Çakırözer: Tutuklu gazeteci sayısı 16 yılda 10 kat arttı

2019 yılına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Basın 16 yılda daha özgür hale geldi” sözleri ile başladığını anımsatan CHP Milletvekili Utku Çakırözer, “Ama tutuklu gazeteci sayısı 16 yılda 10 kat arttı" dedi.

CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, 2020 bütçe görüşmelerinin devam ettiği TBMM Genel Kurulu’nda Türkiye’nin 2019 yılı basın özgürlüğü karnesini açıkladı.

Bütçe tartışmalarının halka ulaşması için özgür basın ve özgür gazetecilere ihtiyaç olduğunu dile getiren Çakırözer, 2019 yılı Basın Özgürlüğü Raporu’nun detaylarını şöyle açıkladı:

‘ERDOĞAN ‘DAHA ÖZGÜRÜZ’ DEMİŞTİ, HANİ NEREDE?’

“Bu yılın başında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ‘Basınımız on altı yılda daha demokratik, daha özgür hâle geldi.’ Gerçekten öyle mi oldu? 2001 ile 2004 yılları arasında tutuklu gazeteci sayısı 10’du, bugün 11 katına çıktı, 110 oldu. 2019 yılında 59 gazeteciye toplam 200 yıl hapis cezası verildi, 11 gazeteci gözaltına alındı, 19 gazeteci tutuklandı. Dünyada 180 ülke içinde basın özgürlüğünde 157’nci sıradayız, 16 yılda 58 basamak düşmüşüz. Hani daha fazla özgürlük, nerede?

‘TÜM DÜNYA YAZDI, PELİN ÜNKER CEZALANDIRILDI’

Yüzlerce ülkede dünya liderlerinin vergiden kaçırdığı mal varlıkları haber oldu. Paradise Papers dosyası. Ama sadece Türkiye’de Pelin Ünker bu belgeleri yazdı diye yargılandı, gazeteciliğine ceza kesildi. Tıpkı tüm dünyada şiddeti, tacizi protesto için dans eden kadınların sadece Türkiye’de yaka paça gözaltına alınması gibi. Ülkemizin dünyada böyle anılması hepimizi utandırmalı.

‘KAVALA VE DEMİRTAŞ KARRALARI DEMOKRASİMİZ İÇİN AYIPTIR’

Sivil toplum kurucusu Osman Kavala, 770 gündür haksız hukuksuz özgürlüğünden mahrum. Ne mahkemesi, ne de Anayasa Mahkemesi bu adaletsizliği sona erdirmedi. Sonunda, tam da İnsan Hakları Günü’nde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye aleyhinde karar verdi ‘Hukuksuzca, siyasi kararla tutuyorsunuz’ dedi. Aynen 3 yıl 1 ay 5 gündür Edirne Cezaevi’nde tutuklu Selahattin Demirtaş gibi. Bu kararlar, sadece Kavala’yı, Demirtaş’ı ve yüzlerce siyasi tutukluyu adaletsiz biçimde zindanda tutanlar için değil, demokrasimiz ve bizler için de çok büyük ayıptır.

‘YIL BİTİYOR, DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK’

Bu yılı yargı reformu konuşarak geçirdik, kanun yaptık; haber ve eleştiri artık suç olmayacaktı ama gerçek hiç de öyle değil. Bu yıla girerken Türkiye’nin saygın gazeteleri Cumhuriyet ve Sözcü akıl dışı iddialarla ‘FETÖ’ye destek’ suçlamasıyla mahkeme karşısındaydı. Yıl bitiyor, değişen bir şey yok. Aynı gazeteciler, aynı suçlamalarla, aynı mahkemelerde haberlerini savunarak 2020’ye giriyor.

‘YARGI NE AİHM DİNLİYOR NE AYM’

Bu yıl yüksek mahkeme kararlarına karşı direnme hukuksuzluğu da zirve yaptı. Cumhuriyet davasında Yargıtay “Bu, gazeteciliktir” dedi, beraat istedi ama alt mahkeme, manşet ve haberleri “terör” olarak görmekte ısrarlı. Tek adam yönetiminin baskısı altındaki yargı ne AİHM dinliyor, ne Anayasa Mahkemesi ne de yargı reformu.

Yazar Ahmet Altan 1138 gün tutukluluktan sonra hükümle birlikte tahliye edildi ama örneği görülmeyen bir uygulamayla başka mahkeme tarafından yine tutuklandı. Tabii, devletin başındakiler yargı kararlarına saygı duymadığını ve uymayacağını açıklarsa bu kararlar da kimseyi şaşırtmamalı. Ama olan, ülkemizin itibarına oluyor.

‘SAVCILAR DELİL BULAMADIKLARINI İTİRAF ETTİ’

Özgürlüklerimizin savunucularından Birgün ve Evrensel gazeteleri ile bağımsız gazeteciliğin en başarılı örneklerinden T24 haber sitesinin yöneticileri de haberleri için, başlıkları için suçlanıyorlar. İşin ilginci, savcılar bu akıl dışı suçlamalara delil bulamadan iddianame yazdıklarını da itiraf ediyorlar, iddianameler ‘delil yok itirafnamesi’ haline geldi.

Amerikalı Rahip Brunson Türkiye’de yargılanırken Trump’ın baskısıyla serbest bırakılıyor. Rahip serbest ama haberini yapan Duygu Güvenç ve Alican Uludağ iki yıl hapis istemiyle hâlâ yargılanıyor.

‘TEK ADAM İKTİDARI SANSÜR REKORTLENİ’

Türkiye’de bilgi sansürlü, Wikipedia üç yıldır yasaklı. 2006 yılında erişim engelli site sayısı 6 iken bugün toplam 288 bin 310 site erişime kapalı. 7 bin 334 haber linki engellenmiş durumda. Tek adam iktidarı, Twitter’a resmî olarak 5 bin 99 kez içerik kaldırma başvurusuyla dünya sansür rekortmeni. Bu da yetmiyor, paylaşımları yüzünden binlerce yurttaş gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.

İktidar gazetecileri susturmak için her geçen gün yeni yöntemler buluyor. Karar gazetesi ilan ambargosunda olduğunu kendisi açıklamıştı. Şimdi de Birgün Gazetesi üzerinde resmî ilan ambargosu var hem de resmi yazıyla. ‘Haberlere imza atmadın. Ajans haberlerini aynen yayımlamadın’ hepsi sudan gerekçeler. Asıl neden belli: Yoksulluğu, yolsuzluğu, kadın ve doğa katliamlarını manşet yapmak.

‘685 BASIN KARTI GEREKÇESİZ İPTAL EDİLDİ’

Havuz müteahhitlerinin milyarlık borçları tek kalemde silinirken Anadolu’da yüzlerce gazete 3 kuruş vergi borcu var diye kapanmaya zorlanıyor. Yine sudan gerekçelerle gazetecilerin ekmeğiyle oynanıyor. 685 gazetecinin basın kartı gerekçesiz iptal ediliyor. Sürekli basın kartı sahibi yılların gazetecilerinin başvuruları tehdit gibi bekletiliyor.

Tek adam yönetiminin basın özgürlüğünü korumak bir yana, kısıtlayan, hedef gösteren bu tutumu maalesef sokağa da yansıyor. Ahmet Takan, Yavuz Selim Demirağ, Sabahattin Önkibar, Hakkı Sağlam ve daha onlarca gazeteci bu yıl sokak ortasında dövüldü ve failleri en ufak bir ceza bile almadı. İşte daha bugün Konya’da DHA muhabiri Hasan Dönmez canlı yayın sırasında saldırıya uğradı.

‘EKONOMİDE BAŞARININ ŞARTI DEMOKRASİDİR’

Cumhurbaşkanı’nın ağzından ‘basın özgürleşti’ diye başladığımız 2019, ne özgürlük yılı oldu ne de reform. Gazeteciler hapislerde çürütülürken mahkemelerde haberlerini savunmak zorunda bırakılırken bütçeye ne hedef koyarsak koyalım tutmaz. Bütçede, ekonomide başarının şartı hukuk güvenliğidir, ifade özgürlüğüdür, demokrasidir.”

[Kronos.News] 11.12.2019

Demirtaş: Türkiye’de bir şeyler düzelecekse AKP sonrasında olacak

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, AKP tek adam rejimini kalıcı hale getirmeye çalışırken demokrasi ve barış beklentisinin ‘aptallık’ olacağını söyledi. “Türkiye’de bir şeyler düzelecekse AKP sonrasında olacak. Herkes hesabını buna göre yapmalı” dedi.

BOLD – Edirne Cumhuriyet Başsavcılığının “Demirtaş’ın kendi talebiyle hastaneye götürülmediği” iddiasını yalanlayan Demirtaş, “İhmallerine kılıf yaratmak için bir şeyler uyduruyorlar” dedi.

Edirne Cezaevinde 3 yıldan fazla süredir tutuklu bulunan Demirtaş, “Cezaevi hekimi 26 Kasım’da, yani rahatsızlığı yaşadığım gün, benim de talebim doğrultusunda hastaneye sevk edilmemi uygun görerek sevk yazısını yazdı. İsteseler aynı gün bile hastaneye sevkimi yapabilirlerdi” dedi. Önce kardeşine sonra cezaevi idaresiyle görüştüğünü aktaran Demirtaş, “Kardeşim gelişme olmayınca kamuoyuna açıklama yapmak zorunda kaldı” açıklaması yaptı. Demirtaş, “Türkiye’de bir şeyler düzelecekse AKP sonrasında olacak artık. Herkesin hesabını kitabını buna göre yapması lazım” dedi.

AKP’DE İNSANİ DEĞERLERİNİ YİTİRMEMİŞ KİMSE KALDI MI?

Gazete Duvar’ın sorularını yanıtlayan Demirtaş, “Devleti yönetenlerden, ilgili bakanlardan ve iktidar partisinden sizi arayan, mesaj gönderen oldu mu?” sorusuna da, “Oralarda insani değerlerini yitirmemiş kimse kaldı mı ki, böyle bir incelik göstersin? Hayır, mesaj gönderen olmadı” diye yanıt verdi.

CEREN’İN ÖLDÜRÜLMESİNE ÇILDIRDIK RESMEN!

Ordu’da 20 yaşındaki Ceren Özdemir’in katili Özgür Arduç tarafından öldürülmesiyle ilgili düşüncelerini de paylaşan Demirtaş, “İnanın ki burada çıldırdık resmen! Parlamentoda milletvekilleri, bu işin sorumlularının yakasına yapışıp hesap sormuyorsa onlara da yazıklar olsun” ifadelerini kullandı.

BİZLERİ TUTARKEN TECAVÜZCÜLERİ SOKAĞA SALDILAR

AKP yönetimini tecavüzü, tacizi, kadın katliamlarını, çocuk istismarını ciddi suçlar olarak görmemekle eleştiren Demirtaş, şunları kaydetti: “Bunun ahlaken de sorun olarak tanımlamıyor olacaklar ki bizleri bile yüksek güvenlikli hücrelerde tutarken tecavüzcülerin hepsini sokağa saldılar. Yargıda AKP yönetimiyle aynı düşünceye sahip olanlar için de tecavüz son derece normal, tolere edilebilir görülüyor. Cumhurbaşkanı’nı eleştireni hücreye tıkan hâkim, çocuk istismarcısının tutuksuz yargılanmasına karar verebiliyor. Bu bir sistem, bir rejim sorunudur. Ülkeyi yönetenlerin toplumsal yaşam tahayyülleri neyse pratikte de onu dayatıyorlar. Bütün bunların sorumlusu AKP zihniyetidir. AKP var oldukça tecavüz, taciz, kadın cinayetleri, çocuk istismarları artarak devam edecek.”

AKP VARKEN DEMOKRASİ BEKLENTİSİ APTALLIK OLUR

Demirtaş, “Düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken açıklamaları nedeniyle cezaevlerinde tutulan siyasi mahpusların bırakılacağına dair umudunuz var mı?” sorusuna da şu yanıtı verdi: “AKP doğrudan doğruya faşizmin ve tek adam rejiminin kurumsal ve kalıcı hale gelmesi için kendini paralarken bizim demokrasi ve barış beklentisine girmemiz siyasi öngörüsüzlükten öte, aptallık olur bu saatten sonra. Türkiye’de bir şeyler düzelecekse AKP sonrasında olacak artık. Herkesin hesabını kitabını buna göre yapması lazım.”

[BoldMedya] 11.12.2019

Anne babalar içeride, çocuklar dışarıda perişan: “Sesimi duyun, artık dayanamıyorum” [Sevinç Özarslan]

Anne ve babası tutuklu çocukların psikolojileri gün geçtikçe daha da bozuluyor. Ebeveynler içeride, çocuklar dışarıda perişan. Daha bugün 3 çocuk sahibi Döndü çifti Mardin’de tutuklandı.

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra birçok anne ve baba darbe bahane edilerek tutuklandı. Bir anda anne babasız kalan çocuklar şok geçirdi, travma yaşadı. Bu süreç hala devam ediyor. Daha bu sabah Deniz ve Hıdır Döndü çiftinin üç kızı Selma, Belma ve Semra yalnız kaldı. İki çocukları bulunan Özlem ve Selim Yıldırım çifti ise İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutuluyor.

Çoğu akrabalarının yanında kalan ya da sosyal hizmetlere verilen çocukların psikolojisi ise iyice bozulmuş durumda. 3 yaşındaki oğlu Bedirhan ile Balıkesir Burhaniye T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan Zinnet Kaya, “Sesimi duyun, artık dayanamıyorum. Artık kaldıramıyorum” diyor.

1 SAAT KIZINA SARILIP AĞLADI

Yaklaşık iki yıldır aynı cezaevinde kalan Zinnet ve Babahan Kaya çiftinin 3 çocukları var. Bedirhan, Haziran 2018’den bu yana annesiyle birlikte cezaevinde. Kamil Yusuf (10), Nihal (8) ise dede ve babaanneleriyle İstanbul’da yaşıyor.

Yeğenlerini geçen hafta annelerinin açık görüşüne götüren amca A. Kaya, “Ne yazık ki yengenin durumu çok kötüydü. Psikolojisi iyice bozulmuş. 1 saat boyunca kızına sarılıp ağladı. Hiç konuşmadı desem yeridir. İnanın ilk defa yengemizi böyle gördüm. Sesimi duyurun, artık dayanamıyorum, dedi” diye konuştu.

Çocukları bazen 2, bazen 3 ayda bir görüşe götürebildiğini ifade eden A. Kaya, “Bedirhan devamlı ablama ve abimin yanına gitmek istiyorum diyor. Artık büyüdü. Konuşuyor. Niye buradayız diye sorguluyor. Abim, ablam gidiyor, niye biz kalıyoruz diyor. Biz de gidelim diye her gün ağlıyormuş. Çocuk devamlı çıkalım anne, çıkalım anne dediği için artık anne de yıpranmış. Büyük oğlu iyice içine kapandı. İyice psikolojisi bozuldu. Bilmiyoruz kime gidelim, ne yapalım.” ifadelerini kullandı.

Anne ve babası tutuklu bulunan çocukların durumunu HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sürekli TBMM’de gündeme getiriyor. Konuyla ilgili Ocak 2020’de yasal bir düzenleme yapılması bekleniyor.

ANNE-BABASI TUTUKLU ÇOCUKLAR

Özlem-Selim Yıldırım çifti, şu anda İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutuluyor. Dün gece gözaltına alındılar. 2 çocukları var. Çocukları Meryem İnci ve Şeyma anneannelerinin yanında.

Bugün tutuklanan ev hanımı Deniz Döndü ile öğretmen Hıdır Döndü’nün üç kızı var. Selma 7, Belma 3, Semra ise daha 2 yaşında. Kapıları kırılarak anne babası gözaltına alınan ve Mardin Cezaevine gönderilen çiftin çocuklarıyla şu anda amcaları K. Deniz ilgileniyor. Mardin Kızıltepe’ye bağlı Akdoğan Köyünde yaşayan K. Deniz, “Çocuklar gece gündüz ağlıyor. Gece korkuyla uyanıyorlar. Anne babalarını kapı kırarak yere yatırarak aldıkları için çocuklar bayağı korkmuş. Ağlıyorlar sürekli, bir dayılarına, bir komşuya götürüyorum. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık.” dedi.

3 çocuk sahibi Derya Gül Mersin Tarsus Cezaevinde, eşi ise Kahramanmaraş’ta tutuklu. Derya Gül’ün 7 yaşındaki büyük kızı Ayşe Esra (en sağda) anneannesiyle birlikte yaşıyor. Yavuz Selim (3,5) ve Yağız Sinan (2) dönüşümlü olarak annelerinin yanına gidiyorlar. Derya Gül’ün kucağındaki yeğeni Bahar. Onun da annesi İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu. (Fotoğraf Tarsus Cezaevi, Temmuz 2019).

7 Ekim 2019’da Mardin’de tutuklanan evhanımı Selma Andırınlı Mardin Cezaevinde, eşi Yakup Andırınlı ise 40 aydır Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevinde tutuklu. Üç çocukları bulunan Andırınlı çiftinin kızları Zeynep 5, Hafsa 7, Ebrar 12 yaşında. Hafsa hasta,vücut gelişim problemi var. Bakıma muhtaç. Doktor kontrolünde tedavi oluyor. Küçük kız Zeynep annesiz uyuyamıyor. Büyük kızları okula gitmek istemiyor. Çocuklara 70 yaşındaki sağlık sorunları olan anneanneleri bakıyor.

Mustafa İhsan’ın (4) boynunu büken bu fotoğraf, Müzeyyen-Erdoğan Yılmaz çifti tutuklanmadan hemen önce çekildi. 2 Aralık 2019 tutuklanan Yılmaz çifti Altındağ Karapürçek Cezaevine gönderildi. Anne babasız kalan Mustafa İhsan’a Ankara’da ikamet eden hasta anneanne ve dede bakıyor. Mustafa İhsan dışında iki torunlarına daha bakmak zorunda kalan ebeveynler oldukça zor durumda. Yılmaz çiftinin 28 Aralık 2019’da mahkemesi olacak.

Ayşegül Kapaklı ve çocukları Ahmet Efe (5) ve Alperen Fatih (10). 7 yıl 6 ay hüküm verilen Ayşegül-Hüsamettin Kapaklı çifti Eskişehir Cezaevinde tutuklu. İki çocukları var. Ahmet Efe, epilepsi hastası. İki çocuğa da hasta anneanne bakıyor.

[Sevinç Özarslan] 11.12.2019 [BoldMedya]

Şantaj politikasının sonu: ABD bölgedeki partnerini Yunanistan olarak güncelliyor [Fatih Yurtsever]

Erdoğan’ın şantaj politikasıyla ABD, partnerini Yunanistan olarak güncelliyor. İki ülke arasında imzalanan son anlaşmalar ışığında Türkiye’nin stratejik önemini tüketişi analizi..

AB ülkelerine karşı şantaj diplomasinin işlediğini gören Erdoğan Rejimi, her defasında elini daha fazla açıyor. Ancak; ABD ve AB’yi birbirinden ayırmak gerekiyor. ABD Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı nasıl etkileyeceğini gayet iyi biliyor. Hem rahip Brunson hem de Barış Pınarı Harekatının durdurulmasında, kişisel mal varlığının araştırılması gibi sert yaptırımları gündeme getirerek, Erdoğan’a kolayca geri adım attırıyor.

ABD küresel bir güç. Bu gücün ABD’ye yüklediği birtakım sorumluluklar var. Bu sorumlulukların başında da uzun vadeli planlar yapmak ve doğru aktörler ile çalışmak geliyor. Türk-Amerikan ilişkilerinde, her ne kadar Erdoğan’ın kıvrak dönüşleri ve içeriği tam olarak bilinmeyen Trump ile ilişkileri nedeniyle henüz büyük bir kaza yaşanmasa da köklü ilişkilerin çok ciddi yara aldığı aşikâr.

15 Temmuz sonrasında Rusya ile yaşanan yakınlaşma, S-400 alımı, Suriye meselesi gibi konular ABD’yi uzun vadeli bölge stratejisi açısından Türkiye’ye alternatif olabilecek seçenekleri bulmaya zorladı. Yunanistan ABD için bölgede yeni bir stratejik ortak olarak gündeme geldi.

YUNANİSTAN ARTIK TÜRKİYE’NİN ALTERNATİFİ
Yunanistan’da 2014 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasına katılanlarının %34 ‘ü dünyayı ABD’nin yönetmesi %52’si ise Rusların yönetmesi daha iyi cevabını verdi. Çipras seçildikten sonra ekonomik destek almak ümidiyle Rusya’ya gitti, ancak eli boş döndü. Aslında 2013 yılında Güney Kıbrıs’ın da ekonomik yardım talebine olumlu cevap vermemişti. Yunanistan, Türkiye ve Rusya arasında Türk Akımı, S-400 alımı gibi konularda yaşanan yakınlaşma nedeniyle Türk-Yunan sorunlarında Rusya’yı 80’lerde olduğu gibi güvenilir bir ortak olarak görmüyor.

Rusya ve Yunanistan’ın Batı Balkanlara bakış açısı da farklılık arz ediyor. Yunanistan Ukrayna Ortodoks kilisenin, Rusya Ortodoks kilisesinden ayrılışına onay verdi. Makedonya ile isim krizinin çözülmesi, Kuzey Makedonya’ya NATO üyeliğinin önünü açtı. İki Rus diplomat bu anlaşmayı sabote etmek için milliyetçileri ayaklandırmaya çalışmakla suçlanarak sınır dışı edildi. Çipras’ın 2017 yılında yaptığı ABD ziyaretinde, iki ülke arasında F-16 uçaklarının modernizasyonu için 1 milyar dolarlık anlaşma imzalandı. Son sekiz yıldır savunma harcamalarında %50 kesintiye giden Yunanistan için ABD yardımı bu noktada çok önemli. ABD Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın kontrol edilmesinde Romanya ve Polonya’nın yanında Yunanistan’ı da kilit ülke olarak görüyor.

ABD İNCİRLİK’İN ALTERNATİFİNİ YUNANİSTAN’A KURUYOR VE TEKNOLOJİ TRANSFER EDİYOR

Nihayetinde güvenlik ve jeopolitik ortamda yaşanan gelişmeler ABD ve Yunanistan’ı birbirine yakınlaştırdı. Nitekim bu gelişmelerin ilk somut yansıması da meyvesini 7 Ekim’de yapılan ABD-Yunanistan stratejik diyalog toplantısında verdi. Doğu Akdeniz ve değişen güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda ABD-Yunanistan Savunma İşbirliği Anlaşması 7 Ekim tarihinde yapılan Stratejik Diyalog Toplantısında yenilendi. Bu anlaşma ile ABD başta insansız hava araçları olmak üzere kritik askeri sistemler konusunda teknoloji transferi yapacak, Dedeağaç’ta bir deniz üssü kuracak, Girit-Suda deniz üssü genişletilecek, Larissa Hava Üssü ortak kullanılacak, ABD Stefanovikio’da helikopter üssü kuracak. Anlaşma’nın içeriğinden de anlaşılacağı üzere ABD İncirlik Üssü’nün de taşınması dahil Yunanistan’ı Türkiye’nin alternatifi olarak görüyor.

Hal böyle iken ABD Temsilciler Meclisi Türkiye’ye yaptırımı ve İncirlik Üssü’ne alternatif seçeneklerin değerlendirilmesini içeren yasa tasarısını gündeme almışken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; yaptırım gündeme gelirse İncirlik ve Kürecik de masaya gelir açıklaması yapıyor. Yunanistan daha dün Türkiye’yi Libya Anlaşması nedeniyle BM Güvenlik Konseyine şikâyet ederek, kınama talep etti. Zaten daimî olan Fransa ile ilişkiler gergin. Üstüne bir de ABD-Yunanistan ilişkilerinin hızla arttığı bir zaman diliminde, sinir uçlarına dokunurcasına Yunan Başkanının ABD ziyareti öncesinde İncirlik ve Kürecik’i gündeme getirmek, akılla değil ancak şantaj diplomasisi ile açıklanabilir.

Bütün bu gelişmeleri köşesinde ellerini ovuşturarak izleyen tek kişi Rus lider Putin. Yaşanan her krizin Türkiye’yi Rusya’ya daha da mecbur ettiği ortada iken Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırabilecek Kürecik ve İncirlik kartlarının masaya sürülmesi bir tek nedenle açıklanabilir. Erdoğan rejiminin bekası devletin bekasının çok çok üzerinde.

Erdoğan’ın son basın toplantısında kurduğu cümle durumu özetler gibiydi: “İngiltere, Almanya, Fransa ve ‘şahsım’ dörtlü zirve yaptık.”

[Fatih Yurtsever] 11.12.2019 [BoldMedya]

15 Temmuz'da hangi iş insanının uçağına bindi?

''Enişte, Erdoğan’ın işinsanı arkadaşı ya da ortaklarına daha önceden darbe olacağını haber vermiş gibi gözüküyor.''

Ahmet Nesin | artigercek.com

15 Temmuz’da Erdoğan hangi işinsanının uçağına bindi?

15 Temmuz 2016 gecesi Erdoğan açısından anlatılması o kadar zor bir gece ki, hangi uçağa saat kaçta binip de Marmaris’ten kaçtığını anlayabilmek için 3 saattir bulabildiğim bütün ifade ve belgeleri okuyorum ama işin içinden çıkamıyorum. Sonuçta beynimden dumanlar çıkmaya başladı, odada yanık saç kokusu ve sanırım beynim kısa devre yaptı. O yüzden bu yazıyı okurken bana kızabilirsiniz ve siz de kısa devre yapabilirsiniz.

Yazıyı kaleme alırken cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın olası darbe girişiminden haberi olmadığı mantığıyla hareket etmek istiyorum ama yapılan hazırlıklar ve yaşananlar buna bitürlü izin vermiyor. En önemli nedenlerden birisi Erdoğan’ın Marmaris’ten ayrılırken uçağa bindiğine ve İstanbul’a indiğine dair tek bir fotoğraf bile olmaması. İkinci zorluk da Erdoğan’ın darbeyi saat kaçta öğrendiği konusunda ne kendisini ne de bizleri ikna edebilmiş olması. Aşağıdaki bilgiler dava dosyasından alınmıştır:

“16 Temmuz saat 04.22’de İstanbul Hv.Alanında konuşmasında “Askeriye içinde 15 Temmuz tarihinde bir kısım hareketlilik olduğunu öğrendiğini” (Hürriyet.com.tr.)

18 Temmuz’da CNN International röportajında; “saat 20.00 civarında darbeyi öğrendiğini ve karşı koymaya karar verdiğini”,

20 Temmuz’da El-Jezaera televizyonuna röportajında “darbeyi eniştesinden öğleden sonra öğrendiğini”,

21 Temmuz’da Reuters televizyonuna röportajında “15 Temmuz’da öğleden sonra askeriye içerisinde hareketlilik olduğunu, darbeyi eniştesinden saat 16.00-16.30 gibi öğrendiğini,

30 Temmuz’da basına yansıyan demecinde “Darbeyi saat 21.00’de eniştesinden (Beylerbeyi’nde tankların hareket ettiğini) öğrendiğini” belirtmektedir.

Şimdi de size Erdoğan’ı kurtarmak için yakın çevre havalimanlarına gelen uçakları, sahiplerini ve geliş saatlerini yazacağım, kendisi için İzmir, Aydın (Çıldır), Milas ve Dalaman’da 4 ayrı uçak hazırlanıyor ya da hazır bekliyor.

MİLAS: İşadamı Ali Raif Dinçkök’e ait. Dinçkök’ün AK Havacılık şirketine ait TC-AKE tescilli VIP uçağı 15 Temmuz günü 14.03’te Atatürk Havalimanı’ndan kalktı ve 14.52’de Bodrum Milas havaalanına indi.

DALAMAN: Azeri asıllı İşadamı Mübariz Mansimov Palmali Havacılık şirketine ait TC-MMM tescilli VIP uçağı 15 Temmuz günü 11.45’te Atatürk Havalimanı’ndan kalktı ve 12.40’ta Dalaman’a indi. Mansimov ile Erdoğan ailesi, Azerbaycan devletinin petrol ve doğal gaz şirketi SOCAR’ın da dâhil olduğu ekonomik ilişkilere sahip.

DALAMAN: İşadamı Mehmet Cengiz’e ait. Cengiz Havacılık Şirketine ait TC-SMC tescilli VIP uçağı 15 Temmuz günü 14.07’de Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalktı ve 14.58’de Dalaman havaalanına indi. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra 15.21’de kalkarak Sabiha Gökçen’e döndü ve burada beklemeye başladı.

İş burada biraz karışıyor, bu uçakların geliş saatlerine baktığımızda esasında enişte Erdoğan’ın işinsanı arkadaşı yada ortaklarına daha önceden darbe olacağını haber vermiş gibi gözüküyor. Ancak işin daha da ilginç tarafı resmi açıklamaya göre Erdoğan’ın İstanbul’a bu uçaklardan biriyle gelmediği. Resmi söyleme göre Cumhurbaşkanı THY 8456 kodu ile uçan TC-ATA uçağı ile ayrıldı. TC-ATA uçağı GULF-5 TARZI JET uçaktır.

Daha kesin anlaşılması için Hulusi Akar’ın o dönem özel sekreteri olan Albay Osman Kılıç’ın savunmasından bir bölüm aktarmak istiyorum: “Hangi uçakla ayrıldı? ANA-ATA? Muğla 2 ACM, dosyası kapsamında net olmamakla birlikte tek görüntü mevcut, inenlerin içerisinde Cumhurbaşkanı görünmüyor, görüntüde bindikleri uçak Gulf tipi bir uçak (ATA uçağı) ancak; TV görüntülerde İstanbul’a iniş yaparkenki uçak Boing tarzı büyük uçak (ANA Uçağı). Şüphe: Havada uçak değiştirilmiş olabilir mi?”

Bu arada Hürriyet Gazetesi yazarı Abdullah Selvi de 15.10.2016 tarihli yazısında “CB taşıyan ANA uçağı Dalaman’dan 01.43’te kalkış yapıyor, ama ondan önce şaşırtmak amacıyla 2 sivil uçak kalkıyor, Cumhurbaşkanının uçağı TK- 8456 sefer sayılı uçak kodu veriliyor” diye bahsediyor olayla ilgili olarak.

Bu işin bir de zaman karmaşası var, o yüzden zaman çizelgesini mahkeme tutanağından vereceğim yine:

saat 00.04’de Yerel Basın Mensuplarına Açıklama Yaptığı

saat 00.24’de CNN Türk Yayınına Bağlandığı

saat 01.15’de Marmaris’ten Helikopterle Hareket Ettiği

saat 01.43’de Dalaman Havalimanından Ata Uçağı ile Hareket Ettiği

saat 03.20’de İstanbul Atatürk Havalimanına indiği

Peki bu konuda dönemin içişleri bakanı Efkan Ala nasıl açıklıyor zamanlamayı, o da “Saat 11’e yaklaşıyordu, indikten sonra hemen sayın Cumhurbaşkanımızı aradım, ulaşılamıyor. Onu anladık ki; yanımdaki arkadaşlardan bilgileri aldım, korumalardan Sn. Cumhurbaşkanı oradan ayrılmış, yani havada.”

Yine mahkeme kayıtlarından:

Cumhurbaşkanına eşlik eden AKP Muğla Milletvekili Nihat ÖZTÜRK ifadesinde:

“Cumhurbaşkanımız 00.15-00.30 arasında Marmaris’ten havalandı Dalaman’a indi. Oradan da darbeci askerler gelmeden 45 dk. önce ayrıldı.”

Halbuki, Marmaris kalkış 01.15, Dalaman kalkış 01.43 görünmektedir.

Ve bu konuyla ilgili dava dosyasından son bilgiyi de vereyim: “Cumhurbaşkanına eşlik eden Berat ALBAYRAK, 22.07.2016 tarihinde; A HABER CANLI yayınında, ‘Cumhurbaşkanı ve yanındakilerin 00.30’da Marmaris’ten kaldıkları otelden ayrıldıklarını’ söylemektedir.”

Halbuki, Marmaris kalkış 01.15, Dalaman kalkış 01.43 görünmektedir.

Bu yazıyı bitirdiğinizde ben de olsam bana çok kızardım ama bu 15 Temmuz mutlaka çözülmeli diye düşündüğümden ben bana kızmaktan vazgeçtim, siz de kızmayın bence.

[Samanyolu Haber] 11.12.2019

Hapishaneler 'kapalı kadınlar cezaevi'ne dönüştürüldü

Avukat Kemal Uçar, Adalet Bakanı’nın söylediği sözleri paylaştı. Bakan başını iki elinin arasına alıp, “Bunları anlatırsam bana f...'cü derler” demiş. Uçar ayrıca kadın cezaevlerinin başörtülü kadınlarla doldurulduğunu söyledi.

Avukat Kemal Uçar, yeni açtığı Youtube kanalında Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’le ilgili çarpıcı bir bilgi paylaştı. Uçar, AKP’de siyaset de yapmış bir tanıdığının Adalet Bakanını Gül’e gittiğini ve yaşanan hukuksuzları anlattığını söyledi.

Uçar, büyüğüm diye hitap ettiği eski AKP’li isim ile Gül arasında yaşananları şöyle aktardı: Benim çok sevdiğim bir abim Abdülhamit Gül’e gidiyor. Bir büyüğüm. Eskiden de AK Parti’de siyaset yapmış birisi. Ve bazı hukuksuzlukları anlatmak istiyor. Hukuksuzlukları da söylüyor kendisine. Daha önce de birebir tanıştıkları için. Abdülhamit Gül aynen şu ifadeyi kullanıyor ve şu benzetmeyi de yaptı bana bu bahsettiğim abi. ‘Kemal ne yaptı biliyor musun dedi. Başını iki elinin arasın alıp ‘Ya abi ben seni anlıyorum ama bu mağduriyetleri söylersem bana da f..cü derler’.

Türkiye’deki hukuk ve adalet sisteminin ulaştığı boyuta dikkat çeken Kemal Uçar, “Düşünebiliyor musunuz bir Adalet Bakanından bahsediyoruz. Konuşursam bana da f...cü derler diye korkuyor ve o Adalet Bakanlığı maalesef ki örnek veriyorum, Mehmet Alkan’ın ruhsatını iptal ediyor, Levent Mazılıgüney’in avukatlık yapmasını engellemeye çalışıyor.” dedi.

BAKIRKÖY’ÜN ADI ‘KAPALI KADIN CEZAEVİ’ OLSUN

Cezaevlerinin örtülü kadınlarla doldurulduğunu da gündeme getiren Uçar, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinin isminin değiştirilmesini de önerdi:

“Bir de ne oldu başörtüsü sorunu… Merve Kavakçı başladı, Merve Kavakçı bitti. Arkadaşım bir kişiden örnek veriyorsunuz. Ben cezaevinde bulunan on binlerce başörtülü bacılarını söylüyorum sana. Bu başörtülü bacılarımız cezaevlerinde sürünüyorlar. Neymiş efendim eskiden devlet dairelerine giremiyorlarmış. Benim Harbiyeli kız öğrencilerim okuyamıyor. Cezaevindeki birçok şu anda okuyamıyor. Özellikle f...'den tutukluysanız zaten yandınız. Kamusal alandan çıkamıyorlar, cezaevlerinden çıkamıyorlar. Bu konuyu konuşmayacak mıyız? Hatta şöyle bir espiri yapıyorum ben. Örnek veriyorum; Bakırköy’deki cezaevi Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu diye geçiyor. Bu ismi değiştirmek gerektiğine inanıyorum. ‘Kapalı Kadın, Ceza İnfaz Kurumu’ diye. Çünkü gerçekten de kapalı insan sayısı orada o kadar fazla ki… Bu operasyonları, soruşturmaları, kovuşturmaları başka bir iktidar yapsaydı örnek veriyorum CHP yapsaydı, şimdiye 50 kere kafir ilan edilmişti. Fakat Ak Parti iktidarı yapınca şöyle bir sineye çekiyoruz. Burada da hata yapıyoruz diye düşünüyorum.”

[Samanyolu Haber] 11.12.2019

Alman elçiliğinin avukatını 'mültecilerin doğru söylediğini kanıtladığı' için tutuklamışlar

Almanya’ya iltica etmek isteyen Türkiye vatandaşlarının taleplerine aracılık etmek ve "casusluk" suçlamasıyla tutuklanan Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği avukatı Yılmaz Sunar’ın ofisindeki tüm belgelere el konulduğu belirtildi.

İstihbarat ve güvenlik kaynaklarının Demirören Haber Ajansı'na (DHA) servis ettiği habere göre Almanya İçişleri Bakanlığı ile Yabancılar Dairesi, gelecek belgelere güvenmediği için Türkiye’den istemesi gereken resmi bilgi ve belgeleri Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği çalışanı avukat Yılmaz Sunar’dan istedi.

Avukat Sunar mesleği gereği erişim imkânı olan yargı sistemi içinde iltica başvurusu yapanların bilgi ve belgelerini Alman Büyükelçiliği vasıtasıyla Almanya'ya gönderdi.

ÖZEL EKİP TARAFINDAN TAKİP EDİLEN AVUKAT 4 AY ÖNCE YAKALANDI

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul Barosu’na kayıtlı hukuk bürosu sahibi olan avukat Yılmaz Sunar’ın bazı yabancı ülke büyükelçilerine Türkiye vatandaşlarıyla ilgili bilgi verdiği iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

Ankara Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü bünyesinde kurulan 5 kişilik ekip de avukat Sunar’ı takibe aldı.

Sürekli şehirlerarası yolculuk yapan avukatı takip eden ekip, geçen eylül ayında Sunar’ın otobüsle İstanbul’dan Ankara’ya geleceği istihbaratını aldı. Bunun üzerine bir sivil polis, avukatın bindiği yolcu otobüsünde hemen arkasındaki koltuğa bilet aldı.

Kendisini takip eden polislerden habersiz yolculuk yapan Yılmaz Sunar, Ankara’ya indiğinde gözaltına alındı.

İLTİCA EDENLERİN BİLGİ VE BELGELERİ MİT'İN ELİNE GEÇTİ

Almanya’nın, Ankara Büyükelçiliği’nde görevli hukuk danışmanı olduğunu açıkladığı avukat Yılmaz Sunar’ın tutuklanması sebebiyle özellikle Hizmet Hareketi mensuplarının iltica müracaatlarıyla ilgili bilgilerin Ankara’nın eline geçmiş olmasından endişe ediliyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına göre Almanya İçişleri Bakanlığı ve Yabancılar Dairesi’nin, başvuru yapanla ilgili bilgi ve belgeleri, Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla Türkiye’den istemesi gerekiyor.

Avukat Sunar, iltica başvurusu yapan kişilerin bilgi ve belgelerini, mesleki erişim hakkı bulunan yargı sisteminde elde etti.

BİLGİLERİ ALMANYA YABANCILAR DAİRESİ'NE GÖNDERİYORDU

Akabinde bilgileri Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla Almanya İçişleri Bakanlığı ve Yabancılar Dairesi’ne aktardı.

İddialara göre Sunar’ın üzerinde ve İstanbul’daki bürosunda yapılan aramada iltica talebinde bulunan kişilere ait binlerce belge bulundu.

Avukatın sorgusunda ise kendisiyle birlikte çalışan kişilerin isimlerini verdiği iddia edildi.

HABERİ MİT'İN SIZDIRMASI "MANİDAR" BULUNDU

Milli İstihbarat Servisi'nin (MİT) servis ettiği söz konusu habere göre iltica müracaatında bulunan bilgiler avukatın ofisinin aranmasıyla ellerine geçti.

Haberde asılsız iddialar da yer aldı. Bunların başında Türkiye'de cadı avı yapılmadığı, darbeyle ilişkisi olmadığı halde iltica edenlerin darbeci olduğu gibi ifadeler geliyor.

Alman makamlarına göre 320 kişinin bilgilirenin MİT'in eline geçtiği açıklanırken, Alman basınına yansıyan haberlere göre bu sayı binleri buluyor.

[Samanyolu Haber] 11.12.2019

Koğuş Kanunları ve Kurallar: Düzen ancak böyle sağlanıyordu [Ali Turna]

KOĞUŞ KANUNLARI, KURALLAR

Ben geldiğimde bir sistem vardı zaten. Her koğuşun kendine göre kuralları vardı. Kırk farklı yaşa, farklı meslekte, farklı duyguları yaşayan kırk farklı fıtratta insanın bir koğuşta yaşaması gerçekten zor ama kaldığım 6 ay boyunca bir kavgaya şahit olmadım. 

Empati yapabilen toleranslı ve anlayışlı bir grup olması önemli bir faktör. Uç duyguları yaşayan, arızalı bir tipi o gün anlayışla karşılayıp duygularının yatışmasını beklerdik. Zeytini niye elinle yedin tartışması yapan arkadaşa hiç ses çıkartmaz içindeki kopan  fırtınanın dinmesini beklerdik. Hiç TV seyretmeyen ama TV yüzünden bağırıp çağırıp, TV’yi kıran öfkeli arkadaşa hiç dokunmaz, akşama kadar onu meşgul edip kafasını dağıtmasını sağlamaya çalışırdık. Kurallarımız vardı ve uyardık. Gece 12 öğlen 11 arası sessizlik saati. TV’nin sesi en kısıkta ve ufak harflerle konuşur, ses çıkarmazdık. Yirmi günde bir nöbet günümüzde bulaşıkları  yıkar, yemekleri ısıtır, dağıtır ortalığı temizlerdik. İçeride sigara içmez, yere çöp atmaz, her pazar koğuşu yıkardık. Namaz saatlerinde sıfır sessizlik, banyoda eşya bırakmaz, bulaşıkları tezgâha bırakır, her akşam WC’yi yıkardık. Çamaşır günümüzde çamaşırları yıkar, diğer günler arkadaşların hakkına girmez, ortak maldan hakka girer diye bir şey almaz, küfürlü asla konuşulmazdı. Gıybet edilmez, moral bozucu şeyler konuşmazdık. Başkasının eşyasına el sürmez, yanlış bir şeyi düzeltir, saygıyı asla bırakmazdık. Her ay toplantı yapar, problem olan bir hususu toplu kararla çözerdik. Sahiplenme olmasın diye her ay masa düzenini değiştirir, yatakhaneleri kurayla belirlerdik. İçeride bir kural üzerine yaşar, tartışmaya fırsat vermezdik. Haberler harici TV çoğunluğa göre açılırdı. Kurt-köylü çarşamba günü oynanır, hafta sonları maç seyrederdik ama asla bağırmazdık.

Anlayacağınız içeride kurallara göre yaşardık. İlk geldiğimde kurallara isyan etmiş, hapis içinde hapis yaşatmayın diye serzenişte bulunmuştum. Daha sonra kuralların ne kadar isabetli olduğunu anladım. Kural, kanun, yasa yoksa kaos vardır, kargaşa vardır, kavga vardır.

Fakat kuralların değişmesinin de ne kadar zor olduğunu gördüm. Bazı kuralları değiştirelim dediğimde uzun süre kalan arkadaşlar itiraz etmiş, daha önce denediklerini veya konuştuklarını anlatırdı. Şartlar değişebilir, insanlar değişebilir, akıl akıldan üstündür anlayışıyla kendi fikrimizi anlatır, çoğunluğun desteğini alır, bazı kuralları daha iyisiyle değiştirdiğimiz de olmuştu. Tuvaletteki yedek suları merdivene dizerek yaşam alanımızı genişletmek gibi, TV’nin yanındaki semaveri tezgâha alarak insanların çaya daha kolay ulaşması gibi, saatlerin değişimi gibi bazı kuralları değiştirmiştik kaldığımız sürede.

Kısacası her anımız, her hareketimizi başkasını rahatsız etmeyecek şekilde kurallarla belirlemiştik.

Koğuş genel temizliği, tuvalet temizliği, nöbet çizelgesi, sabah namazına uyandırma işini, tıraş etme işini, kitap listesi tutan arkadaşı, revirciyi, kantinciyi belirlemiş ve zamanımızı full dolduracak şekilde programlar yapmıştık. Düzenli bir hayat çizmiştik kendimize kavga, kalp kırma yoktu hayatımızda.

Basit bir hapishane koğuşunu iki katlı bir pansiyon, bir kamp alanına çevirmiştik. Bu açıdan bakıldığında kurallar insanî ve yaşanabilir bir mekân sunmuştu bize. Kitap okuyanlar özet çıkarıp paylaşır, kendi mesleğinde uzman olanlar bize mesleğini, bilgisini anlatır ve dini konularda özellikle dersler yapardık. İlim konusunda ne bulsak okur, okuduklarımızı mutlaka paylaşırdık. Kimisine sigarayı bıraktırdılar, kimisine şekeri. İçeride mecburi kalacağımız bu süreyi en iyi şekilde nasıl faydalı ve dolu dolu geçirebileceksek öyle yapmaya çalışırdık. Kimi fazladan bir dil öğrendi, kimisi ilmine ilim kattı. Kurallarımızla birlikte saygı sevgi ile hiç kavga etmeden bir aile gibi geçiyordu zamanlar. Kaosa, kavgaya yer yoktu hayatımızda. Gerçekten şimdi düşününce kaliteli insanlardı. Hepsi kendi dalında uzman arkadaşlardı.

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 11.12.2019 [Samanyolu Haber]

Çocuğun Dini Eğitimi [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi evlatlarımızın dini eğitimi hakkında şöyle diyor:

“Ebu Hanife, daha sonra Abbasilere Şeyhülislam olacak talebesi Ebu Yusuf’a şöyle der: ‘Öncelikler talim ve terbiye safhasını tamamladın  ve evlilik yapacağın vakte kadar öğrenmen gereken ilimleri mutlaka öğrenmelisin. Aksi takdirde tahsil hayatın yarıda kalır. Ayrıca, ailenin helâl bir şekilde geçimini temin edebilmen için de bir işin olmalıdır. Böyle bir duruma gelince, hayat çizgin daha bir belirginleşecektir.”  (Demek ki: 1-Tahsil, 2-İş, 3-Aş, 4-Eş…)

“Evlilik müessesesi ciddi bir müessesedir. Bu evlenecek olanlar gerçekten bir muallim, bir mürebbi gibi çocuk yetiştirecek seviyeye gelmişler midir, diye dikkat edilmelidir. Çocukları düşünce dünyamıza göre yetiştirecek donanıma sahiplerse, evlenebilirler. Ama namzetler kendilerini idareden âciz, üç-beş insanla bile ortak noktalar bulup geçinemiyor, her gün bir huzursuzluk çıkarıyorlarsa, evlenme ve çocuk yetiştirme adına henüz kıvama geldikleri söylenemez.

“İman ve Kur’an Hizmetine mensup ve İNSANLIK  KALESİNİN  TAMİRİNE  ADANMIŞ  insanların, bütün semavî dinlerin getirmiş olduğu İNSANΠ EVRENSEL  DEĞERLERİ  hayata geçirme hizmet ve gayretinde başarılı olabilmeleri, İDEAL  AİLELER  kurmaya bağlıdır. Bunu da ancak: 1-Kâbe kadar temiz KALB’e, 2-Everest Tepesi gibisi KÂMET  ve KIYMETE sahip; 3-His yapısı, amud-i  nûrânî gibi tâ Sidretü’l-Müntehâya  uzanan kimseler gerçekleştirebilirler. Bu iş kirli alınların, paslı vicdanların, Mevla’ya başkaldıranların işi değildir. İç ve dış bütünlüğüne ermiş mamur ve münevver nesillerdir ki, Allah’ın Tevfik ve inayetiyle bu yüce ideali gerçekleştireceklerdir.”

Hiç aceleye gerek yoktur. Allah bu işi lütfedecektir. Bizim de sebeplere riayet etmemiz gerekir.

1. Çok Yönlü Evlat Yetiştirmek

“Eğer evlatlarımızın CESUR,  YÜREKLİ  olmasını istiyorsak onları vampirlerle, devlerle, cinlerle, perilerle korkutmamalıyız. Onları bütün olumsuzluklara karşı koruyabilecek bir İç  MUKAVEMET  ile GÜÇLÜ  yetiştirmeliyiz.

“Eğer çocuklarımızın İMANLI  olmasını arzu ediyorsak, bütün hareket ve davranışlarımızdan belli konulardaki duyarlılığımıza, secdede, rükuda, kıvrım kıvrım kıvranışlarımızdan başka insanlar için de şefkatle tir tir titrememize kadar her halimizde Allah’a iman nümâyun olmalı ve çocuklarımızın gönülleri bunlarla dolmalıdır. Evet hep onların bizi görmek istediği gibi olmalı ve bizi küçük görebilecekleri davranışlardan da sakınmalıyız.

“Her zaman onların nazarında aziz ve muallâ olmaya çalışmalıyız ki, söylediğimiz sözler onların kalblerinde makes bulsun ve isteklerimize karşı reaksiyon göstermesinler. Bu açıdan denebilir ki, HAFİF  MEŞREP pederler, evlatları karşısında olsa olsa sadece onlara bir arkadaş olabilirler; ama katiyen bir MUALLİM, bir MÜREBBİ  olamaz ve  onları istedikleri gibi TERBİYE   edemezler.

“Hanelerimiz her zaman bir MEKTEP,  bir MÂBED, bir TERBİYEHANE  görünümünde olmalıdır ki, onların hissiyatlarını, ruhlarını, kalblerini doyurarak onları, cismanî arzuların kulu-kölesi haline getirmiş olmayalım.”

Bir ablamız çocuklarına terbiye konusunda, İslami yaşayış mevzuunda tesirli olamıyordu. Bir gün bu dert  yüzünden sofra başında öyle bir hıçkırdı, öyle bir göz yaşları döktü ki, artık daha sonra bir şey anlatmasına gerek kalmadı…

Üstad Hazretleri, Erek Dağında yanında bulunan o büyük hocalara, “Namaz kılmayan bir gence ne yaparsınız?” diye sordu. Molla Resul, “Namaz kıl’ diye ikaz ederiz. Kılmazsa, döveriz” dedi. Üstad Hazretleri “Hayır!.. Ben önce namaz mevzuunda hikmetleri v.s. meselelerde söylenmesi gerekenleri anlatırım. Yine kılmazsa, bu sefer Ağlayarak Onun İçin Cenab-ı Hakka yalvarırım!.. Artık dayakla olacak bir şey değil bu husus.” diyerek, bizlere bugün yapmamız gerekenler hususunda ışık tutmaktadır…

2. Küçükken Camiye Alıştırma

Çocuklar Asr-ı Saadette olduğu gibi camilere alıştırıldığı zaman, camide halkın namaz kılış ŞEKLİNİ, ZEVKİNİ  görüp duyacak ve dini yaşamaya alâkaları artacaktır. Bu itibarla, değil onları kovmak, onlara sert görünmek, ürkütmek; kabilse hediyeler verilmeli ve NAMAZA  ISINDIRILMALIDIR.  Çocuklara cami,caminin bahçesi sevdirilmeli ve her zaman onların duygularında mâbedin kutsallığı canlı tutulmalıdır. Rasulü Ekrem (S.A.S.) camide cemaatin içinde namaz kılarken, torunu Hz. Ümâme’yi omuzuna alır, eğilirken yere bırakır, kalkarken de yeniden omuzlardı. (Nesâî, Sehir, 13; Muratta, Salât, 85)  Bunu bizim Mutlak Rehberimiz Efendimizin (S.A.S.) yapması, örnek olması bakımından çok önemlidir. Bu itibarla çocuklar için mahallemizin güzel ve câzip köşesi MÂBED, evimizin içi de bir NAMAZGÂH  haline getirilmelidir ki, çocuklar gözlerini her açıp kapayışlarında, Allah’ı (c.c.) hatırlatan emarelerle yüz yüze gelsinler ve hayatlarını bir ledünnîlik içinde duysunlar ve hür iradeleri ve hür vicdanlarıyla kendi yollarını belirleyip yürüsünler.

“Sadece namaz açısından ele alacak olursak, çocuk namaz kılma devresine geldiği zaman, eğer babası elinden tutar, annesinin yanında seccadenin bir kenarında durdurur ve halinin derinliği ölçüsünde onu kalbinden Ebedî Mihrabına bağlayabilirse, çok önemli bir şey başarmış olur. Zira namaz, Allah’a (c.c.) yönelme  adına çok önemli bir iştir.”

[Safvet Senih] 11.12.2019 [Samanyolu Haber]

Mukaddes Vazîfe -1 [Mehmet Ali Şengül]

Bütün insanlar, dünya mektebinin talebeleridir. Talebe, seviyesine göre mutlaka imtihana tabî tutulur. Çünkü, kim dersine çalıştı; kim atâlet, meskenet içinde keyfine, rahatına ve menfaatlarına takıldı? Kim enâniyet, gurur ve kibirine esir oldu? Bunun ortaya çıkarılması ancak imtihanla anlaşılır.
     
Bununla beraber başa gelen musibetler, illâ hatânın neticesi değildir. Büyüyen ağaç budanır. Budanmazsa dallar zayıflar ve meyve vermede zâfiyet yaşanır. Budanması lâzımdır ki, daha güzel meyve versin. Binâenaleyh başa gelen birtakım sıkıntı ve musibetler, -şayet sabırla karşılanır ve isyan edilmezse- fert aile ve toplumun olgunlaşmasına ve kemâlatına vesiledir.
     
Mü’minler, hizmetlerinin önü kesilmesin, hep aşkla, şevkle ve zevkle hizmet edilsin, muhtaç gönüllere ulaşılsın, herkes îmânını kurtarsın gayreti içinde olabilirler ama; Allah (cc), kim neye lâyıksa onu takdir eder. Önemli olan insanların sebeplerde kusur etmemesi, kaderin verdiği karara da itiraz etmeden üzerlerine düşeni yapmış olmalarıdır.

     ‘Deme şu niçin şöyle,
      Yerincedir ol öyle,
      Bak sonuna, sabr eyle.
      Mevlâ görelim neyler,
      Neylerse güzel eyler!’     
     (İbrahim Hakkı Hz.)

İslâm’ın en büyük gâyesi, tevhid ve Allah’a îman esâsıdır. Bütün peygamberlerin ve Allah Resûlü’nün (sav) tebliğle vazifelendirilmelerinin temelinde bu vardır. Onlar, bütün hayatları boyu tevhid için, insanların kalplerinin bu hakîkate uyanmalarını sağlamak için mücâdele vermişler, başlarına gelen beşer tâkatinin fevkindeki sıkıntılara bunun için katlanmışlardır.
     
Devr-i saâdetten bu güne, başta Sahâbe Efendilerimiz (r.anhüm) olmak üzere, bütün müçtehidler, müfessirler, muhaddisler, mürşitler, kendilerini îman ve Kur’ân’a adayan mücâhitler; maddî- mânevî bütün imkanlarını bu davâya adamışlar, kendilerinden beklenenleri yapmışlar, ruhlarının ufkuna bu şuur ve dertle yürümüşlerdir.
   
Helâket ve felâketlerin ruhları sardığı, insanların, hususiyle gençlerin, zillet ve sefâlete mahkum hâle geldiği bir asırda, bir hırka, bir lokma, bir torba, bir bardak su ve çaydan başka, dünyâ adına hiçbir şeyi bulunmayan Hz.Üstad, dağlarda, ağaçların dallarında kuşların tüneyip uyuduğu gecelerde bile sürekli uyanık kalmıştır.
     
O'nun bütün derdi, rüyâsı, hülyâsı; Tevhid nurunu muhtaç gönüllere duyurmak, insanlığı küfür, dalâlet ve zulüm karanlığından kurtarmak, dîn-i Mübîn-i İslâm’ı ilân etmek, ölü gönülleri ihyâ etmek olmuştur.
     
Hz.Üstad’a hal ve hatırı sorulduğunda; ‘Bana ızdırab veren yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukâvemet kolaydı, şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukâvemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basîret gözü böyle körleşirse,  îman kalesi tehlikededir.’
‘İşte benim yegâne ızdırâbım budur. Yoksa, şahsımın  mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da, îman kalesinin istikbâli selâmette olsa!... Onun için ben yalnız îman üzerine mesâimi teksif etmiş bulunuyorum’ diye cevap vermiştir. (Tarihçe-i Hayat)
     
Efendimiz (sav); ‘Cihad, (küfür-iman kavgası) kıyâmete kadar devam edecektir’ buyurmuşlardır. (Buhâri)
     
Hz.Âdem’den (as)  bu güne kadar gayz, kin ve nefretleri bitmeyen küfr-ü mutlakın, ehl-i dalâletin, zâlimlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların, hususiyle kisve-i İslâm’a bürünmüş, öyle görünen ihânet şebekelerinin;  irtikap ettikleri akla hayâle gelmedik zulümleri çok acıdır.
     
Târihin derinliklerinde; arenalarda aç aslanlara yem yapılan, diri diri keskin demir tırmıklarla etleri kemiklerinden ayrılan, ağaçlara bağlanıp testerelerle kesilerek, kaynayan suda boğularak, ateşlerde yakılarak şehit edilen inananlar hep olmuştur.
     
Efendimiz’e (sav), Sahâbe-i Kiram (r.anhüm) Efendilerimiz’e, hususiyle ‘Cennet Reyhanları’buyurup  omuzlarında büyüttüğü torunlarına yapılanlar tahammül edilir gibi değildir.
     
Arkasında namaz kılan, müslüman görünen insanların, Hz.Hüseyin’in (ra) kafasını gövdesinden ayırmaları.. Ve bugün benzer şekilde yaşanan zulümler.. Hepsi gösteriyor ki, dünyâ bir imtihan yeridir.
                                                                                 
 -Devam edecek-

[Mehmet Ali Şengül] 11.12.2019 [Samanyolu Haber]

Hollandalı yargıçlar, Türk Büyükelçiliğine dilekçe verdi: Tutuklu yargıçları, avukatları serbest bırakın [Basri Doğan]

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla, Tehlike Altındaki Hukukçular Kuruluşu (Day of The Endangered Lawyer) Türkiye’de tutuklu avukat ve hukukçuların serbest bırakılması çağrısı yaptı.

Dünya İnsan Hakları Günü  kapsamında Den Haag Maliveld Meydanı karşısındaki Türkiye Elçiliği önünde düzenlenen protesto eylemine Belçikalı, Hollandalı hukukçu, yargıç ve avukatlar katıldı.

Yargıçlar, cübbeleriyle katıldıkları eylemde gözlerini siyah bantlarla kapatarak, AKP rejiminin hukuksuz uygulamalarını protesto etti. Den Haag Türk Büyükelçiliği’nin  karşısında yapılan eyleme katılanlar Türk Büyükelçiliğine gidip Türkiye’de hukuksuz şekilde hapislerde tutulan avukat ve hukukçuların serbest bırakılması için bir dilekçe verdi.

Tehlike Altındaki Hukukçular Kuruluşu (Day of The Endangered Lawyer)  Koordinatörü Hans Gaasbeek yaptığı açıklamada, Türkiye’de AKP rejimi tarafından tutuklanan avukat ve hukukçuların serbest bırakılması için hazırladıkları dilekçeleri Türk büyükelçiliğinin kabul etmediğini ve kendilerine kapıyı açmadığını söyledi. Gaasbeek, Den Haag’ta bulunan Türk büyükelçiliğinin, hukukçulardan oluşan heyetle görüşmeyi de reddettiğini belirtti.

ELÇİLİK POSTA  KUTUSUNA İMZALI DİLEKÇE

Hans Gaasbeek, “Raporumuzu hazırladık. Hapishanelerde tutulan avukat ve hukukçuların uzun süren tutukluluklarının sebeplerini açıklanmasını istedik. Meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılması için hazırladığımız dilekçeyi Türkiye Lahey Elçiliği posta kutusuna attık. Maalesef kapı açılmadı. Elçiye elden vermek istedik. Fakat olmadı bu şekilde avukat ve hukukçu meslektaşlarımızı unutmamış olduk.” ifadelerini kullandı.

[Basri Doğan] 10.12.2019 [TR724]

Bihaç’ta veliler Fatih öğretmen için yürüdü [Necdet Çelik]

Bosna Hersek’in Bihaç şehrinde, Richmond Koleji çalışanları ve veliler, ülkeden çıkarılmak istenen okul müdürü Fatih Keskin için yürüyüş yaptı.

Fatih öğretmenin meslektaşları ve velilerden oluşan grup, okul önünden hareket ederek Bihaç meydanına kadar yürüdü. Burada toplanan kalabalık, ellerindeki pankartlarla bir haftadır gözlem altında tutulan Fatih Keskin’in salıverilmesini talep etti.

Taşınan pankartlarda, ‘Öncelik, Bosna Hersek’in egemenliği’, ‘Dünyada eğitimli insandan daha güçlüsü yok’, ‘Keskin Bosna’da eğitim için çok şey yaptı’, ‘Öğretmensiz ülke karanlıktır’ mesajları verildi, Güvenlik Bakanı Dragan Mektiç’ten sorulara cevap istendi.

Yapılan konuşmalarda Hersek makamlarından, Fatih öğretmenin uğradığı muamelenin yasal dayanağı sorgulandı. Veliler ve meslektaşları, 14 yıldır bu ülkede çalışan Fatih Keskin’in, çocukların eğitilmesinden başka bir işi olmadığını dile getirdi.

Geçen salı günü Bihaç yabancılar şubesine çağrılan Fatih Keskin’e, sahip olduğu daimi oturumun iptal edildiği söylenmiş ve ülkeden çıkarılmak üzere başkent Saraybosna’ya götürülmüştü. Keskin, halen göçmen merkezinde gözetim altında tutuluyor.

Öte yandan, Fatih Keskin’in avukatı, kararı yargıya taşıdı. Acil koduyla konuyu gündeme alan mahkemenin, perşembe gününe duruşma tarihi verdiği öğrenildi.

[Necdet Çelik] 10.12.2019 [TR724]

Pasaportu verilmeyen Zekiye Ataç: “Ne olur bu çocuğu ölüme mahkum etmeyin”

Babası cezaevinde olan ve kanser hastalığı ile mücadele eden 8 yaşında Ahmet Burhan Ataç’ın annesi KHK TV’ye konuştu.

Eşi 22 aydır cezaevinde olan anne Zekiye Ataç’a oğlunun yurt dışında tedavisi için Almanya’da özel bir klinikten davet aldı. Ancak anneye pasaport verilmediği için yurt dışına çıkamıyor. Anne Zekiye Ataç, olunun tedavisi için sosyal medya üzerinden yaptığı çağrılarla adını duyurdu ancak şu ana kadar amacına ulaşamadı.

‘Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz?’

Ataç, “Hep derler ya  yaşam hakkı, sağlık hakkı. Bu herkese var bize yok ama. Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz? Yarın bunlar anlatıldığında insan ‘hadi canım.’ diyecekler. Bunlar yaşandı mı? diye soracaklar. Ama yaşandı. İnsan ölüyor. İnsanlar işinden ediliyor, aşından ediliyor. İnsanlar mesleğinden ihraç ediliyor. Aileleri parap parça oldu. Bunlar insan değil mi?” ifadelerini kullandı.

‘Ne olur bu çocuğu ölüme mahkum etmeyin’

Anne Zekiye Ataç şöyle devam etti: “Çocuğum gözümün önünde ediyor ama hiçbir şey yapamıyorum. Çocuk bıktı, yoruldu. Hastaneye gitmek istemiyor. Tekrar hastaneye gidelim deyince ağlamaya başlıyor. Ne olur bu çocuğu ölüme mahkum etmeyin”


[TR724] 10.12.2019

Beşar Esed’den Erdoğan’a: Müslüman değiller, çıkarcı İslamcılar!

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşme planı olup olmadığıyla ilgili soruya , “Günlerden bir gün eğer bu durumla karşı karşıya kalırsam onur duymayacağım. Bu gibi çıkarcı İslamcılarla işbirliğinden nefret duyacağım. Müslüman değiller, İslamcılar!” şeklinde cevap verdi.

26 Kasım tarihinde İtalya merkezli Rai News 24 kanalının genel müdürü Monica Maggioni’yle bir röportaj gerçekleştiren ancak daha sonra İtalyan kanalı tarafından yayımlanmayan röportajda Esed, şöyle diyor: “Müslüman değiller, islamcılar. Bu da başka bir terim, siyasi terim. Lakin, ben her zaman söylüyorum, görevimin duygularımla hiçbir ilişkisi yoktur. Yaptıklarımla mutlu veya mutsuz olmamla da, görevim Suriye’nin çıkarlarıyla ilgilidir. Dolaysıyla, bu çıkarlar neredeyse oraya yönelirim.”

[TR724] 11.12.2019

Kıyım operasyonları devam ediyor: 4 ilde 64 gözaltı

Hizmet Hareketine yönelik kitlesel kıyım operasyonlarında İstanbul, Adana, Tokat ve İzmir’de 64 kişi gözaltına alındı.

İstanbul Başsavcılığı bugün 33 eve baskın yaptırdı. Operasyonlarda 22 kişi gözaltına alındı.

Tokat’ta merkezli yürütülen ve 11 ilde yapılan baskınlarda 15 kişi emniyete götürüldü.
Adana merkezli soruşturmada ise Adana, Ankara ve Antalya’da operasyonlar gerçekleştirildi. Haklarında yakalama kararı verilen 16 kişi Adana Emniyet Müdürlüğü’ne sevk edildi. İzmir’de de bu sabah baskınlar vardı. ByLock iddiasıyla 11 kişi gözaltına alındı.

[TR724] 11.12.2019

Dünya, Türk akademisyenleri neden kıskanıyor?! [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

Habertürk televizyonunda yayınlanan bir programda, Türkiye üniversitelerinde halihazırda görev yapan 71 rektörün uluslararası araştırmalarda aldığı atıf sayısının “sıfır” olduğu gündeme gelmiş. Bunu bilmek için araştırma yapmaya lüzum olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki ülkenin çoğunluğu için “yayın ve atıf sayısı” bir şey ifade etmiyor. Çoğunluktan kastım, sadece mevcut iktidarı destekleyenler değil. Şu an içinde bulunduğumuz durumdan en çok dert yananlar aslında bu duruma sebep olanlar, üniversitelerden 6000’den fazla akademisyeni hukuksuz olarak atanlar, atılmasına alkış tutanlar, şimdi de dert yanıp sızlananlardır.

Daha önceki bir yazıda belirttiğim görüşümü tekrar ediyorum ki Türkiye’de yüksek öğretim üzerine yapılan eleştiriler büyük oranda içi boş, yanlı ve hakikate ulaşma çabası taşımayan eleştirilerdir.

Yayın ve atıf nedir, niçin önem arz eder?

Bilimsel yayın, bir araştırmacının daha önce incelenip yazılmamış bir bulguyu bilimsel bir dille yazıp bilimsel bir mecrada yayınlamasıdır. Son iki yüzyıl içinde dünya da çok sayıda bilimsel yayın aracı ortaya çıktı. Bunların en saygın olanları peryodik olarak yayınlanan bilimsel dergilerdir. Zaman içinde bu dergilerin derecelendirmeleri yapıldı ve bu dergilerde yayınlanan yazıların başka yazarlar tarafından referans gösterilmesi (onlara atıf yapılması) yeni bir değerlendirme kriteri olarak ortaya çıktı. Dünya da bu yayın ve atıfları kaydeden genellikle ABD merkezli Institute for Scientific Information (ISI) gibi kurumlar vardır. Başka ülkelerde de benzer indekslemeler yapan kurumlar daha küçük çapta bulunmaktadır. Ancak atıf denilince ISI’nın bir indeksi olan Science Citation Index (SCI) ilk önce akla gelmektedir ve bütün dünya da kabul görmektedir.

Türkiye bilimin neresinde?

Bu kadar teknik bilgiden sonra Türkiye’deki durumu daha iyi anlayabiliriz. Dünyada önceleri tamamen Batı ülkelerinin ağırlıkta olduğu bilimsel yayın sıralamasında son yıllarda Çin, Hindistan ve Güney Kore büyük bir çıkış yaptı. Uluslararası nitelikdeki yayınlar esas alındığında 2018 yılında ilk yirmi ülke arasında Çin (2. sırada), Hindistan (5), Japonya (6), Rusya (11), Güney Kore (13), Brezilya (14. sırada) yer almaktadır. İran 16., Türkiye ise 19. sırada. Oysa Türkiye 2016 yılında 17. sıradaydı, İran gene 16. sıradaydı. 2016’da gelinen yer Türkiye’nin tarihinde en yükseğe tırmandığı yer olarak kayda geçti. Bu sıralama o yıl o ülkeden yayınlanan uluslararası nitelikteki toplam makale sayısıyla oluşturulmaktadır. Ancak bunun kadar önemli olan başka bir faktör de bu makalelere yapılan atıflardır. Türkiye bunda da 26. sıradadır.

Rektörlerin yayın yapması önemli midir?

Rektörlerin bilimsel yayını ve atıfı olsa ne olur? Hiç bilimsel yayını/atıfı olmayan bir rektör ne anlama gelir? Bundan 20 sene önce hiç uluslararası yayını olmayan biri rektör olsaydı bu çok yadırganmayabilirdi. Ama günümüzde bunun izahı kolay değil. En azından bu rektör, başında bulunduğu kurumun en önemli çıktısından habersiz demektir. Kararlarını verirken bilimi, bilimsel araştırmayı ve evrensel bilginin dolaşımını dikkate almıyor demektir. Oysa üniversite evrensel bilginin üretildiği, en azından öğretildiği yerdir. Böyle bir rektör, araştırma için bir ekip çalışmasına katılmamış ve bilim adamı yetiştirmenin önemine vakıf değildir, böyle bir becerisi de yoktur.

Peki bunca profesörün bolluğunda neden böyle tipleri rektör yaparlar? Esas sorulması gereken soru bence budur. Yani atayacak başka rektör adayı mı yok?

Kısa zaman öncesine kadar rektörler ön seçimle YÖK ve Cumhurbaşkanı’nın önüne gidiyordu, şimdi zaten tek belirleyici Cumhurbaşkanı oldu. Ne yazık ki Türkiye’de siyasi yakınlık rektör atamalarında hep etkili bir faktör oldu. Hiç üniversitede çalışmadan rektör atanan epeyce kişi var. Bakkal dükkanı işletmek bile ciddi bir birikim ve tecrübe gerektirirken, çok geniş yetkilerle bir üniversiteye rektör olan ama hiç akademik tecrübesi olmayan bir kişi orada ne yapar? Neye, nasıl katkı sağlar?

Türkiye’de bilim neden gelişmez?

Türkiye’de herşey sarkaç gibi yürürmekte, ifrat ile tefrit arasında salınıp durmaktadır. Bir zamanlar ülkenin seçilmiş başbakanını üniversiteye sokmayan rektörler gitti, siyasete tam teslim olmuş rektörlere geldi.

Yıllar yılı herkes kanunları suçlayıp durdu, YÖK’ün ne kadar kötü bir kurum olduğunu vs. anlattı. Oysa YÖK yeni bir üniversite hatta bir fakülte bile açamaz, sadece güçlü zamanlarında arkasında kamuoyu desteği varsa bazı şeylere fren koyabilir. Oysa kanunları iyi niyetle uyguladığınız zaman zaten bir çok problem kendiliğinden çözülüyor, ama maksat herşeyi kontrol etmek, her alandan rant devşirmek ve kendinden olmayana hayat hakkı tanımamak olunca güç karşısında bütün kanunlar anlamını yitiriyor.

Türkiye’de iyi yetişmiş akademisyen zaten sayıca azdı, bunların bir kısmı son beş yılda piranaların önüne atıldı ve linçe maruz kaldılar. 1990’larda merkezi sınavla yurtdışına doktoraya gönderilen öğrencilerin burslarını dönemin YÖK başkanı Kemal Gürüz iptal etti ve onları geri çağırdı. Bunların yaklaşık 1500’ü yurtdışında kaldılar, yeni pozisyonlar bulup orada devam ettiler. 4500 kadarı döndü ve Türkiye’de doktoralarını tamamlamaya çalıştılar. Doktorasını yurtdışında yaptıktan sonra Türkiye’ye dönüp çalışma ortamından mutlu olan kimseyi de görmedim. Gürüz’ün yaptıklarının çok ötesine geçen 15 Temmuz sonrası kıyımları tarife gerek yok.  Bir ülke kendi insanına bu kadar düşmanlık nasıl yapar sorusunun cevabını ben bilemiyorum. Ama kıskançlığın ne kadar korkunç bir hastalık olduğunu yaşayarak öğrenen biriyim.

Çok az sayıda üniversite akademisyenlerini yurtdışına gitmeye teşvik ediyordu, şu anda onlar da kalabalığa mı uydular bilmiyorum. Timsah gözyaşı döken ve “akademinin devalüe edilmesinden” dert yanan kemalistlerden en muhafazakarına kadar hakim mentalite “etrafında ot bitirmeme” ve “kendisini geçme potansiyeli olanları biçme” üzerine kurulu olduğu için Türk yüksek öğretiminin kısa zamanda değişeceğini zannetmiyorum.

Üniversitelerde iyi yetişmiş, üretken ve katma değer sağlayan akademisyenleri KHK’larla kovdular. Geri kalan muhafazakarlardan insaflı olanlar anlaşılan bu dönemde idari bir görev almıyorlar. Kazara iktidar çevrelerinin hoşlanmadığı bir kişi idareci olsa anında “fetöcü” diye hedefe konulmaktadır. Geri kalan yeteneksiz ve yalakalar ise şimdi çok dindarlaştılar ve yönetici kadrolarını doldurdular. Bu durumda; işinden atılan, özgürlüğünü kaybeden ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar dışında herkes halinden memnun!

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 11.12.2019 [TR724]

Ünal Karaman, Özyazıcı ve Sümer’in izinde [Hasan Cücük]

Türk futbolunda ilklere imza atan kulüplerden biri  de Trabzonspor. Karadeniz ekibi; şampiyonluğu İstanbul dışına çıkaran ilk takım olmasının yanı sıra ilk yerli hoca ile şampiyon olan kulüp oldu. Başarıyı ‘kendi uşakları’ ile tadan Trabzonspor, 35 yıllık şampiyonluk hasretini dindirmek için Ünal Karaman’la yoluna devam ediyor. Karaman, umutları yeniden yeşerten isim oldu.

Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer, kazanılan 6 şampiyonlukta imzası olan iki teknik adam. Özyazıcı 4, Sümer ise 2 şampiyonluk gördü. Trabzonspor iki kez de Şenol Güneş yönetiminde şampiyonluğu averajla Fenerbahçe’ye kaptırdı. 1995-96 ve 2010-11 sezonu Karadeniz ekibinin yıllarca hasret kaldığı şampiyonluğa en çok yaklaştığı dönem oldu. Bordo-mavili takımda ikinci sezonu yaşayan Ünal Karaman 48 lig maçında 1,85 puan ortalaması yakalarken, Şenol Güneş’in ardından 9 teknik adamın görev yaptığı süreçte en başarılı dönemini yaşıyor.

Ünal Karaman, 1981’de Konyaspor’da başladığı kariyerinde 1984’de transfer olduğu Gaziantepspor’da parlamaya başladı. Gaziantepspor formasını giyerken A Milli Takım kadrosuna çağrılan Ünal Karaman, 2. ligde oynarken milli takıma seçilen ilk oyuncu oldu. Milli formayı ilk kez 15 Ekim 1985’de deplasmanda 5-0 yenildiğimiz İngiltere karşısında giydi. Bu maçta topu direkten dönen Karaman’ın bu vuruşu gol olmuş olsaydı İngiltere’ye gol atan ilk ve tek milli futbolcumuz olacaktı. Hem de 18 yaşındayken. Gaziantepspor’dan 1987’de Malatyaspor’a giden Ünal Karaman’ı kadrosuna katmak için İstanbul’un üç büyükleri arasında transfer savaşı yaşandı.

Ünal Karaman ise 1990’da İstanbul takımlarını değil Trabzonspor’u tercih ederek, bordo-mavili forma için ter dökmeye başladı. Hırsı, oyun zekası ve fizik gücüyle Karadeniz ekibinin en önemli silahlarından biri oldu. 9 yıl Trabzonspor için ter döken Ünal Karaman, kariyerinin son yılını Ankaragücü formasıyla geçirip, 2000’de futbola veda etti. Futbolculuğunun son yıllarında uzun süren sakatlıklar yaşayan Ünal Karaman, milli formayı 36 maçta giyip 3 gol attı.

Teknik adamlık kariyerine Ağustos 2000’de A Milli Takım teknik direktörü Şenol Güneş’in yardımcısı olarak başladı. Türkiye A2 ve U21 teknik direktörlüğü yapan Ünal Karaman, ilk kulüp teknik adamlık tecrübesini Konyaspor’da yaşadı. İlerleyen yıllarda Ankaragücü ve tekrar Konyaspor’da teknik direktörlük yaptıktan sonra 2009-13 arasında Trabzonspor’da futbol A takım direktörü, antrenör ve sportif direktör olarak görev yaptı. Adanaspor, Şanlıurfaspor ve Karabükspor maceralarından sonra yeniden yuvaya dönen Ünal Karaman, Haziran 2018’de Trabzonspor’un teknik direktörü oldu. Milli takım ve Trabzonspor’da 115 maçta Şenol Güneş’in yardımcılığını yaptı.

Trabzonspor’daki ilk sezonu oldukça sıkıntılı başladı. Ligin ilk 6 haftası sona erdiğinde Ünal Karaman’ın hanesinde 3 mağlubiyet, bir beraberlik ve iki galibiyet vardı. İlerleyen haftalarda ortaya çıkan manzara da iç açıcı değildi. Bir türlü skor istikrarı yakalanamıyordu. Trabzonspor yönetimi, Karaman’a güveninin meyvesini sezonun son 12 maçında aldı. 9 maçta galip gelen Karaman’ın öğrencileri 3 maçıda da berabere tamamlayıp sezonu 63 puanla 4. sırada tamamladı. Bu başarıyla Trabzonspor 3 yıl aradan sonra Avrupa kupalarına katılma hakkı elde etti. Bu sezon geride kalan 14 hafta sonunda 26 puanla 3. sırada yer alan Karadeniz ekibi, şampiyonluk yarışındaki iddiasını ortaya koydu.

Trabzonspor, Ünal Karaman yönetiminde çıktığı 48 maçta 25 galibiyet, 14 beraberlik, 9 mağlubiyet yaşayarak 1,85 puan ortalaması elde etti.  Ünal Karaman, bordo-mavili ekipte Şenol Güneş’in ardından görev yapan 9 teknik adam içerisinde en iyi ortalamayı yakalayan isim oldu. Trabzonspor, teknik direktör Şenol Güneş’in bordo-mavili ekipteki 4. döneminde 2009-2010 sezonunun 20. haftasından 2012-2013’ün 19. haftasına kadar olan süreçte oynadığı 107 lig maçında 56 galibiyet, 30 beraberlik ve 21 mağlubiyetle yine 1,85’lik puan ortalaması yakalamıştı. Bordo-mavili takım, Tolunay Kafkas yönetiminde 1,46, Mustafa Akçay idaresinde 1,45, Vahid Halilhodzic döneminde 1,12, Şota Arveladze ile 1,27, Sadi Tekelioğlu ile 1,42, Hami Mandıralı ile 2 ayrı dönemde 1,38, Ersun Yanal’ın iki döneminde 1,56, Rıza Çalımbay ile 1,77 puan ortalaması elde etmişti.

Futbolculuk kariyerinin en başarılı dömenini Trabzonspor formasıyla yaşayan Ünal Karaman, Karadeniz ekibinin hem formasını giyip hem de teknik adamlığını yapan 11. isim oldu. Bordo-mavililerde daha önce Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer, Şenol Güneş, Ali Kemal Denizci, İlyas Akçay, Turgay Semercioğlu, İhsan Derelioğlu, Tolunay Kafkas, Hami Mandıralı ve Şota Arveladze, hem futbol oynayıp hem de teknik direktörlük yapan isimler olmuştu. Karaman, Karadeniz ekibinde futbol oynadıktan sonra teknik adam olarak şampiyonluklar yaşayan ve kupalar kaldıran Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer ve Şenol Güneş’in ardından bordo-mavili takımda bir sezonu tamamlayan 4. teknik adam olarak tarihe geçti.

Trabzonspor, Ünal Karaman yönetiminde İstanbul’un “üç büyükler”ine karşı iyi sonuçlar aldı. Bordo-mavililer, Karaman idaresinde Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’ye karşı oynadığı 9 maçta 4 galibiyet, 4 beraberlik ve 1 mağlubiyet yaşadı. Karadeniz ekibi, geride kalan sezon Karaman yönetiminde 2010-2011’deki Şenol Güneş döneminin ardından aynı sezon içerisinde Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’yi yenme başarısı da gösterdi.

Bu sezon Başakşehir ile deplasmanda en çok puan toplayan takım olan Trabzonspor, Ünal Karaman’la yoluna emin adımlarla ilerliyor. Her hafta haneye yazılan puanlardan sonra bordo-mavili taraftarla ‘O sene bu sene mi?’ diye soruyor. Bakalım sezon nasıl bitecek?

[Hasan Cücük] 11.12.2019 [TR724]

Türkiye’deki siyasi partiler muvazaa partileri mi? (1) [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye’de çok partili hayatla birlikte iktidar olan veya koalisyon hükümetlerinde yer alan partilerin “muvazaa partileri” olup olmadığı her zaman tartışıldı.

Arapça bir kelime olan “muvazaa” TDK Sözlük’te “danışık, danışıklık” ve “asıl niyetini gizleyerek iş yapma” şeklinde tanımlanmaktadır. Siyasi literatürde ise “muvazaa partileri” denildiğinde kendisine çizilen sınırlar içinde siyaset yapmayı kabul etmiş, rejimin çizdiği temel ilkelerin dışına çıkmamayı kabullenmiş partiler ifade edilmektedir.

Türk siyasal hayatında “muvazaa partisi” tabiri ilk defa Demokrat Parti’nin kurulması sonrasında ortaya çıktı ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yayınladığı “12 Temmuz Beyannamesi” sonrasında DP “muvazaa partisi” olmakla suçlandı.

Terakkiperver’den Serbest Fırka’ya

Millî Mücadele yıllarında savaş meclisi olarak görev yapan İlk Meclis (1920-1923) farklı görüşlere sahip milletvekillerinden oluşmasına karşılık M. Kemal Paşa’nın düşündüğü yenilikler için engel teşkil ediyordu. Bu nedenle Meclisin yenilenmesine karar verildi ve İkinci Meclis (1923-1927) Paşa’nın onayını almış milletvekillerinden oluştu.

Buna rağmen devrimlerle beraber ortaya çıkan görüş ayrılıkları TBMM içinden yeni bir parti doğmasıyla sonuçlandı. Kazım Karabekir, Rauf Bey (Orbay), A. Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Paşa (Bele) gibi Millî Mücadele liderlerinin bir kısmı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. TCF, liberal görüşleri savunuyor, din ve fikir özgürlüğünden yana olduğunu ifade ediyordu.

TCF, uzun ömürlü olmadı ve Şeyh Sait İsyanı sonrasında kapatıldı. Kurucuları da bir yıl sonra ortaya çıkan İzmir Suikastında rolleri oldukları gerekçesiyle yargılanarak siyasi hayattan tasfiye edildi.

1929 Dünya Ekonomik Bunalımı Türkiye’yi de çok ciddi bir şekilde etkileyip halkın tepkisi CHP’ye yönelince M. Kemal’in bulduğu çözüm yollarından birisi, yakın arkadaşlarından Fethi Bey’e (Okyar) Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurmak oldu. SCF de Karabekir’in TCF’si gibi “liberal” politikaları savunuyor, daha fazla özgürlük talep ediyordu. Ancak karşısında sadece CHP değil aynı zamanda CHP’nin de genel başkanı olan Gazi Paşa bulunuyordu.

M. Kemal, kendisinin iki partiye de eşit mesafede olduğunu söyleyerek ve kardeşi Makbule Hanım’ı bile SCF’ye üye yaparak Fethi Bey’in endişelerini gidermeye çalıştı. Ancak icazetle kurulan ve programı bile Gazi Paşa tarafından yazılan “zavallı Serbest Fırka’nın” sınırları baştan çizilmişti.

Fethi Bey’in Ege gezisinde gördüğü ilgiyle beraber halkın ekonomik sıkıntıların da etkisiyle SCF’yi tercih edebileceği düşüncesi, CHP mahfillerini ürküttü. Birkaç ay yaşayabilen SCF birçok hilenin yapıldığı yerel seçimlere iştirak ettiyse de kazandığı belediye başkanlıkları elinden alındığı gibi Fethi Bey de “Gazi Paşa ile karşı karşıya gelmemek için” partisini feshetti.

SCF deneyimi sonrasında CHP, rejimin temel prensipleri olarak Altı İlke’yi parti programına aldı ve parti-devlet bütünleşmesini gerçekleştirdi. “Altı Atatürk İlkesi” 1937’de de Anayasaya konularak Türkiye siyasetinin kırmızı çizgileri oldu.

Demokrat Parti “muvazaa” partisi miydi?

Türkiye II. Dünya Savaşı sonrasında çok partili hayata geçerken ilk siyasi parti olarak Milli Kalkınma Partisi kuruldu. Ancak iş adamı Nuri Demirağ’ın kurduğu bu partinin halk nezdinde bir karşılığı olmadı.

Bu sırada tek parti yönetiminin meclise getirdiği “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, CHP içinde tepkilere yol açtı ve ortaya çıkan gerginlik “Atatürk’ün son başbakanı, iktisatçı, İş Bankası’nın kurucusu” Celal Bayar’ın CHP’den ve milletvekilliğinden istifası ve ardından Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan’la birlikte 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Böylece dört yıl sonra hükümet olacak parti, yine CHP içinden doğuyordu.

“Kemalist olsalar da” İnönü’ye güvenemeyen DP’nin lider kadrosu, Terakkiperver Fırka ve “icazetli Serbest Fırka” örneklerinden hareketle partinin ömrünün ne kadar olacağını tahmin edemiyor, önceki örnekler İnönü’nün “kontrollü muhalefet” oluşturma kararından her an vazgeçebileceğini gösteriyordu.

Çok partili hayatın ilk genel seçimleri 1946’da “açık oy, gizli tasnif” esasıyla yapıldı. Seçimlerde hile yapıldığı iddiasıyla başlayan tartışmalar ve karşılıklı suçlamalar günlerce devam etti.

Dönemin Başbakanı CHP’nin şahin kanadını temsil eden “Jakoben” Recep Peker’di. İnönü’nün kendisini partiler üstü tanımlamasına rağmen hükümetin ve emrindeki bürokratların muhalefete tahammül edemeyen tavırları, CHP-DP gerginliğini sürekli artırıyordu. Peker’in daha ileri giderek Menderes’in bir konuşmasını “psikopat bir ruhun ifadesi” olarak nitelendirmesi ve Bayar’ı da halkı isyana teşvik etmekle suçlaması iki parti arasındaki gerilimi iyice tırmandırdı.

12 Temmuz Beyannamesi

Bu gerginlik sırasında DP adına Prof. Fuat Köprülü, CHP adına da Prof. Nihat Erim’in yaptığı görüşmeler iki taraf arasında bir mutabakat sürecini başlattı ve Bayar’la İnönü üst üste görüşmeler yaparak iktidarla muhalefetin sınırlarını belirlediler. İnönü bu görüşmelerde “rejimin sahibi olarak” çok partili hayatı dizayn etti.

Görüşmeler, “12 Temmuz Beyannamesi” adıyla İnönü tarafından kamuoyuna açıklandı. İnönü beyannamede 14 Haziran 1947’de Bayar’la Peker’i buluşturarak ortaya çıkan problemlerin konuşulmasını sağladığını daha sonra da Bayar’la kendisinin bir dizi görüşmeler yaptığını ve iki tarafın siyasi havayı yumuşatacak davranışlarda bulunmayı kabul ettiklerini belirtiyordu.

Bu çerçevede, Hükümet bundan sonra muhalefete baskı yapmamayı kabul ediyor, Bayar partisinin “ihtilalci bir teşekkül değil” kanunlar dahilinde çalışan bir parti olarak faaliyette bulunacağına söz veriyor, Cumhurbaşkanı İnönü de bu şartlarda kendisini “her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli” görüyordu.

Beyannamede “hangi parti iktidara gelirse gelsin” ifadesi ve “vatandaşın iktidarın bu partinin ya da öteki partinin elinde olması ihtimalini vicdan rahatlıkla düşünebilecekleri” sözü, mutabakat çerçevesinde İnönü’nün iktidar değişikliğine hazır olduğunun da ilanıydı. Zaten beyanname Peker ve Bayar’ın onayıyla kamuoyuna açıklanmıştı. Beyannamenin ilanı sonrasında Recep Peker’in başbakanlığı uzun sürmedi ve yerine Hasan Saka başbakan oldu.

DP’lilerin bir kısmı ise 12 Temmuz Beyannamesi’yle Bayar’ın İnönü’ye teslim olarak DP’yi “bir muvazaa partisi” haline getirdiğini ileri sürdüler. Kısa bir süre sonra da Ahmet Tahtakılıç, Kenan Öner, Osman Nuri Köni, Hikmet Bayur gibi kişiler DP’den istifa ederek yine beyannameyi “muvazaa” olarak nitelendiren Mareşal Fevzi Çakmak liderliğinde Millet Partisi’ni kurdular.

DP “Yeter Söz Milletindir” sloganıyla 1950’de büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Türkiye’de birçok siyaset bilimci ve tarihçiye göre “beyaz devrim” gerçekleşmiş, tek parti yönetimi kan dökülmeden sona ermişti. Ancak İsmet Paşa’nın yönetimi devrettiği kişi 1937’de Başbakanlığı bıraktığı, Atatürk devrinin “makbul siyasetçisi” Celal Bayar’dı. Böylece DP “ısmarlama muhalefet aşamasından muvazaa iktidar partisi aşamasına” geçmişti.

Bayar’ın partisi DP, on yıl boyunca Türkiye’yi yönetti. DP, CHP’nin devletçi ekonomik politikaları yerine liberal ekonomiyi benimsemiş, Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmayı ve “her mahallede bir milyoner yaratmayı” hedef olarak ilan etmişti. Buna karşılık hak ve özgürlükler noktasındaki yaklaşımı kısa sürede otoriterleşme yönüne dönmüş, 1957 sonrasında da tamamen polisiye tedbirlerle tek parti döneminin benzeri uygulamalara girişmiş hatta bazı kesimlerde seçimleri kaybetse de iktidarı devretmeyeceği kanaati oluşmuştu.

DP’nin CHP’den farkı “daha milliyetçi ve dini inançlara daha saygılı” olmasıydı. Ancak DP de CHP gibi “irtica ve komünizmi” en büyük tehlike olarak görüyordu. Nitekim DP iktidarı “dini siyasete alet ettiği gerekçesiyle” önce Cevat Rıfat Atilhan’ın İslam Demokrat Partisi’ni daha sonra da Millet Partisi’ni kapatarak “laiklik” gerekçesiyle parti kapatmanın önünü açtı.

Yine Menderes iktidarının Tevfik İleri, Sait Bilgiç, Tahsin Tola gibi kişilerin yönetimindeki yetmiş beş şubesi olan Türk Milliyetçiler Cemiyeti’ni bir gecede kapattığı ve ömrünün son günlerinde bile Bediüzzaman Said Nursi’yi rahat bırakmadığı düşünüldüğünde görece daha serbest bir ortam sağlasa da icraat yönünden tek parti döneminden bir farkı olmadığı ortadadır.

DP aşırı laik kesimi memnun edemese de iktidarı boyunca rejim felsefesi olarak “Atatürk ilkelerini” devam ettirdi. Hatta CHP’den daha “Atatürkçü” olduğunu ispatlama gayretiyle “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” çıkardı ve bugüne kadar binlerce kişinin bu kanuna muhalefetten yargılanmasının önünü açtı.

27 Mayıs’tan 12 Eylül’e

27 Mayıs darbecileri siyaseti yeniden şekillendirirken DP’yi kapattılar ve DP’nin mirasının YTP ve AP arasında bölüşülmesini sağladılar. DP’nin devamı olarak görülen AP’nin başına ise “27 Mayıs düzenine sadakatle bağlı” emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala getirilmiş, AP ilk “sadakat testini” de İsmet İnönü başbakanlığında kurulan CHP-AP koalisyon hükümetiyle başarıyla yerine getirmişti.

Kısa zamanda iktidar alternatifi haline gelen AP, Gümüşpala’nın ölümüyle genel başkan seçimine gitti. Genel başkanlık yarışını sürpriz bir şekilde “muvazaa” için güven telkin etmeyen Sadettin Bilgiç yerine medyanın da yoğun desteğiyle “genç mühendis, Barajlar Kralı” Süleyman Demirel kazandı. Demirel 1965 ve 1969 seçimlerinde elde ettiği büyük başarılara rağmen “statükocu” kimliğinin bir sonucu olarak 27 Mayıs düzenini devam ettirdi.

Muhafazakâr kesime yakın söylemleriyle bu çevrelerden her zaman oy almayı başaran Demirel’in 28 Şubat sürecinde bu kez de “laik kesimin sözcülüğünü” üstlenmesi, herhalde statükoyla uzlaşmış olmasıyla açıklanabilir.

12 Eylül yönetimi ise 27 Mayısçılardan farklı olarak bütün siyasi partileri kapattı. Darbeciler milletvekili listelerine bile müdahale ettikleri gibi 1983 seçimlerine sadece üç partinin katılmasına izin verdiler.

Seçimlere girme izni verilen ve iktidar partisi olarak görülen MDP’nin başında yine bir emekli orgeneral olan Turgut Sunalp yer almış, “sol” adına seçimlere giren Halkçı Parti’nin liderliğine eski Başbakanlık müsteşarı Necdet Calp getirilmiş ancak seçimleri “üçüncü parti olarak görülen” ANAP kazanmıştı.

ANAP’ın lideri ise 12 Eylül darbe hükümetinin başbakan yardımcısı Turgut Özal’dı. Darbeciler hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamışlar, 12 Eylül rejiminin partilerini ve liderlerini bu şekilde dizayn etmişlerdi.

15 Temmuz sonrasında da partilerin, “Yenikapı ruhu” olarak ifade edilen söylemlerine bakıldığında “makbul partilerin” icazet almış “muvazaa partileri” olduğu sorusu her zaman akılların bir köşesinde kalmaya devam edeceğe benziyor.

Elbette böyle bir sorgulamanın sol siyaset, Kürt siyaseti ve Millî Görüş partileri üzerinden de yapılması gerekir ve bunu da bir sonraki yazıda ele almayı planlıyorum.

Seçilmiş Kaynakça: C. Eroğul, Demokrat Parti ve İdeolojisi, İmge, Ankara, 1990; K. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, Timaş, İstanbul, 2010; S. Ağaoğlu, Siyasi Günlük Demokrat Partinin Kuruluşu, İletişim, İstanbul, 1992; F. Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Sarmal, İstanbul, 1995.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 11.12.2019 [TR724]

Bir trajik anafor: Kötünün büyük aşkı! [M.Nedim Hazar]

Sanat işinde kötü yoktur aslında. En azından ben öyle inanırım.

Beceriksiz vardır ama..

Yapamayan, batıran, eline yüzüne bulaştıran olduğu gibi.

Bu sebeple kötü film, kötü şarkı, kötü roman olmaz…

Olmamıştır en nihayetinde..

Kimse bir işi kötü yapmak için yola çıkmaz sanat işinde.

Hatta belki paylaşmaz ama en iyiyi yapmayı düşünür sanatçı.

Edward Davis Wood, bilinen ismiyle Ed Wood böyle bir sanatçıydı.

Sinema tarihinin “en kötü”sü olarak kabul edilir film otoritelerince.

Hatta o kadar ki, “hayranlık bıraktıracak kadar kötü” diye tabir eder bazı film eleştirmenleri.

Sinema ile ilişkisi ne kadar kötüyse aşkı da o kadar iyi ve büyüktü Ed Wood’un.

Ne pahasına olursa olsun film çekmesi gerektiğine inanıyordu bu iflah olmaz ümit dolu adam. Her filminde dünyanın en iyisini yapacağına inanıyor.

Öyle sarsılmaz bir inancı var ki üstelik, filmin galasında yumurta ve domates yağmuruna tutulmasına rağmen eve gidip yeni projesine hazırlanabiliyor.

Aynı aşk ve tutkuyla …

Eleştirmenler filmini tabi caizse “gömüyorlar” her yazılarında. Ancak o baştan sona zehir zemberek aşağılama dolu yazılarda bile bir tek cümlelik iyi yönü bulabiliyor.

“Bak, kostümü beğenen de var” diye savunuyor mesela eşine…

Hiçbir film şirketi ona film yaptırmayınca kendisinin ve hanımının tüm birikimini bu yolda harcıyor.

Parası bitince gizlice film stüdyolarına sızıp geceleri, malzemeleri çalıp, film çekmeye devam ediyor.

Pek çok Hollywood şirketi onu sokağına bile sokmuyor bu yüzden.

Bu sefer kilisenin kapısını çalıyor ve en güzel Hıristiyanlık filmlerini çekeceğini söylüyor.

Sonuç yine felaket.

Oradan da uzaklaştırılması uzun sürmüyor elbette.

Bu kez pornografi sektörüne gidiyor.

Film çekeyim de nasıl olursa olsun gibi bir takıntısı var.

Kendisi bunun büyük bir tutku ve aşk olduğunu düşünüyor ve sinemanın yakasını bırakmıyor ölene kadar.

Hiçbir oyuncu onunla çalışmak istemeyince, o gidip ölmek üzere olan yaşlı aktörleri buluyor.

Kendisiyle alakalı fikir sahibi olmayan, vaktiyle sinemada bulunmuş emekli oyunculara sarıyor bir süreliğine.

Onlar da durumu anlayınca bırakıyorlar Ed Wood’u.

Kariyeri boyunca son derece düşük bütçelerle çalışıyor ancak bu durumu asla dert etmiyor. Bütçesini aşan sahneler için rahatlıkla başka filmlerden sahneleri çalıp filmine koyabiliyor. Gece yarısı film stüdyosundan çaldığı ahtapotun pompasını unutunca, şişirmeden koyuyor filmine mesela. Bela Lugosi ölüme yakınken kendisiyle bir film çekmek üzere anlaşıyor ama emaktör oyuncunun ömrü vefa etmiyor filmin çekimine.

Ne gam!

Ed Wood deneme çekimlerindeki sahneleri koyuyor filmine.

Son tahlilde hiçbir Ed Wood filmi için “iyi” film denmiyor. Çoğu kişi film bile saymıyor onun çektiklerini. Yönetmen Tim Burton 1994’te bu ilginç insanın filmini çekti ve onun sanata duyduğu aşkı büyük bir başarıyla filme aktardı.

İşte o zaman Ed Wood filmleri tekrar popüler oldu. Video kiralama dükkanlarında yok sattı, filmleri tekrar vizyona girdi.

Herkes perdede kendisine gösterilen filmi değil, arkasındaki büyük aşkı görmeye çalışarak büyük bir anlayışla izlemeye başladı Ed Wood filmlerini. Ve Burton’un filmi iki dalda Oscar alarak ölümünden sonra ödüllendirdi bu aşk ve tutku insanını.


[M.Nedim Hazar] 11.12.2019 [TR724]

Ceren Özdemir’i kim öldürdü? [Alper Ender Fırat]

Ordu’da evinin önünde öldürülen 21 yaşındaki Ceren Özdemir cinayeti sosyal medya aracılığıyla ülke çapında infiale yol açınca AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da olaya müdahil olup Ceren’in annesine taziyede bulunmuştu. Sadece Erdoğan değil hükümetle başı derde girmeyeceğini anlayan her yetkili, her ünlü, her sosyal medya fenomeni, cinayeti kınayan, bu konuda ne kadar hassas olduklarını belirten açıklamalar yapmakta gecikmedi.

Sosyal medya; hikayesi olan cinayetlere karşı hassasiyet oluşturuyor ve kamuoyu baskısıyla sonuç alıyor. Nitekim Şule Çet davasında da şimdilik olayın ört-bas edilmesinin önüne geçip faillerin ceza almasını sağladılar.

Ancak sosyal medyaya ulaşamayan cinayetlerin, cana kasıtların, ne olduğunu ve ne olacağını kimse kestiremiyor, suçluya hak ettiği cezanın verilmesinin mümkün olacağı garantisini kimse veremiyor.

Kimseler duymadan öldüren katiller, öldüremeyip yaralayan psikopatlar iyi halden, mahkemede düzgün elbise giymeden ya da uydurulan hafifletici herhangi bir nedenden dolayı kısa sürede tahliye olabiliyor.

Nitekim iktidardaki AKP Genel Başkanı’nın Ceren’in annesini taziye için aradığı gün, Bursa’da tartıştığı sevgilisini pompalı tüfekle vuran Ahmet Kara ‘kasten adam öldürmeye teşebbüs’ ve silahla tehditten suçlu bulunmasına rağmen tahliye edildi. Sosyal medya konuya yeterince hassasiyet oluşturamayınca cinayete tam teşebbüs etmiş bir adam sokaklara tekrar salındı.

Hele tecavüz, çocuk istismarı gibi suçları, neredeyse mahkemeye çıkarmaya gerek bile duymadan, cezaevlerinde devletin ciddiye aldığı suçlulara yer açılsın diye derhal salıveriliyor.

Burada sorun, yargının mevcut haliyle birlikte devletin cezalandırmaya bakış açısında yatıyor.

Devlet kişilere karşı işlenen suçlarda ya çok lakayt, ya da hakkı ve haddi olmadığı halde çok çok bağışlayıcı. Buna karşılık iktidar sahipleri kendisine karşı işlendiğini düşündüğü suçlarda alabildiğine acımasız. Yani iktidar sahipleri aldıkları vergilerden, topladıkları harçlardan yargıya ayırdıkları payı daha çok kendi iktidarlarının devamını sağlamak için kullandırıyorlar.

Devlet kişilere karşı işlenen suçlarda çok lakayt demiştik ya 21 yaşındaki gencecik bir kızı katleden Özgür Arduç’un babası da iki kişiyi öldürdükten kısa sayılacak bir süre sonra tahliye edilmiş.

Baba Hüseyin Arduç 1989 kayınvalidesini ve bir akrabasını daha öldürmüş ama birkaç yıl içinde hapisten tahliye edilmiş. Ceren’in katili Özgür Arduç’da daha önce başka bir çocuğu öldürmeye tam teşebbüs etmiş ama dışarıda.

Bunlar fakir fukara takımından katiller, bir de hali vakti biraz yerinde olanlar var ki onların tahliyesi kimsenin umurunda bile olmuyor. Şule Çet’in katilleri ceza aldılar ama birkaç yıl sonra neyi bahane edip salıverileceklerini kimse bilmiyor.

Aynı şey kadın cinayetleri konusunda da sayabiliriz. Kadın cinayetlerinin önünü alınamıyor çünkü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşa karşı işlenen suçların sahici bir şekilde cezalandırıldığı bir ülke değil. Devletin bu konuda sahici bir çabası da yok zaten.

Ama devlet iktidarını kullananlar kendilerine dokunan konularda ise alabildiğine sert ve acımasız bir cezalandırma yoluna gidiyor.

Mesela biliyorsunuz bugünlerde cemaat ile ilgili davalarda Türkiye Cumhuriyetinin mevcut yasalarına göre hiçbir suça bulaşmamış on binlerce insan tutuklu. Bu tutuklu olanlar içinde yaşlılar, çocuklar, lohusa annelerin yanında çocukları ya da kendileri çok hasta olan insanlar da var. Ama devlet kendilerine muhalif gördüğü için bunların hiç birisini tahliye etmiyor. Yani devlet kanlı katillere gösterdiği şefkatin yüzde birini bu öğretmenlere, doktorlara, akademisyenlere, öğrencilere, gazetecilere göstermiyor.

Devlet bu konuda sadece bugün değil her zaman böyleydi. Sanatçı Ruhi Su’nun tedavi olmak için yurt dışına çıkış yasağının kaldırılmadığını ve bu yüzden hayatını kaybettiğini hatırlayın. Kemal Tahir’den, Necip Fazıl’a, Fikret Başkaya’dan, İsmail Beşikçi’ye bu konuda o kadar çok örnek var ki onları yazmaya kalksak sütunlar yetmez.

Son zamanlarda hükümetin gündemine gelen af tasarılarında terör suçluları bu aftan yararlanamayacak diye üstüne basa basa söylüyorlar. Terörü, kendisine muhalif olmak şeklinde tanımladıkları için katillerin, yararlanacağı affın kapsamını daraltıyorlar.

Hasılı; bu devlet cezalandırmada vatandaşa karşı yapılanları merkeze almadıkça biz daha çok Ceren Özdemirlere, Şule Çet’lere ve kadın cinayetlerine ağıt yakarız. Bu toplum olayın farkına varmadıkça da bir sonraki kurbanın kimlerden olacağını kimse kestiremeyecek.

Devlet iktidarını kullananlar toplumsal tepkiye sebep olan cinayetlerde, katledilenlerin yakınlarını taziye için aradığında üzerine düşen bütün görevi yaptığını zannediyor. İşin kötüsü toplum da bunu yeterli buluyor.

[Alper Ender Fırat] 11.12.2019 [TR724]

Nobel alan terörist [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu yazı bir Orhan Pamuk güzellemesi değildir. Aziz Sancar’a yönelik bir savunma olarak da okunmamalıdır. Fakat Pamuk ve Sancar – ister sevin, isterseniz beğenmeyin – Türkiye toplumunun çıkardığı önemli değerlerdir. Orhan Pamuk’un neredeyse tüm kitaplarını okudum. Kara Kitap’a dört defa başladım, üçünde yarıda bıraktım. Ama dördüncüsünde sonuna dek okudum. Bugüne dek okuduğum en iyi kitaplardan biri olması gerçeği, dilinin alışılan bir roman dilinden daha yorucu olmasından dolayı değişmedi. Bilakis, Orhan Pamuk’taki Borges vari postmodern üslup – bunu ben böyle yorumluyorum, edebiyat eleştirmenleri katılmayabilir – benim Pamuk’a hayranlığımın nedenlerinden biri oldu. Aziz Sancar’ın bilimsel kariyeri konusuna Pamuk’un eserleri kadar vakıf değilim. Kanserin tedavisine katkıda bulunan çalışmalarının Pamuk’un Beyaz Kale’sindeki Hoca karakteriyle uyumu üzerinde düşündüm. Benim Adım Kırmızı’daki Doğu-Batı tezatlığı ve bir o kadar da Siyam ikizliği – ya da aynadaki akis – kadar birbirini tamamlayan ve bütünleyen bir arada var oluş durumunu, Aziz Sancar’ın ABD’de olgunlaşıp bilimsel kariyerinin doruklarına çıkmasına paralel bulurum. Pamuk ve Sancar, farklı kulvarlarda Türkiye’nin adını olabilecek en üst kültürel ve uygarlık düzeyinde dünyaya duyurmuş çok önemli iki aydındır. Onların Türkiye’ye ve Türkiye toplumuna yaptığı katkıyı hiçbir siyasetçi sağlayamaz.

Türkiye’nin bugün Nobel ödülü alan aydınlarını bile “terörist” olarak nitelemesi inanın beni zerre kadar şaşırtmadı. Aylin ve Deniz Ege (kızım ve oğlum) bile bu rejimce aynı kategoriye sokuluyor. Ben, trafik cezası bile almamış bir insan olarak işimden-gücümden oldum. Tüm eğitimini (lisans-yüksek lisans ve doktora derecelerini) Almanya’dan almış ve 19 yaşından 34 yaşına kadar 15 yıl Almanya’da yaşadıktan sonra salt ülkesine hizmet etmek amacıyla Türkiye’ye dönüp, bir devlet üniversitesinde, üstelik taşrada on yıl görev yapmış bir akademisyen olarak, Orhan Pamuk ve Aziz Sancar ile aynı “kategoride” bu rejimce kara listeye alınmak, bir onur gerçekten de.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYİN ↓


Erdoğan’ın isim vermeden Nobel’i kötülerken, Türkiye’den bir “teröriste” de bu ödülün verildiğini söylemesi, sıradan ve geçiştirilecek bir olay değil. Rejimin işleme mekanizmalarından birini açıkça göstermesi bakımından çok önemli. Sistem dışına çıkartılmak Türkiye’de çok kolay! Hiçbir ölçüt, kural, yasa falan yok. Normların yerleşik olduğu toplumların ancak ve ancak medeni sıfatıyla nitelenebilecekleri gerçeğini görmezden gelmeden Türkiye’deki sorunu anlayamayız. Türkiye, yasallığın ve meşruluğun ortadan kalktığı bir keyfiyet kirliliği içinde, medeniyetini zehirledi. Medeniyet olmadan toplumların var olmaları mümkün olamaz. Uygarlığı eriyip gitmiş toplumlar, gelecek inşa edebilir mi? Orhan Pamuk veya Aziz Sancar olmadan, hangi rol modelleri çocuklarına sunabilecek bu toplum? Organize suç örgütlerini, katilleri, hırsızları mı? Onlar idealize edilenler çünkü! Pamuk veya Sancar, Nobel almış olmanın aydın hakkını vermemiş de olsalar, avam bir şekilde, mahalle ağzıyla onlara çamur atılmasını kabul etmemek, eleştirmek zorundayız. Hayatında hiçbir kitap okumamış, eğitimle-bilimle ve edebiyatla ilişkisi ideolojik saplantılarına malzeme üretmekle sınırlı kalmış bir siyasetçinin, boyunu aşarak ulaşamayacağı derinlikler hakkında ahkâm kesmesi, toplumun bırakın yarısını, yüzde doksan dokuzu da ona destek verse, sadece ibretlik bir komedidir, bir vodvildir, bir karikatürdür. Tek bildiği nutuk atmak ve kupon arsadan anlamak olan Karadenizli refleksleriyle, kendisine İmam Hatip’te ezberletilen üç-beş Mehmet Akif ve Necip Fazıl şiiriyle Nobel almış yazar ve bilim insanları hakkında en akla gelmedik suçlamalarda bulunmak, akılla-izanla, hayatın olağan akışıyla, mantık ve hadle bağlarını tümden kopartmış bir patolojiyi gözler önüne seriyor!

Bu şekilde konuşmalar, sarayın kadroluları tarafından derhal tekzip edilse veya düzeltilse de, bu gerçekler değişmiyor. Fahrettin Altun derhal zat-ı âlilerinin Pamuk’u kast etmediğini beyan etmiş olsa da, gerçekler gün gibi ortada. Kral cidden çıplak! Öyle böyle değil ama! Akli melekeleri yerinde olan bir devlet adamı böyle bir cümle kurar mı? Hangi ülke lideri, kendi toplumumdan çıkan bu klasmanda bir yazara veya bilim insanına terörist diyebilir? Bu bir hezeyan ve kontrolsüzlükse, en hafifinden, bu insanın bir ülkenin kaderini ellerinde tutmasından korkmayacak mı kimse? Yoksa gariplik görmüyor mu toplum artık bu saçmalıklarda? Cidden Pamuk ve Sancar gibi insanların rejimce terörist damgası yemesini doğru bulan var mıdır? O avuçları patlayasıya Erdoğan’ı alkışlayan güruhta bir kişi bile yok mu bu durumun garabetinin idrakine varacak? Yoksa zaten boşa çabalamamak sanırım en doğrusu olacak.

Kaldı ki, Pamuk’un ve Sancar’ın son beş yıldaki suya sabuna dokunmaz apolitik tutumundan bile bir “terörist” çıkartabilecek bir rejimden korkmuyorsa hala kimse, sanırım ciddi bir basiretsizlikle ve aymazlıkla karşı karşıyayız demektir en hafif ifadeyle! Bu toplum Cevdet Bey ve Oğulları’nda veya Kar’da anlatılan Türkiye toplumundan çok farklı bir yerlerde galiba! Acaba organik kimya evreninde bir açıklaması var mıdır bu durumun! Pamuk ve Sancar bu sorulara yanıt vermeyecek. Ama mesele şu ki, yanıt verse tut ki, Erdoğan verilen yanıtların yüzde kaçını idrak edebilecek? Bu soruyu sormamın nedeni, belli ki artık iyice yorulmuş, tükenmiş, sadece etiğini değil, sağlıklı karar verebilme ve muhakeme yetilerinde de ciddi sıkıntılar yaşadığı artık sırıtan bir otoriter liderin kapasitesi hakkındaki merak duygum değil. Merak edecek bir şey yok kapasitesi hakkında çünkü. Kaldı ki çevresindekilerin de içlerinden bu mevcut durumdan rahatsız olduklarını düşünüyorum. Çünkü durup dururken Nobel’e laf sokmak adına Pamuk ve Sancar’ın adlarını gölgelemenin bir âlemi yok. Yukarıdaki soruyu sormamın nedeni, Erdoğan’ın bu çıkışının mantığını anlama isteğim. Hedefi neydi bu çıkışın? Sanırım bunun yanıtı şu: bir hedefi yoktu. “Almanya, Fransa, İngiltere ve şahsım” diye Türkiye’nin katıldığı bir müzakereye gönderme yapabilen bir “liderin” riyasetinden bahsediyoruz. Sartre Fransa’dır diyen bir anlayışla, Nobel almış topu-topu iki değerli insanına terörist diyen bir anlayışın liginde, Türkiye’nin düşmana ihtiyacı var mı gerçekten? Kendine bu kadar düşman olan bir ülke ve toplumun dış düşmanlara ihtiyacı olmaz! Erdoğan, Türkiye toplumunun son yüz elli yıllık tarihindeki en büyük zafiyettir. Çevresinde ona “dur” diyebilecek şahsiyette bir tek insan kalmayışı, onu daha da tehlikeli kılıyor. Etrafa saldırırken, istediğini “kanun dışı” ilan edebilen şımarık bir monark gibi, ülkesinin geleceğini çöpe atan, tüm ışıkları boğmak isteyen bir karabasan gibi ülkenin üzerine çullanmış bir zihniyetin bir vücutta tecellisini görüyorum. Bu tür “liderler” ülkelerine yıkım ve aşağılanma dışında en fazla bir de utanç getirebilmişlerdir. Vaat ettikleri azamet ve zafer, hiçbir zaman gelmedi, gelmeyecek. Bu neden Türkiye’de farklı olsun?

Ne zaman uyanacaksınız bu kâbustan? Ne zaman çocuklarınızın geleceğini düşünmeye başlayacaksınız? Çocuklarınızın bir Pamuk veya Sancar olmasını istemek yerine, bir despot veya onun yardakçıları olmasını istiyor olmanın paçozluğundan ne vakit kurtulacaksınız? Siz kalıcı olanı değil de, gücü arzuladıkça, kifayetsiz muktedirler çocuklarınızın geçeceğinden çalmaya devam edecek. Türkiye toplumunu gördükçe, sadece üzülüyorum. Sanırım herkes terörist ilan edildiği güne kadar bu kâbustan uyanmayacak. Pamuk ve Sancar’lar o kadar az ki! Ve Erdoğan’lar ve onların şakşakçıları o kadar çok ki! Bu koşullarda Türkiye’den en çok üretilen şey umutsuzluk olmaya devam edecek gibi.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.12.2019 [TR724]

Nobel demedim, Noel dedim! [Levent Kenez]

Almam demiş. Zaten alamazsın o ayrı hikaye onu konuşmak bile akla ziyan da bugün herhangi bir Avrupa ülkesinden herhangi bir ödül için koşa koşa gideceğini tahmin etmek zor değil. Karısı dahil kendi kurdukları ya da bizim paralarla besledikleri üfürükten derneklerden kıytırık ödüller almak için nasıl organizasyonlar yaptırdıkları, özel elbiseler diktirip törenlere katıldıkları arşivlerde duruyor.

Dünkü komedinin ortaya koyduğu çok acı üç tablo var.

Birincisi, üniversite öğrencilerinin soru sorduğu yıkama-yağlama seansında Erdoğan’ın adının Nobel Barış Ödülü ile yan yana anılması. Şakasına sorulduysa hiç komik olmayan, ciddi ciddi sorulduysa epey komik olan bu durum, üniversitelerden bilinenden çok daha fazla mal yetiştiğinin bir göstergesi. Sunucunun nasıl şekilden şekile girip sorular sorduğunu görünce “Şu CNN nasıl bir yer ki eski sahibi – yeni sahibi, ayrılanı – kalanı, bir tane düzgün insan çıkmaz mı bir kurumdan?” diye insan sormadan edemiyor. Eli kanlı, iktidarını sürdürmek için kan dökmekten hiç çekinmemiş, (bakınız 7 Haziran – 1 Kasım arasına, bakınız 15 Temmuz hadisesine, bütün sınır dışı operasyonlara) bütün dünyada diktatör olarak artık tescillenen, uluslararası zirvelere katılmayı büyük maharet gören, kendi vatandaşlarını kadın-çocuk demeden hapislerde çürüten, sokaklarda dövdüren ahlaksız bir adamdan başka bir şey değil.  Bunu kendisi de bildiği için “almam” derken kendisi de gülüyor.

İkinci acı olay, yok Orhan Pamuk demeyeceğim; Pamuk ülkede her şeyin ırzına geçilirken çıkarmadığı sesle büyük bir hayal kırıklığı, Erdoğan’ın ona terörist demesiyle hiç hak etmediği bir paye ve hiç hak etmediği bir mağduriyet yaşaması cezaevindeki aydınlara büyük bir hakaret olur. İkincisi şu ki, tartışmalı Nobel ödülüne tepki koyarken bile vıcık vıcık hamaset, ‘buradan ne elde edebiliriz’ basitliği ve kurnaz tüccar misali ‘ne koparırız’ hesabı. “Sözümüz geçen ülkelere, boykot edin” dedik diyor da bizim sözümüz üzerine boykot eden yok. Gitmeyenler zaten konunun muhatabı olup daha ödül açıklandığında tepki koyan Balkan ülkeleri. Kimsenin ciddiye almadığı, saygınlığı kalmayan bir ülke ve lideri. Aynen NATO toplantısına giderken “şunlar şunlar olmazsa toplantıdaki kararları veto ederiz” deyip YPG’nin adını ağzına alamaması gibi. “Aptal olma, alırım aklını” diye yazan mektubu sindirip mektubu yazanın ayağına gitmesi gibi. Putin’in pimapenli, japon sobalı müştemilatta bunu ağırlayıp meseleleri dikte etmesi gibi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYİN ↓


Ama bana göre en ama en acı olay şu: Dünkü Nobel Barış ödülü sorusu gerçekten de anlamlı olabilirdi. Türkiye’yi askeri vesayetten kurtarmış, ülkeyi AB’ye sokmuş ya da AB’ye girebilecek seviyeye getirmiş, Cumhuriyet kurulduğundan beri süregelen Kürt sorununu barışçıl bir şekilde çözmüş, Suriye meselesinde daha fazla kan dökülmesini engellemiş, İslam’la demokrasinin aynı anda var olabileceğini ispat etmiş bir ülkenin saygın lideri olarak bir zamanlar dergi kapaklarında yer aldığı gibi çok efsanevi bir lider olarak tarihe geçebilir, bu topraklara bir insan evladının yapmış olabileceği en büyük katkıyı yapmış olarak hayırla yad edilen bir adam olabilirdi.  Bunu yapabilecek imkanı da vardı. Tarih altın tepside bu fırsatları sundu ama o altın tepsinin kendisini tercih etti. Hem ülkeye ihanet etti hem de mensubu olduğunu iddia ettiği dinine, milletine, her şeye. Bir zavallı gibi defolup gidecek. Türkiye’de olursa mezarına işemesinler diye önlemler alınacak. Bütün sülalesi Saddam’ın kızları, Kaddafi’nin oğlanları gibi muamele görecek. Damatlarından sapık olanının akıbetinin Saddam’ın damatları gibi olması şaşırtmaz.

[Levent Kenez] 11.12.2019 [TR724]

Tankları yola çıkmadan gören savcı! [Adem Yavuz Arslan]

Muhtemelen fark etmediniz.

Geçtiğimiz hafta Perşembe gecesi, Türkiye saatiyle gece yarısı T24 haber sitesinde bir haber yer aldı. İddiaya göre bir Yargıtay üyesi ile eski bir MİT’çi ve uyuşturucudan yargılanmış bir işadamı beraber çete kuruyor.

Söz konusu çete bir iş kadının şirketine çöküyor.

Olay Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal etmiş, soruşturma açılmış. Dosyanın bir kopyası da Yargıtay’a yollanmış.

Yargı mensuplarının adı son dönemde bu tip skandallara yoğun olarak karıştığı için haber kimseyi şaşırtmadı. Zaten 12 saat sonra İstanbul Bakırköy 4. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla habere yasak getirildi.

Konu gereken ilgiyi göremeden gündemden düştü.

Peki ben dünyanın öbür ucundan bu habere neden ilgi gösteriyorum?

SIRADIŞI BİR HAKİM VE TUHAF İLİŞKİLER

İsimlere, tarihlere ve rakamlara boğmadan en yalın haliyle anlatayım.

Biliyorsunuz Türkiye’de bir ‘fetö borsası’ gerçeği var. Bizzat Erdoğan’ın talimatıyla kurulan bu sistem Ankara’dan başlayıp taşra şehirlerine kadar kademe kademe yayılıyor.

Büyük işadamları ve sermaye gruplarıyla bizzat Saray ilgilenirken orta büyüklükteki işadamı-esnaflarla o ilin milletvekili ‘ilgileniyor’. İktidar partisinin ilçe teşkilatlarına ise küçük esnaf kalıyor.

Bu işleri takip eden avukatlık büroları ve iş takipçileri var.

Parayla dosya kapatma,  tahliye verme, MİT kaydı sildirme gibi olaylar o kadar ayağa düştü ki artık Erdoğan rejiminin bürokratları tedbir yapma ihtiyacı bile hissetmiyor.

Daha yakın zamanda Ankara Emniyeti’nde ‘Fetö borsası’ kurulduğu ortaya çıktı.

Ünlü işadamlarından Fikret İnan’ın tahliyesi için 50 bin dolar peşin alan,  daha sonra 50 bin dolar daha isteyen hakim Hasan Akdemir suçüstü yapılan isimlerden. Bursa merkezli başka bir operasyonda ise 6 hakim ve savcının Türkiye’nin bir düzine ilinde örgütlenip ‘fetö’ bahanesiyle rüşvet havuzu kurduğu ortaya çıkmıştı.

Bu şekilde sayısız örnek var. Dediğim gibi, bu işin tarifesi bile elden ele dolaşıyor.

Şimdi gelelim T24’te yer alan habere.

Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre Yargıtay üyesi Ömer Faruk Aydıner, eski MİT mensubu Mehmet Ali Bal, işadamı Nizameddin Kahramanoğlu ve avukat Fatih Turhan bir iş kadının şirketinin yüzde 25’lik hissesine zorla el koydular.

Haber suç duyurusu dilekçesindeki verilere dayanıyordu. Çok sayıda Whatsapp yazışması ve kısa mesaj da dosyaya eklenmiş.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’da bu suç duyurusunu işleme koydu. Ancak Yargıtay üyesi Ömer Faruk Aydıner daha önce Başsavcılık yaptığı İstanbul Bakırköy 4. Sulh Ceza Hakimliği’nden aldığı kararla habere erişim engeli getirdi.

Yayından kaldırılan haberin detaylarında Yargıtay üyesi Ömer Faruk Aydıner ile eski MİT’çi Mehmet Ali Bal ve işadamı Nizameddin Kahramanoğlu ve onun avukatı çete kurmakla  suçlanıyor. Kayıtlara göre Nizameddin Kahramanoğlu geçmişte uyuşturucudan da yargılanmış.

Eski bir istihbaratçı, uyuşturucudan yargılanmış bir işadamı ve bir Yargıtay üyesi.. Enteresan bir ekip oluşturmuşlar. Soruşturma evrakına göre ortada hatırı sayılır miktarda para var.

Dosyaya giren yazışmalara göre Aydıner kimin parası ve ne için olduğu belli olmayan 1,5 milyon liranın bir kısmını elden bir kısmını da banka havalesiyle istiyor.

RÜŞVETTEN YARGILANIRKEN AKP İMDADINA YETİŞTİ

Benim gelmek istediğim esas yer suç duyurusu olmadığı için bu bahse virgül koyup hikayenin kahramanlarına daha yakından bakalım.

Eminim ortaya çıkan tablo size de ilginç gelecektir.

Hikayenin ‘esas oğlan’ı Yargıtay üyesi Ömer Faruk Aydıner. Bu isim size tanıdık gelebilir. Rüşvetten soruşturulurken AKP saflarına geçip jet hızıyla yükselen, Erdoğan rejiminin yıldız yargıçlarından biri.

Onu hukuk fakültesi yıllarından tanıyan arkadaşı Tr724 yazarı Ramazan F. Güzel’in anlattıklarına göre üniversite yıllarında Kemalist biliniyormuş. ‘Kaya İner’ olan adını daha sonra mahkeme kararıyla Ömer Faruk Aydıner olarak değiştirmiş, avukatlık stajı döneminde  Müslüm Gündüz’ün avukatlığını yapan büroda çalışmış.

Aydıner’in adı Bakırköy Adliyesi 16. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma savcısı olduğu dönemde rüşvet aldığı iddiasıyla soruşturmaya konu oldu. Soruşturma devam ederken 17 Aralık operasyonu oldu. Erdoğan rejimi bir yandan tecrübeli hakim savcıları kıyarken bir yandan da sorgusuz sualsiz emirleri uygulayacak isimlerin önünü açtı.

Aydıner bu kapsamda Bakırköy Cumhuriyet Başsavcı vekilliğine getirildi. Hemen ardından hakkındaki rüşvet soruşturması kapatıldı. Aydıner iktidarın bu jestini karşılıksız bırakmadı ve adliyede geniş çaplı fişlemelere imza attı. 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasında imzası olan hakim savcılarla ilgili soruşturma başlattı, bu isimlerin ihraç edilip tutuklanmalarına neden oldu.

Hemen ardından 25 Nisan 2015’te gazeteci Hidayet Karaca ve 62 polis hakkında tahliye kararı veren hakimler Mustafa Başer ve Metin Özçelik hakkında soruşturma başlattı, bu isimlerin tutuklanması için yoğun baskı yaptı.

Aydıner’in cinayetten tutuklanan emniyet müdürü Celal Yılmaz’ın tahliye ve beraatini sağladığı da iddia edildi.

Aydıner’in başsavcı vekili olduğu Bakırköy savcılığı, aralarında cezaevi doktoru Alp Çetiner’in de olduğu 10 kişiyi gözaltına aldı. Suçlama “Fetö, PKK ve DHKP/C örgütüne üye olmak” şeklinde yazıldı. Bu ‘kokteyl örgüt’ uygulaması daha sonra gelenek haline geldi. Cezaevi doktoru Çetiner görevden alınıp tutuklandı. Dr. Çetiner’in yerine Aydıner’in doktor eşi Neriman Aydıner geldi.

17-25 Aralık operasyonu sonrası yıldızı parlayan savcı Aydıner 15 Temmuz sonrası ‘kahraman’ ilan edildi. Ardından  sırasıyla Adalet Bakanlığı müsteşar yardımcılığı ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirildi.

İzmir’de Gülen Cemaati mensuplarına yönelik operasyonlarda ‘üstün performansı’ nedeniyle HSK tarafından Yargıtay üyeliğine atandı.

Özetle Ömer Faruk Aydıner Erdoğan rejiminin sembol bürokratlarından biri.

TANKLARI YOLA ÇIKMADAN GÖREN SAVCI

Gelelim girişte bahsettiğim 15 Temmuz ayrıntısına.

AKP rejiminin sembol savcılarından Ömer Faruk Aydıner 15  Temmuz sonrası ‘milli kahraman’ ilan edildi. Havuz medyasında haberlere konu oldu.

Akit Gazetesi’nde yer alan habere göre savcı Aydıner o akşam saat 21:00’de Çatalca’da tankları görmüş ve darbe olduğunu anlayıp Çatalca Adliyesi’ne giderek gözaltı kararlarını yazdırmış.

Aydıner 15 Temmuz akşamı neler yaşandığından/yaşanacağından o kadar emin ki , daha kimse sokağa çıkmadan mensubu olduğu “Elazığlı Yargı Mensupları” Whatsapp grubuna “Bunun bir fetö kalkışması olduğunu ve görevinin başında olduğunu” yazmış.

Şimdi burada bir duralım.

Bugünün Yargıtay üyesi Aydıner daha ortada bir şey yokken, Erdoğan’ın eniştesi henüz Erdoğan’ı aramamışken, Boğaz Köprüsü’ne askerin çıkmasına bir buçuk saat varken darbe olduğuna karar verip göz altı emrini nasıl yazdırmış olabilir ?

Üstelik bu gözaltı emrini üyesi olduğu Whatsapp grubundan paylaşıyor. Olayın ‘TSK içinde küçük bir grubun kalkışması’ olduğunu yazıyor.

Aydıner’in Çatalca Adliyesi’nden yazdırıp emniyete yolladığı gözaltı talimatı şöyle;



Şimdi dönüp Ahmet Dönmez’in gündeme getirdiği, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Serdar Coşkun’un 15 Temmuz gecesi olaylar başlamadan kaleme aldığı tutanağa bakalım;

“… saat 21.00 sıralarında bir kısım askeri birliklerde hareketlilik başladığı…”

Henüz asker sokağa çıkmamış ama Ankara’da bir savcı, Çatalca’da bir savcı benzer cümlelerle gözaltı kararları yazdırıyor. Oysa ki Genelkurmay’ın resmi açıklamalarında, Akıncı İddianamesi’nde yer alan tutanaklara göre askerlerin Boğaz Köprüsü’nde gözükmelerine dair haber 22:28’de ekranlara yansıdı.

Yani hem savcı Coşkun hem de Aydıner’in dediği gibi saat 9’da değil.

Telaşlı bir ortamda beş-on dakikalık bir hata payı makul karşılanabilir ama burada bir buçuk saatlik bir fark var. Dahası Savcı Coşkun o gece hiç olmamış olayları da olmuş gibi tutanağa yazmıştı.

Belli ki bu köşede yazdığım ‘Sıkıyönetim direktiflerindeki hata darbecileri deşifre etti’ yazısında olduğu gibi yargıdan birileri de o gece için hazır bekliyordu.

Aydıner’in ifadelerinden devam edelim;



İfadeyi daha ilginç kılan ayrıntılardan birisi de şöyle; Aydıner’in ‘eski dostum’ dediği Mehmet Ali Bal eski bir MİT’çi. Yakın zamana kadar dünyaca ünlü saat markalarının Türkiye temsilcisi olan Bal’ın yüksek yargıyla tek bağı savcı Aydıner değil.

Yargıtay 8. Daire Başkanlığı’na seçilen Abdulkadir Güngören’in oğlu Mehmet Ali Bal’ın yanında çalışıyor. Bal’ın Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Vedat Ali Tektaş’a Audi hediye ettiği iddiası yargı çevrelerinde uzun süre konuşulmuştu.

Yine yargı çevrelerinde anlatılanlara göre Aydıner ve Bal, eski Ergenekon sanıklarından Ahmet Zeki Üçok’un yakın ekibinde.

Daha fazla dallanıp budaklandırmadan toparlarsak; rüşvet iddiasıyla yargılanırken 17 Aralık sonrası AKP tarafından önü açılan, jet hızıyla başsavcı ve müsteşar vekili yapılan ardından da ‘Cemaat operasyonlarındaki üstün başarısı nedeniyle’ Yargıtay’a atanan Ömer Faruk Aydıner’in eski bir MİT’çi ve uyuşturucudan yargılanmış bir iş adamı ile çete kurmaktan soruşturma geçirmesi, soruşturma haberinin Aydıner’in eski başsavcı olarak çalıştığı Bakırköy Adliyesi’nden çıkan bir kararla yasaklanması bu dönemin karakteristiğini göstermesi açısından çok önemli.

Ancak benim açımdan daha önemli olan tarafı şu; acaba AKP’nin yıldız savcısı, 15 Temmuz gecesi tanklar sokağa çıkmadan 1,5 saat önce Çatalca caddelerinde tankları nasıl gördü ? jet hızıyla adliyeye geçip tutuklama emirlerini nasıl yazdırdı ?

Savcı Coşkun gibi olacakları önceden mi biliyordu yoksa yakın çalıştığı Ahmet Zeki Üçok o akşama dair kendisini bilgilendirmiş miydi ? Bu nasıl bir tesadüf (!) ki eski Ergenekon sanıkları ile yolu kesişen herkes 15 Temmuz’a en hazırlıklı kesimdi. Aydıner, asker daha sokağa bile çıkmadan “Bu fetö darbesidir” diye ayağa kalkabildi?

[Adem Yavuz Arslan] 11.12.2019 [TR724]