“Erdoğan’ın halifeliği ve ömür boyu dokunulmazlığı gündem yapılabilir”

HDP'li Hüda Kaya: Önümüzdeki günlerde AKP genel başkanının halifeliği ve halifelik etiketi altında ömür boyu dokunulmazlığı gündem yapılabilir. Ömür boyu başkanlık gündem haline getirebilir.

KRONOS   24 Temmuz 2020 GÜNDEM

HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Ayasofya’nın Danıştay kararı ile yeniden cami olarak ibadete açılmasını ve ortaya çıkan sembolik görüntüleri değerlendirdi.cAyasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılmasının AKP için iç politika argümanı olması yanında, özellikle İslam dünyasına mesaj içerdiğini söyleyen Kaya, Erdoğan için “halifelik” tartışmalarının başlayabileceğini öne sürdü.

Artı TV’de yayınlanan Haber Aktüel programına katılan HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, inanç sahiplerinin rıza olmadan bir ibadethanenin dönüştürülmesinin Kuran’a göre haram olduğunu kaydetti.

Kaya, şunları söyledi:

“Ayasofya için tutumumu dile getirdim, ancak trol ordusunun çarpıttığı gibi değil. Ben olaya ilkesel olarak nasıl yaklaşmamız gerektiğine değindim ve hala aynı düşüncedeyim. Bugün yeniden bir fetih atmosferi oluşturarak dünyaya rövanşist söylemler gerçekleştirerek, ortaya koyulan sembolik görseller ile bir meydana okuma ortaya konuluyor.

“18 YIL SONRA AYET Mİ İNDİ?”

Ayasofya’nın cami haline getirilmesinin inançla olduğunu düşünmüyorum. Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesi bu kadar önemliyse 18 yıl sonra mı bir ayet indi? Ne oldu da Ayasofya’yı camiye döndürme kararı aldılar. AKP’nin tükettiği dayanakları ve halkın karşısına çıkamama karşısındaki çaresizliğinin son adımıydı. Ayasofya’yı politik bir nesne olarak kullanmayı bir kenara bırakalım. Zamanlama önemliydi, ama diğer yandan AKP’yi ve temsil ettiği zihniyeti dünyaya karşı Batı’ya verdiği mesaj ve Müslüman dünyaya verdiği mesaj ile ne yapmaya çalışıyor anlamak gerek.

‘ÖMÜR BOYU DOKUNULMAZLIK GÜNDEM YAPILABİLİR’

Ayasofya kendi başına spesifik bir mesele değildir. Sadece bir iktidar politikası meselesi değildir. Aynı zamanda zihniyetin, politik arka planında bir amaç vardır ve Ayasofya da bunun adımlarından bir tanesidir. Önümüzdeki günlerde AKP genel başkanının halifeliği ve halifelik etiketi altında ömür boyu dokunulmazlığı gündem yapılabilir. Ömür boyu başkanlık gündem haline getirebilir. Bu kimliğe sığınılarak eleştirilemez kılınmak istenebilir. Kutsal kimlik adı altında dokunulamaz, eleştirilemez, kutsanmış kişi vasfı gündeme gelebilir. Şu anda Ayasofya’ya gidenlerden tutun, gitmek isteyenlere kadar kraldan fazla kralcıların rövanşist bir atmosfere dönüştürdüğü bir ortamı görüyoruz.

“KURAN’A GÖRE MEŞRULUĞU YOKTUR”

Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbesini dinlemeye çalıştım. TRT’de namaz bitince sunucuların misafirlere sorduğu sorular, kullandıkları ifadeler korkunç derecede cehaletin olduğu bir algıyı yansıtıyor. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanının Ayasofya için “İnsanlığın ortak mirası vasfını koruyarak ibadete açacağımızın altını çiziyorum” demişti. Ayasofya her boyutu ile İstanbul’un olduğu kadar şahsına münhasır bir özeli ve sembolik anlamı var. Eğer insanlığın ortak değeri olarak ibadete açılıyor idiyse siz buraya asla Ayasofya Cami-i Kebir-i Şerif diyemezsiniz. Bu isim asla ortak mirası ifade etmeyen ayrıştırıcı bir ifadedir.

İnsanlığın ortak mirasının altına çizerek buranın hakkını vermek istiyorsak Kurani davranmak zorundayız. Hac Suresi 40. Ayet ile bir inancın mabedine dokunmak ve dönüştürmek haramdır. Bunun lamı cimi yoktur. Hangi topluluklar tarafından inşa edildiyse o inanç erbabının rızası olmadan egemenci karar ve tutumlar ile aktifleştirilmesinin Kuran’a göre meşruluğu yoktur.”

[Kronos.News] 24.7.2020

Halkbank’a ABD’de İran’dan tahsil edilemeyen alacaklar için dava açıldı

ABD'de Halkbank müştekileri "İran'dan alacaklarını tahsil edemedikleri gerekçesiyle" bankaya dava açıldı.

KRONOS   24 Temmuz 2020 EKONOMİ

Halkbank, ABD’de bazı müştekilerce, “İran’dan alacaklarını tahsil edemedikleri gerekçesiyle” banka aleyhine dava açıldığını bildirdi.

Halkbank’tan yapılan açıklamada “Müştekilerin bir kısmının dahil olduğu, benzer davalar geçmişte başka uluslararası bankalara karşı da açıldı, başarısızlıkla sonuçlandı” denildi.

Halkbank’tan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“ABD New York Güney Bölge Mahkemesi nezdinde, bazı müştekiler tarafından “sözde yaptırım ihlallerinden dolayı İran’dan alacaklarını tahsil edemedikleri gerekçesiyle” bankamız aleyhine dava açılmıştır. Müştekilerin bir kısmının da dahil olduğu, buna benzer davalar geçmişte başka uluslararası bankalara karşı da açılmış olup, başarısızlık ile sonuçlanmıştır.

Tazminat davasında ileri sürülen iddialarla, özünde Bankamız hakkında ABD New York Güney Bölge Mahkemesi nezdinde açılmış bulunan mevcut ceza davasındaki sözde iddialarla bağlantı kurulmaya çalışıldığı anlaşılmıştır. Oysa, Bankamız ile ilgili ifade edilen iddialar asılsız olmasının yanı sıra, bu davayı açan kişilerin İran’dan alacaklarının tahsili ile hiçbir ilgisi olmadığı gibi, söz konusu alacakların tahsiline etkisi de bulunmamaktadır.

Türkiye’ye karşı uluslararası alanda yürütülen dezenformasyon ve kasıtlı siyasi algı çalışmalarının etkisini, özellikle Bankamızı hedef alan temelsiz, mesnetsiz girişimlerde görmekteyiz. Türkiye’nin, tamamen uluslararası hukuka uygun, egemenlik hakları doğrultusunda attığı her adımdan sonra karşılaştığımız Bankamızın güven ve itibarını sarsıcı nitelikteki, asılsız iddialara ve girişimlere karşı Bankamız, ABD hukuku ile uluslararası ve ulusal hukuktan kaynaklanan tüm yasal haklarını kullanacaktır.

Ülkemiz ekonomisine 82 yıldır hizmet sunan Bankamızın, faaliyetlerini geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de tüm ulusal ve uluslararası düzenlemelere uygun, güçlü, güvenilir ve kesintisiz bir şekilde sürdüreceğini kamuoyunun ve yatırımcıların bilgisine sunarız.”

[Kronos.News] 24.7.2020

Amerikan kamu radyosu Hizmet Hareketi’nin yaşadığı zulmü anlattı

Amerikan Uluslararası Kamu Radyosu (Public Radio International – PRI) Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin yaşadığı zulmü haberleştirdi. PRI, Türkiye’de zulümden kaçarak hayatlarını yurt dışında geçirmeye çalışan Hizmet gönüllülerinin yaşadıklarına mercek tuttu.
BOLD – Minneapolis merkezli Amerikan Uluslararası Kamu Radyosu (PRI) ABD’deki 850’den fazla kamu radyosuna içerik hazırlıyor.

RPI, diğer kamu radyo yayıncıları National Public Radio (NPR), American Public Media ve the Public Radio Exchange ile birlikte ABD’deki kamu radyolarına en çok içerik hazırlayan kuruluşlardan biri.

Radyonun Dünya (The World) program ekibi tarafından hazırlanan “Sınır dışı etmeler, geri itmeler ve iadeler: Türkiye’nin muhaliflere yönelik savaşı Avrupa’ya uzanıyor” başlığını taşıyan programı Türkiye’de zulümden kaçarak hayatlarını yurt dışında geçirmeye çalışan Hizmet gönüllülerinin yaşadıklarına mercek tuttu.

Dünya (The World) adlı program 1996 yılından beri BBC Dünya Servisi ve WGBH Boston Radyosu işbirliğiyle hazırlanıyor.

80 BİN TUTUKLU, 150 BİN İHRAÇ

PRI, 4 yıl önce 2016 yılı Temmuz ayında yaşanan darbe girişimi sonrası Gülen Hareketi mensubu bilim adamı, öğretmen, polis ve gazetecinin “büyük ölçekte” tasfiye edildiğini belirtti. Radyo, bu kapsamda 80 bin kişinin tutuklandığını ve 150 bin kişinin devletteki görevlerinden atıldığını hatırlattı.

İADE, KAÇIRMA YA DA BASKI İLE İADE

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik “Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, onları kovalayacağız” sözlerine yer veren radyo, Türk hükumetinin yurt dışındaki Hizmet Hareketi mensuplarını Kazakistan, Moldova, Kosova ve Pakistan’dan “iade veya kaçırma” gibi yöntemlerle, ya da bu işe yaramadığında “baskı ile Türkiye’ye vermeye”  zorladığını belirtti.

Darbe sonrası muhaliflere yönelik bitip tükenmek bilmeyen baskı sürecinde binlerce Türkün güven içinde yaşamak için Avrupa’ya kaçtığı ifade edildi.

40 binden fazla Türk’ün kaçarak saklandığı Almanya’daki muhalif Türklerin, Türk devletinin uzun elini hissettiği ve Ankara’nın ikili anlaşmaları kullanarak Berlin yönetimine muhaliflerin iadesi için baskı yaptığı kaydedildi.

10 MİLYAR DOLARLIK MAL VARLIĞINA EL KONDU

PRI, 2016 yılından beri Türkiye’nin Gülen hareketi mensubu kişilerin iş yerlerini kapattığını, 10 milyar dolar değerinde mal varlığına el koyduğunu, harekete yakın medya kuruluşlarını ve okulları kapattığını hatırlattı.

PRI, Özgürlük Evi’nden (Freedom House) Nate Schenkkan’ın şu sözlerine yer verdi: “Gülenciler işsiz bırakıldı, kariyerlerine yeniden başlama şansı verilmeden…. Gülen Hareketi içerisindeki insanların büyük çoğunluğu, bu çok açık… Darbe girişimi ya da şiddetin herhangi bir türü olsun bu kişilerin bu tür şeylerle hiçbir alakası yok.”

MAHKEME KARARINA RAĞMEN SINIRDA TÜRKİYE’YE TESLİM

Radyo, 2016 yılında Bulgaristan’a gelen Abdullah Büyük isimli bir iş adamının hikayesine de yer verdi. Abdullah Büyük’e Bulgar istihbarat servisi Gülen Hareketi’nin Bulgaristan’daki faaliyetleri ile ilgili ajanlık teklifinde bulunmuş.

Bir Bulgar mahkemesi Büyük için Türkiye’den yapılan iade talebini reddetmiş.Ancak tam o sıralarda Türk Dışişleri Bakanı Bulgaristan’dan bir kişinin getirilmesi ile ilgilendiklerini kamuoyuna açıklamış.

Abdullah Büyük, Sofya’da bir toplantıya giderken yolu polis tarafından kesilmiş ve bir polis aracına bindirilerek 350 kilometre ötedeki sınırda Türk yetkililere teslim edilmiş.

Bulgaristan’ın Türkiye’nin siyasi ve sosyal baskılarına açık olduğunu belirten PRI, bu sebeple Sofya’nın bugüne kadar 7 Gülen hareketi mensubunu daha Türkiye’ye verdiğini belirtti.

SINIRDA GERİ İTMELER

PRI, insan hakları kuruluşlarının sayısız Gülen hareketi mensubunun da Yunanistan ve Bulgaristan tarafından sınırda geri itilerek Türkiye’ye verildiğini raporlaştırdığını belirtti.

Radyo, Gülen hareketi mensuplarının Almanya dahil birçok ülkede de sıkıntı yaşadığını ve bu grup mensuplarının Almanya’da iltica talep eden 3. büyük grup olduğunu ifade etti.

PRI, Alman Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF) verilerine göre Türkiye’den başvuranların sadece yüzde 50’sinin iltica alabildiği bilgisini paylaştı.

PRI, Meriç’i geçerek Yunanistan’a geçen ve isminin açıklanmasını istemeyen bir gazetecinin yaşadıklarına da yer verdi. Yüzleri maskeli kişiler gazeteci ile 11 kişiyi bir karavana bindirmiş, dövmüş ve bir bota bindirerek nehrin Türkiye tarafına bırakmış.

Grup, daha sonra Türk tarafında yakalanmadan yeniden Yunanistan tarafına geçmeyi başarmış.

TÜRKİYE, ALMANYA’DAN 300 KİŞİYİ TALEP ETTİ

PRI, 2017 yılında Türkiye’nin Almanya’dan 300 Hizmet Hareketi mensubunu resmi yollardan talep etmesini de gündeme getirdi.

SUİKAST LİSTESİ

Eski Nokta dergisi editörü Cevheri Güven’in yaşadıklarına da yer veren radyo, Güven’in cezaevinde bir süre kaldıktan sonra eşi ve çocuklarıyla Yunanistan’a geçtiğini belirtti.

Yunanistan’da yerleşen Güven bir bilgi almış. Buna göre, “(AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan) Güven’in Atina’daki Türk büyükelçisine teslim edilmesini istedi. (Türkiye) kendisini ve ailesini istemiş ve bir tür suikast listesi yapmışlardı.”

Güven ailesi bunun üzerine hemen Yunanistan’ı terk etmiş. Gazeteci Güven, gıyabında yargılanarak 22,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve iç savaş çıkarmaya çalışmakla suçlanmış.

Güven’in meslektaşı Murat Çapan, Yunanistan’da yakalanmış ve Türkiye’ye itilmiş.

KORONAVİRÜS CEZAEVLERİNDE

PRI, Türkiye’de binlerce suçlunun salıverilmesine rağmen siyasi mahkumların kalabalık koğuşlarda tutulmaya devam edildiğini de vurguladı.

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sözlerine yer veren radyo, Türkiye’de cezaevlerindeki koronavirüs vakalarının olduğundan düşük gösterildiğini ve sadece 250 koronavirüs vakası ile 5 ölümün rapor edildiğini kaydetti.

Ancak Gergerlioğlu’nun hesaplamalarına göre çoğu siyasi mahkumun kaldığı sadece Silivri Cezaevi’nde 250 koronavirüs vakası var. Gergerlioğlu, koronavirüs ölümlerinin ise açıklananın 4 katı olduğu yönündeki görüşlerine yer verildi.

SOSYAL SOYKIRIM

İnsan hakları savunucusu Hüseyin Demir’in görüşlerini de paylaşan radyo, Türk hükumetinin dışarıdaki muhalifleri Türkiye’deki yakınları üzerinden tehdit ettiğini ifade etti.

Demir, “Türkiye’de kimse güvende değil. Sizi bulamazlarsa, oğlunuzu ve eşinizi tutuklarlar” ifadelerini kullandı.

Radyo, Türkiye’de bebekli annelerin dahi tutuklandığına işaret etti.

Hüseyin Demir’in kendi oğlu da 5 gün gözaltına alınmış. Oğlu Demir’e, “Baba, senin yüzünden şimdi tehlikedeyim. Benim hayatımı mahvettin” demiş.

Demir’in birçok arkadaşı işinden atılmış, hapse girmiş veya yurt dışına kaçmış.

Demir, süreci şu sözlerle özetliyor: “Bu bir sosyal soykırım. Çalışamazlar, onlara yardım edemezsin. Bu yüzden sadece ölmeliler.”

[Bold Medya] 24.7.2020

Cihangir İslam: Ayasofya ile işsizliğin, adaletsizliğin üstü örtülmeye çalışılıyor!

Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesini değerlendiren İstanbul Milletvekili Cihangir İslam, işsizliğin, yoksulluğun, adaletsizliğin üstünün bu kararla kapatılmaya çalışıldığını belirtti. Nor Zartonk İnisiyatifi Üyesi Murat Mıhçı ise Lozan Anlaşması 42. maddenin ihlal edildiğini savundu.
BOLD – HDP’nin Hatay’da düzenlediği ‘Halklar ve İnançlar’ buluşması katılımcısı bağımsız İstanbul Milletvekili Cihangir İslam, Gazeteduvar’dan Burcu Özkaya Günaydın’a Ayasofya’nın tartışma konusu yapılarak tuzağa düşüldüğünü söyledi. “Hukuksuzluğun, haksızlığın üstü örtülmeye çalışılıyor. Problem, ayıp ne kadar büyükse örtü o kadar büyük olmalı” ifadesini kullandı.

SEMBOL ESERLER HAKKINDA KONSENSÜSE ULAŞILMALI

Batı’nın Ayasofya yaklaşımını da ‘ikiyüzlü’ diye değerlendirip Endülüs misalini verdi: “Endülüs sıradan bir yer değil. Aydınlanmayı tetikleyen, çoğulcu bir medeniyet. Orada bugün Kordoba adlı şehrin eski ismini taşıyan Kurtuba Mescidi var. Muhteşem bir yapı. Mescidi iptal edip, müze yapıp, üstüne de Kordoba katedrali eklemişsiniz ama bana Ayasofya’dan bahsediyorsunuz. Sadece İstanbul’da değil, dünyada sembolleşmiş eserler hakkında konsensüse ulaşılmalı.”

KURTUBA’YA, İŞBİLİYE’YE SUSAN UNESCO AYASOFYA’YA SES ÇIKARIYOR

UNESCO’nun Ayasofya’ya ses çıkarıp, yine UNESCO korumasındaki Kurtuba Cami’nin Kordoba Katedrali, İşbiliye Cami’nin Sevilla Katedrali yapılmasına sustuğunu vurgulayan İslam, “Bunu görmüyorsanız Ayasofya’yı konuşamazsınız. Ama oradan bakmıyorum. Batı’nın yanlışı onların sorunu. Müslümanların ahlakı ile meseleye baktığımızda şunu görüyoruz ki Müslümanlar gittikleri her yerde diğer dinlerin garantörü olmuş, ibadethanelerine karışmamıştır. Ben buradan bakıyorum olaya” dedi.

MÜZEYE DÖNÜŞTÜRME KARARI DA DİNDAR HALKA RAĞMEN ALINDI

Ayasofya’nın müze yapılmasının dindarlara rağmen olduğunu, bunun resmi ideolojinin, dindar halkın fikrine hiç saygı göstermeden aldığı bir karar olduğunu kabulle konuya bakmak gerektiğini kaydederek “İçeride nezaket, dışarıda diplomasi… İbadethane olması dışında kültürel niteliğinin korunması ve dışarıda Müslümanları ve camileri hedef haline getirmemek üzerine çalışılmalı” diye konuştu.

LOZAN’IN 42. MADDESİNİN İHLALİ ANLAMINA GELİYOR

Nor Zartonk İnisiyatifi üyesi Murat Mıhçı ise “Bu hamle Lozan Anlaşması 42. Maddesi ihlali anlamına geliyor.42. Madde her iki tarafın da kilise, havra gibi mülklerinin korunmasındaki söz birliği imzasıdır. Aslında mülkü cami yapmaktan öte Lozan’ın ihlali olarak görmek lazım” görüşünü dillendirdi.

[Bold Medya] 24.7.2020

Allah’ı Zikir Günleri... [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, mübarek bir mevsimde bulunuyoruz..

Hac mevsimindeyiz..O coşkulu hac günleri bu sene maalesef yok..

Buruk bir sene yaşıyoruz..Allah sonunu hayr etsin..

Başımızdaki bu büyük musibet bir an önce son bulsun.. Özlediğimiz o güzel günler tekrar gelsin.. İnşallah..

Bugünler Kur’an’ı Kerim’de “zikir günleri” olarak tavsif ediliyor.. Ramazan için kullanılan ifade “sayılı günler” bu günler için de aynıyla kullanılıyor..

Ancak “o sayılı günlerde Allah’ı zikredin” ifadesiyle anlatılıyor..

Demek bu günler özel olarak Allah’ı zikir günleri..

“O sayılı günlerde tekbir getirerek Allah’ı zikredin!” (Bakara suresi, 203)

Sayılı günler: teşrik günleridir. Teşrik: yüksek sesle tekbir almaktır. Bu günler, kurban bayramının Arefe günü sabahından 4. günü ikindi vaktine kadardır. (9-13 Zilhicce, Bu sene miladi takvime göre 30 Temmuz Perşembeden başlayıp 3 Ağustos Pazartesi günü sona eriyor.)

Arefe günü özellikle Rabbimizi en güzel şekilde anmamıza vesile olan 1000 adet İhlas suresini okumayı büyüklerimiz tavsiye etmişler.

“Arafat’ta vakfeden ayrılıp sel gibi Müzdelife’ye doğru akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O size nasıl güzelce doğru yolu gösterdiyse, siz de öyle güzel bir şekilde O’nu zikredin!” (Bakara suresi, 198)

Bu ayet-i kerimeler elbette hac ibadetiyle ilgili..

Ancak o mübarek mekanlarda ve o sayılı mübarek günlerde yapılan Allah’ı zikir, oradan başlayarak dünyanın her yerindeki inananlara bir çağrı gibidir..

Bu ayetlerden anlaşılan bu günlerde yapılması gereken iki şey var:

1-Allah’ı zikir..
2-Günahlara istiğfar..

Allah’ı zikir ile ilgili bir kaç cümle zikredelim:
Kabe’nin etrafında tavafa başlarken okunan dua ile başlayalım..

“Sübhansın Sen ya Rab! Hamd Allah’a mahsustur. Allah’dah başka ilah yoktur. Allah büyüktür. Havl ve kuvvet ancak Aliy ve Azim olan Allah ile elde edilir.”

"Allah’tan başka ilah yoktur. O tek ilahtır. Mülkünde ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hükümranlık O’na aittir. Sonsuz hamd O’na mahsustur. Hayatı verip yaşatan O’dur, vefat ettiren  de O’dur. O hayattardır asla vefat etmez, her türlü hayır O’nun elindedir. O’nun gücü her şeye yeter, dönüş O’nadır."

 İstiğfarla ilgili okuyabileceğimiz pek çok duanın yanında Rabbimizin bize öğrettiği şu duayı bu günlerde çokça okuyabiliriz:

“Yâ Rabbi! Sen beni/bizi affet, Sen bana/bize merhamet et. Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin Sen!”

Ayrıca bu günlerde bulaşıcı hastalıklara ve bütün bizi tehdit eden şerlere karşı sürekli okumamız gereken şu dua ile bitirelim:

Ey Haafiz ve Hafiiz olan Allahım! Senin koruman ne güzeldir! Allah'ım önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek her türlü tehlikelerden, özellikle Korona virüs gibi bulaşıcı hastalıklardan) bizi koru ve  altımızdan helak edilmekten de Senin azametine sığınırız ya Rabbi!.

Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah!
Şimdiden gelecek bayramınızı tebrik ediyorum.

[Hüseyin Yağmur] [Samanyolu Haber] 24.7.2020

Reuters anketi: Türkiye'de büyük kriz

Reuters anketine göre Türk ekonomisi bu yıl Corona virüsünün etkisi ve düşen talep nedeniyle çok fazla daralacak.

Ülke içinde ve dışında 42 ekonomistin katılımıyla 21-23 Temmuz tarihlerinde yapılan ankete göre Türk ekonomisinde bu yıl yüzde 4,3’lük bir daralma bekleniyor. Salgının etkisini hissettirdiği ikinci çeyrekte 12,2 üçüncü çeyrekte de yüzde 3,1’lik bir küçülme öngörülüyor.

Ancak ekonominin önümüzdeki yıl yüzde 4,5 oranında büyümesi bekleniyor.

Corona virüsü salgını öncesinde hükümetin 2020 yılı için yüzde 5 oranında büyüme tahmini bulunuyordu.

Türk ekonomisi son olarak 2009 yılında yüzde 4,7 oranında daralma yaşamıştı. 2010-2018 yılları arasında ortalama büyüme oranıysa yüzde 5’in üzerinde gerçekleşmişti.

Ankete katılan ekonomistler, Merkez Bankası’nın bu yılın sonuna kadar politika faiz oranını yüzde 8’e kadar indireceğini tahmin ediyor.

Türkiye’nin kriz öncesi gayri safhi yurt içi hasıla değerine de 2022 yılının ortalarında ulaşabileceği tahmin ediliyor.

[Samanyolu Haber] 24.7.2020

“Çatlak koluma kelepçe taktılar, 9 saat aç susuz yolculuk yaptım”

Dört aydır Manisa Cezaevinde tutuklu olan Fatma Yurt, mahkeme için cezaevi aracıyla İstanbul’a götürüldü. Birçok hastalığı bulunan Yurt, yolda yaşadığı eziyeti Gergerlioğlu’na yazdı.
BOLD – Hasta tutuklu Fatma Yurt, 10 Temmuz 2020’de İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek davasına cezaevi arabasıyla götürülünce büyük bir mağduriyet yaşadı. Git gel 18 saat boyunca elleri kelepçeli, aç ve susuz bir şekilde yolculuk yapmak zorunda kaldı. Boyun, bel fıtığı ve kolundaki çatlak nedeniyle mevcut ağrıları daha da arttı. Namazını kelepçeli kılmak zorunda kaldı.

“APAR TOPAR RİNG ARACINA BİNDİRİLDİM”

Yaşadığı eziyeti 15 Temmuz 2020’de, HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak anlatan Fatma Yurt, “Sabah Fatma Yurt hazırlan, kapıda jandarma bekliyor, İstanbul’a mahkemeye gidiyorsun dediler. Kolum çatlak, kronik bronşit, kronik ülseratifkolit, bel fıtığı, kolunda felç başlamış, boyun fıtığım var. SEGBİS istiyorum, uzun süre oturmam, zaman zaman yatmam lazım diye itiraz etsem de apar topar ringe bindirip bir de çatlak koluma kelepçe takarak (takmasanız olmaz mı kolum çatlak deyip kural böyle deyip) 9 saatlik yolu kelepçeli aç susuz, namazı ile kelepçeli kıldım.” dedi.

O halde saat 17.50’de İstanbul’a vardıklarını ve Bakırköy Cezaevine konulduğu söyleyen Yurt, 62 yaşında biri olarak salgın nedeniyle risk grubunda olduğu halde başka bir tutuklu ile aynı yere konulduğunu belirtti.

“9 SAATLİK YOL ÇİN İŞKENCESİ GİBİYDİ”

Ertesi sabah 08.00’de mahkemeye çıkarılan Fatma Yurt, kolu bandajlı ve boynu asılı olarak hakime adeta yalvardığını aktardı:

“Ben terörist değilim, olamam da. Sadece Kuran biliyorum, birkaç kişiye öğrettim. Bir de bizim burada cenazelerde 7 Tebareke, 40-52 okutulur. Onlarda Kuran-ı Kerim, mevlüt okudum dedim. Beni bırakın, tutuksuz yargılayın. Cezaevine dönersem 14 gün izole var. Çatlak kolumla, hastalıklarımla, yalnız özel işlerimi, çamaşır, bulaşık, her gün banyo (Manisa çok sıcak) yapmak var, beni salın dedim. Hakim bey hiç dinlemiyor, tutukluluğuna devam dedi. 9 saatlik yol Çin işkencesi gibiydi.”

Bir sonraki mahkemesinin 30 Eylül 2020’de olduğunu ve tekrar İstanbul’a götürüleceğini söyleyen Fatma Yurt, gece gündüz karantina koğuşunda ağladığını ve bir daha aynı eziyeti çekmek istemediğini söyledi. Yurt, SEGBİS ile mahkemeye çıkarılma ya da tutuksuz yargılanma konusunda Gergerlioğlu’ndan yardım istedi.

Fatma Yurt’un yaşadığı eziyeti, ailesi 15 Temmuz’da Bold Medya’ya anlamıştı.

[Bold Medya] 24.7.2020

Dünya Meteoroloji Örgütü uyardı

Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ), Rusya'nın Sibirya bölgesinde bu ay ortalama sıcaklığın geçen aya göre 10 derece yüksek olduğunu, sıcak hava dalgasının Kuzey Kutup Dairesinde (Arktik) orman yangınlarına ve deniz buzunun hızlı erimesine yol açtığını bildirdi.

DMÖ Genel Sekreteri Petteri Taalas, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Arktik dünya ortalamasından iki kat hızlı ısınan bir bölge. Bu durum, yerel nüfusu ve ekosistemi etkilediği gibi küresel etkiler de yaratıyor." ifadelerini kullandı.

Taalas, bölgede sıcak hava dalgası nedeniyle büyük çaplı orman yangınlarına rastlandığını, Rusya'nın Artik sahilindenki Laptev ve Barents denizlerinde hazirandan bu yana deniz buzu seviyesinin ciddi oranda azaldığını belirtti.

Stratosferde batı yönlü esen jet akımı rüzgarlarının yönünün kuzeye doğru kayması nedeniyle Sibirya üzerinde engelleyici bir basınç sistemi oluştuğunu kaydeden Taalas, insan müdahalesinden kaynaklanan küresel ısınmanın etkisi olmadan sıcaklık artışının bu denli yüksek olmasının mümkün olmayacağını vurguladı 

[Samanyolu Haber] 24.7.2020

Wall Street'ten Türkiye iddiası

Amerikan Wall Street Journal gazetesi, yılın ilk yarısında yabancı yatırımcıların Türkiye'de tahvil piyasasından 7 milyar dolar, hisse senedi piyasasından 4 milyar dolarlık çıkışa imza attığını ve kredilerin geri dönüşlerinde sorunlar yaşanabileceğini yazdı.

 Amerikan Wall Street Journal gazetesi, 2020’nin ilk yarısında yabancı yatırımcıların TL tahvil piyasasından çıkışlarının 7 milyar doları aşarak rekor kırdığını yazdı. Hisse senedi piyasasından da yabancıların 4 milyar dolarlık çıkış yaptığını ve Borsa İstanbul’da yabancı payının 16 yıl sonra ilk kez yüzde 50’nin altına düştüğünü belirten gazete, ülkede ödemeler dengesi krizi riskinin arttığına dair spekülasyonların ortaya çıktığını aktardı.Yabancıların çıkışının dış finansmana bağımlı Türkiye ekonomisi üzerindeki baskıyı artırdığına dikkat çeken gazete, yabancıların Türk tahvillerindeki payının 2013’teki seviyesinin yaklaşık üçte biri olan yüzde 5’e düştüğünü hatırlattı.

"EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ DÜZEYDE"

Merkez Bankası’nın (TCMB) fonlama faizlerini enflasyonun altına çekmesi ve reel getirinin sıfırın altına düşmesinin yabancı çıkışında etkili olduğuna işaret eden WSJ, Aberdeen Standard Investments yatırım yöneticisi Viktor Szabó’nun “Yabancıların Türkiye’den çıkışı gerçekten eşi benzeri görülmemiş düzeyde” yorumuna yer verdi.

Bu yıl salgın nedeniyle Avrupa Birliği’nin Türkiye’den otomobil ve tekstil alımını erozyona uğrattığını ve ülkenin turizmden döviz gelirini sildiğini belirten gazete, TCMB rezervleri harcanmasına rağmen TL’nin dolar karşısında yüzde 13 değer kaybettiğini aktardı.Ashmore Group’tan araştırma direktörü Jan Dehn, “Kimse artık Türkiye’nin uzun vadeli tahvillerini almak istemiyor. Bu stres işaretlerinden biri” dedi. WSJ, Szabó ve Dehn’in Türk tahvillerinden tamamen çıktığını da aktardı.

"KREDİYİ SEVİYORLAR"

BlueBay Asset Management’ten Timothy Ash de “Büyümeyi, krediyi seviyorlar, iş yaratmak istiyorlar ama bu hiç dengeli değil” yorumunu paylaştı.TCMB’nin faizleri hızla indirdiğine ve pandemi döneminde kredi hacminin rekor düzeyde artırıldığını belirten WSJ, yatırımcıların kredilerin geri dönüşü konusunda kaygılarının artmakta olduğunu kaydetti.Bankalardan takasla (swap) ödünç alınıp rezerve eklenen dövizlerin TL’yi desteklemek ve artan cari açığı finanse etmek için kullanıldığını belirten gazete, bu durumun yatırımcılar arasında ülkenin bir ödemeler dengesi krizine yaklaşmakta olduğu spekülasyonuna neden olduğunu belirtti.Analistler, bu durumun Türkiye’yi krizi çözmek için para biriminin değer kaybetmesine izin verip faizleri artırmaya, ekonomik büyümeyi düşürmeye ya da kurtarma paketi aramaya zorlayabileceğini öne sürdü.

Council on Foreign Relations’dan (Dış İlişkiler Konseyi – CFR) Brad Setser, “Oyuna devam edebilirsiniz ancak gerçekten kötü bir sonuç riskini artırıyorsunuz” dedi.

[Samanyolu Haber] 24.7.2020

Türkiye'de rastgele seçilen her 1000 kişiden 2.5 kişinin koronavirüs testi pozitif çıktı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye'de rastgele 150 bin kişiye yapılan koronavirüs testi sonrasında 1000 kişideki vürüs oranının 2,5 olduğunu ifade etti.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye genelindeki Covid-19 tarama sonuçlarını açıkladı. Koca, "150.000 kişiyle yapılan COVID-19 tarama çalışmasında, rastgele test edilen her 1.000 kişiden 2,5’inde test sonucu pozitif çıkmıştır" dedi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sosyal medya hesabı Twitter üzerinden yaptığı paylaşımla Türkiye genelindeki  Covid-19 tarama sonuçlarını açıkladı. Koca paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

"Türkiye genelinde, bakanlığımız tarafından yaklaşık 150.000 kişiyle yapılan COVID-19 tarama çalışmasında, rastgele test edilen her 1.000 kişiden 2,5’inde test sonucu pozitif çıkmıştır. Hepimizin iyiliği için dikkatli olalım. Hayat riske yenilmesin."

[Samanyolu Haber] 24.7.2020

CHP’li Kaplan: Bu ülkede sabah uyanmaya korkuyoruz

CHP'li Kaplan, “Bu ülkede sabah uyanmaya korkuyoruz. Bir sabah uyanıyoruz kadın cinayeti, bir sabah uyanıyoruz töre cinayeti, çocuğa tecavüz, hayvana tecavüz, işsizlikten kendini yakan bir genç" diyerek etkili yasaların çıkarılması için Meclis'e çağrı yaptı.

KRONOS   24 Temmuz 2020 GÜNDEM

İrfan Kaplan - CHP Gaziantep Milletvekili

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, CHP Gaziantep Milletvekili İrfan Kaplan, Genel Kurul’da kadın cinayetleri, hayvan hakları ve çocuk istismarı hakkında konuşarak “Ben, halkın seçtiği bir Milletvekili olarak gece yastığa başımı rahat koyamıyorum” dedi.

Milletvekili Kaplan, “Bu ülkede sabah uyanmaya korkuyoruz. Bir sabah uyanıyoruz kadın cinayeti, bir sabah uyanıyoruz töre cinayeti, bir sabah uyanıyoruz çocuğa tecavüz, bir sabah uyanıyoruz hayvana tecavüz, başka bir sabah uyanıyoruz, işsizlikten kendini yakan bir genç, kendini asan bir evlat, canına kıyan bir baba… Bir sabah uyanıyoruz çocuk işçi cinayeti, bir sabah uyanıyoruz çocuk istismarı, bir sabah uyanıyoruz iş cinayeti… Bu ülkede sabah uyanmaktan korkuyoruz artık ve utanıyoruz” dedi.

Tüm bu sorunların siyaset üstü mesele olduğunu belirten Kaplan, “Bunlar toplumun kanayan yaraları. Bunlar vicdanı ve merhameti olan herkesin can damarı. Ben, halkın seçtiği bir milletvekili olarak gece yastığa başımı rahat koyamıyorum. Çünkü sabah uyandığımda verdiğimiz sözlerin altında eziliyorum” dedi.

RAHMET OKUMAK, LANETLEMEK YA DA ANMAK DEĞİL; YAŞATMAK İÇİN BİR ŞEYLER YAPMALIYIZ!

Konuşmasının devamında anmanın, rahmet okumanın ve lanetlemenin bir çözüm olmadığını ifade eden Kaplan şunları söyledi: “Ben artık, kadın cinayetine kurban verdiğimiz bir kadına rahmet okumak yerine, onu yaşatmak için mücadele etmek istiyorum. Ben artık, Pınar Gültekin’ler, Feray Şahin’ler, Özgecan Aslan’lar, Fatma Altınmakas’lar, Figen Karadağ’lar, Nurtaç Canan’lar cinayete kurban gittikten sonra sadece bir park, cadde, sokak ismi olarak kalmasın, yaşasın istiyorum. Ben artık, Gaziantep’te 17 yaşında gencecik çocuğun fabrika bacasını temizlerken düşüp öldüğüne üzülmek değil, onun eğitimi için ne yapabiliriz diye düşünmek istiyorum…Ben artık, işsizlikten oğluna pantolon alamadığı için kendini asan babaya rahmet okumadan önce, o babanın iş sahibi olması için neler yapılabileceğini konuşmak istiyorum. Ben artık, atanamadığı için intihar eden bir gencin arkasında bıraktığı mektubu duymak yerine, hiçbir gencimiz işsiz kalmasın istiyorum. Eminim ki parti gözetmeksizin şu an burada bulunan ve vicdanı olan herkes benimle aynı fikirde. Rahmet okumak, lanetlemek ya da anmak değil, yaşatmak için bir şeyler yapmalıyız.”

“SANSÜRE DEĞİL, CAYDIRICI VE AĞIR CEZALAR İHTİYAÇ VAR!”

Sosyal medya sansürlerinin ve yasaklarının sorunları çözmeyeceğini ifade eden Kaplan, “Bu ülkenin yasaklara, sansürlere, kısıtlamalara değil; caydırıcı ve ağır cezalar ihtiyacı var” diyerek Genel Kurul’a “Gelin, Sosyal Medyayı konuşmak yerine; kadın mezarlığına dönen ülkemizde yaptırımları konuşalım” diye seslendi.

Milletvekili, sözlerine çözüm önerileriyle devam ederek “Çocuk istismarı, tacizi ve tecavüzün önüne nasıl geçebiliriz; uzmanlarla bunları tartışalım. Bir adamın, bir kadını önce boğarak, sonra yakarak sonra üstüne beton dökerek nasıl canice hayattan kopardığının altındaki nedenleri konuşalım. Bir insanın, bir hayvana nasıl böyle vahşi bir şey yapabildiğinin altındaki nedenleri konuşalım. İşsizlikten bunalıma giren, intihar eden yüzlerce gencimizin o noktaya nasıl geldiğini konuşalım. Çözümleri konuşalım. Bu ülkenin ruh sağlığının nasıl düzeleceğini konuşalım” dedi.

“ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI, KİMSENİN BİR CANI DAHA KAYBETMEYE TAHAMMÜLÜ KALMADI!”

Konuşmasının devamında, “Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, tacizler, tecavüzler ancak bu Meclis’te tüm partiler ortaklaştığında, yasalar ağırlaştığında, cezalarda indirim olmadığında azalır ve biter” diyen Kaplan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu ülkede kadın cinayetleri, çocuk istismarı, tacizler, tecavüzler ancak bu Meclis’te tüm partiler ortaklaştığında, yasalar ağırlaştığında, cezalarda indirim olmadığında azalır ve biter. Bu ülkede kadın cinayetleri İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa tam anlamıyla uygulandığında azalır ve biter. Bu ülkede çocuklara karşı istismar, taciz ve tecavüz Çocuk Hakları Sözleşmesi tam anlamıyla uygulandığında azalır ve biter. Bu ülkede 5199 sayılı kanun tam ve eksiksiz bir şekilde uygulandığında hayvanlara karşı işlenen suçlar azalır ve biter. Artık bıçak kemiğe dayandı, kimsenin bir canı daha kaybetmeye tahammülü kalmadı. Bu meseleyi siyaset üstü değerlendirerek, tüm partilerin elini taşın altına koymasını istiyorum. Taciz, tecavüz, istismar ve cinayetin iyi hal indirimi olmayacağını, en ağır bir şekilde cezai yaptırımlarının olması gerektiğini, İstanbul Sözleşmesinin tam anlamıyla uygulanması gerektiğini ifade ediyorum.”

[Kronos.News] 24.7.2020

Jeofizik Mühendisi Yüklü: Falez çatlakları, deprem etkisini büyütecek!

75 milyon yıllık Antalya falezlerinde suyun metrelerce altına inen çatlak ve kovukların olası depremin etkisini büyüteceğini belirten Jeofizik Mühendisi Atakan Yüklü, yıkım etkisinin artacağını kaydetti.

BOLD – Antalya falezlerinin deniz altındaki kısımlarını kameraya çeken Sualtı Federasyonu Antalya İl Temsilcisi İsa Alemdar, dalışlar sırasında çatlaklar ve kovuklar görüntülediklerini söyledi. Yüzlerce çatlak ve kovuktan bahseden Alemdar, bunlardan bazılarının metrelerce derine uzandığını ifade etti.

Falezlerdeki çatlaklar suyun metrelerce altına iniyor.

AMORTİSÖR GÖREVİ GÖRMEYECEK

Söz konusu çatlakların olası deprem anında ne gibi tepki vereceğini değerlendiren Jeofizik Mühendisi Atakan Yüklü, ikaz etti: “Falezler üzerindeki yapılaşmaların Akdeniz’de olabilecek bir depremde daha ciddi hasara yol açacağına yönelik yıllardır yaptığımız açıklamamızın sebepleri bu çatlaklardır. Depremin şiddetini artıracaktır. Şiddeti farklı zeminlere göre daha ciddi hissedilecektir. O kırık ve çatlaklar büyük boşluklara açılıyor. Çatlaklar amortisör görevi görmüyor çünkü bir makine değil.”

[Bold Medya] 24.7.2020

Bakan Selçuk açıkladı: 3 gün okul, 3 gün uzaktan eğitim; ders saatleri düşürülecek

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 31 Ağustos’ta açılması beklenen okulların eğitim sistemiyle ilgili milletvekillerine brifing verdi. Bakan Selçuk, yüz yüze ve uzaktan eğitimin bir arada verileceğini, okuldaki eğitimin 3 gün olacağını belirtti.

BOLD – Hibrit eğitim modeliyle ilgili bilgi veren Selçuk, haftalık 40 saat olan ders saatleri düşürüleceğini, temel derslerin saatlerinin de azaltılacağını kaydetti.

TBMM Milli Eğitim Komisyonu üyelerinin sorularını yanıtlayan Bakan Selçuk, “Matematik, Türkçe, Fen gibi temel dersler okulda, yüz yüze verilecek. Coğrafya, beden eğitimi, tarih, hayat bilgisi, sanat gibi dersler ise uzaktan eğitim olacak” dedi. Sınıfların ikiye bölüneceğini ifade eden Selçuk, “Bir grup pazartesi, çarşamba, cuma bir diğer grup ise salı, perşembe, cumartesi günleri okula gidecek” dedi.

Hürriyet’in haberine göre Milli Eğitim Bakanı Selçuk, dezavantajlı grupların EBA’yı ve uzaktan eğitimi kullanabilmesini sağlamaya dönük çalışmalar yapıldığını ifade etti. Selçuk, okulların açılıp açılmayacağı, açılırsa nasıl olacağı gibi konularda pandeminin seyrine göre Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda karar vereceklerini belirtti. Selçuk, “Vaka sayısı kaç olursa açacaksınız?” sorusuna, “Bizim için bir rakam yok. Bilim Kurulu’nun tavsiyesine uyacağız” dedi.

DERSLER 20 SAATE DÜŞÜRÜLECEK

Bakan Selçuk’un, üzerinde durdukları hibrit eğitimle ilgili şu bilgileri paylaştı:  “Daha önce açıkladığımız hibrit modele göre, yüz yüze ve uzaktan eğitim bir arada verilecek. Haftalık 40 saat olan ders saatleri düşürülecek. Ders saatlerinin 20 saat olması üzerinde duruluyor.

HAFTADA 3 GÜN OKUL

Matematik, Türkçe, Fen gibi temel dersler okulda, yüz yüze verilecek. Coğrafya, beden eğitimi, tarih, hayat bilgisi, sanat gibi dersler ise uzaktan eğitim olacak. Sınıflar ikiye bölünecek. Bir grup pazartesi, çarşamba, cuma bir diğer grup ise salı, perşembe, cumartesi günleri okula gidecek.

4 DERS OKULDA 2 DERS EBA’DA

Seyreltilmiş eğitim modeline göre, okulda verilen temel derslerin saatlerinin de düşürülmesi planlanıyor. Örneğin, matematik haftalık 6 saat ise 4 saati okulda, 2 saati de EBA üzerinden verilecek. 40 dakika olan ders saatlerinin de 30 dakikaya çekilmesi, sınıfta kalma süresinin azaltılması üzerinde de çalışıldığı öğrenildi.”

[Bold Medya] 24.7.2020

Muhaliflere yasak ekranlar katillere açık: Can Dündar’ı öldürtürdüm

Ekranlara tek HDP’li milletvekilinin çıkartılmadığı ortamda Bahçelievler Katliamının hükümlüsü Haluk Kırcı “özel konuk” olarak yayına çıkartıldı. Programda Can Dündar’a ölüm tehdidi yapıldı.

BOLD – Televizyon ekranlarının başta HDP’liler olma üzere muhaliflere kapandığı Türkiye’de, 7 solcu öğrenciyi katleden Haluk Kırcı, ‘özel konuk’ olarak Jülide Ateş’in programına çıkarıldı. “Bahçelievler’in katliam olmadığını” öne süren Kırcı, “İntikam almaya gittik” dedi.

1978 yılında Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrenciyi katleden isimlerden biri olan Haluk Kırcı, Haber Global kanalında yayınlanan ‘Jülide Ateş ile 40’ programına katıldı.

7 gencin katili Kırcı, “Katliam katliam denilip geçiliyor. Sanki başka katliam olmadı Türkiye’de. Hep Bahçelievler ön plana çıkarıldı. İstanbul’da 1 Mayıs Mahallesi’nde 5 işçi ülkücü diye öldürüldü. Adana’da 5 tane ülkücü öğretmen öldürüldü. Bahçelievler katliam değildir. Biz öldürülen iki arkadaşımızın intikamı için oraya gittik” dedi.

“BEN AZMETTİRSEM ÖLDÜRTÜRDÜM”

Haluk Kırcı, Can Dündar’a yönelik silahlı saldırıya dair de konuştu. Kendisinin azmettirdiği iddia edilen saldırıyı değerlendiren Kırcı, “Ben olsam Can Dündar’ı öldürtürdüm. Yapacak olduktan sonra temiz iş yapardım. Ne yapılmış Can Dündar’a? Yere ateş edilmiş saldırı diye. Sonra yakalanmışsın. Devlet gidecek Can Dündar’ı getirecek burada yargılayacak başka yolu yok bunun” dedi.

7 ÖĞRENCİYİ KATLETTİLER

1978 yılında aralarında Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı’nın da bulunduğu faşistler, TİP (Türkiye İşçi Partisi) üyesi ODTÜ Elektrik bölümü öğrencisi Serdar Alten, Ankara Devlet Mimarlık Akademisi öğrencisi Hürcan Gürses, Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Efraim Ezgin, Hacettepe Üniversitesi İstatistik bölümü öğrencisi Latif Can ve Osman Nuri Uzunlar, Faruk Erzan ve Salih Gevence’yi katletti.

Haluk Kırcı, katliamla ilgili yedi kez idama mahkûm edildi. 1996’da yakalandığı gün emniyetten kaçtı. 1999’da yeniden yakalandı. 18 Mart 2004 tarihinde tahliye edildi. Ekim 2004’te Ukrayna’da yakalandı. 27 Mayıs 2010’da tekrar tahliye edildi. 8 Şubat 2011 tarihinde tekrar tutuklandı ve 4 Şubat 2015 tarihinde yeniden tahliye oldu.

[Bold Medya] 24.7.2020

AYM’den KHK’lı avukatlarla ilgili emsal karar: Beraat edenlere ruhsat yasağı hukuka aykırı

Anayasa Mahkemesi, kamu görevinden çıkarılan ya da beraat eden hukuk fakültesi mezunu KHK’lıların, avukat olarak baro levhasına yazılmasının önünü açan bir karara imza attı.

BOLD – Adalet Bakanlığı, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ya dayanarak, ihraç edilen hukuk fakültesi mezunu ya da daha önceden avukatlık ruhsatı sahibi olan çok sayıda kişinin avukatlık yapmasına izin vermiyordu.

Anayasa Mahkemesi, sözkonusu kararı bir eski savcı ve Bilgi Teknolojileri Kurumunda çalışan uzman memurun açtığı davada verdi.

Cumhuriyet’in haberine göre Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda iletişim uzmanı olarak görev yapan Tamer Mahmutoğlu KHK ile ihraç edildi. Eski Savcı Mehmet Bayhan da Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından meslekten çıkarıldı. Bayhan, açılan davada beraat ederken Mahmutoğlu hakkında herhangi bir dava açılmadı. Her iki isim, bulundukları illerde avukatlık yapmak amacıyla baro levhasına yazıldı. Ancak bakanlığın açtığı dava sonucunda baroların verdiği avukatlık ruhsatıyla ilgili iptal kararı çıktı. Bakanlık, gerekçe olarak avukatlığın kanunda bir kamu hizmeti olarak tanımlanmış olmasını gösterdi.

AYM İHLAL KARARI VERDİ

Bayhan ve Mahmutoğlu’nun başvurusunu karara bağlayan AYM, iki başvurucunun haklarının ihlal edildiğine karar verdi. AYM, ihlalin ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması amacıyla kararın bir örneğini idare mahkemesine gönderecek. İhlal kararında, her iki ismin herhangi bir ceza almamasının etkili olduğu öğrenildi.

[Bold Medya] 24.7.2020

YAŞ’ta Orgeneral yapılan, 15 Temmuz’un kritik paşası Metin Gürak kimdir?

Metin Gürak’ın 15 Temmuz’daki rolü neydi?

Genelkurmay 2. Başkanı’yken Libya’ya neden gönderildi?

İzleyin, Haberiniz olsun


[TR724] 24.7.2020

Yargıtay ‘er’lere verilen cezayı bozdu; Ya Harbiyeliler! [İlker Doğan]

Yargıtay 16. Ceza Dairesi çok önemli bir karara imza attı. Daire, 15 Temmuz (sözde) darbe girişimi sırasında 14 ere verilen müebbet hapis cezası, ‘askerlerin emirleri yerine getirmekten başka çaresi olmadığı’ gerekçesiyle bozdu. Söz konusu karar akıllara tıpkı erler gibi emri yerine getirmekten başka çaresi olmayan askeri öğrencileri getirdi. Zira ‘terör eylemi var’ denilerek, Yalova’daki kamptan otobüslerle İstanbul’da farklı noktalara taşınan çok sayıda askeri öğrenci müebbet ve onlarca yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Harbiyeliler 4 yıldır adaletin gelmesini bekliyor.

Askeri öğrencilerin masumiyeti daha önce de gündeme gelmişti. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Amerikalı Rahip Brunson’ın tahliyesinin ardından yaptığı bir konuşmada, “Darısı harp okulu öğrencilerinin başına.” ifadelerini kullanmıştı. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener de askeri öğrencilerin tutuklu kalmasına tepkisini, “Emir kulu askerin, öğrencinin suçu ne? Tamam komutanını al, cezasını ver ama gariban öğrencinin, erin suçu ne?” diyerek göstermişti. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da, ”Çok açık söylüyorum; tıpkı Bylock meselesinde olduğu gibi askeri okul öğrencilerinde de ciddi mağduriyetler söz konusu. Kurunun yanında yaş, suçlunun yanında masum yakılıyor.” demişti.

Yargıtay, 15 Temmuz TRT Harbiye Davası’nda 14 ere verilen müebbet cezasını bozdu ve beraat istedi. Yargıtay, TCK’nın 30/4 maddesindeki, ‘İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz’ maddesini uygulayarak beraate hükmetti. Erlerin ‘gecikmeli’ de olsa darbeye teşebbüsü fark ettikleri, üstleri tarafından verilen ‘halka ve güvenlik görevlilerine ateş etme emrine uymadıkları’, ‘amirlerin ısrarlı kanunsuz emirleri karşısında’ ise ‘hal ve koşullara göre başka şekilde davranma olanağının bulunmadığı düşüncesiyle’, ‘silahla havaya ateş etmenin bir haksızlık oluşturmayacağı sonucuna vardıkları’ vurgulandı.

BERAAT YOLU AÇILDI

Bozma kararı çok kritik ve önemli. Erlere ‘beraat’ yolunu açan karar, ‘tatbikatֹ’ ya da ‘terör saldırısı’ gerekçesi ile 15 Temmuz gecesi TV izleyip olaylardan haberdar olma imkanları bulunmayan, ayrıca üstlerinden aldıkları emirleri yerine getirmek için silahlanarak sokağa çıkarılan askeri öğrenciler için de emsal niteliğinde. Zira hiç bir şekilde darbeye karışmamış, silahını kullanmamış, komutanlrın emrini yerine getirmekten başka suçu olmayan yüzlerce askeri öğrenci somut hiç bir delil gösterilmeksizin müebbet hapis cezalarına çarptırıldı.

DARBEDEN HABERLERİ YOKTU

Yargıtay kararında çok önemli tespitler yer alıyor. Kararda, “Uyumaya hazırlanan sanıkların da aralarında bulunduğu askerlerin, içtimaya çıkartıldığı, komutanların askerleri gece atışı bahanesi ile silahlandıkları; internete bağlanma özelliği olan telefonları kullanmaları yasak olan askerlerin ilk bilgilerden haberdar olamadığı; darbe girişimini bilen rütbelilerin askerlere hiçbir bilgilendirme yapmadığı; erlerin terör örgütüne mensubiyeti tespit edilemediği, zorunlu askerlik hizmeti nedeniyle er olarak görev yapmakta iken, suç işlemek kastı olmaksızın, üstlerinden aldıkları emrin hukuka uygun olduğu zannı ile tatbikat veya terör saldırısına müdahale edileceği gerekçesi ile olay gecesi silahlanarak, araçlarla kışladan ayrıldıktan sonra gecikmeli de olsa darbeye teşebbüs suçunun icrai hareketlerinin gerçekleştirildiğini farketmişlerdir.” deniliyor.

ASKERİ ÖĞRENCİLER DE ADALET BEKLİYOR

Yargıtay’ın bozma kararına gerekçe yaptığı her şey askeri öğrenciler için de geçerli. Askeri öğrenciler de tıpkı erler gibi darbeden habersizdi. Hava Harp Okulu Komutanlığı, 10 Temmuz 2016’da bütün öğrencilere ‘Hava Harp Okulunda toplanma’ emri vermişti. 13 Temmuz’da aynı öğrenciler yaz kampı yapılacağı talimatıyla, Yalova’daki kamp yerine götürüldü. Söz konusu öğrencilerin bir kısmı 14 Temmuz’da paraşüt eğitimi için Ankara’ya sevk edildi. 15 Temmuz’da geri kalan öğrencilerin büyük bölümü ise ‘toplumsal olay var’ denilerek Yalova’dan helikopter ve otobüslerle İstanbul’a getirildi.

TELEVİZYON YOK, TELEFON YOK, RADYO YOK!

Askeri öğrencilerin ve komutanlarının ifadeleriyle sabit; kampta televizyon, radyo yok. Telefon kullanmak da yasak! Darbeden haberleri olması mümkün değil. Komutanlarının da öğrencilerin darbeden haberi olmadığına dair ifadeleri var. 15 Temmuz gecesi Yalova’daki kampta 22.00’da yat içtiması yapılıyor. Olağanüstü hiç bir şey yok. Ancak yaklaşık 30 dakika sonra nöbetçilerin bağırışı ile herkes yataktan fırlıyor; Gece içtiması… Bütün öğrenciler apar topar kalkıp giyiniyor. Silahlar alınıp, sıraya giriliyor.

GÜVENLİĞİ SAĞLAMAK İÇİN YOLA ÇIKILIYOR

Saatler 23.00’ı gösterdiğinde bütün öğrenciler hazır bir şekilde bekliyor. O sırada 9 otobüs içtima alanına yanaşıyor. Filo Komutanları, öğrencilere hitaben, “Terör saldırısı var, güvenliği sağlamak amacıyla Hava Harp Okulu’na İstanbul’a dönüyoruz.” diyor. Ancak öyle olmuyor! İstanbul’da Sultanbeyli, Orhanlı Gişeleri, Boğaz Köprüsü ve TRT gibi noktalara bırakılan çocuklar, darbe söylentilerini duyunca silah bırakıyor ve teslim oluyor. Yaşları 17-20 arasında değişen yüzlerce öğrenci götürüldükleri emniyette işkenceye uğruyor. Yargılamalar sonunda çok sayıda öğrenci hiç bir somut delil olmaksızın müebbet hapis cezasına çarptırılıyor. Darbeden haberi bile olmayan, 17-18 yaşındaki çocuklar tam 4 yıldır tutuklu ve adaletin gelmesini bekliyor.

[İlker Doğan] 24.7.2020 [TR724]

Modern dünyada hilâfet-6 [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Modern İslâm uleması ve aydınları arasında hilafetle ilgili temelde üç farklı yaklaşım olduğu söylenebilir. Reşit Rıza, Senhuri ve Abdülkadir Udeh gibi fıkıhta ihtisas sahibi olanlar klasik hilafet teorisinin bazı değişiklik ve uyarlamalarla modern zamanlarda da devam ettirilmesi düşüncesindedir. Allal el-Fasi, Seyyid Bey ve Muhammed Esed gibi yazarlar hilafetin dinî değil tarihî bir kurum olmasından hareketle günümüzde İslâmî ilke ve ideallere bağlı kalmak şartıyla daha başka yönetim modellerinin bulunabileceğini ileri sürer. Daha önce görüşlerine yer verdiğimiz Ali Abdürrazık gibi düşünen üçüncü grup ise İslâm’ın misyonunu manevî ve ruhî alana hasreder, siyaset ve yönetimin ise tamamen dinden bağımsız seküler bir mesele olarak ele alınması gerektiğini iddia eder.

Bu üç grubun aralarında önemli yaklaşım farkları olsa da hepsinin modern dönemde yaşanan değişimin farkında olduğu ve buna göre hilafet kurumuyla ilgili bir kısım değişikliklere gidilmesi gerektiği noktasında ittifak ettikleri gözden kaçmamalıdır. Gerçi geçmişle ilgili özlemlerini dile getiren ve tarihî dönemleri olduğu gibi yeniden ihya etmek isteyen görüşler de yok değildir. Fakat bunlar olsa olsa nostaljinin, duygusallığın veya aşırı idealizmin birer ifadesi olabilir. Dünyanın ve insanlığın geldiği seviyeden habersiz, realitelerden kopuk, zihnî kurgulara dayanan bu tür düşüncelerin üzerinde durmaya bile gerek yoktur.

Hiç şüphesiz hilafetin kaldırılması Müslümanlar arasında alternatif yönetim modelleri konusunda bir arayışın başlamasına sebep olmuştur. Fakat günümüzde İslâmî bir yönetimin keyfiyeti veya din-devlet ilişkilerinin mahiyetiyle ilgili ciddi kafa karışıklığı yaşanmasının ve konu etrafında ateşli tartışmalar yapılmasının asıl sebebi, birkaç asırdan beri etkisini devam ettiren ve son zamanlarda yeni bir dünya medeniyeti kurma yolunda ilerleyen modernitenin/postmodernitenin tabiatıdır.

Şöyle ki moderniteyle birlikte eşitlik, özgürlük ve insan hakları, uğruna mücadele edilmesi gereken en yüce değerler hâline geldi. Rasyonalist felsefenin etkisiyle akıl, âdeta kutsandı ve aşırı yüceltildi. Bütün bunlar içtimai bağların zayıflamasını ve bireyselleşmeyi netice verdi. Toplumsal ve kültürel alanlarda, eğitim müesseselerinde, siyasi ve idari mekanizmalarda ciddi bir sekülerleşme baş gösterdi. Milliyetçilik düşüncesinin uyanması modern-ulus devletleri ortaya çıkardı. Küreselleşmeyle birlikte toplumların ve devletlerin izole bir hayat yaşama ihtimalleri kalmadı ve hatta bağımsızlığın bile anlamı değişmeye başladı. Farklı etnik gruplara, dinlere ve kültürlere mensup olan insanların birlikte, iç içe ve aynı devlet çatısı altında yaşadıkları çoğulculuk realitesi ortaya çıktı.

Çok özet olarak ifade etmeye çalıştığımız bütün bu değişim ve dönüşümler karşısında hem düşünce ve zihniyetler farklılaştı hem de yapılar, kurumlar ve müesseseler. Özellikle kendine has bir felsefe ve anlayışı olan modern devletin ortaya çıkması ve insanları yavaş yavaş dünya vatandaşı haline getiren küreselleşme olgusu; devlet yapılarını, idari mekanizmaları, siyaset anlayışlarını ve yönetim tarzlarını derinden etkiledi. Geçmiş asırlardaki monarşi ve oligarşiler, yerini, cumhuriyet, meşrutiyet, liberalizm, demokrasi gibi devlet biçimlerine ve yönetim şekillerine bıraktı.

Bunların yanı sıra anayasa ve kanunlaştırma faaliyetleri başladı; millet meclisleri ortaya çıktı; partilerin, seçimin ve muhalefetin olduğu yeni siyasi mekanizmalar kuruldu; hukukun üstünlüğü ilkesi benimsendi; yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri birbirinden ayrıldı; hükümeti denetleme adına fren-denge mekanizmaları geliştirildi; sivil katılım, sivil muhalefet ve hatta sivil itaatsizlik öne çıktı.

Hepsinden önemlisi Müslüman muhayyilede hâkim olmaya başlayan gizli bir sekülerizmle ve modern değerlerin tahakkümüyle birlikte İslâm’ı algılama ve anlama şekli değişti. Müslümanlar Batı medeniyetinin meydan okumalarıyla yüz yüze geldi ve hazırlıksız yakalandıkları için bu meydan okumalara cevap veremediler. Bu da dinî meselelere bakışta bir kısım farklılaşmalara ve şüphelere sebep oldu. Kur’ân ve Sünnet’e popüler düşüncenin kodlarıyla baktıklarından modernist/tarihselci yorumlar ortaya çıktı. Hilafet müessesesinin önem ve gerekliliğiyle ilgili algılar radikal bir değişime uğradı. İslâm dünyası, geleneği yeni yorumlarla modern döneme taşıyacak entelektüel birikimden yoksun olduğundan, Batılı kurum ve müesseseleri kopyalamakla yetindi.

Buradaki maksadımız modernite övgüsü veya yergisi yapmak değil. Elbette modern dönemde yaşanan değişimlerin bir kısmı insanlık adına çok önemli kazanımlardır. Fakat söz konusu felsefe ve anlayışların bir kısmının insan, toplum, kültür, sanat, siyaset ve devlet açısından yozlaştırıcı yönlerinin olduğu, önemli dezavantajlarının bulunduğu da göz ardı edilemez. Her ne olursa olsun, burada asıl önemli olan nokta, siyaset anlayışı ve devlet yapısıyla ilgili öne sürülecek görüş ve teorilerin mutlaka toplumsal karşılığının bulunması gerektiğidir. Müslümanların talep ve isteklerinin dikkate alınmadığı, toplumsal dengelerin gözetilmediği ve fiilî durumun gereklerinin hesaba katılmadığı bir yönetimin -ismi ve şekli her ne olursa olsun- başarılı olması mümkün değildir.

Kısaca hilafet teorisinin geliştirildiği klasik dönemin şartlarıyla modern dönemin şartları birbirinden oldukça farklıdır. Wael b. Hallaq, The Impossible State ismini verdiği kitabında önemli argümanlar öne sürerek hilafetin (İslâm devletinin), modern devletin tabiatıyla uyuşmasının imkânsız olduğunu ortaya koymaya çalışır. Farklı bir ifadeyle ona göre modern-ulus devletin yapısına uygun bir şekilde İslâm devleti kurmanın imkân ve ihtimali yoktur. Elbette onun bu tezi tartışmaya açıktır. Nitekim bu konuda farklı itirazlar da dile getirilmiştir. Fakat realiteleri görme ve içinde yaşadığımız fiilî durumun farkında olma adına onun konuyla ilgili görüşleri oldukça önemlidir.

Günümüzde hilafeti savunan ve onu tekrar ihya etme çabasında olan farklı şahıs ve gruplar vardır. Çoğu da bunu dinî bir vazife olarak görmekte ve İslâm’la özdeşleştirmektedir. Hakikaten hilafet, Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlardan kurulmasını talep ettiği dinî bir mükellefiyet midir? Ehl-i Sünnet tarafından oluşturulan hilafet teorisi, peygamberlik misyonuyla temellendirildiği, icmaa dayandırıldığı ve dinî referanslarla desteklendiği için dinî bir içerik kazanmıştır.

Ne var ki daha önce de üzerinde durduğumuz üzere Kur’ân ve Sünnet’in yönetimle ilgili ortaya koyduğu bir teori, sistem ve model yoktur; ilke ve esaslar vardır. Allah Resûlü de (s.a.s) kendi yerine bir halife bırakmamış ve bu konuda bir açıklama yapmamıştır. Dolayısıyla hilafet, İslâm ulemasının ve idarecilerinin dinî referanslar ve siyasî tecrübeler çerçevesinde şekillendirdikleri daha ziyade tarihî ve siyasî bir kurumdur. Elbette bunun dinî bir mahiyeti, dinle sıkı bir irtibatı olduğu için dinî bir kurum olarak görülmesi de mümkündür. Fakat dinin kendisi değildir. Din tarafından öngörülen yegane siyasî model de değildir. Bu sebeple tarihin farklı zaman dilimlerinde Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koymuş olduğu ilke ve esaslar çerçevesinde içinde yaşanılan zamanın şartlarına göre pekâlâ farklı devlet yapıları ve siyasi modeller ortaya koymak mümkündür.

Esasında bazı İslâm âlimlerinin de belirttiği üzere hilafetin kendisi dinî bir maksat değil; belirli hedeflere ulaşma adına kullanılacak bir vesileden ibarettir. Bu hedeflerin bir kısmı dinî, bir kısmı ise dünyevîdir. Dinin korunması ve neşredilmesi, iyiliği emredip kötülükten yasaklama, İslâm hukukunu tatbik etme, Müslümanların rahat bir şekilde dinlerini yaşamalarını ve ibadetlerini yapmalarını temin etme, Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlama gibi maksatlar dinîdir. İnsanlar arasında hak ve adaletin tesis edilmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması, zulüm ve haksızlıkların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, asayiş ve güvenliğin temin edilmesi, düzen ve istikrarın sağlanması, kamusal taleplerin ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması, huzur ve refahın elde edilmesi, ülke menfaatlerinin eşit bir şekilde dağıtılması gibi maksatlar ise dünyevîdir.

Esasında tarihte uygulamada olan halifeliğin İslâm’a ne kadar uygun olup olmadığını anlamanın yolu da onu bu maddelere göre değerlendirmektir. Bu yapılabildiği takdirde özellikle Raşit Halifelerden sonra uygulamada olan halifeliğin yer yer İslâm’dan ne kadar uzaklaştığı esefle müşahede edilecektir. Bu sebeple günümüz Müslümanları isimlere, kurumlara, modellere, şekillere ve yapılara takılmadan öz ve içeriğe, maksat ve neticelere yoğunlaşmalıdır. Bu maksatların elde edilmesi adına ortaya koyacakları yapı ve modellerin kamusal vicdan tarafından kabul edilebilir olmasına dikkat etmelidir.

Kurulan üst yapıların İslâm’a uygun olması, bir yönüyle de onların toplumsal talep ve isteklere dayanmasına bağlıdır. Unutulmamalıdır ki Allah Resûlü’nden sonra halifeliği ortaya çıkaran ana dinamiklerden biri de toplum fertlerinin bu yöndeki istek ve kabulleridir. İslâmî yönetimin meşruiyeti adına vazgeçilmez temel iki ilke olan şura ve bey’atın maksadı da kurulacak olan siyasi sistemi halkın rıza ve onayına dayandırmaktır. Çünkü halka rağmen kurulacak olan bütün siyasi sistemler istibdat ve despotizmi doğuracaktır.

Bunların isminin “halifelik” veya “İslâm devleti” olmasının da bir önemi yoktur. İsmine halifelik denilse bile ortaya çıkacak olan yönetim anlayışı totalitarizm olacaktır. Bunun da İslâm’a hizmet etme bir yana, insanları dinden soğutacağında ve İslâm’la ilgili negatif algıları güçlendireceğinde şüphe yoktur. İslâm, insan iradesine, insan aklına ve insan tercihlerine fevkalade önem verdiği ve dinî mükellefiyeti bunlar üzerine bina ettiği gibi, Müslümanlara düşen temel vazife de kurmayı düşündükleri bütün siyasi sistemlerde bu hakikati göz ardı etmemeleridir. Maalesef siyasal İslâmcıların en büyük hatası da budur.

Öte yandan devletin bizzat kendisi değer belirleyen, insanlara belirli bir hayat tarzını dayatan bir kurum değildir. İslâm devletlerinde tatbik edilen kanunlar (içtihat ve hükümler) sivil ulema tarafından tedvin edilmiştir. Devletin asıl vazifesi, sivil toplum tarafından üretilen değerlerin yaşanır hale gelmesini ve korunmasını sağlamaktır. Hatta İslâm’a göre dinî, hukukî ve siyasi vazifelerin birinci muhatabı da devlet değil, İslâm ümmetidir. Devlet başkanı, ümmete vekaleten bu vazifeleri yerine getirir. Dolayısıyla devlet, dinin belirli emirlerini yerine getirmede taksirde bulunsa bile, toplumun elinden gelen gayreti ortaya koyması gerekir. Bunun için de toplumsal dönüşüm ve şuurlanma çok önemlidir.

Aynı şekilde bir kurum olması itibarıyla devletin dinî yoktur; dinin muhatabı ve hedefi şahıslardır. Devlet, onu idare edenlerin ve daha da önemlisi onlara bu görevi tevdi eden halkın dinî veya dünyevî tercihlerine göre şekillenir.

Medine vesikası ve Hudeybiye sulhu gibi hâdiselere bakılacak olursa, toplum fertlerinin asgari müştereklerde buluşmasının, birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesinin, çatışmaların uzlaşma ve anlaşma kültürüyle bertaraf edilmesinin kısaca toplumda huzur ve istikrarın sağlanmasının da İslâm’ın öncelikli idealleri arasında yer aldığı görülecektir. Bunun için de mutlaka cehaletle mücadele edilmesi, ilmin yaygınlaştırılması, ekonomik kalkınmanın sağlanması, her türlü istibdadın bertaraf edilmesi, siyasî ve iktisadî bağımsızlığın elde edilmesi gerekir. Bütün enerjilerini hilafeti getirme veya İslâm devleti kurma yolunda harcayan Müslümanların mutlaka bunları da göz önünde bulundurması, hatta çözmeleri gereken öncelikli problemlerin bunlar olduğunun farkına varması gerekir.

Son olarak şunu da ifade etmek isteriz ki Müslümanlar, globalleşen bir dünyada muasır devletlerin algılarına ve tepkilerine de kayıtsız kalamazlar. Devletlerin, toplumların, kültür ve medeniyetlerin birbiriyle tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar etkileşim halinde olduğu küresel bir dünyada Müslümanların da küresel düşünmeleri gerekir. Onlar, küresel bir nitelik kazanan kronik problemlerin salt bir devlet modeliyle çözülemeyeceğinin farkına varmalı ve evrensel bir toplum projesi üzerinde kafa yormalıdır. Kuru tartışmaların arasında İslâmî değerlerin tükenip gitmesine müsaade etmemeli, bunun yerine, İslâm medeniyetinin insanî ve evrensel yönlerini öne çıkarmalıdırlar.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 24.7.2020 [TR724]

Yıktığı hegemonyayı inşaya geldi [Hasan Cücük]

Galatasaray ve Beşiktaş’ı şampiyonluğa taşıyarak Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı bir isim olan Mircea Lucescu, yeniden Ukrayna Ligi’ne döndü. Adı Shakhtar Donetsk takımıyla özdeşleşen Lucescu, 4 yıl aradan sonra döndüğü Ukrayna’da bu kez tercihi Dinamo Kiev oldu. Shakhtar ile Dinamo Kiev hegemonyasını yıkan Lucescu’nun yeni takımındaki performansı merak konusu oldu.

Teknik patronluk kariyerinde Dinamo Bükreş, AC Pisa, Brescia, Reggina, Rapid Bükreş ve İnter maceraları yaşayan Lucescu, 2000 yılında Galatasaray ile anlaştığında, beraberinde bir sürü soru işaretleri taşıyordu. Fatih Terim, Avrupa’da kupa kazanmış, 4 yıl üst üste şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Lucescu’nun, Terim’in boşluğunu dolduracağına kimse ihtimal vermiyordu. Fakat Lucescu, ilk sınavını UEFA Süper Kupa finalinde başarıyla verip Real Madrid’i 2-1’lik skorla geçerken tarihî bir başarıya imza atıyordu. Aynı yıl Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde de fırtına gibi esiyordu. Önce 3. ön eleme turunu geçip adını Devler Ligi’ne yazdıran Galatasaray, gruplardan tarihinde ilk kez Lucescu yönetiminde çıkıyor, aynı başarıyı 2. tur grup maçlarında da tekrarlıyordu. Lucescu; Hakan Şükür, Okan Buruk ve Emre Belözoğlu gibi Galatasaray’ın Terim döneminde şampiyonluklara ambargo koyan kadrosunun temel isimlerinden yoksun bir şekilde tarih yazmaya devam ediyordu.

2000-01 sezonunda sarı-kırmızıların Şampiyonlar Ligi’ndeki yarı final rüyasına Real Madrid engel olurken; Ali Sami Yen Stadı’ndaki 3-2’lik galibiyet uzun yıllar unutulmayacaktı. Lucescu, aynı başarıyı 2001-02 sezonunda da tekrarladı. Yalnız o sezon 2. grup maçlarında Barcelona, Liverpool ve Roma gibi devlerin arasından sıyrılmayı başaramayıp Avrupa’ya 16 maçlık bir maraton sonunda veda etti. Galatasaray’ı kinci sezonunda şampiyonluğa taşıyan Lucescu, başkanlığı seçilen Özhan Canaydın’ın ’gönüllerdeki teknik direktörü getireceğiz’ vaadinden dolayı sözleşmesi fesheldildi.

Galatasaray defterini kapatıp Beşiktaş’ı çalıştırmaya başlayan Luce, 2002-03 sezonunda Kara Kartal’ın UEFA Kupası’nda çeyrek final görmesini sağladı. Beşiktaş, tarihinde ilk kez UEFA Kupası’nda çeyrek finali görürken, başarıda Luce’nin imzası vardı. 2003-04 sezonunda Luce’li Beşiktaş; Chelsea, Sparta Prag ve Lazio’nun bulunduğu grupta 3. olup yoluna UEFA Kupası’nda devam ederken, Chelsea karşısında Stamford Bridge’te alınan 2-0’lık galibiyet unutulmayacaktı. Beşiktaş, o sezon UEFA Kupası’nda Valencia’ya elenirken, İspanyol ekibi o yıl kupayı müzesine götürüyordu. Beşiktaş’ı ilk yılında şampiyonluğa taşıyordu. Bu sıradan bir şampiyonluk değildi. Siyah-beyazlılar kuruluşunun 100. yılında Lucescu yönetiminde ligi zirvede tamamladı.

Lucescu’nun Beşiktaş’tan sonraki takımı, Shakhtar Donetsk oldu. Milyarder iş adamı Rinat Ahmedov’un takımı Shakhtar Donetsk, Lucescu ile önce Ukrayna Ligi’nde Dinamo Kiev hegemonyasına son verdi. 12 çalıştırdığı Shakhtar’ı 8 lig ve 7 kupa şampiyonluğuna taşıyan Lucescu, Avrupa’da da önemli başarılara imza attı. En önemlisi tabii ki 2008-09 sezonundakiydi. Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona, Sporting Lizbon ve Basel’in bulunduğu grupta 3. olarak yoluna UEFA Kupası’nda devam eden Shakhtar, rakiplerini bir bir devirerek adını Şükrü Şaracoğlu Stadı’ndaki finale yazdırdı. Finalde Mesut Özil’li Werder Bremen’i 2-1 yenerek kupayı kaldıran Lucescu, Türk takımlarının hayalini gerçekleştiren isim oldu!

2010-11, Lucescu’nun Şampiyonlar Ligi’nde bir kez daha tarih yazdığı sezon oldu. Arsenal, Braga ve Partizan’ın yer aldığı gruptan 15 puan toplayarak birinci olan çıkan Shakhtar Donetsk, ikinci turda Roma’yı her iki maçta da yenerek adını çeyrek finale yazdırdı. Lucecsu’lu Shakhtar, Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 8 maçın 7’sini kazanarak bu sezon Avrupa’nın en başarılı kulübü oldu; Barcelona, Manchester United, İnter ve Real Madrid gibi devleri geride bırakarak…

Mayıs 2016’da Shakhtar’a veda ederken, geriye bir müze dolusu kupa bırakıyordu. Romen Hoca’nın sonraki durağı Rusya Ligi’nin son dönemine damga vuran ekibi Zenit oldu. Sadece bir yıl görev yaptığı Rus ekibindeki tek başarısı Rusya Süper Kupası oldu. Tecrübeli hocanın kariyerinde dibe vurması A Milli Takım ile oldu. Galatasaray ve Beşiktaş’ta gösterdiği başarıyla Türk futbolseverler nezdinde ciddi kredisi olan bir isim olarak geldiği A Milli Takım’ın başında kredisini bitirip gitti. Ağustos 2017 – Şubat 2019 arasında A Milli Takımı çalıştırdı. Lucescu yönetiminde çıkılan 17 maçta 4 galibiyet, 6 beraberlik ve 7 yenilgi aldık.

Yaklaşık 1,5 yıldır nadasta olan Lucescu, yeniden eşofmanları giyip takım çalıştırmaya başlayacak. Bu kez Dinamo Kiev’le başarı arayacak. Ancak 74 yaşına gelen Romen teknik adamın ne kadar daha aktif antrenörlük yapacağı meçhul. Shakhtar Donetsk’i zirveye taşıyan isim olarak, Dinamo Kiev – Shakhtar rekabetine ayrı bir heyecan getireceği muhakkak.

[Hasan Cücük] 24.7.2020 [TR724]

Dolar 15 TL ol-ma-ya-cak! [Cumali Önal]

Ekonomist değilim ama kendini ekonomist olarak adlandıranları biraz kızdırmak istiyorum.

Youtube’da kısa bir gezinti yapın, eğlence, yemek, gezi vs. bir kenara bırakın ciddi analiz ve bilgi gerektiren programlarda en fazla izlenenler ekonomi üzerine olanlar.

Bazılarının izlenme oranları beni şoke ediyor…

Birinde dolar şu kadar olacak, satın neyiniz var, neyiniz yok diyor, 300 bin izlenme. Diğerinde dolar kesinlike en az 15 TL olacak, daha orda mısınız, ülkeyi terketmediniz mi diyor al sana 200 bin izlenme. İlginçtir bazıları beş altı yıldır aynı söylemleri ve rakamları dillendiriyor ama hala da izleniyor. Hem de bazı programları bir milyondan dahi fazla izlenmiş.

Onlara göre ülke çoktan battı.

Ama öyle değil, ülke bir türlü batmıyor. Batmaz da merak etmeyin. Türkiye gibi ülkelerin batması öyle kolay değil.

Azıcık bilgisi olan, Türkiye’yi az çok tanıyan zaten doların da euronun da bu seviyelerde kalmayacağını rahatlıkla tahmin ediyor.

Rakamları soslayıp soslayıp veriyorlar.

İyi bir ekonomist aynı zamanda iyi bir sosyal bilimci, siyaset bilimci, ahlak bilimci, iyi bir stratejist de olmalı. Nasıl ki bir tefsircinin sadece dini bilgilerinin yeterli olmayacağı gibi.

Halkın gündemi, alışkanlıkları, öncelikleri bilinmediği zaman yapılan ekonomik analizler yerli yerinde oturmuyor. Çünkü halk olayları farklı algılıyor. Tabi ki cebine bakıyor ama başka hesapları da sepete koyuyor; güvenlik, algı, gelecek endişesi, alternatif vs.

Dolayısıyla öyle cepleri boşalınca herkesin ayağa kalkacağını, ülkede fırtınalar kopacağını sanmayın.

Tamam ekonomist parası olanlara hitap ediyor ama gizli mesajları ülkenin böyle gitmeyeceği ve bir şeylerin değişeceğini, halkın müdahale edeceği zannını taşımaları.

Gerçekler böyle değil.

Daha radikalini söyleyeyim, diktatörlüklerin halkı bilinçli bir şekilde fakirleştirdiğini, eğitim seviyesini düşürdüğüne inanıyorum. Zengin ve eğitimli adam bir şekilde rejime problem olur ama fakir ve eğitimsiz insan bunu yapamaz. Kolu kanadı kırıktır, mecali kalmamıştır, korkaktır. Ayrıca basit bir hediyeye, iyiliğe, yardıma tav olur.

Ortadoğu’dan örnekler vereyim…

Öncelikle bu ülkelerde döviz möviz kaygısı yok. Para ya konvertibl değil ya da Türkiye’deki gibi dolaylı yollardan kontrol ediliyor.

Parası olan ne yapıyor?

Onlar için yol çok. Devletin belirlediği kurlarla ilgilenmiyorlar bile.

Bölgedeki ülkelerin çoğunun ekonomisi Türkiye’den çok daha kötü. Hatta o kadar kötü ki, insanlar sokaklarda veya mezarlıklarda yaşıyor.

Kağıt üzerinde zengin görünenlerde de sanmayın ki insanlar refah içinde. Oralarda da gelir dengesiz olduğu için kaymağı birileri götürüyor.

Her neyse…

A ülkesini anlatayım.

Nüfus olarak bayağı kalabalık. Kişi başına milli geliri Türkiye’nin yaklaşık üçte biri ve gelir dağılımı daha adaletsiz. Yani o ülkenin fakiri bizdeki fakirden dört beş kat daha fakir.

Yıllardır şu söyleniyor Türk halkı için; İnsanların cebine dokunmadıkça kimse harekete geçmez ve bunlar da gitmez.

Bu tamamen bir şehir efsanesi.

Rejim, kontrolü tamamen ele aldıktan sonra, dün en lüks arabaya binip, bugün sokakta yaşayan dahi başını kaldıramaz. Rejime kafa tutamaz.

Rejim herkesi ezer, nefes alma borularını tıkar. Attığı her adımı izler, yanlışını görünce tepesine biner.

Şu sözü çok sık duydum sokaktaki insanlardan: Allah liderimizden, devletimizden razı olsun, o olmasa şu kuru ekmeği dahi bulamazdık. Şaşırıyordum.

Şaşırmaz olaydım…

Türkiye’den ayrılmadan önce benzerini bizim insanımızdan da duymaya başlamıştım.

O ülkelerde sistem şöyle çalışıyor, ki aynısını yavaş yavaş Türkiye de uygulamaya başlıyor.

Temel gıda maddeleri sübvanse ediliyor. Mesela piyasada iki tür ekmek var; ucuz ekmek ve piyasa şartlarındaki ekmekler. İnsanların neredeyse yüzde 80’i o ucuz ekmeklerden alıyor. Kalitesi düşük ve piyasanın beşte bir fiyatına.

Kendilerine verilen karne ile her ay piyasanın çok çok altına bir fiyata yağ, et, peynir vs temel gıda maddelerini alıyorlar. Tabi bunun bir miktarı var. Devlet her yıl milyarlarca dolarını, bütçesinin kimi zaman en az dörtte birini bu şekilde harcıyor.

Amaç ne?

Toplumsal olaylara engel olmak. En azından insanlar evlerinde açlıktan ölmesin. Ölmeleri umurunda mı? Tabi ki hayır. Ama olur ki insanlar galeyana gelir…

İşsizliğe de bir çözüm var. Bir memurun işini en az altı yedi kişi yapıyor. Resmi bir işiniz olunca gidin bir resmi daireye, bir kişinin çalıştığını, diğerlerinin masanın başında boş boş oturduğunu rahatlıkla görürsünüz. Amaç işsizliği kağıt üzerinde düşürmek. Zaten çoğu insan, iki ya da üç iş yapıyor. Diğer bir gelir kapısı da rüşvet tabi ki.

Bir polis memurundan duymuştum bu ülkelerin birinde. Rüşvet haram mı diye sormuştum. Tabi ki haram. Ama sen neden alıyorsun diye sorunca, beni şokta bırakan bir cevap vermişti: Peki insan eti yemek haram mı? Ya kardeşinin etini? Haram. Ama zorda kalınca yiyebilir misin? Yersin. E ben de aç kalmamak için ne yapmalıyım? Rüşvet yemeyeyim mi? Yemezsem evdeki çocuklar ne yapacak, nasıl yaşayacağız?

Cevap böyle.

Durum bu kadar vahim.

Varoşlar da öyle bildiğiniz gibi değil. Bizde amiyane tabirle “hayvan bağlasan yaşamaz“ denir ya, o cinsten.

İnsanlar aylarca, yıllarca yaşadıkları köyün ya da bölgenin dışına dahi çıkamıyor parasızlıktan.

Türkiye bu ülkeler gibi mi? Daha o seviyeye inmedi, ama hızla  yaklaştığını söylemek gerek.

Eurostat’ın son verilerini görünce açıkçası içim burkuldu. Türkiye’de asgari ücretle çalışan işçilerin sayısı yüzde 42’den fazla. Bu oran diğer Avrupa ülkelerinde yüzde 10’un çok altında. Düşünün iki bin liranın biraz üstünde maaş alıyorsunuz ve ailenizi geçindiriyorsunuz. Kiracı olan dört kişilik bir aile simit dahi yese bu parayla ay sonunu getiremez. Ki işsizlik oranının devletin söylediğinden en az bir kat fazla olduğunu da hesaba katacak olursak.

Tekrar başa dönecek olursak…

Rejim istemedikçe dolar hiçbir zaman 15 TL olmaz. Gerekirse parayı konvertibl olmaktan çıkarır yine engel olur. Sanmayın ki yatırımcının gelmemesi, ihracat ve turizm gelirlerinin düşmesi rejimi kara kara düşündürüyor. İnanın ülke fakirleştikçe diktatörler daha da mutlu olur.

Belki de ekonomistlerin bu kadar yüksek rakamları telaffuz etmesi dahi rejimin işine geliyordur. Çünkü halk bu rakamları işittikçe yavaş yavaş kabulleniyor ve rejim de bu kabullenmeyi gördüğü an fiyatın o seviyeye gelmesine izin veriyor.

Kanaatimce yapılacak olan dolar yükselse de düşse de parası olan kendini güvenli limanlara atmalı. Ki zaten son zamanlarda yapılan da o. Her yıl yüzbinlerce insan parasını da alıp Türkiye’yi terkediyor. Çok az kimse artık Türkiye’de doların ne olacağını, emlak fiyatlarının ne kadar yükseleceğini ya da düşeceğini merak etmiyor.

Dolar fiyatını en yüksek söyleyenin neredeyse en fazla izlendiği bir ülke olmaktan çıkmalı artık Türkiye.

[Cumali Önal] 24.7.2020 [TR724]

Dikensiz değil ‘gülsüz’ gül bahçesi [Tarık Toros]

Askeri konular alanım değil.

Sahada, savunma haberlerine gitmedim.

Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları açıklanmış.

Dikkatimi çeken şuydu:

15 Temmuz 2016’dan bu tarafa…

4 yıldır binlerce tutuklanan, atılan subay oldu.

Generallerin yarıdan çoğu budandı.

Bu seneki kararlara bakıyoruz.

30 general/amiral kadrosuzluktan emekli edilmiş.

Bir de “TSK’da zaafiyet oluştu” filan diye bıdırdanırlar. 

**

Geçmiş darbe soruşturmaları günlerinde…

Özellikle, 2010-2012 sürecinde…

360’ın üzerinde general/amiral vardı (ki kontenjanın çok üzerinde olduğu konuşulurdu.)

30 kadarı açığa alınınca…

“Ordu’da komutan kalmadı” diye yazılar döktüren “psikolojik harpçiler”…

Ertuğrul Özkökgiller filan ne diyor acep bu duruma..?

Kaldı ki o dönem, Suriye, Ege, Libya gibi dertler, terörle mücadele gibi konular yoktu.

Şimdi bugün:

30 general ve amiral ‘kadrosuzluktan’ emekli edilmiş.

**

Son YAŞ açıklamasında şu var:

“Halen 226 olan general ve amiral sayısı 30 Ağustos 2020 tarihi itibarıyla 247 olacaktır.”

Yazıyla, iki yüz kırk yedi general ve amiral.

Yetiyormuş demek ki. 

**

Türkiye’nin ve içinde yaşayanların en büyük sorunu hafıza.

Hatırlama değil, “hatırlamak istememe” sorunudur, yaşanan.

Yoksa, işlerine gelince kıyas yapmayı çok iyi bilirler.

Gazeteciliği bıraksanız, sana bana ona gerek kalmaz.

Mevcut gazeteciler mangalda kül bırakmaz, yani.

Bariyerleri kaldırın. Kişiler, yazıp çizdiğinden başına bir şey gelmeyeceğini bilsin, yeter.

Biz de oturur, bugüne kadar ıskaladığımız şeylere vakit ayırırız.

İyi de olur.

**

Rejim boş durmuyor.

Gazetecilik bitirildiği gibi…

Şimdi arşivler temizleniyor.

Mesele sosyal ağları kapatmak değil sonuçları itibariyle internetin fişini çekecekler.

TC kimlik no’su ile girilecek “milli” hesaplarda yazışacak insanlar, iş oraya gidiyor.

Küfür/hakareti önleme özel hayatı koruma filan gibi gerekçelerle…

“Eleştirel” demiyorum, canlarını sıkan her şeyi temizleyecekler.

Geçmişte kendi yaptıkları açıklamalar dahil.

Bunlarla dahi yüzleşmek istemiyorlar.

Şu ara gündem:

Altında dönemin başbakanı Erdoğan’dan TBMM başkanı Cemil Çiçek’e kadar alayının imzası bulunan “İstanbul Sözleşmesi” misal.

İnternete girip tarayınca, bu konuda bir şey bulamayacaksınız. 

**

Muhalefet bazen çağrı yapar:

“Türkiyenin demokratik güçleri birleşin” filan.

Allah aşkına neredeyse o güçler, gösterin bilelim.

Ya da şöyle sorayım:

Bugüne kadar hiç oldu mu?

Çoğul konuşuluyorsa…

Kaç “demokratik güç” vardı mesela..?

**

Fişi çekecekler.

30 Ağustos’tan sonra…

Dikensiz değil “gülsüz” gül bahçesi yapacaklar.

Keşke bu bir tahmin veya öngörü olsaydı.

Değil, maalesef.

[Tarık Toros] 24.7.2020 [TR724]

Sizin yüzünüzden bunlar başımıza geldi! Ey Peygamber (Varisleri)! [Prof. Dr. Osman Şahin]

Bu yaşanan süreçten önce kur’an’da ifade edilen hakikatlerin bir kısmını tam anlayamıyor veya bunların bir kısmının bizim için geçerli olmadığı gibi düşüncelere sahip olabiliyorduk. Bunun böyle olmadığını süreçte yaşanan ve yaşanmakta olanlardan sonra anlama imkânı bulduk. Bu hadiseler sayesinde Kur’an’ın ne kadar canlı olduğunu ve ifade edilen hakikatlerin doğruluğunu bir kere daha tasdik ettik. 
Sürecin doğru anlaşılıp yorumlanması adına, sadece Nisa sure-i celilesinde peş peşe gelen ve günümüze bakan çok önemli hakikatleri ifade eden şu üç ayet-i kerimeyi bu açıdan ele alabiliriz.

Birinci Ayet: “Baksana o kimselere ki, savaş zamanı değilken kendilerine: “Savaşa sebebiyet vermeyin, namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin!” denilmişti. Sonra onlara savaşma farz kılınınca, onlardan bir kısmı insanlardan, Allah’tan korkarcasına, hatta daha fazla korkup şöyle diyorlar: “Ya Rabbenâ, niçin bize harbi farz kıldın? Bize biraz daha mühlet verseydin ya!” Onlara de ki: “Dünya zevki pek azdır, âhiret ise günahlardan sakınanlar için sırf hayırdır ve size kıl kadar olsun haksızlık yapılmaz.”” (4/77)

Savaştan önce yani Hizmet düşmanları bütün güçleriyle saldırmadan önce Hizmet insanlarının yaşayabileceği problemler ve bu yolun ne kadar zorlu ve çetin olduğu ifade ediliyordu. Kur’an’da Allah’ın (CC) mü’minleri hazırlama adına tahşidat yaptığı gibi, Fethullah Gülen Hocaefendi de sürekli tahşidât yapıyor ve cemaatini o yaşanması mukadder olan günler için hazırlıyordu. “Savaşa sebebiyet vermeyin” ifadesinden düşmanların üzerinize gelmemesi, maddi ve manevi hazırlığınız tam olmadan saldırılara maruz kalmamak ve ayrıca hakkı tebliğ açısından da çok önemli olan barış ortamının devamını sağlamak için çalışıp gerekli tedbirleri alınız manaları da çıkarılabilir. Manevi olarak gereken kıvama erişilmesi için de namazın hakkıyla ifa edilmesi ve zekâtın verilmesi büyük önem arz etmektedir.  Şüphesiz ki zekât (himmetler, kurbanlar, adaklar ve burslar) insanların ve toplumların hem maddi hem de manevi hayatlarının gelişimine çok büyük katkılar sağlamaktadır.

Sonra savaşma farz kılınınca, yani Allah (CC) kullarını ifritten bir süreci yaşamak zorunda bırakınca, hizmetteki insanlardan bazıları, Allah’tan korkarcasına ve hatta daha fazla korkup “Ey Rabbimiz, neden bu bela ve musibetleri bize musallat ettin, o yaşadığımız rahat ve rehavet günlerini devam ettirseydin de bunlar başımıza gelmeseydi” demişlerdir. Halbuki bu başa gelen onlara defaatle bildirilmiş olan şeylerdir. “İçinizde gerçekten cihad edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve salih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz. (47/31)” ayeti insanların inandık demekle bırakılmayacaklarını ve muhakkak surette bu imtihanın olacağını haber vermektedir.
Ayrıca, Allah (CC) kaybedilen dünya zevkleri ve nimetlerinin ve bu süreçte çekilenlerin karşılığının âhirette eksiksiz olarak ve hatta misli misliyle verileceğini haber vermektedir.

İkinci Ayet: “Her nerede olursanız olun, isterseniz en sağlam kuleler veya kaleler içinde bulunun, ölüm gelip sizi bulacaktır. Sonra, (kalbleri oturaklaşmamış o insanlar) ne zaman bir iyilikle karşılaşsalar, “Bu, Allah’tan!” derler; ne zaman da başlarına bir kötülük gelse, bu defa, “Bu, senin yüzünden!” derler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Hepsi Allah’tan.” Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya yanaşmıyor ve sözün de, hadiselerin de manâsını idrakten uzak bulunuyorlar!? “(4/78)

Savaş esnasında ya da ifritten süreç esnasında ölümden korkuyorsanız, bilin ki eğer hakkınızda Allah (CC) ölüm takdir etmişse, siz en ulaşılamayacak yerlere de saklansanız, savaştan kaçsanız ya da Hizmet’ten uzaklaşıp inkâr etseniz de ölüm mutlaka sizi bulacaktır.
Diğer taraftan, Hizmet bu ifritten sürece girmeden önce  sağnak sağnak Hizmet’e gelen nimetler, başarılar ve fetihler karşısında “bunların hepsi Allah’tan” derken belalar, musibetler ve fenalıklarla karşılaşıldığında “bunlar da Allah’tandır” denilmesi gerekirken, -kendileri pîr u pâkmış, hiçbir günahları ve kusurları yokmuş gibi- başkalarını suçlamaya, atf-ı cürümlerde bulunmaya ve süreç öncesinde (nimetlerin bolluğu zamanında) baş tacı yaptıkları, ona tabi olmakla iftihar ettikleri Hocaefendi’yi yaşanan hadiselerin sorumlusu olarak görmeye ve kendilerini sorgulamaları beklenirken, gidilen yolun doğruluğunu sorgulamaya başlayanlar oldu.

İşin daha da tuhaf olan yanı ise hadiselerdeki hikmet boyutları, murad-i ilahi, yolun kaderinin böyle olduğu, meselelerde kadere imana bakan boyutlar va daha bir sürü hakikatler Kur’an ayetleri, hadis-i şerifler ve mana alemlerinin sultanlarının beyanları ile delillendirilerek anlatılmasına rağmen bu insanlar nedense bunları anlamaya da yanaşmıyorlar. Demek ki bu insanların iman hakikatlerini anlayıp yaşamalarında çok büyük eksiklikler bulunmaktadır.
Fethullah Gülen Hocaefendi “Kenetlenmeliyiz” başlıklı bamtelinde bu konuya dikkat çekmektedirler: “Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!..

Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birdenbire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.”
Üçüncü Ayet: “(Ey insan!) Sana her gelen iyilik Allah’tandır; başına gelen her kötülük de nefsindendir. (Ey Rasûlüm!) Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak Allah yeter.” (4/79)

Bu ayet-i kerime çok önemli imani hakikatleri barındırmanın yanısıra yaşadığımız hadiselerde bir mü’minin bakış açısının nasıl olması gerektiği hakkında da bilgiler vermektedir. Her türlü iyilik, hasenat ve güzellik Allah’tandır (CC). Başımıza gelen her türlü kötülük ise nefsimizdendir. Başa gelen hadiselerde herkese düşen herkesten ve her şeyden önce kendi nefsini sorgulamasıdır. Asıl sorumlu olan nefislerimizdir. Atf-ı cürümlerle uğraşarak, hep dışarıda suçlular arayarak aramızdaki kardeşlik ve güven duygusuna zarar vermek yerine, Hizmet insanları olarak bu noktaya odaklanıp nefislerimizi masaya yatırmamız, kendi eksik ve kusurlarımızı görerek, nefislerimizi kınayarak (Allah (CC) değerinden dolayı kendini kınayan nefis üzerine yemin etmektedir) Allah’ın (CC) rahmetinin celbine ve başımıza gelen bu bela ve musibetlerin bitmesine davetiyeler çıkarmalıyız.

Hocaefendi “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku (5)” başlıklı yazısında Hz. Yunus’un (AS) “Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. (Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!)” mealindeki münacatına Allah’ın (CC) icabet etmesini ele aldığı yerdeki tespitlerinde, günümüzdeki Hizmet insanlarının almaları gereken bir derse dikkat çekerek çok önemli bir uyarıda bulunmaktadırlar:
“Bu iç döküş ve tazarruun derinliği sayesinde o yeniden hayata döndürüldüğü gibi, bulunduğu bölgeye avdetiyle de binlerce insanın yeni bir “ba’s ü bade’l-mevt”ine vesile olmuştu. Bilenler öyle bilmişti, o da biliyordu ki Cenab-ı Hak ıztırar ve ihtiyac-ı fıtrî ruh haletiyle Kendine teveccüh edip sızlananları asla yüz üstü bırakmamış; bununla beraber iç içe mükâfatlarla da mükâfatlandırmıştır.

Keşke sebeplerin bir cimrilik tavrına büründüğü günümüzün mazlum ve mağdurları da böyle bir ruh haletiyle ebedî mihraplarına yönelip ağlaya-sızlaya bir arz-ı halde bulunabilselerdi!.. Belki bir gün bulunup inleyecekler ama -inşaAllah- geç kalmış olmazlar…”
 (Diğer yazılarda bu üçüncü ayet detaylarıyla ele alınmakta olduğu için bu kadarla iktifa edilmiştir.)


[Prof. Dr. Osman Şahin] 24.7.2020 [Samanyolu Haber]

Anne-babasına zulmeden kimse, çocuklarından çeker mi? [Dr. Ali Demirel]

Anne-babasına zulmeden kimse, çocuklarından çeker mi?

Bugünkü yazımızda biriken sorulara kısa kısa cevaplar vermeye çalışacağız.
İlk soru Meliha Hanım’a ait:
Abdestsiz çocuk emzirilmez diye duydum. Doğru mu?
Zannediyorum sorunuzdan kastınız gusül abdesti alması gereken bir annenin çocuğunu emzirip emzirememesi. Çünkü halk arasında daha çok bu soru yaygın.
Bir annenin bebeğini emzireceği zaman abdestli (namaz veya boy abdesti) olması şart değildir. Her durumda bebek emzirilebilir. Ancak çocuğunuzu manaya karşı açık olması adına özellikle gusül abdesti almadan emzirmemeniz takdir edilesi bir hassasiyettir. Mana büyüklerinin tavsiyesi de bu istikamettedir.

Adağın geç yerine getirilmesinde sakınca var mıdır?

“Eşim hapishaneden çıkarsa bir kurban keseceğim diye adak adadım. Eşim hapisten çıktı çok şükür. Ancak çok borcumuz olduğu için adağımı hala yerine getiremedim. Adağın geç yerine getirilmesinde herhangi bir sakınca var mıdır?” (S.M.)

Adağınızı belli bir zaman içinde yerine getirmek üzere adadıysanız, fıkhi yönden böyle bir adağın yerine getirilmesi vacip olur. Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de verilen sözde durulmasını, ahde ve akitlere bağlı kalınmasını (Mâide, 5/1; İsrâ, 17/34), Allah’a verilen sözlerin ve yapılan adakların yerine getirilmesini emreder (Nahl, 16/91).
Efendimiz (s.a.s.) de konuyla alakalı, yapılan adakların yerine getirilmesi konusunda hassasiyet gösterilmesini istemiştir. (Buhârî, Eymân, 28, 31; Müslim, Nezir, 8).
Ancak adağınızı yerine getirecek imkandan şimdilik yoksun olmanız elbette geçerli bir mazarettir. İmkan bulduğunuz an kurbanınızı kesebilirsiniz.

Anne-babasına zulmeden kimse, çocuklarından çeker mi? (Y.T.)

Bu şekilde bir genelleme yapmak doğru değil. Yani anne babasına zorluklar yaşatan her çocuk, aynısını kendi çocuklarından görecek diye bir kaide yok.
Nitekim Rabbimiz Kur’an’da “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz.” (İsra, 17/15) ve “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur. (Zilzal, 99/7-8) buyurur.
Bu ayetler açıkça herkesin ancak kendi yaptıklarından sorumlu olacağını ifade ediyor. Yani genel bir kaide olarak hiç kimse başkasının işlediği suçtan dolayı sorumlu olmaz ve cezaya çarptırılmaz.
Ancak Rabbimiz hata yapan, günah işleyen bir anne babaya cezasını bu dünyada da verebilir, ahirette de. Şayet dünyada verecekse onları çocuklarıyla imtihan edebilir.
Yani çocuğunun başına musibet gelmesi anne ve babaya bir ızdırap vereceğinden, dolayısıyla anne ve babaya da bir ceza mahiyeti taşır. Yani anne baba imtihan gereği çocuklarından çektiği sıkıntılar ile kendisine mukadder cezasını bu dünyada çekebilir.

Zilhicce orucu hakkında bilgi verebilir misiniz? (Merve)

Malumunuz İslâm'ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayı Zilhicce’nin içerisindeyiz. Bu mübarek ayın 1'inden 10'una kadar olan zaman dilimi Kur’an’ın ifadeleriyle "leyâli-i aşere" yani 10 mübarek gecedir.
Bu günlerin ne kadar bereketli olduğunu Sevgili Peygamberimiz şu ifadelerle anlatıyor: "Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce'nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah'a daha sevgili olsun..." (Tirmizi, Savm, 52; Darimi, Savm, 52)
Bunun dışındaki aşağıdaki hadisler bu ay içerisinde özellikle oruç tutmanın kıymetini anlamamız adına dikkat çekici:
“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (Tirmizi, Savm, 52; İbn Mace, Sıyam, 39)
“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (Tirmizi, Savm, 52)
“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257) Tesbih, Sübhanallah; Tahmid, Elhamdülillah; Tehlil, Lâ ilâhe illallah; Tekbir ise Allahu ekber demektir.
Evet, Zilhicce’nin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır. Zilhicce orucuna zilhicce ayının birinde başlanıp dokuzuna kadar tutulabilir. 10. gün Kurban Bayramı'nın ilk günü oluyor. Malumunuz bayram günlerinde oruç tutulmaz. Çünkü bu günler ikram ve sevinç günleridir.

[Dr. Ali Demirel] 24.7.2020 [Samanyolu Haber]