bir faaliyet merkezi kurdukları için ilk önce oraların (depremle) tokatlanmış olması ihtimali var.” (14. Sözün Zeyli)
Depremden Zarar Gören Masum ve Mazlumların Durumu
Burada akla şöyle bir soru gelebilir. Madem ki deprem zulmünden dolayı zalimleri, günahlarından ötürü fasıkları, dinî yaşayışlarındaki eksiklik ve laubalilikten ötürü gafilleri, irşat vazifesini terk ettiği veya gereği gibi yapamadığı için mü’minleri cezalandırmak veya onların aklını başına getirmek için meydana gelmektedir; o halde müstakim bir hayat yaşayan masumlar niçin can ve mal kaybına maruz kalmaktadır?
İlk olarak şunu söylemek gerekir ki bu, dünyanın imtihan yeri olmasıyla ilgilidir. Zira bu tür afet ve belalar sadece hak edenlere isabet etseydi, imtihan sırrı bozulurdu. Çünkü bu durumda herkes açıkça Allah’ın takdirini göreceğinden ötürü ister istemez iman etmek zorunda kalırdı. Bu sebeple Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Öyle bir fitneden (belâ, musibetten) çekininiz ki geldiği vakit yalnız zalimlere dokunmakla kalmaz (masumları da yakar).” (Enfâl sûresi, 8/25)
Ne var ki her ne kadar masum ve mazlumlar deprem gibi bir felaket karşısında zahiren ve dünya itibarıyla bir kısım kayıplar yaşasa, acılara maruz kalsalar da, Adil-i Mutlak olan Allah elbette onların bu kayıplarını karşılıksız bırakmayacaktır. Zira çok sayıda âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Allah, kullarına zerre miktarınca zulmetmez. Nitekim bir hadislerinde Efendimiz savaş için Kâbe’ye doğru yola çıkan bir grubun yolda helak edileceğini bildirir. Hz. Aişe, ordu içinde sırf ticaret için onların arasında bulunan kimselerin durumunun nasıl olacağını sorar. Bunun üzerine Efendimiz, bunların bütünüyle helâk olacaklarını fakat ahirette niyetlerine göre diriltileceklerini bildirir. (Buhârî, büyû 50; Müslim, fiten 6)
Bediüzzaman’ın depremden zarar görmüş masumlarla ilgili yaptığı şu değerlendirmeler üzerine durmaya değer: “O musibetteki gazap ve hiddet içinde onlara (masum ve mazlumlara) bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, kendileri hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları da bir nevi şehitlikle onlara bâki bir hayatı kazandırır. Nispeten az, geçici bir sıkıntı ve azaptan, büyük ve daimî bir kazanç elde etmeyi sağlayan bu deprem, onlar hakkında gazap içinde bir rahmettir.” (14. Sözün Zeyli)
Netice
Hasıl-ı kelam, kâinatta bir yaprağın düşmesine varıncaya kadar en küçük bir tesadüfe yer olmadığına inanan bir mü’min açısından, deprem gibi pek çok insanı etkileyen büyük bir hadisenin sadece yer katmanlarıyla, fay hatlarıyla açıklanması eksik bir açıklamadır. Allah, haşa deistlerin iddia ettiği gibi kâinatı yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmış değildir. Bilakis, “O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.” (Rahman sûresi, 55/29) âyetinin de işaret ettiği üzere O, yaratmasını ve icraatlarını devam ettirmektedir. Fakat O’nun bu icraatları çoğu zaman sebepler eliyle gerçekleşmektedir. Bir mü’mine düşen de sadece sebeplere takılıp kalmamak, onların arkasına geçerek Müsebbibü’l-Esbab’ın icraatları arkasında yatan hikmet ve maslahatları okuyabilmektir.
Bunu başarabilen bir mü’min, başına gelenleri sabır ve rıza ile karşılayacak, kaderi tenkit etme cürmüne yönelmeyecek, şikayet ve itiraz anlamına gelen söz ve davranışlardan uzak duracak, can yakıcı en fena hâdiselerin içinde dahi Allah’ın rahmet elini hissedecek ve maruz kaldığı hâdiselerden ibret almaya bakacaktır. Maddenin dar kalıplarından sıyrılamayanlar bu tür izah ve açıklamaları “züğürt tesellisi” olarak görseler de hakiki bir mü’min açısından bütün bunlar Allah’a iman etmenin, teslim olmanın ve tevekkülde bulunmanın birer ifadesidir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 30.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Zulümden kaçan ‘Melekler’ [Enes Cansever]
Bir zalim ve gaddar rejimin zulmünden kaçan günahsız yavrular, Ege’nin soğuk sularında hayata gözlerini yumdu. Biri yeni doğmuş bebek, 4’ü çocuk, 2’si kadın 7 kişi boğularak hayatını kaybetti.
Nasıl kurarsanız kurun cümleleri, tepki ve iç acınızı ifade gayretleri yetersiz kalacaktır böylesi dramları anlatmaya.
Kifayetsiz kalır sözler, içinizde kalır bir açıdan her şey.
Ege’nin karanlık suyunda yiten 7 can:
Mustafa Said Zenbil,
Meltem Zenbil,
Mahir Işık (2 aylık bebek) ve Kevser Sezer ismi ilk belirlenenlerden.
Kurtarılan 12 kişinin çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca konuşan iyi eğitimli kişilerden oluştuğu belirtiliyor.
EGE’DEN ARŞA ÇIKAN ÇIĞLIK!
Maden ailesine benzer bir dram.
Meriç’te yiten canlar gibi…
Meriç nehrinin acısı yürekte taze ve hala yası tutulurken, kaybolan minik bedenler kara, koyu sulardayken, Ege Deniz’inden peşi sıra gelen yeni facialarla sarsılıyoruz.
Ege’nin aldığı minik canlar ve öğretmenler, ilim erbabı insanlar…
Azgın suların nerelere taşıdığı bilinmeyen yitikler, masum, küçücük yürekler.
Ateş düştüğü yeri yakıyor.
El hak…
Ve o ateşin her bir parçası, değişik şekilde hemen hemen her gün hanemize düşüyor.
Bu ateş binlerce kilometre uzaklıkta Avustralya’da bizi kora çeviriyor.
Yer, zaman, mevsim ve asır tanımıyor, baskılardan kaçışlar sonucu meydana gelen facialar.
Suda boğulanı mı, trafik kazalarında sönen hayatları mı sıralayalım?
Cezaevlerinde çile çeken anne ve bebekleri mi, yoksa güvenlik tehdidinden dolayı saklanan ailenin tedavi ettiremediği için vefat eden minik yavrusunu mu?
Hangi birini sayalım ki?
Acı bir tane değil ki…
Rize’de eşi tutuklu polis memuru Lütfü Dalga ile görüş yolunda geçirdiği kazada ağır yaralanan ve hayatını kaybeden Hicran Dalga toprağa verildi.
Lütfü Dalga’yı, 7 saat içinde eşini toprağa verdikten sonra yeniden cezaevine götürecek kadar gaddar bir yönetim…
Annesi vefat eden, babası hapishaneye götürülen küçük Sibel Erva’yı 75 yaşındaki babaannesinin yanına bırakacak kadar, şirazeden çıkmış bir yargıç ve yargı anlayışı…
Siz hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz?
Üzüntü ve çaresizlik içinde cümleleri kurmaya çalışıyorum.
Bu hoyratlık karşısında gözyaşlarımın damlaları klavyemi ıslatıyor.
Titrek ellerimin, takatsiz kollarımın gücüyle klavyeye dokunuyor parmaklarım.
Üzülüyorum, bu mazlumlara çektirilen zulüm karşısında.
Kahroluyorum, masumlara her türlü vahşeti yaşatıp sonra da dünyaya, adaletten dem vuran gırtlak ağalığına.
Daha birkaç gün önce, BM kürsüsünden “Herkes için adalet, herkes için barış, herkes için özgürlük, herkes için huzurlu ve güvenli bir gelecek…” diye haykırmıştı dünya liderlerine, ’One Minute’nin mucidi.
Utanç duyuyorum, Midilli’de minik yavruların ölümüne sebep olanların, BM kürsüsünden Aylan Bebeğin cesedinin üzerinden kirli siyaset devşirenlerden…
Timsah gözyaşları dökenlerden…
Nutuk atanlardan…
Şarlatanlık yapanlardan…
Zulümleri Arş’a ulaşan bir kavim ve mazlumun ah u efganı, yüreğimi yakıyor.
Ege’de boğulan 5 i çocuk 7 masum için, “Tarihi düşman Yunanlar” ve medyası: Ege’de can veren melekler” derken, siyasal İslamcı faşistler ve yayın organları ise “Kaçan Teröristler” diyecek kadar insanlıktan uzak, kin, nefret, gayz ve öfke dolu, “dindar” bir iktidarın kindar bir kitlesiyle karşı karşıyayız.
Suda boğulan bebeklere karşı bile müsamahadan ve ahlaktan uzak, nobran bir toplum.
BM’DE MAZLUMUN SESİ, KENDİ ÜLKESİNDE ZULMÜN ÖZNESİ!
BM’deki konuşmaları için “Mazlumların sesi oldu, mazlum dünyayı coşturdu.” manşetlerini atan Havuz Medyası, zulümden kaçışın hazin tablosunu haber yapma bir yana mazlumlara “teröristler” diyecek kadar ahlakta irtifa kaybı yaşıyor.
Düşünün bir anne ve babayı…
Henüz yeni doğmuş sevgili yavruları, zalimden kaçıyor, kaçarken soğuk ve kara sularda can veriyor.
Boğuluyor, hem de zalimden kaçarken.
Ve bu dram karşısında, “Kaçan Teröristler” diyecek kadar dinden, inançtan, duygudan empatiden uzak bir medya.
Heyhat ki bu kara hem de kapkara haberi yazacak ve nakledecek, televizyon kanalı da gazete de yok memleket sathında…
Havuz troliçesi Hilal: “Cemaate çok merhametli davranıyorlar.” diyerek, daha çok baskı ve zulüm istemişti.
Şimdi sormak lazım bu yoz-yobazlara; içiniz rahatladı mı?
Tatmin oldun mu Ege’de can veren anneler, babalar, bebekler ve yavrular için?
BM’de haykırdığınız zalimi, Suriye, Filistin, Keşmir, Mısır, Yemen, Libya, Karabağ, Myanmar ve Çin’de aramaya gerek var mı?
Dünyaya verilen bu mesajların gereklerini öncelikle kendi ülkende hayata geçirmen icap etmiyor mu?
Hak ve hakikati yok ettiğiniz kendi ülkenizde, bu nutkun bir inandırıcılığı ve ağırlığı var mı?
Kesinlikle…
Bu müptezeller…
Bu şarlatanlar…
Bu şovmenler…
Aylan Bebeğin fotoğrafıyla hamaset kusan, şov yapan asrın katmerli münafıkları, Ege’de boğulan masum bebeklerin, annelerin feryadı ve dramı karşısında neden lal kesiliyorsunuz?
Yaşanan zalimlikleri sembolize eden hadiselerden biri de bu değil mi?
Aylan Bebek, Suriye’de yaşananları nasıl resmediyorsa, Anadolu coğrafyasında 21. asırda yaşanan mezalimi, soykırımı anlatan hakikatlar da Ege’de, Meriç’te gerçek yüzünü ortaya koyuyor.
Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; dünyada her 11 saniyede bir anne ya da bebek yaşamını yitiriyor.
Doğum her 11 saniyede bir aileye trajedi getiriyor.
Bu dramatik tabloya Türkiye’nin sayısal katkısını inkâr etmek mümkün mü?
Bot faciasında ölen melekler…
Türlü nedenlerden dolayı minik yavrusunu tedavi ettiremediği için vefat eden yavru(lar)…
Cezaevindeki tutsak eşini ziyarete giderken trafik kazası sonucu, minik kızlarıyla hayatı sönen anneler…
Elbette BM’nin ‘Anne ve Bebekler’le ilgili verilerde, zulmün kıydığı bu hayatlar önemli rol oynuyor.
KARANLIK BİR ÇAĞDA, MAZLUMLARIN KERBELASI!
En karanlık dönemde, kapkara bir çağda bir Nur olup dönemin karanlıklarını aydınlatan, Mazlumların Sevgilisi, Şefkat Güneşi Efendimiz buyurdu ki:
“Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan (karın ağrısından), suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.”
İçinde bulunduğumuz çağ, karanlıkları ve zorbaları düşünülürse Ceziretülarab’ın zifiri karanlıklarını hatırlatıyor.
Muharrem ayındayız…
Yezidî düşünce, sari hastalık gibi kol geziyor.
Anadolu tam anlamıyla Kerbela’ya döndü.
Kerbela ise zalim Yezit‘i ve zulüm yaptığı Peygamberimizin (sas) sevgilisi Hazreti Hüseyin’in şehadetini bize hatırlatıyor.
Gül Peygamber’in torunu İmam Hüseyin, Kerbela’da şehadet şerbeti içince; matem, hüzün, bürümüş her yanı.
Her gün bir Hüseynî’nin feryadına yol veriliyor.
Ocaklara ateş düşüyor.
Meşrep ve mezhep farkı gözetmeksizin Ehl-i Beyt sevgisi taşıyan herkesin ortak değeri ve kederidir bu mevsim.
Onun için Muharrem hüzün, matem ve gözyaşı demektir.
İki zıddı cem eden; aşure gibi, alaca bir ay.
İslâm dünyasının hemen her tarafında bu zıtlığıyla muharrem karşılanıyor.
Peygamberlerin lütuflarla sarmalandığı bu ay, çok acı ve elim bir hadiseyle adeta karalar bağlamıştır.
Karaları bağlayan yalnız Peygamber sevdalıları olmamış.
Bu nedenle, Muharrem çok anlamlı, lakin tarihî kara bir günle bir o kadar da hüzün veriyor bize…
CAHİLİYE DÖNEMİ GİBİ HER YANIMIZ…
Cahiliye dönemi gibi…
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.”
Evet, orta yerde bir Cemaat ve Sivil Toplum Hareketi var, ısıracak dişi yok.
Arkasında devlet gücü, güç kullanacak hiçbir imkânı yok, Allah’tan başka.
Efendimizin şehadet müjdesine mazlumiyetlerini ilave ederseniz bir teselli penceresi açılabilir bir açıdan.
Böylesi yoklarla kuşatılmış bir cemaati, bu modern çağda böylesine bir zulmün arenasına terk etmek, emsali görülmemiş bir gaddarlıktır.
Avustralyalı sanatçı Missi Higgins, Aylan Bebek ve ailesinin Suriye ve Kanada hattındaki dramını; “Oh Canada” isimli bir şarkıya dönüştürmüştü.
O şarkının bazı sözleri, adeta dün Sakız Adası’nda, minik yavruların kıyılara çarpıp yankıladığı çığlıklara da tercüman olmuş gibi…
Şöyle o sözlerin bazıları:
“Ah Kanada…
Eğer beni duyabiliyorsan,
Denize karşı kollarını açmayacak mısın?
Ah Kanada…
Eğer bana yardım edebilirsen,
Tek istediğim ailem için güvenli bir yer…
Günler uzun, geceler daha da uzundu…
Ve bebekler asla annelerinin yanından ayrılmıyordu,
Ama bot küçük ve dalgalar şiddetleniyordu,
Ve hayatta kalamayacaklarından korkmaya başlamışlardı.”
Ömer Hayyam’ın bin yıl önceki sözleriyle bitireyim yazımı: ‘Elimde olsa bu dünyayı küçümserdim, iyisine de kötüsüne de yuh çekerdim. Daha doğrusu bu aşağılık yere, ne gelirdim, ne yaşardım, ne de ölürdüm.’
[Enes Cansever] 30.9.2019 [TR724]
Nasıl kurarsanız kurun cümleleri, tepki ve iç acınızı ifade gayretleri yetersiz kalacaktır böylesi dramları anlatmaya.
Kifayetsiz kalır sözler, içinizde kalır bir açıdan her şey.
Ege’nin karanlık suyunda yiten 7 can:
Mustafa Said Zenbil,
Meltem Zenbil,
Mahir Işık (2 aylık bebek) ve Kevser Sezer ismi ilk belirlenenlerden.
Kurtarılan 12 kişinin çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca konuşan iyi eğitimli kişilerden oluştuğu belirtiliyor.
EGE’DEN ARŞA ÇIKAN ÇIĞLIK!
Maden ailesine benzer bir dram.
Meriç’te yiten canlar gibi…
Meriç nehrinin acısı yürekte taze ve hala yası tutulurken, kaybolan minik bedenler kara, koyu sulardayken, Ege Deniz’inden peşi sıra gelen yeni facialarla sarsılıyoruz.
Ege’nin aldığı minik canlar ve öğretmenler, ilim erbabı insanlar…
Azgın suların nerelere taşıdığı bilinmeyen yitikler, masum, küçücük yürekler.
Ateş düştüğü yeri yakıyor.
El hak…
Ve o ateşin her bir parçası, değişik şekilde hemen hemen her gün hanemize düşüyor.
Bu ateş binlerce kilometre uzaklıkta Avustralya’da bizi kora çeviriyor.
Yer, zaman, mevsim ve asır tanımıyor, baskılardan kaçışlar sonucu meydana gelen facialar.
Suda boğulanı mı, trafik kazalarında sönen hayatları mı sıralayalım?
Cezaevlerinde çile çeken anne ve bebekleri mi, yoksa güvenlik tehdidinden dolayı saklanan ailenin tedavi ettiremediği için vefat eden minik yavrusunu mu?
Hangi birini sayalım ki?
Acı bir tane değil ki…
Rize’de eşi tutuklu polis memuru Lütfü Dalga ile görüş yolunda geçirdiği kazada ağır yaralanan ve hayatını kaybeden Hicran Dalga toprağa verildi.
Lütfü Dalga’yı, 7 saat içinde eşini toprağa verdikten sonra yeniden cezaevine götürecek kadar gaddar bir yönetim…
Annesi vefat eden, babası hapishaneye götürülen küçük Sibel Erva’yı 75 yaşındaki babaannesinin yanına bırakacak kadar, şirazeden çıkmış bir yargıç ve yargı anlayışı…
Siz hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz?
Üzüntü ve çaresizlik içinde cümleleri kurmaya çalışıyorum.
Bu hoyratlık karşısında gözyaşlarımın damlaları klavyemi ıslatıyor.
Titrek ellerimin, takatsiz kollarımın gücüyle klavyeye dokunuyor parmaklarım.
Üzülüyorum, bu mazlumlara çektirilen zulüm karşısında.
Kahroluyorum, masumlara her türlü vahşeti yaşatıp sonra da dünyaya, adaletten dem vuran gırtlak ağalığına.
Daha birkaç gün önce, BM kürsüsünden “Herkes için adalet, herkes için barış, herkes için özgürlük, herkes için huzurlu ve güvenli bir gelecek…” diye haykırmıştı dünya liderlerine, ’One Minute’nin mucidi.
Utanç duyuyorum, Midilli’de minik yavruların ölümüne sebep olanların, BM kürsüsünden Aylan Bebeğin cesedinin üzerinden kirli siyaset devşirenlerden…
Timsah gözyaşları dökenlerden…
Nutuk atanlardan…
Şarlatanlık yapanlardan…
Zulümleri Arş’a ulaşan bir kavim ve mazlumun ah u efganı, yüreğimi yakıyor.
Ege’de boğulan 5 i çocuk 7 masum için, “Tarihi düşman Yunanlar” ve medyası: Ege’de can veren melekler” derken, siyasal İslamcı faşistler ve yayın organları ise “Kaçan Teröristler” diyecek kadar insanlıktan uzak, kin, nefret, gayz ve öfke dolu, “dindar” bir iktidarın kindar bir kitlesiyle karşı karşıyayız.
Suda boğulan bebeklere karşı bile müsamahadan ve ahlaktan uzak, nobran bir toplum.
BM’DE MAZLUMUN SESİ, KENDİ ÜLKESİNDE ZULMÜN ÖZNESİ!
BM’deki konuşmaları için “Mazlumların sesi oldu, mazlum dünyayı coşturdu.” manşetlerini atan Havuz Medyası, zulümden kaçışın hazin tablosunu haber yapma bir yana mazlumlara “teröristler” diyecek kadar ahlakta irtifa kaybı yaşıyor.
Düşünün bir anne ve babayı…
Henüz yeni doğmuş sevgili yavruları, zalimden kaçıyor, kaçarken soğuk ve kara sularda can veriyor.
Boğuluyor, hem de zalimden kaçarken.
Ve bu dram karşısında, “Kaçan Teröristler” diyecek kadar dinden, inançtan, duygudan empatiden uzak bir medya.
Heyhat ki bu kara hem de kapkara haberi yazacak ve nakledecek, televizyon kanalı da gazete de yok memleket sathında…
Havuz troliçesi Hilal: “Cemaate çok merhametli davranıyorlar.” diyerek, daha çok baskı ve zulüm istemişti.
Şimdi sormak lazım bu yoz-yobazlara; içiniz rahatladı mı?
Tatmin oldun mu Ege’de can veren anneler, babalar, bebekler ve yavrular için?
BM’de haykırdığınız zalimi, Suriye, Filistin, Keşmir, Mısır, Yemen, Libya, Karabağ, Myanmar ve Çin’de aramaya gerek var mı?
Dünyaya verilen bu mesajların gereklerini öncelikle kendi ülkende hayata geçirmen icap etmiyor mu?
Hak ve hakikati yok ettiğiniz kendi ülkenizde, bu nutkun bir inandırıcılığı ve ağırlığı var mı?
Kesinlikle…
Bu müptezeller…
Bu şarlatanlar…
Bu şovmenler…
Aylan Bebeğin fotoğrafıyla hamaset kusan, şov yapan asrın katmerli münafıkları, Ege’de boğulan masum bebeklerin, annelerin feryadı ve dramı karşısında neden lal kesiliyorsunuz?
Yaşanan zalimlikleri sembolize eden hadiselerden biri de bu değil mi?
Aylan Bebek, Suriye’de yaşananları nasıl resmediyorsa, Anadolu coğrafyasında 21. asırda yaşanan mezalimi, soykırımı anlatan hakikatlar da Ege’de, Meriç’te gerçek yüzünü ortaya koyuyor.
Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; dünyada her 11 saniyede bir anne ya da bebek yaşamını yitiriyor.
Doğum her 11 saniyede bir aileye trajedi getiriyor.
Bu dramatik tabloya Türkiye’nin sayısal katkısını inkâr etmek mümkün mü?
Bot faciasında ölen melekler…
Türlü nedenlerden dolayı minik yavrusunu tedavi ettiremediği için vefat eden yavru(lar)…
Cezaevindeki tutsak eşini ziyarete giderken trafik kazası sonucu, minik kızlarıyla hayatı sönen anneler…
Elbette BM’nin ‘Anne ve Bebekler’le ilgili verilerde, zulmün kıydığı bu hayatlar önemli rol oynuyor.
KARANLIK BİR ÇAĞDA, MAZLUMLARIN KERBELASI!
En karanlık dönemde, kapkara bir çağda bir Nur olup dönemin karanlıklarını aydınlatan, Mazlumların Sevgilisi, Şefkat Güneşi Efendimiz buyurdu ki:
“Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan (karın ağrısından), suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.”
İçinde bulunduğumuz çağ, karanlıkları ve zorbaları düşünülürse Ceziretülarab’ın zifiri karanlıklarını hatırlatıyor.
Muharrem ayındayız…
Yezidî düşünce, sari hastalık gibi kol geziyor.
Anadolu tam anlamıyla Kerbela’ya döndü.
Kerbela ise zalim Yezit‘i ve zulüm yaptığı Peygamberimizin (sas) sevgilisi Hazreti Hüseyin’in şehadetini bize hatırlatıyor.
Gül Peygamber’in torunu İmam Hüseyin, Kerbela’da şehadet şerbeti içince; matem, hüzün, bürümüş her yanı.
Her gün bir Hüseynî’nin feryadına yol veriliyor.
Ocaklara ateş düşüyor.
Meşrep ve mezhep farkı gözetmeksizin Ehl-i Beyt sevgisi taşıyan herkesin ortak değeri ve kederidir bu mevsim.
Onun için Muharrem hüzün, matem ve gözyaşı demektir.
İki zıddı cem eden; aşure gibi, alaca bir ay.
İslâm dünyasının hemen her tarafında bu zıtlığıyla muharrem karşılanıyor.
Peygamberlerin lütuflarla sarmalandığı bu ay, çok acı ve elim bir hadiseyle adeta karalar bağlamıştır.
Karaları bağlayan yalnız Peygamber sevdalıları olmamış.
Bu nedenle, Muharrem çok anlamlı, lakin tarihî kara bir günle bir o kadar da hüzün veriyor bize…
CAHİLİYE DÖNEMİ GİBİ HER YANIMIZ…
Cahiliye dönemi gibi…
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.”
Evet, orta yerde bir Cemaat ve Sivil Toplum Hareketi var, ısıracak dişi yok.
Arkasında devlet gücü, güç kullanacak hiçbir imkânı yok, Allah’tan başka.
Efendimizin şehadet müjdesine mazlumiyetlerini ilave ederseniz bir teselli penceresi açılabilir bir açıdan.
Böylesi yoklarla kuşatılmış bir cemaati, bu modern çağda böylesine bir zulmün arenasına terk etmek, emsali görülmemiş bir gaddarlıktır.
Avustralyalı sanatçı Missi Higgins, Aylan Bebek ve ailesinin Suriye ve Kanada hattındaki dramını; “Oh Canada” isimli bir şarkıya dönüştürmüştü.
O şarkının bazı sözleri, adeta dün Sakız Adası’nda, minik yavruların kıyılara çarpıp yankıladığı çığlıklara da tercüman olmuş gibi…
Şöyle o sözlerin bazıları:
“Ah Kanada…
Eğer beni duyabiliyorsan,
Denize karşı kollarını açmayacak mısın?
Ah Kanada…
Eğer bana yardım edebilirsen,
Tek istediğim ailem için güvenli bir yer…
Günler uzun, geceler daha da uzundu…
Ve bebekler asla annelerinin yanından ayrılmıyordu,
Ama bot küçük ve dalgalar şiddetleniyordu,
Ve hayatta kalamayacaklarından korkmaya başlamışlardı.”
Ömer Hayyam’ın bin yıl önceki sözleriyle bitireyim yazımı: ‘Elimde olsa bu dünyayı küçümserdim, iyisine de kötüsüne de yuh çekerdim. Daha doğrusu bu aşağılık yere, ne gelirdim, ne yaşardım, ne de ölürdüm.’
[Enes Cansever] 30.9.2019 [TR724]
Babam neden gelmiyor? [Fatma Betül Meriç]
“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar,
Elli dirhem ağır gelmiş ayrılık…”
KARACAOĞLAN
Sessiz gidişlerin alfabesi yoktur. Çığlığı, serzenişi, sitemi… Günlerin art arda akıp gitmesine engel değildir ayrılıklar. Zaman geride kalanlara dokunur en çok ve büyütür çocukları zaman. Büyütür anneleri de…
Babasız evlerde günler hep aynıdır. Haftalar altı gündür, baba ile yapılan Pazar kahvaltıları olmayınca. Oyuncaklar kırık, duvarlar boyanmaya muhtaçtır hep. “Ellerine sağlık” diyen olmayınca, çay da demlenmez pek. Ama kahve yalnızlığı sever. Bu yüzden iki kişilik büyük fincanlarda tüketilir kahveler, tüketilir vuslatı iple çekilen saatler.
Önceleri kapı önüne konulan ‘baba ayakkabısı’, artık ayakkabı dolabına kaldırılmıştır. Her üç ayda bir çıkan af söylentilerine kulaklar tıkanmıştır. Port mantoda bir ceket görmeyeli çok olmuştur. Her zaman oturduğu koltuk uzunca bir süredir boştur. Sesi de, boşlukta kaybolmuştur nicedir. Kokusu dağılmıştır, kayıptır artık çekmecelerde.
Anneli babalı evlerin aksine, yalnızdır babasız evler. Çocuklarla koşuşturmaca yoktur koridorlarında. Güreşmeler, gülüşmeler hiç olamamıştır. Bir zorbanın zalim kılıcı ile bölünmüştür hayatları. Bölünmüştür, ömürlerinin geriye kalanı. Artık iş dönüşleri “Ne lazım, gelirken alayım?” mesajları düşmeyecektir mesaj kutusuna. Bir ekmek, bir de yoğurt al, cümlesi öyle asılı kalacaktır havada. Annelerin bahtına her oyunda ‘baba’ olmak düşecektir. Baba sözcüğü, en çok söylenmek istenen kelimler arasında, hep birinci olacaktır çocukların gönül sıralamasında. Okula başlayan minikler, arkadaşlarını babalarının alıp bıraktığını gördükçe şaşıracak: “Aaa, senin baban eve geliyor mu? Senin baban sizinle mi yaşıyor?” diye hayretle soracaktır sınıf arkadaşlarına.
Devası kâinata malum, kendine meçhul dertler arasında anneler…
Hangi birine yansın dayansın derken, bir cümle dökülüverir minik yüreklerden birinden.
“Anne, babam niye gelmiyor?”
Bir cümle ama sanki ateşten.
Bir cümle ki, bütün özlemlerin özü özeti.
Su gibi duru bir istek, sarmaşık gibi sargın.
Yanı başında olduğu vakitleri hiç hatırlamadığı bir adama, babaya duyulan bir özlem. Bedeni küçük, kendi büyük dünyasında fırtınalar koparan bir ayrılık işte bu.
Yıkılası ayrılık…
Her sabah gözlerini açar açmaz aynı cümle. Her yemekte aynı soru. Her oyunda baş konuk olan bir yokluk. Boşluk belki de. Baba boşluğu.
Tamir edilecek oyuncaklar onu bekler, parkta kayılacak kaydıraklar, göklere uçulacak salıncaklar… Toplanan bahar çiçekleri, babaya gönderilmelidir. Yumuk ellerle çizilen eğri büğrü şekiller, boyanan kitaplar, mavili araba, pembeli kız çocuğu resimleri hep babaya mektupla gönderilmelidir. Oyunun en tatlı yerinde, uykunun bölündüğü vakitlerde hep bir soru.
Tek bir soru: Anne, babam niye gelmiyor?
Nasıl anlatılır yavrum ki sana, yollarımız bir zalimin eliyle ayrıldı. Babacığına kalabalık havasız koğuşlar, sana dışarda babasız alınan nefesler düştü. Babasız emekledin, yürüdün, koştun. Konuştun ve “baba” dedin annene, baban işitmese de. Babası işten eve dönen çocukları gördükçe sokuldun göğsüme. Sokulduk birbirimize. Büyüttük birbirimizi.
Mevsimler geldi, mevsimler geçti. Haber kanallarında, sosyal mecralarda af söylentileri, tartışmalar, görüşmeler bitmedi. Suçsuz insanların hayatları üzerinden ahkâm kesmeye devam etti iktidar sahipleri, söz sahipleri. Sözüm ona adalet getirecekler, haksızlığı bitireceklerdi. Binlerce annenin babanın, yavrunun beklemeyle geçen günleri ayları; onlar için sayısal bir veriden ibaretti. Kimse önemsemiyordu babasız kalan hasta bir yavrunun seslenişini. Eşinin yolunu dört gözle bekleyen sadakat incilerini.
Tek ses olmuş ekranlarda, her daim farklı haberler veriliyordu. Kardeş kardeşi bir baba evladını ihbar ediyordu “Bu haindir” diye. İşinden, eşinden, yurdundan yuvasından edilen insanlardan söz etmeye, korkuyordu kalemler. Evvel zamanlarda, ‘onlardan’ olmanın bir paye olduğunu düşünenler; nefret dolu cümleler saçıyorlardı ağızlarından. Aklı başında hiç kimse durun, yeter artık demiyordu/diyemiyordu bu çarpık düzene. Babasız çocuklar babalarını, annesiz kalan yavrular annelerini soruyorlardı biteviye. Ve bir çocuk kadar olamıyor, cesurca haykıramıyordu yürekler.
Adalet nerede?
Nerede haksızlıklara karşı kurduğunuz düzen?
Nerede insan hakları, özgürlükler?
Masumiyet karinesi, nerede?
İnsanlığınızdan kaybediyorsunuz her hak ihlalinde.
Bir anneyi bir babayı tutukladığınızı zannediyorsunuz, ama bir aileyi mahkûm ediyorsunuz karanlıklara.
Binlerce çocuğu annesiz babasız uykulara yatırıp, kâbuslarla uyandırıyorsunuz.
Anneleri çaresiz bırakıyorsunuz, dahası demir parmaklıklar ardında tutsak ediyorsunuz babaları.
Hz. Ömer’in adaletinden bahsedip, yargıda tam bağımsızlık ilkesini hiçe sayıyorsunuz.
Hz. Peygamber’in bir hurma ile iktifa ettiğinden söz edip, bin bir odalı sarayınızda ejder meyveli smoothie’ler yudumluyorsunuz.
İşinden ettiğiniz binlerce insan helal rızık peşindeyken, siz torunlarınıza bile haram yediriyorsunuz.
Etrafınızda döndürdüğünüz onlarca hekimbaşınıza güvenip hiç hasta olmayacağım zannederken, hasta tutukluları tek başlarına hücrelerde ölüme mahkûm ediyorsunuz.
Hiç ölmeyeceğim zannediyorsunuz; anne karnında ölümüne sebep olduğunuz bebeklerin, pasaport vermeyip tedavi olmasına engel olduğunuz gül yüzlü yavruların ahını unutup. Yaşları ve hastalıkları tutuklanmalarına engel olacakken, esir ettiğiniz binlerce insanın gözyaşlarının üstüne saltanatlar kuruyorsunuz.
Her şeyin fani. Bu dünya dahi.
Yanılıyorsunuz. Ah ki, aldanıyorsunuz.
“Annem nerede, babam nerede; neden gelmiyor?” cümlesindeki özneleri esir etmeye gücünüz yetse de kaybettiniz siz, kaybediyorsunuz.
[Fatma Betül Meriç] 30.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Kaydol:
Yorumlar (Atom)