Kırk Ambardan Dökülenler [Safvet Senih]

Bir zamanlar bazı üniversitelerimizin Edebiyat Bölümlerinde  öğrencilere, edebî romanları aynen kopyalayıp cümle cümle yazma ödevi veriliyordu. Mesela Orhan Okay hoca bunu yaptırıyordu. Düzgün cümle kurma ve noktalama açısından çok önemliydi… Çoğu ilk okul mezunu bile olmayan Risale-i Nur talebeleri de Risaleleri yaza yaza, “Kalem  ile ilmi tahsil”  edip, o ilham eseri kitapların sözlerine ve üslubuna zamanla âşina oldular, Hikemiyât-ı Kur’aniye olan Risalelerin hikmetli görüşlerini benimsediler hatta özümsediler… Pek çok köylü bilgeler yetişti…

* * *

Bir zaman Senegal’e gidip oralarda dolaşmış bir arkadaşımız anlatmıştı:

Senegal’de başşehre 45 dakika uzakta GORA  ADASI  var. Gora, esir adam demek. Müzesini gezdirdiler. Orada, turist rehberi olan Senegalli, müzedeki prangaları, işkence âletlerini eline alıp ziyaretçilerden Fransız ve İngiliz turistlere, “İşte sizin atalarınızın bizdeki hatıraları. Siz bize böyle işkence ettiniz. Bunlarla zulmettiniz. 30 bin insanımızı köle olarak buradan alıp götürdünüz. İnsanlarımız av hayvanı gibi yakalanır, buraya getirilir, sonra burada satılırdı. Bunlardan yedi-sekiz bini zaten yollarda ölürdü.” dedi. Oradan şehre döndük. Kızı bizim okulda okuyan bir profesör bizi evinde misafir etti… Müthiş bir Osmanlı hayranı. Osmanlı Padişahlarını ta baştan anlatmaya başladı. İki saatte ancak Fatih Sultan Mehmed’e gelebildi. Bıraksak Abdülhamid’e kadar anlatacak. Dedi ki: “Osmanlı buraya gelmemiş ama, yakınlığı bile yetti. Eğer Osmanlı da bize Avrupalı sömürgeciler gibi davransaydı, siz burada  bu okulları açamazdınız.” Ayrıca şunu da ifade edeyim. Gora Adasında bir de ESÂMİ  DEFTERİ  var. Bütün esirlerin isimleri o defterde yazılı. Nereye satıldıkları da belli. Bazıları  iz sürerek Avrupa veya Amerika’daki akrabalarını böylece bulabilmişler…

* *

Lordlar  Kamarasındaki Hizmetle ilgili bir sempozyumda Amerikalı bir hanım profesör, dedi ki: “Ben altı ay çalıştım, bu eğitim hareketinin, okul, vakıf ve şirketlerinin isimlerini inceledim. Hep hareketli şeyler: Nil, Çağlayan, Tuna, Niyagara, Samanyolu… Hiç Taklamakan Çölü, Gobi Çölü gibi isimler yok.”

M. Fethullah Gülen  Hocaefendi, Ebedî Risalet Sempozyumları için: ‘Yeni şeyler söyleyen yok. Hep eskiler tekrar ediliyor.’ diyordu. Bir gün bir arkadaşımız “Bu, neden böyle oluyor?” diye sorunca, Hocaefendi: “Yeni şeyleri, dert ve sancı söyletir.” dedi. Biliyoruz ki, zaten kendisi vaaz ve sohbet edeceği zamanlar önceden strese girer, telefonlara pek çıkmaz. Yani bir sancı çekerek hazırlık yapar. Sızıntı, Yeni Ümit ve Yağmur dergisine, (şimdi de Çağlayan Dergisine) başyazı veya orta sayfa yazısı yazacaksa yine aynı sancılarla sancılanmaya başlardı.

Özbekistan’da “Yazıcılar Evi” var. Kitap veya yazı yazacak yazarlara oraya gidip, sâkin kafa ile yazılarını yazıyor, güzel semereler de alıyorlar.

Bir de Sovyetler döneminden kalma Orta Asya ülkelerinde “Tasnif Okulları” var. Resim, spor, edebiyat bölümleri bulunuyor. Çocukları alıp oralarda kabiliyetlerini keşfediyor ve tasnif ediyorlar.  Yani sınıflara, branşlara ayırıyorlar. Böylece küçük yaşlardan itibaren hedefleri belli oluyor.
* * *
Bir Azeri hikayesi: KEDİ  İLE  NİNE’NİN ARASI… 

Tilki bir gün aslana gidip, “Ben yatağı yorganı toplayıp ormandan çıkıyorum. Onları ormanın dışına sereceğim.” demiş. Aslan “Ya tilki, ortada fol yok, yumurta yok, bunları nereden çıkarıyorsun?  Bunu niçin yapacaksın ki?” diye sorunca tilki, “Kedi ile ninenin arası açılmış, onun için tedbir alıp başımın çaresine bakıyorum.” demiş. Ama aslan pek oralı olmamış… Neyse, bu ara açıklığı sebebiyle, nine bir komşuya gitmiş. Ninenin yokluğunu fırsat bilen  kedi evdeki yatağı, yorganı… herşeyi ortaya döküp saçmış. Ortalık papaz harmanına dönmüş. Bir de nine eve dönünce bunları görüp iyice kafası atmış; benzin döküp evi yakmış. Yakmış yakmasına ama yangınla savaşının nerede duracağı belli olmadığından ormana sıçrayan yangın bütün ormanı kül haline getirmiş. Bu arada ateş ve dumandan aslan da kebap olmuş… Bu durumu gören tilki aslanın yanına gelip, “Ben sana dememiş miydim?..”  demiş.  (Pire için yorgan yakanların yanında duranlar çok dikkatli olmaları gerekiyor.)

Afrika’da 37 ülkede 77 okulun açıldığı dönemde  Nijerya’dan 12 öğrenci gelmişti. Büyük şehirlerimizden birisinin Belediye Başkanını ziyaret etmek istediler. Ama zar, zor, nazla kabul eden başkan,   öğrencilerin babalarının kim olduğunu sordu. Onlar söyleyince bu sefer: “Desenize ya biz geleceğin en önemli şahsiyetlerini misafir ediyoruz!..” dedi.

Zaman zaman işe yarar diye Kırk Ambara atılanlardan bazılarını sizlere takdim etmeye çalıştım. Biliyorsunuz atalarımız “Sakla samanı, gelir zamanı” demişler. Demek ki, gelmiş zamanı. Ama dikkat edelim, bunlar saman değil, birer inci, birer servet ü sâmân (zenginlik)…

[Safvet Senih] 12.10.2018 [Samanyolu Haber]

Muhacir ve ensar zorlukları nasıl aştı? [Ali Demirel]

Muhacir ve ensar, ashâb-ı kiramı oluşturan iki ana zümredir. Malumunuz muhacir Mekke’den Medine’ye göç edenler, ensar ise onlara sahip çıkan Medineli müslümanlardır.

Allah rızası için ölümü göze alıp özgürlüğünü, evini, barkını, vatanını bırakıp Medine’ye hicret eden Muhacirlere, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle sadece gönüllerini değil kucaklarını da açmışlardı.

Hiç şüphe yok ki muhacir, davası için candan, canandan vazgeçmiş kimsedir. Dava adamı sürüldüğü yerde sürgün verir. Muhacirin sürgün verebilmesi için Ensara ihtiyacı vardır. O dönemde bu bilinçle hareket eden Ensar, muhacire sahip çıkıyor, el ele verip beraberce zorlukların altından kalkıyorlardı.

Peki bunu nasıl yapıyorlardı?

Ümitsizliğe düşmediler

Allah’a sağlam imanları vardı. Kuvvetli mü’min idiler. Fedakârdılar. Sabırlıydılar. Azimli ve güçlüklere karşı tahammüllü idiler. Muhacirler, Mekke döneminde müşriklerin akıl almaz eziyetlerine metanetle, sabırla karşılık verdiler. Yılmadılar, sıkıntılar sebebiyle ümitsizliğe düşmediler.

Sağlam bir tevekkül ve teslimiyet anlayışına sahiptiler. Onları her şartta, her zamanda ve her mekânda ümitli, dürüst, gayretli ve üretken kılan ana duruş, Allah’a tam bir tevekkül ve teslimiyetle bağlı olmalarıydı.

Peygamber Efendimize derin sevgi, saygı ve bağlılıkları vardı. O’nu gereği gibi sevip yolundan gittikleri takdirde Allah’ın sevdikleri arasına girebileceklerinin, Allah’ın rızasına ve mağfiretine erişebileceklerinin farkında idiler. Allah Resulü, onlara öz canlarından daha yakındı.
Kendilerini yeniliyorlardı

İlim, sohbet, ülfet, muhabbet ve irşad ehli idiler. Her dem öğrenerek kendilerini sürekli yenilerlerdi. Bu hususta Peygamber Efendimizi takip ederler ve ashâbın âlimlerinden faydalanırlar, onlarla sık sık bir araya gelirlerdi. İyi huylu, geçimli, güzel insanlardı. Bildiklerini yaşayarak başkalarına örnek olurlar, doğruyu, hakikati çevrelerine aktarırlardı.

 Kimi mal ile kimi can ile kimi ilimle hayatları boyunca Allah yolunda mücadele etmişlerdi. İmanda, ibadette, güzel ahlâkta sürekliydiler. İmanları kuvvetli olduğu gibi ibadetleri de ölçülü, sürekli ve huşu üzereydi. İbadetlerinde huşuyu, ölçüyü ve sürekliliği korudukları kadar insan ilişkilerinin yaşandığı sosyal hayatta da ahlâklıydılar. Dürüsttüler. Güvenilirdiler. Sözlerinde dururlardı. Emaneti gözetirlerdi. Çalışkan ve yardımseverdiler.

Aralarında sağlam komşuluk ve iş münasebetleri vardı. Cennet ehlinden olabilmenin yollarından birinin de komşuya eza, cefa vermemek, onları rahatsız etmemek, üzmemekten geçtiğinin bilincindeydiler. İş hayatında gayretli, üretken ve dürüsttüler. Ölçü ve tartıda doğruluktan ayrılmazlardı. Verdikleri sözde dururlardı.

Kardeşlik bağıyla bağlıydılar

Nizam ve intizama riayet etmekteydiler. Evde, sokakta, iş yerinde, oturup kalkmasında, yürüyüşünde, konuşmasında temizliğe, sadeliğe, estetiğe dikkat ederlerdi. Güler yüzlü idiler. Selâm verirler, verilen selâmı alırlar, daha güzeliyle cevap verirlerdi. Bütün bunların sadaka sevabı kazandıracağını bilirlerdi.

Sağlam bir uhuvvet (kardeşlik) ve dayanışma bağıyla birbirine bağlı idiler. Ensar, muhacirlere din kardeşliğinin bir gereği olarak evlerini, sofralarını, hurma bahçelerini açtılar. Muhacirler de onlara dua ve teşekkür ettiler.

Kimileri borç isteyerek çarşıda-pazarda iş yapmaya başladılar. Kimileri de ensarın bahçelerinde bizzat çalışarak mahsul zamanında hisse aldılar. Tembellik yapmadılar, çalışkan ve üretken oldular. Yeni oluşan İslâm toplumunda iş hayatını teşebbüs ruhuyla güçlendirdiler.

Muhacir ile Ensar arasındaki destansı tecrübe, bugünün Müslümanları için bir rol model özelliği taşıyor. Aramızda muhacirler olduğu sürece dinimizin emrettiği kardeşlik ve dayanışma ruhu, asırlar öncesinde olduğu gibi bizi günümüzde dünyanın dört bir tarafına yayılan asrın muhacirlerine Ensar olmaya çağırmıyor mu?

BİR SORU-BİR CEVAP

Safer ayı, bela ve musibet ayı mı?

Bu soruyu bize Leyla Hanım soruyor.

Safer ayının uğursuzluğuna dair söylenen şeylerin hepsi uydurmadır, hurafedir. Efendimiz’den (s.a.s.) önce cahiliye döneminde bu ayda yapılan evliliklerin uzun ömürlü olmayacağı, başlanan işlerin sonuçsuz kalacağı, ya da kötü biteceği şeklinde bir takım batıl inançlar vardı.

Peygamberimiz bunların hepsinin yanlış olduğunu ifade buyurmuştur. (Buhari, Tıp, 19; Ebu Davud, Tıp, 24)

Safer ayı halk arasındaki yaygın yanlış anlayış gibi bela ve musibet ayı değildir. Dolayısıyla bu aya mahsus herhangi bir özel ibadet de yoktur.

ÖRNEK HAYATLAR

Peygamber Efendimiz, ilk Cuma hutbesinde neler söylemişti?

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ilk Cuma hutbesini merak ediyor musunuz? Buyurun o zaman:

Ey insanlar!

Sağlığınızda ahiretiniz için hazırlık yapınız. Mahşerde herkes şiddetli bir şekilde sorguya çekilecek, çobansız bıraktığı koyunundan (başıboş bıraktığı aile fertlerinden) sorulacak. Sonra hiçbir engel ve mütercim olmaksızın Yüce Allah şöyle diyecek: “Sana benim peygamberim gelip tebliğ etmedi mi? (Hakikatleri söylemedi mi?) Ben sana mal verdim, çeşit çeşit lütuf ve ihsanda bulundum. Bütün bunlara karşılık sen kendin için ne hazırladın?”

Suale maruz kalan o kimse sağına soluna bakacak, hiç kimseyi göremeyecek!

Öyleyse her kim ki yarım hurma ile bile olsun ateşten kurtulabilecekse hemen o hayrı işlesin! Onu da bulamazsa hiç değilse hoş sözlerle kendini kurtarsın! Zira böyle bir iyiliğe, ondan yedi yüz misline kadar sevap vardır. Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!

Allah’a hamdolsun! Allah’a hamd ederim ve O’ndan yardım isterim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü işlerimizden Allah’a sığınırız. Allah’ın doğru yola sevk ettiğini, kimse yanlış yola saptıramaz. Allah’ın saptırdığını da kimse doğru yola yöneltemez. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, birdir ve ortağı yoktur.

Sözlerin en güzeli

Sözlerin en güzeli, Allah’ın Kitâbı’dır. Her kimin ki Cenâb-ı Hak kalbini Kur’an’la süslerse, kâfir iken onu İslâm’a girdirirse ve o kişi de Kur’ân’ı her şeyden üstün tutarak başka sözlere tercih ederse işte o kimse felâh bulur, kurtulur. Doğrusu Allah’ın kitabı, sözlerin en güzeli ve en belîğidir.

Allah’ın sevdiğini seviniz, Allah’ı cân-ı gönülden seviniz. Allah’ın zikrinden usanmayınız. Allah’ın kelâmından size sıkıntı gelmesin! Zira o, size, her şeyin en üstününü ayırıp seçer. İşlerin hayırlısını, kulların seçkinleri olan peygamber kıssalarını zikreder. Helâl ve haramı açıklar. O halde Allah’a ibadet ediniz. O’ndan gereği gibi sakınınız. Sözünüz işinizi teyit etsin!

Aranızda Allah’ın kelâmını ölçü alarak birbirinizi sevip sayınız. Kesin olarak bilmelisiniz ki Allah, verdiği sözü bozanlara gazap eder. Allah’ın selâmı, üzerinize olsun! (İbn Hişam, es-Sîre, 2/146)

[Ali Demirel] 12.10.2018 [Samanyolu Haber]

Midenizdeki yangını söndürün!

Son yıllarda mide yanması şikayetleri büyük oranda arttı. Uzmanlar, uzun süren mide yanmasının özofagus kanserine yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Rahatsızlık edici bu sorundan kurtulmanın yollarını evde deneyebilirsiniz. İşte mide yanmasından kurtulmanın basit yolları:

Yastığınızın yüksekliğini artırın: Şaşırtıcı gelebilir fakat uyurken başınızın açısının fazla olması mide yanması için faydalıdır. Yatakta başınızın yüksekliğini artırınca göğsünüz ayak seviyenizden daha yüksekte olur ve midenize olan baskı azalır. Alçak yastıklar ise mide yanmanızı artırır.

Biraz zencefil: Taze zencefili tüketmenin birçok yolu var, yiyeceklerinize ekleyebilir ya da çayınızda kullanabilirsiniz. Zencefil mide yanması için çok yararlıdır. Asidik reflü için en iyi yiyeceklerden biri olan zencefil iltihap karşıtıdır ve mide-bağırsak hastalıkları için tedavi amaçlı kullanılmıştır.

Tetikleyici yiyeceklerden uzak durun: Mide yanmasını hafifletmenin bir yolu da onu tetikleyen yiyecekleri azaltmak veya tamamen kesmektir. Mide yanmasına yol açan yiyecekler şunlardır: Narenciyeler, gazlı içecekler, kahve ve diğer kafeinli içecekler, yağlı ve baharatlı yiyecekler, domates, sarımsak ve soğan, nane, çikolata. Fakat her yiyecek herkes için aynı soruna yol açmaz. Sizin mide yanmanızı neyin tetiklediğini belirleyin ve onları tüketmeyin.

Bol giysiler giyin: Yediklerinizin yanısıra, giydikleriniz de mide yanması üzerinde etki yapabiliyor. Dar giysiler mide yanması sorununu kötüleştiriyor. Rahat nefes alacağınız bol giysileri tercih edin.

Daha yavaş yemek yiyin: Asit seviyesini düşürmek için faydalı bir öneri de hızlı bir şekilde çok yemek yemekten kaçınmaktır. Bir oturuşta fazla yemek yerine sadece bir miktar doyana kadar yiyin. Yemeklerinizi oturarak yiyin ve hızlı şekilde tüketmeyin.

Yemekten sonra hemen uzanmayın: Birçok insan karnını tıka basa doyurduktan sonra hemen yatıp uzanıyor. Fakat bu şekilde mide yanmasını daha da kötüleştirirsiniz. Yemeklerden sonra en az 2-3 saat ayakta kalmalısınız. Böylece yedikleriniz sindirilecek ve mideniz boşalacaktır, midenizin asit seviyesi de azalacaktır.

Suya karbonat ekleyin: Bu yöntem mide yanmasına yardımcıdır, fakat makul ölçülerde tüketmelisiniz. Çünkü fazla karbonat mide bulantısına yol açar. Bir bardak dolusu suyun içine çok az karbonat ekleyip için. Bu su midenizdeki asitle savaşır.

Şekersiz sakız çiğneyin: İnsanların çoğu sakızı sever, fakat bir parça şekersiz sakızın mide yanmasını azalttığı bilinmez. National Center for Biotechnology Information isimli dergide yayınlanan çalışmaya göre, sakız çiğnemek yutkunma sıklığını artırır ve böylece mide yanmanız azalır. Yemekten sonra yarım saat şekersiz sakız çiğnemek asidik reflüyü azaltabiliyor.

Egzersiz için bekleyin: Çok fazla yedikten sonra egzersiz yapma ihtiyacı hissedebilirsiniz. Ancak yemekten hemen sonra yapacağınız egzersiz mide yanmasına yol açar. Yemek yedikten sonra 2 saat içinde egzersiz yapmayın. Dolu mideyle egzersiz yapmak asidik reflüye neden oluyor.

Siyah meyan kökü tüketin: Tuhaf görünse de biraz siyah meyan kökü tüketerek mide yanmasından kurtulabilirsiniz. Meyan kökü; mide ülserleri, mide yanması, kolik ve mide yolunun iltihaplanması gibi çeşitli sindirim sistemi sorunlarında kullanılıyor.

[Tr724] 12.10.2018

Londra’da yapabilir miydi? [Tarık Toros]

Tartışılıyor:

Türkiye’de devrim olur mu?

İç savaş çıkar mı?

Toplumun genetiği, dinamikleri ve malum tarihi buna izin vermiyor.

Lakin, olur mu olur.

Devrimler veya iç savaşlar tarihine bakınca aksi örnekleri görürsünüz.

İlla geleneği olması gerekmiyor.

Geçmişinde direniş olmayan halk ayaklanabilir.


**

Devrimci sosyalistlerin yazı ve tweet’lerine bakıyorum.

İçten içe şunu arzuluyorlar:

“Çöküş yaşansın, ülke batsın, çıkış halk ihtilalinde..!”


**

Devrimler…

Kimi zaman milyonlara varan kayıpları göze alırlar.

Kanlı olur.

Kanlı olmayanına “devrim” de demez çoğu.

Umumun yararı için birileri feda olmalıdır.

Devrimle yakın akraba ‘devletçi’ kafa da sıkıştığında buna sarılır.


**

Şaşırmayın:

Sosyalist bir devrim olursa mesela…

İçeri tıkacağı rejim muhalifi sayısı…

Bugünkünün kat be kat üzerinde olacaktır.

Demokrasi?

Özgürlükler?

Hür basın?

Bunların sadece lafı vardır.

Kızmasınlar:

Anca, bugün eleştirdikleri İslamcılar kadar demokrat…

Malı mülkü devletleştirmede onlardan daha kararlıdırlar.


**

İran örneği gibi…

Kucaklayıcı biçimde ortaya çıkıp…

Kısa sürede tüm muhalif unsurları sindiren devrimler var.

Diktaya evrilmesi kaçınılmazdır.


**

Rusya, Birinci Dünya Savaşı’nda geriye düşmese…

1917 devrimi olur muydu, olsa da başarıya ulaşır mıydı?

Tartışılır.

Devrimler, mutsuz halk yığınları gerektirir.

Küba ve Venezuela ile yürüyebilir, örnekleri çeşitlendirebilirsiniz.

Totaliter irade ‘süresiz’ iktidarı için:

Demokrasi, ihtilal, darbe gibi araçları kullanıyor.

Evrensel hukuku tesis etmeden…

Şeffaf, hesap verebilir, sorgulanır bir sistemi hayata geçirmeden…

Ve hür basının önündeki engelleri kaldırmadan…

Müreffeh toplumu inşanın imkânı yok.

Örneği yok.

Olmuyor, olamıyor.


**

Hemen akla petrol zengini ülkeler gelebilir.

Doğru:

Yönetimleri emirlik, prenslik.. Halkı zengin.

Gel gelelim;

O halktan biri.

Bir gün kendi konsolosluğunun kapısından girip…

Bir daha çıkamayabiliyor.

Suud vatandaşı olan gazeteci Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim’de gittiği İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’ndan bir daha çıkamadı.


**

Churchill’e izafe edilir:

“Sabahın köründe, alacakaranlıkta kapınız çalındığı zaman, gelenin sütçü olduğundan emin olmanın adıdır demokrasi.”

Buna şunu da ilave edebiliriz artık:

Konsolosluğunuzun kapısından girerken çıkacağınızdan eminseniz, demokrasiniz için umutlu olabilirsiniz.

Bir de şu:

Ülkenizdeki bir konsolosloğa, biri girip de bir daha çıkamıyorsa…

Bu sizin için de büyük bir sıkıntıdır.


**

Soru şudur esasen:

Neden Londra veya New York’taki Suud konsolosluğu değil de…

İstanbul’daki Suud konsolosluğu eylem mekanı olarak seçildi…?

[Tarık Toros] 12.10.2018 [TR724]

Bugün İş Bankası hisseleri, yarın altınızdaki sandalye gidecek! [Semih Ardıç]

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) müteakip en fazla sandalyeye sahip ikinci partidir. Resmî protokolde “ana muhalefet” koltuğu CHP’nindir.

CHP evvela Saray’ın ekonomi müşavirlerinden Yiğit Bulut’un zikrettiği, akabinde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ete kemiğe büründürdüğü teşebbüsü hâlâ hafife alıyor.

İŞ BANKASI HİSSELERİ NE OLACAK?

Erdoğan her seferinde birkaç adım daha ilerliyor ve CHP’nin mülkiyetindeki İş Bankası hisselerini Hazine’ye devredeceğini belirtiyor.

Atatürk hayatta iken kaleme aldığı vasiyetinde yüzde 28,09 İş Bankası hissesini CHP’ye bıraktığını belirtmişti.

Atatürk’ün vasiyeti mucibince 1938’den bu yana CHP, İş Bankası yönetim kurulunda 4 üye bulunduruyor.

Amma velakin herhangi bir temettü (kâr payı) almıyor. CHP’nin payına düşen temettü, Türk Tarih Kurumu (TTK) ile Türk Dil Kurumu’na (TDK) tevdi ediliyor.

İLK DEFA KENAN EVREN DENEDİ

12 Eylül 1980 darbesinin fâili 7’nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in yarım kalan teşebbüsünü Erdoğan ikmal etmekte kararlı.

Erdoğan’ın gözüne kestirdiği banka ya da şirketleri öyle kolay kolay bırakmadığı sır değil. Bank Asya’nın fona devredilmesinin yegane müsebbibi Erdoğan’dır.

Erdoğan’ın “Battı.” dediği Bank Asya’nın 3,5 milyar TL mevduatı ve 1,7 milyar TL öz kaynağı olduğunu Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun Başkanı Şakir Ercan Gül açıklamıştı.

CILIZ BEYANLARLA NETİCE ALINABİLİR Mİ?

CHP hisse devrine hakikaten karşı mı? Erdoğan’ın adımlarına verdikleri karşılığa bakılırsa hiç öyle görünmüyor.

Cılız beyanlarla iktifa eden ana muhalefet bu sefer şu hakikati gözden ırak tutmamalı. 31 Mart 2019 Pazar günü mahallî idareler seçimi var ve memleket ağır bir iktisadî krizin pençesinde.

Erdoğan’ın hem bankaları hem de batan şirketleri kurtarması için mebzul miktarda paraya ihtiyacı var.

6 AYLIK KÂRI 3 MİLYAR TL

İş Bankası sıradan bir banka değil. 2018 senesinin ilk 6 ayında net kârı 3 milyar 55 milyon TL. Aktif büyüklüğü 400 milyar TL.

Sadece banka da değil. Paşabahçe, Şişecam, Soda Sanayii AŞ, Trakya Cam, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Yatırım Finansman, Anadolu Sigorta ve İş Yatırım gibi farklı sektörlerin önde gelen markaları da İş Bankası’na ait.

İştirakleri ile 500 milyar TL’lik bir grupta dolaylı da olsa CHP’nin söz sahibi olması tek adam rejiminde kolay kolay sindirilemez.

Erdoğan bunu sindiremediğini saklamıyor: “Madem öyle niye yönetim kuruluna üye veriyorlar. Çeksinler o üyeleri.”

BANKA DAMAT BERAT’A BAĞLANACAK

İş Bankası’nın yüzde 28,09 payının Hazine’ye devredilmesi demek bankanın doğrudan Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a bağlanması demek.

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, CHP’nin mütereddit haline baktıkça ellerini ovuşturarak o büyük günü iple çekiyordur.

CHP gerçek manada bir direniş sergileyebilse, sivil ve organize muhalefetin nelere kadir olabildiğini Erdoğan’a gösterebilse İş Bankası’nda herhangi bir değişiklik olmayabilir.

Gelin görün ki CHP’de herkes muhalefetin iktidarına talip.

NABIZ YOKLAR, TAMAMSA DEVAM EDER

Türkiye’de hukuk ayaklar altına alınırken ana muhalefet partisi “kabul etmiyoruz”, “endişeliyiz” nevinden idare-i maslahat bir siyaset ortaya koyuyor.

Erdoğan’ın “nabız yokla, fazla itiraz yoksa bildiğin gibi devam et” şeklindeki son derece basit ve sığ stratejisine karşı tahkimat yapmaktan aciz bir muhalefet, İş Bankası’nı daha fazla elinde tutamaz.

Velev ki ellerinde Atatürk’ün vasiyeti olsun. Erdoğan rejiminde maddî-manevî her miras yağmalanmaya müstehaktır.

BERBEROĞLU HÜRRİYETİNE KAVUŞTU, ERDEM MAHPUS

Erdoğan’ın ipiyle kuyuya inen ve milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılmasında imzası bulunan CHP, Enis Berberoğlu’nun 17 ay mahpus kalmasının akabinde tahliye edilmesini teselli ikramiyesi saydı.

Oysa 26. Dönem Milletvekili Eren Erdem dokunulmazlığı kalkar kalkmaz hapse atıldı. Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ iki senedir hapiste.

Onlar gibi yüzlerce Kürt siyasetçinin hürriyetlerinden mahrum kalmasında CHP’nin payı hiç de az değil.

KILIÇDAROĞLU-İNCE REKABETİ

26 Haziran seçiminde Cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce ile CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki zımni rekabet  partide ihtilafları daha da artırdı.

Erdoğan bu dengeleri de kendi lehine kullanmayı gayet iyi biliyor.

Alev Coşkun ve Mustafa Balbay’a vaat ettiği iki koltuk ve bir köşe yazarlığı ile Cumhuriyet Vakfı’nı liberallerin elinden nasıl aldıysa İş Bankası hisselerini de yine CHP içinden birilerini devşirerek Hazine’ye devredecektir.

Zaten küçük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli dünden razı bu hamleye.

CHP’ye sarı inek hikâyesi diyeceğim demesine de kaç kişi o vahim hatayı işlediklerini itiraf edebilecek.

“Yarın artık bugündür” deyip Erdoğan’ın keyfîliklerine karşı kenetlenebilecek kaç isim var?

MUHALEFET GÖRÜNÜMLÜ SİYASET!

Otoriterlikten totaliterliğe geçildiği safhada en fazla katkıyı “muhalafet görünümlü kifayetsiz siyasetçiler” sağlar.

Son üç senede tarihin kendilerine sunduğu büyük fırsatı tepen CHP yarın, bugünleri arar hale gelebilir.

Zira bugün İş Bankası hisseleri, yarın oturdukları sandalyeler gidecek.

Görünen köy kılavuz istemez…

[Semih Ardıç] 12.10.2018 [TR724]

Bunlar iyi günlerimiz! [Naci Karadağ]

Bu hafta Londra’da ilginç bir toplantı gerçekleştirilecek.

İlk defa bakanlar seviyesinde gerçekleştirilecek olan bu toplantının adı “Ruh Sağlığı Zirvesi.”

Peki Lancet Komisyonu’nu duydunuz mu?

Muhtemelen duymamışsınızdır.

Psikiyatri, halk sağlığı ve nörobilim alanında 28 küresel uzman ile sivil toplum örgütünün oluşturduğu bir komisyon. Bu komisyon önceki gün Lancet Raporu yayınladı.

Lancet Komisyonu raporunda, ruh sağlığı konusunda dünya çapında büyüyen krizin insanlar, toplumlar ve ekonomiler üzerinde kalıcı zararlara yol açabileceği vurgulanıyor.

Raporun başyazarı Harward Tıp Okulundan Profesör Vikram Patel, son 25 yılda ruh sağlığı rahatsızlıklarının toplumların gittikçe yaşlanması nedeniyle “çarpıcı şekilde” arttığına işaret ederek, “Durum, aşırı derecede vahim ama hiçbir ülke bu konuda yeterince yatırım yapmıyor. İnsanlarda ruh sağlığı kadar başka hiçbir sağlık durumu ihmal edilmedi.” diye konuşmuş.

Toplumların bu hale gelmesinde liderlerin etkisi ne derecedir bilmiyorum. Putin Rusları, Trump Amerikalıları, Erdoğan Türkiye’yi ne derece çıldırttı tam bir veri çıkar mı emin değilim.

Ancak emin olduğum bir şey var, toplumların dengesinin bozulmasında, toplumsal bünyenin zehirlenmesinde o ülkeyi yönetenlerin çok ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Elbette bir lider tek başına ülkesini toptan hasta etmez ama kitlelerin derinlerinde sakladıkları ne kadar marazi unsur varsa ortaya çıkmasını kolaylaştırdıklarına da eminim.

Türk toplumunun bu hale gelmesinde Erdoğan etkisi az olabilir ama toplumun “kerih” yönlerinin su yüzüne çıkmasında Erdoğan gibi liderlerin toplumsal tüm ayarları bozmasının etkisi olduğu kesin…

Her haliyle perişan olduğu halde kendisine uzatılan mikrofona, “son derece mutluyuz, iyiyiz, yabancılar bizi çekemiyor” gibi şeyler söyleyenleri bir de bu bilgiler ışığında değerlendirmekte yarar olacaktır.

Damat kontenjanından siyasete, iktidara ve son olarak sarayın bakanlık koltuğuna oturan bakan bey geçtiğimiz gün yine bol “bakın burası çok önemli” katkılı ‘Enflasyonla Topyekün Mücadele Programı’nı İstanbul Kongre Merkezi’nde açıkladı. Bakan Albayrak, doğalgaz ve elektrik zammına ilişkin “Dünyada çok sıra dışı bir durum olmazsa, elektrik ve doğalgaza yılsonuna kadar zam yapmayacağız” dedi. Bakan Albayrak, 1 Ağustos ve sonrası alınan kredilerin faiz oranlarına yüzde 10 indirim yapılacağını açıkladı.

Bu açıklama esnasında ve sonrasında Türkiye’nin değişik marketlerinde ve pazarlarında bugüne kadar görmeye alışık olmadığımız tablolar yaşandı.

Yanına havuz medyasından birkaç kamera alarak Pazar basan yerel yöneticiler esnafa ayar vererek fiyatları indirmemeleri durumunda satış yapamayacaklarını açıkladılar.

Havuzun “Kahraman başkan hain pazarcıya karşı” konseptiyle sunduğu haberlerde yer alan yerel yetkililerin makam odalarını daha önce bu köşede sizlerle paylaşmıştık.

Belediye reisleri bununla da yetinmediler.

Ellerindeki tüm belediye zabıtalarını bakkal ve marketlere yollayarak etiketleri kontrol ettiler. Yurdun dört bir yanında ellerinde hesap makinası raflardaki ürünleri, geliş fiyatı/gidiş fiyatı hesabı yapan zabıta memurlarını görmeye başladık.

Yabancı medya bu kahraman memurları “Türk Enflasyon polisi” olarak niteledi. (BKZ) Bu gelişmeleri gören Süleyman Soylu özellikle belediye başkan adaylarının belirlendiği bu süreçte Saray’ın gözüne girmek istediğinden olsa gerek valilikleri de bu işte istihdam etmek için emir yollamış. Artık valilikler de bakkal basacak, raf denetleyecek!

Bu ülkede tüm ara suçlar artık kaldırıldı. Ya kahraman oluyorsunuz; Kürtaj dede gibilerin safına katıyorlar. Ya da “Hayın”…

İktidar da vatandaşı yine göreve çağırıyor, diyor ki, “Fahiş olduğunu düşündüğün fiyatı falanca numaraya bildir, anında baskın yapalım, ihanetle suçlayalım.”

Nasıl güzel mi?

Bu başarı hepimizin…

Bakan Albayrak anlattığı şeylerin gerçekliğine galiba inanarak konuşuyor. Ve galiba esas endişe edilecek olan durum da bu..

Çünkü realitenin farkında değil…

Farkında olsa, “Enflasyonla Topyekün Mücadele” diye açıkladığı önlemlerin komik ötesi bir mizah barındığını bilmesi gerekirdi.

Olay şuna benziyor:

Kocaman bir gemi var ve devasa delikler, çatlaklar, kırıklarla hasar görmüş. Kamyon büyüklüğünde gedikler gemiyi battı batacak durumuna getirmiş ama yardımcı kaptan ve avanesi ortaya çıkıp ellerindeki plastik bardaklarla gemideki suyu tahliye edeceklerine inandıklarını söylüyor, tüm mürettebatı da elde bardak ile güverteden denize su atmaya davet ediyorlar. Atılan bir bardak su, birkaç saniye içerisinde onlarca ton olarak tekrar gemiye doluyor ve batış daha da kesinleşiyor bu sürede.

Kaptanın durumu daha fecaat. O kaptan köşkünde sanki gemi batmıyormuş gibi yaşıyor. Başka şeylerle ilgileniyor. Gemi batıyor diyeni denize atmakla tehdit ediyor. Gemi batsa bile haklı çıkmanın hesaplarını yapıyor bir yandan. Kendisi dışında herkesi sorumlu tutabilecek kadar büyük bir olgunluğa da sahip!

Bakın işte batırdılar, ben demiştim, filan diyecek galiba işin sonunda!

McKinsey olayından İsmet İnönü’yü sorumlu tutanların, geminin batmasından Nuh Peygamberi sorumlu ilan etmesine şaşırmaz kimse sanırım.

Bakan Albayrak yüzde 10’luk bir indirimden bahsetmiş.

Yurtdışı gezisine çıkarken koluna 35 bin dolarlık marka çanta takan “Först Leydi”nin damadı sıradan insanlardan yüzde 10 kısıtlama ile enflasyonu düşüreceğine inanıyor.

Hatırlayacaksınız, daha önce dövizle mücadele ederken de yine fakir fukaranın yastık altına gözlerini dikmiş ve oradaki altın/dövizleri bozdurmalarını söylemişlerdi.

Man Adası belgelerine göre ise kendileri milyon dolarları, beş kuruş vergi ödemeden yurtdışında gezdiriyor duruyorlar!

Başhekimler, “ölüm” gibi bir netice olmayacaksa ameliyat yapanı hain ilan etmeye başladılar. Aciliyeti (ne demekse) ve ölüm riski olmayan ameliyata karar veren doktorların sağlık bakanlığına bildirilmesi gerektiğini içeren resmi yazı internete filan düştü.

Damat diyor ki; “en kötü günler geride kaldı…”

Oysa bu işten fındık kabuğu çapında anlayanlar bile çok iyi biliyor ki, “henüz tam olarak başlamadı bile!”

Bir korku tünelinde filan değiliz.

Çünkü daha girmedik…

Ama gireceğiz.

Yüzde 10 almayı bireysel ve hükümet prensibi haline getirmiş bir zihniyetin milletin böyle bir oranda fedakarlık yaparak bu işten sıyıracağını düşünmesi çaresizlikten başka bir şey değil.

Oysa zaten ülkeyi bu hale getiren bu lanet olası “Yüzde 10” değil miydi?

Humuslar diyorum beyler, belediyelerden, iş adamlarından, inşaat şirketlerinden, kamu ihalelerinden ve daha bin türlü şeyden “indira gandi” yaptığınız humuslardan bahsediyoruz…

Zaten o yüzde 10’a zaafınız olmasaydı bugün Türkiye’de bambaşka şeyleri konuşuyorduk belki de.

Bunlar daha iyi günlerimiz, çünkü zamlı da olsa mal bulmak mümkün hala. Yakında önce alacak para olmayacak, sonra da almak istesek bile alacak mal olmayacak raflarda.

Buna rağmen makam aracı saltanatından, 500 milyon dolarlık uçan saray alımlarına kadar hiçbir alanda en ufak bir tasarrufa gidilmemesi esas felaketin daha yaşanmadığının da kanıtı.

Bunu biz değil bu işin uzmanları söylüyor.

Pek çok uluslararası uzman damadın şaka yaptığını zannediyor. Tipik bir “Ağam bizimle eğlenir” güldürüsü.

Henüz durumun vahametinin farkında değiliz. Çünkü toplu işten çıkarmalar, iflaslar ve bankaların büyük gürültüyle çökmesi yaşanmadı, iktidar elindeki medya ile durumu olabildiğince sessizleştirmeye ya da ertelemeye çabalıyor. Bir yere kadar yapabilecek elbette bunu. Sonra seyreyleyin gümbürtüyü.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s, ise damat bakanın aksine filmin daha yeni başladığına inanıyor. Diyor ki, 2019 felaket geçecek… Bir sürü ekonomik tabiri de var bu ekonomik felaketin ama kısaca şunu demek istiyorlar, “ayvayı yemiş durumdasınız ama bunun farkında değilsiniz daha!”

Erdoğan “Kalan sağlar benimdir” mantığıyla felaket sonrasına hazırlanıyor ama geriye ülkeden bir şey kalırsa tabii.

[Naci Karadağ] 12.10.2018 [TR724]

Arda, kılavuzlukta Tanju Çolak’ı tercih etti [Hasan Cücük]

Tanju Çolak denince akıllara golcülüğü ve skandalları gelir. Samsunspor’da yıldızını parlatıp, Galatasaray’da zirveye çıkan Tanju Çolak, Fenerbahçe’de düşüşe geçmişti. Attığı goller kadar hafızalara skandalları da kazındı. Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmesi beklenirken, kaybolup gitti. Tanju Çolak’ın bayrağını şimdilerde Arda Turan devraldı.

Ceza alanı içinde zehirli bir kobra gibiydi Tanju Çolak. Kalecileri çaresiz bırakmakta üstüne yoktu. Samsunspor formasıyla 1986’da attığı 33 golle krallık tacını giyen Tanju Çolak’ın kariyeri 1987’de Galatasaray’a gelmesiyle farklı bir evreye eğriliyordu. İstanbul’un cazibesiyle Tanju Çolak, sadece golleriyle değil saha dışı yaşantısıyla da gündem oluyordu. Evli olmasına rağmen yaşadığı hızlı hayat magazin basınının bir numaralı malzemesi oluyordu.

1988’de attığı 39 golle Avrupa’da Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Tanju, 1991’de olaylı bir şekilde Fenerbahçe’ye transfer oldu. Sarı-lacivertliler dönemi iki yıl sürerken, skandallarından dolayı futbol hep ikinci planda kalıyordu. Milli takım kampına belinde silahla gelecek kadar işi ilerletiyordu. Dönemin A Milli Takım teknik patronu Sepp Piontek, ‘Kampa belinde silahla geldiğini gördüğümde şok oldum. Neden silah taşıyorsun diye sorduğumda ‘Mafya peşimde’ cevabını verdi. İlk işim Tanju’yu milli takımdan kesmek oldu’ diyerek, o günleri anlatıyordu.

Tanju Çolak, 1994’de henüz 31 yaşındayken futboldan koptu. Futbolu bırakması bile doğal değildi. Aldığı Mercedes marka aracın kaçak olduğunu öğrenince kendini ihbar etti. Ağır Ceza Mahkemesi 9 yıl hapis cezası verince, apar topar yurt dışına kaçtı. Makedonya’nın başkenti Üsküp’te yakalanıp, Türkiye’ye iade edildi. 23 ay hapis yatan Tanju Çolak’ın kariyeri hazin bir sonla bitti. Fırtınalı özel hayatı, mafya özentili yaşamıyla Tanju Çolak, Türk futbolunun kayıp yıldızlarından biri oldu.

Arda Turan, son dönemin futbolumuzun en başarılı isimlerinden biriydi. 13 yaşında adımını attığı Galatasaray’ın A takım formasını 2005’te giymeye başladı. Kısa sürede futbolunu geliştirip, genç yaşında takımın kaptanlığına kadar yükseldi. Galatasaray’daki başarısı Arda’yı İspanya’nın 3. büyüğü olan Atletico Madrid’e taşıdı. La Liga şampiyonluğu ve UEFA Avrupa Ligi kupası sevinci yaşadı. Kendini futboluna veren Arda, her geçen yıl yıldızını parlattı. 2015’te 40 milyon Euro gibi rekor bir ücretle Barcelona’ya gitti. Türk futbolu adına yeni bir milat olan bir transfer kısa zamanda bir yıldızın zirveden düşüşü olacaktı.

FİFA’nın Barcelona’ya verdiği 6 aylık transfer yasağından dolayı forma giyemeyen Arda Turan, yasak kalkınca yıldızlar topluluğu kadroda yer bulmakta zorlandı. Ayakları susunca çenesi açılmaya başladı. Oynamayınca agresifleşti. Kariyerindeki düşüşe engel olamıyordu. Önce milli takım kampında gazeteciye saldırıp, kafa attı. Kadrodan çıkarılınca, milli formayı bıraktığını ilan etti. 2017-18 sezonunun ilk devresinde Barcelona formasını hiçbir maçta giyemedi. Yolunu Türkiye’ye çevirip, Başakşehir’e kiralık geldi.

4 Mayıs’ta Sivasspor maçında müsabakanın yardımcı hakemine saldırısı ve orta hakemine yönelik hakareti nedeniyle 16 maç men ile tarihi bir cezaya çarptırılan Arda Turan’ın hakemlere, “Şerefsizler! Hepinizi öldürmek lazım!” dediği ortaya çıktı. Sahalardan uzak kalınca kendini farklı kulvarlara atan Arda Turan’ın son vukuatı şarkıcı Berkay’a bir eğlence kulübünde kafa atmak oldu. Arda’nın ‘Basit bir tartışma’ dediği olayın gerçekte Berkay’ın eşine yapılan ‘ahlaksız bir teklif’ olduğu ortaya çıktı. Hastanelik olan sanatçıyı belinde silahıyla ziyaret edip, özür dileyen Arda ‘Bana inanmıyorsan, çek vur beni’ dedi.

Arda’nın son skandalı sadece Türkiye topraklarıyla sınırlı kalmadı. Avrupa’nın birçok gazetesine haber oldu. Barcelona’ya bir daha dönmesi artık tarihe karışmış olan Arda’nın artık futbola dönüp başarılı olması da zor gözüküyor. Arda Turan, Tanju Çolak olma yolunu seçti. Bir marka iken, kendini harcadı. Kaybeden Türk futbolu oldu diyemeyeceğim. Kaybeden Arda Turan oldu. Türk futbolu zaten hep kaybeden taraftaydı zira. 7 Mayıs 2018’de ‘Bir Arda Turan vardı dememek için’ başlıklı yazıyı yazmıştım. Şimdi artık ‘Bir Arda Turan vardı’ diyebiliriz!

[Hasan Cücük] 12.10.2018 [TR724]

Risale-i Nur’u anlamada kolay ve etkili bir yöntem: Müzakereli ders [Cemil Tokpınar]

Risale-i Nur’u anlamak için uygulayacağımız çok kolay ve etkili yöntemlerden birisi, birkaç kişiyle yapacağımız “müzakereli ders”tir. Müzakereli derse “grup dersi, çalışmalı ders, mütalaalı ders” gibi isimler de verilebilir.

Müzakereli ders yapmak için okuyup anlamaya şevkli ve gayretli bir grup oluşturmak gerekir.  Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engelleyebilir.  Çünkü aynı konuyu anlamak için çırpınan beyinler ne kadar fazla olursa anlam zenginliği de o kadar fazla olur. Sayı ondan fazla olursa, dikkat dağılır, herkese konuşma sırası gelmez, mana üzerinde yoğunlaşılamaz.

Bununla birlikte sayı konusu her zaman istediğimiz gibi olmayabilir. Özellikle böyle bir zamanda herkesin her yerde tam da ideal şartları bulması zordur. Bu yüzden iki kişi de olsa, on kişiden fazla da olsa mutlaka müzakereli dersi yapmak gerekir. Böyle bir ders haftada bir kez olabileceği gibi, katılanların müsaitliğine göre daha sık veya daha seyrek de olabilir.

Ders grubu nasıl olmalı?

Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır.  Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur.  Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.

Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir.  Ayrıca Risale okumaya yeni başlayan bir grubun, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır.  Ama tam ideali sağlanamıyorsa mevcutla yetinilmelidir.  İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

Derse nasıl hazırlanılmalı?

Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı ve okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

Böyle bir dersin ideal süresi bir saattir.  Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler.  Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması güzel olur. Zaten Cenab-ı Hak dostlarla birlikte yenen yemek ve ikramlara ayrı bir lezzet ve güzellik ihsan eder. Böyle buluşmaların Risale-i Nur’u anlamak noktasında ilmî istifadesi olduğu gibi, kişilerin birbirini tanıması, huzur ve sekine inmesi, birbirinin ihlâs, takva ve sair güzel hasletlerinden etkilenilmesi bakımından da faydası vardır.

Bir derste okunacak yer mutlaka önceden belirlenmelidir.  Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler.  Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş manalar inkişaf eder.

Ders nasıl yapılmalı?

Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek, açılım getiren misal, hatıra, nakil yapılarak devam edilir.  Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılah ve çok manaların anahtarı olabilir.

Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik manalar ihtiva edebilir.  Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Mesela vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır.  Hikmet kelimesi de böyledir. Kullanıldığı yere göre çok farklı manaları vardır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde işaret ettiği manayı kavramak gerekir.

Hem anahtar kavramları anlamak, hem de metnin genelindeki mana açılımlarına ulaşmak için müzakereli ders yapılan yerde yardımcı kitaplar kullanılabilir.

Okurken olağanüstü dikkat ve odaklanma çok önemlidir. Bakarsınız yıllardır yanlış bilinen bir kelimenin doğru anlamını keşfedebilirsiniz. İsterseniz şöyle bir deneme yapalım. “Ezcümle” kelimesinin anlamını yıllardır okuyan kimselere sorun. Eğer sözlüğe bakmazsa birçok kimseden, “kısaca, özetle, hülasa” gibi anlamlar duyacaksınız. Oysa “ezcümle” kelimesi, “meselâ” anlamında kullanılır.

Allah bilmediğinizi bildirir

Müzakereli ders yaparken öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını apaçık bir şekilde hissederler.  Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet gayreti ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir.  Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder.  Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı, sadece belirli kimselerde değildir. Eğer öyle olsaydı, Risaleler evrensel olamazdı.  Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isterseniz yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

Üniversitede okuduğumuz yıllarda iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk.  Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk… Bu cümle ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, dünyanın altı üstüne gelse, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”

Meğerse bu cümlenin manası böyle değilmiş.  Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mananın ucunu kaçırıyordu.  Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

Üstad Hazretlerinin kurduğu cümle çok uzun olduğu için arı ve sinekten ne kast edildiğini anlamak zorlaşıyor. İsterseniz ilgili bölümü bir kez dikkatlice okuyalım ve son kısımdaki “acaba” ile başlayan cümleye dikkat edelim:

“Evet, evet.. neam, neam.. Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira kâinatı nağamatıyla raksa getiren hakaikın esrarını ihtizaza veren musika-i İlahiye hiç durmuyor. Mütemadiyen güm güm eder.

“Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’an denilen musika-i İlahiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle, sadef-i kehf-misal olan ülema ve meşayih ve hutebanın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelan ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev’iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

Üstad Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor.  Dine hizmeti sadece devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor.  Yeter ki, dikkatimizi iyice yoğunlaştıralım ve metne bağlı kalalım.

Dersi aşkla şevkle yapalım

Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır.  Ayrıca anladığı manaları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu manalar bir sonraki okumada bize lâzım olacaktır.  Not almayı hiçbir zaman ihmal etmemek gerekir. Ta ki, bir zamanlar aldığımız notları kafamıza nakşedene kadar devam etmeliyiz.

Gelelim bunun uygulanmasına… Eğer zaten böyle bir grubumuz var ve müzakereli ders yapıyorsak, aşk ve şevkle devam edelim. Eğer böyle bir grubumuz yok ve bu muhteşem yöntemden istifade edemiyorsak hemen iki-üç kişiyle de olsa bir grup oluşturup başlayalım. Her ders bittiğinde, “İyi ki başlamışız” diye sevinecek, “Keşke daha önce başlasaydık” diye üzüleceksiniz.

[Cemil Tokpınar] 12.10.2018 [TR724]