O Eli Bin Defa Öperim [M. Sacit Arvasi]

Yahu! Bu Tili değil mi?

Hangisi?

Ha şu iki zeballakın arasında yürüyen namussuz!

Bakayım. O lan, vallahi o! Ne işi var bu şerefsizin burada?

Sivil polis memuru Naci, kolundaki otomatik silahın kabzasını sıkıca kavradı, baş parmağını tetiğe koyup alarm durumuna geçti.

Üstelik herif buraya geliyor ya!

Bu “herif”in asıl adı Nusrettin idi. Ama buralarda Nusrettin’e Nisredin derler. Nisredin, önceleri Nıso lakabıyla ünlendi, daha sonra Tili Nıso oldu. Ardından Nıso’su da gitti, geriye sadece Tili kaldı. Tili Kürtçe’de parmak demektir. Tili, yoluna çıkan birkaç kişinin tililerini, yani parmaklarını kestiği için bu lakabı almıştı. Kimisi, onun tili kesmek adetini izlediği bir filimden aldığını, kimisi de Japon mafyasından ilham aldığını söylüyordu. Her ne ise, o artık “Tili” idi ve alemde kendisinden çekinilen bir adamdı. Sahilde bir Rus ortakla bir otel edindiği günden beri takım elbise ve kravatla gezerdi. Hatta bir sitilisti olduğu dahi söyleniyordu. O güzel elbiselerin altında uyuşturucu, insan kaçakçılığı, kadın ticareti her türlü pis işleri yapan bir adamdı. “Üstü süs, altı pis” derler ya işte tam da öyle. Suriye’de iç savaş patlak verince Tili’nin yıldızı parladı. Zaten hep böyledir: Savaşlar, herkese ayrı bir bir şey getirir; kimini kan ve gözyaşları ile bedbaht ederken, böylesi leş kargalarını da ihya eder. Tili dünyanın her tarafından Türkiye’ye gelen savaşçıları Suriye’ye geçiriyordu. IŞİD, Musul’u aldığı zaman yıldızı daha da parladı. Çünkü oradan gelen petrolün Batman’a ulaşmasında da kilit rol onundu. Yanına MİT’ten iki adam yerleştirilmişti. Bu işten nemalanan büyükler, işlerini sağlama almak için bunu yapmışlardı. Bundan hiç rahatsız değildi Tili, bir bakıma artık resmi bir görevi vardı. Ona bu manevrayı veren büyükler “kazan-kazan”ı çok seviyorlardı. Tili onlara kazandırıyordu, bu arada kendisi de malı götürüyordu. Rus ortağı, “Bırak insanlar parayı petrolden kazansın. Biz seninle başka bir imparatorluk kuracağız. İnsanların şehvetlerini paraya tahvil edeceğiz. Petrol biter, yerine güneş enerjisi veya nükleer enerji gelir ama şehvet bitmez, arzuların sonu gelmez.” diyordu. Sırf bu iş için bir uçak almışlardı. Baltık cumhuriyetlerinden binlerce kadını Dubai başta olmak üzere Türkiye’ye ve çeşitli ülkelere indiriyorlardı. Aynı şeyi Filipin, Singapur ve bazı Afrika ülkelerinde de yapıyorlardı. Tili, yaptığı insan ve petrol kaçakçılığından hiç para kazanmasa sırf bu kadınlara vize ve oturum işini o büyüklerle halledebilse, bu bile ona yeterdi. Kaldı ki diğer işlerden de bir hayli para kazanıyordu. Ama bir gün kendi tabiriyle “para yemesini bilmez haysiyetsiz bir emniyet müdür” ile “yürek yemiş şerefsiz bir hakim” çarkına çomak soktu. Yakalandı ve ceza evine konuldu. Dört sene içeride kaldıktan sonra hükümetin daha fazla hakim, savcı, öğretmen, akademisyen ve benzerlerine daha fazla yer açmak için çıkardığı af ile dışarı çıktı.

Şimdi yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı bu hastane koridorunu adımlıyordu. Yoğun güvenlik önlemleri vardı, zira bir sanık sağlık kontrolu için buradaydı. Koridorun başında ve sonunda otomatik silahlı sivil ve resmi polisler vardı. Olayı büyük göstermek, dehşet salmak için bunu yapıyorlardı. İçişleri Bakanlığı’nın bu konuda talimatı böyleydi. Koridorda belki yirmiye yakın polis vardı ama Tili hiç birisine aldırmadan ilerledi. Sanığın olduğu odaya gidiyordu ki sivil polis Memuru Naci:
Beyefendi, oraya giremezsiniz!

Bizim özel iznimiz var Memur Bey, amirinize haber verirseniz o bilir.

Bunu, ona Rus ortağı öğretmişti: “Sakın dişini gösterme, küçüklerle uğraşma, mütevazi görün. Asıl kavgayı gizliden yap.” Yoksa eski Nıso olsa, çoktan bu “kıytırık” polise “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” efelenmelerini yapıştırmış, gürültüyü koparmıştı. Ondan beklenmeyen bu kibarlık karşısında, Naci sadece “pek iyi” diye bildi. Arkadaşını işaret ederek:

Arkadaş, amirimize haber versin.

Diğer polis memuru içeriye girdi. Ayakta bekleyen komiserin kulağına bir şeyler fısıldadı. Yüz hatları değişti komiserin ama duydukları kendisi için sürpriz değildi.

İyi, sen burada bekle, sanığa göz kulak ol.

Komiser dışarıya çıktığı zaman polis memuru sanığa baktı. İçi ezildi. Bir zamanların efsane emniyet müdürünü yatağa kelepçelemişlerdi. Gözünü budaktan sakınmayan bu korkusuz adam, şimdi yatağın kenarına öylesine ilişmişti. Metanetini koruyordu ama üzerinde bir burukluk vardı. Kırgın olduğu herhalinden belliydi. Ara sıra dalan gözlerinde bu kırgınlığı okumak mümkündü. Hatta bu gözler, lügatlerin onca kelimelerinden daha fazla şey anlatıyordu. Polis memuru fısıldadı:

Amirim, benim! Süleyman.

Sanık, yüzünü ona döndü ve yüzündeki mimikleri değiştirmeden:

Süleyman, 15 Mart 2009’da Star düğün salonunda düğününü yaptık. Hasta bir Galatasaraylısın ama en sevdiğin renk yeşildir.

Zoraki gülmeye çalıştı:

Seni iyi tanıyorum Süleyman ama selam verdiklerime bile zulmediyorlar şimdi. Bu yüzden zarar gelmesin diye, bana selam vermedikçe, kimseye merhaba bile demiyorum. Hem insanlar çok tedirgin oluyor onlarla muhatap olduğumda. Onun için seni tanımamazlıktan geldim.

Süleyman’ın dudakları kahırla birbirini ezdi, bakışlarını yere indirdi. Tili dışarıda olmasaydı bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı ama böyle bir lüksü yoktu. Tili’yi pis işlerinden dolayı tutuklayan bu emniyet müdürü idi. Süleyman heyecan ve korku karışımı:

Amirim, Tili burada.

Tili mi? Onun ne işi var burada?

Süleyman’ın cevap vermesine fırsat kalmadan, Tili az önceki komiserle beraber içeri girdi. Avını pençesine geçirmiş vahşi bir hayvanın tatmini vardı yüzünde. Bütün dişlerini gösterecek şekilde dudaklarını kulaklarına doğru yaydı:

Oooo Sayın Müdürüm, nasılsınız görmeyeli?

Her kelimesinde alay ve aşağılama vardı. Müdür ayağa kalktı, komisere dönerek sağ koluna davrandı. Eli yarıda kalırken kulaklarına “şşakkk” diye bir ses doldu. Ellinin kelepçede olduğunu unutmuştu. Bunun üzerine sol elini komisere doğru sallayarak:

Bu ne demek oluyor? Bu hem kanunlara aykırıdır hem de güvenliğe. Bu mu devlet ciddiyetiniz, görev anlayışınız?…

O devlet ciddiyetini, 15 Temmuz günü iki yüz elli kişiyi katlederek siz yok ettiniz.

Bütün kanunsuzluklara, alçaklıklara, namertliğe, ilkelliğe, nobranlığa ve ahlaksızlığa bahane olarak öne sürülen 15 Temmuz… Hiçbir kanıt olmasa bu bile tek başına 15 Temmuz’un bir kumpas olduğunun en büyük deliliydi. Komiser de buna sığınmıştı. Oysa bu müdür o gece sabaha kadar darbecilerle kahramanca savaşmış, sayısız mermi yakmıştı. Ama konuşmanın bir anlamı yoktu. Bu yüzden emniyet müdürü kelimelerini israf etmedi, sustu. Komiser, camın önüne çekildi. Bu durumdan o da hoşnut değildi ama belli ki yukarıdan ayarlanmıştı bu. Arkasını döndü, Tili ile emniyet müdürünü baş başa bıraktı.

Tili birden ciddileşti, yüzündeki o yapmacık gülümseme tamamen kayboldu.

Sana iki çift laf etmeye geldim. Açık konuşacağım. Bu dünyada senden nefret ettiğim kadar başka birisinden nefret etmiyorum. Seni öldürsem, etlerini lime lime etsem, sonra asit banyosunda etlerini kemiklerinden ayırsam, kafatasına işesem ardından kemiklerini yaksam ve küllerin üzerinde yürüsem yine de içimin yangını sönmez.

Komiserin bedenine binlerce diken batmış gibi yüzü buruş buruş oldu. Duymazlıktan geldi, cama iyice yapıştı. Süleyman’ın ise kanı dondu. Tili devam etti:

Ama buna gerek yok artık. Beni kapattığın yere şimdi seni tıkacaklar. Orada ne olacağını biliyorsun değil mi?

Tili bir müddet sustuktan sonra:

Evet, cezanı kesecekler! Sen, her şeye rağmen mert bir düşmansın. Onun için istersen seni o cezanın kahrından kurtarabilirim. Sen kurtaramazsın kendini, onu ancak ben yapabilirim. Ama bir şartım var.

Tili sol elini uzattı:

Her bir tilimi öpersen…

Ardından gevrek gevrek güldü:

E hep tili kesecek değiliz ya, biraz da tili öptürelim, değil mi ya?…

Müdürün rengi değişti. Bakışları kurşun saçıyordu adeta. Bir müddet öylece kaldı, sonra:

Söz mü?

Söz! Sözümü tuttuğumu da bilirsin.

Efsane emniyet müdürü, dudaklarını serçe parmağına uzattı. Tili:

Yooo, başparmaktan başla.

Süleyman, gözlerine inanamıyordu. “Bu adam da kof çıktı. Şahsiyetsizin ve karaktersizin tekiymiş.” dedi. yaşadığı büyük hayal kırıklığı ile gözleri karardı. Ayakta zor dikiliyordu.

Müdür, dudaklarını sırayla parmaklarda dolaştırdı ve nihayet serçe parmağını öptü. Ama Tili:
Serçe olmadı, bir daha öp!

Müdür serçe parmağını bir daha öptü. Süleyman, “Yer yarılsaydı içine girseydim de buna şahit olmasaydım. Bu herifi bir abide gibi yüceltmiştim içimde, meğer alçağın tekiymiş.” diye geçirdi içinden.

Tili’nin ağzı kulaklarındaydı. Komisere döndü:

Komiserim bize müsade. Biz alacağımızı aldık, göreceğimizi gördük.

Sözü biter bitmez komiserle beraber odadan çıktılar. Onların çıkmasıyla Süleyman ileri atıldı:
Müdür Bey, sen ne yaptın ya?…

Ağzından kanlar sıçradı. Dudağını ısırmış olmalıydı.

Sen ne yaptın Müdür Bey. Sakal uzatıp, başına egal koyarak tek başına Kandil’e gidip falan kızı getirip ailesine teslim eden adam değil miydin? Boşuna büyütmüşüz seni gözümüzde. Ölümden öte köy var mı Müdür Bey? Ölseydin de canını kurtarmak için bu adi şerefsizin elini yalamasaydın! Ya da ben ölseydim de buna şahit olmasaydım.

Müdür, sitem dolu gözlerle Süleyman’a baktı. Zoraki konuştu:

Ölüm korkusuyla mı bunu yaptım sanıyorsun? Beni adi suçluların arasına koymaya çalışıyorlar. Onların yarısını ben tutuklamışımdır. Beni oraya koyarlarsa, orası Sodom-Gomore’ye dönüşür.
Süleyman bir şey anlamamıştı. Müdür açıklamak zorunda kaldı:

Orada beni öldürmezler, tecavüz ederler. Öyle bir şey olursa ben çoluk çocuğumun yüzüne bakamam bir daha. Ya terki diyar etmeliyim ya da kafama bir kurşun sıkmalıyım. Ben Allah’tan korkarım, intihar edemem. Öyle bir ceza olursa, Tili beni öldüreceğine söz verdi. Tek tek parmaklarını öpmem hayatımı kuratacağı için değil beni öldüreceği içindi. Ve öyle bir utançla yaşamaktansa kafama kurşun sıkacak eli bin defa öperim.

Müdür, daha fazla konuşmak istemiyordu. Yatağın üzerine oturdu, bakışları sabitleşti. Süleyman şok olmuş, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Elini, kolunu ve ayağını oynatamıyordu, adeta felç olmuştu. Dudakları kımıldamıyor, dili dönmüyordu. Sadece, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

[M. Sacid Arvasi] 5.10.2018 [Thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder