Masumdur bu yavrular [Bârân]

İMAN BİR NUR OLMALI, İNSANLARIN RUHUNDA.
ANCAK ÖYLE KUL OLUR, ALLAH’IN NAZARINDA.
DEĞİLSE, ‘VAHŞİ HAYVAN’ MAHLÛKAT ARASINDA.
VİCDANI YOKSA EĞER, DAHA AŞAĞISINDA.

KAÇ İNSAN BİRBİRİNİ  YOK EDİYOR DÜNYADA.
BÖYLE KUDURMA HALİ, GÖRÜLMEMİŞ KURTLARDA.
HİÇ SAYILMAZ MEDENÎ, BEŞERİYET YOLUNDA.
KÖRELMİŞTİR KALPLERİ, DUYGULAR FELÇ DURUMDA.

MUHABBET YER ETMEMİŞ, KARARAN VİCDANLARDA.
İNSANLIK ÇOKTAN ÖLMÜŞ, LÂŞELER ORTALARDA.
ACIMA DUYGUSU YOK, BU TİP CANAVARLARDA.
İNSANI BOĞMAK İSTER, YALNIZ BİR BARDAK SUDA.

BEBEĞİN NE SUÇU VAR, SUÇ OLSA İNSANLARDA!
ÇOCUKLARDAN ÖÇ ALMAK, ANCAK ZAVALLILARDA
BÖYLESİ BİR KİNDARLIK, VARDI FİRAVUNLARDA.
MAZLUMA GÜÇ YETİREN, CEBERUT GADDARLARDA.

MÜMİN OLAMAZ BÖYLE, BU HAL MÜNAFIKLARDA.
CEHENNEMDE EN DERİN, AŞAĞI GAYYALARDA.
DÜŞERKEN OLACAKLAR, DERBEDER ÇUKURLARDA.
DÜNYADA SIRTLAN OLAN, AHİRET YERİ NARDA.

AKILLAR BAŞA GELSE, KEŞKE AYILSALAR DA.
İMANIN NEZAHETİ, KALPLERDE BULUNSA DA.
YÜKSELEN ÇIĞLIKLARA, BİR KULAK ASSALAR DA.
BELKİ DE KURTULURLAR, YARIN YÜCE DİVANDA.

YOKSA DURUM ÇOK VAHİM, GÜNAHLAR YANLARINDA.
HUZURA ÇIKACAKLAR, YAFTA BOYUNLARINDA.
ZEBANİLER BEKLİYOR, HÜKÜM VAR HAKLARINDA.
GERÇEK MAHKUM ONLARDIR, MAZLUMLARIN AHINDA.

FANÎ DÜNYA DEĞER Mİ, AHİRETİ YIKMADA.
BU YAVRULAR NE DERLER, GELECEK YARINLARDA.
FERYAT EDER ANALAR, BEBEKLER KUNDAKLARDA.
DAYANMAZ BUNA YÜREK, HEM DE ANADOLU’DA.

YA RABB! SEN BİR FEREÇ VER, EN KISA ZAMANLARDA.
ANALAR VE YAVRULAR, KALMASIN MAHPUSLARDA.
DIŞ DÜNYAYI GÖRSÜNLER, OLSUNLAR ARAMIZDA.
HAK TECELLİ EYLESİN, ZALİMLER KALSIN ORDA.

İNLERİM SABAH-AKŞAM, HEPSİ DUALARIMDA.
ONLAR GÜNDÜZ AKLIMADA, GECE RÜYALARIMDA.
BİR KUBBENİN TAŞLARI, UHUVVET SINAVINDA.
KAZANACAĞIZ BİR GÜN, VARIZ ALLAH YOLUNDA.

ENDİŞEYE MAHAL YOK, İSEK HAK RIZASINDA.
BÜYÜK İNSANLAR ÇEKMİŞ, HEP İMAN DAVASINDA.
ŞİMDİ SIRA BİZDEDİR, SABREDİP DİK DURMADA.
BUGÜN OLMAZSA YARIN, HESAP HAK DİVANINDA.

[BÂRÂN] 5.1.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

İmanın İnsana Kazandırdıkları [Mehmet Ali Şengül]

İnsanın üstün meziyetlere sahip olmasının ilk basamağı inanmaktır, imandır. İnsanın en önemli vazifelerinden birisi ve yaratılış gayesi de; her şeyi yaratan, sisteme koyan Rabbini tanıması ve bilmesi, başkalarına da tanıtıp sevdirmesidir.
     
Efendimiz (sav), ‘Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin’ (Suyutî) buyurmuşlardır.
     
Nimetleri külfetleri ile yaratan Allah, kullarını -fert, aile, cemaat ve millet olarak- çok değişik, farklı musîbetler, sıkıntılar ve hastalıklarla imtihana tâbi tutar.
     
Allah kuluna bazen servet, makam ve muvaffakiyetler lütfeder. Bakalım kulum şükredecek mi, yoksa şımaracak mı?  Bazen de elinden her türlü nimetlerini alır. Bakalım isyan mı edecek, yoksa teslim olup sabredecek mi? Zira mülk onundur, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. İnsana düşen vazife, sabır içinde şükretmektir. 
     
Dünyada ehl-i imana yapılan zulümler, çekilen çile ve ızdıraplar elbette yüreğimizi yakıyor, canımızı sıkıyor, üzülüyoruz. Nefsimiz mukâbele-i bilmisilde bulunmaya zorluyor.  Ne var ki, imanımız, mesûliyet duygumuz; yapılacak her işin dünyadan daha çok ahiret hayatımız adına, ne gibi fayda ve zarar temin edecek ona bakmamızı, hissî ve nefsî hareketlerin  -haklı dahi olunsa-  insana hiç bir fayda kazandırmayacağı gibi,  çok kayıplara sebebiyet vereceğini hatırlatıyor.

Mektubâtta, ‘Cenab-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîki, sabırlı insanlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür:
Biri; mâsiyetten -günahlardan- kendini çekip sabretmektir. Bu sabır takvâdır. 
İkincisi; musîbetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir.
Üçüncüsü; ibâdet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makâm-ı mahbûbiyete kadar çıkarıyor. En büyük makâm olan ubûdiyet-i  kâmile cânibine sevkediyor.’
       
Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde bu üç sabra ilâve olarak; ‘Dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında Kur’anî çizgiyi korumada,  zamanın çıldırtıcılığına karşı, bir de emre itaatteki inceliği kavrayarak, vuslat iştiyâkına karşı sabır’ ifâde edilmektedir.
       
Binâenaleyh, insanlar bu türlü imtihanlara mâruz kaldıklarında sabredip, tahammül gösterir, katlanır, Allah’a tevekkül ve teslimiyette bulunurlarsa; günahların affına, derecesinin yükselmesine, ruhen olgunlaşıp hâlis bir kul olmasına vesile olur.
   
Cenâb-ı Hak Bakara suresi 153.ayette, “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak (aczinizi itiraf edip) Allah’dan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.”  buyurmaktadır.
 
Allah (cc), hiç bir zaman kendisine samimi gönülden inanan kulunun îmanını zâyi etmez, etmemiştir de. İnanmak, iman etmek mutlaka başarılı olmak demek olmadığı gibi, zafer ve nusretin teminatı da değildir. Dünya bir mektep ve kışla hükmündedir. Mektep imtihansız olmayacağı gibi, kışla da tâlimsiz olmaz.     

“...Benim rızâm için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin,
Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların,
Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin,
Elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cenetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah’ın yanındadır.” (Al-i İmrân, 195)

Allah’ın şer’i kânunları yanında tekvîni kânunları da vardır. Ehl-i îman olarak müslümanlar, bu her iki kânuna da itaat etmek mecburiyetindedirler. İbâdetlerinde samimi, sebeplere riayetlerde azimli ve dürüst olmanın yanında, tekvîni kânunlara da vâkıf olmak zorundadırlar.

“Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin, onun hukukunu ihlâl etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücâhede edin ki, korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.” (Maide suresi, 35)

Kul vazifesini yapmakla mükelleftir. Kulun başarması veya kaybetmesi, bu ilâhi kanuna uygun hareket etmesine bağlıdır. Netice Allah’a aittir. Dilerse aziz eder, dilerse zelil eder.
 
“De ki: ‘Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kadîrsin.” (Al-i İmran suresi,26)
     
Müslümanın maddî mânevî üstün ve muvaffak olmasını sağlayan, kalbini nurlandıran imanın yanında, kafasını aydınlatan ilimle mücehhez hale gelmesi, aynı zamanda birlik ve beraberlik ruhu, ahlâk ve fazilet sâhibi, îtimât ve güvenilir olması, adâletle muâmele etmesi, âile ve toplumun huzurunu sağlayan ıslahcı rol oynaması, şefkatli, merhametli, tatlı dil güler yüzle muâmelede bulunması, sulhun ve cihan barışının temsilcisi olması gibi vasıflarla da mücehhez bulunması  gerekmektedir.
     
Evet her halükârda îman, Allah’a teslimiyeti ve sabırlı olmayı gerektirir. Bunlar korunması gereken en büyük cevherler ve değerlerdir. Rabbimiz inanan sâlih  kullarına, eğer müstakim olurlar, vazifelerini hakkıyla ifâ ederlerse onlara zafer ve muvaffakiyet vâd etmiştir.

Üstünlük; sadece maddi başarıda veya savaşta üstünlük değildir. İnsanlar için en önemli huzur kaynaklarından birisi de moral üstünlüğü, âile ve toplumda ahlâk ve fazilet üstünlüğüdür.
   
Allah’a ve âhirete inanan yönetici ve  idarecilerin üstün meziyet ve fazilet sahibi olabilmeleri, hiç bir zaman raiyyetlerine karşı, intikamcı olmamalarına, zulüm etmemelerine; şefkatli, merhametli ve âdil olmalarına bağlıdır.
   
Bu meziyet ve faziletlere sahip  tüccarlar ise, hırs gösterip halkı yalan beyanlarla aldatmazlar. Fakirin, garibin, yetimin hakkına tecavüz etmezler. Aksine onların yanında yer alır, haklarını korumaya çalışır ve onlara yardımcı olurlar.
     
Bu insanlar  âlimler ise, hakkı temsil ve tebliğ etmekle mükelleftirler. İlmini maddî manevî hiç bir şeye âlet etmezler. Muhtaç gönüllere hakikatleri duyurmak, hidayetlerine vesile olmak için koşturur, fedakârlıkta bulunurlar.

Cenab-ı Hak Saf sûresi 2 ve 3.ayetlerde, “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” “Yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah’ın en çok nefret ettiği şeylerdendir.”  buyurmaktadır.

Evet âlimin gerçek vazifesi, insanları avlamak, aldatmak değil; samimiyet ve ihlâsla iman erkanını ve din-i mübin-i İslâm’ın hakikatlerini insanların gönlüne ve ruhuna duyurmak olmalıdır. Bunun  için tebliğ ettiği hakikatleri, kendi vicdanında da duyması gerekmektedir.
     
Bu insanlar  fakirler ise, Allah’ın haklarında takdir ettiği hallerine  şükreder, kendilerine yardımcı olup ellerinden tutanlara, ihtiyaçlarını giderenlere duâ ederler.
     
Aynı zamanda; meşrû yollarla helâl kazanç sağlamaya çalışır, izzetiyle onuruyla yaşarlar. Kimseye el açıp dilencilik yapmaz, zekât- sadaka verecek duruma gelme gayreti içinde bulunurlar.
   
Bu üstün meziyet ve güzelliklere sahip  ferdinden ailesine kadar bütün bir toplumun ve milletin; huzur, güven, emniyet ve barış içinde olmaları mukadderdir. 
   
Allah (cc), dünyaya zelzele ve depremler zarar vermesin diye, dağları -çadır kazığı gibi- yeryüzüne çakmıştır.  Aynen bunun gibi, içtimâi sarsıntılarla da insanlık, hususiyle ehl-i îman  zillet ve sefâlet içinde perişan olmasın, îmanda zâfa uğramasın, âhiretlerini yitirmesinler diye sabredip dayanmaları, kâmil îmanla gönüllerini donatmalarını sağlamak için; peygamberleri ve en son Nebiler Sultanı olan -yanılmaz ve yanıltmaz-  Hz.Muhammed (sav)’i rehber olarak göndermiştir.
     
Allah (cc), hükmü kıyamete kadar devam edecek, dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak  âlemşûmül bir mesaj olarak Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’ı da Efendimiz (sav) ile göndererek, O’nu temsil ve tebliğ yapmak üzere örnek yapmıştır.
   
Böylece inananlar, Kur’an ve Resûlüllah’ın rehberliğinde şeytan ve küfür saltanatına boyun eğmesinler.. Hakkı tutup kaldırsınlar.. Yıldırım gibi tepelerine inen musibetlere karşı dişlerini sıksınlar.. Dik durup geriye adım atmasınlar.. Ahiretlerini de dünyaya feda etmesinler..
 
Unutmayın! “İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona (insana) şahdamarından daha yakınız.” (Kâf sûresi, 16) buyrulmaktadır.

Kim ne derse desin; Allah bizimle beraber ve bizden hoşnut ve râzı ise, biz de O’nun yolunda O’nun rızâsına talip isek, ne gam ne keder...

“Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır...” (Bakara sûresi, 257)

[Mehmet Ali Şengül] 5.1.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Bürokratlara Hakan Atilla dersleri [Adem Yavuz Arslan]

Kamuoyunda ‘Zarrab Davası’ olarak bilinen ve ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının yasa dışı yollardan delinmesi ile ilgili olarak New York’ta görülen dava dün itibariyle bitti.

12 kişilik jüri heyeti Mehmet Hakan Atilla’yı 5 ayrı başlıkta suçlu buldu.

Böylece eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla “ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (International Emergency Economic Powers Act) delmek için kumpas kurma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, kara para aklamak için kumpas kurma” ithamlarından suçlu bulundu. Atilla’nın suçsuz bulunduğu tek itham ise ‘kara para aklamak’ oldu.

Hâkim Richard Berman 11 Nisan’da yapılacak oturumda Atilla’nın alacağı hapis cezasını açıklayacak. Hâkim Berman, tüm suçlamalara ait cezayı alt sınırdan bile verse Hakan Atilla’nın uzun yıllar cezaevinde kalacağı kesinleşti. Aynı duruşmada Reza Zarrab’ın da alacağı ceza netleşecek.

Davayı başından bu yana yerinde izlemiş, bütün delilleri görmüş, bütün argümanları dinlemiş birisi olarak daha önce TR724.com yazılarımda dile getirdiğim gibi bu dava bir başlangıç.

Çünkü Reza Zarrab ile savcılık arasında yapılan anlaşmanın satır aralarına baktığınızda veya mahkeme salonunda savcının çizdiği tabloya göz attığınızda ‘gidilecek yolu’ görebiliyorsunuz.

Yeni iddianameler kimse için sürpriz olmamalı.

Fakat bu aşamada Hakan Atilla üzerinden bir analiz yapmak şart. Çünkü Hakan Atilla’nın durumu Türkiye ve özellikle de bürokrasi için önemli dersler içeriyor.

‘İYİ AİLE BABASI, BAŞARILI BÜROKRAT’

Hakan Atilla aslında bu davada ‘suça en az bulaşmış’ kişiydi.

‘Masum’du demek iddialı bir tanımlama olur. Çünkü mahkemede dinlediğimiz tapeler, e-mail yazışmaları, ABD’li bürokratların anlatımları gösterdi ki, Atilla yaşanan süreçten haberdar. Hatta zaman zaman ‘yöntem önerileri’nde bulunmuş.

Milyonlarca dolar rüşvetin havada uçuştuğu bir dönemde rüşvet almamış. Fakat gözünün önünde dönen suç çarkına da dur dememiş.

Atilla’nın avukatları da mahkeme boyunca bu stratejiyi takip etti.

Yani ‘Ortada bir suç var fakat Atilla bu suça bulaşmadı. O başarılı bir bürokrat, iyi bir aile babası’ tezini işlediler.

Daha ilk duruşmada Erdoğan’ın 17 Aralık’a dair tezlerini yerle bir ettiler. Atilla’yı kurtarmak için Zarrab ile Halkbank yöneticileri ve siyasiler arasındaki rüşvet ilişkisini teyit ettiler. Ayakkabı kutularındaki dolarları, rüşvet saatleri daha ilk günden doğruladılar.

Takip eden günlerde ise Hakan Atilla’nın ‘portresi’ne çalıştılar. Atilla kürsüye çıktığında avukatları saatler boyunca ‘Atilla’nın imajı’na yönelik sorular sordular.

Avukatlarının sorularından anladığımız kadarıyla Hakan Atilla’nın şöyle bir hayat hikayesi var: Ankara’lı. Tipik bir memur aile çocuğu. Anne ve babası Gençlik ve Spor Bakanlığı’ndan emekli olmuş. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde iktisat okumuş. Okul sonrası kısa dönem askerliğini yapmış, Halkbank sınavlarına girip uzman yardımcısı olarak göreve başlamış. Göreve başladığı yıl, Tansu Çiller’in Başbakanlık yaptığı dönem. Eşi Burçin Atilla ile okul yıllarından tanışıp evlenmiş. Burslu olarak Koç Üniversitesi’nde okuyan bir oğlu var. Halen 3+1 apartman dairesinde oturuyorlar. Çeşme’de bir yazlıkları var. Atilla biraz işkolik sayılabilir. Yılın yarısını seyahatlerde, konferanslarda geçiriyor. Herhangi bir siyasi partiye üyeliği yok. Hatta kendi ifadesiyle ‘hiçbir siyasi partinin kapısının önünden geçmişliği de yok’. Yıllar boyunca özveriyle çalışıp iyi bir kariyer yapmış. Yine sorulara verdiği cevaplardan mevcut siyasi iktidar ile ‘uyumlu’ bir dünya görüşünün olmadığını anlayabiliyoruz. Atilla, siyasi iktidara yakın bir dünya görüşü olmasa da ‘çalışkan bir bürokrat’ olarak 2011’den beri Uluslararası Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürütüyordu.

Atilla’nın avukatlarına göre Atilla’nın en büyük avantajı özgeçmişiydi: “Çalışkan, dürüst bir bürokrat, iyi aile babası ve asla rüşvet almamış bir yönetici.”

Avukatlarının bir diğer tezi de şuydu: “Atilla suçlu olsaydı 17 Aralık 2013 operasyonu sırasında Türkiye’de tutuklanırdı”

Fakat yanıldıkları, jüri kararı açıklanınca görülmüş oldu.

Savcının son gün oturumunda söylediği “Biz burada Hakan Atilla’nın ne kadar iyi bir bürokrat olup olmadığını yargılamıyoruz. Gözünün önünde örgütlü bir suç var ve Atilla suçun oluşumuna zemin hazırladı. Bunu durdurmadığı gibi ABD’li muhataplarına yalan söyledi. Burada yargılamaya konu olan budur” sözlerinin jüriyi ikna ettiği görülüyor.

HAKAN ATİLLA NEREDE YANILDI?

Hakan Atilla’nın yanıldığı temel nokta şuydu: Rüşvet çarkına bulaşmamış olmasını yeterli gördü. Gözünün önünde dönen bir suç şebekesi vardı. Uzun yıllar çalışıp önemli bir kariyer elde etmişti. Belki bu kariyerini korumak istedi. Belki de ‘siyasi iktidarın koruması altına girenlere dokunulmazlık veriliyor, bana da bir şey olmaz’ diye düşündü. Veya daha genel bir ifadeyle ‘Türkiye’de hukuk yok, bizde illegal talimatları uygulayan bürokratlar hesap vermiyor’ diye düşünmüş olabilir.

‘Türkiye şartlarını’ düşündüğünüzde çok da haksız sayılmaz. Türkiye’de yaygın bir ‘gözlerimi kaparım vazifemi yaparım’ kültürü var.  Nitekim yıllar boyunca Atilla’ya dokunulmadı. 17 Aralık operasyonunda göz altı listesinde yoktu. Gerçi dava sürerken edindiğim bilgilere göre Erdoğan yargıya darbe yapmasa ve 17 Aralık operasyonu mahkemeye taşınabilseydi Hakan Atilla da şüpheliler arasında yer alacaktı. Fakat Türkiye’de bizzat iktidar eliyle yargıya darbe yapıldığı için Hakan Atilla da ‘fiili durumu hukuki pozisyon’ olarak okudu. Ta ki ‘nasıl olsa bana bir şey olmaz’ rahatlığı ile Mart 2017’de ABD’ye gelene kadar.

ATİLLA KARARINDAN DERSLER

Hakan Atilla’nın durumu aslında tüm Türk bürokrasisi için bir nevi ders mahiyetinde. Çünkü benzer durumda olan yüzlerce belki binlerce bürokrat var. Özellikle de son dönemin hukuksuzluklarına imza atan bürokratlar bu kapsamda.

İlk ders kesinlikle şu olmalı: Seviyesi ne olursa olsun bürokratların siyasilerin kayığına binmesi ya da ‘kudretli bürokratlar’ın kanatları altına sığınması onları kurtarmıyor. Yapmaları gereken tek şey hukuka tabi olmak. Eğer icraatlarında hukuka dayanmıyorlarsa er ya da geç hesap veriyorlar.

Bürokrasiye ikinci ders: Uzun yıllar çalışıp düzgün bir kariyer yapmış olabilirsiniz. Bu kariyeri korumak istemeniz de anlaşılabilir bir durum. Hatta bireysel olarak çok temiz yaşamış, rüşvete bulaşmamış olabilirsiniz. Fakat bu sizi kurtarmaya yetmiyor. Çünkü bireysel olarak hiçbir illegal işiniz olmasa bile size verilen kanunsuz emirleri uyguladığınız zaman o suçun parçası oluyorsunuz. Hakan Atilla örneğinde olduğu gibi, milyonlarca dolarlık rüşvet trafiğine bulaşmamış olabilirsiniz. Fakat gözünüzün önündeki suça dur demezseniz o suç sizi de yutuyor.

Bürokrasiye üçüncü ders: Bugün size ‘koçum aslanım’ deyip tabiri caizse gaz verenler fatura ödeme zamanı geldiğinde ortada olmuyorlar. Hakan Atilla’ya Zarrab’ın illegal işlerine zemin hazırlama görevini veren Süleyman Aslan ya da Zafer Çağlayan ortada yok mesela. Bu işlere ‘onay ve talimat’ veren Erdoğan da. Hakan Atilla günlerce mahkeme salonunda tek başına oturdu. Eşi ve ailesi bütün yükü tek başına üstlendi. Kirli ticaretten ceplerini dolduranlar ortada yoktu. Bugün ister gönüllü ister ‘zamanın ruhu böyle’ deyip istemeden de olsa Erdoğan ve AKP rejiminin illegal talimatlarını uygulayan bürokratları da aynı son bekliyor. Bir gün hukuk geri geldiğinde ya da hukukun işlediği bir ülkeye gittiklerinde hukuk önünde yalnız hesap verecekler. Geriye dönüp baktıklarında ‘Bana bu emirleri siz verdiniz, neden şimdi sahip çıkmıyorsunuz?’ diyebilecekleri bir siyasetçi ya da bürokrat bulamayacaklar.

Bürokrasiye dördüncü ders: Yaptığınız hukuksuz işler unutulmuyor. Hakan Atilla yargılanırken mahkemede gördük ki özellikle büyük devletler çok iyi kayıt tutuyor. Hakan Atilla kendisine sorulan birçok soruya ‘hatırlamıyorum’ diye cevap verdi fakat savcılık ve ABD hükümeti yapılan her görüşmenin her toplantının kaydını tutmuş. Bunlar mahkemede Atilla’nın önüne getirildi. Dolayısıyla bugünün bürokratları da şunu unutmamalı: Yaptığınız her işin bir kopyası bir yerlerde kayda girmiştir. Bu illa Türkiye içinde olmak zorunda değil. Dolayısıyla bugün yarın olmayabilir fakat günün birinde hepsi önünüze çıkar. Hakan Atilla’nın yıllar önce yaptığı toplantılara dair notları önünde görünce nasıl şaşırdığına şahit olmuş birisi olarak uyarmış olayım.

Bürokrasiye beşinci ders: Zarrab örneğinde olduğu gibi, iş tuttuğunuz, kirli işler çevirdiğiniz kişiler sizi çok kolay satabilir. Zarrab zamanında satın aldığı bürokratları, siyasileri başı sıkışınca hemen sattı. Her ne kadar ‘en güçlü ortaklık suç ortaklığıdır’ dense de inanmayın, suç ortaklarınızın sizi bir gün satacağını ve hukuk önünde aleyhinize konuşacaklarını unutmayın.

Bürokrasiye altıncı ders: 17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz örneğinde olduğu gibi her zaman bir ‘deli fişek’ çıkar. Güç elinizdeyken zulmettiğiniz, hayatını zehir ettiğiniz bir bürokrat risk alıp tüm suç yapılanmasını ortaya dökebilir. Zarrab’ın dediği gibi ‘rüşvete meyilli herkesin bir fiyatı vardır’ fakat rüşvet almayacak bir memurun da fiyatı yoktur. Hiç ummadığınız bir memur kurduğunuz mükemmel sistemi darmadağın edebilir. Bizzat dönemin başbakanının ‘onay ve talimatı’ ile dönemin siyasilerinin gözetiminde, genel müdüründen alt seviye yöneticilerine kadar ‘dört dörtlük bir örgütlenme’ yaparsınız, fakat yeni mezun olmuş bir polis ya da satın alamayacağınız bir gümrük memuru bütün çarkınızı bozabilir. O yüzden kurduğunuz suç örgütünün mükemmelliğine güvenmeyin.

Uzun lafın kısası şu: Siyasetçilerin ‘talimatı ben verdim’, ‘benim valim, benim bürokratım’ demelerine kulak asmayın. Hukukun dışına çıktığınız zaman hesabını çok ağır şekilde ödeyeceğinizi bilin. Bugün olmazsa yarın. Türkiye’de olmazsa başka bir ülkede. Hele hele işkence gibi insanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olmadığını asla unutmayın.

Duruşmaları ilk günden itibaren yerinde ve yakından izleyen bir gazeteci olarak bürokratlara şunu da tavsiye edeyim: Hakan Atilla kararının bir çıktısını alın. Çerçeveletip her daim görebileceğiniz bir yere asın. Eğer siyasetçiler veya amiriniz olan bürokratlar sizden hukuksuz bir iş isterse o karara bakıp cevap verin.

[Adem Yavuz Arslan] 5.1.2018 [TR724]

Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun! [Emine Eroğlu]

Her şeyin kendi sınırlarını aşıp taştığı, acının yüreği, anlamın kelimeleri yırtıp geçtiği “ifritten” bir zamanı yaşıyoruz nicedir.

Kimsenin köşesine çekilip dilsizleşmeye hakkı yok.

Anlamakla ve anlatmakla yükümlüyüz.

“Büyük” bir tarihi, “küçük insan öyküleri” ile okuyup yazıyoruz.

Varlıkla yokluk, ümitle tahammül, öfkeyle merhamet, bugünle yarın arasında gidip geliyoruz.

Olamazsak, aklen ve kalben, fıtraten ve vicdanen öleceğimizi biliyoruz.

Biliyoruz yaşatamazsak yaşayamayacağımızı.

Görmezsek körleşeceğimizi, işitmezsek sağırlaşacağımızı ve akl etmezsek geri dönülmez bir şekilde ahmaklaşacağımızı…

Kimse masun değil.

Kimse mazur değil.

SINANMIŞLIĞIN ŞİDDETİNDE DEĞİLLENEN KELİMELER

Fakat hakikati biliyor olsak da, ne yazık ki onun “Bilmeyen ne bilsin bizi/ Bilenlere selam olsun!” diyerek selam gönderdiklerimizin kalp aynalarına nasıl aksettiğini bilmiyoruz.

Bir aksinin olup olmadığını da…

Soframıza oturup sohbetimizde bulunanların hangi utanç perdesinin ardında saklandıklarını bilmiyoruz mesela.

Tercihlerinin sonuçları ile yüzleşip yüzleşmediklerini de…

Günler aylara, aylar yıllara evriliyor da konuşmasını beklediklerimiz halâ sessizliğini koruyor.

En çok da “umduğuna” küsüyor gönül. “Elbet bir gün buluşacağız!” diyene, “Bu böyle yarım kalmasın için ne yaptın?” diye haykırmak istiyor.

Yerli cümleler yersizleşiyor. Hislere tercüman olan kelimeler bir sınanmışlığın şiddetinde değilleniyor. Verilen sözler iradi bir unutulmuşluğa terk ediliyor.

Duygular ekşimeye başlayınca yol bulup arşa yükseliyor sitemler.

Yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar heder edilirken haklar ve hukuklar da bile isteye ehil olmayan ellere emanet ediliyor. Peşinden gidilmiyor, arkası aranmıyor…

Akrabalık bağları bile gevşeyip çözülüyor. Ana babalar evlatlarına yabancılaşıyor.

Söylemenin tesiri olmasa da söylemek istiyor insan. Bu sağırlığa sadece gönül değil vicdan da razı olmuyor.

“Sorulmayınca” iltihap topluyor yaralar. Sesi duyulmayınca derinleşiyor mazlumun yalnızlığı. Bildiği halde bilmezlenenler, tanıdığı halde görmezlenenler, nice acı kahvelerin hatırını feda edenler zorlaştırıyor “insan olma”yı.

İlişkilerin de paranteze alınıp bekletilebileceğini sanıyor bazıları. Hislerin dondurulabileceğini. Sevginin mazeretle sıvanabileceğini. “Nerede kalmıştık?” diyerek yola devam edilebileceğini…

KENDİNDEN UZAK DÜŞMÜŞLÜĞÜN MESAFESİ

Dostların attığı güllerle inciniyor Hallâc-ı Mansurlar. Gözler, şehrin en uzak ucundan koşarak gelen Habib-i Neccârları arıyor. “Ne o, siz bir insan “Rabbim Allah’tır” dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?” (Mümin, 28) diye sorma cesareti gösteren Mümin-i âli firavunları, Ebubekirleri duymak istiyor kulaklar. Vicdanlar bedel ödemekten korkmadan hakikati haykıran Emile Zola’lar bekliyor…

Ve Hazreti Mevlânâ’nın dilince, “dinlemek”le başlıyor insan olmak…

Zira ancak “insanın hikâyesi”ne açılmak sana, kendinden uzak düşmüşlüğün mesafesini ölçtürüyor.

“Dile kulaktan başka müşteri yok.” diyor Hazret. Dinlemezsen anlayamaz, kendi kalbine yol bulamazsın.

Ancak dinlersen bir hikâyenin hem şahidi hem anlatıcısı olabilirsin!

Ruhun tarihi senin tarihin; muktedirleri ilgilendirmez. Sen neden muktedirlerin tarihinin peşindesin? Zulme karşı özgürlüğünü yalnızca ezilmişlerin sesine kulak vererek kazanabilirsin.

Hatırla ki, hiçbirimizin sırrı feryâdımızdan uzak değil!..

Kendine yazık etme de aç kulaklarını.

DUYDUKÇA DEĞİL SUSTUKÇA ÖLÜYORSUN!

DİNLE!

Ney gibi inleyen gönüllerden.

Hikâyeti de dinle, şikâyeti de.

Mademki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin. Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.

Hapisteki binlerce insanın hikâyesini dinle. Onların ailelerinin, çocuklarının hikâyesini. KHK ile işinden atılanların. Bir şaki gibi ihbar edilenlerin. Tüm kapılar yüzlerine kapatılanların. Çoluk çocuk fişlenenlerin. Rızıkları kesilenlerin. Tek çaresi kaçmak olanların. Bir belirsizliğe yelken açanların. Tuzağa düşürülenlerin. İftiracı olmaya zorlananların. İşkence görenlerin. Ölüme terk edilenlerin, katledilenlerin…

Üç aylık bebeğini kucağından Meriç’in sularına düşüren annenin öyküsünde duy, evrenin tüm annelerinin acısını. İnsan kaçakçılarına para yetiştiremediği için çocuklarından birini yanına alıp diğerini geride bırakan babanın yüreğinde topla tüm hüzünleri. Hapisteki anne babasına bayram ziyaretine giden çocukların peşine takıl da gör, gözsüzlerden gizlenenleri…

Altında kalır, ezilirim diye korkma! Mazlumun sesine kulak vermediğin için zalimin şamatasında boğuluyorsun.

Güce tapıcıların gulgulesi tüm sesleri boğsa da,” kalp kulağı” kelimeleri ateşinden tanır.

Kimin sesinde ıstırabın ateşi yoksa ondan yüz çevir.

Kapalı kapılar ardında kurduğun cümleler seni kekemelikten kurtarmıyor. “Ayarlı vicdanlar” gibi bazılarının acılarına ses verip bazılarının acılarına kulak tıkamak da…

Günahın içinden yol bulmuş küfre gider gibi gidiyorsun bahanelerin içinden zulme. Sustukça ve mazeret ürettikçe zalimin rengine boyanıyor, gün geçtikçe ona daha çok benziyorsun.

“Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir.” der T. S. Eliot. “Yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler” daima. O sesi bul. Düne ait kelimeleri dünde bırak. Cesur ol ve bugün bize dünü unutturacak şeyler söyle.

Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun.

Var olmayı seç!

[Emine Eroğlu] 5.1.2018 [TR724]

Sermaye göçüyor [Semih Ardıç]

Türkiye’nin sermaye ihtiyacı had safhada. Cari açık ve vadesi gelen döviz borcu ödemeleri dahil edildiğinde her sene ortalama 100 milyar dolar bulmak mecburiyetindeyiz. İhracat yaparken bile 71 milyar dolar açık veriyoruz.

Döviz açığını kapatmak için dünyada yapılan sabit sermaye yatırımlarından daha fazla pay almalıyız. Dahildeki sermaye de halinden memnun, istikbalinden emin olacak ki kazandığını yine Türkiye’de yeni yatırımlara harcasın. Sıhhatli kalkınmanın da motoru haline gelecek böyle bir yatırım ikliminde para parayı cezbedecektir.

YABANCI DA YERLİ DE GİDİYOR

Hukuk teminatının ortadan kalktığı, idarenin keyfî kararları ile şirketlerin el değiştirdiği bir memlekette hariçten yatırım çekmek bir tarafa yerli sermayenin göç etmesine mani olmak bile mümkün değildir. Mahkeme kararı dahi olmadan şahısların mallarının ve banka hesaplarının bloke edildiği bir ekonomide ne serbest piyasadan ne de hür teşebbüsten bahsedilebilir.

MURAT ÜLKER YALNIZ DEĞİL

Murat Ülker’in şirketlerinin ekser hissesini İngiltere’nin Londra şehrinde kurduğu Pladis AŞ’ye devretmesi ‘Ülker ile mahdut münferit bir temayül’ gibi tasvir ediliyor.

Hakikat hiç de öyle değil. Ülker’den Koç’a, Sabancı’dan Süzer’e nice büyük grup ya da aile yeni yatırımlarında Türkiye’den ziyade farklı devletleri tercih ediyor. Yabancılar da Türkiye’yi terk ediyor. Fransız Total, Avusturyalı OMV, İskandinav TeliaSonera, Citibank akla ilk gelenleri… Gitmelerinin sebebi malum.

İŞKENCECİYE AF KHK’SI VE DİĞER HUKUKSUZLUKLAR…

Türkiye’de siyasî, iktisadî ve malî riskler günden güne artıyor. Batıdan, demokrasiden hızla uzaklaşılması, tarz-ı hayata müdahalenin teamül haline gelmesi, işkencecilerin, ‘darbeci’ diye askerlerin kafasını kesenlerin anayasa ve kanunları hiçe sayan idarî kararlarla layüsel hale getirilmesi herkesi dehşete düşürüyor.

İnsanların son senelerde ne kadar ürktüğü sermaye hareketlerinde birebir müşahede ediliyor. Senede 15-20 milyar dolar doğrudan yabancı sermeye çeken Türkiye’de aynı yatırımlar 6-7 milyar dolara geriledi.

BİR SENEDE 6,5 MİLYAR DOLAR GİTTİ

İlaveten yerlilerin çıkışı da hızlandı. Sadece 2016’da 6,5 milyar dolar (24,5 milyar lira) farklı memleketlere uçtu. Sıcak para değil giden paralar. 6,5 milyar dolar Türkiye’de kalsaydı istihdam sağlayacak, işsizliği azaltacak, ihracat ve vergi gelirlerini artıracaktı.

Bütün bunlardan mahrum olmanın sebebiyet verdiği doğrudan ve dolaylı kayıplar dahil edildiğinde bir senede 40-50 milyar liralık kaynağı başkalarına kaptırdığımızı söylenebilir. Meseleye kayıp kazanç zaviyesinden bakılmasında mahsur yok.

DİLEYEN DİLEDİĞİ YERDE YATIRIM YAPAR

Amma velakin yurt dışında yatırım yapanlar hıyanet-i vataniye ile itham edilemez. Türkiye’de sermaye hareketlerine tahdit konulmadığına, ‘nereden buldun?’ kanunu cari olmadığına göre dileyen parası hakkında dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir.

İster harcar, ister İngiltere’de veya Almanya’da şirket kurar, isterse tamamını X vakfına bağışlar. Vehim ve ithamlarla vakit kaybetmek yerine sermaye için cazip ve emniyetli bir ekonomi inşa etmek daha faydalı olacaktır. Tıpkı 2003 ila 2010 seneleri arasında yapıldığı gibi her sahada ıslahat (reform) hareketleri başlatılmalı, Türkiye temel hak ve hürriyetlerde ileri demokrasilerle yarışır hale getirilmeli.

MESELENİN ÖZÜ BAŞKA

Hangi saikle olursa olsun Ülker ya da diğer işadamları yatırım tercihlerinde de hürdür. Bunun için kimsenin rıza ve tensibine ihtiyaçları yok. Murat Ülker’i hedef tahtasına koyan iktidar taraftarlarının çıkardığı gürültü mevzunun özünü dikkatimizden kaçırmasın. İşadamları vergi kaçırmışsa, kara paraya bulaşmışsa devlet hukuk zemininde hesabını sorabilir. Ötesi serbest piyasa ekonomisinde kimseyi alakadar etmez.

Yeri gelmişken ifade edeyim: Sermayedarın temiz kalmasını isteyen siyasetçilerin de ellerine kir-pas bulaşmamalı. Şaibenin tozu bile değmemeli siyasetçiye. Milyonlarca doları Man’da, Malta’da veya Panama’da gizli hesaplardan çıkan zevatın, “Paraları dışarı çıkaranlara müsaade edilmesin.” sözleri tutarlılıktan, inandırıcılıktan mahrum kalacaktır.

SERMAYE GÖÇÜNÜN TELAFİSİ YOK

Sermaye göçü, en az entelektüel sermaye göçü kadar büyük bir kayıptır. Bir memleket göçen sermayenin yerine başkasını kolay kolay ikame edemez.

Maalesef karanlık bir koridorda çıkışı bulmaya çalışan Türkiye’nin sermaye ile imtihanı Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde çetin hale geliyor. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye göç haritasında kollardan birini maalesef sermaye teşkil ediyor.

Sermaye kıtlığına maruz bir ekonominin başına bundan daha beter ne gelebilir ki!

DÜNYA DEVLERİ TÜRKİYE’Yİ TERK EDİYOR:

-2005’te Türkiye pazarına giren Kanadalı iç giyim markası La Senza 20 civarında mağazayı kapattı.

-İngiliz devi Top Shop beklenen ciroya ulaşamadığı için alışveriş merkezlerindeki 10 mağazasını kapattı ve Türkiye’den çıktı.

-2007’den beri Türkiye’de 24 mağaza açan Hollandalı hazır giyim markası C&A 2016 senesinde bütün mağazaları kapattı.

-Alman kozmetik zinciri (cirosu 2,6 milyar Euro) Douglas ilk mağazasını Mayıs 2006’da açtığı Türkiye’den 10 yıl sonra çıkış kararı aldı.

-Türkiye’den çıkan markalar kervanına son olarak İngiliz Debenhams dahil oldu.

-Fransız Total, akaryakıt sektöründeki yatırımlarını durdurdu ve bayileri Demirören Grubu’na devretti.

-Avusturyalı OMV, Aydın Doğan’dan devraldığı Petrolofisi bayilerini ‘umduğumuzu bulamadık’ diyerek Hollandalı Vitol Group’a sattı.

-Turkcell’in en büyük ortağı TeliaSonera, Hilmi Güler ve Atilla Işık gibi eski AKP’li bakanların yönetim kuruluna girmesinden duyduğu rahatsızlığı elindeki hisseleri satarak ortaya koydu.

-Meşhur Japon markası Muji, Türkiye pazarından çıkma kararı aldı. Bürokratik işlemlerin aylarca sürmesi sebebiyle Muji yönetiminin böyle bir kara aldığı belirtiliyor.

-EP Center, Best Buy, Electro World ve Darty gibi elektronik market devleri Türkiye pazarından çekilmişti.

-Alman yapı marketleri zinciri Praktiker de Türkiye’ye veda etti.

-İpekyol’un İtalyan ortağı hazır giyim devi Miroglio’nun 2009’da Türkiye’ye getirdiği amiral markası Motivi de Türkiye’ye erken veda eden markalardan oldu.

-Chevrolet, global stratejisi paralelinde Türkiye’nin de bulunduğu Avrupa pazarından çıkacağını açıkladı.

-Zara’nın sahibi İspanyol Inditex Grubu’nun ‘demokratikleşmiş lüks’ vurgusuyla 2008’de tesis ettiği Uterqüe markası, 2010’da adım attığı Türkiye’de 3 yıl dayanabildi.

-Alman perakende şirketi Metro, Real Türkiye’yi Beğendik AŞ’ye sattı. Beğendik geçen aylarda iflas etti.

-300 mağazaya sahip Levi’s, Türkiye pazarından çıktı, fabrika dahil bütün işleri bir distribütöre devretti.

-Beşi Avrupa’dan (Air France, Iberia, Swiss, Alitalia, Austrian) ve ikisi Amerika’dan (Air Canada, Delta) olmak üzere 5 ‘bayrak taşıyıcı’ havayolu son bir yılda Türkiye uçuşlarını durdurdu.

[Semih Ardıç] 5.1.2018 [TR724]

Şimdi #NBAVOTE Enes Kanter deme zamanı [Efe Yiğit]

Enes Kanter, dünyanın bir numaralı basketbol ligi olan NBA’de başarıyla oynayan biri. Enes Kanter’i farklı kılan sadece başarılı bir basketbolcu olması değil. Sosyal projelerde de oldukça aktif. Kurduğu vakıf aracılığıyla eğitim ve sosyal alanda faaliyet gösteriyor. Aynı zamanda Hizmet Hareketi’ne mensubiyetiyle ve Türkiye’deki zulme açıkça karşı çıkmasıyla manşetlerde yer buluyor. Bu sezon yeni takımı New York Knicks’te oyunuyla taraftarların bağrına bastığı Enes Kanter, şimdilerde All Star 2018’de oynamak için sevenlerinin oyunu bekliyor.

ZÜRİH’TEN NBA’YE UZANAN HİKÂYE

Enes Kanter’inki her açıdan bir başarı hikayesi. Akademisyen olan babasının işi sebebiyle dünyaya gözlerini Zürih’te açmış. 11 aylıkken Van’a gitmişler. Basketbol serüveni Ankara’daki Samanyolu Koleji’nde başlamış. Ardından Fenerbahçe’de kısa bir süre almış. Sonrasında ver elini NBA… 20 Mayıs 1992’de dünyaya gelen Enes Kanter, Samanyolu Koleji, Ülkerspor, Fenerbahçe Ülker formasını giydikten sonra 2011’de Utah Jazz tarafından draft edildi. Oklahoma City Thunder formasını başarıyla terlettikten sonra sezon başında geldiği New York Knicks ile gösteriye devam ediyor.

ZULÜMDEN NASİBİNİ ALDI

NBA’de oynayan en başarılı Türk olmasına karşılık, Türkiye’de son 4 yıldır Hizmet Hareketi’ne yönelik devam eden ‘cadı avından’ nasibini almış biri aynı zamanda. Önce basketbol milli takımının kapıları yüzüne kapandı. Enes kalitesinde bir basketbolcunun hiç düşünülmeden ilk 5’te oynaması gereken milli takım, sporun da siyasetin emrine girmesiyle onu yok saymaya çalışıyor. Hakkında onlarca soruşturma açıldı. Pasaportu iptal edildi. Hem de Türkiye’yi tüm dünyaya rezil etme uğruna. Geçtiğimiz yaz dünya turuna çıkan başarılı basketbolcu Uzakdoğu turu sırasında çeşitli sorunlarla karşılaştı.

Endonezya’da otelde kaldığı sırada gece 02.30 sularında otel görevlisinin kapısını çaldığını anlatan Enes Kanter, ‘Gizli servis ve Endonezya askerinin beni aradığını söyledi. Çünkü Türk hükümeti onlara benim tehlikeli birisi olduğumu söylemiş.’ diyerek derhal ülkeden ayrılmıştı. Singapur üzerinden Romanya’ya geçen Enes Kanter’in amacı bu ülkede düzenlenen Dil ve Kültür Festivali’ne katılmaktı. Ancak Bükreş’e indiğinde kendini bekleyen kötü sürprizden habersizdi. Havaalanı polisi, pasaportu iptal edildiği için Romanya’ya girişine izin verilmediğini söylüyordu.

AMERİKAN TELEVİZYONLARINDA ANLATTI

Başta NBA ve o dönemde formasını giydiği Oklahoma City Thunder olmak üzere ABD iç güvenlik ve dış işleri bakanlığının girişimleri sonucu Enes Kanter, dünya turunu yarıda kesip ABD’ye döndü. Enes’in bu yaşadıkları hem ABD basınında hem de dünyada yankı buldu. Yaşadıklarını CBS News kanalında ünlü gazeteci Charlie Rose’a anlatan Enes Kanter, “Suçsuz insanların sesi olmaya çalışıyorum. Yaptıklarımın doğru olduğuna inanıyorum” diyerek ödediği bedelden pişman olmadığını söyleyecekti.

REKORLAR KİTABINDA

Sezon başında New York Knicks’e transfer olan Enes Kanter, NBA’de Christmas Day (Noel Günü) maçlarında rekorlar kitabına geçti. 31 yıldır, Noel günü oynanan maçlarda 30 sayının üstüne çıkan bir performans gösterememişti hiç kimse. Enes Kanter, Philadelphia 76ers’e karşı 31 sayı attı ve 22 ribaunt aldı. Kanter böylece, Noel Günü’nde Wilt Chamberlain’in 3 kez, Bill Russell ve Bob Lanier bir kez yakaladığı 30 sayı ve 20 ribaunt istatistiğini yakalamış oldu. Kanter ayrıca 1986’da Moses Malone’dan bu yana Noel’de 20 sayı ve 20 ribaundu geçen ilk oyuncu oldu.

ALL-STAR MAÇLARINDA NEDEN OYNAMASIN?

Başarılı sporcumuz 2018 All Star maçlarında yer almak için şimdi sizlerin oyunu bekliyor. NBA, All Star maçları milyonlarca insanın ekran başına kilitlendiği, öncesiyle ve sonrasıyla haftalarca konuşulan dünyanın en önemli organizasyonlarından bir tanesi. NBA’in en iyi ve en popüler oyuncularının yer alacağı bu maçın kadrosu büyük ölçüde basketbol severlerin 25 gün boyunca vereceği oylarla belirlenecek. 25 Aralık’ta başlayan oylama 15 Ocak’ta sona erecek. Bunun için yapmanız gereken sosyal medya platformlarından Enes Kanter için oy kullanmak.

Twitter ve Facebook’tan oy kullanmak için #NBAVOTE Enes KANTER yazmanız yeterli. Bir kişinin 24 saatte bir oy hakkı bulunuyor. Her RT ise bir oy sayılıyor.

Ayrıca Google arama bölümüne NBA VOTE NEWYORK KNİCKS yazıp, arattığınızda ilk sıradaki siteye tıklayınca, karşınıza Enes Kanter çıkıyor ve kolayca oyunuzu kullanıyorsunuz.

NBA’nin resmi internet sitesi www.nba.com/vote adresinden de oy kullanabiliyorsunuz. Ve son olarak Android ve İOS platformlarında bulunan NBA uygulamasını cihazınıza indirip, üye olduktan sonra oy kullanabiliyorsunuz. En kolay ve hızlı oy kullanma yolları bunlar. Tercih sizin. Hepsinden birden oy kullanabilirsiniz. #NBAVOTE Enes KANTER

[Efe Yiğit] 5.1.2018 [TR724]

Osmanlı diye diye… [Alper Ender Fırat]

‘Devasa Musul Ovasını baştan başa gezdiğimizde aynı ırktan, aynı dili konuşan ve aynı Tanrı’ya inanan insanların oturduğu yan yana iki köy bulmamız mümkün değildir.’

1920-24 yılları arasında Kudüs’teki İngiliz Sömürge Vali Yardımcılığı görevinde bulunan Harry Charles Luke dönemin Musul’unu bu sözlerle anlatıyor. Nesnel Yayınları’ndan çıkan ‘Musul ve Azınlıklar’ kitabı, bölgenin demografisini anlamamız açısından çok önemli bilgiler verirken Ortadoğu’nun aslında nasıl bir coğrafya olduğunu göz önüne seriyor. Luke’un anlatımında o dönemde Musul’da Hıristiyan Nasturilerin, Yakubilerin, Keldanilerin, Ermenilerin, Asurilerin, Yahudilerin, Ezidilerin, Şiilerin, tarihi Yahya Peygambere dayanan Mandean aileleriyle birlikte Müslüman Türkmenlerin, Çeçenlerin, Çerkezlerin, Kürtlerin, Arapların yaşadığından bahsediliyor.

Şu ifadeye bakar mısınız? ‘Devasa Musul ovasında aynı ırktan, aynı dili konuşan ve aynı Tanrı’ya inanan insanların oturduğu yan yana iki köy bulmanız mümkün değil!’ Bu ne renklilik, bu ne farklılık, bu ne zenginlik ve bu ne karmaşa!

Musul, milyonlarca kilometre karelik alan üzerinde var olan Osmanlı coğrafyasından sadece bir örnek. Elbette ki bu çeşitlilik sadece Musul’a özgü değil. Osmanlı’nın yönetimi altındaki bütün şehirler benzer özellikler taşıyor. Halep, Lübnan, Diyarbakır, Bağdat, Urfa, Malatya, Trabzon, Erzurum, Mardin, Erbil, Üsküp, Selanik, İstanbul, Manastır fark etmiyor.

Bugün Osmanlı da Osmanlı deyip, onu örnek aldığını iddia ederek, kendisinden başka herkesi tehdit eden, yumruk gösteren, ezmeye çalışan bu mafyöz çetelerin Osmanlı’daki sosyal hayatla ilgili en küçük bir bilgisinin olduğunu sanmıyorum.

Osmanlı’yı tek bir şeyle ifade etmek gerekseydi bu ‘Çok kültürlülük’ olurdu. Her isteyenin, kendi inancını ve kimliğini yaşamakta özgür ve bundan dolayı başına bir şey gelmeyeceğinden emin olduğu bir ülkeydi Osmanlı coğrafyası. Bu nedenledir ki Osmanlı’nın hüküm sürdüğü coğrafyanın hiçbir yerinde homojen bir ırk ve kültür bulamazsınız.

İşte böyle bir devlet anlayışı bugün serkeş, uyduruk, faşist, mafyöz tiplerin referans kaynağı oldu. Mahallenin çapulcu eşkıyaları üzerine Osmanlı urbası geçirip, mehter marşı eşliğinde farklı olan her şeye savaş açmış durumdalar. “Osmanlı torunuyuz ulan” diye ayağa kalkan cahil yığınlar ve onların cahil ağa babaları ülkede farklı olan ne varsa hepsine tehditler savuruyor. Hitler ruhuyla bir araya gelen yığınlar ne acı bir ironidir ki kendilerine heterojenliği bir ilke edinmiş Osmanlı’yı referans kaynağı yapıyorlar.

Öyle ki Milleti dinden soğuttukları gibi Osmanlı kelimesinden de nefret eder hale getirdiler. Zavallı Osmanlı, yıkılması haricinde 600 yıl boyunca böyle bir musibetle karşı karşıya gelmemiştir.

Kadim Ortadoğu’da var olmuş her kavmin, her inancın binlerce yıllık izini taşıyan Diyarbakır Suriçini, yerle bir edip TOKİ’nin beton bloklarını dökenlerin Osmanlı’nın kökünü nasıl kazıdıklarını esefle izliyoruz.

Devlet yönetmeyi demir yumruk, kent kurmayı beton dökmek olarak gören bu Moğol artığı anlayış Osmanlı’nın itibarına son ve öldürücü darbeyi vurmakla meşgul! Bu ölümcül faşizm, Osmanlı’dan miras neyimiz varsa hepsini tehdit ediyor.

[Alper Ender Fırat] 5.1.2018 [TR724]

Bediüzzaman Hazretlerinin ibadet dünyası [Cemil Tokpınar]

Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin takvası ve ibadet dünyası, zikir ve evradları, bilhassa namaz kılması çok muhteşemdi. Talebelerinin ve komşularının anlattığına göre, gece pek az uyur, sabah namazına beş altı saat kala uyanırdı. Sabah namazı vaktine kadar, evrad, zikir, dua, Kur’an ve teheccüd namazıyla meşgul olurdu.

Evradlarının başında yer alan ve yaklaşık 250 sayfa olan Hizbu’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye’yi (Büyük Cevşeni) her gün okurdu. Ayrıca burada yer almayan Celcelutiye, Delâil-i Hayrât, Kenzü-l Arş, Hizb-i Ekber gibi evrad ve duaları vardı. Altı ayetten çıkardığı ve 33 defa tekrar ettiği zikri ise akşam ve yatsı arasında okurdu.  Ayet ve hadislere dayanarak tertip ettiği uzun namaz tesbihatını asla terk etmezdi. Sabah namazından sonraki duası ise yaklaşık bir saat sürerdi.

Onun dünyasında namazın yeri ise bambaşkaydı. Namazı vakit girer girmez, bütün zerreleri ve duygularıyla Allah’a teveccüh ederek kılardı.

Onun imandan anladığı, klâsik kalıpların dışında “canlı, hareketli, aksiyoner bir iman” olduğu gibi, namazdan anladığı da, alışılmış dua ve hareketleri ruhsuz tekrar etmek değildir. Onun dünyasında namaz, bir tevhid sembolü, bir var oluş gerekçesi, bir vazgeçilmezlik ülkesi, bütün zerrelerle Allah’a yönelişin bir ifadesi, Ona bütün yönleriyle boyun büküştür. Sanki bütün çabalar, Onun yüce huzurunda bir düğün ve bayramdan farksız olan o kudsî ve lezzetli ânı yaşamak içindir.

Onun eserlerinde işlediği iman âdeta ötelerden soluklar taşıyan bambaşka bir iman olduğu gibi, anlattığı namaz da toplumun geleneksel algıladığı anlamdan çok farklı bir namazdır.

O, hem anlattığı imanı yaşamış, hem de kast ettiği namazı kılmıştır. Onun hizmetkârlarından olan Bayram Yüksel’in şu anlattıkları, onun sanki bambaşka bir âleme girmiş gibi namaz kıldığını gösteriyor:

— Namazı çok huşû içinde kılardı. Sûreleri okurken tane tane okurdu. Namaza dururken, tam huzura vardığında, niyet ederken, Allahuekber dediği zaman, bizler arkasında korkardık. Mübalâğa olmasın, ahşap binâ sarsılırdı.

Namaza giriş tekbiri aldığında binanın sarsıldığına Mustafa Sungur, Mehmed Fırıncı gibi birçok talebesi de şahit olmuş ve anlatmıştır.

Yine onun ilk talebelerinden olan Molla Hamid Ekinci’nin anlattıkları da, onun kıldığı namazın bizim bildiğimiz namazın dışında bir namaz olduğunu gösteriyor:

— Arkasında kıldığım namazdan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehâbet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize: “Namazın sonundaki tesbîhat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.” Hazin bir sadâ ile bizden çok ağır tesbîhat yapardı. “Sübhanallah” derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşû içinde kılana rastlamadım. “Lâ ilâhe illâllah” diye tesbîhata başladığı zaman, eğer yanında bir tarîkat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu.

Yine onu Denizli’de iken ziyaret eden Hilmi Arıcı ismindeki bir zat, onun namaz kılışını şöyle anlatıyor:

— Akşam namazı olunca beni çağırdı. Akşam namazını beraber kıldık. Namaza başlamasını tarif etmek zordur. Duyarak, yaşayarak namaz kılıyordu. Ben cemaat oldum, sonra dua etti. Yatsıyı yine arkasında kıldım. Sabah namazına yine çağırdı. Bu namazlarda bambaşka bir heyecan duyuyordum. Namaza başlarken sanki kemikleri çatırdıyordu.

Bayram Yüksel’in anlattığına göre, namaz vaktine çok dikkat eder, namazlarını tam vaktinde kılardı. Meselâ, Isparta’dan gelirken Emirdağ’a beş dakika sonra varılacak olsa bile, Üstad saate bakar, kış, fırtına olsa beklemez, karlar üstünde de olsa hemen namazı eda ederdi. Kırlarda olsun, yolculukta olsun, namazı vakit girer girmez kılardı. Üstad, bunun hikmetini şöyle anlatırdı:

– Namazı vaktinde kılmanın ne derece tükenmez, uhrevî bir sermaye olduğu şundan anlaşılıyor ki, her namaz vaktinde İslâm âlemi denilen muazzam camide, yüz milyondan fazla büyük bir cemaat namaz kılıyor. O cemaatte her bir adam bütün cemaate dua ediyor. “İhdine’s-sırata’l-müstakîm (Bizi doğru yola ilet)”  diyor. Her biri umum cemaate hem şefaatçi, hem duacı olur. O vakit, namaza iştirak etmeyen hissesini alamaz. Kaynayan mirî ve askerî kazanına karavanasını götürmeyen, yemek hakkını alamadığı gibi, bu büyük cemaatin manevi mutfağında kaynayan manevi erzakını alamaz. Belki namaza iştirakle o cemaatin ordusuna katılmış olmakla ve dualarına âmin demek olan namazı vaktinde kılmakla alabilir.

Bediüzzaman Said Nursî, ibadetle ve münacatla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Bir gün bu şekilde oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Talebesi olan Molla Resul’e parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söylemişti. Molla Resul ateş yakmakla meşguldü ve Bediüzzaman’a dönerek:

– Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı, demişti.

Bediüzzaman da ona şu cevabı vermişti:

– Molla Resul! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya…

Namaz aşkından dolayı birçok olağanüstü olay yaşamıştır. Gençlik döneminde, bir iddiadan dolayı jandarmalar eli kelepçeli olarak götürürlerken namaz vakti gelmişti. Namaz için izin verilmeyince Besmele çekip kelepçeleri açmış, askerlerin şaşkın bakışları arasında namazını kılmıştı. Yıllar sonra bunun hikmetini anlatırken büyük bir tevazuyla, “Olsa olsa, namazın kerametidir” buyurmuştu.

Bediüzzaman, iman ve Kur’ân’a yaptığı hizmet sebebiyle Denizli hapsinde yatıyordu. Halk onu birkaç kez çeşitli camilerde sabah namazında görmüştü. Savcı camide görüldüğünü işitince hapishane müdürüne hiddetle:

– Bediüzzaman’ı sabah namazında dışarıya, camiye çıkarmışsınız, dedi.

Hemen bir araştırma yapıldı. Hapishaneden dışarıya kesinlikle çıkmadığı anlaşıldı.

Benzer bir olay, Eskişehir Hapishanesi’ndeyken de yaşanmıştı. Bir cuma günü, hapishane müdürü, kâtip ile otururken bir ses duymuştu:

– Müdür Bey! Müdür Bey!

Müdür sesin geldiği yöne baktığında Bediüzzaman ona yüksek bir sesle:

– Benim mutlaka bugün Ak Cami’de cuma namazında bulunmam lâzım, dedi.

Hapis şartlarında böyle bir isteğe şaşıran Müdür Bey:

– Peki, Efendi Hazretleri, diye cevap verdi.

Kendi kendine, “Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamayacağını bilemiyor” diye söylendi ve odasına çekildi.

Öğle vakti, Bediüzzaman’ın gönlünü alayım, Ak Cami’ye gidemeyeceğini izah edeyim düşüncesiyle Üstadın koğuşuna gitti. Koğuş penceresinden bakınca Bediüzzaman’ı içeride göremedi. Hemen jandarmaya sordu. Jandarma da şaşırmıştı:

– İçerideydi, üstelik kapı da kilitliydi, cevabını verdi.

Bunun üzerine müdür derhal camiye gitti. Bediüzzaman’ın birinci safta, sağ tarafta namaz kıldığını gördü. İnanamadı. Namazın sonlarında Bediüzzaman’ı yerinde göremeyince şaşkınlığı iyice artmıştı. Hemen hapishaneye döndü. Hücresinde Hazret-i Üstadın “Allahuekber” diyerek secdeye kapandığını görünce hayretler içinde kaldı.

Namaz, zikir ve duayı eserlerinde öylesine güzel anlatmıştır ki, okuyanın etkisinde kalmaması imkânsızdır. Çünkü, yaşadıklarını yazmıştır. Onun eserlerinde bütün haşmetiyle anlattığı namaz, kendisinin kıldığı kemâl manadaki namazdır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, o nasıl namaz kılmışsa öylece yazmış; nasıl yazmışsa o şekilde kılmıştır.

Yakın talebelerinden Mustafa Sungur ise, onun namazını şöyle anlatıyor:

“Üstad’ımızın namazı, namazdaki heybeti, huzuru ve huşûu ise bambaşkadır. Biz onu ifadeden aciziz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyâta mazhariyetinden hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet, namaza duruşu, tekbir alışı, ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakk’a dua ve tezellülü, Fatihayı kıraati, Fatihanın her bir kelimesini teker teker, cümle cümle ve bütün meratibi ile okuyup hissetmesinde ve dergâh-ı İlahiyyeye takdim etmesindeki vüs’at, külliyet ve ulviyeti, bizim gibilerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ‘Ettehiyyat’ kelimat-ı mübarekesini Cenab-ı Hakk’a takdim ederken, sanki bütün kâinatı, ruhunun eline alıp arz etmesindeki kudsiyeti ifade edilemez. Yalnız bu hususlara dair On Beşinci Şua’da ilm-i İlâhî mebhasinde ve sair risalelerde uzun izahat vardır. Aynı zamanda, Nur Âleminin Bir Anahtarı risalesinde de izahlar yapılmıştır. Bu gibi âsarından ve Üstad’ımızın hâl ve tavrından kat’iyyen anlaşılıyor ki o, müstesna bir tecellîye mazhardı. Hatta en ileri talebelerinde görünen hâletler, Üstad’ımıza nisbetle çok cüz’î kalır. Hele geceleyin 4-5 saat meşguliyeti müteakip dua vaktinde, kâinat mümessili ve Sahibi-i Arz ve Semavat’ın arz üzerinde en nuranî bir halife-i arzı olduğu aşikâr belli olurdu. Onun dış âleme taşan, insanlara kurtuluş reçetesi sunan azim şahsiyetinden başka bir kudsî ubudiyet, zikir ve tefekkür hâli vardı.”

Bütün büyükler gibi, Bediüzzaman’ın namazdaki hâlleri de tatlı bir hikâyeden ibaret olmamalı, bizi derinden etkilemelidir. Onun marifetullahta ve namazda terakkisi gösteriyor ki, yaratılış gerekçemiz olan bu iki alanda ömür boyu çalışmalıyız. Adeta bir merdivenin basamaklarını tırmanır gibi iman ve ibadette yükselmeli, evrad, ezkar, dua ve namazda sürekli terakki etmeliyiz. Bilhassa hiçbir engel tanımadan tavizsiz bir namaz kılmalı, tadil-i erkân ve huşuda devamlı yücelmek için çırpınmalıyız. Çünkü Üstad Hazretlerinin de dediği gibi, “Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır!”

[Cemil Tokpınar] 5.1.2018 [TR724]

Avrupalı Türkleri bekleyen sıradaki tehlikeler [Hasan Cücük]

Türkiye, yeni yıla ‘küçük, tatlı zamlar’ ile girerken, Avrupa’da yaşayan Türkler’e de bir sürpriz yapılmasa ayıp olurdu. Bu sürpriz aylar öncesinden belliydi. Ama köy net olarak görünmesine karşılık, AKP iktidarı ve milletvekilleri bildik masalları anlatmaya devam ediyordu.  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) üye 57 ülke arasında imzalanan Otomatik Bilgi Transferi anlaşması 1 Ocak 2018 itibariyle yürürlüğe girdi. Böylece hem Avrupa ülkelerinde yaşayıp buradan sosyal yardım alan hem de Türkiye’de mülk edinen Türkler için hayat zorlaşmış oldu.

Avrupa’da sosyal yardım alanları ikiye ayırmak gerekiyor: Gerçekten ihtiyacı olanlar ve sosyal yardımı geçim kapısı olarak görenler. Refah devletinin olmazsa olmazlarının başında, devletin geçimini sağlayamayan vatandaşlarına sosyal yardımda bulunması gelir. Bu yardımlar daha çok kira, ilaç vb. yardımları içerir. Gerçekten mağdur olanların başında ilk nesil gurbetçiler var. Emekli maaşının miktarı çalıştığınız yılla orantılı olduğu için, Avrupa’ya ilerleyen yaşlarda gelip uzun yıllar çalışmadan yaş haddinden dolayı emekli olan Türkler daha düşük emekli maaşı almakta. İlk kuşak Türklerden bu sorunu yaşamayan neredeyse yok. Geçimlerini doğal olarak devletten alacakları kira yardımı gibi sosyal yardımlarla sağlıyorlar.

Bir de devleti geçim kapısı olarak görenler var. Çalışmadan geçinmeyi alışkanlık haline getirenler, Avrupa’dan yaptıkları tasarruflarla Türkiye’de yatırım yaptılar. Sosyal yardım için müracaat ettiğinizde bulunduğunuz ülkedeki mal varlıklarınıza bakılıyordu. İşte Otomatik Bilgi Transferi anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle artık yurtdışındaki mal varlıklarınız da sorgulanacak.

AVRUPA’DAKİ 1,5 MİLYON TÜRK’Ü ETKİLEYECEK KARAR

Avrupa’da yaklaşık 1,5 milyon Türkün sosyal yardım aldığı tahmin ediliyor. Sadece Almanya’da bu rakam 1 milyonu buluyor. Almanya’da yaşayan 50 yaş üstü Türkler arasında yüzde 70, gençlerin ise yüzde 30’u işsiz olduğundan sosyal yardımla geçimini sağlıyor. Bu Türklerin, Türkiye’deki bankalarda paraları, evleri, arabaları ya da herhangi bir mal varlıkları varsa sosyal yardımları kesilecek. Mal beyanında bulunmayan gurbetçiler vergi kaçakçısı konumuna düşecek, vergiyi ödemeyenlere hapis yolu bile görünebilir. Türkiye’de miras yoluyla dahi olsa mal varlığı bulunanlar bunları bulundukları ülkede beyan etmek durumunda kalacak. AKP iktidarı altına imza attığı anlaşmaya rağmen, hala ‘gurbetçilerin bilgisini paylaşmayacağız’ demeye devam ediyor. Oysa anlaşmanın daha ilk günlerinde Almanya’dan ceza haberleri gelmeye başladı bile.

Bazı gelişmeler göstere göstere geldi ama biz nedense hep kaçak güreşmeyi tercih ettik. Suiistimal ettiğimiz her hak elimizden alındı. Lakin biz ders almamaya devam ettik. Peki, sırada suiistimal edenleri bekleyen başka hangi ‘tehlikeler’ var?

ÇİFTE VATANDAŞLIK MESELESİ

Çifte vatandaşlık birçok ülke tarafından kabul görmüyor. Türk vatandaşlığından çıkarken bir tercih yapmanız gerekiyor. Klasik mantık burada da devreye giriyor. Türk vatandaşlığından çıktığına dair konsolosluktan belge alınırken, pasaportunu iade etmiyor. Bulunduğu ülke vatandaşlığına geçince, yeniden müracaat ederek Türk vatandaşlığını alıyor. Bu suiistimale maalesef Türkiye de destek oldu.

Pek dikkat çekmeyen bu suiistimal ilk kez 16 Nisan Referandumu’nda Avusturya’da patlak verdi. Oy kullanmak için sıraya geçen Türkleri mercek altına alan Avusturyalı yetkililer, sadece Avusturya vatandaşı olarak görülen çok sayıdaki Türkün kanunlara aykırı olarak Türk vatandaşı olduğunu da tespit etmiş oldular. Tespit edilen isimlere ceza gelirken, çok sayıdaki Türk hemen Türk vatandaşlığından çıkmak için konsolosluklara akın etti. İşte sırada bekleyen ‘tehlike’nin adresi yasak olduğu halde yeniden Türk vatandaşlığına geçenler. Bu durumda sadece vatandaşlığı elinden alınmıyor, sahip olduğu süresiz oturum hakkı da iptal ediliyor.

SAHTE EVLİLER VE EMEKLİLER

Sahte evlilik, Avrupa’ya kazandırdığımız bir terim. Evliliğin sahtesi olur mu? Oldu hem de yıllarca. Avrupa’ya kapağı atmak için Türkiye’de eşinden boşananlar, Avrupa’dan biriyle para karşılığında evlilik yaptı. Önce Türkiye’deki eşinden olan çocuklarını yanına getirdi. Sonra süresiz oturum hakkını alınca, kâğıt üzerindeki eşinden boşanıp Türkiye’deki eski eşiyle yeniden evlendi. Ülkenin durumuna göre 3-5 yıl arasında tüm aile Avrupa’ya gelmiş oldu. Danimarka ve Hollanda gibi ülkeler sahte evlilik yapanlarla mücadeleye başlamıştı. Diğer ülkeler de yakında bu suiistimalin önüne geçmek için bu iki ülkenin yolunu takip edecektir. Gözünü açan bu ülkeler artık sahte evlilik yapıp, eski eşini getirmek isteyenlere geçit vermiyor. Bu ‘tehlike’ giderek yaklaşıyor. Haberiniz olsun!

Son piyangomuzun adresi emekliler olacak. Ülkenin durumuna göre emekliler yurtdışında 6 ay kadar kalabiliyor. Avrupa’dan maaş alıp, Türkiye’de yaşamak daha ucuz olduğu için bu 6 aylık süre duruma göre 9 ayı buluyor. Hatta bazıları evlerini kiraya verip, Türkiye’ye yerleşiyor. Hem emekli maaşı hem kira geliri elde edilmiş oluyor. Ancak bu konuda da yakında deniz tükenecek. Bundan da haberiniz olsun!

‘Avrupalı Türkler için yanlışların bedelini ödeme vakti’ başlıklı yazıyı kaleme aldığımda gelen tepkiler arasında ‘geçinemeyenler ne yapsın’ şeklinde olanlar vardı. Elbette zor durumda olanlara devletin bakması bir yükümlülük. Benim itirazım sistemi suiistimal edip, Türk toplumunun imajına verilen zarardır. Türk ve Müslüman dendiğinde akıllara hep olumsuzluk geliyorsa bunda bizim de suçumuzun olduğunu ortaya koymaktır.

[Hasan Cücük] 5.1.2018 [TR724]

İmparator bu köprüyü neden yapmış? [TR724]

Sakarya Beşköprü mevkiinde bulunan Justinianus Köprüsü, Bizans İmparatorluğu döneminin Anadolu’daki en görkemli eserlerinden biri. İmparator Justinianus tarafından yaptırılmış ve bin 500 yıldır ayakta kalmayı başarmış. Ayasofya Camii ile yaşıt. 429 metre uzunluğunda, 9,85 metre genişliğinde ve 12 kemer gözünden oluşuyor. Beşköprü olarak da bilinen tarihî köprü, Marmara depreminde bazı kemer ayaklarında çatlaklar oluşmasına rağmen bütün ihtişamıyla zamana direnmeye çalışıyor.

Buraya kadar her şey tamam, ancak köprünün ne için yaptırıldığı sorusu bir türlü cevaplanamıyor. Zira yaklaşık yarım kilometre uzunluktaki bu devasa köprünün altından geçen herhangi bir akarsu mevcut değil. En yakın ihtimal, 4 kilometre uzaktaki Sakarya Nehri’nin bir zamanlar buradan aktığı ve aradan geçen asırlar içinde yatak değiştirerek bugünkü mecraını bulduğu. Ancak uzmanlar bu ihtimalin de mümkün olmadığını söylüyor. Sebebi ise köprü ile nehir arasındaki yön farkı. Sakarya Nehri güneyden kuzeye akıyor. Tarihî köprünün ayaklarının sivri uçları ise kuzeye doğru bakıyor. Yani kuzeyden gelen bir akarsuyu karşılayacak şekilde yapılmış. Böyle bir akarsu günümüzde bulunmadığı gibi, geçmişte var olduğuna dair bir belirti de yok.

Sakarya Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Geoteknik Çalışma Grubu tarafından yapılan çalışmada ise tarihî köprüden aktığı varsayılan nehrin, akış yönünün kuzeyden güneye değil, Sakarya Nehri’nde olduğu gibi güneyden kuzeye doğru olabileceği yönünde. Buna delil olarak da uçaklarda kullanılan kanat teknolojisini gösteriyorlar. Çalışmada şu ifadelere yer veriliyor: “Köprü ayakları incelenecek olursa aerodinamik yapıda olduğu görülecektir. Aerodinamik yapıların sürüklenme etkisini oldukça azalttığı bilinmektedir. Bu şekilde köprünün ayaklarının altının oyulması engelleniyor. Bu yapı hepimizin bildiği üzere uçak kanatlarında da kullanılmaktadır. Uçak kanadının sivri tarafı önde değil arkadadır. Hava akımını yuvarlak kısım karşılamaktadır. Bu durum su veya havanın geliş yönünün aerodinamik yapının keskin tarafından değil yuvarlak tarafından gelmesi şeklinde sağlanır ve bu suretle akış şekli aşağıda türbülans oluşumunu da minimuma indirir.”

Aynı araştırmada ‘Köprünün altından akan nehre ne oldu?’ sorusuyla ilgili de, bugünkü Sakarya Nehri’nin bir kolunun buradan aktığı ve zamanla bu kolun kuruduğu ihtimali üzerinde duruluyor, ancak bu bilgi sadece bir varsayım. Köprünün ayakları dibinde hamam benzeri bir yapı olması ise izah edilemeyen bir başka mesele. Aynı uzmanlara göre köprünün ne amaçla yapıldığının tespiti için köprü çevresinde arkeolojik kazı yapılması gerekiyor. Sır ancak böyle çözülebilir.

[TR724] 5.1.2018