Tutuklu polis eşini toprağa verdi, kızını teselli etti, cezaevine döndü… [Mehmet Arda Duru]

Tutuklu polis memuru eşi Lütfü Dalga’yı ziyaret yolunda Sivas’ın Şarkışla ilçesinde yaşanan kazada ağabeyi ve 3 yeğenini kaybeden ve kendisi de kaldırıldığı hastanede kurtarılamayan Hicran Dalga toprağa verildi.

Kazada ağır yaralanan ve önceki gün hastanede hayatını kaybeden Hicran Dalga, bugün Cuma namazından sonra Trabzon’un Köknar köyünde defnedildi. Rize Kapalı Cezaevi’nde bulunan eşi Lütfü Dalga’ya cenazeye katılabilmesi için yalnızca 7 saat verildiği öğrenildi.

EŞİNİN CENAZESİNE ELLERİ KELEPÇELİ GETİRİLDİ

Cenazede lleri kelepçeli bir şekilde tutulan ancak bir vatandaşın tepkisi karşısında kelepçeleri çözülen Dalga, jandarmalar tarafından tekrar cezaevine götürüldü.

Hicran Dalga’nın üniversiteden yakın arkadaşı olan ve aynı evi paylaşan K.Ç. cenaze merasimi ile ilgili şu bilgileri verdi:

Cenazeye katılan köy halkı Lütfü Dalga’nın cenaze alanına elleri kelepçeli getirilmesine tepki gösterdi. “Bu adam bu kadar büyük ne yaptı da cenazeye elleri kelepçeli getiriyorsunuz” diye bağıran köy halkı yaşananlara tepki gösterdi.

3 YAŞINDAKİ ERVA ANNESİNİN HAYATTA OLMADIĞINI BİLİYORDU

Lütfü abi ayakta durmakta zorlanıyordu. Sanki üç dört günde çökmüş gibiydi. Eşi Hicran’ı kabre kendisi indirmek istedi. Ama buna gücü yoktu. Bir kaç kürek toprak attıktan sonra ayakta duramadı ve oturdu. Kendisini teselli eden yakınlarına “Artık sabretmem dayanmam için bir sebep kalmadı” dedi. 3 yaşındaki kızı Sibel Erva ise babasını görmek istemedi. Çocuk annesinin öldüğünün farkında. Kaza yerinde annesinin cansız bedeninin üzerine yatmış. Bu yaşananlar çocuğu da çok etkiledi.

“SİZİ İSTEMİYORUM ANNEM GELSİN”

Küçük Sibel yanına giden insanlara sürekli ‘ben sizi istemiyorum annem gelsin’ diyordu. Sibel babasına da “ben seni istemiyorum annem gelsin” diyordu. Lütfü abi de kızına “annem gelemeyecek ama ben gidip geri geleceğim” diyordu kızına. Biz yakınları olarak kendisine bir şey yapmasından veya tamamen çökmesinden çok korkuyoruz.

“ANNESİNİ KAYBEDEN ERVA BABASIZ BÜYÜMESİN”

Bir an önce denetimli serbestlik hükümleri uygulanarak Lütfü abinin serbest bırakılması ve bu şoku evinde atlatmasını istiyoruz. En azından annesinin cansız bedeninin üzerine yatan bu küçük kızı babası teselli etsin, devlet buna izin versin.

DAYANILMAZ ACI…

Cenaze namazının ardından 3 yaşındaki küçük kızı Sibel Erva’nın yanına giden Lütfü Dalga gözyaşlarını tutamadı. Annesinin vefatından habersiz olan 3 yaşındaki Erva, “Beni hastanede yalnız bıraktınız, konuşmak istemiyorum!” diyerek babasıyla görüşmek istemedi. Lütfü Dalga, psikolojik olarak iyi olmayan kızı Sibel Erva’nın yanında sadece birkaç saat kaldıktan sonra tekrar cezaevine götürüldü.

Annesi vefat eden, babası hapishaneye götürülen küçük Sibel Erva, 75 yaşındaki babaannesinin yanına bırakıldı. Rahatsızlıkları olan babaanne bir an önce oğlunun tahliye edilmesini isteyerek, “Herkese sesleniyorum, sesimizi duyun, torunum annesini kaybetti, bir de babasından mahrum kalmasın.” dedi.

DÜĞÜNDEN CENAZEYE…

Öte yandan kahreden kazanın detayları da ortaya çıktı. Kazada Fatih Umuç (23) idaresindeki 16 BLA 93 plakalı otomobil, Pınarbaşı-Şarkışla karayolu Şarkışla ilçesi yakınlarında dere yatağına devrilmişti.

Kazada araçta bulunanlardan Hakan (35) ve 6 aylık oğlu Yunus Emre Umuç, olay yerinde hayatını kaybetti. Ağır yaralanan çocuklardan Yusuf Kenan (7) ve Yavuz Selim Umuç (9) ise sevk edildikleri Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Uygulama ve Araştırma Hastanesinde müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Yaralanan Hicran Dalga (33) ve Sibel Erva Dalga (3) ile Aysun (32) ve Fatih Umuç (23), Şarkışla Devlet Hastanesindeki müdahalenin ardından Sivas’taki hastanelere sevk edilmişti. Hicran Dalga daha sonra hayatını kaybetti.

Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Uygulama ve Araştırma Hastanesine kaldırılan yaralılardan, ölen çocukların annesi Aysun Umuç’un tedavisi sürüyor.

Araçtakilerin, Sarıkamış Devlet Hastanesi bilgi işlem personeli Hakan Umuç’un Hatay’daki kız kardeşinin düğününe katıldıktan sonra Kars’a dönmek için yola çıktıkları öğrenildi.

TEK TABUTTA İKİ CENAZE

Kazada ölen baba Hakan Umuç ile oğlu Yunus Emre Umuç’un (6 aylık) Şarkışla Devlet Hastanesi morgundaki cenazeleri otopsi sonrası yakınları tarafından alındı. Tek tabuta konulan cenazeler, Kayseri Büyükşehir Belediyesi cenaze nakil aracıyla Sivas’a getirildi. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ölen diğer iki oğlu Yusuf Kenan (7) ve Yavuz Selim Umuç’un (9) otopsi işlemleri tamamlanarak yakınlarına teslim edildi. Cenaze aracına konulan baba ve 3 oğlunun cenazeleri, Kars’ın Sarıkamış ilçesine gönderildi.

YENİ EVLENEN GENÇ KADIN TABUTLARA SARILIP GÖZYAŞI DÖKTÜ

Hatay’da dün akşam düzenlenen düğün töreniyle evlenen Fatma Köse, ağabeyinin ve yeğenlerinin cenazelerinin çıkarılışı sırasında tabutlara sarılarak gözyaşı döktü. Fatma Köse’yi eşi Sinan Köse teskin etmeye çalıştı. Kazada hayatını kaybeden Hakan Umuç’un babası Casim Umuç da oğlunun ve torunlarının tabutuna sarılarak ağıt yaktı. Şarkışla Kaymakamı Mehmet Erdem de hastaneye gelerek aileye başsağlığı diledi.

Baba ve üç oğlunun cenazesi Kars’ın Sarıkamış ilçesinde toprağa verilmişti. Bugün de cezaevindeki Lütfü Dalga’nın eşi Trabzon’da toprağa verildi.

[Mehmet Arda Duru] 28.9.2019 [Kronos.News]

Kim Hizmet’ten, Kim Değil! [Fikret Kaplan]

“Kardeşlerim! Bu İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş…” Bediüzzaman

İnsanlığın huzur ve bekasını gaye edinmiş Hizmet gönüllülerinin bu zamanda bunca yıkım ve bozgunculuğa karşı, yüz milyonlarca tamirciyle imar ve ıslah hamlelerine girmesi gerekirken...hem bugün zulme ve adaletsizliğe karşı güçlü seslere ihtiyaç varken…değil bir kenara çekilmek ve temas etmemek, tam tersine ümit ve heyecanını daha da şahlandırarak mağdur kardeşlerine yardım ve temas etmek zaruri iken… ve gönülleri kavrulmuş bütün bir beşer, Ruh-u Revan-ı Muhammedi’nin diriltici soluklarına muhtaçken…kalkıp ‘sen Hizmettesin, ben değilim!…ben konumumu biliyorum, sen biliyor musun!’ tartışmaları akla ziyan olsa gerek.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde İbn Ahtal’in kafaları karıştırdığı gibi imkan ve fırsatları, uhuvveti bozmak için değil, dostlarımıza ümit, inşirah ve moral kaynağı olmak için seferber etmemiz lazım. Sürekli menfi şeyleri dile getirmekle ya da varsa Hizmette bir konumumuz bize duyulan bu saygı ve güveni caka vesilesi, başa kakma fırsatı, baskı ve istibdat vesilesi veya keyfimize göre hareket etme gibi yanlışlıklarla insanları şeytani şerarelerinin tesirine itmeyelim. Düşünce ve kararları, onları ortaya atan kimsenin konumuna, yakınlığımıza göre değil, doğruluk ve makuliyetine göre değerlendirmeye alalım. Hiç şüphesiz bütün bunların eksiksiz olarak uygulamaya konulabilmesi de ancak İslami terbiyenin tam olarak hazmedilmesine bağlıdır.

Ümitle oturalım, öyle kalkalım, öyle düşünelim, öyle konuşalım, öyle davranalım ki, arkada kalan, bize bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Karşılıklı laf kavgalarımızdan dolayı ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelere kapılmasınlar.

Zira, biz bu Hizmet’i çok kolay bulduk ve ne olursa olsun saf-temiz zihinleri bulandıracak şekilde bu gönüllüler hareketinin canına kast etmeye hiç hakkımız yok.

Hizmet, samimiyet, saffet, ihlâs, fedakârlık; din ve ona hizmette dünya adına beklentisizlik temelleri üzerinde yükseldi ve bugünlere geldi. Samimi insanlar bu davaya sahip çıktılar ve tarihte eşi çok az görülmüş bir hizmete muvaffak oldular. O işin felsefesini bilmedikleri halde senelerce kendilerinden istenen her işe koştular. Tam kırk-elli yıl boyunca iltifat beklemeden, mükâfat peşine düşmeden ve en küçük görülen hizmetler karşısında bile “Bundan ne çıkar ki!” demeden vazife yaptılar. Kimi zaman bir tarlada, bazen bir derenin kenarına kurulan küçücük bir çadırda, bir başka defa üç dört kişinin zor sığdığı bir tahta kulübede bir araya geldiler; aşkla, ümitle, iştiyakla ve sabırla hizmet kozasını ördüler.

Ve fedakar Hizmet sevdalıları kimisi ahirette, kimisi dünyada aynı himmet ve gayretleri bizden bekliyorlar… Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)  ‘Kardeşlerim!’ dediklerinden bunu bekliyor, Sahabe bunu gözlüyor… Üstad Bediüzzaman ve Hocaefendi ‘daha ne zaman, ne zaman!’ diye hasretle, hicranla o günleri bekliyor…

Kim Hizmetten, Kim değil!

İnsanlar, Hizmet çatısı altında yapılan hizmetleri Kur’âni makuliyet çerçevesine uygun bulduğundan, yürünen yolun peygamber yolu olduğuna inandığından, yapılan hizmetlerin birlik ve beraberliği, sulh ve barışı sağlayacağını düşündüğünden bu işe destek vermektedir. Dolayısıyla Hizmet hareketin mensubu olmak tamamen gönüllülük esasına bağlıdır. Mensubiyet anlamında hiçbir şekilde bir kayıt veya resmiyet olmadığı gibi, baskı veya zorlama da söz konusu değildir. İsteyenler de bütün bütün kendilerini insanlığın hizmetine adıyorlar.

Bundan dolayı, kim bu hareketin katılımcısıdır, kim değildir, bunu kesin bir dille ifade etmek zordur. Ama, Hizmette’yim diye kimse Allah rızasını kazanmada kendisini garantide göremeyeceği gibi Hizmet’ten olmayan bir insanın da kaybettiği ya da cehenneme gideceği gibi bir düşünce de yanlıştır. Kendilerini insanlık hizmetine adayanların ön ayak olduğu yardım kampanyasına 5 TL’lik bağış yapan herhangi bir kimsenin yaptığı bu cömertlik de bir insanlık hizmetidir, çok daha fazla fedakarlıklara katlanarak, gelişmemiş ülkelerden herhangi birinde açılan bir okulda, yine çok zor şartlar altında eğitim hizmeti vermek de bir insanlık hizmetidir. Her iki durumda da az veya çok, maddi veya manevi bazı fedakarlıklara katlanılmıştır. Bu bir ‘iyilik kervanı’ olduğundan, yapılan en küçük bir iyilik bile bu harekete bir katkı olarak değerlendirilmeli ve takdir edilmelidir.

Ama bu dairenin kapısının eşiğinde yer almak ile merkezinde yer almak arasındaki farkın, yapılan fedakarlıkla doğru orantılı olması da tabiidir.

Bediüzzaman Hazretleri de Hizmet içerisinde müşterek yapılan ahirete yönelik iş ve amellerde elde edilen sevapların bütününün, onlara ortak olan her bir ferdin hasenat defterine eksiksiz bir şekilde kaydedileceği hususu üzerinde durmaktadır. Üstad, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde iştirâk-i â’mal-i uhreviye meselesini net bir şekilde ortaya koymuş; hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içinde yer alan kişilerin her birinin, umumun kazandığı sevaplara ortak olacağını da ifade etmiştir (Lem’alar, s.206; Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstûr; Kastamonu Lâhikası s.67).

Hazreti Üstad’ın bu yaklaşımının Kur’ân ve Sünnet’in temel düsturlarından süzülmüş bir tespit olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’ya bakıldığı zaman pek çok yerde Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet lutfetmesinin vifak ve ittifaka vabeste olduğu; birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilen amellere apayrı bir bereket ve mükâfat vaat edildiği görülecektir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de:

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, (yapışın, sonra da) ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi birleştirdi de O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.” ( l-i İmrân sûresi, 3/103)

O halde, ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla kendilerini hizmete vakfeden insanlar kendi kendilerine söz verebilirler. Mesela onlar:

“Allah’ın izni ve inayetiyle, ömrüm vefa ettiği sürece, isabetli bulduğum böyle bir yola revan olacağım. Nam-ı Celil-i İlahi’nin ve Ruh-u Revan-ı Muhammedi’nin her yerde duyulması adına soluk soluğa koşturacağım. Hizmetin dışında hiçbir mülâhazaya kapılmayacağım. Dünyevi-uhrevi füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunacağım. Ölünceye kadar bu yoldan ayrılmayacak ve Allah’ın huzuruna da böyle gideceğim.” diyebilir.

İrşat ve tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’in bize emretmiş olduğu önemli bir amel olduğuna göre kişinin yapmış olduğu böyle bir ahde bağlı kalması gerekir. Zira temeli dini bir meşruiyete dayanan ameller nezredildiğinde, bu nezirlerin yerine getirilmesi gerekir.

İşte ille de Hizmetteyim diye bahsedilecekse kişinin kendi kendisine sadık ve vefalı bir mü’min olarak hizmetten ayrılmayacağına dair söz vermesi anlamında böyle bir mensubiyetten bahsedilebilir.

Eğer günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde çok güzel hizmetler yapılıyor, gidilen ülkelerdeki insanlarla ciddi bir kültür alış-verişi oluyor ve dünya barışı adına önemli adımlar atılıyorsa, bütün bu hizmetler kendi kendilerine böyle söz vermiş adanmışlar sayesinde gerçekleşmektedir. Onlar maddî-manevî hiçbir karşılık beklemeden insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Onların bu fedakâr ve diğerkâm tavırları sayesinde Afrika’nın derinliklerinden Uzak Doğu’nun içlerine kadar birçok insan onlara karşı minnet ve şükran hisleriyle doluyor.

‘Öte yandan hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu olamaz/olmamalıdır.’ diye buyuruyor Hocaefendi:

‘Biz, bugüne kadar ısrarla istişare üzerinde durduğumuz gibi, bundan sonra da farklı bir şey söylemeyeceğiz. Şu düşüncemi bugüne kadar defalarca dile getirmişimdir: Bir insan Sezar, Büyük İskender veya Napolyon’un kafasının on katına sahip bir dâhi bile olsa ve şahsî görüşüne göre hareket etse, böyle birisi, üç insanla istişare eden bir kimsenin seviyesine ulaşamayacaktır. Zira herhangi bir meselede farklı mülâhazaların ortaya konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemlidir. Bu sebeple İnsanlığın İftihar Tablosu, istişare yapan insanın kayıp yaşamayacağını beyan etmiştir.’ (Kırık Testi)

Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olduğu hâlde Allah tarafından vahiyle bir emir gelmediği sürece bütün işlerini sahabe-i kiramla istişare etmiştir. O, kendi fikirlerini istişareye arz etmiş, sahabenin fikirlerini almış ve ortaya çıkan ortak kanaate göre hareket etmiştir.

Bütün bunların yanında, Hocaefendi, sevenlerini sık sık, harekete aidiyeti ve mensubiyeti bir kibir ve gurur vesilesi yapmamaları konusunda ikaz etmekte ve sakındırmaktadır. Bu aidiyet duygusunun, tıpkı ferdi enaniyet gibi tehlikeli olduğu konusunda tahşidat yapan ve ikaz eden Hocaefendi: “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz” şeklindeki düşünce ve yaklaşımları da tehlikeli bulmuş ve şiddetle karşısında durmuştur.’ (İkindi Yağmurları, 2008, s.328)

Hizmet’in Neresindeyiz ya da Değiliz?

Bediüzzaman Hazretleri, iman hizmetinde cemaatin içinde olmaya ve kendi konumuna bakın nasıl bakıyor:

“…Benim gibi zayıf ve kıymetsiz bir biçarenin elindeki hakaik-i imaniye ve Kur’âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için, bilmecburiye ilân ediyorum ki, ihtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor.” (Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Lahikası, Hizmet Rehberi…)

‘Sözler hakkında, tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikati beyan etmek için derim ki: Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum. Ve madem ben fâniyim, gideceğim. Elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı...’ (28.Mektup, 7.Risale)

‘Risaleler kendi malım değil, Kur’anın malı olarak, Kur’anın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim. (Mektubat)

‘Aziz kardeşlerim, Üstadınız hatasız değil... Onu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. İyiliklerin on sayılmasıyla, kötülüklerin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir kötülük, bir hata görünse de diğer iyiliklere karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mutlu olacağım. Hatta başıma vursanız, Allah razı olsun, diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına Hakk’ın hatırı olan bilmediğim bir hakikati müdafaa değil, -ale’r-re’si ve’l-ayn- kabul ederim.

Biliniz ki şu zamanda şu vazife-i imaniye çok mühimdir. Benim gibi zayıf, fikri çok cihetlerle bölünmüş bir bîçâreye yüklenmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli.’ (Barla Lâhikası, s.131)

‘Kardeşlerim! Pek çok defa Risale-i Nur’un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşaallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risale-i Nur’u hem şakirtlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtar ederim ki: “Bu müdafaamdaki kıymeti muhafaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risale-i Nur’dan küsmemek ve üstadından darılmamak ve kardeşlerinden -sıkıntıdan gelen bahanelerle- nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnat etmemektir.” Yalnız hatırlarsınız ki Risale-i Kader’de ispat etmişiz ki: “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i ilâhinin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adalet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adaleti ve ilâhi hikmetin sırrını düşünmeliyiz.’ (Lem’alar, Yirmi Sekizinci Lem’a, s. 734, Risale-i Nur Külliyatı)

‘Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez.
Hem şaşırmaya sebebiyet veren, hem üzüntü sebebidir ki ehl-i hak ve hakikat birlikteki fevkalâde kuvveti ayrılıkla zayi ettikleri hâlde, nifak ve dalâlet ehli, meşreplerine zıt olduğu hâlde birlikteki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikati mağlûp ediyorlar.  (Kastamonu Lâhikası, s.114)

Üstad Bediüzzaman gibi Hocaefendi de daima kendisini kuru üzüm çubuğuna benzeterek, o kuru çubuğun, üzümler üzerinde bir hak iddiasının söz konusu olmadığını ifade eder. Yapılan Hizmetlerin kendindeki meziyetlerden olduğunu asla kabul etmez ve bunların kendisinden kaynaklanmadığını ilan eder. İslam’a ve Kur’ân’a Hizmet etmenin, ihsan-ı ilahi olduğunu sürekli vurgular:

"Estağfirullah, bin defa estağfirullah. Arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnü zannı olarak kabul edebilirim." (Favorit Gülen'e Hz. İsa'yı Sordu, 04.04.2009)

"Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca 'Demek ki Allah (cc) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor' diye düşündüm. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. ...Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum." (Küçük Dünyam)

"Ben kendimi gırtlağıma kadar kusur içinde görüyorum. Çok korkuyorum; bazen yüreğim ağzıma geliyor, inanın, pek çok gece uykum kaçıyor, uyuyamıyorum; 'Eğer olmam lazım geldiği gibi olamamışsam Rabbimin huzuruna nasıl çıkarım, ötede ne olur benim hâlim?' diyorum. Fakat, her şeye rağmen, hiç ye'se düştüğümü hatırlamıyorum. Allah bizim Mevlâmızken ye'se nasıl düşerim ki? Sonunda meseleyi getirip yine 'inne Rahmetî sebakat alâ gadabî' hakikatine bağlayarak, O'nun rahmetinin daima gazabının önünde olduğunu düşünerek nefes alıyorum; 'O'nun rahmeti her şeyden daha geniştir, benim gibileri bile affeder.' diyorum." (Allah’ım, Bizi Kendimize Getir!, Kırık Testi, 19.09.2004)

Peki biz mi neredeyiz?

Eğer Hizmette olduğumuzu düşünüyor ve nerede durduğumuzu merak ediyorsak Hocaefendi’nin bize tuttuğu şu aynadan kendimizi değerlendirebiliriz:

‘Hizmet insanı, gönül verdiği dava uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı;
varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı..

Hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb'in iradesine inanmış ve dengeli.. Ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes'ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı..

müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. Bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli..

uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbi olmalıdır.’

[Fikret Kaplan] 28.9.2019 [Samanyolu Haber]

Eşini kazada kaybeden tutuklu Lütfü Damar: Artık sabretmek için bir sebebim kalmadı

Eşini trafik kazasında kaybeden tutuklu Lütfü Dalga’nın psikolojik durumu oldukça kötü. Hücreden çıkarılıp cenazeye getirilen Dalga, “Artık sabretmek için bir sebebim yok” dedi.

BOLD ÖZEL- Rize Cezaevinde tutuklu bulunan eşini ziyarete giderken Sivas Sarkışla’da trafik kazası geçirerek hayatını kaybeden Hicran Umuç Dalga’nın cenazesi dün cuma vaktinde kılınan namazdan sonra Çaykara’nın Köknar Köyünde toprağa verildi.

MEZAR BAŞINDA BAYGINLIK GEÇİRDİ

Kaza haberini alınca sinir krizi geçiren ve hücreye konulan eşi Lütfü Dalga son görevini yapmak üzere cenazeye getirildi. Fotoğraflarda aşırı zayıfladığı ve çok kötü olduğu görülen Dalga, eşinin cenazesini ilk gördüğü yerde baygınlık geçirdi.

Cenazeye katılan Hicran Dalga’nın yakın bir arkadaşının verdiği bilgiye göre büyük bir psikolojik çöküntü yaşayan Lütfü Dalga akrabalarına “Artık sabretmek için bir nedenim kalmadı” dedi. Lütfü Dalga kızıyla görüştürüldükten sonra tekrar cezaevine götürüldü. Akrabaları, psikolojik olarak çok sarsılan Lütfü Dalga’nın hayatından endişe ediyor.

BEN BİLİYORUM, ANNEM ÖLDÜ

Kazadan sağ kurtulan Dalga çiftinin 3 yaşındaki kızları Sibel Erva Dalga (3) da Sivas’ta tedavi gördüğü hastaneden taburcu edilerek Köknar Köyündeki aile evine getirildi. Ayağ kırık olan ve akrabaları tarafından teselli edilen Sibel’in “Hayır, ben biliyorum annem öldü, arabadan indim, her yer karanlıktı, annemi buldum, ağzından kan geliyordu.” dediği öğrenildi.

3 yaşındaki Sibel Erva Dalga’nın kazada ayağı kırıldı.

KAMPANYA BAŞLATILDI

Şu anda 80’li yaşlardaki babaannesinin yanında kalan Sibel Erva’nın babasına kavuması için sosyal medyada #LütfüDalgaTahliyeEdilmeli etiketi açılarak bir kampanya başlatıldı ve annesini kaybeden, 3 yıldır babasından uzak olan Sibel Erva’nın babasına kavuşması için çağrıda bulunuldu.

[BodMedya] 28.9.2019

Deniz mezarlığı [Can Bahadır Yüce]

• “Kıyıya vuran çocuk ölüleri”: Olsa olsa gerçeküstücü bir şiirde yan yana gelecek dört sözcük, şimdi bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Bunca yalın acının üstüne ne söylenebilir? “Deniz Mezarlığı” şiirinde Valéry şöyle demişti: “Ey güzelim adalet sana tutunuyorum.” Tutunacak bir şey kaldı mı? Adaletli bir coğrafyada sahillere çocuk ölüleri vurmazdı.

• Peter Singer’ın yıllar önce koyduğu felsefe ilkesi bugün de geçerli: Mesafe, boğulan bir çocuğa karşı sorumluluğumuzun derecesini değiştirmez. Ankara’da ya da Şam’da, New York’ta ya da Ege’de—herkesin sorumluluğu var.

• Çocuk ve sahil deyince aklıma ilk 400 Darbe’nin o müthiş final sahnesi geliyor: Truffaut filmin sonunda çocuk kahramanını denizle buluşturur. Kumsalda yürüyen çocuğun özgürlüğe kavuştuğu an, denizin bir çocuk için özgürlükle eş anlamlı olduğunu anlatır gibidir. Özgürlüğe denizden açılmak, toplumsal belleğimizde de tanıdık bir imge: “Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar“dan özgürlüğü denizle özdeş sayan Orhan Veli’ye kadar: “Görmüyor musun her yanda hürriyet / Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol / Git gidebildiğin yere…” Bugün mağdurların özgürlük hayallerinin hep denizden geçtiğini düşününce bu dizelerin yükü ağırlaşıyor.

• Ulaşmak, konuşmak istediklerimizle aramızda soğuk bir denizin dalgaları yükseliyor. Oysa deniz bizi ayıran değil, birleştiren şey olmalıydı. Sanki herkes kendi çocuğuna ağlıyor, ötekinin yavrusu için kolunu kıpırdatmıyor. Çocukların ideolojisi, partisi, cemaati olmaz. Bütün çocuklara aynı anda üzülmek bu kadar mı zor?

• Çocukluğum o denizi gören evlerde geçtiğinden mi, deniz diye hep Aylan’ın, Maden ailesinin çocuklarının minik bedenlerini sahile taşıyan Ege’nin sularını düşünürüm. (Buz gibi denizin ortasında çaresizce çırpınırken ne düşündüler? Birbirlerine nasıl seslendiler? Geride bıraktıkları hayat akıllarından geçerken küskünlük mü, öfke mi duydular?) Okyanus sularına dokunmuşluğum, iç denizlerin kıyısında dolaşmışlığım var, yine de benim için deniz ‘orası’dır. Yıllardır denize kıyısı olmayan şehirlerde, bazen rüyada ayaklarımı hâlâ o sulara değdiriyorum. Halikarnas Balıkçısı’nın romanındaki gibi “Aganta!” diyerek o sahillerden maviliklere açıldığımı düşlüyorum (belki bir tür “deniz gurbeti”). Şimdi deniz: Yalnız bir çocuk mezarı imgesi.

• Çocukluğunuz kıyılarda geçtiyse, deniz yazarlarına duyduğunuz yakınlığın gerekçesi her zaman edebiyat değildir. Denizi en güzel yazanlardan biri, Joseph Conrad “dünyanın büyük sularına açılmış,” yıllarca gemilerde tayfa olarak çalışmıştı. Lord Jim romanında kahramanın terk ettiği gemiye Patna adını verdi. Conrad’ın niçin “patria” (vatan) sözcüğünü çağrıştıran bu adı seçtiğini artık biliyorum.

• Çocuklar dünyaya sahile vurmuş bedenleriyle ciğerimizi yakmak için değil, o kıyılarda oynamak için gelirler. Birkaç yıl önce Aylan Kürdi’nin, şimdi Feridun Maden’in fotoğraflarına bakarken, hep Lorca’nın dizeleri (belleğim yanıltmıyorsa Ülkü Tamer çevirisi): “çok kaybettim kendimi denizde / kaybettiğim gibi / bazı çocukların kalbinde.”

• Roberto Bolaño romanlarda çocukların öldürülmesine dayanamaz, çocuk kahramanları öldüren yazarlara öfkelenirdi. Bunu hiç unutmadım ve edebiyatta gizli bir yasa saydım. Çocukların romanlarda öldürülmesine dayanamazken, zulümle öldürüldüğü bir dünyada yaşamaya nasıl dayanılır?

[Can Bahadır Yüce] 28.9.2019 [Kronos.New]

Yunan Medyası: “Erdoğan’dan kaçan melekler Ege’de can verdi” [Ufuk Yardımcı]

ATİNA – Yunanistan medyası, Erdoğan rejiminden kaçan Türklerin bindiği botun alabora olması sonucu aralarında çocuklarında bulunduğu 7 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Televizyon kanalları ve internet haber siteleri, faciaya ilişkin gelişmelere gün boyu ilk haber olarak yer verdi.

İSİMLER ORTAYA ÇIKIYOR

Kronos’a ulaşan bilgilere göre, botta bulunan Bedirhan Zenbil, Yusuf Deniz, Fatma Işık ve Nazir Işık sağ olarak kurtarıldı. İsmi açıklanmayan iki çocuğun tedavisi devam ediyor.


Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yusuf Deniz kurtarıldı.
Kurtulanlardan Yusuf Deniz’in Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Yard. Doç. olduğu, 672 sayılı KHK ile ihraç edildiği öğrenildi. Eşi Arife Yusuf ve 6-7 yaşlarındaki oğlu ile 2-3 yaşlarındaki kızıyla Yunanistan’a geçmeye çalışan Deniz’in ailesinden haber alınamadı. Yusuf Deniz’in eşinin de KHK ile kapatılan Mevlana Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu belirtildi.

ANTENNA 1 kanalı, Erdoğan rejiminden kaçarak ülkelerini terkeden 7 Türkün hayatını kaybettiğini duyurdu. Akşam bülteninde faciaya ilişkin gelişmelere geniş yer veren kanal, “Aralarında yeni doğmuş biri bebek 5 melek ile 2 kadının olduğu 7 kişi, son nefeslerini Ege’de verdiler. Onlarla birlikte 12 kişi, daha iyi bir yaşam için ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Oinousses (İnuses) açıklarında bindikleri bot alabora oldu. Bazıları kurtulmayı başardı ancak diğerleri botun altında kalarak boğuldular.” ifadelerini kullandı.

12 TÜRK İLTİCA BAŞVURUSUNDA BULUNDU

ANTENNA 1, son dakika bilgisi olarak verdiği haberinde, kurtarılan 12 kişinin çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca konuşan iyi eğitim almış kişilerden oluştuğunu, tamamının siyasi iltica talebinde bulunduklarını duyurdu. Bota binenlerin toplam 4 aile oldukları aktarıldı.

SABAH SAATLERİNDE FACİA

Türkiye’de Gülen Cemaati mensuplarına yönelik devam eden cadı avından kaçanların içerisinde bulunduğu 5 buçuk metre uzunluğundaki bot alabora oldu. Son 3 yılda meydana gelen en büyük facia olarak kayıtlara geçen kazada toplam 7 kişi hayatını kaybetti.

SABAH SAAT 11 SULARINDA BOT KAYALIKLARA ÇARPTI

Sakız Adası açıklarında meydana gelen kaza bölgesine 3 Yunanistan Sahil Güvenlik devriye botu, açık denizlerde seyreden bir diğer Sahil Güvenlik teknesi, AB sınırlarını koruyan Romanya kökenli FRONTEX bünyesinde faaliyet yürüten 2 tekne, Yunanistan Hava Kuvvetleri’nden bir Super Puma, yine FRONTEX’ten bir uçak ile bir helikopterin bölgede arama kurtarma çalışmasına katıldığı bildirildi.

ARAMA KURTARMA ÇALIŞAMALARI TAMAMLANDI

Yunanistan Denizcilik Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgilere göre Erdoğan rejiminden kaçarak Yunanistan’a sığınmak isteyen mülteciler, sabah saatlerinde tespit edildi. Çalışmalara katılan FRONTEX teknesi ile Yunan Sahil Güvenlik, aralarında 5 erkek, 3 kadın ve 6 yaşından küçük 3 ve biri de 12 yaşında çocuk olmak üzere toplam 12 kişiyi canlı olarak denizden toplayarak Sakız adasına götürdü. Bu kişilerin sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi. Botla yolculuk yapanların tamamına yakının can yeleği giydiği bildirildi. Botta toplam 19 kişinin bulunduğu kaydedildi.

Öte yandan iki kadın ile biri bebek 5 çocuk olmak üzere toplam 7 kişinin cansız bedeni, FRONTEX devriye botu ile bir dalgıç tarafından sudan çıkarıldı. Sakız Devlet Hastanesine götürülen kişilerin hayatını kaybettikleri anlaşıldı.

Facia, FRONTEX tarafından Yunan Sahil Güvenlik ekiplerinin Sakız (Chios) adasının Oinousses (İnussis) açıklarında bir şişme botun battığının bildirilmesinin ardından duyuruldu.

SAKIZ METROPOLİTİ MARKOS MESAJ YAYINLADI

İncilden ayetlerle taziye mesajı yayınlayan Sakız Metropoliti Markos, Sakız Adası açıklarında meydana gelen facia sonrası aralarında çocukların da bulunduğu insanların hayatlarını kaybetmiş olmalarından ötürü çok üzgün olduklarını vurguladı. Tanrı’dan hayatını kaybedenlerin ruhlarını cennetiyle mükafatlandırması duasında bulunan Metropolit, dünyadaki şartların bir daha benzer facialara sebebiyet vermemesi temennisinde bulundu.

SON 24 SAATTE 648 MÜLTECİ ADALARA ULAŞTI

Atina-Makedonya Haber Ajansı, dün geceden Cuma sabahına kadar Yunan adalarına toplam 289 mültecinin ulaştığını duyurdu. Bunlardan 111 kişi Midilli, 33’ü Sakız ve 145’i ise Samos adasına sığındı. Güney Ege Emniyet Müdürlüğü ise 273’ü Midilli, 76’sı Sakız ve 299’u ise Samos olmak üzere son 24 saatte toplam 648 göçmen ve mültecinin Yunan adalarına geçtiğini açıkladı.

[Ufuk Yardımcı] 28.9.2019 [Kronos.News]

Ege’de hayata tutunan 4 kişinin ismi belli oldu [Ufuk Yardımcı]

ATİNA – Sakız (Chios) Adası açıklarında bugün meydana gelen facianın ardından Yunan avukatların gelişmeleri takip etmek üzere adaya gittiği öğrenildi.

Atina’dan akşam saatlerinde adaya ulaşan iki Yunan avukat, faciadan kurtulan ve hayatını kaybedenlere ilişkin Yunan yetkililer ile görüştü. Yunan polisi, Sakız (Chios) Savcısı, Sahil Güvenlik ve Sakız Devlet Hastanesi ve morg yetkililerinden bilgi alan avukatlar, yaşanan faciaya ilişkin detaylı görüşmesini ise yarın sabah saatlerinde Sakız Savcısı ve Yunan Sahil Güvenlik yetkilileri ile yapacak.

ÖN SORUŞTURMA

Bu arada Sakız Savcısı, faciaya ilişkin ön soruşturma talimatı verdi. Kaza sonrası dört yetişkin ve iki çocuğu hastanede tedavi görüyor.

HAYATA TUTUNAN DÖRT KİŞİNİN İSİMLERİ

Tedavi gören yetişkinlerin isimleri şöyle: Bedirhan Zenbil, Yusuf Deniz, Fatma Işık ve Nazir Işık. Çocukların isimleri ise öğrenilemedi. Kurtarılan diğer kişilerin nerede tutulduğu bilinmiyor.

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yusuf Deniz kurtarıldı.

Kurtulanlardan Yusuf Deniz’in Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Yard. Doç. olduğu, 672 sayılı KHK ile ihraç edildiği öğrenildi. Eşi Arife Yusuf ve 6-7 yaşlarındaki oğlu ile 2-3 yaşlarındaki kızıyla Yunanistan’a geçmeye çalışan Deniz’in ailesinden haber alınamadı. Yusuf Deniz’in eşinin de KHK ile kapatılan Mevlana Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu belirtildi.

POLİS KUŞ UÇURTMUYOR

Öte yandan yaşanan facianın ardından Yunan polisinin adada olağanüstü güvenlik önlemleri aldığı öğrenildi. Hastane başta olmak üzere kurtarılanların tutulduğu mekânlar etrafında adeta kuş uçurtulmadığı gelen bilgiler arasında.

Yunan yetkiler, güvenlik ve yürütülen ön soruşturma gerekçesiyle detaylı bilgi vermiyor. Ayrıntılı açıklamanın yarın yapılması bekleniyor.

Türk vatandaşı 19 kişinin içerisinde bulunduğu tekne, bugün sabah saatlerinde kayalıklara çarparak alabora olmuştu. Beşi erkek, üçü kadın, dördü çocuk olmak üzere toplam 12 kişi sudan canlı olarak çıkartılmıştı. Biri bebek 5 çocuk ile iki kadın ise hayatını kaybetmişti.

[Ufuk Yardımcı] 28.9.2019 [Kronos.News]

Şirin Ünal'ın evinde hayatını kaybeden Nadira Kadirova'nın ardından sorular cevapsız

Olay, Havuz medyasında  basit bir intihar vakıa gibi yansıtıldı. Emniyet yetkilileri de olayın üzerini örtmek için hızlı hareket ediyorlar izlenimi veriyor.

Ancak bu şüpheli ölüm ile ilgili soru işaretleri her geçen gün artıyor .  Nadira'nın ağabeyi ve arkadaşının taciz iddialarının ardın başka sorular da gündeme geliyor.

Artıgerçek.com yazarı Ahmet Nesin AKP Milletvekili ve emekli General'e başka sorularda sormuş

İşte Ahmet Nesin'in yazısından bir bölüm:

Emekli general ve AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde çalışan Özbek kadın Nadira Kadirova geçtiğimiz pazartesi günü vekilin tabancasıyla intihar etti. Haberi duyar duymaz aklıma neler gelmedi ki, suç benim değil, Şirin Ünal’ın dosyası o kadar kabarık ki, onunla ilgili bişey olunca ilk önce hangisini öne alayım diye düşünmek zorunda gazeteciler.

Şirin Ünal’ın en büyük özelliği 15 Temmuz darbesini Recep Tamam Erdoğan’a haber veren ilk kişi olması. Bu haberi darbe yazılarımda terörle mücadele amirliğinde alınan ifade tutanağını yayınlayarak bikaç kez yayınladım ama sonradan ilginç bir haber aldım. Ben o belgeyi yayınlayınca bir milletvekili kendisine doğruluğunu sormuş, o da “Söyledim ama beni ciddiye almadı, bıyık altından güldü geçti” demiş. Ciddiye alıp almaması ayrı bir sorun ama verdiği yanıtla Erdoğan’ın darbeden 45 gün öncesinden haberdar olduğunu teyit etmiş.

Erdoğan’la darbe konusunda devamlı irtibat halinde olmasını darbe gecesi sanki görevliymiş gibi genelkurmay başkanlığı binasına gitmesinden de anlıyoruz. Bu emeklilerin ortak özelliği olmalı, biliyorsunuz Ali Türkşen de darbe gecesi SAT’a gitmek için yola çıkıyor ve orada 1,5 gün kalıyor. İşkence yapmamış, askeri domuz bağı ile bağlamış, bir de kılıcını fazla sallamış. Ünal o gece ne yaptı acaba, hem Abidin Ünal hem de Akın Öztürk ile aynı dönem öğrenci ve komutanları ama hava kuvvetleri komutanı olamayan sadece Şirin Ünal.

Aldığım habere göre intihar eden Nadira Kadirova, Şirin Ünal’ın evinde yatalak eşine yardım etmek için işe girmiş. İşte burada kafama 2 soru takılıyor, Kadirova bu konuda ehliyetli birisi midir, yoksa sadece yardım etsin diye mi işe alınmıştır. Eğer sadece yardım etsin diye işe alındıysa neden Özbekistan’dan bir kadın seçildi, onu anlamak zor, Türkiye’de bu tip işlere bakan binlerce kadın var ama sanırım biyerde uyumsuzluk vardı.

Diğer soruysa Türkiye’de yurtdışından gelen kimi kadınların ortak sorunu olan oturma ve çalışma izinlerinin olup olmaması. Bilhassa sosyetede bu tip haberleri hep okuyoruz, bilhassa Filipinler’den gelen kadınların tam da çocuğa İngilizce öğretecekken evin beyiyle basılması yada basılmanın üstünü örtbas etmek için onları hırsızlıkla suçlamaları. Ben şimdi bu Nadira Kadirova’nın oturma ve çalışma izninin olup olmadığına fena halde takmış durumdayım.

Ancak iş hiç de sandığımız gibi değil, Nadira’nın ağabeyi Muhammed Ali gazeteci Atilla Güner’in sorularını yanıtlıyor ve şöyle diyor: “Olay 23 Eylül’de 20:48’de gerçekleşti. Şirin Ünal beni aradı olaydan 5 dakika önce. Evde silahın kayıp olduğunu söyledi. Acaba (kardeşin silahı sana mı getirdi) diyecek sandım. Nadira’nın silahla kendini odaya kilitlediğini söyledi. O an anladım. Arkadan kızının sesi geliyordu odanın kapısına vuruyordu bağırıyordu. Telefon kapandı birden. Hemen taksiye atladım Çayyolu’ndaki eve gittim. Ama ben gittiğimde silah ateşlenmişti. Dedim 'Kardeşim nerede?'. Polis hastanede olduğunu söyledi. Benim cebimde beş kuruş para yoktu. Şirin Bey, 'Sıktı kendine' dedi. Polis bana 50 lira verdi. Hastaneye geldim. 'Beni içeri sokun' dedim. 'Ben her şeyiyim onun' dedim. 'Babası onu bana emanet etti' dedim. Doktor geldi 'Başın sağ olsun' dedi. O anda bittim ben. Doktorun ayağına yıkıldım.”

İnsan kızkardeşi için “Babası bana emanet etti onu” der mi bilemiyorum ama son 20 yıldır o kadar çok şeye inandık ki, buna da inanmamız gerekiyor, çünkü işin içinde sanki beka sorunu var. Şirin Ünal ağabeyi arıyor ve silahının kaybolduğunu söylüyor, arkasından da Nadira’nın kaybolan silahla kendisini odaya kilitlediğini söylüyor, sonrasında da olan oluyor ve kız intihar ediyor yada öyle açıklanıyor.

Ağabeyin söylediğine göre kız Türkiye’ye okumak için gelmiş ama okumaya neden ağabeyiyle gelmiş, o kısmını pek anlayamadım ama kendisi konuşmasına “Leyla diye bir arkadaşıyla konuşmuş. Bunu bana kardeşim öldükten sonra söylediler. Kız kardeşim o kadar ağlamış ki, kardeşim gece 2'ye kadar konuşmuş. Ne oldu, anlat bana demiş Leyla. Ondan sonra Leyla demiş, odama girdim, hasta hanımına bakıyordu kız kardeşim. Leyla demiş, ben hanımına bakıyorum, odamı girdi, kitledi, arkamdan sarılmaya başladı diyor Şirin Ünal Bey diyor.  (Sunucu Atilla Güner: Doğru mudur bilemiyoruz) Evet, o doğru mu bilemiyorum Allah bilir ama telefon konuşması var, Özbek dilinde kayıtlarda vardır, çıkarılabilir. Ben abimin gözüne nasıl bakacağım, ben mektup yazarım, evi de yakarım kendimi de öldürüm demiş Leyla Hanımefendiye.” diye devam ediyor.

Ve sona geliniyor, normal şartlarda 2-3 gün süren otopsi işlemleri hemen yapılıyor ve cenaze ülkesine gönderilerek defnediliyor. Bu tip uluslar arası cinayet yada intihar olaylarında işin içine MİT’in girmemesi olasılık dışında. Kızın taciz edildiğini söyleyen 2 ayrı kadın var ve onların ifadeleri alınmamış, bu konuda içişleri bakanı Süleyman Soylu da henüz bir açıklama yapmadı. Recep Tayyip Erdoğan da henüz darbe gecesi genelkurmay başkanlığına gönderecek kadar güvendiği emekli generali ve milletvekiline çalışanının ölümünden dolayı başsağlığı dilemedi.

Ve geldik sona, bu kız diğer intihar edenler gibi namluyu ağzına sokarak intihar etmemiş, göğsünün üstüne sıkmış, bu konuda itişme kakışma olup olmadığı incelenmemiş gibi, çünkü otopsi bile o kadar çabuk yapılmış ki, sanki yangından mal kaçıyor gibi. Bu bahtsız kız Şirin Ünal’a gönderilen bir piyon olabilir mi, mafya filmlerinde olduğu gibi, mutlu bir kafayla Şirin Ünal ağzından bişeyler kaçırmış olabilir mi? Bu konuşmalar da ortalıkta dolaşmıyor sanmayın, konuşuyorlar hani, benden söylemesi…

[Samanyolu Haber] 28.9.2019

Vatandaşlarını trol ekipleriyle yanıltıyorlar: Listede Türkiye de var

Oxford İnternet Enstitüsü tarafından yapılan "The Global Disinformation Order" başlıklı araştırmaya göre internet aracılığıyla kamuoyunu yanıltmaya yönelik girişimler dünya genelinde artış gösteriyor.

Perşembe günü yayınlanan araştırmanın sonucuna göre hali hazırda Türkiye'nin de aralarında yer aldığı 70 ülkede vatandaşlar devlet kurumları ya da siyasi partilerin yönlendirmesiyle internetteki kampanyalarla yanıltılıyor.

Türkiye hangi kategoride?

Araştırmada aralarında Türkiye'nin de yer aldığı, "bilişim propagandası uygulayan otoriter ülkeler" olarak sınıflandırılan 26 ülkede halen hükümetlerin insan hakları ihlallerini ve muhaliflerin tepkilerini gizlemek için sosyal medyada yanıltıcı propaganda yürüttüğüne işaret edildi.

Türkiye'nin "orta kapasitede internette yanıltıcı propaganda yapan ülkeler" arasında yer aldığı belirtiliyor. Bunun her biri 500 kişiden oluşan ekipler tarafından yanıltıcı sosyal medya kampanyaları ile yapıldığı kaydediliyor. Yurt dışında operasyon yapmak için de bazı sosyal medya ekiplerinin kullanıldığı bilgisine yer veriliyor.

Facebook'ta yanıltıcı propaganda

Araştırmaya göre yanıltıcı propagandaların yürütüldüğü en yaygın ortam sosyal medya platformu Facebook. Halen 56 ülkede bu platform üzerinden kampanyalar yürütülüyor. Araştırmaya göre Türkiye'de Facebook ve Twitter üzerinden yanıltıcı propaganda yapıldığı tespit edildi.

Çin, Hindistan, İran, Pakistan, Rusya, Suudi Arabistan ve Venezuela'nın kamuoyunu etkilemek üzere  Facebook ve Twitter üzerinden sınır ötesi faaliyet yürüttükleri ifade ediliyor. Buna göre yanıltıcı kampanyalar için sahte hesaplar açılarak, yurt içinde ve yurtdışındaki insanlara yanlış bilgiler aktarılıyor.

"Demokrasiye yönelik bir tehdit"

Oxford İnternet Enstitüsü Direktörü Philip Howard, dijital kanallarla yayılan propagandaların zaman ve mekan tanımaması nedeniyle her zaman ve her yerde kamuoyunu yanlış yönlendirebileceğini bu nedenle "demokrasiye yönelik bir tehdit" oluşturduğunu söyledi. Uzman, propagandaların her zaman "siyasetin bir parçası" olarak görülmesine karşın, mevcut kampanyaların ulaşabildiği geniş kitleler bakımından "modern demokrasi ile ilgili endişeleri" haklı çıkardığına dikkat çekti.

Araştırma sonucunda Brexit oylaması ile 2016'daki ABD Başkanlık seçimi dijital manipülasyonun nasıl işe yaradığını ortaya koyan girişimlere örnek olarak gösterildi. Araştırmaya göre bu tür eğilimlerde artış var. 2017'de 28, 2018'de ise 48 kampanya kamuoyunu yanıltıcı şekilde gerçekleştirildi.

Araştırmaya göre internette manipülasyon teknikleri, sadece otoriter devletlerde değil demokratik ülkelerde de uygulanıyor.

Araştırmada özellikle Çin'in, küresel dezenformasyonda "büyük bir aktör" haline geldiğine işaret edildi. Çin Halk Cumhuriyeti artık sadece Weibo, WeChat ve QQ gibi yerel platformları değil, Facebook, Twitter ve YouTube gibi küresel ağları da kullanıyor.

Araştırma ekibinde yer alan Samantha Bradshaw, eskiden sosyal medyanın "özgürlük ve demokrasi gücü" olarak değerlendirilirken, günümüzde dezenformasyonları genişletme aracı olarak ortaya çıkmaya başladığını söyledi. Bradshaw sosyal medyanın şiddeti teşvik ederek, medyaya ve demokratik kurumlara duyulan güveni zayıflattığına işaret etti.

[Samanyolu Haber] 28.9.2019

Batan bottan kurtarılanlardan biri KHK’lı bir akademisyen

19 kişinin bulunduğu bottan kurtarılan 12 Türk mültecinin kimlikleri yavaş yavaş belli oluyor. Kronos’un haberine göre Bedirhan Zenbil, Yusuf Deniz, Fatma Işık ve Nazir Işık sağ olarak kurtarıldı. İsmi açıklanmayan iki çocuğun tedavisi devam ediyor.

Yusuf Deniz’in Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Yard. Doç. olduğu, 672 sayılı KHK ile ihraç edildiği öğrenildi. Eşi Arife Yusuf ve 6-7 yaşlarındaki oğlu ile 2-3 yaşlarındaki kızıyla Yunanistan’a geçmeye çalışan Deniz’in ailesinden haber alınamadı. Yusuf Deniz’in eşinin de KHK ile kapatılan Mevlana Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu belirtildi.

12 TÜRK İLTİCA BAŞVURUSUNDA BULUNDU

Faciayı son dakika haberi olarak veren ANTENNA 1 kanalı, kurtarılan 12 kişinin çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca konuşan iyi eğitim almış kişilerden oluştuğunu, tamamının siyasi iltica talebinde bulunduklarını ve bota binenlerin toplam 4 aile olduklarını aktardı.

Ege Denizinde içinde tamamı Türk olan bir bot dün sabah batmış, Sakız Adası Oinousses açıklarındaki şişme botun devrilmesi sonucu 4 çocuk ve henüz yaşını doldurmamış 1 bebek olmak üzere toplam 7 kişi boğularak can vermişti.

[Samanyolu Haber] 28.9.2019

Bir kazadan geriye kalanlar [Erkan Çıplak]

Bir adam düşünün , görev yaptığı süre boyunca büyük fedakarlıklar yapan, ailesini ihmal edecek kadar işini  ve vatanını çok seven, teröristlerin ve her türlü kötünün kabusu olan. Lütfü Dalga işte böyle polis, sicili tertemiz ve başarılarla dolu. Fakat binlerce masum gibi O da terörist olmakla suçlanıp daha birkaç gün koklayabildiği bebeğinden ve eşinden koparılıp hapse atılır. Yaşadıkları, kırılan mesleki onuru başlarda onu çok üzse de sonrasında kaderine boyun eğer. Onun boynunu büken tek şey eşine ve kızına olan hasrettir sadece,fakat bir gün tekrar bir araya gelme hayali umudunu diri tutar. Sadece ziyaretlerde görebildiği kızını görebilmek için günler öncesinden hazırlar yapar, bir bayram çocuğu gibi  bekler. Ve büyük gün geldiğinde kızına doya doya sarılır,eşinin gözlerine uzun uzun bakar. Lütfü beyin üç yılı bu şekilde geçer,fakat eşinin ve kayınbiraderinin son ziyareti gerçekten son ziyaret olur. Lütfü bey olanlardan habersiz koğuş arkadaşlarına kızının fotoğraflarını gösterirken,haberlerden öğrenir görüş sonrası yaşanan kazada kayınbiraderinin ve üç çocuğunun vefat ettiğini ve eşinin ağır yaralı olduğunu. Lütfü bey 30 kişinin kaldığı koğuşa sığamaz, acının ve çaresizliğin verdiği hüsranla ağır bir sinir krizi geçirir.Gardiyanlar onu hastaneye değil hücreye götürür. Resmen koca dünyada tek başınadır, yanında sadece omuzlarındaki büyük imtihan vardır. Göz yaşları içinde eşi ve kızı için dua ederken, eşi Hicran hanım ise ilk kez ona vefasızlık eder ve yüreğinde koca bir hasretle ruhunun ufkuna yürür. 

Bir eş düşünün, birkaç aylık bebeği ile yapayalnız kalan, masumiyetinden şüphe bile etmediği kocasına hasret bırakılan, hiç isyan etmeyen ama mücadeleden de hiç vazgeçmeyen . Hicdan hanım  böyle bir eş, evlenirken söz verdiği gibi eşinin kötü günlerinde de yanında olan, vefalı bir eş, fedakar bir anne. Sadece birkaç gün görmesine rağmen kızına babasını hiç unutturmaz. Diğer çocuklar prenses masalları ile uyurken, minik Sibel Erva baba masalları ile büyür . Masalların sonu hep mutlu biter tabi, çünkü babayla yapılacak çok şey vardır. Hicran hanım sabırlı ve güçlü bir kadındır. Bir yandan kızının babasızlığıyla uğraşırken, bir yandan da verdiği   motivasyonlarla eşinin moralini yüksek tutar, umudunu hiç kaybettirmez, görüş sürelerinde bile hayal kurmayı ihmal etmez, ve bir gün bu hayallerin gerçekleşeceğine inanır. Son gidişinde eşine vedaya gidişinden habersiz,yine kavuşma hayali kurar, şakalar yapar, aile fotoğrafı çektirir. Fakat dönüş yolunda saniyeler içinde bütün sıfatlar değişir, minik Sibel  Erva yetim, Lütfü bey dul, hayaller yarım, buluşma ise ahirete kalır. 

Bir abi düşünün, adam gibi adam…Birçok abinin ve anne babanın aksine teröristlikle suçlanan  kız kardeşine ve onun kocasına sahip çıkacak kadar koca yürekli bir abi. Hakan Umuç böyle bir adam. Kız kardeşinin derdini kendine dert bilen ,en yalnız ve en kötü günlerinde kardeşinin elinden tutup kaldıran, yeğeninin babasızlığına ilaç olmaya çalışan, eniştesini ziyaret etmek için kilometrelerce yol giden bir adam.  Yine bir ziyaret gittiğinde bu yolculuğunun dönüşü olmadığını bilmez, sadece o değil kimse bilmez. Ziyaret esnasında kız kardeşinin yüzünün güldüğünü gördüğünde dakikalarca bakar, çünkü herşey onun mahzun yüzünü güldürmek, yeğeninin ekseklerini gidermek içindir. Enişte ve yeğeninin sevimli hallerine ise bakamaz,çünkü kendisi çocuklarına çok düşkündür ve bir babanın evladından ayrı kalması onu kahreder. Belki de bu yüzden ötelere uzanan yolculuğunda ona üç melek eşlik eder. Allah ölümde bile onu oğullarından ayırmaz. Sadece geride gözü yaşlı bir eş bırakır.

Bir anne düşünün , üç çocuğu olmasına rağmen, görümcesinin her  türlü ihtiyacına koşan, onun kızını çocuklarından ayırmayan, işinden, alışverişinden, uykusundan fekadarlık eden bir anne. İşte böyle bir şefkat kahramanı Aysun Umuç, henüz komada olan, bir kabusa uyanacak bir anne. Çünkü gözünü açtığında acıktığını düşündüğü bebeğini emzirmek isteyecek ama cennet kokulu Yunus Emre’si yanında olmayacak, belki uyuyor diyecekler. Onsuz bir dakika bile durmayan Yusuf Kenan’ı etrafta göreyince şaşkınlıkla soracak, buraya almıyorlar, kantinde oynuyor diyecekler. Aysun hanım ilk göz ağrısı Yavuz Selim’i görmek isteyecek, hafif yaralı başka hastanede diyecekler belki.Ama onun elini hiçbir zaman bırakmayan eşini sorduğunda acı gerçek daha fazla saklanamayacaktır. Dünyası başına yıkılan Aysun Hanım tekrar uykuya dalmak ve eşine ve çocuklarına kavuşmak için bir daha uyanmak istemeyecek belki de.   

Daha üç yaşında bir dünyalar güzeli bir kız çocuğu düşünün, en tatlı en sevimli çağında acıların  büyüğünü yaşayan, üç yıllık kısa ömründe babasıyla sadece saatler geçiren, akranları gibi babasıyla  parka gidemeyen, doğum günlerinde boynu bükük kalan, bir kere bile baba kucağında uyuyup kalma fırsatı bulamayan ,annesinin baba masalları ile büyüttüğü bir kız çocuğu. Fakat artık ona masal anlatacak ,babasını özleyince teselli edecek, sarılıp uyuyacak annesi yok yanında. Onu daha birkaç aylıkken babasından koparanlar şimdi de ebedi olarak annesinden ayırdı. Daha üç yaşındaki bu öksüz nasıl yaşayacak ? Özlediğinde babasına kim götürecek, ağladığında kim teselli edecek, ateş çıktığında başında kim sabahlayacak, kim oynayacak onunla, kim masal anlatacak, kim uyutacak? Her anneyi sorduğunda, çok özledim dediğinde kim ne cevap verecek? 

Bir ülke düşünün,küçük kızları diri diri toprağa gömen cahiliye dönemi adetleri gibi çocuklara ve annelere zulmeden, öldürmeden bütün acıları yaşatan. Bir ülke düşünün, halkının en eğitimli,en vatansever,en yardımsever kesimine savaş açan, öğrenmeni, polisi,iş adamını,doktoru,mühendisi, ev hanımını ,öğrenciyi bile darbe  yapmakta  suçlayan, hapishanelerinde bebeklerin büyüdüğü, anne babaların çocuklarını sadece görüş günlerinde gördüğü bir ülke. Hasta ve yaşlı mahkumların tahliye edilmediği, hamile kadınlara bile kelepçe vurulduğu, hücrelerde doğum yaptığı, birçok mahkumun aile cenazelerinde bile kelepçelerinin çıkarılmadığı, imkan bulanların terk ettiği , kardeşi kardeşe,babayı evlada düşman eden bir ülke.

Bir varlık düşünün, zifiri karanlık bir gecede simsiyah bir taşın üstündeki  kapkara bir karıncanın sesini duyabilen. Bir varlık düşünün, her şeyi bilen, her şeyi gören,asla ihmal etmeyen ama ikmal eden.  Bir varlık düşünün, bütün bunların hesabını soracak olan….

[Erkan Çıplak] 28.9.2019 [Samanyolu Haber]

”Kutsal denge” [Betül Gül]

Tek sinek ailesinin üye sayısı beş ayda 190 kentilyona varabilir, morina balıkları 15 yılda  okyanusları tıklım tıklım doldurabilirdi…

Çekirge istilaları, doğadaki en sıra dışı olaylardan biri. Bazen milyonlarca çekirge biraraya gelip sürüler oluşturuyor ve sürü halinde binlerce kilometre yol alıyorlar. Bilinen sekiz bin çekirge türünden çok az bir kısmı sürü oluşturuyor. Bunlar da normalde yalnız yaşıyor ve diğer çekirgelerin yanında bulunmaktan hoşlanmıyorlar. Fakat, sürüleşme evresine girdiklerinde şaşırtıcı bir dönüşüm geçiriyorlar. Davranışları, metabolizmaları ve renkleri değişiyor; uzun uçuşlara uygun güçlü kaslarla donanıyor ve artık diğer çekirgelerin yanında bulunmayı tercih ediyorlar. Çekirgelerin birleşmesiyle ortaya çıkan manzara, böcek sayısının fazla olması durumunda dünyada neler olabileceğine dair fikir veriyor.

Sadece bir karasinek çiftinin soyundan gelen sineklerin sayısının, hiçbirinin ölmemesi halinde beş ay sonunda 190 kentilyon olacağı hesaplanıyor. 190.000.000.000.000.000.000 adet. (İyi ki ağlarıyla böcekleri yakalayan örümcekler, saatte bin böcek avlayabilen yarasalar, vakumlu dilleriyle böcek yakalayan bukalemun gibi canlılar var!) ABD’nin Arkansas Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin hesaplamalarına göre, yılda tipik olarak 200 bin yumurta bırakan morina balığının tüm yavruları yaşasaydı, 15 yılda Dünya okyanusları tıklım tıklım morina balığıyla dolardı. Yine Arkansas Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin hesaplamalarına göre, somon balıklarının sayısı ancak her beş bin yumurtadan birinin yaşaması durumunda sabit kalabilir. Ünlü bir çevreci olan Kanada’nın British Columbia Üniversitesi’nden zoolog Prof. David Suzuki, “The Sacred Balance” (Kutsal Denge) adlı kitabında, Büyük Okyanus somonlarının çok az bir kısmının yetişkinliğe erdiğini, yine de okyanustan doğdukları nehre geri dönen yetişkin somonların sayısının milyonları bulduğunu belirtiyor.

Avcı hayvanların ekosistemlerdeki rolleri çok önemli. Timsah ve köpekbalıkları gibi suda yaşayan avcı hayvanların etkilerini inceleyerek araştırma sonuçlarını 2019’da yayımlayan Doç. Dr. Neil Hammerschlag, hastalıkların ve istilacı türlerin yayılmalarını da engellediklerini söylüyor. Amerika’nın Oregon Eyalet Üniversitesi’nden bilim insanlarının, yakın bir geçmişte Biological Conservation adlı akademik dergide yayımlanan çalışmaları, avcı türlerin ekosistemlerden çıkarılmasının zincirleme etkilerini açıkça göstermişti. Araştırmaya göre, Utah’da bulunan Zion Ulusal Parkı’nın bir bölümündeki pumaların yetmiş yıl içinde ortadan kaybolmalarıyla (artan turist sayısına bağlı olarak) bölgedeki geyik popülasyonu çok arttı, bu da kavak ağaçlarının kaybolması, akarsu kenarlarında erozyon ve biyolojik çeşitliliğin azalması gibi ağır ekolojik hasara yol açtı. Parkın bu bölümünde neredeyse hiç puma bulunmaması sadece karada yaşayan türleri değil, suda yaşayanları da etkiledi. Çalılıklar, sulak alan bitkileri, kertenkeleler, kır çiçekleri hatta kelebekler bile azalmış, ya da kaybolmuştu.

ABD’nin Duke Üniversitesi’nden Prof. John Terborgh ve meslektaşlarının Journal of Ecology’de yayımlanan araştırmaları da ilginç sonuçlar ortaya koydu. Venezüella’nın Caroni Vadisi’nde yapılan barajın tamamlanmasıyla yaklaşık 4.300 kilometrekarelik bir alan sular altında kalmış, tepeler adacıklara dönüşmüştü. Jaguar, kartal, karınca yiyen armadillo gibi avcı hayvanların bazıları uçarak ya da yüzerek kaçmış veya ölmüştü. Oluşan bu adalardan bazılarını 12 yıl boyunca gözlemleyen Terborgh ve ekibi, hiç avcı tür bulunmayan dokuz küçük adada maymun, iguana, yaprak kesen karınca gibi otçul hayvanların sayısının anakaradakinden 10-100 kat fazla olduğunu tespit etti. Bu hayvanlar, adalardaki bitki örtüsünü adeta silip süpürmüşlerdi.

Bilimsel araştırmalar, parazitlerin ekosistemler için besin zincirinin tepesindeki avcı hayvanlar kadar önemli olabileceğini gösteriyor.  Doğada kontrol unsuru olarak görev yapan parazitler, akıl almaz bir şekilde konakladıkları canlıların davranışlarını, hatta bazen görünüşlerini de değiştirerek belirli bazı canlılar arasında geçiş yapabiliyor. Bunun en bilinen örneklerinden biri, vücutlarına Leucochloridium paradoxum türü parazitler girince dokunaçları tırtıl görünümü alan salyongozlar. Normalde gün ışığında, açık alanda durmaktan kaçınan salyangozlar, daha çok gün ışığında kalmaya başlıyor ve ışık altında nabız gibi atan tırtıl görünümlü dokunaçlarıyla kuşların dikkatini çekiyor. Böylece Leucochloridium paradoxum kuşlara geçiyor!

Tuz karideslerinin de görünüşleri ve davranışları parazit etkisiyle değişiyor. Fransız biyolog Dr. Nicolas Rode’un araştırmaları, genelde yalnız yaşayan bu karideslere şerit solucan denilen parazitler bulaşınca karideslerin renklerinin kırmızıya döndüğünü ve sürüler halinde dolaşmaya başladıklarını gösterdi. Hayat yolculuklarının bir kısmını tuz karideslerinde geçiren şerit solucanlar sadece flamingoların vücudunda üreyebiliyor. Karidesler kırmızı renkli sürüler haline gelince, flamingolar tarafından görülmeleri kolaylaşıyor. Bu şekilde flamingolara geçen parazitlerin yumurtaları flamingoların dışkılarıyla suya yayılıyor ve yeni bir parazit yolculuğu başlıyor.

Tuz karideslerine sadece flamingolarda üreyebilen parazitler bulaşınca renkleri kırmızıya dönüyor ve sürüler oluşturmaya başlıyorlar. Böylece karideslerin flamingolarca görülüp yenmeleri kolaylaşıyor.

Parazitler hem türlerin sayısını dengede tutuyor, hem de kolay elde edilir besin sağlıyor. Amerika’nın Emory Üniversitesi’nden yardımcı doçent Levi Morran, “parazitler olmasa popülasyonlarda patlama olabilirdi.” diyor. California Üniversitesi’nden Dr. Kevin Lafferty, birçok canlı türünü barındıran Carpinteria Tuz Bataklığı’nda şaşırtıcı bir araştırma yaptı. Euhaplorchis californiensis, yumurtaları kuş dışkısıyla yayılan bir tür parazit. Deniz salyangozları parazitin yumurtalarını yiyor ve kısırlaşıyor! Deniz salyangozlarından çıkan parazit larvaları California kıyısındaki tuzlu bataklıklarda yaşayan Fundulus parvipinnis türü balıkların solungaçlarından içeri giriyor ve beyinlerine yerleşiyor. Lafferty’in çalışmaları, beyinlerine parazit yerleşen balıkların dikkat çekecek şekilde yüzdüklerini ortaya çıkardı. Hızla su yüzeyine yaklaşıyor, yan yüzerek parlak pullarını gösteriyorlardı. Deneylere göre, bu balıkların kuşlar tarafından yakalanma ihtimali diğerlerine kıyasla 10-30 kat fazla. Böylece, Euhaplorchis californiensis balıklardan tekrar kuşlara geçiyor; kuşların bağırsaklarında ürüyor, yumurtaları bölgeye yayılıyor…

Suda üreyen bazı ipliksi solucanların (Nematomorpha), hayatlarının bir kısmı cırcır böceklerinde veya çekirgelerde konaklayarak geçiyor. Vücutlarındaki parazit solucanların üreme zamanı gelince, cırcır böcekleri ve çekirgeler normalde hiç yapmayacakları bir şey yapıyor: Suya atlıyorlar! Suya atladıklarında solucanlar vücutlarından çıkıp yüzmeye başlıyor. Fransa’nın Blaise Pascal Üniversitesi’nden Dr. David Biron ve ekibinin araştırmaları, parazitlerin merkezi sinir sistemlerinin işleyişini etkilemesiyle çekirgelerin suya yöneldiklerine işaret etti. Kobe Üniversitesi’nden doçent Takuya Sato ve meslektaşlarının Ecology Letters’da yayımlanan çalışmaları da, Japonya’nın nesli tükenmekte olan alabalıklarının yıllık enerji alımlarının yüzde altmışını suya atlayan cırcırböceklerinin karşıladığını gösterdi. Araştırma yapılan bölgedeki alabalıkların en hızlı büyüdükleri dönemin, cırcır böceklerinin suya yöneldiği dönem olan yaz sonu ve sonbahar olduğu anlaşıldı.

Bedenlerine parazit yerleşen canlılardaki olağanüstü davranış değişikliklerinin en çarpıcı örneklerinden biri kedi kokusunun cazibesine kapılan fareler. Tek hücreli bir parazit olan Toxoplasma gondii farelere geçince fareler kedi kokusundan kaçmamaya başlıyor. Aksine kedi kokusu onları çekiyor. Toxoplasma gondii, yalnızca kedilerin bağırsağında eşeyli üreyebiliyor. Bu şaşırtıcı davranış değişikliği parazitin kedilere geçişini sağlıyor. Stanford Üniversitesi’nden nörolog Prof. Robert Sapolsky ve ekibinin araştırmasına göre, parazitli fareler köpek kokusundan korkuyor, normalde olduğu gibi bazı durumlarda endişelenebiliyor. Prof. Sapolsky şöyle söylüyor: “Benden etkisi bu kadar özel bir ilaç yapılması istenseydi, nasıl yapılacağına dair hiçbir fikrim olmazdı.”

“… Fakat o sarayda, şehirde, memlekette, âlemde o kadar hayret verici bir denge, ölçülü bir icraat hükmediyor ki, o sayısız varlıktaki değişimlerin, canlıların dünyaya gönderilmesindeki ve ölümündeki, rızıklarındaki ve ihtiyaçlarındaki dengenin; her an bütün kâinatı gören, teftiş nazarından geçiren bir tek Zât’ın terazisinde ölçülüp hesap edildiğini açıkça ispatlıyor. Yoksa bir balık bin yumurtacık ile, haşhaş gibi bir bitki yirmi bin tohum ile başına buyruk olsaydı, sel gibi akan unsurların ve değişimlerin hücumuyla, şiddetle dengeyi bozmaya çalışan, her yeri istilâ etmek isteyen sebepler başıboş kalsalardı veyahut maksatsız, serseri tesadüfe, ölçüsüz, kör kuvvete ve şuursuz, karanlık tabiata havale edilselerdi, eşyadaki ve kâinattaki o denge öyle bir bozulurdu ki, bir senede, belki bir günde altüst olurdu. Yani, deniz karmakarışık şeylerle dolar, çürüyüp kokuşurdu, hava zararlı gazlarla zehirlenirdi, yeryüzü ise bir çöplüğe, bir mezbahaya ve bataklığa dönerdi, dünya boğulurdu…” (Kısmen sadeleştirilmiş Lemalar, 30. Lema)

 [Betül Gül] 28.9.2019 [TR724]

Yerli üretime, kredi desteği yolda [Yusuf Dereli]

Üç kamu bankasının yerli üretimi desteklemek amacıyla Türkiye’de üretim yapan otomotiv markaları ile işbirliği yapacağı açıklandı. Buna göre üç banka, binek araçlar için 50-120 bin TL arasında 18-36 ay için, ticari araçlarda 72-120 bin TL arasında 30-60 ay için yüzde 0,49-0,69 faiz uygulayacak. Kredi koşulları anlaşmalı marka bazında değişiklikler gösterebilecek. İlk sekiz ayda yüzde 46 daralan sektörün, faiz indirimiyle canlanması bekleniyor.

Otomotiv sektöründe yaşanan krizi aşmak için 3 kamu bankasından ‘faiz’ indirimi hamlesi geldi. Vakıflar Bankası, Ziraat ve Halk Bank, otomotiv için özel taşıt kredisi verecek. Kamu bankaları aldıkları ortak kararla birlikte yerli üretim olan otomobillere yönelik kredi faiz oranını yüzde 0.49 ile yüzde 0.69 arasına çekti.

SIFIR ARAÇLARDA GEÇERLİ

1 Ekim’de başlayacak kampanya yıl sonuna kadar devam edecek. Araçların ‘sıfır’ km olması gerekiyor. Açıklamaya göre anlaşmalı otomotiv firmaları şunlar: Binek Araçlar: Fiat, Honda, Hyundai, Renault Mais. Ticari Araçlar: Fiat, Ford, Isuzu, Karsan, Temsa

BANKALARA MALİYETİ 19 BİN LİRA

100 bin liralık kredi için faiz oranınının yüzde 1,43’den 0,69’a düşürmenin maliyeti yaklaşık 19 bin lira. Edinilen bilgilere göre söz konusu paranın yarısı anlaşmalı markalar tarafından karşılanacak. Bankaların amacı ise satışların artmasıyla daha fazla vergi tahsilatı yapılmasını sağlamak.

SATIŞLAR 500 BİNİ BULABİLİR Mİ?

2018 yılında toplam pazar bir önceki seneye göre yüzde 35 azalarak 641 bin 541 adet düzeyinde gerçekleşmişti. Bu yılın ilk 8 ayında ise 240 bin civarında satış oldu. Daralma oranı yüzde 46. Son kredi faiz oranları hamlesiyle yıl sonuna kadar toplam satış rakamının 500 bine çıkması hedefleniyor. 500 bin zor olsa da diğer markaların da yapacağı özel indirimlerle 450 bin rakamına ulaşılabilir.

Hibrit BMW X1 Avrupa’da yollara çıkıyor

BMW, giriş seviyesi crossover modelinin hibrit versiyonunu ilk olarak Çin pazarında piyasaya sürmüştü. O model şimdi Avrupa’da yollarda. Alman üretici, Avrupa pazarına giriş yapan X1 xDrive25e’nin ‘yüksek seviyede sürüş keyfi ve heyecan veren çeviklik’ sunduğunu belirtiyor.

Kaputun altında 1.5 litrelik üç silindirli motorla birlikte çalışan bir elektrikli ünite yer alıyor. Benzinli ünite 125 bg güç ve 220 Nm tork üretiyor. Motorun ürettiği güç altı ileri şanzımanla tekerlere aktarılıyor.

ELEKTRİKLE 57 KM YOL KAT EDİYOR

Elektrikli motor ise bunun üzerine 95 beygir güç ve 165 Nm tork ekliyor. Böylelikle aracın gücü toplamda 220 beygir güç ve 385 Nm torka ulaşıyor. 0-100 km/s hızlanmasını yedi saniyede tamamlayan hibrit X1, maksimum 192 km/s hıza kadar çıkabiliyor. 9.7 kwh’lik bataryaya sahip otomobil, elektrikli olarak 57 kilometre yol kat edebiliyor.

Toyota, kampanyaya hazırlanıyor

Toyota Türkiye Pazarlama ve Satış A.Ş. CEO’su Ali Haydar Bozkurt, yeni bir kampanyaya hazırlandıklarını açıkladı.

Kamu bankalarının faiz indirimi kampanyasının sektörü olumlu etkileyeceğini anlatan Bozkurt, “Markalar farklı modellerine göre farklı oranlarda bu kampanyaya dahil olacaktır. Toyota olarak farklı modellerimiz için yaptığımız çok cazip kampanyalar ile biz de bu kampanyada yer alacağız.  Bu konuda geniş kapsamlı ve müşterilerimizin yararına olacak şekilde hazırlanıyoruz. Hatta diğer markalar bu kampanyaya ekim ayında başlarken, Toyota olarak “0” finansman oranını biz şimdiden devreye aldık. Bazı modellerimizde devreye aldığımız “0” finansman oranı ile birlikte kamu bankalarının sunduğu yüzde 0,69 cazip finansman oranına denk bir oranı biz de yarından (27 Eylül) itibaren müşterilerimize sunmaya başlıyoruz.” ifadelerini kullandı.

[Yusuf Dereli] 28.9.2019 [TR724]

Sezonda ilk derbi heyecanı: Galatasaray moral, Fenerbahçe çıkış arıyor [Hasan Cücük]

Sezonun en heyecanla beklenen maçlarının başında gelen Galatasaray – Fenerbahçe buluşması bu akşam gerçekleşecek. Türk futbolunun iki asırlık çınarının mücadelesinde gözlerin üzerinde olacağı isimler her zaman olduğu gibi forvetler olacak. Galatasaray’da Fatih Terim cezalı olduğu için kulübede olamayacak. Fenerbahçe’de ise Ersun Yanal’ın defans zaaflarına nasıl bir çözüm bulacağı merak ediliyor.

17 Ocak 1909’da ‘Papazın Çayırı’nda başlayan rekabette 110 yıl geride kaldı. İlk maçlarda üstünlük sarı-kırmızılı tarafındı. İlk 7 maçta Fenerbahçe, rakibine gol atmayı başaramadı. Fenerbahçe, rakibi karşısında ilk golü ve galibiyetini 8. müsabakada aldı. 4 Ocak 1914’te yapılan İstanbul Ligi maçını 4-2 kazanan Fenerbahçe, böylece rakibi karşısında yaklaşık 5 yıl süren suskunluğuna da son vermiş oldu. Sarı-lacivertli takım adına Galatasaray’a tarihteki ilk golü ise Hasan Kamil Sporel attı.

İki takım arasındaki asırlık rekabette galibiyete hasret geçen yıllar da oldu. Fenerbahçe üst üste 11, Galatasaray ise 18 maç galip gelemedi. Fenerbahçe, 20 Kasım 1949’da 2-0 kazandığı maçın ardından sonra 4 yıl suskunluğa büründü. Sarı-lacivertli ekip, üst üste 11 maç galip gelemedi ve 22 Şubat 1953’te rakibini 1-0’lık skorla yenerek uzun bir aradan sonra taraftarlarına derbi galibiyeti armağan etti. 17 Mayıs 1942’de rakibini 3-1 yenen Galatasaray, yeniden bir galibiyet elde etmesi için 19. maçı bekledi. 18 maç boyunca Fenerbahçe karşısında galip gelemeyen Galatasaray, 1 Aralık 1946’da rakibini 1-0 yenerek hasrete son verdi.

Son iki sezonun şampiyonu Galatasaray için sezon sıkıntılı başladı. Sezona Denizlispor deplasmanıyla merhaba diyen sarı-kırmızılar sahadan 2-0 yenik ayrıldı. İkinci hafta sahasında Konyaspor’u konuk eden Galatasaray, uzatma dakikalarının sonunda kalesinde gördüğü golle maçtan 1-1 berabere ayrıldı. İlk galibiyetini ligde 3. hafta Kayserispor deplasmanında alan Galatasaray, 4. hafta Kasımpaşa’yı 1-0’lık skorla geçerek üst üste ikinci galibiyetini aldı. Geçen hafta Yeni Malatyaspor karşısında son dakikalarda yediği golle maçtan 1-1 berabere ayrılıp, iki puan bıraktı. 5 hafta sonunda 8 puan toplayan sarı-kırmızılar derbiyi kazanıp moral bulmak istiyor.

Facia geçen sezonun ardından yeniden yapılanmaya giden Fenerbahçe, kadrosunu büyük ölçüde yenilemiş olarak sezona başladı. Sezonun ilk maçında Gazişehir’i 5-0 yenerek iyi bir başlangıç yapan Fenerbahçe, Başakşehir’i deplasmanda 2-1 yenip taraftarına güven vermeye devam etti. Trabzonspor beraberliği ve Alanyaspor deplasmanında alınan 3-1’lik yenilgiyle taraftarını endişelendiren sarı-lacivertiler geçen hafta Ankaragücü’nü 2-1 yenerek derbi öncesi moral depoladı.

Derbide gözler forvetlerin üzerinde olacak. Galatasaray’ın gol ümidi Falcao, Fenerbahçe’nin ise Vedat Muriqi. Galatasaray kadrosuna katmak için büyük uğraş verdiği Kolombiyalı Falcao’ya transfer sezonunun son gününde kavuşmuştu. Sarı-kırmızılı formayı ilk kez Kasımpaşa karşısında giyen Falcao takımının galibiyet golünü atan isim olmuştu. Malatya deplasmanında ise maça yedek başlayan Falcao, 90. dakika oyuna girmişti. “El Tigre” (Kaplan) lakaplı Radamel Falcao, kulüp kariyerinde çıktığı 475 müsabakada 1’i Galatasaray’da olmak üzere 280 kez ağları havalandırdı. Geçen sezon Çaykur Rizespor’da gösterdiği performansla Fenerbahçe’ye transfer olan Kosovalı forvet Vedat Muriqi, gollerine sarı-lacivertli kulüpte de devam etti. Muriqi, Fenerbahçe forması ile çıktığı ilk resmi maçta fileleri havalandırmayı başardı. ilk haftada Gazişehir mücadelesinde 1 gol atan Muriqi, Fenerbahçe’nin 2-1 kazandığı Başakşehir ve Ankaragücü mücadelelerinde de kritik gollere imza attı. Fenerbahçe’nin Süper Lig’de çıktığı 5 maça da ilk 11’de başlayan Kosovalı oyuncu, 3 kez fileleri havalandırdı.

Galatasaray, kulübede Fatih Terim’in yokluğunu yaşayacak. Aldığı cezadan dolayı tribünde olacak Terim’in yerine saha kenarından Galatasaray’ı yardımcı antröner Levent Şahin yönetecek. Yeni Malatyaspor deplasmanında Falcao’yu oyuna geç alması eleştirilen Levent Şahin’i yönetici Abdurrahim Albayrak sahip çıkarak değişikliklerin Terim tarafından yapıldığını açıklamıştı.

Fenerbahçe’nin zaafı ise defans hattı olacak. Sağ ve sol beki sakat, stoperleri formsuz olan Fenerbahçe, diğer mevkilerden devşirdiği oyuncularla savunma hattını kurdu. Sağ açık Nabil Dirar’dan sol bek, önlibero Jailson’dan stoper, ofansif orta saha Ozan Tufan’dan sağ bek çıkaran Ersun Yanal’ı Zanka’nın formsuzluğu da düşündürüyor. Yanal, defans zaaflarına çözmediği takdirde Galatasaray deplasmanı kabusa dönebilir.

[Hasan Cücük] 28.9.2019 [TR724]

Korsan devlet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu yazımda rejime ilişkin gerçekleri herhangi bir yorumda bulunmadan ele almak ve açıklamak istiyorum. Rejime isim koymaktan çok daha öte, gerekli olan ve yapılması gereken şey, bildiğimiz kıstas ve kriterler ışığında rejimi anlamaya çalışmaktır. Bugün yaşanan süreci 1982 anayasasının kurduğu rejim üzerinden okumak bizi yanlışlara sevk edip duruyor. İnsanlar tek-tek uygulamaları görüp şaşırıyorlar. Ve o uygulamaları sanki halen eski sistem varmışçasına yorumlamaya ve eleştirmeye devam ediyorlar. Bu çok anlamsız!

Bir yeni devlet inşası gerçekleşiyor. Korsan bir devlet bu! Korsan, çünkü adını koymadan, sinsice varlık buldu. Serpildi, gelişti. Konsolide oldu. Kendini kabul ettirdi. Kısacası kökten değişikliklerden öte, eskisinden tümüyle kopmuş, anayasal nizamından tam olarak ayrılmış bir korsan devletle karşı karşıyayız. Türkiye’yi anlamlı bir şekilde okumak ve yorumlamak için sistemsel düzeyde gerçekleşen dönüşümlerle yüzleşmek çok önemli. 1982’de kurulan anayasal mimari çökmüş durumda. Bunu kabullenmeden yapılacak her yorum bizi yanlış sonuçlara götürüyor. Seçimler, yerel yönetimler, ekonomi politikaları, atamalar, polis teşkilatı, dış politika; hangi alana el atarsanız atın, yorumlarınız tutarsızlaşıyor. O halde gelin bugünkü korsan devlete ilişkin gerçekleri görelim.

Anayasal devlet

Anayasal devlet, sadece anayasası olan devlet demek değildir. Esas önemli olan, yürütmenin ve diğer erklerin kendi anayasasına uymasıdır. Yürütme eğer uyguladığı politikalarda ve aldığı siyasal kararlarda anayasaya uyumlu hareket etmiyorsa, anayasal bir devletten söz edemeyiz. Şeklen en iyi anayasaya sahip olan bir devlette dahi eğer yürütme erki anayasal düzen dışında fiillerde bulunuyor ve bu durum yaptırımsız kalıyorsa, anayasal devlet yoktur. Anayasası olmayan devlete korsan devlet denir.

Hukukun üstünlüğü

Hukukun üstünlüğü, yürütmenin aldığı kararların ve yaptığı politikaların hukuk önünde sorgulanabilir ve hesap verebilir olmasıyla mümkündür. Hukuk yürütmeden üstündür ve yürütme de tıpkı vatandaşlar ve kurumlar gibi hukuka tabiidir. Yürütmenin hukuk dışına çıktığı durumlarda yaptırım getirilemiyorsa, o ülkede hukukun üstünlüğünün ortadan kalkmış olması bir yana, hukukun varlığından da söz edilemez. İsmen değil cismen var olan hukuk, yürütmenin de sorumluluk alanı üzerinde egemen olursa sağlanabilir. Siyasi alanda gerçekleşen yasalara aykırı fiiller, hukuk tarafından denetlenebilmelidir. Bir diğer konu, yürütmenin gücünün sınırlanması meselesidir. Gücün sınırlanması 18. ve 19. yüzyıllara ait arkaik bir mesele gibi değerlendirilebilecek olsa da, görünen odur ki bugün Türkiye’de gücü sınırlanamayan bir siyasi erk var! Yürütmenin sınırlanamaz oluşu, zıvanadan çıkışı beraberinde getiriyor. Keyfi yönetim uygulamalarının gerçekleşmesinin ana nedeni, anayasal devletin ortadan kalkması olduğu kadar, hukukun üstünlüğü ilkesinin de artık uygulanamaz hale gelişiyle de ilintili. Hukukun üstünlüğü olmayan devlet, korsandır.

Yasa önünde eşitlik

Yasa önünde eşitliğin sağlanması için Türkiye’de gösterilen çabaların iki yüz elli yıllık tarihi var. Fakat iki adım ileri bir adım geri, mehter bölüğü gibi ilerleyen eşitlik ilkesi, son yıllarda tümüyle uygulanamaz hale geldi. Vatandaşların yürütme tarafından kategorize edilmesine paralel olarak hukuk önünde eşitlik ilkesinin uygulanmadığına tanık olmaktayız. Kürtlere, Cemaat’le irtibatlı veya moda tabiri kullanacak olursak, “iltisaklı” olan vatandaşların hukuken diğer vatandaşlarla aynı haklara sahip olmadığını söylemek yanlış olmaz. Dahası, suçun bireyselliği gibi, suç-kanıt bağı olmaması gibi, Sippenhaft (aile boyu suç) uygulamaları gibi konular, yasa önünde eşitlik ilkesiyle taban tabana zıttır. Bugün rejimi ayakta tutan uygulamaların başında bu nedenle yasa önünde eşitlik ilkesinin rafa kaldırılmış olması gelmekte. Yasa önünde eşitlik olmayan bir yerde sadece korsan bir devlet var olabilir.

Öngörülebilirlik

Anayasasından kopmuş, hukuk tanımayan ülkeler, öngörülebilir olmaktan çıkar. Bu tür devletlerde bürokratik prosedürler net olarak işlemez. Fakat aslında öngörülebilirlik, tam da bürokratik prosedürlerin işletilmesinden gelir. Max Weber bürokratik devleti modern devletin en temel öğelerinden kabul ediyor. Prosedürel işleyiş mekanizmalarının belli olmadığı devletler öngörülebilir olamaz. Bu tür yapılarda hiçbir güvenceniz yoktur. Canını da malınızı da koruyamazsınız. Geçici olarak canınıza ve malınıza dokunulmaması, dokunulmayacağı anlamına gelmez. Dahası, alınan kararların sorgulanmadığı ve denetlenemediği devletler, öngörülebilir bir ortama sahip olamaz. Bugünkü Türkiye, yakın gelecek de dâhil ne olabileceğinin öngörülemediği bir ülkedir. Bu tür bir ortama yerli yatırımcı da yabancı yatırımcı da gelmez. Vatandaşların başka ülkelere göz etme isteği artar. Değerli beyinler ve sermaye bu tür ülkeleri terk eder. Ülke vasatlaşır ve fakirleşir. Bunlar, sosyoloji ve siyaset biliminin ilgi alanına giren modernleşme ve kalkınma çalışmalarında bilinen en temel gerçekler. Öngörülemeyen devletler korsanlaşır.

Hesap verebilirlik

Bugün alınan hiçbir siyasi tasarruf hesap vermeyi gerektirmiyor. Yürütme, anayasayı ve yasaları dikkate almıyor, hukuk bağlayıcı değil. Nasıl bu tür bir ortamda hesap verebilir bir yönetim olsun? Bu eşyanın doğasına aykırıdır. Ancak unutulmamalıdır ki hesap vermek durumunda olmamak geçici bir süredir. Er veya geç bu dönem son bulur ve anayasal ortama geri dönülür, hukuk işler! O zaman, geçmişte verilmeyen hesapların ortadan kalkmadığı, sadece ertelenmiş olduğu kafalara dank eder. Keyfi yönetim son bulduğunda hesap sadece siyasi karar alıcılara sorulmayacak. İnanmayan NAZİ partisinin ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da neler olduğuna bakabilir. Bu ibretlik bir örnektir. Özellikle bugünkü bürokratların ve memurların başlarını iki ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekiyor. Çünkü bu rejim iktidarı yitirdiğinde ve yeni bir anayasal düzen ortaya çıktığında, bu karanlık dönemin tartışmalı uygulamalarından dolayı çok sıkı bir hesap sorma ve arınma dönemi başlayacak. Bu kaçınılmaz! Dolayısıyla hukukun işlemeye başlamasıyla beraber, çorap söküğü gibi, yapılan tüm kanunsuz tasarruflar – KHK’lar, adam kaçırmalar, fişlemeler, işkenceler vs. – hukuk ve yargı önünde hesap verecek. Failler ağır ve uzun erimli cezalara çarptırılacak. Bu olana kadar Türkiye korsandır.

Yukarıda bahsettiğim dönüşümler, Türkiye’de bütünsel olarak bir ara rejim yaşandığını ortaya koyuyor. Bir devletin anayasal düzen, hukuken veya fiilen değiştiyse, o devlet de ortadan kalkmış olur. 17 Aralık sonrasında başlayan çözülme süreci, 15 Temmuz’da çöküşle sonuçlandı. Yenikapı’da ilan edilen parametreler ve kabul edilen diskur üzerinden yeni bir devlet kuruldu. Yaşanan süreç bize gösterdi ki, muhalefetin de bu rejime tabi olmasıyla beraber, ara rejim sadece bir ya da birkaç sütun üzerine oturmuş bir yapı değil. Tüm siyasi partiler ve toplumun kahir ekseriyeti bu korsan rejime payanda konumundadır. Böylece onlar da korsanlaşmış oluyor. Normalleşme bu nedenle daha uzun ve meşakkatli olacak. Korsan devleti sonlandırmak, Osmanlı’dan sonra kurulan cumhuriyet gibi, hatta ondan çok daha fazla meşakkat ve gayret gerektirecek.

Korsan devlet demişken, siz Erdoğan’a neden reis dendiğini hala merak mı ediyorsunuz?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.9.2019 [TR724]

Cennetin yolu çile taşlarıyla örülü [Cemil Tokpınar]

Hizmet kahramanlarının günümüzde yaşadığı başta hapis, hicret, gaybubet, mahrumiyetler olmak üzere her çeşit acı ve ıztırapları, Asr-ı Saadet’te sahabe efendilerimizin çektiği çilelerle harmanlayarak kitaplaştıran İsmet Macit, benden de kitabın önsözünü yazmamı istedi.

Her ne kadar kahramanlık destanları yazan yiğitleri anlatmak haddim değilse de, yazmamakla onların hatıralarına hürmetsizlik edeceğimi düşünüp ecirlerine ortak olmak ve şefaatlerini talep etmek gayesiyle isteğini yerine getirdim. Kitabın özeti ve vitrini diyebileceğimiz “Cennetin yolu çile taşlarıyla örülü” başlığını verdiğim bu önsözü takdirlerinize sunuyorum:

İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “yıldızlara” benzetmişti ashabını.

Çünkü her biri etrafına hidayet ışığı saçan nurdan hâleler gibiydiler.

Her biri hayatlarıyla kıyamete kadar örnek alınacak nice kahramanlık destanları yazmıştı. İmanda, ibadette, ilimde, irfanda, cihatta, şehitlikte, hikmette, ihlâsta, istikamette, sebatta, sadakatte, tebliğde, ahlâkta, infakta, aksiyonda nice güzellikleri nakşetmişlerdi.

Onların yaşadığı çağ acı, ıztırap ve çile doluydu. Fakat öyle bir hayat yaşamışlardı ki, yaşadıkları çağ Asr-ı Saadet diye isimlendirilmiş, kıyamete kadar gelecek müminlere model olmuştu.

Çünkü onlar, “Allah’ı tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır” hakikatine inanmışlardı. Yaşamakla ölmek arasında bir fark yoktu onlar için. Yeter ki her şey Allah için olsun. Sanki bir ayağı dünyada, bir ayağı ahiretteymiş gibi yaşıyorlardı.

Bu yüzden anadan, yârden, serden bir anda geçebiliyorlardı. Ömür boyu kazandıkları serveti bir anda infak edebiliyorlardı. Allah yolunda cihat etmek için bütün ömrünü vakfedebiliyorlardı.

Çünkü onlar fenaya değil, bekaya tutkundular.

Mallarını, canlarını Bakî-i Hakikî’nin yolunda feda etmekten çekinmezlerdi. Kendilerine emanet verilen nefis ve mallarını Allah’a satarak ebedîleştirmişlerdi.

Din yolunda katlandıkları her çileye, her acıya, muhatap oldukları her imtihana, uğradıkları her musibete adeta gülerek katlanan sahabe efendilerimiz (Allah onlardan ebediyen razı olsun)  fedakârlık, sabır, sebat, rıza ve tevekkülün zirvesini yaşamışlardı.

Peki, zirvedeki bu güzellikler sadece o asra mı mahsustu?

Onların yazdığı bu muhteşem destanlar, karanlığı delip geçen bir yıldız gibi bir kere görünüp kaybolacaklar mıydı?

Mademki Rabbimiz Ebedî, Resulüllahın (s.a.v.) peygamberliği ve Kur’an’ın hükmü kıyamete kadar devam edecek, Saadet Asrının bir izdüşümü, o altın çağın bir benzeri tekrar yaşanmayacak mıydı?

İşte hep bu sorulara olumlu cevap vermek için yaşadı çağın dertlisi ve etrafında hâlelenen hizmet gönüllüleri.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 80 yılı aşan ömrüne baktığımızda sürekli ikinci dirilişi gerçekleştirmenin hedefleri, projeleri, gayretleri, çileleri ve inleyişleri görülür.

Mademki modellenen Asr-ı Saadet’tir, elbette vaaz ve sohbetlerde en çok dile getirilen ve hedef gösterilen insanlar da sahabe efendilerimiz olacaktı.

Ve bugün dünyanın bütün ülkelerine ulaşan Hizmet Hareketi mensupları yarım asrı aşkındır hep sahabe efendilerimizin muhteşem hayatlarını ve her alandaki kahramanlık destanlarını gözyaşlarıyla dinlediler. Onları o kadar çok sevdiler, özlediler ki, sanki sahabe isimlerini bir evrad okur gibi andılar, onları evlerinin bir ferdi gibi kabul ettiler.

Ne zaman bir sahabenin – en çok izlenen bir filmin senaryosuna taş çıkartan – benzersiz hayatını dinleseler, “Keşke yerinde ben olsaydım, keşke o asırda yaşasaydım, keşke bir kahramanlık destanı da ben yazsaydım” dediler.

Bu keşkeler milyonların duası oldu. Mücîbe’d-deavât olan Rabbimiz bu duaları kabul etti. Önce imanda, ibadette, ilimde, ihlâsta, infakta, ahlakta, hizmette nice başarılar elde edildi. Çağın kahramanları Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanına yayıldı. Hizmet Hareketi, dünyayı saran bir eğitim, barış, yardım ve kardeşlik seferberliğine dönüştü.

Fakat külliyet ve umumiyet kazanan bu duanın bir yönü eksikti.

Hani bütün cemaat fertlerini saran acı, çile, ıztırap, mahrumiyet, baskı, zulüm, işkence? Sabır, tahammül, feragat ve fedakârlıkta da sahabelere benzeyenler olmayacak mıydı?

İşte beş yıldır tarihte eşine rastlanmamış bir zulüm süreci yaşanıyor. Bütün bu zulümler, bir taraftan cehenneme şakîler yetiştirirken, diğer taraftan cennete saidler kazandırıyor.

Kader, hizmet kahramanlarını öyle imtihanlardan geçiriyor ki, başaranlar inşallah sahabe efendilerimize arkadaş oluyor. Bu ağır imtihanın neticesi olarak çok farklı kahramanlık grupları meydana geliyor.

Bunlar mahpuslar, kaçırılanlar, gaybubette bulunanlar, muhacirler, işlerinden ve mesleklerinden ihraç edilenler, malları gasb edilenler, imtihanın şiddetinden kendilerini intihara mecbur zannedenler, çok ağır fizyolojik ve psikolojik hastalıklara yakalananlar, mazlumlara ensarlık yapanlar, mağdurlar için yardım toplayanlar ve bunları bütün tehlikeleri göze alarak dağıtanlar, eşi hapiste olduğu için evin hem annesi hem babası olanlar, gözü yaşlı dua kahramanları, vazife başında olup kendilerini gizlemek zorunda bulunanlar, hapiste, hicrette veya başka sıkıntılar içindeyken şehadete kanat çırpanlar, anneleriyle hapiste çileye ortak olan çocuklar, ağır işkencelere uğrayan mazlumlar, hapiste, gaybubette veya hicretteki anne babalarının yolunu sabırla gözleyen çocuklar, evlatları hapiste olan ağzı dualı anne babalar ve daha niceleri…

Bütün bu mağdur gruplarından yaşanmış örnekler veren ve bu zulümlere uğrayan Asr-ı Saadetteki kahramanların hayatındaki benzer kesitleri bize sunan İsmet Macit, okuyucuyu gözyaşı çağlayanıyla birlikte tefekküre, nefis muhasebesine, şükre ve muavenete davet ediyor.

Çile Toprağında Yeşeren Bahar kitabını okurken, yürekleri dağlayan çilelere gözyaşı dökecek, ancak sahabe efendilerimize arkadaş olacak yiğitlerle birlikte olduğunuz için şükredeceksiniz.

[Cemil Tokpınar] 28.9.2019 [TR724]

Âşık Yaşar Reyhani ile ilk atışmam… [Bekir Salim]

Ortaokul yılları ne güzeldi!

Henüz erkeklik konusunda bilinçsiz olduğumuz, genç kızların hiçbir tehlike beklemeksizin yaklaşıp birer abla şefkati ile yanaklarımızı makas ala ala kızarttıkları o yıllarda, minik kalplerimize hemen her sene birisini misafir eder ve bu fırtınalı aşklar yüzünden yemeden, içmeden kesilir, tatlı uykularımızdan olurduk.

Bir gün dersin ortasında karar vermiştim. Teneffüste Leylâ’ya ilân-ı aşk edecektim. Beklediğim an geldi. Etrafımdaki kalabalığa aldırmadan konuşmaya başladım. Leylâ’nın Almanya’da karate kursu gördüğünü, çok geç de olsa, işte o an öğrendim. Çenemin altından o kadar şiddetli bir yumruk attı ki, tâ iki metre ötedeki kapıya kadar sendeleyip kafamı kapının kenarına çarptım. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Uyandığımda, herhalde çarpmanın etkisiyle olacak (!) kafiyeli konuşuyordum.

Arkadaşlar bir kızdan dayak yediğim için dalga geçe dursunlar, ben kalemi, defteri toplayıp okulu terk ettim.

Eve gidiyordum. Ancak, ayaklarım beni o sırada Erzurumlu Halk Ozanlarının program yaptıkları Gölbaşı mevkiindeki kahvehaneye götürdü. Cesaretime hâlâ hayret ederim; Âşık Yaşar Reyhanî ile atışmak istiyordum.

Kapıdan içeri girdim. Henüz program başlamamıştı, ama Reyhanî orada idi ve kalabalık bir topluluk ile sohbet ediyordu. Selâm verdim; dönüp baktılarsa da cevaba lâyık görmediler. Öyle ya! Birbuçuk metre boyundaki bir çocuğun selâmı da alınırmıymış! Daha sert bir ses tonuyla selâmımı tekrarladım. Sadece; zekâsına, bilgisine, sanatına hayran olduğum, kırk yıllık ozanlık hayatı başarı ve ödüllerle dolu, o büyük insandan cevap geldi:

“-Merhaba evladım, hoş geldin, buyur, otur.”

Benim beklemeye tahammülüm yok… Okuldaki o nâhoş olayın etkisiyle moralim çok bozuk ve bir an önce birilerine çatmak istiyorum. Gözümün önünden bir sürü dörtlük geçiyor. Kendimden çok eminim:

“-Ben buraya oturmaya değil sennen (seninle) atışmaya geldim.” dedim.

Sözlerim herkeste hayret ve şaşkınlık uyandırmıştı. Zira, bu, çok orijinal, nadir hadiselerdendi. On üç yaşında bir çocuk kırk yıllık ozana meydan okuyordu.

Reyhanî tebessüm ederek sorduğu sorularla beni tanımaya çalışıyor, gazinodaki misafirler de büyük bir merakla konuştuklarımızı dinliyordu. Ben duvardaki sazı istedim ve kısa bir akordu müteâkip, “Âşıklar kendilerini âşıkça tanıtırlar.” diyerek söze başladım:

‘Tanımayan Reyhan’ Usta dinlesin,
İsmim Bekir Sıtkı SALİM’dir benim.
Otuz bir Aralık Altmış Dört yılı,
Cüzdandaki doğum yılımdır benim.

Kışları soğuktur, budur tek zorum.
Yazları serindir, karışık durum.
Dadaşlar diyarı şirin Erzurum,
Öz be öz vatanım, İl’imdir benim.

Şiir yazmak dünyada tek sırdaşım.
Spor yapmak şimdi üvey kardaşım.
Resim, heykel samimi arkadaşım,
Müzik tutunacak dalımdır benim.

diye, şu an hatırlamıyorum, sanırım yedi-sekiz kıt’a ile kendimi tanıttım. Ustanın çok hoşuna gitmişti. Bir saz da O aldı ve uzun uzun on altı-on yedi yaşlarındayken Bardızlı Âşık Nihanî’ye meydan okuduğu atışmayı anlattı. Tam bir ziyafet olmuştu oradakiler için… Usta, “-Haydi yavrum, başla bakalım.” diyerek bana yol verdi. Herhalde önceden hazırlık yaptığımı düşünüyor, mahçup olmamı istemiyordu.

Büyük bir heyecanla sazın teline vurdum :

Âşık SALİM :
Dinle sözlerimi ey Usta Ozan,
Benle istesen de baş edemezsin.
Adalı Halil’im meydanda gezen,
Koca Yusuf olsan tuş edemezsin.

Usta gülerek gözlerimin içine baktı ve olgun bir eda ile :

Âşık Reyhanî : 
Evladım şimdiden kafamı bozma,
Bir daha gönlümü hoş edemezsin.
Nice âşık gördüm, hem nice düzme,
Bizim aramızda iş edemezsin.

Bu sözlerde bir küçümseme vardı:

Âşık SALİM :       
Bir an olsun eksik etmem takibi,
Böylece tanırım hasmı, rakibi,
Gördüğün âşıklar hep senin gibi,
Onlar ile beni eş edemezsin.

Cevabımın salondakilerin çok hoşuna gittiğini kahkaha ve alkışlardan anlamıştım. Hiç farkında değilim; herhalde biraz şımardım ki ayak ayak üstüne atmışım. Usta çatılan kaşlarına rağmen taşlamaya girmek istemediğini açıkça ifade etti.

Âşık Reyhanî: 
Bir söz diyeceğim, sakın darılma.
Sandalye benimdir fazla kurulma.
Gırtlağın patlatma, boşa yorulma,
Yufka yüreğimi taş edemezsin.

Ben tahrik edip taşlamaya, kavgaya sevk etmeye çalışıyorum. O, olgunluğa verip alttan alıyor.

Birden, “-Ben senin yufka yüreğini taş etmesini bilirim. Sandalyene de kalmadım.” dedim ve ayağa kalktım:

Âşık SALİM :       
Kalktım sandalyenden gözlerin dikme,
Yalandan milleti yanına çekme,
Arkandan vurursam bir-iki tekme,
Kasıkların patlar, çiş edemezsin.

dedim, ama, demez olsaydım. Seyirciler gülmekten kırılsa da Usta çok bozuldu ve kafiye düzenini, makamı değiştirerek, bana sırtını dönüp, ağlamaklı bir tarzda, seyircilere hitaben:

Âşık Reyhanî:
Zaman çok değişti, bedleşti dostlar,
Hele şu veled-i zinaya bakın.
Bacaksız bu yaşta bak neler söyler,
Hele şu sümüklü danaya bakın.

Evet, istediğim olmuştu; kızdırmıştım, ama, küfür edeceğini hiç ummuyordum. Zira atışma geleneğinde “veled-i zina” gibi hakaretâmiz ifadelere yer yoktu. Oradaki bir başka âşık da (Sanırım Ali Rahmanî idi) bu söze çok kızmış ve Ustayı özür dilemeye zorlamıştı. Ben rahat dururmuyum. Reyhanî çok ihtiyarmış gibi düşünüp oradan saldırdım:

Âşık SALİM : 
Ağabeyiler siz bu söze değil,
Ondan hasıl olan mânâya bakın.
Merak ettiyseniz işte yanımda.
Temeli çürümüş binaya bakın.

Herhalde ne demek istediğimi anlamadı, zira, tepki görmedim. O da ikazlara uyarak özür diledi :

Âşık Reyhanî:
Kusura bakmayın işi aşırdım.
Sözlerimin sınırını taşırdım.
Başkasını bilmem ben çok şaşırdım.
Siz şu çocuktaki çeneye bakın.

Deyince gözlerimin önünde bir ışık yandı, söndü. Gene dayanamadım, güya küsmüştük ama, ustaya dönüp;

“Ya Usta, aklıma bir şey geldi; diyeyim ama kızma he mi!”  diye izin istedim. O da gözlerini kısarak tebessüm etti ve kulağıma eğilip ama herkesin de duyabileceği yüksek perdeden bir fısıltıyla bir şeyler söyleyerek izin verdi. (Tabi burada yazamam ne dediğini)

Âşık SALİM:
Kendini dünyada bir tek sanıyor,
Kötü söz söyledi, ona yanıyor.
Beni hiç duymamış, yeni tanıyor.
Şu cahil, kültürsüz ineğe bakın.

Bu sözü duyar duymaz bana döndü, başladı sesli sesli gülmeye. “-Peki, şimdi cahili, kültürsüzü anlayacağız.” dedi ve “muamma” dediğimiz atışmanın en zor bölümüne geçti… Yazı çok uzadı; atışmanın bu sorulu cevaplı bölümünü haftaya anlatalım….

1977/ERZURUM

[Bekir Salim] 28.9.2019 [TR724]

Ümmetin kabalıkla imtihanı [Dr. Reşit Haylamaz]

Ümmetin, kaba softa ham yobazlarla imtihanı ilk değil, muhtemelen son da olmayacak.

Dilinden din düşmeyen ama dini, kendi ikbâl ve çıkarları uğruna kullanan,

Dünyayı sadece iki renkten ibaretmiş gibi gören ve ara tonlara tahammülü olmayan,

Ötekileştirdiği insanların hayatını hiçe sayan, hatta sırf kendisi gibi düşünmediği için en has bir dindarı bile tekfir etmekten çekinmeyen,

İşin merkezine benliklerini koyup keyiflerine göre nassları esneten, asıl, usûl ve yöntemden habersiz, Kur’an ve Sünnet’in bütününden sarf-ı nazar ederek söylemini, sadece cımbızladığı bir cümleciğe bina eden,

Dolayısıyla da kafalarına göre bir müslüman portresi belirleyen, üstelik başkalarına da bunu empoze etmeye çalışan kaba softa ham yobazlar!

Ne acı ki bizim dünyamız bu tiplerle dolu.

Aslında burası, Bediüzzaman Hazretleri’nin neşter vurduğu yer; zira fakirlik, cehalet ve tefrikadan besleniyor, kullandıkları dil ile saf ve duru insanları peşlerine takabiliyorlar!

Onun için bilen, okuyup yazan, eğitimli insanlardan haz etmiyorlar!

Okula, okumaya ve kitaba düşmanlar!

Zira eğitim seviyesi arttıkça halk nezdindeki destekleri düşüyor!

Kur’ân’ın ifadesiyle bu, bir Firavun taktiği; yarınlarını düşünemez haline getirdiği insanları, aç ve muhtaç bırakma ve gününü gün eden hafif meşrepliler haline getirerek onları kolay gütmek taktiği.

İnsan bu; Cennet ü Cinân’a yürürken çadırın cidarına takılabiliyor!

Üstelik bunun örneklerini her devirde görmek mümkün.

Kalplerini İslâm’a ısındırıp gelişlerini kolaylaştırmak için müellefe-i kulûba dünyalık verirken Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bile itiraz ettiler. Kendilerini başkalarıyla kıyasladı ve “Benim hissem ile Ubeyd’inkini, Akra ile Uyeyne arasında bölüştürüyor!” deyip şiirleriyle Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) tenkit etmeye başladılar. Halbuki o gün, Abbâs İbn-i Mirdâs’a da ‘meccânen’ kırk deve verilmişti. O ise kendisine verilene değil de başkasının elde ettiğine odaklanmış, bunu bir statü farklılığı olarak algılayarak sızlanmaya başlamıştı.

Ci’râne’de Allah Resûlü’nün yanına, Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra adında bir adam geldi. “Yâ Muhammed!” diyordu. “Bugün ben, Senin yaptıklarına tanık oldum; Senin adaletli davranmadığını görüyorum, âdil ol!”

Ortalık buz kesmişti. Fahr-i Rusul Efendimiz, “Şayet Ben de âdil olmazsam, işim bitmiş demektir!” buyurdu ve ilave etti:

“Yazıklar olsun sana! Şâyet adalet, Benim yanımda değeri olan bir fazilet değilse o zaman kimin yanında adaletten bahsedilebilir!” 

Gelişmelere şahit olan Hz. Ömer’i de çileden çıkaran bir davranıştı bu ve Efendimiz’in yanına yaklaşarak, “Yâ Resûlullah!” dedi. “Şu münafığı bana bırak da boynunu vurayım!”

Nebevî ferman başkaydı ve önce “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım!” buyurdu. Sonra da kulağımıza küpe olması geren şu ikazlarını sıraladı:

“Onu kendi hâline bırakın; zira ileride onun gibi başka insanlar da zuhûr edecekler! Onlar, din konusunda belki çok derin bilgilere ulaşacaklar; Kur’ân’dan başlarını kaldırmayacaklar ama bu, gırtlaklarından aşağıya inmeyecek ve okun yaydan çıkıp da gitmesi gibi dinden uzaklaşacaklar! Bir kere ok çıkıp da gittikten sonra ne yaya bakıldığında oktan bir şey görülebilir, ne okun ucunun konulduğu yerde bir iz kalır ve ne de kirişin olduğu yerde oktan bir eser bulunabilir! Zira o, çoktan hedefine ulaşmış ve hayvanın karnını delip kana bulaşmıştır! Aynı zamanda sizler, onların namazları yanında kendi namazlarınızı; oruçları yanında da kendi oruçlarınızı küçümsersiniz!”

Sadaka Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem).

Günü geldi, Harûrâ’da mayalanan Hâricî zihniyet, ortalığı kaynattı; kendi çizgilerinde görmedikleri, aynı minvalde düşünüp hareket etmeyen herkesi hedefledi, bir kulup takıp dişlemeye başladı!

Nasibini almayan yok gibiydi!

Ne akıl vardı ne de mantık!

Dilleri kobra, hisleri sırtlan, eli kanlı muhteris zorbalardı!

Kerbelâ’yı kana bulayanlardan birisi, Abdullah İbn-i Ömer’e (radılallahu anhümâ) gelmiş, üzerinde sivrisinek kanı olan elbise ile namaz kılmanın hükmünü soruyordu. “Fe Sübhânallah!” dedi, İmam. “Adama bakar mısınız; Resûlullah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, dünyada Benim iki reyhânemdir’ buyurduğu evladını öldürenler, şimdi bana sivrisineğin kanını soruyor!”

Basra yakınlarında Abdullah İbn-i Habbâb ile karşılaşmışlardı. Kendisi de “sahâbe” olan Hazreti Abdullah (radıyallahu anh), Mekke’nin çilekeş sahâbisi Habbâb İbn-i Erett’in oğluydu. Önce ona, kim olduğunu sordular ve kendisini güvende hissetmesini söyledi ve sorulara da doğru cevap vermesini istediler. İlk soruları, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osmân hakkındaydı. Tabii olarak her iki halifeyi de hayırla yâd etti; başlangıçta da sonunda da Hz. Osmân’ın, haklı olduğunu ifade etti. Hz. Ali ile ilgili sorularına karşılık, “O, Allah’ı sizden çok iyi bilir ve sizden daha dindardır; görüşü de sizden daha isabetlidir!” deyince bundan hoşnut olmadılar: “Sen hevâya uyuyor ve kişileri, işleri ile değil adları ile tanıyorsun. Allah’a yemin ederiz ki seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz!” dedi ve Hz. Abdullah’ı şehid ettiler. Bununla da yetinmedi, yanındaki hamile eşinin karnını yardı ve onu da işkenceyle öldürdüler.

O gün istedikleri hurmayı, “Alın, sizin olsun” diyerek kendilerine bedava vermek isteyen bir Hristiyan’a, “Vallahi de biz bunun parasını vermeden alamayız!” demişlerdi. Görüp duydukları karşısında taaccübünü gizleyemeyen adam şöyle diyordu:

“Bu ne garip şey; Abdullah İbn-i Habbâb gibi birisini öldürüyorsunuz ama parasını vermeden bizim hurmamızı bile almak istemiyorsunuz!”

Bu mantaliteye bugün hiç yabancı değiliz.

Dillerde din bezirganlığı ama hak-hukuk hak getire!

Sanırım, bizim coğrafya, küllerinden yeni bir Câhiliyye doğurdu.

Sapın-samanın karıştığı bu demlerde istikamet zordur.

Üstelik, kimsenin elinde beraat senedi de yok.

Öyleyse, Ci’râne’deki Nebevî ikaz, hepimizin kulağında bir küpe olsun!

[Dr. Reşit Haylamaz] 28.9.2019 [TR724]

Uyuyan ejderha uyanıyor! [Naci Karadağ]

Galiba bizim ülke insanımızdan başka herkes yaklaşan korkunç tehlikenin farkında.

Japonlarından Fransızlarına, Almanlarından Amerikalılarına kadar gelip araştırma yapıp, rapor yazmayan bilim araştırma grubu kalmadı.

Bizimkiler ise araştırmalar için 1,5 Milyon Avro ihtiyaçları olduğunu söylemiş ve devletluların olumsuz cevabıyla karşılaşmışlar.

Sadece bu kadar da değil, bizzat Naci Görür hoca anlatıyor, dışarıdan kaynak bulmuş deprem araştırma ekibi ama yetkili makamlar bunu da engellemişler.

6 şiddetinde deprem oldu.

Çok küçük bir tatbikatı mahiyetindeydi adeta büyük depremin.

Ortalık mahşer yerine döndü. Bilmem kaç kişi camlardan atlayıp kendini sakatlamış, sokak araları insan seli.

Deprem toplanma noktalarının yüzde 80’i AVm olmuş. Bakmayın Erdoğan’ın “Onbinlerce toplanma alanı var” diye sallamasına. Yok böyle bir şey.

Bazı aklı evveller “Ne olacak canım, bu 6 şiddetindeydi, görüldüğü gibi şehir dayandı, 7 şiddetinde bir tık daha fazla sarsılacağız, bişeycikler olmaz” filan palavrasıyla milleti uyutmaya devam ediyor.

Oysa açığa çıkan enerji bakımından 6 ila 7 arasında tamı tamına 30 misli fark var!

Sarayın yolluklarına yüzmilyonlarca lire harcanırken deprem araştırmalarına ayıracak 1,5 milyon avrosu yok. İBB, şehzadenin okçular vakfına on milyondan fazla yıllık hortum akıtıyorken hem de.

Kandilli başka bir alem. Dinden eğitime, askeriyeden emniyete kadar her şeyi iliklerine kadar siyasallaştıran İslamcı iktidar deprem meselesini de öyle yaptı şüphesiz. Kandilli yetkilileri “bu konuları kamuoyu önünde tartışmayalım” diye açıklama yaptılar.

Havuz kanalları İBB başkanının basın toplantısını haber olarak vermiyor.

Onun yerine Cumhurbaşkanı yardımcısı diye bir tuhaf kişiliği ekrana çıkarıp ona soruyorlar adam da utanmadan sıkılmadan, “Siz evinizde kitaplıkları sağlamlaştırdıysanız bir şey olmaz. Deprem öldürmez” dedi. Arkasında fon martısı olarak da Yeliz duruyordu hatta!

Telekom başka bir alem.

“mobil iletişim kesilmesi dışında bir sıkıntı yaşanmadı” diye açıklama yaptı Telekom yetkilileri.

E daha ne olsun.

Bu arada deprem için cep telefonlarına konulan özel iletişim vergisinden elde edilen paraların akıbeti hala belli değil. Kim nasıl iç etti bilinmiyor!

Keza 20 yıla yakındır milletten toplanan deprem vergisinin de dandik asfalt yollara yatırıldığını bizzat eski bakan Mehmet Şimşek açıklamıştı.

Siyasal İslamcı iktidar depremi de yolsuzluk için fırsata çevirdi ve yandaş mizahçı Hasan Kaçan’a oynattığı kamu spotunda, “gelin imar barışı yapalım” ayağına milyonları milletten tokatladı. Ruhsatsız, denetimsiz onbinlerce yapı bir günde resmileşti, meşrulaştı.

Yarın Allah korusun yaşanacak depremde bu evlerinin hepsinin mezar olacağını herkes biliyor.

Aslında depremle ilgili hiçbir karanlık yön yok. Hatta yıllardır bu böyle.

Depremin nerede olacağını…

Sonuçlarının nasıl olacağını…

Hatta ne zaman olacağını bile söylüyor bilim insanları.

Bunlardan biri de prof. Dr. Cenk Yaltırak.

Yıllardan beri söyleye söyleye dilinde tüy bitti Cenk Hocanın.

Diyor ki;

“Marmara’da kırılma eşiğine gelmiş dört segment var.  Bu dört segment hep doğudan batıya kırıldı. Sadece 1500 yıl önce batıdan doğuya olan seri çok kısa zaman aralığında Marmara’yı tamamladı.  Bu nedenle hangi taraftan hangi segmentten başlarsa başlasın sonuç değişmez. 1509, 1754, 1766-1,1766-2 depremleri en son depremlerdir. İzmit te 1999’dan önceki deprem 1719 idi. 1894 depremi Adalar fayında normal fay depremidir 1999 da tekrar kırılmamıştır. Kırılma periyodu 2000-2500 yıl civarındadır. Bu nedenle Marmara’da 2016’dan beri süren mikro deprem fırtınaları doğu Marmara Çınarcık açıkları, İmralı açıkları ve Silivri açıkları olmak üzere üç küme oluşturmaktadır.  Bunlar ana faylara açılı sistemlerde stresin yükseldiğini ve depremlere dönüştüğünü gösterir. Bu ne anlama geliyor sorusunun cevabı, Marmara’da olması gereken oluyor. Biz ise hala meleklerin cinsiyetini tartışıyoruz. Olacağı anlamak için Edirnekapı’dan Vatan caddesine yürüyün, surları darma duman eden kuvveti anlayın…”

Bu durumu neredeyse bir yıl önce şairane şöyle dile getirmişti hatta:

“Doğu Marmara’da uyuyor bir ejderha.

Uyanacak kuyruğundan başlayarak.

Yere vurduğunda darbesini,

Sanacağız uzaktan bir tren geliyor.

Sonra kalkacak ayağa,

Suların içinden,

Dalgaları altında kalacak kıyılar.

İlk önce gökdelenler rükû ve ardından secde.

ikibinonlar bittiğinde…”

Enteresan bir kesişme noktasına doğru gidiyoruz.

Zalimin zulmünün mühleti ile tektonik felaketin ömrü ortak bir yerde kesişecek gibi. Ve ejderhayı uyandıran zalim mi olacak yoksa zaman mı asla tam olarak bilemeyeceğiz sanırım!

Tarih, şiddet ve süre de veriyor hatta Cenk hoca.

En az 75 şiddetinde olacak, diyor.

En geç 2016 tarihini veriyor mühlet olarak. Ve en az 2,5 dakika sürecek…

17 Ağustos Depremi 45 saniye sürmüştü…

Kimi talan, kimi zulüm peşinde. Toplum ise inanılmaz bir uyuşma içinde sanki kendi cehennemine doğru hızla yol alıyor.

Maddi ve manevi şartlar olgunlaşıp kesişiyor.

Allah nokta atışı yapmıyor bu tür belalarda.. Öyle diyor Enfal 25’te:

“Aranızdan yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakının ve bilin ki Allah, cezası çok çetin olandır.”

Şöyle ya da böyle fark etmiyor aslında. O ejderha uyanacak ve yerle bir edecek madden ve manen ülkeyi.

Allah merhamet eylesin masumlara.

[Naci Karadağ] 28.9.2019 [TR724]