Babasız çocuklar uzayı [Mahir Demir]

“Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik.”
(Babama Mektup, Oğuz Atay)



Ad Astra, bir yönüyle cesur bile sayılabilir. Yeni bir şey söylediğinden değil. Art arda önümüze gelen star odaklı uzay filmlerinin (Yerçekimi, Marslı, Interstellar, First Man…) bir benzerini, hemen hemen hiçbir görsel/tematik yenilik getirmeden tekrar etmek cesaret işi doğrusu. Belki de bu sebepten, aynı zamanda yapımcı da olduğu filmde bütün yük başroldeki Brad Pitt’in omuzlarında.

Ad Astra, kendini blockbuster sınıfındaki Armageddon vb. uzay filmlerinden uzak tutmaya çalışıyor. Bunun için felsefi bir derinlik gerektiğinin de farkında. Ne var ki varoluşun ve bilimkurgunun geniş külliyatına sığınma şansı varken elindeki tek sermayeyi -Brad Pitt- melankoliye harcamayı tercih ediyor. Bu yönüyle First Man’in ardılı sayılabilir.

James Gray’in yönettiği Ad Astra’da olaylar, uzay turizminin somutlaştığı yakın bir gelecekte geçiyor. İnsanlar, Richard Branson’ın sahibi olduğu Virgin Airlines’ın roketine binip Subway’in Ay şubesinde sandviç yiyebiliyor. Interstellar’da uzayda koloni kuran Amerikalıların beysbol oynaması gibi. Büyük rahatlık. Kim olduğunu bilmediğimiz birtakım kötü adamlar ise dünyada yaptıkları gibi Ay’da da korsanlığa devam ediyor.

Öykünün merkezindeki Roy McBride (Brad Pitt), babasız büyüyen bir astronot. Babası yanındayken bile babasızlığı hissetmiş. 29 yıl önce Neptün’e doğru çıktığı uzay görevinden dönmeyen Cliff McBride’ın (Tommy Lee Jones) yaşadığına dair alâmetler belirince onunla iletişime geçmesi için oğlu Roy görevlendirilir.

Film, bütün enerjisini baba-oğul meselesine sarf ediyor. Bununla bağlantılı olarak anlatının iskeletinde mitolojik referanslar var. Lafını ağzında geveleyip bir şey söylemediği halde, seyirciyi içine çeken opera (uzay operası) etkisi bu yüzden. Mitolojik referansta biraz durmak gerek. Malum, Güneş’e en uzak gezegen Neptün, adını Roma mitolojisindeki deniz ve deprem tanrısından alır. Kronos’un oğlu, Hades ile birlikte Zeus’un kardeşi. Yunan mitolojisindeki karşılığı Poseidon. Cliff McBride, uzayda başka bir yaşamın varlığını araştırmak için Neptün’e gönderilmiştir. Oradaki uzay üssünden yayılan kozmik enerji akımı yıllar sonra oğul Roy’un çalıştığı uzay üssünü yıkacaktır –Amerika’dan bakınca filmin açılışında, iki kulenin üzerinde yükselen, bir ucu uzaya yakın dev üssün yıkılışı 11 Eylül efekti olarak tasarlanmış denebilir. Mitolojideki Neptün’den hareketle, baba-oğul ilişkisinde Tanrı-oğul göndermesi hissediliyor. Babasının öldüğünü düşünen (Tanrı’nın varlığını unutmuş/reddetmiş oğul) Roy, onun hayatta olma ihtimali ortaya çıkınca inanmak ister. Babasını bulmak (Tanrı’ya ulaşmak) için yaptığı uzun ve zorlu yolculuğun sonu beklediği gibi olmaz. Aralarındaki konuşmada ona olan inancı gidip gelecektir. Nihayetinde –mitolojide olduğu gibi– babası (Tanrı) onu yalnız bırakacak ve bir başına dünyaya gönderecektir.

ODESSA’DAN KARANLIĞIN YÜREĞİ’NE

Ad Astra, 40. yıldönümü anısına son kez kurgulanmış haliyle geçen ay yeniden gösterime giren Apocalypse Now’a benzerliğiyle de dikkat çekiyor. Mesleğinin yan etkilerinden dolayı sevdiği kadının terk ettiği bir adam, kimsenin bilmediği bir yerde –bir efsane gibi- yaşayan ve delirdiği düşünülen, dolayısıyla da tehlikeli birine dönüşen, kendilerinden birini bulmak için görevlendirilir. Yoldaki her durakta bir çatışma, kayıp ve dönüşüm yaşanır –Coppola’nın filmindeki kaplan saldırısının benzeri bu kez bir maymundan gelir; uzay çalışmalarında kobay olarak kullanılan hayvanların intikamı. Apocalypse Now’un Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanına dayandığı, anlatısını ise Homeros’un Odesa’sı üzerinden şekillendirdiği düşünülünce mitolojik etki tamamlanıyor. Öyle ki Ad Astra’da babasını arayan Roy, Odesa’nın Telemak’ından başkası değildir.

Senaryoyu da yazan James Gray, baba-oğul motifinin üzerine giderken daha esaslı bir meseleyi gözden kaçırıyor. Belki de tüm çabasına rağmen öyküye yedirmeyi başaramıyor: Uzay/bilimkurgu filmlerine sınıf atlattıran varoluş sancısı. Aksi halde bilimkurgu, çok eskiden –Kubrick’in Space Odyssey’sinden önce– olduğu gibi eğlencelik bir oyun hamuru formuna indirgenebilir. Apocalypse Now iskeletinden devam edersek, Coppola’nın filmi sadece savaş karşıtlığı ve savaşın açtığı yaralar üzerine bir film değildi. Hikâyenin ağırlık noktasında James G. Frazer’ın Altın Dal kitabı yatmakta. Darwin ile Freud’un çalışmaları kadar metodolojik ve bilimsel olmadığı için –belki de resimli bir derleme gibi görüldüğünden– uzun süre çocuk kitabı olarak değerlendirilse de Altın Dal, antropolojinin ilk atası konumunda. Dinin ve Folklorün Kökleri alt başlıklı kitap, sadece Albay Kurtz’ü (Marlon Brando) ve etrafında oluşturduğu kültü anlamayı sağlamaz, aynı zamanda bu durumu varoluşsal bir zemine oturtur. Bu zemin, Yüzbaşı Willard’ın (Martin Sheen) dönüşümünü ve filmde ayrıksı bir parça gibi duran Fransız kolonisi bölümünü anlamayı da kolaylaştırır.

Ad Astra’nın baba-oğul meselesine melankolik yaklaşımı bizi First Man’e götürüyor. Damien Chazelle’in filminde, ölen kızının yasını tutan bir astronotu (Neil Armstrong rolünde Ryan Gosling) izlemiştik. Ay’a ilk ayak basma hikâyesini yas sürecinin parçası olarak ele almıştı Chazelle. Ve bu süreç, küçük kızın bilekliğinin babası tarafından Ay’daki bir kratere bırakılması ile sona ermişti. Ad Astra’da, babasını uzayın derinliklerinde yitirdiği düşüncesiyle 29 yıl yaşayan bir astronotun yas sürecinin bitişini görüyoruz.

Bir başka açıdan, Ad Astra’nın Roy McBride’ı, Interstellar’ın Murph’ünü (Jessica Chastain) andırıyor. Henüz 10 yaşındayken babasını yıldızlar ötesi bir yolculuğa uğurlayan Murph, ona ancak 23 yıl sonra bir uzay kolonisinde kavuşacaktır –Roy da babasını son gördüğünde 16 yaşındadır. Ad Astra’da babasına ulaşması için Roy’a yardım eden Helen’ın (Ruth Negga) da babasız büyümüş olması tesadüf değil. Dolayısıyla Interstellar’da babanın gözünden izlediğimiz öykü bu kez evladın gözünden geliyor önümüze. Tabii yine babaların fedakârlığı vurgusu eşliğinde. Bir farkla: Bu kez baba deliliğin sınırlarında gezinmekte.

EVDEN UZAKTA BÜYÜYEN ERKEKLER

Cliff McBride’ın Neptün’deki durumu, Oğuz Atay’ın, babasının ölümünden iki yıl sonra kaleme aldığı mektupta söylediği gibi: “Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın.” Oğlu Roy ile diyaloğundan anlıyoruz ki Cliff, evinde yani dünyadayken de böyledir. Şimdi ise uzayı evi gibi görüyor. Evden uzakta büyüyen erkeklerden Cliff. Fakat öyle düşündüğümüz gibi varoluşsal bir sancı değil ondaki. Olsa olsa mesleki deformasyon. Hayatta işini/mesleğini öncelediği için ailesiyle sağlıklı bir ilişki kuramayan babalardan. Benzer bir süreci henüz yaşamakta olan Roy, belki de bu yüzden babasından şikâyetçi değil. O da çoğu erkek gibi, olmak istemediği, benzemekten korktuğu babasına dönüşmek üzeredir. Bir taraftan onu anlayarak, ona şefkatle yaklaşarak; diğer taraftan ondan uzakta büyümeye çalışarak. Ahlat Ağacı’nın baba-oğulu Sinan (Doğu Demirkol) ile İdris’i (Murat Cemcir) anımsayalım.

Biraz şefkatle yaklaşınca Ad Astra’nın kayda değer tek felsefi –derinlikli sayılabilecek– yanı, baba-oğul bahsinde uzayı bir metafor gibi konumlandırması. Başka bir deyişle, burada baba, uzay gibi. Sonsuz bir karanlık; öğretici, korkutucu, hayranlık uyandırıcı, bezdirici… Yenmek için savaştığın, keşfettikçe hayran olduğun, anlamadıkça nefret ettiğin uçsuz bucaksız boşluk. Ve kaçınılmaz bir şekilde içinde kaybolduğun; ışığıyla, karanlığıyla, tortusu ve tozuyla istemeden ona dönüştüğün bir karanlık. Belki bir kara delik.

[Mahir Demir] 25.9.2019 [Kronos.News]

‘Yakınlık farklılıkların ötesinde’ [Selahattin Sevi]

Bir temmuz akşamı Edirne’nin karşı kıyısında Meriç’le Arda nehirlerinin kesiştiği yerde Türk, Yunan ve Bulgar gençlerle birlikte canlı olarak dinlemiştim Eleftheria Arvanitaki’yi. Üç ülkeyi ayıran nehir bu sefer birleştirmişti.

O, nehir üzerindeki küçük adada kurulan sahnede suyun öte yakasından aşina şarkılar söylüyordu. “Biz onlara İzmir şarkıları diyoruz” sözleriyle tarif ettiği rembetikalar, geleneksel Yunan ezgileri ve modern denemelerden oluşan repertuvar Arvanitaki’nin iyileştirici sesiyle büyülemişti.

Geçtiğimiz hafta sanatçının Çeşme festivali programında yer aldığını öğrendiğimde orada olmayı çok istedim. Bu mümkün değildi elbette… Fakat birkaç soruluk bir “iyi niyet” mesajı göndersem kabul eder miydi?

Denemeden bilemezdim.

Arvanitaki ile aynı sahneyi paylaşacak olan İstanbullu müzisyen arkadaşım Stelyo Berber’in değerli katkısıyla bu mümkün oldu.

Pire’de doğan ama annesi ile babası Ege Adaları’ndan, Kuşadası’nın karşı kıyısından Samos ve Ikaria’dan olan Eleftheria Arvanitaki, Ege’nin müzik hayatında önemli bir yer tuttuğunu her fırsatta dile getiriyor.

25 yıl aradan sonra yeniden gerçekleşen Çeşme Festivali’nin dördüncü gününde sahne alan Arvanitaki, dinleyicilere sahne arkasından ve konser alanından canlı aldığım izlenimlere göre yine unutulmaz bir akşam yaşattı.

Arvanitaki’nin Ara Dinkjan’la yaptığı, bizim Ahmet Kaya ve Alpay’ın sesinden “Ağladıkça” adıyla bildiğimiz “Meno Ektos” ve Sezen Aksu tarafından yorumlanan “Gel Gel Sarışınım Gel” adıyla bildiğimiz “Dinata” en bilinen şarkıları. Fakat o özellikle Yunanistan ve Türkiye konserlerinde Türk çiftetellisi “Tsifteteli Tourkiko”yu söylemeden sahneden inmiyor. Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden dev sanatçı Cesária Évora ve Arto Tunçboyacıyan gibi önemli müzisyenlerle yaptığı çalışmalar ise dünya turnelerinin vazgeçilmez şarkıları.

Önceki yıllarda da İstanbul’da, İzmir’de konserler veren Arvanitaki, duygularını ve izlenimlerini, “Dilinizi anlamayan bir kitleye karşı şarkı söylemek her zaman oldukça zordur. Sadece müzikle ve sahnedeki varlığınla hareket edebiliyorsun. Türkiye’de verdiğim konserler bana büyük bir sevinç verdi, çünkü şarkılarımın dinleyicileri mükemmeldiler. Bunun dışında Türkiye’de Yunan müziği popüler ve ne zaman Türkiye’ye gittiysem büyük bir sıcaklık hissettim.” ifadeleriyle dile getiriyor.

‘İKİ HALK ARASINDA MÜZİKTE BİR AKRABALIK VAR’

Kuşkusuz Yunanca müziğin Türkiye’de çok sevilmesi ve popüler olmasında sanatçının sözleri farklı olsa da melodileri aynı olan şarkılarının payı büyük. Bunu, “Öncelikle bu şarkıların Türkiye’de sevilmesinden çok memnun oldum. Bunun dışında iki halk arasında müzikte bir akrabalık var. Benim şarkılarımda da olduğu gibi şarkılar diğer dile çevirilince bu akrabalık daha da destekleniyor. İstanbul’da gezerken çalınan Yunanca şarkıları dinleyince çok etkilenmiştim.” diyerek duygularını açıklıyor Arvanitaki.

‘SANAT BİRLEŞTİRİR, MÜZİK EVRENSELDİR’

Dünyaca ünlü Evora ve Tunçboyacıyan gibi sanatçılarla ortak çalışmalar yaptığı deneyimlerini ise, “Sanat birleştirir ve müziğin dili evrenseldir. Yunanistan’da bütün dünyadan müziklere oldukça aşinayız. Yurt dışından müzisyenlerle yaptığım bütün çalışmaları herkes sevinçle karşıladı. Biz müzik insanları olarak, ortak çalışmalara çok açığız ve yurt dışından müzisyenlerle yaptığım bütün çalışmalar çok olumlu bir tecrübeydi” sözleriyle ifade ediyor sanatçı.

Ege’nin iki yakasındaki halklar yakınlaşırken politik sorunlar da devam etmesiyle ilgili olarak ise çok net: İki ülke arasında siyasi gerilimler olmuştur ama yakınlık bu politik farklılıkların ötesindedir.

‘MÜLTECİ GEÇİŞİ İNSANİ BİR KRİZ’

Eleftheria Arvanitaki, “Son yıllarda iki ülke arasında mülteci geçişi var. Doğudan gelip kaderini Yunanistan ve Avrupa’da arayan insanlarla ilgili düşünceleriniz nelerdir? Çünkü kısa süre de olsa sizin ülkenizde kalmak durumundalar?” sorusuna şu yanıtı veriyor:

Öncelikle insani bir krizden bahsediyoruz. Türkiye ve Yunanistan çok mülteci kabul etti ve etmeye de devam ediyor. Yunanistan toplumunun çoğunluğu onların kendilerini geliştirebilecekleri yer bulmalarını istiyor. Ama mültecilerin büyük çoğunluğu toplumda kabul görmede ve topluma entegre olmada zorlanıyor.

[Selahattin Sevi] 25.9.2019 [Kronos.News]

Yasa dışı lobicilik davasında hakim jüri kararını bozdu [Sıtkı Özcan]

Beyaz Saray eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in ortağı Bijan Kian’ın yargılandığı davada hakim Anthony Trenga, jürinin verdiği suçluluk kararını bozdu.

Savcıların mahkemeye sunduğu delilleri yetersiz bulduğunu kaydeden Trenga, davayı düşürdü. 39 sayfalık karar metninde daha önce davada tanıklık yapacağı açıklanan Michael Flynn’in mahkeme salonuna getirilmemiş olması öne çıktı.

Savcılık makamının karara itiraz etmesi ve bu itirazın kabul edilmesi durumunda Bijan Kian tekrar yargılanacak.

[Sıtkı Özcan] 25.9.2019 [Kronos.News]

5 Temmuz raporu TBMM'de kayboldu: Nerede bu rapor?

TBMM Başkanlığı, 26. dönemde kurulan ve çalışmalarını tartışmalarla tamamlayan, Komisyon Başkanı Reşat Petek tarafından 12 Temmuz 2017 tarihinde eski Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a sunulan darbe raporuyla ilgili “Başkanlığımıza sunulan bir rapor bulunmamaktır” görüşünü bildirdi. CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, “15 Temmuz ile ilgili bazı gerçeklerin irdelenmesine saraydan uzanan bir el engel oldu” dedi.

CHP’li Özel’in önergesi üzerine TBMM Başkanvekili Süreyya Sadi Bilgiç, “15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporu tekemmül etmediğinden 26. Yasama Dönemi içinde bastırılarak dağıtılamamıştır. Komisyon tarafından tekemmül ettirilerek Başkanlığımıza sunulan bir rapor bulunmamaktadır” yanıtını verdi.

TBMM Başkanvekili Bilgiç’in Meclis Başkanlığı’na sunulmadığını ifade ettiği raporla ilgili TBMM’nin resmi internet sitesinde ise farklı bilgilerin duruyor olması akılları karıştırdı. TBMM’nin resmi internet sitesinde raporun dönemin Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a sunulmasıyla ilgili 12 Temmuz 2017 tarihli haber yer alıyor.

CHP Grup Başkanvekili Özel, devlette devamlılığın esas olduğunu belirterek, “Önceki TBMM Başkanı’nın bizzat elden teslim aldığı bir raporun Başkanlığa sunulmadığını söylemek çok şaşırtıcı. O raporun nerede olduğu konusunda doyurucu bir açıklama yapılmak zorundadır” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın komisyon çalışmalarının bitirilmesi talimatı verdiğine işaret eden Özel, “Aradan geçen 3 yıla karşın bu raporun yayınlanmamış olmasını, 15 Temmuz konusunda kamuoyundaki bir takım şüpheleri güçlendiren bir tutum olarak görüyoruz. Bu tutumu anlamak mümkün değil. Bu raporun yayımlanmaması, 15 Temmuz ile ilgili bazı gerçeklerin irdelenmesine saraydan uzanan bir elin engel olduğu yönündeki iddiaları da tescil etmiştir” diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 25.9.2019

Boydak'taki yolsuzlukta TMSF Başkanı Gülal'ın da imzası var [Gölge Bankacı]

Boydak Holding’te Ertunç Laçinel’in yerine kayyım (genel müdür) olarak tayin edilen Alpaslan Baki Ertekin’in arkadaşına ait Garanti Barter üzerinden şirketin içini nasıl boşalttığını anlatmıştım.

Ertekin’in eşine, kızına ve iki şoförüne aldığı lüks arabalardan, kayyımın Boydak ailesinin parası ile nasıl bir saltanat sürdüğünden bahsetmiştim.

Ertekin’in Amerika’da “Hudson Furniture” isimli paravan şirket kurduğu ve selefi Ertunç Laçinel’in izinden gittiği ortaya çıkmıştı.

Faal şirket varken yeni bir şirket niye kurulur? Üstelik aynı adreste,  telefon numaraları bile aynı...

TMSF BAŞKANI MUHİDDİN GÜLAL SESSİZ, ÇÜNKÜ…

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Muhiddin Gülal’a, “Size emanet edilmiş bu şirketlerde bu usûlsüzlüklere nasıl göz yumuyorsunuz?” sorusunu yöneltmiştim.

Ne Gülal ne de Ertekin şu ana kadar konuştu.

Duyduğuma göre ikisi de Boydak içinde köstebek avına çıkmış.

Bu iki isim Boydak ailesinin ileride açacağı tazminat davalarında başlarının çok ağrıyacağını bildikleri için her safhada karartma ve sansür uyguluyor.

Oysa kayyımlık müessesesi “yed-i emin” olarak bilinir.

Vazifeleri icabı kendilerine emanet edilen şirketler asıl sahiplerine iade edinceye kadar şirketlere ait ne varsa hepsini her şeyden sakınmaları gerekir.


TMSF Başkanı Muhiddin Gülal (ortada) ile Boydak'a kayyım genel müdür olarak tayin edilen Alpaslan Baki Ertekin (sağ başta) yolsuzluk iddiaları karşısında sessiz.

SLOVAKYA YOLSUZLUĞUNDA GÜLAL’IN DA İMZASI VAR

Bırakın sakınmayı Boydak’ta eski kayyım Ertunç Laçinel, Slovakya’da kurduğu şirket üzerinden 20 milyon euroyu (126 milyon TL) zimmetine geçirirken tam bir organize işler faaliyeti yürütüldü.

Bugün Kronos’un yayımladığı belgeler de gösteriyor ki Laçinel’in Slovakya’da kurduğu şirkete ödeme yapılması talimatının altında Gülal’ın da imzası var.

“Zimmet skandalı” ortaya çıktığında Gülal alelacele Laçinel’i görevden almıştı. Ancak Laçinel hakkında savcılığa herhangi bir suç duyurusunda bulunmamıştı.

Ortaya çıkan belgeler de gösteriyor ki Slovakya yolsuzluğunda TMSF Başkanı Gülal’ın da imzası var. Gülal da diğer kayyımlar da eski kayyım Laçinel’in suç ortağıdır.

İŞTE SLOVAKYA YOLSUZLUĞUNA İMZA ATANLAR:


ERTEKİN O BELGELERLE KİME ŞANTAJ YAPIYOR?

Kayyım Alpaslan Baki Ertekin bu belgelerden cesaret alarak “İlk taşı günahsız olan atsın.” diyormuş.

Şahsi Twitter hesabında, “Siz benim sustuğumu nereden bileceksiniz! (Başkanla  ilişkilerimiz iyi).” ifadelerini kullanan Ertekin’in “başkan” derken TMSF Başkanı Muhiddin Gülal’ı kast ettiğini söylemem lüzum var mı?

Gazeteci Ahmet Nesin, “AKP’nin içinden kaç ‘gizli tanık’ çıkacağını merak ediyorum.” demişti. Kimsenin tahmin edemediği kadar çok itirafçı, gizli tanık çıkacak.

AKP batarken o gizli tanıklardan çoğu da kayyımlar arasından çıkacak.

Şimdiden “Ben yanarsam hepiniz yanarsınız” iması ile birbirlerini tehdit ediyorlar.

Bakınız Boydak Holding’te dönen organize işler…

[Gölge Bankacı] 25.9.2019 [Samanyolu Haber]

“ALLAH BİZİ İNSAN EYLEYE” [Safvet Senih]

Kanada’dan bir gönül dostu, gönlünü ummanlar gibi cömertçe açtıkça açan bir büyük himmet eri, bir gün telefon açıp, “Sana bir dilekçem var; Efe Hazretlerinin ‘Allah bizi  İNSAN  eyleye…’ dediği İNSAN nasıl olunur, bunu bana izah eder misin?” dedi. Daha sonraki bir telefonda ise  “Kâmil mânâda ANA  nasıl olur, nasıl yetişir, bu hususta da bir cevap bekliyorum. Bu da ikinci dilekçemdir” dedi.

Bu dilekçelere cevap verecek derecede bir bilgiye sahip değilim. Ama bu hususta Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Çekirdekten Çınara”  kitabı üzerinde çalışırsam, belki bir parça cevap hazırlamış olurum, diye  düşündüm. Bazen özetle, bazen aynen, bazen bazı bölümleri ele alarak birşeyler aktarmaya çalışacağım: 

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Çekirdekten Çınara (Bir Başka Açıdan  Ailede Eğitim)  isimli kitabında, Giriş kısmında 1-Ahlak Anlayışımız, 2-Milletlerin Yıkılış Sebepleri, 3-Başka Milletleri Taklit, 4-Mükerrem Varlık, 5-Batıda Kilise Hâkimiyeti ve Ruhbanlık, 6-İslam’da Din-Devlet İlişkisi,  7-Ahlâkî Prensipler, 8-Planlı ve Prensipli Yaşama, 9-Yüksek Ahlâk, 10-Dünya Hayatının Ziynetleri, 11-Merhametli Olmak, 12-A’layı İlliyyîn-i İnsaniyet başlıkları altında başlıklara uygun bilgiler verip izahlarda bulunduktan sonra 1. Bölüm’de “Evlilik” üzerinde duruyor.

Birinci Bölüm

Evlilik

1-Aile Terbiyesi

M. Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şöyle diyor: “Ahlâkın  en önemli esası inanç ve akîdedir. (…) Gerçi iman bir ışık ve kuvvet kaynağı, imansızlık bir zaaf, bir boşluktur ama, hakiki iman; kendi  gücünü amelle ortaya koyar. İnanmamış bir insanın toplumuna faydalı olduğu görülmemiştir; faydalı olanlar da o kadar nadirdir ki, sayıları parmakla gösterilebilecek kadar azdır. (…)  Gerçek fazilet, imana ve muhasebe duygusuna dayalı fazilettir. (…)  Evet mümin, işte bunları düşünen ve hayatını ona göre tanzim eden insan demektir. Bu itibarla evvelâ, hem fertte hem de cemiyette akide ‘inanç’ çok sağlam olmalıdır ki, saptıran değişik hisler karşısında imanın gücüyle istikamet korunabilsin. Bazen inanıyor, bazen inanmıyor görünen fertlerin teşkil edecekleri AİLE’de de TOPLUM’da da hayır yoktur. Böyle bir cemiyette ve onların teşkil edeceği MİLLET’te de hayır yoktur. 
  “Öyle  insanlar vardır ki; Allah’a  sırf  bir hesaba binaen,  imanla küfrün arasında bir yerde ibadet eder. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana maruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.”  (Hacc Suresi, 22/11)  Dinî prensiplere karşı heptenci olmayıp, işi ucundan ucundan tutanların hâli budur…   

“Evlât ve mal dünyanın süsü, ziynetidir. (Kehf Suresi, 18/45) Değerlendirilebilirse, âhiretin de zâd (azık) ve zahiresidir. Allah (c.c.), insanların gönüllerini bunlarla sevince, sürura ulaştırır. Bunları göze ziynet, kalbe gıda yapar. İnsan bu ziynetleri gördükçe, pratikte dünya mutluluğunu, ümitlerinde de ötelerin saadetini duyabilir. Ne var ki, siz bu ziynetleri eğer bâkileştiremezseniz, mutlu olamazsınız, olsanız da buruk yaşarsınız… Evladınız, torununuz, dünyanız sizi rahatsız edebilir. Aksine fâni ve zâil olan bu şeyleri bâkileştirip Kâinatın Yaratıcısı adına bakıp gördüğünüz, O’nun yolunda ve O’nun istediği istikamette kullandığınız ve geliştirdiğiniz zaman, son zannedilen her noktanın bir başlangıç olduğunu göreceksiniz. Dünya hayatının sona erip kapanmasıyla biten bütün fâni ve zâil ziynet, depdebe, ihtişam öbür âlemin açılmasıyla en mükemmel şekle bürünerek orada da devam edecektir.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dördüncü Lem’a’da aile hayatının, dünya ve âhiret saadetine vesile oluşunu izah ederken diyor ki: “Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız dünyevî hayata mahsus bir hayatta  da hayat arkadaşıdır. (…)  Mâdem mümin olan kocası, iman sırrına binâen onun ile alâkası sadece dünya hayatına münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil; belki ebedî hayatta dahi hayat yoldaşı noktasında esaslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor.

2. Yuvanın Önemi

Bir millet ve toplumun mükemmeliyeti AİLE’den, EŞLER’in el ele verip kurdukları YUVA’dan başlar. Bu itibarla TERBİYE, yuvadan başlamalı ki, kalıcı olsun. Yuva terbiye esasları üzerine kurulamamışsa, cemiyetin terbiyeli olması da düşünülemez. Hatta kusursuz bir TALİM  ve TERBİYE  POLİTİKASI ideal insan yetiştirmede çok önemli olsa da, yuva, verdiği ve vereceği şeyler açısından hep önemini koruyacaktır.

“Yuvada ve hususiyle de, şuuraltı beslenme döneminde iyi beslenebilmiş dimağlar (beyinler),  ciddî muhalif rüzgarlara maruz kalmazlarsa, ileride bazı küçük tembihlerle şuuraltı müktesebatlarının kahramanları olarak karşımıza çıkıp bizi şaşırtabilirler. Evet yuvada başarı, umum hayatta başarının ilk merhalesidir… Ve bu merhale de sağlıklı bir izdivaca bağlıdır.

Evet iyi bir aile hayatı, Cennet’ten bir köşe gibi evlerimizi güzelleştirir. Çocuklarının hâfızaları, çok değerli birer fotoğraf mâkinesi, birer kamera gibidir. Hiç silinmez. Zamanı gelince şuur altı beslenmeler  kendisini hissettirir…

[Safvet Senih] 25.9.2019 [Samanyolu Haber]

Efendimiz, zor zamanlarda ashabını nasıl motive ediyordu? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Öteden beri gücü eline geçiren zalimler, hep hakkın karşısına dikilmişler; kendi plan ve projelerini hayata geçirmek için sürekli masumlara zulmetmişler. Sahabenin de benzeri bir süreçten geçtiğini biliyoruz. Peki, Allah Resûlü (s.a.s.) böylesi zor zamanlarda onları nasıl motive etmişti?” (Tarık Efe D.)

Efendimiz (s.a.s.) ile alakalı soru geldiğinde ilk önce www.peygamberyolu.com sitesine bakıyorum. Çünkü orada Allah Resulü ile alakalı hemen hemen her sorunun cevabını bulmak mümkün.

İlahiyatçı-Yazar Yücel Men Hoca’nın, “Sabırsızlık yok: Allah nurunu tamamlayacaktır!” başlığıyla kaleme aldığı yazı, adeta sorunuzun cevabı mahiyetinde.

Kaynaklarımıza baktığımızda Efendimiz’in musibetlerin sağanak halde yağdığı zor zamanlarda sebepler planında elinden gelen her türlü gayreti ortaya koyduğunu, müminleri geleceğe dair güzel günlerle müjdelediğini, onların moral ve motivasyonlarını yüksek tutmaya özen gösterdiğini görüyoruz.

Aslında bunların bilinmesi, aynı yolun yolcusu ve benzeri sıkıntılara muhatap olan asrın mağdur ve mazlumlarına, Allah ve Resûlü’nün vaatlerinin, gerçekliğine ve mutlaka gerçekleşeceğine olan iman ve îtimadını artırma noktasında faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.

Şimdi Yücel Hoca’nın yazısından birkaç örnek verelim isterseniz:

Risâletin dördüncü yılının başlarında Allah Resûlü’nün insanları açıktan ve toplu bir şekilde İslam’a davet etmeye başlamasından işkillenen Mekkeliler, müslümanları, dinlerinden geri döndürmek için en ağır işkencelere başvurur ve hatta cana bile kıyarlar.

Bu işkence sürecinde Hz. Habbab (radıyallahu anh) ve bazı Müslümanlar, gelip yaşadıkları sıkıntıları arz eder ve kurtulma adına dua talebinde bulunurlar.

Onları dinleyen ve kendileri için sürekli dua eden Efendimiz, önce yolun daha önceki yolcularının yaşadıkları ağır imtihanlardan ve onların sağlam duruşundan bahseder.

Ardından da “Allah elbette bu davayı tamamlayacak ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San’a’dan Hadramevt’e kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları için de kurt saldırmasından başka bir şeyden endişe duymayacaktır.” haber ve müjdesini verir ve acele etmemelerini tavsiye eder. (Buhârî, İkrâh 2)

Allah Resûlü’nün bu müjdeli haberi verdiği zemini, bir vesileyle Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali’ye şöyle anlatır:

- Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayzla bilendiğini görürdük.

İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi. Fakat her şeye rağmen tehlikeleri göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik. Zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı. (İbn-i Arabî, Muhâdaratü’l-Ebrâr 2/179)

Allah Resulü’nün zor zamanlarda ashabını nasıl diri tuttuğuyla alakalı bir örnek daha verelim:

Varlık-yokluk mücadelesinin verileceği Hendek savaşı öncesi Ashâb-ı kirâm canla başla tayin ve tespit buyrulan yerleri kazarlarken karşılarına büyük bir kaya çıkar. Kazı aletlerini kırarlar ama kayayı parçalayamazlar.

Durumu gelip Efendimiz’e arz ederler. Bunun üzerine Hz. Selmân’ın balyozunu alan Allah Resûlü, kayanın bulunduğu yere gelir. “Bismillah” diyerek ilk darbeyi indirir. Kopan üçte birlik parçayla birlikte günlerdir kendisi gibi aç bir şekilde hendek kazan, taş kıran ve toprak taşıyan Müslümanlara bir haberi de vardır:

- Allahu Ekber! Bana Şam`ın anahtarları verildi! Vallahi! Ben şu anda Şam`ın kırmızı köşklerini görüyorum.

İkinci “Bismillah” ikinci darbe ve kopan parçayla verilen ikinci haber:

- Allahu Ekber! Bana Fars`ın anahtarları verildi! Vallahi! Şu anda ben, Kisrâ`nın Medâin şehrini ve onun beyaz köşklerini görüyorum.

Ardından üçüncü “Bismillah”, üçünce darbe ve tamamen parçalanan kayayla birlikte verilen son müjdeli haber:

- Allahu Ekber! Bana Yemen`in anahtarları verildi! Vallahi! Şu anda ben, San`a`nın kapılarını görüyorum. (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 30/625)

Diğer örnekleri aşağıda linke tıklayarak okuyabilirsiniz:

Peygamberyolu.com

Netice itibariyle Allah Resulü’nün hayatına baktığımızda, Efendimiz’in yürüdüğü yolun doğruluğundan zerrece şüphe etmediğini, musibetlerin sağanak halde yağdığı demlerde bu zorlu günlerin geçip yerine güzel günlerin geleceğini anlatarak ashabını zinde tuttuğunu görüyoruz.

Nitekim o günlerde imkânsız gibi gözüken bütün bu haber ve müjdeler, O’nun vefatından sonra bir bir gerçekleşmiştir.

Bütün bunlar göstermektedir ki Allah vaadinde hulf etmez ve birileri söndürmek istese de O, nurunu tamamlayacaktır. Yeter ki mağdur ve mazlum müminler, iman, ümit, sabır ve kararlılıkla yollarına devam etsinler.

Bunu başardıklarında er ya da geç göreceklerdir ki neticeler, Allah’ın, samimi duygu düşüncelere, sâlih amellere, sabırlı ve sâdık kullara ihsan ettiği meyvelerden ibarettir.

Geçici acılar ise gelecekte ihsan edilecek güzel günlerin hazırlayıcısı ve habercisidir...

[Dr. Ali Demirel] 25.9.2019 [Samanyolu Haber]

Afrika'ya yeni giden bir öğretmenden mektup [Gurbet Mektupları]

Türk değilim ve Türkiyeli değilim. Ekvatora yakın bir ülkede öğretmenim. Pasaportu iptal edilen, hapishanede çürütülen, ülkesinden kovulan, hayat hakkı tanınmayan, mağdur, mazlum ve mahkum kardeşlerimin yerini doldurmak için geldim. Kendi isteğimle geldim, kimse beni zorlamadı.

Bazı arkadaşlarda yenilmişlik, ezilmişlik, kovulmuşluk ve yorulmuşluk mantalitesi gördüm. Bir de zalimlerin kara propagandası var. İkisine de ve bütün dünyaya diyorum ki:
Biz varız, biriz, diriyiz ve dikiz. Biz yok olmadık, dağılmadık, ölmedik ve eğilmedik. Biz hizmetimizi yaptık, yapıyoruz ve yapacağız.

Bütün dünya ittifak edip karşımıza çıksa, yine de hizmetimizi yapma yollarını bulacağız. Hiçkimse ve hiçbirşey bizi durduramayacak.

 Ekvatora yakın bir ülkede öğretmenim. Birkaç ay önce hicret ettim. Hicret ettiğime hiç pişmanlığım yoktur. Sadece bir pişmanlığım var, bu hicreti 10-15 yıl önce yapmalıydım.

Parayı çaldılar, yolsuzluk yaptılar, yabancı ülkelerde rahat hayat yaşıyorlar diyenlere ve düşünenlere diyorum ki:

Gündüz derse girip, akşam okulun tamıratını yapan, electrikçi, çöpçü, mobilyacı, amele olarak çalışan öğretmenler ve müdürler gördüm. Eşlerine okulun temizliğini yaptıran, çocuklarını da okulun inşaatında çalıştıran öğretmenleri ve müdürleri gördüm. Bir de eşlerinden ve çocuklarından ayrı, ama hiç şikayet etmeyen, her gün 10-14 saat çalışan kardeşlerimi gördüm. Yaşları 20-30 olsun, 40-50 olsun, herkes eşit şekilde çalışan ve koşturan, erkek ve kadın kahramanları gördüm. Ve diyorum ki, yalan söylemeyin ve yalanlara inanmayın. Biz varız, biriz, diriyiz ve dikiz. Biz yok olmadık, dağılmadık, ölmedik ve eğilmedik. Biz hizmetimizi yaptık, yapıyoruz ve yapacağız.

Beduizzaman Hazretleri yüz yıl önce yazdı ve söyledi ki, “Türkistan ve Kafkasya evaltları Rusyanın harb okullarında talim görüyorlar, yakın zamanda İslam davasına sahip çıkacaklar. Hindistan ve Mısır evlatları İngilizlerin ekonomi okullarında eğitim görüyorlar, onlar da İman davasına omuz verecekler.”

Kendi gözümle gördüm ve her gün görüyorum ki, bu söz gerçek oldu. Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden, dilleri farklı olan, ama amaçları ve maksatları bir olan kardeşler, yürekleri bir olarak çalan, bedenleri farklı olsa da canları ve cananları bir olan arkadaşlar bu hizmete sahip çıktı, sahip çıkıyorlar ve sahip çıkacak. Ve biz varız, biriz, diriyiz ve dikiz. Ve biz yok olmadık, dağılmadık, ölmedik ve eğilmedik. Ve biz hizmetimizi yaptık, yapıyoruz ve yapacağız.

Çalıştığım okul yeniden açılan okul. Her türlü zorluklara rağmen, her türlü baskılara rağmen, her türlü hıyanetlere rağmen okullarımız kapanmadı ve yeni okullar açıyoruz ve açacağız.

Bazı insanlar diyor ki, “artık Hizmete sahip çıkmıyoruz”. Bizim sahibimiz belli ve başka kimsenin sahiplenmesini istemiyoruz ve talep etmiyoruz. Bizim Sahibimiz, Mevlamız, Dostumuz ve Koruyucumuz Allahtir. O Kafidir, her ihtiyacımıza yetendir.

[Gurbet Mektupları] 25.9.2019 [Samanyolu Haber]

Barcelona ve Galatasaray’ın derdi aynı! [Hasan Cücük]

Süper Lig’in şampiyonu Galatasaray ve La Liga’nın şampiyonu Barcelona için bu sezon işler pek istendiği gibi gitmiyor. Özellikle deplasman maçlarında her iki takımda ecel terleri döküyor. Puan kayıpları peş peşe geliyor.

Son iki sezon üst üste La Liga’yı şampiyon olarak tamamlayan Barcelona’da bu sezon rüzgar tersten esiyor. Süperstarı Messi’nin sakatlığından dolayı sahne alamadığı sezonun ilk haftalarında Katalan ekibi deplasmanlardan başarısız sonuçlarla döndü. İki sezondur Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalin ilk maçında evinde farklı kazanıp, deplasmanda farklı kaybederek elenen Katalan ekibi, bu sezon grup maçlarına Borussia Dortmund beraberliği ile başladı. İlk 5 hafta dikkate alındığında Barcelona son 25 yılın en kötü lig başlangıcını yaptı.

Sezona Athletic Bilbao deplasmanıyla başlayan Barcelona ilk yenilgisini daha ligin başında alıyordu. Evine 1-0’lık yenilgiyle dönen Katalan ekibi, ikinci deplasman maçında Osasuna’nun konuğu olurken, 90 dakika sonunda 2-2’lik eşitlik vardı. İki deplasmandan sadece bir puanla dönen Barcelona bir darbeyi de Granada maçından aldı. Bu sezon aldığı başarılı sonuçlarla dikkat çeken Granada, Barcelona’yı 2-0 yenerek yükselişine devam etti. Maçın ikinci devresinin başında Messi’nin oyuna girmesi bile Barcelona’nın yenilgisini önlemedi. Böylece Barcelona gittiği 3 deplasmandan sadece bir puan çıkardı. Barcelona sadece lig maçlarında deplasmanlarda kayıpları yaşamıyor. Tüm turnuvalarda oynadığı son yedi deplasman karşılaşmasında ise galip gelemedi.

Granada yenilgisiyle Barcelona aynı zamanda son 25 yılın en kötü lig başlangıçlarından birine imza attı. 1990’lı yıllarda Johan Cruyff yönetiminde oluşturulan kadro Rüya Takımı olarak tanımlanmıştı. İşte bu Rüya Takımı’nın bitiş sezonu 1994-95 sezonu olmuştu. Lig ve Avrupa’da fırtına gibi esen Cruyff’un öğrencileri, kötü başladıkları sezonu, kötü bitirip 4. olmuştu. Şampiyonlar Ligi’ne ise çeyrek finalde Paris Saint Germain’e elenip veda etmişti. Sezonun ilk 5 haftasında dokuz gol yiyen Ernesto Valverde’nin öğrencileri, 1996-97’den beri La Liga’daki en kötü savunma başlangıcını da yapmış oldu.

Süper Lig’in son iki sezonunun şampiyonu Galatasaray da Barcelona gibi deplasmanlarda başarısız bir görüntü çiziyor. Ligin 5. haftasında Yeni Malatyaspor deplasmanına giden sarı-kırmızılar kazandık dedikleri maçı 89. dakikada yediği golle sahadan 1-1 beraberlikle ayrıldı. Galatasaray son iki sezonda çıktığı maçların yüzde 60’ında sahadan 3 puan almadan ayrıldı. Son iki sezonda 20 deplasman maçına çıkan Galatsaray, 8 kez kazandı 6 kez beraberlik, 6 kez de mağlubiyet aldı. Galatasaray son deplasman galibiyetini geçtiğimiz sezon 11 Mayıs’ta Çaykur Rizespor’u 3-2 yenerek elde etmişti.

Sergen Yalçın yönetimindeki Yeni Malatyaspor deplasmanında Galatasaray ilk yarıda kendi adına sezonun en fazla net gol pozisyonu bulduğu bir maç çıkarttı. Sarı kırmızılılar, aynı başarıyı ikinci yarıda gösteremedi. Galatasaray ikinci yarıda rakip kaleye 5 şut çekme girişiminde bulunurken bunların 4’ü rakip tarafından engellendi, biri ise kaleyi tutmadı. Galatasaray bu sezon ilk kez bir Süper Lig maçının ikinci yarısında isabetli şut çekemeden tamamladı. Yeni Malatyaspor deplasmanı sarı-kırmızıların kabusu olmaya devam etti. Malatya ekibi Süper Lig’de çıktığından bu yana sahasında Galatasaray’a yenilmedi. Oynanan 3 maçın ikisini kazanan Yeni Malatyaspor bir maçtan ise beraberlikle ayrıldı.

Galatasaray’da 4. dönemine 2017-18 sezonunun 17. haftasında Göztepe maçıyla başlayan Fatih Terim, deplasman maçlarında beklentilerin altında kalan bir performans sergiledi. 4. Terim Dönemi’nde Süper Lig’de 29 deplasman maçına çıkan sarı-kırmızılar, sahadan 13 maçta 3 puanla ayrıldı. 7 kez berabere kalan Galatasaray, 9 kez de mağlubiyetle 90 dakikayı tamamladı. 4. Terim Dönemi’de deplasmanlarda toplam 41 puan kaybı yaşandı. Sarı-kırmızılı ekip, Terim’in 4. kez göreve geldiği 2017-18’deki 9 deplasman maçında 5 galibiyet, bir beraberlik ve 3 yenilgiyle 11 puanlık kaybı engelleyemedi.

Deplasmanlardaki puan kayıplarına rağmen iç saha performansıyla şampiyonluğa ulaşan Galatasaray, geçen sezon da 17 deplasmandan 7 galibiyet, 5’er beraberlik ve yenilgiyle 25 puanlık kayıp yaşadı. Sarı-kırmızılı ekip, deplasmandaki kötü performansına rağmen bir kez daha mutlu sona ulaşmayı bildi. Deplasmanda puan kayıplara bu sezon da devam eden Galatasaray, 3 dış saha maçındaki puan kaybı ise şimdiden 5 puana ulaştı. Sarı-kırmızılı ekip, bu 3 karşılaşmada birer galibiyet, beraberlik ve yenilgi aldı.

[Hasan Cücük] 25.9.2019 [TR724]

Yargı ‘altın devri’ni yaşarken, ‘cumhuriyet altını’ nevinden güzellikler! [Ramazan Faruk Güzel]

Kendi ifadesi ile “hükümetin yönlendiricisi ve ortağı” Doğu Perinçek, yenilerde verdiği bir röportajda;

2014’den (17/25 Operasyonları’ndan) beri Türkiye’yi Erdoğan’ın değil kendilerinin yönettiğini söylüyordu.

15 Temmuz’a gönderme yapılırken, Erdoğanlı Türkiye’nin artık NATO ve Amerika’ya değil, Rusya ve İran’a yaklaştığı vurgulandıktan sonra şöyle deniliyordu: “Biz iktidara destek vermiyoruz. İktidar bize destek veriyor. 2014 yılından beri değişenlere bakın. FETÖ bizi (ETÖ) hapse atmıştı şimdi biz FETÖ’yü hapse attık. PKK ile açılım yapılıyordu şimdi PKK hendeklere gömülüyor.”

Evet, şu son 5 yıldır ülkede yaşanan bütün operasyonların, haksızlıkların, değişikliklerin odağında bu ikili ortaklık yatıyor: Erdoğan/ Perinçek, ya da AKP/ ETÖ… (Ortaklıklarını nasıl tanımlıyorlarsa artık.)

Ve bu ortaklık sebebiyle yargının geldiği nokta için Perinçek, “Yargı, son 50 yılın altın devrini yaşıyor” demişti. Bu “altın devir”; adalette, insan haklarında dünya genelinde üst sıralarda yer almaktan değil elbette. Nitekim dünya endekslerinde hukuk ve özgürlükler sıralamasında artık Türkiye en sonlarda; K.Kore ve İran ile kıyaslanır vaziyette… Burada kasıt, yargının -şimdilerde Avrasyacılar denilen- Perinçek ve ekibinin istediği kıvama gelmesi, onların tam güdümüne girmiş olması.

Sözleri tepki çekince Perinçek, gazetesinde “70 ve 80’li yıllarda olduğu gibi kimse solcu olduğu için artık yargılanmadığını” o yüzden altın devrini yaşadığını söyleyerek meseleyi toparlamaya çalışmıştı. Ama Akademisyen Kerem ALTIPARMAK’ın da dediği gibi; Bu ortaklığın AYM’si OHAL KHK’lerini denetlemedi, cumhurbaşkanına hakaret suçunu anayasaya uygun buldu, Demirtaş/Yüksekdağ dahil siyasetçilerin, Cumhuriyet dahil gazetecilerin ve Osman Kavala’nın tutuklanmasını hukuka uygun buldu ve üyelerinin tamamına yakınını bir parti başkanı seçiyor… Böyle mi solcular korunuyor, böyle mi “altın devir” yaşanıyor?

Başka zamanlarda “Fetö’nün bir oyunu” denilen, şimdilerde “Türk Hukuk Düzeninde Devrim Niteliğinde Bir Değişime Yol Açmıştır” denilen “Bireysel Başvuru” yolu işletilemez vaziyette. Kaldı ki AYM’nin kendisi de artık siyasilerin işine gelmediğinde ‘takmadığı’, yerel mahkemelerin de canı istemediğinde kararlarını hiçe saydığı bir yüksek yargı haline geldi. Alın size Perinçek/ Erdoğan ortaklığındaki yargının “altın devri.”

DİZAYN EDİLMİŞ YARGI

2015’lerde adı HSYK olan ve adındaki “Yüksek”liği kaldırıp HSK’ya dönüşen yapının üyeleri o dönem, ‘kendilerine uymayan yargı mensuplarının önce 2 bin, daha sonra 4 bin tanesini atacaklarını, duruma göre hepsini atıp baştan alabileceklerini” ifade etmişlerdi.

“Kontrollü Darbe 15 Temmuz” öncesine kadar görevde olan hâkim ve savcı sayısı: 15.304 idi.

HSK verilerine göre halen görevde olan hâkim ve savcı sayısı: 20.719

Buna göre 3 sene içinde en az 9.323 yeni hâkim ve savcı alımı yapıldı.

Yani, yargıda görev yapan 20.719 hâkim ve savcının %45’inin meslekte görev yaptığı süre 3 yıl veya daha az. (Dolayısıyla da çoğu 20’li yaşlarda. Akademi’de öğretim görevlilerinin veciz bir sözü vardı, “daha kendine hakim olamayan insanları hakim yapmaya kalkarsanız olacakları görün.”

Şimdilerde Avrasyacı ekipten “şu an yargıda 1.500 kadar kripto Fetöcü var”, “yok aslında daha fazla vardır” şeklinde açıklamalar gelip duruyor. Belli ki bütün yargı teşkilatını tamamıyla kendilerinden olana kadar durmayacaklar. Yaşanan süreç o kadar gerçek ötesi ki, bir bilimkurgu filmindeki distopya sahnelerinden birisinin içinde yaşıyor gibiyiz. Meşhur Matrix üçlemesindeki, sistemi koruma iddiası ile yola çıkmış yazılım programı “Ajan Smith”in hacklenip zamanla virüs haline gelmesi ve her yapıyı kendisine kopyalayıp yayılması gibi…

Verilen bu “atılacak şu kadar insan daha var” sözlerinin Demirtaş/Yüksekdağ kararı arifesinde yayılmasında bir de gizli mesaj vardı;

Perinçek yargısının altın devrinin yaşandığı, istediklerini içeriye aldıkları bu ortamda muhalif kararlar verebileceklerin de bir kararname listesi içinde “Fetöcü” ilan edilip bir anda atılabileceği ihtarı!.. Yargı mensupları da bu mesajı çok iyi alıyor ve gereğini yapıyorlar sağ olsunlar! 15 Temmuz öncesinde kişiye özel ve tek kişilik bir karar ile ihraç olduğumda adliyenin sosyal medya grubunda paylaştığım bir mesaj vardı: “İhracım önemli değil, her şeye rağmen verdiğim kararların arkasındayım. Ama asıl korkum; verdiği kararlardan dolayı bir meslektaşının başına gelenlerden sonra diğer yargı mensubu arkadaşların sinmesi, korkması ve adil kararlar vermekten çekinmeleri. Yılmasınlar, dik dursunlar lütfen!” Başka muhreç arkadaşlar da benzer açıklamalar yapmıştı ama bunların hepsi cılız bir buhar gibi uçup gitmişti. Bu sözleri de dinleyen olmadı haliyle ama muktedirlerden gelen “aba/ cübbe altından sopa” mesajları çok iyi okundu ve gelinen nokta ortada.

“PERŞEMBE SÜRPRİZLERİ”

Şimdilerde yargıda az sayıda 40 bin sicilli eski yargı mensupları var, bir de ekseriyetini oluşturan 190 bin ve sonrası sicil numaralılar…

Haliyle şu ara yargı teşkilatın çoğu, parti teşkilatları referanslı gençlerden oluşuyor.

Trafikte magandalık yapan, sevdiği kızın yurdunu polislerle basan, halı sahayı polisle basıp kendi takımını oynatan, arabasında uyuşturucu sevkiyatı yapan hâkim- savcı haberlerinden sonra şimdilerde bu gençler sosyal medyadaki uçarılıkları ile gündemdeler.

“Perşembe sürprizi” mesajı ile bir genç hâkime, ünlü oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ ile bir fotoğraf paylaşmıştı. Hâkim cübbesi ile kürsüde, arkada “Adalet mülkün temelidir” yazısı ile çektirilen bu fotoğraf ironinin dibi idi.

Sosyal medyada gelen tepkiler üzerine HSK devreye girip, “soruşturma başlatacaklarını” açıklamıştı. “Deve boynu eğri demişler” de, hangi bir yanlış gidişatı düzelteceksiniz ki?!

Şimdi bu hâkim kızımız savunmasında, “Ben burada sanık konumundaki bir ünlü ile poz verdim diye olay oluyor da siyasilerle el pençe divan pozlar veren, iktidarın başı ile çay toplamalara gidip pişkin pişkin kameralara gülen yüksek yargı mensupları yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına gölge düşürmüş olmuyor mu? Ya hepimizi yargılayın ya da hiçbirimizi” dese, ne diyeceksiniz?

Askeriyenin de neredeyse yarısını attılar, içini boşalttılar. Şimdi oradan da sosyal medyaya başı bozuk videolar düşüyor. Bu yeni yargıda da TikTok’a vs keyifli (!) görüntüler gelmeye devam ediyor.

Anlaşılan, herkesin keyfi yerinde. Yargıda, adalette “50 yılın altın devrini” yaşarken, tek sıkıntı masum ve mağdur insanların halen Türkiye’de kalmak zorunda olmaları, pasaportları ellerinden alındığı için kendilerine daha uygun, özgür bir yer arayamamaları.

O iş de çözülmüş olsa, kalanlar; vur patlasın çal oynasın!

[Ramazan Faruk Güzel] 25.9.2019 [TR724]

Bir prodüktör olarak RTE [Naci Karadağ]

Bu satırları benim yazmam ile sizin okumanız arasında Cumhurbaşkanlığı sarayı 4,5 milyon TL daha harcadı. Bu para hepimizin cebinden çıktı ama hissetmediğimiz için pek kimse umursamıyor.

En azından şimdilik…

Geçtiğimiz sene yapılan hesaplamalarda Erdoğan’ın ikamet ettiği kaçak sarayın bir günlük masrafının yaklaşık 1,8 milyon TL olduğu açıklanmıştı.

Sayıştay’ın son raporuna göre bu rakam bu sene tam iki buçuk misli artmış durumda.

Rakamlar hakikaten akıl alır boyutta değil…

Okuyalım:

Sayıştay, Cumhurbaşkanlığı’nın 2018 yılı harcamalarının detaylı dökümünü yaptı. Buna göre Saray’ın beslenme ve gıdaya bir yıl içinde yaptığı harcama 5 milyon 311 bin 427 TL olurken, giyecek, mefruşat ve tuhafiye harcaması ise 10 milyon 38 bin TL’yi buldu. Saray’ın personel gideri ise tam 181 milyon 640 bin TL oldu.

Bir yıllık personel gideri akıl almaz bir miktarda: 181 milyon.

Ordu besleseniz bu kadar harcanmaz sanırım.

Sarayın araçlarının kullandığı lastiklere harcanan para 2 milyon TL.

2017 yılında 362 milyon TL olan toplam gider geçtiğimiz yıl ikibuçuk kat artarak 943 milyon TL olmuş. Seneye milyar barajını da aşar kesin ancak millet yiyecek soğan bulur mu bilinmez.

NEDİR BU GÖREV GİDERLERİ?

Sayıştay raporunda bana en ilginç gelen bölüm ise “Görev giderleri” başlıklı bölüm oldu.

Tam bir gizem ve karanlık söz konusu.

Kimler, ne gibi görevle, ne için bu parayı harcamış bilinmez ama bu kalemde tamı tamına 258 milyon TL harcanmış.

Sadece bir yıl içerisinde.

Hani 2 milyonluk araba yedek parçası gideri, bir milyonluk gazlı gazsız içecek parasını filan anladık.

Yenmiş ki, sindirmek için maden suyu içilmiş hani.

Ama bu “görev giderleri” nedir kardeşim?

Misal, bir takım özel trollerin maaşı bunlara dahil mi?

Misal HDP önüne yığılsın diye anneleri koordine ettiren ekip buna dahil mi?

Misal, Davutoğlu için linç kampanyası yapacak yazar müsveddelerine verilen ikramiye buna dahil mi?

Hilal yengenin ev yalı kredisi taksiti dahil mi bu görev giderlerine?

Bakın yemeyip içmeyip #cemyılmazfilminegitmiyorum diye heşteg açmış siber çomarlar…

Haksız da değiller…

Zaten gitmezler, gitmeyecekler.

ÇUVAL ÇUVAL PARA:  ELDE VAR SIFIR!

Sinema filan onları bozar, sosyal medyada birkaç dakikalık “Apturaman ya da Duğrul vidyoları” yeterli onların gazı için.

Bunu en iyi Erdoğan biliyor olsa gerek.

Geçtiğimiz gün şöyle bir açıklama yapmıştı hatırlarsanız; “16 yıllık iktidarı ile ilgili önemli bir eleştiri yaptı. Erdoğan, “Geçtiğimiz 16 yıla baktığımda kültür-sanat alanında yeteri kadar mesafe kat edemediğimizden dolayı hep hayıflanırım” demişti.

Aslında kültürel toplantıda olduğu için nazik konuşmuş yoksa cam çerçeve düz giderdi eminim. Zira bu işe döktüğü paranın haddi hesabı yok.

Ergenekon paspası Nedim Şener bile ihya oldu bu bütçeden.

Tee Amerikalara kadar gitti otel odalarında belgesel adı altında saçmalıklar çektirdiler de yine başarı elde edemediler. Bırakınız dünyanın dikkatini çekmeyi kendi maaşlı trolleri bile ilgi göstermiyor kültür sanat adına yaptıklarına.

Kitaplar bastırdı “Reis” içerikli.

Siz bakmayın havuzun zavallıları mecburen övmek zorunda kalmıştı. Bakın hele şuna:

Zorla dağıttırdı ama alıp okuyan yok.

Film çektirdi aynı isimde IMDB tarihinin en kötü filmi çekildi.

Ancak gerçek elbette bambaşkaydı:

Yenisi çekilirken yönetmenden hazzetmedi adamı fedoncu diye içeri tıktı. Hala akıbeti belli değil Reis’in ikinci filminin yapımcısının adam öldü mü kaldı mı kimse bilmiyor!

Medyanın yüzde 95’i elinde.

Salih tuna gibi her devrin çakallarının naylon şirketlerine dizi siparişi verdi olmadı.

Kurtlar vadisi ekibini paraya boğdu ellerinden gelen tetikçiliği yaptılar yine olmadı..

Olmadı, olmuyor.

Son olarak evine kaç maaş girdiği belli olmayan eşiyle beraber bilinen 4 yerden maaş alan enteresan karakter danışmanı Fahrettin Altun’a paylaştırdığı belgeseli çektirdi.

Kimse yüz vermediği gibi sanat estetik anlamda yerlerde sürünen bir malzeme var ortada.

Düşünün onlarca kanalınız, gazeteniz, tiyatrolarınız, belediyeleriniz, yüzlerce binlerce kültür merkezleriniz, on binlerce maaşlı elemanlarınız filan var.

Çıka çıka ellerinden sinema tarihinin en kötü filmi çıkıyor.

Trilyonlar döküyorsunuz bu yola ama ortaya çıkan malzeme berbat.

Eh siz hayıflanmayacaksınız da kim hayıflanacak.

Ondan sonra da “yok efendim niye sarayın meşrubat masrafı bu kadar yüksek?”

Beyefendi içmesin de kim içsin?

Not: bu konuda bir yazı daha kaleme almayı planlıyorum. RTE sonrası bu işler nasıl olacak anti-Tayyiban filmlerinin olası konuları… Şahika Koçarslanlı’nın (Nihal sen alınma) dediği gibi; takipleyin…

[Naci Karadağ] 25.9.2019 [TR724]

Türkiye medyasının sefaleti [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Sevilay Yılman’ın “Sizin ciğerinizi biliyorum! Parazit yapmayın!” başlıklı yazısını okudum. Utandım! Ve bir kez daha Türkiye’nin geleceğine ilişkin umutsuzluğum derinleşti.

Daha önceki bir yazısında Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) ihraç edilen iki öğretmen, iki akademisyen ve bir yargı mensubunun trajedilerini gündeme taşımış, onların öykülerini toplumla paylaşmıştı. Yazısındaki standart rejim dilinden ve satır aralarındaki önyargı ve nefret dolu ifadelerden ciddi bir rahatsızlık da duymuş olsam, KHK’lıların dramını konulaştırması ve özellikle unutturulmaya çalışılan bu büyük toplumsal yarayı insani bir perspektiften ele almasını önemsemiştim. Derken üç gün sonra yukarıda bahsettiğim yazı yayınlandı.

KHK’lıları savunduğu yazıda minik Bahar’ın öğretmen annesi konuşuyor: “Ömrümce değil FETÖ ile, cemaatlerle, dinle, dindarlıkla alakası olmamış bir insanım. Geldiğim yer bellidir. Sol görüşlü, sosyal demokrat bir insanım ben”. Böylece yazı meşru bir zemine taşınmış oluyor. Rejimin standart diskuruna uyumlu bir hal alıyor. Öyle değil mi? Sonuçta bu KHK’lı kadın öğretmen haksızlığa uğramış! Yani “FETÖ” ile alakası yokmuş. Bir dikkatsizlik mi oldu, ne? Sevilay Hanım işi daha da sağlama almak istiyor. Kadının “sol görüşlü” bir aileden geliyor olması önemli bir mesajdır. Kimin mağdur olup kimin bu takibat politikalarını hak ettiği konusunda okura doğrudan mesaj veriliyor böylelikle. “Sol görüşlü, sosyal demokrat bir insan” olduğunu söyleyen mağdur KHK’lı öğretmen ve minik kızı Bahar, böylece sistemin gözünden kaçmış, hak etmediği muameleye uğramış oluyor. Dindar olsaydı mesela, bu olmayacak, toplumsal ilgiyi hak etmeyecekti. Hele de Cemaat’le “iltisaklıysa”, vay haline! Mesela Bank Asya’da hesabı olsaydı! Ya da Cemaat’e bağlı bir okulda çalışmış olsaydı! Zaman gazetesine abonelik var mıymış acaba? Sanırım yoktur. Yoksa Sevilay Hanım duygulanır, burnunun direği sızlar mıydı, öyle değil mi? Böylece zemin sağlamlaştırılmıştır artık. KHK’lı mağdurların hakkı savunulabilir. Mesela SS ile “bakanım, bir maruzatım olacaktı…” türü bir telefon görüşmesi bile yapılabilir hatta! Devletimiz büyüktür neticede! Mutlaka yapılan hatayı telafi edecektir, öyle değil mi?

Acaba bu yazıdan sonra ne oldu? Sevilay Hanım’a yüksek bir yerlerden bir telefon falan mı geldi? Yoksa gazetesinden birileri kulağına bir şeyler mi fısıldadı? Acaba çevresindeki “solcu” arkadaşları falan mı uyardı? Mesela “Sen bilmezsin bunları. Seni kafalamışlar resmen Sevilay’cığım! Bunların klasik metodudur! Belki de bilmem ne mahrem imamıdır falan, evlerden ırak!” türü bir konuşma mı geçti? Yoksa Sevilay Hanım’ın “solcu vicdanı” bir durum değerlendirmesi yapıp, işi daha da sağlama almak, uyuyan köpekleri uyandırmamak türü bir çifte dikiş taktiğine mi yöneldi! “Ne olur ne olmaz, başımız derde girmesin abi!” türünden bir kendini koruma mekanizmasından bahsediyorum! Ya da, inandığı “cumhuriyet değerleri” gereği, “FETÖ’ye sağlam bir çakayım!” mı dedi, var olan rejim ideolojisine samimi şekilde inanarak? Hangisi, hangisi, hangisi!

Yazıya beraber göz atalım ve anlamaya çalışalım. Başlık zaten tüm yazıdan daha anlamlı bir şekilde mesajı ortaya koymuş durumda! İtiraf edeyim, cidden iyi başlık. Okuyan MİT görevlisi veya emniyetteki siyasi polis, yazıyı okumaya gerek kalmaksızın “yok ya, bundan bir zarar çıkmaz amirim!” der, açılmışsa dosyayı kapatır, adı listeye alınmışsa fişlemeden çıkartır! O derece güzel başlık! Yazının girizgâhı da aynı efektifliğe sahip: “Bekliyordum esasında KHK mağdurları ile ilgili yazdığım yazıların devam etmemesi için FETÖ’cülerin şahsıma saldırıya geçeceğini…” diyor. Vay be! Sevilay kahraman gibi KHK’lıların hakkını savunmuş (lütfetmiş bir yerde!), “şeytana külahını ters giydiren ‘FETÖ’cüler” bu fırsatı kaçırmamış. Maksat? Men anlamadım burasını bak! Neden KHK’lıların mağduriyetlerinin Sevilay Hanım’ın değerli köşesinde gündeme getirilmesine karşı çıkmışlar? Mmm! İyi soru! Yazının devamını okuduğumuzda anlıyoruz sinsi planı! Çünkü “… KHK dolayısıyla yaşanan mağduriyetlerden en büyük kazancı sağlayanlar… onlar”! Öyle diyor Sevilay Hanım! Nasıl peki? Sevilay Hanımı dinleyelim: “Özellikle bu mağduriyetleri yurtdışında kullanarak prim yapmaya devam” ediyorlarmış. Vay be! Gördünüz mü kumpası! Sonra? “O nedenle mağduriyetlerin ortadan kalkmasını istemiyorlar tabii”. Gözümüzü açtı sağ olsun Sevilay Hanım! O engin analitik yeteneğini sergileyerek “FETÖ” yapılanmasının kumpasını çökertti. Bunun sağladığı büyük gurur artık onundur. Ki o da bu durumun farkında olsa gerek. Çünkü ne diyor? “Bakın ben bunların ciğerini bilirim. Yani FETÖ’cülerin… Sinsi ve çok şeytanidirler”!

Bir yerlere mesaj vermem gerek diye düşünüyor sonra yazının ortalarında. Nitekim iyi başlangıç yaptı, ama işi daha da sağlama alması lazım herhalde. “Devletin tüm kanallarına sızıp ahtapot gibi her bir yanını sararak ve adeta paralel devlet kuran ve kurdukları devletin imkânlarını kullanarak, devleti içerden çökertmeye çalışan alçaklara karşı ilk mücadeleyi başlatan ve sonuna kadar da devam ettiren gazetecilerden biriyim”. Dile bakar mısınız?

Yine kesmemiş olsa gerek, yazının sonuna bir de ek not koymuş! Nedenini anlamadım. Yani insan kendi köşesinin dibine neden not koyar ki? Gazete baskıya girdi de, yazı işlerinden bir ek uyarı falan mı geldi? Hayırdır! Mesela “Abla sen yine de bu yazıya ‘darbe girişimi’ bilmem ne, bir şeyler daha eklesen?” türü bir telefon falan mı aldı? Eğer bu notun nedeni cidden bu tür bir uyarıysa, yanıtı ne olmuştur Sevilay Hanımın? Cidden merak ediyorum! Mesela “Aman, canım! Ne bileyim ben? Siz bir şeyler koyun işte! Yüzlerce insanın şehit olması, birden çok darbe teşebbüsü! Siz bilirsiniz işte! Hani gündelik dilimiz var ya. Ona uygun bir şeyler! İnanın eve de ofise de uzağım şu an. Araba kullanıyorum”! Yoksa, “Durun ben size WhatsApp üzerinden yazıvereyim bir satır bir şey, not der korsunuz yazının dibine, olur mu?” mu demiştir? Kim bilir… Ya da yazının orijinaline mi koydu notu?

Şimdi bu yazıyı matrağa almaktan vazgeçip bir an durup düşünelim! Türkiye’de durum cidden kötü. Okur-yazar insanların düzeylerini gördükçe Türkiye ve toplumunun geleceğine yönelik umudum daha da azalıyor. En temel insan hakları, hukuk ve adalet standartlarından bile habersizler. Batı’daki marjinal ırkçı ve neo-Nazi gruplarından bile kötü bir düzeydir bu! İsmail Saymaz’ın da geçenlerde bir Tweet’inde Nazlı Ilıcak için kullandığı kelimeler gibi, saldırgan, nefret dolu, önyargılı, acımasız ve vicdansız, onursuz ve şahsiyetsiz bir dil yerleşti Türk medyasına! “Can yakmak”, “bedel ödemek”, “hata işlemek” gibi kategorilerde Ilıcak’ın aldığı cezayı endirekt olarak savunan, sonra da ayıp olmasın diye “yeterince yattı, yaşlı, çıkmalı artık!” diye lütfeden bir rejim kalemi tutumu bu! İyi para alıp maaşlarının gereğini yapan profesyonel tetikçiler. Rejimin diskurunu yerleştiren baskıdan öte, bu istekli-motive, çakma sol tayfa! KHK’lıların kamudan çıkarılmasındaki hukuksuzluğa odaklanmak yerine, bu anayasaya aykırı prosedürün kapsama alanına eleştiri getiren, “daha dikkatli olmak lazım ama!” dışında bir şey söylemeyen, devletin birilerinden “temizlenmiş olmasından” mutluluk duyan bir refleksle karşı karşıyayız. Bir nefret suçudur, işlenen! Korkunç bir nefret suçu! Kullandıkları dilin basitliğine ve kahvehane seviyesine değinmiyorum bile! Maalesef Türkiye ortalaması budur. Bu gazeteciliğin utancı yazar-çizer klik, toplumsal seviyeyi, ortalamayı temsil ediyor. Çok okunuyor, çok beğeniliyor, daha da kötüsü “yurtsever ve aydın” kabul ediliyorlar. Oysa en basitinden, yaşadıkları memleketin anayasasına bile sahip çıkmaktan aciz zavallılar.

Türkiye medyasının sefaletidir bu!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.9.2019 [TR724]

Erdoğan ABD’den eli boş mu dönecek? [Adem Yavuz Arslan]

Erdoğan BM Genel Kurul toplantılarına katılmak için New York’a gelirken tek amacı ABD Başkanı Trump ile görüşmekti.

Hatta Erdoğan bu görüşmeyi o kadar önemsiyordu ki, geçtiğimiz hafta Reuters’e özel bir demeç verip Trump’a ‘çiçek atmayı’ ihmal etmedi. Erdoğan, Türkiye’nin ABD’den patriot alabileceğini ve iki ülke arasındaki ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini anlattı.

Daha önce bu köşede özetlemiştim.

Erdoğan’ın uzunca bir zamandır Washington’da dostu yok. Hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların hedefinde. Milyonlarca dolar para akıttığı lobi şirketleri olmasa Erdoğan rejimi lehine bir haber-yazı çıkmayacak.

Erdoğan’ın iyi ilişki kurduğu yegane kişi ise Başkan Trump.

Gerçekten de Erdoğan ile Trump arasında ilginç bir frekans uyumu var. Her ikiside özgür medyayı sevmiyor, her ikisi de yasaları ihlal etmeyi tercih ediyor. Her ikisinin de para tura işlerine kafası iyi çalışıyor. Her ikisinin de Putin ile yakınlıkları dikkat çekici.

Hal böyle olunca da Trump ile Erdoğan arasında enteresan bir trafik dönüyor.

Mesela Trump Kongre’yi karşısına alma pahasına da olsa Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını uygulamakta isteksiz. İran ambargosunun delinmesi meselesinden kaynaklanan Halkbank cezasını da bekletiyor. Kulislere göre Trump Türkiye ile istediği ticari ivmeyi yakalarsa Halkbank’a sembolik bir ceza kestirip konuyu kapatacak. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alması nedeniyle F-35 savaş uçağı projesinden çıkarıldı ama ABD tarafı hala Türkiye’yi projeye dahil etme seçeneğini açık bırakıyor.

Erdoğan için New York ziyaretini kritik yapan önemli diğer boyut geçtiğimiz hafta Türkiye’de yapılan Suriye zirvesinde işlerin iyi gitmemesiydi. Zirvede İran ve Rusya ayrı telden çalarken taraflar hiçbir konuda uzlaşamadı. Türkiye için Suriye’de yaşanan tam bir tıkanmışlık.

Bu hengamede Erdoğan’ın tek hedefi ‘karizmayı çizdirmeden’ Suriye bataklığından çıkabilmek.

TRUMP’LA GÖRÜŞTÜ AMA…

BM toplantıları dünya liderlerinin bir araya geldiği, ikili görüşmelerin yapıldığı önemli bir platform.

Ancak Erdoğan’ın ilk gün temasları ‘Türk’ün Türke propagandası’ şeklinde geçti. Her zaman olduğu gibi muhalif bir gazetecinin programlarını izleme imkanı yoktu. Erdoğan’ın son yıllarda yaptığı Amerika ziyaretlerinde gelenek olduğu üzere Türken, Seta, Müsiad USA ve Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi gibi doğrudan AKP tarafından fonlanan kurumlarda konuştu. Müslüman toplum temsilcileri ile yapılan toplantıya camilerden servis kaldırıldı.

Erdoğan’ın bir başka ABD geleneği de Yahudi Toplum Temsilcileri ile buluşmak. Bu yıl iki farklı grupla birden görüştü.

Erdoğan’ın temaslarının en önemli durağı Senatör Lindsey Graham ile yaptığı görüşmeydi. Senatör Graham Trump’ın yakın arkadaşı, hatta elçisi olarak biliniyor. Sık sık Türkiye’ye gidip Erdoğan’la görüşmeler yapmıştı. Gerçi Erdoğan zaman zaman kendisini ‘Türk düşmanı’ olarak tanımlasa da Erdoğan’ın en sık görüştüğü ABD’li siyasetçi denebilir.

Graham’ın Erdoğan’la görüşmesinden bir saat sonra da Erdoğan ile Trump arasında bir telefon görüşmesi yapıldı. Tuhaf bir durumla karşı karşıyaydık çünkü Trump ile Erdoğan aynı şehirdeyken yüzyüze görüşmek yerine telefon diplomasisi yapmaları beklenmiyordu.

Taraflar görüşmeye dair doyurucu bir açıklama yapmadı.

Erdoğan bu kadar önemserken ve New York’a kadar gelmişken Trump ile yüzyüze görüşememesi üzerinde durulması gereken bir konu. Graham’ın bir nevi elçi olduğunu düşünürseniz durum daha da ilginç hale geliyor. Graham ile Erdoğan’ın 45 dakikalık (yarısının da tercümeyle geçtiğini düşünürseniz) görüşmesinde ‘ön koşulların’ değerlendirildiğini ve arkasından telefon trafiğinin yaşandığını tahmin etmek zor değil.

Bu noktada önümüzde şöyle bir tablo var; Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre Trump’ın ikili görüşme yapacağı liderler arasında Erdoğan yok. Türk tarafının bütün planı Perşembe günü New York’ta yapılacak Türk Amerikan İş Konseyi’nin yemeğine Trump’ın katılmasını sağlamak. Gerçi o akşam Trump’ın seçim kampanyası için önemli bir yemeği var ve oraya katılması bekleniyor. Erdoğan için en iyi senaryo TAİK yemeği öncesi kısa bir görüşme yapabilmek. Eğer bu görüşme yapılabilirse Erdoğan istediğini almış olacak. Gerçi dakika -maliyet hesabı yapacak olursanız o görüşme muhtemelen dünyanın en pahalı görüşmelerinden birisi olacak. Çünkü Erdoğan Trump’ın desteğini alabilmek için kesenin ağzını büyük açacak ve Türkiye milyarlarca dolar borcun altına girecek.

Başkan Trump’ın Erdoğan ile yüzyüze değilde telefonla görüşmesinden hareketle ‘aralarının bozulduğu’ şeklindeki yorumlara ise ihtiyatlı yaklaşmak lazım. Çünkü Trump ile Erdoğan ilişkisi aysberg gibi. ‘Görünmeyen trafikleri’ kamuoyu önünde yapılanlardan fazla.

Ayrıca Erdoğan’ın ABD’ye geldiği anlarda Trump’ın başı büyük dertteydi. Amerikanın bir numaralı gündemi haline gelen skandala göre Trump geçtiğimiz temmuzda Ukrayna lideri ile yaptığı telefon görüşmesinde 2020 seçimlerinde en büyük rakibi olması muhtemel Joe Biden’in oğlu ile ilgili bir yolsuzluk soruşturması açılması için baskı yapmış. Trump önce ‘fake news’ dedi ama sonra görüşmede Biden’in oğlunun gündeme geldiğini kabul etti.

Trump’ın Ukrayna’ya yapılacak askeri yardımları da bu soruşturmaya bağladığı iddia edildi.

Uzunca bir zamandır Trump’ın azli sürecini başlatmak isteyen Demokratlar için bu skandal bulunmaz fırsat oldu ve tam saha prese başladılar. Trump BM toplantısındaydı ama aklı bu olayla meşgüldü. Görünen o ki bu haber Trump’ın başını çok ağrıtacak.

Dolayısıyla Türkiye’nin organize ettiği yemek ve Erdoğan ile görüşmek -bütün önemli gündemlere rağmen-  Trump’ın öncelikleri arasında yer almayacaktır. Senatör Graham’ın Erdoğan’la görüşmesini de bu kapsamda değerlendirmek mümkün. Eğer Trump Ukrayna skandalına rağmen Erdoğan’la görüşmeye gider ve sonrasında destek açıklaması yaparsa bu Erdoğan’ın Trump’ı kazanmak için büyük vaatlerde bulunduğu anlamına gelecek. Eğer Trump TAİK yemeğine gitmez ve Erdoğan ile de yüzyüze görüşmezse bile aralarının bozulduğunu iddia etmek için erken.

Görüldüğü gibi New York’ta hava puslu.

Ancak unutmamak gerekir ki burası Amerika ve hiçbir şey gizli kalmıyor. ABD Başkanının başka bir ülke liderine şantaj denebilecek tekliflerde bulunması bile manşetlere çıkabiliyor. O yüzden Erdoğan ile Trump arasında yürütülen trafik en ince ayrıntısına kadar kısa sürede ortaya çıkar.

[Adem Yavuz Arslan] 25.9.2019 [TR724]

Tik tok işler bunlar… [Levent Kenez]

Bir hakimin, duruşması için adliyeye gelen oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ ile fotoğraf çekilmesi ve büyük ihtimalle adliye çalışanları olduğu tahmin edilen kişilerin damardan arabesk fonlu tik tok videoları epey konuşuldu. Yapılan resmi açıklamaya göre fotoğraf çekilen hakim, Tatlıtuğ’un davasına bakan 13’ün değil 12’nin hakimimiymiş çok şükür. Bütün kalem fotoğraf çekilirken o da çekilmiş. Tabii kürsüde olması hem de cübbesi ile biraz abartmış rahatlığını ama olsun bu özgüvene çok ihtiyacımız var her alanda. Apartman binasına tabela asıp hukuk fakültesi diye yazarsan karşına da bunlar çıkar.

Öyle de olsa, böyle de olsa valla benim için hiç sorun değil. Adliyedeki tek sorun bu olsun. Genç ve tecrübesiz bir hakimin üzerine yargının bütün sorunlarını boca ettiler.  Sanki geçmişte ifadeye, duruşmaya gelen ünlüler hakim-savcı odalarında ağırlanıp, 2 dakika katibe ifade aldırıp sonra onlarla çay kahve eşliğinde muhabbet edilmemiş gibi bir de eski hakimlerden görüşler almışlar haberlerde. Bilmesek…

Adliyede kimler kaldı ki zaten? Çalmaz-çaldırmazları bir gecede işten attılar, kin duyduklarını hücreye. Yerine aldıkları kimler? IŞİD kafalı, 30 IQ’lu, 3 satır iddianame ya da karar yazınca 30 tane hukuk katliamı yapan gerizekalılar.  Perinçek’in “köpeklerini” de ekleyince malzeme bu zaten. O sebeple bu tik tok hakimleri tek kurtuluşumuzdur ve hepsinden ehvendir.

Akşam evinde dizi izleyip paralel hayatlar yaşayan, apolitik, Instagram’da ünlü takip eden, facebook’ta dedikodu kovalayan hakimleri diğerlerine bin kere tercih ederim.

Herkes adliyeden şikayetçi, herkes çok adalet peşinde de bir gecede 4 bine yakın hakim-savcı nasıl işinden olur diye soran yok. Elbette samimiyetsizler. Ağızlarında aynı sakız, ama kumpas davalarında…Sosyal medyada sesi çok çıkan bu tiplerin tahmin edilenden fazla kişiyi etkilediklerini görmek hayal kırıklığı. Hiç ummadık insanlar bile bu ilizyonu satın almış. Ama yakında çok inanıyorum ki kumpas diye itibarsızlaştırılan davalardaki karanlık adamların kim olduğunu çok daha yakından göreceğiz. Zaten kendilerini de tutamıyorlar fırlamak için. İşkenceci bir tanesi kendini patlattı geçenlerde hatırlarsınız.

Ergenekon’un ergeni, teğmen bozuntusu, kontenjandan talimatla milletvekili, geçen seçimlerde sandık güvenliği diye bir şeyin ucundan tutup o gece saniyesinde çöken sistemin sorumlusu, adaletin zerresinin olduğu bir ülkede ceza almaması mümkün olmayan adam bir hakimin haksız yere rekor ceza almasını sevinç çığlıkları ile paylaşmıştı. Süzme Ergenekoncunun paylaştığı videoda bahsi geçen hakim “Mehmet Ali Bey lütfen, Celal Bey lütfen” diye nezaketten kendisini paralıyor. Ergenekon davalarını sürekli takip edenler o gün ile bugün arasında kıyas bile kabul olmaz diyor ama nafile.  Avukatları bile ‘İtiraf etmeliyiz bu kişilere yapılanlar bize yapılmadı’ diyor.

Ergenekoncuları yapılanlar kesmemiş olmalı ki sitelerinden hala atılması lazım gelen sayılardan bahsediyorlar. Hatta AKP’nin kendi aldığı isimler bile var istedikleri arasında. Bu dönemin iğrenç insanlarından Abdülhamit Gül’ün polemiklere hedef olmasında bunun da etkili olduğu söyleniyor. Ergenekon dikensiz gül bahçesi teslim almak istiyor anlayacağınız.

Türkiye’de bir yargı reformu ya da adalet diye bir şey beklenmez. Çünkü insanlar hukuk gereği değil siyasi olarak tutsaklar. Hal böyle olunca yine dışarı çıkmaları siyasi bir kararla olur. Toplumda giderek biriken gaz, siyasetin böyle bir karar almasına sebep olabilir. Şartı şurtu, arkasındaki esas gaye ne olursa olsun insanların cezaevlerinden çıkmasını sağlayacak her türlü girişimi desteklemek gerekiyor. Özgürlük esastır. Gerisi halledilir.

Bitirirken, şu ünlü oyuncu ile fotoğraf çekilen hakimi görünce aklıma şey geldi. Hani şike davasının savcıları Aziz Yıldırım ve arkadaşları ile halı saha maçı yapmışlar, o zaman dahi onları soruşturuyorlarmış. Aziz Yıldırım nasıl da sitem ediyordu ‘arkadaş niye haber vermediniz’ diye.

Ya böyle oldu bu ülkede, Aziz Yıldırım gibiler mağdur, biz de tik tok işlerle uğraşır olduk.

[Levent Kenez] 25.9.2019 [TR724]

IMF’yi Türkiye’ye kim davet etti? [Hakan Taner]

Türkiye 2001 buhranından sonra bir kez daha Uluslararası Para Fonu (IMF) ile sıcak temasta.

Türkiye’de sistemin değişmesinin başlangıcı olan 2001 krizinden çıkış yolu olarak, IMF’nin ev ödevlerinin düzenli bir şekilde kontrolü ve uygulanması için Kemal Derviş önemli bir rol üstlenmişti.

En başta şu gerçeğin altını bir kez daha çizmekte fayda var. IMF hiçbir ülkeye çağrılmadan gitmez. IMF ekonomisi zora girmiş, batmakta olan ekonomiler için son durak ve mecburi bir istikamet olagelmiştir.

Türkiye IMF’in en kıdemli üyelerinden biridir.

1947 yılında icraata başlayan IMF ile Türkiye bugüne kadar 19 anlaşma yapmıştır.

20’nci anlaşma da yolda.

Aslında Türkiye, IMF’den hep uzak durmak istese de bu realitede pek mümkün olmamış, belli aralıklarla ekonominin nekâhet dönemlerinde bu ilişkiye ara verilmiştir.

2002’DE 24 MİLYAR DOLAR BORÇ ALINDI

2002 yılında Türkiye’nin IMF’den son aldığı para ile borç stoğu 24 milyar dolar civarındaydı. Bu borç stoğu 2005’te 10 milyar dolara, 2008’de 5 milyar dolara inmişti. 20013 yılında son taksit ödenerek stok sıfırlanmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli ayrıntı, eski Merkez Bankası başkanı Durmuş Yılmaz’ın da belirttiği gibi alınan bu paranın sadece 2,5 milyar dolarlık kısmı koalisyon hükümeti tarafından kullanılmış, tamamına yakını görevi devralan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti tarafından kullanılmıştır.

IMF kimseye ekstra direktif vermez, sadece verdiği paranın en kolay bir şekilde nasıl tahsil edileceğinin yol haritasını belirler ve bu haritada gelinen noktaları denetler.

Sonuç olarak çok eski bir ifade ile dile getirmek gerekirse borç ve hediye alan beraberinde emir de alır.

2013 SONRASINDA KONTROLSÜZLÜK VE DİSİPLİNSİZLİK

Türkiye, IMF yol haritasını uygulamak zorunda olduğu dönemlerde belirlenen çerçeveye de uymak mecburiyetindeydi.

2013 sonrasından bugüne kadar gelen süreci irdelediğimizde olan bitenin kontrolsüzlük ve disiplinsizlik olduğunu çok net bir şekilde görüyoruz. Bunun neticesi de ekonomide hızlı bir bozulma, haksız hukuksuz zenginleşme ve beraberinde hukuktan arındırılmış bir düzen…

Kaçınılmaz son: Top yekûn her şeyin krize girmesi ve bununla beraber yaşanan çürüme…

DIŞARIDAN GELEN PARALARI TAŞA TOPRAĞA GÖMDÜK

Türkiye, IMF’den ayrı kaldığı dönemde başka kaynaklardan sağlanan paralarla hayatını sürdürdü. Kendisinin olmayan bu parayı savurganca betona, taşa, toprağa saçtı.Borç da 500 milyar dolara yaklaştı.

Bu borcun çevrilebilir olmaktan çıktığını artık 7 yaşındaki aklı başında çocuklar bile idrâk ediyor.

Türkiye para bulacağı bütün kaynakları kuruttu.

Son dönemde dünya ortalamasının çok üstünde yama paraları temin etti. Artık o kaynaklar bile kurudu.

Gelinen noktada meydanlarda “IMF’ye para verdiğimiz” söylense de böyle bir para verilmediği bizzat IMF kaynaklarınca teyit edildi.

Başka çare kalmayınca ekonomi yönetimi IMF’i gizlice Türkiye’ye davet etti.

Eylül ayı içerisinde IMF heyeti öncelikle hükümetle sonra da çeşitli kamu, özel sektör temsilcilerinin yanısıra sivil toplum örgütü kuruluşlarıyla temaslarda bulundu.

Türkiye’ye gelen IMF ekibi eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ve CHP’li Öztrak’la da görüştü.

IMF ÇAPRAZ KONTROL YAPAR

Medyanın tekelleştiği ve algının, yalanın gerçek olarak pazarlandığı ortamlarda bu tür kurumlar doğruya ulaşabilmek için farklı sağlama yöntemleri uygular.

IMF de bu yöntemi uygulayarak eski merkez başkanı Durmuş Yılmaz ve yine önemli bir maliye bürokratı olan Faik Öztrak ile de görüş alışverişinde bulundu.

Buraya kadar herşey normal.

Normal olmayan hükümetin algı operasyon biriminin bu görüşmeyi gizli kapaklı bir toplantı gibi takdim ederek kendi vebalini her zaman olduğu gibi başkalarına yıkma ustalığıdır.

GİZLİ TOPLANTI DEĞİLDİ

Durmuş Yılmaz, “Bu gizli bir toplantı değildi. ‘Faiz indirimine rağmen TL neden bu kadar istikrarsız?’ sorusu yöneltildi ve bunun cevabı arandı.” diye açıklamada bulundu.

Faik Öztrak ‘da “İktidar partisi bu işe mal bulmuş mağribi gibi saldırmasın. Mahcup olurlar. “ diyerek cevap verdi.

Bütün bu olan bitenler ve gelinen noktaya odaklandığımızda Türkiye kaçınılmaz olarak bir erken seçim ve sonrasında IMF’li günlere uyanacak, ekonomik olarak daha çok acı çekecektir demektir.

[Hakan Taner] 25.9.2019 [TR724]

Askeri öğrenciler neden kurban seçilir? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Ortaokul ve lise öğrenimimi yaptığım okulda diğer öğretmenlere benzemeyen, öğrencilere şefkatle yaklaşan, buna rağmen mesafesini korumayı da başaran, hepimizin saygı duyduğu bazı öğretmenlerimiz vardı. Arkadaşlarla aramızda bu hocalarımızın askeri okullardan uzaklaştırıldıklarını ve sonrasında da öğretmen olduklarını konuşurduk.

Yıllar sonra “askeri okuldan uzaklaştırılan” bir öğretmenle tanıştım ve ancak o zaman olayın içyüzünü öğrendim. Dönemin Harp Okulu öğrencileri, komutanları Talat Aydemir vasıtasıyla darbeye iştirak etmişler, sonrasında da okullarından uzaklaştırılmışlardı.

Harp Okulu’nun Darbesi

Bugünkü Harp Okullarının başlangıcı II. Mahmut zamanına gitmektedir. Bu dönemde kurulan “Harbiye” sonradan “Harp Okulu” olsa da günümüze kadar “Harbiye” adıyla anıldı.

Harbiye Mektebi Osmanlı Devleti’nin gözbebeği olan, Batılı yeniliklerin ilk girdiği, öğrencilerinin iyi derece yabancı dil bildiği, Avrupalı devletlerden gelen subayların ders verdiği bir okuldu. Bu durum Harbiyelileri seçkin bir duruma getiriyor ve Batı düşüncesinin ilk girdiği yerlerden birisi olmasını sağlıyordu.

Harbiye Mektebi bir taraftan da önemli bir güç olarak gözüküyordu. Nitekim mektep öğrencileri 1877’de Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa vasıtasıyla önemli bir rol oynamışlardı. Süleyman Paşa 300 kadar öğrenciyi askerlerle beraber “padişaha karşı bir suikast düzenlenme ihtimaline karşı tedbir alma” bahanesiyle Dolmabahçe’ye götürerek Saray’ın kuşatılmasını sağlamıştı.

Askeri öğrencilerin komutanları vasıtasıyla karıştıkları bu darbe sonunda darbeciler Abdülaziz’in yerine önce V. Murat’ı sonra da II. Abdülhamit’i tahta çıkardılar.

Abdülhamit’in baskıcı rejimine karşı ortaya çıkan en önemli örgüt olan İttihad-ı Osmanî (İttihat ve Terakki Cemiyeti) de bir askeri okul olan Tıbbiye’de kuruldu ve zamanla örgütlü bir muhalefete dönüştü. Cemiyetin ilk kurucuları Abdullah Cevdet, İshak Sükûti, İbrahim Temo ve Mehmet Reşid Askeri Tıbbiye öğrencileriydi.

Bu durum Padişah’ın mektebi sürekli kontrol altında tutmasına ve zaman zaman öğrencilerin cezalandırılmasına neden oldu. Buna rağmen Harbiye Batıcı fikirlerin karşılık bulduğu, milliyetçi fikirlerin geliştiği bir okul olarak varlığını sürdürdü. “Hürriyetçi” fikirlerle Harbiye’deyken tanışan öğrenciler bunun bir sonucu olarak “İttihatçı subay” oldular.

Meşrutiyette Askeri Öğrenciler
Meşrutiyet’in ilanında da en önemli rolü “genç subaylar” yani kısa bir süre önce Harbiye Mektebi’nden mezun olan öğrenciler üstlenmişlerdi.
İttihatçıların da bu dönemde ilk müdahale ettikleri yerlerden birisi Harbiye Mektebi oldu. Eski hocaları tasfiye eden İttihatçılar Harbiye Mektebi komutanlığına Enver Bey’in yakın arkadaşlarından sonradan Çanakkale cephesinde Güney cephesi komutanlığını üstlenecek olan Vehip Bey’i (Paşa-Kaçı) getirdiler.

Vehip Bey’in mektepteki icraatları da İttihat ve Terakki ideolojisine uygun olarak okulun müfredatını ve kadrosunu yenilemek oldu. İttihatçıların amacı askeri öğrencileri bu yolla tamamen Cemiyet’e kazandırmaktı.

Halaskâr Zabitan olayı ile İttihatçıların iktidarı tehlikeye düşünce Vehip Bey Harbiye öğrencilerini Hürriyet-i Ebediyye Tepesi’ne götürerek “bir gövde gösterisi yapmış” ve böylece kamuoyuna Harbiye vasıtasıyla “ordunun İttihatçıların yanında olduğu” mesajını vermişti.

555 K

Cumhuriyet devrinde Kara Harp Okulu Ankara’ya taşınarak eğitim orada devam etti. Buna karşılık Hava ve Deniz Harp Okulları İstanbul’da faaliyet gösterdiler.

Cumhuriyetin subaylardan ve askeri öğrencilerden beklentisi laik rejimin koruyuculuğunu üstlenmekti. Harp okullarında verilen eğitim bu doğrultuda şekillenmiş ve geleceğin subayları “laik cumhuriyet rejiminin ve Atatürkçülüğün yılmaz savunucuları” olarak yetiştirilmişlerdi. Bunun sonucunda subaylar ülkedeki dini hayata dair yaşanan en küçük gelişmeleri bile tepkiyle karşılıyor ve bu tür gelişmelere izin veren siyasilere cephe alıyorlardı.

Muzaffer Özdağ’ın anlatımına göre Menderes iktidarının henüz ikinci yılında Kara Harp Okulu’nda “bir mendil üzerine kanlarını akıtarak yaptıkları bir Türkiye haritasıyla” cunta oluşturulmuştu. Yine bir başka darbeci Talat Aydemir Harbiye’de 1956’da bir cunta kurduğunu söylemektedir. Elbette Harp Okulu öğrencilerinin “cuntavari” oluşumlara girmeleri başlarındaki hocalardan yani subaylardan kaynaklanıyordu.

Menderes’e karşı yapılan 27 Mayıs Darbesi’nin en önemli kilometre taşlarından birisi olan “555 K (5 Mayıs’ta saat 5.00’de Kızılay’da)” parolasıyla gösteriler düzenlenmiş, üniversite öğrencilerinin aktif rol aldığı bu gösterilere Harp Okulu öğrencilerinin bir kısmı da komutanları vasıtasıyla iştirak etmişlerdi. Menderes de yaptığı konuşmada isim vererek okul komutanı Sıtkı Ulay’ı suçlamıştı.

27 Mayıs darbesi sırasında Deniz Harp Okulu öğrencisi olan Atilla Kıyat’ın anılarına göre başlarındaki subaylar öğrencilere 27 Mayıs’ta hiçbir şey yapmadıkları gerekçesiyle hakaret etmişler, en azından o dönemin sembolü olan “Gazi Osman Paşa Marşı’nı” ıslıkla çalarak “çorbada tuzları olabileceğini” belirtmişlerdi.

Bunun üzerine öğrencilerin bir kısmı bu motivasyonla okulun silahhanesini basarak ne işe yarayacağını bilmeseler de mermisi olmayan tören silahlarını almışlardı. Bu örnek bile o dönemde harp okullarındaki öğrencilerin hangi motivasyonla yetiştirildiklerini göstermesi bakımından ilginçtir.

Aydemir’in Kurbanları

15 Temmuz meşum darbe teşebbüsüne kadar Harp Okulu öğrencilerinin kamuoyuna yansıyan en kötü dramları Talat Aydemir’in darbe teşebbüslerinde yaşanmıştı. “Cuntacılar” içinde yer almasına rağmen 27 Mayıs Darbesi sonrasında oluşturulan Milli Birlik Kurulu’nda yer alamayan Talat Aydemir, Alpaslan Türkeş’in referansıyla 1960 Haziran’ında Harp Okulu komutanlığına atanmıştı.

Aydemir MBK’ye göre “daha radikal” görüşlere sahipti ve “Atatürkçülüğün tam hâkim kılınması için” sürecin daha sert tedbirlerle devam ettirilmesi gerektiğini düşünüyordu. MBK ile yaşadığı görüş ayrılığı, orduda yapılan tasfiye ve tayinler Aydemir’in kendi darbesini yapma düşüncesini kuvvetlendirdi.

Her darbeci için hedefine ulaşmanın en önemli vasıtası öncelikle emrindeki kuvvetlerdir.  Harp Okulu komutanı Aydemir’in insan kaynağını Harbiye öğrencileri oluşturuyordu. Aydemir de emre itaatten başka bir şey düşünmeyen gençleri kullanmaktan çekinmedi.

Aydemir 22 Şubat 1961 günü 15.00’de Kara Harp Okulu’nu alarma geçirerek darbeyi başlattı. Binanın alt katında bulunan cephanelik açılarak silahlar dağıtıldı. Bazı taleplerde bulunan Aydemir yeterli desteği almayınca daha ileri gitmeyerek darbe teşebbüsünü durdurdu.

Darbenin içinde bizzat yer alan Harp Okulu öğrencileri sabaha karşı okullarına döndüler ve yarıyıl tatilinin de yaklaşması nedeniyle yirmi günlük izne gönderildiler. Darbe girişimi nedeniyle Aydemir ve arkadaşları gibi Harbiyelilere de ceza verilmedi.

Harbiye öğrencileri kısa bir süre sonra yine kamuoyuna çıktılar. Başbakan İsmet İnönü’nün 22 Şubat girişimini değerlendirdiği toplantıda Harp Okulu öğrencilerinin komutanları tarafından aldatıldığını söylemesi tepkilere yol açmıştı.

Bu nedenle bazı Harbiyeliler 26 Şubat’ta üzerinde “Harbiyeli Aldanmaz” yazan bir çelengi Taksim’deki Atatürk Anıtı’na bırakarak mesaj verdiler. Bu söz aynı zamanda Aydemir’in ikinci darbesinin parolası oldu. Harbiyeliler bu yaşananlara rağmen Aydemir’in ikinci darbe teşebbüsünde de komutanları vasıtasıyla aktif bir rol aldılar.

21 Mayıs’ta yine Harp Okulu’nda verilen alarmla başlayan darbe, Türkeş tarafından daha önceden Başbakan İnönü’ye haber verilmişti. Darbeciler Harp Okulu’nu aynı zamanda “darbenin karargâhı” olarak kullandılar. Öğrencilerin bir kısmı da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nı kuşatmak için götürüldü.

Kendilerine “Halaskâr Fedailer” adını veren Aydemir ve arkadaşları Radyoevi’ni ele geçirip birkaç defa darbe bildirisini okutsalar da başarılı olamadılar. Darbe gecesi açılan ateşler sonucunda sekiz kişi öldü ve yirmi altı kişi de yaralandı. Yargılamalar sonunda darbenin lideri Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edildi.

Aydemir darbesinin en büyük mağdurları ise Harbiyeliler oldu. Harbiyeli 1459 öğrenci Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından 23 Haziran 1963 tarihinden itibaren Harp Okulu sinema salonunda yargılandı. Yargılamalar sonunda 75 öğrenci 4 yıl 2 ay, 91 öğrenci de 3 ay hapis cezası aldılar. Beraat eden 1.293 öğrenci ise ellerine izin kağıtları verilerek askeri araçlarla Ankara dışına çıkarıldılar.

Bugünün Kurbanları

Aydemir darbesinde hastanede yatanlar dahil olmak üzere bütün Harbiyeliler okuldan atıldılar. Mağdur öğrenciler daha sonra büyük bir hukuk mücadelesine giriştiler. Bir taraftan Danıştay’da dava açarak okullarına dönmeye çalışırken diğer taraftan üniversitelerle görüşerek öğrenimlerine devam etmek için uğraştılar ve sonunda Harbiye’ye dönemeseler de üniversite okuma imkânı elde ettiler. Hatta Genelkurmay Başkanlığı 2000 yılında aldığı bir kararla Harp Okulu öğrencilerinin itibarlarını iade etti.

15 Temmuz uğursuz darbe teşebbüsünün de mağdurları arasında askeri öğrenciler de yer aldı. “Emre itaat” dışında bir suçları olmayan öğrenciler, müebbet hapisle cezalandırıldılar. Ne yazık ki basının ilgisizliği nedeniyle kamuoyu Hava Harp Okulu öğrencilerinin yargılanma süreçleri hakkında bile sağlıklı bilgi sahibi olamadı.

Buna karşılık bir gün önce Yalova kampına giderek “Çocukları çok yormayın, yarın işleri var” diyen Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal yargı önüne çıkarılmadığı gibi öğrencilere de sahip çıkmadı.

Aydemir Darbesi’ne komutanları marifetiyle iştirak eden öğrencilerin çoğunun beraat etmeleri ve sonrasında da üniversite okuma imkânı bulmalarına karşılık 15 Temmuz’da askeri öğrencilere bu cezaların verilmesinin hiçbir mantığı olmadığı çok açıktır. Hele olayda hiçbir suçu olmayan öğrencilere böyle ağır bir bedel ödetilmesi de büyük bir yanlışlıktır. Şu an yapılması gereken bu yanlış kararlardan bir an önce dönülmesidir.

Kaynaklar: Y. Demir, “Albay Talat Aydemir’in Darbe Girişimleri”, ÇTTAD, C. 12, 2006; B. Erdem, S. Duman, P. Pehlivan, 27 Mayıs Darbesi Raporu, 2014; Talat Aydemir’in Hatıraları, May Matbaası, İstanbul, 1968; H. Şahin, “Osmanlı-Türk Ordusuna İçerden Bakış: Asker Anıları”, Divan, C. 20, S. 39, 2012.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 25.9.2019 [TR724]

Trump görevden alınıyor mu? [Adem Yavuz Arslan]

ABD Başkanı Donald Trump hakkında haftasonu patlayan ‘Ukrayna Skandalı’ nedeniyle azil soruşturması açıldı.

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi Demokrat vekillerle Kongre’de yaptığı toplantıdan sonra yaptığı açıklamada Donald Trump’ın eylemlerinin ‘ulusal güvenliğe ihanet’ olduğunu söyleyerek “Trump hesap vermeli, kimse hukukun üstünde değildir” dedi.

İddiaya göre Donald Trump geçtiğimiz temmuz ayında Ukrayna Cumhurbaşkanına 2020 başkanlık seçimlerinde rakibi olması beklenen Demokrat Joe Biden’ın oğlu hakkında yolsuzluk soruşturması açması için baskı yaptı. Trump Ukrayna’ya yapılacak askeri yardımı da söz konusu soruşturmaya bağladı. Başkan Trump olayın medyaya yansımasından sonra iddiaları tümden reddetti ancak takip eden günlerde görüşmeyi kabul edip “Yasalara aykırı bir şekilde yapmadım” dedi.

Başkan Trump hakkında azil soruşturması açılması ABD gündemine bomba gibi düşerken BM toplantıları nedeniyle New York’ta olan Trump tepkisini twitter mesajları ile paylaştı. Trump “BM’de onca iş yaptığımız ve başarı kazandığımız bu kadar önemli bir günü Demokratlar kasıtlı olarak Cadı Avı saçmalığı son dakikasıyla mahvetti. Ülkemiz için çok kötü” dedi. Trump üst üste tepki tweetleri atarak soruşturmayı ‘cadı avı’ olarak tanımladı.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Demokratlar Ukrayna skandalını gerekçe göstererek azil soruşturmasını başlattılar ancak önlerinde uzun ve zor bir yol var.

Çünkü azil süreci uzun, karmaşık ve çok teknik bir konu. Ayrıca bugüne kadar azledilen bir tek ABD başkanı yok. Azil soruşturmasına konu olan başkanlar oldu ama azledilerek görevden alınan bir başkan yok. Peki süreç nasıl işleyecek ?

Bilindiği gibi AB Kongresi’nde ikili bir meclis yapısı var. Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar çoğunlukta, Senato’da ise Cumhuriyetçiler. Azil sürecinin Temsilciler Meclisi boyutu Trump için zor olsa da Senato’da çoğunluk kendi partisinde ve Cumhuriyetçilerin azil yönünde oy kullanması beklenmiyor.

ABD Anayasasının ikinci maddesinin dördüncü fıkrası başkanı görevden almayı düzenliyor. Buradaki tanım şöyle “ vatana ihanet, rüşvet ve diğer ağır cezalık suçlar”

Vatana ihanet suçlaması ise sadece savaş zamanlarında ve düşman ülkeye yardımla sınırlı. ABD Anayasası ‘vatana ihanet’ suçlamasının kapsamını sınırlı tutuyor ve 1950’den bu yana bu suçlama kimseye yöneltilmedi. Rüşvet ve diğer ağır cezalık suçlar bakımından Trump’ın başı dertten hiç kurtulmadı. Muhalifler Trump’ın ‘başkanlık yetkisini kendi çıkarı için kullanma’ suçlaması ile azil sürecinin başlaması gerektiğini savunmuştu.

Anayasadaki ‘ağır cezalık suçlar’ başlığında ise yalan beyan, yemin altında yalan beyan gibi suçlar var. Yalan beyan daha önce Bill Clinton’un azil sürecini başlatan düzenlemeydi. Bilindiği gibi Bill Clinton Beyaz Saray stajeri Monica Lewinsky ile yaşadığı ilişkiye dair savcıya yalan söylemişti.

ABD Başkanını azle götüren diğer bir suçlama ise ‘yargıya müdahale’. ABD tarihinin istifa eden tek başkanı olan Richard Nixon Watergate skandalı sırasında soruşturmaya müdahale etmiş ve bu skandal azil sürecini başlatmıştı. Nixon azledileceğini anlayınca istifa etmeyi tercih etmişti.

AZİL YETKİSİ KONGRE’DE

ABD Anayasası’na göre başkanı azletme yetkisi Kongre’nin. Tüm aşamaları Kongre’de geçen süreç Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu’nda başlıyor. Azil sürecinin devam edip etmeyeceği buradaki oylama ile kararlaştırılıyor. Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar çoğunlukta olduğu için buradaki oylamanın Trump aleyhine çıkması muhtemel. Buradan sonra bir oylama da Temsilciler Meclisi’nde yapılıyor. Salt çoğunluğun kabul etmesi halinde azil süreci Senato’da devam ediyor.

Senato ayağı ise daha farklı bir şekilde devam ediyor. Senatörler jüri görevi üstleniyor, Senato bir nevi Yüce Divan’a dönüşüyor. Taraflar, tanıklar dinleniyor, deliller inceleniyor. Başkan bu aşamada kendini savunmak zorunda. Senato’da üçte iki çoğunluk gerekiyor. Mevcut Senato’da çoğunluk Cumhuriyetçilerde olduğu için Trump aleyhine bir kararın çıkması zor. Yani bazı Cumhuriyetçilerin de Trump aleyhine oy vermesi gerekiyor.

Peki Başkan için azil kararı çıkarsa ne oluyor ? Bu aşamada başkan yardımcısı kalan süreyi tamamlamak için ABD Başkanı oluyor.

TRUMP NE YAPAR?

Demokratlar Trump için azil süreci başlattı ancak ABD başkanının azil süreci hukuki olduğu kadar politik bir süreç olarak da kabul ediliyor.

Kamuoyunu yönlendirebilen süreci de yönetiyor. Daha önce Rusya soruşturması ve yargıya müdahale suçlamaları nedeniyle başkan Trump hakkında açılması düşünülen azil soruşturması politik gerekçelerle geri çekilmişti. Demokratlar açılan soruşturma sonunda başkan Trump’ın görevden alınmaması halinde daha da güçleneceğini ve 2020 seçimleri için avantaj yakalayacağı düşüncesindeydi. Ancak Ukrayna skandalı sonrası -seçime az bir zaman kalmasına rağmen- düğmeye bastılar.

Siyasi analistler Trump’ın soruşturmadan hareketle ‘mağduriyet’ söylemi geliştireceğini, eğer azil sürecinin yarım kalması halinde bu durumun Trump’ın lehine bile olabileceği yorumlarını yapıyorlar. Demokratlar ise azil soruşturmasının rüzgarıyla seçimlere girmeyi planlıyor.

[Adem Yavuz Arslan] 25.9.2019 [TR724]

İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)

Dünden bugüne devlet, millet, medeniyet ve müesseseleri çöküşe götüren ortak ve tekrarlanan birtakım hatalar vardır. İdeal – realite dengesini tutturamama, günübirlik hareket, dışa kapalılık, kaynakların plansız ve projesiz kullanımı, ihtiyaç sayısınca salih ve alanında mütehassıs insan yetiştirememe ya da vazifelendirmede liyakate dikkat etmeme, bölgesel ve küresel çapta meydana gelen değişim ve dönüşümü zamanında ve doğru okuyamama, düşünen ve üreten insanları yeterince desteklememe, bünyedeki adlî ve ahlakî çöküntüyü dikkate almama, fertlere insanî ve evrensel hedefler verememe ve bunun beraberinde getirdiği zevk ve tüketim çılgınlığı, mali harcamalardaki israf ve lüks tutkusu… bunlardan bazıları. Fakat bu makalemizde özellikle dikkat çekeceğimiz bir hata var ki dünden bugüne yaşanan çöküşlerin ve kargaşanın en önemli sebeplerinden biri: idarede adam ve akraba kayırma.

Fert ve toplumu çöküşe götüren hiçbir şeye kayıtsız kalmayan Kur’ân ve Sünnet, idareye güveni ortadan kaldıracak, iç huzuru sarsacak ve ilerlemeye mâni olacak bu öldürücü virüsün, İslam toplumuna buluşmaması adına birtakım emir ve nehiylerde bulunur. İnsan istihdamında dikkat edilmesi gereken esasları ve usulleri, şahsi yorumlara kapı aralamayacak netlikte hem teorik hem de pratik olarak ortaya koyar. Öncelikle Kur’ân, “Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder…”1 buyurur ve en temel kritere işaret eder: ehliyet/liyakat!

Vazife isteyene değil ehil olana verilir!

Mekke fethedilince Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yaklaşan amcası Hz. Abbas, kuzeni ve damadı Hz. Ali, o güne kadar Osman İbn-i Talha’nın ailesinde olan Kâbe’ye ait “Hicâbe” vazifesini üzerlerine almayı talep ederler. Bu konuda kararını açıklamadan önce Kâbe’ye giren Allah Resûlü’ne içerde bu ayet-i kerime nazil olur. Kâbe’den dışarıya adımını atarken metaf alanında kendisine bekleyen topluluğa bu ayeti okur, istihdamda ehliyet, salahiyet ve liyakat prensibine dikkat çeker. Ardından da anahtarları Hz. Osman İbn-i Talha’yı teslim eder.2

Allah Resûlü de insan istihdamı konusunda ilk günden itibaren bu emir çerçevesinde hareket eder; görevlendirmelerde, insanların kendisine yakınlığına, kabilesine, ırkına ve yaşına değil liyakatına, işe ehilliğine ve salahiyetine bakar. Mesela Mekke fethedildiğinde valilik görevini, etrafındaki yakınlarına ve ileri gelen ashâbına rağmen on dokuz yaşında, daha yeni Müslüman olmuş Hz. Attab İbn-i Esîd’e verir. Hz. Attab’ın Mekke’nin idaresinde ortaya koyduğu performans bu tercihin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koyar. Öyle ki Hz. Ebû Bekir de kendi döneminde başarılı idaresinden dolayı onun görevini devam ettirmiştir.

İşi, ehline vermemek hıyanettir!

Allah Resûlü, uygulamalarının yanında toplumda bu hassasiyeti yerleştirme adına beyanlarında da yer yer bu konuya dikkat çeker. Bir gün ashabıyla görüşürken huzuruna bir bedevî gelir ve “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sorar. Allah Resûlü, konuşmasına devam eder. Sözünü bitirince soruyu soran bedevîye döner ve “Emanet, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!”buyurur.3 Yine bir başka zaman mevzuyu insan istihdamına getirir ve “Milleti idare eden bir kimse¸ bir işi, daha iyi yapacak biri varken bir başkasına verirse Allah’a¸ Resûlüne ve mü’minlere hıyânet eder.”4der ve işi, en ehil olana vermemenin ne kadar büyük bir vebal olduğuna işaret eder.

Ehliyeti değil yakınlığı esas alan lanete düçar olabilir!

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), ordu komutanı Hz. Yezid İbn-i Süfyan’ı Şam’a gönderirken önce kendisine birtakım nasihatlerde bulunur ardından da onu şöyle uyarır: “Ey Yezid!.. Akrabaların var. Lâkin onları başkalarına tercih ederek kamuya ait işlerde istihdam etmenden endişe duyuyorum. (Unutma ki) Allah Resûlü: ‘Müslümanları yönetirken iltimas eseri olarak bir yakınını kayırıp işe onu tayin eden Allah’ın lanetine düçar olur. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk, hesap gününde ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, onu cehenneme atar.’ buyurdu.”5

Yine bu konuda İslam Tarihi’nde en güzel örnekleri ortaya koyanlardan Hz. Ömer de “Müslümanların yönetiminde bulunan bir kimse¸ dostluk veya akrabalık hatırına bir adamı kayırır ve bir işin başına getirirse Allah’a, Resûlüne ve Müslümanlara ihanet etmiş olur.”6 der; idarede adam ya da akraba kayırmanın tehlikesine dikkat çeker.

Kobraların ısırmasını, kamu malına el uzatmaya tercih eden sahabî: Hz. Iyâd

Allah ve Resûlü’nün bu konudaki tahşidatları sahabede tam bir şuur oluşturur. İnsan istihdam ederken ya da yerlerine birini vekil bırakırken ilk baktıkları şey muhatabın işe ehilliğidir. Mesela Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) “Ümmetin Emini” olarak tavsif buyurduğu Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrah, vefatından önce yerine Hz. Iyâd İbn-i Ganm’ı vekil bırakır. Hudeybiye anlaşmasından kısa bir süre önce Müslüman olan Hz. Iyâd, hem güzel ahlakı hem de o güne kadar kendisine verilen idari görevlerdeki ciddiyeti ve üstün askeri başarılarıyla Hz. Ebû Ubeyde’nin dikkatini çekmiştir.

Hz. Ömer, valisi Hz. Ebû Ubeyde’nin vefat haberi kendisine ulaşınca “Senin yerini kimse tutamaz.” buyurur ve ardından “Yerine kimi bıraktı?” diye sorar. “Iyâd İbn-i Ganm!” cevabı verilir. Hz. Ebû Ubeyde’nin takdirini çok isabetli bulan Hz. Ömer, Hz. Iyâd’ın valiliğini onaylar, kendisine bir mektup yazar, “Seni Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh’ın yerine vali olarak tayin ettim. Bu itibarla daima Allah’ın emri ve hak üzerine amel et!” buyurur ve valilik görevini icra ederken dikkat etmesi gereken emir ve nehiyleri tek tek not düşer.7

Hz. Iyâd, hoşgörülü, cömert ve civanmert bir şahsiyettir. Bir taraftan kamu malı, hakkı ve hukuku konusunda kılı kırk yararcasına dikkatli diğer taraftan şahsi imkanlarını, çevresindeki muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için kullanacak kadar da duyarlı bir insan ve idarecidir. Öyle ki elinde olanı fakirlere dağıttığı için yanına gelen hizmetçisi, “Yiyecek bir şeyimiz kalmadı!” dediğinde Hz. Iyâd, üzerindeki elbiseyi çıkarır ve “Bunu al götür sat! Parasıyla hemen un al!” buyurur.

Olaya şahit olanlar, “Subhanallah! Elbiseni sattırmadan şu köşede maldan beş dinarı, yarına kadar borç alsaydın olmaz mıydı?” derler. Kamu malı hususunda çok hassas davranan Hz. Iyâd (radıyallahu anh), “Dediğiniz şeyi yapmaktansa elimi bir kobra yılanının deliğine sokup onun elimi ısırmasını tercih ederim!” karşılığını verir. Zira o köşede duran para, hazineye aittir.

O, maaş zamanı gelip de kendisine takdir edilen miktarı alacağı ana kadar kendi malından bir şeyleri satarak geçimini temin eder. Maaşını aldığında kendisini görenler, zengin zanneder. Fakat aradan birkaç gün geçip tekrar geldiklerinde yanında tek bir dirhem bile bulamazlar. Zira o, son kuruşuna kadar maaşını, ihtiyaç sahiplerine dağıtır. Hz. Iyâd, bu cömertliğinden dolayı Hz. Ömer’e şikâyet edilir ve “Iyâd çok savurgan; elinde hiçbir şey tutmamaktadır.” denilir. Buna karşılık valisini yakından takip eden Hz. Ömer, “Iyâd’ın cömertliği, elindeki kendi malı ile ilgilidir. Kamu malına gelince ona asla dokunmamaktadır. Dolayısıyla ben, Ebû Ubeyde’nin çok isabetli bir tercihte bulunarak yerine vekil bıraktığı salih ve ehil bir valiyi azledemem!” buyurur.8

Testereyle biçilirim fakat kamu malına dokunmam!

Hz. Iyâd, vali olarak atanınca yakın aile çevresinden bir grup insan yanına gelir; akrabalık bağını güçlü tutmasını ve kendilerine iyilikte bulunmasını isterler. Hz. Iyâd, uzun yoldan gelen akrabalarını, sevinçle karşılar ve misafir edip ikramlarda bulunur. Aradan birkaç gün geçince Hz. Iyâd’a asıl ziyaret sebeplerini izah eder; akrabalık hukukuna dikkat çeker ve kendilerine ihsanlarda bulunmasını talep ederler. Bunun üzerine Hz. Iyâd (radıyallahu anh), beş kişiden müteşekkil heyettekilerin her birine onar dinar verir.

Hz. Iyâd’ın akrabaları, bunu beğenmeyerek iade eder, kızar ve kendisine gücenirler. Beklentileri daha yüksektir. Onların bu tavır ve tutumları karşısında Hz. Iyâd: “Ey amcaoğulları! Sizin akrabalığınızı, hakkınızı ve uzaktan gelerek çektiğiniz sıkıntılarınızı inkâr etmiyorum. Lakin ben o parayı size, bir kölemi ve aslî ihtiyaçlarımdan olan bir malı satarak verebildim. Bu nedenle beni mazur görün.” buyurur. Bunun üzerine akrabaları, “Yemin ederiz ki, Allah seni mazur görmez. Zira sen Şam’ın (bugünkü Suriye, Filistin ve Ürdün toprakları) yarısına valisin. Fakat bize, ailemizin yanına geri dönmeye bile yetmeyecek kadar az para vermektesin.” yakınırlar.

Hz. Iyâd’ın akrabalarının ondan beklentisi, makamının gücünü kullanıp devlet bütçesinden kendilerine bol bol ihsanlarda bulunmasıdır. Durumun farkında olan Hz. Iyâd (radıyallahu anh), “Siz, kamu malından çalmamı istiyorsunuz. Oysa ben, testereyle biçilip gemi tahtalarının rendelendiği gibi rendelenmeyi, devletin/halkın bir kuruşuna hıyanet etmeye ya da bir Müslümanın ve anlaşmalı bir gayr-ı Müslim’in hakkına girmeye, tercih ederim.” buyurur. 9

Bari bize devlette görev ver!

Fakat onlar, Hz. Iyâd’ın bu konudaki hassasiyetini anlamak ya da kabullenmek istemezler. Bu sefer de “Biz, seni, şahsi imkânlarının çok sınırlı olmasından ve kamu malı hassasiyetinden dolayı mazur görüyoruz. O zaman bize, devlet dairelerinde bir görev ver! Biz de diğer insanların kazançlarından verdiği gibi vergi verir ve onların konumlarından yararlandığı gibi yararlanırız. Sen bizim halimizi biliyor ve görüyorsun. Bize takdir edeceğin görevden başka da bir şey istemeyiz.” dediler.

Meselenin hak hukuka, hesap kitaba ve ahirete bakan tarafının yanında Hz. Iyâd (radıyallahu anh), amiri halife Hz. Ömer’in, “idarede adam ve akraba kayırma” konusunda ne kadar hassas olduğunu hatırlatır ve şöyle der: “Vallahi benim bildiği kadarıyla sizler, faziletli insanlarsınız. Lakin akrabalarımdan bir grup insanı kayırıp görev verdiğim halife Ömer’e ulaşır; o da bunu asla tasvip etmez ve haklı olarak beni kınar. Ben ise Allah Resûlü’nün halifesinin az veya çok beni kınamasına tahammül edemem!” buyurur. Böylece akrabaları, geç de olsa işin ciddiyetini anlarlar ve Hz. Iyâd’a gönül koyarak yanından ayrılırlar.10

Valiliği süresince birçok fetihlere de imza atan Hz. Iyâd İbn-i Ganm, hicretin 20. yılında, arkasından hiçbir mal ve hiç kimseye ait bir borç bırakmadan 60 yaşında vefat eder.

Netice

İslam’da insan istihdam ederken esas olan ehliyettir. Kur’ân ve Sünnet, inananlara açık ve net bir şekilde bunu emretmektedir. Duygu ve düşüncelerini, Kur’ân ve Sünnet üzere şekillendirenler, Allah Resûlü’nü kendisine örnek alanlar, ne olursa olsun muhataplarının kırılıp gücenmesine aldırış etmeyerek bu konuda doğru olanı yapmakta ısrar etmelidirler. Aksi bir durum, onlar için görevi kötüye kullanıp emanete ihanet etme kapsamına girer. Kayırdıkları akrabaları içinse millete ait bir makamı haksız yere işgal ve milletin malını da haksız yere yeme manasına gelir.

Her ikisinin de hem dünyaya hem de ahirete bakan neticelerini çok iyi bilen ve hesaplayan Hz. İyad gibi hassas ruhlar, çok dikkatli hareket eder ve kimsenin hakkına hukukuna girmeden kendilerine tevdi edilen vazifeyi bihakkın yerine getirmeye çalışırlar. Yanlarına gelen akrabalarına ihsan da bulunacaklarsa bunu da şahsi imkanlarından karşılar; ısrarlara ve kırılıp darılmalara rağmen millete ait işlerin idare edildiği makamları ve yine millete ait malı mülkü akrabalarına peşkeş çekmezler. Kamuyu ilgilendiren meselelerde işi, o işe en salih ve ehil insana emanet ederler. Zira Kur’ân, “Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne hıyanet etmeyin, bile bile aranızdaki emanetlerinize de hıyanet etmeyin! Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, sadece birer imtihan konusudur. Büyük mükâfat ise, âhirette Allah nezdindedir.”11 buyurur.

Yazar: Sadık Men

Dipnot:
Nisa Sûresi 4/58
Bkz. Müslim, Hac 390
Buhârî, İlim 2
Bkz. Hakim, Müstedrek 4/104 (7023); Taberânî, Kebir 11/114; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/212
Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 21. Hadis
İbn-i Kesîr, Müsnedü’l-Fârûk 2/536
İbn-i Sa’d, Tabakât 5/70, 71
İbn-i Sa’d, Tabakât 5/71
İbn-i Sa’d, Tabakât 5/71
İbn-i Sa’d, Tabakât 5/72
Enfal Sûresi 8/27, 28

[https://www.peygamberyolu.com] 25.9.2019