Yeryüzü mirasçılarının beşinci vasfı [Abdullah Aymaz]

M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin tesbitleriyle, yeryüzü mirasçısının beşinci vasfı; “Onun hür düşünebilmesi ve düşünce hürriyetine saygılı olması şeklinde hülâsa edilebilir. Hür olabilme, hürriyeti duyabilme insan iradesinin önemli bir derinliği ve benlik sırlarına açılmanın da sihirli kapısıdır.”

“Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam” diyen Bediüzzaman Hazretleri Münazarat  Risalesinde HÜRRİYET  üzerinde durmuştur:

“Nâzenin hürriyet, şeriatın âdâbıyle edeplenmiş ve tezyin edilmiş olmalıdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye  esir olmaktır. Hürriyet-i umumî, efradın hürriyetlerinin zerrelerinden meydana gelmektedir. Hürriyet meselesinde durum şudur: Ne kendine, ne başkasına insanın zararı dokunmamak esastır. Kâmil ve mükemmel mânâda hürriyet demek, insanın firavunlaşmaması ve başkasının hürriyetini istihza ve tahkir konusu yapmamasıdır. ‘Hürriyet Cehenneme lâyıktır, çünkü o kâfirlere mahsustur’ diyen bîçare şâire gelince, o, hürriyeti Bolşevizm mesleği ve her şeyi mübah sayan İbâhe Mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki, insana karşı hürriyet, Allah’a karşı kul olmayı, ubudiyette bulunmayı netice verir. (…) Hürriyet, Rahman olan Allah’ın bir hediyesidir. Çünkü o, imanın özelliğidir. Zira, iman râbıtası ile Kainatın Sultanı Cenab-ı Hakka hizmetkar olan adam, başkasına zillet göstermeye tenezzül etmeyeceği, başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye İslâmî izzeti ve şehâmeti bırakmayacağı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi de imanının şefkati bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, kendisi üzerinde bir çobanın tahakküm etmesi gibi bir zilleti kabul etmez, hem de zavallı bir bîçareye tahakküme etmeye de tenezzül etmez. Demek, iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet…”

Hürriyet, insan iradesinin önemli bir derinliği ve benlik sırlarına açılmanın da sihirli kapısıdır” diyen Hocaefendi devamla şunları söylüyor: “O derinliğe açılamayan ve o kapıdan içeriye giremeyen İNSAN demek oldukça zordur. Yıllar ve yıllar var ki, bizler, hem içten hem de dıştan korkunç bir esaret cenderesi içinde kıvranıp duruyoruz. Duygu ve düşüncelerimize çeşit çeşit baskıların yapıldığı esaret cenderesi içinde… Okumanın, düşünmenin, hissetmenin ve yaşamanın tahdit edildiği böyle bir ortamda yenileşme ve gelişme bir yana, insanın insanî melekeleriyle kalabilmesi bile mümkün değildir. Evet, böyle bir zeminde, tecdid ruhuyla şahlanmış gözü sonsuzluklarda büyük insanların yetiştirilmesi şöyle dursun saf ve düz insan   seviyesinin korunabilmesi bile çok zor olsa gerek. Böyle bir vasatta olsa olsa, ŞAHSİYET  KAYMASINA  uğramış zayıf karakterler, sünepe ruhlar ve duygularıyla mefluç insanlar bulunur. Yakın tarihimiz itibariyle, hem yuvanın, hem sokağın, hem eğitim müesseselerinin hem de sanat çevrelerinin ruhlarımıza pompaladığı çarpık düşünceler, sakat kriterler, maddeden ruha, fizikten metafiziğe herşeyimiz altüst etti. Bu dönem itibarıyla, düşüneyim derken saplantılarımızı ortaya koyuyor, her şeyi benlik yörüngeli planlıyor, inanç ve anlayışlarımızın yanında başka  inanç ve anlayışlarımızın yanında başka inanç ve anlayışların da olabileceğini hiç mi hiç hesaba katmıyor; fırsat buldukça sık sık kuvvete başvuruyor, kuvvete başvurarak hakkın da iradenin de, hür düşüncenin de ağzının payını veriyor ve gelip gelip başkalarının tepesine biniyorduk. Ne acıdır ki, şu anda  bile bunların olmadığını ve olamayacağını söyleyerek mümkün değildir.  Oysa ki, milletçe yenilenmeye doğru yürürken, bir taraftan bin yıllık tarihî dinamitleri gözden bir kez daha geçirmemiz, diğer taraftan yüz elli senelik çeşitli DEĞİŞİM  ve DÖNÜŞÜMLERİ  sorgulamamız şarttır. Şarttır, zira günümüzde hükümler  ve kararlar bir kısım tabulara göre verilmektedir. Böyle belli düşünceler altında verilen kararlar ise mâlûldür… velûd (doğurgan)  olamaz…  ve hele beklenilen aydınlık bir dönemi hazırlayamaz. Hâlihazırdaki anlayışa göre hazırlansa, ihtirasların öldürücü ağında yığınlar arası çatışmalar, partiler  arası boğuşmalar, milletler arası kavgalar ve kuvvetler arası müsademeler hazırlanır. Bugün bir kesimin diğeriyle vuruşması bundan, farklılıkların kavgaya dönüşmesi bundan ve bir türlü aşılamayan yeryüzü vahşeti de yine bundandır. İnsanlar bu kadar bencil, bu kadar muhteris, bu kadar  acımasız olmasalardı ihtimal  dünya şimdikinden bir hayli farklı bir görünüm arzedecekti.

“Öyleyse bugün farklı dünyalara doğru yürürken hem başkalarına karşı olan  tavırlarımızda, hem kendi benlik ve hırslarımız açısından biraz daha hür düşünceli ve hür iradeli olmalıyız… Evet, bugün her şeyden ziyade hür düşünceyi kucaklayabilen, ilme ve ilmî araştırmalara açık olabilen, kâinattan hayata uzanan çizgide Kur’an ve Sünnetullah arasındaki mutabakatı sezebilen engin sinelere ihtiyaç var. Bunu da şimdilerde ancak DEH  MİSYONUNU  YÜKLENEN  BİR  CEMAAT  yapabilir. Vâkıa eskiden bu büyük işler FERDİ  DEHÂLAR  ile temsil ediliyordu… ne var ki, her şeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i  feridlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde, artık dehânın yerini de ŞAHS-I  MÂNEVÎ,  MEŞVERET  ve KOLLEKTİF  ŞUUR   almıştır ki, bu da yeryüzü mirasçılarının altıncı adımıdır.”

Ortak akıl da diyebileceğimiz böyle bir özelliğin inşaallah bir sonraki yazıda ele alınması gerekmektedir…

[Abdullah Aymaz] 23.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Makasıd-ı diniyye nedir? [Dr. Hüseyin Kara]

İslam dininin, önemine binaen korumaya aldığı beş husus vardır. Bunlar; can, mal, akıl, din ve nesildir. İslam alimleri bunlara, makasıd-ı diniyye veya zaruriyyat-ı diniyye demişlerdir. Bu önemli maddeler aynı zamanda, evrensel değerlerdir. İnsanlık tarihinde Hz. Adem’den (as) beri gönderilen bütün ilâhî dinlerde bu beş temel hak, ortak değerlerin arasında yer almışlardır. Yapılan hukuk düzenlemelerinde, her dönem bunlara en başta yer verildiği görülmektedir. 

Kur’an, CAN’a zarar vermenin müeyyidelerini ortaya koyarken, Efendimiz’in (sav) tatbikatları da bu hususların önemini göstermiştir. Hayat nimeti insana verilmiş en hususi ve de kıymetli bir nimet olması itibari ile korunması gerekmektedir. İslam dininde kısas uygulamasının mantığı da burada aranmalıdır. Allah’ın Hayy isminin tezahürü olarak hayat bulan bir cana kasteden cânînin hayat hakkı elinden alınmakla, katile en ağır ceza uygulanmaktadır. Tâ ki başka hiç kimse böyle bir kötülüğe tevessül etmesin.

Hak dinler, insanların MÜLKİYET haklarını da teminat altına almıştır. Hırsızlık, gasp ve haramîlik her toplumda çirkin görülmüştür. Dinen ve hukuken suç sayılmış olup yapanlara müeyyideler uygulanmıştır. Toplumun düzenini sağlamak, mal güvenliğini sağlamakla eşdeğerdir. Mal ve servetleri kazanmada insanlar çok ciddi zorluklarla karşılaşırken, bunların haramilerin, zorbaların eline geçmesi de bir insanlık suçudur. İnsana karşı yapılan saygısızlığın en kötü örneğidir. Bunu ister fert isterse devlet yapsın, fark etmez. Değil mi ki insana haksızlık yapılıyor ve malı elinden gasp edilerek alınıyor. Her ikisinin de yaptığı, insanlık dışı bir davranıştır ve suçtur.

Hayatın merkezinde konuşlandırılmış olan AKIL da korunması gerekenler arasında önde yer almaktadır. Çünkü, aklın olmadığı yerde hiçbir şey gerçek kıymetini bulamaz. Bundan dolayı bütün ilâhî dinler ve beşerî hukuk sistemleri, aklı devre dışı bırakacak her çeşit yol ve yöntemi yasaklamakta ortak tavır içindedirler. Aklı giderici emtiayı üretmekten onun satışına kadar, kullanılmasından yayılmasına kadar her yolun kapalı tutulmasının gerçek sebebi de budur. Aklın çıktığı yere ancak cinnet yerleşeceği için, akılsız insanların elinden çıkacak kötülüklerin toplumda açacağı zararların telafisi güçleşecektir. Zararlı alışkanlıklara müptela olan milletlerin ne büyük tehlikelerle karşılaştıklarını gördükçe İslam dininin seddüz-zerai (Kötülüklerin önünü kesmek) konusundaki kararlı duruşunu bir kez daha yakından anlama fırsatı ortaya çıkmaktadır.
         
DİN, insan hayatının en önemli bir argümanı olması itibariyle korunup kollanmaya en çok ihtiyaç duyulan bir husustur. Dinsiz ve kuralsız toplumların tarihte uzun süre saadet içerisinde yaşadıkları görülmemiştir. İnsanlık için din, dünya adına çok önemli bir müessese olması yanında, ahiret için daha büyük önem arz etmektedir. İlâhî dinlerin koyduğu kurallar insan fıtratı ile uyumlu kurallar olması itibariyle, fert ve toplum bu prensiplere uymak sureti ile ancak rahat ve huzurlu bir hayat sürebilir. Bugüne kadar insanların ürettiği hiçbir ideoloji dinlerin yerini dolduramamış ve uzun süre de insanları mutlu edememiştir. Bu yönü ile insanlar için çok lüzumlu olan dinler korunmalı, din karşıtı görüş ve düşüncelerin dinleri boğmasına asla müsaade edilmemelidir.
           
Makasıd-ı diniyyeden olan diğer önemli bir husus da NESİLLERİN korunmasıdır. Eşref-i mahlûkat olan insanın mutlaka, nikâhla bir araya gelmiş ailede doğma hakkı ve mecburiyeti vardır. Zira, yeni nesil bir önceki kuşağa emanet edilmiştir. Bu kuşak, dünyaya gelmesine vesile olduğu neslin her şeyinden sorumludur. İslam dini bütün bu sorumluluk alanlarını garanti altına alarak korumaktadır. Ana ve babanın çocuklarına helal rızık yedirme zorunluluğundan, iyi bir eğitim ve terbiye vermesine kadar nesillerden birinci derecede mesuliyet taşımaktadır. Bir milletin öğretmenleri de yeni neslin iyi yetiştirilmeleri konusunda ana ve babadan sonra ikinci derecede sorumluluk taşıyan kişilerdir. Bedenî hastalıklardan korunmaları kadar ruhî depresyonlardan da korunmaları, çevrenin rezaletlerinden korunmaları kadar sanal alemin dipsiz çirkefliklerinden de korunmaları gerekmektedir. Çünkü gençliğin ahlakının dejenere olduğu yerde milletler asla ayakta kalamaz. Kur’an’ın bahsettiği kavimler açlıktan değil, ahlaksızlıktan mahvolmuşlardır.
          
Bu beş temel hakka, altıncı olarak HÜRRİYYET’in korunmasını İslam uleması ilave etmektedir. Çünkü hürriyetin olmadığı bir hayat, insanî bir hayattan çok hayvanî bir hayata daha yakındır. Kula kulluğun yaşandığı ve insana yakışır bir serbestliğin bulunmadığı bir hayatta Allah’ın rızası kazanılamaz ve İslam dininin hükümleri de yerine getirilemez. İslam dini köleliği cahiliyet toplumunda kurulu bir düzen olarak buldu. Tamamen kaldırılması da çok çabuk ve kolay olamazdı. Zira kölelik tarihin akışı içinde müesseseleşmişti. Fakat ilk defa İslam dini ‘’Müslüman köle olamaz.’’ sözünü duyurmuştur. Çünkü Allah’a kul olan kullara kul olamazdı. Bu söz, her ne kadar efendileri şaşkına çevirse de doğru olan buydu. Doğan herkes dünyaya hür olarak gözlerini açarken başkaları insanın bu hürriyetini asla gasp edemez. Fakat insan kendi iradesi ile mala-mülke, makama-mevkiye, paraya-pula peylenip kul olacaksa, onu bu çeşit kulluklardan hürriyete kavuşturup âzât edecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır. İnsanın işlediği suça karşılık hürriyetini kısıtlayarak cezalandırılması insanî olmadığı gibi İslamî de değildir. Hele suçsuzların hapsedilip hürriyetten yoksun bırakılmaları ise insana karşı yapılabilecek en büyük bir zulümdür. Bunu yapanlar da zalimlerin ta kendileridir. Hürriyetleri ellerinden alınarak masum insanlara yapılan bu insanlık dışı muamelelerin hem dünyada hem de ahirette ağır sonuçları olacaktır.
        
Son olarak; korunması gerekenlere VATAN’ı da ilave etmeyi muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dillendirmektedir. Madem, vatanın korunması ve kollanması uğrunda can verenler şehitlik mertebesine yükseliyor, gaziler de cenneti peylemenin yoluna giriyor, öyle ise bir insanın vatanının olması temel haklardan sayılmalıdır. Bu tespit çok yerinde ve doğru bir değerlendirmedir. Zaten insanın fıtratında, hürriyete karşı bir eğilim ve muhabbet olduğu gibi vatana karşı da cibillî bir sevgi vardır. Vatanından uzak kalmak zorunda olanların vatanlarına karşı duydukları özlem ve hasret bunun en bariz açıklamasıdır. Bir müslümanın ruh dünyasına yansıyan vatan mefhumu, elbette bir toprak parçasından daha öte değerler taşır ve derin anlamlar ihtiva eder. Adeta bir milletin geçmişi ile geleceğinin cem olduğu mübarek ve mukaddes bir coğrafya akla gelmektedir.
           
Hasılı; zaruriyyat-ı diniyye olarak da adlandırılan bu kıymetler, ne pahasına olursa olsun korunmalı ve nesillerden nesillere sürekliliği sağlanmalıdır.         

[Dr. Hüseyin Kara] 23.20.3027 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

İstiklal Mahkemelerinin 21. Yüzyıl versiyonu! [Ali Emir Pakkan]

Sulh Ceza Hâkimliklerinin sistemi ve uygulamaları, tarihe İstiklal Mahkemelerinin 21. yüzyıl versiyonu olarak geçecek. 

1920’den 1927’ye kadar görev yapan İstiklal Mahkemelerini cumhuriyetin kuruluşundan önce ve sonra diye ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulmadan önce daha çok asker kaçaklarını cezalandırmak için ihtiyaç duyulan mahkemeler, cumhuriyetten sonra yeni rejime başkaldırıları sindirmek amacıyla faaliyet gösterdi.

Mahkemelerdeki yargılamalar delil yönteminden çok "vicdani kanaate" göre yapılmaktaydı. Kararları kesindi; itiraz ve temyiz hakkı yoktu. Meclis’in onayına gerek olmadan idamlar hemen infaz ediliyordu! Mahkeme üyeleri Halk partiliydi. 

Mahkemelerin nasıl çalıştığını tutanaklardan aktarayım.

"Şükrü Bey söz istedi: 

-Bu işte Abdülkadir’in pek mühim bir rol oynadığı anlaşılıyor, tavzih edeceğim (açıklama yapacağım). Bir avukat tutacağım... 

Reis Kel Ali (Ali Çetinkaya): 

-İstiklal Mahkemeleri, dava vekillerinin cambazlığına gelmez. Mahkememizin derecatı yoktur. Millet hükme intizar ediyor, ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlara falan geçilecek vaktimiz yok."

Birçok gazeteci, ‘casusluk yaptığı ve rejime muhalefet ettiği’ gerekçesiyle tutuklandı. Gazeteler  kapatıldı.Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman, Velid Ebuzziya, İsmail Muştak gibi isimler derdest edildi. Seyyid Tahir Efendi, Tahirül Mevlevi, Ömer Rıza Doğrul, Hasan Basri Çantay gözaltına alındı. İdam sehpalarında sayıları bugün bile tartışılan yüzlerce kişi sallandırıldı.

Bazı yazarlar, sıranın kendilerine gelmeyeceğini düşünüp, zulme sessiz kaldılar ama yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Zekeriya Sertel, onlardan biriydi. Şöyle anlatıyor: 

"Memlekette bir terör havası esiyordu. Biz ne rejime düşmandık, ne de doğrudan doğruya günlük politikayla uğraşıyorduk. Onun için bu fırtınanın bize kadar geleceğini sanmıyorduk. İşimize devam ediyorduk. Fakat bir gün akşam üzeri eşimle birlikte beş yaşındaki yavrumuzu alarak Gülhane Parkı’na gitmiştik. Bir ağaç altında yavrumuzu seyrederek konuşmaya dalmıştık. Birden karşımıza bir polis dikildi ve beni Polis Müdürlüğü’nden istediklerini bildirdi. Bu davetin önemini o anda anlamadım. - Peki, dedim, çocuğu eve bırakalım, gelirim. Polis güldü: - Öyle değil efendim, dedi. Şimdi beraber gitmemiz lâzım. O vakit anladım. Terör bana kadar ulaşmıştı. Karımı ve çocuğumu parkta bırakarak polisle birlikte müdürlüğe gittim. Beni derhal bir odaya aldılar. Kapıyı kapadılar. Hiçbir şey sormadılar, hiçbir şey de söylemediler. Niçin tutulmuştum, ne olacaktım, hiçbir şey bilmiyordum. "(Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım 1905-1950, Gözlem Yayınları, İstanbul 1977)

Türkiye, 2017’te yeni bir karanlık dönemle ile karşı karşıya; kapalı devre çalışan yargı eli ile ülkede tam bir terör estiriliyor! İşin ilginç yanı 'siyasal İslamcı'' bir parti eliyle bu yapılıyor! 

Kâzım Karabekir, İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’nu Meclis’e sevk eden İsmet Paşa’ya şöyle demişti: “Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.” 

Edilemedi... 

21. asırda da edilemez, edilemeyecek!  

[Ali Emir Pakkan] 23.10.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Evliliğiniz de yorulur! [TR724]

Son dönemlerde ‘evlilik yorgunluğu’ güçlü bir boşanma gerekçesi. Artık evlendikten iki-üç yıl sonra başlıyor şikâyetler: “Rutine dönüştü her şey, aşk-sevgi bitti, eskiden böyle değildi, eşimle yabancılaştık…” Bu demek oluyor ki, evlilikten yorulmuşsunuz hatta ilişkinizi depresyona sürüklemişsiniz. Uzmanlar bunu ‘şiddetli geçimsizliğin şiddetsiz hali’ diye yorumluyor.

Sorumluluklar, zorluklar, değişiklik arzusu evliliğin kaçınılmaz. Ancak ipuçları sezilince yorgunluğu gidermenin yollarını aramazsanız problem baş edilemez hale geliyor. İletişim sorunları başlıyor, sorumluluklar yerine getirilmiyor, çatışmalar artıyor. Evliliğin başından beri çözülemeyen sorunlar daha büyüyor. Tüm bunlar kişiyi halsiz bırakıyor. Bu yorgunluk hem sebep hem sonuçtur. Bu durum tıpkı yorgun bir insan gibidir. Öyle de yaşayabilirsiniz. Ama hayattan keyif almaz, iş veriminiz azalır, sürekli depresif olursunuz. Unutmayın aynı bunun gibi evlilikler de depresyona girer!

Hep aynı serzeniş: Eskiden böyle değildi

Eş seçimindeki hatalar, kişisel kimlik sorunları, iletişim eksiklikleri beraberinde yorgunluğu getiriyor. Her şey yolundayken ilişkiye doğru zamanda nefes aldırılmazsa sorunlar baş gösteriyor. “Eskiden böyle değildi. Geçen yıla kadar aramızda bir şey yoktu. Eşim kendisini soyutluyor. Beni daha çok eleştiriyor.” gibi serzenişler duyulmaya başlıyor. Bu noktada doğru müdahale yapılmazsa evlilikler boşanmaya kadar gidiyor.

Önceden problem olmayan şeyler artık problemse, bir zamanlar iyi gelen şeyler artık iyi gelmiyorsa uzmanların şu tavsiyelerini dikkate alın:

-Egolarınızı değil, şefkatinizi konuşturun.

-Suçlayarak değil, çözüm arayarak diyalog kurun.

-İlişkinizi ortak bir banka hesabı gibi düşünün. Her banka hesabı yapılan yatırımlar arttıkça büyür. Siz de ilişkinizdeki duygusal yatırımlarınızı artırın.

-Sevdiğinizi söylemeyi ihmal etmeyin.

-‘Aşk bitti, heyecan kalmadı’ diyenlerin dostluğu ve paylaşımı bitmiştir. Aşkınızı; sevgiye ve dostluğa dönüştürün.

-Nitelikli zaman geçirin.

-Aşk bitse sevgiyi, sevgi bitse saygıyı korumak için mücadele edin. Zira sevgi tercih, saygı mecburîdir unutmayın.

-İmkân varsa baş başa yemek yiyin, tatile gidin, yoksa şehrin güzel yerlerinde vakit geçirin.

-Çevrenizdekilere haddinden fazla kulak vermeyin. Başkalarına göre yaşarsanız kendiniz için yaşayamazsınız.

-Ev ekonomisini sarsacak şekilde davranmayın. Ekonomi sarsılınca aile de sarsılır.

-Hem birbirinize hem de ihtiyaç sahiplerine yardım yapın. Başkalarına yardım etmek birliktelik duygunuzu pekiştirir.

-Ortak hedefler oluşturun. Birlikte kitap bitirme, kursa gitme, ziyaretlerde bulunma, tatil yapma gibi…

[TR724] 23.10.2017

Avrupa’da golün adı: Latin Amerika! [Efe Yiğit]

Avrupa’nın önde gelen liglerinde haftalar birbir geride kalırken, şampiyonluk yarışında yer alacak giderek takımlar netleşiyor. Şampiyon adaylarının başarısında golcülerin ayrı bir yeri var. Avrupa liglerinde gol yükünü çeken oyuncuların büyük bölümü yabancılardan oluşurken, özellikle Latin Amerikalı oyuncuların adı gol yollarında ön plana çıkıyor.

İngiltere Premier Lig’de esen Manchester City rüzgarına katkı sağlayan isimlerin başında Arjantinli Sergio Agüero geliyor. Bu sezon ligde 7 gol atıp, krallık yarışında ilk sırada bulunan Agüero Burnley maçında attığı golle kulüp tarihinin en golcü oyuncusu olan Eric Brook’u yakaladı. 2011 yılında Manchester City’ye transfer olan Agüero, 78 yıl önce 11 yılda 177 gole ulaşan Eric Brook’un rekorunu egale etmeyi başardı. Geçirdiği trafik kazasından dolayı iki maçta takımını yalnız bırakan Agüero, lig maçlarında attığı 129 golle Premier Lig’de en çok gol atan Avrupalı olmayan isim oldu. Agüero, Premier Lig’de 123 gol atan Dwight Yorke ve 104 gol atan Didier Drogba’yı geride bıraktı. Premier Lig’de Chelsea formasını giyen Brezilyalı Gabriel Jesus da Agüero gibi takımının gol yükünü çeken isim. Genç oyuncu attıpı 6 golle dikkat çekti.

İtalya Serie A’da bu sezon Tangocuların resitali var. Gol krallığı yarışında Lazio formasını giyen İtalyan Ciro Immobile 13 golle yarışta ilk sırada bulunuyor. Juventus’un genç yıldızı Pauola Dybala attığı 10 golle takımının aldığı puanlara katkı yaptı. Tangocu Dybala, her hafta form grafiğini yükseltmesiyle dikkart çekiyor. Avrupa’nın en iyileri arasında adını yazdırmayı başaran Dybala gözünü gol krallığına dikti. İnter’in bu sezon zirve yürüşünde Arjantinli Mauro Icardi’nin önemli katkısı oldu. Ligde 9 gol atan Icardi, İnter’e puanlar kazandırdı.

İspanya La Liga’da gol denince akla iki isim gelir; Arjantinli Messi ve Portekizli Cristiano Ronaldo. Sezon öncesi oynanan İspanya Süper Kupa finalinde gördüğü kırmızı karttan dolayı aldığı 5 maçlık ceza Ronaldo’nun gol sayısında ciddi düşüklüğe sebep oldu. Portekizli yıldız ligde sadece 1 gol atarken, rakibi Messi rakip fileleri 11 kez havalandırdı. Messi attığı goller ve yaptığı asistlerle Barcelona’nın zirvede tutunmasını sağlamaya devam ediyor. İspanya La Liga’nın sürpriz Latin Amerikalı golcüsü ise Celta Vigo formasını giyen Uruguaylı Maxi Gomez oldu. Uruguaylı forvet 5 gol attı.

Fransa Ligue 1’de gol krallığı iki Latin Amerikalı arasında geçecek gözüküyor. Monaco’nun gol yükünü tek başına çeken Kolombiyalı Rademel Falcao, attığı 13 golle şuan Avrupa’da en çok gol atan forvet konumunda bulunuyor. Falcao, Monaco’nun attığı 26 golün yüzde 50’sini tek başına attı. PSG’nin Uruguaylık forveti Edison Cavani 9 golle krallık yarışında Falcao’nun takipçisi oldu. Cavani geçen sezon attığı 35 golle Ligue 1’in kralı olmuştu.

Portekiz Primeira Liga’nın gol kralları yarışını veren isimler yabancılardan oluşuyor. Benfica formasını giyen Jonas 9 golle rakiplerini geride bırakırken, bu oyuncuyu 8 golle Beşiktaş’tan hatırladığımız Vincent Aboubakar takip ediyor. İskoçya Premiership’te Rangers formasını giyen Kolombiyalı Morales 6 golle krallıkta ilk sırada bulunuyor.

[Efe Yiğit] 23.10.2017 [TR724]

Sürecin kazandırdıkları! [Mahmur Akpınar]

Son dönem Hizmet insanları ağır baskıya, zulme maruz kaldılar. Zulüm, eziyet, dışlama o kadar attı ki adeta tahammül edilmez hale geldi, kitlesel kırıma dönüştü. Hız kesmeden de devam ediyor. Yaşananlar ağır mağduriyetler yanında eğer ders alınabilirse bazı kazanımlara da neden olacak. Sürecin hayır taraflarına bakıldığında bu dönemde:



  • Binalara önem vermekten kurtulduk, insanın kıymetini anladık
  • Dünyayı daha iyi tanıdık, yeryüzünün Türkiye’den ibaret olmadığını gördük
  • Teoride konuşulan “kendini sıfırlama”yı Kaderin cebriyle hakkal-yakin yaşadık
  • Zenginler malın, makam sahipleri makamın geçici olduğunu anladı
  • Ülkesini, imkanlarını terk edip başka ülkelere gitmek zorunda kalan milyonlarca sığınmacının yaşadıklarını hissettik
  • Ensar muhacir ilişkisini tattık, gördük
  • Tek “Necip Millet”in bizimkisi olmadığını; dünyanın her yerinde her dil, din ve ırktan iyilerin olduğunu gördük
  • İnsanımız edaniye boyun eğmeden, el etek öpmeden izzetiyle, alın teriyle, el emeğiyle yaşanılabileceği ortaya koydu
  • Önemsediğimiz devasa kurumların çok da önemli olmadığını gördük
  • Herşey kaybedilse dahi, yılmayıp ümitle yeniden başlamayı öğrendik
  • Münafıklığın ve münafıkların kafirden zararlı olduğuna tam iman ettik
  • Binasız, kağıtsız, imkansız gazete çıkarmayı; stüdyosuz kamerasız cep telefonuyla televizyonculuk yapmayı öğrendik
  • Denenmemiş dostların gerçek dost olmadığını kavradık
  • Zor zamanlarda afilli, markalı adamların değil “ev danaları”nın işe yaradığını tecrübe ettik
  • Kollektif enaniyetin zamanla insanı bazı hatalara sürüklediğini, gerçeklikten kopardığını farkettik
  • Uyunu sahireye ve basirete sahip olması gerekenler gaflete düşerse geminin artniyetlilerce duvara toslatılıp zarar görebileceğini öğrendik
  • Önümüze gerçek manada globalleşme yolları açıldı
  • Bireysel ve kollektif günahlarımızın farkına varma, tevbe etme fırsatı yakaladık
  • Uzmanlığın önemli olduğunu, farklı görüş ve uzmanlıktaki kişilerin gözüyle de olayların okunması gerektiğini anladık
  • Demokrasinin, özgürlüğün, meşveretin ne kadar hayati olduğunu gördük
  • Bireyin çiçek açmasının önemini, bireysel becerileri öldürmemenin gerekliliğini anladık
  • Siyasetten, siyasetçilerden Allaha sığınmak gerektiğini acı şekilde tecrübe ettik
  • Dünyaya dağıldığımızı düşünüyorduk ama yetmediğini, daha çok dağılmamız gerektiğini farkettik
  • Haset ve rekabet duygusunun nasıl yıkıcı olabildiğini müşahede ettik
  • İnsanların çoğunun çıkarlar, menfaatler, günübirlik yaşam üzerinden hayatını sürdürdüğünü farkettik. Sosyolojik konularda ayaklarımız suya erdi
  • Hayatımızda ne kadar lüzumsuz eşya kullandığımızı, kendimize gereksiz zaruretler oluşturduğumuzu bir bavulla ülkeyi terk edip, hayatımızı idame ettirebildiğimizi görünce anladık
  • Bir miktar milliyetçi olduğumuzu, başka toplumlara-milletlere az tepeden baktığımızı kendi insanımızdan zarar görünce farkettik
  • Gönüllüler Hareketi olarak sayılara ve zorlamalara dayalı işlerin zamanla nasıl suni mecralara kaydığını, insanlarda yılgınlık-bıkkınlık oluşturduğunu anladık
  • Denetim-denge sisteminin çok önemli olduğunu, hiç kimseye denetimsiz, dengesiz güç-sorumluluk, yetki vermemek gerektiğini daha iyi gördük
  • Soru sormanın, sorgulamanın “fitne”, “ihanet”, “güvensizlik” olmadığını, aksine büyük belalardan, kazalardan kurtarabilecek güvenlik sistemi olduğunu geç anladık(!?)
  • Tevatürlere, mesellere göre iş yapmak yerine temel prensiplere, yazılı kaynaklara sadık kalarak iş yapmanın önemini kavradık
  • Lüzumundan fazla önemsediğimiz, yer yer kutsadığımız devletin pek de kutsal olmadığını, kötü ellerde zulmetme aracına dönüştüğünü gördük
  • Sivil olmanın ve sivil kalmanın, devletle iç içe olup önemli görünen makamlar işgal etmekten daha gerekli ve yararlı olduğunu fehmettik
  • Duanın önemini kavradık, muztarın duasındaki derinliği hissettik
  • Allah’tan başka sığınılacak, dayanılacak olmadığını, dayandıklarımız bir bir yıkılınca anladık
  • Duyguda, düşüncede yakınlığın çoğu zaman kan bağından önemli olduğunu gördük
  • “Çok önemli işler” gerekçesiyle ihmal ettiğimiz, zaman ayırmadığımız eşin-ailenin ihmal edilmemesi gerektiğini ayrı kalınca anladık
  • Olumsuz ihtimalleri de dikkate alarak çıkış planları yapmak gerektiğini, polyanacılığın büyük yıkımlara sebep olabileceğini acı şekilde tecrübe ettik
  • “İtaat et kurtul” yaklaşımının çözüm olmadığını, yapılan işin gerekliliğini, hikmetini araştırmanın, öğrenme çabasının itimatsızlık ve itaatsizlik olmadığını anladık
  • Hayatın bir bütün olduğunu, sadece belirli meslek gruplarının gözüyle hayata, insanlara, olaylara baktığımızda yanlışlar ve yanılgılar içine düşebileceğimizi gördük
  • Hüsnü zannın ademi itimatla dengelenmesi gerektiğini, özellikle amme hakkıyla ilgili konularda kişileri, sözleri, eylemleri mihenge vurmanın önemini tecrübe ettik…

Son dönemde çok acılar yaşadık. Allah cebri lutfuyle bize pek çok şeyi anlattı, öğretti, düzeltti. Olumsuzluklarımızı izale edip dengeye getirdi. Bu vesileyle Hz. Yusuf (a.s) hapis hayatını, Hz. Eyüb’un sabrını, Hz. Mesih’in müsamahasını öğrendik. En yakınlarından zarar, ihanet gören Nebileri anladık. Yaşanılan zorlu süreç bize bazı fırsatlar da sunuyor. Bunlardan ne kadar yararlanacağımızı, neler çıkaracağımızı, tecrübeleri hayata ne kadar ve nasıl tatbik edeceğimizi zaman gösterecek. Umarız maliyeti ağır bu tecrübeler teoride kalmaz, hayata aktarılabilir.

[Mahmur Akpınar] 23.10.2017 [TR724]

Belçikalı şirket TMSF’ye ihtar çekti: O makineler benim satamazsınız! [TR724]

Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları gibi akla ziyan bir gerekçeyle kayyım atanan şirketler OHAL’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile TMSF’ye devredilmişti. O gün KHK kararını sermayeyi ürkütmemek adına ‘geçici bir tedbir’ diye takdim eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, Anayasa ile teminat altına alınmış mülkiyet hakkını ve teşebbüs hürriyetini hiçe sayıyor.

TMSF’nin internet sitesinde yer alan son bilgilere göre kayyım olarak devraldığı şirket sayısı bin 021. Bu şirketlerin neredeyse tamamına yakınına ilişkin hukukî süreçler devam etmekte. Buna rağmen TMSF, şirketler üzerinde kayyım değil de mal sahibiymiş gibi tasarrufta bulunuyor. 687 Sayılı KHK, Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu gibi ilgili mevzuatın üzerinde olmadığı halde TMSF kendisine emanet devredilen şirketleri satmaya başladı. Zaten uzun zamandır AKP teşkilatlarında ‘yok pahasına satılacak şirketlerin listesi’ elden ele dolaşıyordu.

TMSF BAŞKANI AKP’Lİ OLDUĞUNU SAKLAMIYOR

Mahkeme safahatı bitmeden şirketlerin satışına karşı çıkan Şakir Ercan Gül, Anayasa ve kanunlara aykırı söz konusu KHK ile hemen hemen aynı tarihlerde TMSF Başkanlığı’ndan azledilmişti. Yerine AKP rozetiyle İstanbul Beyoğlu Belediye Meclis Üyeliği yapmış Muhiddin Gülal getirilmişti. Gülal sosyal medya hesaplarında yaptığı paylaşımlarda AKP’li olduğunu saklamıyor.

DAMAT BERAT’IN KARDEŞİ SERHAT ALBAYRAK GASPÇI BAŞI

TMSF’nin hukuka aykırı satışlarında aslan payını Saray’a kim daha yakınsa o alıyor. Mesela el konulan Kaynak Holding’in en önemli perakende satış kanalı NT Mağazaları ile yine cemaate yakınlık bahanesiyle el konulan radyo ve televizyonlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın başında bulunduğu Turkuvaz Holding’e ihalesiz satıldı. Şimdi söylenen o ki, Türk medyasında en iyi altyapıya sahip Zaman’ın bina ve baskı tesisleri de aynı şekilde Turkuvaz Holding’e devredileceği konuşuluyor.

BELÇİKALI ORTAĞA RAĞMEN TMSF, ZAMAN’IN MATBAALARINI SATMAYA KALKTI

TMSF’nin internet sitesinde yer alan ilanlarda, içlerinde Zaman Gazetesi’nin de baskısının yapıldığı matbaalar ve malvarlıklarının teklif alma yöntemi ile satılacağı belirtiliyor. Taliplilerden 23 Ekim 2017 tarihinde saat 17.00’ye kadar alınacak teklif mektuplarının değerlendirilmesi sonucunda satış kararı verilecek.

Yalnız ortada hukukî bir sorun var. Zaman Medya Grubu’nun kayyım kararından 1 yıl önce bina ve baskı tesislerini Cascade Investments adlı yabancı bir şirkete sattığı, oturduğu binalara kayyım gelinceye kadar düzenli olarak kira ödediği biliniyor.

Belçikalı olan bu yabancı şirket, hukuksuz kayyım kararına karşı yargı yoluna gitmiş, son olarak da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) müracaat etmişti. Belçikalı şirket Cascade Investments, konuyu Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne de taşımaya hazırlanıyor. Bu konuda ilk adım 2017 senesinin Ocak ayında atılmış, şirketin avukatları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’a hitaben bir mektup yazarak hukuksuz el konulan mülklerin bedelinin ödenmesini, aksi halde konuyu Uluslararası Tahkim’e taşıyacaklarını belirtmişti. Tahkim, AİHM’e göre çok daha kısa sürede sonuç alınabilecek bir yol. Tahkim’de benzer davalardan (Rusya/Yukos) çıkan emsal kararlar olduğuna dikkat çeken hukukçular, Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin sahibi olan Belçikalı şirketin Türkiye’den yüz milyonlarca lira tazminat alabileceğini vurguluyor.

TMSF’YE İHTARNAME ÇEKİLDİ

TMSF, mülkiyeti yabancı şirkete ait olan bina ve tesisleri sanki (KHK ile kapatılan) Feza AŞ’nin mülkiyetinde imiş gibi göstererek satışa arz etti. Bunun üzerine harekete geçen Belçika şirketi Cascade Investments, TMSF’ye bir ihtar çekerek satışın durdurulmasını talep etti.

TMSF’ye çekilen ihtarda şu ifadeler yer alıyor:  
“Cihan Medya Dağıtım AŞ hakkında başlatılan yargı süreci henüz sonuçlanmamıştır. Kayyım kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne yaptığımız bireysel başvuru halen AYM önünde beklemektedir. Buna ilişkin haklarımız saklıdır.

Yargı süreci sonuçlanmamasına rağmen, Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin sahip olduğu gayrimenkuller, ofis eşyaları, matbaalar, makine ve teçhizat satışa çıkarılmıştır. Diğer yandan bir kısım gayrimenkullerin de ihalesiz olarak üçüncü şahıslara devredildiği haberleri medyaya yansımıştır.

TMSF tarafından satışa sunulan malların tamamı Cihan Medya Dağıtım AŞ’ye ait olduğu, ekte yer alan faturalarda görüleceği gibi ticarî defter ve kayıtlarla da sabit olduğu halde bir kısmı Feza AŞ’ye aitmiş gibi satılmak istenmektedir.

Yapılan işlem hukuka aykırı olup suç teşkil etmektedir. Buna dair karar alanların cezaî sorumluluğu söz konusudur. Bu nedenle tarafınızdan yapılan satış ilanının derhal kaldırılmasını, satış işlemlerinin durdurulmasını ulusal ve uluslararası mevzuat çerçevesinde talep ediyoruz.”

Belçikalı şirketin, hem AİHM’de hem de Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nde açtığı davalar neticelendiğinde böylesine aleni hukuksuzluğa imza atmış TMSF bürokratlarına da ayrı ayrı tazminat davaları açacağı öğrenildi.

[TR724] 23.10.2017

O eski halinden eser yok şimdi [Hakan Zafer]

Çölde, derisini daha kolay yüzmek için, kesilen hayvanın kızgın kumlara gömüldüğünde, kumun gevşeten sıcağına, kaya parçasının içindeki altını alabilmek için yüksek ateşe tutma işleminde eriten sıcağa, Arap dilinde “fitne” deniliyor. Türkçesi ise, “ayrıştırıcı”.

Kendince idealleri olan her insan için, bir gün idealleriyle ayrı düşme tehlikesi söz konusu olabilir. Bu tür durumlarda, peşin bir hükümle, “ideallerinin yanlış olduğunu anladı” veya “adamda iş yok” demek de doğru değil. İlla bir şey söylenecekse, “ ideallerine uygun prensipleri takip etmedi” denilebilir. Bu uygun prensipler, kolayca ayıran sıcağa yaklaştırmayacak her ne ise odur. Özelde dindarlar üzerine düşündüğümüzde, kat ettiği yolun ilkelerini fark edememiş, etse de benimsememiş, idare ede ede ilerlemiş kimselerin, günün birinde ayrı düşürücü sıcaklarla karşılaşması kaçınılmaz olur. Mesela, malı, mülkü lanetlerken, dünyanın gülücükleri karşısında erime, ömrünü kadın nefreti veya tuhaf cinsellik baskılamalarıyla geçirmiş kimseyi, cepheden gelen sıcak rüzgârların eritmesi gibi.

Peki, hem idealleri olup hem de ideallerinden kişiyi ayrıştıran nedenler ne olabilir?

Çok sayıda parametre ve etkilediği nedenlerden bahsedebiliriz. Ama güncel bulduğum iki sıcak ayrıştırıcıdan bahsetmek istiyorum.

Eve Dönüş Sendromu

Birkaç sene önce Türkiye’de Emniyet Genel Müdürlüğünün açıkladığı bir istatistikte, uzun yol kazalarının önemli bir kısmının, varılacak hedefe yaklaşıldığında gerçekleştiği görülüyordu. Benzer bir durum uçak kazaları için de geçerli. Pilotların, elverişsiz şartlarda iniş ısrarının altında da aynı sebep yatıyor: “Bir an önce bitsin de varalım”.

Bu kritik eşikte, aceleciliğin bizi yaklaştıracağı riskleri hafife alma ve başa çıkma becerisini gölgeleyecek heyecanlar, tehlikeleri fark ettirmeyecek dozda yoğun olabilir.

Yola çıkarken her dinlenme tesisinde duran sakin şoför gider, sona yaklaştığında yerine bir trafik canavarı gelir. “Dava adamı” iddiasıyla yola çıkan kimselerde de benzer bir mutasyon görülebilir. Yolun başında, kalbine düşen en ufak kibir lekesinin üstüne kovayla “estağfirullah” boşaltan kahramanımız gider, ideallerine kavuşmaya az kaldığına inandığında yerine, minyatür de olsa bir Firavun gelir. Başlarda, “yeten den fazlasını verme” prensibiyle (Bakara 219), hatta ağzında lokması, dalında hırkasından başkasına tav olmayan engin gönüllü kahramanımız gider, sonlara doğru yerine, Musa’ya sırt dönmüş kuzen, Karun gelir.

Hedefler ile kendi gerçekliklerinin arası bulunamayınca, ulaşılmak istenilen hedeflere yakınlaşıldığı zannını verecek ufak tefek emareleri görünce, hızlanıp bir an önce bitsin istenilen, kendince çileli dönemin son düzlükleri çamura çevrilebilir.

Yaşadığı süreç esnasında oluşması gereken yoğunluğa (keyfiyet) değil, sonuca kilitlenme, refleksleri sönme noktasına getirdiği için, zihninde “az kaldı” levhası yanar yanmaz, uğruna yol yürüdüğü ideallerine taban tabana zıt hale bürünebilir.

Kumarbaz Yanılgısı

Kaybetmekten yorulmuş, evvelce karşılaştığı olumsuz durumların mutlaka biteceğine, hatta kendisini yeteri kadar olgunlaştırdığına inanan kimseler, bu sefer gidişatın olumlu yönde değişeceği beklentisine girebilir. Bu, tıpkı bir kumarbazın elinde ne varsa hepsini, kaybettiği her şeyi kazandıracak son el için yatırması gibidir. Beklenen olmadığı, kaybettiği zaman her şey biter. Artık ne idealler, ne hayaller, ne de ilkeler kalır. Aslında, kaybettiren, son tercih değil, son şans görüp, her şeyiyle bel bağlanılmasıdır.

Dindarlarda da benzer bir durum var. Kendini öne atan her “lidere”, bu kez kazanacağız galiba diyerek, kötü gidişatı tersine çevirecek kurtarıcı zannıyla yatırım yapıyorlar. “Bir topluluk kendi kendini değiştirmediği sürece Allah onları değiştirmez” uyarısı (Rad 11), liderin, yorgun gözleri iyice görmez edip kamaştıran bir takım ışıltılarının yoğunluğundan etkilenip, görünmez oluyor. Böyle biri kendini düzeltmediği gibi, kendisi dışından gelecek bir kurtuluşun beklentisi içine giriyor (Maide 105). Galiba bu nedenle dindar topluluklar, lider gördükleriyle sınanıyor ve her fırsatta kayıplarını telafi etsin diye, son ve tek sermayeleri peşe takılma yatkınlığından vazgeçmiyorlar.

Özet:
  1. Bir inancın en temel motivasyonu, inananlarına sonunda ne kazandıracağı değil, içinde barındırdığı hakikatlerin bizzat kendisi olmak zorundadır. Yoksa, hakikatten ayıran sıcakla kendine başka motivasyon bulmuş kimseleri, eve yakın kaza mahallerinden toplamak zorunda kalabiliriz (Enbiya 37, Sad 88).
  2. Allah, kimsenin karizmasına, ışıltısına hatta tek vasfı peşe takılmak olan topluluklara mecbur değildir (Nisa 133, Maide 54, İbrahim 19, Muhammed 38).
[Hakan Zafer] 23.10.2017 [TR724]

Şeytan’ın sözcüleri ve korkuyu korkutmak! [Veysel Ayhan]

Korkmak insani bir duygu. Hayatı devam ettirmek için zaruri bir his. İnsana verilen her nimet gibi o da dünya hayatında “aşılması” gerekli bir “soru”. Bu soruyu çözmeden dünya imtihanını geçmek mümkün değil. Kaçışı yok. Ahireti kazanmayı düşünen her insan “korku” duygusunu yaşayacak. Kur’an’da “Hiç şüphesiz sizi korku, …. gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz.” (2,155) deniyor. “Ben kuluma ne iki korkuyu, ne de iki emniyeti bir arada veririm.” Hadisi bunu ifade ediyor. Ya burada veya ahirette. Hem dünyada güven ve esenlik hem ahirette emniyet ve itminan diye bir ihtimal yok.

Korkunun türleri var: Can korkusu, eş ve evlat kaybetme korkusu, hürriyetini kaybetme korkusu, makamını kaybetme korkusu, malını kaybetme korkusu…

Bir de bir insanı amûdi, dikey olarak velayete çıkaracak bir korku vardır ki o da Din-i mübin-i İslama zarar gelecek korkusu. Hizmete kırağı vuracak korkusu. Bu korku ile yüreğin “güvercin tedirginliği” taşıması. Böyle bir korku sahibi için bundan daha büyük bir bahtiyarlık ve kurtuluş senedi olamaz. Bu korku hadisle teminat altında. “İki göz vardır ki, cehennem ateşi görmez: Allah için ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet tutarak uyanık sabahlayan göz.” Ama bu korku sahibinin zaten kendi kurtuluşu gibi bir derdi de yoktur. Onun derdi insanlıktır.

ALLAH’A “AİDİYET”İN ECRİ

Bunun bir kadem altında “İla-yı Kelimetullah için hizmet ediyor olmak”tan dolayı başa gelecek tehlikeleri beklerken yaşanan korku var. Bu, Allah hatırı için yaşanan bir korku demek. Şu hadisle ilişkilendirebiliriz. “Kulum yemesini, içmesini ve her türlü arzusunu benim için terk ediyor. Oruç ise benim rızam içindir, onun mükâfatını ancak ben veririm. Yapılan her iyiliğin mükâfatı on katından yedi yüz katına kadardır, fakat oruç benim içindir, onun mükâfatını sadece ben verebilirim.” (Buhari, Müslim) Allah’ın hatırı için her türlü şahsi arzusunu bir kenara koymuş, ülkesini terk edip hizmete koşmuş, mahrumiyetler çekmiş, bin bir hoyratlıkla karşılaşmış ve sabretmiş aileler var. Bu insanlar şimdi “devlet kılıflı” bir eşkiya şebekesinin tasallutu korkusunu yaşıyorlar. Eskiden mahrumiyet ve gurbet çekiyorlardı. Şimdi bir de hayat korkusu var. Allah’a “aidiyet”in getirdiği bu çile ve ıstırapların ecri tabii ki Allah’a aittir.

Teşbihte hata olmasın. Diyelim ki ben bir arkadaşımı kişisel bir işim için gece vakti bir yere yolladım. Yolda köpekler saldırdı. Korktu, üstü başı yırtıldı, yara bere aldı… Nasıl bir mahcubiyet yaşarım, medyun kalırım. Tüm “varlığımı” seferber eder benim yüzümden yaşanan o hadiseyi telafiye uğraşırım. Ben kimim, varlığım ne ki?

Allah kendisi adına bir saniye bile korku yaşayanlara öyle mukabelelerde bulunacaktır ki belki o gün secdeye kapanıp “Allah’ım bana bu yaşattıkların meğer bir lütufmuş, anlayamadım, teşekkür edecekken şikayet ettim, yer yer oflayıp pufladım. Hepsi için özür dilerim.” diyeceğiz.

VELAYETİNİ ALLAH’A BIRAKMAK

Bir insanı en çok seven kimdir? Hemen herkesin en çok seveni annesidir. Kimse annesinden kendisine bir zarar geleceğini düşünmez. Ki gelmez de. Allah, insanı yaratırken doğumundan itibaren kendi “rahmet”inin bir tezahürü olarak “anne”sine, ebeveynine emanet eder. İnsan, rüştüne erene kadar gayri iradi olarak “anne”nin hıfzı, velayeti ve koruması altında yaşar. Anne, evladının “dünya”sını düşünür. Dünyada “hasene” ister. Evladının incinmesini, elinin sıcak sudan soğuk suya sokulmasını istemez, canı bahasına onu korur.

Fakat insan rüştüne erdikten sonra bu velayet ve koruma ebeveynden çıkar. İnsanın kendi iradesine bırakılır.

İnsan isterse velayetini “Allah”a bırakır. Allah onun “veli”si olur. Dilerse “ben kendime yeterim” der, alır başını gider.

Kur’an bunu ifade eder: “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). (2,257)

ANNE ŞEFKATİ VE KADERİN HÜKMÜ

Türkçe’deki “dost” kelimesi ayette geçen “veli” kelimesini tam olarak karşılamaz. “Dost”ta emsallik vardır. Eşit olma vardır. “Veli” ise velayetin teslim edildiği “kimse”dir. Her şeyimizi güvenebileceğimiz emanet edebileceğimiz kimsedir, üst makamdır. Bu nedenle Maide suresi 51. ayetteki “veli” kelimesini “dost” olarak meallendirmek yanlış. Doğru olan Suat Yıldırım Hoca’nın tercihi. Başa dönecek olursak bir insan nasıl her şeyiyle annesine güvenebilir. Aynen o şekilde Allah’ın velayetine teslim olduğunda tüm istikbalini aydınlatır ve ahiretini teminat altına alır.

Anne, hasta çocuğunun sihhat bulması için onlarca iğne yemesini kabul eder. O kısa acıya razı olur. Allah’ın şefkat ve rahmeti ise “kulun kaderini” onun ahireti için örgülediği için dünya hayatında musibetlere maruz kalır. İnsan “velayetini” Allah’a bıraktığı nisbette “velayete” yol alır, “veli” bir kul olur. Kader, trilyonlarca yılın yanında sıfır kaldığı bir sonsuz hayat için bela ve musibetlere “Rahim”iyetle fetva verir. Rububiyet hükmünü icra eder.

GERÇEK TEVEKKÜL

Bediüzzaman Hazretleri  “korku”ya karşı “iman” ve “tevekkül”ü işaret eder:

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. ‘Tevekkeltü al Allah’ der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir.” (23. Söz)

Yeryüzünde Allah’ın kudretinden hariç bir nokta yok. Mekan Allah’ın biz de Allah’ın olduktan sonra kim neden korksun? Bir de bu korku iftihar etmemiz gereken kudsi bir korku. Şunlarla karşılaştıralım: Hırsızların, hortumcuların, yolsuzluk yapanların onları sabaha kadar uyutmayan korkuları var. Acaba yakalanır mıyız? Acaba aldığımız rüşvetlerin şahitleri “itirafçı” olur mu? Acaba hukuk geri gelir mi?…  gibi korkular. Bu korkuları yaşayanların hem dünyaları hem de ahiretleri zindan.

ŞEYTAN’IN SÖZCÜLERİ

Şeytanın “küçük” sözcüsü tehdit ediyor: “Avrupa, Asya, Afrika… nereye kaçarsanız kaçın Türk devleti sizi getirecek. Zaten çoğunuzun yerleri tespit edildi. Evleriniz, iş yerleriniz biliniyor. Sığındığınız ülkeler bile sizi artık korumayacak ve iade edecek. Az kaldı, bekleyin.”

Kur’an sanki yeniden nazil oluyor! Âli İmrân suresi bu tür boş tehditlere müminlerin cevabını veya hangi cevabı vermemiz gerektiğini aktarıyor. “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun.” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” demişlerdir. (3/173)

KUR’ÂN’IN KALESİNDE OLMAK

Hz. Bediüzzaman şöyle devam ediyor:

“İşte, ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın dalkavukları sizi korkutmakla kudsî cihad-ı mânevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz: Biz hizbü’l-Kur’ân’ız. ‘Şüphesiz ki zikri (vahyi, Kur’ân’ı) Biz indirdik; onu koruyan da elbette Biziz.’ ( 15/9) sırrıyla, Kur’ân’ın kalesindeyiz.”

Tefsirler bu ayetle Kur’anın lafzî olarak tahrife maruz kalmayacağını ifade eder. Bediüzzaman bu ayetten başka bir şey daha istinbat eder: Kur’an’ı yaşayan ve ahlâk edinenlerin; yani ‘Kur’anlaşanların’ korunacağını ve teminat altında olduklarının müjdesini verir. Ve arkadan şu ayetle noktalar:

“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (3/173) ayeti etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihtimalle şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz, binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz.” diyerek o günün mülhidlerine; bugünün müşrik ve münafıklarına meydan okumayı tavsiye eder.

TOPUNUZ BİRDEN GELİN!

Hocaefendi ise işin ardında ölüm bile olsa münafıklara papuç bırakmamayı öğütler:

“Oysaki korku, mehafet ve mehabet hissi şeklinde Allah’a karşı duyulması gereken bir kuvvedir. İnsan Allah’tan korkuyorsa, O’na karşı saygılıysa ve O’nun mehabetiyle oturup kalkıyorsa, hürriyetini elde etmiş demektir; artık o, başka korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; ‘Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!’ diyebilir…

Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği…’ der ve yürürler.” (Yolumuzun Kaderi)

[Veysel Ayhan] 23.10.2017 [TR724]

İhaneti alkışlamak! [Naci Karadağ]

Gününün her saniyesi neredeyse tüm kanallardan (TRT çocuk ve Diyanet de dahil) canlı yayınlandığı için illa ki bir yerden denk gelmişsinizdir, zira evde televizyon bulundurup cumhurbaşkanımızdan kaçabilmek mümkün değil artık. Sabahın erken saatinde onu alıyoruz odalarımıza, öfke dolu, atarlı, giderli haykırışlarıyla başlıyoruz her güne. Ve her gece onun öfke dolu, ona buna bulaşan maraza çıkaran diliyle kapatıp uyumaya gidiyoruz. Sonrası kabus gibi bir ülke tabii…

Son konuşmalarından birinde “İstanbul’a ihanet ettik, bunu ben de yaptım” dedi açık açık..

Üstüne basa basa…

Ve enteresandır bu cümleyi dinleyiciler çılgınca alkışladılar.

Eminim bu ülkenin en az yarısı da “Helal olsun Reise, bak ihanet etmiş” dedi takdirle.

Toplumun yarıya yakınının ne tür bir zihinsel uyuşukluğa düçar olduğunu bilmiyorum ama her halükarda alkışlayıp desteklediğini biliyoruz artık. Örneğin Amerika Başkanına atar yapıyor, başta havuz medyası olmak üzere alkış kıyamet gidiyor. Daha sonar sanki o atarlı cümleleri kuran o değilmiş gibi adamların ayağına gidip pıspıs bir şeyler konuşuyor ertesi gün havuz manşetten “hiç olmadığımız kadar yakınız” şeklinde ezik Amerikan muhibbi dili kullanıyor. Dünya lideri diyor sokaktaki efsunlu vatandaş.

Putin ile de çok farklı değil. Önce “O Rus Bu” diye manşet atılıyor sonra Rusya bizim canımız ciğerimiz iç organımız diye füze bilmem ne alışverişi aynı şekilde takdir görüp alkışlanıyor.

İhanet ettim diyor düpedüz yahu, ihanet… Alkışlanıyor ama…

Ya kelimelerin anlamını unutmuştuk ya da toplumsal olarak hastaydık bilemiyorum.

Çünkü “ihanet etmek” itirafının alkışlanması normal görülüyor bu memlekette.

Normal bir ülkede olsa, bir savcı çağırır, “hele gel bir bakalım, ne kastettin bu ihanetten” diye sorardı elbette.

Ama ülke normal olmadığı gibi biz de değiliz artık.

Maalesef, hastalandık millet olarak…

Bunu bizzat AKP yandaşları da artık açık açık itiraf ediyorlar.

Toplumun negatif duygularla dolup taştığını, herkesin gergin, sinirli ve psikolojisi bozuk olduğunu yazıp çiziyorlar…

Ama ihanet itirafı alkışlanıyor bu ülkede.

Açıp TDK sözlüğüne tekrar baktım, bende mi bir arıza var, diye.

Şöyle yazıyor “ihanet” kelimesinin karşısında: “Hıyanet, hainlik…”

“Ben hainim” diyor biri kendi ağzıyla ve “Helal be yürü, kim tutar seni” diyerek alkışlıyoruz toplum olarak.

İşte bu sebeple hasta bir millet olduk.

Bilmiyorum Batı toplumunun Osmanlı’nın çöküşünden hemen önce efektif olarak kullandığı “hastalık” tabiri bir koca medeniyeti yıkmanın son eşiğinde toplum mühendisliği olarak kullanıldığı kadar, bu tür bir metaforik gerçeklik de içeriyor muydu?

Sedat Peker’in devlet adamlığına soyunduğu bir toplumda, başkent belediye başkanının mafyatik yöntemle istifa ettirilmesinden daha hastalıklı bir durum olabilir mi?

Sokakta görseniz selam vermeyeceğiniz, ezik kıytırık troller sosyal medyada bakanlara fırça çekiyor, had bildiriyor. Meclis iç tüzüğü değiştiriliyor bir gecede ve milletvekillerine verilen söz hakkı yarı yarıya indiriliyor. Bunun da büyük bölümünü zaten iktidar partisi kullanıyor. Cumhurbaşkanı Meclis TV seyrederken milletvekili sayımı yapıyor ve “Falanca milletvekilini salonda göremiyorum, nerede?” diye yoklama alıyor, sınıf başkanı gibi yok yazıyor, muhtemelen sonra da mazeret dinliyordur…

Türkiye adeta kocaman bir bünye, beden. Tüm uzuvları birer birer sinyal veriyor, çürüdü çürüyecek, metabolizma göçtü göçecek ama kimsenin pek umurunda değil gibi.

Muhalefet işi gücü bırakmış “Müftü, imam nikahı vesaire” gibi mevzularla gün geçirip zevahiri kurtarıyor, HDP’liler zaten hapishaneden dışarı çıkamıyor, MHP Tayyip beyin lokomotifine vagon olmuş, ilk genel seçimde tarih olacak gibi zaten.

Geriye kerameti kendinden menkul Perinçek ve Ergenekoncular kalıyor. Bu zihniyetin vücuda zerk ettiği hiçbir ecza şifa vermez bunu çok iyi biliyoruz.

Çürüyen bu bünye de kavramların da içi hızla boşalıyor, ahlak, edeb, iz’an, erdem tersyüz oluyor.

Bu sebeple biri çıkıp “ben ihanet ettim” deyince kınanmak yerine alkışlanıyor takdir görüyor…

Biz alkışlıyoruz ama “İhaneti tarih kabul etmez, kusar.” Diyor merhum Tarık Buğra.

Bu hastalık meselesine dair birkaç kelam daha edeceğiz inşallah.

[Naci Karadağ] 23.10.2017 [TR724]

Zarrab davasına misilleme: BDDK ve SPK, ABD’yi mahkemeye versin [Semih Ardıç]

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) devam eden Reza Zarrab davasının bir ayağında bankalar var. ‘Kara para aklamak’ ve ‘İran’a matuf müeyyideleri ihlal etmek’ gibi ağır ithamların muhatabı sadece tevkif edilen Zarrab ile eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, haklarında yakalama kararı çıkarılan eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan değil.

New York Eyalet Savcılığı’nın hazırladığı ve Zarrab ile diğer isimler için 75 sene hapis talebini ihtiva eden iddianamede Halkbank’ın ‘Türk bankası 1’ (Türkish Bank 1) şeklinde kodlanması başka bankaların da dosyaya dahil edileceğinin işaretiydi.

HALKBANK HARİCİNDE 5 BANKA DAHA

Halkbank haricinde Ziraat, Aktifbank (Çalık Holding’e ait), Garanti Bankası, Finansbank ve Denizbank’ın isimleri artık yüksek sesle telaffuz ediliyor. Bahsi geçen bankaların her birine o dönemde yaptıkları işlemlerin tutarına göre para cezası verilebilir.

Cezaya maruz kalan bankalar ABD ile masaya oturuyor ve indirim talep ediyor. Şu ana kadar verilen cezalarda beşte bir kuralı işledi. 1 milyar dolar cezaya mukabil 200 milyon dolar ödemeyi kabul eden bankaya ilave müeyyide tatbik edilmedi.

Halkbank için şimdiden 5 milyar doların çok fevkinde cezadan bahsediliyor ki ‘beşte bir’ teamülü yine işletilse bile banka bu kadar yüksek maliyetin altından kalkamaz. Şu ana dek ABD’nin kestiği cezaya mukabil, ‘Ödemiyorum.” diyen banka çıkmadığına göre tablo Türkiye veçhesinden hiç umut verici değil.

HABERTÜRK’ÜN HABERİNE NİYE ŞAŞIRIYORSUNUZ Kİ!

Amerika’dan İngiltere’ye, Almanya’dan Japonya’ya kadar geniş bir coğrafyada bankacıların en fazla üzerinde konuştuğu ve kulaktan kulağa yayılan iddialara tutarlı bir cevap verilemiyor. Son dakikaya kadar üç maymunu oynamaya kararlı görünün Ankara, ‘inkâr ve gözden ırak tutma’ stratejisini tercih ediyor.

Oysa bu iddiaların savcılık tarafından sızdırıldığı aşikâr iken Türkiye maalesef tutarsız ve cılız çıkışlarından öteye geçemiyor. 21 Ekim 2017 tarihinde Habertürk gazetesinde yayımlanan ‘6 Türk bankasına kara para cezası kesilecek’ haberi ya gözden kaçtı ya da gazetenin patronu Turgay Ciner eskisi kadar fazla maden ihalesi alamıyor. Bundan duyduğu rahatsızlığı da Saray ve hükûmetin Aşil topuğu Zarrab davasının etrafında tur atarak ima etmiş olabilir mi?

ALO FATİH’İN MUCİTLERİ

Zannetmiyorum. Zaman’dan Cumhuriyet’e onlarca gazetenin başına gelenler ortada iken Türkiye’de ne sermaye ne de medya böyle bir hesap yapmaya cüret edebilir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘canını sıkan kim olursa olsun onu öyle bırakmayacağını’ herkes unutsa Ciner unutmaz. Zira Ciner ve idarecileri, Erdoğan’ın alt yazıyı ekrandan indirttiği Alo Fatih hattının mucitleridir. O unvanlarını hakkını veriyorlar her daim…

Dolayısıyla ‘6 bankaya ceza’ haberinde Saray’a ve hükûmetin zülfi yarine dokunma ihtimali hayli zayıf olmakla beraber habere Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Sermaye Piyasası Kurulu’nun verdiği cevaplar Ankara’nın telaşlandığını ele veriyor.

HABERLER YALANMIŞ, BANKALARA ZARAR VERİYORMUŞ!

Neymiş efendim! Haberde iddia edildiği gibi üst düzey bankacılık kaynaklarından alınan bilgilere göre ABD önümüzdeki günlerde, Avrupalı bankalara kesilen cezalara benzer gerekçelerle ticarî ambargoyu ihlal ettikleri iddiasıyla 6 Türk bankasına ceza tebliğ edilmeyecekmiş.

“Altı Türk bankasına kesilecek tutarın oldukça yüksek olduğu bilgisi verilirken, en yüksek cezanın konuşulduğu banka için tutarın 5 milyar doların üzerinde olduğu diğer bankalar için ise cezanın bu tutarın altında olduğu konuşuluyor. Bankacılar ABD’nin her bankaya keseceği cezanın tutarının farklı olacağını, tutarın bankaların aracılık ettiği işlemlerin hacmine göre değişiklik göstereceğini kaydediyor.” Bu satırlar da mesnetsizmiş, yalanmış.

GÜCÜNÜZ MUHABİRE Mİ YETİYOR?

BDDK ve SPK, bankalara bu iftirayı atanların yanına bırakmayacakmış: “Bugün bazı basın yayın organlarında yayınlanan bankalarımız hakkında çıkan, söylenti niteliğindeki, bir belge ve bilgiye dayanmayan haber ve açıklamalara itibar edilmemesi, bu tür mesnetsiz ve gerçeğe aykırı haberlere yer verilmesinin ilgili mevzuat çerçevesinde açıkça suç teşkil ettiğinin bilinmesi ve benzer haberleri yapanlar hakkında gerekli yasal işlemlerin yapılacağı hususu kamuoyuna önemle duyurulur.”

Bank Asya faal iken Erdoğan’ın, “Ne dedikodusu kardeşim! Bu banka battı.” beyanlarına,  sessiz kalan BDDK ve SPK, sayılı günleri müteakip jürili muhakemenin başlayacağı Zarrab davasının esasını teşkil eden iddialar mevzu bahis olduğunda adeta kükrüyor. Mesnet arıyorlarmış. Pes artık.

Savcılık, Halkbank’ın illegal işlemleri aklama merkezi olarak kullanıldığını anlatıyor. Ses kayıtları, belgeler ve şüphelilerin ifadeleri var. Bütün bunlar düzmece ise BDDK ve SPK, harekete geçmek için niye Habertürk’ten Sefer Yüksel’in haberini bekledi ki!

CNBC: TÜRKİYE’DE SİYASETÇİLERİN YÜZÜ KIZARACAK

Haftalardır ABD’de gazeteler ve televizyonlar, ‘Türkiye’de siyasetçilerin yüzünü kızartacak kirli çamaşırlar ortaya saçılabilir’ haberlerine yer veriyor. CNBC’den New York Times’a kadar onlarca kuruluşun yayınları ortada iken BDDK ve SPK bu haberleri niye sineye çekiyor? Madem iftira bütün bunlar, derhal harekete geçsin üst kurullar.

ABD’deki haberlerin mahreci Zarrab davası. O halde davayı açarak Türkiye’ye iftira atan, bankaları batırmaya teşebbüs eden New York Eyalet Savcılığı, ABD Adalet Bakanlığı hakkında BDDK ve SPK suç duyurusunda bulunmalı. Hazır Erdoğan’ın gözüne girme fırsatını yakalamışken ABD’ye vize krizindeki misillemenin benzeri ile cevap vermeliler. Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği, ‘ABD vatandaşlarının vize işlemi yapılmayacak’ demişti. Bankaları, ekonomiyi ve itibarı ateşe atan ABD’ye Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açıllacak dava ile ayrıca hesap sorulmalıdır.

5 BİN ÜLKÜCÜ DE DESTEK VERSİN BDDK İLE SPK’YA

BDDK ve SPK, kanunların kendilerine verdiği imtiyazı kullanmakta mütereddit kalmasın. Kerkük’e gitmek için hazırlanan 5 bin Ülkücü, treni kaçırdığına göre Ankara Adliyesi önünde BDDK ve SPK lehine destek mitingi tertip edebilir. Sabah, Takvim, Akşam, Star, Akit, Türkiye, Yeni Şafak, Milat, Vatan, Milliyet, Güneş ve Hürriyet’in öncülüğündeki havuz gazeteleri, ‘Türkiye’den ABD’ye misilleme: 6 ABD’li bankaya ceza kesilecek’ manşetiyle Türkiye’nin gücünü cümle âleme ilan etsin.

Türkiye’de ABD sermayeli herhangi bir bankanın faaliyet göstermemesi BDDK ve SPK’nın misliyle mukabelede bulunmasına mani olmaz herhalde. Saray gazeteleri bulur bir formül! Erdoğan, Başkan Donald Trump’ı da ABD’yi de ‘medeni’ bulmadığını izhar ettiğine göre üst kurulluktan Saray’ın kapı kulluğuna geçiş yapan BDDK ve SPK aynı çizgide okyanus ötesine haddini bildirmelidir.

KİMSE ERDOĞAN’IN KUDRETİNİ SINAYAMAZ!

Bu kadar vahim hâdiseyi gariban bir muhabir hakkında suç duyurusunda bulunmakla geçiştirirlerse Erdoğan, BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben ile SPK Başkanı Vahdettin Ertaş’ın üzerini çizebilir. Akben ve Ertaş kendi menfaatleri icabı belediye başkanlarının hazin vedasından ibret almalılar.

‘Direnecek’ dedikleri Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bile bu hafta istifasını verecek. ‘Erdoğan’ın değirmeninde öğütülecekler’ listesinde işadamları, gazeteciler, siyasetçiler ve bürokratların olduğu söyleniyor.

BDDK ve SPK’nın başkanları, armudun sapı üzümün çöpü ile vakit kaybetmeden Erdoğan ve ailesine komplo kuran(!) ABD’yi mahkemeye vermelidir. Bir numaralı maznun (sanık) da Trump olmalıdır.

Ne de olsa en iyi müdafaa hücumdur.

Nasıldı o söz: “Kim Erdoğan’ın kuvvetini sınamaya kalkarsa cevabını misliyle alacaktır.”

[Semih Ardıç] 23.10.2017 [TR724]