Osmanlının Batı karşısında zayıflaması, batılılaşma ve modernleşme teklifleri, oryantalizm, İslam’ın terakkiye mani olduğu iddiası gibi hadiselerin etkisiyle ortaya çıkan İslamcılık geleneksel İslam anlayışından oldukça farklılaşmıştır.
Sonraki yıllarda ise İslam dünyasının %80’inin Batılılarca müstemleke haline getirilmesi, hilafetin kaldırılması ve müslümanların her alanda geri kalması tam bir şok yaşanmasına ve bilinç travmasına sebebiyet verdiğinden İslamcılık düşüncesi güç kazanarak devam etmiştir.
Halifesizleşme, yurtsuzlaşma, siyasal açıdan bedensizleşme ve topyekün “mahkum” konuma düşme müslümanların İslam tarihinde ilk defa karşılaştıkları bir olgu olduğu ve bu yeni durum fıkıh kitaplarında tanımlanmadığı için yeni arayışlar başlamıştır.
İslamcılık bir buçuk asırdır çok farklı rotalar takip etse, Pakistan, İran, Mısır ve Türkiye başta olmak üzere onun ortaya çıktığı ülkelerde çok farlı fikirler ve akımlar zuhur etse de temelde İslamcılığın bir kısım karakteristik özelliklerinin olduğu da bir gerçektir.
Günümüzde ve yakın tarihte birçok şahıs, grup, parti, hareket ve devlet kendilerini İslamcı olarak görmeseler de sosyal bilimciler fikirleri, tepkileri, talepleri ve hareket tarzlarından yola çıkarak onları “İslamcı” diye isimlendirmişlerdir.
Dahası İslamcılık veya siyasal İslam fikrinin ve ideolojisinin günümüz müslümanlarının çoğu üzerinde derin izler bıraktığı ve âdeta müslüman muhayyileyi kendine göre yeniden şekillendirdiği de göz önüne alındığında bu konunun ne derece önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
İlk dönem İslamcılarının ana hedefleri Osmanlıyı ve hilafeti ayakta tutma, materyalist ve pozitivist düşüncelere karşı İslamı savunma, İslam’ın terakkiye değil ilerlemeye vesile olduğunu gösterme ve kaybedilen maddi güç ve iktidarı yeniden ele geçirmedir.
İslamcılar Kur’ân ve Sünnet’e (öze) dönerek, içtihadı yeniden işlevsel kılarak, sönen cihad ruhunu bir kere daha canlandırarak ve İslam birliğini yeniden sağlayarak bu problemleri çözeceğini düşünmüş ve sürekli bunları gündemde tutmuşlardır.
Dolayısıyla İslamcıların müslümanların Batı’ya teslim olmaması, İslamî şuurun canlı tutulması, modernitenin meydan okumalarına kısmen cevap verilmesi ve ona karşı bir direnç oluşturulması, ihya hareketlerine öncülük edilmesi gibi noktalarda önemli hizmetleri olmuştur.
Fakat özellikle 1950’li yıllardan sonra İran, Pakistan ve Mısır’da beliren ve buralardaki eserlerin Türkçe’ye tercümesiyle Türkiyede de etkisini gösteren İslamcılığın hem İslamın yorumunda hem de müslümanların genel ahvalinde ciddi olumsuzluklara sebep verdiği de bir gerçektir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında müslümanlar üzerinde uygulanan baskıcı uygulamalar ile dini, toplumsal ve siyasal alandan tamamen tecrit ederek sadece vicdanlara hapsetme adına tatbikata konulan totaliter politikalar da Türkiye'deki İslamcılığın yükselmesinde ciddi etkili olmuştur.
İşte bundan sonra din her geçen gün siyasallaşmış, ideolojileşmiş, radikalleşmiş, araçsallaşmış, kısırlaşmış; tepkisel, savunmacı, inhisarcı, kutuplaştırıcı, ötekileştirici, rövanşist, pragmatist, hamasi, gerçeklikten kopuk, otoriter ve totaliter bir yoruma doğru evrilmiştir.
İslamcıların bundan sonraki en büyük hedefi İslam hukukunun bir bütün halinde uygulanabileceği bir toplumsal ve siyasal düzenin kurulması, kısaca “İslam devleti”nin inşa edilmesi olmuştur. Onlar bütün enerjilerini siyasete sarf etmiş ve devleti “ele geçirmeye” çalışmışlardır.
Onlar “İslamsızlaşan” toplum hayatının yeniden şeri hükümlerle/değerlerle donatılmasının ve müslümanlığın bütün yönleriyle hayata hâkim kılınmasının tek geçerli yolu olarak bunu görmüş; toplumu yeniden “şekillendirme” adına bir çeşit sosyal-mühendislik projesine soyunmuşlardır.
Siyasal İslamcılar din adına güzel niyetlerle yola çıkmış ve müslümanlara güzel vaatlerde bulunmuş olsalar da yöntemleri ve projeleri pek çok arıza ve sakatlıklarla malul olduğundan geride pek çok hayal kırıklıkları, ümitsizlikler ve mağduriyetler bırakmışlardır.
İslamcıların takip ettikleri yöntem eşyanın tabiatına ve fıtrat kanunlarına aykırıdır. Ağaç kök salarak gelişir, bina temelden yapılır.. Bu sebeple alt yapıyı kurmadan doğrudan üst yapı inşa etmeye ve onun vasıtasıyla alt yapıyı düzeltmeye kalkışmak verimli olmayacaktır.
Onların “ele geçirmeye” çalıştıkları üst yapı netice itibarıyla milliyetçi, seküler ve laik bir yapıya sahip olan; totaliter politikaları bulunan, modernleşme ideolojisiyle halkı sürekli değiştirmeye ve standartlaştırmaya çalışan, kutsaldan arındırılmış modern-ulus devlettir.
Dolayısıyla çoğu ülkede, İslamcılar devleti ele geçirmeye çalışırken, modern-ulus devlet onları ele geçirmiş ve sahip olduğu bütün negatif özelliklerini aynıyla onlara da aktarmıştır. İslamcılar da devlet gücünü halkı değiştirmede ve muhalifleri susturmada kullanmışlardır.
İslamcıların başa geldiği ülkelerde -İslamın ruhuna tamamen aykırı/yabancı olmasına rağmen- din, devletin eline bırakıldığından, dinî ihtiyaçları karşılamak devletin görevi hâline geldiğinden, dinin anlatımında ulemanın yerini devlet aldığından baskı ve zulümler devam etmiştir.
Devletin, sosyal mukaveleye dayanması, halkın her çeşit ihtiyacını karşılaması, onları dinlerinde serbest bırakması asıl iken; siyasal islamcılar birey ve toplumu eğitme ve aydınlatma yerine ele geçirdikleri devlet mekanizmasıyla onları yola getirmeyi hedef edinmişlerdir.
İslamcıların düşüncesi şudur: Mesela müslüman bir mahallede içki satan bir dükkan var. İslam’a göre yapılması gereken oradaki insanların irşad ve ikna edilerek içkiyi bırakmalarını sağlamaktır. Siyasal İslamcıya göre ise dükkan kapatıldığında insanlar da içki içemeyecektir.
Son yüzyıldaki tecrübeler göstermiştir ki İslamcılığın yükseldiği ve yönetime geldiği ülkelerde dindarlık artmamakta, ahlak gelişmemekte, İslam medeniyeti kurulamamakta; bilakis imkanları artan İslamcıların önemli kısmı güç zehirlenmesi yaşamakta ve sefahete dalmaktadırlar.
İslamcıların küreselleşme, çoğulculuk ve demokrasi gibi değerlerin İslam açısından nasıl karşılanacağı ve dinin uygulanmasında ne tür farklılıklara sebebiyet vereceği noktasında derinlikli fikirlerinin olmaması da onları “eski”nin tekrarına veya yeninin taklidine götürmüştür.
İslamcıların siyaset ve devlet üzerinde aşırı yoğunlaşmaları, İslamın, siyasi bir sistem ve ideoloji gibi algılanmasını sağlamış; dini hükümlerin büyük çoğunluğunun ilgili olduğu insanın, ailenin, toplumun, ahlakın ve değerlerin ikinci planda kalmasını netice vermiştir.
Günümüzün partili siyasi sisteminde bir partinin din adına ortaya çıkması ve kendisini dinin koruyucusu, uygulayıcısı ve temsilcisi gibi göstermesi ise, onların bütün hata ve kusurlarının dine mâl edilmesine sebep olduğundan din açısından tam bir fecaat olmuştur.
İslamcılar, siyasete dinî ahlâk ve değerleri kazandırmak yerine günümüzün çatışmacı, kavgacı, bölücü ve kutuplaştırıcı siyaset dilini aynen miras almış ve İslam’ın kardeşliğe ve birliğe dayanan toplum anlayışını hiçe sayarak yeni yeni çatışmaların fitilini alevlemişlerdir.
Siyasete ve particiliğe hâkim olan tarafgirlik ve fanatizm düşüncesi İslamcıların kurdukları partilerde de aynen devam ettiğinden, ehliyet, liyakat ve adalet, yerini adam kayırmaya, torpile ve hizipçiliğe bırakmış, burada da İslam’ın kötü bir temsili ortaya konulmuştur.
İslamcıların iktidara gelebilmek için dini araçsallaştırdıkları, dinî değerleri suistimal ettikleri, halkın din duygusunu sömürdükleri, kendilerini dindar gösterebilme adına riyakarlığa başvurdukları, makyavelistçe hareket ederek her vesileyi meşru gördükleri de bir gerçektir.
Son asırda müslümanların maruz kaldıkları ağır dram ve trajediler de İslamcıların dengesini bozmuş ve onları reaksiyoner tavırlara itmiştir. Batı, Amerika ve Siyonizm gibi unsurlar veya solcular ve laikler gibi farklı kesimler düşman ilan edilmiş ve cepheler oluşturulmuştur.
Dolayısıyla sürekli öfke dili kullanılmış, düşmanlıklar hortlatılmış, öç alma duyguları canlandırılmış fakat düşman ilan edilen bu kesimlere, temsil edilen İslam’ın nasıl anlatılacağı, dünyada barışın nasıl sağlanacağı bir türlü nazara alınmamıştır.
Daha da vahimi İslamcıların gerek Batı gerekse ülkelerindeki seküler insanlar hakkında sürekli nefret ve şiddet dili kullanmalarının bir kısım radikal terör örgütlerinin ortaya çıkmasında etkili olduğu da bir gerçektir.
Seküler devletin din karşıtı tutumlarıyla, İran devrimi gibi örnekler İslamcılığın ufkuna devrim düşüncesini yerleştirmiş; onlar devletin insanî, adil ve demokrat olmasına katkı sağlayacaklarına sürekli devlet aleyhinde olmuşlar ve güç mevzilerini ele geçirmeye çalışmışlardır.
İslamcıların iktidarı ele geçirdikten sonra modern dünyanın yeni şartlarına göre nasıl bir yönetim anlayışı ortaya koyacaklarıyla ilgili gerçekçi ve sofistike bir projeleri olmadığından insanlığa yeni olan hiçbir hediye takdim edememişlerdir.
Bilakis bazı İslamcılar her türlü zulmün, her türlü haksızlığın ve her türlü despotluğun “fetvasını” da dinden aldıklarından ve yaptıkları kötülükleri “meşrulaştırma” yoluna gittiklerinden yer yer tarihteki ve günümüzdeki diktatörlük rejimlerine taş çıkartmışlardır.
Azınlık veya zayıf iken sürekli devleti eleştiren ve kötüleyen İslamcıların, devletin yeni sahipleri olduktan sonra onu kutsayacak ölçüde yüceltmeleri, önemsemeleri ve sivil oluşumlara hiç alan bırakmamaları ise ayrı bir paradokstur.
Başında dindarların veya dindar geçinenlerin bulunduğu bir devlet bu kadar yüceltilince ve mitleştirilince, yöneticilerin her yaptığı onanmaya, yöneticilere koşulsuz biat edilmeye, devlet için şahıslar/gruplar “feda edilmeye” başlanmış ve denetlenemez bir yapı oluşturulmuştur.
İslamcıların felsefe, düşünce, sanatsal faaliyetler, şehirleşme, eğitim, kültür, spor, medya, teknoloji gibi medeniyet ürünlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi noktasındaki çabaları da maalesef eleştiriyi hak edecek kadar kötü olmuştur.
İslamcı ulemanın “öze” dönüş söylemi altında Kur’ân ve Sünnet’e vurgu yapması güzel olsa da bunun bir yerde selefi akımlarla kesiştiği, geleneksel dinî ve fıkhî değerler sistemini kısmen ihmal ettiği ve selef ulemasının otoritesini sarstığı da bir gerçektir.
İslamcılar tarafından Kur’ân ve Sünnet bir bütün hâlinde anlaşılmaya çalışılmamış, onlar hem siyasal bir düzem içerisinde okunmuş hem de onlardan istifade edilirken “seçici” davranılarak ibadet ve ahlâka dair hükümler nispeten geri plana itilmiştir.
İslamcıların, müslümanları bidatlardan, hurafelerden, taklitten, esaretten kurtarma şeklindeki söylemleri ve emelleri güzel olsa da bunu gerçekleştirme adına dinî, sosyal ve pozitif ilimler alanında yeterli donanıma sahip olamamaları bu gibi iddiaları sadece lafta bırakmıştır
İslami idealler, siyaset ve devlete yönelince ve İslam’ın hükümleri sadece dünyevi maksatları gerçekleştirme istikametinde ele alınınca din sekülerleşmiş ve müslümanlardaki ahlaki ilkeler, irfanî bilgi, tasavvufi tecrübe, ibadet hayatı ve ahiret inancı naif bir hal almıştır.
İslamcıların siyaset ve yönetimin ayrı bir sanat, teknik ve ilim gerektirdiğini tam anlamıyla fark edememeleri ve sadece dinin hükümleriyle bu alanlardaki problemleri halledebileceğini zannetmeleri de onların fiyaskolarının altında yatan ayrı bir sebeptir.
Bütün bunlar ise İslam dünyasının yeniden “özne” haline gelmesi, gündem belirleyici olması, birlik ve beraberliğini sağlaması, kendi rönesansını gerçekleştirmesi gibi hayalleri suya düşürmüş ve aynı zamanda İslamcıların takip ettiği yönteminin yanlış olduğunu göstermiştir.
Keşke asıl inşa edilecek olanın insan olduğu unutulmasa, işe toplumun ıslahından başlansa, devletin sebep değil sonuç olduğu idrak edilse, realiteler iyi görülse, modern usul devlete yeni bir kılıf giydirmenin zorluğu fark edilebilseydi!
Keşke İslam dünyasının sorunlarının sadece dinî olmadığı bilinse; bunun yanında sosyolojik, iktisadi, yapısal ve zihinsel sorunların varlığı da görülebilseydi! Maruz kalınan mahkumiyet ve perişaniyetin suçlusu olarak sadece Batı görüleceğine biraz da özeleştiri yapılabilseydi!
Keşke “İslami devlet” kurma hevesi yerine öncelikle demokrasinin ve özgürlüklerin ilerlemesine, sivil toplumun gelişip-serpilmesine çalışılsa; baskıcı ve despot yönetimlerle mücadele edilse; din, eğitim, ahlak ve kültür alanlarına yatırım yapılabilseydi!
Keşke günümüz siyasetinin en bariz özelliği olan çıkar eksenli hareket etme yerine daha ilkesel durulsa, ahlaki hassasiyetler gözetilse, farklılıklar saygıyla karşılansa, nefret dili ve ötekileştirici söylem yerine sevgi dili ve birleştirici bir söylem tercih edilseydi!
Keşke hamaset terk edilerek günümüz problemlerine ve geleceğin inşasına dair daha realist, rasyonel, makul ve sahici çözümler bulunsa ve projeler geliştirilebilseydi!
Keşke dinin hiçbir siyasete alet edilemeyecek kadar aşkın ve yüce olduğu görülebilse, yönetime dair hükümlerin İslam’ın içerisinde çok az bir yere sahip olduğu fark edilebilse ve dinin yönetime dair getirdiklerinin sadece ilke ve prensip bazında olduğu anlaşılabilseydi!
[Yüksel Çayıroğlu] 12.12.2018 [https://twitter.com/yukselcayiroglu/status/1072920897785380865]