Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın atadığı rektör Osman Selçuk Aldemir, insan sağlığına zararlı sucuk üretmekten dolayı hapis cezası aldı.
Aldemir’in o dönemde Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde ders verdiği de ortaya çıktı.Odatv'nin Gazete Aydın’dan aktardığına göre, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Osman Selçuk Aldemir’in Kayseri 1.Sulh Ceza Mahkemesi’nin 95/1390 sayılı dosyasında, Gıda Maddeleri Tüzüğüne Muhalefet suçundan üç ay meslekten men edildiği öğrenildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü olarak atanan Osman Selçuk Aldemir’in, Kayseri’de imalattan sorumlu müdürlük yaptığı bir üretim tesisinde ürettikleri sucukta e-coli tespit edildiği ortaya çıktı.
Memeli hayvanların kalın bağırsağında yaşayan koli basili de denilen tehlikeli bir virüsün sucukların içinde tespit edilmesiyle birlikte Osman Selçuk Aldemir’in soruşturma geçirdiği, iş yerinin kapatıldığı ve hapis cezası aldığı öğrenildi. Osman Selçuk Aldemir'in ceza aldığı koli basili virüsünün 9 yıl önce de Almanya'nın kuzeyinde bulunan eyaletlerde görüldüğü, hızla yayıldığı ve yaklaşık 400 kişiye bulaştığı öğrenildi. Almanya'da da ortaya çıkan virüsten dolayı 2 kişinin hayatını kaybetmişti.
Aldemir’in Gıda Maddeleri Tüzüğüne Muhalefet suçundan yargılandığı dosyada, üç ay hapis cezası aldığı ancak daha sonra cezanın 1 milyon 180 bin lira ağır para cezasına çevrildiği öğrenildi.
Mahkeme, Aldemir’e üç ay süreyle meslek, sanat ve ticaret yapmaktan da men etti.
Kayseri 1.Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, ADÜ Rektörü Osman Selçuk Aldemir’in iş yerinin görünen yerlerine mahkeme kararının asılmasına ve İstanbul, İzmir ve Ankara’da yayın yapan gazetelerde de kararın yayınlanmasına karar verildi.
ADÜ Rektörü Osman Selçuk Aldemir’in o dönemde Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde ders veriyordu. Kars Cumhuriyet Savcılığı’ndan Emniyet Asayiş Şube Müdürlüğü’ne yazılan yazıda, ADÜ Rektörü Osman Selçuk Aldemir için şu ifadeler kullanıldı:
"Adı geçen hükümlü halen Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde öğretmenlik yapmakta olduğu bildirildiğinden adı geçen ilamda belirtilen suçu ile ilgili şahsına ait bir yeri var ise ilamdaki cezaların infazı, yok ise görev yaptığı kurumdan resmi bir belge alınarak ilamın Cumhuriyet Başsavcılığımıza iadesi rica olunur."
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
AtlasGlobal tüm uçuşlarını durdurdu, iflasını açıklayacak
İstanbul Havalimanı'nın açılmasıyla maddi olarak zora giren AtlasGlobal'in iflasını açıklayacağı iddia edildi.
KRONOS -12 Şubat 2020
Türkiye’nin köklü havayolu şirketlerinden olan ancak uzun süredir maddi sıkıntılarla boğuşan Atlasglobal’in iflasını açıklamaya hazırlandığı iddia edildi.
Airport Haber’in aktardığına göre, Atlasglobal’de personel ile toplantı yapıldığı ve yarından (13 Şubat) itibaren işe gelmemelerinin tebliğ edildiği öğrenildi.
Şirketin tüm uçuş operasyonlarını durdurduğu belirtildi.
Atlasglobal, 2016 yılından itibaren başlayan ekonomik dalgalanma ve İstanbul Havalimanı’ndaki artan maliyetler nedeniyle 26 Kasım 2019 tarihinde uçuşlarını durdurduğunu açıklamıştı.
Havayolu şirketi, 21 Aralık 2019’da uçuşlara yeniden başlasa da söz konusu maddi sıkıntıların aşılamaması üzerinde iflas kararı alındı.
Atlasglobal, İstanbul Havalimanı’nın açılmasından sonra Türk sivil havacılık sektörünün ilk iflas eden havayolu şirketi olarak tarihe geçecek.
[Kronos.News] 12.2.2020
KRONOS -12 Şubat 2020
Türkiye’nin köklü havayolu şirketlerinden olan ancak uzun süredir maddi sıkıntılarla boğuşan Atlasglobal’in iflasını açıklamaya hazırlandığı iddia edildi.
Airport Haber’in aktardığına göre, Atlasglobal’de personel ile toplantı yapıldığı ve yarından (13 Şubat) itibaren işe gelmemelerinin tebliğ edildiği öğrenildi.
Şirketin tüm uçuş operasyonlarını durdurduğu belirtildi.
Atlasglobal, 2016 yılından itibaren başlayan ekonomik dalgalanma ve İstanbul Havalimanı’ndaki artan maliyetler nedeniyle 26 Kasım 2019 tarihinde uçuşlarını durdurduğunu açıklamıştı.
Havayolu şirketi, 21 Aralık 2019’da uçuşlara yeniden başlasa da söz konusu maddi sıkıntıların aşılamaması üzerinde iflas kararı alındı.
Atlasglobal, İstanbul Havalimanı’nın açılmasından sonra Türk sivil havacılık sektörünün ilk iflas eden havayolu şirketi olarak tarihe geçecek.
[Kronos.News] 12.2.2020
Kremlin: Türkiye, İdlib’de Suriye ve Rus güçlerine saldırıyor
Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, Soçi mutabakatına işaret ederek Türkiye'nin İdlib'deki teröristleri etkisiz hale getirmeyi taahhüt ettiğini ancak Türkiye'nin Suriye ordusunu vurduğunu ve Rus askeri tesislerine saldırılar düzenlediğini belirtti.
KRONOS -12 Şubat 2020
Kremlin Sözcüsü Peskov, basın toplantısı sırasında Erdoğan’ın sözlerinin hatırlatılması üzerine, “Kremlin, taraflara belirli yükümlülükler yükleyen Soçi mutabakatlarına bağlılığını koruyor. Özellikle Türk tarafı, İdlib’de yoğun şekilde konuşlanan terör örgütlerinin etkisiz hale gelmesini sağlamayı taahhüt etmişti. Rus tarafı, bu örgütlerin İdlib’den Suriye ordusuna ve Rus askeri tesislerine saldırılar düzenlediğini üzülerek ifade eder” ifadelerini kullandı.
‘İDLİB’DEKİ DURUM KABUL EDİLEMEZ’
İdlib’deki mevcut durumun kabul edilemez olduğunu ve Soçi mutabakatlarıyla aykırı düştüğünü kaydeden Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki ülke temsilcilerinin bu soruna ilişkin yoğun temaslarına devam etmelerini kararlaştırdığını aktardı.
Peskov, “(Putin ve Erdoğan) İdlib’le ilgili konuları konuştular. Bölgede durum son derece gergin, endişe yaratmaya devam ediyor. Liderler, telefon görüşmesi sırasında iki ülke temsilcilerinin bu soruna ilişkin yoğun temaslarına devam etmelerini kararlaştırdı” diye konuştu.
Kremlin Sözcüsü, Erdoğan’ın Rusya ve Suriye’ye yönelttiği sivillere yönelik saldırı düzenleme iddiası hakkında şunları söyledi: “İdlib’de Suriye ordusu tarafından gerçekleştirilen atımları ele alırsak, bu atımlar sivillere değil, teröristlere yönelik. Bunlar, teröristleri ve onların İdlib’den gerçekleştirdiği saldırganlık eylemlerini etkisiz hale getirme amacı taşıyor.”
ERDOĞAN: SURİYE REJİMİNİ HER YERDE VURACAĞIZ
AKP grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İdlib’de Suriye yönetimi ile yaşanan çatışmalara değinerek “Askerlerimize yönelecek olası bir saldırıda Soçi mutabakatı sınırları dışında da rejimi her yerde vuracağız. İdlib’de, rejim ve Ruslar ile yine rejimle birlikte hareket eden güçlerin çoğu saldırılarının, teröristleri değil, doğrudan sivil halkı hedef aldığı gerçeğinin altını bir kez daha çizmek istiyorum” dedi.
[Kronos.News] 12.2.2020
KRONOS -12 Şubat 2020
Kremlin Sözcüsü Peskov, basın toplantısı sırasında Erdoğan’ın sözlerinin hatırlatılması üzerine, “Kremlin, taraflara belirli yükümlülükler yükleyen Soçi mutabakatlarına bağlılığını koruyor. Özellikle Türk tarafı, İdlib’de yoğun şekilde konuşlanan terör örgütlerinin etkisiz hale gelmesini sağlamayı taahhüt etmişti. Rus tarafı, bu örgütlerin İdlib’den Suriye ordusuna ve Rus askeri tesislerine saldırılar düzenlediğini üzülerek ifade eder” ifadelerini kullandı.
‘İDLİB’DEKİ DURUM KABUL EDİLEMEZ’
İdlib’deki mevcut durumun kabul edilemez olduğunu ve Soçi mutabakatlarıyla aykırı düştüğünü kaydeden Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki ülke temsilcilerinin bu soruna ilişkin yoğun temaslarına devam etmelerini kararlaştırdığını aktardı.
Peskov, “(Putin ve Erdoğan) İdlib’le ilgili konuları konuştular. Bölgede durum son derece gergin, endişe yaratmaya devam ediyor. Liderler, telefon görüşmesi sırasında iki ülke temsilcilerinin bu soruna ilişkin yoğun temaslarına devam etmelerini kararlaştırdı” diye konuştu.
Kremlin Sözcüsü, Erdoğan’ın Rusya ve Suriye’ye yönelttiği sivillere yönelik saldırı düzenleme iddiası hakkında şunları söyledi: “İdlib’de Suriye ordusu tarafından gerçekleştirilen atımları ele alırsak, bu atımlar sivillere değil, teröristlere yönelik. Bunlar, teröristleri ve onların İdlib’den gerçekleştirdiği saldırganlık eylemlerini etkisiz hale getirme amacı taşıyor.”
ERDOĞAN: SURİYE REJİMİNİ HER YERDE VURACAĞIZ
AKP grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İdlib’de Suriye yönetimi ile yaşanan çatışmalara değinerek “Askerlerimize yönelecek olası bir saldırıda Soçi mutabakatı sınırları dışında da rejimi her yerde vuracağız. İdlib’de, rejim ve Ruslar ile yine rejimle birlikte hareket eden güçlerin çoğu saldırılarının, teröristleri değil, doğrudan sivil halkı hedef aldığı gerçeğinin altını bir kez daha çizmek istiyorum” dedi.
[Kronos.News] 12.2.2020
Halkın borcu katlandı: Takipteki kredi artışı 609.7 milyar TL
Yurttaşların bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 19,2 milyar lira daha artarak 609,7 milyar lira oldu.
KRONOS -12 Şubat 2020
CHP, yurttaşların bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarına ilişkin bir rapor yayımlandı. Rapora göre takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 24 Ocak itibariyle 139 milyon lira arttı.
Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre; yurttaşların bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 19,2 milyar lira daha artarak 609,7 milyar lira oldu.
VATANDAŞIN BORCU 20,9 MİLYAR OLDU
27 Aralık 2019–31 Ocak 2020 günleri arasındaki verilere göre bu borcun 490.2 milyar lirası tüketici kredilerinden, 119.5 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. Vatandaşın takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu ise 139 milyon lira artarak 24 Ocak itibarıyla 20.9 milyar lira oldu.
CHP Meclis grubunun hazırladığı ekonomi değerlendirme raporunda şu veriler paylaşıldı: “Bankaların verdiği krediler (bankaların bankalara verdiği krediler hariç) aynı dönemde 29 milyar lira (yüzde 1.1) arttı ve 2 trilyon 683 milyar lira oldu. Mevduatın krediye dönüşüm oranı ise 2019 yılı sonundaki düzeyine yüzde 103.5’e çıktı. Zamanında ödenmediği için takibe alınan krediler ise 124 milyon lira azalarak 5 Şubat itibarıyla 152.1 milyar lira oldu.”
[Kronos.News] 12.2.2020
KRONOS -12 Şubat 2020
CHP, yurttaşların bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarına ilişkin bir rapor yayımlandı. Rapora göre takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 24 Ocak itibariyle 139 milyon lira arttı.
Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre; yurttaşların bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 19,2 milyar lira daha artarak 609,7 milyar lira oldu.
VATANDAŞIN BORCU 20,9 MİLYAR OLDU
27 Aralık 2019–31 Ocak 2020 günleri arasındaki verilere göre bu borcun 490.2 milyar lirası tüketici kredilerinden, 119.5 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. Vatandaşın takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu ise 139 milyon lira artarak 24 Ocak itibarıyla 20.9 milyar lira oldu.
CHP Meclis grubunun hazırladığı ekonomi değerlendirme raporunda şu veriler paylaşıldı: “Bankaların verdiği krediler (bankaların bankalara verdiği krediler hariç) aynı dönemde 29 milyar lira (yüzde 1.1) arttı ve 2 trilyon 683 milyar lira oldu. Mevduatın krediye dönüşüm oranı ise 2019 yılı sonundaki düzeyine yüzde 103.5’e çıktı. Zamanında ödenmediği için takibe alınan krediler ise 124 milyon lira azalarak 5 Şubat itibarıyla 152.1 milyar lira oldu.”
[Kronos.News] 12.2.2020
Rusya: Türkiye, silahlı grupları Kürt bölgesine gönderiyor
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova, İdlib'deki gerginliğin nedenin "Ankara'nın yükümlülüklerini kronik bir şekilde yerine getirmemesi" olduğunu, Ankara'nın silahlı grupları Suriye'nin kuzeydoğusuna ve Libya'ya gönderdiğini söyledi.
KRONOS -12 Şubat 2020
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, İdlib’deki gerginliğin nedenin “Ankara’nın yükümlülüklerini kronik bir şekilde yerine getirmemesi” olduğunu kaydetti.
‘Rusya’nın Sesi’ Sputnik‘te yer alan habere göre, haftalık basın toplantısında konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, İdlib’deki gerginliğin nedeninin Ankara’nın yükümlülüklerini kronik bir şekilde yerine getirmemesi olduğunu ifade etti. Zaharova, “Mevcut gerilimin nedeni olarak, Türkiye’nin 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’ndaki yükümlülüklerini kronik olarak yerine getirmemesini ve Ankara’nın kontrolü altında tuttuğu sözde ılımlı, silahlı, muhalif grupları Suriye’nin kuzeydoğusuna Barış Pınarı Harekatı bölgesine ve Libya’ya göndermesini görüyoruz” diye konuştu.
RUSYA: ŞU ANDA YENİ TEMAS TAKVİMİ OLUŞUYOR
Zaharova, İdlib’deki sorunun çözülmesi için Türkiye ile çalışmaların devam etmesini beklediklerini ve buna ilişkin programın hazırlanmasına ilişkin çalışmaların sürdüğünü belirtti. Zaharova, “Önümüzdeki dönemde Rus ve Türk temsilcilerin İdlib sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması için çalışmalarına devam etmelerini bekliyoruz. Rus heyeti geçtiğimiz günlerde Ankara’daydı. Şu anda kurumlar arası yeni temasların takvimi oluşturuluyor. Bununla ilgili açıklama yapılacak” dedi.
“İDLİB İLE İLGİLİ MUTABAKATLARA BAĞLILIYIZ”
Rusya’nın Astana görüşmeleri kapsamında yapılan İdlib’le ilgili mutabakatlara bağlılığını koruduğunu ve bunların tamamen uygulanması için ortak çalışmaları sürdürme eğiliminde olduğunu ifade eden Zaharova, “Moskova, mevcut koşullar altında, en önemli görevin sahadaki gerilimin azaltılması, garantör ülkelerin gerilimi azaltma bölgesi içindeki ve dışındaki askerlerinin güvenliğinin sağlanması ve düşünülmeden gerçekleştirilen güç eylemleri sonucu silahlı çatışma yaşanmasının önlenmesi olduğunu düşünüyor” ifadelerini kullandı.
ERDOĞAN: ARTIK LAFA DEĞİL, SAHAYA BAKACAĞIZ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, İdlib üzerinde yapılan anlaşmalara uyulmadığını ifade ederek, “Artık lafa değil, sadece sahadaki gerçeklere bakarak hareket edeceğiz” demişti. Erdoğan, “Gözlem noktalarındaki ve diğer yerlerdeki askerlerimize en küçük bir zarar gelmesi halinde İdlib ve Soçi muhtırası sınırlarıyla bağlı kalmadan rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum” ifadelerini kullanmıştı.
[Kronos.News] 12.2.2020
KRONOS -12 Şubat 2020
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, İdlib’deki gerginliğin nedenin “Ankara’nın yükümlülüklerini kronik bir şekilde yerine getirmemesi” olduğunu kaydetti.
‘Rusya’nın Sesi’ Sputnik‘te yer alan habere göre, haftalık basın toplantısında konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, İdlib’deki gerginliğin nedeninin Ankara’nın yükümlülüklerini kronik bir şekilde yerine getirmemesi olduğunu ifade etti. Zaharova, “Mevcut gerilimin nedeni olarak, Türkiye’nin 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’ndaki yükümlülüklerini kronik olarak yerine getirmemesini ve Ankara’nın kontrolü altında tuttuğu sözde ılımlı, silahlı, muhalif grupları Suriye’nin kuzeydoğusuna Barış Pınarı Harekatı bölgesine ve Libya’ya göndermesini görüyoruz” diye konuştu.
RUSYA: ŞU ANDA YENİ TEMAS TAKVİMİ OLUŞUYOR
Zaharova, İdlib’deki sorunun çözülmesi için Türkiye ile çalışmaların devam etmesini beklediklerini ve buna ilişkin programın hazırlanmasına ilişkin çalışmaların sürdüğünü belirtti. Zaharova, “Önümüzdeki dönemde Rus ve Türk temsilcilerin İdlib sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması için çalışmalarına devam etmelerini bekliyoruz. Rus heyeti geçtiğimiz günlerde Ankara’daydı. Şu anda kurumlar arası yeni temasların takvimi oluşturuluyor. Bununla ilgili açıklama yapılacak” dedi.
“İDLİB İLE İLGİLİ MUTABAKATLARA BAĞLILIYIZ”
Rusya’nın Astana görüşmeleri kapsamında yapılan İdlib’le ilgili mutabakatlara bağlılığını koruduğunu ve bunların tamamen uygulanması için ortak çalışmaları sürdürme eğiliminde olduğunu ifade eden Zaharova, “Moskova, mevcut koşullar altında, en önemli görevin sahadaki gerilimin azaltılması, garantör ülkelerin gerilimi azaltma bölgesi içindeki ve dışındaki askerlerinin güvenliğinin sağlanması ve düşünülmeden gerçekleştirilen güç eylemleri sonucu silahlı çatışma yaşanmasının önlenmesi olduğunu düşünüyor” ifadelerini kullandı.
ERDOĞAN: ARTIK LAFA DEĞİL, SAHAYA BAKACAĞIZ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, İdlib üzerinde yapılan anlaşmalara uyulmadığını ifade ederek, “Artık lafa değil, sadece sahadaki gerçeklere bakarak hareket edeceğiz” demişti. Erdoğan, “Gözlem noktalarındaki ve diğer yerlerdeki askerlerimize en küçük bir zarar gelmesi halinde İdlib ve Soçi muhtırası sınırlarıyla bağlı kalmadan rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum” ifadelerini kullanmıştı.
[Kronos.News] 12.2.2020
“Suçsuzluğumu ispat etme umudum kalmadığı için psikolojik olarak çökmüş durumdayım”
Bylock iftirası nedeniyle 2 yıldır tutuklu olan tıp teknisyeni Feriha Zeynep Yüce, “Suçsuzluğumu ispat etme umudum kalmadığı için psikolojik olarak çökmüş durumdayım” dedi.
BOLD ÖZEL – Erzurum E Tipi Kapalı Cezaevinde 23 aydır tutulan Feriha Zeynep Yüce (25), HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak yaşadığı hukuksuzluğu anlattı.
KULLANMADIĞIM PROGRAM YÜZÜNDEN 2 YILDIR TUTUKLUYUM
Babasının kullandığı Bylock nedeniyle kendisinin de ‘suçlu’ ilan edildiğini söyleyen Yüce, “Size bu mektubu yazma sebebim hiçbir merciye kendimi ifade edememem, Yargıtay savcısının bozma kararına rağmen Yargıtay hakimliğinin cezamı onamasıdır” dedi.
Ne kendisinin açıklamalarının ne de babasının Erzurum KOM Şube’ye gönderdiği ifadenin dikkate alınmadığını belirten Yüce, şu ifadeleri kullandı:
“İşlemediğim bir suç yüzünden, bırakın suçu kullanmadığım bir program yüzünden 2 yıldır tutukluyum. Size gönderdiğim belgelerden de göreceğiniz üzere sadece şüphe üzerine haksız ve hukuksuz olarak ceza çekiyorum. Suçsuzluğumu ispat etme umudum kalmadığı için psikolojik olarak çökmüş durumdayım.”
YENİDEN YARGILANMA TALEBİ REDDEDİLDİ
İşlemediği bir suçun cezasını ev hapsi olarak çekmeye razı olduğunu belirten Yüce, mektubuna şöyle devam etti:
“Gençliğimin en güzel yıllarını dört duvar arasında, annemden, babamdan, ikizimden ayrı geçirmek zor geliyor. Feryadımı size duyurarak sesime ses olacağınıza inanıyorum. Kendimi ifade etmek adına yeniden yargılanma talebinde bulundum. Her şeyin net olarak belli olduğu bu dosyada talebim geri çevrildi. Yargının beni anlayacağından bu kadar eminken büyük bir hüsrana uğradım. Çaresizlik içerisinde ne yapacağımı bilemeden hukuk mücadelesi veriyorum.”
Feriha Zeynep Yüce Tortum İlçe Devlet Hastanesinde Acil Tıp Teknisyeni olarak çalışırken Sağlık Bakanlığı tarafından işten çıkarılmış, 14 Şubat 2018’de de gözaltına alınmıştı. 2 gün sonra tutuklanan Yüce’nin savcı ifadesini alırken kendisine “Baba tutuklu, annenin mahkemesi devam ediyor. Kardeşinin araması var. Senin işin tesadüf olamaz” demişti.
Yüce, 2 Nisan 2018’de 4. Ağır Ceza Mahkemesince Bylock kullandığı gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası babası tanık olarak dinlenmediği halde Yargıtay tarafından hemen onaylandı. Oysa hem kendisi hem de babası ilgili makamlara başvurarak Bylock kullanıcısı olmadığını bilirkişi raporuyla sundu. Yeniden yargılanmak için yaptığı başvurular da reddedildi.
BABA AHMET YÜCE: GERÇEKLER ORTAYA ÇIKARILMALI
Feriha Zeynep Yüce’nin babası Ahmet Yüce, 15 Temmuz’dan önce Erzurum Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet’te komiser iken ihraç edildi, 9 Ağustos 2016’da da tutuklandı. Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanan Ahmet Yüce örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 3 ay ceza verildi. Halen Ağrı Patnos L Tipi cezaevinde tutuklu bulunuyor.
Ahmet Yüce, Ağustos 2019’da Erzurum KOM Şube Müdürlüğüne bir dilekçe yazarak, kızının herhangi bir program kullanmadığını ve telefonundaki Bylock’a kullanıcı adına ve şifresine kızının adını kendisinin yazdığını söyledi. Yüce, “Bu soruşturmanın her aşamasında eksikliklerin, yanlışlıkların olduğu aşikardır. Yanlışlıktan dönmek büyük bir erdemdir. İşlemediği bir suçtan dolayı uzun zamandan beri cezaevinde bulunan bir insanın hürriyetine kavuşması için gerçeklerin ortaya çıkarılıp yeniden mahkemeye sunulması en az bir suçlunun cezalandırılması kadar kıymetlidir” diye yazdı.
[BoldMedya] 12.2.2020
BOLD ÖZEL – Erzurum E Tipi Kapalı Cezaevinde 23 aydır tutulan Feriha Zeynep Yüce (25), HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak yaşadığı hukuksuzluğu anlattı.
KULLANMADIĞIM PROGRAM YÜZÜNDEN 2 YILDIR TUTUKLUYUM
Babasının kullandığı Bylock nedeniyle kendisinin de ‘suçlu’ ilan edildiğini söyleyen Yüce, “Size bu mektubu yazma sebebim hiçbir merciye kendimi ifade edememem, Yargıtay savcısının bozma kararına rağmen Yargıtay hakimliğinin cezamı onamasıdır” dedi.
Ne kendisinin açıklamalarının ne de babasının Erzurum KOM Şube’ye gönderdiği ifadenin dikkate alınmadığını belirten Yüce, şu ifadeleri kullandı:
“İşlemediğim bir suç yüzünden, bırakın suçu kullanmadığım bir program yüzünden 2 yıldır tutukluyum. Size gönderdiğim belgelerden de göreceğiniz üzere sadece şüphe üzerine haksız ve hukuksuz olarak ceza çekiyorum. Suçsuzluğumu ispat etme umudum kalmadığı için psikolojik olarak çökmüş durumdayım.”
YENİDEN YARGILANMA TALEBİ REDDEDİLDİ
İşlemediği bir suçun cezasını ev hapsi olarak çekmeye razı olduğunu belirten Yüce, mektubuna şöyle devam etti:
“Gençliğimin en güzel yıllarını dört duvar arasında, annemden, babamdan, ikizimden ayrı geçirmek zor geliyor. Feryadımı size duyurarak sesime ses olacağınıza inanıyorum. Kendimi ifade etmek adına yeniden yargılanma talebinde bulundum. Her şeyin net olarak belli olduğu bu dosyada talebim geri çevrildi. Yargının beni anlayacağından bu kadar eminken büyük bir hüsrana uğradım. Çaresizlik içerisinde ne yapacağımı bilemeden hukuk mücadelesi veriyorum.”
Feriha Zeynep Yüce Tortum İlçe Devlet Hastanesinde Acil Tıp Teknisyeni olarak çalışırken Sağlık Bakanlığı tarafından işten çıkarılmış, 14 Şubat 2018’de de gözaltına alınmıştı. 2 gün sonra tutuklanan Yüce’nin savcı ifadesini alırken kendisine “Baba tutuklu, annenin mahkemesi devam ediyor. Kardeşinin araması var. Senin işin tesadüf olamaz” demişti.
Yüce, 2 Nisan 2018’de 4. Ağır Ceza Mahkemesince Bylock kullandığı gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası babası tanık olarak dinlenmediği halde Yargıtay tarafından hemen onaylandı. Oysa hem kendisi hem de babası ilgili makamlara başvurarak Bylock kullanıcısı olmadığını bilirkişi raporuyla sundu. Yeniden yargılanmak için yaptığı başvurular da reddedildi.
BABA AHMET YÜCE: GERÇEKLER ORTAYA ÇIKARILMALI
Feriha Zeynep Yüce’nin babası Ahmet Yüce, 15 Temmuz’dan önce Erzurum Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet’te komiser iken ihraç edildi, 9 Ağustos 2016’da da tutuklandı. Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanan Ahmet Yüce örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 3 ay ceza verildi. Halen Ağrı Patnos L Tipi cezaevinde tutuklu bulunuyor.
Ahmet Yüce, Ağustos 2019’da Erzurum KOM Şube Müdürlüğüne bir dilekçe yazarak, kızının herhangi bir program kullanmadığını ve telefonundaki Bylock’a kullanıcı adına ve şifresine kızının adını kendisinin yazdığını söyledi. Yüce, “Bu soruşturmanın her aşamasında eksikliklerin, yanlışlıkların olduğu aşikardır. Yanlışlıktan dönmek büyük bir erdemdir. İşlemediği bir suçtan dolayı uzun zamandan beri cezaevinde bulunan bir insanın hürriyetine kavuşması için gerçeklerin ortaya çıkarılıp yeniden mahkemeye sunulması en az bir suçlunun cezalandırılması kadar kıymetlidir” diye yazdı.
[BoldMedya] 12.2.2020
Dolar neden yükseliyor? Ekonomi yazarı Turhan Bozkurt yorumluyor
Gazeteci Fatih Akalan ve Ekonomi yazarı Turhan Bozkurt, Türkiye ve dünya ekonomisindeki sıcak gelişmeleri Bold canlı yayınında değerlendiriyor.-BOLD
[BoldMedya] 12.2.2020
[BoldMedya] 12.2.2020
Erdoğan'ın yeğeni hakkında suç duyurusu
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraki Şehir Hatları A.Ş'de hurda hırsızlığı yapıldığı ortaya çıktı. Şehir Hatları 4 kişi hakkında Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda bulunan isimler arasında, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeğeni Hamit Erdoğan de var.
Şehir Hatları A.Ş.’ye ait gemilerin bakımları esnasında hurda malzemenin kayıt yapılmadan şirket dışına çıkarıldığı tespit edildi. Bunun üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.
Haklarında suç duyurusunda bulunulan şüpheliler Zeynep Y., Birol G., Sedat K. ve Hamit Erdoğan’ın şirketin disiplin kurulu tarafından savunmaları alındığına işaret çekildi.
TALİMATI HAMİT ERDOĞAN VERDİ
Sedat K. savunmasında, gemi operasyon saha görevlisi olarak çalıştığını, Gemi Operasyon Müdürü Hamit Erdoğan’ın talimatı ile 3 kez hurda çıkışına refakat ettiğini ifade etti.
Sedat K., 7 Ağustos 2019'da 10 bin 800 TL, 2 Eylül 2019'da 2 bin 740 TL, 17 Eylül 2019'da ise 8 bin 230 TL tutarında hurda çıkışı yaptığını anlattı.
Hurda hırsızlığı soruşturmasında ifade veren Birol G., 3 defa müdürlerin bilgisi dahiline hurda gönderimi yapıldığını, elde edilen gelirin muhafaza edilmek üzere kendi şahsi hesabına yatırıldığını, talimatı Gemi Operasyon Müdürü Hamit Erdoğan’ın verdiğini iddia etti.
TANAL KAMUDAKİ HURDA YOLSUZLUĞU İÇİN ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULMASINI İSTEDİ
Odatv'nin haberine göre Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal devlete ait hurdaların usulsüz bir şekilde satıldığına ilişkin iddiaların incelenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir araştırma komisyonu kurulmasını talep etti.
Tanal, Düzce Belediyesi’nin depolarında tutulan, piyasa değeri yaklaşık 600 bin TL olduğu tahmin edilen 400 ton hurda metal malzemenin kaybolduğuna yönelik haberlere, İspir Belediyesi’ndeki tartışmalara ve TCDD’deki hurda yolsuzluklarına dikkati çekti.
Tanal, “Hurda’ deyip geçmemek lazım. Devlete ait hurdaların akıbetinin ve ‘Hurda yolsuzluğu’ iddialarının araştırılmasına ilişkin Meclis’in üzerine düşeni yapması gerekmektedir.” dedi.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Şehir Hatları A.Ş.’ye ait gemilerin bakımları esnasında hurda malzemenin kayıt yapılmadan şirket dışına çıkarıldığı tespit edildi. Bunun üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.
Haklarında suç duyurusunda bulunulan şüpheliler Zeynep Y., Birol G., Sedat K. ve Hamit Erdoğan’ın şirketin disiplin kurulu tarafından savunmaları alındığına işaret çekildi.
TALİMATI HAMİT ERDOĞAN VERDİ
Sedat K. savunmasında, gemi operasyon saha görevlisi olarak çalıştığını, Gemi Operasyon Müdürü Hamit Erdoğan’ın talimatı ile 3 kez hurda çıkışına refakat ettiğini ifade etti.
Sedat K., 7 Ağustos 2019'da 10 bin 800 TL, 2 Eylül 2019'da 2 bin 740 TL, 17 Eylül 2019'da ise 8 bin 230 TL tutarında hurda çıkışı yaptığını anlattı.
Hurda hırsızlığı soruşturmasında ifade veren Birol G., 3 defa müdürlerin bilgisi dahiline hurda gönderimi yapıldığını, elde edilen gelirin muhafaza edilmek üzere kendi şahsi hesabına yatırıldığını, talimatı Gemi Operasyon Müdürü Hamit Erdoğan’ın verdiğini iddia etti.
TANAL KAMUDAKİ HURDA YOLSUZLUĞU İÇİN ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULMASINI İSTEDİ
Odatv'nin haberine göre Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal devlete ait hurdaların usulsüz bir şekilde satıldığına ilişkin iddiaların incelenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir araştırma komisyonu kurulmasını talep etti.
Tanal, Düzce Belediyesi’nin depolarında tutulan, piyasa değeri yaklaşık 600 bin TL olduğu tahmin edilen 400 ton hurda metal malzemenin kaybolduğuna yönelik haberlere, İspir Belediyesi’ndeki tartışmalara ve TCDD’deki hurda yolsuzluklarına dikkati çekti.
Tanal, “Hurda’ deyip geçmemek lazım. Devlete ait hurdaların akıbetinin ve ‘Hurda yolsuzluğu’ iddialarının araştırılmasına ilişkin Meclis’in üzerine düşeni yapması gerekmektedir.” dedi.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Çocuğa "Sen Türk bayrağı çiz" diyen öğretmen [Belkıs Berk]
Belkıs Berk, Yunanistan'da yaşayan muhacir aileleri Romanya'dan giderek ziyaret edip izlenimlerini Samanyoluhaber için kaleme aldı.
Çocuğu "Sen Türk bayrağı çiz" diyen Yunan öğretmen
BELKIS BERK*
Neredeyse 4 yıl olmuş, aracımıza binip memleketin yolunu tutmayalı. Geçenlerde Ege’nin beri tarafına geçebilmiş muhacir aileleri ziyarete giderken, içimi farklı duygular kapladı.
Memleket yolunda, onca zaman görmediğimiz yakınlarımız ve anılarımız canlanırdı gözümde. Şimdi, kimlerle karşılaşacağımızın, tanıdık birine rastlamanın ya da buluştuklarımızla ortak tanıdıklar yakalamanın merakıyla düşmüştük yollara.
Gurbet diyarından adeta sılaya gidiyormuşçasına bir heyecandı bu. Ne de olsa varacağımız yer, kan kardeşimiz olmasa da, ondan öte can kardeşlerimizin haneleriydi.
Atina’ya vardığımızda ilk çaldığımız kapıyı, candan, mütebessim kardeşlerimiz açtı. Huzur tüten hanelerine aldılar bizi. Birbirini tanımayan, ama ilk buluşmada doyasıya sarılan kardeşler olduk her biriyle. Ablayla kardeşin, anneyle evladın buluşması gibi. Vatanın kokusu hala üzerlerinde; kimisi birkaç gün, kimisi aylar olmuş çıkalı.
Ziyaretimizi tek haneyle sınırlı tutmadık elbette. Bir yaşındaki bebekten anneanneye çok farklı kişilerle karşılaştık. Heyecanla beklemişler bizi, “Bizim için mi geldiniz, tanımadan bizleri?” diye başladı sohbetler.
Evet sadece sizi görmeye, ‘sizler bizim için çok kıymetlisiniz’ demek için geldik. Uzaklardan dua eden, selam yollayan, muavenet için çırpınan kardeşlerin varlığından sizi haberdar etmek için…
TÜRLÜ TÜRLÜ HİKÂYELER
Her birinin hikâyesi, farklı hüzün ve sürpriz inayetlerle bezeli. Kimi, babaları yıllardır hapiste olan çocuklarını, bir de annesiz bırakmamak için geçmiş Meriç’ten.
Eşlerinin sesini aylardır duymayan var içlerinde. Kimisi karnında, kimi kucağında bebeğiyle, bazıları aklı biraz eren çocuklarıyla, gurbette ailecek yeniden bir araya toplanmayı bekliyor sabırla. Tıpkı Hz Hacer’in İbrahim aleyhisselamı beklemesi gibi.
Meçhul bir bekleyiş bu, ancak Allah’a dayanınca katlanılabilen. Bizden istedikleri dua, kendileri için değil, arkada bıraktıkları için.
Ziyaretimizde konuşmalarımıza dikkat ediyoruz. Her türlü olumsuzluğu, dua yerine geçer diye ağzımıza almaya çekiniyoruz. Farklı bir buuddalar; dünyanın çirkin yüzünü, faniliğini gördüklerinden olsa gerek, dünyayı kalben terk etmişler.
"MASUMSUN, GİT İFADE VER"
Koca yürekli, aslan parçası genç kızlarımızla tanıştık. Yirmili yaşlarda, hayatın tam baharında, dünya adına geleceği parlak, lakin tüm beklentileri elinin tersiyle itip koyulmuşlar yola. İçlerinde yeni mezun da var, eğitimini yarım bırakan da.
Evin tek evladı, biriciği, yenice mühendis çıkmış biri. İfadeye çağrılınca, ‘Sen masumsun, git, ifade ver’ diyen annesini dinlemiş. Kendini demir parmaklıklar ardında bulmuş. Cezaevi günlerine dair, ‘Geçti, gitti, bitti.’ dedi sadece.
Tahliyeden sonra yine annesine gitmiş. Duruşmalarda gidişat kötü olunca, ‘beni yine ikna ederler’ düşüncesiyle, Meriç’in bu tarafına geçince aramış ailesini. Zulümden kurtulduğuna sevinmeleri onun için tek teselli.
İnanılması zor anılar biriktirmiş hepsi. Babalarının ihbarıyla hapse düşen kızlar, sahip çıkmayan aileler, dışlayan akrabalar. Eğitime harcadıkları yıllar, diplomalar hiç olmuş birden. Bunca sıkıntılara rağmen yine de sahipsiz bırakmamış onları, Yaradan. Her şeyi şükürle karşılıyorlar. ‘‘Şimdi biz iyiyiz, kurtulduk, özgürüz, ardımızda daha zorda olanlar var.’’ diyorlar.
HİCRET YOLUNDA SÜRPRİZ NİMETLER
Defalarca işittik; başlarına gelen her sıkıntıda rahmet eli uzanmış onlara. Bir genç kızımız, hatırasıyla müdahil oldu konuya: Meriç’ten geçince bir karakola teslim olduk. Nezarethaneye koydular. Uzun süredir açım, canım spagetti çekti. Bir zaman sonra, görevli elinde spagettiyle gelmesin mi!
Bir kardeşimiz, market alışverişinde ertelediği böğürtlen reçeli, Romanya’dan gelen paketten çıkınca çok duygulanmış.
Bir başkası her market alışverişinde ertelediği böğürtlen reçelinin, Romanya’dan gelen paketten çıktığını anlattı. Oturup ağlamış oracıkta. İnanın çoğumuz için sıradan olan şeyler onlar için şükür sebebi. Verenlere selam edip, bunun bir nasip işi olduğunu vurguluyor.
Bekleme diyarı Yunanistan’da, Allah onları çok özel insanlarla karşılaştırmış. Ev sahipleri hep yardım etmiş. Komşular, çocuklarına hediyeler getirmiş. Yunanlı dostları, gurbetteki hüzünlerini azaltmış.
Doğuma giden kardeşimize, çanta hazırlayan, hatta refakatçi olarak yanında bekleyen Yunan teyzelerimizin olduğunu öğrendik.
Bir kısmının Türkçe bilmesi de anlaşmayı kolaylaştırmış elbette.
Bize en anlamlı gelen hatırayı sona sakladım: Atina’da çocuklarımızdan birinin gittiği ilkokulda, öğretmeni bütün sınıftan bayrak çizip boyamalarını ister. Öyle düşüncelidir ki, çocuğumuzun yanına gelip, "Sen kendi bayrağını çiz ve boya." der.
Sınıfta bayrak çizen çocuklar.
İki günlük ziyaretimizde gözümüzle gördük, kalbimizle inandık ki, Allah kardeşlerimize gittikleri yeri, halkına da onları sevdirmiş. Geri dönerken arayı uzun tutmamak üzere sözleştik.
Keşke yaşadığımız ülkelerden daha sık düzenlenecek seferlerle onları misafirsiz bırakmasak…
*Konuk yazar
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Çocuğu "Sen Türk bayrağı çiz" diyen Yunan öğretmen
BELKIS BERK*
Neredeyse 4 yıl olmuş, aracımıza binip memleketin yolunu tutmayalı. Geçenlerde Ege’nin beri tarafına geçebilmiş muhacir aileleri ziyarete giderken, içimi farklı duygular kapladı.
Memleket yolunda, onca zaman görmediğimiz yakınlarımız ve anılarımız canlanırdı gözümde. Şimdi, kimlerle karşılaşacağımızın, tanıdık birine rastlamanın ya da buluştuklarımızla ortak tanıdıklar yakalamanın merakıyla düşmüştük yollara.
Gurbet diyarından adeta sılaya gidiyormuşçasına bir heyecandı bu. Ne de olsa varacağımız yer, kan kardeşimiz olmasa da, ondan öte can kardeşlerimizin haneleriydi.
Atina’ya vardığımızda ilk çaldığımız kapıyı, candan, mütebessim kardeşlerimiz açtı. Huzur tüten hanelerine aldılar bizi. Birbirini tanımayan, ama ilk buluşmada doyasıya sarılan kardeşler olduk her biriyle. Ablayla kardeşin, anneyle evladın buluşması gibi. Vatanın kokusu hala üzerlerinde; kimisi birkaç gün, kimisi aylar olmuş çıkalı.
Ziyaretimizi tek haneyle sınırlı tutmadık elbette. Bir yaşındaki bebekten anneanneye çok farklı kişilerle karşılaştık. Heyecanla beklemişler bizi, “Bizim için mi geldiniz, tanımadan bizleri?” diye başladı sohbetler.
Evet sadece sizi görmeye, ‘sizler bizim için çok kıymetlisiniz’ demek için geldik. Uzaklardan dua eden, selam yollayan, muavenet için çırpınan kardeşlerin varlığından sizi haberdar etmek için…
TÜRLÜ TÜRLÜ HİKÂYELER
Her birinin hikâyesi, farklı hüzün ve sürpriz inayetlerle bezeli. Kimi, babaları yıllardır hapiste olan çocuklarını, bir de annesiz bırakmamak için geçmiş Meriç’ten.
Eşlerinin sesini aylardır duymayan var içlerinde. Kimisi karnında, kimi kucağında bebeğiyle, bazıları aklı biraz eren çocuklarıyla, gurbette ailecek yeniden bir araya toplanmayı bekliyor sabırla. Tıpkı Hz Hacer’in İbrahim aleyhisselamı beklemesi gibi.
Meçhul bir bekleyiş bu, ancak Allah’a dayanınca katlanılabilen. Bizden istedikleri dua, kendileri için değil, arkada bıraktıkları için.
Ziyaretimizde konuşmalarımıza dikkat ediyoruz. Her türlü olumsuzluğu, dua yerine geçer diye ağzımıza almaya çekiniyoruz. Farklı bir buuddalar; dünyanın çirkin yüzünü, faniliğini gördüklerinden olsa gerek, dünyayı kalben terk etmişler.
"MASUMSUN, GİT İFADE VER"
Koca yürekli, aslan parçası genç kızlarımızla tanıştık. Yirmili yaşlarda, hayatın tam baharında, dünya adına geleceği parlak, lakin tüm beklentileri elinin tersiyle itip koyulmuşlar yola. İçlerinde yeni mezun da var, eğitimini yarım bırakan da.
Evin tek evladı, biriciği, yenice mühendis çıkmış biri. İfadeye çağrılınca, ‘Sen masumsun, git, ifade ver’ diyen annesini dinlemiş. Kendini demir parmaklıklar ardında bulmuş. Cezaevi günlerine dair, ‘Geçti, gitti, bitti.’ dedi sadece.
Tahliyeden sonra yine annesine gitmiş. Duruşmalarda gidişat kötü olunca, ‘beni yine ikna ederler’ düşüncesiyle, Meriç’in bu tarafına geçince aramış ailesini. Zulümden kurtulduğuna sevinmeleri onun için tek teselli.
İnanılması zor anılar biriktirmiş hepsi. Babalarının ihbarıyla hapse düşen kızlar, sahip çıkmayan aileler, dışlayan akrabalar. Eğitime harcadıkları yıllar, diplomalar hiç olmuş birden. Bunca sıkıntılara rağmen yine de sahipsiz bırakmamış onları, Yaradan. Her şeyi şükürle karşılıyorlar. ‘‘Şimdi biz iyiyiz, kurtulduk, özgürüz, ardımızda daha zorda olanlar var.’’ diyorlar.
HİCRET YOLUNDA SÜRPRİZ NİMETLER
Defalarca işittik; başlarına gelen her sıkıntıda rahmet eli uzanmış onlara. Bir genç kızımız, hatırasıyla müdahil oldu konuya: Meriç’ten geçince bir karakola teslim olduk. Nezarethaneye koydular. Uzun süredir açım, canım spagetti çekti. Bir zaman sonra, görevli elinde spagettiyle gelmesin mi!
Bir kardeşimiz, market alışverişinde ertelediği böğürtlen reçeli, Romanya’dan gelen paketten çıkınca çok duygulanmış.
Bir başkası her market alışverişinde ertelediği böğürtlen reçelinin, Romanya’dan gelen paketten çıktığını anlattı. Oturup ağlamış oracıkta. İnanın çoğumuz için sıradan olan şeyler onlar için şükür sebebi. Verenlere selam edip, bunun bir nasip işi olduğunu vurguluyor.
Bekleme diyarı Yunanistan’da, Allah onları çok özel insanlarla karşılaştırmış. Ev sahipleri hep yardım etmiş. Komşular, çocuklarına hediyeler getirmiş. Yunanlı dostları, gurbetteki hüzünlerini azaltmış.
Doğuma giden kardeşimize, çanta hazırlayan, hatta refakatçi olarak yanında bekleyen Yunan teyzelerimizin olduğunu öğrendik.
Bir kısmının Türkçe bilmesi de anlaşmayı kolaylaştırmış elbette.
Bize en anlamlı gelen hatırayı sona sakladım: Atina’da çocuklarımızdan birinin gittiği ilkokulda, öğretmeni bütün sınıftan bayrak çizip boyamalarını ister. Öyle düşüncelidir ki, çocuğumuzun yanına gelip, "Sen kendi bayrağını çiz ve boya." der.
Sınıfta bayrak çizen çocuklar.
İki günlük ziyaretimizde gözümüzle gördük, kalbimizle inandık ki, Allah kardeşlerimize gittikleri yeri, halkına da onları sevdirmiş. Geri dönerken arayı uzun tutmamak üzere sözleştik.
Keşke yaşadığımız ülkelerden daha sık düzenlenecek seferlerle onları misafirsiz bırakmasak…
*Konuk yazar
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Muhafazakârlar AKP'den kitlesel kopuş yaşıyor, seçmenin büyük kısmı gri alanda
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, siyasette yaşanan kutuplaşmanın seküler kesimi konsolide ederken muhafazakârlarda ise kopuşa neden olduğunu söyledi.
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ile T24 yazarı Murat Sabuncu Sayıların Dili'nde yorumladı
Ağırdır, iktidarın politikalarının sahiciliğini yitirdiğini ve beka söylemi ile birlikte de karşı tarafı şeytanlaştıran söylemler ürettiğini “Tüm bu nedenlerden dolayı sekülerlerde konsolide olma durumu var ama muhafazakârlarda bir çözülme var. Bu çözünme, erime gibi değil. Bir metaforla örnek verecek olursam, kutuplardaki büyük buz kütlelerinin çatlaması gibi çok büyük bir kitlesel kopuş var” dedi.
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ile T24 yazarı Murat Sabuncu, Türkiye’de yaşanan kutuplaşmayı ve kutuplaşmanın seçmen kitleleri üzerindeki etkisini Sayıların Dili’nde yorumladı.
Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın giderek kalıcı olmaya başladığını ve bunun da muhafazakârlar, sekülerler ve Kürtler şeklinde üç Türkiye yarattığını belirten Ağırdır, “Her seçim döneminde karşımıza çıkan renkli haritayı hatırlarsak, siyaseten 3 ayrı fotoğraf görüyoruz. Karadeniz ve Anadolu'da AKP-MHP, kıyı kesimlerinde CHP ve Doğu-Güneydoğu'da da HDP var. Bu kutuplaşmaların her birinin ihtiyaç ve talepleri de farklı. Ama asıl meselemiz, bu üç kutbu anlama çabası entelektüel anlamda da siyasi anlamda da çok zayıf. Siyasi anlamda zaten hiç yok. Siyasetçiler bu kutuplaşmaları veri olarak kabul etti ve bundan mutlu oldu” dedi.
Sorunların sadece siyaset üzerinden ve siyasi oy tercihleri üzerinden konuşulmasının eksik olacağını belirten Ağırdır, yaptıkları araştırmalara dikkat çekerek, “Yani baştan düşünmemiz lazım. Gördüğümüz başka değişim dinamikleri var. Toplumun yaşam biçimi de değişiyor” dedi.
Siyasi bakımdan insanların kendi yankı odasına hapsolduğunu ancak umut veren değişimlerin de yaşandığını söyleyen Ağırdır, “Kentlere doğru yaşanan göçle birlikte bildiğiniz bütün referanslarınızın değiştiği bir dünyaya giriyorsunuz. Kutuplaşma ve medyanın ürettiği dil ile birlikte çekingen davranıyorsunuz ama ilişki mesafesine geldiğinizde temas başlıyor. Ve görüyorsunuz ki ‘diğer kutupa’ yerleştirdiğiniz kişi komşunuz oluyor ve sizinle aynı ihtiyaçların peşinden gidiyor. Bu temas bütün kutuplaşmanın engelleyici rolüne rağmen olumlu bir değişim üretiyor. Elbette önyargılar bir direnç üretiyor ve beklenen hızla değişim olmuyor. Ama yinede bu değişim önce bireylerde sonra hanelerde hayatın niteliğini ve zihin dünyasını değiştiriyor” dedi.
Muhafazakâr dünyada kadının gündelik hayata, eğitme ve çalışma hayatına dahil olması yönünde ciddi bir zihni değişim olduğunu söyleyen Ağırdır, “Türkiye toplumu beka deyince siyasi liderlerin kurduğu devletin bekâsını anlamıyorlar. Bir arada yaşamın bekâsını anlıyorlar. Çevre, kadın hakları, tüketici hakları duyarlılığı sekülerlerde de muhafazakârlarda da eskisinden daha fazla gelişiyor. Bu sahiciliğini yitiren medya ve siyaset arasında insanlar da hala kimliğini sahiplenerek, kutuplaşmanın bir ekseninden ortaya doğru hareket etmiş durumda. En azından 10 puanlık büyük bir kitle bu durumda” diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ile T24 yazarı Murat Sabuncu Sayıların Dili'nde yorumladı
Ağırdır, iktidarın politikalarının sahiciliğini yitirdiğini ve beka söylemi ile birlikte de karşı tarafı şeytanlaştıran söylemler ürettiğini “Tüm bu nedenlerden dolayı sekülerlerde konsolide olma durumu var ama muhafazakârlarda bir çözülme var. Bu çözünme, erime gibi değil. Bir metaforla örnek verecek olursam, kutuplardaki büyük buz kütlelerinin çatlaması gibi çok büyük bir kitlesel kopuş var” dedi.
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ile T24 yazarı Murat Sabuncu, Türkiye’de yaşanan kutuplaşmayı ve kutuplaşmanın seçmen kitleleri üzerindeki etkisini Sayıların Dili’nde yorumladı.
Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın giderek kalıcı olmaya başladığını ve bunun da muhafazakârlar, sekülerler ve Kürtler şeklinde üç Türkiye yarattığını belirten Ağırdır, “Her seçim döneminde karşımıza çıkan renkli haritayı hatırlarsak, siyaseten 3 ayrı fotoğraf görüyoruz. Karadeniz ve Anadolu'da AKP-MHP, kıyı kesimlerinde CHP ve Doğu-Güneydoğu'da da HDP var. Bu kutuplaşmaların her birinin ihtiyaç ve talepleri de farklı. Ama asıl meselemiz, bu üç kutbu anlama çabası entelektüel anlamda da siyasi anlamda da çok zayıf. Siyasi anlamda zaten hiç yok. Siyasetçiler bu kutuplaşmaları veri olarak kabul etti ve bundan mutlu oldu” dedi.
Sorunların sadece siyaset üzerinden ve siyasi oy tercihleri üzerinden konuşulmasının eksik olacağını belirten Ağırdır, yaptıkları araştırmalara dikkat çekerek, “Yani baştan düşünmemiz lazım. Gördüğümüz başka değişim dinamikleri var. Toplumun yaşam biçimi de değişiyor” dedi.
Siyasi bakımdan insanların kendi yankı odasına hapsolduğunu ancak umut veren değişimlerin de yaşandığını söyleyen Ağırdır, “Kentlere doğru yaşanan göçle birlikte bildiğiniz bütün referanslarınızın değiştiği bir dünyaya giriyorsunuz. Kutuplaşma ve medyanın ürettiği dil ile birlikte çekingen davranıyorsunuz ama ilişki mesafesine geldiğinizde temas başlıyor. Ve görüyorsunuz ki ‘diğer kutupa’ yerleştirdiğiniz kişi komşunuz oluyor ve sizinle aynı ihtiyaçların peşinden gidiyor. Bu temas bütün kutuplaşmanın engelleyici rolüne rağmen olumlu bir değişim üretiyor. Elbette önyargılar bir direnç üretiyor ve beklenen hızla değişim olmuyor. Ama yinede bu değişim önce bireylerde sonra hanelerde hayatın niteliğini ve zihin dünyasını değiştiriyor” dedi.
Muhafazakâr dünyada kadının gündelik hayata, eğitme ve çalışma hayatına dahil olması yönünde ciddi bir zihni değişim olduğunu söyleyen Ağırdır, “Türkiye toplumu beka deyince siyasi liderlerin kurduğu devletin bekâsını anlamıyorlar. Bir arada yaşamın bekâsını anlıyorlar. Çevre, kadın hakları, tüketici hakları duyarlılığı sekülerlerde de muhafazakârlarda da eskisinden daha fazla gelişiyor. Bu sahiciliğini yitiren medya ve siyaset arasında insanlar da hala kimliğini sahiplenerek, kutuplaşmanın bir ekseninden ortaya doğru hareket etmiş durumda. En azından 10 puanlık büyük bir kitle bu durumda” diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Adem Yavuz Arslan: Finali Erdoğan’la yapacaklar!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ arasında yaşanan tartışma giderek büyüyor.
Peki Başbuğ ve Erdoğan ne yapmaya çalışıyor? Bir sonraki adım ne olacak? Gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Fatih Akalan Türkiye’nin konuştuğu meseleyi masaya yatırdı.
Peki Başbuğ ve Erdoğan ne yapmaya çalışıyor? Bir sonraki adım ne olacak? Gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Fatih Akalan Türkiye’nin konuştuğu meseleyi masaya yatırdı.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Dikkat çeken rapor açıklandı
Son dönemde katlanarak arttığı belirtilen polis intiharları 'Neler oluyor?' dedirtti. Sadece Ocak ayında 2'si emekli olmak üzere 12 güvenlik görevlisi intihar ederken, hazırlanan bir rapor dikkat çekti.
Hazırlanan raporlara göre; intiharların çalışma şartlarının zorluğu ve uzun çalışma saatleri, ekonomik yetersizlikler, ailevi sorunlar, cinnet halleri gibi birçok sebebi de bulunsa da polis memurları uğradıkları mobbing ve baskılardan yılmış durumda.Halk TV'de yer alan habere göre, Yargıtay kararıyla kapatılan Emniyet-Sen'in verilerine göre; 1990 yılında 5 polis intihar ederken bu rakam 2011 yılında 26'ya kadar yükseliyor.
2011 yılından sonra resmi istatistiklere yine ulaşılamıyor ancak basına yansıyan haberlerden yola çıkılarak 2013-2019 yılları arasında yılda 30 ila 53 polisin intihar ettiğine ulaşmak mümkün.Yine basına yansıyan haberlerden ve farklı kaynaklardan yola çıkarak, 2019 yılında 46 polisin intihar ettiği ve bu sayının en az üçte biri kadar da intihara teşebbüs eden polis olduğu gözlemlenebiliyor.
Öte yandan yalnızca basına yansıyan ve sosyal medyada yer alan haberlere bakarak 2020 Ocak ayında 8'i polis memuru, 1'i emniyet müdürü, 1'i bekçi ve 2'si emekli polis olmak üzere güvenlik güçlerinde 12 intihar yaşandığı görüldü.
İNTİHARLAR NEDEN ARTTI?
İntiharların niteliklerine bakıldığında ise, intiharların ekseriyetle mesleğinin ilk yıllarında olan polis memurlarının intihar ettiğinin görülmesi ağır çalışma koşullarının yarattığı stres ve baskıdan dolayı gerçekleştiği sanısını kuvvetlendiriyor. Maddi şartların yetersizliği, ailevi sorunlar, yetersiz beslenme, uzun çalışma saatleri dolayısıyla ortaya çıkan uykusuzluk gibi diğer sorunlar da polis intiharlarının sebepleri arasında yer alıyor.
Konuya ilişkin konuşan bir polis memuru, "Polisin en büyük sorunu özlük haklarının olmaması, 3600 ek gösterge beklentisi. İcra edilen görevin zorluğunun yanısıra ek görevlerin verdiği yük de fazla. Miting, eylem, basın açıklaması, maç vs. derken rutin görevleri de binince dinlenme ve aileye zaman ayırma işi pek mümkün olmuyor. Polis, aylık 240 saat çalışıyor ve ek görevler de üstüne binince vücut ile zihin çok zorlanıyor. Herkesin gözü maaşımızda ama çalışma saatları de göz önüne alınırsa Avrupa'daki meslektaşlarımızın çok gerisindeyiz" ifadelerini kullandı.
Mobbing konusuna da değinen polis memuru "Bunlar dışında da mobbing de var malûm. Mobbing derken, her iş ortamında olan ast-üst ilişkisi aslında. Ekonomik koşullardan intihar eden de illa ki vardır ancak asıl sorun o değil bence. Son yıllarda intihar oranları arttı" dedi.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Hazırlanan raporlara göre; intiharların çalışma şartlarının zorluğu ve uzun çalışma saatleri, ekonomik yetersizlikler, ailevi sorunlar, cinnet halleri gibi birçok sebebi de bulunsa da polis memurları uğradıkları mobbing ve baskılardan yılmış durumda.Halk TV'de yer alan habere göre, Yargıtay kararıyla kapatılan Emniyet-Sen'in verilerine göre; 1990 yılında 5 polis intihar ederken bu rakam 2011 yılında 26'ya kadar yükseliyor.
2011 yılından sonra resmi istatistiklere yine ulaşılamıyor ancak basına yansıyan haberlerden yola çıkılarak 2013-2019 yılları arasında yılda 30 ila 53 polisin intihar ettiğine ulaşmak mümkün.Yine basına yansıyan haberlerden ve farklı kaynaklardan yola çıkarak, 2019 yılında 46 polisin intihar ettiği ve bu sayının en az üçte biri kadar da intihara teşebbüs eden polis olduğu gözlemlenebiliyor.
Öte yandan yalnızca basına yansıyan ve sosyal medyada yer alan haberlere bakarak 2020 Ocak ayında 8'i polis memuru, 1'i emniyet müdürü, 1'i bekçi ve 2'si emekli polis olmak üzere güvenlik güçlerinde 12 intihar yaşandığı görüldü.
İNTİHARLAR NEDEN ARTTI?
İntiharların niteliklerine bakıldığında ise, intiharların ekseriyetle mesleğinin ilk yıllarında olan polis memurlarının intihar ettiğinin görülmesi ağır çalışma koşullarının yarattığı stres ve baskıdan dolayı gerçekleştiği sanısını kuvvetlendiriyor. Maddi şartların yetersizliği, ailevi sorunlar, yetersiz beslenme, uzun çalışma saatleri dolayısıyla ortaya çıkan uykusuzluk gibi diğer sorunlar da polis intiharlarının sebepleri arasında yer alıyor.
Konuya ilişkin konuşan bir polis memuru, "Polisin en büyük sorunu özlük haklarının olmaması, 3600 ek gösterge beklentisi. İcra edilen görevin zorluğunun yanısıra ek görevlerin verdiği yük de fazla. Miting, eylem, basın açıklaması, maç vs. derken rutin görevleri de binince dinlenme ve aileye zaman ayırma işi pek mümkün olmuyor. Polis, aylık 240 saat çalışıyor ve ek görevler de üstüne binince vücut ile zihin çok zorlanıyor. Herkesin gözü maaşımızda ama çalışma saatları de göz önüne alınırsa Avrupa'daki meslektaşlarımızın çok gerisindeyiz" ifadelerini kullandı.
Mobbing konusuna da değinen polis memuru "Bunlar dışında da mobbing de var malûm. Mobbing derken, her iş ortamında olan ast-üst ilişkisi aslında. Ekonomik koşullardan intihar eden de illa ki vardır ancak asıl sorun o değil bence. Son yıllarda intihar oranları arttı" dedi.
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Şam'dan Erdoğan'a: Cahil, gerçeklerden kopuk, terörist hamisi rejimin başı
Suriye Dışişleri Bakanlığı, Suriye hükümet güçlerini 'her yerde' vurma uyarısında bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'gerçeklerden kopuk' olduğunu söyledi.
Suriye resmi haber ajansı SANA, Tayyip Erdoğan'ın Suriye'nin İdlib vilayetindeki krizle ilgili son açıklamalarına Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın şu yanıtı verdiğini duyurdu:
"Türk rejiminin başının yaptığı içi boş açıklamalar ancak cahil olduğu kadar gerçeklikten kopuk bir kişiden gelebilir"
Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı'ndan resmi bir kaynağın SANA'ya yaptığı açıklamalar şöyle aktarıldı:
"Suriye Arap Ordusu'nun saldırıları altında desteklediği, silahlandırdığı ve eğittiği terör örgütlerinin çöküşünün ve kendisinin uluslararası terörizmin aracı olarak komutan rolünün ve Amerikalı efendilerinin elinde kukla olduğunun açığa çıkmasının ardından, ordusu ve teröristleri ağır yenilgiye uğramış Türk rejiminin başı, bize, ancak gerçeklikten uzak bir kişi tarafından yapılabilecek içi boş, tutar yanı olmayan açıklamalar yöneltmektedir."
'Olaylar ve gidişat bakımından akıl almaz'
"Suriye Arap Ordusu askerlerini vurma tehdidi, olaylar ve gidişat bakımından akıl almazdır ve sadece kendi cehaletini göstermeye yaramaktadır."
'Tüm Suriye coğrafyasında' vurgusu
"Suriye Arap Cumhuriyeti, tüm Suriye coğrafyasında terör örgütleriyle savaşarak ve halkımızı onların boyunduruğundan kurtararak ulusal ve anayasal görevlerini yerine getirmeyi sürdürme kararlılığını teyit eder."
"Türk rejiminin başı tarafından desteklenen terörist grupların insan kalkanı olarak kullanmak için çıkışlarını engellediği sivillere güvenli insani geçişleri açmak da buna dahildir."
'Türk gücü mevcudiyetine yönelik misillemelerden tümüyle Türk rejimi sorumludur'
"Suriye Arap Cumhuriyeti, topraklarındaki her Türk gücünün uluslararası hukukun ağır ihlali şeklinde yasadığı mevcudiyet olduğunu, buna yönelik misillemelerden ve sonuçlarından tümüyle Türk rejiminin sorumlu bulunduğunu teyit eder."
Erdoğan bugün AKP grup toplantısına hitabındaki ilk açıklamasında şu ifadelere yer vermişti:
"Şubat ayı sonuna kadar rejimi Soçi Muhtırası sınırları dışına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çıkartmakta kararlıyız. Bunun için karada ve havada her ne gerekiyorsa çekinmeden, tereddüt etmeden, hiçbir oyalamaya meydan vermeden bunu yapacağız."
"Gözlem noktalarındaki veya diğer yerlerdeki askerlerimize en küçük bir zarar gelmesi halinde, bugünden itibaren, İdlib’le ve Soçi Muhtırası sınırlarıyla bağlı kalmadan, rejim güçlerini her yerde vuracağımızı buradan ilan ediyorum."
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Suriye resmi haber ajansı SANA, Tayyip Erdoğan'ın Suriye'nin İdlib vilayetindeki krizle ilgili son açıklamalarına Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın şu yanıtı verdiğini duyurdu:
"Türk rejiminin başının yaptığı içi boş açıklamalar ancak cahil olduğu kadar gerçeklikten kopuk bir kişiden gelebilir"
Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı'ndan resmi bir kaynağın SANA'ya yaptığı açıklamalar şöyle aktarıldı:
"Suriye Arap Ordusu'nun saldırıları altında desteklediği, silahlandırdığı ve eğittiği terör örgütlerinin çöküşünün ve kendisinin uluslararası terörizmin aracı olarak komutan rolünün ve Amerikalı efendilerinin elinde kukla olduğunun açığa çıkmasının ardından, ordusu ve teröristleri ağır yenilgiye uğramış Türk rejiminin başı, bize, ancak gerçeklikten uzak bir kişi tarafından yapılabilecek içi boş, tutar yanı olmayan açıklamalar yöneltmektedir."
'Olaylar ve gidişat bakımından akıl almaz'
"Suriye Arap Ordusu askerlerini vurma tehdidi, olaylar ve gidişat bakımından akıl almazdır ve sadece kendi cehaletini göstermeye yaramaktadır."
'Tüm Suriye coğrafyasında' vurgusu
"Suriye Arap Cumhuriyeti, tüm Suriye coğrafyasında terör örgütleriyle savaşarak ve halkımızı onların boyunduruğundan kurtararak ulusal ve anayasal görevlerini yerine getirmeyi sürdürme kararlılığını teyit eder."
"Türk rejiminin başı tarafından desteklenen terörist grupların insan kalkanı olarak kullanmak için çıkışlarını engellediği sivillere güvenli insani geçişleri açmak da buna dahildir."
'Türk gücü mevcudiyetine yönelik misillemelerden tümüyle Türk rejimi sorumludur'
"Suriye Arap Cumhuriyeti, topraklarındaki her Türk gücünün uluslararası hukukun ağır ihlali şeklinde yasadığı mevcudiyet olduğunu, buna yönelik misillemelerden ve sonuçlarından tümüyle Türk rejiminin sorumlu bulunduğunu teyit eder."
Erdoğan bugün AKP grup toplantısına hitabındaki ilk açıklamasında şu ifadelere yer vermişti:
"Şubat ayı sonuna kadar rejimi Soçi Muhtırası sınırları dışına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çıkartmakta kararlıyız. Bunun için karada ve havada her ne gerekiyorsa çekinmeden, tereddüt etmeden, hiçbir oyalamaya meydan vermeden bunu yapacağız."
"Gözlem noktalarındaki veya diğer yerlerdeki askerlerimize en küçük bir zarar gelmesi halinde, bugünden itibaren, İdlib’le ve Soçi Muhtırası sınırlarıyla bağlı kalmadan, rejim güçlerini her yerde vuracağımızı buradan ilan ediyorum."
[Samanyolu Haber] 12.2.2020
Aşkta kaybedince...'Happy Ending' olmuyor! [Kadir Gürcan]
Duygusallık ve romantizmin fazlası zararlı. İlerleyen yaşlarda, “Üç tehlikeli beyaz!” olarak bilinen tuz, un ve şeker ne ise, siyasi açıdan aşırıya kaçan romantizm de en az o kadar tehlikeli. Bu meşhur üçlü'ye aşk ve kumar'ı da dahil etmek şart. Malum, kırkından sonra aşka düşeni teneşir paklarmış. Aşk'da başarısız olanların ikinci durağı daha kötü ve yüz kızartıcı; kumar. Hem de devlet malı ile!
Cumhurbaşkanı yörüngesinde oluşan romantizm saplantısı artık ülke sınırları içindeki hayal ve gönül kırıklıkları ile sınırlı değil. Şehit cenazelerinde, Cumhurbaşkanı'nın kadraja düşen ağlama karelerinden bahsetmiyoruz. O görüntüler iç siyaset için. Bizim derdimiz, dış siyasetteki aşırı duygusallık.Saray'ın her yaptığında hikmet arayan budala yazar-çizer takımı da işin farkında fakat ellerinden bir şey gelmiyor. Etrafındakiler, “Gençken bu böyle değildi!” diyerek kendilerini teselli etseler de, Nasreddin Hoca'nın yaşlılık halleri gibi, biz Hazret'in gençlik yıllarını da biliyoruz. Şimdi yaşanan sıkıntıların bir çoğu işte o zamandan kalan açık hesaplardan kaynaklanıyor.
Mevcut iktidarın ilk göz ağrılarından sayılan Suriye'li Beşşar'ın yapıp ettiklerini cümle alem duydu. Suriye'nin diktatörü Türkiye dışındaki herkes ile yeni başlangıçlar peşinde. Saray hala, memleketin en kirli çöpçatanı, köhne marksist'i araya sokup, bir kez daha anlaşma, barışma ya da hiç olmazsa bir kere olsun randevu ayarlanması için eşik aşındırıyor. Bu divanelik değil de ne? ABD'de yapılan bir araştırmada, boşanan çiftlerden yüzde kırkı, bir süre sonra eski eşine dönmek için çareler arıyormuş. Saray'ın bu istatistikten haberi olmalı. Bunca kayıptan sonra bile Türkiye'nin Suriye ile nasıl olursa olsun bir şekilde, aynı masaya oturmaya zorlandığı artık sır değil. Kocağolan'ın gözü başka bir şey görmüyor.
Saray'ın karanlık odalarında, Suriye'li Esed ailesi ile çekilen eski birliktelik fotoğraflarına bakıp bakıp ağlandığı bile söyleniyor ki, aşık'ın hallerini izah için sıradışı şeyler değil. Saray, Suriye'yi elinden kaçırdığına mı yansın, yoksa, ortada kaldığı için, Rusya'ya 'kuma' olarak yamanmak zorunda kaldığına mı dövünsün? Bölgede Süper Güç rolleri oynamayı pek seven Putin'in Suriye ile flörtü bizim Saray'ı çileden çıkarıyor. Rusya'nın diğer mayın merkebi, ve şu sıralar ağır aksak hayata tutunmaya çalışan İran'ı da unutmayalım.
Başbakan Ruhani geçen hafta, Avrupa Birliği'ne çağrıda bulunup, İran'ın nükleer çalışmalar konusunda her türlü görüşme için hazır olduğunu duyurdu. İran, Rusya için taşaron olarak çalışmaktan iyice bıkmış. Rusya'nın iteklemesi ile ABD'ye diklenmeye kalkınca, en gözde kumandanını kurban olarak vermek zorunda kaldı. İran, Rusya münasebetlerini, müt'a nikahı çerçevesinde her an sonlandırabileceği için, Avrupa ile seviyeli bir birlikteliği mahsurlu saymıyor olabilir. Rusya da öyle.
Türkiye'nin tarihinde olmadığı kadar Rusya'ya mahkum ve muhtaç haline gelmesinin çok önemli sebebi var. Putin ve Rus yetkililer, iki ülke arasındaki ilişkilerde Türk Hükümeti'nin vereceği muhtemel karşılıkları ciddiye almıyor, önemsemiyor ve bunu da dile getirmekten çekinmiyorlar. En son, İdlib'teki verilen kayıpta, Cumhurbaşkanı Filistin'deki hadiselere kızdığı kadar bile hiddet göstermedi. Genelde Ortadoğu, özelde Filistin Meselesini, Yerli Malı Halife pozisyonu ile çözeceğini zanneden Saray'ın, iş Rusya'ya dayanınca, uysal bir kediye ya da barış güvercinine dönüşüvermesi garip değil mi? Rusya ile girilen romantik ilişkide işler sarpa sarınca, Saray bundan sonra, masaya daha pahalı şeyler koyarak kumar oynayacak gibi görünüyor.
Mevsimine göre Rusya'ya ihraç edilen domates, portakal, çilek ve bilumum tarım malzemesi geri gönderildiğinde nasıl en küçük bir karşılık verilmiyorsa, İdlib'teki kaza ya da kasıtlı girilen çatışmada şehid edilen sekiz anakuzusu için de bir şey deme cesareti gösterilemedi. Cumhurbaşkanının silah altındaki vatan evladlarını, bazen Suriye, bazen Libya gibi luzumsuz operasyonlarda tüketme konusunda bonkörlüğü rahatsız edici boyutlara ulaşmış durumda. Beşşar Esed ile masaya oturmanın zamanı geldi!” diyen demode Marksist'de, televizyonlarda aynı rahatlıkla “Savaş! Elbetteki kayıp ve şehit vereceksiniz!” pişkinliğini gizlemiyor.
Türkiye, Putin idaresindeki Rusya'yı memnun etmek için çok uğraşıyor. Bu konuda harcanan devlet giderinin haddi hesabı yok. Kullanmama ve depolarda çürütme pahasına S 400'leri aldık. Suriye'de neden ve kiminle savaştığımız hakkında hiç kimsenin bir fikri yok. Libya'ya asker göndermenin hangi anlaşılmaz hikmetlere bağlandığı hala belli değil. Akla gelen en makul gerekçe, Türkiye'nin işgalci bir görüntü ile NATO'dan atılmasını hızlandırmak. NATO ülkeleri, Rusya'nın uydusu gibi davranan Türkiye'ye daha ne kadar dayanabilirler göreceğiz.
Yıllar önce, uçak krizinden dolayı savaşın eşiğine gelen Rusya ve Türkiye'nin, göz göre göre İdlib'de karşı karşıya gelmesinin ve mevcut iktidarın böylesine ağır bir aşağılanmayı göğsünde yumuşatıp sonra da taç'a yuvarlamasının ikna edici bir sebebi olmalı. Önce, Cumhurbaşkanı sonra da Dışişleri Bakanı, İdlib hadisesinin iki ülke arasındaki ilişkilere zarar vermeyeceğini söylerken adeta birbirleriyle yarıyorlardı. İşte romantizmin farklı bir boyuta sıçradığı nokta burası.
Saray geç de olsa, Rusya için vazgeçilmez ya da harcanamaz olmadığını anlamaya başladı. Şu anki kıymet-i harbiyesi, işi geçmiş ve ikinci plana düşmüş 'kuma' kadar bile değil. Türkiye, romantizmde kaybetti. Şimdi, kaybedeceğini bilen müflis bir kumarbaz gibi, Rusya ile birlikteliğini sürdürmek için masaya herşeyi koymaya kararlı. İdlib'de yok yere ölen anakuzuları bu yüzden Türkiye'de gündem olmadı.
Varını yoğunu kumarda kaybettikten sonra her şeye tevbe eden bir kumarbaz, “Kumar şehvetlerin en büyüğüdür. Kumar mübtelası için kadın ve romantizm hiç bir şeydir!” itirafında bulunur. Saray ve iktidar “Aşk'da kaybettik, bari kumarda kazanalım!” şaşkınlığında, herşeyi kaybetme pahasına masadan kakmamaya kararlılar.
Zeki okurların, “Ee! Ne diyorsun? Yine bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, işi fıkraya mı bağlayacaksın?” diye asabileştiklerini farkediyorum. Bu kez iş ciddi. Rusya, Saray'ın hayallerini süsleyen nükleer silah konusunda, Türkiye'ye çok ciddi sözler vermiş durumda. Saray'ı Rusya'nın peşine takan asıl mesele bu. İktidar ve Saray, devekuşu gibi, başlarını kuma soktukları için, dünyadan gizlendiklerini zannediyorlar. ABD'nin işi ağırdan almasının en büyük sebebi bu. Bu konuda, İran'ın başına bela olan nükleer probleminden ders almaya da hiç niyetleri yok.
İşi fıkraya bağlamayınca, netice işte böyle sevimsiz oluyor! Eh, bunu siz istediniz. Senaryo'nun aşık'ın romantik ve mutlu ölümü ile değil de, kumarbazın hüsranı ile bitmesini kimse istemezdi.
[Kadir Gürcan] 12.2.2020 [Samanyolu Haber]
Cumhurbaşkanı yörüngesinde oluşan romantizm saplantısı artık ülke sınırları içindeki hayal ve gönül kırıklıkları ile sınırlı değil. Şehit cenazelerinde, Cumhurbaşkanı'nın kadraja düşen ağlama karelerinden bahsetmiyoruz. O görüntüler iç siyaset için. Bizim derdimiz, dış siyasetteki aşırı duygusallık.Saray'ın her yaptığında hikmet arayan budala yazar-çizer takımı da işin farkında fakat ellerinden bir şey gelmiyor. Etrafındakiler, “Gençken bu böyle değildi!” diyerek kendilerini teselli etseler de, Nasreddin Hoca'nın yaşlılık halleri gibi, biz Hazret'in gençlik yıllarını da biliyoruz. Şimdi yaşanan sıkıntıların bir çoğu işte o zamandan kalan açık hesaplardan kaynaklanıyor.
Mevcut iktidarın ilk göz ağrılarından sayılan Suriye'li Beşşar'ın yapıp ettiklerini cümle alem duydu. Suriye'nin diktatörü Türkiye dışındaki herkes ile yeni başlangıçlar peşinde. Saray hala, memleketin en kirli çöpçatanı, köhne marksist'i araya sokup, bir kez daha anlaşma, barışma ya da hiç olmazsa bir kere olsun randevu ayarlanması için eşik aşındırıyor. Bu divanelik değil de ne? ABD'de yapılan bir araştırmada, boşanan çiftlerden yüzde kırkı, bir süre sonra eski eşine dönmek için çareler arıyormuş. Saray'ın bu istatistikten haberi olmalı. Bunca kayıptan sonra bile Türkiye'nin Suriye ile nasıl olursa olsun bir şekilde, aynı masaya oturmaya zorlandığı artık sır değil. Kocağolan'ın gözü başka bir şey görmüyor.
Saray'ın karanlık odalarında, Suriye'li Esed ailesi ile çekilen eski birliktelik fotoğraflarına bakıp bakıp ağlandığı bile söyleniyor ki, aşık'ın hallerini izah için sıradışı şeyler değil. Saray, Suriye'yi elinden kaçırdığına mı yansın, yoksa, ortada kaldığı için, Rusya'ya 'kuma' olarak yamanmak zorunda kaldığına mı dövünsün? Bölgede Süper Güç rolleri oynamayı pek seven Putin'in Suriye ile flörtü bizim Saray'ı çileden çıkarıyor. Rusya'nın diğer mayın merkebi, ve şu sıralar ağır aksak hayata tutunmaya çalışan İran'ı da unutmayalım.
Başbakan Ruhani geçen hafta, Avrupa Birliği'ne çağrıda bulunup, İran'ın nükleer çalışmalar konusunda her türlü görüşme için hazır olduğunu duyurdu. İran, Rusya için taşaron olarak çalışmaktan iyice bıkmış. Rusya'nın iteklemesi ile ABD'ye diklenmeye kalkınca, en gözde kumandanını kurban olarak vermek zorunda kaldı. İran, Rusya münasebetlerini, müt'a nikahı çerçevesinde her an sonlandırabileceği için, Avrupa ile seviyeli bir birlikteliği mahsurlu saymıyor olabilir. Rusya da öyle.
Türkiye'nin tarihinde olmadığı kadar Rusya'ya mahkum ve muhtaç haline gelmesinin çok önemli sebebi var. Putin ve Rus yetkililer, iki ülke arasındaki ilişkilerde Türk Hükümeti'nin vereceği muhtemel karşılıkları ciddiye almıyor, önemsemiyor ve bunu da dile getirmekten çekinmiyorlar. En son, İdlib'teki verilen kayıpta, Cumhurbaşkanı Filistin'deki hadiselere kızdığı kadar bile hiddet göstermedi. Genelde Ortadoğu, özelde Filistin Meselesini, Yerli Malı Halife pozisyonu ile çözeceğini zanneden Saray'ın, iş Rusya'ya dayanınca, uysal bir kediye ya da barış güvercinine dönüşüvermesi garip değil mi? Rusya ile girilen romantik ilişkide işler sarpa sarınca, Saray bundan sonra, masaya daha pahalı şeyler koyarak kumar oynayacak gibi görünüyor.
Mevsimine göre Rusya'ya ihraç edilen domates, portakal, çilek ve bilumum tarım malzemesi geri gönderildiğinde nasıl en küçük bir karşılık verilmiyorsa, İdlib'teki kaza ya da kasıtlı girilen çatışmada şehid edilen sekiz anakuzusu için de bir şey deme cesareti gösterilemedi. Cumhurbaşkanının silah altındaki vatan evladlarını, bazen Suriye, bazen Libya gibi luzumsuz operasyonlarda tüketme konusunda bonkörlüğü rahatsız edici boyutlara ulaşmış durumda. Beşşar Esed ile masaya oturmanın zamanı geldi!” diyen demode Marksist'de, televizyonlarda aynı rahatlıkla “Savaş! Elbetteki kayıp ve şehit vereceksiniz!” pişkinliğini gizlemiyor.
Türkiye, Putin idaresindeki Rusya'yı memnun etmek için çok uğraşıyor. Bu konuda harcanan devlet giderinin haddi hesabı yok. Kullanmama ve depolarda çürütme pahasına S 400'leri aldık. Suriye'de neden ve kiminle savaştığımız hakkında hiç kimsenin bir fikri yok. Libya'ya asker göndermenin hangi anlaşılmaz hikmetlere bağlandığı hala belli değil. Akla gelen en makul gerekçe, Türkiye'nin işgalci bir görüntü ile NATO'dan atılmasını hızlandırmak. NATO ülkeleri, Rusya'nın uydusu gibi davranan Türkiye'ye daha ne kadar dayanabilirler göreceğiz.
Yıllar önce, uçak krizinden dolayı savaşın eşiğine gelen Rusya ve Türkiye'nin, göz göre göre İdlib'de karşı karşıya gelmesinin ve mevcut iktidarın böylesine ağır bir aşağılanmayı göğsünde yumuşatıp sonra da taç'a yuvarlamasının ikna edici bir sebebi olmalı. Önce, Cumhurbaşkanı sonra da Dışişleri Bakanı, İdlib hadisesinin iki ülke arasındaki ilişkilere zarar vermeyeceğini söylerken adeta birbirleriyle yarıyorlardı. İşte romantizmin farklı bir boyuta sıçradığı nokta burası.
Saray geç de olsa, Rusya için vazgeçilmez ya da harcanamaz olmadığını anlamaya başladı. Şu anki kıymet-i harbiyesi, işi geçmiş ve ikinci plana düşmüş 'kuma' kadar bile değil. Türkiye, romantizmde kaybetti. Şimdi, kaybedeceğini bilen müflis bir kumarbaz gibi, Rusya ile birlikteliğini sürdürmek için masaya herşeyi koymaya kararlı. İdlib'de yok yere ölen anakuzuları bu yüzden Türkiye'de gündem olmadı.
Varını yoğunu kumarda kaybettikten sonra her şeye tevbe eden bir kumarbaz, “Kumar şehvetlerin en büyüğüdür. Kumar mübtelası için kadın ve romantizm hiç bir şeydir!” itirafında bulunur. Saray ve iktidar “Aşk'da kaybettik, bari kumarda kazanalım!” şaşkınlığında, herşeyi kaybetme pahasına masadan kakmamaya kararlılar.
Zeki okurların, “Ee! Ne diyorsun? Yine bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, işi fıkraya mı bağlayacaksın?” diye asabileştiklerini farkediyorum. Bu kez iş ciddi. Rusya, Saray'ın hayallerini süsleyen nükleer silah konusunda, Türkiye'ye çok ciddi sözler vermiş durumda. Saray'ı Rusya'nın peşine takan asıl mesele bu. İktidar ve Saray, devekuşu gibi, başlarını kuma soktukları için, dünyadan gizlendiklerini zannediyorlar. ABD'nin işi ağırdan almasının en büyük sebebi bu. Bu konuda, İran'ın başına bela olan nükleer probleminden ders almaya da hiç niyetleri yok.
İşi fıkraya bağlamayınca, netice işte böyle sevimsiz oluyor! Eh, bunu siz istediniz. Senaryo'nun aşık'ın romantik ve mutlu ölümü ile değil de, kumarbazın hüsranı ile bitmesini kimse istemezdi.
[Kadir Gürcan] 12.2.2020 [Samanyolu Haber]
Samimî Dinî Havayı Teneffüs Ettirme ve Riyadan Uzak Tutma [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi riyadan uzak tutma hususunda şöyle diyor:
“Çocuklarınızı dînî merasimlere, camiye, cemaate götürmenin yanı başında, güzel ilâhilerin okunduğu, Mevlid-i Nebevî’nin okunduğu yerlere de götürmelisin. Böylece onu, dini hayata ait usulünden füruuna kadar hemen her konuya açmış olursunuz. O, biraz da fıtratın gereği olarak bu türlü şeylerle meşbu bulunmalı, tatmin olmalı ki, başka arayışlara girmesin. Evet onun dinleyeceği mûsikî dahi ona, dinini, mukaddeslerini, telkin etmeli, onun ulvî hislerini inbisat ettirmeli ve onda Allah (c.c.) duygusunun gelişmesine ortam hazırlamalıdır.
“Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, bu tür merasimlerde mevlithan ve kârilerin, okudukları şeyler gırtlaklarından aşağıya inmiyorsa, samimiyetsizlik çocuktaki dinî duygu ciddiyetini sarsıyorsa, kanaatimizce cami ciddiyetinin dışında, bu türlü mürâilerin meclislerinden de çocuğun uzak tutulmasında yarar var. İlâhî ve mevlid, gönlün yıkanması, arınması, vicdanın dupduru hale gelmesi için arındıran bir kurnadır. Ama gözünden bir damla yaş gelmeyen birinin: ‘Seni andıkça gözyaşlarım ceyhûn olur.’ demesi, Allah’a (c.c.) karşı söylenen bir yalandır. Böyle bir yalanı o çocuğun duyması onun duygularına karşı işlenmiş ciddi bir saygısızlıktır.
Çocukluğumda, ‘Allah’ım, seni andıkça ÜRPERİYORUM.’ Mânâsında Arapça bir cümle yazarken işte o zaman ÜRPERDİM ve kalemimi elimden bıraktım. Hatıra olarak hâlâ onu defterimde saklarım. ÜRPERMEDİĞİM halde ben nasıl ‘ALLAH’IM ÜRPERDİM!’ derim, diye hicap ettim, utandım. Evet söylediği sözler, gırtlağından aşağıya inmeyen ve gözünden yaş gelmeyen; ama ellerini açıp ‘GÖZYAŞLARIMIZLA HUZURA GELDİK’ diyen bir mürâînin o çocuk tarafından görülmesi dahi, çocukta değişik istifhamlara yol açabilir.
“Dikkat ederseniz, MEVLİD ve İLÂHÎ’yi bir tavaftan DÎNÎ MERÂSİM olarak ele alıp, çocuğun, rûhî hayatıyla neşv ü nemâ bulup gelişmesi hususunda mühim bir unsur kabul ederken, diğer taraftan da onu yalana, riyaya, gösterişe alıştırabilecek münasebetsizliklerden uzak tutulmasını da aklın, mantığın, firâset-i diniyenin muktezası sayıyoruz. Zira çocuk, inkâr ve küfürden uzak tutulduğu kadar riyaya karşı da ANTİPATİ DUYMALI, dini, SAMİMİYETTE ARAMALI ve ona inanmalı halde bağırıp çağıranı değil de, gönlünün heyecanlarını terennüm edeni, gönlünün nağmelerini besteleyip size sunan insanları dinletmelisiniz.
“Bu, bizim dînî anlayışımızın gereğidir ki, sahibinin hayatında da aynı hususları görürüz. Zaten bu tavır, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) telakki tarzıdır; sahabenin de başka türlü olması düşünülemez. Bu prensibi kabul ettiğimiz zaman dinin de asas kabul ettiği bir hususu kabul etmiş olur; aksine, kendi yanlış anlayışımız içinde kaldığımız zaman da evlat ve ahfâdımız dalâletine zemin hazırlamış sayılırız. Hatta bu mevzuda –aşırı bulmayınız – çocuklarınızı RİYÂKÂRLARIN MECLİSLERİNE götürmekten ve MÜRÂÎ ve İLÂHÎCİYİ dinlemektense, dinin ciddi bir iş olduğunu, azamet ve vakarının bulunduğunu anlatabilme açısından bu CİDDİ ve VAKUR DİNÎ HAVAYI ifade edebilen herhangi bir düşünürle tanıştırılmasını tavsiye ederim.
“Dikkat edilirse, meseleyi keyfiyet bozukluğu içinde ele alanların tenkidi yapılmaktadır; ilâhî dinleyip dinlememe değil… Evet neslimizi’ korumayı düşünüyorsak, mürâilerin meclislerinden de uzak tutmak mecburiyetindeyiz.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, babaannesi Munise Hanımefendiden bahsederken diyor ki: “Babam o evin içinde daha ‘Cüd, bi lütfik yâ İlâhî= (Yâ İlâhî lütfun ile cömertliğini göster!..’ deyince, baba annenin etekleri yaşla dolardı. Ve denir ki, ‘Munise Hanım vefat etti, insanlık âdeta ağlamayı unuttu, köyde, ağlayan kalmadı.’ Allah!.. Derdiniz o kadar heyecanlanırdı ki, 24 saat yemekten iştahı kesilirdi. Söz değildi… Bütün hayatını belki OTUZ CÜMLE ile idare ederdi. O kadar az bilirdi, az konuşurdu fakat bu kadar DİN’e AŞIK… Kur’an derken daha ‘ELİF LÂM MÎM… ZÂLİKE’L-KİTAB…’ Ne duydu o senin nezih vicdanın? Bayılır kendinden geçer, âdeta yığılı yere… ‘Bana Rabbimi baba annem anlattı.’ desem sezadır (doğrudur, lâyıktır). Bana Peygamberimi, Peygamber sevgisini o anlattı.’ Desem sezadır. Onun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah ile irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mübessim (tebessüm eden) bir kadında, ama ben, öyle KAHKAHA attığını hiç görmedim. Çok onurluydu. Onun benim üzerimde BİN NASİHATTAN DAHA TESİRLİ olduğunu söyleyebilirim. Ben dört-beş yaşında çocuk iken o, bana annemden daha büyük görünürdü. Onun için benden iki yaş büyük amcamla çok defa kavga ederdik de o, ‘BENİM ANNEM!’ deyince, ben de ‘HAYIR, BENİM ANNEN!..’ diye ona çıkışırdı.”
[Safvet Senih] 12.2.2020 [Samanyolu Haber]
“Çocuklarınızı dînî merasimlere, camiye, cemaate götürmenin yanı başında, güzel ilâhilerin okunduğu, Mevlid-i Nebevî’nin okunduğu yerlere de götürmelisin. Böylece onu, dini hayata ait usulünden füruuna kadar hemen her konuya açmış olursunuz. O, biraz da fıtratın gereği olarak bu türlü şeylerle meşbu bulunmalı, tatmin olmalı ki, başka arayışlara girmesin. Evet onun dinleyeceği mûsikî dahi ona, dinini, mukaddeslerini, telkin etmeli, onun ulvî hislerini inbisat ettirmeli ve onda Allah (c.c.) duygusunun gelişmesine ortam hazırlamalıdır.
“Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, bu tür merasimlerde mevlithan ve kârilerin, okudukları şeyler gırtlaklarından aşağıya inmiyorsa, samimiyetsizlik çocuktaki dinî duygu ciddiyetini sarsıyorsa, kanaatimizce cami ciddiyetinin dışında, bu türlü mürâilerin meclislerinden de çocuğun uzak tutulmasında yarar var. İlâhî ve mevlid, gönlün yıkanması, arınması, vicdanın dupduru hale gelmesi için arındıran bir kurnadır. Ama gözünden bir damla yaş gelmeyen birinin: ‘Seni andıkça gözyaşlarım ceyhûn olur.’ demesi, Allah’a (c.c.) karşı söylenen bir yalandır. Böyle bir yalanı o çocuğun duyması onun duygularına karşı işlenmiş ciddi bir saygısızlıktır.
Çocukluğumda, ‘Allah’ım, seni andıkça ÜRPERİYORUM.’ Mânâsında Arapça bir cümle yazarken işte o zaman ÜRPERDİM ve kalemimi elimden bıraktım. Hatıra olarak hâlâ onu defterimde saklarım. ÜRPERMEDİĞİM halde ben nasıl ‘ALLAH’IM ÜRPERDİM!’ derim, diye hicap ettim, utandım. Evet söylediği sözler, gırtlağından aşağıya inmeyen ve gözünden yaş gelmeyen; ama ellerini açıp ‘GÖZYAŞLARIMIZLA HUZURA GELDİK’ diyen bir mürâînin o çocuk tarafından görülmesi dahi, çocukta değişik istifhamlara yol açabilir.
“Dikkat ederseniz, MEVLİD ve İLÂHÎ’yi bir tavaftan DÎNÎ MERÂSİM olarak ele alıp, çocuğun, rûhî hayatıyla neşv ü nemâ bulup gelişmesi hususunda mühim bir unsur kabul ederken, diğer taraftan da onu yalana, riyaya, gösterişe alıştırabilecek münasebetsizliklerden uzak tutulmasını da aklın, mantığın, firâset-i diniyenin muktezası sayıyoruz. Zira çocuk, inkâr ve küfürden uzak tutulduğu kadar riyaya karşı da ANTİPATİ DUYMALI, dini, SAMİMİYETTE ARAMALI ve ona inanmalı halde bağırıp çağıranı değil de, gönlünün heyecanlarını terennüm edeni, gönlünün nağmelerini besteleyip size sunan insanları dinletmelisiniz.
“Bu, bizim dînî anlayışımızın gereğidir ki, sahibinin hayatında da aynı hususları görürüz. Zaten bu tavır, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) telakki tarzıdır; sahabenin de başka türlü olması düşünülemez. Bu prensibi kabul ettiğimiz zaman dinin de asas kabul ettiği bir hususu kabul etmiş olur; aksine, kendi yanlış anlayışımız içinde kaldığımız zaman da evlat ve ahfâdımız dalâletine zemin hazırlamış sayılırız. Hatta bu mevzuda –aşırı bulmayınız – çocuklarınızı RİYÂKÂRLARIN MECLİSLERİNE götürmekten ve MÜRÂÎ ve İLÂHÎCİYİ dinlemektense, dinin ciddi bir iş olduğunu, azamet ve vakarının bulunduğunu anlatabilme açısından bu CİDDİ ve VAKUR DİNÎ HAVAYI ifade edebilen herhangi bir düşünürle tanıştırılmasını tavsiye ederim.
“Dikkat edilirse, meseleyi keyfiyet bozukluğu içinde ele alanların tenkidi yapılmaktadır; ilâhî dinleyip dinlememe değil… Evet neslimizi’ korumayı düşünüyorsak, mürâilerin meclislerinden de uzak tutmak mecburiyetindeyiz.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, babaannesi Munise Hanımefendiden bahsederken diyor ki: “Babam o evin içinde daha ‘Cüd, bi lütfik yâ İlâhî= (Yâ İlâhî lütfun ile cömertliğini göster!..’ deyince, baba annenin etekleri yaşla dolardı. Ve denir ki, ‘Munise Hanım vefat etti, insanlık âdeta ağlamayı unuttu, köyde, ağlayan kalmadı.’ Allah!.. Derdiniz o kadar heyecanlanırdı ki, 24 saat yemekten iştahı kesilirdi. Söz değildi… Bütün hayatını belki OTUZ CÜMLE ile idare ederdi. O kadar az bilirdi, az konuşurdu fakat bu kadar DİN’e AŞIK… Kur’an derken daha ‘ELİF LÂM MÎM… ZÂLİKE’L-KİTAB…’ Ne duydu o senin nezih vicdanın? Bayılır kendinden geçer, âdeta yığılı yere… ‘Bana Rabbimi baba annem anlattı.’ desem sezadır (doğrudur, lâyıktır). Bana Peygamberimi, Peygamber sevgisini o anlattı.’ Desem sezadır. Onun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah ile irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mübessim (tebessüm eden) bir kadında, ama ben, öyle KAHKAHA attığını hiç görmedim. Çok onurluydu. Onun benim üzerimde BİN NASİHATTAN DAHA TESİRLİ olduğunu söyleyebilirim. Ben dört-beş yaşında çocuk iken o, bana annemden daha büyük görünürdü. Onun için benden iki yaş büyük amcamla çok defa kavga ederdik de o, ‘BENİM ANNEM!’ deyince, ben de ‘HAYIR, BENİM ANNEN!..’ diye ona çıkışırdı.”
[Safvet Senih] 12.2.2020 [Samanyolu Haber]
CIA ile BND’nin kurduğu şirket Türkiye dahil 130 ülkeye kripto cihaz sattı, hükümetleri dinledi
CIA ile Almanya dış istihbarat servisi BND’nin kripto cihazlarla 130’dan fazla ülkeyi yıllarca izlediği ortaya çıktı. İki istihbarat örgütünün bu olay için gizli sahibi olduğu ve kripto cihazlar satan İsviçre merkezli Crypto şirketini paravan olarak kullandığı belirtildi. Dinlenen ülkeler arasında Türkiye’de bulunurken kripto cihazların halen 12’den fazla ülkede kullanıldığı aktarılıyor.
ABD merkezli The Washington Post gazetesi, Almanya’nın kamusal yayın kuruluşu ZDF ve İsviçre’nin kamusal radyo televizyonu SRF’nin ortak araştırma haberiyle 130’dan fazla ülkede hükümetlerin şifreli haberleşmelerinin yıllarca izlendiği belirlendi. Haberlerde 1970-1993 yılları arasındaki operasyonlar anlatıldı.
BND ve CIA’in çalışanları tarafından hazırlanan belgelere dayandırılan haber, üç medya kuruluşunun #Cryptoleaks (Crypto sızıntıları) etiketi altında yayımladı. Haber için 280 sayfa belgenin incelendiği aktarıldı.
NATO müttefikleri dahil 130’dan fazla ülke
CIA ile BND ajanları bu süreçte Crypto AG’nin şifreleme makineleri sattığı istihbarat servislerinin iletişimlerini takip ediyordu, böylece onların tüm sırlarına vakıf oluyordu.
Listedeki ülkeler arasında Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Umman, Katar, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Libya, Mısır, Cezayir, Fas, Tunus, Etiyopya, Nijerya, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Birmanya (Myanmar), Filipinler, Malezya, Tayland, Japonya, Güney Kore, Endonezya, Arjantin, Şili, Brezilya, Kolombiya, Meksika, Peru, Uruguay ve Venezuela bulunuyor.
Türkiye de dinlenen ülkeler arasında
Belgelere göre aralarında Avrupa ülkelerinin de bulunduğu çok sayıda ülkenin diplomatik ve askeri haberleşmesinin kapsamlı olarak izlendiği tahmin ediliyor. Belgelerde İspanya, İtalya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye gibi NATO müttefiklerinin de olması dikkati çekiyor.
Ortaya çıkarılan dinleme operasyonuna CIA’in Minerva, BND’nin de Rubikon adını verdiği belirtiliyor ve belgelerde bu operasyonun İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde en başarılı istihbarat faaliyeti olarak değerlendiriliyor.
Belgelere göre manipüle edilmiş cihazların en büyük alıcısı Suudi Arabistan ve İran. Alman ve Amerikan gizli servislerinin Tahran’daki 1979 tarihli ABD Büyükelçiliği baskının olduğu dönemde dahil, İran hükümetinin gizli görüşmelerini on yıllar boyunca dinlediği aktarılıyor.
Elde edilen belgelere göre iki gizli servisin önceden haberdar olduğu olaylar arasında Şili Devlet Başkanı Salvador Allen’nin 1973 yılında devrilmesi de var. Ayrıca bu iki istihbarat servisinin Arjantin’deki askeri cuntanın ağır insan hakları ihlalleri konusunda da haberdar olduğu öğrenildi.
Dünyada 120’den fazla ülkenin güvenli haberleşme için bu şirketin tekniklerini kullandığı kaydedilen haberde, Die Cyrpto International Group adlı bir şirketin 2018 yılında Cyrpto AG’nin isim haklarını aldığına işaret edildi ve bunun endişe verici olduğu değerlendirmesi yapıldı. Ancak konuyla ilgili görüşü alınan şirketin ise BND, CIA ve Crypto AG ile bir bağlarının olmadığını söylediği de aktarıldı.
“Yüzyılın istihbarat darbesi”
Bir CIA raporunun paylaşıldığı haberde, operasyona ilişkin şu ifadeler kullanılıyor:
“Yüzyılın istihbarat darbesi… Yabancı hükümetler en gizli iletişimlerinin en az iki (ve muhtemelen beş-altı kadar) yabancı ülke tarafından okunması gibi bir imtiyaz için ABD ile Batı Almanya’ya iyi para ödedi.”
CIA’in ‘Minerva’, BND’nin ‘Rubicon’ kod adını verdiği ve on yıllarca sürdürdüğü bu operasyonun Soğuk Savaş’ın en sıkı saklanan sırlarından biri olduğu belirtildi. Bu operasyondan İsviçre istihbarat servisleri de haberdardı.
Hâlâ 12’den fazla ülkede kullanılıyor
BND’nin talebiyle Alman sanayi devi Siemens’in Crypto AG ile işbirliği yaptığı, BND’nin 1990’ların başında ifşa olma korkusuyla operasyondan çıktığı, CIA’in ise şirketin hisselerini ancak 2018’de sattığı aktarıldı. Ama Crypto AG ürünlerinin hâlâ 12’den fazla ülkede kullanıldığı kaydedildi.
Haberde ABD ve Batı Alman istihbarat servislerinin on binlerce kişinin katledilmesini bilmelerine rağmen seslerini çıkarmadıklarının altı çizildi.
“Rubicon kesinlikle dünyanın daha güvenli olmasını sağladı”
ZDF’nin görüş aldığı Helmut Kohl’un başbakanlığı döneminin Alman gizli servisleri koordinatörü Bernd Schmidbauer, “Rubicon kesinlikle dünyanın bir nebze daha güvenli olmasını sağladı” savunmasını yaptı.
ZDF’nin bu yorumla ilgili görüşünü aldığı İngiliz Warwick Üniversitesi’nin Uluslararası Güvenlik dalı profesörü Richard J. Aldrich, “Orası çok tartışılır, ama muhtemelen tarihin en önemli istihbarat operasyonuydu, gelmiş geçmiş en cüretkar ve skandal operasyonlardan biri” dedi.
[TR724] 12.2.2020
ABD merkezli The Washington Post gazetesi, Almanya’nın kamusal yayın kuruluşu ZDF ve İsviçre’nin kamusal radyo televizyonu SRF’nin ortak araştırma haberiyle 130’dan fazla ülkede hükümetlerin şifreli haberleşmelerinin yıllarca izlendiği belirlendi. Haberlerde 1970-1993 yılları arasındaki operasyonlar anlatıldı.
BND ve CIA’in çalışanları tarafından hazırlanan belgelere dayandırılan haber, üç medya kuruluşunun #Cryptoleaks (Crypto sızıntıları) etiketi altında yayımladı. Haber için 280 sayfa belgenin incelendiği aktarıldı.
NATO müttefikleri dahil 130’dan fazla ülke
CIA ile BND ajanları bu süreçte Crypto AG’nin şifreleme makineleri sattığı istihbarat servislerinin iletişimlerini takip ediyordu, böylece onların tüm sırlarına vakıf oluyordu.
Listedeki ülkeler arasında Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Umman, Katar, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Libya, Mısır, Cezayir, Fas, Tunus, Etiyopya, Nijerya, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Birmanya (Myanmar), Filipinler, Malezya, Tayland, Japonya, Güney Kore, Endonezya, Arjantin, Şili, Brezilya, Kolombiya, Meksika, Peru, Uruguay ve Venezuela bulunuyor.
Türkiye de dinlenen ülkeler arasında
Belgelere göre aralarında Avrupa ülkelerinin de bulunduğu çok sayıda ülkenin diplomatik ve askeri haberleşmesinin kapsamlı olarak izlendiği tahmin ediliyor. Belgelerde İspanya, İtalya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye gibi NATO müttefiklerinin de olması dikkati çekiyor.
Ortaya çıkarılan dinleme operasyonuna CIA’in Minerva, BND’nin de Rubikon adını verdiği belirtiliyor ve belgelerde bu operasyonun İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde en başarılı istihbarat faaliyeti olarak değerlendiriliyor.
Belgelere göre manipüle edilmiş cihazların en büyük alıcısı Suudi Arabistan ve İran. Alman ve Amerikan gizli servislerinin Tahran’daki 1979 tarihli ABD Büyükelçiliği baskının olduğu dönemde dahil, İran hükümetinin gizli görüşmelerini on yıllar boyunca dinlediği aktarılıyor.
Elde edilen belgelere göre iki gizli servisin önceden haberdar olduğu olaylar arasında Şili Devlet Başkanı Salvador Allen’nin 1973 yılında devrilmesi de var. Ayrıca bu iki istihbarat servisinin Arjantin’deki askeri cuntanın ağır insan hakları ihlalleri konusunda da haberdar olduğu öğrenildi.
Dünyada 120’den fazla ülkenin güvenli haberleşme için bu şirketin tekniklerini kullandığı kaydedilen haberde, Die Cyrpto International Group adlı bir şirketin 2018 yılında Cyrpto AG’nin isim haklarını aldığına işaret edildi ve bunun endişe verici olduğu değerlendirmesi yapıldı. Ancak konuyla ilgili görüşü alınan şirketin ise BND, CIA ve Crypto AG ile bir bağlarının olmadığını söylediği de aktarıldı.
“Yüzyılın istihbarat darbesi”
Bir CIA raporunun paylaşıldığı haberde, operasyona ilişkin şu ifadeler kullanılıyor:
“Yüzyılın istihbarat darbesi… Yabancı hükümetler en gizli iletişimlerinin en az iki (ve muhtemelen beş-altı kadar) yabancı ülke tarafından okunması gibi bir imtiyaz için ABD ile Batı Almanya’ya iyi para ödedi.”
CIA’in ‘Minerva’, BND’nin ‘Rubicon’ kod adını verdiği ve on yıllarca sürdürdüğü bu operasyonun Soğuk Savaş’ın en sıkı saklanan sırlarından biri olduğu belirtildi. Bu operasyondan İsviçre istihbarat servisleri de haberdardı.
Hâlâ 12’den fazla ülkede kullanılıyor
BND’nin talebiyle Alman sanayi devi Siemens’in Crypto AG ile işbirliği yaptığı, BND’nin 1990’ların başında ifşa olma korkusuyla operasyondan çıktığı, CIA’in ise şirketin hisselerini ancak 2018’de sattığı aktarıldı. Ama Crypto AG ürünlerinin hâlâ 12’den fazla ülkede kullanıldığı kaydedildi.
Haberde ABD ve Batı Alman istihbarat servislerinin on binlerce kişinin katledilmesini bilmelerine rağmen seslerini çıkarmadıklarının altı çizildi.
“Rubicon kesinlikle dünyanın daha güvenli olmasını sağladı”
ZDF’nin görüş aldığı Helmut Kohl’un başbakanlığı döneminin Alman gizli servisleri koordinatörü Bernd Schmidbauer, “Rubicon kesinlikle dünyanın bir nebze daha güvenli olmasını sağladı” savunmasını yaptı.
ZDF’nin bu yorumla ilgili görüşünü aldığı İngiliz Warwick Üniversitesi’nin Uluslararası Güvenlik dalı profesörü Richard J. Aldrich, “Orası çok tartışılır, ama muhtemelen tarihin en önemli istihbarat operasyonuydu, gelmiş geçmiş en cüretkar ve skandal operasyonlardan biri” dedi.
[TR724] 12.2.2020
Enes Kanter’den yerli ve milli(!) Shane Larkin’e… [Zafer Özsoy]
Anadolu Efes’in ve 2 yıldır da Euroleague’in yıldız oyun kurucusu Shane Larkin, TC vatandaşlığına geçti. 21 Şubat’ta Hollanda ile oynayacağımız maçta ilk kez A milli basketbol takımının formasını giyecek.
Shane Larkin, seyretmekten büyük keyif aldığım müthiş bir oyuncu. Tribünde ya da televizyon başında hiç farketmiyor, Shane Larkin oynuyorsa benim için zaman duruyor. Haftalık programımı Anadolu Efes’in maçlarını izleyecek şekilde planlıyorum. Neredeyse her hareketini ezbere biliyorum artık. Sempatik tavırları, basket attıktan sonraki sevinç hareketleri, seyirci ile diyoloğu ve beyefendiliği ile Türk basketbolseverlerin de sevgisini kazanmış bir oyuncu Larkin. Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçerek A milli takım için oynayacak olmasından da çok memnunum. Gönül isterdi ki 21 Şubat’taki Hollanda karşısında oynayacağı maçta basın tribünündeki yerimi alayım. Ama değil basın tribünü normal tribünde bile izlemek şu an için olası değil.
Peki neden böyle bir başlık attım yazıma. Ohio doğumlu Birleşik Amerikalı oyun kurucu, A milli takım formasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan alarak yerli ve milli oldu da ondan. Sporun siyasete alet edilmesi ve kraldan çok kralcıların Shane Larkin’e yazmış oldukları güzellemelerden. Bizim çocuk, milli oyuncumuz (daha hiç forma giymedi) o artık bir Türk(!). Hatta o kadar ileri gittiler ki Shane ismini Şahin olarak değiştirmek bile istediler. İsim değiştirmek istemediğini twitter’dan yazmak zorunda kaldı Shane Larkin.
Bir taraftan Shane Larkin’e güzellemeler yazanlar, yere göğe koyamayanlar, twitter’daki NBATürkiye hesabının altına Boston Celtics’in her maçından sonra, bu toprakların yetiştirdiği Enes Kanter’e ağır hakaretler yağdırıyor. Spor spikerlerinin, Şeeyyyyyyyynnnnnnnnn Laaaarkiiiinn diye onun adını anonslamasından büyük keyif alıyorum. Ama Enes Kanter’e gelince ya maçını vermiyorlar, vermek zorunda olunca ingilizce yayınlıyorlar ya da Enes Kanter adına sansür uyguluyorlar. Bu sene bir çok defa double-double yaparak kırdığı rekorlar ile adını Celtics’in tarihine yazdıran Enes Kanter’den NBA yorumcuları ve spikerleri övgü ile bahsederken, bizim yorumcu ve spikerlerimiz dilsiz kesiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Larkin’e milli takım formasını verdiği töreni izledim. Erdoğan ve yanındakilerde olan gülümseme Larkin’de yoktu. Hatta ne gerek vardı bu törene der gibiydi. Sonra Larkin’in bir hafta önce twitter’dan paylaştığı milli forma ile ayna karşısındaki fotoğrafına baktım. Mutluluk ve heyecan yansıyordu o fotoğraftan.
2 sene öncesine kadar Türkiye’nin yerini haritada bulamayacak bir Amerikalıya törenle milli formayı veren Erdoğan, Türkiye’nin adını gerek basketboldaki başarısı ile gerekse düzenlediği spor kampları duyuran bir yıldızı ise ‘terörist’ diyerek Kırmızı bülten ile arıyor.
Türk basketbolu yapılan yatırımlar sonucu Avrupa’da ve dünyada önemli yerlere geldi. Siyasetin gölgesinde kalan futbolda takımlarımız yurtdışında bırakın kupayı çeyrek final bile göremezken, siyasetin uzak durduğu basketbol takımlarımız bir çok kupayı ülkemize getirdi. Umarım Türk basketbolu, futbolun yaptığı hatayı yapmaz ve siyasetin tuzağına düşmez.
Larkin’in milli takım forması ile görecek olmak beni ne kadar mutlu ediyorsa, Enes Kanter’in milli formadan ve ülkesinden uzak kalması da o kadar üzüyor.
[Zafer Özsoy] 12.2.2020 [TR724]
Shane Larkin, seyretmekten büyük keyif aldığım müthiş bir oyuncu. Tribünde ya da televizyon başında hiç farketmiyor, Shane Larkin oynuyorsa benim için zaman duruyor. Haftalık programımı Anadolu Efes’in maçlarını izleyecek şekilde planlıyorum. Neredeyse her hareketini ezbere biliyorum artık. Sempatik tavırları, basket attıktan sonraki sevinç hareketleri, seyirci ile diyoloğu ve beyefendiliği ile Türk basketbolseverlerin de sevgisini kazanmış bir oyuncu Larkin. Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçerek A milli takım için oynayacak olmasından da çok memnunum. Gönül isterdi ki 21 Şubat’taki Hollanda karşısında oynayacağı maçta basın tribünündeki yerimi alayım. Ama değil basın tribünü normal tribünde bile izlemek şu an için olası değil.
Peki neden böyle bir başlık attım yazıma. Ohio doğumlu Birleşik Amerikalı oyun kurucu, A milli takım formasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan alarak yerli ve milli oldu da ondan. Sporun siyasete alet edilmesi ve kraldan çok kralcıların Shane Larkin’e yazmış oldukları güzellemelerden. Bizim çocuk, milli oyuncumuz (daha hiç forma giymedi) o artık bir Türk(!). Hatta o kadar ileri gittiler ki Shane ismini Şahin olarak değiştirmek bile istediler. İsim değiştirmek istemediğini twitter’dan yazmak zorunda kaldı Shane Larkin.
Bir taraftan Shane Larkin’e güzellemeler yazanlar, yere göğe koyamayanlar, twitter’daki NBATürkiye hesabının altına Boston Celtics’in her maçından sonra, bu toprakların yetiştirdiği Enes Kanter’e ağır hakaretler yağdırıyor. Spor spikerlerinin, Şeeyyyyyyyynnnnnnnnn Laaaarkiiiinn diye onun adını anonslamasından büyük keyif alıyorum. Ama Enes Kanter’e gelince ya maçını vermiyorlar, vermek zorunda olunca ingilizce yayınlıyorlar ya da Enes Kanter adına sansür uyguluyorlar. Bu sene bir çok defa double-double yaparak kırdığı rekorlar ile adını Celtics’in tarihine yazdıran Enes Kanter’den NBA yorumcuları ve spikerleri övgü ile bahsederken, bizim yorumcu ve spikerlerimiz dilsiz kesiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Larkin’e milli takım formasını verdiği töreni izledim. Erdoğan ve yanındakilerde olan gülümseme Larkin’de yoktu. Hatta ne gerek vardı bu törene der gibiydi. Sonra Larkin’in bir hafta önce twitter’dan paylaştığı milli forma ile ayna karşısındaki fotoğrafına baktım. Mutluluk ve heyecan yansıyordu o fotoğraftan.
2 sene öncesine kadar Türkiye’nin yerini haritada bulamayacak bir Amerikalıya törenle milli formayı veren Erdoğan, Türkiye’nin adını gerek basketboldaki başarısı ile gerekse düzenlediği spor kampları duyuran bir yıldızı ise ‘terörist’ diyerek Kırmızı bülten ile arıyor.
Türk basketbolu yapılan yatırımlar sonucu Avrupa’da ve dünyada önemli yerlere geldi. Siyasetin gölgesinde kalan futbolda takımlarımız yurtdışında bırakın kupayı çeyrek final bile göremezken, siyasetin uzak durduğu basketbol takımlarımız bir çok kupayı ülkemize getirdi. Umarım Türk basketbolu, futbolun yaptığı hatayı yapmaz ve siyasetin tuzağına düşmez.
Larkin’in milli takım forması ile görecek olmak beni ne kadar mutlu ediyorsa, Enes Kanter’in milli formadan ve ülkesinden uzak kalması da o kadar üzüyor.
[Zafer Özsoy] 12.2.2020 [TR724]
‘Vicdan’a gözaltı… Natali Avazyan gece yarısı serbest bırakıldı! [İlker Doğan]
Türkiye’de gözaltı ve tutuklama kararları tedbir olmaktan çıktı. İnsan Hakları savunucusu Arlet Natali Avazyan, 2017’de ‘Pelikan Çetesi’nden Hilal Kaplan’la ilgili yorumsuz paylaştığı bir tweet nedeniyle annesinin Adana’daki evi basılarak gözaltına alındı.
Avazyan gece yarısı ani bir kararla ifadesinin alındığını ve serbest bırakıldığını duyurdu.
Zatürre rahatsızlığı olan ve böbrek yetmezliği nedeniyle tansiyon sorunu yaşayan Avazyan, gözaltına alındığını sosyal medyada paylaştığı, “Polisler geldi, götürüyorlar.” tweet’iyle duyurdu. Avazyan’ın ‘gözaltına alınıyorum’ paylaşımı kısa sürede binlerce RT aldı. Avazyan’ın paylaşımının altına, yüzlerce ‘yanındayız’ mesajı atıldı. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘hepimiz nataliavazyanız’ etiketi açıldı. Etiket kısa sürede 21 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturdu.
Sanatçı Zülfü Livaneli paylaştığı tweet’inde, “Avazyan bu toprağın has evladıdır.” yorumunda bulundu. Modacı Barbaros Şansal ise “Yanındayım, her zaman.” diyerek Avazyan’a destek verdi. Prof. Dr. Haluk Savaş da tepkisini, “Hemşehrim @NataliAVAZYAN tansiyon hastası bir yardımsever. Gözaltı ne, soruşturma ne?” ifadeleriyle dile getirdi.
Arlet Natali Avazyan… Özellikle son 3 yılda yaptıklarıyla KHK’lıların gönlünde ayrı bir yer edindi. ‘Erdoğan’ın ülkesi’ndeki zulümden kaçarken Meriç’te can veren küçük Feridun için gözyaşı döktü. Babası tutuklu kanser hastası küçük Ahmet’in tedavisi için çırpındı. Cezaevlerinde anneleriyle birlikte esir edilen 864 bebek için ‘özgürlük’ istedi. “Ben onların annesi, halası, teyzesiyim ve onların hakkını savunmaya devam edeceğim.” dedi. Vicdanların sesi oldu. Zulme sessiz kalmak yerine, mazlumların hakkını savundu. Ve bunun için de bedel ödüyor!
POLİSLER AĞABEYİMİN EVİNİ BASMIŞ!
Natali Avazyan sabah saatlerinde polislerin İstanbul’da ağabeyinin evini bastığını duyurdu. Kendisi ise annesini ziyaret için gittiği memleketi Adana’daydı. Bulunduğu adreste gözaltına alınmayı beklediğini söyledi. İlk paylaşımında, “İstanbul’da Abimin evini polisler basmış beni arıyorlarmış… Hazırlandım, bulunduğum adreste gelip beni almalarını bekliyorum… Tansiyon hastasıyım. Son 2 gündür çok yüksek tansiyonum… Eğer sağlığımla ilgili (ölüm, beyin kanaması vs) geçirirsen sorumlusu mevcut hükümettir.” ifadelerini kullandı.
ATTIĞIM HER TWEET HAKARET OLARAK GÖRÜLMÜŞ
Görüntülü mesajında ise, “Hakkımda yakalama kararı çıkmış. İstanbul’da abimin evini basmış güvenlik güçleri. Ama ben Adana’ya annemi ziyarete gelmiştim. Burada rahatsızlanınca doktorlar yolculuk yapmama izin vermediler. Böbrek yetmezliği nedeniyle tansiyonum çok yükseliyor. Rahatsızım. Devletimiz attığım her tweet’i hakaret olarak görmüş. Bekliyorum. Benim için tweet atan herkese çok teşekkür ederim.” dedi.
LİVANELİ: NATALİ BU TOPRAĞIN HAS EVLADIDIR
Avazyan’ın paylaşımı kısa sürede büyük yankı buldu. Binlerce RT, beğeni ve yorum aldı. Sanatçı Zülfü Livaneli de Natali Avazyan’a destek verenler arasındaydı. Livaneli, paylaştığı tweet’inde, “Avazyan bu toprağın has evladıdır.” yorumunda bulundu. Modacı Barbaros Şansal ise “Yanındayım, her zaman.” diyerek Avazyan’a destek verdi.
ZULME SESSİZ KALMADI, BEDEL ÖDÜYOR
İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da karara tepkiliydi. Gergerlioğlu, “Kriter vicdan olmalı..! Hrant Dink de vicdanıyla hareket etti, hiç çekinmeden gerçegi söyledi ve çözüme odaklandı. Natali hanım da vicdanıyla hareket etti, zulme sessiz kalmadı. Bedel ödediler, ödüyorlar, her zaman yanlarındayız. Hepimiz NataliAvazyanız İnsanlık ırkındanız!” ifadelerini kullandı.
HALUK SAVAŞ: O BİR YARDIMSEVER, GÖZALTI NE?
Kendisi de Adanalı olan Prof. Dr. Haluk Savaş, sosyal medya paylaşımında, “Hemşehrim @NataliAVAZYAN tansiyon hastası bir yardımsever. Herkesin yardımına koşuyor. Bakınız kanser hastası Ahmet Burhan’ın tedavisi için @Zekiye_Atac ‘la beraber koşturdu; pasaport için lobi/kamuoyu desteği vermeye çalıştı. Gözaltı ne, soruşturma ne?” cümlelerine yer verdi.
İnsan Hakları savunucusu Natali Avasyan, Ahmet Burhan’ın kanser tedavisi için gerekli paranın toplanması konusunda büyük emek sarf etmişti.
ATAÇ: BUGÜN YAVRUMUN YANINA GELECEKTİ
8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç ise, “Hepimiz NataliAvazyanız. Çünkü önemli olanın din dil ırk değil İNSANLIK olması gerektiğini yeniden hatırlattı. Ahmedimin annesi oldu, sesi oldu. Cansın @NataliAVAZYAN ablam. Ahmet’e durumu anlatmadım. Bize kol kanat geren Natali Hanım. Umarım adalet ile muamele görür.” paylaşımında bulundu.
POLİSLER GELDİ, GÖTÜRÜYORLAR
Natali Avazyan, 17.30 sıralarında evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Gelişmeyi yine Avazyan, sosyal medya hesabından, “Polisler geldiler, götürüyorlar.” ifadeleriyle duyurdu. Avazyan, 19 sıralarında sağlık kontrolü için hastaneye götürüldü. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘Hepimiz NataliAvazyanız’ etiketi açıldı. Etiket bir kaç saat içinde 17 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturdu. Anne Aysel Avazyan (82), kızının böbrek rahatsızlığı bulunduğunu söyleyerek, serbest bırakılmasını istedi.
[İlker Doğan] 12.2.2020 [TR724]
Avazyan gece yarısı ani bir kararla ifadesinin alındığını ve serbest bırakıldığını duyurdu.
Zatürre rahatsızlığı olan ve böbrek yetmezliği nedeniyle tansiyon sorunu yaşayan Avazyan, gözaltına alındığını sosyal medyada paylaştığı, “Polisler geldi, götürüyorlar.” tweet’iyle duyurdu. Avazyan’ın ‘gözaltına alınıyorum’ paylaşımı kısa sürede binlerce RT aldı. Avazyan’ın paylaşımının altına, yüzlerce ‘yanındayız’ mesajı atıldı. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘hepimiz nataliavazyanız’ etiketi açıldı. Etiket kısa sürede 21 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturdu.
Sanatçı Zülfü Livaneli paylaştığı tweet’inde, “Avazyan bu toprağın has evladıdır.” yorumunda bulundu. Modacı Barbaros Şansal ise “Yanındayım, her zaman.” diyerek Avazyan’a destek verdi. Prof. Dr. Haluk Savaş da tepkisini, “Hemşehrim @NataliAVAZYAN tansiyon hastası bir yardımsever. Gözaltı ne, soruşturma ne?” ifadeleriyle dile getirdi.
Arlet Natali Avazyan… Özellikle son 3 yılda yaptıklarıyla KHK’lıların gönlünde ayrı bir yer edindi. ‘Erdoğan’ın ülkesi’ndeki zulümden kaçarken Meriç’te can veren küçük Feridun için gözyaşı döktü. Babası tutuklu kanser hastası küçük Ahmet’in tedavisi için çırpındı. Cezaevlerinde anneleriyle birlikte esir edilen 864 bebek için ‘özgürlük’ istedi. “Ben onların annesi, halası, teyzesiyim ve onların hakkını savunmaya devam edeceğim.” dedi. Vicdanların sesi oldu. Zulme sessiz kalmak yerine, mazlumların hakkını savundu. Ve bunun için de bedel ödüyor!
POLİSLER AĞABEYİMİN EVİNİ BASMIŞ!
Natali Avazyan sabah saatlerinde polislerin İstanbul’da ağabeyinin evini bastığını duyurdu. Kendisi ise annesini ziyaret için gittiği memleketi Adana’daydı. Bulunduğu adreste gözaltına alınmayı beklediğini söyledi. İlk paylaşımında, “İstanbul’da Abimin evini polisler basmış beni arıyorlarmış… Hazırlandım, bulunduğum adreste gelip beni almalarını bekliyorum… Tansiyon hastasıyım. Son 2 gündür çok yüksek tansiyonum… Eğer sağlığımla ilgili (ölüm, beyin kanaması vs) geçirirsen sorumlusu mevcut hükümettir.” ifadelerini kullandı.
ATTIĞIM HER TWEET HAKARET OLARAK GÖRÜLMÜŞ
Görüntülü mesajında ise, “Hakkımda yakalama kararı çıkmış. İstanbul’da abimin evini basmış güvenlik güçleri. Ama ben Adana’ya annemi ziyarete gelmiştim. Burada rahatsızlanınca doktorlar yolculuk yapmama izin vermediler. Böbrek yetmezliği nedeniyle tansiyonum çok yükseliyor. Rahatsızım. Devletimiz attığım her tweet’i hakaret olarak görmüş. Bekliyorum. Benim için tweet atan herkese çok teşekkür ederim.” dedi.
LİVANELİ: NATALİ BU TOPRAĞIN HAS EVLADIDIR
Avazyan’ın paylaşımı kısa sürede büyük yankı buldu. Binlerce RT, beğeni ve yorum aldı. Sanatçı Zülfü Livaneli de Natali Avazyan’a destek verenler arasındaydı. Livaneli, paylaştığı tweet’inde, “Avazyan bu toprağın has evladıdır.” yorumunda bulundu. Modacı Barbaros Şansal ise “Yanındayım, her zaman.” diyerek Avazyan’a destek verdi.
ZULME SESSİZ KALMADI, BEDEL ÖDÜYOR
İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da karara tepkiliydi. Gergerlioğlu, “Kriter vicdan olmalı..! Hrant Dink de vicdanıyla hareket etti, hiç çekinmeden gerçegi söyledi ve çözüme odaklandı. Natali hanım da vicdanıyla hareket etti, zulme sessiz kalmadı. Bedel ödediler, ödüyorlar, her zaman yanlarındayız. Hepimiz NataliAvazyanız İnsanlık ırkındanız!” ifadelerini kullandı.
HALUK SAVAŞ: O BİR YARDIMSEVER, GÖZALTI NE?
Kendisi de Adanalı olan Prof. Dr. Haluk Savaş, sosyal medya paylaşımında, “Hemşehrim @NataliAVAZYAN tansiyon hastası bir yardımsever. Herkesin yardımına koşuyor. Bakınız kanser hastası Ahmet Burhan’ın tedavisi için @Zekiye_Atac ‘la beraber koşturdu; pasaport için lobi/kamuoyu desteği vermeye çalıştı. Gözaltı ne, soruşturma ne?” cümlelerine yer verdi.
İnsan Hakları savunucusu Natali Avasyan, Ahmet Burhan’ın kanser tedavisi için gerekli paranın toplanması konusunda büyük emek sarf etmişti.
ATAÇ: BUGÜN YAVRUMUN YANINA GELECEKTİ
8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç ise, “Hepimiz NataliAvazyanız. Çünkü önemli olanın din dil ırk değil İNSANLIK olması gerektiğini yeniden hatırlattı. Ahmedimin annesi oldu, sesi oldu. Cansın @NataliAVAZYAN ablam. Ahmet’e durumu anlatmadım. Bize kol kanat geren Natali Hanım. Umarım adalet ile muamele görür.” paylaşımında bulundu.
POLİSLER GELDİ, GÖTÜRÜYORLAR
Natali Avazyan, 17.30 sıralarında evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Gelişmeyi yine Avazyan, sosyal medya hesabından, “Polisler geldiler, götürüyorlar.” ifadeleriyle duyurdu. Avazyan, 19 sıralarında sağlık kontrolü için hastaneye götürüldü. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘Hepimiz NataliAvazyanız’ etiketi açıldı. Etiket bir kaç saat içinde 17 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturdu. Anne Aysel Avazyan (82), kızının böbrek rahatsızlığı bulunduğunu söyleyerek, serbest bırakılmasını istedi.
[İlker Doğan] 12.2.2020 [TR724]
Umutları boşa çıkarmada usta isim: Jürgen Klinsmann [Hasan Cücük]
’22 oyuncunun bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyun’ olarak tanımlanan futbola, Almanlar sayısız yıldızlar kazandırdı. Dünya futbolunun ‘panzer’ lakaplı ülkesi sadece oyuncu düzeyinde değil, yetiştirdiği teknik adamlarla da dikkatleri üzerine çekti. Son yıllarda yıldız oyuncu sıkıntısına giren bir Almanya var karşımızda. Benzer sıkıntıyı teknik adam yetiştirmede de görüyoruz. Son örnek Jürgen Klinsmann oldu.
1990’lı yıllara damgasını vuran Alman yıldızlar listesi yapılırken; ilk sıralarda Rudi Völler, Lothar Matthaus, Jürgen Klinsmann, Andreas Möller isimleri yer alır. Yeşil sahalarda resital sunan bu isimler, kramponlarını çıkardıktan sonra eşofmanlarını giyip teknik adamlık yaptılar. Sonuç pek başarılı olmadı. Hatta hiç başarılı olmadılar. Bayern Münih’i sırtlaması beklenen efsane kaptan Lothar Matthaus tam bir hayal kırıklığı oldu. Keza Rudi Völler, milli takım sonrası kulüp deneyimi oldukça başarısız olunca kariyerini noktaladı. Andreas Möller, önündeki örneklere bakıp teknik adamlık elbisesini hiç giymedi. En ilginç deneyimi ise Jürgen Klinsmann yaşadı.
Almanların Euro 2004’de daha grup maçlarında veda etmesi, Rudi Völler’in sonunu hazırlamıştı. Alman Futbol Federasyonu, ilk kez yeni teknik patronu tespit etmek için bir komisyon kurdu. Teknik direktörlük koltuğunun en büyük adayı B. Münih’le yollarını sezon sonunda ayıran Ottmar Hitzfeld gözüküyordu. Hitzfeld’in en büyük dezavantajı kendisine kapıyı gösteren ‘imparator’ Franz Beckenbauer’in komisyonda bulunmasıydı. Nitekim Hitzfeld milli görevi kabul etmeyeceğini deklare ederek adının yıpratılmasını önledi. Yunanistan’ı Euro 2004’de zirveye çıkaran Otto Rehhagel’inde ‘hayır’ cevabından sonra, Beckenbauer yeni teknik patronun ‘yabancı’ kökenli olacağını açıkladı. Adı geçen isimler Arsenal’in Fransız teknik patronu Arsene Wenger, Danimarka milli takım patronu Morten Olsen ve Hollandalı Guus Hiddink’ti. Beckenbauer’e ‘yabancı olacak’ açıklamasını yaptıran sebep; adayı Lothar Matthaus’un kabul görmemesiydi. İmparator’un karşısında güçlü bir Stuttgart lobisi vardı. Federasyon başkanı Gerhard Mayer – Vorfelder yıllarca Stuttgart kulübünün başkanlığını yapmıştı. Matthaus’u milli takımın başına getiremeyen Beckenbauer, ‘Bir daha böyle bir komisyonda asla bulunmayacağım’ diyerek yenilgiyi hazmedemediğini ortaya koydu.
Mayer – Vorfelder, milli takım patronluğu için uygun gördüğü adayın adı Jürgen Klinsmann’dı. İlk defa oluşturulan milli takım menejerliğine Oliver Bierhoff getirilirken, Klinsmann’ın yardımcılığı için adı geçen isim Türk seyircisinin Fenerbahçe’den tanıdığı Holger Osieck’ti. Osieck’in seçilmesinde ki en önemli etken, tecrübesiz Klinsmann’a yardımcı olmasıydı. Ancak Osieck, ‘Ben antrönerim, yönetici değilim’ diyerek görevi reddetti. Bu kez kapısı çalınan isim eski bir Stuttgart ve Fenerbahçeli olan Joachim Löw oldu. Artık milli takım 10 milyon Euro karşılığında Klinsmann – Bierhoff ve Löw 3’lüsüne 2006 yılına kadar emanetti.
Teknik patronluk koltuğuna Klinsmann’ın getirilmesi huzur arayan Alman milli takımına ‘huzursuzluk’ getirdi. Lothar Matthaus isyan bayrağını açan ilk isim oldu. Teknik patronluk tecrübesi olmayan Klinsmann’ın sadece Stuttgart lobisinin gücüyle milli takıma geldiğini söyleyen Matthaus’a göre, federasyon başkanı milli takımı düşünmek yerine kendi pozisyonu sağlama almaya çalışıyordu. Klinsmann karşıtı cephede sadece Matthaus bulunmuyordu. Werder Bremen spor direktörü Klaus Allofs, Schalke menejeri Rudi Assauer, Schalke teknik direktörü Jupp Heynckes ve Hamburg teknik direktörü Klaus Topmöller, Klinsmann’ın milli takımın altından kalkamayacağını savundu.
Futbola veda ettikten sonra ABD’ye yerleşen Klinsmann, meşin yuvarlakla alakasını kesip kendini golfe vermişti. Beklenmedik bir anda milli takımın başına geçen Klinsmann’la Almanya ev sahipliği 2006 Dünya Kupası’nda hüsran yaşadı. İtalya’nın şampiyon olduğu kupada Almanların tesellisi üçüncülük oldu ama bu sonuç Klinsmann’ın istifasını getirdi. Milli takımdan ayrıldıktan sonra yeniden ABD’ye yerleşen Klinsmann, Temmuz 2008’de yeniden ülkesine dönüp Bayern Münih’i çalıştırmaya başladı. Alman futbolunun lider kulübünde sezonun sonunu görmesi nasip olmadı. Alınan başarısız sonuçlardan dolayı Nisan 2009’da istifa edip, yeniden ABD yolunu tuttu. Almanya ile irtibatını koparan Klinsmann, Temmuz 2011’de ABD Milli Takımı’nı çalıştırmaya başladı. Kasım 2016’ya kadar görevde kalan Klinsmann yönetiminde ABD 98 maça çıktı.
Anavatanı Almanya’da adını unutturan Jürgen Klinsmann, Kasım ayı sonunda yeniden gündem oldu. Bu kez Hertha Berlin’le Alman futboluna döndü. Bundesliga’da zor günler geçiren başkent ekibi, kurtarıcı olarak gördüğü Klinsmann’a koltuğu teslim etti. 27 Kasım’da Hertha Berlin’de göreve başlayan Klinsmann sadece 9 maçta sahaya takımın başında çıktı. Bundesliga’da 23 puanla 14. sırada yer alan Hertha Berlin, Klinsmann ile çıktığı 9 maçta 12 puan topladı. Teknik direktör olarak güvene ihtiyaç duyduğunu ifade eden Klinsmann, kümede kalma mücadelesinde birlik, uyum ve odaklanmanın önemli olduğunu, bunlar olmadığında teknik direktör olarak potansiyelini kullanmayacağını ve sorumluluğunu yerine getirmeyeceğini kaydetti. Ara transfer döneminde yaptığı 78 milyon Euro’luk transferle dev kulüpleri geride bırakan Hertha Berlin, harcağı paranın karşılığını sahada alamadı. Klinsmann bir kez daha anavatanında teknik adamlık serüveninde başarısız oldu.
[Hasan Cücük] 12.2.2020 [TR724]
1990’lı yıllara damgasını vuran Alman yıldızlar listesi yapılırken; ilk sıralarda Rudi Völler, Lothar Matthaus, Jürgen Klinsmann, Andreas Möller isimleri yer alır. Yeşil sahalarda resital sunan bu isimler, kramponlarını çıkardıktan sonra eşofmanlarını giyip teknik adamlık yaptılar. Sonuç pek başarılı olmadı. Hatta hiç başarılı olmadılar. Bayern Münih’i sırtlaması beklenen efsane kaptan Lothar Matthaus tam bir hayal kırıklığı oldu. Keza Rudi Völler, milli takım sonrası kulüp deneyimi oldukça başarısız olunca kariyerini noktaladı. Andreas Möller, önündeki örneklere bakıp teknik adamlık elbisesini hiç giymedi. En ilginç deneyimi ise Jürgen Klinsmann yaşadı.
Almanların Euro 2004’de daha grup maçlarında veda etmesi, Rudi Völler’in sonunu hazırlamıştı. Alman Futbol Federasyonu, ilk kez yeni teknik patronu tespit etmek için bir komisyon kurdu. Teknik direktörlük koltuğunun en büyük adayı B. Münih’le yollarını sezon sonunda ayıran Ottmar Hitzfeld gözüküyordu. Hitzfeld’in en büyük dezavantajı kendisine kapıyı gösteren ‘imparator’ Franz Beckenbauer’in komisyonda bulunmasıydı. Nitekim Hitzfeld milli görevi kabul etmeyeceğini deklare ederek adının yıpratılmasını önledi. Yunanistan’ı Euro 2004’de zirveye çıkaran Otto Rehhagel’inde ‘hayır’ cevabından sonra, Beckenbauer yeni teknik patronun ‘yabancı’ kökenli olacağını açıkladı. Adı geçen isimler Arsenal’in Fransız teknik patronu Arsene Wenger, Danimarka milli takım patronu Morten Olsen ve Hollandalı Guus Hiddink’ti. Beckenbauer’e ‘yabancı olacak’ açıklamasını yaptıran sebep; adayı Lothar Matthaus’un kabul görmemesiydi. İmparator’un karşısında güçlü bir Stuttgart lobisi vardı. Federasyon başkanı Gerhard Mayer – Vorfelder yıllarca Stuttgart kulübünün başkanlığını yapmıştı. Matthaus’u milli takımın başına getiremeyen Beckenbauer, ‘Bir daha böyle bir komisyonda asla bulunmayacağım’ diyerek yenilgiyi hazmedemediğini ortaya koydu.
Mayer – Vorfelder, milli takım patronluğu için uygun gördüğü adayın adı Jürgen Klinsmann’dı. İlk defa oluşturulan milli takım menejerliğine Oliver Bierhoff getirilirken, Klinsmann’ın yardımcılığı için adı geçen isim Türk seyircisinin Fenerbahçe’den tanıdığı Holger Osieck’ti. Osieck’in seçilmesinde ki en önemli etken, tecrübesiz Klinsmann’a yardımcı olmasıydı. Ancak Osieck, ‘Ben antrönerim, yönetici değilim’ diyerek görevi reddetti. Bu kez kapısı çalınan isim eski bir Stuttgart ve Fenerbahçeli olan Joachim Löw oldu. Artık milli takım 10 milyon Euro karşılığında Klinsmann – Bierhoff ve Löw 3’lüsüne 2006 yılına kadar emanetti.
Teknik patronluk koltuğuna Klinsmann’ın getirilmesi huzur arayan Alman milli takımına ‘huzursuzluk’ getirdi. Lothar Matthaus isyan bayrağını açan ilk isim oldu. Teknik patronluk tecrübesi olmayan Klinsmann’ın sadece Stuttgart lobisinin gücüyle milli takıma geldiğini söyleyen Matthaus’a göre, federasyon başkanı milli takımı düşünmek yerine kendi pozisyonu sağlama almaya çalışıyordu. Klinsmann karşıtı cephede sadece Matthaus bulunmuyordu. Werder Bremen spor direktörü Klaus Allofs, Schalke menejeri Rudi Assauer, Schalke teknik direktörü Jupp Heynckes ve Hamburg teknik direktörü Klaus Topmöller, Klinsmann’ın milli takımın altından kalkamayacağını savundu.
Futbola veda ettikten sonra ABD’ye yerleşen Klinsmann, meşin yuvarlakla alakasını kesip kendini golfe vermişti. Beklenmedik bir anda milli takımın başına geçen Klinsmann’la Almanya ev sahipliği 2006 Dünya Kupası’nda hüsran yaşadı. İtalya’nın şampiyon olduğu kupada Almanların tesellisi üçüncülük oldu ama bu sonuç Klinsmann’ın istifasını getirdi. Milli takımdan ayrıldıktan sonra yeniden ABD’ye yerleşen Klinsmann, Temmuz 2008’de yeniden ülkesine dönüp Bayern Münih’i çalıştırmaya başladı. Alman futbolunun lider kulübünde sezonun sonunu görmesi nasip olmadı. Alınan başarısız sonuçlardan dolayı Nisan 2009’da istifa edip, yeniden ABD yolunu tuttu. Almanya ile irtibatını koparan Klinsmann, Temmuz 2011’de ABD Milli Takımı’nı çalıştırmaya başladı. Kasım 2016’ya kadar görevde kalan Klinsmann yönetiminde ABD 98 maça çıktı.
Anavatanı Almanya’da adını unutturan Jürgen Klinsmann, Kasım ayı sonunda yeniden gündem oldu. Bu kez Hertha Berlin’le Alman futboluna döndü. Bundesliga’da zor günler geçiren başkent ekibi, kurtarıcı olarak gördüğü Klinsmann’a koltuğu teslim etti. 27 Kasım’da Hertha Berlin’de göreve başlayan Klinsmann sadece 9 maçta sahaya takımın başında çıktı. Bundesliga’da 23 puanla 14. sırada yer alan Hertha Berlin, Klinsmann ile çıktığı 9 maçta 12 puan topladı. Teknik direktör olarak güvene ihtiyaç duyduğunu ifade eden Klinsmann, kümede kalma mücadelesinde birlik, uyum ve odaklanmanın önemli olduğunu, bunlar olmadığında teknik direktör olarak potansiyelini kullanmayacağını ve sorumluluğunu yerine getirmeyeceğini kaydetti. Ara transfer döneminde yaptığı 78 milyon Euro’luk transferle dev kulüpleri geride bırakan Hertha Berlin, harcağı paranın karşılığını sahada alamadı. Klinsmann bir kez daha anavatanında teknik adamlık serüveninde başarısız oldu.
[Hasan Cücük] 12.2.2020 [TR724]
Yardım kurumu Hilal-i Ahmer’den vergiden kaçınma vasıtası Kızılay’a [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Elâzığ depremiyle birlikte bir taraftan 1999 depreminin ardından konulan “deprem vergileri” tartışılırken diğer taraftan da Türkiye’nin en köklü kurumlarından birisi olan “Kızılay” tartışma konusu oldu. Depremin duyulmasıyla birlikte Kızılay genel başkanının halkın içinde bulunduğu duygusal ortamdan yararlanmak amacıyla yardım çağrısında bulunması, bir anda dikkatleri Kızılay’a çevirdi.
Depremin yaralarını sarmaktan çok “algıyı yönetmekle” meşgul olanlar için Kızılay önemli bir kurumdu. Özellikle 1999 Adapazarı depreminde “devletin gözbebeği” kurumlar sınıfta kalmış ve kurtarma çalışmalarına daha çok AKUT damga vurmuştu.
Sonraki yıllarda da 17 Aralık sürecinde hükümetin hedefi olan Kimse Yok Mu Derneği topladığı yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırma hususunda bir STK olarak önemli görevler üstlenmişti.
Bugün Türkiye’nin geldiği nokta itibarıyla iktidarın onay vermediği hiçbir STK’nın hayat hakkı bulunmadığı gibi bu tür derneklere üyelik veya yardımda bulunma “terör” suçlarından birisi olarak gösteriliyor. Buna karşılık iktidarın tamamen güdümünde olan Kızılay ise yapması gereken işler yerine Kızılay genel başkanı tarafından Türkçemize yeni kazandırılan “vergiden kaçınma” gibi akçeli işlere aracılık yapıyor.
Kızılhaç’tan Osmanlı’nın Hilal-i Ahmer’ine
Dünyada çeşitli olaylar esnasında ve sonrasında insani yardım faaliyeti yapacak bir organizasyon oluşturulması fikri, 19. Yüzyılına ikinci yarısına kadar götürülmektedir. Bu düşüncenin fikir babası savaşta etnik veya dini kimliğine bakılmaksızın yaralı askerlere yardım edecek bir derneğin kurulmasını savunan İsviçreli iş adamı Jean Henry Dunant’tır.
Avrupa’yı gezerek bu düşüncesini anlatan Dunant, arkadaşlarıyla birlikte 1863’de “Uluslararası Yaralılara Yardım Komitesi” adıyla bir komite oluşturdu. Bu komite 1875’te “Uluslararası Kızılhaç Komitesi” adını aldı. Komitenin amblemi “tarafsız” bir devlet olan İsviçre bayrağından esinlenerek beyaz zemin üzerine kırmızı haç olarak kabul edilmişti. Kızılhaç’ın kuruluşunu sağlayan belge ise 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi’dir.
Osmanlı Devleti Cenevre’ye delege göndermese de sözleşmeyi onayladı ve Kızılhaç’ın organize ettiği Milletlerarası Sıhhiye Kongresi’ne temsilci olarak Mekteb-i Tıbbiye muallimi Miralay Abdullah Bey’i gönderdi. Kızılhaç’ın verdiği yetki sonrasında da Marko Paşa’nın başkan, Abdullah Bey’in de sekreter olduğu geçici bir komite teşkil edildi.
Bu geçici komite 1868’de “Mecruhin ve Marza-yi Askeriyeye İmdad ve Muavenet Cemiyeti” adıyla resmi bir hüviyet kazandı. Bu cemiyetin bir türlü ilerleme kaydedememesi üzerine 1877’de bu kez Abdülhamit himayesinde “Hilal-i Ahmer Cemiyeti” kuruldu.
Başkanlığını Meclis-i Umur-ı Sıhhiye ikinci reisi Hacı Arif Bey’in yaptığı cemiyet, beyaz zemin üzerine kırmızı hilali sembol olarak kabul edince resmen tanınmadı. Bu kriz Besim Ömer Paşa’nın gayretleriyle 1907’de aşıldı ve Hilal-i Ahmer, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne kabul edildi.
Hilal-i Ahmer’in ilk önemli faaliyeti, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda gerçekleşti. Cephe gerisinde kurduğu hastanelerle 25.000’den fazla askeri tedavi ettiren cemiyet, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda da kiraladığı gemilerle yaralı askerleri İstanbul’a taşıdı.
Savaşta Hilal-i Ahmer
İkinci Meşrutiyet dönemindeki “cemiyetçilik” rüzgarının da etkisiyle Hilal-ı Ahmer daha güçlü bir kimliğe kavuştuğu gibi kadınlar da cemiyetin Hanımlar Merkezi’nde görev aldılar. Bu dönemde cemiyet, İttihat ve Terakki ve İttihatçı doktorların faaliyetleriyle ülke genelinde tanındı.
Trablusgarp ve Balkan Savaşlarında yaralı Osmanlı askerlerinin tedavisinde, esirlerin değişiminde ve muhacirlerin yerleştirilmesinde Hilal-i Ahmer’in önemli katkıları oldu.
Cemiyetin depremlerdeki ilk faaliyetleri de bu dönemde gerçekleşti. Edirne, Burdur ve Isparta’da yaşanan depremler sonrasında depremzedelere cemiyet tarafından sağlık ve barınma hizmeti sağlandı. Ayrıca cemiyet, uluslararası bağlantıları sayesinde Almanya, ABD, Avusturya, Belçika gibi ülkelerin Kızılhaç teşkilatlarından yardım temin ederek deprem bölgelerine ilaç, çadır ve gezici hastane malzemeleri ulaştırdı.
Birinci Dünya Savaşı yılları ise Cemiyetin çok aktif olduğu bir dönemdi. Osmanlı topraklarında birçok yerde şube açan cemiyet, yurt dışında da Berlin, Viyana ve Budapeşte’de komiteler kurarak ihtiyaç duyulan ilaç ve malzemeleri temin etmeye çalıştı. Ayrıca bir kurs açarak gerek kendi hastaneleri gerekse askeri hastaneler için hastabakıcı yetiştirdi.
Bu dönemde Hilal-i Ahmer’in gelir kaynaklarının bir kısmının Almanya ve Avusturya gibi müttefik devletlerin yardımlarından oluştuğu görülmektedir. Dönemin şartları gereği artan bağışlar da önemli bir yer tutmakta, özellikle Hanımlar Merkezi çeşitli etkinliklerle yardım kampanyaları düzenlemekteydi. Ayrıca İttifak devletlerinin de desteğiyle yurt dışında da yardım toplanmaktaydı.
Birinci Dünya Savaşı’nda asker ve halkın en önemli problemlerinden birisi de salgın hastalıklardı. Cemiyet bu nedenle tifüs, kolera, dizanteri ve tifoyla mücadelede aktif roller üstlendiği gibi kendisine ait ondan fazla hastaneyle de hizmet verdi. Ayrıca açtığı aşevleriyle de ihtiyaç sahiplerine yemek imkânı sundu.
Savaşın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan en önemli sorunlardan birisi de savaş esirlerinin mübadelesiydi. Hilal-i Ahmer’in en büyük hizmetlerinden birisi de esirlerin Türkiye’ye getirilmesi ve kayıplarla ilgili yaptığı çalışmalar oldu. Cemiyet çok büyük imkânsızlıklara rağmen bu çalışmalarıyla haklı olarak büyük bir itibar kazandı.
Millî Mücadele yıllarında ise İstanbul’daki merkez dışında Anadolu’daki şubeler, Ankara temsilciliğine bağlı olarak faaliyet gösterdiler. İstanbul merkezi de Ankara’yı sağlık hizmetleri yönüyle destekledi hatta cemiyete mensup çok sayıda doktor ve eczacı Anadolu’ya geçerek çeşitli hastanelerde görev aldılar. Savaş sırasında Eskişehir ve Ankara’da açılan hastanelerde birçok yaralı ve hasta tedavi edildi.
Cumhuriyet Döneminde Kızılay
1923’de “Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti” adını alan cemiyetin adı 1935’de “Kızılay” oldu. Cemiyetin yönetimindeki en önemli değişiklik ise 1925’te gerçekleştirilerek çoğunluğunu milletvekillerinin oluşturduğu bir merkez heyeti seçildi. Heyetin başkanlığını da dönemin Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimâiye Vekili Dr. Refik Saydam üstlendi, merkez de Ankara’ya taşındı. Böylece cumhuriyet idaresi Osmanlı’nın mirası bu kurumu tamamen kendi bünyesine aldı.
Kızılay, Meşrutiyet devrinde başladığı hastabakıcı yetiştirme görevini Cumhuriyet devrinde de devam ettirdiği gibi İstanbul-Aksaray’daki okul, uzun yıllar boyunca hastabakıcı yetiştiren tek okul olarak faaliyet gösterdi.
Kızılay’ın Kurtuluş Savaşı sonrasındaki ilk önemli katkısı, mübadele esnasında oldu. Cemiyet gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de aşılardan yemek dağıtımına, nakiller esnasında barınma sorununun çözümüne kadar birçok alanda aktif roller üstelendi.
Türkiye’nin yaşadığı en büyük depremlerden birisi olan 1939 Erzincan depreminde de Kızılay çok önemli faaliyetlerde bulundu. 27 Aralık 1939’da meydana gelen 7,9 şiddetindeki bu depremde 33.000 civarında insan hayatını kaybetmiş ve 116.720 bina yıkılmıştı.
Kızılay ilk andan itibaren para ve çeşitli ihtiyaç maddeleri göndermiş daha sonra da özellikle çadır, battaniye ve kıyafet yardımlarıyla ilk yaraların sarılmasını sağlamıştı. Vilayetlerden toplanan yardımların ulaştırılmasında da yine Kızılay öne çıkmıştı. Daha sonra da yetimlerin iskanında Çocuk Esirgeme Kurumu’na yardımcı olmuş, imar faaliyetlerinde de Belediye ile birlikte önemli görevler üstlenmişti. Kızılay bundan sonra da Türkiye’de yaşanan depremler sonrasında akla gelen ilk kurum olmaya devam etti.
Önemli konulardan birisi de Kızılay’ın bağışlar dışında kalıcı gelirler bulunmasıydı. Bu amaçla 1946’da çıkarılan bir kanunla Afyonkarahisar maden suyunun işletme hakkı altmış yıl süreyle Kızılay cemiyetine verildi.
Yok Edilen Kurumlar
Kızılay kamu yararına faaliyet gösteren bir cemiyet olsa da 1864 Cenevre Sözleşmesi gereğince uluslararası ve tarafsız bir kurum olarak çalışmak zorundaydı. Dolayısıyla Kızılhaç’ın çalışma esaslarına tamamen benimsemiş ve Batı normlarına ilk ayak uyduran kurumlardan birisi olmuştu.
Cumhuriyet dönemine aktarılan en önemli kurumlardan birisi olan Kızılay şimdiye kadar halkın zihninde deprem, sel ve yangın gibi felaketlerde hemen yardıma koşan bir cemiyet olarak yer edinmişti. 17 Ağustos depreminde imajı sarsılan Kızılay’ın Elâzığ depreminde depremzedelerin yaralarını sarmada başarılı olup olmadığını Türkiye’de özgür basın kalmadığından tam olarak bilemiyoruz.
İktidarın tamamen güdümünde olan Kızılay’ın bugün “vergi kaçınma” vasıtası olarak kullanılması, tarihi kuruluşların bile AKP iktidarı tarafından nelere alet edildiğini ortaya koyması açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Ancak yapılan bu “usulsüzlükler” Kızılay’ın “uluslararası” bağlantılarından dolayı kendisinin ve Türkiye’nin neler kaybedebileceğini de gösteriyor.
Bir de bu olayın aysbergin sadece görünen yüzü olduğu dikkate alındığında benzer birçok olayın Kızılay başta olmak üzere birçok kurumda yaşandığı herkes tarafından tahmin edilebilir. AKP iktidarının buna benzer uygulamalarının ağır faturasını ise farkında olmasa da halk ödemeye devam ediyor.
Kaynakça: S. K. Akgün, M. Uluğtekin, Hilal-ı Ahmer’den Kızılay’a, Ankara, 2002; M. Çapa, “Kızılay”, TDV İA, C. 25; M. Çapa, Kızılay (Hilal-i Ahmer Cemiyeti), Ankara, 2010; İ. Haçin, “1939 Erzincan Büyük Depremi”, ATAM, S. 88.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 12.2.2020 [TR724]
Depremin yaralarını sarmaktan çok “algıyı yönetmekle” meşgul olanlar için Kızılay önemli bir kurumdu. Özellikle 1999 Adapazarı depreminde “devletin gözbebeği” kurumlar sınıfta kalmış ve kurtarma çalışmalarına daha çok AKUT damga vurmuştu.
Sonraki yıllarda da 17 Aralık sürecinde hükümetin hedefi olan Kimse Yok Mu Derneği topladığı yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırma hususunda bir STK olarak önemli görevler üstlenmişti.
Bugün Türkiye’nin geldiği nokta itibarıyla iktidarın onay vermediği hiçbir STK’nın hayat hakkı bulunmadığı gibi bu tür derneklere üyelik veya yardımda bulunma “terör” suçlarından birisi olarak gösteriliyor. Buna karşılık iktidarın tamamen güdümünde olan Kızılay ise yapması gereken işler yerine Kızılay genel başkanı tarafından Türkçemize yeni kazandırılan “vergiden kaçınma” gibi akçeli işlere aracılık yapıyor.
Kızılhaç’tan Osmanlı’nın Hilal-i Ahmer’ine
Dünyada çeşitli olaylar esnasında ve sonrasında insani yardım faaliyeti yapacak bir organizasyon oluşturulması fikri, 19. Yüzyılına ikinci yarısına kadar götürülmektedir. Bu düşüncenin fikir babası savaşta etnik veya dini kimliğine bakılmaksızın yaralı askerlere yardım edecek bir derneğin kurulmasını savunan İsviçreli iş adamı Jean Henry Dunant’tır.
Avrupa’yı gezerek bu düşüncesini anlatan Dunant, arkadaşlarıyla birlikte 1863’de “Uluslararası Yaralılara Yardım Komitesi” adıyla bir komite oluşturdu. Bu komite 1875’te “Uluslararası Kızılhaç Komitesi” adını aldı. Komitenin amblemi “tarafsız” bir devlet olan İsviçre bayrağından esinlenerek beyaz zemin üzerine kırmızı haç olarak kabul edilmişti. Kızılhaç’ın kuruluşunu sağlayan belge ise 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi’dir.
Osmanlı Devleti Cenevre’ye delege göndermese de sözleşmeyi onayladı ve Kızılhaç’ın organize ettiği Milletlerarası Sıhhiye Kongresi’ne temsilci olarak Mekteb-i Tıbbiye muallimi Miralay Abdullah Bey’i gönderdi. Kızılhaç’ın verdiği yetki sonrasında da Marko Paşa’nın başkan, Abdullah Bey’in de sekreter olduğu geçici bir komite teşkil edildi.
Bu geçici komite 1868’de “Mecruhin ve Marza-yi Askeriyeye İmdad ve Muavenet Cemiyeti” adıyla resmi bir hüviyet kazandı. Bu cemiyetin bir türlü ilerleme kaydedememesi üzerine 1877’de bu kez Abdülhamit himayesinde “Hilal-i Ahmer Cemiyeti” kuruldu.
Başkanlığını Meclis-i Umur-ı Sıhhiye ikinci reisi Hacı Arif Bey’in yaptığı cemiyet, beyaz zemin üzerine kırmızı hilali sembol olarak kabul edince resmen tanınmadı. Bu kriz Besim Ömer Paşa’nın gayretleriyle 1907’de aşıldı ve Hilal-i Ahmer, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne kabul edildi.
Hilal-i Ahmer’in ilk önemli faaliyeti, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda gerçekleşti. Cephe gerisinde kurduğu hastanelerle 25.000’den fazla askeri tedavi ettiren cemiyet, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda da kiraladığı gemilerle yaralı askerleri İstanbul’a taşıdı.
Savaşta Hilal-i Ahmer
İkinci Meşrutiyet dönemindeki “cemiyetçilik” rüzgarının da etkisiyle Hilal-ı Ahmer daha güçlü bir kimliğe kavuştuğu gibi kadınlar da cemiyetin Hanımlar Merkezi’nde görev aldılar. Bu dönemde cemiyet, İttihat ve Terakki ve İttihatçı doktorların faaliyetleriyle ülke genelinde tanındı.
Trablusgarp ve Balkan Savaşlarında yaralı Osmanlı askerlerinin tedavisinde, esirlerin değişiminde ve muhacirlerin yerleştirilmesinde Hilal-i Ahmer’in önemli katkıları oldu.
Cemiyetin depremlerdeki ilk faaliyetleri de bu dönemde gerçekleşti. Edirne, Burdur ve Isparta’da yaşanan depremler sonrasında depremzedelere cemiyet tarafından sağlık ve barınma hizmeti sağlandı. Ayrıca cemiyet, uluslararası bağlantıları sayesinde Almanya, ABD, Avusturya, Belçika gibi ülkelerin Kızılhaç teşkilatlarından yardım temin ederek deprem bölgelerine ilaç, çadır ve gezici hastane malzemeleri ulaştırdı.
Birinci Dünya Savaşı yılları ise Cemiyetin çok aktif olduğu bir dönemdi. Osmanlı topraklarında birçok yerde şube açan cemiyet, yurt dışında da Berlin, Viyana ve Budapeşte’de komiteler kurarak ihtiyaç duyulan ilaç ve malzemeleri temin etmeye çalıştı. Ayrıca bir kurs açarak gerek kendi hastaneleri gerekse askeri hastaneler için hastabakıcı yetiştirdi.
Bu dönemde Hilal-i Ahmer’in gelir kaynaklarının bir kısmının Almanya ve Avusturya gibi müttefik devletlerin yardımlarından oluştuğu görülmektedir. Dönemin şartları gereği artan bağışlar da önemli bir yer tutmakta, özellikle Hanımlar Merkezi çeşitli etkinliklerle yardım kampanyaları düzenlemekteydi. Ayrıca İttifak devletlerinin de desteğiyle yurt dışında da yardım toplanmaktaydı.
Birinci Dünya Savaşı’nda asker ve halkın en önemli problemlerinden birisi de salgın hastalıklardı. Cemiyet bu nedenle tifüs, kolera, dizanteri ve tifoyla mücadelede aktif roller üstlendiği gibi kendisine ait ondan fazla hastaneyle de hizmet verdi. Ayrıca açtığı aşevleriyle de ihtiyaç sahiplerine yemek imkânı sundu.
Savaşın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan en önemli sorunlardan birisi de savaş esirlerinin mübadelesiydi. Hilal-i Ahmer’in en büyük hizmetlerinden birisi de esirlerin Türkiye’ye getirilmesi ve kayıplarla ilgili yaptığı çalışmalar oldu. Cemiyet çok büyük imkânsızlıklara rağmen bu çalışmalarıyla haklı olarak büyük bir itibar kazandı.
Millî Mücadele yıllarında ise İstanbul’daki merkez dışında Anadolu’daki şubeler, Ankara temsilciliğine bağlı olarak faaliyet gösterdiler. İstanbul merkezi de Ankara’yı sağlık hizmetleri yönüyle destekledi hatta cemiyete mensup çok sayıda doktor ve eczacı Anadolu’ya geçerek çeşitli hastanelerde görev aldılar. Savaş sırasında Eskişehir ve Ankara’da açılan hastanelerde birçok yaralı ve hasta tedavi edildi.
Cumhuriyet Döneminde Kızılay
1923’de “Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti” adını alan cemiyetin adı 1935’de “Kızılay” oldu. Cemiyetin yönetimindeki en önemli değişiklik ise 1925’te gerçekleştirilerek çoğunluğunu milletvekillerinin oluşturduğu bir merkez heyeti seçildi. Heyetin başkanlığını da dönemin Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimâiye Vekili Dr. Refik Saydam üstlendi, merkez de Ankara’ya taşındı. Böylece cumhuriyet idaresi Osmanlı’nın mirası bu kurumu tamamen kendi bünyesine aldı.
Kızılay, Meşrutiyet devrinde başladığı hastabakıcı yetiştirme görevini Cumhuriyet devrinde de devam ettirdiği gibi İstanbul-Aksaray’daki okul, uzun yıllar boyunca hastabakıcı yetiştiren tek okul olarak faaliyet gösterdi.
Kızılay’ın Kurtuluş Savaşı sonrasındaki ilk önemli katkısı, mübadele esnasında oldu. Cemiyet gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de aşılardan yemek dağıtımına, nakiller esnasında barınma sorununun çözümüne kadar birçok alanda aktif roller üstelendi.
Türkiye’nin yaşadığı en büyük depremlerden birisi olan 1939 Erzincan depreminde de Kızılay çok önemli faaliyetlerde bulundu. 27 Aralık 1939’da meydana gelen 7,9 şiddetindeki bu depremde 33.000 civarında insan hayatını kaybetmiş ve 116.720 bina yıkılmıştı.
Kızılay ilk andan itibaren para ve çeşitli ihtiyaç maddeleri göndermiş daha sonra da özellikle çadır, battaniye ve kıyafet yardımlarıyla ilk yaraların sarılmasını sağlamıştı. Vilayetlerden toplanan yardımların ulaştırılmasında da yine Kızılay öne çıkmıştı. Daha sonra da yetimlerin iskanında Çocuk Esirgeme Kurumu’na yardımcı olmuş, imar faaliyetlerinde de Belediye ile birlikte önemli görevler üstlenmişti. Kızılay bundan sonra da Türkiye’de yaşanan depremler sonrasında akla gelen ilk kurum olmaya devam etti.
Önemli konulardan birisi de Kızılay’ın bağışlar dışında kalıcı gelirler bulunmasıydı. Bu amaçla 1946’da çıkarılan bir kanunla Afyonkarahisar maden suyunun işletme hakkı altmış yıl süreyle Kızılay cemiyetine verildi.
Yok Edilen Kurumlar
Kızılay kamu yararına faaliyet gösteren bir cemiyet olsa da 1864 Cenevre Sözleşmesi gereğince uluslararası ve tarafsız bir kurum olarak çalışmak zorundaydı. Dolayısıyla Kızılhaç’ın çalışma esaslarına tamamen benimsemiş ve Batı normlarına ilk ayak uyduran kurumlardan birisi olmuştu.
Cumhuriyet dönemine aktarılan en önemli kurumlardan birisi olan Kızılay şimdiye kadar halkın zihninde deprem, sel ve yangın gibi felaketlerde hemen yardıma koşan bir cemiyet olarak yer edinmişti. 17 Ağustos depreminde imajı sarsılan Kızılay’ın Elâzığ depreminde depremzedelerin yaralarını sarmada başarılı olup olmadığını Türkiye’de özgür basın kalmadığından tam olarak bilemiyoruz.
İktidarın tamamen güdümünde olan Kızılay’ın bugün “vergi kaçınma” vasıtası olarak kullanılması, tarihi kuruluşların bile AKP iktidarı tarafından nelere alet edildiğini ortaya koyması açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Ancak yapılan bu “usulsüzlükler” Kızılay’ın “uluslararası” bağlantılarından dolayı kendisinin ve Türkiye’nin neler kaybedebileceğini de gösteriyor.
Bir de bu olayın aysbergin sadece görünen yüzü olduğu dikkate alındığında benzer birçok olayın Kızılay başta olmak üzere birçok kurumda yaşandığı herkes tarafından tahmin edilebilir. AKP iktidarının buna benzer uygulamalarının ağır faturasını ise farkında olmasa da halk ödemeye devam ediyor.
Kaynakça: S. K. Akgün, M. Uluğtekin, Hilal-ı Ahmer’den Kızılay’a, Ankara, 2002; M. Çapa, “Kızılay”, TDV İA, C. 25; M. Çapa, Kızılay (Hilal-i Ahmer Cemiyeti), Ankara, 2010; İ. Haçin, “1939 Erzincan Büyük Depremi”, ATAM, S. 88.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 12.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Yakarış! [M.Nedim Hazar]
İlahi;
Tüm dünyevi kostümlerimizi çıkardık, bizi kirleten, aşağı çeken, bayağılaştıran tüm sıkletlerimizi atarak huzuruna geldik. Başımız önde, mahcubuz, yüzümüz yok bakmaya… Layık değiliz, biliyoruz ama başka kapıda yok eşiğine başımızı koyacak!
Ey yakınların en yakını;
Bizi yakınına bir nebze de olsa kabul eyle, bir adım daha yakınlaşabilmek için sana bu onbinlerce masumun, mazlumun yüzü suyu hürmetine bizi affeyle masivanın, malayaniyatın tüm safralarından halas eyle.
Anamızın rahminden yeni doğmuş gibi olmayı, sevgilinin makamına yüz sürmeyi, af dilemeyi nasip eyle.
Suskunluğumuz utancımızdan, gözyaşlarımız mahcubiyetimizden, ürkekliğimiz haddimizi aşmaktan korkmaktan.
Kalplerimiz senin elinde, ruhlarımızın senin emrinde, günahlarımız, hatalarımız bizim avuçlarımızda. Acziyetimizi, yetersizliğimizi bağışla…
Ey vakti geldiğinde yerle bir edilen saraydakilerin de, çatlak kerpiçler arasında soğuğu iliklerinde hissedenlerin de Rabbi;
Sana muhtacız, İstanbul’dan Van’a, Avrupa’dan Asya’ya, Çin’den Suriye’ye kadar her bir insan merhametine aç, şefkatine muhtaç…
Seni unutan bahtsızlara da merhametinle muamele et, kalplerine zatı uluhiyetini düşür, gafletten uyandır..
Seni unutmadığını zanneden, günde beş vakit kapını çalan gaflettekilere de acı, mağfiret eyle.
Ey merhametliler merhametlisi ve en eşsiz sevdaların tek sahibi;
Bizi birbirimize yakın yarattın…
Yerleri, gökleri ve onun dışındakileri hizmetinize verdin…
Şüphesiz ki nankör olan bizdik, kıymetini bilemedim bu nimetlerin…
Ve uzaklaştık…
Gölgelerimizi birbirlerimizin üzerine düşürdük…
Öfkelerimizi ötekinin böğrüne sapladık acımasızca…
Birbirimizin yüzüne değil sırtına bakmaya başladık. Ve yüzlerimizi sana değil senden çevirdik…
Gafiliz ve aciziz…
Yabancılaştık önce birbirimize, sonra sana…
Bize mesafeleri kapatmayı nasip et, uzaklıklar ruhumuzu üşüttü…
Sırtlarımızı değil yüzlerimizi birbirine çevir ve tüm yüzlerin senin makamına dönebilmesi için bizlere yardım et.
Sahip oldukça yitirdiğimizin, kazandıkça kaybettiğimizin şuuruna varamadık bir türlü…
Üç günlük ömrün, üç kuruşluk dünyanın, bir gün zerre kadar kıymeti olmayacak şeylerin ve eriyip giden değerlerini senin paha biçilmez ayetlerine tercih eder olduk…
Bir sürgündü bu; ruhumuzdan, bedenimizden, kendimizden, en önemlisi senden sürgün olduk rızamızla..
Şimdi;
Sana yakınlaşabilmek için adanan gözyaşlarının beraberliğinde.
Şimdi;
Paslanmış dudakların tekrar sıfatlarını terennüm ettiği şu günlerde.
Ve şimdi;
Tanıyamazken kendimizi, arınmaya başlamışken tövbeler, pişmanlıklar eşliğinde…
Bir milim de olsa daha yakınına kabul eyle bizi, tüm yakınlaşma çabalarımızı, baş göz yaran hatalarımızı ve pot kırmalarımızı hoş gör…
Hoş gör ki, nefes alsın ruhumuz,
Hoş gör ki, inşirah bulsun ruhumuz…
İlahi;
Aciziz, yetersiz kelimelerimiz, yetersiz yakarışlarımız, yetersiz yalvarışlarımız…
Ama kalbimizdeki samimiyete ve senin sonsuz merhametine olan inancımız tam. Biliyoruz ve eminiz; Senin rahmetinin her şeyin önünde, senin merhametin herkese yeter…
Yoksa halimiz hal değil…
“Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu?”(NUR/20)
[M.Nedim Hazar] 12.2.2020 [TR724]
Tüm dünyevi kostümlerimizi çıkardık, bizi kirleten, aşağı çeken, bayağılaştıran tüm sıkletlerimizi atarak huzuruna geldik. Başımız önde, mahcubuz, yüzümüz yok bakmaya… Layık değiliz, biliyoruz ama başka kapıda yok eşiğine başımızı koyacak!
Ey yakınların en yakını;
Bizi yakınına bir nebze de olsa kabul eyle, bir adım daha yakınlaşabilmek için sana bu onbinlerce masumun, mazlumun yüzü suyu hürmetine bizi affeyle masivanın, malayaniyatın tüm safralarından halas eyle.
Anamızın rahminden yeni doğmuş gibi olmayı, sevgilinin makamına yüz sürmeyi, af dilemeyi nasip eyle.
Suskunluğumuz utancımızdan, gözyaşlarımız mahcubiyetimizden, ürkekliğimiz haddimizi aşmaktan korkmaktan.
Kalplerimiz senin elinde, ruhlarımızın senin emrinde, günahlarımız, hatalarımız bizim avuçlarımızda. Acziyetimizi, yetersizliğimizi bağışla…
Ey vakti geldiğinde yerle bir edilen saraydakilerin de, çatlak kerpiçler arasında soğuğu iliklerinde hissedenlerin de Rabbi;
Sana muhtacız, İstanbul’dan Van’a, Avrupa’dan Asya’ya, Çin’den Suriye’ye kadar her bir insan merhametine aç, şefkatine muhtaç…
Seni unutan bahtsızlara da merhametinle muamele et, kalplerine zatı uluhiyetini düşür, gafletten uyandır..
Seni unutmadığını zanneden, günde beş vakit kapını çalan gaflettekilere de acı, mağfiret eyle.
Ey merhametliler merhametlisi ve en eşsiz sevdaların tek sahibi;
Bizi birbirimize yakın yarattın…
Yerleri, gökleri ve onun dışındakileri hizmetinize verdin…
Şüphesiz ki nankör olan bizdik, kıymetini bilemedim bu nimetlerin…
Ve uzaklaştık…
Gölgelerimizi birbirlerimizin üzerine düşürdük…
Öfkelerimizi ötekinin böğrüne sapladık acımasızca…
Birbirimizin yüzüne değil sırtına bakmaya başladık. Ve yüzlerimizi sana değil senden çevirdik…
Gafiliz ve aciziz…
Yabancılaştık önce birbirimize, sonra sana…
Bize mesafeleri kapatmayı nasip et, uzaklıklar ruhumuzu üşüttü…
Sırtlarımızı değil yüzlerimizi birbirine çevir ve tüm yüzlerin senin makamına dönebilmesi için bizlere yardım et.
Sahip oldukça yitirdiğimizin, kazandıkça kaybettiğimizin şuuruna varamadık bir türlü…
Üç günlük ömrün, üç kuruşluk dünyanın, bir gün zerre kadar kıymeti olmayacak şeylerin ve eriyip giden değerlerini senin paha biçilmez ayetlerine tercih eder olduk…
Bir sürgündü bu; ruhumuzdan, bedenimizden, kendimizden, en önemlisi senden sürgün olduk rızamızla..
Şimdi;
Sana yakınlaşabilmek için adanan gözyaşlarının beraberliğinde.
Şimdi;
Paslanmış dudakların tekrar sıfatlarını terennüm ettiği şu günlerde.
Ve şimdi;
Tanıyamazken kendimizi, arınmaya başlamışken tövbeler, pişmanlıklar eşliğinde…
Bir milim de olsa daha yakınına kabul eyle bizi, tüm yakınlaşma çabalarımızı, baş göz yaran hatalarımızı ve pot kırmalarımızı hoş gör…
Hoş gör ki, nefes alsın ruhumuz,
Hoş gör ki, inşirah bulsun ruhumuz…
İlahi;
Aciziz, yetersiz kelimelerimiz, yetersiz yakarışlarımız, yetersiz yalvarışlarımız…
Ama kalbimizdeki samimiyete ve senin sonsuz merhametine olan inancımız tam. Biliyoruz ve eminiz; Senin rahmetinin her şeyin önünde, senin merhametin herkese yeter…
Yoksa halimiz hal değil…
“Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu?”(NUR/20)
[M.Nedim Hazar] 12.2.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)