Çocuk öldürülecekken niye gülmüş? [Safvet Senih]

Eski İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya ve hem de Mahkemenin Reis ve Azalarına Eskişehir Mahkemesinde Üstad Hazretlerinin anlattığı bir hikaye var:

Bir zaman, bir padişahın müptela olduğu bir hastalığın ilacı, BİR  ÇOCUĞUN  KANI imiş. O çocuğun pederi çocuğu, Hâkimin fetvasıyla bir PARA mukabilinde Padişah'a vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şikâyet yerine gülmüş. 

Sormuşlar: “Neden şikayet etmiyorsun, GÜLÜYORSUN?” 

Demiş ki: “İnsan, musibete giriftar olduğu vakit, evvel Pederine, sonra Hâkime, Padişaha şikayet eder. Benim Pederim, beni kesilmek için satıyor. Hâkim ölmeme karar veriyor. Padişah da benim KANIMI istiyor. Bu görülmemiş garip hâle karşı ancak gülünür.”

Üstad Hazretleri bunu anlattıktan sonra, Şükrü Kaya’ya diyor ki: “İşte ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi önce Valiye, sonra Mahkeme Adaletine, sonra İçişleri Bakanlığı'na müracaat edip mazlumiyetimizi beyan ederek zâlimlerden bizi kurtarmak için hâlimizi arz etmek, hâlin gereği iken gördük ki: En son şikayetimizi dinleyecek İçişleri Bakanlığı'nın hakkımızda kapıldığı asılsız evhamına bir hakikat rengi vermek ve hatâsını örtmek fikriyle, hatasında ısrar etmesi daha büyük bir hata olduğunu düşünmediğinden, dûçâr olduğu GURUR hastalığına, KANIMIZI isteyerek, bizi asılsız bahanelerle perişan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya’nın şahsını İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya Beye şikayet ediyoruz.” 

Dipnotta da Üstad Hazretleri daha sonra şunları söylüyor: Şükrü Kaya’nın ne derece asılsız evhama kapılıp garazkâr davrandığının delili şudur: Benim gibi kimsesiz ve üç dört bîçare arkadaşlarımı Mahkemeye vermek için, kendisi Ankara’dan YÜZ JANDARMA ve ON BEŞ - YİRMİ POLİS beraber alıp güya, Isparta’da jandarma kuvveti ve bir FIRKA ASKER kâfi gelmiyormuş gibi, ortalığa dehşet vermesidir. Acaba bir tek polisin ve bir tek jandarmanın yapabileceği işleri, millete binlerce lira zarar verdirip sonra Eskişehir Hapishanesinden tahliye edilen bîçâre masumları, bîçârelere binlerce zarara uğratmaktan, başka içtimâî hayattaki mevkilerini sarsıntılara uğratmak gibi mühim hâdiseleri icad etmekle, ne derece İçişleri Bakanlığı'nın idaresine, âsâyişin teminine ve bu biçare milletin güven ve huzur içinde çalışmalarına zarar verdiğini gösteriyor. Demek, hiçten büyük bir hâdiseyi icad etmek garazı ile o vaziyeti göstermiş. Habbeyi (su kabarcığını) yüz kubbe yaparak, İçişlerinin en ziyade sükûnete muhtaç olduğu bir zamanda böyle her tarafı sarsacak bir vaziyeti icad etmek ve kanunsuz kanun namına amel etmek, kanunca mühim bir suç, bir cürüm yaptığını iddia edip, Şükrü Kaya’nın şahsını, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Beye şikayet ediyoruz.” diyor.

Evet devirler değişiyor ama cevirler değişmiyor. Hem de bu cevir ve işkencelerin bin çeşidi yaşanıyor. O zaman sadece bir Isparta meselesi vardı ve bir sınıf insana uygulanan zalimlik mevcuttu. Şimdi bütün ülkede bütün vilayetlerde hem de bunun bir kat, bin beteri uygulanıyor. Cenab-ı Hakkın gazabından korkmak gerekir. O (c.c.) kudretiyle, Nuh Aleyhisselam'ın ümmetini ve Musa Aleyhisselam'ın peşinden gidenleri kurtardığı gibi, şimdiki mağdurları ve  mazlumları da kurtarır ama algı operasyonuna maruz kalıp komşusunu, yakınlarını ve evlatlarını ihbar eden insanlarımız da var… Eğer On Üçüncü Lem’a’nın hepsini bilhassa On İkinci İşaretini okursak, bu insanları da bir nebze anlamış oluruz. Onun için onlar hakkında menfi düşünceler yerini mazeretlerini kendimiz üreterek affetmeye hazır olalım. 

[Safvet Senih] 7.6.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Adalet Divanı denince akla, ilk onun adı gelir; Lahey [Murat Kâni]

Suudi Arabistan ve Mısır’ın öncülüğünde 5 ülkenin, teröre destek vermekle suçlayarak ilişkilerini kestiği Katar, dünyanın bir numaralı tartışma konusu. Analistler, sürecin sonunda Katar Emiri Şeyh Temim’in Lahey Adalet Divanı’nda yargılanabileceğini söylemeye başladı. Peki teröre destek verenlerin, kanun-nizam tanımayanların, uluslararası hırsız devlet başkanlarının korkulu rüyası Lahey Adalet Divanı nerededir, kararları bağlayıcı mıdır, üyeleri kimlerdir, bu üyeleri kim seçer, kararlar nasıl alınır?

Son Katar krizinde de olduğu gibi zaman zaman gündeme gelen Adalet Divanı, Hollanda’nın Lahey şehrinde çalışmalarını sürdüren bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur. Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, bulunduğu şehir hasebiyle yaygın olarak ‘Lahey’ adıyla anılmaktadır. Divan’ın amacı öncelikle anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözmeye çalışmak ve çarelerini ilgili devletlere bildirmektir.

HER ÜLKEDEN BİR HAKİM

Divan’da görev yapacak 15 hakim, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi tarafından 9 yıllığına seçilmektedir. Divan’da aynı anda üye bir ülkeden sadece bir hakim bulunabilir. Divan, antlaşmaların tefsiri, devletler hukukunu ilgilendiren her konu, milletlerarası bir taahhüdün çiğnenmesi, taahhütlerin bozulmasından dolayı doğacak tazminatın şekil ve miktarının tespiti gibi devletler arası ihtilaflı hususlarda yargılama yapmaktadır. Kararlar yargıçların oy çoğunluğuyla alınmaktadır ve her hakimin, kararın devamında farklı gerçekçe ya da muhalefet şerhi yazma hakkı bulunmaktadır. Alınan kararlara, kendisini tanıdığını öncede taahhüt eden ülkeler hukuken uymak zorundadır.

ULUSLARARASI 150 KURUMUN EV SAHİBİ

Adalet Divanı denince ilk olarak akla gelen yer olan Lahey’de uluslararası 150 kurum var. Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne  ev sahipliği yapan Lahey, belediye olarak 500 bin nüfusa sahip olsa da Lahey’in içinde olduğu Ranstad Holland metropoliten alanının yaklaşık nüfusu 7.1 milyon kişidir.

[Murat Kâni] 7.6.2017 [TR724]

İmaj için futbola Katar Katar para akıttılar [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yemen, Libya, Maldivler ve Mısır’ın teröre destek olduğu gerekçesiyle Katar’la olan ilişkilerini kesmesi dünya kamuoyuna bomba etkisi yaparken, Körfez’in bu küçük ülkesi bir numaralı gündem maddesi hâline geldi. Siyasi gelişmelerle dünyanın gündemine giren Katar, uzun zamandır uluslararası spor organizasyonlarında konuşuluyordu. 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacağının ilan edilmesiyle birlikte Katar ciddi anlamda ilgi topladı.

Dünya Kupası organizasyonunu alan Katar, bir yandan rüya gibi bir turnuva diğer yandan ise ülkesinin adını spor müsabakalarında duyurmak için kesenin ağzını açtı. FIFA’daki rüşvet depremi sırasında Katar’ın ev sahipliğini rüşvetle aldığı çok konuşuldu. Ancak soruşturmada henüz bu konuda bir kanıt sunulabilmiş değil. Katar’ın Avrupa futboluna yaptığı devasa yatırımlar ise konuşulmaya devam ediyor.

PSG’Yİ SATIN ALARAK İŞE BAŞLADILAR

Coğrafi olarak bir hayli küçük ama kişi başına düşen gelir itibariyle dünyanın en zengin ülkelerinden olan Katar, ilk olarak Fransa’dan Paris Saint Germain (PSG) takımını satın aldı. Qatar Investment Authority isimli devlet fonu, 31 Mayıs 2011’de PSG’nin yüzde 70’lik hissesine sahip oldu. Ne kadar para ödendiği açıklanmadı. Fransa’da ilk kez bir futbol kulübü yabancılar tarafından satın alınmıştı. Bu satışa en çok karşı çıkanların başında dönemin UEFA Başkanı Michel Platini vardı. Ancak Katarlı yeni sahipler, para musluklarını sonuna kadar açarak, eleştirileri def etti. 2010-11 sezonunda transfere sadece 9 milyon Euro harcayan PSG, Katar sermayesinin gelmesiyle 6 sezonda toplam 700 milyon Euro harcadı ve 4 yıl üst üste şampiyonluk kazandı.

MALAGA’YLA İSTENEN BAŞARI HENÜZ SAĞLANAMADI

Katar’ın bir sonraki hamlesi İspanya’da oldu. Ancak Katar Kraliyet ailesinin şahsi fonu tarafından satın alınan Malaga, PSG’nin gösterdiği başarıyı yakalayamadı. Malaga’ya daha az kaynak ayrılsa da 2011-12 transfer döneminde İspanya’nın devleri Real Madrid ve Barcelona’nın toplamından (55 milyon Euro) daha fazla para harcandı (58 milyon Euro). Bu süreçte Malaga yalnızca bir sezon Şampiyonlar Ligi’ne katılma başarısı gösterebildi. Şimdilik Katar’ın en kötü futbol yatırımı konumunda.

SPONSOR ARAYANLARA KAPI AÇIK

Katar yalnızca takım satın alarak değil sponsorluklarla da Avrupa futboluna ciddi yatırım yaptı. Ülkenin en büyük havayolu şirketi Qatar Airways, Barcelona’nın göğüs reklamı için yıllık 35 milyon Euro’ya anlaşma yaptı. Bu sezon itibariyle forma sponsorluğu sona erdi ancak Katar şimdi de İspanyol devinin futbol sarayı Nou Camp’ın genel sponsorluğu için girişimlerde bulunuyor. Sadece futbolda değil tenis, golf gibi prestijli spor dallarında da Qatar Airways sponsorluğu bir hayli yaygın. FIFA ile de Dünya Kupası için sponsorluk anlaşması imzalandı ve firma 2018 Rusya ve 2022 Katar organizasyonlarında resmi sponsor ve havayolu şirketi olacak.

Katar sermayesiyle bu sezon Türkiye Süper Ligi de tanıştı. Trabzonspor’un forma reklamı Katar Ulusal Bankası (QNB) tarafından 3 yıllığına 7,5 milyon dolara satın alındı.

HER ŞEY 2022 İÇİN!

Katar’ın spor dünyasına yatırım yapma amaçlarından birisi kuşkusuz ‘kolay yoldan’ adını bütün dünyaya duyurmak. Hayli kârlı bir reklam biçimi zira dünyada milyonlarca insan bu organizasyonları seyrediyor. Ancak bir de 2022’deki Dünya Kupası ev sahipliğinin ‘sorunsuz’ işlemesi için çaba sarf ediyor Katarlı yetkililer. Bu şölen için 200 milyar dolarlık bütçe ayrılmış durumda. Ülkedeki statların ‘teknoloji harikası’ olması planlanıyor. Ülke nüfusunun azlığı sebebiyle de bütün bu inşaatlarda göçmen işçiler çalıştırılıyor ve ciddi iş güvenliği ve insan hakları skandallarından bahsediliyor.

GÖÇMEN İŞÇİLERİN KANI

Katar’da çalışan göçmen işçiler 3 sınıfa ayrılıyor. En alt sınıfı Nepal ve Sri Lanka’dan gelenler, orta sınıfı Pakistanlılar ve Hintliler, üst sınıfı da diğer Arap ülkelerinden gelenler oluşturuyor. Stat inşaatlarında çalışan işçilerin büyük bölümü Nepal ve Sri Lankalılar. Bunun sebebi, ‘en az ücretle’ ve günlük 14-16 saat arasında çalışmayı kabul etmeleri. Dünyanın en zengin ülkelerinden Katar’da göçmen işçilerin aylık maaşı 350 dolar olmasına karşılık, çoğu bunun yarısına yakınını ancak alabiliyor. Devasa statlar ve binalar, ‘modern köle’ olan bu insanların alın teriyle yükseliyor.

Göçmen işçilerin hayatı, şantiye ile uyudukları barakalar arasında geçiyor. Katarlıların yaşadığı bölgeye girişleri yasak. Mesai bitiminde otobüslerle başkent Doha’nın dışında kurulmuş baraka evler bölgesine taşınıyorlar. Doha’nın şaşaalı yaşantısının tersine bu baraka evlerde göçmen işçiler iptidai şartlarda kalıyor. Katar, ülkesinin bu karanlık yüzünü dışarıya yansıtacak gazetecilerin şantiye ve baraka evler bölgesine girmesine yasak getirirken, gazeteciyle konuşmak sınır dışı biletini almak anlamına geliyor.

‘KABALA’ SİSTEMİ

Haftanın 6 günü çalışan göçmenlerin Katar’daki varlığı, tahmin edilebileceği gibi işverenin iki dudağı arasında. ‘Kabala’ adı verilen uygulamayla işveren, çalışması için ülkeye getirdiği göçmenin pasaportuna girişte el koyuyor. İşveren ‘istemediği işçiyi’ gönderme yetkisine sahip ve işçilerin Katar kanunlarına göre hiçbir hakkı bulunmuyor. Pasaportları işveren tarafından alıkonulduğu için işçilerin örgütlenmesinin önüne de geçilmiş oluyor. Katar için göçmen işçiler adeta yok sayılıyor. Bundan dolayı şantiyelerde ölen veya yaralananların kaydı tutulmuyor.

BİNDEN FAZLA İŞÇİ ÖLDÜ

2022’de Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak statların inşaatında şu ana kadar en az bin kişinin hayatını kaybettiği iddia ediliyor. Rakamın net olmaması, Katar’ın uyguladığı ‘karartma’ sonucu. Uluslararası Af Örgütü ve Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ITUC), kupanın başlamasına kadar hayatını kaybedenlerin sayısının 4 bini rahatlıkla aşacağı tespitinde bulunuyor. Tartışmaların ardından FIFA, insan hakları örgütlerinin eleştirilerini dikkate alarak, ‘kupanın imajını’ kirletmemek adına Katar’a bu yönde baskı yapmaya başladı. Katar da, ‘kabala’ sistemini değiştireceği sözünü verdi. Ancak bu konuda net bir adım atılıp atılmadığı da bilinmiyor.

Katar’ın spora akıttığı paralar, devasa bir imaj prodüksiyonu ve ülkenin karanlık yüzünü örtüyor. 2022 Dünya Kupası finalleri 21 Kasım’da başladığımda kimse stat inşaatlarında hayatlarını kaybedenleri hatırlamayacak bile. Tabi şimdiki siyasi kriz derinleşip turnuva Katar’ın elinden alınmazsa.

[Efe Yiğit] 7.6.2017 [TR724]

Emekli genelkurmay başkanları ve siyaset: Fevzi Çakmak örneği [Dr. Serdar Efeoğlu]

Dünyanın her yerinde ordu, devlet kurumları içinde önemli bir yer tutar ve politikaların oluşturulmasında etkin bir rol üstlenir. Devletlerin demokratik geleneklerine ve kurumların birbirleriyle ilişkilerine göre bu etki az veya çok olabilir.

Türkiye’de de ordu 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde ülke yönetimine müdahale ederek doğrudan iktidarı üstlendi. 12 Mart ve 28 Şubat süreçlerinde de siyaset kurumunu doğrudan yönlendirmeye çalıştı. Genelkurmay başkanları da kişisel özellikleri, siyasete istekli olmaları ve iktidara bakışlarına göre değişiklik gösterse de hükümetlerin yönlendirilmesinde her zaman etkili oldular.

İDEAL BİR İKİNCİ ADAM

Erken Cumhuriyet devrinin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki başarıları ile Atatürk devrinin sonuna kadar bu görevde bulundu. Bu sırada kendisi ve başında bulunduğu ordu, devrimlerin en büyük destekçisi oldu. Atatürk birçok inkılap hareketi öncesinde Çakmak’la görüşerek onayını aldı.

Fevzi Paşa, Atatürk’ün orduyu güvenle emanet ettiği bir komutan olarak görev yaptı. Şeyh Sait İsyanından Dersim olaylarına kadar iç isyanların bastırılması esnasında orduyu hep Atatürk’ün isteği doğrultusunda kullandı. İzmir suikastı davasında Kazım Karabekir başta olmak üzere birçok komutan idamla yargılanırken Paşa’nın tepkisi üzerine beraat kararı verildi.

Dindar kişiliği ile halk tarafından çok sevilen Çakmak, Cumhurbaşkanlığı için Atatürk’ten sonraki dönemin en büyük adayı idi. 1937’de İnönü başbakanlıktan alınmış ve yerine Celal Bayar getirilmişti. Mareşal Fevzi Çakmak, milletvekili olmasa da bir formül bulunarak aday olabilirdi.

Fevzi Paşa, birçok ricaya rağmen İsmet Paşa’yı desteklemeyi tercih etti. Herhangi bir risk olmaması için de Meclisin kuşatılması emrini vererek İnönü’nün oy birliği ile cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı. Çakmak’ın genelkurmay başkanlığı görevi de 1944 yılına kadar devam etti.

MAREŞAL KURTLAR SOFRASINDA

Fevzi Paşa’ya uysallığından dolayı orduda “Kuzu Paşa” deniliyordu. İnönü 1944’de 2. Dünya Savaşı’nın İngiltere lehine dönmesi üzerine, Almanya yanlısı  “Değişmez Genelkurmay Başkanı”  Fevzi Çakmak’ı yaş haddinden emekliye sevk etti. Hâlbuki Çakmak, yaşadığı sürece başkanlık görevini sürdüreceğini ve kimsenin kendisini görevden alamayacağını düşünüyordu. İnönü, kendisini CHP’den milletvekili yapmak istedi ise de İsmet Paşa’ya kızgınlığından dolayı kabul etmedi. Bu sırada Milli Emlak’a ait olduğu gerekçesiyle evinden çıkarılmak istenmesi, tepkisini daha da artırdı.

Emekli edildikten sonra Harbiye’nin 100. Kuruluş Yıldönümü törenlerine diğer emekli komutanlar çağrıldığı halde en yüksek rütbeli emekli subay olmasına rağmen davet edilmedi. Hatta mezunlar arasında ismi bile okunmadı. Bu olay İnönü’ye öfkesini daha da artırdı. Paşa bütün bunlara kendisinden beklenmeyen bir tavırla 68 yaşında siyasete atılarak cevap verdi.

1946’da Demokrat Parti’den bağımsız olarak milletvekili seçildi. Çakmak, İnönü’nün karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılabilecek en iyi isimdi. Paşa’nın gönlünden de cumhurbaşkanlığı geçiyordu. Daha önce kabul etmese de zamanın geldiğini düşünüyordu.

Fevzi Paşa milletvekili adayı olduğu andan itibaren gittiği her yerde büyük kalabalıklarla karşılandı, halktan çok büyük ilgi gördü. Nitekim seçimde Bayar’dan bile fazla oy aldı. Mareşal, Cumhurbaşkanlığına aday olarak İsmet İnönü’nün karşısına çıktıysa da ancak 59 oy alabildi. Seçimden sonra kendisinin “Gönüllerin Cumhurbaşkanı” olduğunu söylüyordu. İnönü’nün cumhurbaşkanlığı yemin törenine de iştirak etmeyerek evine gitmeyi tercih etti.

Çakmak, İsmet Paşa’ya olan tepkisinden dolayı “muvazaa partisi” olarak gördüğü DP’nin politikalarını yumuşak bularak daha sert muhalefet yapacak olan Millet Partisi’nin kuruluşunda rol adı ve fahri başkan seçildi.

Siyasi faaliyetlerinde İnönü karşıtlığı hep ön planda oldu. Hatta hastalığının ilerleyen aşamalarında Fevzi Boztepe’ye “Asra yaklaşan ömrüm boyunca kumar oynamadım, içmedim ve israf etmedim. Bugün hastane ücretini tedarik etmekte güçlük çekiyorum. Allah versin İsmet Paşa ve akrabaları milyonerdirler” demişti.

İsmet İnönü, Fevzi Paşa’nın hastalığının ilerlediği dönemde yattığı hastanede ziyaret etmek istediğinde ailesi buna izin vermedi. Yapılan yorumlar, Çakmak’ın İnönü’yü görmek istemediği ve bu nedenle görüşmenin gerçekleşmediği şeklindeydi.

1950 seçimlerinden kısa bir süre önce 10 Nisan 1950’de vefat ettiğinde Paşa’nın eşi Fitnat Hanım tarafından “tıbbi yöntemlerle öldürüldüğü” ifade edilse de herhangi bir soruşturma açılmadı. Vefatı sonrasında eşi Millet Partisi listelerine aday olarak konulsa da seçilmesi mümkün olmadı.

Halk tarafından dindarlığı ve savaşlardaki başarısıyla çok sevilen Paşa,  Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’ye intisap etmişti. Vefatından sonra vasiyeti gereği Eyüp Sultan Mezarlığı’nda Şeyhinin yanına defnedildi. Mareşal Çakmak, dindarlığına ve bir tarikata intisabına rağmen bu yönünü hiçbir zaman devlet yönetimine yansıtmadı ve komutanlığı süresince ideal bir ikinci adam olarak görev yaptı.

Hayatı askerlikle geçen Fevzi Paşa çok geç bir dönemde siyasete girdi ve dönemin kurt politikacıları olan İsmet İnönü, Celal Bayar ve Adnan Menderes’le aynı ortamda siyaset yapmaya çalıştı.  İnönü ile çekişmesi devam ettiği gibi Bayar’la da kısa zaman sonra yolunu ayırmak zorunda kaldı. Bunda Bayar’ın da cumhurbaşkanlığını hedeflemesi ve Çakmak gibi bir rakibin partisinde olmasını arzu etmemesi de etkili oldu.

EMEKLİLİK SONRASI CUMHURBAŞKANLIĞI

Fevzi Çakmak Cumhurbaşkanı olamasa da Genelkurmay Başkanları, sonraki dönemlerde bu makama ulaştılar. Askeri liderler tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanlığı makamı, askerlerin gelebilecekleri en üst makam olarak değerlendirildi. Askeri okullarda eğitime bu idealle başlayan öğrenciler, rütbeleri yükseldikçe bu “yüce” makama daha çok yaklaştıklarını düşündüler.

27 Mayıs Darbesi ile askerler Cemal Gürsel’i cumhurbaşkanı seçtirerek “asker cumhurbaşkanı” uygulamasını bir teamül haline getirdiler. 1965 ve 1969’da büyük seçim zaferleri kazanan AP lideri Süleyman Demirel, o yıllarda kendisini veya bir başka sivil politikacıyı cumhurbaşkanı seçtirmeye cesaret bile edemedi. Sadece askerler arasında tercih yapabildi. Cemal Gürsel’den sonra emekli Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Fahri Korutürk bu şekilde cumhurbaşkanı seçildi.

12 Eylül’ün darbeci komutanı Genelkurmay Başkanı Kenan Evren siyasilere ihtiyaç bile duymadan 1982 Anayasası ile kendini cumhurbaşkanı seçtirdi. Askerlerin mülkü haline gelen cumhurbaşkanlığı makamı, 1989’da Turgut Özal’ın seçilmesi ile sivillere açıldı. Özal’ın başlattığı süreçle Demirel, Gül ve Erdoğan cumhurbaşkanı oldular.

Askerlerin cumhurbaşkanlığı hevesi elbette devam etti. 28 Şubat’ın kudretli generali ve BÇG ile milyonlarca kişiyi fişleyen paşası Çevik Bir bunu açıkça ifade etse de kurt politikacılar tarafından çok kolay bir şekilde diskalifiye edildi. Bir Paşa’dan sonra bu isteği açıktan dillendiren komutan olmadı.

AKAR PAŞA VE SİYASET

Bugün Genelkurmay Başkanlığı makamında Akar Paşa bulunuyor. Akar’ın askeri hayatı Mareşal Fevzi Çakmak gibi başarılarla dolu olmasa da onun gibi dindar bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılıyor. Bu özelliği ile 28 Şubat’ın en ufak dindarlığa tahammülü olmayan dışlayıcı sistemine rağmen bu makama kadar nasıl geldiği zihinlerde bir soru işareti olarak duruyor.

Akar’ın gönlünden Cumhurbaşkanlığı makamının geçip geçmediğini elbette bilmiyoruz. Ancak bugün iyice belirginleşen “kontrollü darbe” süreci sonrasında her zaman Erdoğan’ın yanında yer almasını ve bir siyasetçi gibi hareket etmesini böyle bir sürece niyeti olduğu şeklinde yorumlamak mümkün. Belki de kendisine şu an bir dedikodudan ibaret olsa da “Cumhurbaşkanı Yardımcılığı” sözü verilmiş olabilir.

Fevzi Paşa örneğinde olduğu gibi emekli askerlerin siyasetçilerin arasında çok fazla şansı bulunmuyor. Kurmay birikimi ile Akar Paşa’nın siyasette vefa olmadığını ve “Dün dündür, bugün bugündür” sözünün temel bir kriter olduğunu bildiği tahmin edilebilir.  Yoksa büyük beklentilerin şokları da çok büyük olacaktır.

Kaynaklar: Ş. Zümrüt, Mareşal Fevzi Çakmak’ın Siyasal Kişiliği ve Millet Partisi, YTÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2004;  Ö. Urhal, Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hayatı, Askeri ve Siyasi Faaliyetleri, SÜ SBE Doktora Tezi, Konya, 1997.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 7.6.2017 [TR724]

Türkiye, Katar krizinde nasıl davranır? [Analiz: Deniz Ayhan]

Aslında ilk işaretlerini Mayıs ayının başında biraz biraz gördüğümüz Suudi Arabistan – Katar ihtilafı, Riyad’ın başını çektiği birçok Müslüman yoğun ülkenin Katar ile diplomatik, askeri ve ekonomik tüm ilişkileri askıya alması ile krize dönüştü. Suudi Arabistan ve beraberindeki ülkeler bu haftanın başında bir çağrıda bulunarak, Katar’da bulunan vatandaşlarının ivedilikle Katar’ı terk etmelerini isterken, kendi ülkelerinde bulunan Katarlıların da bir an önce yurt dışına çıkmaları emri verdiler.

‘TERÖR’ BAHANE GİBİ GÖRÜNÜYOR

Katar’a karşı böylesine sert ve geniş katılımlı bir hareketin Suudi Arabistan öncülüğünde gerçekleştirilmesinin sebeplerine baktığımızda karşımıza ekonomik ve siyasal ayakları olan bir dizi jeopolitik faktör çıkmakta. Fakat bu kalkışmayı meşrulaştırmak için ifade edilen resmi sebebe baktığımızda, Suudi Arabistan’ın Katar emiri El-Tani’nin Katar Ulusal Haber Ajansı’na İran’a, Müslüman Kardeşler’e ve Hamas’a destek vereceği yönünde ki iddialarının olduğunu görmekteyiz. Suudların bu suçlamalarına rağmen, Katar Emiri bahsi geçen ifadelerin hackerlar tarafından ulusal haber ajansının internet sitesine konulduğunu ve olayın kendisi ile bir alakası olmadığını belirtti. Hatta, Katar makamları bir soruşturma başlatıp, soruşturmaya yardımcı olmak için Amerikan Federal İstihbarat Servisi’ni de (FBI) Doha’ya davet etti. Katar’ın tüm bu çabalarına rağmen, Riyad Katar’ı terörü desteklemekle suçlamaya devam ediyor.

Aslında, 2014 yılında da benzer bir kriz yaşanmış ve Katar’ın Mısır’daki Sisi darbesine şiddetle karşı çıkması sonucu Körfez ülkelerinden Katar aleyhine geniş çaplı bir tepki oluşmuştu. Suudi Arabistan önderliğinde tüm Körfez ülkeleri Katar’da ki büyükelçilerini geri çağırmış ve kriz 8-9 ay kadar devam etmişti. 2014’te yaşanan diplomatik kriz bugün Katar’a karşı topyekûn alınan tavır ile kıyaslanamayacak kadar küçük ve etkileri sınırlıydı.

İRAN’I ÇEVRELEME POLİTİKASI ETKİLİ

Katar’a karşı başlatılan bu operasyonun en gerçekçi nedenlerine baktığımızda ise Suudi Arabistan’ın İran’ı çevreleme politikasında Katar’ı zayıf halka olarak görmesinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Fakat tek sebebin Iran olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Benzer şekilde Körfez ülkelerinden olan Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’ın da Iran ile son derece iyi ilişkileri olduğu uluslararası kamuoyu tarafından bilinmekte fakat bu iki Körfez ülkesine karşı Suudi Arabistan tarafından menfi anlamda alınmış bir karar yok.

Suudi Arabistan’ın Katar’a karşı başlattığı bu girişimin bir ayağının da Mısır’la alakalı olduğu son derece açık. Katar Emiri’nin Müslüman Kardeşleri sadece Mısır’da değil, Müslüman Kardeşlerin bulunduğu diğer Arap ülkelerinde de desteklediği argümanı Suudi Arabistan’ın kullandığı ve Katar’ı teröre destek vermek suçlaması ile baş başa bıraktığı son derece önemli bir husus. Bu sebeple, Suudi Arabistan’ın hemen ardından Mısır’da Katar ile olan tüm ilişkilerini kestiğini vakit kaybetmeden ulusal ve uluslararası kamuoyuna duyurdu. Mevcut krizi tetikleyen diğer bir unsur ise şüphesiz Katar’ın Müslüman Kardeşler kökenli olan Hamas’a verdiği destekle alakalı. Ortadoğu’da Trump liderliğinde oluşan anti-Iran koalisyonunda Suudi Arabistan ile beraber Mısır ve Hamas’ı terör örgütü kabul eden Israil’in olması, Katar’ın Hamas’a verdiği desteğin terör ile nasıl ilişkilendirildiğini ortaya koymakta. 

SURİYE KONUSU ŞİMDİLİK GÜNDEM DIŞI

Suudi Arabistan ve kendisini destekleyen ülkeler Katar’ı teröre destek vermekle suçlarken özellikle Suriye konusunda son derece temkinli bir pozisyon almaya da dikkat etmekteler. Keza, Suriye özelinde Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın El Kaide ve IŞİD gibi birçok radikal gruba açıktan ve üstü kapalı destek verdiği bilinmekte. Suudi Arabistan’ın Katar ile beraber radikal örgütlere verdiği bu desteğin uluslararası kamuoyuna daha fazla malzeme olmaması için Suudi Arabistan Katar’ı teröre destek vermekle suçlarken adeta Suriye’ye hiçbir atıfta bulunmamakta.

Katar’a karşı başlatılan bu hasmane tavrın özellikle Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinin hemen ardından başlaması Amerikan’ın bu işin neresinde olduğuna dair de gerek bölgede gerekse uluslararası kamuoyunda birçok sorunun oluşması sonucu doğurmakta. Bununla beraber, ABD dışişleri bakanı Rex Tillarson’un Avustralya’da yaptığı açıklamada Körfez ülkelerinin IŞİD ile mücadele için kurulan uluslararası koalisyonun çok önemli parçaları olduğunu ve dolayısıyla kendi aralarında ki sorunu bir an önce çözmeleri gerektiğinin altını çizdi. Tillerson’un da belirttiği gibi Katar ABD’nin Afganistan ve Ortadoğu’daki operasyonlarını koordine eden öncü kuvvetlerin komuta merkezine ev sahipliği yapmakla beraber, ABD Katar’da aktif olarak birden fazla askeri üssü de kullanmakta. Benzer şekilde, ABD’nin gerek Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerekse de Bahreyn’de hatırı sayılır bir askeri personeli ve IŞİD’a karşı başlattığı operasyonlarda kullandığı askeri üsler mevcut. Dolayısıyla, Körfez ülkelerinin kendi aralarında sorun yaşaması ABD öncülüğünde başlatılan IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonun etkisini ve caydırıcılığını akamete uğratabilir.

EKONOMİK SONUÇLARI AĞIR OLACAKTIR

Tüm bu siyasal sebep ve etkilerle beraber Katar’a karşı başlatılan bu hareketlenmenin çok ciddi ekonomik sonuçlarının da olacağı son derece aşikâr. Suudi Arabistan yalnızca dost ve müttefik ülkelere değil ayrıca Suudi Arabistan’da ve bölgede faaliyet gösteren şirketlere de uyarıda bulunarak, Katar ile olan bağlarını derhal koparmaları gerektiğini belirtti. Dolayısıyla, önümüzde ki günlerde Suudi Arabistan ve dost ülkeler Katar’da faaliyet gösteren birçok ticari kuruma terörü destekleme faaliyetleri kapsamında cezalar verip ambargo uygulayabilir. Bu açıklamalara müteakip, Suudi Arabistan ilk olarak Katar’ın en önemli yumuşak gücü ve en büyük yatırımlarından olan El Cezire çalışanlarını derhal sınır dışı etti ve benzer uygulamaları farklı ülkelerde de birbirini takip etti. Buna ek olarak, Suudi Arabistan ile beraber birçok ülke Katar Hava Yolları’na hava sahalarını kapatmak suretiyle Katar’ı ekonomik olarak terbiye etme yoluna gittiler.

TÜRKİYE ETKİLENİR AMA…

Böyle bir karardan Türk özel ve kamu sektörünün de çok ciddi darbeler alacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Katar devletinin ve Katar özel sektörünün Türkiye’nin birçok bölgesinde orta ve küçük ölçekli birçok yatırımı bulunmakta. Benzer şekilde, Katar’da ve Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren birçok Türk kamu sektörü iştiraki ve özel sektör yatırımı bulunmakta. Önümüzdeki günlerde Suudi Arabistan’ın bu ilişkilerden ötürü Türkiye’nin bu yatırımlarını zora sokacak kararlar alabileceğine dair birçok uzman şimdiden uyarılarda bulunmakta.

ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in içerisinde bulunduğu anti-İran ittifakının Katar’a karşı başlatmış olduğu bu tavrın devam etmesi durumunda şüphesiz Türkiye, Suudi Arabistan tarafından tarafını seçmeye zorlanacaktır. Özellikle, Erdoğan’ın Katar emiri olan olan ‘özel’ ilişkileri göz önüne alındığında son derece sıkıntılı günler geçireceğini söylemek mümkün. Ancak, orta ve uzun vadede Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın liderliğini yaptığı kampa dâhil olacağı öngörüsünde bulunmak makul bir çıkarım olacaktır. Böylesi bir durumda, Mısır ile aynı kampta olan Suudi Arabistan’a yaklaşan bir Türkiye’nin ne gibi siyasal ve ideolojik problemlerle karşılaşacağı da şüphesiz merak konusu olacaktır.

[Deniz Ayhan] 7.6.2017 [TR724]

Ne dilerse… [Erhan Başyurt]

‘Kimi dilerse onu doğru yola iletir…’
‘Kimi dilerse onu saptırır…’
‘Kimi dilerse ona hidayet eder…’
‘Kimi dilerse mesajını ona işittirir…’
‘Kimi dilerse onu nuruna iletir…’

***

‘Neyi dilerse onu yapar…’
‘Ne dilerse yaratır…’
‘Ne dilerse o olur…’
‘Ne dilerse ona mâni olacak yoktur…’
‘Neyin var olmasını dilerse o olur…’
‘Neyin yok kalmasını dilerse o varlık alemine çıkmaz…’
‘Nasıl dilerse öyle emreder…’ 

***

‘Kimi dilerse tevbesini kabul eder…’
‘Kimi dilerse bağışlar…’
‘Kimi dilerse tertemiz yapar…’
‘Kime dilerse merhamet buyurur…’
‘Kimi dilerse ona Rahmet’iyle muamele eder…’ 

***

‘Kime dilerse bol rızk verir…’
‘Kime dilerse rızkı kısar, az ve ölçülü verir…’
‘Kime dilerse hesapsız rızk verir…’
‘Nasıl dilerse öyle infak eder…’ 

***

‘Nasıl dilerse öyle hükmeder…’
‘Hükümranlığı kime dilerse ona verir…’
‘Kullarından kimi dilerse varis kılar…’
‘Mülkü ve hakimiyeti kime dilerse ona verir…’
‘Mülkü ve hakimiyeti kimden dilerse çekip alır…’ 

***

‘Kimi dilerse aziz kılar…’
‘Kimi dilerse zelil eder…’
‘Rahmetini, kimi dilerse ona has kılar…’
‘Kimi dilerse mertebe mertebe yükseltir…’
‘Lütf u keremini dilediğine eriştirir…’
‘Kime hayır dilerse, lütf u keremini engelleyecek yoktur…’
‘Kime dilerse, ona hususi ihsanda bulunur…’

***

‘Kimi dilerse onu cezalandırır…’
‘Dilerse hemen cezalandırır…’
‘Kimi dilerse ona azap eder…’
‘Azabını kime dilerse onun başına sarar…’
‘Kimin neyi hak ettiğini bilir, dilerse hak ettiklerine göre davranır, dilerse merhamet eder…’
‘Azabı, cezayı hak edenleri cezalandırabileceği gibi, dilerse af da eder…’
‘Dilerse, sapkınlık içinde olanları yerin dibine geçirir, üzerlerine gökten parçalar düşürür…’
‘Kimi dilerse, ona yardım eder ve onu zafere ulaştırır…’


ÖNEMLİ NOT:

Yaklaşık 10 aydır suçsuz yere zindanda tutulan muhterem din alimi Ali Ünal Bey’in Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, pdf kitap olarak appstore ve googlestore’a yüklendi. Emeği geçenlere çok teşekkürler.

Ayet meallerine yer verdiğimiz ‘Ne dilerse…’ başlıklı bu yazı, Ali Ünal Bey’in bu güzide çalışmasından derlenmiştir…

Allah (c.c), Ali Ünal Bey ve onun gibi en ağır zulme maruz kalan tutuklu 50 binden fazla masum insana Ramazan’ın yüzü suyu hürmetine bir an önce salıverilmek nasip etsin! O dilerse olur…

[Erhan Başyurt] 7.6.2017 [TR724]

Bu sefer ipini çektiler! [Barbaros J. Kartal]

1 Mart tezkeresi Meclis’ten geçmeyince, ‘Amerikalılar şimdi ipini çekti!’ dedi herkes. Halbuki Körfez Savaşı’nda on binlerce Amerikan askeri Türkiye üzerinden Irak’a geçmişti. Irak’a atılan füzelerin hepsi Türk hava sahasını kullanarak Irak’a ulaştı. İncirlik malum.

İsrail’e görünürde kafa tuttu. ‘Lobi şimdi bedelini ödetecek artık kalamaz fazla’ dendi, bir baktık ki İsrail aleyhine uluslararası kurumlardaki bütün ambargoları kaldırmışız. Aile, İsrail ile ticaret yapıyormuş biz bilmiyormuşuz. İsrail’in petrolü bizden gidiyormuş hatta Filistinlileri vurdukları jetlerin yakıtları dahil. Hiçbir şartımızın yerine gelmediği ama geldiğini varsaydığımız bir anlaşma imzaladık. ‘Önümüzdeki ay Gazze’deyim’ lafının üzerinden beş yıl geçti. “Giderken bana mı sordunuz?” diyerek bizim mücahitleri hayatlarının en büyük satışına getirdi.

Rus uçağını düşürdük. ‘Putin bunu onun yanına bırakmaz’ dendi. Suriye’ye burnumuzu uzatamaz olduk. Biraz domates biraz turist daha yeni başlamışken hemen Kremlin’e Putin’in elini “sıkmaya” koştu bizimkisi. ‘Her türlü tazminatı ödemeye hazırız’dan tutun Suriye’de hizaya gelmeye kadar bilumum ayarı yedik. Şimdi her durumda önce Esed’in hamisi Putin’i arıyor bizimki.

AB’ye seçim meydanlarında her türlü küfrü ettiler. Kahvehanede bile kullanılmayan argolu sözlerle. ‘AB karar versin biz sizi istemiyoruz gerekirse bunun için de referandum yapar size kapıyı gösteririz’ dedik. Haçlılardan tutun da Hitler’e kadar bütün sinir uçlarına dokundu. Bunlar bizim ekonomiyi çökertirler kardeşim demeye kalmadı sanki adamlara o küfürleri eden kendisi değilmiş gibi “Seçimler geride kaldı, AB ile yeni bir takvimde anlaştık” deyiverdi. AB’ye üyelik tek hedefimiz lafları etmeye başladılar. Yine sonradan öğreniyoruz ki meydanlarda küfür ettiği ne kadar ülke varsa yakın zamanda hamudu ile ihale almış.

Şimdi Katar meselesi çıkınca yine bazıları ‘Erdoğan’ın sonu geldi’ mesajları yaymaya başladı. Terörist ülke ilan edilecek Katar ile en yakın ortak olan Türkiye’nin de bundan etkileneceği falan söyleniyor. Katar kim ki bizim bir ortağımız kara gün dostumuz olacak. Katar, Erdoğan ailesinin iş ortağıdır, gizli kasasıdır, kara paraların aklandığı şirkettir. Ama bütün paraları tek kasaya koymuş değildir ya. Baktı iş ciddileşiyor. Satıverir.  ‘Katar bölgenin hassasiyetlerini dikkate almalı’ der, bir de Suud ziyareti patlatır, umre yapar döner.

Ülkenin en iyi yetişmiş insanlarını hayatın her alanından tasfiye eden, ülke tarihine en büyük beyin göçünü yaşatan, akademisyenleri, profesörleri üniversiteden yaka paça atan, on binlerce devlet memurunu sorgusuz sualsiz tasfiye eden, devlet bürokrasisini tırpanlayıp yerine bakkal teslim etmeyeceğiniz adamları getiren, orduya tarihinin en zayıf dönemini yaşatan, dini ülkenin her yerinde bir meta haline getiren, ülkeye AB kapılarını kapatan, ekonomi adına bir tane üretim tesisinin yapılmadığı dağın taşın bina ile dolup her tuğladan komisyon alan, bütün medyayı kontrol eden, kimle papaz olsa ona ihale veren, gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış ve çevirdiği bütün işler kayıt altında bir lider varken sizce neden gitmesini istesinler? Erdoğan’dan kim şikayetçi ki? Sen ben şikayetçiyiz. Türkiye’nin daha başka düşmana ihtiyacı var mı ki? Türkiye’nin düşmanı olsanız bundan daha iyi bir yönetici mi bulacaksınız? Ülkeyi düşman işgal etse değerlerine bu kadar zarar veremezdi o kesin.

Var daha var. Kullanım süresinin dolmasına daha var. Daha ülkenin bölünmesi ya da iç savaş tarzı karışıklıklar için bekliyorlar herhalde. Yaptıracakları şeylere karşı paratoner gücün tamamen tasfiye olduğunu gördükten sonra onları da izlemeye başlarız. Ülke olarak daha dibi görmedik. Ama ülkenin umut veren tek tarafı saçma sapan bir ülke olduğu için bir anda her şeyin değişebileceği ihtimali. Bugün yerlere göklere sığdıramayanların yarın en büyük küfrü edecek potansiyelde olduğunu bilmek rahatlatıyor. E tabi bir de yere göğe sığmaz zulüm var memlekette. Mazlumların Hakk’ı ve Halık’ı var.

[Barbaros J. Kartal] 7.6.2017 [TR724]

Erdoğan’ın ‘yeni darbe ihtiyacı’ ve Gülen’den vazgeçmek! [Adem Yavuz Arslan]

Okyanusun bu tarafında, yani Amerika’da Türkiye’yi ilgilendiren konular pek parlak değil.

Erdoğan’ın bir günlük olaylı Washington seyahati hâlâ gündemde. ABD medyası adeta fikr-i takip nasıl yapılır örneğini verip konuyu didik didik etmeye devam ediyor.

New York Times ve Washington Post detaylı analizlerle ve ‘güçlü kaynaklardan alındığı belli olan özel bilgiler’le göstericilere yapılan orantısız müdahaleyi ve Erdoğan’ın rolünü ortaya koydu.

Konuya ilgi duyan sadece medya değil. Aradan iki hafta geçmesine rağmen siyasetinde gündeminde bu mesele.

Nitekim iki hafta önce Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi’nde alınan kınama ve özür kararı Kongre Genel Kurulu’na geldi.

Son 3-4 yılda yaşananlar nedeniyle zaten Türkiye’ye yönelik negatif bir hava vardı, bu son olay bardağı taşırdı.

Sonuçta, korumaların estirdiği terör, NBA yıldızı Enes Kanter’in gözaltına alınması gibi olaylar sayesinde siyasetle, dünya gündemiyle ilgisi olmayan ortalama Amerikalılar bile Türkiye ve Erdoğan hakkında fikir sahibi olmuş oldu.

AKP ne kadar övünse azdır.

Öte yandan adının karıştığı skandallar nedeniyle istifa etmek zorunda kalan emekli General Mike Flynn ile AKP arasındaki ilişkiler de Washington’da ki bir diğer sıcak konu. ABD basını bu meselenin de peşini bırakmıyor. (Türkiye’de özgür medya kalmadığı için kimse bu konuların izini sürmüyor. ABD medyasının ortaya çıkardığı skandallardan alıntı yapan bile yok.)

Duyumlar Flynn-Ekim Alptekin ilişkisinin hayli girift olduğu yönünde. Bu konunun da uzun süre medyanın gündeminde olacağını söylemek abartı olmaz.

HANİ GÜLEN’İ İSTİYORDUNUZ?

Fethullah Gülen ise Ankara-Washington ilişkilerinin demirbaş gündemlerinden.

Daha doğrusu Ankara tarafı ‘öyleymiş gibi’ davranıyor. Erdoğan ve AKP kurmayları kendi seçmenlerine gaz vermek için her ortamda “Gülen’i bize verin” diyor fakat aradan geçen bunca zamanda ABD’ye ‘ikna edici’ bir delil sunmadılar.

Eminim ABD tarafında da Türk tarafının iade isteği hususunda ciddi şüpheler var.

Çünkü bir kişinin iade sürecinde izlenecek yol bellidir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın web sayfasında bile bu konuda yeterli bilgi varken Türkiye’nin uzun süredir Gülen’e dair bağımsız mahkemelerin suç kabul edebileceği bir ‘delil’ yollamaması kafalarda soru işareti oluşturuyordur.

AKP’nin ‘koliler dolusu delil’ dedikleri Havuz medyasında çıkan haberler. Üstelik birçoğu tercüme bile edilmemiş. Hatta Türk tarafının laubaliliklerinden bıkan ABD’li yetkililer Türkiye’ye gidip nasıl evrak hazırlanacağını bile anlatmıştı.

Buna rağmen hala Amerika’ya Gülen ile ilgili elle tutulur bir delil gelmedi. Bu durumda akla iki seçenek geliyor;

Ya Gülen’i istemiyorlar ya da ellerinde hiçbir delil yok.

ABD’yi ikna edecek bir delil yollamadıklarına göre ellerinde bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

Son attıkları adım, yani vatandaşlıktan çıkarma ise Gülen’i istemediklerini teyit ediyor.

Öyle ya, delil sunamadığınız sonra da vatandaşlıktan attığınız bir ismi nasıl ve hangi gerekçeyle ‘bize iade edin’ diyeceksiniz?

Kaldı ki son ABD seyahati Erdoğan’ın 15 Temmuz senaryolarına Edirne’nin ötesinde kimsenin itibar etmediğini de gösterdi.

Ortalama Havuz izleyicisi ve AKP seçmeni bu çelişkiyi kavrayamaz ama aklıselim herkes Gülen ve Cemaat mensuplarının vatandaşlıktan atılmasının ne anlama geldiğini anlamıştır.

Erdoğan, Gülen’i gerçekte hiçbir zaman istemedi. Onun için ABD’de olması kullanışlı bir argüman ve vatandaşlıktan atmak da bu politikanın bir parçası.

YENİ DARBEYE KİM İNANACAK?

Bu arada dikkatinizi çekmiştir, AKP sözcüleri ve Ergenekon taifesi yeni bir darbe tarihi vermeye başladı.

15 Temmuz sanıklarının ifadeleri, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın TBMM darbeyi araştırma komisyonuna yolladıkları açıklamalar darbeye dair şüpheleri arttırmıştı.

Tam da bu aşamada, Havuzcular ‘yeni darbe’ türküsü söylemeye başladı.

Kim, nerede ne zaman kime söylemiş belli olmayan dedikodu mahiyetli yazılar manşetlerde, televizyon ekranlarında boy gösteriyor. Yalan ve çarpıtma haberler konusunda Havuz’dan geri kalmayan Hürriyet’in bu konudaki çabası dikkat çekici.

Havuzcuların ‘yeni darbe’ söylemine Ergenekoncular da katıldı. Ahmet Hakan’a konuşan Ahmet Zeki Üçok ‘Cemaat darbe yapabilir’ demiş.

Nasıl olsa ortada soru soran, sorgulayan gazeteci kalmadığı için psikolojik harbin parçası olan bu tip demeçler haber diye manşetlere, köşelere taşınıyor.

Peki, ne oluyor? Gerçekten yeni bir darbe olabilir mi?

Sorunun cevabı Selvi’nin yazısında var. Konuştuğu kaynak her kimse ‘Cemaatçiler en az on yıl belini doğrultamaz’ demiş. Cemaate selam verenin tutuklandığı bir dönemde yeni bir darbe iddiasında bulunmak olsa olsa psikolojik harbin parçası olmaktır.

Sonuç itibariyle, 15 Temmuz Erdoğan için ‘sıkışmışlığın bir sonucu’ydu ve MİT koordinesinde, ulusalcı ekibin desteğiyle kontrollü bir darbe yaptırdı.

Cemaatin kökünü kazımak, ülkedeki muhalefeti bitirmek ve kendi rejimini sorunsuz inşa edebilmek için 15 Temmuz gibi bir olaya ihtiyacı vardı.

15 Temmuz tam da istediği gibi ‘Allah’ın bir lütfu’ oldu.

Fakat aradan geçen sürede ‘resmi 15 Temmuz hikâyesi’ açıklar vermeye, sağdan soldan dökülmeye başlayınca yeni bir kontrollü darbe ihtiyacı hissetmiş olabilirler.

Hele hele Katar gibi bölgesel krizler de Erdoğan’ı zora sokarsa içerideki darbe ihtiyacı ötelenemez hale gelebilir.

Birincisine bile kendi kitlesi dışında kimseyi inandıramayan Erdoğan ikinci bir darbe tezgâhına kimi inandırır bilinmez ama içine düştüğü sıkışmışlık hali 15 Temmuz benzeri bir hamleyi mümkün kılıyor.

[Adem Yavuz Arslan] 7.6.2017 [TR724]