5 Temmuz Ahırı’nda tutulan askerlerden biri ilk kez konuştu [Cevheri Güven]

15 Temmuz’un sembol fotoğraflarından biri ahırda çıplak halde kelepçelenmiş askerlerdi. Çok tartışılan fotoğraftaki askerlerden biri ilk kez konuştu, yaşananları anlattı…

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Mutlu Gülerce, Kara Harp Okulu mezunu kursiyer bir teğmendi. 15 Temmuz sonrası gözaltına alındı, tutuklandı ve mesleğinden ihraç edildi. 15 Temmuz’un sembol fotoğraflarından biri olan “ahırdaki çıplak askerler” fotoğrafındaki ters kelepçeli askerlerden biriydi.

ORADA NELER YAŞANDI

O fotoğrafın nerede çekildiği, orada neler yaşandığı ilk kez ortaya çıkıyor.

15 Temmuz sonrası tutuklanan kursiyer jandarma teğmen Mutlu Gülerce, uzun süren sessizliğinin ardından konuşmaya karar verdi. Saadet Partili Avukat Ali Aktaş’ın fotoğrafı paylaşıp “Darbeci eşekleri ahıra kapatmışlar” tweetinin çok konuşulması üzerine Mutlu Gülerce ilk kez konuştu.

Eski asker Mutlu Gülerce’nin anlatımıyla o ahırda yaşananlar:

KESİNLİKLE SİLAH KULLANMADIK

“Kara Harp Okulu 2015 mezunuyum. Sınıfım Jandarma 15 Temmuz’da Ankara Beytepe’deki Jandarma Sınıf Okulundaydık. Eğitim görürken 15 Temmuz gecesinde, gece eğitimi şeklinde başlayıp, daha sonra terör saldırısı şeklinde ilerleyen bir durum oldu bizde de. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde pek çok yerde olduğu gibi.

Jandarma Okullar Komutanlığı davasında yargılanıyorum ben. Bu davada yargılanan herhangi bir subay ya da rütbeli kesinlikle birlik dışına çıkmamış ve kesinlikle silah kullanmamış insanlar.
O gecenin sabahında Veli Tire albay isimli asker ya da asker görünümlü şahıs, yanında bir ekip, bizim eğitim gördüğümüz yerin bir amfisi vardı bizi oraya emirle toparladılar. Gece okulda olan ve olmayan komutanlarımız var. Bizim kursiyer olduğumuzu ifademizi alıp bırakacaklarını söylüyorlardı.

TOKAT YEDİLER HAKARETE UĞRADILAR

Yaklaşık 250 civarı kursiyer var belki 10 tane de rütbeli. Ankara Belediyesinin araçlarına, bir iki de askeri servise bindirilerek Ankara’da bulunan Gaffar Okkan Atlı Spor Tesisleri’ne götürüldük. Plastik kelepçe, koli bandı, ip artık ne buldularsa ellerimizi arkadan kelepçelediler.

Atlı Spor Tesisi’ne gelince artık meselenin bizim düşündüğümüz boyutun çok ötesinde olduğunu gördük. Çünkü kapıdan girer girmez bariz küfürler hakaretler başladı. Otobüsümüzü bir yerde durdurdular, bakıyoruz bizden önceki gelen otobüsteki rütbelilerin rütbelerini söküyorlar kamuflajlarını söküyorlar, sadece iç çamaşırlarıyla kalıyorlar.

Ne yazık ki sadece rütbeli olduğu için komutanlarımızdan tokat yiyeni, hakarete uğrayanları gördük. Kendi servisimde bir arkadaşım, hiçbir şey yapmamasına rağmen bir polis dışarıdan ona küfrediyordu. O da sadece o küfre tepki gösterdi, servisimize gelinip arkadaşımıza tokat atıldı, küfür edildi.

İÇ ÇAMAŞIRIMIZ KALANA KADAR SOYULDUK

Daha sonra biz de iç çamaşırlarımız kalana kadar soyundurulduk. Özel eşyalarımız, cüzdanlar, telefonlar herhangi biçimde resmi kayıtla alınmadı. Hepsi bir çöp poşetine toplandı. Hakaretler eşliğinde, zor kullanarak, o resmin çekildiği yere geldik.

Orası atların koşturulduğu alan. Oraya biz gelmeden önce yaklaşık 200’e yakın asker getirilmişti. Biz de 250’ye yakın kişi geldik. 400’ü aşkın kalabalık oldu sonlara doğru.
Girdiğimizde insanlar dizüstü çöktürülmüş, duvarlara bakacak şekilde ters kelepçeli. Küfür edeni mi ararsınız, başka kötü muamele edeni mi. Gelene hakaret ediliyor aşağılanıyor.

36 SAAT AÇ TUTULDUK HORTUMLA SULANDIK

Orada 36 saat kaldık. Tüm bu süre boyunca herhangi biçimde yiyecek verilmedi. Sadece bir hortum getirilmişti. Oradan su ihtiyacı karşılanıyor. Sıraya geçiyorsun. Onun için de belli süre lazım. Polisin biri elinde hortum tutmuş, su sürekli akıyor, içiyorsun, kafasına göre, tamam, diyor polis. Kızıyor kendine göre, su yok deyip vermiyor, götürüyor hortumu. Orada hem açlık hem de susuzluktan bayılanlar oldu.

Ortam çok gergin. Askerlere küfür ediliyor, polisler resimlerini çekiyorlar. Bugün o ahırdaki resim denilen resmin ortaya çıkma sebebi de oradaki polislerden biri aracılığıyla medyaya düşmüştür. Daha sonrasında Ali Aktaş gibi insanlar da kayıt altına almış.

BAYILANLARA HİÇBİR MÜDAHALE YAPILMADI

Ayağa kalkmak yasak, konuşmak yasak, sürekli sıraya geçirip sayıyorlar. Hem psikolojik hem fizyolojik baskı var. Ara ara gelip tokat atıyorlar. Gerilimi sürekli en üst seviyeye çıkarmaya çalışıyorlar. Birkaç kişinin orada o an için psikolojik eşiği aşıldı ve sinir krizi geçirenler, bayılanlar oldu arkadaşlarımdan. Ama hiçbir ilk yardım ya da herhangi bir sağlık müdahalesi yapılmasını bırakın, neyin var bile denmedi. Bayılan orada kendine gelene kadar durdu.

TUVALETİ ORADAKİ DUVARA YAPTIRDILAR

Tuvalet ihtiyacını, bulunduğumuz yerin bir köşesine gönderiyorlardı, gidin oraya yapın diye. Bazen bulunduğumuz alanın dışına çıkartıp oranın duvarına yaptırıyorlardı aceleyle. Büyük tuvaletleri, orada birkaç tuvaletin bulunduğu yere çıplak ayakla kelepçeli götürüp getiriyorlardı.

RÜTBELİLERİ TEKLİ AT BARINAKLARINA ALMIŞLAR

Biz atların koşturulduğu alanda tutuluyorduk. Diğer rütbeli olanlardan mesela, bir tane atın girdiği alana sokmuşlar adamı, ne yapıyorlar, nasıl muamele ediyorlar onları düşünün artık. Küfür dayak, işkence ediliyor. O şekilde vardı. Bulunduğumuz alanda en yüksek binbaşı ve albay vardı. 15 Temmuz’daki en trajik yer değildi ama saydığım hak ihlalleri oldu.

İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ TOPLAMA ALANLARI

Sonra bizi otobüslere alıp Polis Akademisinin spor salonuna götürdüler. 4 gün de Polis Akademisinin spor salonunda kaldık. Küçük ekmek ve küçük reçelden oluşan öğünler veriliyordu. Sonra da Sincan Cezaevinin içinde toplanma alanı yapmışlar oraya götürüldük. Bir hafta boyunca çıplak sadece iç çamaşırımızla tutulduk.

YARALI KOMUTANA TEDAVİ YAPILMADI

Sincan’daki toplama alanı da etrafı muşambalarla çevrilmiş, üstü açık bir yer. Çok geniş bir alandı. En kötü polisleri getirmişler. Sürekli hakaret, “gelsin sizi peygamberiniz kurtarsın” gibi şeyler söylüyorlardı. Sıra sıra bizi tutuyorlardı.

Orada birkaç yerinden kurşun yarası almış bir komutanımız vardı. Sadece yaraları sarılmış, orada hiçbir tedavi yapılmadan Allah’a emanet duruyordu.

Sürekli çıplak haldeydik ve çok soğuktu. Rahatsızlanan arkadaşlar oldu. Böbrek rahatsızlığı olan bir komutanımız vardı, çok kötü oldu. Hem ahırda hem Sincan’da çok üşüdük. 10’lu halkalar yapıyorduk Sincan’da ki soğuktan korunabilelim. Ahır, Polis Akademisi ve Sincan toplama yerinde hep ters kelepçeliydik.

HAKİM SUÇSUZ OLDUĞUNUZU BİLİYORUM DEDİ

Sonrasında mahkemeye çıkartıldık. Kursiyer olarak bizim derdimizi daha rahat anlatmamız gerekiyor. Emir komuta zinciri içerisinde olarak. Bizim gibi birlik dışına çıkmayan arkadaşlardan ilk 20 kişiyi saldı hakim. Ama sonra tutuklama sayısı düşük olacağı için herhalde baskı geldi. Sonra biz girdik mahkemeye, hakim ‘herkesin tutuklanmasına kara verdim’ dedi. Hakim 50 yaşlarında biriydi, hafif arkasını döndü, ‘suçsuz olduğunuzu biliyorum ama yapacak bir şey yok şu an’ dedi.

Daha sonra tutuklanınca da Sincan Cezaevi’ne gönderildik. 9 ay 10 gün kaldım cezaevinde.

NE DARBECİYİM NE DE EŞEK!

Oraya götürülen kursiyer teğmenler olarak biz birlik dışına çıkmadık, hiçbir biçimde kimseye karşı silah kullanmadık. O resimdeki askerlerden biriyim ama Ali Aktaş’ın söylediği şekilde ne darbeciyim ne de eşeğim. Ben ve arkadaşlarımın çok hakkı ihlal edildi, hepimiz masumuz.

[Cevheri Güven] 25.2.2020 [BoldMedya]

Bir Yıkık Rüya ve Mamur Hulya [Abdullah Aymaz]

Çağlayan dergisinin 2020 şubat sayısının başyazısında  M. Fethullah Gülen Hocaefendi hemen girişinde her zaman gamla çarpan sinesinin sürpriz beklentilerini, çeşitli çağrışımlarla hissettiği ürpertilerini ve sıla hasreti dolu gerginliklerini dile getiriyor.

Bütün bunlara rağmen gamsızlığı ve gamsızların durumunu da şöyle ele alıyor:

“Doğrusu, her gün ayrı bir zevk ve sefa şöleniyle mest ve mahmur yaşayanların  –ona da yaşama denecekse-  bunları duyması da mümkün değildi. Duyamazlardı da, zira o gün her yanda ÜRPERTEN  BİR  BOHEMLİK  yaşanıyor; çoğu kimse heva ve hevesinin güdümünde bir oraya, bir buraya yalpa duruyor; sürekli ‘akıl akıl’  dendiği halde doğru dürüst onun kurallarına da hiç mi hiç riayet edilmiyor; böylece çözülmeleri çözülmeler takip ediyor ve toplumda mütemadi kırılmalar ve yıkılmalar yaşanıyordu. Buna karşılık ÇARE  diye ortaya atılan düşünce ve mülahazalar ise, adeta bu süreci daha da hızlandırıyor ve çoklarının yeniden dirilme ümitlerini de alıp götürüyordu.

“Bir de bütün bu olanları bir cemad (cansız) hissizliğiyle seyreden şaşkın bir güruh vardı ki, bunların durumu tamamen yürekler acısıydı; neyin ne olduğunu bilemeyen bu insanlar olup bitenleri görüyor fakat bir türlü anlamıyor, bir yere sürüklendiğini  hissediyor ama akıbetini kestiremiyor,   yer yer bazı oyunlarda kullanılıyor ancak hiçbir şeyin niçin ve nedenine akıl erdiremiyordu… Kur’an’ın: ‘Kalbleri  var ama onunla bir şey idrâk edemiyorlar, gözleri var fakat göremiyorlar, kulakları var ancak onunla işitilecek şeyleri işitemiyorlar.’ (A’raf  Suresi, 7/179) dediği gibiydi bu güruhun hali, bunlar, her şey altüst olurken durduğu yerden alık alık bakıyor, sonra da kahreden bir tevekkülle –zannediyorum buna  TEVÂKÜL  (sahte tevekkül)  demek daha uygun olacaktır -  hissiz, hareketsiz, olduğu gibi kalakalıyorlardı. (…)

“Bu ürperten senaryoyu hazırlayanlar ve asırlardır birbirinden mel’un oyunları sergileyenler ne yeni yeni senaryolar hazırlamadan ne de o haince düşüncelerinden asla vazgeçmeyeceklerdir, şimdiye kadar vazgeçmedikleri gibi. Yıllar var biz hep çevremizde yükselen iniltilerle ürperdik. Söndürülen ışıklarımıza salon renklerimizin hasret ve hicranı ile oturup kalktık. Sağdan da soldan da esen rüzgarları hep bir gurûb hitabı gibi duyup dinledik. Kendimizi ve çevremizi her zaman yarı dumanlı, yarı karanlık, yarı kabuslu, yarı değişik facialarla kıvranırken gördük. Hiç mi hiç rahatla tanışmadık, huzur nedir bilemedik, imanın vaad ettikleriyle teselli olduk ve ‘yarınki nesillere bin ömür feda olsun’  diyerek Allah’ın bize lütfeylediği zaman, imkân ve fırsatların kesesini dahi çözmeden onlara armağan ettik. (…)

“Yıllar ve yıllar boyu içinde bulunduğumuz  mağduriyet ve mazlumiyetler de bize yeniden kendimiz olarak dirilme, yitirdiğimiz millî ve dinî değerlerimizi ihyâ etme yolunu gösteriyordu. Evet, çektiğimiz sıkıntılar bizi kendimizce bir şey olmaya zorladığı aynı anda bugüne kadar şu tarafa – bu tarafa çekilerek istismar edildiğimizi şöyle böyle sezmemiz dahi, millî infiallerimizi tetikliyordu.

“Artık, asırlar ve asırlar boyu hep bize ait hayatın ganimetini dermiş her şeye açık ellerimizi ve altın çağlarımızın en nefis fotoğraflarından albümler hazırlamış zihinlerimiz, hayallerimiz bizi daha yüksek mefkûrelere çağırıyordu. Bu çağrıya vaktinde ve usulüne göre icabet edildiği takdirde, geçmişin onca mahrumiyet ve mağduriyetlerine rağmen kazançlı sayılabilirdik… o zaman kararan ümitlerimizin, aşklarımızın, ideallerimizin bir gün dönümüyle yeniden aydınlanacağına ve bizden koparılıp atılan değerlerimizin dönüp geriye geleceğine de  inanabilirdik.

“Gerçi böyle ciddi bir dönüşün emarelerinden söz etmek henüz mümkün değildi ama, tarihî tekerrürler devr-i daimi açısından bakabilenler için emâreler ötesi emârelerin varlığı da bir gerçekti. Her şeyden evvel bütün değişenlere ve dönüşenlere rağmen değişmeyen bir kanun-u İlâhi vardı. Canlılardaki REJENERASYON türünden, toplumlarda da ne olursa olsun kendi değerleriyle var olma temâyülü diyeceğimiz bu kanun  kendini hissettirmeye başlamıştı bile… Ayrıca, eskime hususiyeti olan şeylerin eskimesi, belli yorum ve belli gerekçelerle öne çıkan ve rüchaniyet (üstünlük) kazanan mevsimlik değerlerin onların kabulüne vesile teşkil eden şartların, konjonktürün değişmesiyle değersizleşmesi gibi bir durum da söz konusuydu. Şimdi eğer ümit ve emellerimize bu zaviyeden bakacak olursak, bize imkânsız gibi görünse de, hesaplarımıza sığmayan Kudreti Sonsuz’un o her zamanki, mütemâdî takdir ve tasarruflarıyla beklenmedik şeyler olabilir ve olacakları da kimse önleyemez. Elverir ki birkaç asırdan beri tamemen durgunlaşmış ve enerjisini kullanamaz hale gelmiş yığınlar kendi potansiyel güçlerini harekete geçirerek Hakkın inayetine çağrıda bulanabilsinler. Zannediyorum işte o zaman dünyanın rengi birdenbire değişecek, ağlayanların ağlamaları dinecek ve yeryüzü son bir kez daha umumî matem hane olmadan kurtulacak; dün yokluğa ve hiçe yürüdüğümüz yollar bir şehraha  (ana caddeye) dönüşerek bizi Ebedî VAROLUŞA  götürecektir.”  (Çağlayan Dergisi)

[Abdullah Aymaz] 25.2.2020 [Samanyolu Haber]

Mutluluk Ve Huzur Vesîlesi MÂNEVÎ BAHAR [Mehmet Ali Şengül]

Bahar mevsiminin  rengarenk açmış çiçekleri,  elbiselerini giymiş ağaçları, cıvıl cıvıl öten kuşları ve böcekleri, hâsılı bütün güzellikleriyle yüzümüze gülmeye başladığı şu günlerde; uhrevî hayatımızın îmar edilmesi için, dünya hayâtımızın âhiret adına değerlendirilmesine vesîle ve mânevî bahar olan mübârek üç aylar kapımızı gelmiş bulunmaktadır.

Zaman içinde bazı geceleri ve gündüzleri, insanlar içinde de bazı insanları farklı kabiliyetlerde yaratmış olan Cenâb-ı Hakk; vukû bulan hadiselerle mekanları, gün ve geceleri, omuzlarına ağır mes’uliyet yüklenen bazı insanları da Peygamberlikle,  velâyet  derecesine göre belli mertebelerle şereflendirmiştir.

Merhamet ve şefkati kâinatı kuşatmış olan Rabbimiz mü’minlere; hem sorumluluklarının farkına varmaları, hem de dünya ve âhiret hayâtlarının aydınlanmasını temin edecek, mutluluk ve huzura açılan bir koridor olması itibâriyle  değerlendirilmesi gereken mübarek üç ayları, büyük bir fırsat olarak lutfeylemiştir.

Böyle bir fırsatı, atâlet ve tembelliğimizden dolayı değerlendiremez, kıymetini bilemez isek; en büyük kötülüğü kendimize yapmış oluruz.

Peygamber Efendimiz’in (sav); “ Receb Allah’ın ayı, Şaban benim, Ramazan-ı Şerif  ise ümmetimin ayıdır “ (Aclûni) buyurduğu bu bereketli aylara, Allah (cc) fırsat verdi tekrar kavuştuk. Nice insanlar, geçen yıl  ulaştıkları bu mübârek günlere yetişemediler. Ölümsüz ve ebedi hayatın koridoru olan kabirlerine girme durumunda kaldılar.. Dolayısıyla; bizlere de bir daha ya nasîb olur ya olmaz..
Şehrullah olan Receb ayı ile, kutlu zaman diliminin başladığını, kendimizi bu rahmet ayının içinde bulmanın vicdanımızda mutluluğunu duymaktayız. Bu ayda ilk perşembeyi cumaya bağlayan gece, duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan, benimseme, önemseme ve rağbet etme mânâsına gelen mübârek Regâib Gecesidir.
       
Rahm-ı mâderde ceninin, göbek bağıyla anne ile hayatını sürdürdüğü gibi, Rabbimizle kalbî bağımızı temin eden beş vakit namazın farz olduğu, gök kapılarının gıcırtıları ile bizi gafletten uyaran, meleklerin saf durarak selamladığı Efendimiz’in (sav),               -mahiyetini Allah’ın bildiği- perdesiz, hâilsiz Rabbü’l âlemin ile mülâkî olduğu Mi’raç Kandili de Receb ayının 27. gecesidir.
       
Aklanma, arınma, affedilme, samîmi ve gönülden tevbe ve istiğfarda bulunma mânâsı taşıyan, Şaban ayının  onbeşinci  gecesi de mü’minlere kurtuluş müjdesi getiren Berat kandilidir. 
       
Allah’ın kullarına hediye ettiği, rahmetine boğduğu mübârek Ramazân-ı Şerif ve içinde saklanmış olan bin aydan daha hayırlı, feyiz ve bereket kaynağı Kadir Gecesi, mânevi baharın taçlandığı zaman dilimleridir.
       
Herkesin, içinde bulunduğu şartlara göre bir plan ve proğram yaparak seviyesine göre, Allah’ın engin ve coşkun Rahmetinden istifâde edecek şekilde değerlendirebilmesi, Allah’ın lutfettiği bu fırsatları kaçırmaması gerekir. Bu mübârek ayları şâyet iyi değerlendirebilirsek; kâbiliyetlerin, latîfelerin inkişâfına, ruhen derinleşebilmeye, irâde ve duyguların  kontrol altına alınmasına vesîle olacaktır.
     
Bu mübârek aylar,  bir âhiret ırmağı ve pazarıdır. Mü’min, bu ırmakta iyi yıkanır, pazarı iyi değerlendirir ise, kazançlı olarak Allah’ın huzuruna çıkma hakkı elde etmiş olur. Bu aylar ve mübârek geceler, kulu Allah’a yaklaştıran, gözyaşları ile günahlardan arındıran, günahların azaldığı, sevapların çoğaldığı vakitlerdir.
       
Kendimizi yenileme, ciddi bir nefis muhâsebesi yapma mevzûnda çok güzel bir fırsattır. Günahlarımızın frenlenmesine, mânevî hayâtımızın yenilenmesine, îman ve iz’anımızın güçlenmesine, firdevslere uyanma ve ulaşmaya vesîle olacak zamanlardır.
     
Bu günlerde mümin; Kur’an-ı Kerim ile, zikir ve fikirle, duâ ve ibâdetlerle, hayır ve hasenâtla meşgul olmalı; hizmet-i îmâniye ve Kur’aniye’ye  hız vermekle, yakınlarına, komşularına, dost ve arkadaşlarına kavl-i leyyin, tatlı dil güleryüzle gerçekleri, hakîkatleri anlatarak bu günleri değerlendirmeye çalışmalıdır.
     
Bu mübarek aylar ve geceler arınma, temizlenme yünup yıkanma mevsimidir. Öyle bir niyet edelim, tövbe ve istiğfarda bulunalım ki, ateşte yağın eridiği gibi günahlarımız da erisin. Dünya ve âhirette mutluluk ve huzurumuz, Rabbimizle aramızdaki engelleri kaldırmaya bağlıdır.
       
Allah (cc) İslâm’ı, yaşansın diye göndermiştir. Ölmüş kalp ve ruhlarımızı İslâm’la diriltmeye tâlip olmalıyız. Haşir sûresi 18.âyette “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun! Çünkü, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” buyurulmaktadır.
     
Efendimiz’in (SAV) yaptığı; “Allahım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda mübârek kıl ve bizi Ramazan-ı Şerife ulaştır.”(İbn-i Hanbel) duâsına biz de, can-u gönülden katılarak ve söyleyerek  iştirâk edelim.
     
Bu mübârek aylar mü’minlerin misafiridir. Bu misafirlerin kıymetini iyi bilelim, seneye tekrar buluşma duâsıyla, memnun ve mesrûr olarak uğurlamaya çalışalım.

[Mehmet Ali Şengül] 25.2.2020 [Samanyolu Haber]

Savcı beraat istemesine rağmen istinaf cezayı onadı

Ankara’da Metin İyidil’i tahliye eden heyetin açığa alınması tartışılırken İzmir’de savcının beraat istediği eski General Nihayet Ünlü’nün karar duruşması iki kez ertelendi. Sonunda istinaf cezayı onadı.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, eski Korgeneral Metin İyidil’in 15 Temmuz darbe girişimi davasından tahliye edilmesinin ardından yeniden tutuklanması ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından istinaf heyetinin açığa alınmasının, “yargı üzerindeki etkisini gösteren” bir örnek İzmir’de yaşandı. 66 sanık hakkında duruşma açan istinaf, Metin İyidil olayının yaşanması üzerine karar duruşmasını iki kez erteledi. İstinaf mahkemesi, savcının aralarında eski Edremit 19. Motorlu Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Nihayet Ünlü’nün bulunduğu bazı sanıklar hakkında beraat istemesine karşın tüm talepleri reddederek cezaları onadı. Ünlü’nün avukatı Ömer Faruk Eminağaoğlu, “Davanın üzerinden, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve HSK’nin korkusu geçmiş olmalı.” dedi.

İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 21 Mayıs 2018’deki sözde FETÖ’nün darbe girişimine ilişkin davada, 280 sanıktan 137’si hakkında karar vermiş, 143 sanığın dosyasını ise ayırmıştı. Bu kapsamda darbecilerin sıkıyönetim direktifindeki atama listesinde “göreve devam” yazan eski Edremit 19. Motorlu Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Nihayet Ünlü’nün de aralarında bulunduğu 104 sanık hakkında “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan “ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezası verildi. Sanıklar ise cezayı istinaf mahkemesine taşıdı.

İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 18. Ceza Dairesi, 137 kişiden 66’sı hakkında “duruşma açılmasına” karar verdi.

SAVCI ‘BERAAT’ İSTEDİ

Duruşmalar 6 Ocak’ta başladı. 17 Ocak’ta esas hakkındaki mütalaasını veren Cumhuriyet savcısı, 66 kişiden bazı kişilerin tahliyesini ve beraatını içeren görüş verdi. Savcı, bu kapsamda eski Tuğgeneral Nihayet Ünlü’nün de “beraatını ve tahliyesini” istedi. Karar duruşması ise 22 Ocak’a ertelendi.

BAŞKAN RAPOR ALDI

22 Ocak’a gelindiğinde mahkeme başkanı, “sağlık sorunları gerekçesiyle” duruşmaya çıkmadı. Yerine yeni bir başkan görevlendirildi. Bu duruşma öncesi Ankara’da, 14 Ocak günü hakkında beraat kararı verilen Metin İyidil’in tahliye edilmesi, itiraz üzerine de yeniden tutuklanması ve HSK’nin kararı veren istinaf mahkemesi heyetini açığa alması olayı yaşandı.

Duruşmada herkes, “66 sanık hakkındaki cezaların azaltılmasını veya kaldırılmasını” bekliyordu. Ancak mahkeme, tüm istinaf başvurularının reddine karar verdi.

[TR724] 25.2.2020

Erdoğan’ın bitmeyen kâbusu: 17 Aralık | AYAKÜSTÜ

Doğrulanan “sıfırlama” tapelerinin etkisi ne olacak?

Bülent Korucu ve Levent Kenez, CHP’nin doğrulattığı tapeleri “Ayaküstü” yorumladı. Programda konuşulan başlıklar şöyle:

-Hırsızlık bir daha tescillendi
-Erdoğan, Dava açtığına pişman oldu mu?
-Tapeler doğruysa polisler neden hapiste?
-Gezi kararı ne diyor?
-Libya’da ‘Birkaç tane’ şehit!
-Libya’da ne işimiz var?
-Şehitleri neden gizli gömüyorlar?
-Suriye ‘milli ordusu’ Libya’da


[TR724] 25.2.2020

Dikkat! Kış aylarında kalp krizi riski yüzde 30 artıyor

Kış mevsiminde insanların aklına çoğunlukla gribal enfeksiyonlar gelse de kalp hastalıklarında artışa sebep olan soğuk hava, kalp krizi riskini yüzde 30 oranında artırıyor. Özellikle kalp, yüksek tansiyon, diyabet, akciğer hastalığı ve obezite gibi rahatsızlıkları olanların yanı sıra sigara içenler ve yaşlılarda da risk fazlalaşıyor. Bu nedenle göğüsteki sıkışma ve ağrı hissinin ciddiye alınması gerekiyor. Uzmanlar, soğuk hava nedeniyle damarların büzülmesi, vücut ısısının korunmasında kalbe düşen iş yükünün artması, kan basıncı ve kolesterol seviyelerindeki yükselme gibi faktörlerin kalp krizi riskini artırdığını vurguluyor. Kardiyoloji uzmanları, soğuk havalarda kalbi koruyacak 6 önlemi anlattı, önemli uyarı ve önerilerde bulundu.

FAZLA EGZERSİZ YAPMAYIN

Soğuk kış aylarında kalp ve damar sistemimizin iş yükünün başında, vücut sıcaklığımızı korumak geliyor. Yüksek tempolu ve yoğun egzersizler de kalbin bu yükünü kat kat artırıyor. Çok soğuk havada yük taşımak, kar küremek, kara saplanan bir arabayı itmeye çalışmak gibi ani ve hazırlıksız hareketler, kalp damarlarında aşırı strese neden oluyor. Damarlarda birikmiş olan plakların yırtılmasına yol açarak kalp krizi veya benzer bir durumu ortaya çıkarabiliyor. Ayrıca açık havada spor yapacak olanların, egzersiz öncesinde en az 15-20 dakika ısınma hareketi yapması şart. Yapılan spora uygun giyinmek, tok karnına egzersiz yapmamak, egzersiz sonrası soğuma dönemini kapalı ve uygun sıcaklıktaki bir ortamda geçirmek de dikkat edilmesi gereken diğer önemli noktalar.

SIKI GİYİNİN

Soğuk havalara karşı alınabilecek en basit önlem, mevsim şartlarına ve hava durumuna uygun giyinerek korunmak. Uzmanlar özellikle ilerleyen yaşlarda soğuğu hissetme yeteneğinde azalma olabileceğine işaret etti.

İLAÇLARINIZI DÜZENLİ KULLANIN!

Kışın değişen düzen ve koşullara karşın kronik rahatsızlığınız için kullandığınız tedavileri aksatmamanız, kontrollerinizi ihmal etmemeniz hayati önem taşıyor. Grip ve zatürrenin de; özellikle diyabet, hipertansiyon, akciğer hastalığı, kalp damar hastalığı gibi kronik rahatsızlığı olanlar ile yaşlılar için hayati riske yol açabilmesi de, aşıyı gerekli kılıyor.

BESLENMENİZE DİKKAT EDİN

Kışın artan kalori ihtiyacımızla birlikte beslenme düzenimiz de değişebiliyor. Ancak uzun süren açlık döneminin ardından birden yağ ve karbonhidrattan zengin yiyecekleri aşırı şekilde tüketme, kalbin iş yükünü ve stresini belirgin düzeyde artırıyor. Bu nedenle uzun süreli açlıklardan kaçınmak, vitamin ve sebze yönünden dengeli şekilde beslenmek çok büyük önem taşıyor.

SİGARA VE ALKOLDEN UZAK DURUN

Sigara ve alkolden uzak durmak çok önemli. Hem genel sağlık açısından zararları hem de alkolün soğuk algımızı azaltarak ve cilt damarlarını geçici genişleterek ısınma hissi oluşturması, kalbin iş yükünü çoğaltarak yorulmasına neden oluyor.

TEMKİNLİ VE TEDARİKLİ OLUN

Soğuk havada kalbinizi korumak için, işlerinizi aceleye getirmeyin, yanınızda gerekli ilaçlarınız ve telefonunuz olmadan dışarı çıkmayın. Yardım alma olanağınızın olmadığı yerlerde soğukta kalmamak için önlemlerinizi önceden alın.

[TR724] 25.2.2020

Bakan Kurum: İstanbul’da 7 bin 615 bina acilen yıkılmalı [Yusuf Dereli]

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, ‘İstanbul’da acil olarak yıkılması gereken bina sayısını 7 bin 615 olarak açıkladı. Geçtiğimiz yıl Türkiye genelinde ‘acilen yıkılması gereken bina sayısını’ 1,5 milyon olarak açıklayan Kurum’un 7 bin 615 rakamına nasıl ulaştığı bilinmiyor. İstanbul’daki yapı stoğu yaklaşık 2 milyon. Uzmanlara göre ise bunların 700 bini acilen yıkılmalı! Bütün bu rakamlar şunu gösteriyor; Türkiye’nin en önemli sorunu olması gereken ‘depreme hazırlık’ konusunda hiçbir ciddi çalışma yok. AKP iktidarı, 17 yıldır ‘kentsel dönüşüm’ konusunda bir arpa boyu bile yol alamadı. Türkiye genelinde ya da İstanbul özelinde daha kaç binanın ‘riskli ve acilen yıkılması gerektiği’ konusunda bile fikir birliği yok; zira bununla ilgili somut bir çalışma yok!

AA’nın Editör Masası’na konuk olan Kurum, ‘konut’ sayısı vermedi. Söz konusu binalardaki konut sayısı hakkında net bir bilgi yok. 4 konutlu bina olduğu gibi 12 kunutlu binalar da var. Her binada ortalama 8 daire olduğunu düşünseniz 61 bine yakın konut yapar. Bu ise en az 250 bine yakın insanın olası bir depremde enkaz altında kalacağını gösteriyor.

BİR YIL ÖNCE: 6,7 MİLYON KONUT DÖNÜŞTÜRÜLMELİ

Aynı Kurum, daha bir yıl önce Türkiye genelinde 6,7 milyon konutun kentsel dönüşüm kapsamında depreme hazır hale getirilmesi gerektiğini söylemişti. Kurum, 17 Mart 2019’da yaptığı açıklamada, “Bunun 1,5 milyon konutu, acil ve öncelikli dönüşüm yapılması gereken alanlar. Bu alanlara ilişkin de yılda 300 bin konut yapmak suretiyle önümüzdeki 5 yıllık süreçte buraları dönüştürmek istiyoruz.” ifadelerini kullanmıştı. Kurum’un ‘acil yıkılması’ gerektiğini söylediği 1,5 milyon konutun en az yüzde 10’u İstanbul’da. Bu ise 150 bin konut anlamına geliyor. Bakan Kurum’un 7 bin 615 rakamını nasıl bulduğu bilinmiyor!

UZMANLAR: 700 BİN KONUT RİSKLİ

1999 depreminde İstanbul’daki yapı stoğu yaklaşık 1 milyon 650 civarındaydı. Bugün rakamın 2 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. Uzmanlara göre İstanbul’da ‘dönüştürülmesi’ gereken konut sayısı 700 bin! Bakan Kurum’un açıkladığı 7 bin 615 bina (ortalama 60-70 bin konut) rakamıyla uzmanların açıkladığı rakam arasında uçurum var.

CİDDİ BİR ÇALIŞMA YOK, KAFALAR KARIŞIK

Bütün bu rakamlar şunu gösteriyor aslında; Türkiye’nin en önemli sorunu olması gereken ‘depreme hazırlık’ konusunda AKP iktidarının hiç bir ciddi çalışması yok. Türkiye genelinde ya da İstanbul özelinde daha kaç binanın ‘riskli ve acilen yıkılması gerektiği’ konusunda bir çalışma bile yapılmamış. Hükümetin bakanının bir yıl önceki rakamıyla, bir yıl sonra açıkladığı rakam arasında bile uçurum var.

BAŞVURULAR HAVADA KALIYOR

Murat Kurum, dünkü röportajında, “Vatandaşlarımızdan ricamız, riskli binalarıyla ilgili risk tespiti talebinde bulunsunlar.” diyor. Bugün özellikle depremin en çok vurduğu Avcılar’da yüzlerce hatta binlerce bina için ‘dönüşüm’ talebinde bulunuldu. Ancak hiç biri bir sonuç alamıyor. Dönüşüm için ‘olumlu’ cevap alanlardan ise bir daire parası talep ediliyor! Kira verecek parası olmadığı için kolonları çatlak binalarda oturmak zorunda kalan vatandaşlar, kendilerinden istenen 300-400 bin lirayı nasıl verecek? AKP rejimi yine algıya oynuyor; olan ise yine vatandaşa olacak…

[Yusuf Dereli] 25.2.2020 [TR724]

CHP, 6 yıl sonra anladı: Montaj yok! [İlker Doğan]

Sıfırlama tapeleri gerçekse, polisler neden tutuklu?

AKP’nin ‘İş Bankası’ çıkışına, CHP’den ‘sıfırlama’ tapesiyle cevap geldi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen ‘sıfırlama’ tapelerinin yüzde 100 gerçek olduğunu açıkladı. Çelik, “17-25 Aralık ses kayıtları tamamen doğru. Bilirkişi raporu aldık.” ifadelerini kullandı. Çelik’in açıklaması bazı soruları da beraberinde getiriyor doğal olarak; madem o tapeler gerçek ve yolsuzluk/rüşvet iddiaları doğru, 17 Aralık soruşturmasını yürüten polisler 5 yıldır neden tutuklu? Daha da önemlisi CHP o tapelerin gerçek olduğunu ‘ispatladıysa’, o polisler için bir şey yapmayı düşünüyor mu? CHP, yer yerinden oynasın istiyorsa; politik hesaplar yapmayı bırakıp ‘gerçeğin’ peşine düşmeli…

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’na açtığı manevi tazminat davalarında yaptığı savunmaları nedeniyle hakkında 6 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan avukat Celal Çelik, hakim karşısına çıktı. Duruşma sonrası kameralar karşısına geçen Çelik, sıfırlama tapelerinin doğruluğunun ispatladığını anlattı. Çelik, “Aldığımız bilirkişi raporları Erdoğan’ın tape kayıtlarının tamamının doğru olduğunu söylüyor. Hiçbir biçimde montaj olmadığını ortaya çıkarmış olduk. Eğer Japonya’da olmuş olsaydık Harakiri denen işlem Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yerine getirilirdi.” dedi.

AKP’NİN İŞ BANKASI PLANI, CHP’Yİ KIZDIRDI

AKP’nin ‘İş Bankası’yla ilgili son dönemde yaptığı açıklamalar CHP’yi kızdırmış olmalı. Zira söz konusu tapeler, 6 yıldır internette duruyor. İnsan ister istemez ana muhalefet partisine soruyor; bugüne kadar aklınız neredeydi? Her şeye rağmen CHP’nin ‘bilirkişi raporu’ almayı düşünmesi önemli. Söz konusu tapelerin gerçekliği ana muhalefet eliyle ispatlanmış oldu.

GERÇEKLİĞİ KONUSUNDA ŞÜPHE YOKTU

Yolsuzluk soruşturması sürecinde pek çok tape düşmüştü internete. 24 Şubat 2014’te internete sızan o meşhur ‘sıfırlama’ tapesi bizzat Kemal Kılıçdaroğlu tarafından partisinin grup toplantısında bile dinletilmişti. Konuşta dönemin başbakanı Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçiyordu. Erdoğan, ilk aramasında oğlu Bilal Erdoğan’a evdeki paraların tamamını sıfırlaması talimatını veriyordu.

BİLAL ERDOĞAN: SENİN PARLARIN VAR!

Tayyip Erdoğan’ın, “Şimdi diyorum ki senin evinde ne var ne yok sen bunları bir çıkar. Tamam mı?” sözlerine oğul Erdoğan, “Ben de ne olabilir baba senin evinde var para var kasada.” şeklinde cevap veriyordu.  Sıfırlanması gereken para 1 milyar dolardı! Erdoğan ayrıca, yanında bulunan Sümeyye’yi ilk uçakla İstanbul’a göndereceğini anlatıyordu oğluna. Bilal Erdoğan’ın, “Sümeyye bana nereye götüreceğimi mi söyleyecek.” sorusuna Erdoğan, “Ya tamam, hadi şey yap. Sizinkileri düşünün aranızda.” şeklinde cevap veriyordu.

KALAN KISMI KARANLIKTA HALLEDECEĞİZ

Gün içinde saat 15.39’da yapılan üçüncü telefon görüşmesine göre, Erdoğan’ın yönelttiği “Sana diğer verdiğim görevler tamam mı” sorusuna Bilal Erdoğan şöyle cevap veriyor: “İşte akşam bitirmiş oluyoruz. Bir kısmını hallettik. Berat ile ilgili olan kısmını hallettik. Şimdi Mehmet Gür ile ilgili olan kısmı herhalde önce halledeceğiz. Geri kalan kısmını da artık karanlık olunca halledeceğiz.”

KALAN 30 MİLYON AVRO İLE ŞEHRİZAR’DAN DAİRE ALACAĞIZ

Son telefon görüşmesinde Bilal Erdoğan, paranın tamamını sıfırlayamadıklarını şöyle anlatıyordu babasına: “Sıfırlamadık babacığım, şöyle ki, bir 30 milyon Avro gibi bir miktar daha var, eritemedik henüz. Bu şey aklına geldi Berat’ların, Ahmet Çalık’ın alacağı ekstra bir 25 milyon dolar kalmış. Onu oraya verip o para gelince onu şey yaparız diyorlar, üstüyle de Şehrizar’dan daire alabiliriz diyor, sen nasıl bakarsın baba?”

O TELEFON GÖRÜŞMELERİNİN TAMAMI GERÇEKLEŞTİ

CHP’nin aklı 6 yıl sonra başına gelmiş olabilir. Ancak o tapelerin gerçekliği konusunda hiçbir tereddüt yoktu. Montaj, dublaj iddialarının gerçek olmadığı gün gibi ortadaydı zira konuşmalarda geçen her şey yaşandı. Sümeyye Erdoğan, tıpkı Erdoğan’ın dediği gibi ilk uçakla Konya’dan İstanbul’a uçtu o gün. Kalan 30 milyon Avro ile de Şehrizar’dan daire alındığı ilerleyen aylarda belgelendi… Kaldı ki, iktidar temsilcilerinin iddia ettiği gibi söz konusu tapenin ‘hece hece’ montajlanması mümkün değildi. Öyle bir teknoloji bırakın Türkiye’yi Hollywood’da bile yoktu!

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Gelinen nokta her şeye rağmen önemli. Hangi gerekçeyle olursa olsun ana muhalefet partisinin 17/25 Aralık tapelerinin gerçek olduğunu açıklaması mühim bir gelişme. Ancak Celal Çelik’in açıklamaları bazı soruları da beraberinde getiriyor; Madem 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturması yüzde 100 gerçek, o halde o soruşturmaların polisleri 5 yıldır neden tutuklu? Bundan daha önemlisi CHP, sadece görevlerini yapan o polisler için bundan sonra ne yapacak?

İŞ BANKASI HAMLESİNE KARŞI MI YAPILDI?

Eğer CHP gerçekten samimiyse, amacı AKP’nin ‘İş Bankası’ hamlesini püskürtmek değil de, gerçeği ortaya çıkarmaksa o polisler için bir adım atmalı. Aksi halde CHP’nin yaptığı ‘sıfırlama’ açıklamasının hiç bir hükmü yok. Celal Çelik, herkesin bildiği bir şeyi ‘yeniymiş’ gibi açıklıyor. CHP’lilerin yüzde 100’ü zaten o tapelerin gerçek olduğunu biliyordu. AKP’lilerin de büyük bir kısmı biliyor. Ancak 6 yıldır yer yerinden oynamadı!  CHP, yer yerinden oynasın istiyorsa; politik hesaplar yapmayı bırakıp ‘gerçeğin’ peşine düşmeli…

[İlker Doğan] 25.2.2020 [TR724]

Ortadoğu’nun ‘Berlin Duvarı’ göçtü [Cumali Önal]

Kimileri için o Mısır’ın son firavunu idi. Bazıları ise piramitler ve Asvan Barajı’ndan sonra Mısır’ın gurur duyulacak üçüncü eseri olarak görüyordu onu.

Gazete manşetlerinin değişmez figürüydü. Her sözü haberdi. Birinci sayfada ondan arta kalan kısımlar ise eşi Suzan ve veliahtı küçük oğlu Cemal’e ayrılmıştı. Binalar, yollar, havaalanları onun fotoğraflarıyla donatılmıştı.

‘Eid Mubarak – Bayramınız mübarek olsun‘ sözü ile yandaşlar rejime selam çakardı.

Muhalifler ise ona ilginç bir lakap takmıştı: Gülümseyen inek. Sürekli gülümseyen bir çehresinden dolayı ünlü Fransız peynir markası La Vache Qui Rit’nin (Lavaşkiri) reklam yüzü gülümseyen ineğe benzetiliyordu.

2011’de 18 günlük Tahrir direnişinden sonra koltuğunu bırakmak zorunda kalan Mısır’ın dördüncü Cumhubaşkanı Hüsnü Mübarek, bugün, 91 yaşında hayatını kaybetti. Koltuğunu bırakmamak için çok direndi. Hatta Batı kamuoyunu yanına çekebilmek için gidince yerine Müslüman Kardeşlerin geleceği tehdidini sık sık tekrarladı.

Gerçekten de Müslüman Kardeşler Tahrir’in perde arkasındaki itici gücüydü ama ön plana çıkmayarak muhtemel bir Tahrir katliamının önüne geçti.

Müstefi başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Ortadoğu’da Türkiye’siz bir yaprak dahi kıpırdamaz” sözü aslında Mübarek için geçerliydi. Ortadoğu’daki her olayın başrolünde, Mısır’la ilgili olmasa dahi Mübarek yer alırdı. Türkiye ile Suriye arasında 1998’de başgösteren Abdullah Öcalan krizinin çözülmesinde dahi onun arabulucuğunun önemli bir payı var.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


İsrail’le ilişkiler kaderinde belirleyici oldu

1928’de ülkenin kuzeyindeki Munufiye vilayetinde doğdu. Mısır hava kuvvetlerinde pilot iken 1973 Yom Kippur Savaşı’nda İsrail’e karşı kahramanlık gösterdiği öne sürülerek mitleştirildi. Ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Saad el Şazli’nin kızı Şahdan el Şazli, Mübarek’in belgede sahtecilik yaptığını ve hiçbir zaman bir kahraman olmadığını öne sürecekti.

1975’te selefi Enver Sedat tarafından yardımcı olarak atandı. 1981 yılında Halit İslambuli liderliğindeki bir manga asker tarafından gerçekleştirilen suikast sırasında, öldürülen Sedat’ın yanında oturan Mübarek elinden hafif bir şekilde yaralanarak kurtuldu. Bu olay daha sonra Mübarek’in perde arkasında suikastı planladığı şeklinde yorumlandı. Mübarek‘in cumhurbaşkanı seçildikten sonra yardımcı atamaması da bu yöndeki iddiaları artırdı, çünkü yardımcı ölümü durumunda doğrudan cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturuyordu.

Mübarek’in en önemli icraatlarından biri, Sedat’ın İsrail ile barış anlaşması imzalamasından dolayı Arap Birliği’nden atılan Mısır‘ı birliğe geri döndürmek ve birliğin merkezini yeniden Kahire’ye getirmek oldu.

İsrail ile devam eden barışın mimarı olmasına rağmen İsrail’i hiçbir zaman ziyaret etmedi. Bundan dolayı İsrail ile geliştirdiği ilişki ‘soğuk barış‘ şeklinde yorumlandı. Hatta ırkçı liderlerden Avigdor Lieberman, “Bizden herkes onunla görüşmek için Kahire’ye gidiyor ama o buraya gelmiyor. Eğer buraya gelmek istemiyorsa canı cehenneme” diyerek tepki gösterercekti. Mübarek döneminde Mısır halkının, Hıristiyanlar da dahil, İsrail’i ziyaretleri yasaklandı. Ancak buna karşılık son yıllarda İsrail vatandaşlarına Sina Yarımadası’nın belli bölgelerini vizesiz gezme hakkı tanındı.

Serveti de sırlarından biriydi

Mübarek döneminde Lazoğlu Meydanı’ndaki içişleri bakanlığı binası ile ulusal istihbarat teşkilatı “Emnu Devle” baskı ve zulmün simgesi haline geldi. İçişleri Bakanı Habib el Adli ve İstihbarat Başkanı Ömer Süleyman, Mübarek’in sır küpü oldular.

Altı kez suikast girişimine maruz kaldı ama hepsinden de kurtuldu. Yine iddialara göre tüm bu suikast iddiaları senaryonun birer parçasıydı, çünkü saldırılardan hemen sonra Mübarek halka yönelik yeni baskı araçları yürürlüğe koyuyordu.

Mal varlıkları sürekli tartışma konusu oldu. The Guardian gazetesi Mübarek ile ilgili yaptığı “70 milyar dolarlık serveti var” haberini daha sonra tekzip ederek bu rakamın milyon dolar olduğunu açıkladı. Ancak Mübarek’in olduğu iddia edilen milyarlık ya da milyonluk mal varlığının izi hiçbir zaman gerçekten sürülemedi.

Tıpkı Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat’ın Batılı ülkelere kaçırdığı öne sürülen milyarlarca doları gibi. Arafat’ın bu paraları bıraktığı öne sürülen eşi Süha Tavil daha sonra Filistin yönetimi tarafından geçimini idame ettirmesi için maaşa bağlandı.

Mübarek ve ailesi Mısır’ın ticari hayatını da kontrol etti. Kamuoyu önünde çok fazla görülmeyen büyük oğlu Ala ile işadamı Ahmet İzz, yolsuzlukların simge isimleri haline geldi.

Mübarek’in son yıllarında Müslüman Kardeşler hareketi nispeten rahat nefes almaya başlamıştı. 2005 yılındaki seçimlerde harekete mensup çok sayıda milletvekili parlamentoya girdi. Hareketin iş dünyasında faaliyet göstermesine, vakıflar kurmasına ve ülke genelinde yeniden teşkilatlanmasına izin verildi.

Medyayı sıkı kontrol etti

Bazı muhalif gazetelerin yayın hayatına başlamasının yolu açıldı. Ancak ana akım gazete ve televizyonlar Mübarek’in kontrolünde kaldı. Hatırlayanlar olacaktı, 2010’da Washington’daki Ortadoğu görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Barack Obama’nın önde, Ürdün Kralı 2. Abdullah, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Filistin Lideri Mahmut Abbas’ın hemen arkasında ve en geride de Mübarek’in olduğu bir fotoğraf, ülkenin en büyük gazetesi Ahram tarafından montajlanmış, Mübarek en önde gösterilmişti.

Benzer bir foto montaj olayı Türk basını tarafından da sahnelenmiş, hükümetin kontrolündeki Star gazetesi, Erdoğan’ın konuştuğu BM Genel Kurulu’ndaki boş salonu dolu göstermişti.

Mübarek döneminde Türkiye-Mısır ilişkileri belli bir ritmin üzerine çıkmadı. Ancak son döneminde, iki ülke Serbest Ticaret Anlaşması imzalayarak günümüzde kısmen bozulan ticari ilişkilerin temelini attı.

Mübarek ahirete göçerken geride pek çok zulüm ve yolsuzluk hikayesi bıraktı. Ortadoğu’nun Berlin Duvarı‘ydı, o gitmeden bölgeye demokrasinin gelmesi hayaldi. Diktatörlüklerin soğuk yüzüydü, o gitmeden bölgedeki diktatörlükler yıkılmaz deniyordu. Fakat o koltuğu bırakalı sekiz yıldan fazla bir süre oldu. Demokrasi adına bölgede yaprak dahi kıpırdamıyor, tam tersine o kampa yeni ülkeler dahil oluyor.

[Cumali Önal] 25.2.2020 [TR724]

Ersun Yanal’la yalan olan sezon [Hasan Cücük]

Galatasaray, nihayet Kadıköy’de galip gelmeyi başardı. Fenerbahçe deplasmanından en son 22 Aralık 1999’da galip dönen sarı-kırmızılı ekip aradan geçen sürede oynadığı 23 maçta 3 puana hasret kalmıştı. Sezonun ikinci devresinde yoluna kayıpsız ilerleyen Terim’in öğrencileri, Kadıköy fobisine son verip hem 3 puanı hanesine yazdırdı hem de ezeli rakibini kaosun içine attı.

Fenerbahçe’de sadece bir mağlubiyet almadı

Mağlubiyette hedefe konulan isim Ali Koç oldu. Hedefe koyanlar ise, Saray ve çevresi. Özellikle maçtan sonra AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanları bir merkezden emir almışcasına Ali Koç’u hedef alan paylaşımlar yaptı. Takım tutmadığını belirten ‘jöleli danışman’ Yiğit Bulut bile hızını alamayanlar arasındaydı. AKP ve Erdoğan’ın, Ali Koç üzerine gelmesinin nedeni Bankalar Birliği ile Süper Lig kulüpleri arasındaki anlaşmaya imza atmaması oldu. Galatasaray, Trabzonspor ve Beşiktaş’ın imzaladığı anlaşmayla bir nevi kulüplerin kontrolü devlete geçiyor. Anlaşmada yer alan ‘’Taahhüdün yerine getirilmemesi durumunda kulüp ve kefilleri hakkında temerrüde düştüğü tarihten itibaren haciz kararı alınabiliyor. Ayrıca başkan ve yöneticiler bir sonraki dönemde aday olamıyor.’’ maddesi kulübün el konmasına giden yolu açıyor. Dev borç yükünün altında ezilen kulüplerin devlet kontrolüne tamamen geçmesi söz konusu oluyor. Ali Koç bu anlaşmaya karşı çıktıktan sonra AKP çevrelerinin hedefi oldu.

Taraftar baskısıyla Yanal

Saray – Ali Koç mücadelesine bir nokta koyup, Fenerbahçe’nin Ersun Yanal sorununa değinmek gerekiyor. 3 Haziran 2018’de Aziz Yıldırım dönemini sonlandırıp, başkanlık koltuğuna oturan Ali Koç’un vaatleri arasında köklü değişim vardı. İlk olarak sportif direktör atayıp, Avrupa’da tanınmış bir isim olan Damien Comilli’yi göreve getiren Koç, teknik direktör tercihini Hollandalı Philippe Cocu’dan yana kullandı. Değişim sloganıyla başlayan sezon daha ilk haftalardan itibaren hüsranın habercisi oldu. İlerleyen haftalarda düşme potasında bulunan bir Fenerbahçe vardı. Lig ve Avrupa’da yaşanan hüsran sonrası Cocu eleştirilmeye başlayınca, tribünlerden Ersun Yanal sesleri yükseldi. Taraftar kötü gidişattan kurtaracak ismin, Fenerbahçe’nin gördüğü son şampiyonluğun mimarı Ersun Yanal olduğuna inanıyordu. 2013-14 sezonunda bitime 3 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden Ersun Yanal’lı Fenerbahçe, lig tarihinin en erken şampiyonluğunu ilan eden takım olmuştu. 

Ersun Yanal seslerinin yükseldiği günlerde FB TV’de katıldığı ‘Özel Gündem’ programında Ali Koç net açıklamalar yapıyordu. Ali Koç, “Dün olmadı, bugün de yok, yarın da olmayacağını düşünüyorum. Ersun Yanal hocamız bizim planlarımız arasında yok. Lütfen bu sevdaya son verin. Bunun pek bir faydası olmayacak.’’ cümlelerini kuruyordu. Ancak Cocu yönetiminde alınan her başarısız sonuç sonrası tribünlerden Ersun Yanal sesleri daha gür çıkmaya başlıyordu. Cocu gönderilip görev, yardımcısı Erwin Koemann’a verilmesi kötü gidişatı durdurmaya yetmiyordu. Henüz koltukta 6 ayını doldurmamış olan Ali Koç, taraftarla arasını açmama adına ‘kerhen’ Ersun Yanal’ı göreve getirmek zorunda kaldı. Hem de yukarda sarfettiği cümlelerden iki ay sonra. Bu zoraki bir birliktelikti.

Ali Koç’un planı muhtemelen Ersun Yanal’la sezonu tamamlayıp, yolları ayırmaktı. Ancak 2018-19 sezonunun son döneminde alınan başarılı sonuçlar Ersun Yanal’a kredi kazandırırken, Ali Koç’un manevra alanını daralttı. Diğer taraftan Finansal Fair Play’dan dolayı kulübün UEFA tarafından kontrol altında tutulması Ersun Yanal’la devamın bir başka gerekçesi oldu.

Transferlerle kadrosunu güçlendirdi

Erwin Koemann sonrası göreve gelen Ersun Yanal, takıma yarım düzine oyuncu transfer ederek işe başladı. Ara transferde Miha Zajc (Empoli), Victor Moses (Chelsea), Tolgay Arslan (Beşiktaş), Serdar Aziz (Galatasaray) ve Sadık Çiftpınar (Yeni Malatyaspor) kadroya katılan isimler oldu. Ersun Yanal, 3,5 milyon Euro ödediği Zajc ve 3,2 milyon Euro ödediği Tolgay Arslan’ı neredeyse hiç şans vermedi. Sadık’a ise ilk haftalarda görev yerdikten sonra yedek kulübesine çekti. Gelen isimlerden en fazla Moses şans buldu ama Chelsea performansınun fersah fersah uzağında bir görüntü çizdi.

Dibe vurmuş bir takımı alıp, ligi 6. sırada bitirmesi Yanal açısından bir başarıydı. 2019-20 sezonu için bir mazereti yoktu. Maddi sıkıntıdan dolayı transferde temkinli davranmak zorundaydı. Eljif Elmas’ın Napoli’ye 16 milyon Euro’ya satılması elini güçlendirdi. Zira, kadroda yer bulmayan oyuncuların gönderilmesi veya sözleşmelerinin fesh edilmesi elini güçlendiren bir başka sebep oldu. Max Kruse, Vedat Muriqi, Mathias Zanka, Deniz Türüç, Gary Rodrigues, Altay Bayındır, Adil Rami, Emre Belözoğlu ve Luis Gustavo gibi ilk 11’de direk oynayacak oyuncular takıma dahil oldu. Geçen sezon hiçbir resmi maçta yer almayan Tolga Ciğerci yeni sezonda kadroya giren bir isimdi.

39 yaşındaki Emre ‘ümit’ olursa

Fenerbahçe’nin en önemli eksiği sol bek ve stoper olmasına karşılık Yanal, o mevkilere gerekli transferi yapmadı. Sol bekte tüm yük Hasan Ali Kaldırım’ın omuzlarına kaldı. Bu oyuncunun sakatlığıyla o mevkiye sağ açık oynayan Dirar geçti. Stoper mevki ise tam bir hüsrandı. Zanka, Adil Rami, Sadık ve Serdar Aziz’in stoper olduğu kadroda Yanal bu mevkiye Jailson’u sürdü. Ön libero olarak oynayan Jailson alışık olmadığı mevkide sıkıntı yaşadı. Adil Rami sadece 45 dakika forma şansı bulup, formu beğenilmediği için gönderildi. Ara transferde gelen Simon Falette hiç oynatılmadı. Sadık sakatlanıp sezonu kapattı. Serdar Aziz, her maçta penaltı ve kırmızı kartlık hareketler yaptı. Hangi mevkide oynadığı belli olmayan Tolga Ciğerci, Yanal’ın gözdesi oldu. Hiçbir maçta bu sezon ilk 11’de sahaya sürmediği Tolgay Arslan’ı Galatasaray derbisinde sahaya sürdü. Kadroda bulunan hiçbir oyuncu Yanal’la birlikte form grafiğini yükseltmedi. Tam tersi köreldi. Zanka ve Moses takımdan ayrılırken, hangi akla binanen kadro dışı bıraktığı belli olmayan Mehmet Ekici yeniden kadroya dahil edildi. Yanal’ın yanlışları yazmakla bitmeyecek gibi.

Yaptığı doğru şeyler yok mu? Tek doğru sonucu olmayan ayağa iyi pas yapan futbol oynattı. Fenerbahçe taraftarının ümidinin 39 yaşındaki Emre Belözoğlu olması aslında durumu özetliyor. Yanal, ne defans sorununa ne de kanat varsaysonlarına çözüm üretti. Yanal’ı göreve taraftarlar getirdi. Faturayı Ali Koç ödeyecek. Yanal, taraftarın Fenerbahçe’ye attığı …. cümlenin gerisini yazmaya gerek yok. Son 4 haftada alınan bir puan herşeyi net olarak ortaya koymaya yetiyor.

[Hasan Cücük] 25.2.2020 [TR724]

Zorba yönetimler ve müsadere (1) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Tarihte kurulmuş bütün zorba yönetimlerin ve müstebit idarecilerin ana hedefi, devletin bütün güç ve imkânları üzerinde tekel kurmak ve bunu korumak olmuştur. Bunu sağlamanın en pratik ve etkili yolu ise, sıkı sıkıya halkı denetlemek ve kontrol altına almaktır. Zira bu yapılabildiği takdirde, ortaya çıkması muhtemel itiraz, muhalefet ve isyanların da önü alınmış olacaktır.

Zorba yönetimler, otoriteleri açısından tehdit oluşturabilecek her tür hareketlenmeden rahatsız oldukları ve korktukları için, farklı farklı şeytanî yöntemlerle halkı kendilerine boyun eğdirmeye ve hatta köleleştirmeye çalışmışlardır. Onlar açısından her zaman en makbul insanlar, bütün politika ve icraatlarını onaylayacak uysal ve itaatkar vatandaşlar olmuştur.

Eleştiri, muhalefet ve sivil itaatsizlik, zorba ve despotlar açısından kabul edilebilir davranışlar değildir. Bu sebeple onlar bazen uyguladıkları kaba güçle, bazen de takip ettikleri kirli siyasetleriyle bir şekilde halkı köleleştirmenin ve tüm aykırı sesleri kısmanın yollarını bulmuşlardır.

İnsanları fakir ve kendilerine muhtaç bırakmak; ilim ve fikir hayatına vurdukları darbelerle dolaylı yoldan cehalete destek vermek; savaş, şiddet ve işkence gibi vasıtalarla halk arasında korkunun yayılmasını sağlamak, propaganda ve manipülasyonlarla insanların duygu ve düşüncelerini esir almak, zorba yönetimlerin zulüm imparatorluklarını korumak için uyguladıkları başlıca siyaset biçimleridir.

Bütün bunların yanı sıra zorba yönetimlerin, muhalifleri ezme, sindirme ve cezalandırma adına öteden beri uygulayageldikleri yöntemlerden birisi de, müsadere yoluyla vatandaşların mal varlıkları üzerinde oluşturdukları tehdittir. Onlar, bir kısım siyasi sebeplerden ötürü vatandaşların mallarına musallat olma adına, her zaman bir kısım bahaneler bulmuşlardır.

Özellikle Ortaçağ boyunca Batıda çok sık görülen müsadere uygulaması, ne yazık ki İslâm devletlerinde de geniş bir uygulama imkânı bulmuştur. Daha da acısı bir kısım ulema, mal müsaderesiyle ilgili verdikleri fetvalarla, bazı zalim sultanların haksız yere vatandaşların mallarını almasını meşrulaştırmışlardır.

Son yıllarda ülkemizde de AKP hükümeti tarafından Hizmet hareketine ait çok sayıda müessese ile “irtibat” ve “iltisak” gerekçesiyle birçok şahsın malvarlığı müsadere edildiği için, bu meselenin İslâm’daki hükmünü ele almak istiyoruz.

Mal Dokunulmazlığı

Müsadere, mülkiyete müdahale çeşitlerinden birisidir. Fakihlerin müsadereyle ilgili hükümlerinin anlaşılması için, öncelikle İslâm’ın özel mülkiyete ve mal dokunulmazlığına verdiği önemin bilinmesi gerekir.

Cüveyni, Gazzali, Karafî, İzz b. Abdisselam ve Şatıbî gibi fakihler, İslamî hükümlerin ana maksatlarını tespit etmeye ayrı bir önem vermiş ve bunları dinin, canın, neslin, aklın ve malın korunması olarak açıklamışlardır. Zira insanın, insana yakışır bir şekilde hayat yaşayabilmesi, toplumun dirlik ve düzeninin devam etmesi ancak bunlar sayesinde mümkün olur.

İşte bu beş temel maksattan (zaruriyat-ı hamse) birisi de malın korunmasıdır. Zira insanın yeme-içme, giyinme ve barınma gibi en zarurî ihtiyaçlarını temin etmesi mala bağlıdır. Aynı şekilde mal olmaksızın şehirlerin kurulması, medeniyetlerin teessüs etmesi, yeryüzünün imar edilmesi mümkün değildir. Hatta zekât, hac, fitre, kurban, nafaka, infak ve tasadduk gibi İslâm’daki ibadetlerin neredeyse yarısı mala dayanır. Keza mal olmaksızın İslâm’ın neşredilmesi, i’la-i kelimetullah vazifesinin hakkıyla yerine getirilmesi de mümkün değildir.

Bu sebepledir ki Allah Resûlü (s.a.s), Müslümanın Müslümana kanının, malının ve ırzının haram olduğunu bildirir. (Müslim, Birr 9) İslâm, bunların korunmasına ve başkalarına karşı müdafaa edilmesine öyle önem verir ki, Efendimiz (s.a.s) cana, mala veya ırza yönelik herhangi bir saldırı karşısında, bunları müdafaa etmeye çalışırken ölen kimsenin şehit olacağını haber verir. (Tirmizi, Diyât 22)

Öte yandan Kur’ân-ı Kerim’in, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla (haksız sebeplerle) yemeyin.” (en-Nisâ, 4/29) buyurması ve sonrasında sadece karşılıklı rıza ve kabule dayalı yapılan tasarrufların caiz olacağını bildirmesi de mal dokunulmazlığı adına oldukça önemlidir. Allah Resûlü’nün şu hadisleri de âyet-i kerimede ifade edilen manayı teyit eder: “Gönül hoşnutluğu olmadıkça, Müslüman bir kişinin malını almak helâl olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 34/299)

Yetimlerin mallarıyla ilgili, “Rüştüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir surette yaklaşmayın!” (el-En’âm, 6/152; el-İsrâ, 17/34) buyrulması da İslâm’ın mal dokunulmazlığı konusundaki titizliğini gösterir. Bu âyet-i kerimede, “Yetim malını yemeyin veya almayın.” gibi bir ifade yerine, yaklaşmanın yasaklanması oldukça manidardır. Bununla Cenab-ı Hak, yetimlerin mülkiyet haklarının aleyhine olabilecek her türlü tasarrufu yasaklamıştır.

Borçlanmalarla ilgili meselelerin hükme bağlandığı Bakara suresinin 282. âyetinde, karşılıklı akit ve tasarruflardan doğan borçların yazıyla kayıt altına alınmasının ve iki şahit tutulmasının, yolculuk sırasında yazma imkânının olmaması durumunda ise borcun rehinle garanti altına alınmasının emredilmesi de mülkiyet haklarında ortaya çıkabilecek her tür haksızlık ve zulmü ortadan kaldırmaya ve malları muhafaza etmeye yönelik tedbirlerdir.

İslâm fakihleri de konuyla ilgili naslardan hareketle şu fıkıh kaidelerini ortaya koymuşlardır: “Meşru bir sebep bulunmaksızın bir kimsenin malını bir başkasının alması caiz olmaz.”; “Bir kimsenin mülkünde onun izni olmaksızın başka bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.” Dolayısıyla İslâm’a göre bir kimsenin izni ve rızası bulunmaksızın, hiç kimse onun mülkiyet haklarını elinden alamaz. Alırsa onun mülkiyet hürriyetine tecavüzde bulunmuş ve ona zulmetmiş olur.

İslâm’ın hırsızlık ve eşkıyalık suçları için oldukça ağır cezai müeyyideler vazetmesinin (el-Mâide, 5/33, 38) önemli bir sebebi de, mal dokunulmazlığına ve mülkiyet haklarına verdiği önemdir. Hırsızlık haram kılındığı ve ağır müeyyidelere bağlandığı gibi, meşru bir sebep olmaksızın başkasının malını alma demek olan gasp, yankesicilik, rüşvet, faiz, yolsuzluk, kumar, akitlerde hile yapma gibi davranışlar da haram kılınmış ve belirli müeyyidelere bağlanmıştır. İslâm hukukçuları, mülkiyet haklarını her türlü haksızlık ve tecavüze karşı koruyabilme adına bir taraftan meşru kazanç yolları üzerinde hassasiyetle durmuş, diğer yandan da akitlerle ilgili oldukça detaylı ve sıkı hükümler vaz etmişlerdir.

Malın zayi edilmesinin yasaklanması, israfın haram kılınması, vasiyet ve miras ile ilgili detaylı hükümlerin vazedilmesi, içinde garar (bilinmezlik) ve cehalet (bilgisizlik) bulunan akitlerin fasit kabul edilmesi, malın itlaf edilmesi veya ona zarar verilmesi durumunda tazmin yükümlülüğünün getirilmesi gibi hükümler de İslâm’ın mal dokunulmazlığına ve malın korunmasına verdiği önemi gösterir.

Mülkiyete Müdahale Hakkı

İslâm’da özel mülkiyetin korunması ve mal dokunulmazlığı temel ilke olmakla birlikte mutlak değildir. Bazı zorunlu durumlarda ve belirli şartlar altında devlete özel mülkiyete müdahale etme yetkisi verilmiştir. Sözgelimi bir çeşit vergi olarak kabul edebileceğimiz zekât yükümlülüğünün yerine getirilmemesi, mükellef olunan nafakaların karşılanmaması, borçların ödenmemesi, mala verilen zararların tazmin edilmemesi gibi durumları buna misal olarak verebiliriz. Bu gibi durumlarda devlet, alacakların haklarını korumak için bir kısım zorlayıcı tedbirlere başvurabilir.

Aynı şekilde pazara sun’i müdahalelerin olduğu durumlarda fiyatların sınırlandırılması (narh/tesir), karaborsacılık (ihtikâr) yapan kimselerin ellerinde tuttukları malları satmaya zorlanmaları, şuf’a haklarının kullanılması, borcun ödenmemesi durumunda rehin verilen malların sahibinin iznine ihtiyaç duyulmaksızın satılabilmesi gibi hükümler de bir çeşit mülkiyete müdahale olarak görülebilir. Fakat esasında bunlar, malın dokunulmazlığı prensibi ile çelişmez. Çünkü özel mülkiyet üzerindeki tasarruf hakkı, kamu yararına aykırı olmama ve başkalarına zarar vermeme şartlarıyla sınırlıdır.

Kaldı ki burada bile Ebu Hanife, ihtikar yapan ya da borcunu ödemeyen kimsenin mallarının cebren satışını caiz görmez. Ona göre böyle bir kişi karşısında hâkimin yapması gereken öncelikli vazife, nasihat, uyarı veya gözdağı vererek borçluyu borcunu ödemeye veya muhtekiri bundan vazgeçirmeye çalışmaktır. Kabul etmezlerse de hapis gibi bir tazir cezasına çarptırmaktır. Ebu Hanife bir kişinin zorla mallarının satılmasını bir çeşit hacr olarak görmüş, hür, akıllı ve ergen bir kişinin hacredilemeyeceğini söylemiştir.

Mülkiyete müdahalenin söz konusu olduğu diğer bir uygulama ise istimlâktır (kamulaştırma). Bir kısım fakihler, özel mülkiyete ve mal dokunulmazlığına aykırı olduğu ve aynı zamanda kamu yetkilileri tarafından suiistimal edilmeye açık bulunduğu gerekçesiyle istimlake temelden karşı çıkar. Fakat çoğunluk ulema, mescidin veya yolun genişletilmesi gibi kamusal bir yararın söz konusu olduğu durumlarda, devlet tarafından gerekli görülen arazilerin istimlak edilmesini caiz görür. Fakat onlar da bunu oldukça sıkı şartlara bağlar.

İslam Konferansı Teşkilatı’na bağlı olarak görev yapan Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî, konu etrafında yapmış olduğu uzun müzakereler neticesinde istimlakin cevazını şu şartlara bağlamıştır: (1) Taşınmazın istimlaki, emsal değerinden az olmamak üzere bilirkişinin takdir edeceği adil ve peşin bir bedel karşılığında olması, (2) İstimlak kararının devletin yetkili organlarınca alınması, (3) İstimlakin yol, köprü ve mescit gibi genel bir zaruret veya o ölçüde genel bir ihtiyaca binaen kamu yararı için olması, (4) İstimlak edilen taşınmazın istimlak amacı dışında bir maksat için kullanılmaması ve zamanı gelmeden istimlake gidilmemesi. (DİA, “istimlak” md.)

İslam uleması, genel itibarıyla istimlake karşı çıkmasa da, devletin keyfi ve haksız tasarruflarını önleme, kamu yetkililerinin adaletten sapmasına mani olma ve mal sahiplerinin haklarını muhafaza etme adına içtihatlarında oldukça dikkatli ve tedbirli hareket etmişlerdir. Mümkün mertebe cebrî temellük yollarını sınırlı tutmaya çalışmış, kamu yararı gereği bunun kaçınılmaz olduğu durumlarda da mağduriyetlerin giderilmesi veya en aza indirilmesi adına çok sıkı şartlar ve kayıtlar ortaya koymuşlardır.

Mesela İmam Serahsi, devlet başkanının, özel mülkiyetin dokunulmazlığı konusunda diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığına işaret eder; ardından da bir kimsenin özel mülkünü ancak bir zaruret bulunduğunda veya bütün Müslümanlar için helâk tehlikesi söz konusu olduğunda bedelini vermek koşuluyla satın alabileceğini belirtir. (Serahsi, el-Mebsut, 23/203) Aynı şekilde İbn Abidin’in istimlakin yapılabilmesi için mahkeme hükmünün gerekli olduğunu belirtmesi de, idarecilerin keyfi uygulamalarını önlemeye karşı alınan bir tedbirdir. (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, 4/379)

Müsadere

Hiç şüphesiz istimlakin yanında devletin özel mülkiyete müdahale hakkının ele alındığı en önemli mesele müsaderedir. Müsadere, en temelde bir ceza hukuku terimi olsa ve irtikâp edilen bir kısım suçlara karşılık devletin ceza veya tedbir amaçlı bir mala el koyması olarak tanımlansa da, vakıada çok daha geniş bir uygulama alanına sahip olmuştur. Devlet, müsadereyi, bazen hazine açıklarını kapatmanın, bazen uzun süren savaşlarla veya açlık ve kıtlık gibi olağanüstü durumlarla başa çıkmanın, bazen de hasım ve muhalifleri diskalifiye etmenin vasıtası olarak görmüştür.

Devletin özel mülkiyete birer müdahale şekli olması itibarıyla müsadere ve istimlak birbirine benzese de; müsadere, hem bir cezai müeyyide olması, hem de malların sahibinin elinden bedelsiz olarak cebren alınması itibarıyla istimlakten ayrılır. Öte yandan istimlak, çoğunluk ulema tarafından caiz görülürken, müsaderenin hukukî niteliği ve fıkhî hükmü oldukça tartışmalıdır.

Müsaderenin farklı amaçları ve çeşitleri olduğu ve bunların hükmü de birbirinden farklılık arz ettiği için, meseleyi farklı alt başlıklar altında ele alacağız.

a) Malî Bir Ceza Olarak Müsadere
İslâm hukukunda cezalar, en temelde hadler ve tazir cezaları olmak üzere ikiye ayrılır. Had cezalarının şekli ve miktarı bizzat Şari Teâlâ tarafından belirlenirken, tazir cezalarının takdir yetkisi hâkime bırakılır. Had cezaları içerisinde malî bir cezaya yer verilmez. Tazir cezaları sayılırken de kınama, azarlama ve korkutmadan başlamak üzere, darp, hapis, sürgün ve teşhir gibi cezalandırma yöntemleri ele alınır fakat malî bir cezalandırma şekli üzerinde durulmaz. Fıkıh kitaplarında malî cezalarla ilgili hükümler çok kısıtlıdır. 

İçlerinde Hanefilerin, Malikilerin, Şafiilerin ve bazı Hanbelilerin yer aldığı cumhur ulema, şer’î bir sebep olmaksızın sırf cezalandırma maksadıyla bir mü’minin malının elinden alınmasını veya itlaf edilmesini caiz görmemişlerdir. Onlara göre din, bu konuda ittiba edilmesi gereken bir hüküm vaz etmemiştir. Dolayısıyla âlimlerin çoğunluğu, bir tazir cezası olarak müsadere uygulamasını reddeder.

Hanefilerden Ebu Yusuf, Malikilerden İbn Ferhun, Hanbelilerden İb Teymiye ve İbn Kayyim gibi bazı fakihler ise belirli şartlar dahilinde müsaderenin malî bir cezalandırma yöntemi olarak uygulanmasını tecviz etmişlerdir. Fakat Ebu Yusuf’un caiz gördüğü müsadere şekli, malın mülkiyetinin tamamen devlete nakledilmesi değil, bilakis caydırıcılık maksadıyla ona muvakkaten el konulmasıdır. (bkz. el-Mevsuatü’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Müsadere” md.)

Bu konudaki ihtilafın iki sebebi vardır. Birincisi, müsadere hakkındaki nasların mahiyeti, ikincisi ise sedd-i zerai ve maslahat delilidir. Müsadereyi caiz görenlerin dayandıkları deliller zannîdir; yani yorum ve ihtilafa açıktır. Üstelik konuyla ilgili deliller arasında tearuz (çatışma) vardır.

Müsaderenin meşruiyeti, haber-i vahid olarak gelen bazı hadislere dayandırılır: mesela bir hadislerinde Allah Resûlü (s.a.s) zekâtını vermeyen kimselerin sahip oldukları malların yarısının alınacağını belirtir. (Ebu Davud, Zekat 5) Diğer bir hadiste bir yere toplanan meyveleri çalan veya bir ağaçtan yemenin dışında bir eteğine meyve doldurup götüren kimseden, çaldığı miktarın iki mislinin geri alınacağı belirtilir. (Nesaî, Kat’u’s-sârık, 11, 12; Ebu Dâvud, Lukata 10) Aynı şekilde Allah Resûlü (s.a.s) dağda kaybolan bir koyunu veya deveyi alan kimsenin, aldığı koyunun iki katı ile geri ödeyeceğini belirtir. (Ebu Davud, Lukata 8; İbn Mâce, Hudûd 28)

Meyvelerle ilgili hadiste mal, nisap miktarına ulaşmadığı için, hayvanlarla ilgili hadiste ise mal muhafaza altında bulunmadığı (muhrez olmadığı) için hırsızlık haddi yerine önleyici mahiyette malî bir cezaya hükmedildiği anlaşılmaktadır.

Ne var ki müsadereyi kabul etmeyen âlimler, burada bildirilen hükümlerin İslâm’ın ilk dönemine ait olduğunu, sonrasında neshedildiğini ileri sürmüşlerdir. Zira onlara göre İslâm’ın vaz ettiği cezaların genel özelliği bedenî olmasıdır. “Malda zekâtın dışında bir hak yoktur.” (İbn Mâce, Zekât 3)  hadisi de söz konusu hükümlerin kaldırıldığını gösterir. Ayrıca söz konusu rivayetlerin sıhhatiyle ilgili de bir kısım eleştiriler dile getirilmiştir.

Bazı fakihler ise söz konusu hadislerin hükmünü kabul etmekle birlikte, illetin bilinememesi gerekçesiyle bu hükmün kıyas yoluyla başka meselelere nakledilemeyeceğini belirtmiş ve müsadereyi sadece naslarda zikredilen vakıalara münhasır kılmışlardır.

Müsadere konusundaki ihtilafın ikinci sebebinin ise sedd-i zerai ve maslahat delili olduğunu belirtmiştik. Şöyle ki müsadereyi caiz görmeyenler, zalim idarecilerin insanların mallarına musallat olmasından ve küçük bahanelerle mal dokunulmazlığını ihlâl edeceklerinden korkmuşlar, “caiz” hükmünün onları haksızlık ve zulme teşvik anlamına geleceğini düşünmüşler, dolayısıyla da böyle bir mefsedeti önleme adına bu kapıyı kapatmışlardır. Hatta Şevkanî, nasları ve ulemanın ifadelerini genişleterek bu konuda fetva veren âlimleri, idarecilerin zulümlerine ortak olmakla itham etmiştir. (Şevkanî, İrşâdü’s-sâil, s. 94-95) Cevaz hükmünü savunanlar ise bu tür durumların çok nadir gerçekleşeceğini ileri sürmüş ve daha ziyade malî cezaların caydırıcılık yönüne ağırlık vermişlerdir.

Bütün bunların yanı sıra, malî cezalara (garame) ve onların bir çeşidi olan müsadereye karşı çıkanlar, bunları, İslam ceza hukukunun eşitlik, şahsilik, suç-ceza dengesi gibi bir kısım temel ilkelerine aykırı görür. Mesela müsaderenin zengin ile fakir üzerindeki tesirinin çok farklı olması, cezalarda eşitlik ilkesiyle uyuşmaz. Aynı şekilde bir kişinin müsadere sebebiyle malvarlığının elinden alınması veya eksilmesiyle, çocukları ve ailesi de ciddi sıkıntıya maruz kalacağı için bu, cezalarda şahsilik ilkesine aykırıdır. İşlenen suçlara denk malî cezaların belirlenmesi noktasındaki zorluk da, müsaderenin adalet ve hakkaniyete aykırı olacağı kanaatini oluşturur.

b) Kamu Görevlilerine Ait Malların Müsaderesi
Son dönem yazılan eserlerde müsaderenin cevazıyla ilgili sıklıkla Hanefilerden Tartûsî’nin görüşüne yer verilir. Fakat o da Hz. Ömer’in uygulamalarından hareketle müsadereyi sadece beytü’l-mâl çalışanlarının (veya kamusal vazifelerde görev yapanların) mallarıyla sınırlı görür ve sultanın mal sahipleriyle ilgili müsadere hükmü vermesinin caiz olmayacağını belirtir. Yani ona göre devlette görev yapan amir veya memurların, rüşvet, iltimas, irtikap, yolsuzluk, zimmet, güveni kötüye kullanma gibi yollarla haksız kazanç elde ettikleri anlaşıldığında, hâkim onların mallarının bir kısmına el koyabilir.

Esasında devlet adamlarının malvarlıklarına yönelik müsaderenin, genel itibarıyla fakihler tarafından daha müsamahalı karşılandığını belirtmek gerekir. Fakat konu etrafında dile getirilen hükümler dikkatle incelenecek olursa, esasında burada söz konusu edilen müsaderenin malî bir cezalandırmadan ziyade, elde edilen haksız kazançların tekrar kamuya iade edilmesi çabasından ibaret olduğu görülecektir. Onlara göre, bulunduğu makamın imkân ve avantajlarını kullanarak hediye, rüşvet ve yolsuzluk vasıtasıyla haksız kazanç elde edenlerin mal varlıklarına el konulması, gerçek anlamıyla bir müsadere değil, bilakis “hakkın yerine iadesi”dir.

Müsaderenin cevazına delil getirilen İbnü’l-Utbiyye hadisi de bununla ilgilidir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (s.a.s), İbnü’l-Utbiyye’yi zekat memuru olarak bir yere gönderir. O da işini bitirip geri geldiğinde Resûlüllah’a hitaben, “Şunlar sizindir, şunlar da bana hediye edildi.” der. Bunun üzerine Allah Resûlü, hutbede şunları söyler: “Ben sizden birini Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim. Sonra o kişi gelir, ‘Şu size aittir, bu da bana hediye edilendir.’ der. Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da hediyesi ayağına gelseydi ya!” (Buhârî, Eymân 3)

Devam edecek…

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 25.2.2020 [TR724]

Külliye’de şefim! [M.Nedim Hazar]

Eğer reklam işine ucundan kıyısından bulaştıysanız Fransız Reklamcı Jacques Seguela’nın “Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin, o beni genelevde piyanist zannediyor” isimli enfes kitabını mutlaka okumuşsunuzdur. Okumadıysanız da okuyun hemen.

Konumuz reklam değil.

Reklam da bilindik anlamda reklam değil.

Ülke tek adam rejimine geçtikten sonra, balinan diş kovuğundan beslenen kitle giderek büyüdü.

Sırtını bir partiye dayayanların devri geçti bile çoktan.

Artık doğrudan Saray’a dayanmak iş görüyor.

Biz saray diyoruz ama sektördeki ismi Külliye!

Öyle ya..

Cümle kurarken araya serpiştireceğiniz “Geçen gün Külliye’deydim” yahut “Külliye’nin suları bu aralar ılık akıyor” filan derseniz muhataplarınız size karşı hemen destur çeker…

Malum her işle bizzat ilgilenen bir Reis’imiz var.

CHP’liler bunu anlamak için taa Londra’lara kadar gidip 17-25 Aralık Tape’lerinin gerçekliğine dair rapor almışlar ama bilenler çok iyi biliyor ki Reis akçalı işlerle bizzat ilgilenir.

“On milyonu sakın alma kucağımıza gelecekler” cümlesinin kimden çıkacağını çok iye bilen bir çevresi var AKP’nin.

Meselemiz CHP’nin 17/25’i yolsuzluk olarak görüp, ondan dolayı tutuklu olan polisleri görmezden gelmesi, iki yüzlülüğü değil elbette. Onu da yazan çıkar illa ki.

Reis’in kucaklı, bacaklı milyon dolarlık telefon fırçaları da değil.

Muhatabına yaklaşıp kısık sesle sihirli kelimeyi söyleyen kitleden bir örnek vereceğim.

Nedir o sihirli kelime tekrar edelim: Külliye…

Antalya’da çok sayıda kişiyi, “Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde istihbarat şefiyim”, diyerek dolandıran açıkgöz nasıl olduysa birinin ayağına bastı ki sonunda yakayı ele verdi.

 Kurbanlarından toplam 600 bin TL dolandırdığı söylenen açıkgözün yöntemini şu an ülkede binlerce dolandırıcının uyguladığı da bilinmekte.

Kendisine kartvizit bile bastırdığı iddia edilen ve üzerinde ‘Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde istihbarat şefi Mustafa D.’ Yazan kişinin yüksek mevkilerdeki kamu görevlileriyle bağlantısı olduğunu söyleyerek onlarca kişiyi çarptı.

Asıl ismi Birol D. Olan açıkgöz fırsatçı Antalya sakinlerini, kamu görevlileriyle bağlantılı olduğu yalanıyla ikna edip, her türlü kamu arazisi tapusunu şahıs adına çıkartma, milli emlak ve mahkemelerde devam eden işleri olumlu sonuçlandırma gibi işlemleri yapabileceğini söyleyip, dolandırdığı tespit edilmiş.

Vatandaşlara kendisini, ‘istihbarat başkanı ve görevlisiyim’, ‘Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde istihbarat şefi ve Akdeniz bölge sorumlusuyum’, ‘TBMM Başkanı eniştem’, ‘ Cumhuriyet Başsavcısı’nın da kardeşiyim’ söylemleriyle kandıran Birol D’nin, çok sayıda kişiden yaklaşık 600 bin lira aldığı öğrenildi.

Birol D’nin evinde yapılan aramada 590 bin lira mevduatının bulunduğu bankaya ait cüzdan ele geçirildi. Jandarmada işlemleri tamamlanan Birol D., sevk edildiği adliyede çıkarıldığı sulh ceza hakimliğince tutuklandı.

Mahkeme heyeti sonunda ne karar verir ya da usta dolandırıcı Birol hakimlere yaklaşıp “Külliye” tılsımlı kelimesini söyler mi bilemiyorum ama bu ülkede her şey olabiliyor sevgili okur.

Çok yakında Birol’u yeteneklerinden dolayı gerçekten Külliye’de işe alırlarsa kimse şaşırmasın…

[M.Nedim Hazar] 25.2.2020 [TR724]

Bu iktidar şehitler tepesini boş bırakmaz… [Erhan Başyurt]

Türkiye tarihinin en büyük dış politika fiyaskosu, iktidarın Suriye politikasıdır.

İktidar neo-Osmanlıcı ham hayaller peşinde, halifelik düşleri içinde, ülkeyi bataklıktan bataklığa sürüklüyor.

Suriye’de içine saplandığı çıkmaz ve hatada ısrar, her gün yeni acı haberlerin, şehit haberlerinin gelmesine neden oluyor.

Şimdi Suriye’ye, Libya’da bataklığa atlayan iktidarın sebep olduğu yeni şehitler ekleniyor.

***

İktidar, adeta güç sarhoşluğu içinde hatadan mutlu, şen şakrak…

Cumhurbaşkanı Erdoğan son olarak İzmir’de konuşurken, bakın Libya’da verilen şehitleri halka nasıl anlatıyor:

“Lejyoner Hafter’e karşı yönetici kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu‘ndan ekiplerimizle beraber oradayız.

Mücadeleyi orada sürdürüyorlar.

Tabi BİRKAÇ TANE şehidimiz var.

Bir kaç tane şehidimizin karşılığında yüze yakın orada lejyonerlerden etkisiz hale getirdik.

ŞEHİTLER TEPESİ hiçbir zaman boş kalmayacak…

Türkiye’nin Suriye ve Libya politikaları ne bir maceradır ne de keyfe kederdir.

Bunun için ülke ve millet olarak yeni bir istiklal (bağımsızlık) mücadelesi verdiğimizi söylüyoruz…’’

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Erdoğan bu sözleri söylediğinde dinleyenler alkışlıyor.

Akıl tutulması bu olsa gerek…

Ne demek “Şehitler tepesi boş kalmayacak?”

Apaçık, “sürekli şehitler vermeye devam edeceğiz” diyor.

“Vatan evlatlarını Suriye’de, Libya’da yok yere, boş amaçlarla feda edeceğiz” diyor.

Askerlerin canını ‘bir kaç tane’ diyerek hiçe saydığını ortaya koyuyor.

Ama millet yine de alkışlıyor. Allah aşkına neyi alkışladığınızın farkında mısınız?

Utanmasalar onlar da, “Hel min mezid?” yani “daha fazlası” yok mu diyecekler.

Gladyatörlerin birbirlerini öldürmesini, arenalarda “öldür, öldür…” sloganlarıyla seyredip teşvik eden ve bundan zevk alan Roma halkı gibi…

Yazıklar olsun! Biz bu hale nasıl geldik?

***

Ne zamandan bu yana, vatan evlatlarının canı rakamlarla ölçülüyor?

Bir şehide karşı 10 can alınınca, acılı aileler teselli bulmuş, halk da onurunu mu kurtarmış oluyor?

Kan davası mı bu? Her askere karşılık bin kişi öldürseniz ne olur?

Mesele insan hayatını kurtarmak mı, daha fazla insan hayatını yok etmek mi?

Ne işiniz var Suriye’de ne işiniz var Libya’da?

‘’Ne macera ne keyfe keder?’’ diyorsunuz… “İstiklal harbi veriyoruz?” diyorsunuz…

Vatan toprağında değil, başka ülkelerin toprağında neyin ‘bağımsızlık harbi’ bu?

Libya’yı kimin yönettiği neden Türkiye için ‘bağımsızlık, kurtuluş savaşı’ olsun?

Nedir derdiniz, kime bu öfke, vatan evlatlarının hayatını bu kadar değersiz kılan nedir sizin için?

***

“Bir dokun bin ah işit” derler… Erdoğan’ın o talihsiz konuşması, tam da böyle…

Diyor ki, “Suriye Mili Ordusu’ndan ekiplerimizle Libya’dayız…”

Türkiye, Suriye İdlib’te Rusya destekli Esed’in saldırılarıyla son bir ayda 16 şehit verdi.

Rusya, hava sahasını Türkiye’ye kapattığı için, İdlib’te binlerce askerimiz açık hedef konumundalar.

Türkiye’nin, 13 askeri gözlem noktasındaki askerlerimiz, Esed’in son dönem aldığı bölgede yani ‘kuşatılmış’ olarak kalıyor.

Suriye’de askerlerimiz şehit düşüyor, Suriye Milli Ordusu da kendi topraklarını korumak yerine, Türkiye için Libya’da mı savaşıyor?

“Biz sizin için Suriye’de, siz de bizim için Libya’da şehit olun” anlaşması mı imzalandı.

Bu nasıl rezalet?

İşin aslı şu…

Suriye Milli Ordusu diye bir ordu yok… Suriye’de Esed’e karşı çatışan yerli ve yabancı milisler var. Bir kısmını Türkiye eğitti, özellikle SADAT… Bir kısmı, İŞID ve El Kaide ile bağlantılı…

Türkiye, bu milisleri İdlib’de bir araya getirip, eğitip, donatıp kendince Esed’e karşı “vekalet savaşı” veriyordu.

Türkiye, bu milis gruplardan bin kadar savaşçıyı, vatandaşlık vaadi ve maaş bağlayarak Libya’ya götürdü… Bu kez Libya’da Türkiye adına ‘vekalet savaşı’ yürütsünler diye…

“Lejyoner Hafter’e karşı…” diyor Erdoğan konuşmasında, Türkiye de işte Libya’da kendi ‘lejyonerleri’ni yani “paralı askerlerini” kullanıyor.

Sonuç Suriye’de de Libya’da da bataklık… Fiyasko…

***

Libya’da şehit düşen “BİRKAÇ TANE” şehidimizin kimler olduğu, sayısının kaç olduğu, ne zaman ve nerede şehit düştükleri halen meçhul.

İktidar açıklama gereği duymuyor. Onun sorumluluk alanı “şehitler tepesini boş bırakmamak”…

Kamuoyuna, Libya’da şehit düşen bir yarbay ve bir binbaşının ismi düştü.

Erdoğan’ın konuşmasından dört gün önce gizlice, şehit töreni bile yapılmadan defnedilmişler.

Şehit yarbay 15 Temmuz’da ihraç edilmiş, sonrasında ‘ihtiyaç var’ denilerek geri çağrılmış, sonra da Libya’ya gönderilmiş, vatan için canını feda etmesine karşın kendisinden şehitlik töreni bile esirgenmiş…

Peki, başka kimler var? Kaç şehit bilgisi daha gizlendi halktan? ‘Bir kaç tane’ kaç ediyor, iktidar için?

***

Kamuoyunda “yeni bir darbe olabilir” iddiası nedeniyle çok tartışılan Rand Corporation Raporu’nda 3 önemli tespit vardı.



TSK’nın savaş kabiliyeti büyük çaplı tasfiyelerle zaafa uğratıldı.
İktidar, Suriye, Libya, Katar, Sudan gibi girişimlerle askeri dışarısı ile meşgul ediyor.
Türkiye ile Rusya’nın farklı güvenlik çıkarları nedeniyle çatışmaları kaçınılmaz.


Rapor, Suriye başta üst düzey komutanların siyasi davranmalarının, orta kademe subaylarda rahatsızlığa neden olduğunu ileri sürüyordu.

Şimdi emekli askerler, art arda açıklama yapıyorlar.

“Suriye’de hava desteği olmadan, askeri oraya göndermek cinayettir… Bu askeri değil, siyasi bir karar…” diye.

Askerin siyasi kararlara uyması ana unsurdur. Ancak, siyasi karar askeri gerekleri taşımıyorsa, bir komutanın askerini ölüme sürüklemesi kabul edilebilir mi?

Madem askeri ateşe atıyor bu kararlar, o komutanların en azından istifa etmesi beklenmez mi?

Askerini, bile bile ölüme gönderen komutan ile hatalı siyasi karar veren iktidarın sorumluluk farkı olduğunu düşünmüyorum…

***

İktidarın dış politikası rüzgar gülü gibi yön değiştirirken, güvenlik stratejileri de belirsizlik sarmalında dönüp duruyor.

ABD, AB ve NATO ile yakın zamana kadar restleşen, 1 buçuk milyar dolar ödediği halde F-35 son nesil savaş uçaklarını teslim alamayan, “yerine Rusya’nın SU-35’ini alırız” diye efelenen, tüm tepki ve uyarılara rağmen 2 buçuk milyar dolar Rusya’ya verip S-400 füze sistemi alan iktidar, şimdi ne mi yapıyor?

Rusya savaş uçaklarının İdlib’de Türk askerini bombalaması üzerine, NATO’nun devreye girmesini, ABD’nin PATRIOT füzeleri yerleştirmesini istiyor.

İktidarın gizli ortağı Perinçek, İran’da basın toplantısı düzenleyip, “30 bin NATO’cu askeri tasfiye ettik” diye zafer naraları atarken, aklınız neredeydi?

ABD’nin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesini sağlayan ve buraları Rusya destekli Esed’e teslim eden, NATO hedeflerine saldıracağını ilan Türkiye sıkışınca bu kez ‘kadim müttefikleri’ni hatırladı.

Tüm bunlar 6 ay içinde yaşandı… Bir iktidar bu kadar tutarsız ve savrulgan nasıl olabilir?

Bu şekilde rüzgara göre yön değiştirip duran bir iktidar, ülkesi ve bölgesi için güvenlik ve istikrar üretemez. Olsa olsa daha fazla kaos üretir.

***

İktidar bu kafayla, maalesef sözünü eri çıkıp, olsa olsa “şehitler tepesini boş bırakmaz…”

Halk anlamadan alkışlamaya devam ettiği mühletçe, her gün yeni şahit haberleri almak ve ülkeyi daha fazla bataklığa saplamak dışında maalesef başka da bir şey beklemeyin, bu iktidardan…

[Erhan Başyurt] 25.2.2020 [TR724]

Tapeler gerçekmiş! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye yeni bir gerçeklik yaşıyor. Bu gerçeklikte daha önce doğru bildiği şeyler yanlış, yanlış bildikleri doğru olarak konumlandırıldı. Anayasadan kopuşla beraber bir tür “el yordamı ile” yürütülen devlete dönüştü. Başarısız oldukça hoyratlaşan bir devlet bu! Giderek arsızlaşan, gittikçe fütursuzlaşan, değerleriyle, idealleriyle, anlatısıyla buram-buram sahte kokan bir devlet! Bu devlet inşa etti gerçekliğinizi. Artık siz orada varsınız. O gerçeklikte varlığınızı sürdürmeye mecbur bırakıldınız. Bu yeni gerçekliğinizin inşa ediliş tarihi, 17 Aralık’tır. Bu ceberut devlet 29 Ekim’de kurulan devleti, 17 Aralık’taki ucubeyle kaş göz arasında değiştiriverdi. Bir illüzyonistin yaptığı numara gibi, bizi, sizi, onları, herkesi, bir tür sanal gerçekliğe inandırdı. İnşa etti onu. CHP, bu gerçeklik inşa edilirken hep başını öteki tarafa çevirdi. Hatta bazen “cambaza bak!” diyerek devleti çökerten çeteye çanak tuttu, ona çalıştı.

Bu devletin mimarlarına sesleniyorum! İnşa ettiğiniz gerçeklikten mutluysanız eğer siz, bir şey söyleyemem. Hani kanserli çocukların annesine pasaport vermeyip onların yurtdışındaki tedavilerine engel olmak normalinizse, veya yazdığı herhangi bir gazete makalesi yüzünden birinin terörist diye damgalanıp hapse tıkılması olağansa, işkence halelerinizde makatına cisim sokulup bağırsakları patlatılabiliyorsa insanların, sizin düzelmeniz artık imkansızdır. Çünkü yarattığınız Frankenstein canavarının yaptığı budur. Bu devlete ve onun bu berbat gerçekliğinde yaşayan insanlara soruyorum! Mutlu musunuz bu inşa ettiğiniz rezil gerçeklikte! Memnun musunuz olan bitenlerden, ses verin! Hayat öyle devam ediyor mu işte diyorsunuz yoksa? Karnınız tok, eyniniz pek mi? Önemli olan da bu mu diyorsunuz? Libya’da generalinden erine birkaç şehit var, e ne olmuş modunda mısınız dünden beri? Üzerimize afiyet, sırtımız sağlam mı diyorsunuz yoksa? Size dokunmayan yılanların ömrüne mi duacısınız? Açım deyip kendini yakan veya ölmenin başka yollarını bulan insanların istisna olduğu fikriniz perçinlendi mi, bugün gittiğiniz alışveriş merkezinin dolu olduğunu görünce yoksa? “Üzerine bir de cumaya gittik mi, oh, rahatız işte!” olayı mıdır bu? Bu dünyanızı da öbür dünyanızı da kurtardınız öyle mi?

Berbat kokular

Berbat kokular geliyor inşa ettiğiniz gerçeklikten. O gerçeklikte yaşamaktansa, insanlar ölmeyi tercih eder oldu. Tercih etmeyenlere verdiğiniz opsiyon şehitlik mi? İyi de sadece fakirlerin fukaraların oğulları can veriyor! Evet, ölüyorlar, ölüyorlar, ölüyorlar dedim! Onları sizin gerçekliğiniz öldürdü, öldürüyor, öldürecek. O kokan onların cesetleri değil ama. O berbat koku sizin çürüyen ahlakınız, sahte dininiz, sanal huzurunuz, yapay sarayınız, çapsız ve bencil liderleriniz, havuza bağladığınız medya ve basınızdan geliyor. Bunlardan daha da berbat olanı, rejime eklemlenen “sosyal demokrat” ana muhalefetti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Gerçekliğiniz var ya hani sizin inşa ettiğiniz, hah, onu diyorum, bildiniz mi? O bizim Moğol istilasından beri, Ermeni soykırımından beri, Sevr’den beri toplum olarak başımıza gelen en kötü şey. O sizin inşa ettiğiniz gerçeklik, tıpkı inşa ettiğiniz binalar gibi tek sarsıntıda yerle yeksan olur da, o sarsıntı insanlar sizin altınızda ezilmekten bıktıktan sonra olur, bekleyin! Yok ettiğiniz hukuk, yeni sahiplerinin emrine girdiğinde sizi ısıracak. Ama aslında bunu siz de bal gibi biliyorsunuz! İnşa ettiğiniz gerçekliğin tadına siz de bakacaksınız. Asıl mesele de bu işte. Yani sizin bunu düşünememeniz. Çünkü kendi kötülüklerinizle yüzleşeceksiniz, başkaları sizden daha büyük kötülük yapmaya başladığında size. Ve o an anlayacaksınız, geç olsa da, kazdığınız mezarın aslında tüm toplumla beraber sizi de alacak büyüklükte olduğunu! Fakat bu son ve kesin adaleti CHP getirmeyecek. Doğrusu CHP devletin çökertilmesinde ve başıbozuk anayasasız bir düzenin inşasında hep rejimle ortaktı, ortak olmakyı hiç bırakmadı.

Yok ettiler elbirliği ile anayasayı, yok ettiler hep beraber hukuku – kör topal da olsa vardı yasa-adalet namına bir şeyler! Yok ettiler doğayı, yok ettiler kentlerin mimarisini, yok ettiler var olan iyi-kötü siyasal kültürü. Ve yerine inşa ettikleri boşlukla doldurdular kentleri, kasabaları, köyleri. Siz al-sat yapıp havanda su döverken paraları cukkaladınız ama insanların çocuklarına alacak ekmeği umurunuzda olmadı! Diğer yandan, CHP tüm bu olanlara “Cemaat’i yok ediyorlar, dur bi bekle!” yaklaşımıyla göz yumdu. Ötekileştirilen insanların çektikleri acılar, bu rejiminizin yakıtı, üçkâğıtçı düzeninizin kamuflajıydı. Sizin yaptıklarınızı eleştiren herkes terörist oldu. Veya sizin terörist dediklerinizle irtibatlı veya iltisaklı! CHP hiç sistemin çöreklendiği insanların haklarını savunmadı.

Her şeyin başladığı yer: 17 Aralık 2013

Şimdi. Sadede geleyim. Tüm bu kötülüklerin başlangıç nokrası 17 Aralık 2013’tü.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, yer yerinden oynayacak diyerekten, 17 Aralık sürecide gündemde olan ses kayıtlarının (tapeler) otantik ve gerçek olduğunu açıkladı. Neymiş, tapeler montaj değilmiş! Ama ne yapmışlar? Türkiye toplumuna sanal gerçeklik inşa etmişler. “Paralel devlet” bu “montajları” yaptı demişler. Kim bunu diyor? Kılıçdaroğlu’nun avukatı! Bir de diyor ki “ülkeyi peşkeş çektiniz”! Kime diyor? Erdoğan’a!

Şimdi ne oldu da ittifak içinde böyle bir çatlak oluştu? Hani “paralel devlet yapılanması” sonunda “FETÖ’ye” dönüşmüştü? Paradigma bu değil miydi? Reis böyle reisleşmedi mi? Yenikapı’da onun etekleri altında, onun yarattığı sisteme biat etmemiş miydiniz? “Paralel devletten” başlayıp “FETÖ” kurgulamasıyla kapatılan diskurda 17 Aralık başlangıç değil miydi? O tapeler gerçektiyseler madem, neden 17 Aralık soruşturmalarını yapan polisler içeride? Neden o soruşturmaları yürüten savcıları cadı avına uğrattınız? Hâkimleri hapse tıktınız?

Yok öyle “tapeler gerçekmiş!” deyip sonra yine bildiğini okumak! Yolsuzluk dosyalarına “evet be, gerçekmiş bunlar!” deyip, o dosyalara zemin teşkil eden polis ve savcılık araştırmalarına “FETÖ yapmış bunları!” demek. Hani 17 Aralık soruşturmalarının “sivil darbe girişimi” olduğunu iddia edenlerin ipiyle kuyuya iniyordunuz? Hani “devlete sızan” bir takım “Cemaatçi” tiplerdi o polisler, savcılar, yargıçlar? Hani eşlerine kadar, çocuklarına kadar, anne-babalarına kadar takibata uğrattığınız, edilmedik haksızlık bırakmadığınız on insanlar “teröristti”? Ne oldu? Bu “tapeler sahte değilmiş”, “meğerse gerçekmiş” çarkınızdan dolayı şimdi size de “FETÖ’cü” dediklerinde, ne diyeceksiniz? Sözcü gazetesi gibi, “aslında biz FETÖ’cü değiliz, esasında biz ilk FETÖ’yle mücadele edenleriz” türü zavallı, acınası bir savunma mı yapacaksınız? Ya “onları oraya tıkan irade sizin de oraya tıkılmanıza kadar verirse, yine kuyruklarınızı bacaklarınızın arasına sıkıştırıp sıvışacak mısınız? Bu mu taktik? Yoksa “bak biz FETÖ’cü değiliz, ama bu Erdoğan FETÖ’nün siyasi ayağı” türü bir operasyona hazırlık mı bu? Nedir? Hangisi? Yoksa hiçbiri değil de, bildiğimiz “aslan sosyal demokratlar” türü bir çıkış mı, hiçbir bütünlüğü olmayan!

Amerika’yı yeniden keşfediyosunuz!

CHP, bu 17 Aralık sonrası üretilen gerçekliğin mimarı olmasa da, diyelim ki bir tür ustabaşı. CHP eğer dik durabilmiş olsaydı, bu kıyamet kadar yolsuzluğa karşın çürük elma bir siyasetçi sınıfı aradan sıvışabilir miydi hiç, kırdıkları tonla cevizden sonra? Yahu, adamlar İran’ın parasını uluslararası müeyyidelere rağmen akladılar, aradan komisyon hortumladılar, Zarrab’ın önüne yattılar, adam da açıkça “orospunun bahşişini önceden vereceksin!” diyerek açıktan meydan okudu soruşturmalara ya! Bunu CHP sineye çekmedi mi? TÜBİTAK’tan abrakadabra yöntemlerle sahte rapor alıp “tapeler sahteymiş” dediklerinde, CHP sessizce bu durumu kabullenmedi mi? Meclis’te Kılıçdaroğlu tapelerin deşifre edilmiş metinlerini kayıtlara geçirmek için okurken, sonradan “paralel devlet” ve “FETÖ” aşkına bundan vazgeçmedi mi?

Şimdi Amerika’yı yeniden keşfediyorsunuz! Hey gidinin aslan sosyal demokratları sizi! Ne sosyalsiniz, ne demokrat. Bildiğin İttihatçı DNA’sına sahip Kemalist nasyonalistlersiniz. Sizi Erdoğan’dan ayıran ne var? Biriniz dinci, diğeriniz laikçi. Ülkenin son 100 yıllık birikimini 10 yıldan kısa sürede bozuk para gibi harcadınız! Yok öyle şimdi “tapeler gerçekmiş!” repliği ile “demokrasinin umudu CHP” rolüne soyunmak. Önce bir özeleştiri yapın bakalım! İnşa ettiğiniz bu berbat devlette rolünüz neydi, ondan başlayın! 600,000 takibat mağduru fişlenmiş yurttaşın, dünyada en çok gazeteci hapseden ülkenin, işinden edilen 170,000 akademisyenin, içerideki Selahattin Demirtaş ve diğer Kürt milletvekillerinin hesabını bir verin! Bunu yapabilmek kolay değil mi diyorsunuz? Zorsa içinizdeki ulusalcı derin yapıları ayıklayın! Ergenekon’un avukatlığıyla 17 Aralık’ın retoriği arasında bir yerlerde kaybolan solculuğunuzu sonra aramaya devam edersiniz!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.2.2020 [TR724]