Erdoğan’ın eline yüzüne bulaştırdığı ‘kreatif kaos’ stratejisi [Akif Umut Avaz]

Tarihi bir realitedir. Diktatörler, mutlak anarşiden başlayarak liberal düşünceye varıncaya kadar farklılıklara alan açan her türlü özgürlük düşüncesi ve düzeninden nefret ederler. Her şeyin yerinin belli olduğu katı hiyerarşik bir düzeni tercih eder ve çok severler. Tabii, bahsedilen düzen kendi düzenleri ise.

Diktatörler, başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal etmemek kaydıyla, isteyenin istediğini gönlünce yapabildiği özgür toplumları, insan onur ve haysiyetine değer veren düzenleri sevmezler. Ama, paradoksal bir şekilde, kendilerinin hiçbir kurala tabii olmaksızın her istediklerini yapabilecekleri bir düzen kurmak isterler. Kendilerini (haşa) ‘kadir-i mutlak’ gibi konumlandırıp bila kayd-u şart her istediklerini yapabilecekleri bir düzeni kurmanın yolu ise bellidir: Kaos çıkarmak, yıkmak, korku ve güvensizlik pompalayarak kitleleri sığınabilecekleri bir kurtarıcı bekler hale getirmek.

Astığı astık, kestiği kestik yeni bir düzen kurmak için kontrollü bir kaosa bel bağlamak yeni bir yöntem değil. Dünya siyasi tarihinin yanı sıra Türk siyasi tarihinden de buna bolca örnekler bulmak mümkün. 31 Mart Vakası’ndan tutun da, 1980 öncesi sağ-sol kavgasında kan gövdeyi götürürken darbecilerin “şartların olgunlaşmasını beklemesi” vs. gibi. Eski hali muhal hale getirip sınırsız yetkilerle yeni bir düzen kurmayı amaçlayan bu tür yöntemlere ‘kreatif kaos’ stratejisi adı verilebilir.

‘KREATİF KAOS’ YA DA YAPMAK İÇİN YIKMAK

Çağrışımları itibariyle iki zıt kavramın bir araya getirilmesiyle oluşturulan pozitif bilimlerde ‘kreatif kaos’ terimiyle adlandırılan teori, 19. yüzyılın sonlarından itibaren sosyal bilimlerde de büyük bir etkiye yol açtı. Neticede ‘kaos’ kavramı düzensizliği ve kaotik bir durumu ifade ederken, “kreatif – yaratıcı’ kelimesi düzene sokucu, inşa edici, var edici gibi olumlu çağrışımlara sahip. Kısaca, yapmak için yıkmak olarak da tanımlayabiliriz bu kavramı.

Yine de ‘yapmak için yıkmak’ tanımı kendi başına bir değer yargısına ulaşmamıza imkân vermez. Burada asıl önemli olan neyi ne için ve hangi amaçla yıktığınız ve yerine neyi hangi amaçla getirmeye çalıştığınızdır. Her statüko, üzerine titrenilmesi gereken bir değer olamayacağı gibi kaos üzerine inşa edilen devrimsel süreçlerle kurulan her düzen de peşinen doğru olanı temsil etmeyebilir.

Bir siyaset stratejisi olarak ‘kreatif kaos’un uygulanması büyük bir siyasi maharet gerektirdiği gibi böyle bir stratejiden umulan neticenin alınabilmesi sınırsız sayıdaki değişkenin kontrol edilmesi imkânsız etkilerine bağlıdır. Kendinize göre kendi düzeninizi kurmak için tetikleyeceğiniz bir kaosun yaratacağı sonuçlar her zaman istediğiniz şekilde olmayabilir. Saddam Hüseyin, kendi liderliğinde pan-Arabist bir Ortadoğu düzeni için kollarını sıvayıp bölgede türlü kaoslar çıkarmıştı. Amacına ulaşamadığı gibi ülkesini kaybetmek, halkını sonu gelmez bir karmaşaya terk etmek ve kendi kellesini vermek zorunda kalmıştı.

ARAP İSYANLARININ HEDEFLERİ İLE VARDIĞI YER ARASINDAKİ UÇURUM

Küresel bir düzen kurmak üzere daha büyük bir kaosun peşine düşen Hitler ve ülkesinin başına gelenleri ve dünyaya çıkardıkları ağır faturayı bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Ya da çok büyük iddialarla yola çıkıp kaos üzerine inşa ettikleri yeni rejimleriyle dünyaya yeni bir nizamat verme iddiasındaki İran’ın türlü bölgesel ve küresel revizyonist söylem ve hamlelerinin sonuçlarının İran için hayırlı olduğunu kim iddia edebilir?

Edward N. Lorenz’in ‘kaos teorisi’nden geliştirilen ‘kreatif kaos’ stratejisinin, kontrolü imkânsız sınırsız sayıdaki değişkenin peşinen tahmini imkânsız olan etkilerinden dolayı her zaman hedefine ulaşması mümkün olmayabilir. Mesela, 2011 başlarında yayılan Arap isyanlarının ‘kreatif kaos’ yoluyla hedefledikleri ile vardığı hazin yer arasındaki derin uçurum ortadadır. Çünkü, ‘kreatif kaos’ kavramına eşlik eden bir de ‘kelebek etkisi’ kavramı vardır ki, hedefe ulaşma sürecinin ne tür etkilere maruz kalabileceğini açıklamakta mükemmeldir. Bu yaklaşıma göre, en incelikli strateji ve planların bile kaderi bu tür etkilere ve tahmin edilemeyecek sonuçlara itmesine alabildiğine açıktır.

AMERİKA’DA FIRTINAYA SEBEP OLAN ÇİN’DEKİ KELEBEK

Bu yüzden, ‘kreatif kaos’ stratejisinin en belirgin özelliklerinden biri ‘kestirilemez determinizmi’dir. Yani, strateji ne kadar iyi modellenirse modellensin tek bir hata ya da kontrol dışı basit bir etki amaçlananın tamamen dışında bambaşka sonuçlara yol açabilir. ‘Kelebek etkisi’ teorisi de zaten burada devreye girer. Çok bilindik bir örnekle “Çin’de kanat çırpan bir kelebek, ABD de bir fırtınaya neden olabilir,” denilebilen bir dünyada tetikleyeceğiniz bir ‘kreatif kaos’ üzerinden arzu ettiğiniz bir düzeni kurmanın garantisi yoktur. Üstelik kontrolden çıkabilecek bir sürecin sonuçları tahminlerin çok fevkinde olabilir.

Bu duruma en güzel örneklerden biri olarak 1861-1865 yılları arasında yaşanan Amerikan İç Savaşı verilir. Savaşın bir aşamasında köleliğin kalkmasını ve federasyon isteyen kuzey eyaletleri, köleliğin devamını ve konfederasyon isteyen güney eyaletlerinin limanlarını ablukaya alırlar. Bu durumda, güney eyaletleri İngiltere ve Rusya’ya yaptıkları pamuk ihracatını sürdüremezler. Oysa, 19. asrın en önemli sanayilerinden birisi tekstildir.

Bunun üzerine Rusya ve İngiltere pamuk yetiştirebilecekleri alanlar araştırmaya başlar. Rusya, pamuk üretimi için çok elverişli olan Orta Asya’yı baştan sona işgal eder. İngiltere ise, yine pamuk ihtiyacını karşılamak için Hindistan’ın Doğu kısımlarını işgale girişir. Yani dünyanın öbür ucunda çıkan bir iç savaş dünyanın bir başka köşesinin haritasını, ticaret şeklini ve toplumsal ilişkilerini değiştirir. Zaten ‘kelebek etkisi’ de bir sistemin başlangıç verilerindeki en küçük değişikliğin bile büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Bu etkiye ‘çığ etkisi’ diyenler de vardır.

İLK GECEKONDULAŞMAYA YOL AÇAN PAMUK TOHUMU

1950’li yıllarda Çukurova havzasında bölgenin iklim koşularına dayanaklı ama verimi düşük yerli pamuk tohumundan verimi yüksek ama yağmura dayanaksız bir ithal pamuk tohumuna geçişin yol açtığı radikal sosyal değişikler de buna bir örnek olarak verilebilir. Değişen bir pamuk tohumunun bölgenin sosyal, demografik, şehir yapısını nasıl kökten değiştirerek Türkiye’deki ilk gecekondulaşmaya nasıl yol açabildiğini bu konuda yazılmış bilimsel makaleler üzerinden ibretle okuyabilirsiniz.

En önemli önermelerinden biri ‘düzen düzensizlikten doğar’ olan ‘kreatif kaos’ stratejisi, yeni bir düzen kurmak için düzensiz bir durumun, yani kaosun, olmasını şart koşar. Bununla birlikte kuramsal olarak, ulaşılan yeni düzenin kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişebileceğini de öngörür.

Tüm bu anlatılanların ışığında gelelim günümüz Türkiye’sine. ‘Kreatif kaos” stratejisi uygulayabilmek her şeyden önce bir güç ve kabiliyet meselesidir. Yeterli gücünüz ve entelektüel kabiliyetiniz yoksa ‘ya herru ya merru’ aymazlığıyla tetikleyeceğiniz bir ‘kreatif kaos’ neticesinde arzuladığınız hedeflere ulaşmak şöyle dursun, kendinizle birlikte milyonları da bir batağa saplayabilir, elinizdekileri kaybedebilir, ağır bedeller eşliğinde tüm dünyaya rezil rüsva olabilirsiniz. Kendisi için ‘kreatif’, kendisi dışındaki herkes için alabildiğine ‘yıkıcı’ bir kaos stratejisini uygulamaya koyan Erdoğan ve avanelerinin başına gelen işte tam da budur.

BÖLGE ÜLKELERİNİN İÇİŞİLERİNE MÜDAHELE İLE YAPILAN DENEME

Daha fazla reform, demokrasi ve özgürlük vaadiyle 2011 yılında sandıktan aldığı büyük desteği ve Arap isyanlarının oluşturduğu imkanları ani bir tornistanla fabrika ayarlarına dönerek siyasal İslamcı amaçları için kullanan Erdoğan, benimsediği ‘kreatif kaos’ stratejisini önce dışarıda uygulamayı denedi. Mısır, Suriye, Irak ve Libya gibi ülkelerin içişlerine müdahale ederek, buralarda doyumsuz hırs ve ihtiraslarının dayattığı düzenler kurmak istedi.

Hiçbirisinde başarılı olamazken, Libya’nın yeni meşru rejiminin ve Irak yönetiminin gözünde Türkiye’yi düşman haline getirdi. Mısır’da ise, ülkenin kutuplaşarak yeniden kaosa sürüklenmesinde ve neticede bir askeri darbe ile yeni bir rejimin kurulmasına sebep olmakta başat rolü oynadı. Mısır da, Erdoğan ve avanelerinin şahsında, Türkiye’ye düşman bir rejim haline geldi.

Irak’taki serüveni ise daha eskilere dayanır. Hatırlanacağı gibi, 2009 seçimlerinde Ankara’da parti kurdurtacak kadar ileri giderek Irak’ın içişlerine burnunu sokan Erdoğan, seçimleri kazanan Nuri el-Maliki’yi ilk günden ‘Türkiye hasmımızdır’ açıklaması yapmaya itmişti. Ama, Erdoğan ve avaneleri felaketlerin en büyüğüne Suriye’de yol açtı. Koskoca ülke yerle bir olurken, 3,5 milyonu Türkiye’ye sığınan 10 milyon insan mülteci durumuna düşürüldü. Yüzbinlerce insan ölürken, bölge uluslararası radikal İslamcı terör örgütlerinin merkezi haline geldi. Türkiye, bir yandan, her türden radikal İslamcı terör gruplarının tehdidi altına girerken, diğer yandan bu terör örgütlerini destekleyen bir ülke durumuna düşürüldü.

GÜCÜ VE KAPASİTELERİ AZ, BEDELLERİ AĞIR

Farklı toplumsal grupları dışlayıcı Erdoğan ve avanelerinin yönetimindeki Türkiye’nin öyle bir gücü ve kapasitesi olmadığı halde bölgeselden başlayarak küresel düzende revizyonist yaklaşımlar sergilemesinin faturası ağır oldu. Erdoğan, çoğu gayr-i meşru alana ve uluslararası suçlara tekabül eden hedeflerinin ve bunların gerektirdiği illegal faaliyetlerin finansmanı için ihtiyaç duyduğu kayıt dışı (kara) paradan dolayı rüşvet ve yolsuzluklarını artırmak, uluslararası kara para trafiğinin en önemli aktörü haline gelmek zorunda kaldı.

Buna rağmen ne Suriye’de ne de başka bir yerde hedeflerine ulaşamadı. Ama bunların neticesinde Erdoğan ve çevresi kendilerini devasa bir ulusal ve uluslararası suç okyanusunun tam göbeğinde buldu. Artık, yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Madem, bölgesel düzen üzerinden küresel düzeni uyguladıkları “kreatif kaos” stratejisi ile kafalarına göre dönüştüremiyorlardı ve bu uğurda gırtlaklarına kadar suça gömülerek ülkeden çıkamaz hale gelmişlerdi öyleyse artık ne yapıp edip benzer bir stratejiyi Türkiye’de uygulamak zorundaydılar. İktidarı paylaşmak ya da tümden devretmek zorunda kalmaları durumunda yeniden işleyebilecek bir yargı önünde yüzlerce müebbet hapisle karşılaşma riskleri olduğundan, ne pahasına olursa olsun, böyle bir şeye asla müsaade etmemeliydiler.

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı sonrası girdikleri çıkmaz yolun bir gereği olarak daha fazla ulusal ve uluslararası suçlar işlemeye hız verdiler. İşedikleri vahim suçların hesabını hukuka vermekten kaçınmak için ‘kreatif kaos’ stratejisinin gerektirdiği her şeyi yaptılar. Mesela, bu halleriyle iktidarı asla paylaşamayacakları ya da devredemeyecekleri için 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası kaos planının en kanlı süreçlerini tetiklediler. On binlerce insanı tutukladılar, binlercesini öldürdüler, ağır bombardımanlarla insanların yaşadıkları yüzlerce yıllık şehirleri, evleri tepelerine yıktılar.

SPATULAYLA KAZININCAYA KADAR ÇAMURLAŞMAYA DEVAM

Halkı korkuttular. Canlarından, mallarından, ırzlarından emin olamayacakları bir hale getirdiler. Kitlelerin bir an olsun kendilerine gelmesine fırsat vermeyen bir şok stratejisini devreye sokarak olup bitenleri sorgulamalarına engel oldular. Medya ile iyiyi kötü, kötüyü iyi gösterebilecek bir algı mühendisliğine giriştiler. Sıkıştıkları her noktada daha büyük bir kaosun fitilini ateşlediler. Ve nihayet 15 Temmuz 2016 askeri darbe teşebbüsünün koreografisini devreye soktular.

İşler ilk etapta planladıkları ve arzuladıkları gibi seyretti. Saldıkları korku, yaptıkları algı manipülasyonları ve medya operasyonlarıyla toplumu uzunca bir süre istedikleri şekli verebilecekleri bir hamur kıvamına getirdiler. Ama nihayet yolun sonuna geldiler. Aylarca aldattıkları uluslararası aktörler, yalan ve iftiralarını artık yemediklerini yüzlerine vurmaya başladılar. ABD’den bir gazetenin yazdığı bir haber, New York’ta başlatılan bir soruşturma, arada yapılan bir gözaltı, Avrupa’da yayınlanan bir rapor bütün yol haritalarını berheva eder hale geldi. İçeride de yavaş yavaş sorgulanır hale geldiler. Sorgulamaya müsaade etmemek için sansürün ve devlet terörünün her türüne yöneldiler.

Şimdi önlerinde 13 gün var. Ne yapıp edip referandumdan ‘evet’ çıktığını deklare etmek ve bunu kitlelere kabul ettirmek zorundalar. ‘Hayır’a hayat hakkı tanımamak Erdoğan ve avaneleri için bir tercih değil, bir mecburiyet. Çünkü başlattıkları kreatif kaos stratejini ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Daha fazla suç ve hukuksuzluktan daha fazla despotlaşmaktan ve diktatörleşmekten başka kendilerine bir çıkar yol bırakmadılar. Şayet fırsat bulurlarsa bundan sonra çok daha çamurlaşacaklar. Ne zaman olur bilmem ama spatulayla kazınıncaya kadar çamurlaşmaya da devam edecekler maalesef.

[Akif Umut Avaz] 4.4.2017 [TR724]

Tahliye kararı verilen 21 gazeteci artık ‘rehin’ [Konuk Yazar: Umut Kalaycı]

Türkiye hiçbir dönemde tam anlamıyla bir hukuk devleti olmadı. Fakat hukukun bu kadar ayaklar altına alındığı başka bir dönem de görmedi.

Türkiye’de yeni rejimin kurucularının “artık dönülmez bir yola girdikleri” hissinde olduklarının ve hedefe varmak için “gözlerini ne kadar kararttıklarının” son örneği 31 Mart’ta yaşandı. Sadece yazdıkları yazılar nedeniyle, haklarında terör örgütüne üye olma suçlamasıyla tutuklanan ve 8 ay sonra mahkemeye çıkan 21 gazeteci hakkında, mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye kararı verildi.

Tahliye kararlarında normal işleyiş şu şekildedir: Mahkeme tahliye kararının bir örneğini derhal UYAP üzerinden savcılığa gönderir. Savcılık gelen yazıyı hem UYAP üzerinden hem de faksla acil kaydıyla cezaevine gönderir. Cezaevi gelen yazı üzerine tutukluyu derhal salıvermek zorundadır. Mahkemenin tahliye kararı ile sanığın cezaevinden tahliyesi arasındaki süreçte en ufak bir gecikme sorumlular hakkında “görevi kötüye kullanma” ve “hürriyeti tahdit” suçunu oluşturur.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 31 Mart günü öğleden sonra 21 kişinin tahliyesine kararı verildikten sonra, savcılık gece 8 kişinin tahliyesine itiraz etti.

Bir defa bu karar Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca itiraz edilebilecek bir karar değildir. Sadece Sulh Ceza Hakimliğinde verilen tahliye kararlarına itiraz mümkündür. Yargılama sırasında mahkemenin herhangi bir sanık hakkında verdiği tahliye kararı ise kesindir ve itiraz yolu kapalıdır. Ceza Muhakemesi Kanunundaki bu açık düzenlemeye rağmen, 26. Ağır Ceza Mahkemesi gece yarısı toplanarak itirazı inceledi ve 8 kişi hakkında tahliye kararının kaldırılmasına karar verdi.

İKİNCİ HUKUK KATLİ CEZAEVİNDE YAŞANDI

Bu karar verilinceye kadar, hukuken derhal tahliye edilmeleri gereken gazeteciler cezaevinde bekletildi. Hukuk ikinci kez katledildi. Mahkemenin hakimleri yetkileri olmadığı halde verdikleri bu kararla gazeteci olan sanıklara yönelik “hürriyeti tahdit” suçunu işlediler ve işlemeye devam etmekteler. Gazeteciler tahliye oluncaya kadar da bu suç işlenmeye devam edilecektir.

Savcılık tarafından 13 gazeteci hakkında verilen yeni gözaltı kararına gelince: Gazetecilerin tamamı “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla yargılanmaktadır. İddianın asılsızlığı ayrı bir konudur. Ancak bu suçlamada Gülen Hareketi, 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunduğu iddiasıyla silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmektedir. Yani Gülen Hareketine yönelik iddia, bu hareketin “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği” ve “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği”dir.

HAPİSTEKİ GAZETECİ NASIL YİNE DARBEYE TEŞEBBÜS ETSİN?

Gazeteciler hakkında gece yarısı verilen gözaltı kararının gerekçesi basına yansıdığı şekliyle “darbeye teşebbüs”tür. Zaten darbe yapmaya teşebbüs ettiği iddia edilen bir terör örgütüne üyelikle suçlanan ve darbe teşebbüsünden sonra tutuklanan gazetecilerin, iddianameden sonra suç oluşturan başka bir eylemleri yoksa yeni bir suçtan söz edilemez. Çünkü “örgüt üyeliği” temadi eden bir suçtur. Bunun anlamı, iddianame düzenleninceye kadar kişinin gerçekleştirdiği tüm eylemler “tek bir suçu” oluşturur. Bu demektir ki, örgüt üyeliğine dair sanıkların iddianameden önceki tüm eylemleri, şu an mahkemede yargılandıkları suç kapsamında kalır. Savcı yeni bir delil bulmuşsa bunu sanıkların suçlarının ispatına yönelik olarak mahkemeye sunar. Gerekiyorsa, ek bir iddianame düzenleyerek yeni delillerle birlikte mahkemeye gönderir. Ancak aynı suç nedeniyle sanıkları yeniden gözaltına aldırma yetkisi yoktur. Bu şekilde görevini kötüye kullanan bir savcının eylemi de “hürriyeti tahdit” suçunu oluşturmaktadır. Hele bir de, böyle bir gözaltını sanıkların tahliye edildikleri gece yapıyorsa, savcı açıkça suç işliyor demektir.

31 Marttaki olayın teknik yönü bu olmakla birlikte; o gün ne olmuştur da, haklarında tahliye kararı verilenlerin hiçbiri tahliye edilmemiştir? Sorunun cevabı Türk yargısının artık iktidarın elinde muhalifleri sindirmede kullanılan bir sopadan başka bir şey olmadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Açıkçası mahkeme heyetinin doğrudan bir talimat almadan böyle bir karar verme üstün cesaretini nasıl gösterdiği ciddi bir merak konusudur. Muhtemelen bir an boş bulunarak üzerlerindeki cübbelere bakıp kendilerinin bağımsız olduklarını hayal ederek, gazetecilerin zaten 8 aydır delilsiz tutuklu olduğunu hatırladılar. Ama hayalleri uzun sürmedi.

TROLL PROPAGANDASI ETKİLİ OLDU

İktidarın tetikçisi biri, twitter hesabından “Eğer bu hainler yeniden tutuklanmazsa birileri çok ağır bedel ödeyecek. Bilerek söylüyorum bunu. Yıkılacak ortalık.” “Adı belli FETÖ’cüleri tahliye eden her savcı ve hakim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur. Herkes bunu bilsin.” “Adalet Bakanlığımız, HSYK harekete geçti. Hainler salınmayacak Allah’ın izniyle.” şeklinde paylaşımlarda bulundu. Açıkça anlaşıldığı üzere, tahliye kararı verilenler hakkında, savcının gözaltı ve mahkemenin gazetecilerin tutukluluk halinin devamı kararından çok önce iktidar cenahında kararlar verilmişti. Benzer şekilde birçok paylaşım yapıldı sosyal medyada akşam saatlerinde. İktidara yakın hesaplar tarafından açılan #SalıverirsenizAlıveririz, #KriptoHakimler hashtag’leri altında yapılan paylaşımlarda sadece bu tahliyelerle ilgili değil Gülen Hareketi’ne mensup olduğu iddiasıyla cezaevinde bulunanları tahliye etme ihtimali bulunan tüm yargı mensupları tehdit edildi. Sonuçta, 5 bin civarında meslektaşı meslekten atılan/tutuklanan hakim ve savcılar, zaten bir kaç yıldır yapmaya alışık oldukları şeyi bir kez daha yapmakta pek zorlanmadılar, gelen talimatlar doğrultusunda, gazetecilerin hürriyetlerine kavuşmalarını engellediler.

İLK KEZ YAŞANMIYOR

Aslında böylesi bir olay ilk kez yaşanmıyordu Türkiye’de. Yani hem yargı hem iktidar Anayasa ve kanunları uygulamamakta tecrübeliydi. 25 Nisan 2015 tarihinde İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve 75 kişinin tahliyesine karar verildi. İktidar bu karardan çok rahatsız oldu ve derhal harekete geçti. Karar savcılık tarafından hukuka aykırı olarak cezaevine gönderilmedi ve tahliye kararının infazı fiili olarak engellendi.

Bugün Türk yargısı yasama ve yürütmeyi denetleyen bir erk olma fonksiyonunu çoktan kaybetmiştir. Uluslararası yargı ilkeleri olan bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk, tutarlılık, dürüstlük ve eşitlik gibi ilkeler Türk yargı mensupları için sadece bir rüyadan ibarettir. Mensuplarının üçte biri meslekten atılmış veya tutuklanmış olan bir yargıda, görevine devam edenler elbette kendilerinin ispatlama arayışı içinde olacaktır. Kendisi bağımsız olmayan bir yargının, medya özgürlüğünün güvencesi olmasını beklemek elbette doğru değildir.

MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ YOKTUR…

31 Martta yaşanan olayın bir kez daha gösterdiği yalın gerçek şudur: Türkiye’de medya özgürlüğü yoktur. Medya mensupları hukuka açıkça aykırı bir şekilde tutuklanmaktadır. Medya özgürlüğünün ve diğer hakların güvencesi olması gereken yargının kendisi güvenceye muhtaçtır; bağımsız değildir.

Türkiye’deki durum bu şekilde tespit edildiğinde, iç hukukun kullanılması yoluyla ulaşılacak bir adaletin olmadığı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yerelde adalete ulaşmak mümkün değildir. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımı için uluslararası kurum ve kuruluşların etkin bir şekilde harekete geçmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, Türkiye’deki AİHS ile güvence altına alınan hakların korunması kapsamında AİHM’in tarihi bir sorumluluğu bulunmaktadır.

AİHM Türkiye’den gelen başvurularda, Türkiye’deki mevcut durumun hassasiyetini ve ciddiyetini göz önünde bulundurarak, artık Türkiye’de tüketilebilecek etkin bir iç hukuk yolunun bulunmadığını kabul etmelidir.

Medya ve yargı mensuplarının yaptıkları başvuruları öncelikle ele alarak, başvurular hakkında bir an önce karar vermelidir. Mahkemeye yakışan budur. Aksi halde, AİHM kuruluş gayesine aykırı hareket etmiş ve görevinin gereklerini yerine getirmekten kaçınmış olacaktır.

[Umut Kalaycı] 4.4.2017 [TR724]

Kılıçdaroğlu’na niye kızdılar? [Sefer Can]

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz için ‘kontrollü darbe girişimi’ nitelemesi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ı kızdırdı. Erdoğan hızını alamayıp, ‘elindekini şimdi açıkla 16 Nisan’dan sonra işine yaramayacak’ bile dedi. Cumhurbaşkanı’nın sözlerindeki örtülü tehdit gözden kaçmadı.

Aslında bu Kemal Bey’in aynı minvaldeki ilk açıklaması değil. 8 Ocak 2017 tarihli Parti Meclisi toplantısında benzer şeyleri söylemişti. Hatta daha ileri giderek asıl darbenin 20 Temmuz’da yapıldığını savunmuştu. AKP’liler o zaman bu kadar büyük tepki göstermemişti. Şimdiki yüksek sesli cevaplar yaklaşan referandumla alakalı. Normal ve demokratik şartlarda kabul edilme şansı olmayan bir anayasa değişikliği oylanıyor. Erdoğan, partisini bile tam anlamıyla ikna edebilmiş değil. “Cumhurbaşkanı’nın şimdi isteyip de yapamadığı ne var ki bu değişiklikleri istiyor?” sorusu hâlâ cevaplanamadı.

Partinin ağır topları ve onlara yakın bilinen teşkilatlarda ise operasyon tedirginliği var. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu ısrarlara rağmen meydanlara çıkmıyor. Başbakan Yıldırım’ın “siyasette F… yok, temizledik” açıklaması rahatlatma yerine endişeyi artırıyor. Başbakan’ın sözlerinin bağlayıcı olmadığını herkes biliyor. 17 Nisan günü parti grubuna ve teşkilatlara ihtiyacı kalmamış bir Erdoğan’ın partide tasfiyeye girişmeyeceğini kimse inanmıyor.

Erdoğan panik halinde koalisyonlar kuruyor ama onlar da birbirini nakzeden birliktelikler. ‘Kerkük bizimdir zinhar vermeyiz’ modundaki MHP lideri Devlet Bahçeli ile Kerkük’ü ilhaka hazırlanan Barzani’yi aynı ipte tutmaya çalışıyor. Haliyle ‘ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi’ durumuna düşüyor.

BATILI İSTİHBARATÇILARA SES YOK

Erdoğan’ın referandumda kitlesini harekete geçirmek adına tek malzemesi 15 Temmuz. İddianamelerin bu günlere denk getirilmesi tesadüf değil. Ama hem iddianameler hem de duruşmalar soru işaretlerini büyütmekten başka işe yaramıyor. Tek sesli medya ile algı operasyonu yapılırken Kılıçdaroğlu’nun çıkışı bir çuval inciri berbat edebilir. Panikte ve öfkelenmekte haklılar.

Tam burada izaha muhtaç başka bir durum ortaya çıkıyor. ABD, Almanya ve İngiltere’den benzer açıklamalar geldi. Almanya’nın hem iç hem dış istihbarat başkanları Erdoğan’ın darbeyle ilgili tezlerini ikna edici bulmadığını açıkladı. Darbenin arkasında Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi’nin olduğuna dair delilleri AKP’nin gösteremediğini belirttiler. Alman istihbarat uzmanı Erich Schmidt, “CIA, BND ve diğer istihbarat servislerinden gelen bilgilere göre darbe girişimi Erdoğan’ın kendi planıydı” iddiasında bulundu. Hem de ZDF kanalındaki bir açık oturumda söyledi bunları. İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu aynı sonucu bir raporla açıkladı. Sedat Ergin’in ileri sürdüğü gibi kafadan da yazmamışlar. Bizim TBMM Araştırma Komisyonunun çekindiği görüşmeleri ve uzmanlarla toplantıları yaparak bu sonuca varmışlar. CHP liderine verilen tepki onlardan esirgendi. Erdoğan cephesindeki kısık sesli cevapların sebebi açıkladıklarından fazla bilgiye sahip olmaları. AKP, arı kovanına çomak sokmak istemiyor, ortaya dökülecek şeyler işlerini zorlaştıracak.

AKP İTİRAF ETMİŞ

Kılıçdaroğlu iki sözüyle AKP’nin bamteline vurdu. Birincisi partideki paniği büyüten ByLock listesini hatırlattı. 120-180 arasında ByLock kullanan olduğunu ileri sürüyor. O programın delil olmayacağına dair istihbarat birimlerinin bile raporu var ama kurt kuzuyu yemeye karar verdiyse dönüş yok.

İkincisi de şu cümle: “9:30’da darbe mi olur diye sordum ben kendilerine. Onlar da önceden deşifre oldular ifadelerini kullandılar. Demek ki bu onların önceden bu darbeden haberleri olduğu anlamına geliyor.” AKP yetkilileri tanklar sokağa inmeden durumdan haberdar olduklarını Kemal Bey’e itiraf etmiş. Acaba başka neler kaçırdılar ağızlarından? Panik havası bunun arkası olduğunu gösteriyor.

[Sefer Can] 4.4.2017 [TR724]

Üç Küçükler [Barbaros J. Kartal]

On binlerce insan delilsiz ve suçsuz bir şekilde hapishanelerde, çoğunun hakında daha iddianame bile yok. Yüz binlerce insan işsiz kaldı. Aileleri ile birlikte milyonlarca insan bir zulmün mağduru. Güneydoğu yakın zamanda dümdüz edildi. Şimdi eğer referandumda evet çıkmazsa diye tehdit ediliyor. Ülkede düşünce hürriyeti adına bir şey kalmadı. 200’e yakın muhalif medya kuruluşunun kapısına kilit vuruldu. Çatlak bir ses çıkmasına izin verilmiyor. Şimdilik yaşamasına izin verilen gazete ve televizyonlar da bugün nasıl Saray’a yaranırız diyerek iğrenç yayınlarına devam ediyor. Bu adamların yarın öbür gün gazeteci diye yine ortalıklarda dolaşacağından kimsenin şüphesi olmasın. Tahliye olan insanlar sevinçle ailelerine kavuşmayı beklerken birkaç saat sonra tekrar içeri alınıyorlar. Bunun örneğine en zalim yönetimlerde bile zor denk gelirsiniz.

Bir ülkede diktatörlük olup olmadığının başka bir sağlaması da yukarıdaki büyük hayati olayların yanında hayata dair küçük ayrıntılar.  Eğer tek  kişi en ufak ayrıntılarla dahi meşgul oluyorsa ve her şeye karışıyor benim dediğim olacak diyorsa iş işten geçmiş demektir. Televizyonların alt yazısına sinirlenip yurt dışından arıyor ve fırça atıyorsa, benden habersiz kimseye bir arazi verilmeyecek diye memurlara fırça atıyorsa, yüzlerce yere adı verilen adam köprüye bakın kendi adımı vermedim diyebiliyorsa…

KOSKOCAAAAA GALATASARAY CAMİASI…

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olay bunlara başka bir örnek. Malumunuz Galatasaray kulübüne genel kurulda başta Hakan, Arif, İsmail ve bazı bürokratları ihraç etmesi için günler öncesinden tehditkar bir kampanya başlatıldı. Genel Kurul da Hakan ve Arif hariç bu talebi yerine getirdi. Ama Hakan ile Arif’e vicdanları yetmedi.

Neden? Birincisi Galatasaray’ın efsane başarılarına imza atan kadronun değişmezleriydiler. Bir de Kral Hakan Şükür istatistikleri ile algıyı ezdi geçti. Galatasaray’ın yapısını herkes bilir. Üyelerin neredeyse tamamının Hakan ve Arif’le dünya görüşü tamamen zıt olsa da vicdanları o kadarına izin vermedi ve vefa gereği efsanelerine kıyamadılar. Ve kıyamet koptu. Her yerde milli irade diye tepinen adamlar Galatasaray genel kurulunu hiçe sayarak tehditler savurmaya başladı. Erdoğan’ın sırtında yazı yazdığı dün Yusuf Kaplan dengesizinin de fırça attığı Küçük Enişte’den tutun neredeyse bütün kabine Galatasaray’a “Bedelini öderler” diyerek üstü açık kapalı şantaja başladılar.

Galatasaray yönetim kurulu “Siz kimsiniz koskoca Galatasaray’ı tehdit ediyorsunuz, haddiniz bilin” diyemedi, acilen toplandı ve işi kılıfına uydurarak bu futbolcuları kulüpten attı. Bu kılıf bile yetmedi en tepeden yine dayak yemeye başladılar. Sonra yok ondan atmadık bundan attık diye başka bir gerekçe uydurdular. Kendi genel kurullarının iradesine saygısızlık ederek.

BEŞİKTAŞ’IN BAŞINA GELENLER ÖRNEK

Peki atmasalardı ne olurdu? Esas mesele burada. Koskoca Galatasaray camiası bu kadar hakareti neden sineye çekti? Öncelikle Galatasaray’ın vergi borcunda yapılan yüzde 90’a varan indirim iptal edilirdi. Yönetim kurulunun hepsi iş adamlarından oluşuyor, ertesi gün maliye kapılarına dayanır astronomik cezalar ile karşı karşıya kalırlardı. Kulübün kamu ve yandaş sponsorları anlaşmalarını iptal ederdi. Kulübün önüne her mecrada engeller çıkardı. Bütün projeleri neredeyse askıya alınırdı. Riva miva hayal olurdu. Saray’a biat etmemenin bedelini gerçekten ödetirlerdi.

Gezi zamanında göstericilere Çarşı Grubu destek verince Beşiktaş’a yapılanlar hala akıllarda. Taraftar tepkisinden dolayı krala özel açılış yapılmasının sebebi bu biliyorsunuz. Fikret Orman’ın o zaman yaşadıklarımı kitap yapacağım demesi hala kulislerde biliniyor. Şimdi Beşiktaş da korku iklimine teslim olmuş, adı havuzda yazılıp çizilen yargısız infaz yapılan üyelerini biz zaten onları attık genel kurulda yeniden gündeme gelmeyecek diye şimdiden ön alıyor.

Fenerbahçe başkanı hakkındaki tapeler nasıl unutulur? Aziz Yıldırım’a karşı bir aday çıkartıp desteklediklerini, Bilal’in bile olaylara müdahil olduğunu camia çok iyi bilir ama korkularından ağızlarını açamazlar.

Kulüplerden atılan ya da atılacağı söylenen isimlerle ilgili herhangi bir mahkeme kararı var mı? Nerede masuniyet karinesi? Kendilerini bile savunamayan insanları yargısız infaz edip, kendinizi kurtaracaksınız sonra “korkutmaz bizleri musalla taşı deyip” tribünde kendinizi avutacaksınız öyle mi?

DEVLETE TESLİM OLMUŞLUK, AZ DERT DEĞİL

İşin gerçeği bütün kulüpler devlete teslim olmuşlardır. Kamu şirketleri ile spor finanse edilir. Spor-Toto ve Ziraat Bankası bugün bir çok kulübün gelir kapısı. Fikret Orman, Saray’ın bakan damadının abisi Serhat’ın kanalının maçlarını verdiği Ziraat kupası ile ilgili bir kaç cümle etti, Havuz’da ertesi gün karakter suikastına başladılar. Özel hayatından Beşiktaş’a kadar. Digitürk’ün yeni sahibi gerçekten o şirket mi bilinmez ama ekonomik gerçeklere pek uymayan bir ihale ile futbola para akıtılır. Kulüplerin yeni statları devlet yapar ağızlarını açamazlar.

Özellikle üç büyük kulüp bu korku iklimine ve piyasa düzenine teslim olurlarsa yakında yaşayacakları şudur; başkanları bile tayin ile atanır. Beyefendi’nin olur vermediği kimse yönetici bile olamaz. Örnek, bugünkü bir çok Anadolu kulübünün yaşadıklarıdır. Yarın ifşaatlar başlayınca en çok şimdiki yöneticilerin anlatacakları olacak.

Üç büyükler bir an önce tribünlerden yükselen seslere kulak vermeli. Yoksa işin sonu Kaddafi döneminde olduğu gibi tribünlerde protesto başlayınca tribünlerin taranmasına kadar varacak. Milyonlarca destekçisi olan kulüplerin bu kadar zavallı duruma düşmeleri inanılır gibi değil.

Babasını telefonda hüngür hüngür ağlatıp rezil eden adamın talimatı ile Yıldırım Demirören’in federasyon başkanı olduğu, futbolun en kirli isimlerinden Emine Erdoğan’ın akrabası Göksel Gümüşdağ’ın Kulüpler Birliği başkanı olduğu, Fatih Terim’in bir emirle hiçbir Avrupalı meslektaşının almadığı bir ücretle Milli Takım hocası olduğu bir ülkede futbol konuşuyor olmak da yeteri kadar ahmakça.

[Barbaros J. Kartal] 4.4.2017 [TR724]

Gerçeği bilmelisiniz ki gerçek sizi özgür kılar [Tarık Toros]

Cuma günü önce tahliye edilip arkasından türlü manevrayla tekrar kelepçelenen 21 gazeteciye sahip çıkılamadı. Medya mahallesi suskunluğa gömüldü. Mahalle o günlerde şununla meşguldü: “Ahmet Şık’ı Anadolu Ajansı muhabiri ihbar etmiş.” Peki tahliye olanları kim ihbar etti? Karşımızda yalnızca siyasal İslamcı faşizm yok, sol faşizm de çok diri ve aktif! Böyle devam ettikçe de iki yakamız bir araya gelmeyecek. Farkında değiller ki, tahliyeleri torpillenen gazetecilerle birlikte içerdeki tutsak on binlerin, dışarda hasretle yollarını gözleyen yüz binlerin hevesleri kursaklarında kaldı. Yok denecek kadar azalan umut ışığı da söndü.

DEHŞET VERİCİ KARANLIK

Tahliye kararının hiçe sayıldığı o gece, ülkenin medarı iftiharı, koskoca bisküvi/çikolata grubunu saatler içinde linç ettiler. Sadece troller mi? Keşke öyle olsaydı. Nice yazarlar, akademisyenler, siyasetçiler, ekran yüzleri vesaire topu birden nöbete durdu. Bir avuç insan dışında, çoğu “Beyaz Türk” de sessizliğe gömüldü, “bi dakka kardeşim” diyemedi. Bir kez daha, hışma uğrayanın dehşet verici yalnızlığı ile yüzleşildi. Eskiden “1 Nisan şakası” diye bir gelenek vardı. Onu da bitirdiler. Kimsenin ne şaka yapacak hali kaldı, ne de bunu kaldıracak!

‘HEPSİ SİZİN YÜZÜNÜZDEN!’

Troller bir yana, gazeteci kimliği olanlar başka bir dünya. Neyi eleştirirsen eleştir, hemen şunu yapıştırıyorlar: “Ülkeyi uçurumuna sürüklediniz, sonra da çıkıp gittiniz!” İnanmışlar buna, hitap ettikleri kitle de inanmış. AKP’liler nasıl başlarındakine gözü-kulağı bağlı gönül vermişse, o hesap. 5-6 seneyi geçti, medyasını bütünüyle Saray’a teslim edenlere, egemenler karşısında hüngür hüngür ağlayan patronlarına filan bir şey demiyor… Şu kadar sene geçmiş, halen olan bitenin faturasını aynı malum, kırık dökük adrese kesiyorlar.

YAKIN AKRABA FAŞİZMLER

Bilinçli ve kasıtlı olarak önceki darbe soruşturmalarındaki ihlaller üzerinde tepinir, bugün hukuk lime lime edilirken ses etmezler. Niye? Dinsizin hakkından imansız gelmektedir de ondan. “Demokrasi ve hukuk” şu günkü siyasal iktidar için ne kadar araçsa, bunlar için de öyle. Onun için zulmün adresini gösterirken öteden beri “egemenler” diyorum. Bundan kasıt, sadece siyasal iktidar değil, demokrasi ve hukuku araçsallaştıran bu medya düzeni ve destekçileri. Kimse kusura bakmasın, “darbeci” diye çikolata ambalajı yakan AKP’lilerle, sol faşizmin sayıklamaları psikolojik olarak birbirinden çok uzak değil. Ne tür sayıklamalar mı, şöyle: “Bunlar bizi ruh hastası etti, ülke sizin yüzünüzden tımarhaneye döndü.”

SEN BÜYÜTTÜN, SEN!

Havuz medyası bir yana… “Ana akım” dedikleri gruplara bakalım: Ciner, Şahenk, Demirören, Doğan ve diğerleri. 5-6 yıldır medyalarını AKP’ye teslim etmiş, partiden atanan isimlerle idare ediliyorlar. Hürriyet gazetesi son üç yılda, üç genel yayın yönetmeni, üç Ankara temsilcisi değiştirdi. Tarihinde yok bu. Kime ne anlatıyorsunuz! Bu iktidarı, 2016 boyunca kim pohpohladı? 2015’te iki seçim oldu, açın arşive bakın, bunların medyasında muhalefet yok gibi bir şeydi, Selahaddin Demirtaş yasaklıydı. 2014’te iki seçim oldu, aynı hikaye. Gezi olaylarında “üç maymunu” oynayan medya da aynı medya.

HANCI-YOLCU HİKAYESİ BİTTİ

“Erdoğan şunlarla bir hesabını görsün, sonra nasılsa bakarız icabına” dediler, şimdi nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar. Tuhaf tuhaf, sıkılmadan sağa sola ayar veriyorlar: “Ülke sizin yüzünüzden tımarhaneye döndü!” Yok daha neler. Demirören’e, Doğan’a, Şahenk’e, Ciner’e tek laf etme… Mevcut siyasal ve sosyal kaosu, yıllardır yediği dayak yüzünden komadan çıkamayan kolu kanadı kırık gruba yükle! Ülke parti devletine giderken, çekirdek çitleyen sizdiniz! Muhaberat devleti oluyoruz, diye kendimizi yırtarken Bodrum’da selfi yapıyordunuz! Hukukun yası tutulurken, başbakanla milyarlık yeni tesisinizin kurdelasını kesiyordunuz! Gazeteciler tek tek içeri tıkılıp arka arkaya medya baskınları yaşanırken, Saray’da el pençe divan duruyordunuz! Ülke tımarhaneye dönerken avuçlarını patlatırcasına alkışla, sonra dönüp utanmadan “Bunlar bizi ruh hastası etti” diye hayıflan! Yuh artık!

ÖZGÜRLEŞMEDEN OLMAYACAK

Ülke tımarhaneye döndü, evet… Başımızdakiler yüzünden ve bunları pohpohlayan sol liberal oportünist kafalar marifetiyle. Azıcık hakkaniyetli olsalar dünkü mağduriyetlere itiraz ettikleri kadar bugünkü zulümlere ses çıkarırlardı. Batı’da bazı binaların duvarlarında dikkatimi çeker, İncil’den bir ayettir: “Ye shall know the truth and the truth shall make you free.” Yani, “Gerçeği bilmelisiniz ki gerçek sizi özgür kılar.” Uzak değil, bu ülke ve halkı, gerçeklerle yüzleşecek, yüzleşmek zorunda. Çok beklemeyiz, inşallah.

[Tarık Toros] 4.4.2017 [TR724]

AİHM, ‘İç hukuku tüket’ derken, hukuk sahiden tükendi [Mehmet Dinç]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’den gelen taleplere karşılık ‘önce iç hukuku tüketin’ uyarısı yaparken, Türkiye’de iç hukuk gerçekten de ‘tükendi’! 3 yıldır bitkisel hayatta yaşayan yargı, 21 gazetecinin tahliye edildikleri günün gecesinde yeniden gözaltına alınmasıyla son nefesini de verdi. ‘İç hukuku’ canlandırmak için KHK ile kurulması ‘emrolunan’ KHK komisyonu ise bir türlü üye atanamadığı için kurulamadı. AİHM de ‘bana gelme’ deyince, yüz binin üzerindeki mağdurun ne yapacağı merak konusu…

Hükümet, Avrupa Konseyi’nden çıkacak “denetleme sürecine düşme” tehlikesini engellemek için yaptığı OHAL komisyonu manevrasını hala yerine getirmedi. Konsey bunun olmayacağını az çok anlamıştı fakat AİHM’e gelecek ağır dosya yükününün önüne geçmek için ara formül olarak ortaya atıldı. İki taraf için de can simidi oldu. Darbe’nin üzerinden 9 ay geçti, fakat geldiğimiz noktada durum daha karmaşık hal aldı. Hapishanelerde 40 binden fazla insan, işten atılmış yüzbinlerce hakim, savcı, gazeteci, memur, işçi, ev hanımı, yaşlı, kadın çocuk var, mallarına el konulmuş binlerce iş adamı, kapatılan okullar, üniversiteler, dernekler var.

Tüm hukuksuz işlemlere rağmen bu insanlar meşru hukuk dairesinde haklarını arama gayretindeler. Türkiye, Avrupa Birliği kapısında olan, temel insan hakları ve özgürlüklerin en büyük savunucusu, 47 ülkede 820 milyon insana hitap eden Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden. Bununla birlikte bir dönem yaptığı demokratikleşme reformlarıyla, Ortadoğu ve İslam coğrafyasına örnek gösterilen bir ülkenin fertlerinin artık haklarını arayacakları bir yargı organı kalmadı. Hakları ihlal edilen insanlar hem Türkiye içinde hem de uluslararası arenada kendi kaderlerine terk edilmiş durumdalar.

Türkiye, AİHM’de tüm zamanları ihlal rekorunu kırıyor

15 Temmuz ‘darbe girişimi’ neticesinde ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri zirve yaptı. AİHM’e ulaşan dosya sayısı tüm zamanların rekorunu kırmaya doğru ilerliyor.  Türkiye’de yargının bağımsızlığı giderek yitirdiği Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi hem de Venedik komisyonu raporlarında açıkça ifade ediliyordu. 15 Temmuz’un ardından on binlerce hakim ve savcı tutuklandı, avukatla iş yapamaz hale geldi, haliyle yargı tamamen AKP boyunduruğu altına girdi. AİHM, üzerine sel gibi gelen dosyaları görmesine rağmen, Türkiye’de iç hukukun tükendiği net olarak gördüğü halde dosyaları iç hukuka yönlendirdi.

AİHM, zaman kazandı kazanmasına ama güven kaybı yaşadı. Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland’ın Mart ayı sonunda gerçekleştirilen yerel yöneticiler kongresinde sarf ettiği “AİHM ne kadar güçlü olduğunun sınavını veriyor” cümlesi bunu açıkça ifade ediyor. Hükümet ve AİHM, 15 Temmuz’dan Aralık ayına kadar Strazburg’a ulaşan 5300 dosyanın ne ilk ne de son olduğunu görünce OHAL komisyonu adında, çok da anlam verilemeyen bir ara formül bulundu. Komisyon üyelerini adalet bakanlığı seçeceği bir komisyonun Sulh Ceza Hakimlikleri gibi hukuksuz kurumlardan ne farkının olduğu ise hala açıklanabilmiş değil.

7 kişi yüzbinlerce dosyaya ve sadece 2 yıl süreyle bakacak. Nasıl incelenecek, ne kadar sağlıklı kararlar verecek ayrı bir tartışma konusu. Ayrıca buradan çıkacak kararlar nihai kararlar olmayacak. Tekrar yerel mahkemelere, nihayetinde AİHM’e başvuru hakkı saklı. Yani kaplumbağa hızında işleyen yargının önüne en az 2 yıllık bir engel daha koymaktan başka bir amacı görülmüyor. Zaten darbe girişiminin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen hala komisyonun kurulamaması da niyeti açıkça gösteriyor.

AİHM zaten sorunlu işliyor

AİHM, 47 ülkenin üye olduğu Avrupa Konseyi’nin yargı organı. Dünya üzerinde bu kadar geniş ağı olan ender yargı organlarından birisi. Fakat işleyişi çok hantal Türkiye’yi ele alalım. Darbe girişimi öncesinde Strazburg’da insan hakları ihlallerine uğradığı gerekçesi ile Türk hükümetine karşı açılmış 10 bine yakın dava bulunuyor. Türkiye’nin yılda ortalama 100 davası açıklanıyor. Darbe sonrası dosyaları hesaba katmadan Türkiye davalarının erimesi ortalama kaç yıl alacak hesaplayın. Bunun üzerine Temmuz’dan Aralık ayına kadar Strazburg’a 5,300 civarında dava ulaştı, daha doğrusu incelemeye hak kazandı. Evrak eksiklileri ve yanlış başvurudan dolayı geri çevrilenler hariç. Bunlar da eklenince AİHM’in bu yapısıyla bu yükün altından kalkması mümkün değil.

Daha önce AİHM Türkiye yargıcı Işıl Karakaş ve Avrupa Konseyi Başkanı Thorbjorn Jagland’ın Türkiye’den gelecek davalarla ilgili endişe izhar eden açıklamaları, şu an realiteye dönüşmüş durumda.

Bir başka sorun: Alınan kararlar uygulanmıyor

AİHM’in tek sorunu ağır dava yükü değil. Aldığı kararların uygulanmaması ayrı bir sorun. Türkiye, AİHM’de doyası en fazla olan ülkeler arasında olmasının yanı sıra, AİHM kararlarını uygulamayan ülkeler arasında da yer alıyor. Türkiye, Rusya, Ukrayna ve Romanya ile birlikte en sorunlu ülkelerden biri.

Avrupa Konseyi’ne üye 47 devlet, imzaladıkları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gereği, AİHM kararlarını uygulamak zorunda. Kararların uygulanıp uygulanmadığını Bakanlar Komitesi denetliyor. Komite yaptığı son açıklamada 17 devletin kararları uygulama oranını “endişe verici” olarak nitelendirilmişti. Hâlihazırda üye devletlerin uygulamadığı karaların sayısı 11 bine ulaşmış durumda. Rusya, geçtiğimiz 2015 Aralık ayında Meclis’te aldığı kararla, AİHM’nin Rusya ile ilgili kararlarını kendi Anayasa Mahkemesi’nin denetimine açtı.

[Mehmet Dinç] 4.4.2017 [TR724]

Adil Öksüz MİT elemanı mı? (2) [Selim Gündüz]

Bu varsayımı ilk dillendiren CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Kılıçdaroğlu, kendisine Öksüz’ün MİT ajanı olduğuna dair bilgiler geldiğini açıklamıştı.

Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, Öksüz’ün bir el tarafından korunduğunu iddia ediyor ve “aynı zamanda önemli bir istihbarat servisinin elemanı mı? Büyük abi adına çift taraflı çalışan biri miydi?” diye soruyordu.

Fehmi Koru, Öksüz için “Yoksa çift taraflı mı çalışıyor?” diye sorup “Spekülasyon mu? Evet bu da benim spekülasyonum” diyor. Hatta Efkan Ala’nın içişleri bakanlığından alınmasının Adil Öksüz’le ilgili olabileceğini söylüyordu.

Milliyet yazarı Mehmet Tezkan, Öksüz’ün kolayca serbest kalışını, gizlenebilmesini ve kaçabilmesini sorgulayıp “Adil Öksüz ‘yeni Yeşil’ mi” diye soruyordu.

ÇİFT TARAFLI AJAN MI?

Peki pek çok insanı bu düşüncelere sevk eden MİT elemanı mı, “çift taraflı ajan” mı varsayımlarını güçlendiren veriler neler?

1 – Kemalettin Özdemir, Öksüz’ün “Cemaatin hava kuvvetleri imamı.” olduğunu devletin tüm kurumlarına 2012’de ihbar ediyor ve Öksüz 2002 yılından bu yana 109 kez yurtdışı seyahati yapıyor ama hakkında hiç bir işlem yapılmıyor. Öksüz’e ne cemaat müdahale ediyor ne de devlet.

2 – Öksüz, Akıncılar Üssüne 1 km uzaklıkta yakalanıyor.  22 saat boyunca Kazan Jandarma Karakolu’nda gözaltında tutuluyor. Üstü aranmıyor, ifadesi alınmıyor ve tutanak tutulmuyor.

3 – Öksüz’ün Kazan İlçe Jandarma Komutanlığı’nda gözaltında olduğu sırada cep telefonunu kullanabildiği, görüşmeler yaptığı ortaya çıktı.

4 – Gözaltında tutulanların elleri arkadan kelepçelenirken Öksüz’ün elleri kelepçelenmiyor.

5 – Hakimin ifadesine göre: “Jandarma ne bu kişinin geçmişini araştırmış, ne ifadesini almış ne de üst arama ve yakalama tutanağı düzenlemiş. Deliller savcıdan ve hâkimden gizlenmiş”

6 – Bir jandarma personeli tuvalette kağıt peçete kutusunda bir cihaz fark ediyor. “Buraya en son kim girdi” araştırılınca Adil Öksüz’ün girdiği ortaya çıkıyor. Öksüz’e “Bu senin mi” diye sorulunca “Aaa evet benim, tuvalette düşürmüşüm” diyor.  Jandarma görevlisi, “Ne düşürmesi, saklamışsın” diye tepki gösteriyor ama üstleri bu GPS cihazını gizliyor. İlk kayıtlarda yer almıyor.

7 – Başsavcılık kaynakları, bu art arda yaşananlarla ilgili Jandarma görevlileri hakkında soruşturma başlatıldığını belirtiyor. Ancak bahsi geçen Jandarma görevlilerinin halen görevinin başında.

8 – Ankara Batı Cumhuriyet Savcısı Cihan Ergün, Öksüz’ün ifadesini alıyor ve 18 Temmuz 05.12’de “silahlı terör örgütü kurma ve yönetme, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürme, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunun beraberinde başka bir suç işleme, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçlarından tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk ediliyor.

9 – Darbeyle en ilgisiz insanların bile tutuklandığı bir ortamda yukarıdaki isnadla hakim önüne çıkan bir insan nasıl serbest kalır? Ama kalıyor. Sulh Ceza Hâkimi Köksal Çelik, Öksüz’ü sadece 21 dakika sorguluyor. “Mevcut delil var” dediği halde, tutuksuz yargılanmak üzere adli kontrol kararıyla serbest bırakıyor.

10 – Belki de 15 Temmuz’un en önemli delillerini taşıyan “Markası ZTE 4G LTE olan GPS yer koordinat belirleme cihazı” ve iki cep telefonu serbest kalınca kendisine teslim ediliyor.

11 – Peki, Adil Öksüz gibi 15 Temmuz’un en çok aranan ismini serbest bırakan yargıçlara ne yapılmış olabilir? Halen süren ve akıbeti meçhul bir soruşturma. Sadece göstermelik bir açığa alınma. İktidara 1 derece bile ters düşen yargıçların ihraç edildiği, derhal hapse atıldığı bir OHAL ortamında bu yargıçlara dokunulmuyor.

12 – Adalet Bakanı Bozdağ, bütün bu tartışmalar arasında, “Adil Öksüz hala Türkiye’de, birileri kendisini saklıyor” diyor. Devletin aramadık iğne deliği bırakmadığı bir ortamda Öksüz’ü ‘devlet’ten başka kim saklamayı başarabilir? Bozdağ’ın dünkü açıklaması daha ürkütücü: “infaz edilmiş olabilir.”

13 – Serbest kalan Öksüz, MOBESE kayıtların göre  AKP Samsun Milletvekili Fuat Köktaş’a ait bir araç ile Samsun’a geliyor. Yine aynı araçla Samsun İlk Adım Belediye Başkanı Erdoğan Tok’un evine gidiyor. Bu, basına yansıyınca savcılık Tok’u ifadeye çağırıyor. Belediye başkanı iddiaları kabul etmeyince önüne MOBESE kayıtları konuyor ve Tok bunun üzerine “Bana gönderilen kişinin Adil Öksüz olduğunu bilmiyordum” diyor. Bu haber Cumhuriyet ve Aydınlık’ta yayınlandı. Savcılık yalanladı ama yargının tamamen siyasetin emrine girdiği bir ortamda bu yalanlama ne kadar inandırıcı bilmiyoruz.

14 – Bu gelişmelerden sonra olayın üzeri hızla kapatılmaya çalışıldı. Samsun 1. Sulh Ceza Mahkemesi, haberi yayınlayan internet sitelerinin haberlerine erişim yasağı getirdi.

PEKİ ADİL ÖKSÜZ KİM?

Acaba Cemaat, polis sorumlusu olduğu iddia edilen Kemalettin Özdemir’in “kazanıldığını” fark edip tasfiye etti ama Adil Öksüz’ü fark edemedi mi?

Kemalettin Özdemir, iddia edildiği gibi “Cemaatin polis sorumlusu” olsaydı ve görevini sürdürüyor olsaydı yapabileceklerini hayal edelim…

Acaba Adil Öksüz, Özdemir gibi fark edilemediği için mi Cemaat rahatça 15 Temmuz tuzağına düşürüldü?

Bunları şu an için bilemiyoruz ama yukarıdaki verileri dikkatle okuyunca Öksüz’ün kim olduğunu ayan beyan görüyoruz.

Milyonlarca mensubu olan bir Cemaate istihbarat örgütlerinin sızmayı düşünmemesi, önemli konumdakileri takip etmemesi, “kazanma” yollarını araştırmaması mümkün değil.

Bu şüpheler üs’te yakalanan diğer siviller için de geçerli.

Muhtemelen MİT-AKP iş birliğiyle bir darbe girişimi planlandı veya sürdürülen bir girişim çok önceden fark edildi. Listeleri MİT tarafından hazırlanmış yüz bini aşkın asker ve sivili tasfiye etmek için cemaatin bu işin merkezine konulması gerekiyordu. Ve bunu mükemmel bir şekilde yaptılar.

15 Temmuz akşamı İngiliz İstihbaratı GCHQ’nun Türk hükümetinin telefon ve e-mail yazışmalarını yakaladığı ve “Yarın temizlik operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Fethullah Gülen ilan edilsin” mesajını elde ettiği 24 Temmuz 2016’da saygın Alman dergisi FOCUS’ta yayınlandı.

Buna son noktayı dün Kılıçdaroğlu koydu. 15 Temmuz darbe girişiminin “kontrollü bir darbe girişimi olduğunu” iddia ederek, “Elimizde bununla ilgili dosya var” dedi. Umarız Kılıçdaroğlu bu kez elindeki dosyayı kamuoyu ile paylaşır.

Evet tüm olanların özeti bundan ibaret.

Erdoğan maksadına nail oldu. Milyonlarca masumu “darbeci ve terörist” ilan etti. Muhalefet dahil kimsenin ezberini bozmaya niyeti yok. Tüm dünyanın “darbenin ardında kim olduğunu” bilmesi onları ilgilendirmiyor. Gerçek, gerçeği arayanları ilgilendiriyor.

[Selim Gündüz] 4.4.2017 [TR724]