O Eli Bin Defa Öperim [M. Sacit Arvasi]

Yahu! Bu Tili değil mi?

Hangisi?

Ha şu iki zeballakın arasında yürüyen namussuz!

Bakayım. O lan, vallahi o! Ne işi var bu şerefsizin burada?

Sivil polis memuru Naci, kolundaki otomatik silahın kabzasını sıkıca kavradı, baş parmağını tetiğe koyup alarm durumuna geçti.

Üstelik herif buraya geliyor ya!

Bu “herif”in asıl adı Nusrettin idi. Ama buralarda Nusrettin’e Nisredin derler. Nisredin, önceleri Nıso lakabıyla ünlendi, daha sonra Tili Nıso oldu. Ardından Nıso’su da gitti, geriye sadece Tili kaldı. Tili Kürtçe’de parmak demektir. Tili, yoluna çıkan birkaç kişinin tililerini, yani parmaklarını kestiği için bu lakabı almıştı. Kimisi, onun tili kesmek adetini izlediği bir filimden aldığını, kimisi de Japon mafyasından ilham aldığını söylüyordu. Her ne ise, o artık “Tili” idi ve alemde kendisinden çekinilen bir adamdı. Sahilde bir Rus ortakla bir otel edindiği günden beri takım elbise ve kravatla gezerdi. Hatta bir sitilisti olduğu dahi söyleniyordu. O güzel elbiselerin altında uyuşturucu, insan kaçakçılığı, kadın ticareti her türlü pis işleri yapan bir adamdı. “Üstü süs, altı pis” derler ya işte tam da öyle. Suriye’de iç savaş patlak verince Tili’nin yıldızı parladı. Zaten hep böyledir: Savaşlar, herkese ayrı bir bir şey getirir; kimini kan ve gözyaşları ile bedbaht ederken, böylesi leş kargalarını da ihya eder. Tili dünyanın her tarafından Türkiye’ye gelen savaşçıları Suriye’ye geçiriyordu. IŞİD, Musul’u aldığı zaman yıldızı daha da parladı. Çünkü oradan gelen petrolün Batman’a ulaşmasında da kilit rol onundu. Yanına MİT’ten iki adam yerleştirilmişti. Bu işten nemalanan büyükler, işlerini sağlama almak için bunu yapmışlardı. Bundan hiç rahatsız değildi Tili, bir bakıma artık resmi bir görevi vardı. Ona bu manevrayı veren büyükler “kazan-kazan”ı çok seviyorlardı. Tili onlara kazandırıyordu, bu arada kendisi de malı götürüyordu. Rus ortağı, “Bırak insanlar parayı petrolden kazansın. Biz seninle başka bir imparatorluk kuracağız. İnsanların şehvetlerini paraya tahvil edeceğiz. Petrol biter, yerine güneş enerjisi veya nükleer enerji gelir ama şehvet bitmez, arzuların sonu gelmez.” diyordu. Sırf bu iş için bir uçak almışlardı. Baltık cumhuriyetlerinden binlerce kadını Dubai başta olmak üzere Türkiye’ye ve çeşitli ülkelere indiriyorlardı. Aynı şeyi Filipin, Singapur ve bazı Afrika ülkelerinde de yapıyorlardı. Tili, yaptığı insan ve petrol kaçakçılığından hiç para kazanmasa sırf bu kadınlara vize ve oturum işini o büyüklerle halledebilse, bu bile ona yeterdi. Kaldı ki diğer işlerden de bir hayli para kazanıyordu. Ama bir gün kendi tabiriyle “para yemesini bilmez haysiyetsiz bir emniyet müdür” ile “yürek yemiş şerefsiz bir hakim” çarkına çomak soktu. Yakalandı ve ceza evine konuldu. Dört sene içeride kaldıktan sonra hükümetin daha fazla hakim, savcı, öğretmen, akademisyen ve benzerlerine daha fazla yer açmak için çıkardığı af ile dışarı çıktı.

Şimdi yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı bu hastane koridorunu adımlıyordu. Yoğun güvenlik önlemleri vardı, zira bir sanık sağlık kontrolu için buradaydı. Koridorun başında ve sonunda otomatik silahlı sivil ve resmi polisler vardı. Olayı büyük göstermek, dehşet salmak için bunu yapıyorlardı. İçişleri Bakanlığı’nın bu konuda talimatı böyleydi. Koridorda belki yirmiye yakın polis vardı ama Tili hiç birisine aldırmadan ilerledi. Sanığın olduğu odaya gidiyordu ki sivil polis Memuru Naci:
Beyefendi, oraya giremezsiniz!

Bizim özel iznimiz var Memur Bey, amirinize haber verirseniz o bilir.

Bunu, ona Rus ortağı öğretmişti: “Sakın dişini gösterme, küçüklerle uğraşma, mütevazi görün. Asıl kavgayı gizliden yap.” Yoksa eski Nıso olsa, çoktan bu “kıytırık” polise “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” efelenmelerini yapıştırmış, gürültüyü koparmıştı. Ondan beklenmeyen bu kibarlık karşısında, Naci sadece “pek iyi” diye bildi. Arkadaşını işaret ederek:

Arkadaş, amirimize haber versin.

Diğer polis memuru içeriye girdi. Ayakta bekleyen komiserin kulağına bir şeyler fısıldadı. Yüz hatları değişti komiserin ama duydukları kendisi için sürpriz değildi.

İyi, sen burada bekle, sanığa göz kulak ol.

Komiser dışarıya çıktığı zaman polis memuru sanığa baktı. İçi ezildi. Bir zamanların efsane emniyet müdürünü yatağa kelepçelemişlerdi. Gözünü budaktan sakınmayan bu korkusuz adam, şimdi yatağın kenarına öylesine ilişmişti. Metanetini koruyordu ama üzerinde bir burukluk vardı. Kırgın olduğu herhalinden belliydi. Ara sıra dalan gözlerinde bu kırgınlığı okumak mümkündü. Hatta bu gözler, lügatlerin onca kelimelerinden daha fazla şey anlatıyordu. Polis memuru fısıldadı:

Amirim, benim! Süleyman.

Sanık, yüzünü ona döndü ve yüzündeki mimikleri değiştirmeden:

Süleyman, 15 Mart 2009’da Star düğün salonunda düğününü yaptık. Hasta bir Galatasaraylısın ama en sevdiğin renk yeşildir.

Zoraki gülmeye çalıştı:

Seni iyi tanıyorum Süleyman ama selam verdiklerime bile zulmediyorlar şimdi. Bu yüzden zarar gelmesin diye, bana selam vermedikçe, kimseye merhaba bile demiyorum. Hem insanlar çok tedirgin oluyor onlarla muhatap olduğumda. Onun için seni tanımamazlıktan geldim.

Süleyman’ın dudakları kahırla birbirini ezdi, bakışlarını yere indirdi. Tili dışarıda olmasaydı bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı ama böyle bir lüksü yoktu. Tili’yi pis işlerinden dolayı tutuklayan bu emniyet müdürü idi. Süleyman heyecan ve korku karışımı:

Amirim, Tili burada.

Tili mi? Onun ne işi var burada?

Süleyman’ın cevap vermesine fırsat kalmadan, Tili az önceki komiserle beraber içeri girdi. Avını pençesine geçirmiş vahşi bir hayvanın tatmini vardı yüzünde. Bütün dişlerini gösterecek şekilde dudaklarını kulaklarına doğru yaydı:

Oooo Sayın Müdürüm, nasılsınız görmeyeli?

Her kelimesinde alay ve aşağılama vardı. Müdür ayağa kalktı, komisere dönerek sağ koluna davrandı. Eli yarıda kalırken kulaklarına “şşakkk” diye bir ses doldu. Ellinin kelepçede olduğunu unutmuştu. Bunun üzerine sol elini komisere doğru sallayarak:

Bu ne demek oluyor? Bu hem kanunlara aykırıdır hem de güvenliğe. Bu mu devlet ciddiyetiniz, görev anlayışınız?…

O devlet ciddiyetini, 15 Temmuz günü iki yüz elli kişiyi katlederek siz yok ettiniz.

Bütün kanunsuzluklara, alçaklıklara, namertliğe, ilkelliğe, nobranlığa ve ahlaksızlığa bahane olarak öne sürülen 15 Temmuz… Hiçbir kanıt olmasa bu bile tek başına 15 Temmuz’un bir kumpas olduğunun en büyük deliliydi. Komiser de buna sığınmıştı. Oysa bu müdür o gece sabaha kadar darbecilerle kahramanca savaşmış, sayısız mermi yakmıştı. Ama konuşmanın bir anlamı yoktu. Bu yüzden emniyet müdürü kelimelerini israf etmedi, sustu. Komiser, camın önüne çekildi. Bu durumdan o da hoşnut değildi ama belli ki yukarıdan ayarlanmıştı bu. Arkasını döndü, Tili ile emniyet müdürünü baş başa bıraktı.

Tili birden ciddileşti, yüzündeki o yapmacık gülümseme tamamen kayboldu.

Sana iki çift laf etmeye geldim. Açık konuşacağım. Bu dünyada senden nefret ettiğim kadar başka birisinden nefret etmiyorum. Seni öldürsem, etlerini lime lime etsem, sonra asit banyosunda etlerini kemiklerinden ayırsam, kafatasına işesem ardından kemiklerini yaksam ve küllerin üzerinde yürüsem yine de içimin yangını sönmez.

Komiserin bedenine binlerce diken batmış gibi yüzü buruş buruş oldu. Duymazlıktan geldi, cama iyice yapıştı. Süleyman’ın ise kanı dondu. Tili devam etti:

Ama buna gerek yok artık. Beni kapattığın yere şimdi seni tıkacaklar. Orada ne olacağını biliyorsun değil mi?

Tili bir müddet sustuktan sonra:

Evet, cezanı kesecekler! Sen, her şeye rağmen mert bir düşmansın. Onun için istersen seni o cezanın kahrından kurtarabilirim. Sen kurtaramazsın kendini, onu ancak ben yapabilirim. Ama bir şartım var.

Tili sol elini uzattı:

Her bir tilimi öpersen…

Ardından gevrek gevrek güldü:

E hep tili kesecek değiliz ya, biraz da tili öptürelim, değil mi ya?…

Müdürün rengi değişti. Bakışları kurşun saçıyordu adeta. Bir müddet öylece kaldı, sonra:

Söz mü?

Söz! Sözümü tuttuğumu da bilirsin.

Efsane emniyet müdürü, dudaklarını serçe parmağına uzattı. Tili:

Yooo, başparmaktan başla.

Süleyman, gözlerine inanamıyordu. “Bu adam da kof çıktı. Şahsiyetsizin ve karaktersizin tekiymiş.” dedi. yaşadığı büyük hayal kırıklığı ile gözleri karardı. Ayakta zor dikiliyordu.

Müdür, dudaklarını sırayla parmaklarda dolaştırdı ve nihayet serçe parmağını öptü. Ama Tili:
Serçe olmadı, bir daha öp!

Müdür serçe parmağını bir daha öptü. Süleyman, “Yer yarılsaydı içine girseydim de buna şahit olmasaydım. Bu herifi bir abide gibi yüceltmiştim içimde, meğer alçağın tekiymiş.” diye geçirdi içinden.

Tili’nin ağzı kulaklarındaydı. Komisere döndü:

Komiserim bize müsade. Biz alacağımızı aldık, göreceğimizi gördük.

Sözü biter bitmez komiserle beraber odadan çıktılar. Onların çıkmasıyla Süleyman ileri atıldı:
Müdür Bey, sen ne yaptın ya?…

Ağzından kanlar sıçradı. Dudağını ısırmış olmalıydı.

Sen ne yaptın Müdür Bey. Sakal uzatıp, başına egal koyarak tek başına Kandil’e gidip falan kızı getirip ailesine teslim eden adam değil miydin? Boşuna büyütmüşüz seni gözümüzde. Ölümden öte köy var mı Müdür Bey? Ölseydin de canını kurtarmak için bu adi şerefsizin elini yalamasaydın! Ya da ben ölseydim de buna şahit olmasaydım.

Müdür, sitem dolu gözlerle Süleyman’a baktı. Zoraki konuştu:

Ölüm korkusuyla mı bunu yaptım sanıyorsun? Beni adi suçluların arasına koymaya çalışıyorlar. Onların yarısını ben tutuklamışımdır. Beni oraya koyarlarsa, orası Sodom-Gomore’ye dönüşür.
Süleyman bir şey anlamamıştı. Müdür açıklamak zorunda kaldı:

Orada beni öldürmezler, tecavüz ederler. Öyle bir şey olursa ben çoluk çocuğumun yüzüne bakamam bir daha. Ya terki diyar etmeliyim ya da kafama bir kurşun sıkmalıyım. Ben Allah’tan korkarım, intihar edemem. Öyle bir ceza olursa, Tili beni öldüreceğine söz verdi. Tek tek parmaklarını öpmem hayatımı kuratacağı için değil beni öldüreceği içindi. Ve öyle bir utançla yaşamaktansa kafama kurşun sıkacak eli bin defa öperim.

Müdür, daha fazla konuşmak istemiyordu. Yatağın üzerine oturdu, bakışları sabitleşti. Süleyman şok olmuş, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Elini, kolunu ve ayağını oynatamıyordu, adeta felç olmuştu. Dudakları kımıldamıyor, dili dönmüyordu. Sadece, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

[M. Sacid Arvasi] 5.10.2018 [Thecrcl.ca]

Enflasyon açıklandı: TÜİK Başkan Yardımcısı görevden alındı

TÜİK’in tepe noktasındaki kritik görev değişikliği, eylül ayı enflasyon rakamlarının açıklandığı 3 Ekim’de gerçekleşti. Uzun yıllardır TÜİK’te enflasyonu hesaplayan birimin başında bulunan Enver Taştı, sürpriz bir kararla tedviren yürüttüğü başkan yardımcılığı görevinden alındı, müşavir kadrosuna atandı. Enerji Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdür Yardımcısı Yinal Yağan da boşalan bu göreve getirildi.

ENFLASYON BEKLENTİLERİN ÇOK ÜZERİNDE ÇIKMIŞTI

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre, 3 Ekim’de yapılan devir teslim töreninin ardından odayı boşaltan Taştı’nın izne çıkacağı bildirildi. Taştı, aynı zamanda TÜİK ile AB istatistik ofisi arasındaki ilişkilerden sorumluydu. 3 Ekim’de açıklanan eylül ayı tüketici enflasyonu aylık yüzde 6.30, yıllık 24.52, üretici enflasyonu da aylık yüzde 10.88, yıllık 46.15 gibi beklentilerin oldukça üzerinde bir seviyede çıkmış, Bakan Albayrak bu rakamların beklentilerinin üzerinde olduğunu, önümüzdeki hafta enflasyonla mücadele programını açıklayacağını belirtmişti.

BAŞKAN DA DEĞİŞİR Mİ?

TÜİK Başkanlığı makamı, eski Başkan Birol Aydemir’in görevden ayrıldığı 2016 Şubat ayından bu yana başkan yardımcısı Mehmet Aktaş tarafından vekaletle yönetiliyor. Albayrak’ın yeni açıklayacağı enflasyonla mücadele programının ardından TÜİK’e asaleten başkan ataması da yapabileceği konuşuluyor. Yinal Yağan’ın TÜİK’e gelmeden önce Aktaş’ın 2.5 yıldır yürüttüğü göreve asaleten atanabileceği konuşuluyordu. Enerji Bakanlığı döneminde birlikte çalıştığı Yağan’ı TÜİK’e getirip enflasyon hesaplamasını teslim eden Bakan Albayrak’ın başkanlık koltuğunu da Yağan’a verebileceği ifade ediliyor.

[Kronos.News] 6.10.2018

İthalat, un fiyatlarını düşürür mü? [İlker Doğan]

Türkiye’de enflasyon ve faiz aldı başını gidiyor. Son 3 ayda unun çuval fiyatının 95 liradan 170 TL’ye kadar çıkması fırıncıları isyan etme noktasına getirdi. Bakanlık ise her zaman yaptığı gibi ‘çare’ olarak ‘ithalat’ sopasını gösterdi. Peki, un ithal etmek fiyatları düşürür mü? Bugüne kadar fiyatı yüksek olduğu gerekçesiyle ithalatına karar verilen hangi ürün beklenen oranda ucuzladı?

Enflasyon rakamları son 15 yılın zirvesine çıkarak yüzde 24,5 olarak gerçekleşti. Faiz ise son 4 ayda 3 kez artırılarak yüzde 24’e çıkarıldı. Üretim durma noktasına geldi. Her gün onlarca şirket ‘iflas erteleme’ talebinde bulunuyor. Dolar 6 TL’nin üzerinde, Euro ise 7 TL civarında seyrediyor. Elektrik ve doğalgaza son 3 ayda 3 kez zam geldi.

Bütün bu saydığımız nedenler zamların da yağmur gibi yağmasına neden oldu. Son dönemde fiyatı en fazla artan ürünlerden biri de un. Unun çuvalının fiyatı sadece 1 ayda 95 liradan 175 liraya kadar fırladı. Fırıncılar isyanda. Ekmeğe zam haberleri ardı ardına geldi. Bir çok ilde ekmek fiyatları 1 TL’den 1,25 ve 1,5 TL’ye çıktı.

YİNE İTHALAT SOPASI KULLANILACAK!

Sektör ciddi bir krizle karşı karşıya. Peki iktidarın çözümü ne? İthalat! Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada un ithalatı için ihaleye çıkılacağını ve böylece fiyatlarda düşme olacağını savundu. Peki bu mümkün mü?

ET FİYATLARI İHTALATLA DÜŞTÜ MÜ?

Türkiye’nin, özellikle son yıllarda en fazla ithal ettiği gıda maddelerinin başında kırmızı et geliyor. İthalat son 3 yılda patladı. Et ve Süt Kurumu’nun raporuna göre 2015, 2016 ve 2017 yıllarında toplam büyükbaş hayvan ithalatı sayısı sırasıyla şöyle: 203 bin 107, 494 bin 306, 889 bin 307. İthalat miktarı her geçen yıl inanılmaz oranlarda artarken, et fiyatları yükselmeye devam etti. Dana kıymanın fiyatı bugün 38-45 TL arasında değişirken, kuşbaşı ise 45-50 lira arasında satılıyor. Bonfilenin fiyatı ise 85-90 lira seviyelerinde. Kuzu pirzola ise 60-65 liraya alıcısını bekliyor.

CEVİZİMİZ ABD’DEN, KİLOSU 70 TL

Kuruyemiş de ithal ediyoruz. Örneğin ceviz. Hem de ABD’den alıyoruz. Kilosu 70 liradan satılıyor raflarda. Patatesi hatta soğanı bile ihtal etmeye başladık ancak nafile. Daha 1 yıl önce 90 kuruşa, 1 TL’ye satılan patates ve soğanın fiyatı 2 lira ile 2,5 lira arasında gidip geliyor. Bütün bunlar net olarak gösteriyor ki sorun ‘ithalat’ sopasıyla aşılamayacak kadar derin ve ciddi.

YAPISAL SORUNLAR ÇÖZÜLMELİ

Faizler ve enflasyon bu durumda iken, dolar 6 lirayı aşmışken, daha da önemlisi elektrik ve doğalgaza ardı ardına zamlar geliyorken ithalatla un fiyatlarını düşürmek mümkün mü? Bu, kolu kırılan bir hastanın ağrı kesici ile tedavi edilebileceğini düşünmek gibi bir şey. Sorun gıda fiyatlarındaki artışta değil. Ekonominin enflasyona neden olan yapısal sorunlarının çözülmesi gerekiyor. Ardından ülkenin dışa bağımlılıktan kurtulması için gereken adımlar atılmalı. Yapısal sorunlar olduğu gibi dururken, ithalat kapısını açmak hali hazırda yerli üreticiyi bitirmekten başka hiç bir işe yaramaz. Ya yerli üretici desteklenerek üretimin artması sağlanacak ya da çok yakın bir zamanda tamamen dışa bağımlı hale gelecek ve tarıma tamamen elveda diyeceğiz.

[İlker Doğan] 6.10.2018 [TR724]

Kapıdaki tehlike: Kalıcı işsizlik [İlker Doğan]

Uçak tartışmaları, yüzde 25’e dayanan enflasyon, 3 ayda üç kez artırılan faiz, doğalgaz ve elektiriğe ardı ardına yapılan zamlar, ekonomi yönetiminin ABD’li bir şirkete verilmesi derken aslında çok daha büyük bir tehlike kapıda bekliyor. Geçtiğimiz bir kaç ayda 3 bine yakın irili ufaklı şirket ‘iflas erteleme’, güncel tabirle ‘konkordato’ istedi. Kapanacak kepenk sayısının yıl sonuna kadar 7 bini bulması bekleniyor. Kapanan her işletme, işsiz sayısının katlanarak artması ve sorunun kalıcı hale gelmesi demek.

TÜİK’in rakamlarına göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı Haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 64 bin kişi artarak 3 milyon 315 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise yüzde 10,2 seviyesinde gerçekleşti. DİSK’e göre ise işsizlik oranı yüzde 14’leri aştı. İşsiz sayısı ise 4 milyonun üzerinde.

ÜRETİMİN DURMASI, İŞSİZLİĞİN ARTMASI DEMEK

Enflasyon son 15 yılın zirvesine çıkarak yüzde 24,52’lere ulaştı. Türk lirası hızla değer kaybediyor. Daha geçtiğimiz hafta elektrik ve doğalgaza son 3 aydaki üçüncü zam geldi. Faizlerin artması, tüketimin de azalması anlamına geliyor. Zira tüketici parasını faize yatırmayı harcamaktan daha mantıklı buluyor.  Tüketimin azalması ise üretimin durması demek. Üretimin azalmasının doğal sonucu ise işsiz sayısına yenilerinin eklenmesi.

YÜKSEK FAİZ İŞVERENİN BELİNİ BÜKÜYOR

İşin bir de faiz yönü var. Merkez Bankası, 15 Eylül’de faiz oranlarını yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükseltti. Dövizi frenlemek için artırılan faizin en büyük olumsuz etkisi yatırımları düşürmesi. Ayrıca faizin artırılması tüketimin azalması, yatırım maliyetinin de artması sonucunu doğuruyor. İş kurmak isteyenler, risksiz getiri olan bankalara parayı koyup vadeli hesabın getirisi ile geçinme yolunu seçerler. Dolayısıyla üretim azalır, işsizlik kalıcı olarak artar.

[İlker Doğan] 6.10.2018 [TR724]

Ankaralı fırıncının suçu ne! [İlker Doğan]

Ankara’daki ekmek savaşlarının faturası halka kesilecek. Artan maliyetler sebebiyle fırıncılar haklı olarak zam istiyor ancak bakanlık izin vermiyor. Bakkallar ise kar marjı düşük olduğu için ekmek satışını durdurdu. Ankaralıları iki son bekliyor; ya ekmeğe zam gelecek ya da üretim durduğu için yakın bir zamanda ekmek kuyrukları sokaklara taşacak.

Eylül ayı enflasyon rakamları geçtiğimiz günlerde açıklandı. TÜİK’in rakamlarına göre, bile enflasyon son 15 yılın zirvesini görerek yüzde 24,5 olarak gerçekleşti. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da söz konusu oranın ‘algı’ değil, ‘gerçek’ olduğunu kabul ederek, “Beklentilerin üzerinde bir rakamla karşı karşıya kaldık.” demek zorunda kaldı. TÜİK’in oranı ‘resmi’ rakam. Sokağın enflasyonu ise yüzde 40’ları çoktan aştı.

ZAMLAR YAĞMUR GİBİ YAĞIYOR

Ekonomik kriz bir çok sektörün ürün ve hizmet fiyatlarını güncellemesi sonucunu da beraberinde getirdi. Daha geçtiğimiz hafta elektirik ve doğalgaza 3 ay içinde üçüncü kez zam geldi. Artan maliyetleri gerekçe gösteren fırıncılar da zam yaptı. Zira 95 lira olan bir çuval unun fiyatı 6 ayda 175 liraya kadar çıktı. Türkiye’nin bir çok yerinde ekmek 1 lira 25 kuruşla 1,5 lira arasında fiyatlarla satılıyor.

ZAM ‘UYGUN GÖRÜLMEDİ’

Bütün bu gerekçelerle Ankaralı fırıncılar da ekmeğe yüzde 25 zam yaptı. Ve bakkallar ekmeğin satış fiyatı 1 liradan 1,25 kuruşa çıktı. Ancak Ticaret Bakanlığı ekmeğe yapılan zammı ‘iptal’ etti. Bakanlıktan yapılan açıklamada, 200 gram ekmeğin 1 TL’nin üzerinde bir fiyatla satışının ‘uygun görülmediği’ belirtildi.

BAKANLIK SADECE ANKARA’DAN MI SORUMLU?

Ankaralı fırıncıların cevap beklediği sorular var. Öncelikle bakanlık neden sadece Ankara’daki zammı iptal etti? İstanbullular şu anda ekmeği 1,5 liradan yiyor. Ankaralı fırıncılar geri adım atmıyor. Daha önce bakkala 70 kuruştan verdiği ekmeği 90-95 kuruştan satıyor. Bakkal ise o fiyattan aldığı ekmeği 1 liraya satmak istemiyor. Başkentte çok sayıda bakkal ekmek satışını durdurdu. Satışlar durduğu için fırınlarda ekmek üretimi de büyük oranda azaldı. Ankaralıları bekleyen iki son var; ya ekmeğe zam gelecek ki bu büyük olasılık ya da çok yakın bir zamanda ekmek bulamayacaklar.

BAKAN: SORUN İTHALATLA AŞILACAK!

İktidar bu sorunu da diğerlerinde olduğu gibi ‘ithalat’ restiyle aşmayı planlıyor. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, önceki gün yaptığı açıklamada, stokta 2 milyon ton un bulunduğunu, ithalat için ihaleye çıkılacağını ve böylece fiyatlarda düşme olacağını savundu. Bugüne kadar etten fasulyeye, patatesten soğana bir çok kalemde aynı sebepten ithalat yapıldı. Ancak hiç birinde çözüm olmadı.

[İlker Doğan] 6.10.2018 [TR724]

Söğüt ayakkabılar yüzyıllara meydan okuyor [Basri Doğan]

Hollandalıların Clog/Klompen dediği ve söğütten yapılan tahta ayakkabılar yüzyıllara meydan okumaya devam ediyor. İlk olarak 1200’lü yıllarda kullanılmaya başlanan bu ayakkabılar, bugün hâlâ kullanılıyor. Tamamen el işçiliği ile yapılan Klompenler, sınıf ayrımına göre şekilleniyor. Pazar günü giyilen ayakkabıların üzerinde dini motifler yer alırken, işçilerin ayakkabılarının üzerinde hiç bir desen bulunmuyor. Gelin ve damatların giydiklerinin üzerine ise sevgi motifleri ve isimler kazılıyor.

Hollandalı tarihçilere göre, tahta ayakkabıların tarihi 1230’lu yıllara dayanıyor. Yüzyıllar boyunca her kesimden insanın statüsüne göre giydiği ayakkabıları, şimdilerde çiftlik evlerinde yaşayan çiftçiler giymeye devam ediyor.

Amsterdam’daki Zaanse Schaans açık alanında, tahta ayakkabıların söğüt ağacından yapımı birebir gösteriliyor. Yaklaşık 3 dakikada bir tahta ayakkabı yapılıyor. Zanaatkarlar, ayakkabıların oldukça sağlıklı ve sağlam olduğunu belirtiyor. Tek tavsiyeleri, bir yün çorap ile giyilmesi yönünde. Zaanse Schaans’ta oluşturulan özel alanda ziyaretçilere bilgi veren tahta ayakkabı ustaları, makinaların olmadığı dönemde, bir ayakkabının 5 saatte el işçiliği ile hazır hale getirildiğini söylüyor.


ÜLKENİN TÜM RENKLERİ BU AYAKKABILARDA

Klomplerin üzerine şimdilerde ticari amaçlı olarak Hollanda yel değirmeni figürü, lale ve ülke bayrakları işleniyor. İsterseniz sade tahta haliyle de bu ayakkabılardan edinmeniz mümkün. En yaygın ve çok satılan ayakkabılar, Hollanda’nın renkleri olan kırmızı, mavi, turuncu ve beyaz renklerle işlenmiş modeler… Tahta ayakkabıları ev terliği, biblo, süs eşyası, anahtarlık, duş jeli kabı ve bunun gibi aklınıza gelebilecek her şekilde görmeniz de mümkün…

Zaanse Schaans’ı ziyaret ederseniz sizi klompenlerin yapıldığı alanın girişinde Hollanda’ya özgü elbisesi, tahta ayakkabı ve kravatı ile sanatçı Bert van Jansen karşılayacaktır. Jansen, geleneksel çalgıları akordiyonla misafirleri karşılıyor onlara şarkılar söylüyor.

[Basri Doğan] 6.10.2018 [TR724]

“Demokrasi olmadan insanlar kendilerini nasıl korusun?” [Ali Mirza Yazar]

Dönüşen Dünyada Herkes için Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri UNGA 2018 konferanslarında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 73. Oturumu’nun da öncelikleri arasında yer alan barışın inşası ve çatışmaların önlenmesi, insan hakları ve basın özgürlüğü kültürü konuları masaya yatırıldı.  Kayyım marifetiyle gasp edilen ve KHK ile kapatılan Zaman Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, konferansta yaptığı sunumda hapishanede en fazla gazetecinin bulunduğu ülkenin Türkiye olduğunu hatırlattı. Gazetecilerin çalışma alanlarının oldukça daraltıldığına işaret eden Bilici, katılımcılara, “Demokrasi olmadan insanlar kendilerini nasıl koruyabilirler?” diye sordu.  Bilici, bu deneyimi sürgünde yaşamak zorunda kalmış bir gazeteci olarak yaşadığını söyledi. Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists) Direktör Yardımcısı Robert Mahoney de basın özgürlüğünün birçok ülkede saldırı altında olduğuna vurgu yaptı.

Journalists and Writers Foundation (Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı) ve Alliance for Shared Values (Ortak Değerler İttifakı) işbirliğiyle New York’ta düzenlenen UNGA Konferansı 2018’i, 13 farklı ülkeden 18 sivil toplum örgütü ortaklaşa düzenledi.

BARIŞ KÜLTÜRÜ VE ÇATIŞMALARIN ÖNLENMESİ

İlk oturum olan ‘Barış Kültürü ve Çatışmaların Önlenmesi’ panelinde, barışın temel değerleri, medeniyetler ve dinler arası diyalogun sürdürülebilirliği, çeşitliliğin ve uyumlu toplumların rolü, çatışmaları önleme ve pozitif barışı harekete geçirme fırsatları ile çatışmayı önlemede eğitiminin rolü ele alındı. Moderatörlüğünü Nashville Uluslararası Güçlendirme Merkezi’nde Geliştirme ve İletişim Direktörü olan Parvez Mohsin’in yaptığı oturum, Tayland Payap Üniversitesi Barış Araştırmaları Bölümü Başkanı Dr. Suchart Setthamalinee’nin ‘Barış ve Çatışma Önleme Kültürü başlıklı açılış konuşmasıyla başladı. Dr. Setthamalinee, “Yüzyıllar boyunca, savaş ve şiddet din ile ilişkilendirildi. Din ana sebep olmasa da, dini doktrin çoğu kez şiddeti meşrulaştırmak için kullanıldı. Başka inançlardan insanları ziyaret ederek ve onlardan öğrenerek barışı sağlayabiliriz. Diyalog, hepimizin farklı olduğu anlamına gelir; ama hepimiz cevabın bir parçasıyız ve hep birlikte çözümün bir parçasıyız.” dedi.

Oturumda ilk panelist Hollanda Vatandaşlık ve Çeşitlilik Profesörü Dr. Baukje Prins oldu. Dr. Prins yaptığı sunumda, günümüzün küreselleşen dünyasındaki çeşitliliğin ve barış kültürü için uyumlu toplumların rolünün önemine değindi. Dr. Prins’e göre, “Sadece çatışmaları önlemeyi değil, aynı zamanda onlarla ilgilenmeyi ve onları barışçıl bir şekilde düzenlemeyi ve demokratik hükümetlerin altında demokratik bir kültüre sahip olmalıyız.” Demokratik bir kültüre sahip olmak için, demokratik erdemleri olan, kendine güvenen ve hoşgörülü vatandaşlara ihtiyacımız var. ”

Ekonomi ve Barış Enstitüsü (Institute for Economics and Peace) Program Direktörü Michelle Breslauer, barıştaki bozulmaları ve iyileştirme göstergelerini tartıştı. Önlem almaktan pozitif barışa nasıl geçeceğimizi analiz etti. Breslauer, negatif barışı şiddetin yokluğu veya şiddet korkusu olarak tanımladı ve pozitif barışın barışçıl toplumları oluşturan ve sürdüren davranışlar, kurumlar ve yapılar olarak tanımladı. Yüksek düzeyde pozitif barışın şu etkenlerle ilişkili olduğunu belirtti: “Kişi başına düşen gelir, dayanıklılık, daha iyi çevresel sonuçlar, yıllık daha yüksek GSYH artışı ve SDG’lerde daha iyi performans.”

Virginia Tech Universitesi Kamu ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden Pishtiwan Jalal, eğitimin barış kültürü ve çatışmaların önlenmesindeki rolünü anlattı. Sayın Jalal, “Eğitimin önleyici faktör olduğunu görüyorum. Hayatta kalmayı kolaylaştırmalıyız; eğitimli insanların aşırı ideolojilere karşı kendilerini daha iyi savunduklarını, birlik ve beraberliğe katkıları olduğunu görüyoruz. Her iki taraftan insanları temel ahlaki ilkelere göre eğitmemiz gerekiyor.” uyarısında bulundu.

1.Oturumdaki tartışmacılar, Birliğin Evi (House of One) projesinin New York Büyükelçisi Haham Dr. Sonja Pilz ve Afganistan’da 2018 üniversiteye giriş sınavında birinci olan Afganistan-Türk Lisesi mezunu Tahmina Abdulsabur Payende’ydi. Haham Dr. Pilz, farklı inançların daha iyi anlaşılmasını kolaylaştırmak için toplumda bir uyum oluşturmak için, Birliğin Evi’ni inançlar arası diyalog için en iyi uygulama olarak sundu. Kültürlerarası eğitimin, benzerlikleri ve paylaşılan ortak alanları simgeleyen mimarisinin bu projenin temel taşları olduğunu vurguladı.

Kızların eğitimle güçlendirilmesinin en iyi örneği olan Tahmina Abdulsabur Payende, “Aileler kız çocuklarının okula gitmeleri konusunda erkek çocuklarına oranla öncelik vermediklerini, ebeveynleri tarafından teşvik edilmediklerini.” söyledi. “Benim düşünceme göre asıl sorun bilgi ve okuryazarlık eksikliğidir” diye ilave etti. Tahmina ayrıca, çatışma bölgelerindeki kız çocuklarının eğitiminin teşvik edilmesine yönelik güçlü duruşundan dolayı Journalists and Writers Foundation (Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı) tarafından “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” aldı. Ödül, uluslararası kabul görmüş bir insan hakları savunucusu olan İspanya’daki Cremades & Calvo Sotelo Hukuk Bürosu’nun kurucusu Javier Cremades tarafından verildi.

İNSAN HAKLARI, GÖÇ VE MÜLTECİLER

Risk altındaki nüfusların insan haklarının ele alındığı ikinci oturumu Brezilya Barolar Birliği’nin uluslararası ilişkiler komitesi başkanı Clarita Costa Maia yönetti. Dünya genelinde insani krizlere verilen tepkiler ve mültecilerin başarılı entegrasyonu ile ev sahibi toplumların tartışıldığı oturumun açılış konuşmasını İspanya’nın prestijli uluslararası hukuk firması olan Cremades & Calvo-Sotelo Abogados’un kurucusu Javier Cremades yaptı. İnsan hakları ve sivil özgürlüklerin savunulması konusundaki çalışmaları ile Forbes Dergisi ve Dünya Hukukçular Birliği tarafından “Yılın Avukatı” seçilen Cremades, dünya genelinde yaşanan insani krizlerin sebepleri ve yönetilmesini tartıştı.

Oturumun ilk panelisti Center for Migration Studies (Göç Çalışmaları Merkezi)

uluslararası göç politikası direktörü Kevin Appleby, “Dünyanın mültecilerinin yüzde 1’inden azı yeniden yerleştirildi. Dünyadaki ülkelerin sadece yüzde 5’i dünyandaki mültecilerinin yüzde 80-90’ına ev sahipliği yapıyor.” bilgisini paylaştı

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) 73. Dönem Başkanı Maria Fernanda Espinosa Garces, “Yolun diğer tarafında duramıyoruz ve yürüyemiyoruz; Özellikle değerlerimizle ilgili herşeye çatışacak şekilde devam etmiyorsa.” saptamasında bulunurken, Avustralya’dan Batı Sydney Üniversitesi Eşitlik ve Çeşitlilik Direktörü Dr. Sev Ozdowski, mülteci ve göçmenlerle ilgili birçok deneyime sahip bir ülke olarak başarılı Avustralya göç politikalarını anlattı. Dr. Ozdowski, “Avusturalya çok kültürlülüğünün yıllar içinde art arda geliştiğini, zira ulusal hükümetlerin kültürel çeşitliliği kabul eden ve yanıtlayan mimarlık, politikalar ve programlar yarattığını” belirtti.

Bu oturumun son panelisti, Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu Komiseri olan Angelina Makwetla’ydı. Makwetla göçmenlerin ve mültecilerin sosyal hayata dahil edilmesi hakkında konuştu: “Uygulamadan daha iyi hiçbir şey yoktur! Göçmenlerin ve mültecilerin karşılaştıkları güçlükler, göçmenlerin ev halkı toplulukları ve baskı ile karşılaşırlar: kamusal alanda sindirme ve sözlü tehditler, tehditler ve gasp, sindirme ya da ailelerine ya da mülklerine karşı doğrudan fiziksel şiddet, kitlesel barınma alanlarından tecrit gibi.”

İnsan hakları konulu oturumun tartışmacıları ise, Almanya’nın BMGK 2018 Gençlik Delegesi Antonia Kuhn ve Advocated for Silenced Turkey (Susturulmuş Türkiye’nin Savunuculari) Kadın İşleri Direktörü Hafsa Girdap idi. Kuhn, Almanya’daki mültecileri karşılamak, yerleştirmek ve desteklemek için 15 bin kişinin seferber olduğunu söyledi. Gençlik Delegesi Kuhn, “Gençlerin katılımının yapısı, yaşlı insanlardan çok farklıydı. Geleneksel yöntemlere kıyasla çok çeşitli yöntemlere başvurduk. Mobilizasyon çoğunlukla sosyal medyada gerçekleşti. Sürdürülebilir entegrasyon için gençleri dahil etmeliyiz.” dedi. Görüşlerinde Hafsa Girdap, Türkiye’deki kadın haklarının ihlalini değerlendirdi.

“Suyun Ötesinde”

“Suyun Ötesinde” fotoğraf sergisi de konferansta sunuldu. St. John’s Üniversitesi’nde Sanat ve Tasarım Bölümü’nde Fotoğraf Profesörü olan Alex Morel, mültecilerin karşı karşıya kaldığı zorlukları işleyen sergisinin arka planını, Meriç nehrini ve Ege Denizi geçerek diktatör rejimlerin Yunanistan’a nasıl kaçtıklarıni anlattı.

SÜRDÜRÜLEBİLİR BARIŞ İÇİN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

“Sürdürülebilir Barış İçin Basın Özgürlüğü” başlıklı son oturumda gazeteciler, medya özgürlüğünün, sürdürülebilir kalkınmanın, iyi devlet yönetiminin ve kapsayıcı toplumların önemli bir göstergesi olduğundan bahsetti. Panelistler, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanması, insan hakları ve demokrasinin korunmasına yönelik farkındalığın artırılmasının anahtarı olduğunu vurguladı. Güney Afrika’dan SABC TV’nin Dış Haberler Editörü Gazeteci Sophie Mokoena’nın moderatörlüğünü yaptığı oturumda Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists) Direktör Yardimcisi Robert Mahoney, gazetecilerin çatışma alanlarında çalışırken karşılaştıkları zorluklardan bahsetti. Mahoney “Basın özgürlüğünün birçok ülkede saldırı altındadır. Yerel ve serbest gazetecilere ihtiyaç duydukları koruma almaları için yardım etmeliyiz. Bunu tek başına yapamayız, serbestliği güçlendirmek ve ihtiyaç duydukları adil ücretleri almak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.

Hint Ekspres’in köşe yazarı Sudheendra Kulkarni, “Basın özgürlüğü, ana akım medya ya da sosyal medya olsun, en üst düzeyde sorumluluk duygusuyla kullanılmalıdır.” uyarısında bulundu. “Tıpkı basın özgürlüğü olmadan sürdürülebilir kalkınmanın düşünülemeyeceği gibi, basın özgürlüğü de, fikir ve bakış açılarının çeşitliliği, eleştiri ve karşıt-eleştiri olmaksızın, açık sözlü, korkusuz ama yapıcı tartışmalar olmaksızın düşünülemez.” diye ilave etti.

Mısır’dan El Ahram Gazetesi Genel Yayin Yonetmeni Yardımcısı Mohamed Amin El Masry, kamuoyunu aydınlatmak ve tüm güncel gelişmeleri ve gerçekleri görselleştirmek için basının rolünü anlattı. Kapatılan Zaman Gazetesinin Eski Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, hapishanede en fazla sayıda gazeteci bulunan ülke olan Türkiye’deki gazetecilerin daraltılan çalışma alanlarına dikkat çekti. “Demokrasi olmadan insanlar kendilerini nasıl korurlar?” diye sorarak sözlerine başladı ve bu deneyimi sürgünde yaşamak zorunda kalmış bir gazeteci olarak yaşadığını söyledi.

Konferans, Journalists and Writers Foundation (Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı) Başkanı Mehmet Kılıç’ın kapanış konuşmasıyla sona erdi. Kılıç, UNGA 2018 Konferansı’nın tüm küresel ortaklarına bu platformun kalkınma gündeminin en acil sorunlarını tartışmak üzere uluslararası bir platform sunma konusundaki işbirliğinden ötürü tüm katılımcılara teşekkür etti.

UNGA 2018’İ KİMLER ORGANİZE ETTİ?

UNGA Konferansı 2018, 13 farklı ülkeden 18 küresel ortak işbirliğiyle organize edildi: Avusturya’dan Dialog için Dostluk Enstitüsü, Avustralya’dan Avustralya Kültürlerarası Topluluğu ve Affinity Kültürlerarası Vakfı, Brezilya’dan Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi, Kamboçya’dan Mekong Diyalog Enstitüsü, Kenya’dan Harmoni Enstitüsü, Hollanda’dan Platform INS, ABD’den Atlantik Enstitüsü ve Brooklyn Türk Kültür Merkezi, Tanzanya’dan Kilimanjaro Diyalog Enstitüsü, Filipinler’den Pasifik Diyaloğu Vakfı, Mısır’dan Hira Dergisi ve Zaman Arapça Gazetesi, Güney Afrika’dan Turkuaz Harmoni Enstitüsü ve Evrensel Haklar Derneği, İspanya’dan Arco Forumu , Hindistan’dan Eğitim Vakfı ve Indialogue Vakfı.

[Ali Mirza Yazar] 6.10.2018 [TR724]

Hırsızlığı kitabına uydurmuşlar [Semih Ardıç]

Türkiye’nin siyasî ve iktisadî tarihinde 15 Temmuz 2016 tarihi birileri için “Allah’ın lütfu” birileri için de “zulüm ve haksızlıkların miladı” olarak kalacak.

O meşum darbe teşebbüsü üzerinden sis bulutunun kalkması biraz da iktidar sahiplerinin değişmesine bağlı.

15 TEMMUZ’DAN BERİ İŞLENEN SUÇLAR

“Darbe davası” diye takdim edilen davalarda, gözaltı kararından muhakemenin her safhasına kadar usûl ve esaslar tarumar edildi. 26 ay geçmesine rağmen kim suçlu, kim değil berraklığa kavuşturulamadı.

Olan masum on binlerce insana oldu. Güya mahkemelerden naklen yayın yapılacaktı. Halk hainleri tek tek tanıyacaktı.

Değil naklen yayın mahkeme reislerinin müdafi denilen avukatlara bile tahammül edemediği vakalar yaşandı. Üzerine giden Ece Sevim Öztürk gibi gazeteciler, Kemal Uçar gibi avukatlar hapse atıldı.

SAYIŞTAY: MUHASEBE KAYITLARI YOK

15 Temmuz bahanesi ile işlenen suçların fâilleri hukuk ikame edildiğinde ortaya çıkacaktır. Sayıştay’ın 2017 senesine ait teftiş raporunda geçen bir cümle dikkatimi çekti.

Sayıştay şu tespitte bulunuyor: “Olağanüstü hal kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararname ile kapatılarak üniversitelerin kullanımına bırakılan vakıf üniversitelerinden devir alınan taşınırların muhasebe kayıtlarının bulunmadığı…”

Yukarıdaki cümlede geçen vakıf üniversitelerinin isimlerini tekrar hatırlayalım:

1) Altın Koza (İpek) Üniversitesi (Ankara)
2) Bursa Orhangazi Üniversitesi (Bursa)
3) Canik Başarı Üniversitesi (Samsun)
4) Selahattin Eyyubi Üniversitesi (Diyarbakır)
5) Fatih Üniversitesi (İstanbul)
6) Melikşah Üniversitesi (Kayseri)
7) Mevlana Üniversitesi (Konya)
8) Şifa Üniversitesi (İzmir)
9) Turgut Özal Üniversitesi (Ankara)
10) Zirve Üniversitesi (Gaziantep)
11) Kanuni Üniversitesi (Adana)
12) İzmir Üniversitesi (İzmir)
13) Murat Hüdavendigar Üniversitesi (İstanbul)
14) Gediz Üniversitesi (İzmir)
15) Süleyman Şah Üniversitesi (İstanbul)

HÜKÛMET İÇİN DÜKKAN KAPATMAKTAN DAHA KOLAY OLDU

15 özel vakıf üniversitesinin hepsi 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 31 Temmuz 2016 tarihinde kapatıldı.

Tek gayesi kaliteli eğitim vermek olan, Boydak gibi hayırsever ailelerin himaye ve teşviki ile açılan 15 üniversite… Zabıtanın dükkan kapatmasından daha kolay kapatıldı.

Şu satırları yazarken yine elem duydum. Kısa sürede parlayan bu üniversitelerin kapısına kilit vuranların sol yanlarında kalp taşımadıklarını kanaat getirdim.

KHK’da kapatılan üniversitelerin her nevi menkul ve gayrimenkul malları, mal varlıkları, alacakları, hakları, belgeleri ve evrakları Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bedelsiz olarak devredileceği belirtilmişti.

Kapatılan üniversitelerin malvarlıkları ise Hazine’ye devredilecekti.

KHK HÜKÜMLERİNE BİLE RİAYET EDİLMEMİŞ

Sadece üniversite binasından ibaret değildi kapatılan müesseseler. Yurtları, pansiyonları, araştırma merkezleri, enstitüleri, hatta bazılarının hastaneleri vardı.

Kararın hukukîliği su götürse de altında kendi imzaları olan KHK’ya bile riayet etmediklerini iki sene sonra yayımlanan Sayıştay raporundan anlıyoruz.

Sayıştay elinde kalan göstermelik yetkinin de alınacağından endişe etmiş olacak ki birkaç cümleye sığdırmış yapılan aleni ve organize hırsızlığı.

Hırsızlık diyorum, çünkü menkul (taşınır) malların muhasebe kaydı niçin tutulmaz? Geriye dönük sayım yapılamasın diye tutulmaz.

ÇÖP KOVASINA KADAR KAYDI TUTULMALIYDI

15 üniversitede çöp kovasından bilgisayarına kadar on binlerce demirbaşın kaydında noksanlık olmasını işin fıtratı ile izah edebilir miyiz?

Bu üniversiteler neticede millete aitti. Devlet madem “ben işleteceğim” demişse özel mülkiyetten neyi devraldığının kaydını tek tek tutmak mecburiyetindeydi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adına kamuyu teftiş etmekle mükellef Sayıştay kırık dökük ifadelerle de olsa 15 Temmuz’un akabinde Hizmet Hareketi’ne ait vakıf, dernek, şirket ya da eğitim müesseselerinin nasıl yağmalandığı ilk defa resmî bir dille tescil etti.

Bu saatten sonra o dosyalardan bir netice almak da kolay değil. Devralınan malzemenin kaydı yoksa hangisi kayıp, hangisi değil nasıl tespit edilecek?

CEM UZAN’IN İMAR BANKASI VAKASI MİSALİ

Cem Uzan’a ait İmar Bankası 2004 senesinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildiğinde bankaya giren murakıpların ilk tespiti şu olmuştu: “Biri Merkez Bankası’nın görebildiği diğeri sadece banka yöneticilerinin görebildiği iki ayrı bilgi işlem sistemi kurulmuş.”

Bunun manası ne idi? Uzan devleti dolandırmak üzere bir sistem kurmuştu. İlk günden bu maksatla yola çıkmıştı. Bankalar arasında on-line bağlantı bile yoktu. Otomatik para çekme makinesi (ATM) de yoktu şubelerde.

Sayıştay’ın vakıf üniversitelerine dair “muhasebe kayıtları yok” tespiti de aynı noktaya varıyor.

Vakıf üniversiteleri devralınırken kayıt tutmayanlar hırsızlığı kitabına uydurmuş.

Aradan geçen iki seneye rağmen TBMM sadece o satır üzerinden harekete geçebilir, hükûmetten bu konuda teferruatlı bir rapor talep edebilirdi.

Tabiî demokrasinin ve hukuk devletinin üzerine beton dökülmeseydi.

[Semih Ardıç] 6.10.2018 [TR724]

Kuyu gibidir insan! [Nakkaş]

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-i sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var…”

Fuzulî

“Esas âşık benim” diyor Fuzuli, Mecnun’un marka değerinin yükseldiğini söyleyerek…

Rivayet edilir ki, Leyla kara kuru, cılız, sıradan bir kız idi. Onu görenler uğruna çölleri aşıp, deli divane olan Mecnun’un aklına şaşkın. Yine denir ki; bu çelişkili durum dönemin padişahının da kulağına gider ve genç kızı sarayına davet eder. Beklenti şudur; birazdan kapı açılacak ve güzelliğiyle herkesi mest edecek bir cins-i latif girecek içeriye.

Öyle olmaz tabii.

Belki ifade edilmez ama herkesin zihninde aynı sual:

“Bu muymuş Mecnun’u divane eden Leyla!”

Söz sırası genç kıza gelir. Etrafındakilere teker teker bakar ve en son padişaha şöyle der;

“Hünkârım, siz hünkârsınız, kusura bakmayın Mecnun değilsiniz!”

Aşkın her şeyden önce bir bakış zaviyesi meselesi olduğunu anlatır bize bu mesel. En fazla 20-30 yıllık geçici bir güzelliğe takılıp ebedi olanın ıskalanması biçarelik değil de nedir?

İş bu sebepten Leyla’yı görüp de Mecnun’a dudak bükenlerin narsistik kültüründe egemen olan güzellik kavramından mustarip oldukları aşikârdır.

Modern çağın en büyük marazlarından biridir belki de bu: Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsetmek.

Leyla bir yüz ve bedenden ibaret değildir hâlbuki. Mesele yüz ve bedense eğer, cesetlerin de bir bedeni ve yüzü vardır. Leyla güzelliği değildi Mecnun’u tarihin gelmiş geçmiş en büyük aşklarından biri yapan.

Başka bir şey vardı..

Açıkçası piyasası olan, çok satan bir şey değildi bu “şey…”

Âşık skor insanı değildir çünkü.

Stendhal ve Ali Cumali…

Meriç, Stedhal’ın Aşka Dair’in “tarih boyunca yazılmış üç önemli aşk kitabından biri” olarak tanımlar.

Yazar, bir söyleşisinde kitabı kaleme alırken “100 kişi okusun yeter” diyordu.

O kadar bile olmadı.

Aşka Dair’in ilk baskısı 10 yılda sadece 17 okur bulabildi.

“Her büyük kitap bir fetih için yazılır” der Meriç. Stendhal da Aşka Dair’in bir fetih için yazmıştı. Seviyordu ama karşılık görmüyordu. Kitap kendisini her gördüğünde adeta aşağılayan Mathilde için yazılmıştı.

Ve aşk buydu aslında…

Meriç’in tespiti şu, “Stendhal aşkı ıstırabın prizmasından görmüş.”

Derinlere inebilmesini buna bağlar merhum.

Aşkın merhalelerini de yazar Meriç. Şöyledir;

1.Hayranlık. 2. Onunla olmak ne büyük haz. 3. Ümit. 4. Aşk doğmuştur. 5. İlk kristalizasyon. 6. Şüphenin belirişi. 7. İkinci kristalizasyon.

Bir de takvim ekler bu evrelere:

Birinci merhale ile ikincisi arasında bir yıl geçebilir. İkiyle üç arasında bir ay. Ümit belirmezse yavaş yavaş ikinci merhale sönüp gider. Üçle dört arasındaki zaman bir göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Dörtle beş arasında fasıla yok. Altıyla yedi arasında da öyle.

Istırabın prizmasından…

Ali Cumali Bağdatlı bir eczacıydı.

Yine Bağdatlı şair Fuad’ın söylediğine göre, “asaletini kimsenin aşamayacağı” bir âşıktı aynı zamanda.

Gençliğinde âşık olduğu kadınla evlenmişti Ali Cumali.

Ama kader işte, kısa süre sonra savaş çıktı. Bu arada olay İkinci Dünya Savaşı esnasında yaşanıyor.

Savaşırken bir mektup aldı Cumali.

Çok sevdiği kadın çiçek hastalığına yakalanmıştı.

Bilenler bilir, çiçek öyle bir hastalık ki, ismiyle tamamen zıt. Yakaladığı insanı fiziksel olarak perişan ediyor, tabiri caizse hilkat garibesine çeviriyor.

Özellikle hassas olan yüzleri belirsizleştiriyor, kimliksizleştiriyor. Kadınları çirkin, erkekleri korkunç yapabiliyor çiçek hastalığı.

Karısının da yüzünün perişan olduğunu öğreniyor sonra Eczacı Ali Cumali…

Ağlamaya başlıyor. Bir süre sonra ise “Gözlerim ağrıyor” diyor. Revire götürüyorlar, kimse gözlerine ne olduğunu anlamıyor ama kısa süre sonra kör oluyor. Göremiyor artık…

Evine döndüğünde çiçek hastalığı geçirmiş eşinin yüzünü de görmüyor doğal olarak.

12 yıl daha mutlu ve mesut şekilde yaşıyorlar.

Sonra eşi vefat ediyor ve öldüğü gün gözleri açılıyor Ali Cumali’nin…

Anlaşılıyor ki, karısı üzülüp acı çekmesin diye 12 yıl boyunca kör taklidi yapmış Ali Cumali…

Fuad diyor ki, “İnsan kuyu gibidir, derinliği başımızı döndürebilir…”

Hikaye Roberto Benigni’nin Kar ve Kaplan filminde anlatılır.

Avustralyalı Turia’nın yakıcı öyküsü

Turia Pitt son derece güzel bir genç kızdı.

Sporcuydu, sevgi doluydu, başarılıydı.

Michale isimli bir nişanlısı vardı. Kolejden beri tanışıyorlardı genç adamla.

2011 yılının Haziran ayında Kimberley Maratonu’na katıldı Turia…

İddialıydı da..

Ancak çok büyük bir şansızlık oldu ve çalılıklardan başlayan bir yangının tam ortasında kaldı genç kız.

Sonuç felaketti…

Bedeninin yüzde 70’e yakını yanmıştı genç kızın.

Yüzü tanınmaz hale gelmiş, bazı parmaklarını kesmek zorunda kalmıştı doktorlar.

Ailesi de dahil herkes acıyarak bakıyordu Turia’nın yüzüne.

Bir kişi hariç..

Nişanlısı Michale Hoskin dışında.

Şüphesiz üzülmüştü genç adam ama sanki Turia’ya hiçbir şey olmamış gibi davrandı hep.

Fiziksel sıkıntılar aşkını bitirmek bir yana ziyadeleştirmişti adeta.

Hayat küsen genç kız, sevginin gücüyle tekrar ayağa kalktı.

Koşmaya başladı.

İnanılmaz belki ama Çin Seddi’ne koştu, zirvelere tırmandı.

Michale ile evlendi ve dünya tatlısı bir bebekleri oldu…

Kuyu gibiydi insan…

Derindi aslında. Michale’nin yüreği, Turia’nın azmi gibi.

Derinlikle yükseklik birleşince ise tüm fiziki engellerin bir anlamı kalmıyordu aslında.

Cemil Meriç, Stendhal’in kristalizasyonunu açıklarken enteresan bir noktaya değinir.

Şöyle der;

“Billurlaştırmak… Hayalin, sevgiliye olmayan vasıflar eklemesi ve onu güzelleştirmesidir… Hangi güzellik aklımıza gelse, onu hemen sevdiğimize kondururuz.”

Bunu yapabilince tüm fiziki engeller basit badirelere dönüşüyor ve büyük aşklar çıkıyor ortaya.

Sizin hayalinizde gelişip mükemmelleştirdiğiniz, her güzelliği ona kondurduğunuz bir savdanız var mı peki?

Hangi kuyu başınızı döndürüyor?


[Nakkaş] 6.10.2018 [TR724]

Mer’abalar – nasıl gidiyor arabalar? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Sevgili okurlar, mer’abalar. Nasıl gidiyor arabalar? Neden şaşırdınız ki? Havuza takım elbiseli giren insan profili, yediği ekmeğin fiyatının valilik tarafından belirlendiği bir ekonomik sistemde, gazeteciyi vurmak isterken etraftakilerin yardıma gelmesiyle hedefi ıskalayan saldırganın beraat haberini alınca “helal olsun be!” derken, faiz lobisinin kerametlerine hayret ediyor bu ülkede. İktidarın fiili ortağı olan partinin eskiden cumhurbaşkanına söven, ama şimdi seven genel başkanı – hani sesli harfleri uzatarak telaffuz edeni, bildiniz mi? – kendisiyle ideolojik olarak aynı kamptan gelen (nasyonalist!) diğer partinin lideri kadın politikacıyı tehdit edince linç girişiminde bulunulan bu ülkede, bu olaydan birkaç gün önce ünlü gazetecilere ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası veriliyor. Yine aynı ülkede gazeteler bu olayları es geçerken, ünlü bir “gazeteci” diktatörün kendisine “mer’abalar, nasıl gidiyor arabalar” demesini latife sayıyor. Yine aynı güzide şahsiyetin çalıştığı “gazetede” çok değil, daha birkaç gün önce meslektaşları işten çıkartılmıştı. Hani cumhurbaşkanını soru soramayacağını, eleştiremeyeceğini söyleyen bir gazeteci, pardon, “gaz-edici” vardı ya, o da dün ana “muhalefet partisinin” (!) genel başkanına sorular sormuş, hatta onunla alay etmişti. Olsun.

Havuza davullu grantuvalet giren şaşkınlar bu ülkede garip gelmiyor bana. Garip gelen, bu şaşkınlardan ziyade, içeride güzünün üzerinde kaşın var türü bir takım suçlamalarla yıllardır hapishane köşelerinde süründürülen masumlar. Veya garip gelen, yüz yetmiş bine yaklaşan kamu çalışanı, hukuksuzca KHK’larla işinden atılan ve açlığa mahkûm edilen. “Mer’abalar, nasıl gidiyor arabalar” türü “mizah” yapan komik cumhurbaşkanını garipsemiyorum ben de, artık zıvanadan çıkmış olan bu garip toplumu haliyle garipsiyorum işte! Babadan oğla zulüm mağduru Altan ailesiyle, hayatı darbelere karşı çıkmakla geçmiş ünlü duayen gazeteci Nazlı Ilıcak’ın iki yılı aşkın süredir siyasi nedenlerle içerde tutulmasına alışamadım bir şekilde, alışmış olsam da yere yayılan başı kapalı paçozların yerde yayılmış mücevherleriyle aynı karede asfalt üzerinde boylu boyunca yatan fotoğraflarına! Altanlar veya Ilıcak gibi daha yüzlerce aydın, gazeteci, eleştirel ses unutuluyor. Ve onları, zamanında dostum dedikleri meslektaşları bir gün olsun mertlik de bende kalsın diye bile olsa gündeme getiremiyor. Ödedikleri ev taksitleri mi, yoksa Silivri’ye gönderilme korkusu mu ana motivasyon, bilemiyorum. İçimdeki iyi ve çocuk kalan yönüm ikincisidir mutlaka dese de, nasırlaşan ezilmiş mağdur tarafım “hadi oradan be” diyor istemsizce.

Suriye’de cihatçılarla kol kola giren, onlara silah gönderirken MİT tırlarıyla, suçüstü yapılan, filmi-fotoğrafı çekilerek belgelenen uluslararası suç var ya hani, Can Dündar’ın vatan haini dedirten diktatöre. Hani, “onu öyle bırakmam ben” dediği. İşte o cihatçıların toplu halde tecavüzüne uğrayan zavallıcık, Nadia Murad, Nobel Barış ödülü aldı. Suriye’de iç savaş yangınına körükle giden Türkiye, neo-Osmanlıcılık yapıyordu hani. O Nadia Murad Osmanlı vatandaşı bir ailenin kızı! Onun ırzına geçen şerefsiz İslamcı teröristlerle, onlara kontrol ettikleri bölgeleri kontrol edebilmeleri için silah gönderenler gibi! Yani bu, takım elbiseyle elde bir davul, suya dalmaya çalışan salaklardan daha mı garip bir haber gibi duruyor? Tırlarla silah gönderildiğini haber yapan Can Dündar ile, İslamcıların toplu tecavüzüne uğrayan zavallı Nadia Murad, Almanya’da sığınmacı. Can Dündar Türkiye’deki İslamcılardan, Nadia Murad Suriye’deki İslamcılardan kaçmak mecburiyetinde kaldı. Her ikisi de Osmanlı bakiyesi. Her iki İslamcı güç gibi! Yani havuzda takım elbiseli adamlar elde davul ve tokmak.

Süte ve süt ürünlerine yüzde yirmi sekiz zam gelen ülkenin çocuklarının Batı demokrasisiyle somut tanışıklıkları, 1945 sonrası. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı sonrası süt tozundan sütleri içerek eski nesle oranla 4-5 santim daha uzun olan babamların jenerasyonunu ile bu neslin pahalı sütünü alamayan garibim ailelerin çocuklarının jenerasyonunun ortak noktası ne kadar sırıtıyorsa, Osmanlı bakiyesi olan enteresan İslamcılar ve kurbanlarıyla, havuza giren takım elbiseli davul-tokmaklı dalgıç adamların ortak noktası arasındaki benzerlikler de o kadar sırıtıyor. Tıpkı, Türk bayrağına sarılı yedi şehit cenazesinin, Devlet Malzeme Ofisi tipi metal masaların üzerine beyaz örtü serilmesiyle hazırlanan platformlara konmasındaki rahatsızlık hissi gibi, tüm bunlar çok ama çok rahatsız ediyor. Ama kriz yok, ne ekonomik ne de etik! Öyle mi?

Bu arada iyi şeyler de olmuyor değil (!). Uçak boyadan çıkmış, uçuşa hazır. Katar’dan hediye, forslu artık. Bu uçağa binmek için bilete gerek yok. Şifre diye soracaklar. Siz de cevaben “mer’abalar, nasıl gidiyor arabalar” diyeceksiniz. Buyurun diyecekler. Gireceksiniz! Hepsi bu! Ulusalcı bir kadın gazeteci, “bildiğiniz Nobel işte” diye aklı sıra aşağılarken, demeden geçememiş, serde ulusalcılık var tabii, “Kürt aktivisti Nadia Murad” demiş. Toplu tecavüze uğramış bir kadının etnik kökeni, uğradığı korkunç mezalimden daha önemli bunlara! Bence boyalı uçağa binme adına, şifreyi paylaşsın arkadaşlar. Az bir tebessüm. Değil mi ya! Acaba bu ulusalcı kadın gazeteci gibi diğer aynı “kanal(izasyondan)” beslenen zevat, Aznavour’un askeri törenle uğurlandığı Fransa için de aynı Murad için kullandıkları tabirle “bildiğiniz Fransa işte!” demişler midir? Unutmadan, Osmanlı dedik ya, bir nesil önce onun da kökü Devlet-i Aliye’ye dayanıyor! Sen nelere kadirsin ey Osmanlı bakiyesi! Bizim Osmanlıcı İslamcıların ve derinci nasyonalistlerin bu kesişme noktalarından rahatsız olacaklarını sanmam ama yine de ben! Derileri kalın, kalpleri soğuk! Ama uçak boyadan çıkmış dedik ya! Yani işler iş işte. Hayat devam ediyor Türkiye’de! Hem nasıl olsa yediği ekmeğin fiyatını valilik belirliyor!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.10.2018 [TR724]

Yeryüzünü dershaneye çevirelim [Cemil Tokpınar]

İman ve Kur’an hakikatlerini akıl, mantık, kalp ve duyguları tatmin edecek surette anlatan Risale-i Nur’u hakkıyla anlayıp istifade etmenin birçok yolu vardır. Bunlardan birisi, müşterek yapılan Risale-i Nur dersleridir. İman ve İslâm hakikatlerinin doyasıya müzakere edildiği bu sohbetlerden her şartta ve ortamda istifadeyi ihmal etmemek gerekir.

Derslere ilk gittiğimiz 1970’li yıllarda bu mekânlar “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi.  Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (s.a.v.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

Bu mekânlar ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı.  Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

“Allah’a göre en sevimli amel, az da olsa devamlı olanıdır” hadisinin manası, bu iman ve tefekkür sohbetlerinde de kendini gösteriyor; her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

Ayrıca buralar tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri planlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır.  Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak

Bu iman ve Kur’an dersleri bir sığınaktır.  Cazibedar fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nurani bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde izah edilen “en küçük dairedeki en büyük, en mühim ve daimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’an dersleridir.  Boş ve zararlı meşguliyetlerin şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (s.a.v.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar dua ettiklerini belirtiyor.

Allah için onlarca kişi bir araya gelirse, dualar ve manevi destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

“Dost” muyuz, “talebe” mi?

İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor.  İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de iman ve Kur’an dersleridir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” bile olamayız.

İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir.  Nurani dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahane etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır.  En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?

Unutmayalım ki, bu sohbetler dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, ahirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır.

Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işimiz çıkarsa, “Benim sohbetim var” demek gerekir. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilsek, yine iştirak edelim, ders şifa olur; eğer yorgunsak dinlendirir. Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unuturuz.

5-10 dakika dahi olsa önemlidir

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’u birlikte okumanın önemini anlatırken şöyle bir yöntem tavsiye ediyor:

“Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin.  Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar.  Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki adi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir.” (Emirdağ Lahikası)

İçinde bulunduğumuz süreçte birçok düzenli hizmet programları aksadığı için iman derslerinde de ciddi ihmaller meydana geldi. Hâlbuki Üstad Hazretleri hapisteki ağır şartlarda bile Risale-i Nur’un yeni bölümlerini yazmayı ve okutmayı ihmal etmemiştir. Her şeye rağmen aile fertleriyle veya birkaç arkadaşla bile olsa bir araya gelip Risale-i Nur okuyup müzakere etmeyi sürdürmek çok önemlidir. Bunun en azı beş on dakika olduğu gibi mümkün oldukça artırmak istifademizi ziyadeleştirir.

Bunun için uygun bir ortam ve zaman kollamak, bazı engellerin kalkmasını bekleyerek iman sohbetlerini ertelemek, nefis ve şeytanın bir bahanesidir ve bize çok şey kaybettirir.

Özellikle yaşadığımız sürecin ağır şartlarını fırsat bilen şeytan, bizim ve çocuklarımızın aklına, kalbine çok tahripkâr fitneler, evhamlar, soru işaretleri atar. Oysaki tüm evhamların ve soruların cevaplarını bulabileceğimiz ilim hazinesi elimizin altındadır.

Risale-i Nur, bereket ve ferahlık vesilesidir

İçinde bulunduğumuz ortamda insanın moralini bozan, canını sıkan maddî ve manevî pek çok olumsuzluk yaşıyoruz.

Haktan yana olmanın, dünyayı değil ahireti tercih etmenin ağır bedelini öderken çekilen acılara bilhassa hanımlar ve çocuklar tahammül etmekte zorlanabiliyor. Geçim sıkıntısından depresyona, çevreye uyum zorluklarından değişik mahrumiyetlere kadar ciddi sıkıntılar var. Bunların çözümü için de Risale-i Nur hizmetiyle meşgul olmak çok önemlidir.

Üstad hazretleri bu konuda yaşadığı tecrübeyi şöyle anlatıyor:

“Ben pek kat’î bir surette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat’î kanaatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki: Risale-i Nur’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maişetimde bir inkişaf, inbisat, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı haleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki, ‘Biz de hissediyoruz’ derler. Hatta size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.” (Kastamonu Lahikası)

Çocuklarımızı ve gençlerimizi de teşvik edelim

Bazı kimseler haklı olarak okumak istediklerini, ancak anlamakta zorlandıklarını söyleyebilirler. Güzelce okuyup anlamanın yolu da yine bir araya gelip okumaktır. İman ve marifetini artırmak ve Kur’an hakikatlerini anlamak için bir araya gelinen ders ortamına manevî feyiz ve sekine iner, yepyeni manalar açılır, anlamanın da ötesinde derinleşmeler olur. Risale-i Nur sadece ilimler hazinesi değildir. Aynı zamanda manevî feyiz, huzur, itminan, aşk, şevk, teslimiyet ve inşirah vesilesidir. İşte samimî ve hasbî bir şekilde toplanan, sırf Allah’ın rızasını tahsil etmek için kardeşçe bir araya gelen kimselere Cenab-ı Hak, hiç umulmadık ikramlarda, lütuflarda ve ihsanlarda bulunur. Belki bu da hizmetin ve samimiyetin kerametidir.

İman sohbetlerine çocuklarımızı ve gençlerimizi de ortak edelim. Bugün her çocuğun elinde bir cep telefonu var. Sınırsız bir şekilde oyun oynamakla, video izlemekle olumsuz etkilenecekleri gibi, herhangi bir feyiz ve nur elde edemezler. Oysa onların da gönlüne girerek, tatlı ve teşvik edici tavrımızla birlikte otorite ve disiplini de kullanarak iman derslerini verebilirsek bugünlerini ve geleceklerini aydınlatacağımız gibi ahiretlerini de kurtarmış oluruz. Aksi halde insanlığın ıslahını kendisine vazife bilmiş bir kimsenin, henüz çocuğunu ıslaha yeterince gayret göstermemesi ne kadar acıdır.

Risale-i Nur dersinin en verimlisi bir araya gelerek yapılır. Ancak bu mümkün değilse, Skype ve Whatsapp gibi teknolojik yöntemlerle farklı yerlerdeki insanların birlikte ders yapmaları mümkündür. Böylece koca yeryüzü bir dershane vaziyetini alabilir.

[Cemil Tokpınar] 6.10.2018 [TR724]

Erdoğan rejiminin 140 binlik ordusu… [Bülent Keneş]

Hiç eğip bükmeden yazıya hayli gecikmiş bir özürle başlayayım. En az 8 yıldır avazım çıktığı, gücüm yettiği kadar kesintisiz muhalefet ettiğim İslamofaşist Erdoğan ve çevresindeki haysiyet fukarası yardakçılarının niyetlerinin kötü olduğunu, hangi niyetle olursa olsun, benden çok önce anlayan insanların uyarılarına gereğince kulak asmadığım için her birinden tek tek özür diliyorum.

Bu özrün de sıradan değil, katmerli bir özür olduğunu özellikle belirtmek isterim. Çünkü, samimi olup olmadıklarına bakmaksızın endişelerini, korkularını ve uyarılarını zamanında anlama çabasına girmediğim bu insanların, bir de söz konusu yaklaşım ve söylemlerinin dine ve dindarlara olan alerjilerinden kaynaklandığını düşünmüştüm hep. Her ne kadar bu düşüncemde tamamen yanlış olduğumu hala düşünmüyor olsam da günün sonunda adamlar haklı çıktı. Eğri oturup doğru konuşalım. Erdoğan ve çevresindeki müptezeller, şu ya da bu niyetle haklarında uyarıda bulunan, endişe ve korkularını dile getiren herkesi fazlasıyla haklı çıkardı.

NAİFLİĞİMDEN DOLAYI TÜM İNSANLIKTAN ÖZÜR DİLİYORUM

Din maskeli, Müslüman kılıklı dinbazlar, dört dörtlük mümin rolü kesen haramiler muazzam mürailikleri ve muazzam demokrat kamuflajlarıyla, peşinen dine ve dindarlara cibilli bir alerjisi bulunmayan herkesi aldatmayı başardılar. Mesela benim, bir nevi gafletten uyanıp bu şarlatanların gerçek yüzlerini görmeye başlamam tam 9 yılımı aldı. Bunlara verdiğim destekler, bugün başkaları tarafından yeniden yapılacak olsa hiç düşünmeden yine destek vereceğim başlıklar olduğu için bu konuda mazur sayılmak isterim. Neden mi? Çünkü, ben hep zahire göre hareket ettim. Niyet okumaya yeltenmedim. Sadece görünen emarelerle çıkarımsalar yapmaya ve o çıkarımlarıma göre tavır almaya çabaladım.

Algılayabildiğim kadarıyla yanlış giden şeyleri farkettiğim oranda sesimi bahsini ettiğim 9 yılın öncesinde de hep yükselttim. Bilenler bilir ki, eyvallahsız bu tavrımın her türlü bedelini de ödedim. Ama tüm bunlar, vardığımız korkunç neticeyi ne engellemeye ne de değiştirmeye yetti. Bu sahtekarlara şu ya da bu sebeple, şu ya da bu şekilde 9 yıla yakın bir süre çoğunlukla destek olduğum için sadece ülke halkının namuslu ve dürüst kısmından değil, Erdoğan ve taifesinin başına bela olduğu tüm dünyadan ve tüm insanlıktan özür diliyorum.

Ne yazık ki bugün, insaniyeti, haysiyeti, insanca yaşamayı, demokrasiyi, hakkı, hukuku ve özgürlükleri önemseyen kim varsa korkunç bir kabus yaşıyor. Baştan beri bugünleri hayal eden İslamofaşist Erdoğan ve taifesi ise, cehenneme çevirdikleri ülkede rüyalarını gerçekleştirdiklerini düşünüyor. Kanırta kanırta bunun tadını çıkarmaya çalışıyor. Şimdi anlıyoruz ki, meğer yıllar öncesinde dillerine doladıklarında masumane bir benzetme diye düşündüğümüz ne varsa, niyetlerinin ve bilinç altlarının dışa vurmasından ibaretmiş.

AYNEN DEDİĞİ GİBİ: CAMİLER KIŞLASI, İMAMLAR ASKER

Erdoğan’ın 16 yıldır tükenmez bir siyasi sermayeye çevirdiği konfor içinde geçirdiği o 4 aylık mahpusluğuna yol açan şiir de fırsatını bulduğunda yapacaklarının bir remziymiş meğer. Ziya Gökalp’ten ödünç alıp “Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, müminler asker” derken, sizin/benim düşündüğüm gibi bir teşbih yapmıyormuş meğer. Hakikaten minarelerin süngü, kubbelerin miğfer, camilerin kışla, peşine takılanların asker olacağı bir devre olan özlemini dile getiriyormuş mendebur…

İslamofaşist Erdoğan ve taifesinin özlemini duyduğu o günler, yaşamak talihsizliğine düçar olduğumuz işte bu günlermiş. En azından Erdoğan öyle diyor. “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” münasebetiyle Perşembe günü kaç-AK Saray’da topladığı Diyanet memurlarına bilindik nutuklarından birini çeken Erdoğan, her birini birer siyasi ajana, ahlak yoksunu rejiminin istihbarat elemanlarına dönüştürdüğü 140 bin Diyanet memuru için “140 bin kişilik ordu” ifadesini kullandı. “140 bin kişilik böyle bir ordunun olduğu yerde neden beklediğimiz neticeleri alamıyoruz?” demeyi de ihmal etmedi.

Camileri hırsızlıkla müsemma partisinin, rejiminin ve iktidarının birer propaganda ofisi, imam ve müezzin kılıklı Diyanet memurlarını ise tesis ettiği İslamofaşist düzenin birer ajanı haline getirmeninin yol açtığı ağır tahribatın farkında olmalı ki, Erdoğan aynı konuşmada geçmişi özlemle anıp, “Halkın en sevdiği kişiler imam ve muhtarlardı. Bağlar neden koptu? Bu bağları yeniden tesis edemez miyiz? 140 bin kişilik bu ordu ülkemizin çehresini değiştirmelidir,” demek zorunda hissetti kendini.

“140 bin kişilik ordu,” öyle laf olsun torba dolsun diye söylenmiş bir söz değil. Ordu ve polis teşkilatı mensuplarını kendi çarpık din anlayışının müritleri ve mücahitleri haline getirmek için yapmadığı rezilliği, irat etmediği hukuksuzluğu, kurmadığı komployu, oynamadığı oyunu bırakmayan Erdoğan, belli ki hitap ettikleri kalabalıklar önünde imam ve müezzin rolü kesen Diyanet memurlarının oluşturduğu 140 bin kişilik kadroyu da ordularından biri olarak görüyor. , Niye görmesin ki? Nasıl olsa hepsi göbekten bizzat kendisine bağlı.

MAVİNİN, PAPATYANIN FAŞİZMİ OLUYOR DA DİNCİ FAŞİZM NEDEN OLMASIN

Yeri gelmişken bu konudaki bir başka başlığı daha açmak istiyorum. Harami, mürai ve dinbaz bir kadronun kurduğu, otoriter olduğu kadar totaliter özellikler de taşıyan İslamofaşist Erdoğan rejimini, “İslamofaşist” şeklinde tanımlamam sıklıkla eleştireye konu oluyor. Kötü niyetli bulmadığım bu eleştirilerin ve eleştiricilerin, sosyal bilimlerin sıklıkla müracaat ettiği kavramsallaştırma mantıkından bihaber olduklarını düşünüyorum. Tabii biraz da tehlikeli bir naiflik içerisinde olduklarını… Hepimizin az ya da çok nasiplendiği işte bu tür naifliklerdendir ki, dev dalgalarıyla ülkeye bir tsunami gibi yaklaşan Erdoğan felaketini uzun yıllar boyunca bir türlü göremedik, belki de görmek istemedik.

Oysa ki, pek çok şeyin faşizmi olabileceği gibi dinlerin ve inançların da faşizmi fevkalede mümkündür. Mesela ve faraza, diğer renklerden daha ziyade maviyi seven birilerinin ellerine güç ve imkan geçtiğinde, güç sarhoşluğuyla sapıtarak tüm toplumu renk tercihlerinde maviye zorlamaları bile bir faşizmdir. Ya da çiçekler arasından papatyayı seven birilerinin ellerine, aynı şekilde, güç ve imkan geçtiğinde, tüm toplumu çiçek olarak sadece papatyaya yönlendirmekle kalmayıp diğer çiçeklerden uzak durmaya zorlamaları ve papatya dışındaki herhangi bir çiçeğe ilgiyi kriminalize etmeleri de dört dörtlük bir faşizmdir.

Teorik olarak bu kadar alakasız şeylerin bile faşizmi mümkünken, toplumların hayatında geniş bir yer kaplayan din ve inançların çarpık yorumlarının faşizmin etkili birer aracına dönüşmeyeceğinin nasıl bir garantisi olabilir ki? Myanmar’da savunmasız Rakinleri sırf Müslüman oldukları için evlerinden barklarından süren, çoluk çocuk demeden katledenler nasıl ki Budist faşistlerse, her türlü melanetlerini meşrulaştırmakta kullandıkları çarpık İslam anlayışlarını toplumun geneline zorla yaymaya çalışanların yaptığı şey de İslamofaşizmdir.

Peki siz, hiç utanıp arlanmadan kendilerine hala “Müslümanım” diyen ve kendilerini dünya aleme tanıttıkları bu kimlik altında yapmadıkları kepazelik, zulüm ve haksızlık bırakmayan bu insanlara ne demeyi tercih edersiniz? Mesela, Allah korusun, aleni veya gizli bir tekfirciliğe yelken açıp bu ahlak yoksunu zevatı doğrudan din dışı kabul ederek kafirliklerine mi hükmedersiniz? Elinizi vicdanınıza koyun, böyle bir yaklaşım çok daha büyük mahsurlara yol açmaz mı?

ERDOĞAN DESPOTLUĞUNA “İSLAMOFAŞİZM” DEMEYELİM DE NE DİYELİM?

Öte yandan, ahlak dışı hal ve eylemlerini herkesin mukaddes bildiği İslam’ı istismar ederek baskıcı bir araca dönüştürmeye “İslamofaşizm” demenin nesinde sorun var, anlayabilmiş değilim. Hizmet Hareketi ve başka bir avuç namuslu Müslüman dışında harami despot Erdoğan ve ekürisinin İslam’ı bir sarf malzemesi gibi kullanmasına itiraz eden kaç Müslüman ya da din adamı var ki, yaşanan zulm sürecine “İslamofaşizm” demekten imtina edelim. 140 bin Diyanet memurunu, milyonlarca mensubu olan cemaatleri, tekkeleri, tarikatları ve binlerce anlı şanlı ilahiyatçıyı giriştiği her zulmün, haksızlık ve ahlaksızlığın neferi haline getirmiş böylesine bir totaliter despotluğa İslamofaşizm demeyelim de, ne diyelim?

Kaldı ki, siyasal İslamcı sapkınlıkla ırkçı faşizmin gayr-i meşru ilişkisinden doğan bu despotik anlayışa “İslamofaşizm” demek, muazzez İslam dininden bir şey götürmediği gibi, yapılanların bu aziz dine mal edilemeyeceğini de zımnen ima etmiyor mu? Nasıl ki yüzde 78’i azot, yüzde 21’i oksijen olan havaya artık ne azot, ne de oksijen dememiz mümkün değilse, bambaşka bir şeyi ifadeyi amaçlayan “İslamofaşizm”i İslam’la bağdaştırmamız da neden mümkün olsun!..

Türkçü Faşizm, Kürtçü Faşizm, Alman Faşizmi, İspanyol Faşizmi, İtalyan Faşizmi nasıl ki takip ettikleri ırk ya da milletlerin genelini tanımlayan bir terim değilse, İslamofaşizm de asla İslam’ı tanımlamaz. Tanımlasa tanımlasa pisliklerine İslam’ı kalkan ve kamuflaj olarak kullanan haysiyet yoksunu hayasız dinbazların kurdukları totaliter ve otoriter düzeni tanımlar.

Sözün kısası, diyeceğim o ki, aşırı ve lüzumsuz alınganlığa hiç gerek yok. İlla bir şeyi dert edeceksek şayet, Erdoğan’ın kendi elleriyle kurduğu kötülük düzeninin mankurtlaşmış silahşörleri haline getirdiği 140 bin maaşlı maşanın elinden İslam’ı nasıl kurtaracağımızı dert edelim.

[Bülent Keneş] 6.10.2018 [TR724]