İsmail Saymaz’ın başlattığı tartışmaya bakış: Cemaat okulları başarılı mıydı?

İsmail Saymaz, Gülen Hareketi okullarının bilim adamı yetiştiremediğini yazınca tartışma başladı. Gerçekten öyle mi? Dünya bilim olimpiyatları arşivinden bakmak mümkün..

MUHAMMET ALİ TOKSOY

BOLD ÖZEL – Gazeteci İsmail Saymaz, İsviçre’de ziyaret ettiği bir okuldan fotoğraflar paylaşarak hayranlığını dile getirdi ve ‘bu tür okullar neden bizim ülkemizde yok’ siteminde bulundu.

Gazeteci Adem Yavuz Arslan Türkiye’de bu okullardan yüzlerce olduğunu ancak OHAL sonrasında hukuksuz bir şekilde yağmalanıp imam hatiplere çevrildiğini, ve bunu İsmail Saymaz’ın da alkışladığını yazdı.

İsmail Saymaz, Adem Yavuz Arslan’ın twitine cevap olarak, Gülen Hareketi’nin açmış olduğu okullardan bilim adamı çıkmadığını yazdı.

Peki gerçekten Gülen Hareketi okulları başarısız mıydı, bilimsel alanda varlık gösteremiyor muydu? Ya da İsmail Saymaz’ın dediği gibi soruları çalarak mı başarılı görünüyordu?
Gülen Hareketi okulları OHAL döneminden önce Türkiye’de oldukça ilgi gören okullardı. Okulların başarı derecesini anlayabilmek için Türkiye içinden değil uluslararası örneklere bakmak daha objektif bir sonuç veriyor.

Liselerden bilim insanı çok extrem örnekler dışında çıkmasa da geleceğin bilim insanlarının keşfedildiği, teşvik edildiği ve ilk temel çalışmaların yapıldığı yerler oluyor. Türkiye’de geleceğin bilim insanlarını keşfetme çabalarından TÜBİTAK sorumlu ve TÜBİTAK bunu; Ulusal Bilim Olimpiyatları düzenleyerek yapıyor. TÜBİTAK Ulusal Bilim Olimpiyatları’nda Gülen okullarının binlerce madalyası var ancak İsmail Saymaz bu büyük başarıları ‘soru çalma’ iddiasına bağlayabileceği için, Uluslararası Bilim Olimpiyatları’na bakmak daha sağlıklı sonuçlar verebilir.
TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI MADALYA HASRETİ

Uluslararası Bilim Olimpiyatlarının ilki 1959 yılında Romanya’da düzenlendi. Uluslararası bir heyete sahip olan Bilim Olimpiyatları her yıl farklı ülkelerde düzenleniyor. 1970’lerin sonundan itibaren Bilim Olimpiyatlarına katılan Türkiye, az sayıda bronz ve gümüş madalya kazansa da, “altın madalya”ya ulaşamamıştı. Takvimler 1993 yılını gösterdiğinde Yamanlar Koleji’nde eğitim gören bir öğrenci fizik dalında, Türkiye’ye Uluslararası Bilim Olimpiyatlarında ilk “altın madalya”sını kazandırdı. Bu başarı gerçekten çok değerli olduğu için TÜBİTAK tarafından yayınlanan Bilim ve Teknik Dergisi o ay yayınlanan sayısında öğrenciyi kapağına taşıdı, başarısına ve okuluna geniş yer ayırdı. Yamanlar’ın KHK’yla kapatıldığını hatırlatalım..

Bu Altın Madalya ile birlikte öğrencilere güven geldi. Bir sonraki yıl, Yamanlar Koleji öğrencisi aynı başarıyı tekrarladı ve Türkiye’nin ikinci altın madalyayı kazanmasını sağladı.
Türkiye’nin Uluslararası Biyoloji Olimpiyatında ilk altın madalyasını getiren öğrenci ise İstanbul Fatih Koleji’nden oldu 1996 yılında.

1997 yılının yaz aylarında ise başka bir ilk gerçekleşti. İzmir Yamanlar Koleji’nde okuyan bir başka öğrenci, Uluslararası Kimya Olimpiyatları’nda Türkiye’ye ilk kez altın madalya getirdi.
Takvimler 1999 yılını gösterdiğinde ise, bir başka büyük başarıya imza attı Gülen Hareketi Okulları. 41.si düzenlenen ve 40 yıl boyunca Türkiye’nin altın madalya kazanamadığı Uluslararası Matematik Olimpiyatlarında, Yamanlar Koleji’nden bir öğrenci zirveye ulaşarak Türkiye’ye bu alanda ilk altın madalyayı kazandırdı.

Ankara Samanyolu Koleji’nde okuyan bir başka öğrenci ise Uluslararası Bilgisayar Olimpiyatlarında ülkemize ikinci Altın Madalyasını getirdi.

ALTIN KIZ

Uluslararası Bilim Olimpiyatlarındaki ilk altın madalyaların gelmesinden sonra Türkiye için bu alanda belki de tek eksik kalmıştı. 2006 yılına kadar Olimpiyatlarda elde edilen tüm Altın Madalyaları erkek öğrenciler kazanmıştı. 2006 Uluslararası Bilim Olimpiyatlarında ilk kez bir Türkiyeli kız öğrenci altın madalya kazanarak Türkiye’yi gururlandırdı. Kimya dalında Türkiye’ye altın madalya getiren “altın kız” Yamanlar Koleji öğrencisiydi.

Ülkemiz artık Altın Madalya’lara alışmış, her alanda elde edilen ilk ALTIN madalyaların ardından, sistemli, planlı çalışmalarıyla Uluslararası Olimpiyatlara katılan Bilim Milli Takımında yer alan öğrencilerin neredeyse tamamı madalya alarak ülkemize dönmeye başlamıştı. Okulların kapatıldığı 2016 yılına kadar ülkemizin elde ettiği 500 küsür madalyanın yaklaşık %90’ını Hizmet Hareketi okulları Türkiye’ye getirdi.

Günümüzde Hizmet Hareketi okullarından mezun yüzlerce öğrenci; Silikon Vadisi, NASA, Microsoft gibi kurumların yanında M.I.T. gibi dünyanın en iyi üniversitelerinde görev yapıyorlar.
Gülen Hareketi’nin eğitim faaliyetleri uzun yıllardır Türkiye’de baskı altında. Türkiye’nin askeri darbenin eşiğinden döndüğü 28 Şubat 1998’de okullar yüzlerce müfettişle sıkı denetime alınmıştı. Gülen, okulların Türkiye için son derece önemli olduğunu, eğitime devam etmeleri koşuluyla isterlerse devlete devredebileceklerini belirtmişti.

Erdoğan ise Gülen Hareketi’nin eğitim faaliyetlerini 2012 yılından itibaren hedef aldı. Önce dershaneler kapatıldı ardından çok sayıda okula kayyım atama yoluyla el konuldu. 15 Temmuz’un ardından ilan edilen OHAL döneminde ise tüm okullar kapatıldı. Okulların çoğu İmam Hatip Lisesi’ne çevrildi.

ARTIK O HABERLER YOK

Yerel ve uluslararası medya Yamanlar, Fatih, Samanyolu gibi kolejlerin bilim olimpiyatlarında elde ettiği üstün başarıları haber yapıyordu. Artık birincilik haberlerine Türk medyasında eskisi kadar rastlanmıyor.

[BoldMedya] 5.3.2020

AB mülteciler için Türkiye’ye 500 milyon euro aktaracak, vize işlemleri kolaylaşacak

Fransız haber ajansı AFP, Avrupa Komisyonu’nun göçmen krizi nedeniyle yükselen tansiyonu düşürmek amacıyla Türkiye’ye 500 milyon euro para yardımı yapmaya hazırlandığını yazdı. Ayrıca Türk vatandaşlarına Avrupa’ya giriş için vize işlemleri kolaylaştırılacak.

BOLD – Fransız haber ajansı AFP’ye konuşan Avrupalı bir kaynak 500 milyon euroluk yardımın sığınmacı anlaşması kapsamında Ankara’ya taahhüt edilen 6 milyar euroya ekleneceğini belirtti.

Avrupa Birliği 2016’dan bu yana 3.7 milyon göçmenin bulunduğu Türkiye’ye taahhüt ettiği 6 milyar eurodan 3.2 milyar eurosunu serbest bıraktı.

Aynı kaynağa göre Türk vatandaşlarına Avrupa’ya giriş için vize işlemleri kolaylaştırılacak. Ancak bu adımın nasıl atılacağına ilişkin bir açıklama yapılmadı.

AB ile Türkiye arasında 2016’da yapılan mülteci mutabakatında Türkiye’nin şartlarını yerine getirmesi ile birlikte Türk vatandaşlarına vizenin kaldırılması da bulunuyordu. Ancak vizenin kaldırılması için gerekli 72 şarttan Türkiye 5-6’sını yerine getirmediği için bu konuda ilerleme sağlanamadı.

NATO’DAN AB’YE TÜRKİYE UYARISI

Bu arada NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, AB ile Türkiye arasında sığınmacılar nedeniyle yaşanan gerginlikte Avrupalılara Türkiye’nin önemini hatırlatarak “Türkiye ile işbirliğinin yolunu arayın” mesajı verdi.

Stoltenberg, Fransız haber ajansı AFP’ye yaptığı açıklamada “Şunu anlamamız gerek. Göçmen ve sığınmacı krizi deyince birlikte başa çıkmamız gereken ortak bir sınamadan bahsediyoruz. Sınırdaki duruma karşı tek yol birlikte çalışmaktan geçiyor” dedi.

[BoldMedya] 5.3.2020

NATO'dan AB'ye Türkiye uyarısı

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, AB ile Türkiye arasında sığınmacılar nedeniyle yaşanan gerginlikte Avrupalılara Türkiye'nin önemini hatırlatarak "Türkiye ile işbirliğinin yolunu arayın" mesajı verdi.

Suriye'nin İdlib vilayetinde artan gerilimin ardından Türkiye'nin sığınmacıları Avrupa'ya yönlendirmesi sonucu Ankara-Brüksel hattında yaşanan krizde NATO devreye girdi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupalılara Türkiye'nin "önemli bir müttefik" olduğunu hatırlatarak "Türkiye ile işbirliği yollarının aranması gerektiğini" söyledi.

Stoltenberg, Fransız haber ajansı AFP'ye yaptığı açıklamada "Şunu anlamamız gerek. Göçmen ve sığınmacı krizi deyince birlikte başa çıkmamız gereken ortak bir sınamadan bahsediyoruz. Sınırdaki duruma karşı tek yol birlikte çalışmaktan geçiyor" dedi.

"Türkiye kilit önemde"

Türkiye'nin sadece terörle mücadele değil, pek çok alanda kilit önem taşıdığına dikkat çeken Stoltenberg, "IŞİD'e karşı uluslararası koalisyon çerçevesinde NATO müttefikleri ve NATO, IŞİD'in elindeki tüm toprakları ve buralardaki insanları özgürleştirmeyi başarabildi. Bunda Türkiye'deki altyapı olanaklarının da rolü oldu" diye konuştu.

Sığınmacılar konusunda yaşanan gerilimde özellikle Fransa Türkiye'ye sert tepki göstermiş, Fransa Dışişleri Bakanı Jean Yves le Drian mecliste yaptığı konuşmada "Türkiye'nin kimin tarafında olduğuna dair NATO'da dürüst bir tartışmanın zamanı geldiğini" belirtmişti.

Le Drian Çarşamba günkü konuşmasında Türkiye'nin Moskova ile giderek yakınlaştığını, Doğu Akdeniz'de tartışmalı hak iddialarında bulunduğunu ve sığınmacılar yoluyla "şantaj" yaptığını  söylemiş, "Biz aynı ittifaktayız. Kimin nerede durduğu, ortak çıkarlarımızın ne olduğu konusunda Türkiye ile kamuoyu önünde derhal samimi ve ciddi bir tartışmaya ihtiyacımız var. Yoksa bunun üstesinden gelemeyeceğiz" demişti.

"NATO sorunlarını kendi içinde çözer" mesajı

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg'in AFP'ye verdiği demecinde "NATO'nun normalde görüş ayrılıklarını kendi içinde çözmek için elden gelen her çabayı gösterdiğini" belirtmesi, Fransız Bakan'ın Türkiye ile ilgili "kamuoyuna açık" tartışma önerisine yanıt olarak değerlendirildi.

Alman Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen de Stoltenberg'e benzer bir açıklama yaparak "Gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Sığınmacılara yardım etmek istiyorsanız Türkiye ile işbirliği yapmak zorundasınız" ifadelerini kullandı. Başbakan Angela Merkel'in partisi Hristiyan Demokrat Birlik'in (CDU) genel başkan adaylarından olan Röttgen Paris'te yaptığı açıklamada "Türkiyesiz bir strateji düşünemiyorum. Gerçeklerle yüzleşin. Hoşunuza gitmeyebilir ama Türkiye Avrupa ile Ortadoğu arasında sınır devletidir" diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

Kıyı şeritlerimiz artık Katar’a emanet

Son yıllarda Türkiye’de havaalanı yapımından Kanal İstanbul bölgesindeki arazilere kadar çok ‘satın alma’ haberiyle gündeme gelen Katar’la yapılan ‘şehircilik’ anlaşması Resmi Gazete’de yayımlandı. İki ülke, başta ‘kentsel dönüşüm’ olmak üzere, konut üretimi, mekânsal planlama, kıyı şeritleri alanlarının planlaması gibi ‘stratejik’ konularda iş birliği yapacak.

YAVUZ GENÇ -5 Mart 2020

ANKARA – Türkiye’deki arazi satın alımları gündemden düşmeyen Katar’la yapılan ‘şehircilik’ anlaşmasında ilginç ayrıntılar var. Üst ölçekli imar planlarından tutun da kıyı şeritlerine alanlarına yönelik planlara kadar pek çok ‘stratejik’ konuda işbirliği yapılacak.

Katar Devleti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında 25 Kasım 2019 tarihinde Doha’da “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Katar Devleti Hükümeti Arasında Şehircilik Alanında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı” imzalanmıştı. O anlaşma Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalandı, Resmi Gazete’de de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Anlaşmaya göre iki ülke arasında başta ‘kentsel dönüşüm’ olmak üzere ‘mekânsal planlama’ ve ‘akıllı şehirler’ gibi birçok ortak projeye imza atılacak.

‘GÜVENLİ VE YÜKSEK KALİTELİ YERLEŞİMLERİN GELİŞTİRİLMESİ’

İki ülke arasında imzalanan anlaşmanın gerekçelerinden biri şöyle açıklandı: “Bugünkü ve gelecek nesillerin refahı açısından; mevcut ve potansiyel kentsel sorunlar için çözümler üreterek ve sürdürülebilir, güvenli ve yüksek kaliteli yerleşimlerin ve kentlerin geliştirilmesine yönelik fırsatları yaygınlaştırmak.”

Anlaşmanın hayli dikkat çekici bazı maddeleri şöyle:

ÜST ÖLÇEKLİ İMAR, KONUT ÜRETİMİ VE BÜTÜNLEŞİK KIYI ALANLARI PLANLARI YAPILACAK!

-Katar’la varılan anlaşmaya göre iki ülke arasında özellikle mekânsal planlama, üst ölçekli mekânsal strateji planlaması, çevre düzeni planları, bütünleşik kıyı alanları planlaması yapılacak.

-Taraflar ‘karşılıklı fayda’ esasına dayanarak bilgi, deneyim ve teknolojilerini birbirleriyle paylaşabilecek. Mekânsal planlama, kentsel dönüşüm, coğrafi bilgi sistemleri ve akıllı şehirler, milli emlak, tapu kadastro ve harita yapımı, yerel yönetimlerin kentsel altyapı yatırımları ve sosyal konut üretimi konularında işbirliği yapacak.

-Kentsel dönüşüm de iki ülke arasındaki işbirliği protokolünün önemli ayrıntılarından biri. Sosyal konut üretimi de kentsel dönüşüm kapsamında yapılması düşünülen işlerden.

-“Devlete ait taşınmazlar üzerinde kamu ve özel yatırım olanakları”nın belirlenmesi ve uygulanması da yine anlaşmaya göre iki ülke arasındaki işbirliklerinden biri. “Devlete ait taşınmazların elden çıkarılması ve satışına yönelik usuller”in belirlenmesi de yine anlaşmanın dikkat çekici bir maddesi.

-Anlaşmanın dikkat çekici bir başka maddesi de sosyal konut üretimiyle ilgili. Anlaşmayla “Sosyal konut üretiminde uygun finansman programlarının hazırlanması alanında teknik bilgi paylaşımı” da yapılabilecek.

-Anlaşmaya göre iki taraf da “Her bir taraf için uygulanabilir ilgili mevzuat ve bu hedef için tahsis edilen mali kaynaklar çerçevesinde işbirliği yapar.”

-Taraflar hükümet kurumlarını, akademik kurumları, özel sektörü ve hükümet dışı kuruluşları işbirliği için ‘davet edebilir.’

-Anlaşmanın uygulanması için yürürlüğe girdiği tarihten itibaren taraflar bir Ortak Komite kuracak. Ulusal Koordinatörler belirlenecek, o da ‘en az Daire Başkanı’ düzeyinde olacak. Komite toplanarak anlaşma hükümlerine göre yapılacakları değerlendirecek.

[Kronos.News]

Türkiye’de her 10 kadından yalnızca üçü istihdam ediliyor

Kadınların istihdam oranındaki düşüklük ve güvencesiz çalışma şartlarını Meclis gündemine taşıyan HDP Milletvekili Serpil Kemalbay, “Türkiye’de her 10 kadından sadece üçü çalışıyor, 20 milyondan fazla kadın ise istihdam dışında” dedi.

KRONOS -5 Mart 2020

HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay, kadınların iş hayatındaki istihdamı ve güvencesiz çalışma şartlarına ilişkin Meclis’e araştırma önergesi sundu.

Türkiye’de her 10 kadından sadece üçünün çalıştığını, 20 milyondan fazla kadının ise istihdam dışında bırakıldığını belirten Kemalbay, “Ülkemizde 3 milyon kadın haftalık 45 saat olan çalışma süresinin üstünde çalışmaktadır” dedi. Kadın işsizliğinin yüzde 21’in üstüne çıktığını kaydeden Kemalbay, şu verileri paylaştı:

KADINLARIN YÜZDE 40’I GÜVENCESİZ ÇALIŞIYOR

“Kadınlar erkeklere göre daha az kazanmakta ve ücret eşitsizliği artmaktadır. İstihdam edilen kadın işçiler arasında ise güvencesizlik en temel sorun olarak görülmektedir. Toplam kadın istihdamının %40’ından fazlası güvencesiz çalışmaktadır.”

‘EVDE ÇOCUK BAKIP, DIŞARIDA DA ÇALIŞILABİLİR’ YAKLAŞIMI…

Kemalbay, cinsiyetçi bakış açısının esnek ve güvencesiz çalışmayı artırdığını da vurguladı. “Kadın emeğinin ataerkil bir anlayışla ele alınması, evde hem çocuk bakıp hem çalışabilirsiniz, iş ve aile yaşamı daha esnek çalışma biçimleri ile uyumlulaştırılabilir” şeklindeki cinsiyetçi bakış açısının çalışma yaşamında yarattığı sonuçlar ise esnek, güvencesiz kölelik koşullarında çalışmanın artması olmaktadır.”

İş yerinde ayrımcılık, mobbing ve şiddetin kadınların başlıca sorunlarından olduğunu belirten Kemalbay, “Ayrıca göçmen/mülteci kadın işçiler, LGBTİQA+ ağır sömürüye, ayrımcılık ve cinsiyet temelli istismarı daha katmanlı yaşamaktadırlar” ifadelerini kullandı.

‘KADIN KAZANIMLARI YOK SAYILIYOR’

Kemalbay, 25 Mayıs 2010 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan “Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması“ genelgesinde yer alan ve kadın kazanımları olan yasal hakların yok sayıldığını söyledi. HDP’li vekil bu genelge doğrultusunda yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

‘İŞ YERLERİNDE DENETİM YAPILMALI’

Eşit işe eşit ücret, kamu kurum ve kuruluşlarında fırsat eşitliğinin sağlanması ve bunun yapılıp yapılmadığının raporlarla denetlenmeli.

Kamu ve özel sektöre ait işyerlerine yapılan denetimlerde cinsiyet eşitliğine uyup uyulmadığının saptanarak işlem yapılmalı.

Kamu kurum ve kuruluşlarında işe giriş, eğitim ve terfilerde fırsat eşitliğine uygun davranılmalı.

Şiddete maruz bırakılan, eşi ölen kadınların yaşama katılımı için hazırlanan projelere öncelik verilmeli.

Toplumsal cinsiyet temelli istatistikler tutulmalı.

Özelde ve kamuda kreş ve gündüz bakım evleri kurulması, kurulup kurulmadığının denetlenmesi maddeleri fiilen hayata geçirilmemektedir.”

‘EV İŞÇİLERİ GÜVENCESİZLİĞE MAHKUM EDİLDİ’

“Cinsiyetçi iş bölümü ve kadın emeğinin ikincilleştirilmesi iş yerlerinde cinsiyetçiliği daha da büyütmektedir” diyen Kemalbay, ev işçilerinin koşullarına da dikkat çekti.

“Ev işçilerine yönelik 10 günden az, 10 günden çok çalışma şeklinde yapılan düzenlemeyle kazanılmış haklardan geriye götürülmüş, bu yasa ev işçisini değil, ev iş verenlerinin yükümlülüklerini hafifletmiş, işçileri güvencesizliğe mahkum etmiştir. Sayıları bir milyonu bulan Türkiyeli ve göçmen ev işçileri güvenceye kavuşamadığı gibi, 10 günden az çalışan ev işçilerinin işçilik hakları da elinden alınmıştır.”

‘ÖZEL İSTİHDAM DENİLEN KÖLELİK BÜROLARI’

Kadınların çalışma koşullarına yönelik çıkarılan yasa ve düzenlemelerin kadın emeğine yönelik ataerkil tahakkümün bir parçası olduğunu ve kadınları güvencesizliğe mahkum ettiğini belirten Kemalbay, “Kısacası kadın iş gücünün önemli bir bölümünün çalışma koşulları ve geleceği tümüyle sendikaların kölelik büroları dediği özel istihdam bürolarına terk edilmiştir” ifadelerini kullandı.

Kemalbay, ifade ettiği noktalar doğrultusunda Anayasa’nın 98. ve İç Tüzüğün 104. ve 105. Maddeleri gereğince Meclis Araştırması yapılmasını talep etti.

[Kronos.News]

Annelik 2,5 işte çalışmaya eşit

Araştırmalar annelerin iki buçuk işte çalışmaya eşit oranda haftalık mesai yaptıklarını gösteriyor.

KRONOS -3 Mart 2020

Welch’s tarafından yayımlanan bir araştırma anneliğin 2 buçuk işte çalışmaya eşit olduğunu ortaya koydu.

5 ve 12 yaşları arasında çocukları olan 2 bin Amerikalı anne üzerinde yapılan araştırma annelerin haftalık ortalama 98 saat çalıştığını belirledi. Araştırmaya göre anneler sabah 6:23’te güne başlıyor ve çalışmaları akşam saat 8:31’e kadar sürüyor.

Buna göre anneler günde ortalama bir saat yedi dakikayı kendilerine ayırabildiklerinde şanslı sayılıyorlar. Ankete katılan 10 anneden 6’sı yaşamlarının hafta boyunca bitmeyen işlerden ibaret olduğunu söylemiş.

Annelerin yüzde 72’si çocuklarına sağlıklı atıştırmalıklar sağlamakta zorlandıklarını belirtmişler.

Araştırma annelerin en büyük yardımcılarının ise ıslak mendiller, tabletler, çocuk programları, arabaya servis yemekler ve kahve olduğunu belirlemiş.

[Kronos.News]

Alman Cumhurbaşkanı: “Evet, ülkemizde ırkçılık var, yaygın bir Müslüman düşmanlığı var”

Hanau’daki ırkçı saldırının kurbanları için düzenlenen anma töreninde konuşan Alman Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier,”Evet, ülkemizde ırkçılık var; üstelik birkaç haftadır değil. Evet, yaygın bir Müslüman düşmanlığı var” dedi.

BOLD – Almanya’nın Hanau kentinde 19 Şubat’ta düzenlenen ırkçı saldırıda yaşamını yitiren aralarında Türkiye kökenlilerin de bulunduğu 10 kişi için Çarşamba akşamı bir anma töreni düzenlendi. Törene, aralarında Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Angela Merkel’in de bulunduğu çok sayıda siyasetçi ile yaklaşık 700 davetli katıldı.

Saldırıda yaşamını yitiren Ferhat Ünvar, Gökhan Gültekin, Fatih Saraçoğlu, Sedat Gürbüz, Hamza Kurtovic, Kaloyan Velkov, Vili Viorel Paun, Said Nesar Hashemi ve Mercedes Kierpacz’ın isimlerini sayan Steinmeier, “Bu terörist eylem, dehşet veren vahşi şiddet hepimizi sarstı” dedi.

TOPLUMSAL BARIŞA YÖNELİK BİR SALDIRI

Cumhurbaşkanı Steinmeier, törende yaptığı konuşmada, Hanau’da düzenlenen ırkçı saldırıyı “Toplumsal barışa yönelik bir saldırı” olarak nitelendirdi.

Steinmeier, Almanya’da ırkçılık ve Müslüman düşmanlığı olduğunu belirterek devletin görevinin tüm vatandaşları korumak olduğunu söyledi.

TAHRİKÇİLER GİDEREK DAHA ARSIZ HALE GELDİ

Bu ırkçı saldırının “tesadüfen” gerçekleşmediğine dikkat çeken Alman Cumhurbaşkanı, bu saldırının “evveliyatı” olduğunu söyledi. “Bunun evveliyatı göç geçmişi olan insanlara, Müslümanlara ve sözde yabancılara yönelik dışlanma ve ayrımcılık” diyen Steinmeier, kamuoyunda yaratılan havanın ve sosyal medyada yayılan nefret konusunda uyarıda bulundu. Steinmeier, yaratılan bu hava nedeniyle “Tahrikçilerin giderek daha arsız hâle geldiğini, açık bir şekilde hareket ettiğini ve artık saklanmadığını” belirterek, bu havanın “teröristlerin silaha sarılmasına” yol açtığını ifade etti.

Steinmeier, “Evet, ülkemizde ırkçılık var- üstelik birkaç haftadır değil. Evet, yaygın bir Müslüman düşmanlığı var. Ten rengi koyu olan insanlar veya başörtülüler ayrımcılıkla karşılıyor, saldırıların, hakaretlerin ve şiddetin kurbanı oluyor” şekilde konuştu.

DEVLETİN KORUMA GÖREVİ

Bu insanların hepsinin “kendilerini koruyan bir devleti hak ettiklerini” belirten Steinmeier, “Saldırı sözde yabancıları hedef aldı ama insanları vurdu” dedi.

Hessen eyaletinin Hanau kentinde, 19 Şubat gecesi iki nargile bara ve bir büfeye silahlı saldırı düzenleyen Tobias R., dokuz göçmen kökenli öldürmüş, ardından 72 yaşındaki annesi ile birlikte evinde ölü bulunmuştu. Tobias R.’in saldırıyı ırkçı saiklerle düzenlediği belirtiliyor.

[BoldMedya] 5.3.2020

Erdoğan’a destekte büyük düşüş

Metropoll’ün araştırmasına göre AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a görev onayı verenlerin oranı yüzde 41,1’e geriledi. Erdoğan’a desteğin en düşük olduğu dönem İdlib operasyonu oldu. Araştırma, İdlib operasyonuna desteğin yüzde 31 olduğunu ortaya koydu.

BOLD – Metropoll Araştırma Şirketi, “Türkiye’nin Nabzı Şubat 2020” anketinde Erdoğan’ın görev onayı zaman grafiğini paylaştı.

Buna göre Erdoğan’a görev onayı verenlerin oranının en yüksek olduğu dönem 15 Temmuz darbe girişimi olurken, görev onayı verenlerin oranının en düşük olduğu dönem ise İdlib operasyonu dönemi oldu.

TSK’NIN İDLİB’DE BULUNMASI GEREKLİLİK DEĞİL

Araştırmaya göre, halkın yüzde 48,8’lik bir kesimi Türk Silahlı Kuvvetlerinin İdlib’de bulunmasının bir gereklilik olduğunu düşünmüyor. Askeri olarak İdlib’de bulunulması gerektiğini düşünenler ise toplam seçmenin yüzde 31’ini teşkil ediyor.

SIĞINMACILAR TÜRK EKONOMİSİNE ZARAR VERİYOR

Araştırmaya göre seçmenin yüzde 70,5’i sığınmacıların ekonomiye zarar verdiğini; yüzde 60’ı sığınmacıların savaştan sonra evlerine dönmeyeceklerini ve yüzde 76,6’sı da sığınmacılara vatandaşlık verilmemesi gerektiğini düşünüyor.

RESMİ NİKAH OLMADAN İMAM NİKÂHI İLE YAŞAMAYI DOĞRU BULMUYOR

Araştırma, resmi nikâh olmadan imam nikâhı ile yaşamanın kabul görmediğini gösterdi. yüzde 81’lik kesim resmi nikah olmadan imam nikahı ile birlikteliğin doğru olmadığını düşünüyor. Sadece yüzde 12’lik bir kesim bu durumu doğru buluyor.

BORÇLANARAK YAŞIYORUZ

Gelir-gider dengesindeki dengesizlik dikkat çekiyor. Metropoll’ün araştırmasına göre, toplumun yüz 57’sinin giderleri, gelirlerinden fazla. “Gelirim, giderimden fazla” diyebilenlerse yaklaşık yüzde 15’lik bir “azınlık.”

FELAKETLERE HAZIR DEĞİLİZ
Araştırmaya göre, halkın yüzde 73’ü deprem, çığ gibi doğal afetlere Türkiye’nin hazırlıklı olmadığını düşünüyor.

[BoldMedya] 5.3.2020

Almanya’dan emsal karar: “Türk mahkemelerinden adil yargılama beklenilemez”

Nusaybin’de evi yıkılan HDP’li Muhittin B. ile ilgili Hannover İdari Mahkemesi emsal bir karar verdi. Karar Almanya’nın Türk adalet sistemine bakışını ortaya koydu.

BOLD ÖZEL – Hannover İdari Mahkemesi, Kürt olduğu için zulme ve baskıya uğradığını söyleyerek Almanya’ya iltica eden Muhittin B. ile ilgili emsal bir karara hükmetti. Mahkeme, Türk mahkemelerinden hukuk devletine uygun adil yargılama beklenilemeyeceğine hükmetti.

NUSAYBİN’DE EVİ YIKILDI

Muhittin B. 17 Kasım 2016’da Almanya’ya iltica etti.

Türkiye’deyken Nusaybin’de yaşayan Muhittin B’nin evi 2015 yılında ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında yıkıldı. Muhittin B. evinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin açtığı ateş sonucu yıkıldığını iddia ediyor.

HDP üyesi olan Muhittin B. bu nedenle de Nusaybin’de baskı altına alındığını ve 21 Ağustos 2016’da hakkında tutuklama kararı çıkartıldığını belirtiyor. Gerekçe ise terör örgütüne yardım.
Muhittin B’nin bu gerekçelerle Almanya’ya yaptığı iltica başvurusu, ilk etapta reddedildi.

İltica başvurularını karara bağlayan BAMF, 5 Mart 2018’de verdiği ret kararına gerekçe olarak, başvurucunun anlatımlarının inandırıcı olmadığını gösterdi.

BAMF’ın verdiği karar, Muhittin B. tarafından 24 Nisan 2018’de Hannover İdari Mahkemesine taşındı. Muhittin B.’nin sunduğu kanıtları inceleyen mahkeme konuyu Almanya Dışişleri Bakanlığı’na sorarak bilgi istedi.

Muhittin B’nin mahkemeye sunduğu Mardin Başsavcılığının açtığı 2 soruşturma ve tutuklama kararının doğru olduğu Dışişleri Bakanlığı tarafından doğrulandı.

Dışişleri Bakanlığı ayrıca 3 Şubat 2020’de mahkemeye ‘Muhittin B’nin bilgilerinin Türkiye’de tutuklanan Almanya Büyükelçiliği avukatı nedeniyle Türk makamların eline geçmiş olabileceğini’ bildirdi.

Ancak BAMF buna rağmen iltica başvurusunu kabul etmemekte direndi.

MAHKEMEDEN EMSAL KARAR

Bugün (05.03.2020) sabah Hannover’de gerçekleşen duruşmada idare mahkemesi Muhittin B’nin iltica başvurusunun kabul edilmesi yönünde karar verdi.
Mahkemenin kararında Türk yargısıyla ilgili çarpıcı bir tespitte bulunuldu. Hannover İdari Mahkemesi, Muhittin B. kararında “Türkiye mahkemelerinden hukuk devletine uygun adil yargılama beklenilemez” dedi.

Böylece Almanya’da Türk yargı sisteminin mevcut durumuyla ilgili önemli bir karar çıktı.

KARARIN ORİJİNALİ İÇİN TIKLAYIN

[BoldMedya] 5.3.2020

‘Sıfırlama’ sessizliği [İlker Doğan]

İdlib’ten gelen şehitler ve ücretsiz otobüslerle sınıra taşınan mülteciler AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imdadına ‘Hızır’ gibi yetişti! CHP’nin ‘sıfırlama tapeleri’nin gerçek olduğunu açıklamasının üzerinden 1 hafta geçti. Ancak her söze bir cevabı olan Erdoğan, bu konuyla alakalı tek kelime etmedi.

Sıfırlama tapesinin gerçekliğinin bizzat ana muhalefet tarafından açıklanmasının ardından AKP’nin ‘İş Bankası’yla ilgili suskunluğa gömülmesi de dikkat çekici. AKP’nin İş Bankası çıkışına karşı CHP’nin ‘sıfırlama tapesi’ hamlesi işe yaramış görünüyor.

CHP’nin 6 yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen ‘sıfırlama’ tapesinin gerçek olduğunu açıklamasının üzerinden 1 hafta geçti. CHP’li yöneticilerin aklına tapelerle ilgili bilirkişi raporu almak 6 yıl sonra, AKP’nin İş Bankası çıkışının ardından gelmişti.

‘Sıfırlama tapesinin’ gerçek olduğunun açıklanması Erdoğan’ı kızdırdı ancak buna rağmen bugüne kadar konuyla ilgili tek kelime konuşmadı.
HAİNDİR, ŞEREFSİZDİR, ONURSUZDUR!

Tayyip Erdoğan, dün partisinin grup toplantısında yine konuştu. Ancak gündeminde sıfırlama tapesi yoktu. ‘Suriye’de ne işimiz olduğunu’ soranları ‘haysiyetsizlikle, onursuzlukla, şerefsizlikle’ suçladı. Erdoğan, “Türkiye’nin bu tarihi mücadelesini sürekli fitneyle, yalanla iftirayla lekelemeye çalışan her kim olursa olsun açık ve net söylüyorum, haysiyetsizdir, onursuzdur, şerefsizdir, alçaktır haindir.” diye konuştu.

ERDOĞAN, BU KONUDA NEDEN SESSİZ?

Peki her söylenene bir cevabı olan Tayyip Erdoğan bu konuda neden bu kadar sessiz? CHP’nin Avukatı Celal Çelik, Erdoğan’a meydan okuyarak, “Hodri meydan, o da bilirkişi raporu alsın.” teklifinde bulunmuştu. Ancak Erdoğan bu meydan okumaya da sessiz kalmayı tercih etti. Eğer o tapeler montaj ise (ki değil) Erdoğan, neden bunu ispatlamak için bilirkişi raporu almıyor?
CHP DE TAPELERİ UNUTTU!

İktidar temsilcileri ve Erdoğan’ın sessiz kalması anlaşılabilir ancak garip olan CHP’de de büyük bir sessizlik var. 24 Şubat’ta açıklandı o tapelerin ‘gerçek olduğu, montaj ya da dublaj olmadığı’. Ancak o tarihten sonra konunun üzerine gidilmedi. İlginçtir, ‘sıfırlama’ tapesinin ‘gerçekliğinin’ açıklanmasının ardından AKP cenahından ‘İş Bankası’yla ilgili kayda değer bir çıkış da olmadı! Bu açıdan bakıldığında CHP’nin ‘sıfırlama tapesi’ hamlesinin işe yaradığını söyleyebiliriz.
CHP, POLİSLERLE İLGİLİ TEK KELİME ETMİYOR

CHP, ‘sıfırlama tapeleri’nin gerçek olduğunu söylüyor ve bununla AKP’yi tehdit ediyor. Ancak 17 Aralık büyük yolsuzluk soruşturmasını yürüten ve yaklaşkı 5 yıldır tutuklu olan polislerle ilgili tek kelime etmiyor. Madem o tapeler gerçek, rüşvet ve yolsuzluk var; o halde bu kadar polis neden tutuklu diye soran tek bir CHP’li bile yok! CHP’nin avukatı, söz konusu açıklamayı yapmadan bir kaç gün önce, “Yapacağım açıklama ile yer yerinden oynayacak!” demişti. CHP, ‘yer yerinden oynasın’ istiyorsa politik hesaplarla AKP’yi köşeye sıkıştırmak yerine, gerçeğin peşine düşmeli ve adaletin tecellisi için geç de olsa adım atmalı…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


[İlker Doğan] 5.3.2020 [TR724]

20 yıl sonra gelen liderlik ve görünmez kahraman [Hasan Cücük]

Son yıllarda Juventus’un hegomanyasını herkese kabul ettirdiği Serie A’da 1999-2000 sezonunda Lazio kasırgası esiyordu. İsveçli Sven Göran Eriksson yönetimindeki Lazio, Serie A şampiyonluğunu, UEFA Süper Kupa ve İtalya Kupası’yla süslüyordu. Lazio’nun yükselişi 1997’de Eriksson ile başlamıştı. Uzun bir aradan sonra Lazio yeniden Serie A’da şampiyonluk yarışına dahil oldu.

Serie A’da son 8 yılda şampiyonluğu kimseye bırakmayan Juventus’un bu sezon rakipleri arasında Inter ve Lazio bulunuyor. İtalya’da koronavirüs nedeniyle ertelenen 6 maçtan biri olan Juventus-İnter maçı, geçen hafta oynanmadı. Bir maç eksikle 60 puanı bulunan Juventus, 62 puanlı lider Lazio’yu takip etti. Inter ise ligde 2 maç eksikle 54 puanla 3. sırada yer aldı. 21 maçlık yenilmezlik serisi yakalayan Lazio, ligde 19 galibiyet, 5 beraberlik ve 2 mağlubiyeti bulunurken 60 gol atıp 23 gol yedi. Serie A’da gol krallığı yarışında da zirve Lazio’dan Ciro Immobile’nin elinde bulunuyor. İtalyan golcü, 26 haftada 27 kez ağları havalandırarak 21 gollü Ronaldo’nun önünde yer aldı. 3’üncü sıradaki Romelu Lukaku’nun ise 17 golü var. Maç fazlasıyla da olsa liderlik koltuğuna oturan Lazio 20 yıllık hasrete de son vermiş oldu. En son sezonu şampiyon olarak tamamladığı 1999-2000 sezonunda liderlik koltuğunda oturan Lazio, aradan geçen 20 yılda bir daha puan tablosunun ilk sırasına yükselmemişti.

Lazio, altın çağını İsveçli Sven Göran Eriksson döneminde yaşadı. Göteborg’u sadece İsveç şampiyonu yapmakla kalmayan Eriksson, UEFA Kupası’nı da kazanma başarısını gösteren kariyerine önemli bir başlangıç yapmıştı. Göteborg başarısını Benfica’da da sürdüren İsveçli teknik adam, Serie A’da çalıştırdığı Roma ve Sampdoria ile İtalya Kupası sevinci yaşadı. 1997’de geldiği Lazio’da 4 yıla önemli başarıları sığdırdı. Bu süreçte bir Serie A şampiyonluğunu, 2 İtalya Kupası ve İtalya Süper Kupası’yla süsledi. Başarısını Avrupa’ya taşıyarak Kupa Galipleri Kupası ve UEFA Süper Kupası’nı Lazio’nun müzesine taşıdı. 2001’de Eriksson döneminin sona ermesiyle birlikte Lazio’nun altın çağı son buldu. Rotasız bir gemiye dönüşen Lazio, başarılarından ziyade ırkçı ve faşist taraftarlarının çıkardığı olaylarla gündem oldu.

Bu sezon ise farklı bir Lazio var. Takımın dümeninde Simone Inzaghi var. Inzaghi denince akıllara Juventus ve Milan formalarını giyen Filippo gelir. İtalyan futbolunun yetiştirdiği en önemli forvetlerden biri olan Filippo Inzahgi, doğru zamanda doğru yerde bulunmasıyla ünlenmişti. Simone, Filippo’nun 3 yaş küçük kardeşi. Abisine göre kariyeri daha sönük geçti. Futbola Lazio’da veda eden Simone, teknik adamlık kariyerine aynı kulüpte başladı. Lazio’nun alt yapısı, U17 ve U19 takımlarından sonra Nisan 2016’da geçici olarak A takımın başına geçen Simone Inzaghi sezon sonuna kadar gösterdiği başarıdan dolayı Temmuz 2016’da kalıcı imzayı attı. Lazio, genç teknik adamla yeniden zirve yürüyüşünü başlatırken, 20 yıl aradan sonra bu sezon liderlik koltuğuna oturdu.

Inzaghi kardeşlerden Simone Lazio ile Serie A’da, Filippo Benevento’yla Serie B’de liderlik koltuğunda oturuyor. Serie B’de ise Filippo Inzaghi’nin Benevento fırtınası esiyor. Ligde 26 hafta sonunda 63 puanla lider olan Sarı-kırmızılı ekip, en yakın takipçisine de ciddi bir fark atmış durumda.  Filippo Inzaghi’nin öğrencileri, lig ikincisi Frosinone’ye 17 puan fark atarak Serie A’ya göz kırptı. Benevento, bu sezon ligde 26 haftada, 19 galibiyet, 6 beraberlik ve 1 mağlubiyet aldı. Serie B lideri, 48 gol atıp kalesinde 14 gol gördü.

Lazio’nun 20 yıl aradan sonra gelen liderlik sevincinde elbette 27 gol atan Ciro Immobile ve 10 asist yapan Luis Alberto’nun katkısı büyük. Ancak bir isim için özel bir parantez açmak gerekiyor. Bu isim defansın tecrübelisi Francesco Acerbi. Son haftalarda sakatlığından dolayı formasına hasret kalan Acerbi, bu sezon 24 lig maçında sahaya çıkıp, 2 şer gol ve asistle takımına katkı sağladı. Rakip ataklara set olan 32 yaşındaki Acerbi’yi farklı kılan özelliği ise iki kez yakalandığı kanseri yenmeyi başarması.

Vizzolo Predabissi kasabasında 10 Şubat 1988’de dünyaya gelen Acerbi, kariyerine Pavia’da başladı. Oynadığı futbolla Milan’ın gözüne girip kadrosuna katılacak bir performans yakalayan Acebi’nin, Milano ekibindeki dönemi sadece 6 ay sürdü. 6 ayını geçirdiği Milan’dan ayrılıp Genoa ve Chievo takımlarının yolunu tuttuktan sonra gezgin kariyerine Sassuolo’da devam etti.

Acerbi’ye ilk kanser teşhisi Chievo formasını giydiği 2013 yılının yaz aylarında konuldu. Kulüp doktoru Paolo Minafra defans oyuncusunun testlerinde bir gariplik olduğunu tespit etmiş ve onu ultrasona göndermişti. Ultrasonda Acerbi’de tümör olduğu tespit edildi. Milano’da acilen ameliyat oldu. Yeşil sahalara dönüşü oldukça hızlı oldu. Eylül ayında yeniden formasına kavuşan Acerbi, 25 yaşındayken yaşadığı bu olayı atlatmayı başardı. Ancak bu mutluluğu sadece 4 ay sürdü. 2013 yılının aralık ayında girdiği rutin bir doping kontrolünde ise numunesinin pozitif çıkmasının ardından hayatı bir kez daha yıkıldı. Doping almamasına karşın human chorionic gonadotropin yani HCG seviyesinin yüksek seviyede olduğu tespit edildi. Ve tümörlerin HCG ürettiği de bir gerçekti.

Bu kez kanser daha ciddiydi. Uzun bir kemoterapi tedavisi gördü. Sancılı geçen tedavinin ardından koca bir sezonu kaçırmış olmasına karşın hayata tutunmayı başardı. Takvim yaprakları 2014 yılının eylül ayını gösterdiğinde Acerbi yeşil sahalara bir kez daha dönmeyi başardı. Parma karşısında hastalığı nedeniyle veda ettiği sahalarda tam 944 gün sonra golle buluştu. 27 Ekim’de attığı bu golün ardından da Arnavutluk karşısında da İtalya Milli Takım formasıyla sahaya ayak basarak kansere karşı iki kez yenik düştüğü mücadeleden galibiyetle ayrılmayı başardı. Acerbi, milli maç sonrası ise duygularını şöyle açıklıyordu; “Eğer hedefinize ulaşmak istiyorsanız, çok çalışmanız, ter akıtmanız ve buna ulaşmak için hevesli olmanız lazım.” Temmuz 2018’de 10,5 milyon Euro bedelle Sassuola’dan Lazio’ya transfer olan Frencesco Acerbi, bu sezon Lazio’nun üçlü savunmasının ortasında defans hattını yönetiyor.

[Hasan Cücük] 5.3.2020 [TR724]

Yolsuzluk “Humus” adıyla meşrulaştırılabilir mi? (1) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Erdoğan’ın, daha İstanbul büyükşehir belediye başkanı iken ihalelerden aldığı komisyon ve rüşvetlerle kurduğu, iktidara geldikten sonra da devam ettirdiği havuz sistemi uzun yıllardır gündemden düşmüyor. Zikredilen hırsızlık ve yolsuzluklar mücerret bir iddia olarak da kabul edilemez. Zira hakkında açılan yolsuzluk davaları, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında hazırlanan binlerce sayfalık iddianameler, AKP’li isimlere yapılan operasyonlar, soruşturmalar, gözaltılar, medyaya yansıyan haberler, atılan manşetler, muhalif parti liderlerinin yönelttiği suçlamalar, AKP’ye yakın köşe yazarlarının uyarı ve ikazları, internete düşen ses kayıtları ve tapeler bu konuda şüpheye mahal bırakmıyor.

2019 yılı itibarıyla “Kamu İhale Yasası”nda 17 yıllık süre zarfında 187 defa değişiklik yapılması, çıkarılan kanunlarla Sayıştay’ın âdeta iğdiş edilmesi ve Sayıştay raporlarının meclise gönderilmesinin önünün kapatılması da kamu ihalelerine fesat karıştırıldığı ve yolsuzluk yapıldığı noktasında önemli karinelerdir.

Süleyman Soylu, 10 Aralık 2008’de yaptığı bir konuşmasında, “Paçalarından yolsuzluk akıyor. Türkiye’de ihale ve yandaş belediyeciliği yapılmaktadır.” diyor. 25 Şubat 2009’daki başka bir konuşmasında ise AKP’ye şu suçlamaları yöneltiyor: “Yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyen hükümet, Türkiye’yi yolsuzluk çukuru içine batırdı. Bu ülkeyi rant ülkesi yapmayacağım dedi sayın Başbakan, rantın babasını getirdi.” Numan Kurtulmuş’un, “Harun gibi geldiler, Karun oldular.” sözü ise günlerce medyada konuşulmaya devam etti.

Ahmet Taşgetiren, 2003-2004 yıllarından itibaren kaleme aldığı birçok yazısında, AKP iktidarına virüs bulaşmasından, yolsuzlukların AKP iktidarını zayıflatmasından, her iktidar gibi AKP’nin de kendi zenginlerini yaratmasından, malın şehvetine kapılmaktan, misyon kaybına uğramaktan, kirlilikten bahsediyordu. Aynı şekilde Abdurrahman Dilipak, yazdığı yazılarında para, kadın ve koltuk ihtirasına kapılmama üzerinde durdu. “Gelin işi ehline verelim. İhaleyi hak eden alsın. Hemşericilik, din, mezhep, tarikat, milliyetçiliği yapmayalım! Partizanlık yapmayalım!” uyarılarını sıraladı.

Mehmet Şevket Eygi’nin 7 Ağustos 2010 tarihinde kaleme aldığı “Allah cezanızı versin” başlıklı yazı ise çok daha sert eleştiriler içeriyordu: “İslam’da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır? Rüşvet almak var mıdır? Haram yemek var mıdır? Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır? Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır? Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır? İhalelere fesat karıştırmak var mıdır? Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?” sorularını sıralayan Eygi, sonrasında da şu beddualara yer veriyordu: “Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin! İki yakanız bir araya gelmesin! Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi! Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız. Başınız beladan kurtulmasın.”

Ahmet Dönmez’in Yüzde On kitabında bahsettiği şu hâdise, yolsuzlukların çok daha erken dönemde başladığını gösteriyor. İki yıldır İstanbul belediyesi şirketlerinden sorumlu olan Ömer Dinçer, şahit olduğu olumsuzlukları 1996 yılında şu sözlerle Ali Bulaç’a nakleder: “Ali Abi, çok yanlış işler oluyor. Başkan’ın talimatıyla ihalelerden pay alınıyor. Alınan paylar bir yerde toplanıyor. Bize yakın dernek ve vakıflara aktarılıyor.” Duyduğu rahatsızlığı defalarca Erdoğan’a ilettiğini fakat işe yaramadığını söyler ve aynı şeyi bir de Bulaç’tan yapmasını ister. Tabi ki yine değişen bir şey olmaz. Erdoğan’a göre havuz sistemi kurulmaksızın “büyük hedeflere” yürünmesi mümkün değildir. (s. 37-38)

Ali Bulaç’ın uzun yıllar sonra kaleme aldığı “Havuzun Suyu” başlıklı makalesinde yer alan şu ifadeler de bu yazılanları destekliyor: “Türkiye’de hem siyasetin finansmanı hem iktidar yanlısı cemaat ve grupların malî yönden desteklenmesinin neredeyse 20 senedir takip edilen yolu artık son günlerde açıkça ortaya çıkmış bulunan “havuz sistemi”nden geçmektedir. Buna göre belediyelerden veya merkezi yönetimden iş alan firma, şirket, holding veya şahıslardan belli bir yüzde alınır.”

Rüşvet, zimmet, irtikap, ihtilas gibi çeşit çeşit yolsuzlukların konuşulduğu hemen her yerde akıllara takılan bazı sorular var: Nasıl oluyor da dindar ve muhafazakâr kimlikleriyle bilinen insanlar kamu malına el uzatabiliyor? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyebiliyor? Hazine arazilerini, kamusal kaynakları, ihaleleri, özelleştirmeleri istismar ederek dudak uçuklatan servetler elde edebiliyor? Yandaşlarının vergi cezalarını affeden, vergi kaçırmalarına göz yuman, onlara kamu ilan ve reklamlarından en büyük payı veren yöneticiler vicdanlarını nasıl rahatlatıyorlar?

Ahmet Dönmez, “Gerçekten de gazetecilik hayatımda karşılaştığım yüzlerce yolsuzluk hikayesinde, muhatapların genellikle kendilerini savunduklarına ve yaptıklarının yanlış olmadığına inandıklarına şahit olmuşumdur.” diyor.

Rasyonelleştirme ve meşrulaştırma, insanoğlunun vicdanını rahatlatma adına sıkça başvurduğu şeyler. Fakat nasıl olur da bu kadar büyük günah ve haramlar, şöyle böyle dinî hassasiyeti olan insanlar tarafından “normal” ve “meşru” görülebilir? Hakikaten bu tür yolsuzluklara bulaşanlar, bunun “fetvasını” arıyorlar mı? Daha vurucu soru şu: Bunca haramın fetvasını veren birileri var mıdır?

Öteden beri belli çevrelerde, “halifenin ‘humus’ adı altında ‘ganimetten’ pay alabileceği” konuşuluyor. Bu ne derece gerçektir bilemiyorum. Fakat her halükârda devlet başkanının, kamusal gelirler ve devlet malları üzerinde bir hakkı olup olmadığının, bunlardan ne ölçüde istifade edebileceğinin ele alınması, akıllara gelebilecek bir kısım şüpheleri izale edecek, sorulara cevap olacaktır.

Ayrıca mesele dinî kaynaklarıyla ortaya konulduğu takdirde, zorba yönetimlerin halkın mallarına çökebilme adına zorlama bir kısım fetvalarla dini nasıl kullandıkları, menfur emellerine nasıl alet ettikleri de anlaşılmış olacaktır. Daha da önemlisi, uzun yıllardır AKP’nin yolsuzluklarına, hırsızlıklarına, ahlâksızlıklarına, yalan ve dolanlarına şahit olan insanlar, bu yapılanların İslâm’la bir alakasının olmadığını göreceklerdir.

Bazılarının aklına, “Türkiye’de İslam fıkhı mı tatbik ediliyor?” “Ortada savaş mı var?” “Ganimet nereden çıktı?” gibi sorular gelebilir. Fakat 2016’da İsmailağa cemaatinin tanınmış hocalarından birisi olan Metin Balkanlıoğlu’nun, Hizmet hareketine ait mülkleri kastederek bunların “ganimet” olduğu ve “tepe tepe kullanılabileceği” şeklindeki sözlerini veya Ahmet Akgündüz’ün Hizmet hareketini “halifeye isyan suçu işlemiş baği” ilân ederek ölümüne ferman veren konuşmalarını ya da Hayrettin Karaman’ın ihaleler karşılığında alınan rüşvet ve komisyonların dinî vakıflara aktarılabileceği şeklindeki fetvasını göz önünde bulundurduğumuzda; halife, infak, itaat, bağy, savaş ve ganimet gibi çok önemli dinî kavramların nasıl çerçevesinin dışına çıkarıldığını ve suiistimal edildiğini görebiliriz.

Aynen bunun gibi pekâlâ birileri de Şiîlerin humus ahkâmından hareketle ihalelerden alınan komisyonlara fetva vermiş olabilir. Dolayısıyla öncelikle İslam’ın humusla ilgili hükümlerini, sonrasında da devlet başkanının kamu malları karşısındaki konumunu ele almak ve nihayetinde yapılan yolsuzlukların dinî hükmünü ortaya koymak istiyoruz.

Ehl-i Sünnet’e Göre Humus

Humus sözlük anlamı itibarıyla “beşte bir” demektir. Fıkıh ıstılahında da devletin savaşta ele geçirilen ganimetlerden ve bu hükümde olan mallardan alacağı beşte birlik (yüzde yirmilik) payı ifade eder. Humusla ilgili hükümlerin temel dayanağı Enfâl sûresinde yer alan şu âyet-i kerimedir: وَاعْلَمُوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “Bir de malumunuz olsun ki, savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Resûlullah’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir.” (el-Enfâl, 8/41)

Bu ayet, Bedir savaşından sonra nazil olmuştur. Bazı siyerciler, humus hükmünün ilk defa Bedir’de ele geçirilen ganimetlerde tatbik edildiğini ifade etseler de, çoğunluk ulemaya göre âyet-i kerime ganimet taksiminden sonra nazil olmuştur. İbn Sa’d’a göre ilk humus uygulaması Beni Kaynuka ganimetlerinde gerçekleşmiştir. (İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübra, 2/29/30) Daha sonraki savaşlarda elde edilen ganimetlerde de Allah Resûlü (s.a.s) tarafından humus hükümleri tatbik edilmiştir.

Ayetin hükmüne göre savaşta elde edilen ganimetler öncelikle beş (veya altı) paya ayrılmalı, bunun beşte dörtlük kısmı savaşan gaziler arasında pay edilmeli, bu beş paydan birisi de yine beşe ayrılarak  bunların her bir payı Resûlüllah’a, O’nun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara verilmelidir. Buna göre ayette zikredilen gruplardan her birisi ganimetten 1/25 pay almış olacaktır. Bir yönüyle bunun anlamı, ganimetlerin beşte dördünün savaşan gazilerine, kalan beşte birin ise kamusal hizmetlere harcanması demektir. Dolayısıyla tıpkı zekât ve fey gibi humus da devlet gelirleri arasında yerini almıştır.

İslam âlimleri bu ayetin hükmünden hareketle, devletin ganimet mallarının beşte birini alarak, ayette zikredilen yerlere harcaması gerektiği konusunda görüş birliği içerisindedir. Fey (savaşılmadan elde edilen mallar), seleb (öldürülen düşman askerinin üzerindeki malları), cizye (zimmilerden alınan baş vergisi) ve rikazdan (define ve madenler) humus alınacağı konusunda ise ihtilâf edilmiştir. Bazı alimler fey ve cizye gibi gayrimüslimlerden alınan mallardan da humus alınması gerektiğine hükmetseler de, çoğunluk ulema buna karşı çıkar ve humusun sadece ganimet mallarına münhasır olduğunu ifade eder.

“Rikazda humus vardır.” (Buhari, Zekât 66) ayeti gereğince, define ve madenlerden beşte birlik vergi alınacağı hususunda ittifak vardır. Fakat çoğunluk ulemaya göre alınan bu beşte birlik pay, zekât mahiyetindedir. Yer altında bulunan definelerin rikaz kapsamına girdiği hakkında genel kabul vardır. Fakat madenlerin de aynı hükme tâbi olup olmadığının hükmü ihtilaflıdır.

Humus mallarının harcama yerleri ayette açıkça beyan edilmiştir. Buna göre humus mallarının; Allah’a, Peygamber’e, O’nun yakın akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolculara verilmesi gerekir. Fakat konu etrafında bazı farklı görüşler zikredilmiştir. Ulemanın çoğunluğuna göre ayetin başında Allah’ın ismi teberrüken zikredilmiştir. Bu sebeple ona bir pay ayrılmasına gerek yoktur. Nitekim Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre Allah Resûlü zamanında humus beş hisseye ayrılmış ve bu hisseler Hz. Peygamber’e, O’nun yakın akrabalarına, yetimlere, yolculara ve yoksullara verilmiştir. Dolayısıyla onlar, Allah’a ve Resûlüllah’a ayrılan iki payı tek pay olarak anlamışlardır.

Hz. Peygamber’e verilen payın (1/25) mahiyeti hakkında da ihtilaf edilmiştir. Başta Hanefi ve Malikiler olmak üzere ulemanın çoğunluğu bu payın veriliş sebebini, O’nun nübüvvet sıfatına bağlarken, İmam Şafiî ise devlet başkanı olma sıfatına bağlamıştır. İlk görüşteki âlimlere göre Nebiyy-i Ekrem’in vefatından sonra bu pay düşecektir. Zira O’ndan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir. İmam Şafiye göre ise bu pay Allah Resûlü’nden sonra gelecek olan devlet başkanlarına intikal edecektir.

İmam Şafiî, Allah Resûlü’nün, gelen heyetlere ve elçilere hediyeler verme şeklinde bazı harcamalarda bulunması gibi, O’ndan sonra gelecek halifelerin de bu tür harcamalara ihtiyaç duyacaklarını belirtir. Ne var ki ona göre, fey ve ganimetlerden gelen bu hisse, devlet başkanına şahsî bir mülk ve hak olarak intikal etmez. Bilakis bu hissenin kamu hizmetlerine harcanması gerekir. Hanbeli fakihler de Resûlüllah’a ait hissenin O’nun vefatından sonra doğrudan amme hizmetine ve kamu harcamalarına tahsis edileceği görüşündedirler.

Allah Resûlü’nün yakın akrabaları anlamına gelen “zevi’l-kurba”nın kimleri kapsayacağı konusunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım ulema “zevi’l-kurba” vasfıyla ganimetten pay alacak kimseleri sadece Haşimoğullarıyla sınırlamıştır. Bir kısmı ise sınırı oldukça genişleterek zevi’l-kurba’nın Kureyş kabilesi olduğunu ifade etmiştir. Alimlerin çoğunluğuna göre ise bununla kastedilen Haşimoğulları ve Muttaliboğulları’dır. Efendimiz’in yakın akrabalarına böyle bir ayrıcalık tanınmasının sebebi ise, onların zekât ve sadaka almaktan menedilmesidir.

Humus verilmesi gereken son üç sınıf (yetimler, miskinler ve yolcular) hakkında ise önemli bir görüş ayrılığı olmamıştır. Bu üç sınıfın humustan pay almasının illeti, fakirliktir. Hanefiler, dört halife dönemi uygulamalarına dayanarak, Allah Resûlü’nün vefatından sonra Hz. Peygamber’in ve akrabalarının payının düşeceğini belirtmiş ve humusu bu üç sınıfa hasretmişlerdir.

Şafiiler ve Hanbeliler ise tıpkı Allah Resûlü’nün hayatında olduğu gibi, vefatından sonra da humusun beşe bölüneceğini belirtir. Onlara göre Allah Resûlü’ne ait olan kısım, kamu yararına harcanır. Maliki mezhebi ise fey ve humus mallarının dağıtılmasıyla ilgili tasarruf hakkını devlet başkanına bırakmış; devlet başkanının bunu, uygun gördüğü şekilde Müslüman toplumun yararı istikametinde kullanabileceğini belirtmişlerdir.

Şianın Humus Ahkâmı

Sünnî fıkhında dar kapsamlı tutulan humus, Şiî fıkhında ve uygulamasında ise çok daha geniş kapsamlı değerlendirilmiş, ayrı bir önem kazanmış, fıkıh kitaplarında zekâttan sonra müstakil bir bölüm halinde ele alınmış ve giderek kurumsallaşmıştır. Murtaza el-Ensarî, Murtaza el-Hâirî, Ebu’l-Kâsım el-Hûî, Muhammed Takî gibi birçok Şiî âliminin humus ahkâmıyla ilgili müstakil kitaplar telif etmeleri de onların humusa verdiği önemi gösterir.

Şiî fakihler (İmamiyye), ganimetin “kazanç ve kâr” manasına geldiğinden hareketle âyet-i kerimede yer alan humusun sahasını olabildiğine genişletmişlerdir. Onlara göre ganimet, maden ve definelerin yanı sıra, yıllık gelirlerin ihtiyaç fazlası da humusa tâbidir. Yani bir kişinin yıl içinde elde edip, yılsonunda ihtiyacından arta kalan ticarî, sınaî, ziraî vs. elde ettiği her türlü gelirin beşte birini humus olarak vermesi gerekir.

Aynı şekilde onlar, denizden çıkarılan malların, mülkiyeti zimmîye intikal eden arazilerin, haramla karışmış helâl malların da humusa tâbi olduğunu söylemişlerdir. Yani Şiî fakihlerine göre bütün bu sınıflara dâhil olan malların beşte birinin devlete verilmesi gerekir. Define ve madenler dışında kalan humusa tâbi mallarda nisap da aranmaz. Kişi ister az, ister çok kazanç elde etsin bunun humusunu vermesi gerekir. Humusun, zekâta ilave bir vergi olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Şia’ya göre mal ve kazançlara terettüp eden humus mükellefiyetini yerine getirmek öyle önemli bir dinî görevdir ki, bunu ihlâl eden bir kimse Ehl-i Beyt’e zulmetmiş ve onların hakkını gasp etmiş olacaktır. (Şeyh Nâsır, Kitâbu’l-hums ve’l-enfâl, s. 15-271; Mustafa Öz, “Humus”, DİA, 18/369)

Şiî uleması, ayette ifade edilen Allah’ın payının doğrudan Allah Resûlü’ne (s.a.s) intikal edeceğini, ondan sonra ise vekâleten imama kalacağını söyler. Aynı şekilde onlar ayette yer alan “zevi’l-kurba” lafzının da, Nebiyy-i Ekrem’in vefatından sonra masum imama kalacağı görüşündedirler. Dolayısıyla onlar, ayetin Allah’a, Resûlüllah’a ve O’nun akrabalarına tahsis etmiş olduğu üç payın imamın hakkı olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Şia’ya göre geri kalan üç pay ise Haşimilerin yetimlerine, yolcularına ve yoksullarına verilir. Şia, humus alacak kişinin on iki imama inanmasını şart koşmuş, bu şartı taşımayan fakirlerin humustan pay alamayacağını ifade etmiştir.

İmamın gaybetinden (göğe kaldırılmasından) sonra ise humus adı altında alınan bu büyük meblağların tasarruf hakkı, gizli imamın naipleri ve temsilcileri olarak görülen adil müçtehitlere bırakılmıştır. Sonuçta Şia, humus adı altında imamlara büyük bir servet tahsis etmek suretiyle onları malî bakımdan siyasi otoriteye bağımlı olmaktan kurtarmış ve müçtehitleri yüksek meblağlara ulaşan bütçelere malik kılmıştır. (Tabersî, Mecmeu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, 4/345)

Abdülaziz Sachedina’nın da belirttiği gibi, humus etrafında cereyan eden tartışmalar, hukukla ilgili bütün Şiî çalışmaların ayrılmaz bir parçası olmuş; Şiî ve Sünnî hukuk ekolleri arasındaki en temel farklılıklardan biri haline gelmiştir. (Abdülaziz Sachedina, “İmamî Şiî Hukuk Sisteminde Humus”, Marife, yıl: 4, sayı: 3)

Hiç şüphesiz sadece Şia fakihlerinde görülen bu yorum ve tevil, ayet-i kerimenin açık ve sarih hükmüne zıttır. Zira ayetin açık lafzı, humusu savaş ganimetlerine tahsis ederken, ayetin bağlamı da (siyakı) buna işaret etmektedir. Şia’nın söz konusu görüş ve içtihatlarını destekleyen herhangi bir hadis de rivayet edilmemiştir. Hatta Şia’nın muteber gördüğü hadis kitaplarında dahi, humusun genişletilmiş bu anlamını destekleyen bir rivayet bulunmadığı ifade edilmiştir.

Allah Resûlü’nün, ondan sonra gelen Raşid Halifeler’in ve hususiyle de Hz. Ali’nin zekâttan ayrı olarak “humus” adı altında kâr ve kazançların beşte birini almaması da, Şia’nın bu uygulamasının şer’î bir nassa dayanmadığını gösterir. Bu uygulamanın, hicretin beşinci yüzyılının sonlarına doğru ortaya çıkması ve daha önce yazılan fıkıh kitaplarında Şia’nın anladığı manada bir humusa yer verilmemesi de bunun farklı gerekçelerle sonradan ortaya atılan bir bid’at olduğunu gösterir. (Musa el-Musevî, Şia ve Şiîlik Mücâdelesi, s. 83)

Bir sonraki yazımızda Raşit Halifeler’den vereceğimiz misallerle devlet başkanının “halife/imam” vasfıyla kamu malları üzerinde herhangi bir hakkının bulunup bulunmadığını ele alacağız.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 5.3.2020 [Tr724]

Kötülüğün tenasühü! [M.Nedim Hazar]

Edgecumb Pinchon’ın 1941 yılında yayınlanan “Zapata the Unconquerable – Yenilmez Zapata” isimli romanından bizzat ünlü John Steinbeck tarafından senaryoya dönüştürülmüştü.

Elia Kazan’ın Viva Zapata isimli filminden bahsediyorum.

Bilmeyenler için konusundan kısaca bahsedeyim: Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Meksika’da gaddar diktatör Porfirio Diaz’ın yozlaşmış ve baskıcı rejimi hüküm sürmektedir.

Başkan göstermelik olarak belli zamanlarda halkı da dinlemektedir. Köylüler dertlerini anlatmak için yanına geldiklerinde başlarda alabildiğince müşfiktir. Köylüler, devletin tarlalarına (enteresandır arazinin ismi Yeşil Vadi’dir) el koyduğunu, evlerini yaktığını, ekinlerini mahvettiğini söylerler. Başkan söylenenlere inanmaz ve bir köylü olan Emiliano Zapata epey sert çıkar. Başkan eline kalemi alıp onun ismini çizer. Zapata liderliğindeki halk isyanı büyür ve diktatör kaçmak zorunda kalır. İktidar halka geçmiştir. Ancak, general rütbesi alan iki devrimci bir süre sonra kendi iktidarlarında da öncekilerin yaptıklarını yapmaya başlar.

Politik veya askeri gücü eline geçirenlerin, uğruna savaştıkları halkı unutup, tıpkı devirdikleri despot liderler gibi halka zulmetmeyi sürdürmeleri benzer olayları tekrar yaşatır.

Bu kez Zapata halkı dinlerken Diaz gibi davranmaya başlamıştır. Köylüler Zapata’nın kardeşinin halka zulmedip, arazilere el koyduğunu söylerler. Yeni başkan Zapata inanmaz, kalemi alır ve kendisine dikleşen köylü Hernandez’in ismini çizecekken bizzat kendisinin de zalimleştiğini fark edip kendine gelir ve kalemi atar. Bizzat zulmü yapan kardeşinden hesap sormak üzere yola çıkar.

Son günlerde Anadolu’nun hangi köşesine giderseniz gidin, irili ufaklı pek çok Zapata benzeri zalimleşme hikayesi dinleyeceksiniz. Devletin tepesinden aşağıya doğru müteselsil şekilde her geçen gün artan bir ezme, sindirme ve yok etme hikâyesi yaşanması artık olağanlaşmış durumda maalesef. İşin en acı kısmı ise bu ‘bitirme’ çabalarının bir politik görüş ve siyaset olarak meşru görülüp sıradanlaşması.

Eli kalemli pek çok Zapata modeli insan var mesela.  Vaktiyle haksızlıktan, çifte standarttan, zulüm ve baskıdan canı yanan, haklı şekilde bunu dile getirdiği halde, bugün yaşananlara bırakınız ses çıkarmayı bizzat kalemiyle iştirak edip destekleyenler.

Vaktiyle mağdur edilmenin bedelini en ağır şekilde ödemiş insanların, şimdi mağdur ederken bile aynı edebiyatı yapmalarının tuhaflığı bir yana, yakın geçmişte yaşanan mağduriyetlere rahmet okutan haksızlık ve zulümleri meşru görmelerinden daha vahim bir durum olamaz sanırım.

Zamanında cuntacı zihniyetin yaptığı pek çok uygulama şimdilerde oluşturulan sanal bir düşman adına misliyle uygulanmaya devam ederken, bunun millet adına, halk adına yapılıyormuş gibi gösterilmeye çalışılması ise ayrı bir illüzyon başarısı.

‘Onlara su bile yok’ cümlesiyle şahikalaşan bu uygulamalar kümesi, tabela düşmanlığından, posta kutularındaki gazeteleri imha etmeye kadar pek çok alana yayılmış durumda. Her şeyi yasal olan müesseseler bin bir türlü baskı, oyun ve entrika ile kapatılmaya, yok edilmeye çalışılıyor. Öğrenci yurtlarının hiç borcu olmamasına rağmen, elektriğini kestiriyorlar mesela! Hoşlarına gitmeyen ayetleri okuyan imamlar hakkında soruşturmalar açılıyor, vaktiyle ‘yeşil sermaye’ diye fişlenen esnaftan bin misli fazlası ‘paralel’ bahanesiyle fişleniyor, üzerine vergi memurları salınıyor.

Çöp toplaması için oy toplayan birileri, neredeyse eline meşale alıp neredeyse ‘şurası cemaat evi yakın’ diyebilecek kadar kendinden geçiyor. “Burada kalmaları, yaşamaları ve ticaret yapmaları mümkün değil.” diyebilecek kadar Diaz’laşıyor!

Bir zalimleşme öyküsü yazıyor tarih. Bir tekrardan başka bir şey değil aslında. Umulur ki,  Zapata gibi yanlışı idrak edip kalemi atanlar çıksın.

[M.Nedim Hazar] 5.3.2020 [TR724]

Erdoğan’ın tezini ispat etmek için yarışıyorlar [Hakan Taner]

Son 1 yıllık enflasyon Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) marifetiyle yüzde 12,37 olarak açıklandı.

Bu rakamı da ilave edip son 17 yılın TÜİK enflasyonuna baktığımızda 2003 yılından 2019 yılı aralık sonuna kadar gerçekleşen rakam yüzde 385.

Bu şu demek oluyor: 2003 yılında elinizde tuttuğunuz 100 TL’nin bugünkü satın alma değeri karşılığı 21 TL’ye indi.

Başka bir türlü ifade edersek markete gidip 2003’te 100 TL’ye aldığınız aynı ürünleri bugün almak istediğinizde cebinizden 400 tl üzerinde bir para çıkacak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Faiz sebep, enflasyon netice.” sözünü finans merkezinin dibinde, Londra’da kurumsal yatırımcıların olduğu bir toplantıda dile getirdiğinde orada bulunanlar buna bir anlam verememişti.

Erdoğan o toplantıdan sonra ülkeye döndüğünde önce Merkez Bankası başkanını, sonra faiz oranlarını değiştirdi.

Güncel faiz yüzde 10,5 civarına kadar inse de enflasyon TÜİK’in bunu düşürmek için yaptığı tüm hamlelere (enflasyon sepeti içerisinde temel tüketim ürünlerinin paylarını değiştirmek vb.) rağmen durdurulamıyor.

Bu haliyle zaten sokak, pazar ve market enflasyonunu yansıtmadığını söylememize zaten gerek de yok.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


TÜRKİYE KAYBEDERKEN KİMLER KAZANIYOR?

Türkiye’nin mücadele etmek zorunda olduğu o kadar hayati konu; ekonomi, deprem, hastalıklar vb. var ki başını kaşıyacak vakti yok.

Türkiye bütün bu ve benzeri önemdeki işlerle uğraşmaktan vazgeçmiş, ya da havlu atmış gibi bütün bunları unutturacak ve toplumu bu sayede konsantre edecek bir işe yöneldi: Suriye’nin kuzeybatısında İdlib’de askeri harekât.

Bu konu Türkiye açısından daha şimdiden sonuçsuz kalmaya, bu savaşı başlatanlarca büyük kazanımlar elde etmeye namzet.

Savaş para yutan bir heyuladır. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse lunaparklarda langırt oynarken, yenildikçe yeni kontürler alıp yeni bir hırsla yeniden maça başlamak ve her seferinde karşındaki güçlü rakibe mağlup olmak gibi bir şey.

Bu savaş işi bu kadar basit değil elbette. Fakat senden güçlü rakiplerle yapacağın mücadelenin sonu belli.

NET REZERVLERDE TEHLİKELİ SINIR

Bu arada Merkez Bankası rezervlerinin de buzulların erimesinden daha hızlı bir şekilde eridiğini ve limitlerin sınıra dayandığını bilmem söylememe gerek var mı ?

Net rezervlerin 6,5 milyar dolara dayandığı belirtiliyor ki bu noktadan sonra bu tabloyu düzeltmek için ne kadar kaynağı belirsiz para girişine ihtiyaç olacak onu da siz düşünün.

Bu safhada vakit ve kaynak kaldıysa derhal gerçek gündeme dönülmeli ve toplumun huzur barış ve refahı için gereken adımlar atılmalıdır.

Gerilim ve hakaret siyasetinin de bir sınırı ve sonu olmalı…

[Hakan Taner] 5.3.2020 [TR724]

Bugün mülteciyi ateşe atan yarın ülkeyi yakar [Tarık Toros]

Deutsche Welle muhabiri…

Edirne’de Yunanistan sınırına dayanmış bir göçmene soruyor:

-Nerelisin?

Cevap:

-Ne fark eder ki..

**
Harika bir cevap bu.

Söz konusu, insan hakkı ihlali ise:

-Ne fark eder ki..!

Afgan olmuş, İranlı olmuş, Suriyeli olmuş…

Malatyalı da olabilir.

Ne fark eder ki.

**

Filancanın hakkını savununca…

Otomatik soru:

-Sen de onlardan mısın?

Cevap şu olmalı:

-Ne fark eder ki..

**

Esasen soruda çifte standart var:

-Sen de onlardan mısın?

Elazığ depremi mağdurları için yardıma koşunca..

Kimse, “Elazığlı mısın yoksa?” diye sormuyor.

Çin zulmü altındaki Uygur’ları gündeme getirene…

Kimse, “Uygur Türkü müsün?” diye çıkışmıyor.

Genelde…

“Şeytanlaştırılan” gruplar için “sahip çıkılmasın” diye yapıyorlar bunu.

Ne fark eder ki, deyip geçin.

**

Sınırdaki göçmenle başladık oradan devam edelim.

Başta Afganlar…

Sonra İran, Pakistan, Irak, Sudan, Fas, Tunus, Libya gibi ülkelerden binlercesi Edirne’ye yığıldı.

Aralarında Tacikler bile var, o derece.

Yürüyerek gelmişler.

Suriyeliler azınlıkta.

**

On binlerce göçmenin saatler içinde sınıra yığılması, bir ülke için utançtır esasen.

Almanya’dan, İsveç’ten, Belçika’dan kaçmaya çalışan var mı?

İngiltere mesela, bir göçmeni sınır dışı etme kararı alsa…

O göçmen hükümeti mahkemeye verir, gitmemek için elinden geleni ardına koymaz.

Çoğu zaman da davayı kazanır.

**

Batı artık Ortadoğulu, Afrikalı, Asyalı göçmen istemiyor.

Oysa…

Yıllarca hak ihlallerine kulak tıkayan aynı Batı’ydı.

Milletine zulmeden, ülke kaynakları üzerinden zenginleşen Ortadoğu ve Afrika firavunlarına göz yumdu.

Sadece kendi çıkarlarını umursadı.

Kontrol ve gözetim altında, laf dinleyen, baş ağrıtmayan bir coğrafya.

Amaç buydu.

**

11 Eylül 2001 ABD, İkiz kuleler saldırıları ve Irak işgalinden bu tarafa, Batı için Türkiye tampon ülkeydi.

Bu durumda henüz bir değişiklik yok.

Ankara, bir kısım göçmeni sınıra taşıyıp “şehit haberleriyle ağırlaşan gündemi” değiştirmeyi amaçladı.

Avrupa’ya göçmen şantajı için pilot bölge olarak da Edirne Pazarkule’yi seçti.

Diğer kapılara kimse sokulmadı.

**

Elhasıl:

Erdoğan, Türkiye’nin 1 numaralı ulusal güvenlik sorunu iken…

Şimdi bölgesel güvenlik sorunu haline geldi.

Bu böyleydi de.

Batının fark etmesi zaman aldı.

Esasen farkındaydı da…

Zamana oynadı.

**

Erdoğan içeride muhalefeti parçalayarak küçülttü, aralarına nifak soktu.

Kimse, ötekinin desteğine koşamaz hale geldi.

Aynını şimdi “dış mihraklar” için uyguluyor.

İhtilaflardan besleniyor.

Ne askerler, ne de göçmenler zerre kadar umrunda değil.

Olsaydı, askerlerini şehit eden ülkenin liderinin ayağına gitmezdi.

Olsaydı, göçmenleri iğreti botlara doldurup soğuk sulara bırakmazdı.

Dün askerini yakan bugün göçmeni yakar.

Bugün göçmeni yakan yarın ülkeyi ateşe verir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


[Tarık Toros] 5.3.2020 [TR724]

Sarayın atadığı TİHEK’e göre Türkiye’de hak ihlali yok

Üyeleri AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan ve yıllık bütçesi 16 milyon TL’yi geçen Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, bin 83 başvurudan sadece dördünde hak ihlali tespit etti. Kuruma 2019 yılında da en fazla başvuru “İşkence ve kötü muamele” şikâyetiyle yapıldı

Üyeleri AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanan ve aldığı kararlarla eleştirilerin odağında yer alan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK), 2019 yılında yapılan bin 83 başvurunun sadece dördünde hak ihlali tespit etti.

Birgün Gazetesi'nde yer alan habere göre 2019 yılı bütçesi 16 milyon TL’yi geçen TİHEK, “Özgürlüğünden mahrum bırakılan ya da koruma altına alınan kişilerin” ulusal önleme mekanizması kapsamında yaptığı bin 55 başvuruyu da inceledi. TİHEK, bu başvurulardan sadece birinde hak ihlali tespit etti.

EN FAZLA BAŞVURU İŞKENCE

TİHEK’e 2019 yılında en fazla “İşkence ve kötü muamele yasağınının ihlal edildiği” gerekçesiyle başvuru yapıldı. TİHEK’e, işkence ve kötü muamele yasağını ihlalden 273 başvuru yapılırken nakil talebi için 243, sağlık hakkı için 193, infaz kurumu genel idaresine ilişkin şikayetler çerçevesinde 126 ve fiziksel koşullarla ilgili de 45 başvuru yapıldı.

MOBBİNG İLK SIRADA

TİHEK’e ayrımcılıkla mücadele görevi kapsamında da toplam 70 başvuru yapıldı. Ayrımcılıkla mücadele görevi kapsamında yapılan başvurular arasında ilk sırada 27 başvuruyla “mobbing” şikayeti yer alırken ikinci sırada 14 başvuruyla doğrudan ve dolaylı ayrımcılık iddiası ve üçüncü sırada da dört başvuruyla din temelli ayrımcılık iddiası yer aldı.

28 BAŞVURUNUN ÜÇÜNDE İHLAL

Ayrımcılıkla mücadele görevi kapsamında 2019 yılında 28 başvuruyu inceleyen TİHEK, sadece üç başvuruda hak ihlali tespit etti. İncelenen başvurulardan altısı hakkında kabul edilmezlik, ikisi hakkında incelenemezlik, biri hakkında da ihlal olmadığına karar veren TİHEK, 10 dosya hakkında da incelemenin devam ettiğini belirtti.

YAYIMLADIĞI RAPORU SİLDİ

TİHEK, Sincan Çocuk Cezaevi’ndeki çocukların infaz koruma memurlarının şiddetine maruz bırakıldığını açıkladığı raporunu teqkiler üzerine internet sitesinden silmesiyle biliniyor. TİHEK yetkililerinin, raporun düzenlenerek siteye yeniden konulacağını açıklamasına rağmen rapor hala yayımlanmadı.

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

KONDA araştırması... Türk Halkı'nın bakın yüzde kaçı 'Almanlar bizi kıskanıyor' diyor

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, son yapılan araştırmaların verilerini paylaşarak, ''Türkiye'de toplumun yüzde 59'u GDO'lu ürünlerle Türk ırkının kısırlaştırıldığına inanıyor. Üçüncü havalimanını Almanlar'ın kıskandığını söyleyenler yüzde 48'' şeklinde konuştu.

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ve T24 yazarı Murat Sabuncu Sayıların Dili'nde, araştırma verilerinin ışığında son gelişmeleri yorumladı. KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Türkiye'de toplumunun birçok konuda artık yabancılaştığını ve problemlerin çözümüne dahil olmaktan uzak kaldığını söyledi. Ağırdır, "Suriyelilerin seçmen yapılacağını söyleyip ülkeye alınmasını istemeyenler bugün batıya gönderilmelerine karşı çıkıyorlar. Aynı zamanda o gün farklı düşünenler de şimdi 'yeterince besledik artık gitsinler' diyor. Bütün bunların nedeni kutuplaşma. İnsanların kimliklere hapsolması hakikatle ilişkilerini kopartıyor" dedi. Türkiye-Yunanistan sınırında sığınmacıların içinde bulunduğu duruma dikkat çeken Ağırdır, Türkiye'de yaşayan hiç kimsenin Afganistan veya Suriye'deki yaşam koşullarına razı olmayacağını söylerken, "Şimdiye kadar oranın doğal kaynaklarını alan, seçilmiş mühendislerini alan ülkeler şimdi aynı toplumun insanlarının Meriç nehri kıyısında kırılmalarını izliyor. Bir insanlık problemi var karşımızda. Hep beraber bunu konuşmamız lazım. İnsanlığın ve batının adalet kavramını yeni baştan düşünmesi gerekiyor" dedi.

'Dünyada bir ilkesizlik sorunu yaşanıyor'

Küresel göçün devam edeceğini söyleyen Ağırdır, "Hiçbir zaman Gine'nin veya Fas'ın Fransa seviyesinde ekonomik refaha ulaşması artık mümkün değil. O zaman Gine'de elindeki telefondan Paris'teki hayatı gören bir genç oraya gitmek isteyecek. Bunu insanlık durduramaz" diyerek, bu problemleri ilkesel olarak ele alan siyasetçilerin de bulunmadığını dile getirdi.

'İnsanların hakikatle ilişkisi bozuk'

İnsanların kutuplaşmaya sıkıştığını ve bunun sonucunda makul düşünmekten uzaklaştığını kaydeden Ağırdır, şöyle devam etti:

"İnsanlar kendi kimliklerine olan sıkışmaları ile öylesine bir zihni esaret içindeler ki makul düşünemiyorlar. Türkiye'de toplumun yüzde 59'u GDO'lu ürünlerle Türk ırkının kısırlaştırıldığına inanıyor. Üçüncü havalimanını Almanlar'ın kıskandığını söyleyenler yüzde 48. Dünyayı beş ailenin yönettiğini söyleyenlerin oranı 48. İnsanların hakikatle ilişkisi bozuk."

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

12 bin kişilik liste!

Yeni ortaya çıkarılan gizli bir belgeye göre 12 bin Nazi'ye Arjantin'de saklandıkları dönemde İsviçre bankası tarafından para gönderilmiş.

Nazi Almanyasının 2'nci Dünya Savaşı'nı kaybetmesiyle birlikte Adolf Hitler rejiminin lider kadrosunda binlerce kişi Latin Amerika'ya kaçarak izini kaybettirdi.

Yeni ortaya çıkarılan gizli bir belge 12 bin Nazi'nin Arjantin'de nasıl saklandığını ortaya koyuyor.

El yazısıyla hazırlanan belge 1930'lu yıllardan başlayarak Arjantin'e gelen Naziler ve sempatizanlarının ismine yer veriyor.

İsviçre'nin Zürih şehrinde merkezi bulunan Credit Suisse üzerinden listede bulunan Nazi sempatizanlarına para gönderildiği iddia edildi.

YAHUDİLERDEN ÇALINAN PARALAR

Holokost araştırmalarıyla tanınan Simon-Wiesenthal Merkezi, Arjantin'deki Nazi sempatizanlarına gönderilen paraların Yahudilerden çalınan paralar olduğunu belirtiyor.

Simon-Wiesenthal Merkezi konuyla ilgili araştırma yapmak için İsviçre bankası Credit Suisse'e arşivini açması çağrısı yaptı. Listede yer alan isimlerin Nazi dönemindeki Alman işadamlarıyla bağlantıları olduğu da iddia ediliyor.

Arjantin'de etkili olan Nazi gruplarının, ele geçirilen gizli belgeyi yok etmek istedikleri, ancak başaramadıkları da belirtildi.

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

Bu nasıl hukukçuluk?

Avukat Nurullah Albayrak, insan hakları savunuculuğu yapan hukuk platformu GENOTR'nin internet sitesinde Yargıtay 18'inci Hukuk Dairesi'nin eski başkanı Hamdi Yaver Aktan'ın tarafgirlikle ve manipüle edilmiş bilgilerle kaleme aldığı makaleyi analiz etti. Albayrak maddi hataları tek tek sıraladı.

Av. Nurullah ALBAYRAK / genotr.com

TARAFGİRLİK Mİ, HUKUKÇULUK MU?

Ülkemizin en büyük sorunlarından birisi hiç şüphe yok ki tarafgirlik. Hadiselere kendi bulunduğumuz pencereden bakmayı, kendi mensup olduğumuz kesimin değerlendirmesine göre hareket etmeyi doğru zannettiğimiz için, gerçekleri görmekte ve anlamakta zorlanıyoruz.

Bu sağlıksız bakış açısı nedeniyle de bilimsel doğruları, açık gerçekleri bile kabul etmiyoruz. Kendi adıma bu sağlıksız bakış açısını değiştirmeye çalıştığımı ifade edeyim.

Yargıtay 18'inci Hukuk Dairesi eski başkanı Hamdi Yaver Aktan, Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Neredeyse günde iki ayrı yazı birden yazıyor. Hukukçu olduğu için hukuk içerikli bir yazı yazdığında verdiği bilgilerin doğru olduğunu, hukuki değerlendirmelerden geçerek yazıldığını doğal olarak düşünmek gerekiyor.

Ancak, hukukçu da olunsa tarafgirlikle hareket edildiğinde gerçekler çarpıtılabiliyor ya da en masum ifadesiyle doğru zannedilerek yanlış bilgi verilebiliyor.

Aktan’ın dün kaleme aldığı ‘F. Gülen’in yargı serüveni’ başlıklı yazının hukukçu kimliği ile değil de tarafgirlik kimliği ile yazıldığını söylemek yanlış olmaz. Aktan, yazısında basit araştırmalar sonucunda bulunacak bilgileri ya bilerek ya da sahip olduğu taassup nedeniyle yanlış vermiş.

Yazısında Sayın Gülen’in beraat ettiği yargılama hakkında bilgiler vererek, 4928 sayılı yasa ile terörle mücadele kanununun 1. Maddesinde 07.03.2006 tarihinde değişiklik yapıldığı ve yasanın yayınlandığı gün yani 07.03.2016 tarihinde de Sayın Gülen’in avukatları tarafından Devlet Güvenlik Mahkemesine dilekçe verilerek, müvekkillerinin beraatına karar verilmesini talep ettiklerini yazmış.

Yargıtay dairesi eski başkanı olarak basit bir araştırmayla 4928 sayılı yasanın 15.07.2003 tarihinde yayınlandığını öğrenmesi mümkün iken yasanın 07.03.2006 tarihinde yayınlandığını yazmış.

Yazısında iddia ettiğinin aksine Sayın Gülen’in avukatlarının başvuru tarihi 4928 sayılı yasanın yayınlandığı tarihten yaklaşık 3 yıl sonra 07.03.2006 tarihindedir. Bu bilgiye de açık kaynaklarda yapılacak bir araştırmayla ulaşılabilir. Yani yazısında iddia ettiği gibi ortada manidar bir değişiklik ve zamanlama söz konusu değil.

Yazısında ayrıca dilekçenin Devlet Güvenlik Mahkemesine verildiğini ve DGM tarafından da beraat kararı verildiğini yazmış. Devlet Güvenlik Mahkemeleri  20 Haziran 2004’te yapılan kanun değişikliği ile lağvedildi. 2006 yılında DGM diye bir mahkeme kalmadı. Basit bir araştırmayla bulunabilecek bu bilgiyi öğrenmek için hukukçu olmaya da gerek yok. Ancak, Aktan nedense bu konuda da yanlış bilgi vermiş.

Aktan’ın, bu bilgileri yanlışlıkla yazmış olduğunu farz edersek, yazdığı hiçbir bilginin güvenilir olmadığını söylemek haksızlık olmaz. Eğer bu bilgileri kasıtlı olarak yanlış yazdığını söyleyecek olursak da ‘f..'nün siyasi ayağı’ tartışmalarına kendine göre destek olmak istediğini söyleyebiliriz.

Aktan yazısında bu kadar yanlış bilginin içerisinde doğru bir bilgi vererek de zihniyetlerini ortaya koymuş oldu.

‘İzmir-Kestanepazarı Camii Kuran Kursu öğretmenliği yaptığı 1969 yılından itibaren İzmir ve çevresinde Nurcu olarak bilinen kişilerin evlerinde yapılan toplantılara katıldığı ve Nur Risalelerini okuduğu mahkûmiyeti ile sonuçlanan, ancak af yasasıyla kurtulduğu mahkeme dosyalarında mevcut’.

İnsanların evlerinde yasal olan risaleleri okuduğu için cezalandırılmasını doğru gören, masumca bir davranıştan yola çıkarak teoriler üreten, yargılama neticesinde verilen beraat kararından bile rahatsız olan bu tür zihniyetten tarafsız, adil, hakkaniyetli, hukuka uygun bir değerlendirme beklemek zor…

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

"Gelip geçici bir durum" deniliyordu, ancak...

Koronavirüs salgınına ilk günlerde "Gelip geçici" diye yorumlayan uzmanlar Çin'de şirketlerin kapalı kalması ve çalışanların evde olması sebebiyle imalatın durma noktasına geldiğini belirtiyor. Uzmanlar, "Mal kıtlığı giderek artabilir. 1970'li yıllırda petrol krizi sebebiyle ortaya çıkan yüksek enflasyon şoku artık hiç uzak bir ihtimal değil." diyor. Yeni bir kriz ihtimaline karşı Amerikan Merkez Bankası (Fed) önceki gün sürpriz bir kararla politika faizini yüzde 1,50-yüzde 1,75 aralığından yüzde 1,25-yüzde 1,50 aralığına indirmişti. Uluslararası Para Fonu (IMF) 50 milyar dolarlık destek paketi hazırladığını ilan etti. Dünya Bankası da yeni bir paket üzerinde çalışıyor.

SAMANYOLUHABER- 12 Aralık 2010'da Çin'in Vuhan şehrinde başlayan ölümcül Koronavirüs (Covid-19) salgını dünya ekonomisini sarsıyor.

Çin şirketlerinin kapalı kalması ve çalışanların evde olması sebebiyle salgın, mal ve hizmet üretim kapasitesine darbe vuruyor.

İmalat dururken şirketler de kendi faaliyetlerini sürdürmek için ihtiyaç duydukları ham madde ya da yarı mamullerden mahrum kalıyor.

"GELİP GEÇİCİ BİR DURUM" DENİLİYORDU, ANCAK...

Arz şoku ilk başlarda virüs kontrol altına alınınca düzeltilebilecek kısa vadeli bir bozulma olarak görülmüştü. Dünya ekonomisinin ilk çeyrekte düşeceği ve takip eden haftalarda sıçrama yapacağı "V" şeklinde bir yol takip edeceği düşünülüyordu.

Ancak bu yöndeki 2020 beklentileri talebin de düşüşe geçmesiyle artık anlamını kaybetti. Virüsün Çin ile sınırlı kalmamasıyla birlikte endişeli tüketiciler alışveriş yapmak, seyahat etmek ve dışarıda yemek konusunda isteksiz.


Sonuç olarak şirketler büyük bir ihtimalle sadece çalışanlarını eve göndermekle kalmayacak, iş gücünü de azaltacak. Ayrıca yatırım yapmayacak. Bu durum tüketici harcamalarına inen darbeyi daha da büyütecek.

Bu iki şokun nasıl yansıyacağı ekonomistler arasında tartışma başlattı.

1970'Lİ YILLARDAKİ ENFLASYON ŞOKU!

Harvard'dan Kenneth Rogoff bu hafta 1970'li yıllarda olduğu gibi benzer bir arz mal kıtlığının tetiklediği enflasyon şokunun ihtimal dışı bırakılamayacağını yazdı.

Merkez bankaları ve hükümetler için önemli olan sonuç ise büyük bir ihtimalle ekonomiye destek baskısının artacak olması.

Peterson Institiute for International Economics'ten eski Fed yetkilisi David Wilcox, “Klasik bir resesyon arza kıyasla daha çok talep kısıntısını içerir. Bu daha sıradan olan durumda politika yapıcılar kayıp talebi nasıl dolduracağını bilir. Ancak bu durumda durum daha karmaşık. Çünkü hem arz hem de talebe olumsuz etkiler söz konusu." dedi.

OTEL VE HAVA YOLU ŞİRKETLERİ ŞOKTA!

Arz ve talebin aynı anda zarar görmesi küresel ekonominin neden 2009 resesyonundan bu yana en zayıf büyümesine doğru sürüklendiğini açıklıyor.

Hyatt Hotels Corp. ve United Airlines Holdings Inc. kâr tahminlerini düşürdü. Samsung Electronics Co.'dan Toyota Motor Corp.'a kadar üreticiler de tekrar üretime dönebilmek için mücadele veriyor.

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

Türkiye'deki kadınların durumu Brüksel'de anlatıldı

Peaceful Actions Platform ve Avrupa Parlementosu işbirliği ile Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle Brüksel’de özel bir program düzenlendi.

Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının (STK) bir araya gelerek oluşturduğu Peaceful Actions Platform (Barışçıl EylemlerPlatformu) ile Avrupa Parlementosu, Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle Brüksel’de "Çatışma ve İstikrarsız Durumlarda Kadın Hakları" konulu bir program düzenledi.

Antropolog ve Two Foxes Consulting'in direktörü Dani Kranz başkanlığındaki konferansta Türkiye'de kadın haklarına yapılan saldırılar anlatıldı.

Konferansta ilk olarak Alman-Türk Sosyal Antropolog Friede Diyalog Enstitüsü’nün başkanı Yasemin Aydın konuştu.

"Saldırı Altında Kadın Hakları: Türkiye'de Kadının Durumu" başlıklı sunumunda Aydın, Türkiye'de son yıllarda kadınlara yapılan insan hakları ihlallerini anlattı.

OHAL DÖNEMİNDE HUKUK AYAKLAR ALTINA ALINDI

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) iktidar döneminde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sürekli geriye gittiğine dikkati çeken Aydın, başta AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere iktidar yetkililerinin cinsiyet eşitsizliğinin erkekler lehine açık bir şekilde benimsendiğini söyledi.

Özellikle Olağanüstü Hâl (OHAL) döneminde hukukun da çoğu zaman çiğnendiğine işaret eden Aydın,  cezaevlerinde ihmal yüzünden bir çok kadının hastalandığını, demir parmaklıklar ardında doğum yapmak zorunda olduğunu söyledi.

Bu tür vak'alarla ilgili örnekler veren Aydın, Halime Gülsu'nun cezaevinde ihmal yüzünden vefat ettiğini aktardı.

Cinsiyete dayalı şiddet konusunda beş yıllık istatistikler kullanan Aydın, kamuya açık kayıtların son beş yılda yaklaşık 2 bin kadının öldürüldüğünü gösterdiğini söyledi.

Suriyeli gazeteci ve Savaş ve Barış Raporları Enstitüsü İletişim Müdürü Zaina Erhaim ise "Savaşlarımızda Kadınlara Özel Mücadeleler" başlıklı bir konuşma yaptı.

EŞİTLİK VAAT EDENLER EŞİTSİZLİK YANLISI

Erhaim, çatışmalar ve istikrarsızlık sırasında baskının cinsiyete özgü doğasını ve erkek egemen toplumda bu sonuçları yeniden üreten ve çoğaltan rolünü vurguladı.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika'dan örnekler ele alan Erhaim, eşitlik getirmeyi  amaçlayan uygulamaların kendilerinin eşitsizlik yanlısı olabileceğini söyledi.

Konferansa Erhaim'in ardından, bir mülteci ve insan hakları aktivisti olan Samar Bradan’ın konuşması ile devam edildi.

Bradan çatışma sebebiyle şiddetli travmalar geçiren bir kadın olarak deneyimlerinden örnekler verdi. 

İNSANİ BİR KRİZ YAŞANIYOR

Ankara'nın mültecilerin ülkeden kaçmasını engellemeyeceğini açıklamasının ardından binlerce mültecinin Avrupa'ya gelmeyi umduğunu, ancak bu akının Yunanistan-Türkiye sınırında insani krize dönüştüğüne dikkati çekti.

Kendi yaşadıklarını da anlatan Bradan, "Rüyalarımda beni güvende olacağım bir yere götürmesi gereken trenlerden atıldığımı görüyorum." dedi.

Bradan'nın konuşmasındaki en dikkat çekici yerden birde şu sıralar sıcak çatışmaların yaşandığı bir kadının anlattıkları aktardığı bölümdü.

Suriye'nin İdlib vilayetinde yaşananların Birleşmiş Milletler (BM) tarafından "21'inci yüzyılın en büyük insani korku hikâyesi" diye nitelendirildiğini aktaran Bradan, İdlib'de yaşayan bir kadının şu sözlerini aktardı: "Haklarımız yok, herkes, bizi haklarımızdan mahrum bırakıyor. Burada bir kadın olmak zor. Her türlü şiddet ve baskı ile karşı karşıyayız. Esad'ın kuvvetleri bizi ölü istiyor ve bazı fiili makamların avcıları bizleri zayıf, kontrollü ve eylemsiz hale getirmeye çalışıyor."

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

Rusya'da utandıran görüntü: Putin tokalaşmaya yanına çağırdı

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve heyeti özel uçak ‘TC-TUR’ ile Rusya’nın başşehri Moskova’ya gitti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşme öncesi kameraların önünd everilen görüntü ise tartışılacak cinsten.
Rusya'da utandıran görüntü: Putin tokalaşmaya yanına çağırdı

27 Şubat'ta Suriye'nin kuzeybatısında İdlib şehrinde Rusya'nın destek verdiği Beşar Esed rejimine bağlı kuvvetlerin bombardımanında 36 asker hayatını kaybetmiş, 50'den fazla asker yaralanmıştı.

Son iki günde 3 askerin şehit olduğu haberleri gelirken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in ayağına gitti.

MOSKOVA'YA GİDEN HEYETTE KİMLER VAR?

Erdoğan'a Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, İletişim Başkanı Fahrettin Altun, AKP Sözcüsü Ömer Çelik ve Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal eşlik etti.

Moskova'da Erdoğan'ı kabul eden Putin, İdlib'deki saldırıyı hafifletmek için TSK mensuplarının olmaması gereken yerde olduğunu iddia etti.

Görüşme öncesinde Putin'in, bakanları ve AKP yöneticilerini el hareketiyle yanına çağırarak tokalaşması dikkati çekerken, Erdoğan Rus heyetinin ayağına giderek ellerini sıktı.

Putin görüşme öncesi kısa konuşmasında İdlib'de vurulan 36 askerle ilgili üzüntülerini dile getirdi ve bugünkü gündemlerinin İdlib olduğunu söyledi.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensuplarının bombardımanın yapıldığı bölgede olduğunun Ruslar ve Suriyeliler tarafından bilinmediğini iddia eden Putin, "Bu tür olayların tekrarlanmaması için çalışmamız lazım." dedi.

[Samanyolu Haber] 5.3.2020

“Rabbimiz bağışla bizi!” -Rehberlik Köşesi- [Z.Hicran Yıldırım]

“Rabbimiz bağışla bizi!”

"Halîlullah" "Allah'ın dostu Hz. İbrahim (as) – 2

Hazreti İbrahim (as) ve onunla beraber olanlar, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı inanmayanlar ve fasık olanlar tarafından zulüm ve işkencelere maruz kalmış, yurtlarından yuvalarından sürülmüş, ateşlere atılma gibi ağır tazyiklere uğramışlardı. Bütün bunlar karşısında Hazreti İbrahim, rehberliğinin bir gereği olarak ellerini açmış ve yanındaki mü’minlerle beraber:

“Rabbimiz, bizi inkâr edenlerin elinde bir imtihan unsuru yapma (bizi onların elinde ateşe sokulan, dövülen, ardından örsler üzerine konulan ve sonra da üzerinde çekiçlerin inip kalktığı baskı ve işkence altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” (Mümtehine sûresi, 60/5) diyerek Cenâb-ı Hak’tan zalimlerin zulmünden selâmet ve kurtuluş talebinde bulunmuştu.

İmtihan çok zordur. İnsan, örs üzerinde durmaya, çekiçler altında ezilmeye ve ateşin içinde kalmaya dayanamayabilir. Bu açıdan Hazreti İbrahim (as) yüksek firasetiyle böyle bir belâ ve musibetten Allah’a sığınmıştı.

Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) fitneden kurtuluş ve selâmet talebinin hemen akabinde: “Rabbimiz bağışla bizi!” diyerek mağfiret talebinde bulunmuştu.

‘Zira mü’min, sırf hak yolunda bulunuyor olduğundan dolayı hedef hâline gelse, belâ ve fitnelere maruz kalsa da o, her türlü belâ ve musibet karşısında bunun kendi hata ve günahlarından kaynaklanma ihtimalini düşünür, bundan dolayı da Allah’tan (celle celâluhu) af ve mağfiret talebinde bulunur.’ ***

Tarafını belli etme

Rivayetlere göre Hz. İbrahim (as) mancınıkla ateşe atıldığı sırada ateşe doğru bir karıncanın ağzıyla su; bir kuşun ise çöp parçası taşıdığı görülür. Karıncaya ‘bu suyun ateşi söndürmeyeceği; kuşa da bu çöpün ateşin hararetini artırmayacağı söylendiğinde alınan cevap bulundukları konumu gösterme bakımından çok manidardı: ‘Olsun, tarafımız belli olsun!’

Bugün dört bir tarafta İbrahimleri yakan ateşler yine hazırlanmış. Karınca gibi bu fitne ateşini söndürmemiz mümkün değil belki. Ama imtihan karşısındaki duruşumuza, durduğumuz yere bakıyor Yüce Mevla… Zira, bütün ateşlere "Yâ nâru künî berden ve selâmen…!" "Ey ateş soğuk ve selametli ol!" diyecek olan O’dur (cc).

Kuşların Canlanması

Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) Yüce Allah’a iltica ederek:
“Yâ Rabbî, ölüleri diriltmekteki kudret tecellîni dünyâ gözü ile görmeyi arzu ediyorum!” demişti.

Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
“Bir vakit de İbrâhim: "Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?" demişti. Allah: "Ne o, yoksa buna inanmadın mı?" dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: "Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim." Allah ona: "Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Bakara, 260)

Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu şekliyle İbrahim (aleyhisselâm), birer adet tavus, karga, güvercin ve horoz aldı. Onları kendine alıştırdı. Sonra dördünü de kesip parçaladı. Hepsini birbirine karıştırdı. Dört parça hâlinde dört tepeye koydu. Sonra hepsini çağırdı. Onlar da hemen uçarak kendisine geldiler.

Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) zamanında da diriltmeyi inkâr eden Ubey bin Halef çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Efendimiz’e (sav) dönerek:
“Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.

Allâh Rasûlü (sallâllâhu aleyhi ve sellem) de:

“Evet, Allâh seni tekrar diriltecek ve cehenneme koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, 15, 58)

Ardından şu âyet-i kerîmeler nâzil olmuştu:

“İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.

Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: "O çürümüş kemikleri kim diriltecek!" diye.
De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir."
O'dur ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir! Elbette kadir! Hallâk O'dur, alîm O'dur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen O'dur).
Bir şeyi dilediğinde O'nun buyruğu, sadece "Ol!" demektir, hemen oluverir...
Sübhandır, münezzehdir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve... hepinizin de dönüşü, O'na olacaktır.” (Yâsîn, 77-83)

Meleklerin Tesbihi

Hazreti İbrahim, kendi döneminin en zenginlerinden sayılacak kadar servet sahibiydi. Fakat, dünyanın ömrünün kısa olduğunu ve sür’atle zevale gittiğini, dünya lezzetlerinin zehirli bala benzediğini, burada güzel addedilen dünyevi zinetlerin kabirde çirkin sayıldığını, oraya götürülemeyeceğini ve şu imtihan yurdunda bir saatlik lezzeti terk etmeye bedel ahirette senelerce dostlarla beraber olunacağını yakin derecesinde bilen Halilürrahman, dünyayı kesben olmasa da kalben terketmişti. Onun çalışıp kazanması, dünyayı imar etmek ve din-i mübînin yeryüzünün dörtbir yanında şehbal açmasını sağlamak içindi.

Bir gün, bazı melekler, Cenâb-ı Hakk’a, hullet ve dostluk kahramanı olarak tanıdıkları Hazreti İbrahim’in mal-mülk sahibi olması hakkında istifsarda bulunur; peygamberlik mesleğiyle onca servetin nasıl telif edilebileceğini sorarlar. Onların maksadı –hâşâ– itiraz değildir, o zenginliğin hikmetinin açıklanmasını istemektir.

Melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler; uzun bir yoldan gelmiş, saçı-sakalı dağınık, üstü-başı perişan birer misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına varırlar ve onun duyacağı şekilde:

“Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” derler.

Kalbi ötelerden gelen esintilere açık olan İbrahim Aleyhisselam, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u takdîs etmek için çok iyi seçilmiş bu kelimeleri ve onların seslendirilişindeki lâhûtîliği duyunca pek sevinir; “Aman Allahım, bu ne güzel bir söz!” diyerek hayranlığını ifade eder ve “Servetimin üçte biri sizin olsun, yeter ki o tesbîhi bir kere daha söyleyin!” der.

Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile o tesbîhi tekrar edince, Allah’la alakası açısından tesbîh u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman, o sözdeki derinliğin kendi ruhunda hasıl ettiği tesir neticesinde, bir kere daha aynı tesbîhi duymak için malının tamamını vermeye de razı olur.
Nihayet, “Değil mi ki bana bu tesbîhi dinletip öğrettiniz, ben de size köle oldum!” diyerek meleklere mukabelede bulunur. Bu davranışıyla da sahip olduğu her şeyi, hatta canını bile Cânan yolunda feda edebileceğini gösterir.

Müslim, Ebû Davud ve Nesâi gibi muteber hadis kitaplarında, Peygamber Efendimizin rükû ve secdede “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh- Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim.” dediği rivayet edilmektedir. Dolayısıyla, bu tesbîh, rükû ve secdede tekrarlanabilecek güzel bir zikirdir.

Hz. Hacer

Peygamber Efendimiz (sav) Hz. İbrahim (as) ile ilgili şöyle buyurmuştur:

"İbrahim günün birinde zevcesi Sâre ile birlikte azılı bir zalime uğramıştı." (Buhârî, Enbiya, 8).

Ebu Hureyre (ra), Peygamber Efendimiz (sav)'den bu hadisenin devamını şu şekilde rivayet etmektedir.

‘İbrahim (as) hanımı Sare ile birlikte (Mısır tarafına seyahat ederken Erdün adında) bir şehre gelmişlerdi. O şehirde bir kral veya zalim bir idareci vardı. Bu zalime:

‘İbrahim, yanında çok güzel bir kadınla şehre girdi.’ diye haber gönderdiler.
Kral:
‘Ey İbrahim! yanındaki kadın neyin, kimindir?’ diye sordurdu. İbrahim (as):
‘Kardeşimdir.’ dedi. Sonra Sare'ye gelip:
‘Sakın beni yalancı çıkarma, ben bunlara seni kız kardeşimdir, dedim. Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden başka iman eden hiç kimse yoktur.’ buyurdu. Sare kralın yanına gelince kral (ona kötülük yapmaya) teşebbüs etti. Hz. Sare kalktı abdest aldı, namaza durdu. Sonra şöyle dua etti:

‘Yâ Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadınlığımı zevcimden başkasına karşı koruduysam (ki şu ana kadar böyleydim) benim üzerime şu kâfiri musallat etme.’

Kralın nefesi boğuldu; ayağıyla yere vurarak çırpınmaya başladı. Bunun üzerine Sare:
‘Allah'ım şayet bu adam ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir.’ diye dua etti. Bunun üzerine adam rahatladı. Bu hadise üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine melik etrafındakilere:

‘Siz bana şeytan göndermişsiniz Bu kadını İbrahim'e gönderiniz. Hacer'i de Sare'ye veriniz.’ dedi. Bunun üzerine Sare Hz. İbrahim (as)'in yanına gelerek ona (olayı anlattı) ve:
‘Anladın mı! Allah kâfiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi.’ dedi. (Buhârî, Buyû, 100; Hibe, 36).

İbrahim (as), o ülkeden ayrıldıktan sonra pek çok yer gezdi. Sonunda Şam'da karar kıldı. Orada kendisine inananlar günden güne arttı. İbrahim (as)'e inanların oluşturduğu kitleye "İbrahim milleti" adı verildi.

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade edilir. ‘Gerçekten İbrâhim, hak dine yönelen, Allah'a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı halleri kendinde toplayan bir önder idi.’ (Nahl Suresi, 120)

Onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Hz. İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmazdı.

Hz. Bedizüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu hakikate işaret eder. Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor demektir. O, dünyevî her türlü zevk u sefayı ayaklarının altına almıştır.

Hz. İbrahim, halkının zulmü karşısında âh u vâh ediyordu. Onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî sıkıntılar, belâ ve musibetler yüzünden değildi. Bilâkis o, Allah haşyetinden inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, küfür ve dalâlet gayyalarına yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu. Âh u vâh edip onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden yolu göstermeye çalışıyordu.

Hz. İbrahim (as), kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman çok üzülüyordu. Nitekim yanına gelen melekler, Hz. Lût kavmini helâk etmekle görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuştu.

"Vaktaki İbrâhim'in kalbinden korku geçip gitti ve ona müjde (Hz. İshak'ın, onun peşinden de Hz. Yâkub'un doğumu) geldi, hemen tuttu Lût'un halkı hakkında bizimle mücadeleye başladı. Çünkü İbrâhim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendisini Allah'a teslim eden bir kuldu.
"İbrâhim! Vazgeç sen bu işten. İşte Rabbinin helâk emri gelip çattı ve hiç şüphe yok ki onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor."
O elçilerimiz Lût'a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: "Gerçekten bu gün pek çetin bir gün!" dedi." (Hûd sûresi, 11/74)

Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen konuşma hakkında bilgi vermez. O, cezanın kaldırılması, ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti. Çünkü helâk edilecek kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehenneme yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu. ***

İbrahim (as)'in bundan sonraki yaşantısı Lut (as), İsmail (as) ve İshak (as) ile birlikte geçti. Bunlar hakkında Allah u Teâlâ şöyle buyurur:

"Onları buyruğumuz altında, insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi." (Enbiyâ, 21/73).

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (as)

Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın ilk eşi Sare’den çocuğu olmuyordu. Bu duruma çok üzülen Hz. Sare, Hz. İbrahim’e kendilerine hizmetçi olarak verilen Hacer ile evlenmesini teklif etti. Böylelikle bir çocuk sahibi olacağı umudunu taşıdığını ifade etti. Hz. Sare’nin bu anlayışlı teklifi vahiyle de teyid edilince bu evlilik gerçekleşti.

Hz. Hacer aslen bir melik eşiydi ve asil bir kadındı. Firavun tarafından esir edilmiş ve köle olarak Hz. Sare’ye hediye edilmişti.

Bu evlilikten sonra, Hz. İbrahim’in alnındaki nur, Hz. Hacer’e geçti. Nihayet Hz. İbrahim Aleyhisselam bir çocuk sahibi olacaktı. Bu sevinci yaşadığı anlarda kendisine şu müjde veriliyordu:

“Şüphesiz ki Hacer, erkek bir çocuk (Hz. İsmail) dünyaya getirecek ve onun doğurduğu evladın neslinden gelecek birisinin (Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in sav) eli, bütün insanlığın üzerinde hâkim olacak. Ve herkesin eli de huşû ve itaatle O’na açılacak.” (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/153)

Hz. İbrahim için, bundan daha büyük bir saadet olamazdı. Torunları arasından çıkacak Son Nebi’nin zuhuru ve insanlığın da O’nun (sav) etrafında kenetlenmesi en büyük mükafattı.

Hz. İsmail Aleyhisselam’ın dünyaya gelmesiyle Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in nuru ona geçti. Hz. İsmail’in soyundan da tek peygamber olarak Hatemü’l Enbiya Muhammed Mustafa (sav) gelecekti.

Hz. Sare, bu evliliğe vesile olmasına rağmen Hz. İsmail’in dünyaya gelmesiyle huzursuz olmaya başladı. Kadınlık fıtratı onu iyice kıskançlığa sevk etti. Bu hal tamamen geçimsizliğe ve kavgaya dönüşünce Hz. Hacer`i istemediğini söyledi.

Aslında bunda İlâhî bir hikmet vardı. Hz. Sare’nin bu çekememezliği büyük hayırlara vesile olacaktı. Hz. İsmail yeryüzünün göbeği Kâbe`de kendi neslinden gelecek olan Âlemlere Rahmet Vesilesi O büyük Nebi`ye (sav) zemin hazırlayacaktı. O`nun beldesinin temellerini atacaktı. Sevk-i İlâhî olarak Mekke`ye gitmesi gerekiyordu.

Hz. İbrahim Aleyhisselam, bu sıralarda Filistin-Şam bölgesinde yaşıyordu. Vahyin yönlendirmesiyle henüz sütten kesilmemiş oğlu İsmail ve eşi Hacer`i Kâbe`nin temellerinin bulunduğu ıssız ve susuz Mekke vadisine götürüp bıraktı.

Kâbe`nin temellerinin toprak altında kaldığı bu vadi yerleşim yeri değildi. Ortalıkta hayat adına bir şey yoktu.

Devam edecek… 

[Z.Hicran Yıldırım] 5.3.2020 [Samanyolu Haber]