İslamcılık/siyasal İslam/İslami hareketler [Yüksel Çayıroğlu]

Günümüzde İslam dünyasının anlaşılması ve müslümanlar hakkında isabetli ve sağlıklı analizler yapılabilmesi için mutlaka İslamcılık/siyasal İslam/İslami hareketler hakkında bilgi sahibi olunması ve yaklaşık bir buçuk asırdır onların gelişim serüvenine vâkıf olunması gerekir.

Osmanlının Batı karşısında zayıflaması, batılılaşma ve modernleşme teklifleri, oryantalizm, İslam’ın terakkiye mani olduğu iddiası gibi hadiselerin etkisiyle ortaya çıkan İslamcılık geleneksel İslam anlayışından oldukça farklılaşmıştır.

Sonraki yıllarda ise İslam dünyasının %80’inin Batılılarca müstemleke haline getirilmesi, hilafetin kaldırılması ve müslümanların her alanda geri kalması tam bir şok yaşanmasına ve bilinç travmasına sebebiyet verdiğinden İslamcılık düşüncesi güç kazanarak devam etmiştir.

Halifesizleşme, yurtsuzlaşma, siyasal açıdan bedensizleşme ve topyekün “mahkum” konuma düşme müslümanların İslam tarihinde ilk defa karşılaştıkları bir olgu olduğu ve bu yeni durum fıkıh kitaplarında tanımlanmadığı için yeni arayışlar başlamıştır.

İslamcılık bir buçuk asırdır çok farklı rotalar takip etse, Pakistan, İran, Mısır ve Türkiye başta olmak üzere onun ortaya çıktığı ülkelerde çok farlı fikirler ve akımlar zuhur etse de temelde İslamcılığın bir kısım karakteristik özelliklerinin olduğu da bir gerçektir.

Günümüzde ve yakın tarihte birçok şahıs, grup, parti, hareket ve devlet kendilerini İslamcı olarak görmeseler de sosyal bilimciler fikirleri, tepkileri, talepleri ve hareket tarzlarından yola çıkarak onları “İslamcı” diye isimlendirmişlerdir.

Dahası İslamcılık veya siyasal İslam fikrinin ve ideolojisinin günümüz müslümanlarının çoğu üzerinde derin izler bıraktığı ve âdeta müslüman muhayyileyi kendine göre yeniden şekillendirdiği de göz önüne alındığında bu konunun ne derece önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

İlk dönem İslamcılarının ana hedefleri Osmanlıyı ve hilafeti ayakta tutma, materyalist ve pozitivist düşüncelere karşı İslamı savunma, İslam’ın terakkiye değil ilerlemeye vesile olduğunu gösterme ve kaybedilen maddi güç ve iktidarı yeniden ele geçirmedir.

İslamcılar Kur’ân ve Sünnet’e (öze) dönerek, içtihadı yeniden işlevsel kılarak, sönen cihad ruhunu bir kere daha canlandırarak ve İslam birliğini yeniden sağlayarak bu problemleri çözeceğini düşünmüş ve sürekli bunları gündemde tutmuşlardır.

Dolayısıyla İslamcıların müslümanların Batı’ya teslim olmaması, İslamî şuurun canlı tutulması, modernitenin meydan okumalarına kısmen cevap verilmesi ve ona karşı bir direnç oluşturulması, ihya hareketlerine öncülük edilmesi gibi noktalarda önemli hizmetleri olmuştur.

Fakat özellikle 1950’li yıllardan sonra İran, Pakistan ve Mısır’da beliren ve buralardaki eserlerin Türkçe’ye tercümesiyle Türkiyede de etkisini gösteren İslamcılığın hem İslamın yorumunda hem de müslümanların genel ahvalinde ciddi olumsuzluklara sebep verdiği de bir gerçektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında müslümanlar üzerinde uygulanan baskıcı uygulamalar ile dini, toplumsal ve siyasal alandan tamamen tecrit ederek sadece vicdanlara hapsetme adına tatbikata konulan totaliter politikalar da Türkiye'deki İslamcılığın yükselmesinde ciddi etkili olmuştur.

İşte bundan sonra din her geçen gün siyasallaşmış, ideolojileşmiş, radikalleşmiş, araçsallaşmış, kısırlaşmış; tepkisel, savunmacı, inhisarcı, kutuplaştırıcı, ötekileştirici, rövanşist, pragmatist, hamasi, gerçeklikten kopuk, otoriter ve totaliter bir yoruma doğru evrilmiştir.

İslamcıların bundan sonraki en büyük hedefi İslam hukukunun bir bütün halinde uygulanabileceği bir toplumsal ve siyasal düzenin kurulması, kısaca “İslam devleti”nin inşa edilmesi olmuştur. Onlar bütün enerjilerini siyasete sarf etmiş ve devleti “ele geçirmeye” çalışmışlardır.

Onlar “İslamsızlaşan” toplum hayatının yeniden şeri hükümlerle/değerlerle donatılmasının ve müslümanlığın bütün yönleriyle hayata hâkim kılınmasının tek geçerli yolu olarak bunu görmüş; toplumu yeniden “şekillendirme” adına bir çeşit sosyal-mühendislik projesine soyunmuşlardır.

Siyasal İslamcılar din adına güzel niyetlerle yola çıkmış ve müslümanlara güzel vaatlerde bulunmuş olsalar da yöntemleri ve projeleri pek çok arıza ve sakatlıklarla malul olduğundan geride pek çok hayal kırıklıkları, ümitsizlikler ve mağduriyetler bırakmışlardır.

İslamcıların takip ettikleri yöntem eşyanın tabiatına ve fıtrat kanunlarına aykırıdır. Ağaç kök salarak gelişir, bina temelden yapılır.. Bu sebeple alt yapıyı kurmadan doğrudan üst yapı inşa etmeye ve onun vasıtasıyla alt yapıyı düzeltmeye kalkışmak verimli olmayacaktır.

Onların “ele geçirmeye” çalıştıkları üst yapı netice itibarıyla milliyetçi, seküler ve laik bir yapıya sahip olan; totaliter politikaları bulunan, modernleşme ideolojisiyle halkı sürekli değiştirmeye ve standartlaştırmaya çalışan, kutsaldan arındırılmış modern-ulus devlettir.

Dolayısıyla çoğu ülkede, İslamcılar devleti ele geçirmeye çalışırken, modern-ulus devlet onları ele geçirmiş ve sahip olduğu bütün negatif özelliklerini aynıyla onlara da aktarmıştır. İslamcılar da devlet gücünü halkı değiştirmede ve muhalifleri susturmada kullanmışlardır.

İslamcıların başa geldiği ülkelerde -İslamın ruhuna tamamen aykırı/yabancı olmasına rağmen- din, devletin eline bırakıldığından, dinî ihtiyaçları karşılamak devletin görevi hâline geldiğinden, dinin anlatımında ulemanın yerini devlet aldığından baskı ve zulümler devam etmiştir.

Devletin, sosyal mukaveleye dayanması, halkın her çeşit ihtiyacını karşılaması, onları dinlerinde serbest bırakması asıl iken; siyasal islamcılar birey ve toplumu eğitme ve aydınlatma yerine ele geçirdikleri devlet mekanizmasıyla onları yola getirmeyi hedef edinmişlerdir.

İslamcıların düşüncesi şudur: Mesela müslüman bir mahallede içki satan bir dükkan var. İslam’a göre yapılması gereken oradaki insanların irşad ve ikna edilerek içkiyi bırakmalarını sağlamaktır. Siyasal İslamcıya göre ise dükkan kapatıldığında insanlar da içki içemeyecektir.

Son yüzyıldaki tecrübeler göstermiştir ki İslamcılığın yükseldiği ve yönetime geldiği ülkelerde dindarlık artmamakta, ahlak gelişmemekte, İslam medeniyeti kurulamamakta; bilakis imkanları artan İslamcıların önemli kısmı güç zehirlenmesi yaşamakta ve sefahete dalmaktadırlar.

İslamcıların küreselleşme, çoğulculuk ve demokrasi gibi değerlerin İslam açısından nasıl karşılanacağı ve dinin uygulanmasında ne tür farklılıklara sebebiyet vereceği noktasında derinlikli fikirlerinin olmaması da onları “eski”nin tekrarına veya yeninin taklidine götürmüştür.

İslamcıların siyaset ve devlet üzerinde aşırı yoğunlaşmaları, İslamın, siyasi bir sistem ve ideoloji gibi algılanmasını sağlamış; dini hükümlerin büyük çoğunluğunun ilgili olduğu insanın, ailenin, toplumun, ahlakın ve değerlerin ikinci planda kalmasını netice vermiştir.

Günümüzün partili siyasi sisteminde bir partinin din adına ortaya çıkması ve kendisini dinin koruyucusu, uygulayıcısı ve temsilcisi gibi göstermesi ise, onların bütün hata ve kusurlarının dine mâl edilmesine sebep olduğundan din açısından tam bir fecaat olmuştur.

İslamcılar, siyasete dinî ahlâk ve değerleri kazandırmak yerine günümüzün çatışmacı, kavgacı, bölücü ve kutuplaştırıcı siyaset dilini aynen miras almış ve İslam’ın kardeşliğe ve birliğe dayanan toplum anlayışını hiçe sayarak yeni yeni çatışmaların fitilini alevlemişlerdir.

Siyasete ve particiliğe hâkim olan tarafgirlik ve fanatizm düşüncesi İslamcıların kurdukları partilerde de aynen devam ettiğinden, ehliyet, liyakat ve adalet, yerini adam kayırmaya, torpile ve hizipçiliğe bırakmış, burada da İslam’ın kötü bir temsili ortaya konulmuştur.

İslamcıların iktidara gelebilmek için dini araçsallaştırdıkları, dinî değerleri suistimal ettikleri, halkın din duygusunu sömürdükleri, kendilerini dindar gösterebilme adına riyakarlığa başvurdukları, makyavelistçe hareket ederek her vesileyi meşru gördükleri de bir gerçektir.

Son asırda müslümanların maruz kaldıkları ağır dram ve trajediler de İslamcıların dengesini bozmuş ve onları reaksiyoner tavırlara itmiştir. Batı, Amerika ve Siyonizm gibi unsurlar veya solcular ve laikler gibi farklı kesimler düşman ilan edilmiş ve cepheler oluşturulmuştur.

Dolayısıyla sürekli öfke dili kullanılmış, düşmanlıklar hortlatılmış, öç alma duyguları canlandırılmış fakat düşman ilan edilen bu kesimlere, temsil edilen İslam’ın nasıl anlatılacağı, dünyada barışın nasıl sağlanacağı bir türlü nazara alınmamıştır.

Daha da vahimi İslamcıların gerek Batı gerekse ülkelerindeki seküler insanlar hakkında sürekli nefret ve şiddet dili kullanmalarının bir kısım radikal terör örgütlerinin ortaya çıkmasında etkili olduğu da bir gerçektir.

Seküler devletin din karşıtı tutumlarıyla, İran devrimi gibi örnekler İslamcılığın ufkuna devrim düşüncesini yerleştirmiş; onlar devletin insanî, adil ve  demokrat olmasına katkı sağlayacaklarına sürekli devlet aleyhinde olmuşlar ve güç mevzilerini ele geçirmeye çalışmışlardır.

İslamcıların iktidarı ele geçirdikten sonra modern dünyanın yeni şartlarına göre nasıl bir yönetim anlayışı ortaya koyacaklarıyla ilgili gerçekçi ve sofistike bir projeleri olmadığından insanlığa yeni olan hiçbir hediye takdim edememişlerdir.

Bilakis bazı İslamcılar her türlü zulmün, her türlü haksızlığın ve her türlü despotluğun “fetvasını” da dinden aldıklarından ve yaptıkları kötülükleri “meşrulaştırma” yoluna gittiklerinden yer yer tarihteki ve günümüzdeki diktatörlük rejimlerine taş çıkartmışlardır.

Azınlık veya zayıf iken sürekli devleti eleştiren ve kötüleyen İslamcıların, devletin yeni sahipleri olduktan sonra onu kutsayacak ölçüde yüceltmeleri, önemsemeleri ve sivil oluşumlara hiç alan bırakmamaları ise ayrı bir paradokstur.

Başında dindarların veya dindar geçinenlerin bulunduğu bir devlet bu kadar yüceltilince ve mitleştirilince, yöneticilerin her yaptığı onanmaya, yöneticilere koşulsuz biat edilmeye, devlet için şahıslar/gruplar “feda edilmeye” başlanmış ve denetlenemez bir yapı oluşturulmuştur.

İslamcıların felsefe, düşünce, sanatsal faaliyetler, şehirleşme, eğitim, kültür, spor, medya, teknoloji gibi medeniyet ürünlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi noktasındaki çabaları da maalesef eleştiriyi hak edecek kadar kötü olmuştur.

İslamcı ulemanın “öze” dönüş söylemi altında Kur’ân ve Sünnet’e vurgu yapması güzel olsa da bunun bir yerde selefi akımlarla kesiştiği, geleneksel dinî ve fıkhî değerler sistemini kısmen ihmal ettiği ve selef ulemasının otoritesini sarstığı da bir gerçektir.

İslamcılar tarafından Kur’ân ve Sünnet bir bütün hâlinde anlaşılmaya çalışılmamış, onlar hem siyasal bir düzem içerisinde okunmuş hem de onlardan istifade edilirken “seçici” davranılarak ibadet ve ahlâka dair hükümler nispeten geri plana itilmiştir.

İslamcıların, müslümanları bidatlardan, hurafelerden, taklitten, esaretten kurtarma şeklindeki söylemleri ve emelleri güzel olsa da bunu gerçekleştirme adına dinî, sosyal ve pozitif ilimler alanında yeterli donanıma sahip olamamaları bu gibi iddiaları sadece lafta bırakmıştır

İslami idealler, siyaset ve devlete yönelince ve İslam’ın hükümleri sadece dünyevi maksatları gerçekleştirme istikametinde ele alınınca din sekülerleşmiş ve müslümanlardaki ahlaki ilkeler, irfanî bilgi, tasavvufi tecrübe, ibadet hayatı ve ahiret inancı naif bir hal almıştır.

İslamcıların siyaset ve yönetimin ayrı bir sanat, teknik ve ilim gerektirdiğini tam anlamıyla fark edememeleri ve sadece dinin hükümleriyle bu alanlardaki problemleri halledebileceğini zannetmeleri de onların fiyaskolarının altında yatan ayrı bir sebeptir.

Bütün bunlar ise İslam dünyasının yeniden “özne” haline gelmesi, gündem belirleyici olması, birlik ve beraberliğini sağlaması, kendi rönesansını gerçekleştirmesi gibi hayalleri suya düşürmüş ve aynı zamanda İslamcıların takip ettiği yönteminin yanlış olduğunu göstermiştir.

Keşke asıl inşa edilecek olanın insan olduğu unutulmasa, işe toplumun ıslahından başlansa, devletin sebep değil sonuç olduğu idrak edilse, realiteler iyi görülse, modern usul devlete yeni bir kılıf giydirmenin zorluğu fark edilebilseydi!

Keşke İslam dünyasının sorunlarının sadece dinî olmadığı bilinse; bunun yanında sosyolojik, iktisadi, yapısal ve zihinsel sorunların varlığı da görülebilseydi! Maruz kalınan mahkumiyet ve perişaniyetin suçlusu olarak sadece Batı görüleceğine biraz da özeleştiri yapılabilseydi!

Keşke “İslami devlet” kurma hevesi yerine öncelikle demokrasinin ve özgürlüklerin ilerlemesine, sivil toplumun gelişip-serpilmesine çalışılsa; baskıcı ve despot yönetimlerle mücadele edilse; din, eğitim, ahlak ve kültür alanlarına yatırım yapılabilseydi!

Keşke günümüz siyasetinin en bariz özelliği olan çıkar eksenli hareket etme yerine daha ilkesel durulsa, ahlaki hassasiyetler gözetilse, farklılıklar saygıyla karşılansa, nefret dili ve ötekileştirici söylem yerine sevgi dili ve birleştirici bir söylem tercih edilseydi!

Keşke hamaset terk edilerek günümüz problemlerine ve geleceğin inşasına dair daha realist, rasyonel, makul ve sahici çözümler bulunsa ve projeler geliştirilebilseydi!

Keşke dinin hiçbir siyasete alet edilemeyecek kadar aşkın ve yüce olduğu görülebilse, yönetime dair hükümlerin İslam’ın içerisinde çok az bir yere sahip olduğu fark edilebilse ve dinin yönetime dair getirdiklerinin sadece ilke ve prensip bazında olduğu anlaşılabilseydi!

Bir de böyle düşünelim [Safvet Senih]

Her halinden kalite ve elitliğin işaretleri dökülen bir mülteciye, iltica ettiği ülkenin görevlisi şöyle bir bakıp, “Hiç ezik durma, başını dik tut!  Anlaşılıyor ki, sen onurlu ve itibarlı birisisin… Sen bizim ülkemize bir yük değil bir kazançsın… Senin devletin sana senelerce emek vermiş seni yetiştirmiş ama idarenize musallat olan hırslı, hınçlı kafasızlar, yaptıkları kanunsuz ve insanlık dışı icraatla seni yaşanmaz bir atmosfere sokmuşlar. Sen de canını kurtarmak için buraya sığınmışsın. Başka ne yapacaktın ki! Üzülme, bizim ülkemiz senin bir iki sene elinden tutacak o kadar!..  Dik dur, dik!..” demiş… Masal anlatmıyorum gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyorum…

Arkadaşlar naklettiler: Avrupa ülkelerinde kendi çapında firmasıyla ticaret yapan ulusalcı bir vatandaşımızın rakipleri kıskançlıklarına karşı konsolosluğumuza gidip, “Bu F… cü diye ihbarda bulunuyorlar. Türkiye’de evlerine baskın yapılıyor ve hasta ve yaşlı babasına hakaretlerle oğlunun nerede olduğunu soruyorlar. Zaten hafızası gelip giden adam bir şey söylemeyince hakaretin şiddetini artırıyorlar. Ama bir bilgi elde edemeyince bırakıp gidiyorlar. Buna muttali olan eşi dostu, bu durumu telefonla kendisine bildiriyorlar. Olanlara bir mâna veremeyen bu ulusalcı vatandaş hemen Türkiye’ye gidiyor ve doğruca emniyete uğruyor. “Beni arıyormuşsunuz. Buyurun… İşte geldim, sebebini öğrenebilir miyim?” diyor. Görevli,  “Sen ya PKK’lısındır veya F….’cü? Sen hangisindensin?” diye soruyor. Şaşırıp kalan vatandaş; “Nasıl olur? Benim ne olduğumu herkes bilir.” Dese de “Sen F…’cü müsün” diye nezarete atıp, oradan Savcılığa götürüyorlar. Savcı şöyle bir bakıyor, onun kolundaki dövmeyi fark ediyor. “Seni neye getirmişler ki, onlar, dövme yaptırmaz… Namazımıza engel olur diye böyle şeylerden uzak dururlar!” diyor. Sonra daha dikkatli bakınca, dövmenin “K. Atatürk” imzası olduğunu görüyor. “Sen hiç onlardan olamazsın!..” diyerek hayret ediyor. Ama bu işin içinde bir hinlik olabilir. Belki de kamuflaj için yeni yaptırıp gelmiştir, diye emin olabilmek üzere onu incelemeye gönderiyor. Neticede bakıyorlar ki, dövme çok eski. Meğer o dövmeyi 2002 senesinde yaptırmış. Bu sefer savcı kendisine bir kahve ısmarlayıp “Otur bakalım şöyle… Peki birileri seni niye şikayet etmiş olabilirler?” diye soruyor. O da düşünüp taşınıyor aklına bir şey gelmiyor. Ama “Savcı Bey, ben kimseye bir şey yaptığımı hatırlamıyorum. Benim çevrem bellidir. Belki, ticari hayattaki bazı rakiplerim kıskançlıklarından muhbirlik yapmış olabilirler.” diyor.

Düşünelim ispiyonculuk, karaktersizlik nerelere kadar düşmüş!.. Kinini, düşmanlığını kusmak için, rakibini yok etmek için insanlar böyle şeylere tenezzül eder hâle geldiler!..

Yine bir Batı ülkesinde ateist birisi, bizim arkadaşlara gelip “Artık ateistliği sorgular hale geldim. Ben duaya muaya, âh’ın tutmasına inanmam ama Türkiye’nin şu hâline bakınca, bunların tuttuğunu ve gerçekleştiğini görüyorum. Kör olmayan herkes de görür ki, Türkiye’nin ocağına ateş düşmüş vaziyette… Fethullah Hocaya zulmedenler tam bir çaresizlik içindeler. Ülke bildiğimiz maddi ateşle yanacak değil ya… Ticareti, siyaseti, haysiyeti onuru cayır cayır yanıyor!.. Euro, dolar almış başını gidiyor. Ekonomimiz içler acısı… Siyasi olarak dünyada itibarımız kalmadı… Daha ne olacak?...'' diyor

[Safvet Senih] 20.12.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Rehberden ‘terör örgütü’ çıkardılar [İlker Doğan]

İktidara yakın gazetelerin büyük puntolarla sayfalarına taşıdığı ‘cennetlikler listesi’yle ilgili haberlerin tamamının asılsız olduğu ortaya çıktı. Edinilen bilgilere göre ‘dua listesi’ dedikleri liste, telefon rehberinden başka bir şey değil. İsim sırasına göre giden listede ‘şoför, Wifi, polis, Cihan Radyo ve Hüseyin Gülerce, tuvalet, Hilmi Türkmen’ gibi isimler de bulunuyor. Yandaş medya, kamuoyundan Fethullah Gülen’in, Bayaz Masa, Hüseyin Gülerce ya da wifinin cennete girmesi için dua ettiğine inanmasını istiyor! Listede ismi olmadığı halde tutuklananlar da var. Bu da soruşturmanın ‘telefon rehberi’ üzerinden yürütüldüğünün ispatı.

İktidar medyasının günlerdir ‘cennetlikler listesi’ diye duyurduğu exell dosyasının, telefon rehberi olduğu anlaşıldı. Söz konusu listeye ilişkin 4 Aralık’ta yapılan operasyonda 54 kişi gözaltına alındı, 47’si hiçbir somut suçlama olmaksızın sadece listede adları olduğu için tutuklandı. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından konuya ilişkin yapılan açıklamada ise Fethullah Gülen’in birinci sırada yer aldığı listenin örgütsel motivasyon sağlamaya yönelik bir araç olarak kullanıldığı savundu. Listede 944 isim var. Söz konusu isimlerden 414’ü hakkında zaten sözde ‘f.tö’ soruşturması kapsamında işlem yapılmıştı. Gözaltı kararı çıkarılan 96 kişiden 54’ü gözaltına alındı.

HARDDİSK KAYNAK HOLDİNG’DE BULUNMUŞ!

Exell tablosunun bulunduğu harddisk Kaynak Holding’de yapılan aramada ele geçirildi. 944 kişinin isminin bulunduğu dosyanın telefon listesi olduğu açık. Zira o güne kadar holding bünyesinde çalışan ve ayrılmış onlarca isim var. Ulaştırma görevlilerinin, temizlik işçilerinin, aşçının, güvenlikten sorumlu kişilerin isimleri de listede sıfatlarıyla birlikte yer alıyor. ‘Şoför Can’ ya da ‘Ulaştırma Volkan bey’ gibi… Liste isim sırasına göre A’dan Z’ye uzayıp gidiyor. Ancak listenin başına M. Fethullah Gülen, onun altına ‘Şakirtler’ ve onun altına da ‘Nur Talebesi abi’ isimleri eklenmiş.

GÜLEN, ‘WİFİ’ İÇİN DUA ETMİŞ!

Başsavcılığın açıklaması ve pravdaların iddiasına göre söz konusu listede yer alan 944 kişi için Fethullah Gülen, isim isim dua ediyormuş. Öncelikle listede ‘polis’, ‘şoför’ gibi çok sayıda kısaltma var. Gülen, hangi şoför için dua edeceğini nereden bilecek? İkinci olarak listede örneğin Radyo Cihan, Wifi, tuvalet gibi isimler de var. Radyonun numarası ve wifinin şifresi kaydedilmiş. Başsavcılığın iddiasına göre Fethullah Gülen, Hüseyin Gülerce ya da wifinin cennete girmesi için de dua etmiş olmalı!

LİSTEDE ADI YOK AMA TUTUKLU

Soruşturma kapsamında tutuklananlardan bazılarının adı listede bile yok. Ancak söz konusu kişilere listede adı olduğu için tutuklandığı söyleniyor. Yargılamanın ilerleyen aşamalarında listenin ortaya çıkmasıyla iddianın doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Bu da soruşturmanın iddia edildiği gibi ‘dua listesi’nden değil telefon rehberleri üzerinden yapıldığını ispatlıyor.

NACİ BOSTANCI DA LİSTEDE

Bu arada listedeki isimlerden biri de AKP milletvekili olan Naci Bostancı. Zaman Gazetesi’nde yorum sayfalarında sürekli yazıları çıkan, Aksiyon’da makaleler kaleme alan Naci Bostancı’nın adı da söz konusu rehberde yer alıyor. Listede yer alan herkes soruşturulurken, Naci Bostancı’nın soruşturulmaması da dikkat çekici. Eğer o listede adınızın olması ‘terör örgütü üyeliği’ suçlaması için yeterli ise Bostancı, Gülerce, Türkmen gibi AKP’liler neden aynı iddialarla suçlanmıyor?

ERKAM AYTAV: O LİSTENİN SAHİBİNE ULAŞTIM

Tr724 yazarı ve 30 Dakika programı yapımcısı Erkam Tufan Aytav, telefon rehberinin sahibi olan Kaynak Holding çalışanına ulaştığını söyledi. YouTube kanalında konuya ilişkin bilgileri paylaşan Aytav, sözkonusu çalışanın, 2014 senesinde umreye giderken rehberden bakarak arkadaşlarına ismen dua etmek için telefon rehberini exel’e aktardığını, savcılığın üzerinde senaryolar yazdığı listenin bundan ibaret olduğunu söylediğini aktardı. Yandaş medyanın ‘Cenetlikler listesi ele geçirildi’ diye haber yaptığı rehberde kendi isminin de olduğunu belirten Aytav, savcı ve hakimlere çağrı yaptı: Madem öyle listede kim varsa cezaevine koyun. Hatta Beyaz Masa’yı da tutuklayın!

[İlker Doğan] 20.12.2018 [TR724]

Kaosun içinde yol bulmak… [Yavuz Altun]

İnsanlığı diğer canlılardan ayıran özelliklerinden birisi de, iş görme kabiliyetini arttırabilmek için “âlet” yapması. Tekerleğin ve matbaanın icadından bugünlerde konuşulan Yapay Zekâ temelli makinelere kadar, insanlık tarihi çok çeşitli âletlerin doğuşunu gördü.

Ancak burada pek anlamak istemediğimiz, üzerinde durmadığımız husus şu: Bizler bu nesnelere şekil verenler olarak onları “iktidarımız altında” tuttuğumuzu düşünsek de, onlar da bizim iç dünyamıza büyük oranda etki ediyor. Bugünkü insanın bilişsel (kognitif) seviyesini, geçmiş yüzyıllarda yaşamışlardan ayıran da bu âletlerin bizim düşünce yapımıza etkilerinden ibaret.

Tekerleğin icadının, kitlesel göçleri mümkün kılmasının insanlığın hikâyesini nasıl değiştirdiğini anlatmama lüzum yok sanırım. Barutun ve matbaanın, daha da önemlisi Sanayi Devrimi’nin hem yaşayış biçimlerimizi dönüştürdüğünü (köylerden şehirlere göç) hem de zihin dünyamızda daha önce var olmayan nosyonların oluşumunu tetiklediğini biliyoruz.

Bu âletler çoğu zaman var olan problemlerin çözümüne yönelik bir girişimin neticesidir fakat her biri daha önce var olmayan problemleri de beraberinde getirir. Elbette toplumlar farklı teknolojik gelişmişlik seviyelerinde yaşıyorlar fakat bu teknolojilerin zihinsel etkileri, bazen bir topluma âletin kendisinden önce gelebiliyor.

Avrupa’da 16. yüzyıldan denizciliğin mesafe kat etmesi, harita ve pusula (coğrafya) ilminin gelişmesi, değerli madenlerin işlenmesinin yanı sıra silah teknolojilerinin ilerlemesi, matbaanın icadıyla Kilise otoritesinin sarsılması, biz bunları bu seviyede yaşamasak da dünyanın geri kalanını dönüştüren bir etkiye sahip oldu.

Batılı devletlerin ordularının birer “yenilmez armada” hâline bürünmesi, en başta Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkeleri kendini dönüştürmeye zorladı. Sonrasında yaşananlar da bu etkilerin uç uca eklemlenmesiyle varılan noktalardan ibaretti. Teknolojik ve ona bağlı sosyal değişimlerin sonucunda varılan uluslaşma süreci, Batı-dışı dünyada yüzyılı aşkındır yaşanan kimlik bunalımlarını tetikledi.

Küreselleşme sanki 20. yüzyılın son çeyreğine ait bir kavrammış gibi konuşsak ve düşünsek de, dünya üzerindeki toplumlar çok eski yüzyıllardan beri gerek ticaretle, gerek seyyahlar aracılığıyla gerekse de savaşlar ve göçlerle birbirlerini etkiliyor.

Bu sebeple siz Misak-ı Milli sınırları içinde kendinize özgü bir hayat sürdüğünüzü düşünedurun, Silikon Vadisi’ndeki her yenilik, sizin gündelik hayatınızın orta yerinde bir dalga meydana getiriyor. Amerikan sinemasının estetik algımızdan vücut hareketlerimize nasıl etkileri olduğunu hayal edemezsiniz. Üstelik âletlerin amaçları ile etkileri arasında hiçbir yakınlık olmayabilir. Birer ticarî meta olarak piyasaya sürülen Facebook, Twitter gibi sosyal medya araç gereçlerinin dünyanın başka ülkelerinde politik isyanların katalizörü hâline gelmesi bu durumu açıklar sanıyorum.

Nasıl ki Osmanlı modernleşmesi dediğimiz şey, savaş teknolojilerinin Avrupa’da hız kazanmasıyla doğrudan ilişkiliyse (Batı’da sürekli savaş kaybeden Osmanlı padişahları ordularını eğitmek için Avrupalı askerler getirtmiş, Avrupa silahlarına yatırım yapmak zorunda kalmıştı), dünyanın bugün içinden geçtiği dönüşümlerin çoğunu da iletişim teknolojilerinin son yarım yüzyıldaki gelişimine bakarak anlayabiliriz.

Son yıllarda yayınlanan araştırmalar, 1930’larda Adolf Hitler’in iktidara yürüyüşündeki önemli etkenlerden birinin televizyonun icadı ve Nazilerin bunu çabucak propaganda aracı olarak kullanmayı başarması olduğunu söylüyor mesela. Benzer şekilde bir milyona yakın insanın vahşice öldürüldüğü Ruanda Katliamı’nda (Nisan-Temmuz 1994) radyo yayınlarının etkisi hakkında makaleler yayınlanmış durumda.

Ama teknoloji sadece “kötü adamların elinde kötü araçlara dönüşen” bir şey değil. Farkına varmadığımız ölçüde değiştiriyor hayatımızı çoğu zaman ve bu dönüşümün hızını bazen iktidarlar da kavrayamıyor.

Bugünlerde bilimkurgu romanlarına çokça referans verilmesi, Black Mirror tarzında dizi ve filmlerin sayısının artması biraz da bunun neticesi. Her yeni teknolojik gelişme, hayatla kurduğumuz ilişkiye yeni bir çıpa getiriyor.

Düşünün ki, ilk iPhone’un hayatımıza girişi 2007 yılında oldu. 2004’te Facebook’la tanıştık. Bu gelişmelerin doğurduğu talep doğrultusunda kablosuz internet teknolojisi hızla yaygınlaştı.

Bunun ilk neticesi, dünyada olup bitenlerden git gide daha fazla insanın haberdar olmaya başlamasıydı. Sadece kendi ülkemizle ilgili değil, dünyanın herhangi bir yerindeki olayları ve hatta onların yorumlarını görebilir duruma geldik. Televizyondan farklı olarak, burada bizzat kullanıcı (insan) kendi belirlediği bir zamanda akışa dâhil olabiliyordu. Hatta oluşturduğu bir profil (Twitter’da ya da Facebook’ta) aracılığıyla kendi yorumunu da akışa katabiliyordu.

Haliyle pazarlama dünyası, içerikleri daha geniş kitlelere ulaştırabilmek için her bir kullanıcı profilini hesaba katan işler yapmaya heves etti. “İnsanlar ne istiyor?” bir pazarlamacının en temel sorusuydu ve İnternet sağ olsun artık bunu doğrudan onlara sormak imkânı vardı.

Sadece sormakla kalınmadı tabi. Facebook’taki insanların bilgileri üzerinden profiller oluşturup kişiye özel propagandayı mümkün kılan Cambridge Analytica şirketiyle ilgili skandal bize, işlerin ne kadar çığırından çıkabileceğini de gösterdi.

Zevklerimize, eğilimlerimize, politik tercihlerimize, dinî düşüncelerimize, sosyal çevremizle ilişkilerimize yönelik bilgiyi eline geçiren bir şirketin, bunu kolaylıkla bir manipülasyon aracına dönüştürebildiğini gördük. Üstelik bilinç değil bilinçaltı seviyesinde işlerlik gösterebilen bu manipülasyon makinesi, iradelerimizin yeri geldiğinde nasıl rehin alınabileceğinin de göstergesiydi.

Diğer taraftan İnternet yeteneklerini kurumsal dünyada sergileme fırsatı bulamayan insanların birer star hüviyetine bürünebilmesine de imkân tanıdı. Daha önce seslerini duyuramamış kimselerin sesini yükseltmesini mümkün kıldı.

Bununla birlikte bilgi edinme talebinin yoğunluğuyla da karşılaştık. İnternet öncesinde bir hükümet haftalık brifing vererek “toplumu bilgilendirme” vazifesini ifa edebiliyordu belki. Ancak bugün günlük hatta saatlik brifinglere ihtiyaç var. Aksi takdirde topluluklar kendilerini “dışarıda bırakılmış” hissediyor. Öfkeleniyor.

Sadece hükümetler değil. Kurumlar, sosyal oluşumlar, medya… Kitlesel iletişimin imkânları geliştikçe, kitlesel talepler de yoğunlaşmaya başladı. Bugünün dünyasında en tehlikeli şeylerden birisi soruların cevapsız bırakılması. Buradan doğan gerilimi, farklı aktörler kolaylıkla kullanabiliyor. Komplo teorisyenleri, manipülasyon makineleri, kifayetsiz muhterisler kısa zamanda bu talebin üzerinde yükselebiliyor.

Son birkaç yıldır “yalan haber” meselesinin bu kadar yankı bulmasının arkasında da bu yatıyor. Kaliforniya’daki bir yangın, bugün dünyanın her yerinde “bilinebilir” durumda. Fakat bu “bilme ihtiyacı” eğer doğru şekilde ve hızla giderilmezse (ki çoğu durumda bu imkânsızdır) insanlar, alternatif olarak gördüğü haber kaynaklarına yöneliyor. Gelgelelim bu alternatiflerin önemli bir kısmı daha fazla “izleyici” çekebilmek için en hafif tabirle spekülasyona, en doğru tabirle de yalana başvuruyor.

Haber kaynaklarının çoğalması, bu aktörlerde “farklılaşma” ihtiyacı doğurdukça, gerçeğin farklı görünümlerine değil, çatallaşmasına ve giderek önemsizleşmesine tanık oluyoruz.

Ama bunu aşmanın yolu, insanların iflah olmaz bir şekilde yalanlara savruluşunu beklemek değil, o insanlara ulaşabilecek şekilde devamlı, yeni ve en önemlisi onları da işin içine katan içerikler oluşturarak kaosun içerisinde bir “düzenli akış” yakalamak.

Yalan, yalancıları yok ederek yok olmaz. Çünkü yalan ortaya çıkış koşulları içerisinde bir boşluğu doldurabildiği için oradadır. Yalanı etkisiz kılmanın yolu, ısrarlı bir şekilde doğruyu söylemeye devam etmek, alternatif ortamı oluşturmaktır.

Fakat bu çaba, metotsuz, düzensiz ve ulu orta söylenerek gerçekleştirilemez. Bu çabanın etkin kılınmasının yegâne yolu, insanlara düzenli şekilde bilgi ve içerik sunmaktan geçiyor. Bu bilgi ve içerik akışı zamanla diyalogu mümkün kılacak, kamusal alanda çeşitli etkilere sahip olacaktır.

Bugünkü toplumsal meselelerin önemli bir kısmı, duymazlıktan gelme, üstünü örtmeye çalışma, dinleme hevesi duymama, derdini anlatma becerisi geliştirememe, iletişime yeterli bütçe ve vakit ayıramama gibi çok da göz önünde olmayan sebeplere dayanıyor.

İletişim araçları, artık beş duyu organımızdan biri. Zihnimizin de bunun farkındalığına erişmesi ve buna uygun şekilde bu araçları kullanmayı öncelemesi şart.

Zira kitle iletişim araçlarının havsalamızın aldığından daha hızlı gelişiyor olması, iletişim talebinin arttığını, haliyle talebe uygun derecede arzın üretilmesi gerektiğini bize hatırlatıyor. Karşımızda daha aceleci, tabiri caizse, fast-food nesli var. İstersek, sağlık ve kaliteli fast-food da üretebiliriz. Üretmeliyiz de.

Sadece yeni teknolojilere yönelik üretimden de bahsetmiyorum üstelik. Geleneksel medya araçları diyebileceğimiz kitap, dergi, gazete de işin içine dâhil. Ama her şeyden önce bu üretimlerin toplumsal (ya da grup içi) iletişimin bir sonucu ya da en azından katalizörü olması gerekli.

“İletişim teknolojileri geliştikçe iletişim kayboldu,” demek kolay. Zor olan, bu iletişime katkıda bulunmak. Bilgi kirliliğini, temize çekmek için çaba göstermek.

[Yavuz Altun] 20.12.2018 [TR724]

Aslolan mülkiyet hakkıdır, ötesi teferruattır [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) mülkiyet hakkını nasıl ayaklar altına aldığına dair binlerce misal var.

Boydak, Koza İpek, Alfemo, Aydınlı, Kavuklar, Uğur, Aynes, Lezita, Naksan ve Dumankaya gibi sektörlerinin yüz akı bine yakın şirketin idaresi 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmişti.

Bu bahiste münferit iadeler haricinde hak ihlalini gideren kalıcı bir düzelme müşahade edilmedi.

HESAPLAR DİDİK DİDİK EDİLDİ

28 aydan beri her birinin bütün hesapları didik didik edildi. Ticaretin teamülleri bile tersinden tevil edildiği halde herhangi bir suç delili bulunamadı.

“Terörü finanse etmek” gibi en ağır ithama maruz kalan ve itibarları/marka değerleri zarar gören şirketler dünyanın gözü önünde gasp edildi.

AKP kurmayları kendi tayin ettiği müfettişlerin hazırladığı raporlardan aklanarak çıkmalarına rağmen bahse konu şirketleri iade etmeyi aklının ucundan bile geçirmedi. Şirketlerde TMSF işgaline son verilmedi.

Krizde yana yakıla para arayan iktidarın diğer tarafta intikam hırsı ile sermayeyi ürkütmekten geri durmaması tek kelime ile garabettir.

İKİ SENEDE 15 MİLYAR DOLAR KAÇTI

55 milyar TL satış geliri elde eden şirketlerin asıl sahiplerine iade edilmediğini gören sermayedar fırsatını buldukça parasını Türkiye’den kaçırıyor.

Yatırımcı için yegane şartlardan biri olan “hukukî teminat” kalmadığı için yabancılar kadar yerli firmalar da bavulları topluyor. Son iki senede Türkiye’den yurt dışına giden doğrudan yatırım tutarı 15 milyar doları buldu. Para sistemden çıkıyor ve yastık altına kayıyor.

Türkiye’de mahkemeleri tamamen güdümlü hale getiren Saray’ın sermaye üzerindeki tahakkümünün memlekete verdiği zarar bugünkü hali ile mahdut kalmayacak.

El konulan şirketlerin sahipleri Türkiye’de bir netice elde edemezse haklarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Tahkim’de arayacak. Nitekim arıyorlar da.

KOZA İPEK VE ZAMAN’IN DOSYASI TAHKİM’DE

Koza İpek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek’in “şirketlerine haksız yere el konulduğuna” dair müracaatını Tahkim kabul etmişti. Zaman gazetesinin ortaklarının açtığı dava da Paris’te kabul edildi.

Taraflardan birinin devlet olduğu ticarî davalarda karar safhasına geçilmesi birkaç seneyi bulabiliyor. Geriye dönük bütün hakları kuruşu kuruşuna hesap edileceği için zahiren gecikme gibi görünen muhakeme usûlünde müşteki er ya da geç hakkını alıyor.

Daha ziyade “davalı” Türkiye’nin ödeyeceği tazminat artıyor. Hür teşebbüs, mülkiyet hakkı ve sözleşme hürriyeti siyasî talimatla ihlal edilirken sessiz kalan milyonlar, sessizliklerinin bedelini milyarlarca dolar tazminatla ödemek mecburiyetinde kalıyor.

BEDELİNİ MAALESEF 81 MİLYON ÖDEYECEK

Güneydoğu Anadolu’da köyleri, mezraları cebren boşaltan, evleri-ahırları ateşe veren askerlerden biri bile AİHM’nin verdiği tazminatları cebinden ödemedi.

Gelin görün ki Hazine’den, yani 81 milyonun kasasından tıkır tıkır tahsil ediliyor o tazminatlar. Suç işleyenler de pişkin pişkin hayatlarını idame ettiriyor.

Hizmet Hareketi’ne karşı işlenen mali suçların bedeli aynı şekilde tazminatla tahsil edilecek.

Devletten ihale almamış, ailelerinin 40-50 senedir iştigal ettiği ticaretten elde ettiği servetine el konulan binlerce işadamına, “Yurt dışında niye dava açtılar?” diye kızanlar evvela dönüp mülkiyet hakkını ihlal edenlere, modern haramîlere iki çift kelam etmeli.

PARİS MAHKEMESİ CEM UZAN’I HAKLI BULDU

En temel haklardan biri olan mülkiyetin köküne kibrit suyu döken AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın hışmından korkanlar, işadamı Cem Uzan hakkında Fransa’nın başşehri Paris’te verilen son kararı duymamış olabilir.

Türkiye’de yolsuzluk suçundan ceza alan, “sığınmacı” olarak Fransa’da yaşayan Cem Uzan mal varlıklarına el konulmasına karşı açtığı davayı kazandı.

Mahkeme kararının temyizde kesinleşmesi halinde TMSF el koyduğu Çukurova Elektrik AŞ (ÇEAŞ) ile Kepez Elektrik hisselerini Uzan’a iade edecek.

2017 senesinin ağustos ayında TMSF tarafından görevlendirilen bir Fransız icra memuru, Uzan’ın Paris’teki evine baskın yaparak kasalarını zorla açmış ve kendisine ait 2,1 milyar dolar değerinde ÇEAŞ, Kepez hissesine el koymuştu.

UZAN’IN AVUKATI: TÜRKİYE’NİN UYGULADIĞI TACİZE KARŞI ÖNEMLİ BİR ZAFER

Uzan’ın avukatı Matthias Pujos, “Bu, Türkiye’nin mahkeme prosedürleri üzerinde uyguladığı taciz stratejisine son veren çok önemli bir zaferdir.” sözleri ile Türkiye’de hukukun ne hale düşürüldüğüne işaret etti.

Geçen ay Londra’da Akın İpek lehine karar veren Westminster Mahkemesi de benzer mütalaada bulunmuştu. Kaldı ki Uzan’ın devletle olan münasebeti ile Hizmet Hareketi’ne mensup işadamlarının münasebeti arasında zerre kadar irtibat yok.

UZAN İKİ BANKA BATIRMIŞTI

Uzan ailesi, İmar Bankası ve Adabank gibi iki büyük bankayı batırmıştı. TMSF, İmarbank ve Adabank mudilerine 7,5 milyar TL ödemişti.

İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi, 2013 yılında Cem Uzan’a nitelikli zimmet suçuyla 18 sene 5 ay hapis ve yaklaşık 4 milyar 400 milyon TL adli para cezası vermişti. Yargıtay söz konusu kararı 2015 yılında tasdik etmişti.

Banka hortumlayan bir işadamının elindeki hisselere el konulurken yapılan hukuksuzluk bile Avrupa’da mahkemelerin dikkatinden kaçmıyor.

Hülâsa devlete 1 kuruş borcu olmayan işadamlarının analarının ak sütü gibi helal şirketlerini geri almak üzere açtıkları davalarda AKP iktidarının mahkum olmaması mümkün mü?

Bahis mevzuu olan mülkiyet hakkı ise ötesi teferruattır. Türkiye’nin hafife aldığı bu kaideyi yaşayarak öğreneceğiz…

[Semih Ardıç] 20.12.2018 [TR724]

Senin meslek ne? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Sarayın başdanışmanlarından bir profesör hanım BBC’de, sağ olsun, İngiliz ve dünya kamuoyunu Türkiye’deki basın özgürlüğü ve akademisyenlerin genel durumu konularında aydınlattı, yanlış anlamalara mani oldu, insanları bilgilendirdi! Ne mutlu, böyle akademisyenlerimiz var! Tabi BBC’de nece konuşulur, İngilizce konuşulur. Anlayanı var anlamayanı var. Ben de bu konuşulanları Türkçemize aktarayım, şöyle bir tercüme edeyim dedim. Tabi hanımefendi çok güzel ve kibar bir İngilizceyle konuştu, ama kanaatimce söylediklerinin içeriğiyle dilin ve üslubun şekli birbirine çok uymadı. Ben de ne yaptım? İçeriği, hanımefendinin zihin krokisine ve söylediklerinin “değerine” tekabül edecek şekilde denk gelecek şekilde formüle ederekten dilimize şey ettim. Ki ne olsun? Cümle alem riyasetimizin ve reisimizin, ve dahi bazı akademisyen kişilerimizin seviyesini görsün, değil mi ya?

“Bak anam, izah edeyim, takıldığın yerde sor, e mi güzelim? Bir form varmış. Hapse girmeden dolduruyormuşsun. Adı, soyası, ana-baba adı, doğum tarihi ve yeri gibi soruların yanında bir kutucukta da mesleği soruluyormuş. Hah, bildin mi? Sonra? Sonra, adamlar çakal tabi şekercim. Ne yapıyorlar? Sen tut oraya meslek ibaresi olaraktan “gazeteci” yaz, “akademisyen” yaz iyi mi?

Amaçları Batılılara Türkiye’yi kötületmek! Sövsünler, tenkit etsin, yerin dibine batırsınlar, rezil-i rüsva olsun memleket – bunu istiyor köfteciler! Bunların içleri gâvur ayol, münafık, mankurt, vatan haini bunlar! Adamlara bak! Ba-ba-ba-ba-ba! La, şeytanın aklına gelmez! Çakal bunlar tam çakal! Gazeteciymiş de akademisyenmiş de bilmem ne! Kimsiniz siz biz biliyoruz, (beyim çok sever bu terminolojiyi) dingil! Sizin kaç paralık münafıklar olduğunuzu, amacınızın memleketin iflah olmaması olduğunu, cıfıt olduğunuzu biliyoruz! Rahmetli babacım ben fakültedeyken cıfıtlardan uzak ol kızım derdi! Ah babacım ah. Ne günlere kaldık ayol! Amaaaaan, ne gazetecisi, ne akademisyeni be! Kimi kandırıyonuz oğlum siz! O forma gazeteci yazınca gazeteci mi oluyorlar, dingil! Kusura bakma da, kimsin be sen?

Yok öyle yağma!

İngiliz gazetecisin diyerekten karşısında sen alttan alacağını mı zannettin yengenin? Tipine bakıp entel-dantel, ezebileceğinizi mi sandınız, düdük makarna tayfası? Git beş çayı iç sen, varoş İngiliz’i! N’ooldu? Oturttum mu oturduğunuz yere! Önyargını yen de dinle: Orada emniyette veya cezaevinde form var, oraya meslek olarak gazeteci yaz, sonra? Sonra Avrupalı Amerikalı abilerin gelsin kurtarsın değil mi? Olum, siz giderken biz dönüyorduk be! Bizde çok veciz bir Türk değimi vardır: aldırırlar merkeze, öptürürler herkese! Türkiye olum bura Türkiye! Hah! Otur oturduğun yerde!

Yok olum gazeteci mazeteci içerde!

Yok hapismiş de gazeteciymiş de bilmem ne! Yok olum gazeteci mazeteci içerde. Hepsi iftira. Ağzımı bozduracaksınız ayol! Kimi bırakmışız lan bunlara yer açmak için kimi! Hangi adi suçluyu, hangi hırsızı, uğursuzu, tecavüzcüyü, üçkâğıtçıyı, pedofili, kimi! La, yürü git! Yok olum içerde gazeteci falan yok! Kim söyledi sana bunu kim? Kimsiniz olum siz, “FETÖ’cü” müsünüz, Pensilvanya mı finanse ediyor BBC’yi? Anarşik mi terörik mi necisiniz, ne ayaksınız! Olum yer mi lan Anadolu çocuğu bu ayaklarınızı! Kimsiniz olum siz kendinizi ne halt zannediyorsunuz? Ne? BBC mi? Verem aşısı mısınız yani? Ha, o BCG miydi? Olum bak lafı çevirmeyin, zati veremi de ayidizi de siz bela ettiniz ümmetin başına! Hah! Aşıladınız bebeleri mektepte, babalarına da kaput dayadınız, nüfus artmasın diye! Maçlarda az mı bağırdık: babaları şarap içer, anaları… anladınız siz! Kimsiniz olum siz, Batının maymunları! Gazeteciymiş. Bi brexitip edip gidemediniz be! Neyse brexit et, bana ne, ben işime bakarım, görevimi yaparım!

İster BBC ol, ister CNN, ister Reuters, ister ARD veya ZDF! İster Uluslararası Af Örgütü ol, ister Birleşmiş Milletler. İster Uluslararası PEN ol, istersen AB! Tek-tek gelin lan! Tekiniz gelin! Birleşmişsinizi amacınız Müslüman Türk’ü bölmek-parçalamak. O gazeteci dedikleriniz ne yazmış biliyonuz mu siz! Ha! Ne anlatıyon o zaman, sibop! Nerden buldun hem o rakamları! Kaç ki? Kaç-kaç-kaç? İki yüz civarı mı? Kaç yani, iki yüz bir mi, iki bin mi, kaç? Öyle muallak konuşma, harbici konuş canımı ye bak! Yok olum, senin dediklerin var ya dediklerin, hah, o rakamlar var ya, ya bi desene nereden buldun onları sen? Ya, bırak git hoca, geç bunları geç! Bak, boş konuşma, bunlar gazeteci falan değil! Benim üniversite var biliyon mu? Bölüm falan, tırışka, hah! Bak orada, bütün, ama bütün taife muhalif, süzme Erdoğan düşmanı! Ulen onlardan birini aldık mı içeri? Ha, işine gelmedi değil mi bunu yazmak! Türkiye dünyanın en özgür ülkesi!

Kimmiş o bizim meslektaş? Ya bırak olum – kıskanç lavuk, makamımdan dolayı bir haset, bir karın ağrısı. E, kolay değil, Saray bu! Boru mu? Benzemez öyle fonmuş, bursmuş, projeymiş! Bak! Diplomamızı biz aynen nakde çevirdik, n’aber? Kim ki o! İttirsin gitsin kendi çöplüğüne! Bura Türkiye! Yemezler! Kimsiniz lan siz bizim reise bizim rejime laf edeceksiniz? Dönün aynaya bakın! Yok BBC’ymiş de, yok bilmem ne!

Sana söylüyorum; Akademisyen makademisyen de yok!

Feriştahı olun ollum isterseniz! Hapiste gazeteci yok bizde, hayde yürü, taş arabası! Ben bak buradayım! Sana söylüyorum. Akademisyen makademisyen de yok! Ne? Sekiz bin mi? KHK mı? Olum siz Türkiye’nin güvenlik tehditlerini biliyonuz mu! E, ne konuşuyon o zaman? Hayde, anan donunu bağlasın! Eee, İngiltere’de, Batı’da bilmem nerde okuduysak okuduk olum, tasası sana mı düştü? Fikrimin ince gülü! İkiyle kalk toz olmasın! Batı eğitimi aldık diye sizin gibi softi mi olalım, kofti mi olalım, ne olalım? Bak İngiliz, biliyon mu, en son sana sorarız biz ne yapacağımızı! Öle güneş batmazmış da imparatorlukmuş da bilmem ney! Hadi uza, anca gidersin! Poka-poka canım! Anladın sen onu!

Gazeteci bulunmaz bizde hapiste! Bunların meslekleri bak esasında ne biliyon mu? Manav, kasap, berber, pazarcı, mevsimlik işçi, amele, ayakkabı boyacısı, tesisatçı, kaportacı, simitçi, çiftçi, köfteci, nohutlu pilavcı, turşucu, balıkçı, kabzımal! Gazeteci var mı aralarında? Ne? Romancı mı? Hade anam hade! Senin niyetin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek! Türkiye’de tatile geldin mi sen hiç? Hah, gördün mü? İster misin gelmek? Davet edelim seni, hanımı çocukları da al gel! Bak bir Bodrum, bir Boğaz, iki balık, rakı, saz! Sonra gene icabında bir röportaj daha yaparız. Olmadı Yıldız Teknik’te yok ama, İstanbul Üniversitesi’nde sana Profesörler Evi’nde bir güzel yemek de yediririm. O da tatmin etmezse, Saray’da bir smoothie. Olmadı, SETA’da bir konferans ayarlarız! Hala lam-cim. Olum bırak bu gazeteci ayaklarını falan! Realist olucen! Bak bana? Ula kolay mı bu devirde beş bin bilmem ne kadar profesör maaşına talim etmek? Şimdi anladın işte vaziyeti, bak idare et.

Gazeteci yok Türkiye’de hapiste. Akademisyen de! Siyasetçi, yok hapislerimizde. İki bin Kürt var ya hapsettiğimiz! Hah, bildin mi? Onlar külliyen farklı meslek gruplarından! Ortak özellikleri Kürt olmak olabilir. Olsun varsın, bizde eşitlik esastır. Kürdün mülayimini severiz. Hatta mümkünse Kürdüm de demeyecek. Bizde ancak Türk, kendine Türk dedi mi mutlu olabilir, anlıyon mu? Nereden anlayacan, Allah’ın İngiliz’ine dert anlatıyoruz! Ölme eşeğim ölme! Onların tümü hapiste – çünkü terörcü, fışnak, cıfıt, anarşik, bildin mi! Olum bak IRA gibi! Ha? O iş bitti mi? Silah mı bıraktılar? E biz verelim çok talep varsa, uygun fiyata. Cihatçılara dayıyoruz silahı – oh, sen sağ ben selamet! Buna reel politik diyoruz biz teknik olarak. Yok lan, o değil de, öyle dedin mi daha şık oluyo! Ama bak anlaşalım, hapisteki Kürtler gazeteci değil – milletvekili de değiller. Yani bir zamanlar olmuş olabilirler dostum, ama geçti Bor’un pazarı, biz artık Üsküdar’dayız!

Bunlar tam çakal senin anlayacağın

İçerde gazeteci, akademisyen, Kürt, bilmem ne yok! Hem olsa kaç yazar be? Kimsiniz olum siz? Çin’le iş yaparken, Suudi Arabistan’la iş yaparken aklınıza gazeteci mazeteci gelmiyor da aklınız başınıza bizim riyaset olunca mı geliyor, gözümün İngilizleri! Yok olum ne alakası var, T demedim, Z dedim. Ama gerekirse öbür türlü de derim. Ne alakası var profesörmüşüm de bilmem ne. Hem bu cümleleri öyle mayhoş bir sesle, nazik üslupla, salon hanımefendisi bir tavırla söyledim mi içeriği değişiyor mu? Bence böyle dobra-dobra çok daha hoş! Dinle özetliyorum – anlayan arkadaşlarınız anlamayanlarınıza anlatsın, oldu mu? Gazeteci yok. Bunlar hapiste bir form var, mesleklerini soruyor, hah, oraya “gazeteci” yazmışlar. Ya, ya, ya! İşte bu nedenle, içerde gazeteci varmış gibi algılanıyor, öyle bir algı yönetimi yapıyor, adeta subliminal midir nedir, öyle bir mesaj verme işine giriyorlar. Bunlar tam çakal senin anlayacağın. Amaçları bize zarar vermek! Yoksa biz acayip demokratız, acayip insan hakkı falan, tam teşekkül vaziyetlerdeyiz!”

İnanın bu konuşmadan sonra sanırım biz de Batılılar da Türkiye’deki gazeteciler ve akademisyenlerin durumu konusunda gerçeklere vakıf olduk, kafamızdaki şüpheler uçtu gitti, içimiz rahatladı, kendimizi kuş gibi hafiflemiş hissettik. Madem içerde gazeteci ve akademisyen, de dahi siyasi tutuklu falan yok, o zaman haydi hep bir ağızdan: Türk hapishanelerinde rehin tutulan tüm manav, kasap, berber, pazarcı, mevsimlik işçi, amele, ayakkabı boyacısı, tesisatçı, kaportacı, simitçi, çiftçi, köfteci, nohutlu pilavcı, turşucu, balıkçı, kabzımal ve diğer meslek erbabına özgürlük!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.12.2018 [TR724]

Ateşten gömleğin adayları; Zidane, Pochettino, Simeone [Hasan Cücük]

Jose Mourinho’nun biletini kesen Manchester United yönetimi takımı sezon sonuna kadar eski fıtbolcusu Ole Gunnar Solskjaer’e emanet etti. Manchester United’in 1999’da Şampiyonlar Ligi finalinin uzatma dakikalarında Bayern Münih’i 2-1’lik skorla geçip kupaya uzanmasının mimarlarından olan Ole Gunnar Solskjaer, 2015’ten bu yana ülkesi Norveç’te Molde takımını çalıştırıyordu. 1996-2007 arasında Manchester United formasını giyen Solskjaer, oyuna yedekten girip attığı gollerle dikkat çekmişti. Ole Gunnar Solskjaer sezon sonuna kadar takımı yönetecek. Peki sonrası? Bunun için öne çıkan 3 aday var. İşte o isimler.

Zinedine Zidane: Real Madrid’de geçirdiği 2,5 yıllık teknik adamlık kariyerinde efsanevi başarılara imza attı. İlk kez teknik adamlık yapmasına karşılık, dünyada nadir görülecek bir başarıya imza atıp; 2,5 yıla 8 kupa sığdırdı. Özellilikle 3 yıl üst üste Şampiyonlar Ligi’ni kazanıp tarihe geçti. Haziranda sürpriz bir şekilde görevinden istifa eden Zidane adı sezon başında da Manchester United’la anılmıştı.

Zidane’nin boşta olması bir avantaj. Sözleşme fesih bedeli ödenmeyecek. Ancak soru işaretleri de yok değil. Premier Lig’in, La Liga’ya göre daha zor olması Zidane’nin işinin kolay olmadığını gösteriyor. Artıları ise kısa sürede gösterdiği başarılar. En önemlisi yıldız oyuncuların üzerinde kurduğu hakimiyetle takımda aykırı seslerin çıkmasına engel olması. Mourinho’nun aksine Zidane, oyuncularıyla uyumlu bir portre çizdi.

Mauricio Pochettino: Bugün Premier Lig’de bir Tottenham gerçeği varsa bunun mimarı Mauricio Pochettino’dur. 2014’ten itibaren Tottenham’da görev yapan Porchettino son yıllarda ligi ilk 4 içinde bitiren bir takım kurdu. Bu sezon hiç transfer yapmamasına rağmen yine zirveye oynayan bir Tottenham var.

Mauricio Pochettino’nun Premier Lig’e alışmış olması elbette önemli bir avantaj. Harry Kane, Dele Ali, Christian Eriksen, Son gibi yıldızları bir potada eriten Pochettino, takım oyununu enm şekilde sahaya yansıttı. Bir diğer özelliği ise, oyuncularının özelliğini bilip, yeteneklerini geliştirmede yardımcı olmasıdır.

Arjantinli teknik adamın, Tottenham’la yeni sözleşme imzalamış olması Manchester United yolundaki engellerden biri. Kulüp başkanı Daniel Levy, hocalarını bırakmaya niyetli olmadıklarını çeşitli defalar açıklamıştı. Pochettino’nun  kulübe kattığı pozitif değer sadece saha içi başarılarla sınırlı değil. Takım artık Premier Lig’de zirve mücadelesi vermeye başlayınca yönetim yeni stat yapma kararı almıştı. Pochettino’nun bu şartlarda gitmesi biraz zor gözüküyor ama Manchester United adının kararını değiştirmede etkili olacağını unutmamak gerek.

Diego Simeone: Pochettino Tottenham için ne anlam ifade ediyorsa daha fazlası Simeone’nin Atletico Madrid için geçerli. Tıpkı Pochettino gibi Arjantinli olan Simone 2011’den bu yana Atletico Madrid’i çalıştırıyor. 90 dakika mücadele eden, kolay yol yemeyen bir takım kuran Simone’nin adı sadece İspanya ile sınırlı kalmadı.

Real Madrid ve Barcelona’dan sonra Atletico Madrid’i La Liga’nın en iyi takımı yapan Simeone, bir kez La Liga şampiyonluğu, iki kez de UEFA Avrupa Kupası sevinci yaşadı. Şampiyonlar Ligi’nde Atletico Madrid’i 2 kez finale getiren Simeone’nin kupa hayaline Real Madrid engel olmuştu. Simeone, Atletico Madrid’le toplam 7 kupa kazandı. Simeone’nin hırsı, oyun taktiği ve İspanya’da ortaya koyduğu başarı adının neden Manchester United’in muhtemel teknik direktör adayları arasında yer aldığını gösteriyor.

Jose Mourinho sonrası öne çıkan adaylar bunlar. Alex Ferguson sonrası göreve gelen David Moyes, Louis van Gaal ve Jose Mourinho derde deva olmadı. Manchester United giderek sıradanlaşmaya başladı. Şimdi doğru teknik adamla yeniden Fergusonlu yıllara dönmenin hayali var. Sağlık durumu elverseydi belki takımın başında yeniden Alex Ferguson’u görürdük. Tıpkı emekli olduktan 4 yıl sonra Bayern Münih’e geri dönen Jupp Heynckes gibi. Ama bu ihtimal dışı. Zira beyin kanaması geçiren Ferguson uzun bir tedaviden sonra daha yeni ekranlarda görünmeye başladı.

[Hasan Cücük] 20.12.2018 [TR724]

Akgündüz ve Kur’an’ı, hukuku, tarihi tahrif eden kim? [Ahmet Kurucan]

“Büyük beyinler fikirleri tartışır, orta halliler olayları, küçük beyinler ise insanları tartışır.” diyor Eleanor Roosevelt. Büyük beyin olduğum iddiasında değilim ama bu yazı ile fikir üzerinden bir tartışmaya katılacak ve karşıt düşüncelerimle katkıda bulunmaya çalışacağım. Fakat bu demek değildir ki söz konusu fikri gündeme getiren şahıstan hiç bahsetmeyeceğim. Bu eşyanın tabiatına aykırı. Zira tartışma konusunu dile getiren ismiyle-cismiyle, yazısıyla-konuşmasıyla bir insan var ortada. Sadece gerekli olduğu kadar ve yeri geldiğinde kendisi ve düşüncelerinden söz edip kaç gündür kamuoyunda belli çevreleri meşgul eden konuya odaklanacağım.

Bu şahıs Ahmet Akgündüz. İşin aslı dile getirdiği düşünceler iki satırla bile olsa cevap vermeyi ve muhatap almayı hak etmiyor ama sözüne itimat ettiğim bir arkadaşımın ısrarı ile yazmaya karar verdim ve yazma kararımı bir tweet ile kamuoyu ile paylaştım. Tam bu arada Yüksel Çayıroğlu sıralı tweetler attı. Attığı tweetlerde dile getirdiği düşünceler benim kaleme alacağımı söylediğim yazıda söyleyeceğim şeylerdi. Ben de mesele vuzuha kavuştu deyip vazgeçtim ve bu kararımı yine bir tweet ile kamuoyu ile paylaşacaktım ki mesele olduğu yerde durmadı, ilave başka izahlar, cevabî yazılar olunca yeniden yazmaya karar verdim.

Beni bu yazıyı yazmaya zorlayan bir diğer sebep ise Akgündüz’ün Facebook sayfasında yaptığı açıklamada “Allah’ın kelamını Akgündüz’ün sözü gibi göstererek Kur’an’ı tahrif ediyorlar.” ithamının ürperticiliği oldu. “Bir İslam Hukuku uzmanı olarak başka cevap mı vermemi bekliyorlardı acaba?” diyerek bitirdiği ve söylediği düşüncenin arkasında olduğunu belirten bu sözler aslında onun ilmi kifayetinin de bir göstergesi. Bir İslam hukuku uzmanı ve ayetin zahiri manasından hareketle kelimesi kelimesine şunları söyleyebiliyor katıldığı Akit TV’deki programda: “Kur’an-ı Kerim’deki Hucurat süresindeki açık ayet gereği, eğer devlete isyan ediyorsa İslamiyet ve Kur’an-ı Kerim onların katledilmelerini bile caiz görüyor.” İslam hukuku açısından bakınca neresini düzelteceğim bunun diyorum. Pozitif hukuk açısından bakınca karşımda duran cümlenin bir tek karşılığı var; nefret söylemi ve nefret suçu.

Bu girişten sonra Basri Doğan’ın Tr724’te yayınlanan yazısına atıfta bulunmak isterim. Bu rektör Hollanda’yı neden karıştırıyor?

Doğan “Bakalım bu sefer amacına ulaşabilecek mi? başlıklı yazısında Akgündüz’ün yakın tarihimizde benzeri çıkışlarını toplamış ve bu çıkışı ile nefret söylemi kapsamında geçireceği muhtemel bir soruşturma esnasında ifade hürriyetini gündeme getirerek ”Bakın bizi dışlıyorlar. Irkçılar” v.b açıklamalar bulunarak AKP rejiminin desteğini almaya çalışacaktır.” diyerek yorumluyor. İlk bakışta bir niyet okuması gibi gözüken bu tespit yazının ilerleyen satırlarında başka örneklerle desteklenince ayakları yere basan bir yorum nitelemesini hak ediyor. Bir de Akgündüz’ün cemaatin günah keçisi ilan edilmeye başladığı günden bu yana dile getirdiği söylemleri ilave ederseniz insan ister istemez neden olmasın diyor. Bekleyim göreceğiz. Bakalım zaman ömrü olanlara neler gösterecek?

Akgündüz mezkur konuşmasının tartışmaya medar olan kısmı şu: “İster veliyyullah olsunlar -bu kelime çok önemli, çünkü bana Anadolu’da soruluyor; “Hocam, F.. içinde öyle insanlar var ki bizden takva”, olabilir diyorum, ister takva sahibi olsun ister veliyyullah olsun, Kur’an-ı Kerim’deki Hucurat süresindeki açık ayet gereği eğer devlete isyan ediyorsa İslamiyet ve Kur’an-ı Kerim onların katledilmelerini bile caiz görüyor. Dolayısıyla F… ve ekibi hangi hizmeti yapmış olursa olsun geçmişte, ister Türk birliğine ister başka şeye, ama sadece o 15 Temmuz’daki o fitne hareketi ve devlete baş kaldırmasıyla bağıdırler, bu da İslam’a aykırıdır.”

Bu açıklamayı okuyan, konuşmayı dinleyen kim olursa olsun Kur’an onların katledilmelerini caiz görüyor” cümlesini de açıkça kullandıktan sonra elbette “ölüm fetvası” çıkarımını yapar. Akgündüz’ün açıklamasında dediği gibi  “Gülen grubunu öldürün” demiş sonucunu çıkartır. “Hayır onu demek istemedim, şunu dedim, kastım şuydu” gibi te’viller bu gerçeği değiştiremez. Onun için meselenin kamuya intikalinden sonra Hollanda makamlarının bunu incelemeye alacaklarını söylemesi gayet doğaldır. İşte tam da bu noktada İslam hukukçusu olduğunu söyleyen ilim adamına düşen ilmin namusunu da koruma adına çıkıp “irticali konuşmanın esnekliği içinde yanlış anlaşılmalara medar olacak bir cümle sarf ettim. Maksadımı aşan bir beyandır. Kastım şudur” diye açıklama yapmasıdır.

Ama Akgündüz tam tersini yaptı. Yapılan çıkarımların haklılığını ispat edercesine sözlerinin arkasında olduğunu söyledi, dile getirdiği Hucurat suresi ayetinin mealini verdi, verdiği hükmün gerekçesini açıklayarak ayetle irtibatını kurdu, sonra arkası arkasına gelen üçüncü cümlede kendini yalanlayarak ben böyle demedim dedi ve üstelik bu çıkarımı yapan cemaat mensuplarını Kur’an’ı tahrifle suçlayıp Allah’a havale ederken Hollanda adaletinin bunlara gerekli cezayı vereceklerini söyledi.

Kısaca özetlediğim açıklamasını bir daha okuyalım isterseniz: “Harp Uçakları, Tankalar-herhalde tanklar demek istiyor!AK) ve her türlü silahlara devlete isyan edenlerin ve 250 masum insanları öldürenlerin hükmü İslama göre nedir sorusuna verdiğim cevap şöyleydi: Bunlar, Devlete isyan etmişlerdir, bunlara bağı denir. Kur’an bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:”Kur’an, Hucurat, Ayet: 9 -Eğer mu’minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (aralarında hüküm verdikten sonra yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah’ın emrine dönünceye kadar, o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o hâlde aralarını adâletle düzeltin ve adâletli olun! Şubhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.”Haşa “Allah’ın emrine dönünceye kadar, o saldıran (taraf)la savaşın!” ifadesini Akgündüz’ün sözü gibi tahrif ederek, “Gülen grubunu öldürün” demişim gibi Hollanda basınına lanse etmişlerdir. Bunları, Kur’an’ı tahrif ettikleri ioin Allah’a havale ederken, dünyada da hak ettikleri cezayı, Hollanda adaletine bırakıyorum.Bir İslam Hukuku uzmanı olarak başka cevap mı vermemi bekliyorlardı acaba.”

İmla hataları ile dolu, özensizce ale’l acele yazıldığı izlenimini veren bu metinde üzerinde durulması gereken 3 husus tespit ettim.
  • 15 Temmuz mel’un darbe girişimi.
  • Devlete isyan, bağy.
  • Hucurat 9. ayeti ve Kur’an’ın tahrifi
1) 15 Temmuz mel’un darbe girişimi

Aradan geçen 2,5 yıl içinde Adem Yavuz Aslan’ın tespitiyle “başarısız olması üzerine kurulu bir senaryo” olduğu anlaşılan 15 Temmuz mel’un darbe girişiminden cemaati birinci dereceden sorumlu olduğunu söylemek gördüğünü anlayan akl-ı selim sahibi hiçbir insanın kabul etmeyeceği bir gerçek. Bununla beraber Akgündüz’ün bu konu ile alakalı cümlesinde gerçek olan bir tek şey var; o da 250 masum insanımızın şehit olduğu. Ama asıl soru şu; bu insanları kim öldürdü? Neden şehitlere otopsi yapılmadı? Mermiler balistik incelemeye neden gönderilmedi? Neden darbe komisyonu darbeyi aydınlatmak için gerektiği gibi çalışmıyor? Neden sorumluların bulunması için meclise verilen soru önergeleri ret ediliyor? Neden dönemin Genel Kurmay Başkanı, MİT müsteşarı komisyona ifade vermeye gitmiyor? Yüzlerce, binlerce cevapsız bırakılan sorular. Burada bırakıyorum.

İslam hukukçusu olduğunu söyleyen insan şu ana kadar bu ve benzeri yüzlerce-binlerce cevapsız soru üzerinde düşünmediyse, kısıtlı imkanlarıyla yurt dışından veya içinden bu mevzuları aydınlatmak için yazılan yazıları okumadı, yayınlanan videoları izlemediyse hakikati araştırma, doğruyu öğrenme ve gerçekle yüzleşme gibi bir niyetinin olmadığını lisan-ı haliyle ilan ediyor demektir. Erdoğan rejiminin üretmiş olduğu ve devletin amansız gücünü arkasına alarak yaptığı ezici propagandaların altında kalmış bir insandır benim nazarımda böyle birisi. Halbuki ilim adamlığı kimliği ve hele hele Allah’ın makasıdı ekseninde dünya hayatında adaleti sağlamayı merkezine koyan bir ilim dalının mensubu olma tam aksi istikamette davranmayı gerektirir. Hâkim söylemin ezici baskısında kurtulup bir de suçlanan kişileri dinleme, onların bakış açısıyla hadiseleri bakmayı gerektirir. İslam Hukukçusu olduğunu söyleyen Akgündüz sanırım şu iki külli kaideyi biliyordur: “Beraat-i zimmet esastır.” Masumiyet karinesi de denen bu kaide bir insan suçlu olduğu ispat edilene kadar suçsuzdur anlamına gelir. Ve “Beyyine müddeiye, yemin ise münkire gerekir.” Yani delil iddia makamına, yemin ise hakkında yapılan suçlamayı inkar edene gerekir.” Zira yok ispat edilemez. Var diyen ispatla mükelleftir.

2) Devlete isyan

Arapça kelime ve İslam hukuk literatürdeki şekliyle bağy. İslam hukukunda “bağy” meşru devlet başkanına silahla karşı koyma ve isyan etme anlamını taşır. Bağy eylemini yapana bâğî denir. Bağy, İslam hukukunda siyasi bir suçtur ve bu eyleme girişenlerin ölüm cezası da dahil çeşitli cezalarla cezalandırılmaları için birçok şart ileri sürülmüştür. İhtimal Akgündüz’ün gözünden kaçmış ya da dillendirmek istemiyor, İslam hukukçuları isyancılara cezayı öngörmeden önce onları isyana sürükleyen vasıf ve hadiseler üzerinde durmuş, devlet başkanın meşru olup-olmadığı, üzerine düşen görevleri adil bir şekilde yapıp-yapmadığına bakmışlardır. Bu iki konu siyasi olarak değerlendirilen isyan suçunun gerekçesini tespit etmeye yöneliktir ve bu tespitin doğruluğu ve yanlışlığına bağlı olarak ceza verip-vermeme, ceza verilecekse cezada orantıyı belirleme adına kullanılır. Bir başka ifadeyle isyanın gerekçesine, mahiyetine, sınırına, kapsamına bakmadan “isyan var, isyancıları öldürün, ayet de zaten bunu emrediyor” diyen mantık, hukuku inkâr ve bahsini ettiğimiz gerekçeleri tespit ederek konuyu hükme bağlayan mezhep imamları başta olmak üzere bütün İslam hukukçularına hakaret ediyordur. Kaldı ki Ebu Hanife haricinde isyancıları ölüm cezası verilir diyen bir hukukçu da yoktur.

Devam eden şartlarda isyancıların kuvvet kullanması, devlet başkanının meşru emirlerini uygulamama kasıtlarının olması, karşıt kuvvet kullanımının isyanın sona ermekle sınırlandırılması, isyancıların Müslüman kimliğinden dolayı savaş hukukundaki düşmanlara yönelik hükümlerin katiyen uygulanmayacağı yani mallarının ganimet, aile fertlerini esir statüsüne sokulamayacağı da hukukçuların ittifak ettiği hükümlerdendir. Buradan ilerleyip birer cümle ile işaret ettiğimiz bu hususları mezhepler arasındaki görüş farklılıklarını ve dayanaklarını olan ayet ve hadislerle temellendirebiliriz. Nitekim Yüksel Çayıroğlu bahsini ettiğim o sıralı tweetlerinde bunu gayet güzel bir şekilde özetleyerek anlatmış. Bu konuda meraklı olanların o tweetleri yeniden okumalarını hararetle tavsiye ederim.

Fakat bir taraftan bunu yaparken şunu unutmamak lazım; devlete isyan suçu ile alakalı okuduğumuz bu bilgiler nedir?  Hiç lafı eğip bükmeden açıkça ifade edelim; hukuk tarihinin konusu olan bilgilerdir. Uygulama alanı yoktur. Bugün söz konusu hükümler uygulanacak denilse ben ilk itirazın İslam hukukçusu olduğunu söyleyen Akgündüz’den geleceğini düşünürüm. Çünkü adı üzerinde içtihadî hükümler ve bu hükümler üretilmiş olduğu dönemin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel arka plan şartlarını üzerinde taşıyor.

Sözün geldiği bu aşamada Akgündüz’ün şu soruyu cevaplamasını beklerim; madem ki bağy/devlete isyan ile alakalı hükmü 15 Temmuz mel’un darbe girişimi ile alakalı gündeme getirdiniz ve uygulanabileceğine kanisiniz; o zaman Kur’an’ın mesela hırsızlıkla alakalı vermiş olduğu el kesme hükmünü neden uygulanmıyor? Daha net sorayım, 16 yıllık muktedir İslamcı AKP iktidarı bu cezayı neden uygulamıyor?  Sayın Akgündüz, tıpkı bağy konusunda olduğu gibi İslam hukukundaki içtihatları da bir kenara bırakarak Maide süresi 38. ayete göre hırsızlık yapanların elleri kesilmelidir neden demiyor ve iktidara bu hususta bir tweet ile olsun telkinde bulunmuyorsunuz?

Bir adım daha ileri atıp şunu da sorabilirim; sizin ömrünüz Osmanlı Kanunnameleri üzerinde yaptığınız çalışmalarla geçti. Pekala 6 asırlık Osmanlı tarihinde Osmanlı bu ayete göre kaç hırsızın elini kesti? Toplamının iki elin parmak sayısını geçmemesi ve ayetin açık emrine rağmen hapis, sürgün, para cezası gibi cezalar verilmesinin nedeni nedir? Sizin mantığınızı sizden ödünç alarak sorayım, Osmanlı padişahları, bürokrasisi ve hakimleri ayeti tahrif mi etti?

Son söz olarak söyleyecektim ama yeri gelmişken söyleyeyim; bugün itibariyle hukuk tarihinin konusu olan bilgileri gündeme getirip, ayeti de buna delil olarak göstererek “ister takva sahibi olsun ister veliyyullah olsun, Kur’an-ı Kerim’deki Hucurat süresindeki açık ayet gereği eğer devlete isyan ediyorsa İslamiyet ve Kur’an-ı Kerim onların katledilmelerini bile caiz görüyor.” demek nedir biliyor musunuz sayın İslam hukukçusu Akgündüz: hem ayeti, hem hukuku hem de tarihi tahriftir.

Savrulduğunuz yeri size göstermesi açısından bir ayna daha tutayım Sayın Akgündüz; siz Nurcu gelenekten geliyorsunuz. Bilebildiğim kadarıyla sizin mensup olduğunuz Nurcu gelenek devleti önemser ama kutsamaz. “En kötü devlet devletsizlikten iyidir, zira devletsizlik anarşi ve kaos doğurur” der. Bu görüşlerin isabetli olup olmadığının tartışması başka bir yazının konusu olabilir ama Nurcu geleneğin devlete bakış açısı budur. Bugün savunuculuğunu yaptığınız İslamcı zihniyet ise muhalefet yıllarında iken devlete “tağut” diye bakardı. İktidara geldikten sonra değişti ve 16 yıl sonra bugün geldikleri yer devleti mabud gibi gördü ve görüyor. Yani devlete tapıyorlar. Millete hizmet etmenin mekânı ve makamı olan koltukları bırakmamak için ellerinden gelen her türlü kanunsuzluğu ve ahlaksızlığı yapıyorlar. Spektrum’un iki ucu. Bir tarafta devlet tağuttur/puttur  diğer tarafta devlet mabuddur. Siyah ve beyaz. Ortası yok. Ne büyük ve ne yaman bir savrulmadır Allah’ım bu? Akgündüz sizin savrulmanız da İslamcıların savrulmasından aşağı değil. Şu an durduğunuz yer devlet mabuddur noktası. İsterseniz aynaya bu gözle bakın. Arzu ederseniz ayağınızı kaldırın ve durduğunuz yeri görün.

3) Hucurat 9. ayeti ve Kur’an’ın tahrifi

Akgündüz’ün de bildiği gibi Hucurat suresi adabı muaşeret dediğimiz kaideler ve bu kaidelere temel teşkil edecek ilke ve prensipleri ihtiva eder. Hatta Ali Bulaç’ın “Eğer bir İslam Medeniyet tasavvurundan söz edilecekse ana referans noktalarından biri olur” dediği sürenin adıdır Hucurat süresi.

9.ayete gelince ayetin meali şu: “Müminlerden iki grup birbiriyle kavga ederse aralarını düzeltip onları barıştırın. Şayet bu gruplardan biri söz dinlemez ve değerine saldırırsa, saldıran tarafa karşı Allah’ın emrine uygun hareket edinceye kadar savaşın. Saldırganlıktan vazgeçerse, iki tarafın arasını adilce düzeltip sulhu/barışı sağlayın ve sakin adaletten şaşmayın.  Şüphesiz Allah adil olanları sever.” Ayetin nüzul sebebi olarak birçok rivayet vardır. İki kişinin karşılıklı kavgası, karı koca arasında cereyan eden tartışmaya akraba ve kabilelerin dahil olarak işin büyümesi, Evs ve Hazreç kabilesi arasında çıkan münakaşa vb. hadiseler anlatılmaktadır. 10. ayet olan “Muhakkak ki müminler kardeştir. Şu halde birbirileriyle kavgalı, Dargın, kırgın, küs kardeşlerinizin arasını düzeltip sulhu/barışı sağlayın. Allah’ın bu emrine uyma hususunda duyarlı ve sorumlu davranın ki O’nun şefkat ve merhametine nail olasınız.” ilave edip iki ayete bir bütün olarak baktığımızda ayetlerin özgün manası ve nüzül toplumuna verdiği açık mesaj, Müslümanlar arasındaki kardeşliği, bütün farklılıklarına rağmen ümmet şemsiyesi altında toplanabilmeyi, farklılıklarını zenginlik vesile yapıp kavgaya, savaşa vesile kılmamaları şeklinde özetlenebilir.

Fakat şu da bir gerçektir ki Cemel, Sıffin, Kerbela vb. erken dönemlerde gerçekleşen ve iç savaş nitelemesini hak edecek ölçüde ölümlerin olduğu dönemde bu ayet savaşın taraftarları tarafından kendi konumlarına meşruiyet kazandırmak için kullanılmış ve ilerleyen dönemlerde de ulema kendilerinin vaz’ ettikleri hadiseleri izah ederken “iniş sebebi ne olursa olsun, hükmü geneldir” kaidesi üzerinden bu ayeti kullanmışlardır.

Şimdi ayetler ferdi, içtimai veya daha başka şekillerde Müslümanlar arasında cereyan eden münakaşa, mücadele, kavga ve savaşların gerektiğinde savaşmayı da içine alan ama son tahlilde barış ile neticelendirilmesini emrederken buradan ölüm fetvası çıkartmak evlere şenlik bir kıyas-ı içtihadidir. Zira ne asıl vardır ortada ne de fer’. Ne vech-i şebeh vardır burada ne de ortak illet ve vasf-ı münasib. Eğer kıyasen verilmiş feri hükmü asıl kabul ediyorsanız o başka. O zaman da size şu kaideyı hatırlatırım: “Alâ hilafi’l kiyas sabit olan şey saire makisun aleyh olamaz.” (Mecelle, mad, 15)

Usul kaideleri üzerinden istinbatı bir kenara bırakalım da şu hususa odaklanalım: yukarıda ifade ettiğimiz gibi cevaplanmamış ve cevaplanması için üzeri hassasiyetle ve özenle kapatılan binlerce soruyu ve binlerce şaibeyi içinde barındıran darbe teşebbüsünü hâkim propagandasının etkisinde kalarak cemaatin üzerine yıkma ve ardından da bunu meşru devlete ve başkanına isyan olarak görüp ölüm fetvası verme ayetleri konseptinden koparıp Allah namına konuşmak demektir. Kendisinin bildiğini tahmin ettiğim kavramları kullanarak ifade edeyim “context” den bağımsız olarak “text” i konuşturma denir bunun adına. Gerçek manada ayetleri tahrif işte budur. Daha yenilerde yayınlanan ayetlerin manası, metin-içi ve metinler arası münasebet, sebeb-i nüzul, bağlam ve mesaj yazı serisinde bunun nice örneklerini vermeye çalışmıştım. İsteyenler bu sayfalarda yayınlanan o yazı dizisine bakabilir.

Kaldı ki “Allah’ın emrine uygun hareket edinceye kadar savaşmanın” ana hedefi barışın sağlanmasıdır Bunun için de yapılacak şey haklıyı haksızdan, suçluyu suçsuzdan ayırt etme, bunun için kılı kırk yaran mekanizmaların kurulmasıdır. Hatta bu istikamette saldırgan tarafa karşı tavır almak, onu hukuk ve adalet ilkelerini gözetecek zemine çekmektir. Halbuki tam tersi bir manzara var şu an ülkemizde maalesef. Evet, bir taraftan devlet ve o devletin kullanmış olduğu orantısız güç, diğer tarafta Hitler’in Yahudilere yönelik uyguladığı soykırım yol haritası adeta adım be adım takip edilerek düşmanlaştırılmış, şeytanlaştırılmış bir sosyal grup. Daha da önemlisi iktidarı başkalarına devir etmek istemeyen bu azgın aygıtın kendisine muhalif olan herkesi içine doldurduğu hayali bir çuval. Burada Akgündüz gibi İslam hukukçusu olduğunu söyleyen insanlardan beklenen iktidarın terör örgütü söylemini kullanmak, kendini o çuvala girmekten koruması için aynı kelime ve kavramları kullanarak iktidarın ekmeğine yağ sürmek değil, o çuvalın ağzını kapatmak, böyle bir terör örgütü yok deyip zalime değil zalimin zulmüne maruz kalanları desteklemek, onlara arka çıkmaktır. Ama heyhat.

Yazımı bir hadis ve dua ile noktalayayım: Hz. Peygamber (sas) “Din kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et.” deyince biri “ Ey Allah’ın elçisi mazlumken ona yardım etmeyi anladım. Zalimken ona nasıl yardım edeceğim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz cevaben: “Onu zulmünden alıkoyar, zulmüne engel olursan ona yardım etmiş olursun.” buyurur. (Buhari, Mezalim, 4)

Duam ise şu: “Allah’ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona uyanlardan eyle. Batılı batıl olarak göster ve ondan kaçanlardan eyle.” Amin.

[Ahmet Kurucan] 20.12.2018 [TR724]