Türkiye’nin imajını bozan ‘hain’leri ifşa ediyorum [Bülent Keneş]

İmaj hiçbir şeydir, gerçeklerse her şey… Kıytırık bir gazoz reklamı gibi oldu biraz ama olsun. O kadar slogancılık kadı kızında da olur. Olmaması gereken ise, gerçekleri ve gerçeklikleri gölgeleyecek bir algı ve imajı yalan ve aldatmayla eş değer tutamama hastalığımız.

İşin tabiatı gereği yalanın, yalancılığın revaçta, yapmacıklıkların ise geçer akçe olduğu yerlerde ya da devirlerde imajlar ve algılar gerçekliğe baskın çıkabiliyor. Hatta daha da ileri gidip imaj ve algı gerçekliğin yerini bile alabiliyor. Böylesi yerlerde ve devirlerde gerçeklerin üzerine titremektense başkalarına verilen imajın janti olup olmadığı ile hep yatılıp kalkılır. Gerçeklerin canı Cehennem’e, yeter ki dışarı yansıttığımız imajımıza, algımıza bir şey olmasın!.. Değil mi ama?

Herkesin algı ve imaja odaklandığı bir yalanlar, ‘miş’ gibi yapmalar dünyasında gürültülü imajların buz gibi gerçekliklerin yerini nasıl aldığına sıklıkla tanıklık ediyoruz. Aman ha kendi küçük dünyamızda zar zor oluşturduğumuz imajımız bozulmasın, hakkımızdaki algıya sakın ola bir halel gelmesin diye, elbette ki sadece içimizden, sessiz sedasız bazen isyan bile ediyoruz.

‘SANAL GERÇEKLİK’ ‘GERÇEK GERÇEKLİK’E GALEBE ÇALINCA

Bu tuhaf duruma kafa yoranlar, can çekişen ‘gerçek gerçeklik’in hazin akıbetini görmüş, medya, reklam ve propagandanın yarattığı algı ve imajın gücünü kavramış ve ta yıllar öncesinden ‘sanal gerçeklik’ diye bir kavram uydurmuşlardı. O yıllar, gerçek hayatların müthiş bir aç gözlülükle sınır tanımayan dünyanın tamamına tamah eden tuhaf bir münzevilikle evlerinin bir köşesine büzülüp, gerçek dünyadan el etek çeken maymun iştahlı bir müstağnilikle albenili sanal dünyanın ışıltılı pencere kenarlarına hapsolduğu yıllar henüz olmadığı için, burada bahsedilen ‘sanal gerçeklik’in ilk akla gelen şey olmadığını, kastedilenin algı ve imaj olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki gerçekliği berbat olanın, imaj ve algısının düzgün olabilme ihtimali var mıdır? Ya da tam tersine, gerçekliği müthiş iyi olanın imaj ve algısının berbat olma riski olabilir mi?

Kendilerinde tanrısal bir kudret gören ‘imaj maker’lar birincisi için varsa şayet, bugünkü Türk medyası, Erdoğan ve lejyoner borazanlarının yaptığı türden kara propaganda, yalan ve iftiralar da hiç şüphesiz ki ikincisi için var.

Bütün bunlara rağmen, ‘Bir şey ya gerçektir ya da sanal, ‘sanal gerçeklik’ de neyin nesi oluyor?’ deyip sanal ile gerçekliğin birlikteliğinin ancak bir oxymoron olabileceğine hükmedebilirsiniz. Dahası sert esen trendi rüzgarlara karşı dimdik durup bir karakter duruş bile sergileyebilirsiniz. Bence mahsuru yok.

GERÇEKLİK NEYSE DE İMAJA VURULAN KARA LEKE DAYANILMAZ

Her neyse, başlıktaki vaadimize geri dönelim ve ufaktan ufaktan sadede gelelim. Malumunuz Türkiye’yi tarihinde görülmedik ölçüde başarıyla yönettiğini savunanlar, ülkeyi herkesin mutluluktan geberdiği bir Cennet’e çevirdiklerini iddia edenler; sürekli olarak demokrasi, hak ve özgürlüklerde dünyada bir eşinin olmadığını; hukuk ve adalette ise menendinin bulunmadığı söylüyor. Bunları söylerken hep bir şeyden şikâyet etmeyi de ihmal etmiyorlar. Yok yok iki şeyden… Bir, hainlerden… İki, bu hainlerin her şeyin güllük gülistanlık olduğu güzelim ülkenin imajını bozmalarından… Hakikaten de bu alçak hainleri ne yapıp edip herkesin tanımasını sağlamamız lazım. Ülkenin gerçekliği neyse de güzelim imaj ve algısına vurdukları kara lekeyi herkese anlatmamız ve hatta nesiller boyunca unutturmamamız lazım.

Siz bakmayın kimisinin hırsız, kimisinin rüşvetçi, kimisinin harami, kimisinin yalancı, kimisinin müfteri, kimisinin mürai, kimisinin dinbaz, kimisinin İşlamofaşist, kimisinin diktatör demesine… Erdoğan’ın resmen babasının malı gibi sahip çıktığı, sadece diktatörlere has bir istisnai titizlikle ve en ince ayrıntılarıyla her şeyiyle bizzat ilgilendiği bu mis gibi ülkenin dünyadaki imajını bozan bu alçak hainler kim sahiden? Bunun bugün için bir anlamı yok belki ama gelin isterseniz durumdan vazife çıkarıp tarihe bir not olarak bu alçak hainlerin kim ya da kimler olduğunu burada tek tek sıralayalım.

Bakınız size açık söyleyeyim, kim ki ülkenin ta Tanzimat’tan bu yana büyük bedeller ödeyerek yarım yamalak da olsa oluşturduğu kuralları, kurumları, demokratik kültürü, binlerce yıllık ahlakı ve değerleri, medeni dünyayla bir ve beraber olma hayalini gözü dönmüş bir keyfilik ve hoyratlıkla yıkmışsa ülkenin dünyadaki imajını bozan o alçak hain de odur.

DİNEN HARAM, AHLAKEN AYIP, HUKUKEN SUÇ OLANDAN İMAJA GİDEN YOL

Kim ki, yıllardır herkesin gözü önünde dinen haram, ahlaken ayıp, hukuken suç olan fiillerden onlarcasını yapıyor, doymak bilmez bir açgözlülükle çalıyor, çırpıyor, gasp ediyor, ailesi ve yakın çevresi ile birlikte suç üstü yakalanınca da iyilik ve düzen adına ne varsa yakıyor, yıkıyor, talan ediyorsa emin olun ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Her kim ki “benden tek bir Müslümanın kılına zarar gelmeyecek,” diyerek çevresini yıllar boyunca türlü dinbazlıkla, ahlaksız dinbazlığına alet ettiği dinle, Kur’anla, camiyle, Allah’la aldatıp, sırf gerçek yüzünü ortaya çıkardıklarını düşündüğü için 20 bini kadın en az 60 bin mütedeyyin insanı tüm dünyanın gözleri önünde ve keyfi şekilde, yani haksız, hukuksuz, suçsuz hapislere tıkıyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, sırf Kürt oldukları için, sırf kendi dillerini konuşmak, kendi kültürlerini yaşatmak istedikleri için, düne kadar kirli pazarlıklar yürüttüğü, o pazarlıkları yürütürken besleyip semirttiği bir terör örgütünü bahane ederek köyleri, kasabaları, mahalleleri, şehirleri aylar boyunca kuşatma altında tutuyorsa, gariban halkı susuz, elektriksiz, aç bi-ilaç bırakmakla kalmayıp tankla topla evlerini başlarına yıkıyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, tüm dünyanın tanıklığında 9 aylık hamile kadınları yakaladığı gibi hapse atıyorsa, yeni doğum yapmış masum kadınların başına terörle mücadele polislerini dikiyorsa, lohusa sabileri kelepçeleyip nezarethanelerde, mahpushanelerde eziyet ediyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

BEBEKLERİN AHINA, ENİNİNE RAĞMEN İNSAFA GELMEYEN ZALİM

Kim ki, Firavunları utandıracak şekilde anneleriyle birlikte kundaktaki bebekleri hapse atıyorsa, anneleri çaresiz, bebekleri nefessiz bırakıyorsa ve üstelik bütün ahlara eninlere, ısrarlara rağmen bir türlü insafa gelmeyip tam altı yüz altmış sekiz bebeği kör zindanlarda tutarak sergilediği insanlık dışı zulümlerle tüm dünyanın diline düşüyorsa işte ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, en ufak eleştiriyi haram kılıyor, övgü ve yalakalıktan başka kimseye söz hakkı vermiyorsa; yüzlerce medya organını gasp edip, kapılarına kilit vuruyorsa; 250’den fazla gazeteci ve medya çalışanını hapse tıkıyor, 130’dan fazlasını ülkeyi terke zorluyorsa; binlerce gazeteciyi sırf günahlarına ortak olup kendisine yaltaklanmadıkları için kalemlerinden, işlerinden, aşlarından ediyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, cehaleti yüzüne vuruldukça cehalete merhem olacaklara düşman kesiliyorsa; bu hınçla binlerce eğitim kurumunu, 15 üniversiteyi kapatıp, binlerce akademisyeni üniversitelerden atıyorsa; on binlerce öğretmeni talebelerinden uzaklaştırıp binlerce öğretmen ve akademisyeni hapislerde süründürüyorsa; 80 milyonu cebren kör bir cehaletin kucağına sürüklüyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, yazan-çizen, konuşan, düşünen, fikir üreten topluma ve kültüre değer katan aydınları, entelektüelleri doldurmak için cezaevlerini tecavüzcülerden, hırsızlardan, arsızlardan, hayasızlardan, ayyaşlardan ve keşlerden boşaltıyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, onlarca yıldır sadece okul, eğitim ve kültür kurumları açmakla bilinen on binlerce ahlak ve izzet abidesi insana karşı en korkunç cadı avcılığı yaparken, açacağı onlarca yeni hapishaneyle övünebilecek kadar bir düşmüşlüğü, bir sefaleti temsil ediyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

UYDURUK MAHKEMELER KURUP UYDURUK SUÇLAMALARLA…

Kim ki, askeri darbeler döneminde bile yapılmayanları yapıp hukuk çerçevesinde görevini yapacak savcıların, kendisinden bağımsız karar verebilecek onurlu yargıçların binlercesini görevden alıp, pek çoğunu hapse tıkıyorsa; avukatlardan bile 550’den fazlasını hapse atıp savunma hakkını yok ediyorsa; uyduruk mahkemeler kurup uyduruk suçlamalarla on binlerce insanın hayatını karartıyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, dinin yapma dediği ne varsa yaparken, mesela nefes alır rahatlığında yalan söylerken, göz kırpar kolaylığında iftira ederken, utanmadan hırsızlık yapıp rüşvet alırken, iffetli kadın ve erkeklerin namusuna hayasızca laf ederken, masumlara zulmederken, en ahlaksız haramileri bile utandıracak şekilde insanların helal mülklerine çökerken, başkalarının alın terini gasp edip yandaş haramilerine peşkeş çekerken tüm bu pisliklerine kamuflaj olarak dini, Kur’an’ı, camiyi ve Allah’ı kullanma kepazeliğini sürdürüyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, ülkede işleyen hiçbir kurum bırakmamış, demokrasi ve hukuk devletinin olmazsa olmazı ilkelerden, kurallardan ve hukuktan eser bırakmamışsa; ara rejim dönemlerinde bile olmayan gaddarlıklara, tuhaf işlere imza atıp seçim sandıklarını bile tüm dünyanın gözleri önünde çalıp bu kepazeliğinin uluslararası belgelere geçmesine yol açmışsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

SADAT’I, SEDAT’IYLA, HİZBULAH’I, İBDA’SIYLA…

Kim ki, ülkenin sağından soluna, liberalinden dindarına en güzide kesimlerine karşı ahlaksız ve hayasız bir savaşı amansız yürütürken mafyasıyla, çetesiyle, SADAT’ıyla, Sedat’ıyla, Hizbullah’ı, İBDA’sıyla ve daha nice nice itiyle kopuğuyla el ele, kol kola meydanlarda gururla poz veriyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, en temel insan hak ve özgürlüklerini paspasa çevirip toplumun muhalif her kesiminin üzerinden silindir gibi geçerken, yapma-etme diyen yerli-yabancı kim varsa düşman bilip insan hakları savunucusu, demokrasi ve özgürlük aktivisti onlarca insanı hınç ve kinle hapse atıp, hayasızca, ahlaksızca, küstahça haklarında onlarca yalan uydurup izzet ve şerefleri ile oynayarak Türkiye’nin adını tüm dünyada beş paralık ediyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, aldığı rüşvet uğruna maaile önüne yatmaya utanmadığı bir soytarının ABD’de yargılanmasından ötürü ipliğinin pazara çıkacağından duyduğu endişeyle, yüreği ağzında hop oturup hop kalkarken, o ülke vatandaşlarını, din ve bilim adamlarını, diplomatik misyon görevlilerini, gazetecilerini rehin alarak adi bir pazarlığa, şantaj ve tehdite malzeme yaparak Türkiye’yi haydutluğu şiar edinmiş adi bir suç örgütü derekesine düşürüyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, dün hayasızca höykürüp türlü hakaretler savurduğu yabancı liderlerle sırf aynı kareye girebilmek için ülkenin milyarlarca dolarını hovardaca peşkeş çekiyorsa; dün hayasızca küfrettiklerine gerektiğinde anında ahlaksız medyasıyla birlikte yüzsüzce yalakalık yapmakta bir beis görmüyorsa; içerideki ahmakları ütmek için ettikleri kelamın sürekli olarak üçte ikisi muhatapları tarafından yalanlanıyorsa; ahlaksızlıklarıyla artık tüm dünyada bir aşağılama ölçeği ve isimleri hakaret ifadesi haline gelmişse ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

DİPLOMASİNİN İNCELİKLİ NEZAKETİ YERİNE MAGANDALIĞIN KÜLHANİ DİLİ

Kim ki, diplomasinin incelikli ve nazik dili yerine magandalara has külhani bir dil kullanıyorsa; tutarlılık, güvenilirlik ve öngörülebilirliğin tek geçer akçe olduğu uluslararası ilişkilerdeki muhatapları nezdinde bile dediklerinin biri diğerini tutmuyorsa; NATO ile evli, AB ile sözlüyken İran’la oynaşta, Rusya’yla hovardalıkta, bir eli Çin’de, bir gözü Maçin’deyse ve bu dengesizliklerinden dolayı uzak yakın tüm muhataplarının güvenini tamamen yitirmişse ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, kurtluktan itliğe, okluktan yokluğa çevirdiği diğer partilerin yaptığı gibi yapmayıp sırf sahih muhalefet yaptığı için lideriyle birlikte ülkenin üçüncü büyük partisinin 10 milletvekilini tam bir yıldır rehin almışsa; 100’e yakın seçilmiş belediyeyi haydutlukla gasp edip, onlarca seçilmiş belediye başkanını hapsetmişse; demokratik nezaketten zerre nasip almayıp 6 milyondan fazla seçmenin iradesini paspasa çevirmişse ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Kim ki, kendi elleriyle aday gösterdiği, hile hurdayla da olsa halk oyuyla seçtirdiği, tıpkı kendisi gibi bi’hakkın arsız, hırsız, uğursuz olduklarından kimsenin asla kuşku duyamayacağı belediye başkanlarını mafyatik yöntemlerle istifaya zorluyorsa; istifa etmemekte direnenleri ise eşiyle, çocuklarıyla tehdit edecek kadar adileşebiliyorsa ülkenin imajını bozan alçak hain de odur.

Hiç şüphem yok ki, ileride meseleye el atacak olan tarihçiler, tüm değerleri, kurum ve kuralları ile ülkenin içine gerçekten edip uluslararası camiadaki imajını rezil rüsvağ etmekle kalmayıp, 80 milyonun onurunu, izzetini, şerefini beş paralık eden o alçak hainin marifetleri için onlarca ciltlik külliyatlar yazacak.

Bense en başta söylediğimi bir kez daha tekrar ediyor ve “imaj hiçbir şeydir, gerçeklerse her şey,” diyorum. Birilerinin hışmına, hakaretlerine, iftiralarına, linçine, şahsiyet suikastına maruz kalabilirim, imajım zedelenebilir, algım bozulabilir kaygısıyla acı gerçekleri anlatmaktan, zalimin zulmünü zalimin yüzüne haykırmaktan şu ya da bu sebeple dur olmaktan, daha beteri yaşanan tarifsiz zulümler karşısında lâl olup da dilsiz şeytanlara dönmekten Allah’a sığınırım…

[Bülent Keneş] 4.11.2017 [TR724]

Türkiye karanlık tünele girdi [Semih Ardıç]

Ekim ayında ne olmuştu? ABD Doları, Türk Lirası’na mukabil yüzde 10’a yakın kıymet kazanmış ve 3,40 seviyesinden 3,70 TL’ye tırmanmıştı. Bu sert yükselişin hükûmet sözcülerinin iddia ettiği gibi günü birlik bir hareket olmadığını, enflasyon ve faizin de ateşini yükseleceğini belirtmiştim.

Maalesef her iki kalemde tahminlerimde haklı çıktım. Hazine’nin borçlanma faizi yüzde 2 puan arttı ve yüzde 13’ün üzerine çıktı. Sadece buradaki artışın vatandaşa maliyeti 2 milyar dolar (7,7 milyar lira) oldu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 3 Kasım’da ilan ettiği yüzde 2,08’lik Ekim ayı enflasyonu dolardan mütevellit zamların anında aksettiğini teyit ediyor. Dile kolay bir memlekette fiyatların umumî seviyesi bir ayda yüzde 2 artıyor. Avrupa’da senelik enflasyonun iki katı neredeyse.

SENELİK ENFLASYON YÜZDE 11,9

Türkiye’de senelik enflasyon da yüzde 11,9 oldu. Eylül’de yüzde 10,98 olan çekirdek enflasyon ekimde 11,82’ye yükseldi. Çekirdek enflasyonun seyri Kasım ayında fiyat artışlarının devam edeceğini haber veriyor. Üretici fiyatları (ÜFE) yüzde 17,28 artmış ki tüketici fiyatları ile yüzde 5 puanlık makas önümüzdeki aylarda kapanacak. Neticede o maliyet artışı etikete aksettirilecek. Dolayısıyla TÜFE, Kasım ve Aralık’ta yüzde 13’e doğru yol alacak.

Merkez Bankası’nın (TCMB) iki gün evvel piyasa ile paylaştığı sene sonu için yüzde 9,8 enflasyon hedefi artık hükümsüzdür. Bahsi geçen tahminin tutması için iki ay eksi enflasyon çıkması bile kâfi değil. Ya TÜİK yine marifetlerini sergileyecek yüzde 9,9’a indirilecek ya da enflasyon 2003’ten bu yana ilk defa seneyi çift hanede kapatmış olacak.

TÜFE’nin alt kalemleri zamların vatandaşı nasıl perişan ettiğini gösteriyor. 2016’nın Ekim ayına göre bu sene gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 12,74, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 12,63, sağlık yüzde 12,21 ve ev eşyası yüzde 11,65 ile artmış.

PİYASANIN GÖZÜ KULAĞI ZARRAB DAVASINDA

Enflasyonu konuşurken dolar 3,88 TL, Euro 4,49 TL oldu. Borsa İstanbul yüzde 1,5 geriledi. Altının gramı 158 lira. Bütün piyasalarda artık saatlik iniş ve çıkışlar müşahede ediliyor ki böylesine oynaklık hayra alamet olamaz. Artık kimse istikbalden emin değil.

Amerika’da Reza Zarrab davası 24 Kasım’da başlıyor. Saray korkusundan Türkiye’de gazete ve televizyonlar mevzuya hiç temas etmese de yeni iddialar ABD’de gazete sayfalarında yayımlanıyor, televizyon haberlerinde Zarrab’ın rüşvet ağı anlatılıyor.

Mahkemeden Halkbank başta olmak üzere altı bankaya ceza kesilmesi ihtimali her geçen gün kuvvetleniyor. Dava tarihi yaklaştıkça Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın isminin iddianamede geçtiğine dair haberlerin sayısı artıyor.

17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet dosyası Türkiye’de kapatılsa bile ABD’de bütün teferruatı ile ele alınıyor. New York Eyalet Mahkemesi’nin vereceği hapis cezaları haricinde kara para davasının Türkiye için malî ve iktisadî neticeleri olacağı gün gibi aşikâr.

ABD’NİN KESECEĞİ FATURA HENÜZ HESABA DAHİL DEĞİL

Dünyada para muslukları birer birer kapatılıyor ve Türkiye’de döviz fiyatları durdurulamıyor. Zarrab yüzünden maruz kalınacak malî müeyyideler mevcut tabloya tam mânâsıyla aksetmedi. Onlar da tahakkuk ederse dolar 4 TL’nin üzerinde amudî yükselir. Merkez Bankası faizleri yüzde 20’lere yaklaşır. Enflasyon tamamen şirazeden çıkar.

Bakmayın ‘coşkun bir ekonomimiz var’, ‘yüzde 7 büyürüz’ nevinden bol kepçe nutuk atmalarına Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı göstergelerin ne kadar bozulduğunun farkında. O yüzden TÜİK enflasyonu yüzde 11,9 olarak ilan etse de hükûmet kamu hizmetlerine mukabil aldığı harç ve vergilerin yanı sıra para cezalarına yüzde 14,4 zam yapacak. Bakanlar Kurulu yüzde 14,4’ü yüzde 50 artırabiliyor ya da azaltabiliyor.

Dolayısıyla hükûmet bile TÜFE’nin yüzde 11-12 olduğuna inanmıyor. Kendi alacağı ücretlere yüzde 15’e yakın zam yapmaya hazırlanıyor.

KARŞIDAKİ O IŞIK LOKOMOTİF OLMASIN!

Çift hane enflasyon senelerdir ısrar edilen hatalı iktisat siyasetine feda edilen doğruların bakiyesidir. Yüksek faiz, yüksek kur ve yüksek enflasyon sarmalı Türkiye için karanlık tüneldir.

Karanlık tünele girildiğinde bir ışığa ihtiyaç duyulur. Ekonomi için o ışık maalesef yok. Merkez Bankası, Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, TÜİK, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve kamu bankaları Saray’ın elinde oyuncağa döndü.

Ekonomiden mesul müesseselerin dünya nezdinde herhangi bir itibarları kalmadı. Finans merkezlerinde Türkiye’nin resmî beyanlarına bıyık altından gülüyorlar. Acı, amma velakin hakikat bu.

Ekonomi alt üst olduğu halde karar alma mekanizmaları mefluç. TCMB ve Hazine’de en hassas daireler bile vekâleten idare ediliyor. Nasıl olsa her hususa Saray karar veriyor, ehil kimselerin asaleten tayinine ne lüzum var!

Mevcut şartlarda tünelden el yordamıyla çıkmaktan başka yol görünmediğinden aydınlığa kavuşmak haliyle vakit alacak.

Dua edelim ufukta beliren parlaklık karşıdan gelen lokomotif olmasın.


*Bakanlar Kurulu yüzde 14,4’ü yüzde 50 artırabiliyor ya da azaltabiliyor.

[Semih Ardıç] 4.11.20.17 [TR724]

Gazeteciler daha ne kadar esir kalacak? [Erhan Başyurt]

Türkiye tutuklu gazeteci sayısında açık ara dünya lideri. Neredeyse dünya genelinde tutuklu gazetecilerin yarısı Türkiye’de…

Utanç duyulması gereken bir ‘rekor’!

***

Samanyolu Grubu’nun Genel Müdürü Hidayet Karaca, kronik hastalıklarına rağmen 3 yıldır tutuklu.

Karaca, dün ilk kez cezaya çarptırıldı. Gerekçe, Tahşiye dile bilinen ve El Kaide sempatisini gizlemeyen bir grubun adının hayali bir dizide yayınlanmış olması.

Senaryoyu yazan Karaca değil, daha ilginci dizide bu isim de geçmiyor.

Basın kanununa göre de hiçbir sorumluluğu yok.

Karaca’yı tüm medya yöneticileri, AK Parti kurucu ve yöneticileri de bizzat tanırlar.

Televizyon Yayıncıları Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü.

Ne kadar beyefendi bir gazeteci olduğunu meslekteki herkes bilir.

Ancak bağımlı yargı tarafından ‘silahlı terör örgütü yöneticisi’ olarak cezaya çarptırıldı.

Bunun adı ‘mahkûmiyet’ değil apaçık ‘esaret’…

***

Stockholm Center For Freedom (SCF) başarılı bir çalışma ile Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve arananların listesini, tarih ve durum vererek istatistiki olarak tutuyor.

SCF’nin isim isim yayınladığı listeye göre, Türkiye’de halen 230 gazeteci tutuklu, 130 gazeteci hakkında da yakalama kararı var, aranıyorlar….

Haklarında mahkeme kararı olan gazeteci sayısı ise sadece 24… O da adil ve bağımsız mahkeme kararları değil.

Onların da çoğu hakkında yargı süreci nihai olarak tamamlanmamış.

Gazeteciler, hukuksuz gerekçelerle uzun tutukluluk yoluyla keyfi cezalandırmaya tabi tutuluyor.

Muhalif sesler susturuluyor, yayın mecralarına el konuyor ve geride kalanların da ‘tam biat’ etmesi için gözdağı veriliyor.

***

Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Mümtaz’er Türköne, Gültekin Avcı, Murat Sabuncu, Ahmet Turan Alkan, Sedat Laçiner gibi Türkiye’nin en iyi gazeteci ve yazarları bir yılı aşkın süredir hiçbir suçları olmadığı halde özgürlüklerinden mahrumlar.

***

Bir de muhabir ve teknik ekiple, TRT çalışanları ve haber ajansı mensupları var.

Onların tutuklulukları ise, kamuoyunun gündemine bile maalesef getirilmiyor.

Çoğu ile teşriki mesai yapma onuruna eriştiğim başarılı gazeteciler…

***

Cuma Ulus, CNNTürk ve Habertürk’te çalışmış son olarak yerel bir kanal olan Erzincan TV’yi, yokluklar ve teknik imkansızlıklara rağmen, Türkiye’nin en çok izlenen haber kanalı haline getirmeyi başaran bir isim. Tutuklu…

***

Ahmet Böken, TRT Haber’in kurucu Genel Yayın Yönetmeni. TRT Haber’i Türkiye’nin en çok izlenen haber kanalı haline getirmeyi başaran sadece STV geçmişi olduğu için cadı avına maruz kalan müthiş bir kabiliyet. Tutuklu…

***

Fevzi Yazıcı, tanıdığım en kabiliyetli görsel yönetmen. Zaman Gazetesi’nin dünya referans gazeteleri tarzında tasarımını gerçekleştiren, çok sayıda uluslararası ödül almayı başaran mütevazı bir delikanlı. Kendisi ile alakası olmayan bir reklam filmi bahane edilerek halen tutuklu…

***

Ufuk Şanlı, genç bir ekonomi yazarı. Çalışkan ve detaycı… Vatan’da ve Millet’te yazılar kaleme aldı. Sudan bahaneler ile tutuklu…

***

Mustafa Ünal, gazeteciliğe ilk başladığımda kendisinden çok şey öğrendiğim, Ankara’daki gelişmeleri en iyi okuyan isimdi. Tanıdığım en beyefendi gazeteci. AK Parti kadrosuyla onun kadar seviyeli ilişki kurabilen, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın en çok gezilerine davet edilen isimdi. Tutuklu…

***

Faruk Akkan, Moskova’da uzun yıllar gazetecilik yapmış son olarak Cihan Haber Ajansı’nın başına atanmıştı. Boğaziçi mezunu, mütevazi ve müthiş çalışkan, adam gibi adam bir gazeteci. Tutuklu…

***

Erkan Acar, BUGÜN Gazetesi’nin haber müdürüydü. Çalışkan ve özverili bir insandı. Haber yapmanın çok zor olduğu dönemde, az bir kadroyla ödüllü özel haberlere imza attılar. Araştırmacı gazeteciliğin çok güzel örneklerini ortaya koydular. İleri derece uyku apnesi olduğu ve makina ile uyuduğu halde, cezaevinde adeta işkence görüyor. Halen tutuklu…

***

Metin Arslan, Hasan Bozkurt ve Hasan Ünal, BUGÜN’ün Ankara Bürosu’nda çok sayıda özel ve atlatma habere imza atan muhabirler. Haklarında hiçbir suçlama yok ama ByLock yalanıyla demir parmaklıkların ardına atıldılar. Halen tutuklular…

***

Büşra Erdal, Ayşenur Parıldak, Yakup Çetin son dönemde Zaman’da oldukça dikkat çeken adliye haberlerine imza attılar. Manşetler çıkardılar. Hepsi tutuklu, özellikle bayan gazetecilere yönelik manevi işkence had safhada. Ayşenur Parıldak halen üniversite öğrencisi olduğu halde yok yere tutuklular…

***.

İbrahim Karayeğen, Tuncer Çetinkaya gibi kötü muameleye maruz kalan gazeteciler, İbrahim Balta, Cemal Azmi Kalyoncu gibi başarılı muhabirler bir yılı aşkın süredir yok yere hapis yatırılıyorlar…

***

Ünal Tanık, Ahmet Memiş, Yetkin Yıldız gibi son dönemin en başarılı, cesur girişimci internet habercileri de tutuklu.

***

Tam 230 kişi, alt alta isimlerini yazsak bu köşeye sığmaz.

Yok yere tutuklular. Çoğunun iktidar aleyhine bir tek tweetleri bile yok.

Görünen o ki, ‘derin yapılar’ iktidarı kendilerine paravan yapıp, Ergenekon ve Balyoz’un intikamını alıyorlar.

İktidar da, muhalifleri susturduğu için bu zulme severek aracılık ediyor…

Adalet yok. Suç yok. Delil yok. Vicdansızca ‘tepeden talimatla’ esir tutuluyorlar.

Onlar onurlu duruşlarının, dürüst ve cesur gazeteciliğin bedelini ağır ödüyorlar.

Ne var ki, iktidar kaybediyor, demokrasi kaybediyor, Türkiye kaybediyor, Türk halkı kaybediyor…

[Erhan Başyurt] 4.11.2017 [TR724]

ABD ve Batı’dan kopuşun bedeli olacak? [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin çalkantılı iç siyasetiyle ve özellikle de rejim sorunuyla ilgili sancılarla uğraşmaktan dış politikadaki korkunç risklere değinemiyoruz uzun zamandır. Hâlbuki dış politikada görmezden gelinmemesi gereken büyük bir çöküş yaşanıyor. 1900’lerin başındaki Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı Devleti’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, yirminci yüzyılın başında yaşadığı sendromları daha da ağır bir şekilde yaşamaya başladı.

Yaşanılan krizin iki boyutu var. Bunlardan birincisi, öngörüsüz ve hayallere dayalı dış politika (düş-politika) tercihleri ile ilgili. İkincisi ise Erdoğan ve çevresindeki iktidar zümresinin şahsi meselelerine dayalı dış politika tercihleri ile alakalı.

ERDOĞAN TÜMÜYLE BİR HAYAL ÂLEMİNDE YAŞIYOR

Birincisinden başlayalım: Arap isyanlarının başlamasıyla beraber bölgesinde dengeleri gözeten, işbirliğine yönelik komşularla sıfır sorun şeklinde özetlenen dış politika, yerini mezhepçi, neo-Osmanlıcı, hesaplanmamış riskler almaktan çekinmeyen kontrolsüz bir dış politikaya terk etti. Mısır’da Erdoğan’a ideolojik yakınlığından dolayı Müslüman Kardeşler örgütüne koşulsuz destek vermek, Irak’ta Sünnici bir yaklaşım sergilemek, Suriye’de Nusayri Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması için Sünni radikal-militan terörist grupları desteklemek, tüm Ortadoğu’da, kuzey Afrika’da ve Sahra altı Afrika’da Sünni İslamcı grup ve rejimlere arka çıkmak şeklinde bir irrasyonel dış politika benimsendi.

Osmanlı siyasi ve askeri elitlerinin 200 yıllık dış siyaset tecrübeleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin doksan yıllık dış politika birikimi görmezden gelinerek, sanki yeni kurulmuş bir yapay kabile devleti gibi oradan oraya savrulan bir dış siyaset yapıldı, yapılıyor. Bu yanlışın tek temeli, iktidar elitlerinin sahip oldukları ideolojik zihin haritasıdır. Erdoğan tümüyle bir hayal âleminde yaşıyor. Ortadoğu coğrafyasında hiçbir dengeyi gözetmeden, politik olarak yirminci yüzyıl başından bu yana var olmayan bir ümmet kavramı üzerinden, kendi liderliğinde bir tür hilafet mücadelesine soyunmuş, ülkesinin enerjisini bu irrasyonel ve irredentist (yayılmacı) hayal uğruna harcıyor. Dahası, eldeki dış politika enstrümanları, Türkiye’nin ekonomik kapasitesi ve askeri endüstriyel seviyesi ile uyumlu olmayan bu yaklaşım nedeniyle, ülkenin geleceğini tehlikeye atıyor. Bu Türkiye’yi ülkenin bütünlüğü ve mevcut yüzölçümünün korunması bakımından Sevr Antlaşması’ndan bu yana en ciddi parçalanma ihtimaliyle yüzleştiriyor.

İKTİDARIN YOLSUZLUKLARINI ÖRTMEK İÇİN VERİLEN TAVİZLER

İkinci nokta, Erdoğan ve çevresindeki iktidar elitlerinin yolsuzluklarını örtbas edebilmek uğruna, dış politikada büyük devletlere verilen korkunç tavizler ya da bu zafiyetin uluslararası maliyetinin iç politikaya ve kendi bekalarına yansımasını engellemek uğruna yapılan dış politika savruluşları. Başta Reza Zarrab davası ile alakalı ABD ile her an ortaya çıkması beklenen kapıdaki büyük kriz var. ABD’nin İran’ın nükleer silah teknolojisini engellemek için uyguladığı yaptırımları delen Zarrab ve ekibinin, bu işi Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile birlikte, adeta bir devlet politikası şeklinde yaptığı ortaya çıkmış durumda.

Zarrab iddianamesinde Erdoğan’ın ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’ın sanık durumunda olması ve halihazırda ABD’de kırmızı bültenle aranması, bir devlet bankası olan Halkbank’ın ABD yaptırımlarını delmek ve para aklamak konusunda bir enstrüman olarak – hükümetin bilgisi, hatta talimatıyla – kullanılmış olması ve bu bankanın en üst ilk iki isminin biri tutuklu, diğeri ise kırmızı bültenle aranıyor olarak davada sanık olması, işin boyutlarını gözler önüne seriyor. Halkbank – ve diğer birkaç Türk kamu bankası – bu davada ceza alacak ve ekonomik yaptırımlara tabi tutulacak. Üstüne üstlük, Zarrab davasında Erdoğan’ın adı da defalarca geçiyor, yani davanın kapsama alanı Saray’a kadar ulaşmış durumda.

Zarrab davasının sonuçlanmasından sonra ABD ile zaten neredeyse dibe vurmuş olan ikili ilişkilerde köprüler tamamen atılacak. Erdoğan, ABD ile patlayacak krizde ABD’yi Türkiye aleyhine çalışan uluslararası bir şer odağı olarak iç kamuoyuna pazarlamak için çok uzun zamandan beri önlem alıyor zaten. 15 Temmuz’un arkasında ABD var söylemi, kuzey Suriye’de ABD PKK’ya destek veriyor söylemi – ki ABD’nin Erdoğan yönetimine yönelik tutumunu açıkça göstermesi bakımından düşündürücüdür bu – gibi söylemlerle, Türk kamuoyu ABD ile yaşanacak krize hazırlanıyor. Erdoğan rejimi eli zayıf olduğundan ABD ile tırmanan gerilime, iç politikada bahaneler üretmek için gayretle çalışıyor. ABD diplomatik misyonunda görevli iki Türk personelin “FETÖ” iddialarıyla aileleri ile beraber takibata alınması ve tutuklanması, ABD ile yaşanacak reel krizde Saray’ın ilgiyi yolsuzluklar ve uluslararası suç meselesinden, “ABD aleyhimize çalışıyor, bize darbe yapmaya çabalıyor” şeklindeki iç siyasete yönelik teatral manipülasyona yönelik bir hamle. ABD bu hamleden sonra Türk vatandaşlarına vize vermemek gibi sert bir politika benimsedi. Bu uygulanan yaptırımların en hafifi. Sırada ekonomik yaptırımlar var.

BÜTÜN ÜLKEDE HİSSEDİLECEK DIŞ POLİTİK YANLIŞLAR

Gerek mantıktan ve stratejiden yoksun mezhepçi dış politika tercihleri, gerekse de yolsuzluklar ve İran’a yönelik yaptırımları delerek yapılan yanlış, Erdoğan’ı sıkıştırıyor. Dahası, İran’a uygulanan yaptırımların Türkiye yönetimi tarafından delinmesi, Türkiye’nin âli dış politika menfaatleri için alınmış bir risk değil. Tapelerdeki konuşmalar, Türk hükümetinin temel motivasyonunun, bu işe bulaşmış siyasilerin ve yakın çevrelerinin şahsi menfaatleri olduğunu gayet net şekilde ortaya koyuyor. Temelinde yolsuzluk var yani. Bunun dışında, yine Suriye’de cihatçı vahşi terörist örgütlere sağlanan lojistik destek, silah, mühimmat ve para yardımı, Türk topraklarının cihatçı transit rotası olarak kullanılmasına müsaade etmek, bu radikallerin Türkiye’de devlet hastanelerinde – Türk vergi mükelleflerinin paralarıyla – tedavi etmek, onları Türkiye’de eğitmek gibi bir düzine uluslararası suça da bulaşmış bir yönetim var.

Can Dündar’ın MİT tırları davasında devlet ve Erdoğan Dündar’ı casuslukla suçladı, yalancılıkla değil! Yani zımnen, işledikleri uluslararası suçları kabullenmiş oldular. Bu çok dramatik bir durumdur. Kuruluşundan beri Türkiye Cumhuriyeti asla uluslararası suç işlememiş, devlet ciddiyetine ve inandırıcılığına asla gölge düşürmemiştir. Fakat bugün yaşananlar, sadece bu yanlış kararları alan siyaset ekibi için değil, tüm ülke için büyük riskler ve sonuçlar taşıyacaktır. Bu suçların failleri, sadece kendi adlarına değil, tüm ülke adına bu kararları aldılar. Dolayısıyla kamuoyu bilmelidir ki, bu işin olumsuz yansımaları tüm ülkede hissedilecektir.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDAN DAHA AĞIR BEDEL…

Gelelim Erdoğan ve yakın ekibinin – yine kendi menfaatlerini ülkelerinin âli çıkarlarının önüne koydukları – kendilerini kurtarma stratejisine. ABD ile köprüleri atmanın tercümesi, tüm Batı ile köprüleri atmaktır. Türkiye 1945’ten bu yana güvenliğini ABD ve Batı ile stratejik ve askeri ittifak ile sağladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tüm doğu Avrupa’yı işgal etti. Türkiye’den de Türk-Sovyet sınırının kendi lehine – yani Türkiye’nin toprak vermesi şeklinde – yeniden çizilmesini istedi. Dahası, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Boğaziçi’nde Rus üsleri talep etti. Bu dönemde Türkiye’nin kendisini bu tehdide karşı savunması olanağı yoktu. Bu nedenle Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde diğer Avrupa devletleriyle beraber Türkiye ABD tarafından desteklendi. Sonrasında ise NATO üyesi yapılarak toprak bütünlüğü garanti altına alındı. Kime karşı? Sovyetler’e karşı. Sovyetler’in izlediği siyaset Rus Çarlığı’nın izlediği siyasetin devamıydı.

Bugün de Rusya’nın siyaseti, Sovyet siyasetinin devamıdır. Yani ABD ile yaşanan kriz sebebiyle Erdoğan’ın kendini güvencede tutmak için seçtiği Rusya ile ittifak – Avrasya dış politikası – yönelimi, Türkiye için intihardır. Ruslar Atlantikçi Türkiye’yi NATO’dan kopartarak kendileri açısından bir zafer kazanacak. Rus Avrasyacılığının temel paradigması bu strateji üzerine kurulu. Rus dış politika stratejisini bilen tüm uzmanlar bu tehlikenin farkında. Ben buradan tarihe not düşüyorum: Enver Paşa ve ekibinin Almanya ile girdikleri ittifak ilişkisinden daha ağır bir bedel ödenecektir. Bu hatayı yapanların tarihteki yeri, Enver-Cemal-Talat Paşalardan çok daha dipte olacaktır. Dahası, bu strateji, bekledikleri gibi kendilerini kurtarmaya yaramaz, sadece kendilerine zaman kazandırır.

STRATEJİK BİR KÖRLÜK İÇİNDELER

Erdoğan’ın sırtını yasladığı Avrasyacı derin yapı da stratejik bir körlük içindedir. Kendilerini ideolojik ve dış politik yayılmacı ihtiraslarına kaptırmış durumdalar. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olan hırslı Osmanlı paşaları gibi, maceracı ve tehlikeli sularda, çok kaygan bir zeminde korkunç bir Rus ruleti oynuyorlar! İç politikada kendi perspektiflerinden ne kadar kontrollü ve temkinli hareket ediyorlarsa, dış politikada tam aksine o kadar dikkatsiz ve irrasyonel hareket ediyorlar. Fakat onlar da biliyorlar ki, Batı ile entegre bir Türkiye’de iktidarlarını devam ettirme ihtimalleri bulunmuyor. Bu nedenle onlar da kendi siyasi gelecekleri için memleketin âli çıkarlarını kumar masasına koyuyorlar. Bu bağlamda Erdoğan gibi onlar da ülkenin geleceğinden çok kendi bekalarına odaklanmış durumdalar. Ne acıdır ki, Türkiye’yi ve Türkiye insanını düşünen yok!

Hatalı dış politika tercihleri, iç politika yanlışlarından çok daha tehlikelidir. İçeride yapılan hataların maliyeti telafi edilebilir. Ancak dış politikada yapılan yanlışların maliyeti ağır olur. İttihat ve Terakki’nin hatalı dış politika hamleleri tüm Balkanların – nüfus çoğunluğu Türk olan doğu Trakya’nın bile – kaybedilmesine neden olmuştur. Bugün Rusya güdümüne girmenin bedeli de güneydoğu Anadolu’nun kaybedilmesine neden olacak gibi gözüküyor. Ekonomik çöküş ve Batıdan tamamen koparak Rusya güdümünde – Kazakistan veya Belarus gibi – yarı uydu devlet, yarı tampon bölge olmayı beraberinde getirme riski büyük olan bu şahsi hesaplara dayalı dış politika yöneliminden derhal vazgeçilmelidir. Türkiye eğer Rusya’nın kuzey Kafkasya’dan Suriye’ye uzanan Akdeniz rotasında güzergâh olmak istemiyorsa, derhal derin komadan uyanmalı ve gerçeklerle yüzleşmeli. Osmanlı hayali kuranların öncelikle 1920’de Osmanlı’ya ne oldu sorusunu ivedilikle kendilerine sormalarında yarar görüyorum.

[Mehmet Efe Çaman] 4.11.2017 [TR724]

Para peşinde kayıp gitmek… [Hızır çeşmesine doğru-5] [Veysel Ayhan]

Mevlana Hazretleri’nin önceki yazıdaki beyti çok çarpıcıydı:

“Madeni olan ve madende birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaralarıyla paramparça oldu…”

Bir başka beyitte şöyle der:

“Mal ve para başta külâh gibidir. Külâha sığınan, keldir. Kıvırcık ve güzel saçları olan kişiye gelince: Külâhı giderse ona daha hoş gelir.”

‘PARA’YI YENEBİLMEK…

Dünyanın en riskli metaı ‘para’dır. Her türlü kavganın kaynağı, dostlukların kâtili, kardeşliklerin cellatı ‘para’dır. Para; babayı oğla, oğulu anneye düşman yapabilir. Para’dan Şeytan’dan ürker gibi ürkmek  gerekir. Çoğu insan paranın peşinde ömrünü heder eder. ‘Para’yı yenebilen insan emsalsiz bir zafer kazanmış olur.

Bir insan için elinde boş bir şekilde bekleyen para kadar tehlikeli bir şey yoktur. Boş bekleyen para paratoner gibi musibetleri davet eder, çeker. Para, bir ağaç dalında Allah’ın ihsan ettiği bir meyveden farksızdır. Beklerse, kullanılmazsa bozulur. ‘Kurtlanır’. Hem kendi gider hem de bereketi. Nimet, nikmet olur.

Para’yı bana verenin Allah olduğuna itikadım varsa, her ‘bir lira’nın üzerinde onun gitmesi gereken en doğru ‘adres’in de yazılı olduğunu da kabul etmem lazım. Allah kullanılsın diye lütfeder. Benim imtihanım onun acilen vermem gereken yere vermek veya yatırım yapacaksam kullanacağım yere harcamaktır. Her bir kuruş bir imtihan sorusudur. Mümin o paranın kendine ait olarak düşünmez. Emanet olduğunu bilir. Hele bir de nisbi olarak da bize ait değilse…

“(Efendimiz (sav) Bir gün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu. Ardından hemen namazını bozdu ve odasına doğru telaşla yürüdü. Öyle bir heyecan ve telaş içindeydi ki, O’nu gören, yangına gidiyor zannederdi. Biraz sonra geldi. Eski heyecanından eser yoktu. Geçti, namazı kıldırdı. Namazdan sonra sahabe, biraz evvelki heyecan ve tehâlükünün sebebini sorunca, şu cevabı verdi: ‘Biraz evvel bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi. Ben, dağıtmayı unuttum. Tam namaza durduğum sırada hatırladım. Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak hoşuma gitmedi. Gidip Âişe’ye (radıyallâhu anhâ), o malı dağıtmasını söyledim.’ İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takva denir ve işte buna O’nun dünya ile alâkası denir…” (Sonsuz Nur)

KOKUŞMA VE ÇÜRÜME KORKUSU

“İster fert ister cemiyet, maddeten kuvvet kazandıkları ölçüde mânevî beslenme olmazsa dünyevîlik kaçınılmaz olur. Bu cümleden olarak bir hareketin temsilcileri maddî güç arttıkça gecelerini ihya ederek atmosferlerini aydınlatmıyor ve evrâd ü ezkârla ruhanîleşme peşinde değillerse, onlar bir mânâda düşüşe geçmiş ve kaybetmeye başlamışlar demektir. Bu bir iç kokuşma ve bir çöküştür.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

Masivayı, dünya malını, mülk sevdasını aşanlar, zihni ve fikri bardaklarını/müktesebatlarını boşaltanlar, gönüllerini telvisattan temizleyenler Hızır çeşmesinden su içmeye/bardaklarını doldurmaya liyakat kesbediyor. ‘Ledün’ ilminin kapılar onlara açılıyor.

Bugünün ‘Ashab-ı Kehf’inin ve Hz. Hızır ile yol gidenlerin yaşadıkları hiç farklı değil. “Cebr-i Lütfi olarak” her şey aynıyla değil ama misliyle yaşanıyor.

“Gemi de ayrı bir semboldür. Her devrin zalim ve cebbar insanlarınca gasbedilmek istenen sefineler, kırık dökük ve mukassi gösterilmekle kurtarılabileceğine bu hâdiseyle işarette bulunulmuştur. Tabiî ki burada sefineyi ben de mecazî mânâda kullanmış oldum. Zira bu prensip bütün devirlerde kullanılabilecek bir usûldür ve hükmü kıyamete kadar bâkidir.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

Hizmet’te de en büyük imtihan ‘para’ iledir. Para ile kayıp gitmenin o kadar çok yolu var ki…

BİRKAÇ KAYMA NOKTASI

1- Komşular (semt, şehir, ülke…) yani vücudun diğer uzuvları zaruri ihtiyaçlarla boğuşurken keyfe keder işlerde kullanmak veya ‘ne olur ne olmaz diye’ bir kenarda tutmak. (İnsan vücudu gıdanın adil dağılımı için ne güzel bir örnektir. Bir uzuv tokken bir diğeri aç kalmaz.)

2- Yerinde kullanmamak, çarçur etmek.

3- Müdeddeb mekanlar inşa etme sevdasına düşmek, İsrafa girmek.

4- Lüks ve şatafatla gönüllere girileceğini sanmak, (Hz. Ömer’in Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını nasıl aldığını lütfen bu linkten okuyalım.)

5- Tebliğ ve irşat yaparken, tüm mesaiyi ağniya ile meşguliyete teksif etmek, emr-i bil’l ma’ruf tevziinde âdil olmayarak zulmetmek. (Oysa ‘Her insanı Hızır, her geceyi Kadir bilmek’ lazım. Fakirin bir lirasının, bir başkasının milyonlarından daha fazla Allah’ın rızasını ve bereketini celbetmeyeceğini kim bilebilir?) (Bakınız: Kehf, 18/28)

PARAYI, ‘PARANIN DİLİNİ BİLENLER’E BIRAKMALI

6- İdarecilik yaparken rehberliğe zaman ayırma yerine tüm vakti muhasebeye ayırmak.

7- Hizmet ederken ‘para’nın tâli bir şey olduğunu, halis hizmet edeni Allah’ın zaten ‘parasız’ bırakmayacağını unutmak.

8- Ekonomik sıkıntıların Hizmet için koşulduğunda değil, ‘para’ peşinde koşulduğu zaman yaşanacağını bilmemek.

İşin özeti zihnini İla-yı Kelimetullah’a kilitlemiş, tebliğ ve irşada vakf-ı hayat etmiş insanlar paraya temas bile etmemeli, ellerini kirletmemeli. Parayı, paranın dilini bilenlere bırakmalı.

Şu ayetin, Kehf suresinin başlarında olması önemli. “Öyle görünüyor ki, onlar bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (18/6) İrşad ve tebliğ gayretleri Efendimiz’in (sav) tehalükü ile örneklendirilmiş bir kadronun zaten ‘hidayet tevziinden’ ve Sohbet-i Canan’dan başka gündemi olmaz.

Pazartesi: Son bölüm.

[Veysel Ayhan] 4.11.2017 [TR724]

Maradona ile Messi arasında: Sergio Agüero [Efe Yiğit]

Şampiyonlar Ligi’nde Manchester City deplasmanda Napoli’yi 4-2 yenerek 4’te 4 yapıp, ikinci tura adını yazdırdı. Atılan 4 gol içerisinde şüphesiz en değerlisi Sergio Agüero’nun attığı üçüncü goldü.  Bu golü farklı kılan, 77 yıllık bir rekoru tarihe gömmesiydi.

Sergio Agüero, Ada futbolunda son dönemde adından en çok söz ettiren forvetlerden biri. 1.73’lük boyuyla dev defans oyuncuları arasında bir cambaz gibi topu saklayıp, ağlarla buluşturması görenleri hayrete düşürse de, bu onun için sıradan bir durum. Futbolun efsanesi Maradona’nın damadı olan Sergio Agüero’nun hayatı da, küçük bedeniyle devlerle mücadele eden bir masal kahramanına benziyor.

HAYATA 1-0 YENİK BAŞLADI

Bazı insanlar hayata adeta 1-0 yenik başlar. Sergio Agüero da o insanlardan biri. Başkent Buenos Aires’in en yoksul semtlerinden Los Eucaliptos’te 2 Haziran 1988’de doğan Sergio’nun babası taksi şoförlüğü ile evinin geçimini kıt kanaat sağlayan biriydi. Oğlunu şehirdeki yaygın uyuşturucu Paco’dan (kokainin posasından yapılıyordu ve çok tehlikeliydi) uzak tutmanın uğraşını veriyordu. Babasının sözünü dinleyen Sergio, kendinden yaşça büyüklerle evlerinin yakınındaki tarlada top koşturmaya başladı. Daha sonra gazetecilere anlatacaktı ki, çoğu akşam yatağına karnı aç gidiyordu.

Sergio’nun kaderi, 8 yaşındayken değişecekti. Arjantin’in köklü kulüplerinden Independiente’nin antrenörü Ricardo Bochini, onu görmüş ve futbola kazandırmak istemişti. Genç takıma adapte edilen Sergio, her geçen gün kendini geliştiriyor, kısa boyuna ve çelimsiz vücuduna rağmen tekniğiyle üstünlük sağlıyordu.

PELE VE MARADONA’DAN DAHA GENÇTİ

15 yaşına basan Sergio Agüero, Independiente’nin A takım kadrosuna terfi ettirildi. Pele ve Maradona’dan 9 ay daha genç yaşta profesyonel futbola başlayarak beklentileri yükseltmişti. 2003-2006 arasında bu takımda göstereceği başarıyla Avrupa kulüplerinin de dikkatini çekti. İlk durağı, kendisi için 21 milyon Euro bonservis bedeli ödeyen Atletico Madrid oldu.

Henüz 18 yaşındaydı fakat ilk sezondan itibaren futbol kumaşının kalitesini gösterecekti. 38 maçta sahada yer aldı. 25’inde ilk 11’deydi ve 6 gole imza attı. Bir sezon sonra ise, Fernando Torres’in takımdan ayrılmasıyla forvetin değişmezi oldu. Aynı yıl hayatını Maradona’nın kızı Gianinna ile birleştirdi. 5 yıl boyunca Madrid ekibi için ter dökerek 98 kez fileleri havalandıracaktı. Diego Simeone efsanesi henüz başlamamıştı fakat Agüero’lu Atletico, 2010’da UEFA Avrupa Ligi kupasını evine götürdü.

MANCHESTER CİTY’NİN DEĞİŞMEZ GOLCÜSÜ

2011’de Agüero’yu artık yuvada tutmak zorlaşmıştı. Premier Lig’in Arap sermayesini arkasına alan takımı Manchester City, 36 milyon Euro bedelle Arjantinli yıldızı takıma kazandırdı. Ancak kafalarda soru işaretleri vardı: 1.73’lük Agüero, tekniğin yanında fizik gücünün de önemli olduğu Premier Lig’de tutunabilir miydi?

Soru işaretleri çabuk dağıldı. Manchester City, 2011-12 sezonunda şampiyonluğa uzanırken, pay sahibi olanların başında Sergio Agüero geliyordu. Premier Lig’de başarılı olur mu diyenlere, şampiyonluk yolunda attığı 23 golle cevap verdi. O sezon toplamda oynadığı 40 maçta, 30 gole ulaştı.

REKORU ELİNE GEÇİRDİ

İstikrarlı bir oyuncu olan Agüero, 7 sezondur Manchester City oyuncusu. Napoli karşısında attığı golle kulübün tarihine de geçti. City formasıyla 178 gole ulaşan Agüero, en golcü oyuncu unvanını Eric Brook’tan aldı. 1928-40 yılları arasında City’de oynayan Brook, 453 maçta 177 gol atmıştı. Agüero ise 7 sezonda ve sadece 262 maçta bu istatistiği tarihe gömdü.

Bu sezon farklı bir kimlikle sahaya çıkan Manchester City’de teknik patron Pep Guardiola’nın en güvendiği isimlerin başında da Agüero geliyor. Arjantinli yıldız, 17 yaşından bu yana giymeye başladığı milli formayla da 78 maçta 31 gol kaydetti. Kayınpederi Maradona ya da takım arkadaşı Messi kadar olmasa da, oynadığı futbolla Arjantin’in yetiştirdiği en büyük oyunculardan biri olarak anılacak. Zaten onun da Maradona ya da Messi’den daha fazla anılmak gibi bir derdi yok.

[Efe Yiğit] 4.11.2017 [TR724]

Bahanelere sığınmayın, zamanınızı planlayın! [TR724]

Zamanı iyi yönetmek, yapılması gerekenler yerine getirildiği için günün sonuna içi rahat şekilde kavuşmak herkesin temennisi. Ancak birçoklarının gerçekleştirmekte zorluk çektiği bir mesele. Bahaneler ise hazır: “Oldum olası dağınık yaşadım. Küçükken de böyleydim.” Daha hiçbir işi yapamadan günü bitirenlerin ortaya attığı ‘ben hep böyleydim’ bahanesi aslında gerçek bir durum tespiti. Zira zamanı iyi yönetme konusunda çocukluk çağı, altın değerinde. Eğer bu dönemde vakti verimli kullanabilme beceriniz geliştiyse ileriki yaşlarda rahatsınız demektir. O halde bir yandan yetişkinlikte zaman yönetimiyle ilgili becerileri geliştirmeye devam ederken, diğer yandan henüz hayatın başındaki çocuklar için neler yapılabileceğine kulak vermekte fayda var.

Çocuklarda sabah başlayan okul maratonu öğleden sonraya yerleştirilen etütlerle devam ediyor. Akşam eve geldiğinde başa çıkması gereken ödevleri oluyor. Hafta sonu kurslarıyla da hep bir eksiği gidermek peşinde çalışıyorlar. Böylesi bir hayatta pedagogların anne-babalara tavsiyesi, çocuğa kendi tasarrufunda olan boş vakitler bırakmak. Bu vakitte çocuk isterse boş oturup hayal kursun isterse oyun oynasın. Çünkü en disiplinli çocuk bile kendisi için boş zamana ihtiyaç duyar. Pedagoglar tam bu noktada ebeveynlere önemli bir uyarı yapıyor: Cep telefonu, bilgisayar, tablet gibi cihazlar zamanı verimli geçirmeye engel oluyor. Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da bu aletler, kullanımı doğru yerleşmezse hedeflere ulaşmada önemli birer engele dönüşebiliyor.

Bir annede, öğretmende, çalışan bireyde veya çocukluktaki zaman yönetimi için farklı süreçler söz konusu. Ortak olan ise kişinin önceliklerini belirlemesi ve bu önceliklere giden yoldaki engelleri fark etmesi. İlk iki adımdan sonra yapılması gereken, kişinin kendi performansına, şartlarına ve geçmiş birikimlerine bakarak bir program oluşturması. Bu noktada okula giden çocuklara az da olsa işlerini devamlı yapmayı benimsetmek, zaman yönetiminde etkili bir adım. Mesela, okul çağı çocukları için, günün aynı saatlerinde belli çalışmaları yapmak önemli. Bununla birlikte belirlenen hedef doğrultusunda çalışmaları sürdürecek şekilde zamanı programlamak da gerekiyor. Araştırmalar, gençler için her gün az ama sık çalışmanın, öğrenilen bilgileri kalıcı hale getirdiğini gösteriyor.

Ödevlerini yapmak, bilgisayar kullanımı, oyun oynamak gibi faaliyetlerin ayarlanmasında da ebeveyn ve çocuğun birlikte hareket etmesi önemli. Bu yüzden anne-baba her zaman sınırların olması gerektiğini bilmeli ve bu bilinci çocuğun da kazanmasına yardım etmeli. Çocukluk çağında zaman kavramının oluşmasının bir yolu da uyku, beslenme, temizlik ve özbakım gibi ilk temel alışkanlıkların iyi yerleşmesi. Zira çocuk üstlendiği ilk vazifelerle bazı görevlerin belirli zamanlarda yapılması gerektiğini de öğrenir. Kendi seveceği ve doğru tercihlerde bulunabileceği bir programı ailesiyle birlikte yapan çocuk, görevlerini yerine getirmede çok daha şevkli olmakta. Örneğin sanatsal ve sportif eğilimleri istekle katılacağı alanlardan seçilmeli ve buralara yönlendirme yapılmalı. ‘Ben sana bunu seçtim, uygula’ şeklinde bir tutumdan ziyade alternatifler sunarak ve çocuğu dinleyerek aktiviteleri belirlemek gerekli. Çünkü çocuk ancak bu şekilde kendi kabiliyetlerini ve ilgilerini fark eder.

[TR724] 4.11.2017

Bir paçavranın anlattığı Türkiye [Barbaros J. Kartal]

Dünkü Sabah gazetesini bir gazeteci olarak çok beğendim. Mükemmel bir Türkiye özeti olmuş. Yenimahalle eşrafını kutlarım, gerçekten Türkiye’yi resmetseniz ancak bu kadar güzel yapılabilirdi. Gerçi bir günün diğerinden farkı yok ama özel olarak ele alınmayı hak ediyor. Tarihçiler bugünleri yazarken mutlaka faydalanacaklardır. Her haberi bir sosyolojik temele dayanıyor.

‘Ya sen hala Sabah mı okuyorsun?’ demeyin maalesef bizim işin de böyle pislikleri var işte.

Geçelim gazeteye…

Bir gazete düşünün manşetinde sen varsın, yan manşetinde eşin, onun altında damadın. Yani kendi gazeten olsa bu kadarını da yapmazsın değil mi? Ama bizim sonradan görmeler yapıyor. Erdoğan ailesinin sahibi olduğu gazetede bugün için Bilal eksik ama ben olmasa da Burak’ı buldum. Sümeyye hala suikast korkusundan mıdır yoksa yeni anne olduğundan mıdır, piyasada yok. Kilolarını verince çıkar o da.

Manşet bomba: “2019’da prototip 2021’de satış”

Milli ve yerli araçtan bahsediyor. Ama milli ve yerli kelimeleri dışarıdan alınacak parçaları gündeme getireceği için “Türkiye’nin otomobili” denmesine karar verilmiş. Halbuki AKP’nin seçim ilanlarında ben bu aracı çoktan üretmeye başladığımızı sanıyordum. Bunun yanında kendi tankımızı ve uçağımızı da üretiyor olmamız lazımdı. Hatta yalan değil uzaya çıktığımız bile olacaktı. Bakın ne diyor: Cumhurbaşkanı Erdoğan Türk milletinin büyük hayalini gerçekleştirecek 5 babayiğide tarih verdi.

Türk milleti olarak Kızıl Elma’nın bir araba üretmek olduğunu bilmiyordum. Uzmanların anlattığına göre araba üretmek denen şey atomu parçalamak falan değil. Zaten daha önce de üretilmiş.

Seve seve bir araya geldikleri her hallerinden belli 5 tane babayiğide bakalım, kimmiş bu vatan evlatları.

Tuncay Özilhan. İslamcılar için ‘biracı Tuncay’. Hani geçenlerde ‘Erdoğan aslında meyve suyu tesisi açtı’ diye kakalamaya çalıştıkları Coca Cola tesisinin sahibi. Coca Cola denince bütün anti-Semitist damarları sonuna kadar kan dolan İslamcılar için Yahudi sermayesi temsilcisi Tuncay Bey’in araba işinde olması sorun değil. Bence de çok güzel bir gelişme çünkü her alanda ırkçılığı reddetmemiz gerekiyor. Tuncay Bey araba işinde uzun yıllardır tecrübe sahibi. Çelik Motor onlarda. Kia’nın temsilcileri. Ayrıca traktör işi de var bildiğim kadarıyla.

Diğeri Ahmet Nazif Zorlu. Çin’den getirilen parçalarla ilk Türk cep telefonunu yapan kişi. Büyük ihtimalle el konulan fabrikaları görüşmek için gelmiş ama bir anda kendisini toplantıda bulmuş gibi. Akbaba misali Boydakların gaspedilen İstikbal’i için adı geçiyordu. Bir yalanlama da yapmadılar. Bu babayiğitlik bakalım kendisine hangi kapıları açacak. Yurt dışından parçaları getirir, bizim Manisa’daki fabrikada birleştiririz rahatlığı var.

Diğer bir babayiğit Şems, nam-ı diğer Ethem Sancak. Bir kuruş sermaye koymadan holding sahibi olmanın kitabını yazmış Erdoğan aşığı bu babayiğit, “Siz fabrikayı kurun ben özelleştirmeden satın alırım” bakışları ile arzı endam ediyor.

Tanımayanlar için ihtiyar olan İnan Kıraç. Koç Holding’in damadı. Kendi şirketi ile babayiğitliğe soyunmuş. Sanki araba işine sekte vurup Koç’un arabalarına halel gelmesin diye orada.

Rıfat Hisarcıklıoğlu’nu saymıyorum. Muhlis kasaba esnafının temayüz etmiş hali. Gül’e yakın diye anılmaktan yaşadığı zor günleri aşmış. ATO seçimlerinde yaptığı babayiğitlik onun önünü açmış gibi.

Devlet şirketi Turkcell’den de bir temsilci var. Tam bir AKP arpalığına dönüşmüş olan Turkcell’in yönetimi AKP genel merkezinde toplanıyor olmalı. Ne işi var araba işinde demeyin. Samsung buğdaydan gemiye telefondan kulaklığa bir çok işin işinde. Dünya’da örneği var. Arabayı alana Tukcell’den hafta sonları indirim olacak.

Aslında araba baronlarının baskısı ile Gümrük Birliği’nden muaf tuttukları ve maliyetinden daha fazla vergisi olan araçlar üzerindeki haracı kaldırsalar bütün AB vatandaşları gibi ucuza arabaya binmek mümkün ama neyse.

Bu araba işi tutar, çünkü bütün devlet kurumlarına zorla aldıracaklar eğer yapılırsa. İlk arabayı Erdoğan alacakmış. Ancak bir şartı var. Bedelini ödemek şartı ile imiş. Yahu bir de diyorsunuz bu adam neden bütün seçimleri kazanıyor. Bu kadar hassas ve titiz yaşayan bir devlet adamı daha gördünüz mü?

***

Hızlanalım. Yan manşette Emine Erdoğan var. “Çözüm üreten gençlik istiyoruz” diyor. Haber değeri falan yok. Girmiş olmak için girilen bir haber. Ben sadece sağlık sektöründeki hizmetlerini biliyordum ama Emine Erdoğan gençleri de ihmal etmiyormuş. Kendisinin Twitter hesabını takip ediyor musunuz? Bence edin, külliye ile ilgili o haberlerin ne kadar yalan olduğunu bizzat göreceksiniz. Nasıl bir mütevazı bir hayat sürdüklerini gösteriyor.

Emine Erdoğan haberinin altında Sabah’ın kahyası Serhat’ın kardeşi, Erdoğan’ın damadı, TC Enerji Bakanı, amazon.com üyesi Berat var. Berat demiş ki, “Gaz daha da ucuzlayabilir”. Siz de fark ettiniz değil mi? Daha da ucuzlayabilir diyor. Yani zaten ucuz, belki bir ihtimal biraz daha ucuz olabilir. Bu arkadaşlar kışın hiç doğalgaz faturası ödemedikleri için bilmiyorlar havalar soğumasın diye milletin ettiği duaları.

***

Bu haberin altında Mehmet Barlas yazısı. Klasik, AB’ye çakıyor.

Aaa görmemiştim onun da altında başbakan varmış. Erdoğan’ın karısı, damadı ve şakşakçısının altında artık ööğ dedirten esprisi ile Binali Yıldırım yer alıyor…

Yahu bugün FETÖ yok mu bunlara bir şey olmasın derken suya tirit yazıların sahibi ‘Güniz Donat’ lakaplı Yavuz Donat’taymış nöbet.  Davalara gitmiş.

***

Hemen yanında “Şehitlerimizin Öcü Alındı” haberi

İşte sayın okuyucu, psikolojik harbin daniskası nasıl yapılır birlikte bakalım. İntikam kelimesi sığmayacağı için öç kelimesi tercih edilmiş. Psikolojik harp gereği 8 şehidimizin olduğu gizleniyor. Aslında olması gereken haber tam 8 vatan evladının şehit düşmesi. Ama öyle verirlerse acizlik olur. Bilakis 54 tane terörist öldürülmüş. Yalan. Ne zaman şehit haberleri gelse aynı yalanlar. Referandumdan sonra bitecekti terör. Yıl olmuş 2017 hala şu kadar terörist öldü haberleri. Zerre miktar çözüme katkısı olmayan yalan dolan haberler. Ne devletin askeri biter ne de örgütün elemanı. Olan bu kirli savaşta gencecik yaşta hayatını kaybeden talihsizlere oluyor.

***

Altta kutularda yine propaganda haberleri var. Bir tanesi  farklı, dikkatimi çekti “Kırmızı ışıkta ezdi, bir gün hapis yatmadı” diyor. Sanki ilk defa oluyor. Yıllar önce Burak Erdoğan kırmızı ışıkta bir sanatçıyı ezmiş derhal yurt dışına kaçırılmıştı. Babası o zamanın İstanbul belediye başkanı olaydan hemen sonra olay yerini sular seller gibi yıkamıştı. O davanın nasıl kapatıldığı hukuk fakültelerinde ders diye okutulur.

***

İçimiz karardı, yukarıdaki renkli haberlerle bitirelim

A Haber reytinglerde zirvedeymiş. Senin benim paramla finanse edilen adam gibi bir RTÜK olsa 10 yıl kapatma alacak kanaldan bahsediyor. Hani kahvehanelerde açık olmadığı zaman zabıtanın ceza yazdığı A Haber.

Bir futbol haberi. Başakşehir umudunu korumuş. Başakşehir hani Emine Erdoğan’ın akrabası Göksel Gümüşdağ’ın sahibi olduğu takım. Bir günde İstanbul Belediyesi’nden alınarak Başakşehir yapılmış ligin en kirli takımı. Belediyenin bütün şirketlerinin para vermesinin zorunlu olduğu, yakında Katarlılara satılması düşünülen takım. Başında Erdoğan’ın köylüsü Abdullah Avcı var. Yahu futbol haberi bile kirli.

Ziraat Kupası’nın kuraları çekilmiş, bu devletin futbolu özellikle finanse ederek bütün takımlara ayar vermesinin bir diğer göstergesi.

***

Yandaki magazine bakalım. Gazetenin tek özel haberi. Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın bir etkinliğine bazıları kürk giyerek gelmiş. Haberde Hayri İnönü fotosu kullanılmış. Hayri İnönü kim? CHP’li Şişli belediye başkanı. Tesadüfe bak.

Çivisi çıkmış Türkiye’de Esra Erol da polisle operasyona gitmiş. Bunu yorumlayacak halim kalmadı.

[Barbaros J. Kartal] 4.11.2017 [TR724]

Hukuka ‘Tahşiye’ düştü [Bülent Korucu]

Hukuk tarihinde eşine rastlanmadık bir dava sonuçlandı. ‘Tahşiyeciler grubu’na kumpas kurdukları iddiasıyla aralarında kapatılan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ile eski emniyet müdürleri Ali Fuat Yılmazer ve Yurt Atayün’ün de bulunduğu 33 sanığın yargılandığı davada karar çıktı.

Hidayet Karaca, 31 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eski emniyet müdürü Ali Fuat Yılmazer’e ise 16 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarının rövanşı olarak gördüğü davaların ilkiydi. Bütün adliyeyi baştan ayağa dizayn ettikten sonra talimatıyla başlayan ilk soruşturmaydı. Bir başka mahkemede yargılaması devam eden Tahşiyeciler Grubu’na kumpas kurulduğunu iddia etmek başlı başına bir hukuk skandalıydı. Bu davayı haklı çıkarabilmek için o davanın beraatle sonuçlanması büyük baskılarla sağlandı.

İddianamede yer alan hürriyeti tahdit suçundan ceza vermediler, zira tutuklayan hakimler şablona uymuyordu. Onun yerine iftira ve evrakta sahtecilik tercih edildi. Tahşiyeciler hakkında rapor veren MİT, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı ve Emniyet İstihbarat Dairesi değil, bu raporları esas alarak operasyon talimatı veren yöneticiler de değil, yapan terörle mücadele birimi ceza aldı. Tahşiyeciler hakkında en ağır yayınları yapan gazeteciler görmezden gelindi, Hidayet Karaca’ya bir dizideki 2 dakikalık replikten ötürü 31 yıl hapis cezası verildi.

HAFIZALARI TAZELEYELİM

Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal’ın önüne 8 Ocak 2010 tarihinde bir yazı arz edilir. İstihbarat Daire Başkan Vekili Hüseyin Namal imzalı ‘operasyon onay talebi’ne Köksal ‘olur’ verir.

Şu ifadeler dikkat çeker: “Başkanlığımız koordinesinde El Kaide terör örgütü yanlısı Mehmet Doğan Grubu’nun deşifre edilmesi ve mensuplarının suç delilleriyle birlikte yakalanmasını sağlamak amacıyla…”

Köksal’ın onay verdiği operasyon 22 Ocak’ta gerçekleşir. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ocak’ta şüphelileri tutuklar.

Duyuruyu dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yapar. AK Parti’den milletvekili ve İçişleri Bakanı da olan Güler, şunları söyler: “22 Ocak 2010 günü, radikal dinî motifli bir terör örgütüne, yani El Kaide terör örgütüne yönelik bir operasyon gerçekleştirildi.”

Güler, soyut bir El Kaide suçlamasıyla da yetinmez ve, “El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habip Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir” ayrıntısını verir. Şüphelileri İstanbul’daki sinagog, İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası bombacılarıyla ilişkilendirmeye çalışır.

Medya, olaya geniş yer ayırır. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyesi olan Yiğit Bulut, Habertürk Televizyonu’nun başındadır ve en sert yayını yapar. Şüpheli Mehmet Doğan’a ait olduğu ileri sürülen bir video yayınlar Bulut. Yorumu ise dikkat çekicidir: “İslam, bu El Kaidecilerden kurtarılmalı.”

EL KAİDE’YE ‘MEHDİNİN ASKERİ’ DİYEN ADAM: MEHMET DOĞAN

Operasyon yapılan grup Nur camiasına yakınlığı ile bilinir, fakat orada tepki toplayan fikirleri vardır. Risale-i Nur camiasının tanınan isimlerinden Abdülkadir Badıllı’nın, Mehmet Doğan’a yazdığı reddiyeler bu ayrışmayı gösteriyor.

Badıllı, ‘hezeyankâr ve aynı zamanda menfice tahribkâr ve Müslüman insanları şaşırtan teşvişkâr’ diye nitelediği yazılarından hareketle Doğan hakkında şu kanaate varır:

“Molla Muhammed Muşi kendini Mehdi-i Azam, Amerika ile mücadele eden Üsame bin Ladin’i, Mehdi’nin öncü kuvveti ve askeri görüyor. Ladin, İslam devletini kurduktan sonra ‘zimamı’ Mehdi’ye verecek.”

Operasyona ‘olur’ veren Emniyet Genel Müdürü Köksal, AKP’den milletvekili oldu. “Louai Sakka ve Habip Aktaş’la irtibatlı El Kaideciler” diyen Muammer Güler AKP’den milletvekili ve İçişleri Bakanı oldu. Sanıkları tutuklayan yargıçlar Şeref Akçay ve Erkan Canak idari ve adli bir soruşturmada tanık olarak bile ifade vermedi.

“Bu adam kendini mehdi, Bin Ladin’i de askeri sanıyor” şeklinde kitap yazan Abdülkadir Badıllı kumpasla suçlanmadı. Tahşiyecilerin “Üsame Bin Ladin’i Mehdi’nin komutanı, El Kaide’yi ise Mehdi’nin askerleri” gördüğünü ve Mehmet Doğan’ın “öncelikli hedefinin Türkiye’deki bütün medreseleri kontrolü altına alarak El Kaide’nin hizmetine sunmak olduğunu” öne süren raporu yazan Milli İstihbarat Teşkilatı da soruşturmadan muaf.

Bu raporu üst yazı ile bütün kuvvetlere gönderen ve daha sonra raporu doğrulayan Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’i sorgulamak kimsenin aklına gelmez. Çünkü hem Ergenekon’dan hapis yattı hem de Doğu Perinçek’in yanında siyasete atıldı. Türkiye genelinde yapılan operasyonları yönetenlerden biri savcı İsmail Uçar, AKP’nin en gözde hukukçularından ve başsavcı vekili olarak ödüllendirildi.

Bunlara en küçük bir suç iması bile yok ama bir konuşmasında “Tahşiye diye bir grup çıkarıp evlerinde silah yakalatarak ‘Müslümanlar da terörist olabilir’ algısı oluşturabilirler” sözleriyle uyarı yapan Fethullah Gülen Tahşiyecilere komplo kurmakla suçlandı.

Fethullah Gülen 6 Nisan 2009’da yayınlanan konuşmasında, yeni bir irtica kampanyası başlayabileceği uyarısı yapıyordu. El Kaide türü terör yapılanmalarının Türkiye’de zemin bulmasının zorluğunu anlatıyordu. PKK’yı ve onun karşısına Hizbullah’ı çıkaran güçlerin El Kaide benzeri örgütleri üretebileceğine dikkat çekiyor, yeni örgütün isminin Tahşiye olabileceğini ve ellerine silah verilerek ‘Müslümanlar da fırsat bulduğunda teröre bulaşır’ algısı oluşturulabileceğini kaydediyordu.

Gülen aslında bir ‘paravan’ terör örgütünden bahsediyor. 2009’un hatıralarımızda yer etmesini sağlayan olaylardan biri de ‘AKP ve Gülen’i bitirme planı’ idi. O belgeye göre Hizmet Hareketi’ni bitirmek için belli yerlere silah bırakılarak bunların yakalanması ve böylece silahlı terör örgütü kapsamına alınması sağlanacaktı. Gülen’in konuşmasından sekiz ay sonra El Kaide’nin Türkiye uzantılarından olduğu ileri sürülen kişilere operasyon yapıldı.

GAZETECİLERDE AMACA UYGUN AYIKLAMA

Hizmet Hareketi’ne yönelik intikam operasyonlarının ilki olan Tahşiye Davası’nda Gülen yalnız değildi. Gazeteciler ve 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonunu yapan polisler de çuvala dolduruldu. Suçlama Gülen’in kumpas talimatını medya yoluyla verdiği ve polislerin operasyon yaptığı şeklinde. Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve bu konuda yazı yazanların bazıları kumpasın parçası olarak suçlandı.

Buradaki ‘bazıları’ kelimesi çok önemli çünkü yargıç ve savcılar bırakın hukuku mantığını bile izah edemedikleri bir seçki yaptı. Gülen’in konuşmasının Zaman’da haber olması suç(!) ama köşe yazısını konuya ayıran Hüseyin Gülerce ‘talimatla yazmadım’ diyerek sıyrılabildi. Ertuğrul Özkök de konuşmayı dinleyip köşesine taşıyanlardan. O da sadece tanık olarak ifade verdi. Konuşmayı, ‘İrtica bahane! Yarın tahşiye diye bir örgüt icat edebilirler’ başlığı ile haber yapan Vatan Gazetesi ve Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu da kumpasın bir parçası olmakla suçlanmadı. Oysa Vatan’ın başlığı Zaman’dan daha sert ve yorumluydu.

Sadece konuşma değil, Tahşiye grubuna yönelik operasyon ve El Kaide bağlantısı haberleri, birçok medya kuruluşunda yer aldı. 26 Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi ‘Vakit’in eski yazarı El Kaide’nin fikir babası’ başlığını kullandı. 27 Ocak’ta ‘Keleşli kurban kampanyası’ başlığıyla yayımlanan manşet haberde ise, “El Kaide’ye bağlı 57 kişilik örgütün, kurban başına 130 dolar toplayarak elde edilen parayı Afganistan’a gönderdiği ortaya çıkarıldı” ifadeleri yer aldı.

Radikal Gazetesi, olayı ‘Türkiye’deki El Kaide’nin yapısı çözüldü’ başlığıyla verdi. Star Gazetesi, ‘El Kaide ev almak için banka soymaya hazırmış’ başlığını kullandı. 27 Ocak 2010 tarihli Sabah gazetesinde ise ‘Kurban bağışı adı altında El Kaide’ye para almışlar’ denildi.

Tahmin edileceği gibi bu gazetelere soruşturma açılmadı. Görsel medya ayağı da bundan farklı değil. Operasyonun şüphelisi Mehmet Doğan’ın El Kaide’yi öven videolarını yayınlayan CNN Türk ve Habertürk televizyonları bir yaptırımla karşılaşmadı. Video üzerine “İslamiyet bu El Kaidecilerden kurtarılmalıdır” gibi keskin yorumlar yapan Habertürk Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut şimdilerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en yakın adamlarından biri.

Fakat Samanyolu’nda yayınlanan bir dizide iki dakika bu konuya ayrılması Grup Başkanı Karaca’nın 31 yıl hapis cezası almasına gerekçe yapıldı.  Sebep senaryo ile günlük hayat çakışması… Zaten bu tür diziler bunu yapmaya çalışır. Yazarları iyi gazete okur, öngörüler yapar ve bir kısmı tuttuğunda ‘vay be yine bildiler’ olur. Bu mantıktan hareketle birçok ABD filminde 11 Eylül saldırısına işaret bulan bile çıkıyor. Ancak hiçbir savcı harekete geçip yapımcı ve senaristi suçlamıyor.

Operasyonu isteyen İstihbarat Daire Başkanı Hüseyin Namal dışarıda, onay veren Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal AKP milletvekilliğinden sonra ballı emekliliğin tadını çıkarıyor. Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, İçişleri Bakanlığı’nı 17 Aralık Soruşturması yüzünden kaybetti. Şimdi ABD’de Reza Zarrap’ın itirafları arasında adının geçmemesi için dua ediyor. Amirlerinin talimatıyla operasyonda görev alan emniyet müdürü ve polisler 25 yıla varan hapis cezaları aldı.

[Bülent Korucu] 4.11.2017 [TR724]

Döviz bürolarını da kapatacak mısınız? [Tarık Ziya]

ABD Doları 3,88 TL, Euro 4,51 TL olunca ne diyeceklerini şaşırdılar. Akla ziyan teklifler havada uçuşuyor.

Vatandaşın döviz kredisi ile borçlanması yasaklanacakmış.

Küçük esnafa, KOBİ’lere, hatta döviz geliri olmayan bütün şirketlere döviz kredisi verilmeyecekmiş.

Hangi tarafından bakılsa devenin cevabını hatırlatıyor. Abesle iştigal etmekte ve dahi ‘cambaza bak’ demekte kimse ellerine su dökemez.

Dolar, vatandaş döviz kredisi çektiği için mi yükseldi?

İmalattan, ziraatten kopmuş, samanı ve kemiksiz et için Bulgaristan ve Sırbistan’ın kapısını çalan bir memlekette dövizin niye yükseldiği ayan beyan ortada.

ERDOĞAN ‘DOLAR ALAN YANAR’ DEMİŞTİ

‘Yasak hemşehrim! repliği Yeşilçam filmlerinden kalan hoş bir hatıra değil. En yeni, en yerli ve en millî Türkiye’de hangi meselede çare aranıyorsa Ankara’dakilerin aklına evvela yasaklamak geliyor. 

Hal-i hazırda OHAL sopası ile medyayı, sermayeyi, adliyeyi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kendisine bağlayan Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a kalsa dolar alan yanacaktı. O sözden bu yana 1 ABD Doları, 2,50 TL’de kalmadı, 1,40 TL daha kıymetli hale geldi. Velhasıl dolar alan değil, almayan yandı.

Mafya davasında hapsi istenen Tanju Çolak’ın, bedava çorbacıların, çiğ köftecilerin ve döviz kullanmayan Aksaraylı besicilerin sesi soluğu çıkmadığına göre herkesin sütten ağzı yanmış. Kimse döviz bozdurmaya yanaşmıyor. 

YİNE, YENİDEN 1990’LARA HOŞ GELDİNİZ

Döviz yasağını konuşuncaya kadar esas mevzulara ağırlık verebilseler keşke!

Bütçe açığı 44 milyar TL olacaktı, sene sonunda en az 62 milyar lirada kalırsa ne âlâ!

Enflasyon yüzde 5’e inecekti. Ekim sonu itibarıyla Tüketici Fiyatları (TÜFE) artışı yüzde 11,9. TÜİK,

Ocak’ta hokkabazlık yapmazsa TÜFE 2003’ten bu yana ilk defa seneyi de çift hanede kapatacak.

Hukuk ve demokraside Türkiye’yi geriye götüren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kendisini iktidara getiren dinamiklere doğru iktisadî sahada da son sürat ilerliyor.

1990’ların hastalıkları nüksetti. Enflasyon, faiz ve kur aynı anda yükseliyor. Bütçe kevgire döndü, devlette liyakat geçer akçe sayılmıyor.

İltimas, rüşvet, yolsuzluk ve irtikap dişlilerinin arasında ezilmeden işini yaptırabilenler kendini talihli addediyor.   

ENFLASYON KASIM’DA ZİRVE YAPACAK

İmalat sanayiinde fiyat artışı yüzde 17,2. TÜFE ile aradaki yüzde 5’lik farkı cebinden mi ödeyecek sanayici? Kalan zamlar bir gece ansızın gelecek. Enflasyon canavarı Kasım ve Aralık’ta yeni zirveler tırmanacak.

Olan garibana olacak. Zengin paradan para kazanmaya devam edecek. 

Döviz kredisi yasağını telaffuz eden Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de gayet iyi biliyor ki vatandaş eve ekmek götürecek para bulamıyor.

Ne kredisinden ne dövizinden bahsediyorsunuz!

Döviz borcunda aslan payı bankalara, şirketlere ve Hazine’ye ait. Borç artarken döviz gelirleri azaldı. İhracat ve turizm kalemlerinden elde edilen döviz gelirleri niye geriliyor? Türkiye beş altı sene evvel ulaştığı gelirleri bugün niye mumla arıyor? Türkiye harbe mi girdi? Tabiî afet mi oldu? İkisinin de cevabı: Hayır.

DOLAR BİR AYDA YÜZDE 15 ARTARSA

Türkiye kifayetsiz muhterislerin elinde bütün sermayesini kaybediyor.

Dolar bir ayda yüzde 15’e yakın artıyorsa olup biten düpedüz devalüasyondur. Hangi firma böylesine ani sarsıntıya mukavemet edebilir.

Sadece kur artışı ile mahduk kalmıyor ki! Döviz fiyatı artınca dolmuşa, metrobüse, ete, süte, benzine, LPG’ye zam yağıyor. Hatta devlet vatandaştan daha fazla meraklı zam yapmaya.

Motorlu Taşıtlar Vergisi’nden pasaport harcına, Damga Vergisi’nden trafik cezalarına ne varsa yüzde 15 zamlanıyor.

İşler yolundaysa, ekonomi çift hane büyüyorsa, doların artışı Amerikalıların derdiyse bu zamları ne ile izah edeceğiz?

AKP TOPU TAÇA ATAMAZ

Ekonomiyi bu kadar derinden sarsan sebepleri uzakta aramanın mânâsı yok. Krizin fâili bizzat Ankara’da. İstikrar nakaratı ile iktidar koltuğunda yine AKP oturuyor.

O halde topu taça atmakla ekonomideki iflası unutturamazlar.

Malayani beyanlarla milletin vaktini boşa harcamasınlar. İçlerinde zerre kadar ‘hizmet’ mefkuresi kaldıysa şu krizden çıkışı mümkün kılacak tedbir paketleri hazırlansın. Sırbistan’dan ithal kıymayı A 101 ve BİM’de 29 liradan satarak enflasyon düşmez. Bu teşebbüs birkaç ailenin cebini doldurmaktan başka işe yaramayacak.

Seçimde çiftçiler, besiciler, kasaplar ve diğer marketlere, “Bize mi sordunuz!” derler artık. Araya başka mevzular girince handiyse başlıktaki suâli unutacaktım.

Muhterem Şimşek,

Döviz bürolarını da kapatacak mısınız? Doları tamamen yasaklamayı da düşünüyor musunuz? 

[Tarık Ziya] 4.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com