Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile birlikte hazırladığı "infaz indirimi" düzenlemesini değerlendirdi. Selçuk "af" ibaresini kullanırken, "Af, bugün artık gerçekten zorunludur ve arınıp temizlenmenin biricik çaresidir." dedi.
SAMANYOLUHABER- Ceza hukuku profesörü Sami Selçuk, Türkiye'de hukuk ihlalleri ve adaletsizliklerin telafisi için bir af düzenlemesinin elzem hâle geldiğini belirtti.
"Evet, 2010 yılından bu yana ülkemiz olağan dışı günler yaşamıştır." tespitinde bulunan Selçuk, "Toplum da hukuk da yargı da kimileyin çaresiz ve yorgundur, kimileyin de bunalıma düşmüştür." ifadelerini kullandı.
Selçuk, T24'te bugün yayımlanan "Başkalaşım"la "af" böceğine dönüşen "şartlı salıverme" ve bu kurumu anayasal çoğunluktan kaçırmanın doğuluca öyküsü" başlıklı makalesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) hazırladığı "infaz indirimi" düzenlemesine dair görüşlerini aktardı.
"ŞARTLARI SAĞLAYAN HÜKÜMLÜ SALIVERİLMELİ"
Selçuk şartlı salıverilme müessesenin altında yatan saikleri şu şekilde özetledi:
1-İkiyüzlülüğe gerek duymaksızın içtenlikle uslanıp iyileşerek hükümlünün topluma katılmasının özendirilmesini;
2- Hükümlüye cezaevinin anahtarını vererek;
a-Kendisine güven duymasını,
b-Toplumsal yaşama özgürce sorunsuz olarak geçmesini,
3-Cezaevinde disiplini sağlamak.
"Ayrıntıya girmeden belirtelim ki, bunlar, 'cezanın bireyselleştirilmesi' ve hapis cezasının 'sorumluluk eğitimi bilinciyle çektirilmesi anlayışı doğrultusunda iyileşmiş, hukuka saygılı, tehlikesiz ve uyumlu bir birey olarak topluma dönme izlenim ve umudu veren hükümlünün ödüllendirilmesidir." diyen Selçuk, kurumun bu işlevleri yerine getirebilmesi için uygulamanın
çok özenli ve duyarlı olması gerektiğini vurguladı.
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, affın mecburi hâle geldiğini belirtti.
BU HAK VAZGEÇİLMEZ BİR HAKTIR
Kanundaki şartlar gerçekleştiğinde hükümlünün şartlı salıverilme müessesesinden faydalanmasının ona tanınan vazgeçilmez bir hak olduğunu belirten Selçuk, "Unutulmamalıdır ki, yukarıdaki amaçlardan yalnızca birinden bile sapıldığında şartlı salıverme kurumu, hükümlüye de hukuka da topluma da ihanet eder ve zarar verir." dedi.
"AF, ARINMANIN GEREĞİDİR"
Selçuk'un makalesi şu satırlarla noktalandı: "Af, bugün artık gerçekten zorunludur ve arınıp temizlenmesin biricik çaresidir. Yeter ki siyasal ve ideolojik ölçütlerden uzak, hukukun temellerine ve ilkelerine uyularak çıkartılsın."
AKP-MHP ittifakının İnfaz Kanunu'nda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi ile "terör suçları istisna" denilerek, gazetecilerden işadamlarına, siyasetçilerden ev hanımlarına kadar proje mahkemeler tarafından tutuklanmış on binlerce kişinin Koronavirüs salgınının ortasında mahpus kalması isteniyor. Ancak katiller, tecavüzcüler ve uyuşturucu tacirlerine affın önü açılıyor.
Bu çelişki kamuoyunda infiale sebep olurken sosyal medyada infaz indirimindeki çarpıklığını giderilmesi için #KoronaTahliyesindeEşitlik etiketi ile kampanya düzenleniyor.
Change.org sitesinde açılan imza kampanyasını ise şu ana kadar 100 bine yakın kişi imzaladı.
İmza kampanyası için lütfen TIKLAYIN
Umre dönüşü termal kamerayı böyle atlatmışlar!
Havalimanında yapılacak termal kamera kontrolünde vücut ısıları yüksek çıkmasın diye umreden dönenlere uçakta ateş düşürücü tablet dağıtılmış.
Ahır burası ahır!
İstanbul Tabip Odası Aile Hekimliği Komisyonu'ndan Dr. Hakan Hekimoğlu, Koronavirüs salgınına dair katıldığı programda, "Umreden ilk dönenlere termal kamerada ateşleri olduğu anlaşılmasın diye rehberleri 'Parasetamol' isimli tabletten dağıtmış." dedi.
Hekimoğlu, NTV'de yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının ele alındığı "Önce Sağlık" programına konuk oldu.
Umreden dönen vatandaşlarla ilgili de değerlenmede bulunan Hekimoğlu, "Yaşanmış bir olayı söyleyeyim size. Umreye giden vatandaşlarımızın bir kısımına rehberleri tarafından Parasetamol tablet dağıtılmış dönüşte. Umreden ilk dönenler daha önce karantinaya alınmıyorlardı. Termal kamerayla ölçüm yapılıyordu, sağlık sistemine yönlendiriyorlardı. Ateşi olanlar görülmesin, kamerada belli olmasın diye, tabletler verilmiş kendilerine rehberleri tarafından." diye konuştu.
KARANTİNAYA SON ANDA KARAR VERİLDİ
Şubat ayında 21 bin kişi umre ibadeti için Suudi Arabistan'ı ziyaret etmişti. Sosyal medyada itirazlar yükselinceye kadar geçen sürede umreden dönenlere karantina uygulanmadı.
İki hafta önce Arabistan'dan dönen 11 bine yakın kişi Kredi Yurtlar Kurumu'na bağlı öğrenci yurtlarında karantinaya alındı,
PARASETAMOL NEDİR?
Parasetamol, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkiye sahip bir etken maddedir. Ağızdan alındığında gastrointestinal sistemde hızla emilir.
İlaç alındıktan 30-60 dakika sonra maksimum plazma konsantrasyonlarına ulaşır. Parasetamol bütün dokulara hızla dağılır. Plazma proteinlerine bağlanması zayıftır.
[Samanyolu Haber] 27.3.2020
Ahır burası ahır!
İstanbul Tabip Odası Aile Hekimliği Komisyonu'ndan Dr. Hakan Hekimoğlu, Koronavirüs salgınına dair katıldığı programda, "Umreden ilk dönenlere termal kamerada ateşleri olduğu anlaşılmasın diye rehberleri 'Parasetamol' isimli tabletten dağıtmış." dedi.
Hekimoğlu, NTV'de yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının ele alındığı "Önce Sağlık" programına konuk oldu.
Umreden dönen vatandaşlarla ilgili de değerlenmede bulunan Hekimoğlu, "Yaşanmış bir olayı söyleyeyim size. Umreye giden vatandaşlarımızın bir kısımına rehberleri tarafından Parasetamol tablet dağıtılmış dönüşte. Umreden ilk dönenler daha önce karantinaya alınmıyorlardı. Termal kamerayla ölçüm yapılıyordu, sağlık sistemine yönlendiriyorlardı. Ateşi olanlar görülmesin, kamerada belli olmasın diye, tabletler verilmiş kendilerine rehberleri tarafından." diye konuştu.
KARANTİNAYA SON ANDA KARAR VERİLDİ
Şubat ayında 21 bin kişi umre ibadeti için Suudi Arabistan'ı ziyaret etmişti. Sosyal medyada itirazlar yükselinceye kadar geçen sürede umreden dönenlere karantina uygulanmadı.
İki hafta önce Arabistan'dan dönen 11 bine yakın kişi Kredi Yurtlar Kurumu'na bağlı öğrenci yurtlarında karantinaya alındı,
PARASETAMOL NEDİR?
Parasetamol, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkiye sahip bir etken maddedir. Ağızdan alındığında gastrointestinal sistemde hızla emilir.
İlaç alındıktan 30-60 dakika sonra maksimum plazma konsantrasyonlarına ulaşır. Parasetamol bütün dokulara hızla dağılır. Plazma proteinlerine bağlanması zayıftır.
[Samanyolu Haber] 27.3.2020
Türkiye’nin silah sevkiyatını engellemek için Akdeniz’de harekat başlatılıyor: Operasyon İrini
Avrupa Birliği (AB), Akdeniz’de Libya’ya uygulanan silah ambargosunu denetlemek için ‘Operasyon İrini’ adı verilen yeni bir harekât başlatma kararı aldı. Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı verdiği taahhüt, operasyon kararının alınmasında etkili oldu.
BOLD – AB ülkeleri büyükelçileri, 26 Mart’ta Akdeniz’de BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda Libya’ya uygulanan silah ambargosunu denetlemek amacıyla deniz hava unsurlarından oluşan bir harekât başlatmak için uzlaşmaya vardı.
Harekata, Yunanca barış anlamına gelen İrini adı verildi. Yunanistan’ın harekât esnasında savaş gemileri tarafından denizden kurtarılacak göçmenler için limanlarını tahliye noktası olarak açacağını taahhüt etmesi operasyon kararının alınmasında etkili oldu.
SOFIA HAREKATI’NIN YERİNİ ALACAK
İrini Harekâtı, mart ayı sonunda sonlanacak düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele için başlatılan Sofia Harekatı’nın yerini alacak. Yeni harekâta katılan gemiler uluslararası hukuk kurallarına göre denizde hayati tehlike ile karşılaşan kişilere yardım etmeye devam edecek.
Bazı AB ülkeleri, denizde yardım isteyen mültecileri savaş gemileri kurtarmak zorunda olduğu için Sofia Harekatı’na karşı çıkıyorlardı. Kurtarılan mültecileri hiçbir ülke almak istemediği için büyük sorun yaşanıyordu.
Yunanistan özellikle Türkiye’nin silah sevkiyatının önüne geçilmesi için böyle bir harekatın çok önemli olduğunu düşünerek denizden kurtarılan mültecilerin kendi limanlarına tahliye edilmesini kabul etti.
[BoldMedya] 27.3.2020
BOLD – AB ülkeleri büyükelçileri, 26 Mart’ta Akdeniz’de BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda Libya’ya uygulanan silah ambargosunu denetlemek amacıyla deniz hava unsurlarından oluşan bir harekât başlatmak için uzlaşmaya vardı.
Harekata, Yunanca barış anlamına gelen İrini adı verildi. Yunanistan’ın harekât esnasında savaş gemileri tarafından denizden kurtarılacak göçmenler için limanlarını tahliye noktası olarak açacağını taahhüt etmesi operasyon kararının alınmasında etkili oldu.
SOFIA HAREKATI’NIN YERİNİ ALACAK
İrini Harekâtı, mart ayı sonunda sonlanacak düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele için başlatılan Sofia Harekatı’nın yerini alacak. Yeni harekâta katılan gemiler uluslararası hukuk kurallarına göre denizde hayati tehlike ile karşılaşan kişilere yardım etmeye devam edecek.
Bazı AB ülkeleri, denizde yardım isteyen mültecileri savaş gemileri kurtarmak zorunda olduğu için Sofia Harekatı’na karşı çıkıyorlardı. Kurtarılan mültecileri hiçbir ülke almak istemediği için büyük sorun yaşanıyordu.
Yunanistan özellikle Türkiye’nin silah sevkiyatının önüne geçilmesi için böyle bir harekatın çok önemli olduğunu düşünerek denizden kurtarılan mültecilerin kendi limanlarına tahliye edilmesini kabul etti.
[BoldMedya] 27.3.2020
AKP’den ‘koronavirüs’ fırsatçılığı [İlker Doğan]
AKP iktidarı, koronavirüs salgınını fırsata çevirdi! Geçtiğimiz hafta 8 HDP’li belediyeye kayyım atayan AKP iktidarı, dün de Ceyhan Belediye başkanını görevden aldı. Sadece politik fırsat yok; bazı tütün ürünlerindeki vergi oranları ile asgari maktu tutarları da dün apar topar yükseltildi. İşsiz sayısı 5 milyona dayanan ve koronavirüsle boğuşan Türkiye’de dün çok önemli bir de ihale gerçekleştirildi. AKP rejimi temsilcilerinin canhıraş bir şekilde savunduğu Kanal İstanbul’un ilk ihalesi yapıldı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, proje ihalesini eleştirerek, “Kovid-19 ile mücadele ederken bunlar Kanal İstanbul derdinde.” ifadelerini kullandı. CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, tepkisini, “Millet can derdinde saray rant!” diyerek gösterdi.
KASADA PARA VARSA, NEDEN OHAL İLAN EDİLMİYOR?
HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç ise, “Bütün dünyada iktidarlar yurttaşların ihtiyaçlarını karşılayacak önlem paketleriyle meşgulken bizdeki iktidar Kanal İstanbul İhalesine çıkıyor.” ifadelerini kullandı. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ise eleştirilere, “Türkiye salgınla mücadele ederken, yatırımları da yapabilecek güçtedir.” şeklinde cevap verdi. Bakanlığın açıklamasına vatandaştan anında tepki geldi: “Madem kasada para var, o halde neden sokağa çıkma yasağı kararı almıyorsunuz?!”
Dünya, Wuhan’dan yayılan koronavirüsle savaşıyor. Bütün dünyada ölü sayısı 23 bini, vaka sayısı 500 bini aştı. Koronavirüsün en çok etkilediği ülke İtalya… Çizme’de ölü sayısı 8 bine dayandı. İspanya’da 4 binin üzerinde ölü var. Fransa ise rakam bin 500’e doğru hızla ilerliyor. İran’da ise virüsten ölenlerin sayısı 2 bin 500’e yaklaştı. Türkiye’den de ürküten rakamlar ve iddialar var. Resmi rakamlara göre ölü sayısı 59, vaka sayısı ise 2 bin 433.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP İKTİDARININ GÜNDEMİ BELEDİYELER VE KANAL İSTANBUL!
Dünyanın tek bir gündemi var; koronavirüsle savaşmak. Ancak AKP rejiminin gündemi farklı. Açıkladığı vatandaşa dokunmayan ‘istikrar kalkanı’ paketiyle tepki çeken iktidar, krizi fırsata çevirdi. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, salgının Türkiye’de ilk göründüğü günlerde yaptığı açıklamada, “Önümüzde eskisinden çok daha büyük fırsatların bizi beklediğini şimdiden görebiliyoruz.” demişti. Erdoğan’ın dediği gibi de oldu; iktidar krizi fırsata çevirdi!
BELEDİYELERE KAYYIM
İçişleri Bakanlığı, 23 Mart’ta, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde, aralarında Batman’ın da olduğu sekiz belediyeye kayyım atandığını duyurdu. Buna göre, Batman, Ergani, Eğil, Lice, Silvan, Güroymak ile Iğdır’a bağlı Halfeli ve Siirt’in ilçesi Gökçebağ belediyelerinin HDP’li belediye başkanları görevden alınmıştı. Dün ise CHP’li Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar’ın mazbatası, sabıka kaydının bulunmasını gerekçe gösterilerek iptal edildi.
ÖTV’YE YÜZDE 100 ZAM!
Fırsatlar politikayla sınırlı kalmadı. Erdoğan’ın imzasıyla dünkü Resmi Gazete’de yer alan kararla, bazı tütün ürünlerindeki vergi oranları ile asgari maktu tutarları yükseltildi. Buna göre, kolalı gazozlarda yüzde 25 olan ÖTV tutarı, yapılan değişiklik ile yüzde 35’e yükseltildi. Ayrıca, karara göre, tütün içeren purolar, sigarillolar, tütün yerine geçen maddelerden yapılmış purolar, uçları açık purolar, sigaralar ve tütün yerine geçen maddelerden yapılmış sigaraların yüzde 40 olan ÖTV tutarı yüzde 80’e çıkarıldı.
KANAL İSTANBUL’DA İLK İHALE
AKP rejiminin canhıraş bir şekilde savunduğu Kanal İstanbul projesinin ilk ihalesi de yapıldı dün. Projenin etki alanında bulunan tarihi Odabaşı ve Dursunköy köprülerinin rekonstrüksiyonu için 5 firma teklif verdi. 5 firmanın katıldığı ihalede Artuklu Mimarlık’ın teklifi geçersiz sayılırken, Mukarnas Mimarlık 500 bin lira, Hasan Fehmi Şahin 550 bin lira, Safir Jeoteknik 507 bin lira, Altıparmak Mimarlık 408 bin lira teklif etti.
İMAMOĞLU: AKIL ALIR GİBİ DEĞİL!
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, söz konusu ihaleye sert tepki gösterdi. Kanal İstanbul projesi kapsamında, Odabaşı ve Dursunbey köprülerinin taşınma ihalesi yapıldığını, yol ihaleleri için de 2020 bütçesinde 8 milyar lira kaynak ayrıldığını vurgulayan İmamoğlu, “Oysa bugün işini kaybetme arifesinde olan ya da işyeri kapandığı için gelir elde edemeyen milyonlarca insan var, Türkiye’de ve İstanbul’da. İnanılır gibi değil; ama millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil.” dedi.
VATANDAŞTAN BAKANLIĞA: PARA VARSA FATURALARI ÖDEYİN!
Ulaştırma Bakanlığı’ndan, İmamoğlu’nun açıklamalarına cevap sosyal medya üzerinden geldi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti, salgın ile mücadele ederken üretim ve yatırımları da yapabilecek güçtedir.” ifadeleri kullanıldı. Bakanlığın açıklamasına vatandaş anında cevap verdi: “Madem paramız var, o halde neden sokağa çıkma yasağı ilan etmiyorsunuz? Esnaf ve hane halkına neden maddi destek sağlanmıyor? Paramız varsa o zaman elektrik, su ve doğalgaz faturalarımızı neden ödemiyorsunuz?”
[İlker Doğan] 27.3.2020 [TR724]
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, proje ihalesini eleştirerek, “Kovid-19 ile mücadele ederken bunlar Kanal İstanbul derdinde.” ifadelerini kullandı. CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, tepkisini, “Millet can derdinde saray rant!” diyerek gösterdi.
KASADA PARA VARSA, NEDEN OHAL İLAN EDİLMİYOR?
HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç ise, “Bütün dünyada iktidarlar yurttaşların ihtiyaçlarını karşılayacak önlem paketleriyle meşgulken bizdeki iktidar Kanal İstanbul İhalesine çıkıyor.” ifadelerini kullandı. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ise eleştirilere, “Türkiye salgınla mücadele ederken, yatırımları da yapabilecek güçtedir.” şeklinde cevap verdi. Bakanlığın açıklamasına vatandaştan anında tepki geldi: “Madem kasada para var, o halde neden sokağa çıkma yasağı kararı almıyorsunuz?!”
Dünya, Wuhan’dan yayılan koronavirüsle savaşıyor. Bütün dünyada ölü sayısı 23 bini, vaka sayısı 500 bini aştı. Koronavirüsün en çok etkilediği ülke İtalya… Çizme’de ölü sayısı 8 bine dayandı. İspanya’da 4 binin üzerinde ölü var. Fransa ise rakam bin 500’e doğru hızla ilerliyor. İran’da ise virüsten ölenlerin sayısı 2 bin 500’e yaklaştı. Türkiye’den de ürküten rakamlar ve iddialar var. Resmi rakamlara göre ölü sayısı 59, vaka sayısı ise 2 bin 433.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP İKTİDARININ GÜNDEMİ BELEDİYELER VE KANAL İSTANBUL!
Dünyanın tek bir gündemi var; koronavirüsle savaşmak. Ancak AKP rejiminin gündemi farklı. Açıkladığı vatandaşa dokunmayan ‘istikrar kalkanı’ paketiyle tepki çeken iktidar, krizi fırsata çevirdi. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, salgının Türkiye’de ilk göründüğü günlerde yaptığı açıklamada, “Önümüzde eskisinden çok daha büyük fırsatların bizi beklediğini şimdiden görebiliyoruz.” demişti. Erdoğan’ın dediği gibi de oldu; iktidar krizi fırsata çevirdi!
BELEDİYELERE KAYYIM
İçişleri Bakanlığı, 23 Mart’ta, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde, aralarında Batman’ın da olduğu sekiz belediyeye kayyım atandığını duyurdu. Buna göre, Batman, Ergani, Eğil, Lice, Silvan, Güroymak ile Iğdır’a bağlı Halfeli ve Siirt’in ilçesi Gökçebağ belediyelerinin HDP’li belediye başkanları görevden alınmıştı. Dün ise CHP’li Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar’ın mazbatası, sabıka kaydının bulunmasını gerekçe gösterilerek iptal edildi.
ÖTV’YE YÜZDE 100 ZAM!
Fırsatlar politikayla sınırlı kalmadı. Erdoğan’ın imzasıyla dünkü Resmi Gazete’de yer alan kararla, bazı tütün ürünlerindeki vergi oranları ile asgari maktu tutarları yükseltildi. Buna göre, kolalı gazozlarda yüzde 25 olan ÖTV tutarı, yapılan değişiklik ile yüzde 35’e yükseltildi. Ayrıca, karara göre, tütün içeren purolar, sigarillolar, tütün yerine geçen maddelerden yapılmış purolar, uçları açık purolar, sigaralar ve tütün yerine geçen maddelerden yapılmış sigaraların yüzde 40 olan ÖTV tutarı yüzde 80’e çıkarıldı.
KANAL İSTANBUL’DA İLK İHALE
AKP rejiminin canhıraş bir şekilde savunduğu Kanal İstanbul projesinin ilk ihalesi de yapıldı dün. Projenin etki alanında bulunan tarihi Odabaşı ve Dursunköy köprülerinin rekonstrüksiyonu için 5 firma teklif verdi. 5 firmanın katıldığı ihalede Artuklu Mimarlık’ın teklifi geçersiz sayılırken, Mukarnas Mimarlık 500 bin lira, Hasan Fehmi Şahin 550 bin lira, Safir Jeoteknik 507 bin lira, Altıparmak Mimarlık 408 bin lira teklif etti.
İMAMOĞLU: AKIL ALIR GİBİ DEĞİL!
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, söz konusu ihaleye sert tepki gösterdi. Kanal İstanbul projesi kapsamında, Odabaşı ve Dursunbey köprülerinin taşınma ihalesi yapıldığını, yol ihaleleri için de 2020 bütçesinde 8 milyar lira kaynak ayrıldığını vurgulayan İmamoğlu, “Oysa bugün işini kaybetme arifesinde olan ya da işyeri kapandığı için gelir elde edemeyen milyonlarca insan var, Türkiye’de ve İstanbul’da. İnanılır gibi değil; ama millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil.” dedi.
VATANDAŞTAN BAKANLIĞA: PARA VARSA FATURALARI ÖDEYİN!
Ulaştırma Bakanlığı’ndan, İmamoğlu’nun açıklamalarına cevap sosyal medya üzerinden geldi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti, salgın ile mücadele ederken üretim ve yatırımları da yapabilecek güçtedir.” ifadeleri kullanıldı. Bakanlığın açıklamasına vatandaş anında cevap verdi: “Madem paramız var, o halde neden sokağa çıkma yasağı ilan etmiyorsunuz? Esnaf ve hane halkına neden maddi destek sağlanmıyor? Paramız varsa o zaman elektrik, su ve doğalgaz faturalarımızı neden ödemiyorsunuz?”
[İlker Doğan] 27.3.2020 [TR724]
Sağlıkçılar: Doktorlar hasta, resmi rakamlar doğru değil
Türkiye'de koronavirüs kaynaklı ölümlerin resmi sayılardan çok daha fazla olduğu belirten hekimler, bunun iki nedeni olduğunu söylüyor: 1- Şüpheli herkese test yapılmıyor. 2 - Yapılsa bile test sonucu gelene kadar hasta hayatını kaybettiği için ölüm raporunda Covid-19 yazmıyor.
KRONOS -27 Mart 2020
Her gün yüzlerce hastayla temas eden sağlık çalışanlarının durumu ise kaygı verici aşamayı geçti, alarm veriyor. Uzun süredir “Yaşatmak için yaşamak istiyoruz” sloganıyla acil taleplerini dile getiren sağlık çalışanları, “Bir hafta sonra hastalara bakacak doktor kalmayacak” diye uyarıyor. Emine Algan’ın DW Türkçe’de yayınlanan haberi şöyle:
Bu haber yazılırken 33 yaşında bir hemşirenin Covid-19 tanısıyla hayatını kaybettiği haberi geldi. İstanbul’da Özel Acıbadem Hastanesi’nde çalışan Dilek Tahtalı’nın 10 Mart’tan beri hastane hastane dolaşarak test yaptırmaya çalıştığı öğrenildi. Eski CHP Milletvekili Rasim Topal’ın yeğeni olan Dilek Tahtalı’nın yoğun bakım bulmakta da zorlandığı ve 23 Mart’ta sevk edildiği Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybettiği ortaya çıktı.
‘COVİD-19 ÖLÜMLERİ KAYITLARA NORMAL ÖLÜM OLARAK MI GEÇİRİLİYOR?’
İzmir’de bir kamu hastanesinde görev yapan bir hekim, Covid-19 şüphesiyle tedavi gören ve hayatını kaybedenlerin sayısında büyük artış olduğunu söylüyor. Ancak çoğuna test yapılmadığı için Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı sayılar içinde bu vakalar yok. Hayatını kaybedenlerin ölüm raporlarına “solunum yetmezliği” yazıldığını söyleyen hekim, “Hepimiz biliyoruz koronadan öldüğünü” diyor. Kesin tanı olmayınca kayıtlara da Covid-19 yazılamıyor ama defin işlemleri temkinli bir şekilde, sessiz sedasız yapılıyor.
‘KAYITLARA SOLUNUM YETMEZLİĞİ OLARAK GEÇİYOR’
İstanbul’dan bir aile hekimi de korona kaynaklı ölümlerin, söylenenden çok daha fazla olduğunu savunarak, “Bunu söylemek vatan hainliği gibi, suç” diyor, “bunu dersem biterim doktor olarak”… Hasta hayatını kaybettiği zaman, “pnömoni, solunum yetmezliği” olarak kayıtlara geçtiğini bildiren aile hekimi şunları söylüyor:
“Doğru. Solunum yetmezliğinden ölüyor ama Covid’e bağlı solunum yetmezliği demesi lazım, demiyor. Kayıtlarda geçmese de herkes biliyor korona olduğunu. Çünkü test yapılmamış fakat bulgu var, kapı gibi. Akciğer filmi var, tomografi var, bariz. Temas öyküsü bariz, mesela umreden gelmiş veya İran, İtalya bağlantısı var, teması var. Bazen de test yapılıyor ama sonuç çıkana kadar hasta ölmüş oluyor.”
‘MALZEME EKSİKLİĞİ CAN GÜVENLİĞİMİZİ HİÇE SAYMAKTIR’
Hızlı kitlere göre daha kesin bulgu veren PCR testlerinde sonucun çıkması 3-4 günü buluyor. Hasta öldükten sonra test pozitif gelse de ölüm sebebi çoktan yazılmış oluyor.
Trakya bölgesinde görev yapan bir 112 acil doktoru, iki hafta öncesine kıyasla vaka sayılarının on katına çıktığını ama personel sayısının aynı olduğunu söylerken kaygısını saklayamıyor: “Görünen o ki daha da artacak, çok artacak. Alanda karşılaştığımız durum bunu gösteriyor.”
‘SAĞLIK PERSONELİNE GÜNDE 1 ELDİVEN BİLE DÜŞMÜYOR’
Haftalardır dile getirilmesine rağmen sağlık çalışanları hâlâ koruyucu malzemeden yoksun. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde bile ihtiyaçlar bağışlarla ve bakanlıktan gelenlerle tamamlanmaya çalışılırken pek çok kurumda malzemelerin “idareli kullanılması” isteniyor. 7 ila 10 çalışanın görev yaptığı bir aile sağlığı merkezine haftada bir paket maske, bir paket eldiven veriliyor; pakette 50 tane var. Yani bir kişiye günde bir tane bile düşmüyor. Devlet hastanelerinde kısmi de olsa ekipman var. Bakanlık “malzememiz bol” dediği için başhekimlik sıkıntı olduğunu kabul etmiyor ama yeteri kadar vermiyor da. Örneğin tek kullanımlık tulum ya da önlük ya hiç yok, ya da günde bir tane.
‘TUVALETE GİTMİYORUZ, ÇAY MOLASI BİR KERE’
Bu yüzden sağlık personeli kendi aralarında oluşturduğu gruplarla, piyasadan maske, tulum, siperlik bulmaya çalışıyor. Ama hem bulması zor hem de fırsatçılar yüzünden çok pahalı. İstanbul’daki bir aile hekimi durumu şöyle özetliyor:
“Mesela tulum en çok ihtiyacımız olan şey. Tuvalete gidersen at, bir daha giyilmez. Hiçbir şey yapmasan da kontamine olduğu için değiştirmen gerek. İdareli kullanalım denecek bir durum değil, buna rağmen öyle kullanıyoruz. Kendimizi tutup tuvalete gitmeden, maskeyi çıkarmamak için sabahtan öğlene kadar çay içmeden idare edelim desek bile günde ikişer tane lazım. Bir kutu maskeye dün 250 lira verdim. Bulamıyoruz da, bulsak alacağız, canımızdan kıymetli mi?!”
112 acilde görevli doktor ise şimdilik koruyucu ekipman sıkıntısı çekmediklerini söylüyor. Ambulansla evlerden hastanelere sürekli Covid-19 şüphesiyle hasta taşıdıklarını belirterek, “Devlet hastanelerinde bizdeki kadar koruyucu ekipman olduğunu görmüyorum. Tabii ki biz de idareli kullanıyoruz ama yarın sayı arttığında, ki artacak, ne yapacağımızı bilmiyorum” diyor.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Zeki Kılıçaslan da bu bilgileri doğruluyor:
‘HASTA SAYISI GİDEREK ARTIYOR’
“Hasta sayısı giderek artıyor, bizde de büyük tehlike var. En büyük kaynağı da hastanelerin bizatihi kendisi. Sağlık çalışanları büyük tehdit altında. Değişik hastanelerden ve aile hekimlerinden gelen bilgilere göre birçok hekim, hemşire ve diğer sağlık çalışanları pozitif.”
Bulaştırıcı hastaların hızla bulunması, ileri derecede agresif korunma önlemleri alınması gerekirken bunların yapılmadığını söyleyen Prof. Kılıçaslan, “Şu anda bile hâlâ sadece yoğun bakıma yatmış, entübe edilen, makineye bağlanan çok bulaştırıcı vakalar için önlemler var. Henüz yoğun bakım ihtiyacı olmayan servislerdeki korunma önlemleri ise gevşek” diyor.
‘KORUYUCU MALZEME SAĞLANMAZSA BİRÇOK SAĞLIK ÇALIŞANI DEVRE DIŞI KALACAK’
Bu tip salgınlarda sağlık çalışanlarının korunmasının pahalı bir iş olduğunu söyleyen Prof. Zeki Kılıçaslan, “Ama yapılması gerekiyor tabii ki. Yatırım yapmazsanız önleyemezsiniz. Hastalığın şüphesiyle bile 14 gün karantinaya alıyorsunuz. Koruyucu malzemeler hızla sağlanmazsa birçok sağlık çalışanı devre dışı kalacak” diyor.
‘BELİRTİLERİN TÜMÜ OLMADAN TEST YAPTIRMAYA İZİN YOK’
Büyük risk altında oldukları halde sağlık çalışanlarının test yaptırması da neredeyse imkânsız. Kardiyolog eşi Covid-19 pozitif tanısıyla hastaneye yatan bir hemşire evinde karantinaya alınınca mesai arkadaşları kendilerine de test yapılmasını talep ediyor. İlçe Sağlık Müdürlüğü reddediyor. Israr ettiklerinde her birinin hastaneye gidip kuyruğa girmesi isteniyor. Belirtilerin tümü olmadan test yaptırmaya izin yok.
Birçok sağlık kurumunda durum aynı. Test yaptırmayı başaranların oranı çok düşük, yaptırabilenlerin ise neredeyse tamamı pozitif. Yoğun bakımda olanlar hiç de az değil. Toplam kaç sağlık görevlisinin korona tedavisi gördüğünü ise kimse bilmiyor.
‘İŞLER YÜRÜSÜN DİYE BİZE TEST YAPMIYORLAR’
Bir başka aile hekimi, “Şu anda birimiz hastalansa hepimiz temaslı olduğumuz için Aile Sağlığı Merkezi’ni kapatmak zorunda kalacaklar. İşler yürüsün diye bize test yapmıyorlar” diyor.
Prof. Zeki Kılıçaslan, sadece son iki günde testlerin biraz arttığını belirterek şunları söylüyor:
“Biliyoruz ki bulaştırıcı olan vakaların yüzde 60 ila 80’inde hiçbir belirti yok, bunlara zaten bakmıyoruz. Belirti olanların birçoğuna da bakmıyoruz, yurtdışı bağlantısı yok diye. Peki, kime bakıyoruz? Yüzde 10’a. O zaman yüzde 90 bulaştırıyor. Bu çok net. Test yapmazsanız göremezsiniz.”
‘DAHA FAZLA VAKA BULMA SAĞLIK SİSTEMİNİN BAŞARISI OLACAKTIR’
Göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Kılıçaslan, tarihten örnek vererek bugün yapılması gerekenleri anlatıyor:
“Ben tüberkülozla uğraşıyorum. 1959-61 arasında kayıt sistemimiz yoktu, Türkiye’de verem çok az görünüyordu. Oysa toplumun içinde çok yaygındı. Kayıt sistemi yapıldı, bir senede vaka sayımız on kat arttı. Bu kötü bir şey değil, vakanın artması başarısızlık değil, başarıyı gösterdi. Daha az vaka değil, daha fazla vaka bulma sağlık sisteminin başarısı olacaktır. Hedef olarak bunu koymalıyız.”
‘BUNU SÖYLEMEKTEN NİYE KORKUYORUZ?’
Covid-19 salgınıyla mücadelede bütün dünyada eksik kalındığını söyleyerek bazı konularda geç kalınmış olsa bile şeffaflığın önemine dikkat çekiyor:
“Herkes biliyor ki bu çok yaygın. Alman başbakanını dinledik, diyor ki toplumun neredeyse hepsinde bu hastalık olacaktır. Biz niye korkuyoruz ki topluma bunu söylemekten? Bırakın topluma söylemeyi, doktorlara bile söylemiyoruz. Biz çocuk muyuz, millet çocuk mu, doktorlar çocuk mu? Almanya’da, İtalya’da binlerce vaka oluyor da bizde niye olmayacak? Bunu söylemekten niye korkuyoruz? Halk sağlığı bu! Herkesi ilgilendiren bir konuda, kesinlikle şeffaf olunmalıdır. Çok hızlı şekilde yaygın test uygulanmalıdır.”
[Kronos.News] 27.3.2020
KRONOS -27 Mart 2020
Her gün yüzlerce hastayla temas eden sağlık çalışanlarının durumu ise kaygı verici aşamayı geçti, alarm veriyor. Uzun süredir “Yaşatmak için yaşamak istiyoruz” sloganıyla acil taleplerini dile getiren sağlık çalışanları, “Bir hafta sonra hastalara bakacak doktor kalmayacak” diye uyarıyor. Emine Algan’ın DW Türkçe’de yayınlanan haberi şöyle:
Bu haber yazılırken 33 yaşında bir hemşirenin Covid-19 tanısıyla hayatını kaybettiği haberi geldi. İstanbul’da Özel Acıbadem Hastanesi’nde çalışan Dilek Tahtalı’nın 10 Mart’tan beri hastane hastane dolaşarak test yaptırmaya çalıştığı öğrenildi. Eski CHP Milletvekili Rasim Topal’ın yeğeni olan Dilek Tahtalı’nın yoğun bakım bulmakta da zorlandığı ve 23 Mart’ta sevk edildiği Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybettiği ortaya çıktı.
‘COVİD-19 ÖLÜMLERİ KAYITLARA NORMAL ÖLÜM OLARAK MI GEÇİRİLİYOR?’
İzmir’de bir kamu hastanesinde görev yapan bir hekim, Covid-19 şüphesiyle tedavi gören ve hayatını kaybedenlerin sayısında büyük artış olduğunu söylüyor. Ancak çoğuna test yapılmadığı için Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı sayılar içinde bu vakalar yok. Hayatını kaybedenlerin ölüm raporlarına “solunum yetmezliği” yazıldığını söyleyen hekim, “Hepimiz biliyoruz koronadan öldüğünü” diyor. Kesin tanı olmayınca kayıtlara da Covid-19 yazılamıyor ama defin işlemleri temkinli bir şekilde, sessiz sedasız yapılıyor.
‘KAYITLARA SOLUNUM YETMEZLİĞİ OLARAK GEÇİYOR’
İstanbul’dan bir aile hekimi de korona kaynaklı ölümlerin, söylenenden çok daha fazla olduğunu savunarak, “Bunu söylemek vatan hainliği gibi, suç” diyor, “bunu dersem biterim doktor olarak”… Hasta hayatını kaybettiği zaman, “pnömoni, solunum yetmezliği” olarak kayıtlara geçtiğini bildiren aile hekimi şunları söylüyor:
“Doğru. Solunum yetmezliğinden ölüyor ama Covid’e bağlı solunum yetmezliği demesi lazım, demiyor. Kayıtlarda geçmese de herkes biliyor korona olduğunu. Çünkü test yapılmamış fakat bulgu var, kapı gibi. Akciğer filmi var, tomografi var, bariz. Temas öyküsü bariz, mesela umreden gelmiş veya İran, İtalya bağlantısı var, teması var. Bazen de test yapılıyor ama sonuç çıkana kadar hasta ölmüş oluyor.”
‘MALZEME EKSİKLİĞİ CAN GÜVENLİĞİMİZİ HİÇE SAYMAKTIR’
Hızlı kitlere göre daha kesin bulgu veren PCR testlerinde sonucun çıkması 3-4 günü buluyor. Hasta öldükten sonra test pozitif gelse de ölüm sebebi çoktan yazılmış oluyor.
Trakya bölgesinde görev yapan bir 112 acil doktoru, iki hafta öncesine kıyasla vaka sayılarının on katına çıktığını ama personel sayısının aynı olduğunu söylerken kaygısını saklayamıyor: “Görünen o ki daha da artacak, çok artacak. Alanda karşılaştığımız durum bunu gösteriyor.”
‘SAĞLIK PERSONELİNE GÜNDE 1 ELDİVEN BİLE DÜŞMÜYOR’
Haftalardır dile getirilmesine rağmen sağlık çalışanları hâlâ koruyucu malzemeden yoksun. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde bile ihtiyaçlar bağışlarla ve bakanlıktan gelenlerle tamamlanmaya çalışılırken pek çok kurumda malzemelerin “idareli kullanılması” isteniyor. 7 ila 10 çalışanın görev yaptığı bir aile sağlığı merkezine haftada bir paket maske, bir paket eldiven veriliyor; pakette 50 tane var. Yani bir kişiye günde bir tane bile düşmüyor. Devlet hastanelerinde kısmi de olsa ekipman var. Bakanlık “malzememiz bol” dediği için başhekimlik sıkıntı olduğunu kabul etmiyor ama yeteri kadar vermiyor da. Örneğin tek kullanımlık tulum ya da önlük ya hiç yok, ya da günde bir tane.
‘TUVALETE GİTMİYORUZ, ÇAY MOLASI BİR KERE’
Bu yüzden sağlık personeli kendi aralarında oluşturduğu gruplarla, piyasadan maske, tulum, siperlik bulmaya çalışıyor. Ama hem bulması zor hem de fırsatçılar yüzünden çok pahalı. İstanbul’daki bir aile hekimi durumu şöyle özetliyor:
“Mesela tulum en çok ihtiyacımız olan şey. Tuvalete gidersen at, bir daha giyilmez. Hiçbir şey yapmasan da kontamine olduğu için değiştirmen gerek. İdareli kullanalım denecek bir durum değil, buna rağmen öyle kullanıyoruz. Kendimizi tutup tuvalete gitmeden, maskeyi çıkarmamak için sabahtan öğlene kadar çay içmeden idare edelim desek bile günde ikişer tane lazım. Bir kutu maskeye dün 250 lira verdim. Bulamıyoruz da, bulsak alacağız, canımızdan kıymetli mi?!”
112 acilde görevli doktor ise şimdilik koruyucu ekipman sıkıntısı çekmediklerini söylüyor. Ambulansla evlerden hastanelere sürekli Covid-19 şüphesiyle hasta taşıdıklarını belirterek, “Devlet hastanelerinde bizdeki kadar koruyucu ekipman olduğunu görmüyorum. Tabii ki biz de idareli kullanıyoruz ama yarın sayı arttığında, ki artacak, ne yapacağımızı bilmiyorum” diyor.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Zeki Kılıçaslan da bu bilgileri doğruluyor:
‘HASTA SAYISI GİDEREK ARTIYOR’
“Hasta sayısı giderek artıyor, bizde de büyük tehlike var. En büyük kaynağı da hastanelerin bizatihi kendisi. Sağlık çalışanları büyük tehdit altında. Değişik hastanelerden ve aile hekimlerinden gelen bilgilere göre birçok hekim, hemşire ve diğer sağlık çalışanları pozitif.”
Bulaştırıcı hastaların hızla bulunması, ileri derecede agresif korunma önlemleri alınması gerekirken bunların yapılmadığını söyleyen Prof. Kılıçaslan, “Şu anda bile hâlâ sadece yoğun bakıma yatmış, entübe edilen, makineye bağlanan çok bulaştırıcı vakalar için önlemler var. Henüz yoğun bakım ihtiyacı olmayan servislerdeki korunma önlemleri ise gevşek” diyor.
‘KORUYUCU MALZEME SAĞLANMAZSA BİRÇOK SAĞLIK ÇALIŞANI DEVRE DIŞI KALACAK’
Bu tip salgınlarda sağlık çalışanlarının korunmasının pahalı bir iş olduğunu söyleyen Prof. Zeki Kılıçaslan, “Ama yapılması gerekiyor tabii ki. Yatırım yapmazsanız önleyemezsiniz. Hastalığın şüphesiyle bile 14 gün karantinaya alıyorsunuz. Koruyucu malzemeler hızla sağlanmazsa birçok sağlık çalışanı devre dışı kalacak” diyor.
‘BELİRTİLERİN TÜMÜ OLMADAN TEST YAPTIRMAYA İZİN YOK’
Büyük risk altında oldukları halde sağlık çalışanlarının test yaptırması da neredeyse imkânsız. Kardiyolog eşi Covid-19 pozitif tanısıyla hastaneye yatan bir hemşire evinde karantinaya alınınca mesai arkadaşları kendilerine de test yapılmasını talep ediyor. İlçe Sağlık Müdürlüğü reddediyor. Israr ettiklerinde her birinin hastaneye gidip kuyruğa girmesi isteniyor. Belirtilerin tümü olmadan test yaptırmaya izin yok.
Birçok sağlık kurumunda durum aynı. Test yaptırmayı başaranların oranı çok düşük, yaptırabilenlerin ise neredeyse tamamı pozitif. Yoğun bakımda olanlar hiç de az değil. Toplam kaç sağlık görevlisinin korona tedavisi gördüğünü ise kimse bilmiyor.
‘İŞLER YÜRÜSÜN DİYE BİZE TEST YAPMIYORLAR’
Bir başka aile hekimi, “Şu anda birimiz hastalansa hepimiz temaslı olduğumuz için Aile Sağlığı Merkezi’ni kapatmak zorunda kalacaklar. İşler yürüsün diye bize test yapmıyorlar” diyor.
Prof. Zeki Kılıçaslan, sadece son iki günde testlerin biraz arttığını belirterek şunları söylüyor:
“Biliyoruz ki bulaştırıcı olan vakaların yüzde 60 ila 80’inde hiçbir belirti yok, bunlara zaten bakmıyoruz. Belirti olanların birçoğuna da bakmıyoruz, yurtdışı bağlantısı yok diye. Peki, kime bakıyoruz? Yüzde 10’a. O zaman yüzde 90 bulaştırıyor. Bu çok net. Test yapmazsanız göremezsiniz.”
‘DAHA FAZLA VAKA BULMA SAĞLIK SİSTEMİNİN BAŞARISI OLACAKTIR’
Göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Kılıçaslan, tarihten örnek vererek bugün yapılması gerekenleri anlatıyor:
“Ben tüberkülozla uğraşıyorum. 1959-61 arasında kayıt sistemimiz yoktu, Türkiye’de verem çok az görünüyordu. Oysa toplumun içinde çok yaygındı. Kayıt sistemi yapıldı, bir senede vaka sayımız on kat arttı. Bu kötü bir şey değil, vakanın artması başarısızlık değil, başarıyı gösterdi. Daha az vaka değil, daha fazla vaka bulma sağlık sisteminin başarısı olacaktır. Hedef olarak bunu koymalıyız.”
‘BUNU SÖYLEMEKTEN NİYE KORKUYORUZ?’
Covid-19 salgınıyla mücadelede bütün dünyada eksik kalındığını söyleyerek bazı konularda geç kalınmış olsa bile şeffaflığın önemine dikkat çekiyor:
“Herkes biliyor ki bu çok yaygın. Alman başbakanını dinledik, diyor ki toplumun neredeyse hepsinde bu hastalık olacaktır. Biz niye korkuyoruz ki topluma bunu söylemekten? Bırakın topluma söylemeyi, doktorlara bile söylemiyoruz. Biz çocuk muyuz, millet çocuk mu, doktorlar çocuk mu? Almanya’da, İtalya’da binlerce vaka oluyor da bizde niye olmayacak? Bunu söylemekten niye korkuyoruz? Halk sağlığı bu! Herkesi ilgilendiren bir konuda, kesinlikle şeffaf olunmalıdır. Çok hızlı şekilde yaygın test uygulanmalıdır.”
[Kronos.News] 27.3.2020
Koronavirüsle değişen sokak
Tüm dünyada hayatı neredeyse durma noktasına getiren koronavirüsün faydaları da yok değil. Yaşadığım İngiltere'nin Newcastle şehrindeki sokağımız, koronavirüsten sonra bambaşka bir havaya büründü. Yaklaşık 300 haneli sokak bir anda aile gibi oldu.
NECATİ KOLA -27 Mart 2020
İngiltere’nin Newcastle şehrine iki ay önce taşındım. Sokağımızın tamamı iki katlı evlerden oluşuyor. Yaklaşık 300 hane var ve bu da 150 ev demek. Dolayısıyla sokağımız çok uzun ve insanların birbirleriyle tanışmaları, kaynaşmaları çok zor.
Biz taşındıktan sonra dibimizdeki komşumuzla bile iletişim kuramamıştık uzun süre. Herkes kendi halinde, işinde, gücündeydi. Ta ki koronavirüs İngiltere’de de hayatı ciddi şekilde etkileyene kadar.
FACEBOOK GRUBU, SOKAKTAKİ İLİŞKİLERİ GÜÇLENDİRDİ
Başta Premier Lig olmak üzere tüm sportif faaliyetlerin ertelenmesi ve arkasından okulların da süresiz tatil edilmesiyle birlikte insanlar koronavirüs salgınına karşı daha duyarlı ve daha temkinli olmaya başladı. İngiltere hükümeti koronavirüs kısıtlamalarına (sadece market ve eczaneler açık kalacak, dışarıda iki kişiden fazla insan bir araya gelemeyecek, insanlar günde bir kez parka ve egzersize çıkabilecek) başlamadan önce bizim sokak çoktan harekete geçmişti bile.
Bir sabah kapımızın posta deliğinden içeri atılmış bir A4 kağıdı gördük. Koronavirüse karşı sokak dayanışmasını artırmak için kurulan Facebook grubundan bahsediyor ve herkesi üye olmaya davet ediyordu. Grubun kurucuları da sokağımızda oturan iki kadındı.
Çok kısa sürede grubun üye sayısı hızla arttı. Herkes grupta düşüncelerini paylaşmaya başladı. Meğer herkes böyle bir birlikteliğe ne kadar hasretmiş! Hemen herkes grubu kuranlara teşekkür ediyor ve ihtiyaç anında elinden geleni yapacağını ifade ediyordu.
SOKAK, AİLE HAVASINA BÜRÜNDÜ
Kimi sokakta ikamet eden yaşlıların market alışverişini yapabileceğini, kimi canı sıkılan komşularıyla her gün telefonda sohbet edebileceğini, kimi acil durumlarda arabasıyla ücretsiz hizmet verebileceğini, kimi evindeki oyuncakları çocuklu ailelere hediye edebileceğini, kimi de her türlü yardım için seve seve koşturabileceğini söylüyordu.
Bu güzel gelişmeden sonra sokağımız bir aile havasına bürünmeye başladı. Zorunlu ihtiyaçlar için evden çıkanlar kapıda veya yolda karşılaştığı komşularına selam verir, hâl hatır sorar oldu. Mesela alt komşumuz, çok rahat bir şekilde, küçük çocuklarından dolayı dışarı çıkamadığını belirtip market alışverişini bizim yapmamızı istedi. Biz de buna çok sevindik ve seve seve yerine getirdik. Bundan sonra da yerine getirebileceğimizi belirterek…
Yine mesela, okulların tatil olmasıyla sürekli evde olan ve canı sıkılan küçük oğlum yeni oyuncak istedi. Market ve eczanelerin dışında açık yer olmadığı için bu isteğini Facebook grubuna yazdık. Çok kısa bir süre sonra cevaplar gelmeye başladı: “Bizde şöyle bir oyuncak var. İsterseniz hemen kapınıza bırakabiliriz.”
İNSANLAR HER GÜN MİNİ KONSERLE ŞENLENİYOR
Facebook grubumuzdaki ilginç paylaşımlardan biri de karşı komşumuza aitti. Sokağımıza bu zor ve stresli günlerde moral vermek için her gün saat tam 12.00’de kendi evinin kapısına çıkıp bir şarkı söyleyeceğini duyuruyordu: “Herkese günaydın! Umarım hepiniz koronavirüsle baş edersiniz. Hepinize sevgi gönderiyorum. Herkesin evinde kaldığı bu zor günlerde kendimizi güzel hissetmemize yardımcı olacak bir şey yapmak istedim. Bu yüzden her gün 12.00’de kapıma çıkıp bir şarkı söyleyeceğim. Katılabilir ya da pencerenizden izleyebilirsiniz. Ya da nefret ederseniz bana çürük domatesler atabilirsiniz :)) Her gün bir şarkı, bizi bir araya getirmek için küçük bir an olacak. 68 numarada yaşıyorum. Bugünkü şarkı Bob Marley’nin Three Little Birds olacak. Gelecek şarkılar için isteklerinizi bekliyoruz!”
Komşumuzun her öğlen verdiği mini konserden birkaç dakika önce herkes kapıya, pencereye çıkıp şarkıya eşlik ediyor, sonrasında da alkışlıyor. Bir sonraki konseri iple çekerek… Henüz çürük domates atan olmadı bu arada :))
İLİŞKİLER SALGINDAN SONRA DAHA DA GÜÇLENECEK
Kısacası, koronavirüsten sonra sokağımız komşuluk ilişkileriyle, yardımlaşmasıyla ve mini konserleriyle bambaşka bir hale büründü. Eminim bu güzel ilişkiler salgın sona erdikten sonra daha da gelişecek. Aralarına mecburen fiziki mesafe bırakan insanlar birbirlerinin evine misafir olmaya başlayacak. Biz de açıkçası bu yeni komşularımızı evimizde misafir etmek için sabırsızlanıyoruz. Bu süreci Allah’ın izniyle sağlıcakla atlattıktan sonra sokağımızda her şey çok daha güzel olacak.
Koronavirüs her zaman öldürmüyor, bazen yeni başlangıçlara da vesile oluyor.
[Kronos.News] 27.3.2020
NECATİ KOLA -27 Mart 2020
İngiltere’nin Newcastle şehrine iki ay önce taşındım. Sokağımızın tamamı iki katlı evlerden oluşuyor. Yaklaşık 300 hane var ve bu da 150 ev demek. Dolayısıyla sokağımız çok uzun ve insanların birbirleriyle tanışmaları, kaynaşmaları çok zor.
Biz taşındıktan sonra dibimizdeki komşumuzla bile iletişim kuramamıştık uzun süre. Herkes kendi halinde, işinde, gücündeydi. Ta ki koronavirüs İngiltere’de de hayatı ciddi şekilde etkileyene kadar.
FACEBOOK GRUBU, SOKAKTAKİ İLİŞKİLERİ GÜÇLENDİRDİ
Başta Premier Lig olmak üzere tüm sportif faaliyetlerin ertelenmesi ve arkasından okulların da süresiz tatil edilmesiyle birlikte insanlar koronavirüs salgınına karşı daha duyarlı ve daha temkinli olmaya başladı. İngiltere hükümeti koronavirüs kısıtlamalarına (sadece market ve eczaneler açık kalacak, dışarıda iki kişiden fazla insan bir araya gelemeyecek, insanlar günde bir kez parka ve egzersize çıkabilecek) başlamadan önce bizim sokak çoktan harekete geçmişti bile.
Bir sabah kapımızın posta deliğinden içeri atılmış bir A4 kağıdı gördük. Koronavirüse karşı sokak dayanışmasını artırmak için kurulan Facebook grubundan bahsediyor ve herkesi üye olmaya davet ediyordu. Grubun kurucuları da sokağımızda oturan iki kadındı.
Çok kısa sürede grubun üye sayısı hızla arttı. Herkes grupta düşüncelerini paylaşmaya başladı. Meğer herkes böyle bir birlikteliğe ne kadar hasretmiş! Hemen herkes grubu kuranlara teşekkür ediyor ve ihtiyaç anında elinden geleni yapacağını ifade ediyordu.
SOKAK, AİLE HAVASINA BÜRÜNDÜ
Kimi sokakta ikamet eden yaşlıların market alışverişini yapabileceğini, kimi canı sıkılan komşularıyla her gün telefonda sohbet edebileceğini, kimi acil durumlarda arabasıyla ücretsiz hizmet verebileceğini, kimi evindeki oyuncakları çocuklu ailelere hediye edebileceğini, kimi de her türlü yardım için seve seve koşturabileceğini söylüyordu.
Bu güzel gelişmeden sonra sokağımız bir aile havasına bürünmeye başladı. Zorunlu ihtiyaçlar için evden çıkanlar kapıda veya yolda karşılaştığı komşularına selam verir, hâl hatır sorar oldu. Mesela alt komşumuz, çok rahat bir şekilde, küçük çocuklarından dolayı dışarı çıkamadığını belirtip market alışverişini bizim yapmamızı istedi. Biz de buna çok sevindik ve seve seve yerine getirdik. Bundan sonra da yerine getirebileceğimizi belirterek…
Yine mesela, okulların tatil olmasıyla sürekli evde olan ve canı sıkılan küçük oğlum yeni oyuncak istedi. Market ve eczanelerin dışında açık yer olmadığı için bu isteğini Facebook grubuna yazdık. Çok kısa bir süre sonra cevaplar gelmeye başladı: “Bizde şöyle bir oyuncak var. İsterseniz hemen kapınıza bırakabiliriz.”
İNSANLAR HER GÜN MİNİ KONSERLE ŞENLENİYOR
Facebook grubumuzdaki ilginç paylaşımlardan biri de karşı komşumuza aitti. Sokağımıza bu zor ve stresli günlerde moral vermek için her gün saat tam 12.00’de kendi evinin kapısına çıkıp bir şarkı söyleyeceğini duyuruyordu: “Herkese günaydın! Umarım hepiniz koronavirüsle baş edersiniz. Hepinize sevgi gönderiyorum. Herkesin evinde kaldığı bu zor günlerde kendimizi güzel hissetmemize yardımcı olacak bir şey yapmak istedim. Bu yüzden her gün 12.00’de kapıma çıkıp bir şarkı söyleyeceğim. Katılabilir ya da pencerenizden izleyebilirsiniz. Ya da nefret ederseniz bana çürük domatesler atabilirsiniz :)) Her gün bir şarkı, bizi bir araya getirmek için küçük bir an olacak. 68 numarada yaşıyorum. Bugünkü şarkı Bob Marley’nin Three Little Birds olacak. Gelecek şarkılar için isteklerinizi bekliyoruz!”
Komşumuzun her öğlen verdiği mini konserden birkaç dakika önce herkes kapıya, pencereye çıkıp şarkıya eşlik ediyor, sonrasında da alkışlıyor. Bir sonraki konseri iple çekerek… Henüz çürük domates atan olmadı bu arada :))
İLİŞKİLER SALGINDAN SONRA DAHA DA GÜÇLENECEK
Kısacası, koronavirüsten sonra sokağımız komşuluk ilişkileriyle, yardımlaşmasıyla ve mini konserleriyle bambaşka bir hale büründü. Eminim bu güzel ilişkiler salgın sona erdikten sonra daha da gelişecek. Aralarına mecburen fiziki mesafe bırakan insanlar birbirlerinin evine misafir olmaya başlayacak. Biz de açıkçası bu yeni komşularımızı evimizde misafir etmek için sabırsızlanıyoruz. Bu süreci Allah’ın izniyle sağlıcakla atlattıktan sonra sokağımızda her şey çok daha güzel olacak.
Koronavirüs her zaman öldürmüyor, bazen yeni başlangıçlara da vesile oluyor.
[Kronos.News] 27.3.2020
Türkiye’nin Libya’ya silah gönderdiğine ilişkin görüntüler BBC’de: Türkiye’nin hayalet gemileri
BBC, Mersin’den yola çıkan ‘Bana’ adlı gemiyle yapılan silah transferini uydu fotoğrafları, gemi içinden fotoğraflar ve gemi mürettebatının ifadeleri ile gözler önüne serdi.
BOLD – BBC World’de yayınlanan “Africa Eye (Afrika Gözü)” programında yayımlanan “Türkiye’nin Hayalet Gemileri” adlı çalışma 24 Ocak’ta Mersin Limanı’ndan kalkan Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin iç savaşın sürdüğü Libya’ya zırhlı muharebe araçları, obüsler, hava savunma sistemleri ve toplar taşıdığını ortaya koydu.
Programda 24 Ocak’ta Mersin’den hareket eden Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin yolculuğu ve akıbeti işlendi.
ANLAŞMADAN 5 GÜN SONRA
“BBC Africa Eye”, Türkiye’nin de katılımcılar arasında bulunduğu ve BM silah ambargosunun teyit edildiği 19 Ocak’ta Berlin’deki Libya Konferansı’dan sadece 5 gün sonra, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın altına imza koyduğu anlaşmayı bozduğunu belirtti.
BBC’de yayımlanan programa göre, ‘Bana’ adlı Lübnan bandıralı gemi 24 Ocak’ta sabat saat 6.00 sıralarında Mersin Limanın’dan hareket etti ve geminin beyan edilen varış limanı Tunus’un Gabes Limanı idi.
GEMİNİN TAKİP CİHAZI KAPATILDI
27 Ocak’ta Libya sahilinden 400 kilometre uzaklıkta geminin yerini bildiren takip cihazı (transponder) kapatıldı ve gemi radardan bir anda kayboldu.
Programda 3 adet geminin göründüğü 28 Ocak’ta Trablus’un doğusunda çekilmiş bir uydu fotoğrafı yayınlandı. BBC, fotoğrafta ortada görünen geminin boyutları ve renk şemasının ‘Bana” gemisine uyduğunu belirtti.
‘BANA’YA EŞLİK EDEN FIRKATEYNİ SADECE TÜRK DONANMASI KULLANIYOR
Programda 29 Ocak’ta Trablus’ta çekilmiş, ‘Bana” ile ona eşlik eden bir gemiyi gösteren başka bir fotoğraf da yayınlandı.
BBC, ‘Bana’ya eşlik eden geminin sadece Türk Donanması tarafından kullanılan G-Sınıfı bir fırkateyn olduğunu kaydetti.
Programda yer verilen Trablus limanında aynı gün çekilmiş bir uydu fotoğrafı da ‘Bana’yı açık bir şekilde gösteriyor.
‘BANA’NIN İÇİNDEN ÇEKİLEN GÖRÜNTÜLER
30 Ocak’ta sosyal medyaya düşen bir görüntüde ise Bana’nın ne taşıdığına ilişkin görüntüler yer alıyor.
Bana’nın ambarında çekilen görüntülerde zırhlı muharebe araçları (ACV-15), toplar (GDF), kundağa motorlu obüsler (T-155) ve uçaksavar sistemleri (Korkut) görülüyor. Bu silah sistemlerinden T-155 ve Korkut’lar sadece Türkiye tarafından üretildiğini hatırlatmakta fayda var.
GEMİ AMBARINDAN ÇEKİLMİŞ’ ÖZEL’ GÖRÜNTÜLER
BBC, gemi ambarında çekilen ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin geminin ismine ilişkin bir bilgi vermediğini belirtiyor. Ancak BBC’nin ele geçirdiği başka bir ‘özel’ görüntü ile daha önce sosyal medyada yayınlanan görüntülerin örtüştüğü ifade ediliyor.
BBC’nin yayınladığı özel görüntülerde ayrıca geminin köprü kısmından çekilmiş fotoğraflar da var. Bu fotoğraflarda G-Sınıfı Türk fırkateyni de hemen ‘Bana’nın yanında görülüyor.
Bana’nın köprü kısmında çekilen fotoğraflardaki pencere ve korkuluk yapısının da Bana’nın diğer fotoğrafları ile örtüştüğüne dikkat çekiliyor.
GEMİ MÜRETTEBATI İTİRAFÇI OLDU
BBC, daha önce İtalyan ve dünya basınına yansıyan tanık ifadelerine de yer verdi.
Bana gemisi, Trablus’tan ayrıldıktan 3 gün sonra İtalya’nın Cenova Limanı’na geçmişti. Gemi mürettebatı İtalya’da kaptan dahil sorgulanmış ve mürettebatttan birisinin itirafçı olduğu basına yansımıştı.
İtirafçı olan mürettebat, geminin silah taşımak için kullanıldığını İtalyan polisine anlatmıştı.
İTALYAN YETKİLİLER, GÖRÜNTÜLERİN GEMİNİN İÇİNDEN ÇEKİLDİĞİNİ İSPATLADI
BBC, mürettebatın itiraflarının ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin, İtalyan yetkililerin çetikleri fotoğraflar ile de belgelendiğini belirtti.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada yayınlanan ve silah sistemlerinin bulunduğu görüntülerin ‘Bana’ adlı geminin içinden çekildiğini de ispatlamış.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada silah sistemlerini gösteren görüntülerde zeminde bir rampa üzerinde yer alan “benzersiz” bir hasar şeklinin, geminin içinde var olduğunu tespit etmiş.
MÜRETTEBATIN İTİRAFLARI
İtalyan yetkililer tarafından sorgulanan 5 denizciden biri, “Silahları yüklemek için Mersin’e gittik. Araçların sesini duyduk ve gemiye yüklenişini takip ettik” ifadelerini kullanmış.
Diğer bir denizci ise silahlar arasında tanklar, uçaksavarlı jeepler, ve patlayıcılar bulunduğunu ifade etmiş. Denizci, bu silahların 10 Türk askeri tarafından korunduğunu kaydetmiş.
TÜRK HÜKUMETİ CEVAP VERMEDİ
BBC’nin ulaştığı Türk hükumeti yetkilileri ise iddialara cevap vermemiş.
BBC, Libya’ya silah gönderen tek ülkenin Türkiye olmadığını ancak bu silah sevkiyatının Libya’ya uygulanan BM silah ambargosunun en açık bir şekilde ihlal edildiğini gösteren görüntüler olduğunu vurguladı.
GUTERRES: ANLAŞMANIN MÜREKKEBİ KURUMADAN…
BBC, olaydan hemen bir hafta sonra BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in isim vermeden bazı üye ülkeleri kınadığını hatırlattı.
Guterres, 4 Şubat’ta yaptığı açıklamada, “Bu arada Güvenlik Konseyi kararlarına (anlaşmanın) mürekkebi kurumadan dahi saygı gösterilmiyor” ifadelerini kullanmıştı.
LİBYA İÇ SAVAŞI VE TARAFLAR
Libya’da iç savaş 9. yılına girdi. Libya’da 2 ana grup ülkede kontrolü sağlamak için çarpışıyor.
Libya’nın batısında Birleşmiş Milletler (BM) destekli Ulusal Mutabakat Hükumeti bulunuyor ve başkent Trablus’u kontrol ediyor.
Ülkenin geri kalan kısmı ise Libya Ulusal Ordusu tarafından kontrol ediliyor. Ancak ülkede sadece bu 2 grup yok. Ülkede nüfuz mücadelesi veren 6 yabancı ülke de Libya’daki iç savaşa silah, para ve savaşçı gönderiyor.
Rusya, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Libya Ulusal Ordusu’nu destekliyor.
Türkiye ve Katar ise Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükumeti’ne destek veriyor.
BERLİN KONFERANSI VE SİLAH AMBARGOSU
Libya’daki iç savaşı sona erdirmek için, ülkedeki iç savaşta etkin olan ülkelerin temsilcileri 19 Ocak’ta Berlin’de bir araya geldi. Katılımcılar arasında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.
Başkanlığını BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yaptığı toplantıda, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bütün ülkeler Libya’ya silah göndermeme konusunda anlaştı.
Guterres, toplantı sounda yaptığı açıklamada, “Bugün, bütün katılımcılar Libya’nın iç işlerine karışmama ve silahlı çatışmalara kaçınma konusunda taahhütte bulundular” ifadelerini kullanmıştı.
[BoldMedya] 27.3.2020
BOLD – BBC World’de yayınlanan “Africa Eye (Afrika Gözü)” programında yayımlanan “Türkiye’nin Hayalet Gemileri” adlı çalışma 24 Ocak’ta Mersin Limanı’ndan kalkan Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin iç savaşın sürdüğü Libya’ya zırhlı muharebe araçları, obüsler, hava savunma sistemleri ve toplar taşıdığını ortaya koydu.
Programda 24 Ocak’ta Mersin’den hareket eden Lübnan bandıralı ‘Bana’ adlı geminin yolculuğu ve akıbeti işlendi.
ANLAŞMADAN 5 GÜN SONRA
“BBC Africa Eye”, Türkiye’nin de katılımcılar arasında bulunduğu ve BM silah ambargosunun teyit edildiği 19 Ocak’ta Berlin’deki Libya Konferansı’dan sadece 5 gün sonra, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın altına imza koyduğu anlaşmayı bozduğunu belirtti.
BBC’de yayımlanan programa göre, ‘Bana’ adlı Lübnan bandıralı gemi 24 Ocak’ta sabat saat 6.00 sıralarında Mersin Limanın’dan hareket etti ve geminin beyan edilen varış limanı Tunus’un Gabes Limanı idi.
GEMİNİN TAKİP CİHAZI KAPATILDI
27 Ocak’ta Libya sahilinden 400 kilometre uzaklıkta geminin yerini bildiren takip cihazı (transponder) kapatıldı ve gemi radardan bir anda kayboldu.
Programda 3 adet geminin göründüğü 28 Ocak’ta Trablus’un doğusunda çekilmiş bir uydu fotoğrafı yayınlandı. BBC, fotoğrafta ortada görünen geminin boyutları ve renk şemasının ‘Bana” gemisine uyduğunu belirtti.
‘BANA’YA EŞLİK EDEN FIRKATEYNİ SADECE TÜRK DONANMASI KULLANIYOR
Programda 29 Ocak’ta Trablus’ta çekilmiş, ‘Bana” ile ona eşlik eden bir gemiyi gösteren başka bir fotoğraf da yayınlandı.
BBC, ‘Bana’ya eşlik eden geminin sadece Türk Donanması tarafından kullanılan G-Sınıfı bir fırkateyn olduğunu kaydetti.
Programda yer verilen Trablus limanında aynı gün çekilmiş bir uydu fotoğrafı da ‘Bana’yı açık bir şekilde gösteriyor.
‘BANA’NIN İÇİNDEN ÇEKİLEN GÖRÜNTÜLER
30 Ocak’ta sosyal medyaya düşen bir görüntüde ise Bana’nın ne taşıdığına ilişkin görüntüler yer alıyor.
Bana’nın ambarında çekilen görüntülerde zırhlı muharebe araçları (ACV-15), toplar (GDF), kundağa motorlu obüsler (T-155) ve uçaksavar sistemleri (Korkut) görülüyor. Bu silah sistemlerinden T-155 ve Korkut’lar sadece Türkiye tarafından üretildiğini hatırlatmakta fayda var.
GEMİ AMBARINDAN ÇEKİLMİŞ’ ÖZEL’ GÖRÜNTÜLER
BBC, gemi ambarında çekilen ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin geminin ismine ilişkin bir bilgi vermediğini belirtiyor. Ancak BBC’nin ele geçirdiği başka bir ‘özel’ görüntü ile daha önce sosyal medyada yayınlanan görüntülerin örtüştüğü ifade ediliyor.
BBC’nin yayınladığı özel görüntülerde ayrıca geminin köprü kısmından çekilmiş fotoğraflar da var. Bu fotoğraflarda G-Sınıfı Türk fırkateyni de hemen ‘Bana’nın yanında görülüyor.
Bana’nın köprü kısmında çekilen fotoğraflardaki pencere ve korkuluk yapısının da Bana’nın diğer fotoğrafları ile örtüştüğüne dikkat çekiliyor.
GEMİ MÜRETTEBATI İTİRAFÇI OLDU
BBC, daha önce İtalyan ve dünya basınına yansıyan tanık ifadelerine de yer verdi.
Bana gemisi, Trablus’tan ayrıldıktan 3 gün sonra İtalya’nın Cenova Limanı’na geçmişti. Gemi mürettebatı İtalya’da kaptan dahil sorgulanmış ve mürettebatttan birisinin itirafçı olduğu basına yansımıştı.
İtirafçı olan mürettebat, geminin silah taşımak için kullanıldığını İtalyan polisine anlatmıştı.
İTALYAN YETKİLİLER, GÖRÜNTÜLERİN GEMİNİN İÇİNDEN ÇEKİLDİĞİNİ İSPATLADI
BBC, mürettebatın itiraflarının ve sosyal medyada yayınlanan görüntülerin, İtalyan yetkililerin çetikleri fotoğraflar ile de belgelendiğini belirtti.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada yayınlanan ve silah sistemlerinin bulunduğu görüntülerin ‘Bana’ adlı geminin içinden çekildiğini de ispatlamış.
İtalyan yetkililer, sosyal medyada silah sistemlerini gösteren görüntülerde zeminde bir rampa üzerinde yer alan “benzersiz” bir hasar şeklinin, geminin içinde var olduğunu tespit etmiş.
MÜRETTEBATIN İTİRAFLARI
İtalyan yetkililer tarafından sorgulanan 5 denizciden biri, “Silahları yüklemek için Mersin’e gittik. Araçların sesini duyduk ve gemiye yüklenişini takip ettik” ifadelerini kullanmış.
Diğer bir denizci ise silahlar arasında tanklar, uçaksavarlı jeepler, ve patlayıcılar bulunduğunu ifade etmiş. Denizci, bu silahların 10 Türk askeri tarafından korunduğunu kaydetmiş.
TÜRK HÜKUMETİ CEVAP VERMEDİ
BBC’nin ulaştığı Türk hükumeti yetkilileri ise iddialara cevap vermemiş.
BBC, Libya’ya silah gönderen tek ülkenin Türkiye olmadığını ancak bu silah sevkiyatının Libya’ya uygulanan BM silah ambargosunun en açık bir şekilde ihlal edildiğini gösteren görüntüler olduğunu vurguladı.
GUTERRES: ANLAŞMANIN MÜREKKEBİ KURUMADAN…
BBC, olaydan hemen bir hafta sonra BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in isim vermeden bazı üye ülkeleri kınadığını hatırlattı.
Guterres, 4 Şubat’ta yaptığı açıklamada, “Bu arada Güvenlik Konseyi kararlarına (anlaşmanın) mürekkebi kurumadan dahi saygı gösterilmiyor” ifadelerini kullanmıştı.
LİBYA İÇ SAVAŞI VE TARAFLAR
Libya’da iç savaş 9. yılına girdi. Libya’da 2 ana grup ülkede kontrolü sağlamak için çarpışıyor.
Libya’nın batısında Birleşmiş Milletler (BM) destekli Ulusal Mutabakat Hükumeti bulunuyor ve başkent Trablus’u kontrol ediyor.
Ülkenin geri kalan kısmı ise Libya Ulusal Ordusu tarafından kontrol ediliyor. Ancak ülkede sadece bu 2 grup yok. Ülkede nüfuz mücadelesi veren 6 yabancı ülke de Libya’daki iç savaşa silah, para ve savaşçı gönderiyor.
Rusya, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Libya Ulusal Ordusu’nu destekliyor.
Türkiye ve Katar ise Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükumeti’ne destek veriyor.
BERLİN KONFERANSI VE SİLAH AMBARGOSU
Libya’daki iç savaşı sona erdirmek için, ülkedeki iç savaşta etkin olan ülkelerin temsilcileri 19 Ocak’ta Berlin’de bir araya geldi. Katılımcılar arasında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bulunuyordu.
Başkanlığını BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yaptığı toplantıda, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bütün ülkeler Libya’ya silah göndermeme konusunda anlaştı.
Guterres, toplantı sounda yaptığı açıklamada, “Bugün, bütün katılımcılar Libya’nın iç işlerine karışmama ve silahlı çatışmalara kaçınma konusunda taahhütte bulundular” ifadelerini kullanmıştı.
[BoldMedya] 27.3.2020
Koronavirüs nedeniyle Türkiye’de can kaybı 92 oldu
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Koronavirüs Bilim Kurulu toplantısının ardından açıklama yaptı. Vaka sayısının 5 bin 698’e, can kaybının ise 92’ye çıktığını bildirdi.
BOLD – Bakan Koca, hasta sayının 90 bine yaklaştığı ülkelere dikkat çekerek, “Asla onlarla aynı durumda değiliz. Oradaki sonuçların umulmayacak kadar kısa sürelerde ortaya çıktığını akılda tutmalıyız” dedi.
Koca şu ifadeleri kullandı: “Biz de 10 Mart’tan öncesine dönemeyiz. Önümüzdeki günler istesek de istemesek de farklı olacak. Bu hastalık bütün dünyada hayatı değiştirecek yayılma kabiline sağlık. Bu bulaşıcı hastalık, en çok sosyal ortamda bulaşıyor. Temas kesilince virüsün önü kesiliyor. Hastalığın engellenmesini şartlarını sağlamak zorundayız. Bugün Bilim Kurulumuzda belki de en önemli toplantımızı yaptık. Daha ileri tedbirlere ihtiyacımız olduğunu gördük. Dünyada başarı göstermiş yöntemleri değerlendirdik.”
[BoldMedya] 27.3.2020
BOLD – Bakan Koca, hasta sayının 90 bine yaklaştığı ülkelere dikkat çekerek, “Asla onlarla aynı durumda değiliz. Oradaki sonuçların umulmayacak kadar kısa sürelerde ortaya çıktığını akılda tutmalıyız” dedi.
Koca şu ifadeleri kullandı: “Biz de 10 Mart’tan öncesine dönemeyiz. Önümüzdeki günler istesek de istemesek de farklı olacak. Bu hastalık bütün dünyada hayatı değiştirecek yayılma kabiline sağlık. Bu bulaşıcı hastalık, en çok sosyal ortamda bulaşıyor. Temas kesilince virüsün önü kesiliyor. Hastalığın engellenmesini şartlarını sağlamak zorundayız. Bugün Bilim Kurulumuzda belki de en önemli toplantımızı yaptık. Daha ileri tedbirlere ihtiyacımız olduğunu gördük. Dünyada başarı göstermiş yöntemleri değerlendirdik.”
[BoldMedya] 27.3.2020
Açlık sınırı 2 bin 345, yoksulluk sınırı 7 bin 639 lira!
Türkiye’nin açlık ve yoksulluk sınırı Mart’ta yükseldi. Türk-İş’in araştırmasına göre 4 kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 345, yoksulluk ise 7 bin 639 liraya ulaştı. Bir bekarın yaşam maliyeti de aylık 2 bin 847 lira 14 kuruşa erişti.
BOLD – Türk-İş’in, çalışanların geçim şartlarını göstermek ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımasını tespit amaçlı her ay yaptığı ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ araştırmasının Mart sonuçları açıklandı.
YAŞANAN SÜREÇTE TEMEL GIDA MADDELERİNE ERİŞİM ÖNEM KAZANDI
Koronavirüs (Kovid-19) salgınının sosyal hayat yanında ekonominin birçok alanını olumsuz etkilediği belirtilen açıklamada, “Yaşanan süreçte temel gıda maddelerine erişim önem kazanmıştır” denildi.
Çalışanların iş şartlarının sağlıklı olmasının yanı sıra istihdam ve gelir güvencesinin önemine dikkat çekildi. Türk-İş’in ilgili açıklamasına göre geçim araştırmasının sonuçları şu şekilde:
YOKSULLUK SINIRI 8 BİN LİRAYA YAKLAŞTI
– 4 kişilik ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2 bin 345 lira 24 kuruş,
– Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu aylık harcamaların tutarı (yoksulluk sınırı) 7 bin 639 lira 22 kuruş,
BEKARLARIN GEÇİM MALİYETİ DE 3 BİN LİRAYA DAYANDI
– Bekar çalışanın yaşama maliyeti aylık 2 bin 847 lira 14 kuruş,
– 4 kişilik ailenin aylık gıda harcaması tutarı bir önceki aya göre 88, temel ihtiyaçlar için yapılması gereken harcama ise 286 lira daha fazla olmuştur,
– Son bir yıl itibarıyla artış tutarı ise (aile bütçesine gelen ek harcama gereği) gıdada 331, toplamda bin 79 liradır.
[BoldMedya] 27.3.2020
BOLD – Türk-İş’in, çalışanların geçim şartlarını göstermek ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımasını tespit amaçlı her ay yaptığı ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ araştırmasının Mart sonuçları açıklandı.
YAŞANAN SÜREÇTE TEMEL GIDA MADDELERİNE ERİŞİM ÖNEM KAZANDI
Koronavirüs (Kovid-19) salgınının sosyal hayat yanında ekonominin birçok alanını olumsuz etkilediği belirtilen açıklamada, “Yaşanan süreçte temel gıda maddelerine erişim önem kazanmıştır” denildi.
Çalışanların iş şartlarının sağlıklı olmasının yanı sıra istihdam ve gelir güvencesinin önemine dikkat çekildi. Türk-İş’in ilgili açıklamasına göre geçim araştırmasının sonuçları şu şekilde:
YOKSULLUK SINIRI 8 BİN LİRAYA YAKLAŞTI
– 4 kişilik ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2 bin 345 lira 24 kuruş,
– Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu aylık harcamaların tutarı (yoksulluk sınırı) 7 bin 639 lira 22 kuruş,
BEKARLARIN GEÇİM MALİYETİ DE 3 BİN LİRAYA DAYANDI
– Bekar çalışanın yaşama maliyeti aylık 2 bin 847 lira 14 kuruş,
– 4 kişilik ailenin aylık gıda harcaması tutarı bir önceki aya göre 88, temel ihtiyaçlar için yapılması gereken harcama ise 286 lira daha fazla olmuştur,
– Son bir yıl itibarıyla artış tutarı ise (aile bütçesine gelen ek harcama gereği) gıdada 331, toplamda bin 79 liradır.
[BoldMedya] 27.3.2020
İngiltere’de Başbakan Johnson’ın ardından Sağlık Bakanı da koronavirüse yakalandı
İngiltere’de Başbakan Boris Johnson’ın ardından Sağlık Bakanı Matt Hancock da koronavirüs testinin pozitif çıktığını açıkladı. Evde kendisini izolasyona aldığını duyurdu.
BOLD – İngiltere Sağlık ve Sosyal Hizmet Bakanı Matt Hancock, sağlık görevlilerinin tavsiyesiyle yaptırdığı koronavirüs testinin sonucunun pozitif çıktığını açıkladı.
[BoldMedya] 27.3.2020
BOLD – İngiltere Sağlık ve Sosyal Hizmet Bakanı Matt Hancock, sağlık görevlilerinin tavsiyesiyle yaptırdığı koronavirüs testinin sonucunun pozitif çıktığını açıkladı.
Hancock, Twitter’da paylaştığı mesajda semptomlarının hafif olduğunu, evden çalıştığını ve kendisini izolasyona aldığını duyurdu.Following medical advice, I was advised to test for #Coronavirus.— Matt Hancock (@MattHancock) March 27, 2020
I‘ve tested positive. Thankfully my symptoms are mild and I’m working from home & self-isolating.
Vital we follow the advice to protect our NHS & save lives#StayHomeSaveLives pic.twitter.com/TguWH6Blij
[BoldMedya] 27.3.2020
“Oğlum ve gelinim tutuklu, biz evden çıkamıyoruz, torunlar ne olacak?” [Sevinç Özarslan]
Zeynep ve İdris Eker çifti, koronavirüs sebebiyle yaşlılara getirilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle zor durumda… Yozgat’ta yaşayan ve iki torununa bakmak zorunda kalan Zeynep Eker, “Biz ne yapacağız” diye soruyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Evinin salonunda kendi kendine bir video çekip Bold Medya’ya gönderen babaanne Zeynep Eker (59), yetkililere ve vicdan sahibi insanlara seslendi. “Eşim 65 yaşında, dışarı çıkamıyor. Şeker hastası. Ben 59 yaşındayım. İki torunuma bakıyorum. Onları bırakamıyorum. Evde kaldık. Ekmek alacak dahi gücümüz yok. Biz ne yapacağız” dedi.
Yozgat’ta yaşayan Zeynep Eker’in oğlu Hamit Eker ve gelini Emine Eker, 24 aydır Kırıkkale Keskin Cezaevinde tutuklu.
İki yıldır torunları İdris Halit (8) ve Ali Hamza (6) ile ilgilenen Zeynep Eker, “Çocuklarımı serbest bırakmanızı ve onların yavrularını bağrına basmasını istiyorum. Anneden babadan başka torunlarımı emanet edecek kimsem yok” diye konuştu.
İKİSİ DE ÖĞRETMEN
Cemaat soruşturmaları kapsamında 9 Mart 2018’de tutuklanan Eker çifti, 8,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay tarafından onaylandı. Özel okullarda çalışan Hamit Eker sınıf, Emine Eker ise matematik öğretmeniydi.
ZEYNEP EKER’İN 9 DAKİKALIK VİDEODAKİ KONUŞMASI
“Ben 61 doğum bir anneyim. Oğlum ve gelinim iki yıldır tutuklu. İki yavrusu var. Biz bakıyoruz. Biz mağduruz. Eşim yaşlı, 65 yaşında, şeker hastası. Üzüntü nedeniyle göz arkaları kanama yaptı. Benim bir gözüm hiç görmüyor, öbürü hafif görüyor. Ama görme şekli daha bozuldu.
BİR GÖZÜM GÖRMÜYOR
Geçen görüş gününde cezaevine gitmiştim. Cezaevinden çıkamadım, mağur kaldım (göz tarama makinesi gözünü okumadığı için otomatik kapı açılmıyor). Cezaevi müdürü bana kızdı, neden bu halde geldin, dedi. İki senedir her ay geliyorum ama ilk defa böyle bir şey yaşadım. Gözümün böyle olmasının nedeni nedir? Bunun nedeni düşüncedir, üzüntüdür. İki yavru annesiz, babasız, sevgisiz, şefkatsiz… Bakıma muhtaç. Bir ekmek bulamayıp… Torunum “Babaanne açılan bir şey vardı, onu neden almıyorsunuz” diye soruyor. Yavrum onun adı muz, diyemedim.
2 LİRA İLE NASIL GEÇİNEBİLİRİZ?
Virüs geldi, bu nedenle çok perişanız. Eşim sokağa çıkmıyor. Ben de yavrularımı bırakamıyorum. Maddi-manevi yeterli imkanımız yok. Her ay çocuklara maaş gönderiyoruz. Bizim maaşımız belli, saklayacak değiliz, banko dekontlar var. 800 lira arıyoruz, evimize 780 lira kesiliyor. Elimize aldığımız 2 lirayla nasıl geçinebiliriz? Bu şekilde yaşamak zorundayız.
KANALLARI ARADIM, DÖNMEDİLER
Her tarafı aradım. Kanalları aradım. Dediler ki eve getiririz. Ararız dediler dönmediler. Benim çocuklarımın orada kalması, bu şekilde yatmaları bizi endişelendiriyor. Oğlum pazar günü aradı. Baba-anne size bir şey olursa o yavrular nerede kalır, ne yaparsınız? Bu bizim içimizi çok acıtıyor. Bu nedenle yavrularımızın bir an önce oradan kurtulmalarını istiyorum.
OĞLUMU YOKLUKLA OKUTTUM
Yavrumu ben yoksullukla okuttum. Hiç imkanımız yoktu. Beş çocuk annesiyim. Ta Ankara dağlarında, Kayaş’ın tepelerinde susuz ve ekmeksiz kalarak. Ben çocuk bakıcılığı yaptım. Oğlum hamallık yaparak okudu. Neler çekti, buzdolapları, eşyalar sırtında… Bizim suçumuz, günahımız neydi bu ızdırabı çekiyoruz. O kadar anne baba mağdur oldu, ölenler oldu, trafik kazaları geçirenler oldu.
OĞLUMUN SUÇU NEYDİ?
Ben 59 yaşındayım. 60 yaşında bir babanın kızıydım. Su çekerek, çamaşır yıkayarak, bulaşık yıkayarak büyüdüm. Okula 2 gün gittiysem 3 gün gitmedim. Benim namazla, abdestle, Kuran’la hiçbir bilgim yoktu. Şu an okuyorum ama Sübhaneke, ve celle diye okuyorum. Yeni dört günlük namaz kılıyorum. Benim oğlum namazlı abdestliydi. Suçu neydi? Böyle mi olmak lazımdı. Hakkını nasıl verebilirler? Tutacak dalım kalmadı. Sade istiyorum ki, benim yavrularımı bu virüs durumunda çıkarsınlar, bağırlarına bassınlar.
TÜRKİYEMİZ KURTULSUN
Bizim yaşımız geldi geçti. Bizim için Türkiyemiz önemli. Türkiyemiz kurtulsun. Şu virüs belasından da kurtulalım. Allah her şeyi verir. İnancımız sonsuz, inanıyoruz, güveniyoruz, ama ekmek alacak daha gücümüz yok. Bulaşığı elimde yıkıyorum, ilaç alamıyorum. Çocuklarıma giysi alamıyorum.
BU YAVRUMU KİME EMANET EDEYİM?
Yavrum okudu öğretmen oldu. Kızlarımın hiçbiri okumadı. Keşke oğlum da okumasa da dışarıda koyun gütseydi, çoban olsaymış, daha gurur duyardım. İşte bir torunum geldi (Ali Hamza videoda yanına geliyor). Ali Hamza gel seni Türkiye görsün. Babaanne sen beni doğurdun, ben senin yavrunum diyor. Bu yavruyu kime emanet ederim. Beni virüs alırsa, eşim ölürse hangi kapıyı çalarım. Anneden babadan başka emanet edecek kimsem yok benim.
“POLİSLER GELDİ, EVİMİZİ ARADI”
Hepinize teşekkür ediyorum. Benim sesimi Türkiye duysun. Büyük olan sabaha kadar korkularla uyuyor. Polisler geldi, evimizi aradı. Benimle yatıyorlar. İki yıldır bir gün ayrılmadı. Virüs nedeniyle yatağımı yere koydum, yerde yatıyorum. 4 gün oldu. Ama öncekinde 40 gün gözüme uyku girmedi. Yavrularımı bağrıma bastım, gözlerine bakarak sabaha kadar gözyaşı döktüm. Bunun hesabını kim verecek. Bana cevap verin. Benim sesimi duyun.
VİCDANINIZ NASIL EL VERİYOR?
Biz mektep, medrese, cami görmedik, Kuran bilmedik, Yasin okumadık. Benim oğlum her şeyi okuyor ama maalesef içeride. Eşim dostum akrabam arkasını döndü. Kuran okuyanlar, namaz kılanlar, hepsi dört duvar arasında kalıyor. Buna vicdanınız nasıl el veriyor.
LÜTFEN BİZE YARDIM EDİN
Lütfen bize bir yardım. Bize el uzatın. Rica ediyorum, bütün Türkiye’den, bütün devletten. Devlet de bizim, millet de bizim, insan da bizim. Hepimiz birbirimize bağlı olmalıyız. Hepinize teşekkür ediyorum. Allah’a emanet olun.
[Sevinç Özarslan] 27.3.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Evinin salonunda kendi kendine bir video çekip Bold Medya’ya gönderen babaanne Zeynep Eker (59), yetkililere ve vicdan sahibi insanlara seslendi. “Eşim 65 yaşında, dışarı çıkamıyor. Şeker hastası. Ben 59 yaşındayım. İki torunuma bakıyorum. Onları bırakamıyorum. Evde kaldık. Ekmek alacak dahi gücümüz yok. Biz ne yapacağız” dedi.
Yozgat’ta yaşayan Zeynep Eker’in oğlu Hamit Eker ve gelini Emine Eker, 24 aydır Kırıkkale Keskin Cezaevinde tutuklu.
İki yıldır torunları İdris Halit (8) ve Ali Hamza (6) ile ilgilenen Zeynep Eker, “Çocuklarımı serbest bırakmanızı ve onların yavrularını bağrına basmasını istiyorum. Anneden babadan başka torunlarımı emanet edecek kimsem yok” diye konuştu.
İKİSİ DE ÖĞRETMEN
Cemaat soruşturmaları kapsamında 9 Mart 2018’de tutuklanan Eker çifti, 8,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay tarafından onaylandı. Özel okullarda çalışan Hamit Eker sınıf, Emine Eker ise matematik öğretmeniydi.
ZEYNEP EKER’İN 9 DAKİKALIK VİDEODAKİ KONUŞMASI
“Ben 61 doğum bir anneyim. Oğlum ve gelinim iki yıldır tutuklu. İki yavrusu var. Biz bakıyoruz. Biz mağduruz. Eşim yaşlı, 65 yaşında, şeker hastası. Üzüntü nedeniyle göz arkaları kanama yaptı. Benim bir gözüm hiç görmüyor, öbürü hafif görüyor. Ama görme şekli daha bozuldu.
BİR GÖZÜM GÖRMÜYOR
Geçen görüş gününde cezaevine gitmiştim. Cezaevinden çıkamadım, mağur kaldım (göz tarama makinesi gözünü okumadığı için otomatik kapı açılmıyor). Cezaevi müdürü bana kızdı, neden bu halde geldin, dedi. İki senedir her ay geliyorum ama ilk defa böyle bir şey yaşadım. Gözümün böyle olmasının nedeni nedir? Bunun nedeni düşüncedir, üzüntüdür. İki yavru annesiz, babasız, sevgisiz, şefkatsiz… Bakıma muhtaç. Bir ekmek bulamayıp… Torunum “Babaanne açılan bir şey vardı, onu neden almıyorsunuz” diye soruyor. Yavrum onun adı muz, diyemedim.
2 LİRA İLE NASIL GEÇİNEBİLİRİZ?
Virüs geldi, bu nedenle çok perişanız. Eşim sokağa çıkmıyor. Ben de yavrularımı bırakamıyorum. Maddi-manevi yeterli imkanımız yok. Her ay çocuklara maaş gönderiyoruz. Bizim maaşımız belli, saklayacak değiliz, banko dekontlar var. 800 lira arıyoruz, evimize 780 lira kesiliyor. Elimize aldığımız 2 lirayla nasıl geçinebiliriz? Bu şekilde yaşamak zorundayız.
KANALLARI ARADIM, DÖNMEDİLER
Her tarafı aradım. Kanalları aradım. Dediler ki eve getiririz. Ararız dediler dönmediler. Benim çocuklarımın orada kalması, bu şekilde yatmaları bizi endişelendiriyor. Oğlum pazar günü aradı. Baba-anne size bir şey olursa o yavrular nerede kalır, ne yaparsınız? Bu bizim içimizi çok acıtıyor. Bu nedenle yavrularımızın bir an önce oradan kurtulmalarını istiyorum.
OĞLUMU YOKLUKLA OKUTTUM
Yavrumu ben yoksullukla okuttum. Hiç imkanımız yoktu. Beş çocuk annesiyim. Ta Ankara dağlarında, Kayaş’ın tepelerinde susuz ve ekmeksiz kalarak. Ben çocuk bakıcılığı yaptım. Oğlum hamallık yaparak okudu. Neler çekti, buzdolapları, eşyalar sırtında… Bizim suçumuz, günahımız neydi bu ızdırabı çekiyoruz. O kadar anne baba mağdur oldu, ölenler oldu, trafik kazaları geçirenler oldu.
OĞLUMUN SUÇU NEYDİ?
Ben 59 yaşındayım. 60 yaşında bir babanın kızıydım. Su çekerek, çamaşır yıkayarak, bulaşık yıkayarak büyüdüm. Okula 2 gün gittiysem 3 gün gitmedim. Benim namazla, abdestle, Kuran’la hiçbir bilgim yoktu. Şu an okuyorum ama Sübhaneke, ve celle diye okuyorum. Yeni dört günlük namaz kılıyorum. Benim oğlum namazlı abdestliydi. Suçu neydi? Böyle mi olmak lazımdı. Hakkını nasıl verebilirler? Tutacak dalım kalmadı. Sade istiyorum ki, benim yavrularımı bu virüs durumunda çıkarsınlar, bağırlarına bassınlar.
TÜRKİYEMİZ KURTULSUN
Bizim yaşımız geldi geçti. Bizim için Türkiyemiz önemli. Türkiyemiz kurtulsun. Şu virüs belasından da kurtulalım. Allah her şeyi verir. İnancımız sonsuz, inanıyoruz, güveniyoruz, ama ekmek alacak daha gücümüz yok. Bulaşığı elimde yıkıyorum, ilaç alamıyorum. Çocuklarıma giysi alamıyorum.
BU YAVRUMU KİME EMANET EDEYİM?
Yavrum okudu öğretmen oldu. Kızlarımın hiçbiri okumadı. Keşke oğlum da okumasa da dışarıda koyun gütseydi, çoban olsaymış, daha gurur duyardım. İşte bir torunum geldi (Ali Hamza videoda yanına geliyor). Ali Hamza gel seni Türkiye görsün. Babaanne sen beni doğurdun, ben senin yavrunum diyor. Bu yavruyu kime emanet ederim. Beni virüs alırsa, eşim ölürse hangi kapıyı çalarım. Anneden babadan başka emanet edecek kimsem yok benim.
“POLİSLER GELDİ, EVİMİZİ ARADI”
Hepinize teşekkür ediyorum. Benim sesimi Türkiye duysun. Büyük olan sabaha kadar korkularla uyuyor. Polisler geldi, evimizi aradı. Benimle yatıyorlar. İki yıldır bir gün ayrılmadı. Virüs nedeniyle yatağımı yere koydum, yerde yatıyorum. 4 gün oldu. Ama öncekinde 40 gün gözüme uyku girmedi. Yavrularımı bağrıma bastım, gözlerine bakarak sabaha kadar gözyaşı döktüm. Bunun hesabını kim verecek. Bana cevap verin. Benim sesimi duyun.
VİCDANINIZ NASIL EL VERİYOR?
Biz mektep, medrese, cami görmedik, Kuran bilmedik, Yasin okumadık. Benim oğlum her şeyi okuyor ama maalesef içeride. Eşim dostum akrabam arkasını döndü. Kuran okuyanlar, namaz kılanlar, hepsi dört duvar arasında kalıyor. Buna vicdanınız nasıl el veriyor.
LÜTFEN BİZE YARDIM EDİN
Lütfen bize bir yardım. Bize el uzatın. Rica ediyorum, bütün Türkiye’den, bütün devletten. Devlet de bizim, millet de bizim, insan da bizim. Hepimiz birbirimize bağlı olmalıyız. Hepinize teşekkür ediyorum. Allah’a emanet olun.
[Sevinç Özarslan] 27.3.2020 [BoldMedya]
"Bu geceden itibaren piknik yapmak yasak!"
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, koronavirüsle mücadele kapsamında toplam 12 belde ve köyün karantina altında olduğunu duyurdu. Bu geceden itibaren piknik yapmanın yasaklandığını açıkladı.
BOLD – Rize Kendirli’nin karantinaya alınmasının ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu açıklama yaptı. Karantina kararının ilk kez Rize’de alınmadığını belirten Soylu, “Türkiye’de belde ve köy olarak 12’inci karar. Bazı köylerde veya beldelerde bulaşım riski çok olunca bu kararı alabiliyorlar. Rize’de 5 ayrı noktada alınan tedbirin amacı bir ölüm vakası var ve 65 yaş üstü çok vatandaşımız var” dedi.
ŞEHİRLER ARASI OTOBÜS SEFERLERİ İPTAL
Tüm otogarlardaki otobüs seyahatlerinin izne bağlandığını, mücbir sebep olmadan sefer yaptırmayacaklarını kaydetti. Bakan Soylu, “Bu geceden itibaren tüm Türkiye’de geçerli olmak üzere, cumartesi-pazar, piknik alanları, ormanlar ve sahil kenarları yasaklanacak” diye konuştu.
4 TEMEL MESELE VAR
Soylu’nun konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
“Dört temel ana meselemiz var. Kamu düzenini ayakta tutmak zorundayız. Sağlık sistemimizi ayakta tutmalıyız. Sağlık, gıda ve hijyen sisteminin sıkıntıya uğramamasıdır. Maskeden tutun solunum cihazına, hijyen malzemelerine kadar. Sağlık malzemesi üreten şirketlere ciddi çağrılarda bulunduk. Bugün 110 şirketle sağlık bakanlığımız anlaşma imzaladı. Dördüncüsü sosyal izolasyon. Şu ana kadar kapattığımız işletme sayısı 211 bin 670. Buraya 1448 adli ve idari işlem yaptık. Kamuda yarı yarıya çalışmaya geçildi. Her türlü tedbir alınabilir. Bölgesel karantina uygulanabilir, üst tedbirler alınabilir. Ama bunları gerçekleştirdikten sonra ortadaki durum nedir? Şu anda bizim tespitlerimize göre yüzde 80 hayat durmuş durumda. Günde 10 milyon 89 bin 208 kişi toplu taşıma ile yolculuk yaparken şu anda yüzde 10’a düşmüş durumda neredeyse. Şehir içi trafik yoğunluğuna bakıyoruz. Ayrıca şehirler arası trafik yoğunluğuna bakıyoruz. Şehirler arası otobüs yolcularında düşüş yüzde 90. Aynı zamanda şehirlerin ana caddelerindeki yoğunluğu izliyoruz. Camilerden, bütün telefon operatörleri kendi telefon açış kodlarını ona döndürdüler, polis arabalarından yayın yaparak vatandaşımızı eve davet ediyoruz.”
[BoldMedya] 27.3.2020
BOLD – Rize Kendirli’nin karantinaya alınmasının ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu açıklama yaptı. Karantina kararının ilk kez Rize’de alınmadığını belirten Soylu, “Türkiye’de belde ve köy olarak 12’inci karar. Bazı köylerde veya beldelerde bulaşım riski çok olunca bu kararı alabiliyorlar. Rize’de 5 ayrı noktada alınan tedbirin amacı bir ölüm vakası var ve 65 yaş üstü çok vatandaşımız var” dedi.
ŞEHİRLER ARASI OTOBÜS SEFERLERİ İPTAL
Tüm otogarlardaki otobüs seyahatlerinin izne bağlandığını, mücbir sebep olmadan sefer yaptırmayacaklarını kaydetti. Bakan Soylu, “Bu geceden itibaren tüm Türkiye’de geçerli olmak üzere, cumartesi-pazar, piknik alanları, ormanlar ve sahil kenarları yasaklanacak” diye konuştu.
4 TEMEL MESELE VAR
Soylu’nun konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
“Dört temel ana meselemiz var. Kamu düzenini ayakta tutmak zorundayız. Sağlık sistemimizi ayakta tutmalıyız. Sağlık, gıda ve hijyen sisteminin sıkıntıya uğramamasıdır. Maskeden tutun solunum cihazına, hijyen malzemelerine kadar. Sağlık malzemesi üreten şirketlere ciddi çağrılarda bulunduk. Bugün 110 şirketle sağlık bakanlığımız anlaşma imzaladı. Dördüncüsü sosyal izolasyon. Şu ana kadar kapattığımız işletme sayısı 211 bin 670. Buraya 1448 adli ve idari işlem yaptık. Kamuda yarı yarıya çalışmaya geçildi. Her türlü tedbir alınabilir. Bölgesel karantina uygulanabilir, üst tedbirler alınabilir. Ama bunları gerçekleştirdikten sonra ortadaki durum nedir? Şu anda bizim tespitlerimize göre yüzde 80 hayat durmuş durumda. Günde 10 milyon 89 bin 208 kişi toplu taşıma ile yolculuk yaparken şu anda yüzde 10’a düşmüş durumda neredeyse. Şehir içi trafik yoğunluğuna bakıyoruz. Ayrıca şehirler arası trafik yoğunluğuna bakıyoruz. Şehirler arası otobüs yolcularında düşüş yüzde 90. Aynı zamanda şehirlerin ana caddelerindeki yoğunluğu izliyoruz. Camilerden, bütün telefon operatörleri kendi telefon açış kodlarını ona döndürdüler, polis arabalarından yayın yaparak vatandaşımızı eve davet ediyoruz.”
[BoldMedya] 27.3.2020
Eskişehir Cezaevi için korkutan iddia; çok sayıda hasta var
Türkiye’deki cezaevlerinden ürküten haberler geliyor. HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, bir takipçisinin kendisine gönderdiği bir mesajı sosyal medya hesabından paylaştı. “Hal bu!” diyen Gergerlioğlu’nun paylaştığı notta şu ifadeler kullanılıyor; “Eskişehir L kadın koğuşunda herkes hasta. Ateşi yükselenler var. Kapılara vuruyoruz, ne istiyorsunuz diyen bile yok. Kimse tedavi edilmiyor. Sanırım burada öleceğiz. Sesimizi duyan hiç mi vicdanlı insan kalmadı, infaza dahil edilmedik diye psikolojimiz bozuk ‘diyorlar.”
[TR724] 27.3.2020
Türkiye’de hasta ve ölüm sayısı da her geçen gün daha da artıyor. Dün akşam itibariyle can kaybı 75’e çıktı. Hasta sayısı ise 3 bin 629 olarak açıklandı.Hal bu!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) March 27, 2020
"Eskişehir L kadın koğuşunda herkes hasta. Ateşi yükselenler var. Kapılara vuruyoruz, ne istiyorsunuz diyen bile yok. Kimse tedavi edilmiyor. Sanırım burada öleceğiz. Sesimizi duyan hiç mi vicdanlı insan kalmadı, infaza dahil edilmedik diye psikolojimiz bozuk 'diyorlar"
[TR724] 27.3.2020
Cezaevinden mektup var: Bu virüs ‘siyasi suçlu, gel böyle’, ‘adli suçlu, sen geri dur’ deyip insan seçmiyor
Tr724 HABER MERKEZİ
Dünyada on binlerce kişinin ölümüne sebep olan koronavirüs salgını sonucu birçok ülkede cezaevleri boşaltılırken Türkiye’de ceza infaz yasasının halen çıkarılmaması hem tutukluları hem de aileleri tedirgin ediyor.
Bir tutuklunun cezaevinden gönderdiği mektubu köşesine taşıyan Emin Çölaşan ‘Bir cezaevi feryadı’ başlığıyla cezaevlerinin durumunu ortaya döktü. Cezaevlerinde koronavirüse karşı alınan önlemlerin yetersiz olduğu ve virüsün sıçraması durumunda önü alınamaz bir felaketin yaşanacağının anlatıldığı işte o mektup:
Bir cezaevi feryadı
Sevgili okurlarım, herhangi bir cezaevinden herhangi bir hükümlü tarafından avukatı aracılığı ile gönderilen mektubu biraz kısaltarak sizlere iletiyorum. Lütfen dikkatle okuyunuz. Bu salgın şu anda yaklaşık 300 bin kişinin yatmakta olduğu cezaevlerine sıçrar ve yayılırsa işimiz çok daha zorlaşacaktır. Hükümlünün ismini vermiyorum:
Adalet Bakanlığı, sizin yazınızın ardından birçok kez açıklama yaptı. Özetle; ‘Cezaevlerinde tedbir alındı, temizlik malzemesi dağıtıldı’ denildi. Evet, temizlik malzemesi dağıtıldı ama şu ana kadar sadece bir kere yarım şişe çamaşır suyu verildi, bir kere de koğuşa gelip etrafa iki fısfıs yapıp gittiler… Sonuç; yaptık mı yaptık, tedbir aldık mı aldık!
Peki bunlar ne kadar gerçekçi önlemler?
-Açık ve kapalı görüşler iptal oldu, onun yerine ekstra telefon hakkı tanındı. Allah razı olsun. Peki ben çıktım kullandım telefonu, sonra yandaki koğuş aynı telefonu kullandı, sonra bir yandaki… Hepimiz aynı ortak telefonu kullanıyoruz. Hatta bütün cezaevi aynı telefonları kullanıyor. Peki arada bu telefonları dezenfekte eden var mı? Tabii ki yok. Demek ki tek bir kişide virüs olsa, bütün mahkumlara bulaştırmak bu kadar kolay. Burada cezaevi yönetimlerinin suçu veya tedbirsizliği yok. Bakanlıkça temin edilip gönderilmeyen dezenfektanları nereden bulup uygulasınlar.
-Savunma hazırlamak ve dijital evrakları incelemek için bilgisayar kullanıyoruz. Klavye, mouse, bilgisayar masası, sandalye… Acaba şu ana kadar bir kez olsun dezenfekte edildi mi?
-Bilgisayar odasına gidip gelirken koridorda duvara asılmış koronavirüse karşı alınması gereken 14 başlık adı altında ilanları okuyoruz. Mahkumlar ve personel bilinçleniyor, çok harika… Lakin maddelerden bir tanesi çok manidar. Diyor ki; elbiselerinizi 60 ile 90 derece sıcaklık aralığındaki sıcak suyla yıkayınız. Özür dilerim ama 16, bazıları 24 kişilik koğuşlara 1.5 saat sıcak su verilmekte ve adam başı 5 dakika sıcak su düşmekte. Kişisel temizliğimizi dahi yeteri kadar yapamazken; 60 derecede sıcak su bulup elbiselerini yıkayabilen varsa beri gelsin!
-Bir banyo, bir WC, bir lavabonun olduğu 25 metrekarelik ortak alanda 16 kişinin yaşam mücadelesi verdiği yerde sık sık yaşanan su kesintilerinden bahsetmek istemiyorum. Bu konuda artık çok tecrübeliyiz, koğuşun her yeri yedek su şişeleriyle dolu!
Avukat görüşü, revire gitmek, telefon görüşü, bilgisayar için, baş memurla görüş için her ne olursa olsun koğuştan girdin çıktın, üstün başın her yerin detaylı olarak infaz koruma memurları tarafından aranır. Tabii ki de işin doğası gereği arama yapılacak, burası cezaevi. Benim burada anlatmak istediğim, üzerinde durduğum husus, cezaevinden dışarı çıkan, virüse istemeden maruz kalan ve cezaevine taşıma olasılığı çok yüksek olan gardiyanların mahkumlarla devamlı fiziki temas halinde olduğudur. Acaba şu ana kadar bir gardiyana korona testi yapıldı mı? Veya cezaevine giriş çıkışlarda termal kamera ile kontrol var mı?
Bu husus çok önemli! Sadece biz tutuklu/hükümlüler için değil, gardiyanların da hayatı büyük risk altında… Her fiziki temas bir izdir ve bu iz bütün cezaevini geziyor. Her üst aramasından sonra gardiyanların ellerini dezenfekte etmesi gerekirken biz şu ana kadar böyle bir şeye şahit olmadık.
Televizyondan, gazetelerden izliyoruz. Halkımız iki gün eve kapanıp duramadı. Can tatlı yani…Her an virüs kapma riski yüzünden artan kaygılar kapalı ortamlarda panik ataklara sebep oldu. Peki herkesin canı can da bizimkisi ne? Biz bu dört duvar arasında ne yapalım? Tek bir infaz koruma memurunun getireceği hastalık mikrobuyla bütün cezaevi hastalanacak. Elimiz kolumuz bağlı olarak kaçınılmaz sonun geleceği günü bekliyoruz. Tedirginlik, korku…Psikolojimiz altüst oldu…
İnfaz yasasını çıkarmak için, cezaevine hastalığın yayılması mı bekleniyor? Bu hastalığı virüs kaptıktan sonra cezaevlerini boşaltmanın ne anlamı kalacak? Uzmanlar tedbir almakta kaybedilecek zaman yok diye bas bas bağırıyor. Bazıları ise ‘dur bir bakalım, sonra boşuna infaz yasası çıkarmış olmayalım, belki bir şey olmaz’ şeklinde akıl ve mantığın algılamakta zorlandığı yorumlar yapmakta. İran gibi diktatörlüğün zirve yaptığı bir ülkede dahi cezaevleri daha virüs görüldüğü anda kapatıldı. Peki ya bizde durum ne?
Olağanüstü koşullardan geçtiğimiz bugünlerde hayati öneme sahip olan ‘infaz yasası’ talebimizi koronavirüs fırsatçılığı olarak değerlendiren kişiler var. Üzülerek görüyoruz ki aralarında gazeteciler de var. Bu ne çirkin bir bakış açısıdır…Nefret ve öfkeden dolayı kişilerin bu denli militanlaşması, gözünün kör olması, kalbinin katılaşması, vicdanının kuruması ve insanlığı unutması karşısında ürperiyoruz.
Bu virüs ‘siyasi suçlu, gel böyle’, ‘adli suçlu, sen geri dur’ deyip insan seçmiyor. Zengin, fakir, sağcı-solcu, ateist-dinci ayrımı da yapmıyor!
Cezaevinde bulunan mahkumlar hastalanıp, cezaevleri toplu mezar haline geldiği zaman mı farkımıza varılacak?
Bildiğimiz kadarıyla bu tutukluların şu anda tutuksuz yargılanmaları önünde hiçbir yasal engel yok. Adli kontrol şartıyla bugün cezaevinden gönderilebilir. Ne infaz yasası, ne başka bir şey. Yeter ki siyasetten bağımsız olarak yargı organlarımız, ölçülemeyecek derecede hayati tehlikeye sebebiyet veren bu durum karşısında vicdani kanaatlerini ortaya koyarak karar versinler. Bütün tutuklular adli kontrol şartıyla tutuksuz olarak yargılanmaya devam edebilir. Adaletin yerine gelmesi noktasında hiçbir aksaklık yaşanmaz.
Bunun yanında, terör yasasında yapılacak değişiklik yıllardır beklenen bir konu…Şiddete bulaşmamış, sadece düşüncesinden dolayı insanlar yıllarca cezaevinde yatmıyor mu? Ayrıca infaz yasasında yapılacak düzenlemeler sayesinde yaşlılar ve kronik hastalar teknoloji sayesinde elektronik kelepçe koluna, bacağına takılarak cezasını evinde tamamlasın. Kendisi için beklenen konumdan milim dahi kımıldayamaz. Teknoloji kullanarak hem cezaevlerini boşaltırsın hem de hükümlülerin cezalarını tamamlatırsın. Denetimli serbestlik konusu ise düzenleme bekleyen ayrı bir konu…
Yeter ki niyet olsun…Samimiyet olsun…
-Koronavirüse karşı hiç olmadığı kadar milli birlik ve dayanışma örneği sergileniyor. Siyasetüstü bir yaklaşımla tüm partiler alınan tedbirleri ve önlemleri destekliyor. Çünkü bu mesele siyasi bir çıkardan öte hayati bir meseledir.
-Az öncede bahsettiğim üzere alınan tedbirler cezaevlerinde yetersiz kalmakta. Her an hastalık mahkumlarda ve gardiyanlarda başlayabilir. Allah korusun, cezaevlerinde yaşanacak bir salgın sonucu binlerce insanın vefat etmesinin sorumluluğunu hangi siyasetçi üstelenecek?
-İnfaz düzenlemesinde; pazarda karpuz seçer gibi halen suç ayrımı yapılması konunun ciddiyetinin farkına varılmadığını, yine göstermelik olarak kamuoyunun oyalandığını veya siyaset gütmekten öteye gidilmediğini düşündürmekte.
Geçen hafta 19 Mart günü yayınladığınız yazıdan sonra mahkumların basın yayın kuruluşlarına faks/mektup göndermesinin yasaklandığı söyleniyor. Resmi olarak sesimiz kesildi, fiziki olarak da koronavirüs sebebiyle yakında soluğumuz kesilmeden siz bizim sesimiz, nefesimiz, soluğumuz olun. Saygılarımla.
NOT: Bakan Bey’den yeni bir açıklama geldi ‘Cezaevlerinde hiçbir vakamız yoktur’ diye… Acaba biz uykuda iken birisi gelip koronavirüs testi mi yaptı bize? Çünkü 14 günde bir olan revir hakkımız dahi iptal edildi. Doktor yüzü görmüyoruz. Acaba Bakan Bey hangi veriye dayanarak bu açıklamayı yaptı? Test olmazsa elbette ki vaka olmaz. Derdi günü kurtarmak olanların yanında bizim derdimiz hayatımızı kurtarmak!”
[TR724] 27.3.2020
Dünyada on binlerce kişinin ölümüne sebep olan koronavirüs salgını sonucu birçok ülkede cezaevleri boşaltılırken Türkiye’de ceza infaz yasasının halen çıkarılmaması hem tutukluları hem de aileleri tedirgin ediyor.
Bir tutuklunun cezaevinden gönderdiği mektubu köşesine taşıyan Emin Çölaşan ‘Bir cezaevi feryadı’ başlığıyla cezaevlerinin durumunu ortaya döktü. Cezaevlerinde koronavirüse karşı alınan önlemlerin yetersiz olduğu ve virüsün sıçraması durumunda önü alınamaz bir felaketin yaşanacağının anlatıldığı işte o mektup:
Bir cezaevi feryadı
Sevgili okurlarım, herhangi bir cezaevinden herhangi bir hükümlü tarafından avukatı aracılığı ile gönderilen mektubu biraz kısaltarak sizlere iletiyorum. Lütfen dikkatle okuyunuz. Bu salgın şu anda yaklaşık 300 bin kişinin yatmakta olduğu cezaevlerine sıçrar ve yayılırsa işimiz çok daha zorlaşacaktır. Hükümlünün ismini vermiyorum:
Adalet Bakanlığı, sizin yazınızın ardından birçok kez açıklama yaptı. Özetle; ‘Cezaevlerinde tedbir alındı, temizlik malzemesi dağıtıldı’ denildi. Evet, temizlik malzemesi dağıtıldı ama şu ana kadar sadece bir kere yarım şişe çamaşır suyu verildi, bir kere de koğuşa gelip etrafa iki fısfıs yapıp gittiler… Sonuç; yaptık mı yaptık, tedbir aldık mı aldık!
Peki bunlar ne kadar gerçekçi önlemler?
-Açık ve kapalı görüşler iptal oldu, onun yerine ekstra telefon hakkı tanındı. Allah razı olsun. Peki ben çıktım kullandım telefonu, sonra yandaki koğuş aynı telefonu kullandı, sonra bir yandaki… Hepimiz aynı ortak telefonu kullanıyoruz. Hatta bütün cezaevi aynı telefonları kullanıyor. Peki arada bu telefonları dezenfekte eden var mı? Tabii ki yok. Demek ki tek bir kişide virüs olsa, bütün mahkumlara bulaştırmak bu kadar kolay. Burada cezaevi yönetimlerinin suçu veya tedbirsizliği yok. Bakanlıkça temin edilip gönderilmeyen dezenfektanları nereden bulup uygulasınlar.
-Savunma hazırlamak ve dijital evrakları incelemek için bilgisayar kullanıyoruz. Klavye, mouse, bilgisayar masası, sandalye… Acaba şu ana kadar bir kez olsun dezenfekte edildi mi?
-Bilgisayar odasına gidip gelirken koridorda duvara asılmış koronavirüse karşı alınması gereken 14 başlık adı altında ilanları okuyoruz. Mahkumlar ve personel bilinçleniyor, çok harika… Lakin maddelerden bir tanesi çok manidar. Diyor ki; elbiselerinizi 60 ile 90 derece sıcaklık aralığındaki sıcak suyla yıkayınız. Özür dilerim ama 16, bazıları 24 kişilik koğuşlara 1.5 saat sıcak su verilmekte ve adam başı 5 dakika sıcak su düşmekte. Kişisel temizliğimizi dahi yeteri kadar yapamazken; 60 derecede sıcak su bulup elbiselerini yıkayabilen varsa beri gelsin!
-Bir banyo, bir WC, bir lavabonun olduğu 25 metrekarelik ortak alanda 16 kişinin yaşam mücadelesi verdiği yerde sık sık yaşanan su kesintilerinden bahsetmek istemiyorum. Bu konuda artık çok tecrübeliyiz, koğuşun her yeri yedek su şişeleriyle dolu!
Avukat görüşü, revire gitmek, telefon görüşü, bilgisayar için, baş memurla görüş için her ne olursa olsun koğuştan girdin çıktın, üstün başın her yerin detaylı olarak infaz koruma memurları tarafından aranır. Tabii ki de işin doğası gereği arama yapılacak, burası cezaevi. Benim burada anlatmak istediğim, üzerinde durduğum husus, cezaevinden dışarı çıkan, virüse istemeden maruz kalan ve cezaevine taşıma olasılığı çok yüksek olan gardiyanların mahkumlarla devamlı fiziki temas halinde olduğudur. Acaba şu ana kadar bir gardiyana korona testi yapıldı mı? Veya cezaevine giriş çıkışlarda termal kamera ile kontrol var mı?
Bu husus çok önemli! Sadece biz tutuklu/hükümlüler için değil, gardiyanların da hayatı büyük risk altında… Her fiziki temas bir izdir ve bu iz bütün cezaevini geziyor. Her üst aramasından sonra gardiyanların ellerini dezenfekte etmesi gerekirken biz şu ana kadar böyle bir şeye şahit olmadık.
Televizyondan, gazetelerden izliyoruz. Halkımız iki gün eve kapanıp duramadı. Can tatlı yani…Her an virüs kapma riski yüzünden artan kaygılar kapalı ortamlarda panik ataklara sebep oldu. Peki herkesin canı can da bizimkisi ne? Biz bu dört duvar arasında ne yapalım? Tek bir infaz koruma memurunun getireceği hastalık mikrobuyla bütün cezaevi hastalanacak. Elimiz kolumuz bağlı olarak kaçınılmaz sonun geleceği günü bekliyoruz. Tedirginlik, korku…Psikolojimiz altüst oldu…
İnfaz yasasını çıkarmak için, cezaevine hastalığın yayılması mı bekleniyor? Bu hastalığı virüs kaptıktan sonra cezaevlerini boşaltmanın ne anlamı kalacak? Uzmanlar tedbir almakta kaybedilecek zaman yok diye bas bas bağırıyor. Bazıları ise ‘dur bir bakalım, sonra boşuna infaz yasası çıkarmış olmayalım, belki bir şey olmaz’ şeklinde akıl ve mantığın algılamakta zorlandığı yorumlar yapmakta. İran gibi diktatörlüğün zirve yaptığı bir ülkede dahi cezaevleri daha virüs görüldüğü anda kapatıldı. Peki ya bizde durum ne?
Olağanüstü koşullardan geçtiğimiz bugünlerde hayati öneme sahip olan ‘infaz yasası’ talebimizi koronavirüs fırsatçılığı olarak değerlendiren kişiler var. Üzülerek görüyoruz ki aralarında gazeteciler de var. Bu ne çirkin bir bakış açısıdır…Nefret ve öfkeden dolayı kişilerin bu denli militanlaşması, gözünün kör olması, kalbinin katılaşması, vicdanının kuruması ve insanlığı unutması karşısında ürperiyoruz.
Bu virüs ‘siyasi suçlu, gel böyle’, ‘adli suçlu, sen geri dur’ deyip insan seçmiyor. Zengin, fakir, sağcı-solcu, ateist-dinci ayrımı da yapmıyor!
Cezaevinde bulunan mahkumlar hastalanıp, cezaevleri toplu mezar haline geldiği zaman mı farkımıza varılacak?
Bildiğimiz kadarıyla bu tutukluların şu anda tutuksuz yargılanmaları önünde hiçbir yasal engel yok. Adli kontrol şartıyla bugün cezaevinden gönderilebilir. Ne infaz yasası, ne başka bir şey. Yeter ki siyasetten bağımsız olarak yargı organlarımız, ölçülemeyecek derecede hayati tehlikeye sebebiyet veren bu durum karşısında vicdani kanaatlerini ortaya koyarak karar versinler. Bütün tutuklular adli kontrol şartıyla tutuksuz olarak yargılanmaya devam edebilir. Adaletin yerine gelmesi noktasında hiçbir aksaklık yaşanmaz.
Bunun yanında, terör yasasında yapılacak değişiklik yıllardır beklenen bir konu…Şiddete bulaşmamış, sadece düşüncesinden dolayı insanlar yıllarca cezaevinde yatmıyor mu? Ayrıca infaz yasasında yapılacak düzenlemeler sayesinde yaşlılar ve kronik hastalar teknoloji sayesinde elektronik kelepçe koluna, bacağına takılarak cezasını evinde tamamlasın. Kendisi için beklenen konumdan milim dahi kımıldayamaz. Teknoloji kullanarak hem cezaevlerini boşaltırsın hem de hükümlülerin cezalarını tamamlatırsın. Denetimli serbestlik konusu ise düzenleme bekleyen ayrı bir konu…
Yeter ki niyet olsun…Samimiyet olsun…
-Koronavirüse karşı hiç olmadığı kadar milli birlik ve dayanışma örneği sergileniyor. Siyasetüstü bir yaklaşımla tüm partiler alınan tedbirleri ve önlemleri destekliyor. Çünkü bu mesele siyasi bir çıkardan öte hayati bir meseledir.
-Az öncede bahsettiğim üzere alınan tedbirler cezaevlerinde yetersiz kalmakta. Her an hastalık mahkumlarda ve gardiyanlarda başlayabilir. Allah korusun, cezaevlerinde yaşanacak bir salgın sonucu binlerce insanın vefat etmesinin sorumluluğunu hangi siyasetçi üstelenecek?
-İnfaz düzenlemesinde; pazarda karpuz seçer gibi halen suç ayrımı yapılması konunun ciddiyetinin farkına varılmadığını, yine göstermelik olarak kamuoyunun oyalandığını veya siyaset gütmekten öteye gidilmediğini düşündürmekte.
Geçen hafta 19 Mart günü yayınladığınız yazıdan sonra mahkumların basın yayın kuruluşlarına faks/mektup göndermesinin yasaklandığı söyleniyor. Resmi olarak sesimiz kesildi, fiziki olarak da koronavirüs sebebiyle yakında soluğumuz kesilmeden siz bizim sesimiz, nefesimiz, soluğumuz olun. Saygılarımla.
NOT: Bakan Bey’den yeni bir açıklama geldi ‘Cezaevlerinde hiçbir vakamız yoktur’ diye… Acaba biz uykuda iken birisi gelip koronavirüs testi mi yaptı bize? Çünkü 14 günde bir olan revir hakkımız dahi iptal edildi. Doktor yüzü görmüyoruz. Acaba Bakan Bey hangi veriye dayanarak bu açıklamayı yaptı? Test olmazsa elbette ki vaka olmaz. Derdi günü kurtarmak olanların yanında bizim derdimiz hayatımızı kurtarmak!”
[TR724] 27.3.2020
İş adamı Boydak: Türkiye 7 yıldır nerelerden nerelere savruldu
Boydak Holding ve Kayseri Sanayi Odası Yönetim Kurulu Eski Başkanı Mustafa Boydak, ‘‘Türkiye 7 yıldır nerelerden nerelere savruldu. İnsanlarımız nerelere savruldu. İçimizde ne canavarlar varmış, içimizde ne güzel insanlar varmış bunları görmüş olduk.’’ dedi.
KHK TV’ye konuşan Mustafa Boydak, Koronavirüs salgını sebebiyle cezaevlerine dikkat çekti. ‘‘Önce can mı canan mı derler ya. Biz şu an can derdindeyiz. Hapishanede kardeşlerim, kuzenim var bizim gibi bir sürü iş adamı var. Hapishanelerde kadınlar çocuklar var. Bu dönemde öncelikle onları aklımda ön planda tutuyorum.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de yargı eliyle insanların hak ihlaline uğradığına işaret eden Boydak, “Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki bir hâkimin kararıyla sizin yıllarca yaptığınız birikimlerinize, şirketlerinize, hatta evinize, barkınıza, malınıza mülkünüze, bindiğiniz arabanıza dahi el konabiliyor.’’ tespitinde bulundu.
BOYDAK: ÖNCELİKLE BİLİMİN GETİRDİĞİ AKILLA HAREKET EDELİM
Bilimin getirdiği akılla hareket edilmesi gerektiğini kaydeden Mustafa Boydak, “Laiklik ilkesinin bu dönemde ne kadar önemli olduğunu bizler de daha iyi anladık. Bizim çocuklarımız iyi yetişsin güzel eğitim alsınlar, bilime inansınlar, öncelikle bilimin getirdiği akılla hareket edelim.’’ şeklinde konuştu.
‘‘BİZİM ÖNCELİĞİMİZ BU ÇUKURDAN ÇIKMAK’’
El konulan şirketlerini geri alacaklarını söyleyen Boydak sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben kimseye kırgın olamam. Azim ve kararlılığımız devam ediyor. Biz kısa zamanda tekrar geleceğiz, şirketlerimizi tekrar hak ettikleri yerlere getireceğiz. Girişimcilik ruhumuzla Türkiye’yi kalkındırmak için var gücümüzle çalışacağız. Yepyeni bir çevre yaptık. İstanbul, Ankara, Türkiye’nin her tarafından. Şu anda firmalar inanılmaz mali zorluklar çekmektedir. Bu firmaların rehberleri yok şu anda. O rehberlik görevlerini yaptım. Onlarca iş adamı, sanayici fabrikalarının anahtarlarını getirip verdi bu süreçte. Bizim önceliğimiz bu çukurdan çıkmamız için.”
[TR724] 27.3.2020
KHK TV’ye konuşan Mustafa Boydak, Koronavirüs salgını sebebiyle cezaevlerine dikkat çekti. ‘‘Önce can mı canan mı derler ya. Biz şu an can derdindeyiz. Hapishanede kardeşlerim, kuzenim var bizim gibi bir sürü iş adamı var. Hapishanelerde kadınlar çocuklar var. Bu dönemde öncelikle onları aklımda ön planda tutuyorum.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de yargı eliyle insanların hak ihlaline uğradığına işaret eden Boydak, “Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki bir hâkimin kararıyla sizin yıllarca yaptığınız birikimlerinize, şirketlerinize, hatta evinize, barkınıza, malınıza mülkünüze, bindiğiniz arabanıza dahi el konabiliyor.’’ tespitinde bulundu.
BOYDAK: ÖNCELİKLE BİLİMİN GETİRDİĞİ AKILLA HAREKET EDELİM
Bilimin getirdiği akılla hareket edilmesi gerektiğini kaydeden Mustafa Boydak, “Laiklik ilkesinin bu dönemde ne kadar önemli olduğunu bizler de daha iyi anladık. Bizim çocuklarımız iyi yetişsin güzel eğitim alsınlar, bilime inansınlar, öncelikle bilimin getirdiği akılla hareket edelim.’’ şeklinde konuştu.
‘‘BİZİM ÖNCELİĞİMİZ BU ÇUKURDAN ÇIKMAK’’
El konulan şirketlerini geri alacaklarını söyleyen Boydak sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben kimseye kırgın olamam. Azim ve kararlılığımız devam ediyor. Biz kısa zamanda tekrar geleceğiz, şirketlerimizi tekrar hak ettikleri yerlere getireceğiz. Girişimcilik ruhumuzla Türkiye’yi kalkındırmak için var gücümüzle çalışacağız. Yepyeni bir çevre yaptık. İstanbul, Ankara, Türkiye’nin her tarafından. Şu anda firmalar inanılmaz mali zorluklar çekmektedir. Bu firmaların rehberleri yok şu anda. O rehberlik görevlerini yaptım. Onlarca iş adamı, sanayici fabrikalarının anahtarlarını getirip verdi bu süreçte. Bizim önceliğimiz bu çukurdan çıkmamız için.”
[TR724] 27.3.2020
Rize’de 1 belde ve 4 köyde koronavirüs karantinası
Türkiye’de ilk kez bir belge ve 4 köy artan koronavirüs vakalarındaki artışın önüne geçilemediği için ‘karantinaya’ alındı. Covid-19 tedbirleri kapsamında Rize merkeze bağlı Kendirli beldesi ile 4 köyün karantina altına alındığı bildirildi. Bu arada, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, katıldığı bir televizyon programında karantinaya alınan yerleşim yeri sayısının 12 olduğunu söyledi.
İl Sağlık Müdürlüğü’nden yapılan yazılı açıklamada, koronavirüs tedbirlerinin artırıldığı belirtildi. Ancak vaka sayısının artmasının önüne geçilemediği kaydedildi. Açıklamada, “İlimiz Kendirli beldesi ve bununla yakın temasta olan Yeni Selimiye, Beştepe, Esentepe ve Maltepe köyleri potansiyel vakaların önüne geçebilmek için karantina altına alınmıştır. Giriş çıkışlara izin verilmeyecektir. Yine muhtarlar üzerinden bu bölgedeki evlerde ateş, öksürük gibi semptomu bulunan tüm vatandaşlarımızın isimleri alınacak, akabinde sağlık ekipleri ev ev gezerek tek tek bu isimleri sağlık kontrolünden geçirecektir. Semptomu olan her kişi ya evde mutlak izolasyona alınacak ya da gerekirse hastaneye kaldırılacaktır. Yine vatandaşlarımızın ihtiyacını gideren ve satış yapan fırın, market gibi yerler çok daha sıkı denetlenecektir.” denildi.
Açıklamada, çok acil ihtiyaçların karşılanması haricinde ve izin verilenler dışında sokağa çıkışların da ikinci karara kadar sınırlandırıldığı belirtildi.
[TR724] 27.3.2020
İl Sağlık Müdürlüğü’nden yapılan yazılı açıklamada, koronavirüs tedbirlerinin artırıldığı belirtildi. Ancak vaka sayısının artmasının önüne geçilemediği kaydedildi. Açıklamada, “İlimiz Kendirli beldesi ve bununla yakın temasta olan Yeni Selimiye, Beştepe, Esentepe ve Maltepe köyleri potansiyel vakaların önüne geçebilmek için karantina altına alınmıştır. Giriş çıkışlara izin verilmeyecektir. Yine muhtarlar üzerinden bu bölgedeki evlerde ateş, öksürük gibi semptomu bulunan tüm vatandaşlarımızın isimleri alınacak, akabinde sağlık ekipleri ev ev gezerek tek tek bu isimleri sağlık kontrolünden geçirecektir. Semptomu olan her kişi ya evde mutlak izolasyona alınacak ya da gerekirse hastaneye kaldırılacaktır. Yine vatandaşlarımızın ihtiyacını gideren ve satış yapan fırın, market gibi yerler çok daha sıkı denetlenecektir.” denildi.
Açıklamada, çok acil ihtiyaçların karşılanması haricinde ve izin verilenler dışında sokağa çıkışların da ikinci karara kadar sınırlandırıldığı belirtildi.
[TR724] 27.3.2020
Otobüs seferleri izne bağlandı
İçişleri Bakanı Soylu, “Tüm otogarlardaki otobüs seyahatleri izne bağlı, mücbir sebep olmadan sefer yaptırmayacağız.” dedi. Katıldığı bir televizyon programında konuşan Soylu, ülkede hayatın yüzde 80 oranında durduğunu anlattı. Koronavirüsle mücadele kapsamında, toplam 12 belde ve köyün karantinada olduğunu bildirdi.
211 BİN İŞ YERİNİ KAPATTIK!
Süleyman Soylu, “Şu ana kadar kapattığımız iş yeri sayısı 211 bin 670. Bu akşam bir tedbir daha getiriyoruz. Otobüs seyahatlerini kısıtlıyoruz. Tüm otogarlardaki otobüs seyahatleri izne bağlı, mücbir sebep olmadan sefer yaptırmayacağız.” diye konuştu.
PAZARKULE’Yİ BOŞALTTIK
Soylu, “Dün gece itibariyle Edirne Pazarkule’yi boşalttık. Mültecileri 9 vilayete götürdük, geri gönderme merkezlerimizde misafir edeceğiz. Dün gece sabaha kadar operasyon yaptık ve yaklaşık 5 bin 800 mülteciyi oradan boşalttık.” ifadesinde bulundu.
Bu arada, hafta sonu itibariyle sahillere ve piknik yerlerine inmek de yasaklandı.
[TR724] 27.3.2020
211 BİN İŞ YERİNİ KAPATTIK!
Süleyman Soylu, “Şu ana kadar kapattığımız iş yeri sayısı 211 bin 670. Bu akşam bir tedbir daha getiriyoruz. Otobüs seyahatlerini kısıtlıyoruz. Tüm otogarlardaki otobüs seyahatleri izne bağlı, mücbir sebep olmadan sefer yaptırmayacağız.” diye konuştu.
PAZARKULE’Yİ BOŞALTTIK
Soylu, “Dün gece itibariyle Edirne Pazarkule’yi boşalttık. Mültecileri 9 vilayete götürdük, geri gönderme merkezlerimizde misafir edeceğiz. Dün gece sabaha kadar operasyon yaptık ve yaklaşık 5 bin 800 mülteciyi oradan boşalttık.” ifadesinde bulundu.
Bu arada, hafta sonu itibariyle sahillere ve piknik yerlerine inmek de yasaklandı.
[TR724] 27.3.2020
New York’ta 3 bin 600 kapasiteli mobil morglar kuruldu
ABD’nin New York eyaletinde, artan yeni tip Koronavirüs ölümleriyle başa çıkmak için soğutmalı kamyon ve çadırlardan morglar kuruldu.
New York Tıbbi Muayene İşleri Direktörlüğü Sözcüsü Aja Worthy-Davis, yaptığı açıklamada salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının hızla artması nedeni ile soğutmalı kamyon ve çadırlardan mobil morglar kurulduğunu açıklarken, çadır ve kamyonların 3 bin 500 ile 3 bin 600 ceset kapasiteli olacağını söyledi.
[TR724] 27.3.2020
New York Tıbbi Muayene İşleri Direktörlüğü Sözcüsü Aja Worthy-Davis, yaptığı açıklamada salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının hızla artması nedeni ile soğutmalı kamyon ve çadırlardan mobil morglar kurulduğunu açıklarken, çadır ve kamyonların 3 bin 500 ile 3 bin 600 ceset kapasiteli olacağını söyledi.
[TR724] 27.3.2020
Cezaevlerinde yaşam hakkı (3) [Aziz Kamil Can]
Bulaşıcı Hastalıklar Karşısında Devletin Yaşamı Koruma Yükümlülüğü
Hükümetin dikkate alması gereken bir husus da bütün dünyayı esir eden Virüs konusudur. Devlet, Anayasa (md 5, 17, 56) ve AİHS (md 2) gereği yaşamı koruma pozitif yükümlülüğü altındadır.
AHİM’e göre “herhangi bir kişi sağlıklı olarak devletin otoritesi altına yerleştirildiğinde, ancak serbest bırakıldığında aynı şekilde sağlıklı olmadığı durumda, bu durumun nedenlerini inandırıcı şekilde açıklama yükümlülüğü söz konusu devlete aittir. Devlet bu türden inandırıcı bir açıklama yapmadığı durumda AİHS’in 3. maddesi açısından bu durum sorun oluşturur.” Tomasi c. France, § 110 ; Ribitsch c. Autriche, § 34; Aksoy c. Turquie, § 61,, et Selmouni c. France [GC], no 25803/94, § 87, CEDH 1999 V).
Bulaşıcı hastalıklar konusunda da AİHM kararları vardır. AİHM cezaevinde tüberküloz hastalığına yakalan bir başvurucuya ilişkin kararda, yukarıda özetlenen gerekçelere ek olarak, taraf devletin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini şu nedenlerle kabul etmiştir: “Başvurucu cezaevine girdiğinde tüberküloz hastası olmamasına rağmen, bir süre sonra bu hastalığa yakalanmış olup, sözleşmeci devlet bu durumun cezaevi koşullarından kaynaklanmadığını açıklayamamıştır Cezaevinde tutulan bir kişinin, bulaşıcı bir hastalığa yakalanması veya mevcut hastalığının ilerlemesine neden olabilecek koşullarda tutulması, AİHS’in 3. maddesinin ihlaline yol açar. (…) AİHS’in 3. maddesi bulaşıcı hastalıkların önlenmesi açısından taraf devletlere pozitif yükümlülükler yükler” (Dobri c. Romanie, §§ 46-56).
Öte yandan hastalık, yaşlılık vb nedenlerle yüksek risk grubunda bulunan bir kişinin her an öldürücü bir hastalıkla karşılaşma ihtimali altında kapasitenin çok üstünde tutuklu ve hükümlülerle birlikte tutulmasının kendisine yaşatacağı acı, elem ve ıstırap, AİHM’in ifadesi ile adeta “ölüm koridoru” (“death row – couloir de la mort”) benzeri bir koridorda bekletmeye eş değer olup, bu durum da AİHM tarafından insan onuruna aykırı muamele olarak değerlendirilmiştir (Soering v. The United Kingdom).
Devlet gözetimi altında iken bulaşıcı bir hastalık sonucu ölüm gerçekleşmesi durumunda AY 5, 17 ve 56. maddeleri ile AİHS 2.maddesi uyarınca yaşam hakkı da ihlal edilmiş olacak ve sıralı olarak ilgililer hakkında cezai ve tazmini sorumluluk doğabilecektir.
Hükümetin getireceği düzenlemede AİHM’in kararları gözetilmelidir. Halihazırda cezaevlerinde birçok hastalıkla mücadele eden, 60 yaş üzerinde binlerce kişi vardır. Yine çocuklu anneler vardır ki, masum çocukların muhtemel bir hastalığı kapmasının kimse hesabını veremeyecektir. Öte yandan cezaevlerinin kötü şartları, yetersiz tıbbi ekipmanı, kalabalık koğuşları da ayrı bir tehlike unsurudur. Tüm dünyaca bilimsel gerçeklere dayanan bir bulaşıcı hastalıktan cezaevindeki insanların korunması gerekmektedir.
İtalya, İspanya, Norveç gibi kimi Avrupa ülkeleri, Bahreyn, İran, ABD’nin bazı eyaletleri ve daha birçok ülkede virüs nedeniyle genel af çıkartılarak mahkumlar tahliye ediliyor. Hükümetin de bir yaşam krizi ile karşı karşıya kalmaması için siyasi kin ve inattan kurtulup bu önlemi alması anayasal bir sorumluluktur.
[Aziz Kamil Can] 27.3.2020 [TR724]
Hükümetin dikkate alması gereken bir husus da bütün dünyayı esir eden Virüs konusudur. Devlet, Anayasa (md 5, 17, 56) ve AİHS (md 2) gereği yaşamı koruma pozitif yükümlülüğü altındadır.
AHİM’e göre “herhangi bir kişi sağlıklı olarak devletin otoritesi altına yerleştirildiğinde, ancak serbest bırakıldığında aynı şekilde sağlıklı olmadığı durumda, bu durumun nedenlerini inandırıcı şekilde açıklama yükümlülüğü söz konusu devlete aittir. Devlet bu türden inandırıcı bir açıklama yapmadığı durumda AİHS’in 3. maddesi açısından bu durum sorun oluşturur.” Tomasi c. France, § 110 ; Ribitsch c. Autriche, § 34; Aksoy c. Turquie, § 61,, et Selmouni c. France [GC], no 25803/94, § 87, CEDH 1999 V).
Bulaşıcı hastalıklar konusunda da AİHM kararları vardır. AİHM cezaevinde tüberküloz hastalığına yakalan bir başvurucuya ilişkin kararda, yukarıda özetlenen gerekçelere ek olarak, taraf devletin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini şu nedenlerle kabul etmiştir: “Başvurucu cezaevine girdiğinde tüberküloz hastası olmamasına rağmen, bir süre sonra bu hastalığa yakalanmış olup, sözleşmeci devlet bu durumun cezaevi koşullarından kaynaklanmadığını açıklayamamıştır Cezaevinde tutulan bir kişinin, bulaşıcı bir hastalığa yakalanması veya mevcut hastalığının ilerlemesine neden olabilecek koşullarda tutulması, AİHS’in 3. maddesinin ihlaline yol açar. (…) AİHS’in 3. maddesi bulaşıcı hastalıkların önlenmesi açısından taraf devletlere pozitif yükümlülükler yükler” (Dobri c. Romanie, §§ 46-56).
Öte yandan hastalık, yaşlılık vb nedenlerle yüksek risk grubunda bulunan bir kişinin her an öldürücü bir hastalıkla karşılaşma ihtimali altında kapasitenin çok üstünde tutuklu ve hükümlülerle birlikte tutulmasının kendisine yaşatacağı acı, elem ve ıstırap, AİHM’in ifadesi ile adeta “ölüm koridoru” (“death row – couloir de la mort”) benzeri bir koridorda bekletmeye eş değer olup, bu durum da AİHM tarafından insan onuruna aykırı muamele olarak değerlendirilmiştir (Soering v. The United Kingdom).
Devlet gözetimi altında iken bulaşıcı bir hastalık sonucu ölüm gerçekleşmesi durumunda AY 5, 17 ve 56. maddeleri ile AİHS 2.maddesi uyarınca yaşam hakkı da ihlal edilmiş olacak ve sıralı olarak ilgililer hakkında cezai ve tazmini sorumluluk doğabilecektir.
Hükümetin getireceği düzenlemede AİHM’in kararları gözetilmelidir. Halihazırda cezaevlerinde birçok hastalıkla mücadele eden, 60 yaş üzerinde binlerce kişi vardır. Yine çocuklu anneler vardır ki, masum çocukların muhtemel bir hastalığı kapmasının kimse hesabını veremeyecektir. Öte yandan cezaevlerinin kötü şartları, yetersiz tıbbi ekipmanı, kalabalık koğuşları da ayrı bir tehlike unsurudur. Tüm dünyaca bilimsel gerçeklere dayanan bir bulaşıcı hastalıktan cezaevindeki insanların korunması gerekmektedir.
İtalya, İspanya, Norveç gibi kimi Avrupa ülkeleri, Bahreyn, İran, ABD’nin bazı eyaletleri ve daha birçok ülkede virüs nedeniyle genel af çıkartılarak mahkumlar tahliye ediliyor. Hükümetin de bir yaşam krizi ile karşı karşıya kalmaması için siyasi kin ve inattan kurtulup bu önlemi alması anayasal bir sorumluluktur.
[Aziz Kamil Can] 27.3.2020 [TR724]
Kâinatın dilini çözmek! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
İnsanlık tarihinde belki de ilk defa bu kadar geniş çapta ve derinden, yaygın bir kaygı ve tehlikeyle karşı karşıyayız. Her canlının sonunda mutlaka buluşacağı ölümü, insanlar bir bütün olarak ilk defa bu kadar yakından hissettiler. Ve bir virüsle mücadele, bütün insanlığın ortaklaşa tek ve yalnız hedefi haline geldi. Yeryüzü gezegeninin misafirleri ve yolcuları olarak, büyük binalarımızın, köşklerimizin ve lüks evlerimizin, saraylarımızın ve malikânelerimizin, büyük fabrikalarımızın, on şeritli uçsuz bucaksız yollarımızın, bir anda bütün dünyayla iletişime geçebilme imkanlarımızın, başka gezegenlere seyahatler düzenleme ve oralarda hayat emareleri keşif turlarımızın, insansız hava araçlarımızın, denizlerin altındaki keşif ve seyahatlerimizin ve benzeri sayısız teknolojik buluşlarımızın, belki de ilk defa bir şeye yaramadığını, acı bir şekilde yakından görmüş olduk.
Aslında ne olmuştu? Neden olmuştu? Nasıl olmuştu da böylesine yaygın ve azgın bir virüsle karşı karşıya kalmıştı insanlık? Belki de kafa yormamız gereken en önemli meselelerden birisi buydu. Zira insan, neden düştüğünü anlamazsa, düştüğü yerden kalksa bile her zaman için aynı yere yeniden düşmesi mukadderdir.
Kâinatta “sünnetullah” denilen değişmez kurallar vardır. Bunlara tekvini emirler de diyebiliriz. Bu tekvini emirlerin değişmesi söz konusu değildir. Bozulduğunda, yerinden oynatıldığında, herc-ü merçler, kaoslar ve kargaşalar meydana gelir. Aynı tekvini emirler, sosyal hadiselerde de vardır. Onlar, görünmez, dokunulmaz; ancak meydana geldiğinde hissedilirler. Onların da bir dili vardır. Ancak o dil, “te’vil-i ehâdis”çe okunabilir ve anlaşılabilir. Her alanda bizlere rehberlik yapan Kur’ân, bu alanda derinden mütalaa edildiğinde, bizlere tercümanlık yapar, olayları okuma doneleri verir.
Etrafımızdaki olayların birbirinden farklı iki dili vardır. Bunlardan biri içe, diğeri dışa bakar; biri zâhir diğeri de bâtınla ilgilidir; bir âfâki diğeri de enfüsidir; birisi manay-ı harfi diğeri de manay-ı ismidir. Olayları, birbiriyle yakından ilgili bu iki dil penceresinden okumayınca, neticeler hep eksik olur ve kadük kalır. Aslolan, olayların dışa bakan yönleriyle beraber, arka planı görebilmek ve gerçek sebebe ulaşmanın yollarını ya da hiç değilse ipuçlarını elde edebilmektir.
İşte bu açıdan, içinden geçtiğimiz zaman diliminde, Koronavirüsün arka planında aslında bozulan dengeler vardır. Allah’ın kainata koyduğu ve adına “mîzan” dediği kainatı ayakta tutan temel dinamiklerden sapmalar vardır. Dolayısıyla yeryüzündeki ifsat ve bozulmalar, irade sahibi olan insanın, kendi yapıp ettiklerinin bir neticesidir. Ne ekolojik denge ne de sosyal çalkantılar, şimdiye kadar bu çaplı geniş ve derinden olmamıştır. Teknolojinin de imkanları kullanılarak, yeryüzünün bozulması, neredeyse bütün zamanların en ileri seviyesinde meydana gelmiştir. İnsan, bir yandan kendi mezarını kazarken, diğer yandan da bütün dünyayı paçasından sürükleyerek mezara kendisiyle beraber götürmektedir.
Kur’ân, geçmiş kavimlerin başlarına bu anlamda gelen belaları, ibtilaları, sıkıntı ve yere batmaları, toptan helak edilmeleri, suda boğulma ve gökten taş yağdırılmaları haber verirken, genellikle “zulüm” kavramını kullanır. Farklı anlam tabakalarını içinde barındıran zulmün en büyüğü, Allah’a eş ve ortak koşma olmakla beraber, aynı zamanda açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına işkence etme ve haksızlıkta bulunma, onları aldatma, itibarlarını zedeleme, şeref ve haysiyetleriyle oynama, iftirada bulunma, haklarını gasbetme, mallarını ve hürriyetlerini ellerinden alma, hakça paylaşmama, adalet ve eşitlikten uzaklaşma, memleketlerinden sürgün etme, egosantrik düşünceler içerisinde bencilce davranma, narsizm, sadece kendi mutluluğunu esas alma, ölçü tartıda haksızlığa yönelme, evrensel ahlaki değerlerden uzaklaşma gibi sapkınlıklarla adeta şirazeden çıkma anlamlarında, aynı zulüm kavramının içinde bulunmaktadır.
Sünnetullah, yeniden devreye girmiştir ve icra edilmektedir. Zira dünyanın pek çok ülkesinde kan akıtılmaktadır, onlarca yıldan beri savaşlarda yüzbinlerce masum kadın çocuk hayatını kaybetmiş, adı Müslüman olan ülke halklarının büyük çoğunluğunda adalet ve hukuk tamamen rafa kaldırılmış, insanların her şeyleri ellerinden alınarak gasbedilmiştir. Yıllardan beri Uygur Türklerine karşı büyük bir soykırım, olanca acımasızlığıyla devam etmektedir. Yemen’de masum bebekler, yaşlılar, kadın ve erkekler, bombalar altında can vermektedir. Filistin, uzun yıllardan beri kan ağlamaktadır. Adlarını saymaya gerek duymayacağımız Arap ülkelerinin her birinde zindanlar, masumlarla doludur; insanların her türlü hakları ellerinden alınmış ve kaçıp gidebilenlerin büyük çoğunluğu, hürriyet ve insanca yaşamayı elde etmek için Avrupa ülkelerine sığınmaktadırlar. Kaçarken kimisi yollarda hastalıklardan, kimisi açlıktan, kimisi sularda boğulmaktan, kimisi de sınır koruyucularının silahlarından çıkan ateşle hayatlarını kaybetmektedir. Dünyanın belli bölgeleri refah ve lüks içerisinde yaşarken, diğer bölgeleri açlıktan kırılmaktadır. Bir yerler fazla yemeden dolayı değişik hastalıklarla boğuşurken, diğer taraflar yokluk ve fakirlikten kırılmaktadır. Ve herkes kendi âleminde, kendi alemini yapmakta ve yaşamaktadır.
Bütün bu olanlar karşısında dünya, adeta sükûta bürünmüştür. Müslümanlar inançlarının gereği olarak, zulme, adaletsizliğe, hukuksuzluğa ve her türlü haksızlığa karşı gelmeleri gerekirken susmuş ve âdeta dilsiz şeytan olmuş, dünyanın diğer güçlü devletleri ise ya ekonomik ya da ideolojik sebeplerden bu yapılanları görmezlikten gelmişlerdir. Çıkan az da olsa cılız sesler olsa da, meydana gelen bu olumsuzlukları önlemeye yetmemiştir. Dolayısıyla bütün bu suçların, dolaylı ya da dolaysız müsebbipleri olmuşlardır.
Netice itibariyle değişmeyen ilahi kural devreye girmiş, insanlık, başına gelen bu külli musibetle karşı karşıya kalmıştır. Bu neticede elbette maddi eksikliklerin önemi büyüktür. Bozulan ekolojik denge, yiyeceklerin genleriyle oynama, çeşitli çevre felaketleri, orman ve denizlerin talan edilmesi gibi maddi ifsatlar olduğu gibi, azımsanmayacak kadar sebep de yukarıda kısmen saydığımız sosyal hayattaki bozulmalardır. Görünen ve görünmeyen her iki denge de tamamen bozulmuş, maddi ve manevi felaketlerin kapısı da böylece sonuna kadar açılmıştır. Bu kapı Yüce Beyan’da: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal Sûresi 25) sözüyle oldukça açık bir şekilde beyan edilir.
Yine aynı değişmez ilahi kural başka bir âyette: “Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vâdeye kadar bekletir. Vâdeleri gelince ne bir an öne alabilir, ne bir an erteleyebilirler.” (Nahl Sûresi 61) şekliyle hatırlatılmaktadır. İşte bütün dünyanın başına bela olan Coronavirüse, bir de bu gözle değerlendirsek diye düşünüyorum.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 27.3.2020 [TR724]
Aslında ne olmuştu? Neden olmuştu? Nasıl olmuştu da böylesine yaygın ve azgın bir virüsle karşı karşıya kalmıştı insanlık? Belki de kafa yormamız gereken en önemli meselelerden birisi buydu. Zira insan, neden düştüğünü anlamazsa, düştüğü yerden kalksa bile her zaman için aynı yere yeniden düşmesi mukadderdir.
Kâinatta “sünnetullah” denilen değişmez kurallar vardır. Bunlara tekvini emirler de diyebiliriz. Bu tekvini emirlerin değişmesi söz konusu değildir. Bozulduğunda, yerinden oynatıldığında, herc-ü merçler, kaoslar ve kargaşalar meydana gelir. Aynı tekvini emirler, sosyal hadiselerde de vardır. Onlar, görünmez, dokunulmaz; ancak meydana geldiğinde hissedilirler. Onların da bir dili vardır. Ancak o dil, “te’vil-i ehâdis”çe okunabilir ve anlaşılabilir. Her alanda bizlere rehberlik yapan Kur’ân, bu alanda derinden mütalaa edildiğinde, bizlere tercümanlık yapar, olayları okuma doneleri verir.
Etrafımızdaki olayların birbirinden farklı iki dili vardır. Bunlardan biri içe, diğeri dışa bakar; biri zâhir diğeri de bâtınla ilgilidir; bir âfâki diğeri de enfüsidir; birisi manay-ı harfi diğeri de manay-ı ismidir. Olayları, birbiriyle yakından ilgili bu iki dil penceresinden okumayınca, neticeler hep eksik olur ve kadük kalır. Aslolan, olayların dışa bakan yönleriyle beraber, arka planı görebilmek ve gerçek sebebe ulaşmanın yollarını ya da hiç değilse ipuçlarını elde edebilmektir.
İşte bu açıdan, içinden geçtiğimiz zaman diliminde, Koronavirüsün arka planında aslında bozulan dengeler vardır. Allah’ın kainata koyduğu ve adına “mîzan” dediği kainatı ayakta tutan temel dinamiklerden sapmalar vardır. Dolayısıyla yeryüzündeki ifsat ve bozulmalar, irade sahibi olan insanın, kendi yapıp ettiklerinin bir neticesidir. Ne ekolojik denge ne de sosyal çalkantılar, şimdiye kadar bu çaplı geniş ve derinden olmamıştır. Teknolojinin de imkanları kullanılarak, yeryüzünün bozulması, neredeyse bütün zamanların en ileri seviyesinde meydana gelmiştir. İnsan, bir yandan kendi mezarını kazarken, diğer yandan da bütün dünyayı paçasından sürükleyerek mezara kendisiyle beraber götürmektedir.
Kur’ân, geçmiş kavimlerin başlarına bu anlamda gelen belaları, ibtilaları, sıkıntı ve yere batmaları, toptan helak edilmeleri, suda boğulma ve gökten taş yağdırılmaları haber verirken, genellikle “zulüm” kavramını kullanır. Farklı anlam tabakalarını içinde barındıran zulmün en büyüğü, Allah’a eş ve ortak koşma olmakla beraber, aynı zamanda açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına işkence etme ve haksızlıkta bulunma, onları aldatma, itibarlarını zedeleme, şeref ve haysiyetleriyle oynama, iftirada bulunma, haklarını gasbetme, mallarını ve hürriyetlerini ellerinden alma, hakça paylaşmama, adalet ve eşitlikten uzaklaşma, memleketlerinden sürgün etme, egosantrik düşünceler içerisinde bencilce davranma, narsizm, sadece kendi mutluluğunu esas alma, ölçü tartıda haksızlığa yönelme, evrensel ahlaki değerlerden uzaklaşma gibi sapkınlıklarla adeta şirazeden çıkma anlamlarında, aynı zulüm kavramının içinde bulunmaktadır.
Sünnetullah, yeniden devreye girmiştir ve icra edilmektedir. Zira dünyanın pek çok ülkesinde kan akıtılmaktadır, onlarca yıldan beri savaşlarda yüzbinlerce masum kadın çocuk hayatını kaybetmiş, adı Müslüman olan ülke halklarının büyük çoğunluğunda adalet ve hukuk tamamen rafa kaldırılmış, insanların her şeyleri ellerinden alınarak gasbedilmiştir. Yıllardan beri Uygur Türklerine karşı büyük bir soykırım, olanca acımasızlığıyla devam etmektedir. Yemen’de masum bebekler, yaşlılar, kadın ve erkekler, bombalar altında can vermektedir. Filistin, uzun yıllardan beri kan ağlamaktadır. Adlarını saymaya gerek duymayacağımız Arap ülkelerinin her birinde zindanlar, masumlarla doludur; insanların her türlü hakları ellerinden alınmış ve kaçıp gidebilenlerin büyük çoğunluğu, hürriyet ve insanca yaşamayı elde etmek için Avrupa ülkelerine sığınmaktadırlar. Kaçarken kimisi yollarda hastalıklardan, kimisi açlıktan, kimisi sularda boğulmaktan, kimisi de sınır koruyucularının silahlarından çıkan ateşle hayatlarını kaybetmektedir. Dünyanın belli bölgeleri refah ve lüks içerisinde yaşarken, diğer bölgeleri açlıktan kırılmaktadır. Bir yerler fazla yemeden dolayı değişik hastalıklarla boğuşurken, diğer taraflar yokluk ve fakirlikten kırılmaktadır. Ve herkes kendi âleminde, kendi alemini yapmakta ve yaşamaktadır.
Bütün bu olanlar karşısında dünya, adeta sükûta bürünmüştür. Müslümanlar inançlarının gereği olarak, zulme, adaletsizliğe, hukuksuzluğa ve her türlü haksızlığa karşı gelmeleri gerekirken susmuş ve âdeta dilsiz şeytan olmuş, dünyanın diğer güçlü devletleri ise ya ekonomik ya da ideolojik sebeplerden bu yapılanları görmezlikten gelmişlerdir. Çıkan az da olsa cılız sesler olsa da, meydana gelen bu olumsuzlukları önlemeye yetmemiştir. Dolayısıyla bütün bu suçların, dolaylı ya da dolaysız müsebbipleri olmuşlardır.
Netice itibariyle değişmeyen ilahi kural devreye girmiş, insanlık, başına gelen bu külli musibetle karşı karşıya kalmıştır. Bu neticede elbette maddi eksikliklerin önemi büyüktür. Bozulan ekolojik denge, yiyeceklerin genleriyle oynama, çeşitli çevre felaketleri, orman ve denizlerin talan edilmesi gibi maddi ifsatlar olduğu gibi, azımsanmayacak kadar sebep de yukarıda kısmen saydığımız sosyal hayattaki bozulmalardır. Görünen ve görünmeyen her iki denge de tamamen bozulmuş, maddi ve manevi felaketlerin kapısı da böylece sonuna kadar açılmıştır. Bu kapı Yüce Beyan’da: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal Sûresi 25) sözüyle oldukça açık bir şekilde beyan edilir.
Yine aynı değişmez ilahi kural başka bir âyette: “Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vâdeye kadar bekletir. Vâdeleri gelince ne bir an öne alabilir, ne bir an erteleyebilirler.” (Nahl Sûresi 61) şekliyle hatırlatılmaktadır. İşte bütün dünyanın başına bela olan Coronavirüse, bir de bu gözle değerlendirsek diye düşünüyorum.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 27.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Korona salgını nereye gidiyor? Sırada ne var? [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]
Bu yazıyı başlıktaki sorunun kesin cevaplarını bekleyerek okursanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Hiç kimse, Allah bildirmedikçe, gelecekte ne olacağını bilemez. Tahminlerimiz olsa bile bundan sonra kesin olarak ne olacağını bilemeyeceğiz. Sadece daha önce yaşananlar ve bilimsel bilgi birikimleri ile tahminlerde bulunabiliriz. Geleceği bilememek bir eksiklik midir? Bence hayır, geleceği bilememekten ciddi şekilde memnunum. “Ya gelecekte olacakları bilseydik”, bizim için ne kadar büyük bir sıkıntı kaynağı olurdu. Şimdi herkes gelecekte bu salgının etkileri neler olabilir diye yorumlar yapıyor, senaryolar çiziyor. Bütün bilinmezliklere rağmen sağlıklı öngörülerle adım atmak ve hazırlık yapmak en doğru yaklaşım olsa gerektir.
Ne bekleniyordu, ne oldu?
Salgın Çin’de başladığında uzun zaman gizlendi ve kapalı rejimin marifetiyle bütün dünyaya yayılmasının önü açılmış oldu. Yaklaşık üç aylık sürenin sonunda artık salgının merkezi Batı dünyasına taşınmış görünüyor. İtalya, İspanya ve ABD’de çok hızlı bir yayılma ve ölümlerdeki artış herkeste büyük bir korku uyandırdı. Başlangıçta hastalık hakkında çok az şey biliyorduk, geçen süre içinde çok sayıda bilimsel çalışma yayınlandı.
An itibariyle hastalığın risk grupları, bulaşma yolları, virüsün dış dünyada yaşayabilme süresi ve klinik seyri hakkında çok ciddi bilgi birikimi oldu. Hâlâ birçok nokta muğlak olmakla birlikte eskiye göre birçok sorunun cevabı bulunmuş oldu. Bildiklerimizin yanında hastalığın bulaşması ve seyriyle ilgili gene de çok sayıda belirsizlik ve cevapsız soru var. Kısaca bunların bazılarının üzerinde durmak ve bunları irdelemek istiyorum.
Cevap bekleyen sorular:
1-Çin, salgını kontrol etti mi?
Çin yaşanan büyük kaos ve sarsıntıdan sonra çok zecri tedbirler aldı ve insanları ölümüne karantinaya aldı. Yaklaşık iki aylık süre sonunda Çin’den bildirilen vaka sayısı ciddi olarak artmıyor. Günlük artış onlu sayılarla ifade ediliyor. Bu satırları yazarken (26 Mart 2020, Orta Avrupa saatiyle 19.00 civarı) dünyada kesin tanı konulan vaka sayısı yarım milyonu aştı ama Çin’de 81 bin civarında vaka var. Artık İtalya ve ABD Çin’i yakalamak üzereler, bu seyir devam ederse COVID19 vaka sayısında yarın Çin ikinci ya da üçüncü sıraya düşebilir. Herkesin cevap aradığı iki sorudan birincisi, Çin’deki vaka sayısı gerçekten bu kadar mı? İkincisi ise çok ciddi karantina veya benzeri uygulamalar böylesine başarılı sonuç verir mi? Çin kapalı bir ülke, özgür basın asla yok ve yabancıların birçok bilgiye ulaşması mümkün değil. O nedenle herkes bu sayıların sıhhatinden şüpheli. Ancak sayı çok daha yüksek bile olsa artık yeni vaka görülmüyor ya da çok az görülüyorsa karantina uygulamaları başarılı oldu demektir. Benzeri bir başarıyı yakalayan Güney Kore ise Çin’e göre tam ters bir görüntü veriyor. Ülke dünyaya açık, çok yoğun tanı testi yaparak pozitif olguları tecrit etti ve salgını ciddi anlamda kontrol altına aldı.
2-Hastalığı geçirenler taşıyıcı olarak kalıyor mu? Bulaştırma riski ne zaman ortadan kalkıyor?
Herkesi tedirgin eden bir başka soru da bu. Bu soruya kesin cevap veremediğimiz için herkes iyileşmiş olanların, en azından içlerinden bazılarının, bulaştırmaya devam etmesinden endişe ediyor.
3-Avrupa ve ABD salgını nasıl kontrol edecek?
Hastalık Avrupa’ya ağırlıklı olarak İtalya üzerinden yayıldı. Avrupa ülkelerinin Çin ile çok yoğun ticari ilişkileri var, karşılıklı ziyaretler eksik olmuyordu. İtalya’da, bir cruise (uzun seyahat) gemisinde yüzlerce kişinin hastalığı taşırken ülkeye gelmesi, problemi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Karantina gibi tedbirler hastalık yayıldıktan sonra alındığı için çok sayıda yaşlı insan enfekte oldu ve bu durum İtalya’yı en fazla ölümün olduğu ülke yaptı. İtalya özellikle Almanlar için öncelikli tatil güzergahı olduğu için hastalık buradan bütün Avrupa’ya kısa sürede yayıldı. Şimdi dünyada en çok vaka görülen ilk onbeş ülkenin 11’ini Avrupa ülkeleri oluşturuyor. Bunların dışında kalan ülkeler Çin, ABD, İran ve Kanada. Uygulanan sıkı karantina ve/veya benzeri teması önleyici tedbirlerle vaka sayısındaki artışın önce azalması sonra da durması bekleniyor. Ancak henüz oraya varıldığını söyleyemiyoruz. Özellikle ABD’de çok hızlı bir artış söz konusu.
4-Orta ve Az Gelişmiş Ülkeler niçin daha az problem yaşıyor?
Avrupa ülkelerinde ve ABD’de bu kadar vaka görülürken hijyenin çok daha zayıf olduğu Asya ve Afrika’daki daha fakir ülkelerde az vaka görülmesi acaba ne ne ile izah edilebilir. Rusya ve Türkiye orta gelir düzeyindeki ülkeler, bir şekilde bu mücadelenin ekonomik sıkıntılarını göğüslüyor olabilirler, ya Pakistan gibi ülkeler nasıl oluyor da bu kadar az vaka ile karşılaşıyor sorusunun cevabını bilemiyoruz. Şu an bildiğimiz Türkiye dahil birçok ülkede çok az test yapıldığı ve test yapılıp pozitif çıkmayan hiç kimsenin COVID19 olarak bildirilmediği yönündedir. Konuyla ilgili olarak bir Hindistanlı doktorun yaklaşımı açıklayıcı olabilir. Hintli doktor “bizim ülkemizde o kadar yaygın enfeksiyon hastalıkları var ve insanlar o kadar fakir ki böyle grip benzeri tablo ile seyreden bir hastalık kimsenin özel dikkatini çekmez” dedi. Test yapılıp adı konulmamış olan hastaların büyük çoğunluğu hastaneye yatırılmadan iyileşecektir, ancak geri kalanlardan ciddi seyredenler sağlık sistemini tıkayabilir, tabii ciddi bir sağlık sistemi varsa. Ayrıca ülkeler bunlara test yapıp sonucu Dünya Sağlık Örgütü’ne rapor etmedikçe bu ülkelerdeki vakalar “grip” yada “akciğer enfeksiyonu” olarak bilinmeye devam edecektir.
5-Türkiye’de gerçek vaka sayısı nedir?
Şu anda Türkiye’den bildirilen vaka sayısı 2.433 ve COVID19’a bağlı ölüm sayısı ise 59 olarak kayıtlara geçmiş durumdadır. Ancak çok fazla çelişkili haberler kafa karıştırmaktadır. Birkaç gün önce İstanbul’da 24 hekimin enfekte olduğu bilgisi haber olarak paylaşıldı. Gene dolaşan bir videoda İstanbul’un bir semtinde Korona hastaları için özel bir mezarlık yapıldığı ve buraya ölen 15 kişinin gömüldüğü söylenmekteydi. İstanbul’un bir semtinde bu kadar COVID19 ölümü olması açıklanan rakamlarla ilgili olarak insanları ciddi şekilde şüpheye düşürmektedir. Türk Tabipleri Birliği de bu konudaki tereddütlerini açıkladı. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Martta vaka sayısını 8554 olarak açıkladı. Anlaşılan bu sayı test yapılmayanlar dahil klinik belirti olan hasta sayısını ifade ediyor. Oysa bugün Avrupa ülkelerinde pozitif denilen vakaların büyük çoğunluğu zaten klinik olarak ciddi vakalar değiller. Sadece test pozitif oldukları için bu rakama dahil ediliyorlar. Bu durumda Türkiye’de gerçekten enfekte olan kişi sayısı çok daha yüksek olabilir. Daha da kötüsü bu kişilere test yapılmadığı için kendileri de çevreleri de tehlikenin farkında olmayacaklardır ve bulaştırmaya devam edebileceklerdir.
Bu problem ne zaman çözülecek?
Şu ana kadar yaşananlar henüz vaka sayısındaki artışın sonuna gelinmediğini gösteriyor. Ama Çin ve Güney Kore örnekleri salgının kontrol edilebileceğini de gösteriyor. Aşının bir yıldan önce hazır olmayacağı varsayılarak karantina veya benzeri önlemlerle bu hastalığın durdurulması bekleniyor, gerekiyor, en azından bütün insanlar bunu umuyor, arzu ediyor. Ancak bu karantina ve sınırlamaların ekonomileri yıkmaması ve başka problemler çıkarmaması için sınırlamaların ölçüsü ne olmalı sorusunun net bir cevabı yok. Bu aşamada yapılacaklar hekimlerden çok siyasetin alanına giriyor. Görünen o ki bu salgın en azından bir kaç ay daha dünyayı esir etmeye devam edecek. Bu kapanma hali daha uzun yada kısa sürebilir, bunun süresini bilemiyoruz, ancak herkesin kendini daha uzun sürebileceğine göre hazırlamasında fayda var.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 27.3.2020 [TR724]
Ne bekleniyordu, ne oldu?
Salgın Çin’de başladığında uzun zaman gizlendi ve kapalı rejimin marifetiyle bütün dünyaya yayılmasının önü açılmış oldu. Yaklaşık üç aylık sürenin sonunda artık salgının merkezi Batı dünyasına taşınmış görünüyor. İtalya, İspanya ve ABD’de çok hızlı bir yayılma ve ölümlerdeki artış herkeste büyük bir korku uyandırdı. Başlangıçta hastalık hakkında çok az şey biliyorduk, geçen süre içinde çok sayıda bilimsel çalışma yayınlandı.
An itibariyle hastalığın risk grupları, bulaşma yolları, virüsün dış dünyada yaşayabilme süresi ve klinik seyri hakkında çok ciddi bilgi birikimi oldu. Hâlâ birçok nokta muğlak olmakla birlikte eskiye göre birçok sorunun cevabı bulunmuş oldu. Bildiklerimizin yanında hastalığın bulaşması ve seyriyle ilgili gene de çok sayıda belirsizlik ve cevapsız soru var. Kısaca bunların bazılarının üzerinde durmak ve bunları irdelemek istiyorum.
Cevap bekleyen sorular:
1-Çin, salgını kontrol etti mi?
Çin yaşanan büyük kaos ve sarsıntıdan sonra çok zecri tedbirler aldı ve insanları ölümüne karantinaya aldı. Yaklaşık iki aylık süre sonunda Çin’den bildirilen vaka sayısı ciddi olarak artmıyor. Günlük artış onlu sayılarla ifade ediliyor. Bu satırları yazarken (26 Mart 2020, Orta Avrupa saatiyle 19.00 civarı) dünyada kesin tanı konulan vaka sayısı yarım milyonu aştı ama Çin’de 81 bin civarında vaka var. Artık İtalya ve ABD Çin’i yakalamak üzereler, bu seyir devam ederse COVID19 vaka sayısında yarın Çin ikinci ya da üçüncü sıraya düşebilir. Herkesin cevap aradığı iki sorudan birincisi, Çin’deki vaka sayısı gerçekten bu kadar mı? İkincisi ise çok ciddi karantina veya benzeri uygulamalar böylesine başarılı sonuç verir mi? Çin kapalı bir ülke, özgür basın asla yok ve yabancıların birçok bilgiye ulaşması mümkün değil. O nedenle herkes bu sayıların sıhhatinden şüpheli. Ancak sayı çok daha yüksek bile olsa artık yeni vaka görülmüyor ya da çok az görülüyorsa karantina uygulamaları başarılı oldu demektir. Benzeri bir başarıyı yakalayan Güney Kore ise Çin’e göre tam ters bir görüntü veriyor. Ülke dünyaya açık, çok yoğun tanı testi yaparak pozitif olguları tecrit etti ve salgını ciddi anlamda kontrol altına aldı.
2-Hastalığı geçirenler taşıyıcı olarak kalıyor mu? Bulaştırma riski ne zaman ortadan kalkıyor?
Herkesi tedirgin eden bir başka soru da bu. Bu soruya kesin cevap veremediğimiz için herkes iyileşmiş olanların, en azından içlerinden bazılarının, bulaştırmaya devam etmesinden endişe ediyor.
3-Avrupa ve ABD salgını nasıl kontrol edecek?
Hastalık Avrupa’ya ağırlıklı olarak İtalya üzerinden yayıldı. Avrupa ülkelerinin Çin ile çok yoğun ticari ilişkileri var, karşılıklı ziyaretler eksik olmuyordu. İtalya’da, bir cruise (uzun seyahat) gemisinde yüzlerce kişinin hastalığı taşırken ülkeye gelmesi, problemi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Karantina gibi tedbirler hastalık yayıldıktan sonra alındığı için çok sayıda yaşlı insan enfekte oldu ve bu durum İtalya’yı en fazla ölümün olduğu ülke yaptı. İtalya özellikle Almanlar için öncelikli tatil güzergahı olduğu için hastalık buradan bütün Avrupa’ya kısa sürede yayıldı. Şimdi dünyada en çok vaka görülen ilk onbeş ülkenin 11’ini Avrupa ülkeleri oluşturuyor. Bunların dışında kalan ülkeler Çin, ABD, İran ve Kanada. Uygulanan sıkı karantina ve/veya benzeri teması önleyici tedbirlerle vaka sayısındaki artışın önce azalması sonra da durması bekleniyor. Ancak henüz oraya varıldığını söyleyemiyoruz. Özellikle ABD’de çok hızlı bir artış söz konusu.
4-Orta ve Az Gelişmiş Ülkeler niçin daha az problem yaşıyor?
Avrupa ülkelerinde ve ABD’de bu kadar vaka görülürken hijyenin çok daha zayıf olduğu Asya ve Afrika’daki daha fakir ülkelerde az vaka görülmesi acaba ne ne ile izah edilebilir. Rusya ve Türkiye orta gelir düzeyindeki ülkeler, bir şekilde bu mücadelenin ekonomik sıkıntılarını göğüslüyor olabilirler, ya Pakistan gibi ülkeler nasıl oluyor da bu kadar az vaka ile karşılaşıyor sorusunun cevabını bilemiyoruz. Şu an bildiğimiz Türkiye dahil birçok ülkede çok az test yapıldığı ve test yapılıp pozitif çıkmayan hiç kimsenin COVID19 olarak bildirilmediği yönündedir. Konuyla ilgili olarak bir Hindistanlı doktorun yaklaşımı açıklayıcı olabilir. Hintli doktor “bizim ülkemizde o kadar yaygın enfeksiyon hastalıkları var ve insanlar o kadar fakir ki böyle grip benzeri tablo ile seyreden bir hastalık kimsenin özel dikkatini çekmez” dedi. Test yapılıp adı konulmamış olan hastaların büyük çoğunluğu hastaneye yatırılmadan iyileşecektir, ancak geri kalanlardan ciddi seyredenler sağlık sistemini tıkayabilir, tabii ciddi bir sağlık sistemi varsa. Ayrıca ülkeler bunlara test yapıp sonucu Dünya Sağlık Örgütü’ne rapor etmedikçe bu ülkelerdeki vakalar “grip” yada “akciğer enfeksiyonu” olarak bilinmeye devam edecektir.
5-Türkiye’de gerçek vaka sayısı nedir?
Şu anda Türkiye’den bildirilen vaka sayısı 2.433 ve COVID19’a bağlı ölüm sayısı ise 59 olarak kayıtlara geçmiş durumdadır. Ancak çok fazla çelişkili haberler kafa karıştırmaktadır. Birkaç gün önce İstanbul’da 24 hekimin enfekte olduğu bilgisi haber olarak paylaşıldı. Gene dolaşan bir videoda İstanbul’un bir semtinde Korona hastaları için özel bir mezarlık yapıldığı ve buraya ölen 15 kişinin gömüldüğü söylenmekteydi. İstanbul’un bir semtinde bu kadar COVID19 ölümü olması açıklanan rakamlarla ilgili olarak insanları ciddi şekilde şüpheye düşürmektedir. Türk Tabipleri Birliği de bu konudaki tereddütlerini açıkladı. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Martta vaka sayısını 8554 olarak açıkladı. Anlaşılan bu sayı test yapılmayanlar dahil klinik belirti olan hasta sayısını ifade ediyor. Oysa bugün Avrupa ülkelerinde pozitif denilen vakaların büyük çoğunluğu zaten klinik olarak ciddi vakalar değiller. Sadece test pozitif oldukları için bu rakama dahil ediliyorlar. Bu durumda Türkiye’de gerçekten enfekte olan kişi sayısı çok daha yüksek olabilir. Daha da kötüsü bu kişilere test yapılmadığı için kendileri de çevreleri de tehlikenin farkında olmayacaklardır ve bulaştırmaya devam edebileceklerdir.
Bu problem ne zaman çözülecek?
Şu ana kadar yaşananlar henüz vaka sayısındaki artışın sonuna gelinmediğini gösteriyor. Ama Çin ve Güney Kore örnekleri salgının kontrol edilebileceğini de gösteriyor. Aşının bir yıldan önce hazır olmayacağı varsayılarak karantina veya benzeri önlemlerle bu hastalığın durdurulması bekleniyor, gerekiyor, en azından bütün insanlar bunu umuyor, arzu ediyor. Ancak bu karantina ve sınırlamaların ekonomileri yıkmaması ve başka problemler çıkarmaması için sınırlamaların ölçüsü ne olmalı sorusunun net bir cevabı yok. Bu aşamada yapılacaklar hekimlerden çok siyasetin alanına giriyor. Görünen o ki bu salgın en azından bir kaç ay daha dünyayı esir etmeye devam edecek. Bu kapanma hali daha uzun yada kısa sürebilir, bunun süresini bilemiyoruz, ancak herkesin kendini daha uzun sürebileceğine göre hazırlamasında fayda var.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 27.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Salih Hoşoğlu
Yeni genç kuşaklara ulaşabilmek [Prof. Dr. Osman Şahin]
Hizmet Hareketi bugüne kadar ekseriyeti itibarıyla gençlerden oluşan bir topluluk olarak çok önemli hizmetleri deruhte etti. Hareket, sürece kadar olan dönemde, kurumları ile ihtiyacı olan bu genç nüfusa ulaşabiliyordu. Süreç sonrasında ise bir hareketin devamlılığı için gerekli olan en önemli bir dinamik olan gençlere ulaşmakta problemler yaşanmaya başlandı. Çünkü artık bunun vesilesi olan kurumları ellerinden alınmıştı.
Yurt içinde oluşturulan hava insanların Hizmet Hareketinden uzak durmasına yol açmaktadır. Yurtdışında bulunulan yerlerde ise genç nüfusa ulaşılabilmesinde ise bazı zorluklar bulunmaktadır. Hizmetin şu anda karşı karşıya bulunduğu ve en acil olarak çözmesi gereken bir problem olarak bu husus durmaktadır. Oluşan bu yeni şartlarda geliştirilecek yeni stratejiler ve metotlarla bu konunun çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
Bir diğer husus ise, Hizmetin şu anda sahip olduğu gençlerin durumu hakkındadır. Burada da iki grup karşımıza çıkıyor. Birinci gruptakiler gerekli şuur ve bilince ulaşmış rehber vasıflarına haiz olan gençlerden oluşmaktadır. İkinci gruptakilerin hizmet ile ilişkilerinin temel sebebi ise ailelerinin Hizmet hareketine mensup olmalarıdır.
Bu ikinci gruptaki gençler ekseriyeti itibarıyla, hizmeti anlama, kabul ve idrak noktasında gerekli olan şuur ve bilinç seviyesine daha sahip değillerdir. Ayrıca süreçte yaşadıkları şoklar ve mağduriyetler sebebiyle de bir kısmı açıktan ve bir kısmı ise şuuraltlarında Hizmet hareketini, ilkelerini, prensiplerini çok ciddi olarak sorgulamaktadırlar.
Ayrıca, buna sebebiyet veren ülkelerindeki topluma karşı da çok ciddi kırgınlık ve nefret hisleri taşımaktadırlar. Bu ise daha önceleri, bu toplum eliyle temsil edilen veya temsil iddiasında bulunulan manevi değerleri sorgulamayı ve bu değerlerden soğuyup uzaklaşmayı beraberinde getirmektedir. Ebeveynlerinin de yaşadıkları hadiselerin etkisiyle, buna sebebiyet veren ülke insanına ve değerlerine karşı kullandıkları menfi dil ve söylemler bu hastalıkları ve travmaları daha da ağırlaştırmaktadır.
Yurt dışına çıkan gençlerin, ayrıca gittikleri yerlerde kendi ülkelerinden daha ileri seviyede bir medeniyet ve hukuk sistemi ile karşılaşmaları kendi değerlerini sorgulamalarının şiddetini daha da arttırmaktadır.
Bu meselenin bir de Türkiye’de yaşayan, Hizmet ile alakası bulunmayan gençlere bakan yönü bulunmaktadır. Ülkede yaşanan hukuksuzluklar, zulümler ve İslam’ın siyasal İslamcılar eliyle yanlış temsil edilmesinden dolayı bu insanlar dinden uzaklaşmaya başlamışlar ve manevi açıdan ciddi bir boşluk içerisine düşmüşlerdir. Hal böyle olunca da farklı arayışlar içerisine girmişlerdir. Maalesef, bütün bu yaşananların etkisiyle bir kısım gençlerin Deizm’e doğru kaydıkları görülmektedir. Deistler bir yaratıcının varlığını kabul etmekte, fakat herhangi bir dini kabul etmemektedirler.
Fethullah Gülen Hocaefendi bu problemin üstesinden gelinebilmesi adına “Yol, Çile ve Âkıbet” başlıklı Bamtelinde yapılması gerekenlere dikkat çekmektedirler: “Bu günümüzde Deizm’e çok ciddî bir kayma var. Bazı İslam ülkelerinde Müslümanlık iddiası, “Siyasî İslamiyet” iddiası var; fakat insanlar/gençler Deizm’e kaymışlar. Şimdi bu mevzuda o haşir meselesi çok iyi işlenip anlatılmalı!.. Zât-ı Uluhiyet mevzuu çok iyi işlenip anlatılmalı!..
Günümüzün insanının anlayacağı şekilde, değişik yerlerden derlenerek, kompoze edilerek, çok ciddî analizlere tâbi tutularak, değişik ilim adamlarının mütalaalarına göre günün sesi-soluğu haline getirilerek anlatılmalı!.. Dün bütün enstrümanlar namına belki bir “ney” vardı. Onları kullanın demek istemiyorum ama şimdi def var, dümbelek var, klarnet var, zurna var, davul var… Bütün bunları hesaba katarak, esasen meseleler ne ile seslendirilecek ise, bir mehter gibi, ona göre seslendireceksiniz. Dolasıyla günümüzün insanının anlayacağı bir dil ile anlatacaksınız onu… Astronomi’nin diliyle, Fizik’in diliyle, Astroloji’nin diliyle, Antropoloji’nin diliyle anlatacaksınız. Çünkü adamlar, o dil ile anlatılan şeylerden anlıyorlar. Bu itibarla da bunların her birisi esasen O’na bakan pencerelerdir. Siz, o pencereleri o istikamette değerlendireceksiniz.”
Hocaefendi, imanın esasları ve İslam’ın temellerinin zamanın dili ve enstrümanlarıyla yeniden ele alınıp değerlendirilmesi ve muhtaç insanlara seviyelerine göre anlatılması gerektiği üzerinde durmaktadırlar.
Günümüzdeki genç neslin anlayacağı bir dil kullanılarak onlara ulaşmak gerekmektedir. Yeni kuşağın hayat tarzı, zevkleri, alışkanlıkları ve onları cezbeden hususlar çok farklıdır. Bugünün gençlerinin hayatında müzik daha çok yer tutmaktadır. Onlar zamanlarının önemli bir kısmını sosyal medyada geçirmektedirler. Birçoklarının hayatında elektronik aletlerde ve internet üzerinden oynanan oyunlar çok geniş bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla bu neslin beyin yapısının şekillenmesinde bu hususlar çok etkin bir rol oynamaktadırlar. Doğal olarak, onlara daha önceki yıllarda kullanılan metotlar ve stratejiler yeniden revize edilmeden ve yeni metotlar geliştirilmeden ulaşabilmek pek mümkün gözükmemektedir.
Bu revizyon ve yeni metotların bulunması adına neler yapılabilir, kimler bu işi deruhte edebilir, ne gibi stratejiler geliştirilebilir, bu işler yapılırken hangi Kur’ani ve Nebevi düsturlardan istifade edilmelidir, yaşanan hadiselerin yol açtığı travmaların yol açtığı problemler nasıl aşılmalıdır gibi cevaplanması gereken sorular ve üzerinde çalışılması gereken çok sayıda hayati konular vardır.
Sonraki yazılarda bunlardan bazıları üzerinde durarak, neler yapılabilir sorusuna bazı cevaplar bulmaya çalışalım inşaAllah.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.3.2020 [TR724]
Yurt içinde oluşturulan hava insanların Hizmet Hareketinden uzak durmasına yol açmaktadır. Yurtdışında bulunulan yerlerde ise genç nüfusa ulaşılabilmesinde ise bazı zorluklar bulunmaktadır. Hizmetin şu anda karşı karşıya bulunduğu ve en acil olarak çözmesi gereken bir problem olarak bu husus durmaktadır. Oluşan bu yeni şartlarda geliştirilecek yeni stratejiler ve metotlarla bu konunun çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
Bir diğer husus ise, Hizmetin şu anda sahip olduğu gençlerin durumu hakkındadır. Burada da iki grup karşımıza çıkıyor. Birinci gruptakiler gerekli şuur ve bilince ulaşmış rehber vasıflarına haiz olan gençlerden oluşmaktadır. İkinci gruptakilerin hizmet ile ilişkilerinin temel sebebi ise ailelerinin Hizmet hareketine mensup olmalarıdır.
Bu ikinci gruptaki gençler ekseriyeti itibarıyla, hizmeti anlama, kabul ve idrak noktasında gerekli olan şuur ve bilinç seviyesine daha sahip değillerdir. Ayrıca süreçte yaşadıkları şoklar ve mağduriyetler sebebiyle de bir kısmı açıktan ve bir kısmı ise şuuraltlarında Hizmet hareketini, ilkelerini, prensiplerini çok ciddi olarak sorgulamaktadırlar.
Ayrıca, buna sebebiyet veren ülkelerindeki topluma karşı da çok ciddi kırgınlık ve nefret hisleri taşımaktadırlar. Bu ise daha önceleri, bu toplum eliyle temsil edilen veya temsil iddiasında bulunulan manevi değerleri sorgulamayı ve bu değerlerden soğuyup uzaklaşmayı beraberinde getirmektedir. Ebeveynlerinin de yaşadıkları hadiselerin etkisiyle, buna sebebiyet veren ülke insanına ve değerlerine karşı kullandıkları menfi dil ve söylemler bu hastalıkları ve travmaları daha da ağırlaştırmaktadır.
Yurt dışına çıkan gençlerin, ayrıca gittikleri yerlerde kendi ülkelerinden daha ileri seviyede bir medeniyet ve hukuk sistemi ile karşılaşmaları kendi değerlerini sorgulamalarının şiddetini daha da arttırmaktadır.
Bu meselenin bir de Türkiye’de yaşayan, Hizmet ile alakası bulunmayan gençlere bakan yönü bulunmaktadır. Ülkede yaşanan hukuksuzluklar, zulümler ve İslam’ın siyasal İslamcılar eliyle yanlış temsil edilmesinden dolayı bu insanlar dinden uzaklaşmaya başlamışlar ve manevi açıdan ciddi bir boşluk içerisine düşmüşlerdir. Hal böyle olunca da farklı arayışlar içerisine girmişlerdir. Maalesef, bütün bu yaşananların etkisiyle bir kısım gençlerin Deizm’e doğru kaydıkları görülmektedir. Deistler bir yaratıcının varlığını kabul etmekte, fakat herhangi bir dini kabul etmemektedirler.
Fethullah Gülen Hocaefendi bu problemin üstesinden gelinebilmesi adına “Yol, Çile ve Âkıbet” başlıklı Bamtelinde yapılması gerekenlere dikkat çekmektedirler: “Bu günümüzde Deizm’e çok ciddî bir kayma var. Bazı İslam ülkelerinde Müslümanlık iddiası, “Siyasî İslamiyet” iddiası var; fakat insanlar/gençler Deizm’e kaymışlar. Şimdi bu mevzuda o haşir meselesi çok iyi işlenip anlatılmalı!.. Zât-ı Uluhiyet mevzuu çok iyi işlenip anlatılmalı!..
Günümüzün insanının anlayacağı şekilde, değişik yerlerden derlenerek, kompoze edilerek, çok ciddî analizlere tâbi tutularak, değişik ilim adamlarının mütalaalarına göre günün sesi-soluğu haline getirilerek anlatılmalı!.. Dün bütün enstrümanlar namına belki bir “ney” vardı. Onları kullanın demek istemiyorum ama şimdi def var, dümbelek var, klarnet var, zurna var, davul var… Bütün bunları hesaba katarak, esasen meseleler ne ile seslendirilecek ise, bir mehter gibi, ona göre seslendireceksiniz. Dolasıyla günümüzün insanının anlayacağı bir dil ile anlatacaksınız onu… Astronomi’nin diliyle, Fizik’in diliyle, Astroloji’nin diliyle, Antropoloji’nin diliyle anlatacaksınız. Çünkü adamlar, o dil ile anlatılan şeylerden anlıyorlar. Bu itibarla da bunların her birisi esasen O’na bakan pencerelerdir. Siz, o pencereleri o istikamette değerlendireceksiniz.”
Hocaefendi, imanın esasları ve İslam’ın temellerinin zamanın dili ve enstrümanlarıyla yeniden ele alınıp değerlendirilmesi ve muhtaç insanlara seviyelerine göre anlatılması gerektiği üzerinde durmaktadırlar.
Günümüzdeki genç neslin anlayacağı bir dil kullanılarak onlara ulaşmak gerekmektedir. Yeni kuşağın hayat tarzı, zevkleri, alışkanlıkları ve onları cezbeden hususlar çok farklıdır. Bugünün gençlerinin hayatında müzik daha çok yer tutmaktadır. Onlar zamanlarının önemli bir kısmını sosyal medyada geçirmektedirler. Birçoklarının hayatında elektronik aletlerde ve internet üzerinden oynanan oyunlar çok geniş bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla bu neslin beyin yapısının şekillenmesinde bu hususlar çok etkin bir rol oynamaktadırlar. Doğal olarak, onlara daha önceki yıllarda kullanılan metotlar ve stratejiler yeniden revize edilmeden ve yeni metotlar geliştirilmeden ulaşabilmek pek mümkün gözükmemektedir.
Bu revizyon ve yeni metotların bulunması adına neler yapılabilir, kimler bu işi deruhte edebilir, ne gibi stratejiler geliştirilebilir, bu işler yapılırken hangi Kur’ani ve Nebevi düsturlardan istifade edilmelidir, yaşanan hadiselerin yol açtığı travmaların yol açtığı problemler nasıl aşılmalıdır gibi cevaplanması gereken sorular ve üzerinde çalışılması gereken çok sayıda hayati konular vardır.
Sonraki yazılarda bunlardan bazıları üzerinde durarak, neler yapılabilir sorusuna bazı cevaplar bulmaya çalışalım inşaAllah.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Biyonik adamlıktan, müzmin sakatlığa: Tobias Linderoth [Hasan Cücük]
Galatasaray’ın büyük umutlarla transfer edip, hüsran yaşadığı isimler listesinin üst sıralarında adını mutlaka göreceğimiz isim İsveçli Tobias Linderoth’tur. Sarı-kırmızılara gelmeden önce formasını giydiği FC Kopenhag’da 82 maçın hepsinde sahaya ilk onbirde çıktı. Galatasaray dönemi ise, sakatlık nedir bilmeyen Tobias Linderoth için kabus oldu. Aileden futbolcu olan Tobias Linderoth, İsveç’in yeşil sahaların en talihsiz isimlerinden biri oldu.
Anders Linderoth, İsveç futbolunun önemli isimlerinden biridir. 21 Mart 1950’de doğan Anders Linderoth, meşin yuvarlakla henüz 5 yaşında tanıştı. O yıllarda çocuk yaştakiler İsveç’te ‘ligde top koştururken’, başka ülkelerdeki akranları mahalle arasında top koşturmaktadır. Nasby IF ve Stattane IF takımlarında amatörlük günlerini geçiren Anders Linderoth’un profesyonellik kariyeri 18 yaşında Helsinborg takımında başladı.
1971-77 arasında Östers formasını giyen Anders Linderoth’un 3 yıllık yurtdışı günleri 1977’de başladı. Fransa’nın Marsilya takımına transfer olan Anders Linderoth 1976 İsveç’in en iyi oyuncusu seçildi. Milli formayı giymeye 1972’de başlarken, 1978 Dünya Kupası’nda milli kadroda yer buldu. Fransa macerasını 1980’de tamamlayıp, İsveç’e dönerken 1979’da oğlu Tobias Linderoth gurbette dünya geldi. Mjallby IF formasını giyen Anders Linderoth, futbola vedasını başladığı takım Nasby’de 1984’de gerçekleştirirdi. Kariyerinde 1977’de kazandığı İsveç Kupası’ndan başka 40 milli maçta attığı 2 gol var. Bir de ilerde kendisi gibi futbolcu olacak oğlu Tobias.
Tobias Linderoth futbola babasından bir yaş daha geç yani 6 yaşında Mjallby takımında başladığında takvim yaprakları 1985’i göstermektedir. 1985 – 1992 arasında Mjallby’de top koşturan Tobias’ın hocası takımı çalıştıran babası Anders Linderoth’tur. Takım arkadaşlarından biri ise 2002’de kiralık olarak Beşiktaş formasını giyen kaleci Mattias Asper’dir. 1992’de yeni takımı Hassleholm olurken, hocası yine babasıdır. Babası gittiği takıma oğlunu da beraber götürür. Baba ve oğlun yolları 1995’de ayrıldı. Genç Tobias’ın gurbete çok genç yaşta yelken açarak Hollanda’nın Feyenoord takımına transfer oldu. Bir yıllık Hollanda macerasından geriye hayal kırıklığı ile hiç oynamadan tekrar ülkesine döndü. Elfsborg formasını iki sezon giyen Tobias’nın yeni durağı 1998’de Norveç’in Stabaek oldu.
Stabaek performansıyla İngiltere’nin Everton takımına transfer oldu. Güçlü fiziği Ada futboluna uyum sağlamasında yardımcı oldu. Everton formasını giydiği 3 sezonda 40 maçta ter dökerken, gol atma başarısını gösteremedi. 2005 yılında kendini Danimarka’nın en zengin ve başarılı kulüplerinden FC Kopenhag’da buldu. Oyunu iyi okuması, sürekli koşması ve isabetli paslarıyla kısa sürede Danimarka Ligi’nin en iyi oyuncusu olarak ön plana çıktı.
FC Kopenhag formasını 82 lig maçında giyerken, sadece 9 maçta 90 dakikayı tamamlamadan oyundan alındı. Takımı adına 4 gol kaydederken, yine sadece 1 maçta kırmızı kartla oyundışı kaldı. FC Kopenhag taraftarının ‘Tobbe’, İsveçlilerin ‘Kaptan’ lakabıyla çağırdığı Tobias Linderoth, İsveç milli takım formasını 2000’de giymeye başladı. 2002 Dünya Kupası ve 2004 Avrupa Şampiyonası’nda milli formayı ıslatan Tobias Linderoth, 2006’da İsveç’te en iyi orta saha, Danimarka Ligi’nde ise en değerli oyuncu seçildi. Sağlam fiziğinin yanında sahada basmadık yer bırakmayan Linderoth maç başına ortalama 14,5 km ile tamamlıyordu.
FC Kopenhag formasıyla iki şampiyonluk yaşayan Tobias Linderoth, 1 Temmuz 2007’de 3,5 milyon Euro karşılığında Galatasaray’ın yolunu tuttu. İsveçli oyuncunun, FC Kopenhag’dan ayrılmasının gerekçesi olarak, teknik patron Stale Solbakken ile yaşadığı sorunlar gösterildi. Galatasaray, dinamo gibi işleyen bir oyuncu transfer etmenin mutluluğunu yaşıyordu. Ancak bir futbolcunun başına gelecek en talihsiz olay olan sakatlıklar, İsveçli oyuncunun adeta hayatını kararttı.
Linderoth, 2007-08 sezonuyla merhaba dediği Galatasaray formasını ilk kez sezonun açılış maçında Rizespor karşısında giydi. 89 dakika oyunda kalan Linderoth’un talihsizliği ikinci hafta başladı. Bursaspor ve Ankaragücü maçlarında dizindeki problemden dolayı oynayamayan İsveçli oyuncu, sarı-kırmızılı formayı ligin 4. haftasından itibaren yeniden giymeye başladı. 6 maç üst üste 90 dakika forma giyen Tobias Linderoth, ortaya koyduğu performansla taraftardan tam not aldı. Sezonun 10. haftasından itibaren İsveçli’nin sakatlık dönemi başladı. Kalçasında yaşadığı sakatlıktan dolayı bir daha forma giyemeden sezonu tamamladı.
Galatasaray taraftarı 2008-09 sezonu açılış maçında Linderoth’u kadroda görünce, sakatlığı geçtiği yorumunu yaptı. Sezonun açılış maçı olan Denizlispor karşısında yedek kulübesinde oturan Linderoth, ikinci maçta Kayserispor karşısında formasını giyip 90 dakika sahada kaldı. Sonrası yine kabus oldu. 2008-09 sezonunda ikinci kez formayı yine ligin ikinci devresinde Kayserispor karşısında giydi. Bu kez maça yedek kulübesinde başlayıp, sahada 29 dakika kaldı. Koca sezonda sadece iki maçta ikisinde de Kayserispor karşısında forma bulan Linderoth, Galatasaray’daki 3. sezonunda formasını ancak 11. haftada giydi.
2009-10 sezonunun ilk devresinde 4 maçta forma giyen Linderoth, tamamı yedekten oyuna girdiği bu dönem sahada sadece 76 dakika kaldı. Sakatlıklardan hem Linderoth hem Galatasaray yönetimi bıkmıştı. 2,5 yılda hepi topu 13 maçta forma giyen Linderoth, biyonik adam olarak geldiği Süper Lig’de adı müzmin sakat oldu. Ocak 2010’da sözleşmesinin feshedilmesiyle ülkesine dönen Linderoth, bir türlü futbola dönemeyince aynı yılın kasım ayında yeşil sahalara veda etti. Geriye sakatlıkların erken bitirdiği bir kariyer ve 76 kez ter döktüğü İsveç milli takım kariyeri kaldı.
[Hasan Cücük] 27.3.2020 [TR724]
Anders Linderoth, İsveç futbolunun önemli isimlerinden biridir. 21 Mart 1950’de doğan Anders Linderoth, meşin yuvarlakla henüz 5 yaşında tanıştı. O yıllarda çocuk yaştakiler İsveç’te ‘ligde top koştururken’, başka ülkelerdeki akranları mahalle arasında top koşturmaktadır. Nasby IF ve Stattane IF takımlarında amatörlük günlerini geçiren Anders Linderoth’un profesyonellik kariyeri 18 yaşında Helsinborg takımında başladı.
1971-77 arasında Östers formasını giyen Anders Linderoth’un 3 yıllık yurtdışı günleri 1977’de başladı. Fransa’nın Marsilya takımına transfer olan Anders Linderoth 1976 İsveç’in en iyi oyuncusu seçildi. Milli formayı giymeye 1972’de başlarken, 1978 Dünya Kupası’nda milli kadroda yer buldu. Fransa macerasını 1980’de tamamlayıp, İsveç’e dönerken 1979’da oğlu Tobias Linderoth gurbette dünya geldi. Mjallby IF formasını giyen Anders Linderoth, futbola vedasını başladığı takım Nasby’de 1984’de gerçekleştirirdi. Kariyerinde 1977’de kazandığı İsveç Kupası’ndan başka 40 milli maçta attığı 2 gol var. Bir de ilerde kendisi gibi futbolcu olacak oğlu Tobias.
Tobias Linderoth futbola babasından bir yaş daha geç yani 6 yaşında Mjallby takımında başladığında takvim yaprakları 1985’i göstermektedir. 1985 – 1992 arasında Mjallby’de top koşturan Tobias’ın hocası takımı çalıştıran babası Anders Linderoth’tur. Takım arkadaşlarından biri ise 2002’de kiralık olarak Beşiktaş formasını giyen kaleci Mattias Asper’dir. 1992’de yeni takımı Hassleholm olurken, hocası yine babasıdır. Babası gittiği takıma oğlunu da beraber götürür. Baba ve oğlun yolları 1995’de ayrıldı. Genç Tobias’ın gurbete çok genç yaşta yelken açarak Hollanda’nın Feyenoord takımına transfer oldu. Bir yıllık Hollanda macerasından geriye hayal kırıklığı ile hiç oynamadan tekrar ülkesine döndü. Elfsborg formasını iki sezon giyen Tobias’nın yeni durağı 1998’de Norveç’in Stabaek oldu.
Stabaek performansıyla İngiltere’nin Everton takımına transfer oldu. Güçlü fiziği Ada futboluna uyum sağlamasında yardımcı oldu. Everton formasını giydiği 3 sezonda 40 maçta ter dökerken, gol atma başarısını gösteremedi. 2005 yılında kendini Danimarka’nın en zengin ve başarılı kulüplerinden FC Kopenhag’da buldu. Oyunu iyi okuması, sürekli koşması ve isabetli paslarıyla kısa sürede Danimarka Ligi’nin en iyi oyuncusu olarak ön plana çıktı.
FC Kopenhag formasını 82 lig maçında giyerken, sadece 9 maçta 90 dakikayı tamamlamadan oyundan alındı. Takımı adına 4 gol kaydederken, yine sadece 1 maçta kırmızı kartla oyundışı kaldı. FC Kopenhag taraftarının ‘Tobbe’, İsveçlilerin ‘Kaptan’ lakabıyla çağırdığı Tobias Linderoth, İsveç milli takım formasını 2000’de giymeye başladı. 2002 Dünya Kupası ve 2004 Avrupa Şampiyonası’nda milli formayı ıslatan Tobias Linderoth, 2006’da İsveç’te en iyi orta saha, Danimarka Ligi’nde ise en değerli oyuncu seçildi. Sağlam fiziğinin yanında sahada basmadık yer bırakmayan Linderoth maç başına ortalama 14,5 km ile tamamlıyordu.
FC Kopenhag formasıyla iki şampiyonluk yaşayan Tobias Linderoth, 1 Temmuz 2007’de 3,5 milyon Euro karşılığında Galatasaray’ın yolunu tuttu. İsveçli oyuncunun, FC Kopenhag’dan ayrılmasının gerekçesi olarak, teknik patron Stale Solbakken ile yaşadığı sorunlar gösterildi. Galatasaray, dinamo gibi işleyen bir oyuncu transfer etmenin mutluluğunu yaşıyordu. Ancak bir futbolcunun başına gelecek en talihsiz olay olan sakatlıklar, İsveçli oyuncunun adeta hayatını kararttı.
Linderoth, 2007-08 sezonuyla merhaba dediği Galatasaray formasını ilk kez sezonun açılış maçında Rizespor karşısında giydi. 89 dakika oyunda kalan Linderoth’un talihsizliği ikinci hafta başladı. Bursaspor ve Ankaragücü maçlarında dizindeki problemden dolayı oynayamayan İsveçli oyuncu, sarı-kırmızılı formayı ligin 4. haftasından itibaren yeniden giymeye başladı. 6 maç üst üste 90 dakika forma giyen Tobias Linderoth, ortaya koyduğu performansla taraftardan tam not aldı. Sezonun 10. haftasından itibaren İsveçli’nin sakatlık dönemi başladı. Kalçasında yaşadığı sakatlıktan dolayı bir daha forma giyemeden sezonu tamamladı.
Galatasaray taraftarı 2008-09 sezonu açılış maçında Linderoth’u kadroda görünce, sakatlığı geçtiği yorumunu yaptı. Sezonun açılış maçı olan Denizlispor karşısında yedek kulübesinde oturan Linderoth, ikinci maçta Kayserispor karşısında formasını giyip 90 dakika sahada kaldı. Sonrası yine kabus oldu. 2008-09 sezonunda ikinci kez formayı yine ligin ikinci devresinde Kayserispor karşısında giydi. Bu kez maça yedek kulübesinde başlayıp, sahada 29 dakika kaldı. Koca sezonda sadece iki maçta ikisinde de Kayserispor karşısında forma bulan Linderoth, Galatasaray’daki 3. sezonunda formasını ancak 11. haftada giydi.
2009-10 sezonunun ilk devresinde 4 maçta forma giyen Linderoth, tamamı yedekten oyuna girdiği bu dönem sahada sadece 76 dakika kaldı. Sakatlıklardan hem Linderoth hem Galatasaray yönetimi bıkmıştı. 2,5 yılda hepi topu 13 maçta forma giyen Linderoth, biyonik adam olarak geldiği Süper Lig’de adı müzmin sakat oldu. Ocak 2010’da sözleşmesinin feshedilmesiyle ülkesine dönen Linderoth, bir türlü futbola dönemeyince aynı yılın kasım ayında yeşil sahalara veda etti. Geriye sakatlıkların erken bitirdiği bir kariyer ve 76 kez ter döktüğü İsveç milli takım kariyeri kaldı.
[Hasan Cücük] 27.3.2020 [TR724]
Türkiye köprüden önceki son çıkışta!.. [Ramazan Faruk Güzel]
Büyük felaketler büyük insani değerleri, aşkları, sevgileri ortaya çıkarmakla kalmaz, bastırılmış kötülük duygularını da gözler önüne serer. Bu noktada en vurucu argüman salgın hastalıklardır! Salgın günlerinde ortaya çıkan insani duygu savrulmalarını çok güzel betimlemiş Nobel başta olmak üzere önemli ödüller kazanmış eserler var. Mesela bunlardan en dikkat çekeni Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” romanıdır. Kolera günlerinde, “kolera gibi” insanın yakasını bırakmayan acılı bir aşk hikayesini anlatan Nobel ödüllü Marquez’in eseri Hollywood tarafından oldukça ilgi görmüş ve yapımcı Scott Steindorff tarafından 2007 yılında sinemaya uyarlanmıştı.
Yine Nobel Ödüllü başka bir yazar Albert Camus’un “Veba”sı da başka bir salgın günleri eseri… Hümanist ve Nihilist bir doktorun (Dr. Rieux), cehalet, veba salgını ve bağnazlığı temsil eden Rahip Paneloux ile savaşması konusu üzerine kurgulanmış olan roman, aynı zamanda Fransız asıllı yazar Camus’un Fransızların Cezayir’in işgaline de edebi ve keskin bir eleştiridir!
Salgınlar geçer gider ama eserler, yazılar kalır geriye; bir de o dönemlerde çıkış yapan iyi ve kötü insanların yaptıkları… Dr. Rieux ve Rahip Paneloux gibi… Ya da işgalci Fransa ile buna etik ve ilkesel olarak karşı çıkmış ve tarihe geçmiş olan Camus zıt kutupları gibi…
Şimdilerde ise dünyayı kasıp kavuran başka bir salgın var: Koronavirüs.
Bu kritik zamanda ortaya çıkan insani zaaflar ve kötülükler var. Diğer tarafta da yine bunlara karşı savaş ve insaniyet mücadelesi veren kimseler… Bunların da ibret olsun diye kayıt altına alınması ve gelecek nesillere aktarılması gerekiyor zannımca…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
ESERLERİN TÜRKİYE VERSİYONU!
Felaketlere ve salgınlara dair şahsen beni en çok etkileyen eserlerin başında Camus’un Veba’sı olmuştu. Siz de okurken sık sık, “Bu kadarı da olur mu, insanlar bu kadar bağnaz olabilir mi, körü körüne kötülüğe ve felakete gider mi?!” vs. demişsinizdir. Kitaplarda okuduğumuz “bu kadarı da olmaz!” dediğimiz ne kadar hadise varsa hemen hemen aynısını, hatta mislini yaşamaktayız bugünlerde…
Mesela en çarpıcı örnek, 15 Temmuz sonrasında KHK kıyımı dalgaları ile mesleğini ve kariyerini kaybeden bir araştırmacının, bir akademisyenin yaşadıkları! Camus’un eserlerinden çıkma gibi olan onun hayatı, bir bakıma şu son 5 yılın da özeti gibi!
Bahsettiğim kişi yurt dışında 7 yıl koronavirüs üzerine çalışmış olan Genetik Uzmanı Doçent Mustafa Ulaşlı… Bu değerli bilim insanı ABD’nin Princeton Üniversitesi’nde moleküler biyoloji ve genetik anabilim dalında araştırma görevlisi olarak çalışmış, ardından Hollanda Utrecht Üniversitesi’nde doktora yapmış. Sonra, ülkesine katkı sağlama adına yürüttüğü bilimsel çalışmalarını Türkiye’de devam ettirme kararı almış, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim dalında öğretim görevlisi olarak çalışmış. O üniversitede doçentlik yaparken, 1 Eylül 2016 tarihli KHK ile ihraç edilmiş. Üstüne üstlük bir de Gülen Hareketi’ne mensubiyet suçlaması ile soruşturma geçirmiş. Neyse ki soruşturma neticesinde hakkındaki takipsizlik kararı verilmiş ama bu karar onun üniversiteye dönmesi için yeterli olmamış!
Biz kendisinden sosyal medya hesabından Adalet Bakanı’na hitaben yazdığı şu paylaşımından sonra haberdar olduk: “Türkiye de Coronavirus üzerine doktora yapmış belki de tek kişiyim. Hukuki olarak aklanmama rağmen 3,5 yıldır KHK mağduru olarak âtıl bir kenarda tutulmam ülke adına insanlık adına bir kayıp değil mi sizce? Bu yanlıştan ne zaman dönülecek acaba?”
AYNANIN SIRLI YÜZÜ GİBİ!
Doç. Dr. Ulaşlı, Koronavirüs konusunda uzmanlığı olan Türkiye’de tek, dünyada ender bilim insanlarından… Birikimlerini ülkesine aktarmak istediğinde başına gelenler özetle bunlar.
Aşının Türkiye’de bulunabileceği inancında olan ve bu konuda yetkililere çağrıda bulunan Ulaşlı’ya halen olumlu yanıt veren kimse yok! Her şeye rağmen pes etmeyen bu bilim insanı, günlerdir sesini duyurmaya çalışıyor. Bu talep Sağlık Bakanı olacak şahsa soruluyor, başından savıp geçiyor…
Diğer yandan 15 Temmuz sonrası kurulan yeni rejimin işbirlikçileri olan Avrasyacı ortaklar sahneye fırlıyor. Bu bilim insanının mesleğini yapmasına karşı çıkıyorlar. Belli ki yaptıkları zulmün ve kıyımın boyutlarının anlaşılmasını, sorgulanmasını istemiyorlar…
Örnekleri çok, sosyal medyada kin ve nefret kusuyorlar! En ibretlik olanlardan birisi 15 Temmuz İşkencecilerinden biri olarak bilinin eski asker/ İYİ Parti kurucusu Ali Türkşen’in, “Fetö ile suçlanmış birisinin tedavisindense virüsü tercih ederim” şeklindeki cinnet boyutundaki açıklaması idi!
Diğer ibretlik bir paylaşım da bir diplomattan. Dr. Ulaşlı ile ilgili bir haberi paylaşıp o araştırmacıyı adeta virüse benzetip ötekileştirdikten sonra devamında aynen şunu ekliyordu: “Bu adam FETÖnün yetiştirmesiyse, hukuken bir suç işlememiş ise de devletin yanına uğramasın-sadakatinden şüphe duyulanın bilgisi, bilimi hiçbirseyi kimseye yaramaz. Bence verdiği mülakatı niye verdiği bile belli. Bu ülkede bunlardan başka bilim insanı yoksa, kapatalım daha iyi.”
Bir asker, bir de bürokrat kesimden örnek sundum ki mevcut zihniyet özetlensin diye…
Albert Camus’un “Veba”sındaki idealist doktorun (Dr. Rieux), cehalet salgını ve bağnazlıkla uğraşırken, onun karşısında duran Rahip Paneloux’nun hikayesine ne çok benziyor değil mi?
ÇÖKÜŞÜN SON NOKTASINDA…
Evet, şimdilerde af, infaz yasasında değişiklik ile salgın riski altındaki cezaevlerinin boşaltılması tartışılıyor… Ülkede sistematik bir sosyal soykırım yaşanırken, dışarıdaki Genetik uzmanı Doçent Mustafa Ulaşlı gibi niceleri yokluğa ve açlığa terk edilmiş durumda… Bu kayıtsızlıkla da içeridekilerin salgın ile toplu katliam tehlikesi an meselesi!
Yüz binlerce ihraç ve sürgünden sonra ülkenin şimdilerde genel manzarası da şu artık:
– Ülkenin saygın üniversiteleri kapatılmış, araştırma görevlileri atılmış, araştırma yapacak, derde derman olacak bilim insanı kalmamış,
– Ordu resmen hadım edilmiş, en başarılı kurmay zekalar görevinden edilmiş, savaşacak asker yok,
– Az gerçekleri söyleyecek, muhalif/ alternatif bir şeyler ifade edebilecek bütün medya organları işgal edilmiş, ortada sağlıklı bilgi ve haber yok,
– Hükümetin gizli ortağı Perinçek’in tabiri ile “son 50 yılın altın çağını yaşamakta olan”, “siyasetin/ iktidarın köpeği” haline getirilmiş yargı, artık en basit bir konuda bile bağımsız kararlar veremez durumda…
En başta devletin temeli adaletin ortadan kalktığından ülke genel bir yıkım yaşıyor! Tamamen yıkılmasını önlemek için de hırsı ve öfkesi aklının önüne geçmiş olan devleti idare edenler artık bir yerde durmalı. Atılacak en hayati adım da cezaevlerinin boşaltılması, KHK yıkım dalgalarının sonuçlarını da sistematik olarak ortadan kaldırmak!
[Ramazan Faruk Güzel] 27.3.2020 [TR724]
Yine Nobel Ödüllü başka bir yazar Albert Camus’un “Veba”sı da başka bir salgın günleri eseri… Hümanist ve Nihilist bir doktorun (Dr. Rieux), cehalet, veba salgını ve bağnazlığı temsil eden Rahip Paneloux ile savaşması konusu üzerine kurgulanmış olan roman, aynı zamanda Fransız asıllı yazar Camus’un Fransızların Cezayir’in işgaline de edebi ve keskin bir eleştiridir!
Salgınlar geçer gider ama eserler, yazılar kalır geriye; bir de o dönemlerde çıkış yapan iyi ve kötü insanların yaptıkları… Dr. Rieux ve Rahip Paneloux gibi… Ya da işgalci Fransa ile buna etik ve ilkesel olarak karşı çıkmış ve tarihe geçmiş olan Camus zıt kutupları gibi…
Şimdilerde ise dünyayı kasıp kavuran başka bir salgın var: Koronavirüs.
Bu kritik zamanda ortaya çıkan insani zaaflar ve kötülükler var. Diğer tarafta da yine bunlara karşı savaş ve insaniyet mücadelesi veren kimseler… Bunların da ibret olsun diye kayıt altına alınması ve gelecek nesillere aktarılması gerekiyor zannımca…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
ESERLERİN TÜRKİYE VERSİYONU!
Felaketlere ve salgınlara dair şahsen beni en çok etkileyen eserlerin başında Camus’un Veba’sı olmuştu. Siz de okurken sık sık, “Bu kadarı da olur mu, insanlar bu kadar bağnaz olabilir mi, körü körüne kötülüğe ve felakete gider mi?!” vs. demişsinizdir. Kitaplarda okuduğumuz “bu kadarı da olmaz!” dediğimiz ne kadar hadise varsa hemen hemen aynısını, hatta mislini yaşamaktayız bugünlerde…
Mesela en çarpıcı örnek, 15 Temmuz sonrasında KHK kıyımı dalgaları ile mesleğini ve kariyerini kaybeden bir araştırmacının, bir akademisyenin yaşadıkları! Camus’un eserlerinden çıkma gibi olan onun hayatı, bir bakıma şu son 5 yılın da özeti gibi!
Bahsettiğim kişi yurt dışında 7 yıl koronavirüs üzerine çalışmış olan Genetik Uzmanı Doçent Mustafa Ulaşlı… Bu değerli bilim insanı ABD’nin Princeton Üniversitesi’nde moleküler biyoloji ve genetik anabilim dalında araştırma görevlisi olarak çalışmış, ardından Hollanda Utrecht Üniversitesi’nde doktora yapmış. Sonra, ülkesine katkı sağlama adına yürüttüğü bilimsel çalışmalarını Türkiye’de devam ettirme kararı almış, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim dalında öğretim görevlisi olarak çalışmış. O üniversitede doçentlik yaparken, 1 Eylül 2016 tarihli KHK ile ihraç edilmiş. Üstüne üstlük bir de Gülen Hareketi’ne mensubiyet suçlaması ile soruşturma geçirmiş. Neyse ki soruşturma neticesinde hakkındaki takipsizlik kararı verilmiş ama bu karar onun üniversiteye dönmesi için yeterli olmamış!
Biz kendisinden sosyal medya hesabından Adalet Bakanı’na hitaben yazdığı şu paylaşımından sonra haberdar olduk: “Türkiye de Coronavirus üzerine doktora yapmış belki de tek kişiyim. Hukuki olarak aklanmama rağmen 3,5 yıldır KHK mağduru olarak âtıl bir kenarda tutulmam ülke adına insanlık adına bir kayıp değil mi sizce? Bu yanlıştan ne zaman dönülecek acaba?”
AYNANIN SIRLI YÜZÜ GİBİ!
Doç. Dr. Ulaşlı, Koronavirüs konusunda uzmanlığı olan Türkiye’de tek, dünyada ender bilim insanlarından… Birikimlerini ülkesine aktarmak istediğinde başına gelenler özetle bunlar.
Aşının Türkiye’de bulunabileceği inancında olan ve bu konuda yetkililere çağrıda bulunan Ulaşlı’ya halen olumlu yanıt veren kimse yok! Her şeye rağmen pes etmeyen bu bilim insanı, günlerdir sesini duyurmaya çalışıyor. Bu talep Sağlık Bakanı olacak şahsa soruluyor, başından savıp geçiyor…
Diğer yandan 15 Temmuz sonrası kurulan yeni rejimin işbirlikçileri olan Avrasyacı ortaklar sahneye fırlıyor. Bu bilim insanının mesleğini yapmasına karşı çıkıyorlar. Belli ki yaptıkları zulmün ve kıyımın boyutlarının anlaşılmasını, sorgulanmasını istemiyorlar…
Örnekleri çok, sosyal medyada kin ve nefret kusuyorlar! En ibretlik olanlardan birisi 15 Temmuz İşkencecilerinden biri olarak bilinin eski asker/ İYİ Parti kurucusu Ali Türkşen’in, “Fetö ile suçlanmış birisinin tedavisindense virüsü tercih ederim” şeklindeki cinnet boyutundaki açıklaması idi!
Diğer ibretlik bir paylaşım da bir diplomattan. Dr. Ulaşlı ile ilgili bir haberi paylaşıp o araştırmacıyı adeta virüse benzetip ötekileştirdikten sonra devamında aynen şunu ekliyordu: “Bu adam FETÖnün yetiştirmesiyse, hukuken bir suç işlememiş ise de devletin yanına uğramasın-sadakatinden şüphe duyulanın bilgisi, bilimi hiçbirseyi kimseye yaramaz. Bence verdiği mülakatı niye verdiği bile belli. Bu ülkede bunlardan başka bilim insanı yoksa, kapatalım daha iyi.”
Bir asker, bir de bürokrat kesimden örnek sundum ki mevcut zihniyet özetlensin diye…
Albert Camus’un “Veba”sındaki idealist doktorun (Dr. Rieux), cehalet salgını ve bağnazlıkla uğraşırken, onun karşısında duran Rahip Paneloux’nun hikayesine ne çok benziyor değil mi?
ÇÖKÜŞÜN SON NOKTASINDA…
Evet, şimdilerde af, infaz yasasında değişiklik ile salgın riski altındaki cezaevlerinin boşaltılması tartışılıyor… Ülkede sistematik bir sosyal soykırım yaşanırken, dışarıdaki Genetik uzmanı Doçent Mustafa Ulaşlı gibi niceleri yokluğa ve açlığa terk edilmiş durumda… Bu kayıtsızlıkla da içeridekilerin salgın ile toplu katliam tehlikesi an meselesi!
Yüz binlerce ihraç ve sürgünden sonra ülkenin şimdilerde genel manzarası da şu artık:
– Ülkenin saygın üniversiteleri kapatılmış, araştırma görevlileri atılmış, araştırma yapacak, derde derman olacak bilim insanı kalmamış,
– Ordu resmen hadım edilmiş, en başarılı kurmay zekalar görevinden edilmiş, savaşacak asker yok,
– Az gerçekleri söyleyecek, muhalif/ alternatif bir şeyler ifade edebilecek bütün medya organları işgal edilmiş, ortada sağlıklı bilgi ve haber yok,
– Hükümetin gizli ortağı Perinçek’in tabiri ile “son 50 yılın altın çağını yaşamakta olan”, “siyasetin/ iktidarın köpeği” haline getirilmiş yargı, artık en basit bir konuda bile bağımsız kararlar veremez durumda…
En başta devletin temeli adaletin ortadan kalktığından ülke genel bir yıkım yaşıyor! Tamamen yıkılmasını önlemek için de hırsı ve öfkesi aklının önüne geçmiş olan devleti idare edenler artık bir yerde durmalı. Atılacak en hayati adım da cezaevlerinin boşaltılması, KHK yıkım dalgalarının sonuçlarını da sistematik olarak ortadan kaldırmak!
[Ramazan Faruk Güzel] 27.3.2020 [TR724]
Yakalanmayacaksın! [M.Nedim Hazar]
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, farkında olmadan Türkiye’deki tek mer’i hukuku söyledi
YORUM | M. NEDİM HAZAR
“Bu hastalığa karşı elimizde güçlü bir koz var: Yakalanmamak!”
Fahrettin Koca Sağlık Bakanı. Bugüne kadar sağlık konusunda pek ismini duymadık. Tek bildiğimiz kendisi de bir hastane zinciri sahibi. Ve sayın bakan farkında olmadan belki de Türkiye’de son birkaç yıldır yürürlükte olan tek hukuk maddesini ağzından kaçırmış oluyor: Yakalanmamak!
Bu ülkede suç ya da suçsuz diye bir şey kalmadı artık. Her şey bir iktidarın, bir sarayın, hatta bir kişinin günlük kanaatine göre şekilleniyor. Dolayasıyla bir gün önce “hain, ajan, satılık, ben bu makamda oldukça hapisten çıkamaz” denilen kişi için bir gün sonra özel jet havalanıp evine gönderilebiliyor.
Ve vatandaşa ise meri hukukun tek maddesi kalıyor: yakalanmamak!
Koronavirüse yakalanmamanın bir yolunu bulacaksın diyor devlet. Kendisi önlem almayı düşünmüyor. İş yerlerini tatil etmiyor, sokak çıkmayı yasaklamıyor. Ama sana “Ne yaparsan yap yakalanma” diyor.
Bu sebeple sokağa çıkıp piknik yapmak isteyen vatandaş zabıtaya yakalanmamak için çeşitle kaçış planları yapıyor.
Bizzat bakan buyurmuş, yakalanmayacaksın!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Diyelim ki zabıtadan kaçtın ama virüsten kaçamadın yakalandın. Bu hüküm geçersiz olmuyor, hemen ikinci aşamaya geçiyorsunuz, karantina ekiplerine yakalanmamak.
Havaalanından kaçmaya çalışıyorsun; yakalanmaman lazım.
Umreciler olarak toplu halde hava limanının arka kapısından çıkıp özel otobüs eli evine giderken yakalanmadığın için seviniyorsun ama biri ihbar ediyor seni ve yürürlükteki hukuk kuralını çiğnediğin için, yakalandığın için gözaltına alınıyorsun.
Ne demişti bakan duymadın mı; elindeki en güçlü koz yakalanmamak!
Bek işin ehli Tarım bakanlığını bu alanda fabrikaları olana, turizmi otelleri olana, eğitimi okulları olana, sağlığı hastaneleri olana teslim ederken nasıl yakalanamıyorsa sen de yakalanmayacaksın!
Para çalarken yakalanmayacaksın..
Eritirken yakalanmayacaksın.
Şehrizar konaklarından ev alırken de.
Damadının alet edevatı için sağa sola asker yollarken yakalanmamak için gerekirse vatan millet edebiyatı yapacaksın; neyde amaç; yakalanmamak!
Saat alırken yakalananlar ne hale gördü gördün mü?
Milletin önüne yatarak yakalanmamayı deneyenleri de görmüşsündür.
Yakalanmasalar böyle olur muydu?
Yakalanmayacaktı, yakalandı işi bitti.
Rüşvet alırken, ihaleyi birine verirken, milletin malına çöküp kendini zengin ederken yakalanıyorlar mı bak?
Elbette hayır, o halde sen de su işleri öğrenip yakalanmayacaksın.
Yakalanmadıktan sonra hiçbir sorun olmayacaktır.
Ne Korona, ne Putin, ne Trump… Kimse sana bir şey yapamaz çünkü en önemli kozun belli: yakalanmamak. Eğer yakalanmazsan kimse suçlayamaz, dolayısıyla bir şey yapamaz sana rahat ol…
Hasılı kelam, ecel seni yakalayana kadar sen yakalanmayacaksın!
[M.Nedim Hazar] 27.3.2020 [TR724]
YORUM | M. NEDİM HAZAR
“Bu hastalığa karşı elimizde güçlü bir koz var: Yakalanmamak!”
Fahrettin Koca Sağlık Bakanı. Bugüne kadar sağlık konusunda pek ismini duymadık. Tek bildiğimiz kendisi de bir hastane zinciri sahibi. Ve sayın bakan farkında olmadan belki de Türkiye’de son birkaç yıldır yürürlükte olan tek hukuk maddesini ağzından kaçırmış oluyor: Yakalanmamak!
Bu ülkede suç ya da suçsuz diye bir şey kalmadı artık. Her şey bir iktidarın, bir sarayın, hatta bir kişinin günlük kanaatine göre şekilleniyor. Dolayasıyla bir gün önce “hain, ajan, satılık, ben bu makamda oldukça hapisten çıkamaz” denilen kişi için bir gün sonra özel jet havalanıp evine gönderilebiliyor.
Ve vatandaşa ise meri hukukun tek maddesi kalıyor: yakalanmamak!
Koronavirüse yakalanmamanın bir yolunu bulacaksın diyor devlet. Kendisi önlem almayı düşünmüyor. İş yerlerini tatil etmiyor, sokak çıkmayı yasaklamıyor. Ama sana “Ne yaparsan yap yakalanma” diyor.
Bu sebeple sokağa çıkıp piknik yapmak isteyen vatandaş zabıtaya yakalanmamak için çeşitle kaçış planları yapıyor.
Bizzat bakan buyurmuş, yakalanmayacaksın!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Diyelim ki zabıtadan kaçtın ama virüsten kaçamadın yakalandın. Bu hüküm geçersiz olmuyor, hemen ikinci aşamaya geçiyorsunuz, karantina ekiplerine yakalanmamak.
Havaalanından kaçmaya çalışıyorsun; yakalanmaman lazım.
Umreciler olarak toplu halde hava limanının arka kapısından çıkıp özel otobüs eli evine giderken yakalanmadığın için seviniyorsun ama biri ihbar ediyor seni ve yürürlükteki hukuk kuralını çiğnediğin için, yakalandığın için gözaltına alınıyorsun.
Ne demişti bakan duymadın mı; elindeki en güçlü koz yakalanmamak!
Bek işin ehli Tarım bakanlığını bu alanda fabrikaları olana, turizmi otelleri olana, eğitimi okulları olana, sağlığı hastaneleri olana teslim ederken nasıl yakalanamıyorsa sen de yakalanmayacaksın!
Para çalarken yakalanmayacaksın..
Eritirken yakalanmayacaksın.
Şehrizar konaklarından ev alırken de.
Damadının alet edevatı için sağa sola asker yollarken yakalanmamak için gerekirse vatan millet edebiyatı yapacaksın; neyde amaç; yakalanmamak!
Saat alırken yakalananlar ne hale gördü gördün mü?
Milletin önüne yatarak yakalanmamayı deneyenleri de görmüşsündür.
Yakalanmasalar böyle olur muydu?
Yakalanmayacaktı, yakalandı işi bitti.
Rüşvet alırken, ihaleyi birine verirken, milletin malına çöküp kendini zengin ederken yakalanıyorlar mı bak?
Elbette hayır, o halde sen de su işleri öğrenip yakalanmayacaksın.
Yakalanmadıktan sonra hiçbir sorun olmayacaktır.
Ne Korona, ne Putin, ne Trump… Kimse sana bir şey yapamaz çünkü en önemli kozun belli: yakalanmamak. Eğer yakalanmazsan kimse suçlayamaz, dolayısıyla bir şey yapamaz sana rahat ol…
Hasılı kelam, ecel seni yakalayana kadar sen yakalanmayacaksın!
[M.Nedim Hazar] 27.3.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)