Zaman Davası karar duruşmalarında 2. gün tamamlandı: Ali Bulaç ve Mehmet Özdemir tahliye edildi, Şahin Alpay’ın ev hapsi kaldırıldı

Yazdıkları yazılar ve twitlerden dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 15 yıl hapse kadar cezalandırılması istenen Zaman Gazetesi’nin 11 eski yazar ve editörünün yargılandığı davanın karar duruşmaları 2. günde devam ediyor. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dünkü duruşmada Mümtazer Türköne ve Orhan Kemal Cengiz son savunmalarını yaptı.

Davanın bugünkü savunmalarından sonra Mahkeme ara kararını açıkladı. Kararda ŞahinAlpay’ın ev hapsi kaldırıldı. Mahkeme  Ali Bulaç ve Mehmet Özdemir’in tahliyesine karar verdi. Davanın bir sonraki duruşması ise 7-8 Haziran’da görülecek.

Dava kapsamında gazeteci yazarlar Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Mustafa Ünal, Şahin Alpay, Nuriye Akman, Lale Kemal, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı, İbrahim Karayeğen ve Mehmet Özdemir yargılanıyor.

ALİ BULAÇ

İzleyicilerin salona alınmalarının ardından karar duruşmasının 2. başladı. Tutuklu yargılanan Ali Bulaç savunması için söz aldı. Bulaç, bazı evraklara ulaşamadığı ve kendisine gönderilen cd’lerde atıfta bulunulan bazı yazılara erişemediğinden savunması için ek süre istedi.

Sağlık sorunları olduğunu ifade eden Bulaç, cezaevinde gerekli sağlık hizmetine erişemediğini söyleyerek tahliyesini talep etti.

MEHMET ÖZDEMİR

Ali Bulaç’ın ardından tutuklu yargılanan gazeteci MehmetÖzdemir savunması için söz aldı.

Özdemir, “Sorumlu müdür görevinde bulundum, ama bu yöneticilik değildi. Karar ve imza yetkim yoktu. Örgüt üyeliğinden tutuklanmışken iddianamede “darbeye teşebbüs” suçu eklenmiş. Mütalaada gösterilen tek delil sorumlu müdür olmam. 25 Nisan’da suç vasfı değiştirildi ve şimdi örgüt yöneticiliğinden yargılanıyorum. Ölümü gösterip, bitkisel hayata razı etmeye benziyor.”

“Bir yargılamada atılı suçlar nasıl bu kadar çok değişebilir? Benim anladığım, sorumlu müdür eylemim diğer suçlarla uyuşmuyor. Önceki duruşmada dosyaları ayrılan sanıklar arasında Feza Medya’da YK üyeliği yapanlar vardı, oysa örgüt üyeliğinden yargılandılar. Burada hangi kriterlere uygulanıyor? Ben Temmuz 2015 ile Mart 2016 arasında sorumlu yazı işleri müdürüydüm ama mütalaada baştan beri bu görevi yapmışım gibi gösterilmiş. Bu kritik bir bilgi eksikliği. Delile bakılmadan ağır suçlamalara maruz kaldım. Suç isnatlarının değişmesi bundan. Zaman olsa, delil yokluğundan beraatim istenecekti.”

“Zaman’da yayın politikası yazı işleri müdürlüğü yerini alan genel yayın editörlüğünün elindedir. Ben bu sorumluluğun dışındayım. Sorumlu müdürlük görevine 15-27 Aralık’tan 1.5 yıl sonra başladım. Ama bu dönemde yayımlanan haberlerden sorumlu tutuluyorum. Bu mümkün mü? Görevli olmadığım dönemde yayımlanan haberlerden bana sorumluluk yüklenemez. Bu yüzden, üzerime atılan suçlar düşmelidir. “Aracılık” etmekle suçlanıyorum. Makaleleri yazarlardan gazeteye mi taşımışım? “Aracılık” etmesem bu yazılar gazeteye girmeyecek miydi?”

Sorumlu müdürlük örgüt görevi değil, profesyonel gazetecilik görevidir. Vaktimin çoğunu karakol ve adliyelerde imzasız haberlerle ilgili ifade vererek geçirdim. Bir önceki görevim olan birim editörlüğüne devam etseydim, burada olmayacaktım. Terör örgütü yöneticiliği suçu kanaatlerle değil, maddi delillerle ortaya konmalı. Fiil yerine fail üzerinden suçlama yapılmış.”

“Temmuz 2015’te başlayan sorumlu müdürlük görevim Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından onaylanmıştı. O tarihte örgüt yöneticisi olsaydım böyle bir onay verilmezdi. Tüm suçlardan beraatimi talep ediyorum. Şayet beraatim verilmeyecekse, tahliyemi talep ediyorum.”

Mehmet Özdemir’in savunmasının ardından mahkeme duruşmaya 14:00’a kadar ara verdi.

Zaman Davası, verilen aranın ardından devam ediyor. Mehmet Özdemir’in avukatı mütalaaya karşı savunma yapıyor.

Mehmet Özdemir’in avukatı:

“Soruşturmanın başından beri müvekkilimin görevine ilişkin hataya düşülmüştür. Basın Kanunu sorumlu müdürü bir temsilci olarak tanımlar.”

MUSTAFA ÜNAL

Turuklu yargılanan sanıklardan  Mustafa Ünal savunması için söz aldı:

“Ayı yavrusunu yemek isterse çamura bularmış. Bana karşı kara propaganda yaptılar. AKP iktidarında böyle bir tablonun yaşanmayacağını sanıyordum, yanıldım. Bu tablo özgürlük türküleriyle iktidara gelen AKP’nin yüz karasıdır. AKP iktidarında böyle bir tablonun yaşanmayacağını sanıyordum, yanıldım. Bu tablo özgürlük türküleriyle iktidara gelen AKP’nin yüz karasıdır. Ey Numan Kurtulmuş, devr-i iktidarınızda Ali Bulaç terörist olarak yargılanıyor, haberiniz var mı?”

“Ey Nabi Avcı, devr-i iktidarınızda Şahin Alpay terörist olarak yargılanıyor, haberiniz var mı? Bize bunu yaşatanlar tarihin ve Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar. Savcı mütalaasında Twitter’dan paylaştığım bir ayeti suç delili olarak saydı. Suçum katmerli, bu suçu her cuma işledim. Bir ayetin yargılanması bu davanın özetidir. Ayeti yargılamak AKP’ye düştü.”

“Bir ayetin yargılanması bu davanın özetidir. Ayeti yargılamak AKP’ye düştü. Orta Çağ Engisizyon mahkemelerinden fırlamış aktörler gibiyiz. Bugün darbe dönemlerinden daha ağır bir tablo ile karşı karşıyayız. Ankara’nın yollarında beraber ıslandığım insanlar bugün lâl kesildiler ve Şeytan’lar kulübünün üyesi oldular.”

“Tahliye taleplerimi okuduğunuzu ve dosyaya baktığınıza inanmıyorum. Adil yargılandığımı düşünmüyorum. Yargıya güveni yol ettiniz.”

Mustafa Ünal, cezaevinde Yeni Asya gazetesini istemesine rağmen verilmediğini anlattı: “Ombudsman’a yazdım, bayiden bulunmadığı cevabı geldi.”

“Bu davanın üzerinde bir el var, daha delilleri tartışmadan mütalaa önümüze kondu”

“Bu davada hiç gazeteci tahliye edilmedi. 74 yaşındaki Şahin Alpay’ı bile 2 AYM kararının ardından zorla serbest bıraktınız, onda da ev hapsine mahkûm ettiniz. Gazetecilerden bu korku nedir? AYM’nim iki ve AİHM’in bir kararı davayı yerle yeksan etti. Bu dava öldü. Bu davanın üzerinde bir el var. Ben Ankara gazetecisiyim, bu eli görüyorum. Mahkeme neden birden hızlandı? Daha delilleri tartışmadan mütalaa önümüze kondu. Gazetelerden bu davaların Haziran’a kadar bitmesinin istendiğini okuduk. Mütalaa 2.5 sayfaya sığdırılmış delilimsi kanaatlarla müebbet talep ediyor. Dağınık, savruk, gayriciddi ve aynı zamanda pervasız bir mütalaa.”

Mustafa Ünal mütalaada suç sayılan tweetleri ile ilgili savunmasını yapıyor:

“Yorumda bulunmak anayasal hakkım. Bu kişi haklarıma saldırıdır.”

“26 yıl emek verdiğim Zaman Gazetesi yasal ve meşru bir yayın organıydı”

Mustafa Ünal, AKP’yi eleştirdiği bir tweete ilişkin konuştu:

“AKP eleştiriden rahatsız değildi, savcı neden rahatsız oldu? AKP’yi kollama görevi mi var?”

“15 Temmuz’a karşı çıkan gazetecilerin yargılanması 15 Temmuz’u sulandırmaktan başka bir işe yaramaz. Zaman gazetesinde yazdım ama yayın politikalarını kayıtsız şartsız destekleyen bir Zamanperest değilim. 26 yıl emek verdiğim Zaman Gazetesi yasal ve meşru bir yayın organıydı. Devlet tarafından denetlenen bir gazeteydi.”

MustafaÜnal, “Gül’ün uyarısı” başlıklı yazısıyla ilgili savunma yapıyor:

“Uyarının sahibinin Abdullah Gül olduğunu söylememe gerek var mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a anayasayı hatırlatmam takdir edileceği yere anayasayı ihlal suçu sayılıyor. 28 Aralık 2014’te “devletin hukuk vasfıyla birlikte merhametini de kaybettiğini” yazmışım. Savcı bunu anayasayı ihlal suçunun delili olarak mütalaasına almış. Meclis’te bütçe tartışmalarıyla ilgili yazımın ihlal suçu sayılacağını asla düşünemezdim. Savcı AKP’ye yaranmaya mı çalışıyor?”

“22 aydır bu yazı başlıklarıyla tutukladınız beni; suç nerede, ey hukuk neredesin?”

MustafaÜnal, suç delili sayılan 4 yıllık yasama dönemine dair eleştirisi ile ilgişi konuşuyor:

“AKP’ye bazı hatırlatmalar yaptım. Savcı, AKP’den farklı düşünmeyi suç mu sayıyor?”

MustafaÜnal, “28 Şubat’ta bile bunları yaşamadık” başlıklı yazısıyla ilgili konuşuyor:

“Bunu söyleyen Hayrünnisa Gül Hanım. Bu bir isyan cümlesi. Bana gelen CD’lerde benim yazı metinlerim yok. 22 aydır bu yazı başlıklarıyla tutukladınız. “Nereye?” yazı başlığında suç nerede?

Mustafa Ünal mütalaada, yazıdan herhangi bir alıntı yapılmadan yer verilen başlıkları bir bir değerlendirdi:

“Ey hukuk neredesin?”

Mahkeme duruşmaya 20 dakika ara verdi. Aranın ardından Mustafa Ünal’ın savunması devam edecek.

Aranın ardından duruşma tekrar başladı.  Mustaf aÜnal savunmasına devam ediyor:

“Savcının hayal gücü o kadar geniş ki. Ama yazdığı bir Yeşilçam senaryosu değil, esas hakkındaki mütalaa. Savcı yalan söyler mi? İddiasını bir delile dayandırmak zorunda değil mi? Ben söyledim oldu diyebilir mi? 10 gün önce HSK’ya şikayet dilekçesi gönderdim. Şikayetçi oldum savcıdan. Olmayan yazılar üzerine sadece başlıklara bakarak ağır iddiada bulunduğu ve bir ayeti suç delili olarak mütalaaya yazdığı için. Yargıtay’a göre örgüt üyeliğinin belli kriterleri var. Kod isim, organik bağ, kast gibi. Ayrıca AYM’nin haber ve yazı terör suçunun delili olamaz kararı var. AİHM kararları var. Savcı bu kriterlerin hiçbirini dikkate almamış. Yazı ve tweetlerin üzerine suç bindirmeye kalkmış. Acaba savcı kendisini Türk hukuk sisteminin içinde görmüyor mu? İddianamede ve mütalaada bu örgüte varsa ne zaman katılma talebinde bulunduğum, örgüt lider ve yöneticilerinin beni ne zaman kabul ettiği, kimden ne zaman talimat aldığıma dair hiçbir somut delil, iddia ve veriye yer verilmemiştir.”

“Zaman’da çalıştı, TV programlarına katıldı” gibi cümlelerle yargılama yapılamaz”

“Benim yazılarımı yazdığım tarihlerde, üyesi olmakla itham edildiğim FETÖ-PDY adı verilen bir örgütün varlığından devletin hiçbir belgesinde söz edilmemiştir. Zaman gazetesiyle ilgili de hiçbir örgüt bağlantısı dile getirilmemiştir. Zaman gazetesi hakkında hiçbir yargı kararı yoktur. Zaman’da çalıştı, TV programlarına katıldı” gibi cümlelerle yargılama yapılamaz. Durumum Fatih Koleji mezunu Enerji Bakanı Berat Albayrak’tan farksızdır. O okulunda okudu, ben gazetelerinde çalıştım. Ona suç olmayan bana olamaz. Benim emir ve talimatla yazı yazdığımın dayanağı nedir? Hangi delil benim emir ve talimatla yazı yazdığım şüphesini sizde uyandırdı?

“Bana emir ve talimat vermek kimsenin haddi de değil hakkı da”

Bana emir ve talimat vermek kimsenin haddi de değil hakkı da. Hakaret ve iftiraları reddediyorum. Lütfen bana çamur atmayın.”

MustafaÜnal Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle katıldığı gezilerin listesini mahkemeye sundu:

“Sn. Erdoğan ve Sn. Gül’ün bir teröristi heyet listesine almasını düşünmüyorsunuz herhalde.”

“Sıfır delil, sıfır kanıtla hüküm veremezsiniz”

“(Darbe suçunu düzenleyen) 309. madde çok açık; “cebir ve şiddet kullanarak” diye başlıyor. Yazı ile tweet ile cebir ve şiddet suçu işlenebilir mi? İşlenirse nasıl? AYM’nin Şahin Alpay kararı gazeteci ve yazarları, haliyle beni de ilgilendiren bir karardır. Beraatimi ve tahliyemi gerektirir. Anayasa’nın 153. maddesini hatırlatıyorum. Anayasa, yasalar, AYM ve AİHM kararlarına göre iddianame ve mütalaada yer alan deliller yok hükmündedir. Sıfır delil, sıfır kanıtla hüküm veremezsiniz.”

“Bu davanın gideceği nihai nokta AİHM, o da kararını çoktan verdi”

“Bu davanın gideceği nihai nokta AİHM. O da kararını çoktan verdi. Bu yargılama süreci, bu iddianame ve mütalaa Anayasa ile teminat altına alınan düşünce ve fikir özgürlüğüme, basın ve ifade hürriyetime bir saldırıdır. Ben sırf meşru bir yayın organı olan ve adı dini bir grupla irtibatlandırılan Zaman’da yazdığım için hukuksuzca yargılanıyorum. Beni tutuklayarak ve hukuksuz yargılayarak suç işliyorsunuz, sadece hürriyeti tahdit suçu değil, çok daha ağırını, soykırım ve insanlığa karşı suç. Eğer Türkiye bir hukuk devleti ise, Anayasa hala yürürlükteyse beni beraat ettirmek ve tahliye etmekten başla seçeneğiniz yok. Benim kulakları tırmalayan, rahatsız edici sözlerim devlete ve Türk yargısına kırgınlığımın ve öfkemin ifadesidir. Zincire vurulmuş arslana ar olmazmış. Ayıplamayınız.”

Mustafa Ünal esas hakkındaki savunmasını tamamladı, avukatı Ömer Çavdar konuşuyor:

“Mütalaa sadece birkaç yazı başlığına ve TV programına dayandırılmış. Eğer bilirkişi incelemesi yapılırsa bırakın Anayasa’yı ihlali, hakaret suçunun bile unsurlarının olmadığı görülür. Yargıtay’ın son kararı açık. Anayasa’yı ihlal suçu için aranılan unsur cebir ve şiddettir ve bu fiziki cebir ve şiddettir. Yargıtay’ın sert eleştiri içeren yazıların hakaret suçu kapsamında olmadığına dair bir çok kararı var. AİHM ağır eleştiri yazılarını ifade özgürlüğü kapsamında görüp ihlal kararları verirken, elimizde Şahin Alpay’ın AİHM kararı varken hala nasıl tutukluluğun devamı kararı verilebiliyor? İsnat edilen suçların unsurlarının oluşmadığını düşünüyorum, bu nedenle Mustafa Ünal’ın beraatini ve tahliyesini talep ediyorum.”

AHMET TURAN ALKAN

Tutuklu yargılanan yazar Ahmet Turan Alkan savunması için ek süre talep ederek, tahliyesi ve beraatini istedi.

Ahmet Turan Alkan’ın avukatı Faruk Zorba söz alarak, Anayasa Mahkemesi’nin mevcut kararları gereği müvekkilinin tahliyesini talep etti.

İBRAHİM KARAYEĞEN

Tutuklu gazetecilerden İbrahimKarayeğen de mahkemeden tahliyesi ve beraatini istedi.

İbrahim Karayeğen’in avukatı Bilal Canbaz da Anayasa Mahkemesi kararlarına atıfta bulunarak müvekkilinin tahliyesini talep etti.

Ali Bulaç’ın avukatı Mehmet Ali Devecioğlu: “Bu rejim 3-5 yazarın 3-5 yazısıyla zedelenecek bir rejim değildir. Anayasal düzeni sağlamdır. Müvekkilim esas hakkındaki savunmasını yapmadı ama suç vasfının değişme ihtimali vardır. Beraat edilebilir. Tahliyesini talep ediyoruz.” dedi.

Mahkeme heyeti, iki günde sadece dört sanığın savunmasını tamamladığı duruşmada tahliye taleplerini değerlendirmek üzere oturuma 30 dakika ara verdi.

Mahkeme ZamanDavası’nda ara kararı açıkladı:

“Şahin Alpay’ın ev hapsi kaldırıldı; Ali Bulaç ve Mehmet Özdemir’in tahliyesine karar verildi.

Davanın bir sonraki duruşması 7-8 Haziran’da görülecek.

****

Duruşmaya kısa bir süre kala savcı mahkemeye ek mütalaa sunarak daha önce “darbe” ve “örgüt üyeliği” suçlamaları yöneltilen İbrahim Karayeğen, Mehmet Özdemir, Orhan Kemal Cengiz ve İhsan Dağı hakkındaki suçlamaları değiştirdi. Savcı ek mütalada “darbe” suçlamasını düşürdü. Zaman gazetesi gece editörü İbrahim Karayeğen ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mehmet Özdemir hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 314/1. maddesi uyarınca “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan 22,5 yıla kadar hapis cezası talep edildi. Daha önce Karayeğen ve Özdemir için TCK 309/1. maddesi uyarınca “Anayasal düzeni devirmeye teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla da 15 yıla kadar hapis cezası talep edilmişti.

Savcı, akademisyen ve Zaman gazetesi eski yazarı İhsan Dağı ve avukat ve kapatılan Today’s Zaman ve Bugün gazeteleri köşe yazarı Orhan Kemal Cengiz hakkındaki “darbe” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamalarını da değiştirerek Dağı ve Cengiz hakkında Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 7/2 ve TCK 43/1 maddesi uyarınca “zincirleme şekilde terör örgütü propagandası” suçlamasıyla 13’er yıla kadar hapis cezası talep etti.

5 yazara ağırlaştırılmış müebbet talebi!

Davada, Bulaç, Alkan, Türköne, Ünal ve Alpay hakkında “darbe” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamalarıyla ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıla kadar hapis cezası istenirken Akman ve Kemal hakkında “terör örgütüne üye olmadan yardım etmek” suçundan 15’er yıla kadar hapis cezası isteniyor.

31 sanıklı olarak başlayan davada Zaman gazetesi de dahil olmak üzere çeşitli medya kuruluşlarını bünyesinde barındıran Feza Gazetecilik A.Ş., Cihan Medya Dağıtım ve Fia Prodüksiyon çalışanlarının dosyaları daha sonra davadan ayrılmış, dosyaları ayrılan 18 kişinin yargılandığı dava geçtiğimiz hafta hükme bağlanmıştı.

Zaman gazetesi eski yazarı Şahin Alpay, hakkında Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce (AİHM) verilen ihlal kararlarının ardından ev hapsi şartıyla tahliye edilmişti.


[TR724] 11.5.2018

Başbakanlık avukatı: Balyoz darbe planıydı, Çetin Doğan darbeci

15 Temmuz darbe girişimi davaları sürüyor. Darbe girişimi sırasında Tuzla Orhanlı Gişeleri’nde meydana gelen olaylarla ilgili 65 sanığın yargılandığı dava ise ilginç diyaloglara sahne oldu.

İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi karşısındaki binada yapılan duruşmalarda Başbakanlık adına davaya katılan Avukat Necip Kibar ifadeleri dikkat çekti.

Oda Tv’ye ve yayımladığı bilgilere göre, tutanakta, Avukat Necip Kibar’ın Balyoz Darbe Planı iddiasıyla ile ilgili “Balyoz davasıyla Türkiye’deki darbeciler, bu darbelerinden vazgeçmediler. Bunu 15 Temmuz öncesi de söyledim. Çünkü Türkiye’deki varoşları tehdit olarak gören ve böyle yetişen bir karargahtan darbeci her zaman çıkar dedim ve bundan sonra 15 Temmuz darbesi gerçekleşti” ifadeleri kullanıldı.

Avukat Necip Kibar, Balyoz davasında yargılanan çok sayıda kişinin 28 Şubat davasında da yargılandığını söyleyerek şöyle devam etti:“Kimse bana Çetin Doğan’ın darbeci olmadığını, kimse bana o dönemde darbeyi organize edenlerin darbeci olmadığını söyleyemez.”

[TR724] 11.5.2018

Erdoğan TAMAM der mi? İslamcılar seçime gider mi? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

2012 yılında Zaman’da Ali Bulaç’la Mümtaz’er Türköne arasında İslamcılık üzerine bir tartışma başlamış ve çok yararlı olmuştu. Fakat bu tartışmalarda dünyada İslamcılarla ilgili en çok sorulan şu sorunun cevabı verilmemişti: “İslamcılar demokrasiden yararlanarak seçimle iktidara gelebilirler; ama seçimle giderler mi? Siyasal İslam yönetimi terk edebilecek olgunluğu gösterir mi?”

İslamcılık konularıyla ilgilenen birisi olarak Haziran 2015 genel seçimlerinden önce 3 Nisan 2015 tarihinde, kapatılan Zaman Gazetesi’nde “Seçimle gelen iktidar seçimle gider mi?” başlıklı bir yazı kaleme almış ve Erdoğan’ın gücü seçimle bırak-a-mayacağını ifade etmiştik. Maalesef bu yazıda taşıdığımız kaygıların hepsi gerçekleşti ve Türkiye bir anafora sokuldu. Yazıda şunları söylüyorduk:

“İslamcı bir parti olan Refah Partisi ve daha önce MSP iktidar gücünü kulllandılar ama bunlar koalisyon hükümetleriydi ve gerek kendileri gerekse hükümetleri ülkedeki güç merkezlerine direnebilecek, seçimle gitmemeyi düşünebilecek kadar güçlü değillerdi. Nitekim 28 Şubat sürecinde hiçbir namuslu aydının tasvip etmeyeceği şekilde iktidardan zorla indirildiler. Dolayısıyla bu örneklerde Türkiye’de İslamcı siyasetin ne yapacağını test etme imkanımız olmadı.

Devam eden yıllarda RP’den kopan ve İslamcı gömleği çıkardığını iddia eden AKP için iktidar yolları açıldı. 2003’ten itibaren iktidarın reformları sayesinde Türkiye insan hakları ve demokrasi bağlamında oldukça mesafe aldı. Ancak AKP diğer güç odaklarını bertaraf ettikten sonra, 2012 yılında Aziz Babuşcu’nun net ikrarıyla eski gömleği yeniden giydi. Ve artık AKP karşısında demokratik gerekçelerle de olsa onu dövüp sırasına geri gönderecek bir güç kalmadı. Zira AKP bütün noktaları kontrol eder hale geldi, muhaliflerini Makyavelist yöntemlerle bertaraf etti. Artık ülkede yasama, yürütme ve yargı erklerini, medyayı, ekonomik sektörleri kontrol eden, kendine bağımlı STK’lar oluşturmuş, TSK’yı etkisizleştirmiş, muhalefet dahil karşısında dikkate değer bir güç bulunmayan AKP ile muhatabız. Bu nedenle 1990’larda İslamcılara yöneltilen soruları AKP için yeniden sormak gerektiğini düşünüyoruz: “İslamcılar demokrasiden yararlanarak seçimle iktidara gelebilirler ama seçimle gitmemek için neler yapabilirler? İktidara geliş yolu olan demokrasiyi, dönüş yolunu kapatmak ve aynı yolu başkalarının kullanmasını önlemek için tahrip edebilirler mi? “Siyasal İslamcılar sandıktan çıkamazsa yönetimden çekilir mi? Çıkamayacağını anlarsa iktidarı yitirmemek için nelere tevessül eder? Hangi çılgınlıklara başvurabilir?”

AKP henüz seçim kaybetmediğinden iktidardan gidip gitmeyeceğini bilemiyoruz. Ama Erdoğan sandıktan çıkmak ve yönetimden çekilmemek için, dini, siyasi, hukuki her türlü motivasyonu kullanarak, her şeyi yapabilir görünüyor. Türkiye’deki siyasal İslamcılık tecrübesinin Cumhurbaşkanlığı makamının elde edilmesini bu kadar çok istemesinin psikolojik sebepleri yanında başka sebepleri de olduğunu düşünüyoruz. Bu makama 1982 Anayasası ile tanınan baş döndürücü yetkilerin siyasal İslamcılar tarafından keşfedilmesi bir dönüm noktasıdır. Yeni anayasa fikrinin, AB reformlarının, geriye kalan yüzde ellinin terk edilmesinden bugüne İslamcı iktidar Anayasa’nın 104. maddesini hepimizden farklı okumaktadır.

Siyasal İslamcı elit açısından bu sorunun cevabı Anayasa’nın cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenleyen 104. maddesinde saklı. Maddenin 2. fıkrasının a bendinde cumhurbaşkanının “Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verme”sini sayıyor. Alışılmışın dışında olacağını ve Anayasa’daki yetkilerini kullanacağını vaat eden Erdoğan bu yetkisini niye kullanmasın? Siyasal İslamcı iktidar seçmen nezdinde zayıfladığında bu argüman devreye girecektir. Bu kadarı da olmaz, bunu yapamazlar demeyin! İktidar devleti kendisi lehine alabildiğine dönüştürdü. Bundan sonra Anayasa’nın 104. maddesinin diğer devlet kurumları ve görevleri üzerindeki ezici performansı da kullanılarak bu dönüşüm daha da pekiştirilecektir. Maalesef demokratik duyarlılıktan başka bu sorunu çözebilecek bir mekanizma kalmamıştır.

“Bu anayasayı tanımıyorum”, “sevsinler anayasanızı! Anayasayı paramparça edeceğiz!” “kırın kapıyı alın o adamı”, “siz yapın biz kanun çıkarırız” diyen bir anlayışın seçimi kaybetme ihtimali belirdiğinde neler yapabileceğini hayal dahi etmek istemiyoruz. Son dönemde Anayasa’ya aykırı çıkarılan onlarca yasa varken, demokrasinin temel ilkeleri, yargı bağımsızlığı hoyratça tahrip ediliyorken AKP’nin, aleyhine çıkacak demokratik sonuçları hazmedeceğini düşünmek fazlaca iyimserlik olur.

Türkiye iki büyük zorlukla karşı karşıya: AKP yeniden ve tek başına iktidara gelirse tek adam yönetimi, hukuktan, adaletten kopuş ve otoriterleşme artarak devam edecektir. İktidara gelememe durumu belirdiğinde ise benden sonrası tufan anlayışı ile akla ziyan şeyler denenebilir.”

Bu yazıdan iki gün sonra (5 Nisan 2015), o dönem Star Gazetesi’nde yazan ve hararetle Erdoğan’ı, AKP’yi savunan ama şu sıralarda pek piyasada görünmeyen, itibar edilmeyen, işi bitince bir kenara atıldığı anlaşılan muhafazakar kesimin kıdemli yazarı Ahmet Taşgetirenden yazımıza karşılık geldi. Taşgetiren bizim yazıya ikna edici bir cevap vermek, izah getirmek yerine şahsıma ve Hizmet Hareketine saldırgan tutum takınmayı tercih etmişti. “Ne İdiniz Ne Oldunuz?” başlıklı yazısında Erdoğan’ı yüceltirken zamanın ruhuna uygun olarak Cemaati “dış güçlerin taşeronu” gibi sunuyordu. Ama “seçimle gelen İslamcılar seçimle gider mi? sorusuna: “evet gider! Endişe etmeyin, Erdoğan ve AKP demokrasiye, hukuka uyar” diyemiyordu. Bu tür iddiaların “jakoben hukukçular tarafından dile getirildiğini” yazıyordu. Taşgetiren yazısında: “Bu soruyu genelde Batının ve bizdeki uzantılarının en fanatik taraftarları sormuştur ve cevabı da “asla iktidara gelmemeliler, zira gitmezler” şeklinde olmuştur.” Diyordu. O’nu neden gocundurdu ise benim bir konferansta mut’a aleyhine konuşmama takılmış ve yazısında benden “uzunca süre mut’a kampanyası yürüten yazar” diye bahsetmişti.

Tr7/24 yönetiminden ricam var

Ahmet Taşgetiren’den (yaşıyorsa şayet!) bizim yazımızı, cevabi yazısını ve gelinen durumu bir daha analiz etmesini, yorumlamasını bekliyoruz. Belki ak sakalının ve tecrübesinin hakkını vermek, yıllarca kendisini okuyan insanları aydınlatmak, Erdoğan, AKP ve İslamcıların serüveni hakkında yanılgılarını düzeltmek ister. Yazacak bir mecra bulamıyorsa Tr7/24 yönetiminden rica ederim. Olmazsa blogumda yayınlarım, sosyal medyada yayarım.  Ama kendisinde o cesaretin olduğunu sanmıyorum. Maalesef uzun süre Saray’dan beslenen, konuşan-yazan kişiler yemleri kesilip kenara atılınca korkudan ağızlarını açamaz oluyorlar. Yarım ağızla dahi hatalarını tashihe, hakkı ifadeye cesaret edemiyorlar. Maalesef bu konuda en kötü karne dindarların, muhafazakararın itibar ettiği, “abi”, “alim” gördüğü kişilere ait!

Bu yazıdan sonra Haziran 2015’te yapılan genel seçimlerde AKP tek başına iktidar olma imkanını kaybetti. Ancak tam da yazıdaki endişelerimizi ispat edecek şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan yetkilerini istismar ederek hükümeti kurdurmadı. Bu arada ülkede tuhaf bir şekilde terör arttı, PKK eylemlere başladı. Toplumu koalisyondan korkutan ve tek partiye, AKP’ye zorlayan bir dizi karmaşık olaylar yaşandı. Korku-kaygı ortamında yeniden seçime gidildi. Davutoğlu’nun itirafı ile terör olayları oylarını artırmış olarak AKP tekrar tek başına iktidar oldu. Erdoğan, illegal şekilde ve vesayeten kullandığı hükümet koltuğunu dahi terk etmedi. Halk istemedi öyleyse “tamam” AKP’siz hükümet, veya AKP’li koalisyon olsun dahi diyemedi. Çok fazla güce sahip bulunan cumhurbaşkanlığı makamı ile asla iktifa etmedi. Aksine partisi(!) AKP (o dönem partili başkanlık denilen tuhaf sisteme daha geçilmemişti) yeniden seçimi alana kadar dengelerle oynadı, karanlık projeleri devreye soktu, sandıklara kedileri saldı ve AKP’yi yeniden hükümet yaptı. Başkası düşünülemezdi zaten. Zira Erdoğan kirli iş ve ilişkileri, hukuksuzluk dolu geçmişi nedeniyle buna mecburdu!

Erdoğan bugün, 2015’le kıyası kabil olmayacak kadar fazla kire, zulme, suistimale bulaşmış durumda. Muazzam bir güce hükmediyor. Bürokrasi, yargı yanında TSK’yı da sıfırladı. 15 Temmuz sonrası bütün muhalifleri sindirdi, susturdu, hapislere doldurdu ve gücünü zirveye taşıdı. Binlerce insanın hayatına mal olan, demokrasinin, insan haklarının bütünüyle bitirildiği sorgulanmaz bir tek adam rejimi kurdu. Artık hukukun, demokrasinin geri geldiği bir ortamda hiç kimse yapılanları örtemez, kapatamaz, yok sayamaz. Bu nedenle Erdoğan daha fazla güçle, daha fazla otoriterleşmeyle ayakta kalabilir. “Tamam” deyemeyeceğini, kenara çekilme lüksünün olmadığını en iyi kendisi biliyor. Yukarıdaki yazının yazıldığı 2015’e göre bagajı çok daha dolu. Gücü, iktidarı bırakamaz, demokrasiye, hukuka dönemez. O nedenle “milletimiz tamam derse çekiliriz” lafı boş!

Erdoğan asla TAMAM deyip kenara çekilmeyecek

Erdoğan’ın geçmişini, karakterini, davranış tarzını tahlil ettiğinizde kenara çekilecek birisi çıkmıyor karşınıza. Erdoğan’ı yakından tanıyan birisi: “o öldürene kadar vurur, ölene kadar savaşır” demişti. Bu kadar batmış birisinin ülkeyi ateşe verme, iç savaş çıkarma dahil denemeyeceği yol yoktur. Keşke razı olsa da servetini alıp götürme, hesap sormama, arkasını aramama pahasına kendisine söz verilse ve ülkeyi terk edip gitmesine göz yumulsa. Biliyorum bu teklif pek çok kişinin kalp çarpıntısını artırıyor, burnundan solumasına neden oluyor. Lakin Erdoğan asla “tamam” deyip kenara çekilmeyecek, ülkeyi Suriye’ye çevirmekte tereddüt etmeyecektir. SADAT’ı, silahlı milisleri alana indirecek, halkı birbirine kırdıracak ama asla Sarayını, iktidarını terk etmeyecektir!

Millet artık Erdoğan’dan bıktı, sıtkı sıyrıldı. Seçmen adil bir seçimde kesinlikle “tamam” diyecektir. Ama milletin iradesi sandığa bu ortamda sağlıklı şekilde nasıl yansıyacak? Erdoğan bir şekilde “devam” yolu bulacaktır. Muhalefet çok sıkı tedbirler alarak ve UA kuruluşları da harekete geçirerek adil-demokratik bir seçim ortamı sağlarsa, bu defa türlü provokasyonlarla seçimi ötelemeye yaptırmamaya çalışacak ama asla gücü terk etmeye yanaşmayacaktır.

Ülkeyi bu anafordan çıkarmak sorumluluk alınmalı

Ülke, zamanında yapılmayan müdahaleler, göz yummalar, bana dokunmasın yaklaşımları nedeniyle çok zor ve sıkıntılı bir girdap içine girdi. Erdoğan’ın bu hale gelmesinde en büyük vebal AKP’yi tek adama teslim edenlerin, muhalefetin ve aydınlarındır. Uysal koyun tavrı sergileyen muhalefet artık sorumlu ve titiz davranmalıdır. Tehlike siyaseti, siyasi rekabeti aşmış, ülkenin bekası, milletin birliği meselesine dönüşmüştür. Siyasi-gayrı siyasi otoriterleşmeden yılan, tek adamdan bıkan herkes dikkatli ve sıkı bir çalışmayla, işbirliği içinde, provokasyonlara müsaade etmeden bu süreci yönetmelidir. Ülkeyi tek adam anaforundan çıkarmak için her görüş, parti, kesim sorumluluk almalıdır. Yoksa ya Erdoğan otoriterliği kalıcı hale gelir veya ülke Esed’i ve Suriyeyi aratacak maceralara sokulur.

Tunus’ta Gannuşi hariç İslamcılardan ülkenin huzuru ve selameti adına geri çekilen yok. İslamcılar yönetimi kendilerine verilmiş “İlahi” bir hak, bir ayrıcalık gibi görürler. Yönetme tekelini her şeye rağmen ellerinde tutmak isterler. Zamanla kirleniyor, yolsuzluğa bulaşıyorlar; bu defa bunları “İslami” söylemlerle meşrulaştırma ve dini iktidarlarına dayanak yapma yoluna yöneliyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde (bakınız: Sudan, İran, Malezya..) İslamcılar iyi bir yönetim ortaya koyamadılar ama iktidarı kendiliğinde bırakmaya da yanaşmadılar. Seçimleri-sandığı araç gördü, demokrasiyi, halkın taleplerini dikkate almadılar.

Erdoğan sadece İslam’ı kullanan bir siyasetçi değil. O aynı zamanda siyasetin kurdu ve çok kıvrak bir oportünist. Ayrıca artık ülkedeki bütün gücü kullanan bir diktatör. Ne İslamcılar ne de diktatörler seçimle, normal yollarla iktidarı terk etmezler. Erdoğan hem İslamcı hem diktatör. Bu nedenle iktidardan uzaklaşmak çok daha zor olacak. Toplum, siyasi partiler, iç ve dış muhataplar bunu dikkate alarak strateji geliştirmeliler.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.5.2018 [TR724]

Ashab-ı Kehf’le buluşma [Emine Eroğlu]

“Öyle güzeldiniz ve öyle çok birbirinize benziyordunuz ki!.. Hanginiz Yemliha’ydınız, hanginiz Kefeştetayyüş’tünüz, hiç bilmedim. Hepinizi gittikleri yeri manen yeşertecek Hızırlar olarak gördüm. Size hizmet etmenin telaşından yüzlerinize doya doya bakamadım. Dua ile tamamladım boşlukları, eksikleri tesbih çekerek giderdim.“Rabbim, ben onları tanıyamasam da onlar beni tanısınlar, hatırlasınlar!” diye yakarıyordum” dedi Aylin Abla. Gözlerinden yaşlar boşaldı.

Onu görünce heyecanlanan genç misafirini neden tanıyamadığını izah etmeye çalışıyordu.

“Hamd olsun hicret nasib oldu. O zaman imkanımız vardı, şimdi yüreğimiz, gayretimiz var. Bizi süfli dertlerle meşgul olmaktan alıkoyan ulvi bir derdimiz var. Siz varsınız. Emeklerimizi zayi etmeyen Rabbimiz var.” diye devam etti anlatmaya, bizi gönül sofrasına buyur ederken.

Aylin Abla hep Aylin Abla’ydı da, yoklukta tecelli eden varlığın ışıltısı hiçbir şeye benzemiyordu.

NEYİMİZ OLDUKLARINI BİLMEDİKLERİMİZ

Yaralıydı Aylin Abla. O, kaybettiği servetinin hesabını tutmasa da oğlu tutmuş, maaşları dahil, tüm mal varlıklarına el konulmasının faturasını anne babasına kesmişti.

Artık torunlarını da göremiyordu.

Sustuk…

Ne acıydı ki, bir firavunun ona ödettiği bedeli mazlumlardan tahsil etmeye çalışan tek kişi Aylin Abla’nın oğlu değildi.

Zulme boyun eğenleri gösterip neden onlara benzemediğimizi soran “yakınlarımız” vardı bizim. Anlamayan. Anlasa da anlamayan. Verdiğimiz cevapları dinlemek istemeyen. Hak verse de yanımızda durmayan. “Ama siz de…” diye başlayan ezberlerini tekrar etmekten vazgeçmeyen…

Aslında neyimiz olduklarını bilmediklerimiz!..

Bilmiyorduk, kardeşini aramaktan korkan bir ağabeyden geriye ne kalır? Geriye ne kalır, oğluna muktedirin ağzıyla terörist diyen babadan? Kaç yıllık hukuku heder ederek yaşamaya devam eden dostlardan?

Halâ anne midir, hapisteki evladına sahip çıkmayan anne, bilmiyorduk…

İşte Ramazan geliyordu. Bu insanlar nasıl iftar sofralarına oturacak, hangi orucu tutacak, camilerde kiminle cem olacaklardı, anlamıyorduk.

Belli ki gariplerin akçesi zulmün pazarında geçmiyordu.

Hikayelerimiz hep birbirine benziyordu. Kırık dökük cümleler kuruyorduk.

AŞK, KARDEŞLERİN İÇİN YORULMANDIR

“Üstad’ımın nasihatini tutuyorum” dedi Aylin Abla. “Ne geçmişin elemlerine ne geleceğin kaygılarına dayanacak gücüm var. Bulutların yağmur topladığı gibi sabır topluyor yüreğim, her gün yeniden. Hem şükrüme hem hizmetime devam ediyorum.” Zeliha Abla, şefkatle baktı arkadaşının yüzüne. Daha yeni tanışıyor olmalarına rağmen aralarında kalp ve ruh imtizacı vardı.

Hüznün kesafetini dağıtmak için olsa gerek, yüzünden eksilmeyen tebessümü ve bitimsiz enerjisiyle söze girdi:

“Aşk, yorgunluk benim için” dedi. “Hizmet ederken ne kadar yoruluyorsam o kadar artıyor şevkim, iştiyakım. Ne zaman dursam, yaşanan mağduriyetlerin ağırlığı çöküyor üzerime. Yüreğime kasvet basıyor. Oturmak yaramıyor bana. Bütün kötülükler ben dururken oluyor gibi bir hisse kapılıyorum. Teheccüte kalkıp dua edemesem ertesi gün daha karanlık bir dünyaya uyanıyorum. Rahatım zahmette benim. Başka türlü yaşayamıyorum.”

Genç misafir, bir Aylin Abla’ya, bir Zeliha Abla’ya bakıyordu hayretle.

İkisi de pasta börek yapıp satıyor, kazançlarını Türkiye’deki mağdur ve mazlumlara gönderiyorlardı. Zulüm tarihine her gün yeni sayfalar eklense de “az kaldığına“ inanıyor, kalan mesafeyi işaret ve baş parmakları arasıyla ölçmekten vazgeçmiyorlardı. Kötülükle mücadele etme yöntemleriydi bu onların.
Günah düşmekse, atalet çürümekti onlar için ve bunun hesabını verememekten korkuyorlardı.

GENÇ MİSAFİR

Genç misafire sorular sordu Zeliha Abla. O da darbeden sonra ailesiyle cebren hicret edenlerdendi. Donanımlıydı. Geldikten kısa bir süre sonra çalışmaya başlamış, kazancını mağdurlara vakfetmişti.
Bir şey yapmıyor gibi yapıyordu, ne yapıyorduysa.

Konuşur gibi susuyor, anlatır gibi dinliyordu.

Yaz tatilinde uzak eyaletlerden birinde bir üniversitede ders vermeye hazırlanıyor, ne

eşinden ve çocuklarından ayrı kalacak oluşuna, ne yaz sıcağında oruçlu çalışacak oluşuna bakıyordu.
Yakın ve uzak o kadar çok akrabası “içerde”ydi ki… O kadar çok meslektaşı, yol arkadaşı…

“Bin-ler-ce in-san”ın eşleriyle ve çocuklarıyla ihtiyaç içinde olduğunu, bilişlerin en hakikatlisiyle, mağduriyetlerini paylaşarak biliyordu.

O da Hazreti Meryem gibi bir Betül’dü de, bütün doğallığıyla dünyanın tozunu eteklerinden silkeliyordu.

SÜTÇÜ DERVİŞ

Aralarında, birbirine yakın iki eyalete süt dağıtıp gelirini mağdurlara gönderen genç bir derviş daha vardı. Kedisiyle yaşıyor, günde bir öğün yemek yiyor, her gün onlarca kapıyı çalıyordu.

Ona kimse soru sormadı.

Bilenler bilmeyenlere anlattılar şahitlik ettikleri menkıbelerini. Sebepler perdesi arkasında işleyen kudret ve rahmet elini gördüler.

VE KITMİR

Bu satırların yazarı da o mecliste “onlarla birlikte”ydi.

Biraz sonra yapacağı “muavenet” konulu konuşmanın kelimelerini unuttu. Seyir halindeydi.

O da bilmiyordu kim Debernuş, kim Sazenuş.

Fakat kendisinin Kıtmir olduğunda şüphesi yoktu.

“Rabbim!” dedi seslerin en çaresiziyle. “Cürmüme bakma! Kıtmir’i Ashab-ı Kehf’ten ayırmadın. Beni dünya da da ahirette de bu kardeşlerimden ayırma!”

[Emine Eroğlu] 11.5.2018 [TR724]

Kendim için bir şey istiyorsam nemerdim diyen ne istiyor? [Tarık Toros]

Önermemiz basit:

Türkiye’nin başındakilerin ülkeyi yönetme gibi bir derdi yok.

Hayatlarının devam etmesi için o koltukta oturmaları gerekiyor.

Kalktıkları anda ya hapse girerler ya da her şeylerini yitirirler.

Bir daha da kafayı kaldıramaz, insan içine çıkamazlar.

Medyasından bürokratına tüm unsurlarıyla durumları budur.

Başta muhalefet duruma itirazı olan herkes bunu böyle kafasına sokmak zorunda.

**

Hitler yolunu tutan diktatörlerin sonu yoktur.

Bir hapis veya kaçak hayatı olmaz bunların:

-Her şeyin bittiğini gördükleri,

-Bir çıkış olmadığına ikna olduklarında,

-Kendi fişlerini kendileri çekerler.

-Bununla vazifelendirilmiş birileri bile olabilir.

-Kendi kafasına sıkamıyorsa, görevli biri sıkar.

**

24 Haziran’da çifte seçim var.

Muhalefet,

-Tek adama hayır,

-Tek parti dönemini sandığa gömeceğiz,

..gibi söylemlerle siyaset yapıyor.

**

Bir kere…

Tek parti devleti filan değil…

Türkiye’yi “Erdoğan rejimi” yönetiyor.

Adıyla, sanıyla böyle bu.

**

Doğru teşhis yoksa tedavi de olmaz.

Saray’daki zat;

Öncekiler gibi…

“Seçmen bize muhalefet görevi verdi” deyip gecekondusuna taşınmayacak.

Kalan tüm yaşamı o koltuğa endeksli.

**

Deplasmandasınız.

Sahaya zaten 3-0 mağlup çıkmışsınız.

Hakem aleyhinizde.

Taraftar sürekli ıslıklıyor.

Oyun boyunca kurallar değişip duruyor.

Çelmeler, kafa atmalar, çamura saplanmalar, her şey aleyhinizde.

Buna rağmen 4-5 tane atıp maçı almak…

Hatta, galibiyetinizi de tescil ettirmek zorundasınız.

Maç iptal edilebilir, yarıda kalabilir, ertelenebilir, üstüne ceza yiyebilirsiniz, vs.

Ülke böyle bir seçime gidiyor.

Demokrasi şöleni değil bu.

**

İkincisi:

Diktayı sandığa gömme iddiasıyla seçime giriyorsanız…

Tek adam yasalarının antidemokratik olduğunu kabul ediyorsunuz, demektir.

Zaten, referanduma “hayır” demiştiniz.

O halde…

24 Haziran’dan sonra bunu düzelteceğinizi, başkanlık sistemi devam edecekse parlamento ile dengeleneceğini veya tekrar parlamenter sisteme dönüleceğini filan konuşmanız gerekir.

Mevcut anayasa, kim başkan olursa olsun onu tiranlaştırır.

Gerçekten rahatsızsanız, bunu düzeltmekle başlamalısınız.

**

Muharrem İnce diyor ki:

“Saraya değil Çankaya’ya yerleşeceğim. Sarayı da bu ülkenin en zeki çocuklarına okul yapacağım.”

Bir önemi yok.

Ülkenin problemi, başkanın nerede oturduğu değil.

40 tane mesele sıralansa, bu kırkıncı bile olmaz.

Sıkıntı, Muharrem İnce’nin başka bir lafında.

O da şu:

“Köprü yapmak kolay. Birinci köprüyü Süleyman Demirel yaptı. İkinci köprüyü Turgut Özal yaptı. Üçüncü köprüyü Tayyip Erdoğan yaptı. Dördüncüyü de Muharrem İnce yapar. Köprü yapmak kolay.”

**

Mesele bu esasen.

Yeni cumhurbaşkanı Erdoğan’dan başkası olacaksa…

O kişi…

Daha adaylığının üçüncü gününde kendi dönemine böyle atıfta bulunup pozisyonunu kutsamamalı.

Yoksa, al başına yeni bela!

**

23 Nisan 2010’da…

Dönemin başbakanı, Çocuk Bayramı nedeniyle çocukları kabul etti.

“Ben çok yoruldum bu nedenle başbakanlığı sevgili başbakanımıza bırakıyorum” diyerek, yerini 4. sınıf öğrencisi konuğuna bıraktı.

Çocuk Başbakan, “Ben konuşmama başlayayım mı” diye sorunca…

Aldığı cevap neydi biliyor musunuz:

“Yetki senin. Asarsın kesersin. Her şey sende.”

**

O gün üzerinde durulmayan bu laf mühimdi.

Çok değil, 4 sene sonra…

Dediğini yaptı o şahıs.

Astı kesti, muhaliflerinin üzerinden silindirle geçti.

Ve adım adım kendi rejimini inşa etti.

**
Onun için, herkes ağzından çıkana dikkat edecek, etmeli.

Sadece Muharrem İnce mi?

Meral Akşener’e bakalım.

Seçim vaatlerinden sonuncu ne biliyor musunuz:

-30 Nisan 2018 tarihi itibariyle 4.5 milyon vatandaşımızın tüketici kredisi, kredi kartı ve kredili mevduat hesaplarından doğan borçlarını satın alacağız.

-İşsiz, emekli ya da asgari ücretle çalışanların borçlarının tamamını, sileceğiz.

-Şehit ve gazi ailelerinin bu durumdaki tüm borçlarını sileceğiz.

**

Her şeyi söylesinler lakin…

Bu vaatlerle ortaya çıkıp, “İnin vatandaşın sırtından” demesinler.

Biri inecek, öbürü binecek.

Affedip cebinden mi ödeyeceksin?

-Hayır, hazine karşılayacak.

Hazinede var mı peki kaynağı?

-Ne gezer, senden benden çıkacak!

24 Haziran’a doğru istikamet maalesef bu.

**

Demirel’e atfedilen bir sözle bitireyim.

Bir gün canı fena halde sıkılıp yanındakilere şöyle söylenmiş:

-Bu ülke iyi yönetilmiyor!

Sonra da duraklayıp kısık sesle şöyle mırıldanmış:

-Ne zaman iyi yönetildi ki..!

[Tarık Toros] 11.5.2018 [TR724]

HDP’nin ‘Zenci Kürtlerle’ sorunu devam ediyor [Ebubekir Işık]

Hemen başından belirtelim.  ‘Zenci Kürtler’ metaforu HDP’nin kuruluşundan bugüne bir takım ideolojik rezervlerden ötürü bir türlü ve tam olarak desteğini alamadığı muhafazakar Kürtleri resmetmesi açısından kullanımını makul bulduk. Yoksa hakikaten biyolojik anlamda zenci Kürtler var mıdır – yok mudur.. bu konuda bir iddiamız yok.

HDP 2013 yılı sonunda kurulduğunda kuruluş gayesi olan Türkiyelileşme  konsepti gereği Türkiye siyasal gerçeği ve renkliliğini yansıtacak bir parti olarak siyaset yapma iddiasındaydı. Demirtaş’ın müthiş performansı ve kapsayıcı dili ile de 2015’te yüzde 13 gibi tarihi bir seçim zaferi kazanmıştı. Fakat, özellikle 2015 Kasım seçimlerinden bu tarafa HDP’nin sistem partileri tarafından kendisine uygulanan ‘sakıncalı’ yaklaşımını benzer şekilde bölgede ki HDP’li olmayan muhafazakar Kürtlere ve hatta kendi içinde bulunan bir takım muhafazakar isimlere karşı uyguladığının altını çizmek durumundayız.

HDP ‘Zenci Kürtlerle’ ittifak yapmayacaksa kiminle yapacak?

Tüm eleştirilerimiz mahfuz kalmak şartıyla AKP-MHP ortaklığında kurulan cumhur ittifakı ve CHP-İyi Parti- Saadet Partisi-Demokrat Parti birlikteliği ile oluşturulan Millet İttifakı seçimlere dair son hazırlıklarını yaparken, HDP en doğal seçmen kitlesi olan muhafazakar Kürtlere (zenci Kürtlere) gidip niçin destek talebinde bulunmadığına dair şu ana kadar HDP’den sadır olmuş makul bir ifadeye rastlamadığımız ortada.

****

Daha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse son günlerde ‘Kürdistani seçim ittifakı’ olarak adlandırılan ve PAK (Kürdistan Özgürlük Partisi), PSK (Kürdistan Sosyalist Partisi), PDK-T (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi), PDK Bakur, Azadi Hareketi’nden oluşan ittifakın HDP için hiçbir anlam ifade etmemesi, HDP’nin ideolojik bir körlük ya da saplantı içersinde olduğunun önemli bir işareti olarak ifade edilebilir. Bu bağlamdan hareketle, ‘bu partiler ve seçmenleri Kürdistan siyasal realitesinin küçükte olsa birer gerçeği değiller mi?’ sorusu bugün itibariyle  HDP’li yöneticilerin cevaplaması gereken en önemli sorulardan biri.

Ya Hüda-Par?

Varsayalım ki bu partilerin bir kısmı Barzani’ye yakınlığından ötürü cazip gelmedi ve getirebilecekleri seçmen desteği de HDP’nin beklentilerini karşılamıyor. Peki ya Hüda-Par? HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın son günlerde ceza evinden yazdığı mektupta Hüda-Par dahil Kürdistani tüm partilerle oturup görüşülmesi ve seçim ittifakı noktasında nabız yoklanması ‘talimatı’ vermesine rağmen, niçin HDP Hüda-Par ile görüşmeyi ağzına bile almıyor?

***

Gelin bu sorunun cevabını HDP Diyarbakır İl Eşbaşkanı M. Şerif Camcı’dan alalım; ‘’Hüda-Par ile seçim ittifakı zor… Bunun tarihsel bir arka planı var, yaşananlar ve halk üzerinde bıraktığı derin etkiler, travmalar var. Bunları yok saymadan siyaset hareket etmemeli.  Bunun hassasiyetiyle belki bazı şeyler istenilen şekilde yürümüyor olabilir. Bundan dolayı belli sıkıntıları görmek gerekiyor ve bunun öyle ha deyince olabilecek bir konu olmadığının bilinmesini istiyoruz. Halkımızın da bu konuda böyle düşündüğünü biliyoruz… Bizim Hüda-Par ile belli sıkıntılarımız olsa da seçmenleriyle ilgili herhangi bir sorunumuz yok’’.

***

Hüda-Par ile alakalı radikal İslami söylem ve şiddet ile olan ilişkisine dair tüm eleştiriler mahfuz kalmak kaydıyla, Hüda-Par’ın bugün itibariyle Kürdistan’da Kürt siyaseti açısından bir ‘ana muhalefet’ rolü olduğunu teslim etmemiz gerekmekte. Kaldı ki, son yapılan seçim anketlerinde HDP’nin yüzde 9-10 bandında dolaştığı bilinen bir gerçek. Hüda-Par ile yapılacak bir ittifakın HDP’yi yüzde 10 barajının kolaylıkla üzerine çıkaracağı son derece açık. Aksi takdirde ve HDP’nin yüzde 10 barajının altında kalması durumunda, 41 kadar milletvekili koltuğunun cumhur ittifakına gidebileceği riski varlığını seçim gününe kadar devam edecek.

HDP’nin ideolojik Saplantısı ‘Zenci Kürtleri’ de küstürüyor

HDP’nin özelikle radikal-sol bileşenleri tarafından Kürt seçmen realitesini yansıtmayan ve hatta bu realiteye aykırı ideolojik bir yöne evrildiği ve bu durumun HDP’nin Kürdistan mozaiği gerçeğini ıskalamasına sebep olduğu son günlerde iyice ortaya çıkmış durumda. Hatta öyle ki, HDP içinde son derece önemli siyasal renklerden olan Altan Tan, Mehmet Ali Aslan, Hüda Kaya ve Osman Baydemir gibi isimlerin küstürüldüğü ve bu sebeple Altan Tan’ın 24 Haziran seçimlerinde HDP’den milletvekili adayı olmayacağı da kesinleşmiş durumda.

HDP gibi Kürt siyasal hareketi geleneği ve pragmatizmi üzerine inşa edilmiş olan bir partinin yer yer Erdoğan’ın başkanlık sistemi ile alakalı teklifini dahi  ‘değerlendirebiliriz’ şeklinde göğsünde yumuşatabilen bir hareketin Kürdistan’da ki muhafazakar Kürt realitesini sakıncalı bulması, bu kocaman seçmen kitlesine yakınlaşmayı aklından bile geçirmemesi anlaşılır bir şey değil. HDP’nin bu tavrından ötürü 24 Haziran seçimlerinde içinden çıktığı bu coğrafyadan katmerli bir sille yeme ihtimali hiçte düşük değil.

[Ebubekir Işık] 11.5.2018 [TR724]

Ramazan’a hazırlanalım! [Cemil Tokpınar]

Önümüzdeki Salıyı Çarşambaya bağlayan akşam mübarek Ramazan ayına giriyoruz. İlk teravihi Salı akşamı kılıp o gece ilk sahuru yapacağız ve Çarşamba günü oruçlu olacağız inşallah.

On bir ayın sultanı mübarek Ramazan ayı, müminler tarafından yapılan bütün ibadetlerin zirveye ulaştığı, buna karşılık Cenab-ı Hakk’ın rahmet, mağfiret ve inayetinin kat kat arttığı, çağlayanlar gibi coştuğu bir aydır. Namaz, oruç, Kur’an, dua, infak ve dinî hizmetler bu ayda benzersiz bir şekilde artar, manevî atmosfer her yeri kaplar, insanlar adeta melekleşir.

Sahabe efendilerimizden Ubâde bin Sâmit (r.a.) Ramazan ayının başladığı bir günde Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlatır:

“İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner, günahlar affedilir, dualar kabul edilir. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdiriniz. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 99)

Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mümin namazı, orucu, iyilikleri, Kur’an’la münasebeti, hizmetleri ve duasıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah’tan af diler, Rabbine dua ve niyazda bulunur.

Cenab-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine gark eder, yaptığı iyiliklere de kat kat sevaplar verir.

Ramazan oruç ayıdır

Ramazan ayının kutsiyet ve bereketini bildiren şu uzun hadis-i şerifin her bir cümlesi, bizlere ebediyetten müjdeler vermekte, Cennet nimetleri gibi gönlümüzü ferahlandırmaktadır. Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz  (s.a.v.) Şaban ayının son günlerinde bize verdiği bir hutbede şöyle buyurdu:

“Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır. Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

“Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.

“Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ay müminlerin rızıkını arttıracak aydır.

“Bu ayda her kim oruçlu bir mümine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur.”

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, “Ya Resûlallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz” dediler.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) “Allah bu sevabı bir tek hurmayla, bir içim suyla, bir yudum sütle oruçlu mümine iftar ettirene de verir” buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:

“Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

“Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

“Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

“Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah’tan mağfiret dilemenizdir.

“Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah’tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah’a sığınmaktır.

“Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir. (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 94)

Ramazan’da sevaplar bire bindir

Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan ve orucun faziletlerini anlattığı Ramazan Risalesinde, bu ayda yapılan ibadetlerin sevabı hakkında şöyle bir müjde vermektedir:

“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi ayetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kutsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!” (Mektubat, 29. Mektub, 2. Kısım)

Demek ki, Ramazan ayında yapılan her ibadete bin kat sevap verilmektedir. Mesela, bir oruç bin oruç, bir Kur’an hatmi bin hatim, yirmi rekâtlık teravih yirmi bin rekât, bir kişiye iftar vermek bin iftar, bir hurmayı sadaka vermek bin hurma, bir istiğfar bin istiğfar, bir Cevşen okumak bin Cevşen okumuş gibi yazılmaktadır.

Böyle muhteşem bir fırsatı kaçırmamak için boş işleri, lüzumsuz sohbetleri, gaflet içinde yaşamayı terk etmek ve ibadete odaklanmak gerekir.

Ramazan Dua Ayıdır

İbadetler içinde duanın özel bir yeri vardır. Dua hakkında, “Bana dua ediniz, size karşılık vereyim” (Mümin Suresi: 60) ve “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye ehemmiyet versin” (Furkan Suresi: 77) buyuran Rabbimiz, bir başka ayette ise duayı şöyle emreder:

“Ey Habibim, kullarım Beni sana sorarlarsa haber ver ki: İşte Ben muhakkak yakınımdır. Onlardan biri dua edince, muhakkak duasına cevap veririm. O hâlde onlar da Benim davetime itaatle icabet ve Bana imanda devam etsinler. Ta ki, doğru yola ulaşmış olsunlar.” (Bakara Suresi: 186)

Dua her zaman önemli ve değerlidir. Ancak Ramazan ayında duanın kıymet ve ehemmiyeti kat kat artmaktadır.

Bir hadis-i şerifte bu manaya dikkat çeken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) müminleri duaya teşvik eder:

“Ramazan’ın ilk gecesinde Cennet kapıları açılır. Her gece sabaha kadar bir münadi seslenir: Günahlarının affedilmesi için istiğfar eden yok mu? Tevbe eden yok mu? Allah tevbesini kabul buyursun. Dua eden yok mu? Cevap verilsin. Kendisi için bir şey isteyen yok mu? İsteği hemen karşılansın.” (Müsned, 4: 22)

Bir hadis-i şeriflerinde oruçluyu, duası reddedilmeyecek üç kişi arasında zikreden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyururlar:

“Üç kişinin duası geri çevrilmez: Adaletle hükmeden hâkimin, iftar edinceye kadar oruçlunun ve mazlumun.” (İbn-i Mâce, Siyam: 48)

Demek ki, oruç tutan mümin, elini, dilini ve gözünü haram söz ve fiillerden koruyup dua ve zikirle meşgul olmalıdır ki, bu muhteşem imkânı değerlendirmiş olsun.

Tavsiye ve emir buyurduğu her türlü dinî konuda ümmetine örnek olup en güzel ibadet ve taatleri kendi mübarek hayatlarında yaşayan Resûlullah (s.a.v.) Ramazan ayında her türlü ibadet ve dualarını arttırırlardı.

Baştan sona İlahî rahmet tecellilerine sahne olan Ramazan’da iftar vakitlerinin ayrı bir feyzi ve kıymeti vardır. Bu müstesna vaktin dualar açısından taşıdığı ehemmiyeti Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifade ederler:

“Oruçlunun iftar vaktindeki duası reddedilmez.” (Tirmizi, Daavât: 129)

Maalesef bu muazzam müjde iftar vakitlerinde unutuluyor, birkaç dakikayı, belki birkaç saniyeyi duaya ayırmak gerekirken, bu altın fırsat yeme içme telaşına kurban ediliyor. Oysa hem iftardan birkaç dakika veya birkaç saniye öncesini, hem de orucu açtıktan sonraki birkaç saniyeyi bu “reddedilmez duaları” okuyarak geçirmemiz gerekiyor. Duayı terk edip yemeğe koşmak, akşama kadar çalışan bir işçinin günlük parasını aldıktan sonra kendisine uzatılan bahşişi terk edip evine koşması gibidir.

Abdullah bin Ömer’in (r.a.) rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) iftar vakitlerinde şu duayı sık sık tekrar ederlerdi:

“Ya Rabbi, her şeyi kuşatan rahmetinin hakkı için beni af ve mağfiret eyle.” (İbn-i Mâce, Sıyam: 48)

Ramazan Kur’an Ayıdır

Ramazan Kur’an’ın indirildiği aydır. Rabbimiz bu hakikati ifade ettiği ayette şöyle buyurur:

“O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile batılın arasını ayıran Kur’an o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse orucunu tutsun.” (Bakara Suresi: 185)

Bu ay Kur’an’ın en çok okunduğu ve anlaşılmaya çalışıldığı aydır. Her mümin hiç değilse günde bir cüz okuyarak ay içinde bir Kur’an hatmi yapmalıdır. Okumayı yeni öğrenenler ve yavaş okuyanlar ise camide, evde veya radyo ve televizyonlardan yayınlanan mukabeleleri dinleyerek hem ibadet etmiş, hem okumalarını geliştirmiş olurlar.

Kur’an’ı bu ayda hatmedebilmek için gerekirse çantamızda küçük bir Kur’an veya o gün okuyacağımız cüzümüzü taşıyabiliriz. Eğer programımız düzenli değilse, bazen mukabelede dinleyerek bazen kendimiz okuyarak, ama mutlaka hiç ihmal etmeden hatmimizi tamamlayabiliriz.

Kur’an’ı baştan sona okuyan ve dinleyen müminler, mealini de okurlarsa hayat kitabımız olan Kur’an’ı anlama yolunda ilerlemiş olurlar. Ramazan’da ve sonraki aylarda Kur’an’ın tefsirlerini okuyarak iman ve İslâm hakikatlerini anlamadaki seviyemizi arttırmak ise ayrı bir kazançtır.

Ramazan, Namaz Ayıdır

Namaz kılmayan müminler için Ramazan ayı namaza başlamak için güzel bir fırsattır. Zaten kılanlar, daha fazla önem verip cemaatle kılmak için gayret göstermelidirler.

Kuşluk, evvâbîn, teheccüd, hacet gibi bazı sünnet namazları her zaman kılmak iyidir. Ama her zaman kılmayanlar bile hiç değilse Ramazan ayında kılsalar büyük sevaplara nail olurlar.

Ramazan ayının özel bir namazı olan teravihi ise asla terk etmemek gerekir. Çünkü teravihin her bir rekâtına bin rekât gibi sevap yazılmaktadır. (İnşallah teravih namazı için özel bir yazı kaleme alacağız.)

Ramazan İnfak ve Paylaşma Ayıdır

Ramazan ayında yapılan her salih amele bin kat sevap verildiği için bu ayda Allah’ın bize ikram ettiği rızıkları, muhtaç müminlerle paylaşmak da güzel bir ibadettir. Başta fıtır sadakası olmak üzere zekât vermeye gücü yeten kardeşlerimiz yıllık zekâtlarını bu aya denk getirerek kat kat sevap alabilirler.

Herkes gücü neye yetiyorsa mutlaka paylaşarak, muhtaçlara dağıtarak kendini Cehennem ateşinden korumalıdır. Bir hadis-i şerifte, “Yarım hurma ile de olsa; kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz, o kadarını da bulamayanlar güzel bir sözle bile olsa kendilerini korusunlar.” (Müslim, Zekât: 66-67) buyrulmuştur.

Tabii ki, gücü daha fazla olan kimseler daha çok sadaka vererek ahiretlerine yatırım yapmalıdırlar.

Ramazanı öyle güzel değerlendirmeliyiz ki, inşallah bayrama ulaştığımızda annemizden doğduğumuz gibi günahlarımızdan arınmış bir şekilde olalım.

[Cemil Tokpınar] 11.5.2018 [TR724]

Eliniz sebepsiz yere titremez!

Ellerde istirahat halinde veya hareket esnasında istemsiz olarak ortaya çıkan ritmik hareketler yani el titremesi günlük yaşamı olumsuz etkileyen rahatsızlılardan biri. Stres, heyecan, aşırı kafein alımı, fiziksel yorgunluk veya kan şekeri düşüklüğü el titremesine yol açabiliyor. Ancak bu durum bazen ciddi hastalıkların da habercisi olabilir.

En çok görülen türü heyecan, öfke, korku gibi ruhsal durum değişimlerinde ortaya çıkanıdır. Sakinleşince kaybolan tablo fizyolojik tremor diye adlandırılıyor. Sık rastlanan bir başka türü ise esansiyel tremor. Bu titreme tipi, genellikle tek taraflı başlıyor ve ardından diğer ele geçiyor. Başlangıçta sadece duygusal durumlarda olurken, bu durum zamanla artabiliyor. Kişiler yalnızken daha rahat olmalarına rağmen başkalarının yanında titreme endişesiyle heyecanlandıklarında titreme daha da artıyor. Bu nedenle bazı hastalar, kendilerini toplumdan soyutlayabiliyor, hatta mesleklerini bile terk edebiliyor.

Titreme süreç içinde artarak bacaklar, baş, gövde, çene, dil, ses gibi vücudun diğer kısımlarına da yayılabiliyor. Eşlik eden başka bir nörolojik tanı olmadığı gibi, titreme bir hareket esnasında belirgin veya duruşa bağlı olabiliyor. Kişide sıvı gıdaların içilmesinde ve yazı yazma gibi ince motor hareketlerde zorlanma görülebiliyor. Genellikle 40 yaş sonrasında karşılaşılsa da, hastalık gençlerde de ortaya çıkabiliyor. El titremesinde ailesel geçiş oranı yüzde 50 olarak kabul ediliyor. Bu hastaların yüzde 20’sinde Parkinson görülmesi de bir başka veri.

Özellikle genç erişkinlerde kanda şeker düşmesi atakları sonrası yaşanan  el titremelerinin yaşam kalitesini düşürdüğüne işaret eden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevin Balkan, buna sebep olan faktörleri şöyle sıralıyor:

  • Fazla alkol kullanımı
  • Hipertiroidi yani zehirli guatr
  • Epilepsi
  • Multipl skleroz yani MS hastalığı
  • Beyincik hastalıkları
  • Beyin damar hastalığı
  • Bazı ilaçların kullanılması
  • B12 vitamini yetmezliği
  • Vücuttaki istemsiz kasılmalara neden olan distoni
  • Vücuttaki sinirlerin işlevlerini kaybetmesi.

Bir hastalıktan çok, bir belirti olan el titremesinin tedavisinde amacın sadece bu durumu geçirmek olmadığını belirten Prof. Balkan, ‘Varsa, uyaran ve bu tabloya yol açan nedeni de ortadan kaldırmak ya da bir hastalık söz konusuysa buna yönelik tetkikler yaparak tedavi uygulamak gerekir.‘ diyor.

[TR724] 11.5.2018

Transferde yaz sıcak geçecek; cepler yanacak! [Hasan Cücük]

Her yıl transfer rekorunun kırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Takvim yaprakları 2013-14 sezonunu gösterirken ilk kez bir oyuncu için ödenen bonservis ücreti 3 rakamlı milyona ulaşıyordu. Bu isim Tottenham’dan Real Madrid’e gelen Gareth Bale’di. Galli oyuncu için Real 101 milyon Euro öderken, transfer tarihinin en pahalı ismi oluyordu. Bu yılın transferde gözde isimlerine yakından bakmadan önce gelin transfer rekorlarını hatırlayalım.

Real Madrid’in tek rakibi yine kendisi

Real Madrid 2000-01 sezonunda Barcelona’dan kadrosuna kattığı Luis Figo’ya 60 milyon Euro öderken, tarihin en pahalı transferini de imza atıyordu. Portekizli yıldızın bu rekoru sadece bir yıl sürüyordu. Rekorun yeni sahibi Zidane oluyordu. Juventus’tan Fransız yıldızı almak için Real Madrid bu kez 69 milyon Euro ödüyordu. Figo ve Zidane için ödenen bu meblağları abartılı bulanlar vardı. Ancak her iki yıldız oynadığı futbolla ödenen milyonların hakkını fazlasıyla veriyordu.

En pahalı futbolcu olma özelliğini Zidane uzun süre elinde tuttu. Futbola veda ettikten sonra bile rekoru kırılmamıştı. Taki Real Madrid, Manchester United’den Cristiano Ronaldo için 2009-10 sezonunda 94 milyon Euro ödeyene kadar. Transfer rekoru kırmada Real Madrid’in tek rakibi yine kendisiydi. Figo ve Zidane rekorlarıyla başlayıp, Ronaldo ile devam eden sürecin son halkası 2013’de Gareth Bale oluyordu. 2016-17 sezonunda Real Madrid’in bu özelliğini Manchester United devralırken, Juventus’tan renklerine kattığı için Paul Pogba için 105 milyon Euro ödüyordu.

Kulüpler çıldırdı!

Artık rakamların çıldırdığı dönem başlamıştı. 2017-18 sezonunda PSG, Neymar için Barcelona’ya 222 milyon Euro bonservis ödeyerek, futbol dünyasının en pahalı transferine imza atıyordu. Neymar’ın rekor kırdığı sezonda Barcelona, Liverpool’dan Philippe Coutinho için 120 milyon Euro, Borussia Dortmund’dan Ousmane Dembele için 115 milyon Euro ödüyordu.

Flaş transferinin işaret fişeği geçen yıldan verilmişti. PSG, Monaco’dan kiraladığı Kylian Mbappe için satın alma opsiyonu maddesini koymuştu. PSG, 145 milyon Euro ödeyerek Mbappe’nin bonservisini alacak. Geçen yıl olduğu gibi bu sezonunda en gözde ismi Neymar olacak. Real Madrid’in Sambacı israrı uzun zamandır biliniyordu. Barcelona’da oynarken Neymar’ı alamayan Real Madrid, yıldız oyuncu için 260 milyon Euro’yu gözden çıkarmış durumda. Avrupa spor basını Neymar transferinin büyük oranda bittiğini yazıyor.

Kalede transfer savaşları

Gol atmak kadar gol yememekte önemli diyen takımlar kaleyi güvene almak isteyecek. Gözde kaleciler ise Roma’dan Alisson, Chelsea’dan Thibaut Courtois, Manchester United’den David De Gea ve Milan’dan genç isim Gianliugi Donnarruma bulunuyor. Navas’tan pek memnun olmayan Real Madrid, bu isimlerin hepsiyle yakından ilgileniyor. Yeni sezonda Navas’ın kalenin bir numaralı olması beklenmiyor. Yeni bir isim olacak ancak bu isim için adaylar oldukça fazla. David De Gea için 85 milyon Euro’yu gözden çıkardığı kulislerde konuşuluyor. Roma’nın Brezilyalı file bekçisi Alisson’un yeni adresinin Liverpool veya Real Madrid olması bekleniyor. 2001’den buyana dünyanın en pahalı kalecisi olma rekorunu elinde bulunduran Buffon’un bu özelliği bu sezon son bulabilir. Buffon için Juventus, Parma’ya 53 milyon Euro ödemişti.

Kulislerde konuşulan transferler…

Real Madrid’in Neymar aşkı yanında Harry Kane’e olan ilgisi herkesin bildiği bir sır. İngiliz forvet için bir kez daha Tottenham kapısını çalacak Real Madrid, Gareth Bale kozunu kullanmak isteyecek. Galli oyuncu artı para formülüyle bu transferi bitirmek istiyor. Barcelona ise Antoine Griezmann’a bu sezon artık kavuşmak istiyor. Telaffuz edilen rakam oldukça yüksek. Messi’nin 30’unu devirmesi, Iniesta’nın takımdan ayrılacak olması Barcelona’yı flaş transferlere mahkum ediyor.

Kulislerde artık yüksek sesle konuşulan diğer transfer söylentilerini de sıralayalım. Tottenham’ın orta sahasının beyni Danimarkalı Christian Eriksen’i Real Madrid, Barcelona ve PSG kadrosuna katmak istiyor. Bu sezon Inter formasıyla harika bir sezon geçiren Arjantinli Mauro Icardı’yi Jose Mourinho Manchester United’e getirmek için büyük uğraş veriyor. Napoli’li Jorginho’yu Liverpool ısrarla istiyordu. Ancak devreye giren Manchester City bu transferi bitirmesine kesin gözüyle bakılıyor. Guardiola’nın takımında mutlaka görmek istediği Jorginho’nun yeni sezonda adresi Premier Lig olacak.

[Hasan Cücük] 11.5.2018 [TR724]