Haydin Cihada! [Faik Can]

Cihad ve mücahid son zamanların en çok tüketilen kavramlarından. Bu biraz da tamamen dünyalık hesaplarla yaptıkları siyasi mücadelelerini saf yığınlara cihad olarak yutturan münafık politikacıların eseri. Boynuna taktığı dantelli salon perdesini kefen sanıp yollara döküleninden tut, ata binip Hollanda’yı fethe niyetlenen müptezele kadar geniş bir yelpazesi var mücahidlerin! Bir gün Osmanlı tuğrası önünde çektirdiği fotoğrafı, bir başka gün elindeki içki kadehini, başka bir zaman da camide dua edişini sosyal medyada paylaşan sokak serserilerine mücahid deniyor şimdilerde.

Büyük çoğunluğu namaz bile kılmayan, her türlü ahlaki güzellikten mahrum, aklı gözünde, beyni göbeğinin altında zavallı tipler bunlar. Bu kurusıkı dava adamlarının konuştukları zaman, ne içtiklerini, nereden beslendiklerini anlamakta zorlanıyoruz. Dağarcıklarındaki birkaç yüz kelimeyi de hakaret, galiz küfür, iftira ve yalanda tüketiyorlar. Bahse konu bu tiplerin ekseriyeti, cesaretlerinden olsa gerek cihadlarını (!) gerçek isimleriyle değil, daha çok maskelerin ardından sürdürüyorlar!

ANADOLU’NUN BİRİKİMİNİ YOK EDİYORLAR

Yaşananlara bakınca, Türkiye’yi on beş yıldır yöneten kadronun Anadolu’nun yüz yıllar boyunca biriktirdiği her türlü ahlaki erdemi yok etmeyi kendine misyon edindiği görülüyor. Merhametli, hoş görülü, misafirperver, mazlumun hamisi bilinen Anadolu insanı, şimdilerde menfaatperest, cahil, nobran, kaba ve her türlü ahlaksızlığı alkış tutmaya teşne garip bir topluluğa dönüştü. Ahlaki yozlaşma toplumun her kesimini etkisi altına aldı. Bu yozlaşmadan İslam’ın önemli değerlerinden olan Cihad kavramı da nasibini aldı. Dini siyasete alet edip bütün değerlerini itibarsızlaştıran malum ekip, Cihadı da mücahitliği de yerle bir etti.

Oysa ki Allah yolunda cihad, Kur’an’da en çok bahsi geçen salih amellerden biri, bu yolun yolcuları da Cenab-ı Hakk’ın en çok övdüğü bahtiyarlar. Kendi şartları içinde, zarurî hale gelince vatanı, milleti, ırzı, namusu ve insanlığı korumak adına düşmanla savaşmak, cihadın yüzlerce çeşidinden bir tanesi sadece. Bugün sözde cihad adı altında dünyanın pek çok bölgesini kana bulayan haydutların yaptıkları ise cihadla uzaktan yakından alakası olmayan, kahrolası bir terör faaliyeti. Öyleyse cihadın ne olduğunu bir kere daha gözden geçirmekte fayda var.

CİHAD: NEFİS İLE SAVAŞMAK

Cihada esasında “mücahede” de deniliyor. Lügatte, her hangi bir işte güç ve takatini tam olarak ortaya koymak olarak tanımlanıyor. İşin ehli olan gönül erbabı ise mücahedeyi,  iradenin hakkını vererek nefis ile sürekli savaşmak ve onu yenebilme yollarını araştırmak olarak tarif ediyorlar. Bedenin istekleriyle dinin emirleri çakıştığında tercihi her zaman dinden yana kullanmak da mücahedenin olmazsa olmazlarından.

Bugün cihad denince pek çok insanın aklına gelen “düşmanla savaş” ise hadis-i şeriflerde “cihad-ı asğar-küçük cihad” olarak tarif edilmiş. Nefse karşı verilen savaşa ise “cihad-ı ekber-büyük cihad” deniyor. Küçük cihad zaman zaman, belli şartlarda, belli insanlara farz olmasına mukabil büyük cihad, bir ömür kesintisiz sürecek ve her Müslümana farz ciddi bir mücadelenin adı.  Nefis, şeytan ve her türlü kötü ahlâka karşı ortaya konan; hatta iman, ibadet ve güzel ahlâk duygusunu yerleştirme amacındaki gayretlerimizin bütünü “cihad-ı ekber” olarak kabul ediliyor.

Cihad-ı ekber veya mücâhede nefsin çirkin ve sevimsiz isteklerine, şeytanın sinsi vesveselerine, cismaniyet ve bedenimizin aşırı arzu ve ‘dayatma’larına karşı birer iradeli varlık olduğumuzu ortaya koymaktır. Bu aynı zamanda varoluş gayemize, fıtratımıza ve Cenab-ı Hakk’ı bilmeye, sevmeye müheyya olarak yaratılmış “latife-i Rabbaniye”ye karşı da saygılı olmamızın gereğidir. İşte bu mânâda bir cihad, cihadların en büyüğüdür. Bu savaşı veren ve başarılı olan insan, Allah nezdinde de büyüklerin arasında yerini alır.

NEFSİ ALIŞKANLIKLARDAN KESMEK

Büyük cihadı sürdürmek oldukça meşakkatli bir iştir. Nefis ve bedenin arzularına her seferinde başkaldırıp hayatını rızâ hedefli, ihlâs yörüngeli ve ibadet ü taatle dolu olarak devam ettirmek, düşman hattında, gülle, bomba altında hasımlarla yaka-paça olmaktan daha zor olsa gerektir. İşte böyle bir zorluktan ötürü Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), bir gazâdan dönerlerken ashabına: “Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz.” buyurmuştur. Bir başka hadislerinde de “Gerçek mücâhid, Allah rızâsı yolunda kendi nefsiyle mücâhede eden kimsedir.” tembihiyle, hakiki cihadın ne olduğunu anlatmıştır.

Mücahedenin esasını, çocuğu sütten keser gibi, nefsi alışkanlıklarından kesmek ve onu her zaman arzusunun hilafına sevk etmek teşkil eder. Nefis insana genelde iki yoldan tesir eder: Şehevi arzuların peşinden koşturmak ve ibadet ü taatten uzaklaştırmak. Nefsin bu telkinleri hiç bitmeyeceği için, onunla savaş da süreklidir. Nefis, hevâ ve heves atına binip serkeşlik etti mi, ona takva dizgini ile gem vurulmalıdır. Allah’ın emirlerini yapmakta ayak dirediğinde de onu isteklerinin aksine sevk etmek gerekir.

İmam Kuşeyrî insanın önemli kayma noktalarından biri olarak şunu söyler: “Nefsani felaketlerin anlaşılması en zor olanı, bir insanın halkın kendisini methetmesinden zevk almasıdır (hubb-u cah). Hubb-u cah şarabından bir yudum içen, gökleri ve yeri kirpikleri üzerine yüklemiştir (büyük bir manevi yükün altına girmiştir). Hubb-u cahın alameti, bu şarabı içmediği ve halk tarafından alkışlanıp övülmediği zaman insana tembellik ve gevşeklik halinin arız olmasıdır.”

İNSANIN ZİNDANI

Bir hak dostu, nefsi insanın zindanı olarak tanımlar ve devamında, ebediyyen rahat yaşamak isteyenin o zindandan çıkması gerektiğini ihtar eder. Mana âleminin büyüklerinden Serî es-Sakatî de nefsin maskarası olmamak için “Gösteriş budalası zenginlerden, okudukları Kur’an ve mevlitleri ticaretlerine vesile yapan kurralardan ve devlet adamlarının yamacısı ulemadan uzak durmak” gerektiğini söyler.

Beş vakit namaz konusunda nefsine söz geçiremeyen, eline Kur’an alıp okumakta tembellik gösteren, dili zikre dönmeyen, nefsin her istediğine “eyvallah” deyip ipini onun eline veren ama iş konuşmaya, sosyal medyada ahkâm kesmeye gelince mangalda kül bırakmayan birinin mücahidliğine değil mürailiğine hükmedilir. Allah ve Resûlü’nün muradına uygun mücahede yapmak isteyen her kes öncelikle, kendi iç dünyasını temizleyip orada manevi ahengi tesis etmelidir.

İmanla belli bir hedefe doğru yönlendirilmeyen, İslâmî ruhla disipline edilmeyen, ihsan duygusuyla derinleşmeyen insanların ne dava adamı olmaları, ne de söylemlerinde ve davranışlarında tutarlı kalmaları mümkündür. Zavallılıkları paçalarından dökülen sokak serserilerinin haline bakıp aynı vartalara düşmemek için azami gayret sarf etmek gerekiyor.

[Faik Can] 28.4.2017 [TR724]

Ey siyasal İslamcılar bu muydu ülkünüz? [Erhan Başyurt]

Ey ‘siyasal islamcılar’ yarım asırlık mücadelenin ardından tek başına iktidar oldunuz. Muktedir de oldunuz. Artık ne derseniz o oluyor…

Meclis elinizde, hükümet elinizde, yargı elinizde, ordu elinizde, polis elinizde, istihbarat elinizde, diplomasi elinizde, eğitim elinizde, hazine elinizde, medya elinizde…

GÜÇ SARHOŞU MU OLDUNUZ?

Ey siyasal islamcılar muradınıza erdiniz…

Peki bu muydu ülkünüz? Bu muydu gaye-i hayalınız?

‘Tek Parti’ ve ‘Tek Adam’ dönemine geri döndünüz…

Ülkeyi sürüklediklediğiniz uçurumdan memnun musunuz?

Yoksa ‘güç sarhoşu’ mu oldunuz?

Para ve koltuk hırsı gözlerinizi de gönüllerinizi kör mü etti?

YALAN VE İFTİRA ‘STRATEJİ’ OLDU

Ey siyasal İslamcılar, iktidarınızda ‘İslam’ın altın çağını’ değil, kendine Müslüman diyenlerin en kokuşmuş günlerini yaşıyoruz…

Hırsızlar baştacı, rüşvet mübah…

Hesap vermek yok, hesap sormak mümkün değil.

Yargı, zulmünüzün aracı haline geldi.

Hukukun üstünlüğünü tesis etmediniz, sadece ‘üstünlerin hukuku’ el değiştirdi.

Yalan ve iftira ‘siyasetin dili’ oldu. ‘Strateji’ deyip baş üstünde gezdiriliyorlar.

‘Beyaz cam’dan kanal kanal kir, ocaklara akıtılıyor.

ORTALIK TETİKÇİDEN GEÇİLMİYOR

Ey siyasal islamcılar, muktedir olduğunuz bu dönemde, insan hakları da can ve mal güvencesi de kalmadı.

Bırakın ‘Fırat’ın kenarında kurt kuzuyu kapsa…’ söylemini, insanlar sokak ortasında ‘siyah minibüsler’ ile kaçırılıyor.

Hesap soran da olayı araştıran da yok. Şikayetçi olanın evi basılıyor.

İşkence geri döndü. Sistematik ve yaygın uygulanıyor.

Artık cezaevinden tutukluyu alıp, işkence edip perişan halde geri getirip hücreye atıyorlar.

Beyaz toroslar ve faili meçhuller devrine geri dönüldü.

Ortalık elinde kalem ‘Yeşil’ tetikçiden geçilmiyor…

İnsanların helal kazançlarına el konuyor, masum iş adamları ses çıkarmasınlar diye ‘rehin’ olarak hapiste tutuluyor.

DİNİN İZZETİNİ ÜLKENİN İTİBARINI BİTİRDİNİZ

Ey siyasal İslamcılar, Müslümanların izzetini de ülkenin itibarını da bitirdiniz.

Evrensel ortak değerlerden uzaklaştınız. Altına imza koyduğunuz tüm anlaşmaları ihlal ediyorsunuz.

Avrupa Konseyi sizi ‘izlemeye’ aldı. Avrupa Birliği, üyelik sürecini askıya almaya çalışıyor.

ABD ve Rusya sizi ‘şamar oğlanı’na çevirdi.

Ortadoğu’da da Orta Asya’da da bir etkiniz kalmadı.

Komşunuzdaki gelişmelerin bile dışında tutuluyorsunuz.

İktidarınız, ‘radikal İslamcı’ örgütlerle anılıyor. Deliller dünya basınına saçılıyor.

‘Sokak ağzıyla’ diplomatik kabadayılık yapıp, sonra kapı kapı resmi özür beyan ediyorsunuz.

Düşmana gerek kalmadı…

Ordumuzu biçtiniz. Generallerin yarısını ‘darbeci’ diye hapse attınız. Savaş pilotu sıkıntısı yaşadığınız artık yandaş gazetelerin manşetlerinde…

YAPMAK DEĞİL YIKMAK ŞİARINIZ

Ey siyasal islamcılar, ‘ulusalcılar’ ile birlik olup, MGK’da ‘gizli’ imzalar atıp, ‘din kardeşlerinizi’ sattınız.

İranlı Zarrab’a ‘vatandaşımız’ diye sahip çıkarken, elinizde dosyalar inançlı vatandaşları ‘terörist’ diye ülke ülke lanse şikâyet ettiniz.

Rüşvetçi Zarrab’ı kurtarmak için avukat tuttunuz, dindarları ‘yok etmek’ için çuval çuval halkın parasını lobi şirketlerine ödediniz.

Türk bayrağını dalgalandıran, dünyaya Türkçe öğreten okulları kapattırmak övünç kaynağınız oldu…

Yapmak değil, yıkmak şiarınız haline geldi.

Yenisini inşa etmek yerine, halkın emeğine çöküp, üniversitelere, özel okullara, yurtlara el koydunuz ve yandaşlarınıza pay ediyorsunuz.

Şifa üniversitesine el koyup, hastane binasını AK Parti İl Merkezi yaptınız. Zulmünüzün abidesi gibi ayakta dimdik herşeyi tek başına anlatıyor…

SOSYAL BİR GRUBA SOYKIRIMI İCRA EDİYORSUNUZ

Ey siyasal İslamcılar, Sisi’nin Mısır’da Müslüman Kardeşler’e yaptığı her türlü kötülüğün mislini, Türkiye’de Müslüman kardeşlerinize yapıyorsunuz.

Türk tarihinin en büyük, İslam tarihinin de gördüğü ender kitlesel zulmü, icra ediyorsunuz.

130 binden fazla insanı kamudan attınız.

110 binden fazla insanı gözaltına aldınız.

50 binden fazla insanı, kumpas iddialarla delilsiz hapse koydunuz.

Çoğu başörtülü, 15 bin kadını yavrularından ayırıp demir parmakların arkasına attınız.

‘Karanlık işlerinize ve zulmünüze alet olmadılar’ diye din alimlerini, aydınları, gazetecileri, hakimleri, savcıları, avukatları, doktorları, iş adamlarını, öğretmenleri, polisleri tutukladınız…

Hepsi masum. Siz de biliyorsunuz. O yüzden tahliye kararı veren hakimleri bile hapse atıp, zulmünüzü sürdürüyorsunuz.

Sosyal linç değil, apaçık bir sosyal gruba yönelik soykırımı icra ediyorsunuz ve tüm bu zülümlerinizi ‘siyasal islamcı’ siyasetçi kimliğiniz ile yapıyorsunuz.

YA ISLAH OLUN YA DA AYNISINI YAŞAMADAN ÖLMEYİN!

Ey siyasal İslamcılar, bu muydu ülkünüz?

Bu muydu gaye-i hayaliniz?

Bunun için mi bunca yıl mücadele ettiniz…

‘Kardeş katli kanunnamesi’ gibi, KHK’lar çıkarıyorsunuz.

‘Kurunun yanında yaş da yanabilir’ diye kendinizi avutuyorsunuz.

‘Ne yaptıysak devlet için yaptık’, ‘haklıyız’ diyorsanız sizlere sadece bir şey söyleyebilirim;

Devlet, milletin huzurunu, güvenliğini ve refahını sağlamak için vardır. Halka zulm etmek için değil…

Allah en kısa sürede sizleri ıslah etsin. Aklınızı başınıza devşirsin…

Şayet ıslahınız mümkün olmayacaksa, ‘haklıyız’ diyerek icra ettiklerinizi misliyle yaşamadan bu dünyadan göçmek sizlere nasip olmasın!

[Erhan Başyurt] 28.4.2017 [TR724]

AB, Türkiye ile ‘katılım’ değil, ‘partner’ modelini tartışıyor [Haber-İzlenim: Deniz Ayhan]

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu, geçtiğimiz salı günkü oturumunda 45’e karşı 113 oyla Türkiye’nin denetim sürecine yeniden alınmasına karar verdi. Bundan iki gün sonra Avrupa Birliği Parlamentosu, Macaristan ve Türkiye gündemlerinin konuşulduğu son derece önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı.

Toplantıda söz alan muhtelif siyasi gruplara ait onlarca parlamenter Erdoğan rejimine dair farklı bir çok eleştiri ortaya koymalarına rağmen, çoğunluğun üzerinde konsensüse vardığı en temel konu Türkiye ile ilişkilerin eskisi gibi devam edemeyeceği ve yeni bir ortaklık modeli üzerinde konuşmanın zamanın geldiği yönündeydi.

Hahn: Mevcut statüko, Avrupa Birliği ve Türkiye için devam ettirilemez

İlk olarak Komisyon adına söz alan Genişleme Komiseri Hahn, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin referanduma dair bulgularına atıfta bulunarak, Avrupa Konseyi’nin Türk demokrasisine dair taşıdığı kaygıları paylaştığını ifade etti. Komiser Hahn, mevcut statükonun gerek Avrupa Birliği gerekse de Türkiye için devam ettirilemez ve son derece maliyetli olduğunu sözlerine ekledikten sonra, ‘Türkiye ile Avrupa Birliği katılım müzakereleri yerine iki tarafı farklı bir modelle partner yapacak müzakereler üzerine kafa yormalıyız’ şeklinde bir açıklamada bulundu. Daha önceki konuşmalarından farklı olarak Komiser Hahn, Komisyon’un bilindik bürokratik çizgisini biraz aşacak şekilde Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri yürüten ülkelerin temel hak ve hürriyetlere son derece saygılı olmasını beklediklerini dile getirdi, aksi takdirde üyelik müzakerelerinden bahsedilemeyeceğinin altını çizdi.

Weber: Türkiye ile katılım müzakereleri bir an önce durdurulmalı

Genişleme Komiseri Hahn’ın konuşmasından sonra Avrupa Parlamentosu’nun en geniş siyasi hareketi olan EPP grubu başkanı sıfatıyla söz alan Alman siyasetçi Manfred Weber teknokrat olmamanın verdiği rahatlığı da kullanarak, Türkiye ile katılım müzakerelerinin bir an önce durdurulması gerektiği ve imtiyazlı ortaklık modelinin (privilaged partnership) Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerinin geleceğini belirlemesini umduğunu söyledi. Beklendiği üzere, konuşmasında Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine çok fazla değinmeyen  Weber, fazlası ile ilişkilerin ticari ve siyasi geleceğine değinerek Almanya’nın 2005’lerden bugüne savunduğu imtiyazlı ortaklık modelinin çerçevesini çizdi.

Piri: AB, 16 Nisan’da hayır oyu kullananları cezalandırmamalı

Manfred Weber’den sonra söz alan Hollandalı vekil ve ayrıca Avrupa Parlamentosu adına Türkiye Raportörlüğü görevini yürüten Kati Piri, Türkiye’de milyonlarca insanın 16 Nisan’da yapılan referandumda hayır oyu kullandığını, bu insanların büyük bir kısmının Avrupa’nın Türkiye’ye dair ortaya koyduğu gelecek tasavvuruna sempati ile baktıklarını ve Avrupa Birliği olarak bu insanları cezalandırmamaları gerektiğini belirtti. Kati Piri sözlerine ‘Türkiye ile nasıl bir ilişki kurarsak kuralım, kalbi Avrupa değerleri ile atan milyonlarca Türk insanın yanında olduğumuzu hissettirmek için Türk hükümeti ile bütün iletişim kanallarını açık tutmamız gerekli’ ifadelerini kullandı.

Kamal: Türkiye ile üyelik müzakereleri yürütmek doğru değildi

Kati Piri’den sonra Avrupa Birliği projesine kuşku ile bakan Avrupa Muhafazakarlar grubu adına söz alan İngiliz vekil Syed Kamal, yıllardır Türkiye ile üyelik müzakereleri yürütmenin doğru olmadığını, bu tavrın iki tarafın realiteleri ile örtüşmediğini ifade ettiklerini fakat bu gerçeğin geçte olsa yeni yeni anlaşılmasından ötürü son derece mutlu olduğunu belirtti. Türkiye ile real-politik düzlemde, ortak çıkarlar ve tehditler göz önüne alınarak yeni bir ilişki tarzının öncelikle konuşulmasını ve ardından bu ilişki tarzının geliştirilmesini önerdiklerini belirtti. Türkiye’ye karşı sert tavır alan bazı vekilleri de vizyonsuzlukla itham eden Kamal, ‘Türkiye Yunanistan ile olan sınırlarını mültecilere açarsa ne olur biliyor musunuz, Avrupa buna hazır mı?’ şeklindeki sorularını da Türkiye’ye karşı sert tavırları ile bilinen siyasetçilere yöneltti.

Verhofstad: Ankara ile fiili olarak ortada katılım müzakereleri diyebileceğimiz bir durum yok

Daha sonra Avrupa Liberaller Grubu başkanı Guy Verhofstad söz alarak, şunları anlattı: ‘Kendimden önceki konuşmacıların ifade ettiği şeyleri bir dakikam olduğu için tekrar etmeyeceğim ve kısaca şunu ifade etmek istiyorum. Avrupa Birliği’ni kuran kurucu anlaşmalarda da belirtildiği gibi AB çevresindeki komşu ülkelerle iyi ilişkiler geliştirmeye gayret eder. Türkiye ile de bir ortaklık anlaşması (Association Agreement) imzalanarak katılım müzakereleri dışında farklı bir çeşidi ilişki kurulabilir. Bu ilişkilerin iki temel ayağı olacaktır. Bir yanda ekonomik ve ticari ilişkiler, diğer yanda ise siyasi ilişkiler. Zaten hali hazırda ilişkiler resmi olarak askıya alınmamış olsa da, fiili olarak ortada katılım müzakereleri diyebileceğimiz bir durum yok.’

Keller: Avrupa Birliği’nin elinde çok fazla seçenek yok

Son olarak Avrupa Yeşiller Grubu adına söz alan grubun eşbaşkanı Alman vekil Ska Keller, Avrupa Birliği’nin Erdoğan’a karşı elinde çok fazla seçenek olmadığını, fakat Erdoğan’a karşı atılacak en iyi adımın mevcut gümrük birliği anlaşmasının modernizasyonunun harekete geçirilmemesi olacağını ifade etti. Aksi takdirde böyle bir adımın yalnızca Erdoğan’ı daha da güçlendireceğini ifade etti. Sözlerine daha sonra Türkçe devam eden Ska Keller, referandumda hayır oyu veren milyonlarca Türk seçmenin yanında olduklarını ve bu insanların demokrasi kavgasında kendilerini desteklediklerini ifade etti.

Tüm bu tartışmaların neticesine baktığımızda, Türkiye ile öteden beri katılım müzakereleri temelli devam eden ilişkilerin değişmesi gerektiği üzerinde geniş bir konsensüs olduğunu görmekle beraber; gümrük Birliği’nin modernizasyonu, Türkiye’de muhalefetin güçlendirilmesi, Türkiye’ye karşı ekonomik bir takım yaptırım kararlarının alınıp alınmaması, müzakerelerin bir süreliğine mi yoksa tamamen mi ortadan kaldırılacağı gibi hususlarına dair Avrupalı siyasetçilerin çok farklı fikirlere sahip olduğu ve ileride Türkiye ile kurulacak ilişki biçiminin detaylarına dair bir konsensüse ulaşmadıkları ortaya çıkmakta.

[Deniz Ayhan] 28.4.2017 [TR724]

Tek adam uğruna [Alper Ender Fırat]

Pelikancılar mı Reis’çileri yiyecek, Reis’çi Muhafazakarlar mı tetikçi Pelikancıların hakkından gelecek? İslamcılar, ‘Reis biz senin en sadık adamlarınız, onları değil bizi sev’ yakınmalarıyla Saray’a seslerini duyurabilecekler mi? Birileri kavga ederken aradan Gül’cüler, Hoca’cılar sıyrılabilecek mi?

Kendilerine İslamcı diyenlerin son dönemde bir hayli hayal kırıklığı içinde oldukları artık gizlenemiyor. Daha önce savundukları ne kadar değer varsa uğruna yerle bir ettikleri Reisleri onlara bekledikleri değeri vermiyor artık.

TETİKÇİLİĞİN DE KIYMETİ BİLİNMEDİ

Oysa onlar; gazetecisi, köşe yazarı, aydını, politikacısıyla en güzel tetikçiliği yapmışlar, hukuk dahil Reis’in önündeki bütün engelleri el birliğiyle yok etmişlerdi. Yalanı, talanı, riyayı, yolsuzluğu, arsızlığı, hırsızlığı ne varsa gözü kapalı savunmuşlardı. Dünyada-ahirette bir insana lazım olacak ne varsa her şeyi, Reis uğruna bozuk para gibi harcamışlardı. Kabataş’ta bir başörtülüye saldırıldı yalanı için kıyama geçmişlerdi ama 15 bin başörtülü kadın tutuklanıp hapishanelerde ahlaksız ve şerefsiz muamelelere maruz bırakıldıklarında gıklarını çıkarmamışlardı. Yüz binlerce insan yaşlı-genç, kadın erkek çocuk demeden tutuklanmış, mallarına çökülmüş, hapislerde işkenceyle şehit edilmişti de Reisin gözüne girmek için susmuşlardı.

İsrail hapishanelerinde bile bu kadar Filistinli tutuklu değildi. Hele bu kadar Müslüman kadın, sadece inandıkları yüzünden dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şerefsizliğe maruz bırakılmamışlardı ama Reis kızar diye bunları akıllarına dahi getirmemişlerdi. Dünyanın en alçak rejimi bile insanların mallarına, canlarına böyle çökmüyordu ama bunları düşünecek vakit değildi. kılıksız şebeklere dönmüşlerdi, aşağıların en aşağısında yaşıyorlardı.

Reis tek adam olmak istemişti, bunlarda neleri var neleri yoksa kullanıp onu tek adam yapmışlardı ama şimdi onlardan yüz çeviriyordu.

TEK ADAMIN TEK YOLDAŞI KENDİSİDİR

Yazık ki hesap edememişlerdi. Tek adamlar; zamanı geldiğinde beraber yola çıktıklarının mutlaka hakkından gelirlerdi. Bu megalomanlar, daha önce yardım aldıklarının varlıklarından nefret ederler. Çünkü ona kendi zayıflığını hatırlatıp durur. Bu yüzden ve en uygun zamanda ortadan kaldırırlar.

Bilememişlerdi; Tek adamların sahici bir ideolojisi ve hayat görüşü olmaz hem oportünist hem de pragmatisttir. Ve daha çok Makyavellisttir. Ne ilkeleri vardır ne de vefaları. Bir kadro hareketine asla müsade etmezler. Savundukları her şey dönemseldir. Neye ihtiyacı varsa onu süsleyerek savunur. İhtiyaç varsa ‘İsrail bir terör devletidir’, ihtiyaç olursa ‘İsrail devleti Türk halkının dostudur’. Mavi Marmara’yı seçim meydanlarında yıllarca tepe tepe kullanır, konjonktür değiştiğinde hiç sıkılmadan ‘giderken bana mı sordunuz’ diye satar. Ne işine geliyorsa o ilkeyi savunur. Amerikancıdır, Rusçudur, Eyaletçidir, ünitercidir, PKK’cıdır, milliyetçidir, tek vatancıdır, Rabiacıdır, İsrailcidir, okyanus ötesicidir. Yeri geldiğinde papaz cübbesi giymekten kaçınmaz. Bir zik bir zak bir zik bir zak gider gelir.

Tek adamlara ‘mutlak üstü bağlılık da’, gerçekte işe yaramaz. Hele küçücük de olsa ama diyen, bir karakter belirtisi gösterenlerin onun yanında hayatta kalması mümkün değildir.

Tek adamın yaptığı her zik-zakı, her keyfiliği ve zulmü bir ilke, inanç, hukuk süzgecinden geçirmeden savunan bu amigo aydın ve politikacılar, Reis’ten beklediği ilgiyi görememenin şaşkınlığını yaşıyor. ‘Biz daha İslamcıyız, biz mahallenin sahibiyiz, ağayı en çok biz savunduk’ diyerek diğerlerinin hakkından gelinmesini istiyorlar. Ağasına açık açık mektuplar döşenip, zor zamanlarda nasılda en aşağılık hale gelip her yalanı cansiperane savunduklarını hatırlatıyorlar.

Sanki Reislerinin gözünde sinek kanadı kadar bir değerleri varmış gibi. Ağalarının onlara zerre kadar ihtiyacının kalmadığının, vefa denen şeyin bir semt ismi bile olmadığını kabullenmek istemiyorlar.

Bilmiyorlar ki Reislerinin gözündeki kıymetleri onun çıkarlarına hizmet ettikleri kadardır.

[Alper Ender Fırat] 28.4.2017 [TR724]

Gayrı Müslim ülkelerde Cuma Namazı - 2 [Abdullah Salih Güven]

Batı ülkelerindeki ya da daha genel bir isimlendirme ile gayrimüslimlerin çoğunluklu olduğu ülkelerdeki yaşayan Müslümanlar için Cuma namazının farz olup olmadığı konusuna başlamıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlk yazımda çok geniş bir şekilde meseleyi ele alacağımızı söylemiş ve Cuma Namazının tarihi serüvenine farz kılınması ele alarak konuya girmiştik. O temel üzerinden hareket edecek olursak, ilk Cuma namazını kim kıldırmıştır? Bugünkü manasıyla elbette ve elbette Allah Resulü (sas) kıldırmıştır. Sadece ilk değil; hayat-ı seniyyeleri boyunca, seferde veya hazarda, başka bir ifadeyle kendisinin hazır bulunduğu her yerde ve her zamanda Efendimiz kıldırmıştır.

MEDİNE ŞEHİR PLANI VE İMAMLAR

Medine şehir tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla Efendimizin sağlığında Mescid-i Nebi’nin bulunduğu yer merkez olarak kabul edecek olursak Medine’de yaklaşık 9 veya daha fazla mahalle vardır. Bugün de varlığını devam ettiren Kûba bunlardan sadece birisidir. Hz. Ömer “Avali” denilen Medine’nin yukarı kısmına düşen bir mahalde oturuyordu. Mısır’dan Hz. Peygamber’e (sas) gönderilen cariye Hz. Mariye de yine Avali’de Beni Nadir kabilesinden kalan hurma bahçeleri ile muhat bir mahalde yaşamaktaydı. Beni Nadir, Beni Kureyza ve Beni Kaynuka Yahudilerinin yaşadığı ayrı mahalleler vardı. Sakife pazarı kurulmadan önce Nabati adı verilen ve genelde Yahudi’lerin hâkim olduğu pazar yerinin olduğunu da biliyoruz. Yine tarihi kayıtlara göre her mahallenin mescit olarak tespit ettikleri bir mekânı vardır ve halk vakit namazlarını buralarda kılmaktadır. Kimi kaynaklar Medine içinde vakit namazları kılınan mescit sayısını 17’ye kadar çıkartmaktadır. Taif, Yemame, Ben-i Mustalık vb. olmak üzere sayıları Medine içindeki kadar olmasa da Medine dışında da mescitler vardır.

Hz. Peygamber (sas) bu mescitlere detaylarının hadis ve siyer kitaplarında görülebileceği belli şartlara haiz insanları imam olarak görevlendirmiştir. İmam derken, bugünkü manasıyla devlet görevlisi, yaptığı işe karşılık maaş alan değil, cemaatin önüne geçip imamlık yapmaya layık olan kişi manasını kastediyoruz. Nitekim fıkıh alimleri bu kişilerin ortak özelliklerinden hareketle imamda bulunması gerekli olarak şartları belirlemişlerdir.

CUMA NAMAZINI KİM KILDIRIR?

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu bilgilerin Cuma namazı ile alakası nedir diyecek olursanız; Allah Resulünün (sas) sağlığında bildiğimiz kadarıyla Medine içinde yer alan mescitlerin hiçbirinde Cuma namazı kılınmamıştır. Cuma kılmak için herkes uzak-yakın demeden akın akın Mescid-i Nebi’ye gelmiş ve namazlarını Efendimizin arkasında kılmışlardır.

Efendimizin vefatından sonra da devletin başına en üst düzey yönetici olarak seçilen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali kıldırmıştır. Dolayısıyla Cuma namazını yaşanan şehrin en büyük camisinde devlet başkanının kıldırması bir gelenek haline gelmiştir. Nitekim fıkıh kitaplarından Cuma namazının sıhhat şartları arasında fiili durum ve bu fiili durumun gelenek haline almasından hareketle ‘Cuma namazlarını devlet başkanları kıldırır’ hükmü verilmiştir. İlerleyen dönemlerde şehirlerin büyümesi, bir tek caminin şehir ahalisini almaması, yeni yerleşim yerlerinin merkeze uzak dolayısıyla Cuma namazı için şehre inme şartının koşulmasının hayatın tabii akışına muhalif biçimde ümmet-i Muhammedi zorlayıcı bir şart olması hasebiyle fukaha bu şartı yumuşatmış ve ‘Devlet başkanının temsilcileri veya onun/onların izin verdiği insanlar Cuma kıldırabilir’ demişlerdir ki bu, şehirlerde valiler, şehirlere uzak yerleşim birimlerinde ise valinin onay verdiği liyakatli kişiler olmuştur.

‘SİYASİ’ BİR NAMAZA DÖNÜŞEN CUMA

Yukarıda Cuma namazını kim kıldırır sorusuna cevap sadedinde belirlediğimiz bu çerçeve, hutbelerde ele alınan konuları da içine katarak söyleyecek olursak Cuma’yı tabiri caizse “siyasi bir namaz” diyebileceğimiz, devlet otoritesini zımnen tanımayı da içine alan bir mahiyete büründürmüştür. Siyasi namaz yerine siyasi manası daha belirgin ve daha ağırlıklı olan namaz da denilebilir. Bunun en önemli göstergelerinden biri hiç şüphesiz bazı fıkıh kitaplarında “Bir camide iki defa Cuma kılınmaz” içtihadıdır ki bunun altında yatan temel sebep bahsini ettiğimiz siyasi anlamdır. Aslında şu ya da bu sebeple Cuma’ya yetişememiş insanlar ikindiye kadar devam eden Cuma vakti içinde kendi aralarında cemaat olarak Cuma’yı kılabilirler. Ama bu, o dönemin şartlarında “Siyasi otoriteyi ret anlamı taşır veya ona kapı aralar” düşüncesiyle kabul edilmemiştir. Böyle bir durumla karşılaşan insanlar ne yapacak denirse, fukahanın genel kanaati Cuma yerine günün öğle namazını kılınmasıdır. Hatta “O vakit namazı ferden ferda kılınmalı, cemaatle kılınmamalıdır” diyen fukaha bile vardır ki bugünden düne baktığımızda anlam vermekte zorlandığımız görüşlerdir bunlar. Fakat bu görüşler iktidar savaşlarının çok şiddetli ve kanlı bir biçimde yaşandığı o şartlarda anlaşılabilir şeylerdir.

Cuma hutbelerinde halifelerin, sultanların isimlerinin okunması, onlara dua edilmesi ve bazı yörelerde valinin veya onay verdiği kişinin elinde kılıç ile hutbe okumasını da aynı çerçevede değerlendirmek lazımdır. Yoksa Cuma hutbesinde illa devlet başkanının adının zikredilmesinin ya da devletin hukuki gücünü, hukuka uyulmadığı takdirde yaptırım uygulamasını temsil eden kılıcın hutbede ne işi olabilir? İşte bütün bunlardan dolayı Cuma namazı Efendimiz döneminde hiç olmadığı şekliyle siyasi boyut kazanmıştır. Cuma namazına siyasi anlamı daha ağırlıklı diyenler bu açılardan haklıdır.

Bu yaklaşıma destek verecek bir başka unsur ise Cuma hutbeleri konularıdır.

Kaldığımız yerden devam edeceğiz nasipse.

[Abdullah Salih Güven] 28.4.2017 [TR724]

Erdoğan bu ‘mucizeyi’ nasıl gerçekleştirdi? [Ahmet Dönmez]

Hürriyet Gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi’nin kulis bilgisine göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Meclis’ten referandum kararı çıktığında evet oylarının oranı yüzde 35’ti. Yüzde 51,4 çıkması iyi bir sonuç. Sonuçları kimseye tartıştırmayın” demiş. Referandumdan sonraki ilk bakanlar kurulu toplantısına başkanlık eden Erdoğan, bu değerlendirmeyi orada yapmış. Dönem dönem kamuoyuna yansıyan anket rakamlarına bakılırsa bu oranlar yanlış değil. Peki acaba buna rağmen Erdoğan neye güvenerek ısrarla bu referandumu istedi? Kişisel karizması ile 4 ayda yüzde 16’lık bir sıçrama yaptıracağına emin miydi? Yoksa başka bir bildiği mi vardı? Evet vardı. Onun ne olduğunu da zaten 16 Nisan akşamı herkes gördü.

Aslında, “Erdoğan neye güveniyor bu kadar?” sorusunu, 24 Ocak 2017 tarihli bir haber-analizde sormuştum. Yani Erdoğan’ın “Evet oyları yüzde 35’ti” dediği günlerde. “AKP’lilerin referandumdaki ‘gizli oyları’ ne olacak?” başlıklı yazı şöyle başlıyordu: “Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin tek adamı yapacak Anayasa değişikliği referandumdan geçer mi, geçmez mi? Artık tartışma bu. Erdoğan’a göre cevap belli: Millet ‘evet’ diyecek. Daha 1 Kasım seçimlerinin ardından, 18 Kasım 2015 tarihinde A Haber canlı yayınında, ‘Eğer Meclis’ten geçerse milletimiz referandumda bunu onaylayacaktır’ demişti. Neye dayanarak bu kadar kesin konuşmuştu? Oysa aynı millet, AKP’nin ‘başkanlık’ vaadiyle gittiği 7 Haziran seçiminde ‘hayır’ cevabını vermişti. Bu yüzden de 1 Kasım’a gidilirken proje unutturulmuş, hiç bahsedilmemişti. Bütün anketlerde de başkanlığa destek düşük çıkmasına rağmen Erdoğan, neye güveniyordu acaba?”

BAŞKANLIK DİYORDUK, 15 TEMMUZ OLDU

Erdoğan, ondan sonra başkanlık konusunu biteviye gündemde tutmaya devam etti. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin verdiği açık mesaja rağmen sanki millet başkanlık için yanıp tutuşuyormuş gibi konuşmalar yaptı. Örneğin 17 Şubat 2016 tarihinde, “Yeni Türkiye’nin inşası çerçevesinde yeni anayasamızı da çıkartacağız. Başkanlık sistemi de inşallah bu şekilde hayata geçecektir. Öyleyse haydi millete gidelim. Millet bu kararı versin” diye seslendi. Ama kendi partisi dahil hemen hiç kimse oralı olmuyordu. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Türk tipi başkanlığa karşı olduğunu sağır sultan bile biliyordu. Zaten alaşağı edilmesinin en büyük sebebi de buydu. Ama bu da yetmezdi. Erdoğan’ın ham hayalinin gerçek olabilmesi için Allah’tan bir lütuf gerekti. Gökten ne yağmıştı da yer kabul etmemişti; nitekim tam o esnada 15 Temmuz darbe girişimi geldi. Artık Erdoğan sadece bir siyasetçi, sadece bir Cumhurbaşkanı değildi. İnsanların meşrebine göre mitolojik kahramanlıktan halifeliğe kadar değişik isimlerle niteleyebileceği bir ‘yüce liderlik’ makamına erişmişti.

12 Şubat 2017 tarihinde, anket sonuçlarıyla ilgili bir soruya karşılık, “Ben halkımızın henüz cumhurbaşkanlığı sistemini anlama konumuna geldiğine ihtimal vermiyorum. Bunu iyice anlatmamız lazım” dedi. İşte “Evet’ler yüzde 35’lerdeydi” dediği günlerdi. 39 gün sonra, 23 Mart’ta CNN Türk ve Kanal D ortak yayınında, “Sandıktan yüzde 52’nin üzerinde ‘Evet’ çıkmasını bekliyorum” dedi. Allah Allah! Ne olmuştu da 39 günde oylar yüzde 17 fırlamıştı? Dediği gibi ‘iyice anlatmıştı’ da millet ikna mı olmuştu? Hayır. Peki olağanüstü bir seçim kampanyası mı yürütülmüştü? Evet. Zaten adı üstünde ‘Olağanüstü Hal’ şartlarında gidildi sandığa.

OLAĞANÜSTÜ ARSIZLIK KAMPANYASI

Hayır kampanyası ‘olağanüstü’ bir zorbalıkla bastırıldı. Muhalifler ‘olağanüstü’ bir şiddetle susturuldu. Medya, ‘olağanüstü’ bir arsızlıkla ‘Evet’ propagandasının tek sesli aracı haline getirildi. Valiler, kaymakamlar, hakimler, savcılar ve muhtarlar bile ‘olağanüstü’ bir yandaşlıkla ’Hayır’ verecekleri tehdit etti. Bu da yetmedi, ‘olağanüstü bir hava’ estiren Erdoğan, “Bu Haçlı ile Hilal’in savaşıdır” bile dedi.

Yani, ‘Hayır’ diyen bir halk, paketin içeriğine hiç girilmeden 39 günde ‘Evet’ diyecek hale mi getirildi? Bu önermenin içerisindeki gizli itirafa bir itirazım yok benim. Bu, kendisine oy veren kitlenin ne kadar ‘güdülmeye ve ütülmeye’ açık bir kitle olduğunun kabulü anlamına gelir. ‘Ver mehteri, ver hamaseti, biraz Haçlı, biraz Hilal; al sana diktatörlük’ öyle mi? Çok haksız değil, kabul ediyorum. Ama yine de yetmez. Yetmiyordu. Yetmedi de nitekim. O mucizenin gerçekleşmesi için başka bir şeye daha ihtiyaç vardı. Böyle, hani ne biliyim, ancak Woody Allen filmlerinde olabilecek absürtlükte bir mucize. Hem ‘olağanüstü’ bir şey olacak hem de sanki her şey olağanmış gibi, sanki yani böyle atı alan Üsküdar’ı geçmiş gibi bir hava estirecek mucize… Çiğ yenecek ama karnı ağrıtmayacak bir şey… Golü elle atacak ama hakem golü verecek… Hem abdestinden şüphesi olacak hem namazı sayılacak… Hem mühürsüz pusulalarla oy kullanılacak hem YSK kabul edecek… Hem hırsızlık yapılacak hem mahkeme “Helali hoş olsun” diyecek… O türden bir şey. İşte o oldu. Erdoğan hakemden de hâkimden de emindi.

[Ahmet Dönmez] 28.4.2017 [TR724]

Avrupa İnsan Hakları Komiserliği 2016 Raporu: Devletler vatandaşlarına karşı suç işliyor [Mehmet Dinç]

Temel insan hakları sorunu sadece Kıta Avrupa’sının değil, başta otokrasi veya tek adam rejimi ile yönetilen ülkeler olmak üzere tüm dünyanın sorunu. Batı dünyası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi kurumları ve iç hukuk sisteminde oluşturduğu koruyucu önlemlerle insan hakları sorununu çözmeye çalışıyor. Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren ve 47 ülkede 820 Milyon insana ulaşan İnsan Hakları Komiserliği, bu alandaki en etkin ve önemli kurumların başında geliyor.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks yıllardır süregelen kötüye gidişi işaret ederek 2016 yılını ‘insan hakları adına kritik dönüm noktası’ olarak tanımladı. Komiser, başta Türkiye olmak üzere, Ukrayna ve Fransa’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden benzeri görülmemiş şekilde sapmalar yaşadığının altını çizdi. Temel insan hakları konusunda, devletler taahhüt ettiği ve altına imzalarını attıkları anlaşmalara sadık kalmıyorlar. Diğer uluslararası insan hakları savunucularının rapor ve görüşlerine de bakınca son yılların insanlık adına enkazla dolu olduğunu görüyoruz.

Devletler, kendi vatandaşlarının haklarını gasp ediyor

İnsan hakları sorunu, yani insanların haksızlığa uğraması, ayrımcılığa tabi tutulması, aşağılanması gibi sorunlar genellikle devletlerin kendi vatandaşlarına reva gördükleri insanlık dışı uygulamalar. Uluslararası kurumlar, insan hakları anlaşmalarıyla, bireyleri kendi devlet veya hükümetlerinden korumaya çalışıyor. AİHM’e gelmiş yüzbinlerce dava dosyası bu duruma verilebilecek en güzel örnek. Bireyler haksızlığa uğradığı için kendi devletlerini uluslar üstü bir kuruma şikâyet ederek haklarını aramak zorunda kalıyorlar.

2016 insan hakları adına kritik dönüm noktası oldu

İnsan hakları komiseri Nils Muižnieks; 2016’da Avrupa’da insan hakları adına kritik dönüm noktası olduğu görüşünde, bu görüşünü bazı örneklerle destekliyor. Sığınma haklarının engellenmesi, İngiltere’nin Brexit referandumu, Türkiye’deki darbe girişiminin ardından insan hakları durumunun tamamen bozulması, Polonya’da hukukun üstünlüğü ilkesinin kaybolması ve Donald Trump’ın başkan seçilmesini bunlardan birkaçı.

‘Bu şekilde devam ederse Avrupa’da insan haklarının çöküşünü izleriz’

Bu durumdan daha büyük sorun ise Konseye üye devletlerin, altına imza attıkları anlaşmalara uymamaları ve itibarsızlaştırmaları. Örneğin, Rusya’nın AİHM kararlarını nihai karar olarak tanımaması, Türkiye’nin raporlara karşı “tanımıyoruz” gibi sert çıkışları, idam tartışmaları, insan haklarının sigortası olan kurumları sarsıyor. Komiser Muižnieks de bu konudaki endişelerini “Eğer bu tip uygulamalar devam eder ve yaygınlaşırsa Avrupa’da insan haklarının çöküşü yaşanır ve kaoslara yol açabilir” uyarısıyla dile getiriyor. “Bu sistemi sallamak veya yıpratmak isteyenler doğru adım atmıyorlar. Avrupa insan hakları evini düzene sokmak ve korumak için kapsamlı adımların atılması gerek” dedi.

Terörle mücadele ederken, insan hakları çizgisinden ayrılmayın

Komiser, terörle mücadele ederken, ülkelerin OHAL ilan edip bunu ‘olağan rejim’ hâline getirmelerinin önüne geçilmesini istedi. Örneğin Türkiye’de 3. defa OHAL uzatıldı, Meclis çalışmadan KHK’larla devlet yönetiliyor. Korkunç tarafı ise, iktidar, KHK sopasıyla muhalif gördüğü tüm kesimleri sindiriyor. “Terörle mücadele bir koşu değil, maratondur” diyen Muižnieks güvenlik sağlanırken demokrasinin kaybedilmemesi gerektiğini söyledi. Ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Parlamenter Meclisi’nin, insan hakları savunucuları ve medyanın durumuna özellikle dikkat etmesi gerektiğini vurguladı.

Amnesty: 2016 sefalet ve korku yılı

Uluslararası Af örgütü (Amnesty) ve İnsan hakları izleme örgütü (HRW) gibi örgütler tüm dünya, insan hakları adına mücadele verirken bir yandan da farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Uluslararası Af örgütü 2016’yi “sefalet ve korku yılı” olarak adlandırdı. Af örgütü, dünyada nefret söyleminin arttığını, Ortadoğu’da Irak ve Suriye’nin kan gölüne döndüğünü, bunun neticesinde ortaya çıkan mültecilere ise hükümetlerin sırtını döndüklerine raporda yer verdi.

Af örgütü Türkiye raporunda ise, 100 bine yakın insanın işten atılması, kapatılan kurumlar ve nefret söylemlerinden bahsediyor. Türkiye hapishanelerindeki işkence ve tecavüzler insanlık suçlarının en aşağılık kademelerini oluşturuyor. Türkiye, 90’lı yıllarda kalan işkence suçlarıyla, “muhafazakâr parti” AKP eliyle tekrar hatırlamak zorunda kaldı.

HRW: “Türkiye son neslin en ağır krizinde”

İnsan hakları izleme örgütü ise “Türkiye son neslin en ağır krizinde” yorumunu yapmıştı. Bu açıklamalar komiserin, Avrupa’da insan haklarının çöküşünden endişe etmesinde ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkarıyor.

Bu örgütlerin Türkiye raporları utanılacak cinsten. Bir iktidarın kendi vatandaşına nasıl bu kadar zulüm edebildiğine inanmak güç. HRW, Türkiye’de yargı bağımsızlığından, ifade hürriyetine, Güneydoğuda yaşanan zulümlerden Gülen hareketi başta olmak üzere toplum üzerindeki baskılara kadar her türlü hukuksuzluğa raporunda yer vermiş.

Güneydoğuda aylarca ilan edilen, ardından 15 Temmuz’la birlikte ülke geneline yayılan OHAL şartları, aylardır korku havası estiriyor. Hapishanelerde ve karakollarda en ağır işkence ve insanlık suçları işleniyor. 2016’nın Türkiye tarihi sayfaları, kara lekelerle doldu. Sadece Türkiye değil, insanlık tarihi en karanlık dönemlerini yaşıyor. Ve ne yazık ki bu insanlık suçları, devletler kendi vatandaşlarına reva gördüğü için yaşanıyor. Ya da bir zümrenin doymak bilmeyen hırs ve nefretlerinden dolayı, insanlar zulüm altında yaşıyor.

[Mehmet Dinç] 28.4.2017 [TR724]

AKP’li belediyelere kayyım geliyor [Sefer Can]

AKP’nin Hürriyet Gazetesindeki komiseri Abdülkadir Selvi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 17 Nisan’da Bakanlar Kuruluna dikte ettiği planı yazdı. Ayrıntılara geçmeden pat diye söyleyeyim: Bazı AKP’li belediyelere kayyım atanacak; parti teşkilatı sıfırdan ele alınacak. Selvi’nin yazısında yok, o kısmını ben tamamlayayım: TBMM Grubu’ndaki tırpan için uyum yasalarının çıkması beklenecek. Milletvekillerini ürkütmemek adına erken seçim telaffuz edilmeyecek. Tek adam rejiminin son tuğlalarını da bu parlamento yerleştirecek. İhtiyaç kalmayınca büyük tasfiye için seçime gidilecek.

16 Nisan’da yapılan anayasa referandumunun resmî sonuçları henüz açıklanmadan kolları sıvadı. Buna rağmen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan partiye yeni şeklini vermek üzere kolları sıvadı. “İnsan nezaketen resmî sonuçları bekler, demokrasilerde usul, esas kadar önemlidir” diyecektim ama komik duruma düşmemek için vazgeçtim. Tarafsızlık yeminine rağmen AKP genel başkanlığını fiilen bırakmayan bir kişiden bu nezaketi beklemek saflık olurdu. Anayasaya göre tarafsızken, seçim kazanmış Genel Başkan Ahmet Davutoğlu’nu bir gecede deviren ve her gün muhalefet partileriyle polemiğe giren Erdoğan’dan söz ediyoruz nihayetinde.

Selvi şunu yazdı: “Cumhurbaşkanı ilk talimatını ‘belediye’lerle ilgili olarak veriyor. Referandumda bazı belediyeler ile teşkilatların yeterince çalışmadığını hatta bazı yerlerde evet oylarını aşağıya çektiğini belirtiyor. “Belediye başkanlıklarını tek tek değerlendirin. Sonuçlara olumsuz etkisi olan belediye başkanlarını alın, yerine belediye meclisinden birini seçin” diyor. Ardından uyarıyor, “Bunu geciktirmeden yapın. 2018’de icraat yaparlar. 2019 zaten seçim yılı. Belediye meclisinden seçilen arkadaş başarılı olursa 2019’da onu aday gösteririz” diyor.”

MİLLİ İRADE NEREDE KALDI?

Yerel yönetimler, merkezi idareden tamamen farklı bir işleyiş. Seçimi ayrı olduğu gibi, seçmenin tercihlerini etkileyen parametrelerde bambaşka. Anayasa referandumu ise ikisinden her yönüyle ayrılıyor. Bu oy oranlarına da yansıyor. Yerel seçimlerde aday ve hizmet beklentisi ön plana çıkıyor. Milletvekili genel seçiminde bilhassa büyükşehirlerde particilik seçmen kararında belirleyici oluyor. Referandumda ise sorulan sorunun ikna ediciliği öne çıkıyor. Erdoğan partiyi tamamen biatçılarla doldurmak için belediyelerde kıyıma hazırlanıyor. Seçilmişlerin hakkını kendileri korusun, koruyamayan da başına gelene rıza göstersin. Ama seçmenlerin iradesine büyük saygısızlık. Siz Ali’yi seçiyorsunuz, belki de hizmetlerinden memnunsunuz ama Erdoğan tek adaylık yolunda yeterince destek göremediği gerekçesiyle görevden alacak. Yerine hiç tanımadığınız Veli’yi getirecek.

ERDOĞAN DARBESİNİN SON TAŞLARI

Erdoğan, 15 Temmuz’un sunduğu fırsatlarla gerçekleştirdiği sivil darbeyi belediyelerle son aşamasına getirecek. Darbe olsa ne yaşanacaksa Erdoğan hepsini eksiksiz biçimde icra ediyor. Zaten HDP’nin belediyelerine kayyım atamıştı. Sıra AKP’ye geldi.

Peki uygulama nasıl olacak? Bir belediye başkanının hangi şartlarda görevden alınacağı kanunla belirlenmiş. O şartların içinde referandumda az çalışmak yok! O halde başkanlar istifaya zorlanacak. Normal zaman olsa direniş yaşanır. Ama FETÖ denilen sihirli değnek bu işi de çözer. “Ya istifa ya kodes” seçeneği epeyce ikna edici olacaktır.

Teşkilatlardan külli tasfiye tabanda çatlamaya yol açabilir. Nihayetinde önümüzdeki seçimde vekillik hayali kuran ve yıllardır partiye emek veren insanlar biçilecek. Başkanların gidişinin sebep olacağı travma da eklenince Erdoğan’ın istemediği sonuçlar çıkabilir. Referandumda, MHP ve BBP’nin desteği, Yüksek Seçim Kurulu’nun takviyesine rağmen kılpayı kazandı. Makas açılırsa, mühürsüz oy pusulaları ve sıfır çeken sandıklar bile kurtaramayabilir. Referandumu zora sokan ve ancak şaibeyle sonuç aldıran öfkede Davutoğlu’nun aşağılanmasının payı küçümsenemez.

Erdoğan bu riski de göze alacaktır. Başka şansı yok. Diğer başkanlarda kol yen içinde kırılır ama Melih Gökçek’i teskin etmek kolay olmayacak.

[Sefer Can] 28.4.2017 [TR724]