Üç ayların son on günü [Dr. Hüseyin Kara]

Hicrî takvimin ayları içinde üç 10 gün vardır ki Allah’ın nezdinde çok kıymetli zaman dilimleri olarak yer almaktadırlar. Bunlar; muharrem ayının ilk on günü,  zilhicce ayının ilk on günü ve ramazan ayının son on günüdür. Son ikisi bayramlarla biterken, ilki de aşure ile bitmektedir. Fecr suresinde Allah bu on günlere yemin ederek (Ve leyalin aşr) kıymet ve değerlerine vurgu yapmaktadır.  Kadir gecesinin de içinde bulunma ihtimalinin en yüksek olduğuna inanılan bu on günlerden en kıymetlisinin manevi havasını teneffüs etmekteyiz. Üç ayların son günleri ve de ramazanın son demleri bu gün ve geceler,  yaşayacak olanların önüne tam bir yıl sonra yeniden çıkacak.

Üç aylar takriben 80 gün önce başlamıştı. 90 günlük manevi maratonun son on günlük en bereketli etabı kaldı. Finale doğru koşuyor Müslümanlar. Geride kalan mübarek aylar, gün ve geceler kim bilir Müslümanların üzerlerinden ne günahları sıyırıp aldıkları gibi ne büyük sevaplar da yüklediler Allah’ın izni ve inayeti ile. Ramazan bayramı ile sonlanacak olan bu on gün içinde bir de kadir gecesi kamet-i kıymetine göre değerlendirilirse artık bayram yapmaya hak kazanmış olunacak demektir. Böylece bir Üç aylar daha hayatımızda misafirliğini bitirip bizlere elveda demeye hazırlanıyor. Tabii ki ramazan da.

Kadın-erkek her Müslüman kendi vicdanının sesine kulak verip bu aziz misafirleri nasıl ağırlayıp uğurladığına kendisi muttali olarak karar verecektir. Gelişlerinden hoşnut olup gidişlerine üzülmelerini mümin vicdanında hisseder. Eğer üç aylar misafirini ve özellikle ramazanın oruç ve teravihleri bizlerden memnun olarak ayrılırlarsa ve gittikleri yerlerde bizlerin lehine memnuniyetlerini bildirirlerse talihlilerden olunduğumuz söylenebilir. Yok eğer o sıra üstü kutlu zaman dilimlerini sıradanlaştırıp, normal zamanlara katıp göndermiş isek yazık oldu üç aylara, yazık oldu mübarek gecelere, yazık ettik oruçlara ve teravihlere, boşa gitti iftarlar ve sahurlar demektir ki en pahalı sermayemiz olan ömrümüzden en değerli zamanları zayi etmişiz. Dolayısıyla telafisi mümkün olmayan bir zarar ile karşı karşıyayız. Üç aylar başladığında ramazan bayramını çok uzaklarda görenler, 90 günü bitmez sananlar bir kez daha yanıldıklarını anladılar. Meğer göz açıp kapayıncaya kadar denecek kısa sürede nerede ise üç aylar bitti ve beklenen bayrama sayılı günler kaldı. Hele orucu tutulması çok zor bir ibadet zannedenler, teravihleri bitmeyen namazlar olarak düşünenler de ters köşe oldular. Meğer hepsi misafirmiş, Yılda bir kez kapımızı çalan kutlu bir misafir. O misafire i’zazda bulunanlara Aziz ve Celil olan Allah izzet ve şeref bahşetmesine vesile olacak.
        
Allah’ın kaliteli kulları her zaman olduğu gibi bu defa da bu üç aylara, içindeki mübarek gecelere, ramazan ayına ve içindeki oruca, teravihlere ve sadaka vermeye hayatının son üç ayları, son mübarek geceleri ve son ramazanı imiş gibi bakarak;  bu aziz misafir bir yıl sonra tekrar geldiğinde beni bulamayabilir. Onlarla bu dünyada son karşılaşmamız olabilir duygusu ile bu Allah’ın aziz misafirlerini bağrına bastı, onlara gönlünü açtı ve onları memnun etmek için elinden gelen her çabayı sarf etti. Gücü yettiğince bu aziz misafirlerle ilgilendi, onlara Allah’ın bir emaneti olarak baktı. İçinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun müminlik nezaketi ile misafirlerini ağırladı şimdi de uğurluyor.
           
Üç ayların ve dahi ramazan ayının son on günü, mukaddes gün ve gecelerin bitişe doğru gitmesi ile beraber manevî kazanımların da tavan yaptığı zaman dilimleridir. Yıl içinde eşine az rastlanan bir manevî zenginlik kaynağı olduğu izahtan varestedir. Makbul olan amellere verilecek sevapların dünya ölçüleri ile tartılamayacak kadar yüksek olduğu bilinmektedir. Gök ehli yer ehline gıpta nazarı ile bakmakta ve onlara kadir gecesinde indirecekleri bereket, sekine ve rahmet için Allah’ın iznini beklemektedirler.
        
Elbette kolay olmadı bu 90 günlük ibadet-taat maratonunu arızasız, kusursuz bitirerek bayrama ulaşmak. Bir taraftan şeytan ile, bir taraftan nefis ile verilen zorlu mücadele sonunda bu zafer Allah’ın yardımı ile elde edilmiştir. Hele hele son yıllarda akıl almaz mağduriyet ve mazlümiyet imtihanların-dan geçen kadın-erkek hizmet ehli insanların bu zor şartlar altında dahi  taviz vermeden ve hiçbir şeye takılmadan yaşadıkları üç aylar hayatlarında çok büyük ehemmiyete haizdir. Bir taraftan ramazanlaşma, diğer taraftan Kur’anlaşma gayretleri ile geçirilen ramazanın gelecek ramazan ayına kadar sağlayacağı manevi koruma hepimiz için çok önemli feyiz ve berekete sebep olacağına imanımız tamdır.
      
Ramazanın son on günü aynı zamanda cehennemden azad olma gün ve geceleri olarak da ayrı bir keyfiyet barındırmaktadır. Bayrama doğru akıp giden son on gün cehennem azabından kurtulmak isteyenlerin dua dua yalvarmalarının tam mevsimini işaret etmektedir. Müminin hayatına hakim olan ‘’Beynel havfi verreca’ düsturu da zaten bunu gerektirir. Çünkü gerçek mümin sevaplarının çokluğundan fahirlenen değil, günahlarının çokluğundan veya yeterince kulluk yapamayışından hayıflanır. Sevaplarını hatırlama yerine günahlarını hiç unutmadan onlar için tevbe ve istiğfarda bulunan mümin işin doğrusunu yapmaktadır. İşte bu son on gün tam da bu gibi kullukların sergilenme vakitleri olsa gerek.
        
Bu son on günün ve gecelerinin ne kadar kıymetli olduğunu anlamak için bir de Efendimiz aleyhi ekmelüttehayayı Medine’de takip ettiğimizde görüyoruz ki o dünya ile bir şekilde irtibatını kesip tamamen Allah’a ubudiyete tahsis ediyor. Aralıksız dokuz yıl aynı günlerde aynı işi her zaman yapıyor. İtikâf böylece müekked bir sünnet olarak Müslümanların hayatlarına da girmiş oluyor. Her bölgede mutlaka birkaç mümin bu sünnet-i kifayeyi yerine getirmeli ve böylece kıyamete kadar bu güzel adet devam ettirilmelidir. Böyle kutlu bir zaman dilimi yakalamışken dertli sineler rahmet kapılarının ardına kadar açık,  yılın en mübarek gecesinin olma ihtimali çok yüksek olan kadir gecesinin feyiz ve bereketinden de istifade ederek ; fert olarak, aile olarak, hizmet şahs-ı manevisi olarak ve millet ve ümmet olarak bunca dertlerin ve sıkıntıların içinde ağır bir biçimde imtihan olan bizler için çok büyük bir rahmete vesile olacağından asla şüphe yoktur. Yeter ki muzdar bir gönül ile kainatın sahibine teveccühte kusur etmeyelim.

Allah’ım bizler zayıf kullarınız. Bizi tahammül gösteremeyeceğimiz dert, bela ve musibetlerle imtihan etme ne olur. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım. Bunca çektiklerimize rağmen Sen bizlerden razı isen mesele yok. Bunlara sabreder ve tahammül gösteririz. Yeter ki inayetini üzerimizden çekme ne olur. Senin bizler için takdir buyurduklarına bizler razıyız. Hiç bir itirazımız yok, zaten olamaz da. Çünkü Sen bizim Rabbimizsin, bizler de Senin günahkar kullarınız. Bizleri ıslah buyur. Zalimleri de ıslahları mümkün değilse onları da imha ve ifna buyur. Kır güç ve kuvvetlerini de başka zalim ve gaddarlar derslerini alsınlar.
        
Hizmet insanları olarak kadın-erkek çoklarımız için bu bayram hayatımızın en buruk bayramı olacak, Yalnız, kimsesiz, güçsüz ve dostsuz, üstelik pek çok derde giriftar olarak bayrama ulaşacağız. Fakat değil mi ki dünya fani ve de bir imtihan yeri. Değil mi ki her şey geçici ve bakı olan bir ahiret alemi var. Değil mi ki bütün bunları görüp-duran büyük Rabbimiz var. Öyle ise ne gam. Bu süreçte ebedî Firdevsteki gerçek bayramı bekleyecek kadar sabır kahramanlığına namzet olduk zaten. 

[Dr. Hüseyin Kara] 16.6.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Yoktur izahı yoktur...[Ercümend Perver]

Yok “Nedenin, niçinin, nasılın cevabı. Çünkü karşındakinin aklı ikna edecek mantıklı bir izahı yok. Sıradan bir esnafın dünyanın dört bir tarafındaki mağdur ve mazlumlara; bir zamanlar TBMM tarafından devlet üstün hizmet ödülü almış olan “Kimse yok mu” derneği arcılığıyla yaptığı kurban bağışını sebep göstererek ve bunu da terör örgütüne yardım ve yataklık sayıp, mallarına el konulması ve yetmiyormuş gibi bir cani gibi elleri arkadan kelepçelenerek yirmi kişilik koğuşlara elli kişiyi doldurmanın yoktur izahı yoktur. 

Gitar çalarak şarkı söyleyerek paylaşılan bir videoyu beğenerek terör örgütü üyeliğinden tutuklanmanın aklı başında hiç kimse için yoktur izahı yoktur.

Bu sebeplerden dolayı hapishaneye düşmüş veya saçma sapan gerekçelerle; hatta hiç bir gerekçe sunmadan mesleğinden ihraç edilip, dışarıda da bunlara iş verenleri tehdit ederek açlık ve sefalete mahkum edildiği için bu mazlumlara erzak, kışın yakıt ve giyecek yardımı yaptı diye bunu da terör faaliyeti saymanın yoktur izahı yoktur.

Kendi başına yemek yeme de dahil temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak derecede, 70 yaşında bedensel engellilerin hükümete darbe yapmakla itham edilerek aylardır iddianameleri bile yazılmadan hapishanelerde tutulan artı her ay “İlle isimler vereceksiniz” diye kameraların olmadığı mekanlarda işkenceler etmenin yoktur izahı yoktur. 

Hizmet Hareketine ait gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki müesseselerde çalışan insanların talimatla hareket eden yargının düştüğü durumu görüp adaletten umudunu kesince hicret etmek zorunda kalanların ailelerini göz altına alıp “Kocan gelsin seni bırakalım” denmesinin yoktur izahı yoktur.

Dua ve virdlerin paylaşıldığı ve darbe tiyatrosundan aylar evveli iptal olunan herkesin Google play store’dan indirebildiği ve de baştaki zalimin en yakınlarının bile bu programı kullandığı bilinmesine rağmen, bir sosyal paylaşım sitesini bahane ederek sanki darbe talimatlarını bu sistem üzerinden organize etmişler gibi kadını erkeği genci yaşlısı herkesi sadece bu programdan dolayı terör statüsüne koyup hain ilan edilmenin yoktur izahı yoktur. 

Yeni evlenmiş gencecik gelinlerin hırsızlıktan endişe ettikleri için düğünlerinde takılan mücevherleri gidip Türkiye’nin en büyük üçüncü bankası olan Bank Asya’ya yatırmasını terör faliyeti sayıp sırf bundan dolayı doğumhanelerden gözaltına almanın yoktur izahı yoktur. 

Eşi bu sebepten dolayı tutuklanmış bir kardeşimizin “Koruyucu aile sistemiyle evlat edindikleri” altı yıldır beraber yaşadıkları yavrularını bu sebeple ellerinden alıp anayı evladına evladı anaya hasret bırakmanın yoktur izahı yoktur. 

Havuzun beslemeleri tarafından akıl verilip, “Kanunlar bunlarla mücadeleye müsait değil. Şöyle birkaç tanesini indiriverin. Sıkın kafasına. Atın balkondan aşağı” diye şeytani akıl hocalarının aklıyla hareket eden emniyetin emniyetsizleri tarafından aynen uygulanarak gözaltına almaya gittiklerinde yaşı hayli ilerlemiş masum bir insanı üçüncü katın balkonundan aşağı atarak katletmenin yoktur izahı yoktur. 

Ve bu katli ailesinin gözü ününde yaptıklarından, eşinin sinir krizi geçirip beyin kanaması sonucu komaya girerek konuşma ve görme yetisini bile kaybetmesin, şimdi yatalak bir vaziyette ve bu insanların gözleri önünde işlenen bu cinayete rağmen hiçbir şey yapamamalarının yoktur izahı yoktur. 

Özellikle daha evvel Hizmet Hareketine ait kurumlarda çalışan insanları göz altına almak için doğum günü, evlilik yıl dönümü veya gurbetten gelecek bir aile bireylerinin geldiği günü hesap ederek gözaltına almaların yoktur izahı yoktur. 

Üyeliğinin kolaylaşması için kanun bile çıkarılan, demokrasinin vazgeçilmezi sendikaya üyeliği terör üyeliği kabul etmenin sırf bundan dolayı kamuda yıllarını vermiş tecrübe kazanmış çok değerli meslek sahiplerini bir gecede kanun hükmünde kararnamelerle işinden ve aşından etmenin yoktur izahı yoktur. 

Düne kadar Hizmet Hareketine ait okulların, dershanelerin ve etüt merkezlerinin yapmış olduğu deneme sınavlarını kazanamayan kapasitesiz çocuklarına torpil yapmak için Hizmet Hareketine mensup insanların kapısında kuyruk dövmelerine rağmen, bugün bu okullara, dershanelere ve etüt merkezlerine çocuklarını göndermelerini gerekçe göstererek insanları tutuklamaları ve bu sebeple yıllardır kamuda çalışan insanları bir gecede kapının önüne kaymalarının yoktur izahı yoktur. 

Gerek değindiği haber ve yaptığı ilkeli yayıncılıkla Türkiye’in yüz akı Zaman gazetesi ve Bugün gazetelerine abone olmakla insanların tutuklanma sebebi sayılmasının yoktur izahı yoktur.

Ve malumdur ki izahı yapılamayanın mizahı yapılır. Şimdi gittiği ülkelerde bile dünyaca meşhur gazeteler “Hoş gelmedin” manşetleriyle, taraftarlarının ifadesiyle “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan (Hâşa)dünya liderleriyle(!)” dalga geçiyorlar. İzah mantığın terazisinde tartılır orada değerlendirilir. Mantıksız izahlar mizaha malzeme olur…

[Ercümend Perver] 16.6.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Elveda güzel ay [Mehmet Ali Şengül]

Kararmış gönülleri aydınlatan, kirlenmiş uzuvları temizleyen, müminleri sevindirip şereflendiren mübarek Ramazan-ı şerif’i vedaya az kaldı. O şerefli misafire sahip çıkıp, feyiz ve bereketinden istifade edip, hasret ve hicranla uğurlayanlar olduğu gibi, Ramazan-ı Şerif’ten hiç haberi ve nasibi olmayan, günah ve haram seylapları içinde ömrünü çürüten insanların sayısının da az olmadığı muhakkaktır.

Bu şerefli misafirden haberi olmadığı halde, hakikatlere susamış öyle samimi, müsait insanlar vardır ki, bu şerefli misafiri onlara anlatmak, sevdirmek de bize terettüp eden bir vazifedir. Bizler birer itfaiye eri gayretiyle, ebedî saadetin kaynağı olan iman ve Kur’an’ın güzelliklerini, huzur kaynağı olduğunu tebliğ ve temsil yoluyla anlatabilsek; zannediyorum ki, binlerce kişi bu hakikatlerden, Ramazan-ı Şerif’den ve orucun feyiz ve bereketinden istifade edecekler ve saâdet-i dâreyni elde etmiş olacaklardır.

Karşı tarafın kabul etmesi, sunumun kaliteli ve samimi olmasına bağlıdır. Onun için şu üç şeye önem verilmesi gerekiyor.

1) Yapılacak her işi Allah için yapmak ve Hz. İbrahim aleyhisselam gibi tam tevekkül ve teslimiyet içinde olmak,
2) Elde edilen bütün başarı ve güzellikleri hep Allah’tan bilmek,
3) Hiç bir zaman ümitsizliğe düşmeden, yapacağı işlerini  kararlılık içinde yapmak.

Çünkü; “İnsanı da, yaptığı işlerini de yaratan Allah’dır.” (Saffet/96) Öyleyse mümin inandığı gibi yaşamalı ve inandığı dâvanın vecibelerine uygun hareket etmelidir. Zira Allah, sıfatlara göre muamele eder.

 Allah, neye değer veriyorsa ona değer vermek, Allah’a saygının ifadesidir. Peki Rabbimiz neye değer veriyor? Elbette ki imana. Onun için bütün peygamberleri bu iş için göndermiştir. Hatta Efendimiz (sav) için; “Habibim senin vazifen tebliğdir.” (Şûrâ/48) buyurmuşlardır.

Müslümanlığın sadece Ramazan-ı şerif ayına mahsus olmadığı muhakkaktır. Binaenaleyh, diğer bütün emir ve yasaklara, bir ömür boyu aynı şekilde saygılı olmak zorunda olduğumuzu unutmamak lazımdır. Her vesileyle İslam’ın emri olan bu hakikatleri sevdiklerimize, dostlarımıza, imkân elverdiği ölçüde herkese hatırlatmak vazifemizdir.

Teşrifiyle bizleri sevindiren, ayrılışıyla mahzun ve mükedder eden, ayrılışı içimizde bir hasret ve hüzün bırakacak olan mübarek Ramazan-ı Şerif’i, yer yer pazartesi perşembe günlerinde tutulacak oruçlarla hatırlamalı ve bir yıl boyu özlemini ruhlarda yaşatmalıyız.

Seneye kime nasip olur veya olmaz onu Allah bilir. Ramazan-ı Şerif’in ayrılıp gitmesi, bütün canlıların da dünyada misafir olduğunu ve bir gün her şeyin ayrılıp gideceğini hatırlatmakta, insanları ciddi bir murakabe ve muhasebeye davet etmektedir.

Mü’minler, gücü yettiği kadar değerlendirip kazanmaya çalıştıkları bu mübarek Ramazan-ı Şerif’in feyiz ve bereketini zayi etmemeye gayret etmeli, Onun kıymetini bilmeli ve bir yıl hasretiyle yanıp tutuşmalıdırlar. 

Sayılı günler ne çabuk geçiyor! Bayramla şereflenildiğinde, Ramazan’ın ilk gününü hatırlayarak, ‘Allah Allah, ne çabuk geçti bu günler!’ Diyeceğiz.
       
Cenab-ı Hak âhirette soracak; ‘dünyada ne kadar kaldınız?’ 

-Bir gün veya daha az, diye cevap verilecek.

Hz.Üstad fâni olan dünyayı ne güzel ifade etmiştir: “Eyvah aldandık, şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Şu güzeran-ı hayat bir uykudur, rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür bir rüzgar gibi uçar gider.”  (17.Söz) Evet, dünyaya sığmayan nice nemrud, firavun ve deccallar, zalim ve gaddarlar bu misafirhaneyi terk edip gitmişler, sessiz şehirde ses ve solukları çıkmadan, bir metre çukurda yatmaktadırlar.

Cenab-ı Hak Haşir suresi 18. ayette: “Ey iman edenler! Allah’ın azabına mâruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’ın azabına dûçar olmaktan korunun. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” buyurmaktadır.   
     
Başta Kainatın yaratılış vesilesi İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz Hz.Muhammed (sav) olmak üzere, oraya kim gitmemiş ki biz kurtulalım! O halde bize düşen vazife; her an oraya gitmeye hazır olmak ve hazırlıklı bulunmaktır. 
      
Ramazan-ı Şerif’in bu son günlerini bu şuurla değerlendirmeyi, Rabbimiz tarafından affedilmiş, cehennemden âzât edilmiş olarak bayrama ulaşmayı bütün ehl-i imana nasip eylesin. 
Amin

[Mehmet Ali Şengül] 16.6.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ekonomide yalancı bahar [Tarık Ziya]

Hazır birileri bahardan bahsediyorken ekonomiye bir göz atalım. 

Borsa’dan başlayalım… Dört ayda yüzde 30’a yakın yükseldi Borsa İstanbul Endeksi. Türk Lirası nevinden bir artış bu. Dolara çevirdiğimizde endeks hali hazırda 2,85 dolara tekabül ediyor. 2013’ün mart ayında ise 5 dolar ediyordu. 

‘Borsa arttı, dolar düştü. Uçuşa geçtik’ diyenler için biraz daha sadeleştirelim: Borsa 4 senede yüzde 40 erimiş.  

Algoritma oyunlarına, Londra’daki esrarengiz Hintli Herif’in marifetlerine rağmen 2013’ün bile gerisinde bir borsa. Hal böyle iken rekorlar kırsa ne olur kırmasa ne olur. Yabancı yatırımcı yatırdığı paranın yarıya yakınını kaybetmiş. 

Yabancılar bu dönemde zararlarının telafisi için nisbi alımlar yapsalar da kayıpları geri gelmeyecek kadar fazla. Borsa’nın geri gidişlerinde alım zirveden satış yapmalarının yegane sebebi zararlarını en aza indirmek.     

Dolayısıyla sütten ağzı yananların Borsa’nın rekorlarına karnı tok. O yüzden endeks yükselse de işlem hacmi değişmiyor ya da çok az artış kaydediyor. 

Zannedildiği gibi Borsa’ya afakî paralar aksaydı para tutarının da evvelki senelerin fevkinde olması icap ederdi. Böyle bir tablo mevcut değil.

FAİZ ARTMADI İSE YÜZDE 12,25 NE OLUYOR?

Borsa gibi Türk Lirası da toparlanıyor, öyle mi? Evet doların artışı durdu. Bu doğru. Nereden baktığınıza bağlı. Geçen sene 2,95 TL olan dolar şu anda 3,50 civarında. Ne kadar da düşmüş! TL doları silmiş süpürmüş… Ticaret erbabının maliyeti geçen seneye göre hâlâ yukarıda. 

Bitmedi. 

Doların 3,70 TL civarından bugünkü seviyeye gerilemesi ne pahasına oldu? Geçen sene yüzde 7,50 olan Merkez Bankası faizi şu anda yüzde 12,25. Vaktinde faizi artırsaydı belki 3,15 seviyelerinde olacaktı. 

Aradaki fark Saray’ın kerameti kendinden menkul müşavirlerinin vatandaşın cebinden alıp götürdüklerini ifade ediyor. Merkez Bankası yetkisini vaktinde ve kararlı kullanabilseydi 3,80’e kadar zaten fırlamayacaktı dolar. Şimdi kalkmış ‘dolar düştü’ yalanına inanmamızı bekliyorlar. 

Resmî verilerde bulamayacağınız bir orana çıktı faiz. Nitekim TCMB, Saray korkusundan politika faizini yüzde 8 diye gösteriyor. Oysa bankalara Geç Likidite Penceresi (GLP) ismi altında yüzde 12,25’ten para veriyor. 

TABELADA YÜZDE 8, KASADA YÜZDE 15

Tabelada faiz artmamış görünse de kasada bankadan yüzde 12,25 üzerinden hesap kesiliyor. Mevduat yüzde 15’i geçti. Krediler de yüzde 20’yi buldu. 

Kâğıt üzerinde herşey mükemmel!

Bir puanlık faiz artışının Hazine’ye ilave maliyeti 1 milyar dolar olduğuna göre en az 5 milyar dolarlık fatura çıktı… Bu yüzden Hazine 10 milyar lira borçlanacağım diye çıktığı son ihalede 15 milyar lira borçlandı. Bu borçların ödenmesi için vatandaşın sırtına ilave vergi ve zam yüklenecek.  

Ne oldu şimdi? Doları 10 kuruş düşürmek için faizler anormal biçimde yükseltildi. Dolar geçen seneye nazaran yüzde daha kıymetli. Faiz almış başını gidiyor ve nerede duracağı belli değil. 

KAPANAN İŞYERİ SAYISI YÜZDE 52 ARTTI

İki tarafı keskin bir bıçak Türkiye’de ekonomi. Döviz ve faiz kıskacındaki esnaf ayakta duramıyor. Kepenk indirenlerin sayısı artıyor. Mayıs ayında kapanan işyeri sayısı yüzde 52 arttı. 

322 bin KOBİ icralık. Özel sektörün net döviz borcu 204 milyar dolar. Organize sanayideki tesisler tefecinin elinde rehin!

Dört gençten biri işsiz. Üç üniversite mezunundan biri 1.400 lira (400 dolar) olan asgarî ücret ve sigortadan mahrum. 

Gıda fiyatları TÜİK’e göre yüzde 15, vatandaşın cebinden çıkan paraya bakılarak hesaplandığında yüzde 30 artmış. 

Birileri kalkmış ekonomide bahar havasından bahsediyor. 

İşsiz sayısı katlanıyor, borçluluk artıyor ve faizler yükseliyor… Bunun adına da Saray’da ‘bahar’ deniliyor, öyle mi? Bu olsa olsa yalancı bahar olabilir. 

Varsın hakiki bahardan korkanlar yalancı baharla biraz daha oyalansın. 

Yalancı baharlar hep hazanla bitmiştir.        

[Tarık Ziya] 16.6.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Dinime namahrem eli değmesin [Bahattin Karataş]

Bir ilacı kullanım alanı dışında kafanıza göre kullanırsanız ilaçken zehir olur.. Eczacı kendi kafasına ve yorumuna göre, ya da İfadenize göre ilaç veremez. Eczaneye gittiğinizde eczacı doktor reçetesi ister..Tıbba ve mesleki ahlaka uygun olanı budur. Doğrusu da budur..Çünkü ucunda insan sağlığı vardır..Hayat memat meselesi söz konusudur..

Çünkü bir dizi laboratuvar araştırması, muayene ve inceleme sonucu teşhis konur.Teşhise göre ilaç yazılır..Tedaviye başlanır. Kullanımı hastaya tarif edilir. Buna mütehassıs doktor yetkilidir, herkes doktor da olamaz, Hastalığını teşhis etmediğinizi tedavi edemezsiniz.
       
Hakikat böyle iken bakıyorsunuz İslamla ilgili, herkes söz sahibi. Bir çay yapmak bile ustalık isterken ne oluyor da iki ayet ezberleyen, iki hadis belleyen ahkam kesebiliyor ve hiç kimse de arkadaş sen kimsin nesin, yetkin ehliyetin var mı, nasıl haşa Allah Resulünün adına konuşup haddinizi aşarsınız? Kimseye soramazsınız bunu çünkü din sahipsiz.. Din garip ve din gariban..
       
Veya biri gelir eczaneye girer..Nasıl olsa bunların hepsi ilaçtır... Prospektüsten okur hastayı dinler, istediğim ilacı istediğim hastaya yazarım, cüret ve cesaretinde bulunsa buna ne derler? Kim ne derse desin bu doğru mudur yani? 

Neden bunları arz ediyorum?

Kim siyasal İslam diye din tanımı yaptıysa.. Kendince yorum yapacak- arzettik bir çayı, pilavı bile ehli olmayan yapamazken- insanların kafasını kesecek.. Namusunu ırzını helal sayacak, malına mülküne çökecek, hürriyetini gasp edecek, temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayacak, ekmeğini aşını kesecek, masumun hayatına her türlü komplo ve tuzak hazırlayacak.. Suçsuzken suç uyduracak ve tüm hayatını sulh ve barışa huzur ve güvene vakfetmiş insanları anarşist, terörist diye yaftalayacak, idama mahkum edecek, yurdundan yuvasından edecek? Eline satırı alacak kafa kesecek veya silahı alıp masum insanları tarayacak. Sonra da bunlara müslümanlık diyecek.

Buna düpedüz fikri ve ideolojik sapıklık veya dalalet denilir..İlaç örneğini verdik.. Yetkisizin yorumuyla ilaç bile ilaçken zehir olur. İnsanın hayatına ve sağlığına mal olur dedik. Bu bir ihtisas işidir, uzmanlık ister.. Basit bir çay için böyle ise; İnsanlığın kurtuluş dini İslam için sıradan birisinin böyle bir anlayışı nasıl olmalıdır? İnsanın dünya ve ebedi hayatının güvencesi İslam ne yazık ki, şu anda dünyanın en nefret hareketi, haşa anarşizm ve terörizm diye anılıyor..

Halbuki din tabiattır, fıtrattır..Dış tabiattan ne derece nefret edilmez bilakis doğa seviliyorsa, iç tabiat ve fıtrat olan din de o derece sevilip nefret edilmemeli.. İki şeriat aynıdır.. Biri Allah'ın kelamından, ona din diyoruz.. Diğer şeriat ise İrade ve Kudret’ten ona tabiat, yani doğa diyoruz.. Biri insanın doğası, diğeri kainatın doğası..
      
İnsanlığın problemlerini çözmeye gelen Kuran haşa terör kitabı, Alemlere rahmet ve merhamet Hz. Muhammed (as) haşa haşa anarşi ve terörün lideri mi yani şimdi?
      
İslam tüm dinleri kendinde toplayan son ve mükemmel bir din..

Kuran tüm kitapları ve vahyi kendinde toplayan son kitap...   
  
Efendimiz (as) önceki peygamberlerin kavimlerine de hem nebi hem de resul ve alemlere rahmet, son peygamber.. 

Kaynakları belli... Şarii, kanun koyucusu, kurucusu belli. Allah (cc) "Bugün size dininizi ikmal ettim ve size nimetimi tamamladım. Din olarak da size İslam'ı uygun gördüm" dedikten sonra ne eksik gediği var da birileri haddini aşacak haşa dini yamamaya çalışacak?
      
Bu düpedüz tahriftir... Dini değiştirmektir... Dine en büyük darbedir. Sapıklığın, şehvetin, heva-hevesin, helal haram tanımazlık, hırsın tatminidir.. Dini keyfine uydurup keyfine din demektir. Dinden çalmaktır, içini boşaltmak, şeytani bir saptırma ve şaşırtmadır. Dinin haremine namahrem eli sokmaktır..
      
Evvela Peygamberimiz Efendimiz, raşid halifeleri ve sahabesinin yaşadığına DİN denilir..
Tüm müceddid ve müçtehidinin yaşadığına DİN denilir..

Tüm alim ulemanın ve Allah dostlarının yaşadıklarına DİN denilir. Kimsenin keyfine şehvet ve şöhretine ve görüşüne DİN denilmez. Dense dense ona kişilerin sapık ideolojisi denir.
      
Hem İslam bir görüş değildir.. Bir fikir ve düşünce akımı değildir.. Fikir ve düşünce beşeridir.. Haşa Allah'ın düşüncesi, görüşü olmaz..

İslam hakikatın kendisidir.. Allah'ın adı Haktır, mutlak hakikat Ona aittir.. insanların görüşleri izafidir, görelidir, mutlak hakikat değildir. İslam'a İslamcılık veya Siyasal İslam diye yaftalar yakıştırılamaz..
      
Örnekleri kendinden bir din 1400 küsur senedir yaşanmış milyonlarca, milyarlarca örnek hayat var.. Şimdiye kadar kimse bilmedi de radikal terör örgütleri mi DİNİ bildiler? Bunlara göre kafa kesmek, insanları yakmaksa, yakmayan, yıkmayan kesmeyen başta Peygamber Efendimiz (as) ve raşid halifeler, sahabi efendilerimizin yaşadığına ne diyeceğiz peki? Haşa DİN bu hazeratın yaşadığı ve dediği ise ki öyledir inancımız budur.. O zaman bunlar kim, yaptıkları nedir?
     
İslamın Peygamberi'ne benzemiyorlar, halifelerine ve sahabiye benzemiyorlar.. Müceddid ve müçtehidine benzemiyorlar.. 1400 küsur yıldır yaşanmış bir din var ona benzemiyorlar.. Peki kim bunlar?
     
Hangisi Müslüman, hangisi değil? Hangisinin yaşadığı İslam, hangisinin değil? Haşa Peygamberimiz mi veya cani cahil teröristler mi?
     
İslama en büyük darbeyi vur. Müslümanlar arasında nefreti, kini, fitne ve fesadı uyar.. Yüzbinlerce insanın katli, milyonlarca mazluma zulüm yap sonra da Müslümanım de.. Böylesi ne görüldü, ne duyuldu..
     
Yoksa İslam düşmanları şimdiye kadar dışardan bir şey yapamadılar da strateji değiştirip içeriden birileri ile mi yıkmaya çalışıyorlar? Tarihten bu tarafa küfür hep sinsi davrandı.. Dinden ve dindar görünümlü bir münafığın eliyle dini yıkmaya çalıştı. Şeytanın sağdan yaklaşması denilir buna.. Lawrence neden Arabistan'ı Osmanlı'dan ayırıp Necranlı Suud ailesine verdi? Şimdiki Lawrence’ler de BOP projesini başka bir Necranlı'ya verdiler.. İslam diyarı zalimlere kaldı.. Ateşte yanıyor..Cehennemini söndürecek kimsesi de yok..
     
Üstadımız Barla Hayatında; "Bana ızdırab veren yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Tehlike eskiden hariçten gelirdi, onun için karşı koymak kolaydı.. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi.. Karşı koymak güçleşti.. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur."

[Bahattin Karataş] 16.6.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Görmez Başkan’ın görmediği [Abdullah Salih Güven]

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Bahariye Mevlevihanesinde katıldığı iftar programında bir konuşma yapmış. Ajansların verdiği habere göre konuşmasında şunları söylemiş: “Dünyanın neresinde olursa olsun, âlimlere büyük görevler düşüyor. İçinde bulunduğumuz dönemde, sorumluluğumuzu idrak etmemiz gerekiyor. Şeyh Karadavi ve benzeri âlimlerin maruz kaldıkları büyük üzüntü verici sözleri kınıyoruz.”

Katılmamak mümkün değil. Ben de katılıyorum, Görmez Başkanın konuşmasında dile getirdiği tüm görüşlerine. Dünyanın neresinde olursa olsun âlimlere büyük görevler düştüğüne. Söz konusu âlimlerin sorumluluklarını idrak etmeleri gerektiğine. Evet, ben de bütün gücümle kınıyorum, Karadavi ve benzeri alimlerin terörist listelerine alınmasına. Ben de üzülüyor ve tıpkı Başkan Görmez gibi büyük acılar duyuyorum bazı âlimlerimizin maruz kaldıkları zulümlerden, haksızlıklardan ve işkencelerden. Kendi ülkelerinde yaşayamıyor olmalarından.

Allah biliyor kalbimi. İsterseniz yemin de edebilirim; vallahi, billahi, tallahi samimiyim ve ciddiyim. Bununla beraber Başkana şu soruları da sormadan edemiyorum; acaba Görmez Başkan hangi ülkede yaşıyor? Türkiye’de mi? Eğer orada yaşıyorsa, etrafına hiç mi bakmıyor? Şeyh Karadavi ve benzeri âlimler diye nitelendirdiği âlimlerden bizim ülkemiz de hiç mi yok? Âlim vasfını hak etmiş nicelerinin maruz kaldığı zulüm, haksızlık, maddi ve manevi işkenceleri görmüyor mu? Can alıcı, can yakıcı, insanı aynaya bakmaya sevk edici, muhasebe ve murakabeye davet edici olduğuna inandığım bu sorulara kendisinden sözlü cevap beklemiyorum. Cevabını sözlü değil, zalimin değil mazlumun yanında olduğunu gösteren eylemler halinde vermesini bekliyorum. Bulunduğu makamın, sırtına giydiği cübbenin hakkını vererek tıpkı kendisinin dediği gibi sorumluluğunu müdrik bir alim olarak harekete geçmesini umut ediyorum. Çok şey bekliyorsun diyebilirsiniz. Olsun, ümit fakirin ekmeğiymiş. Çıkmadık candan ümit kesilmezmiş. Bakarsın Görmez Başkan görmediğini görür hale gelir ve tavrını değiştirir. Kim bilir?

ZALİM SULTANA ‘DUR’ DEDİNİZ Mİ?

Devam ediyor Görmez Başkan konuşmasına: “Elbette haksızlık yapan sultana ‘dur’ dememiz, kötülükten onu engellememiz gerekmektedir. Ben inanıyorum bütün âlim kardeşlerim, bu sorumluluğu omuzlamakta ve bunu idame ettirmekte yetenekli insanlardır. Âlimler toplumların doğruluğu, huzuru için çalışan insanlardır. Toplumları mutluluğa sevk edecek ve onun için gayret sarf eden, âlimlerdir. Âlimlerini kötüleyen, küçük düşüren ve hoş olmayan davranışlarını sergileyen devletlerin, hükümetlerin geleceği yoktur.”

Cümle cümle analiz etmek etmek isterdim ama tıpkı yukarıda olduğu gibi bu işi sorularla yapayım. Hayatınızda haksızlık eden sultan gördünüz mü siz? Yardımcı olmak ve hatırlamanız için misal vereyim; yüz binlerce masum insanı terörist diye ilan edip, işinden, evinden, çocuğundan eden ve hapishanelere tıkan birisini mesela? Eğer öyle birisini tanıyor ve biliyorsanız dediğiniz şeyi yani haksızlık yapan sultana dur demeyi siz yaptınız mı? Yapmadıysanız neden? Hatta yapmamanız o sultanın haksızlıklarına, zulümlerine, işkencelerine şuurluca verilmiş destek olacağını hiç düşünmediniz mi? Ahirette bunun vebalinin altından nasıl kalkacaksınız?

SORUMLULUĞUNUZU İDRAK EDİYORSUNUZ DA NE YAPIYORSUNUZ?

Şunlar da Görmez’in konuşmasından: “Hepimiz, sorumluluğumuzu idrak ediyoruz. Toplumlarımıza karşı sorumluyuz. Bu yükümlülüğü omuzlarımızda taşıyoruz. Hiçbir âlim, bir müminin kanının mubah olduğunu söyleyemez. Terörle mücadele etmemiz, hakkı gözetmemiz gerekiyor. Yöneticiler arasında ihtilafın gelişmesine, artış kaydetmesine fırsat vermeyelim. İyilikte tek yumruk olalım, düşmana karşı savaşalım. Bazı âlimlere karşı çirkin davranışlar söz konusudur. Onları savunmamız gerekiyor. Kendi başlarına bırakmayalım.”

Öyle mi Görmez Başkan? Sorumluluğunuz idrak ettiğiniz söylüyorsunuz da ne yapıyorsunuz söz konusu zulümler karşısında? Terörist olmayan yüz binlerce insana terörist deme, hakkı gözetmek mi oluyor? İyilikte tek yumruk olmak böyle mi olacak?

Görmez Başkanın son sözleri arasındaki şu cümleler “evlere şenlik” tabirini hatırlatan cinsten: “Hepimiz bu âlimlere karşı söylenen iftiraları duyduk. Toplumunda ileri gelen âlimlerin, terörist olarak nitelendirilmeleri, bizleri gerçekten üzüntüye sevk etmektedir.”

Ne diyebilirim ki? Söz konusu Karadavi ise, üzülüyor olabilir ama sosyolog ve İlahiyatçı kimliği ile kendini ispat etmiş bir âlim olan Ali Bulaç ise, yıllarını Kur’an hizmetine vermiş Suat Yıldırım olunca Görmez Başkan hangi ölçüde üzülüyordur acaba? Ya da Ali Bulaç, Suat Yıldırım emsali âlimler, hocalar, akademisyenler ise?

Ne güzel demiş Ziya Paşa: “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”.

[Abdullah Salih Güven] 16.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde? (2) [Ahmet Dönmez]

“15 Temmuz’da Gülen cemaatine dair hiç soru işareti yok mu? Cemaat, darbenin neresinde?” sorularına cevap aramak üzere başlattığım yazı dizisinin dünkü bölümünde, tarihsel arka plana başlangıç yapmıştım. 28 Şubat sürecini 15 Temmuz’un miladı kabul ederek AKP iktidarında kurulan yanlış ilişkilere, 2007 Dolmabahçe görüşmesi, Erdoğan’ın 2010 yılında düğmeye basması ve Ergenekon-Balyoz sanıklarının intikam yeminlerine değinmiştik. Bugün kaldığımız yerden devam edelim:

5- Peki nasıl çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar intikam alınacaktı? Birileri hummalı bir şekilde isim tespitleri yapıyordu. Askere yönelik operasyonlardan sonra Ergenekon büyük oranda MİT’e çekilmiş ve ‘son kale’ olarak MİT’te varlığını sürdürmeye başlamıştı. ‘Ergenekon’dan çıkış’ da oradan olacaktı.

TSK’DAKİ CEMAATE YAKIN ASKERLERİN LİSTELERİ HAZIRLANDI

Aydınlık gazetesi, Ağustos 2012’de bir MİT raporu yayınladı. Rapora göre istihbarat teşkilatı, uzun süre çalışarak kapsamlı bir cemaat raporu hazırlamıştı. Erdoğan’ın talimatıyla hazırlandığı belirtilen rapor, ekleriyle birlikte 40 klasörü buluyordu. Raporda, mali gücünden insan kaynaklarına kadar A’den Z’ye cemaatin röntgeni çekilmişti. Cemaatin önde gelenleri olduğu ifade edilen 4 bin 800 kişi de yakın takibe alınmıştı. Her ne kadar MİT yalanlama geçse de haberin doğru olduğunu herkes biliyordu. Zaten çok geçmeden yaşanacaklar, doğruluğunu kanıtlayacaktı.

Bu isim tespiti çalışması, Ergenekon ve Balyoz davalarında hapse atılan komutanlarca da yapılıyordu. En başta, “Biz kaç kişiyiz? Bizim dışımızdaki herkes şüphelidir” mantığı ile çalışmalara başlandı. Bu çalışmaların neticesinde bir takım isimler, listeler, devreler tespit edilerek çeşitli yerlere raporlandı. Bir tanesi de 15 Temmuz darbe girişiminden 3 ay önce Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel tarafından ‘Ağacın Kurdu-TSK’de Şakirtlerin İşgali mi?’ ismiyle kitaplaştırıldı.

Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in “Tasfiye edileceklerin listesini biz verdik”  sözü, öylesine sarf edilmiş egosantrik bir söz değildi.

TESPİT EDİLEN İSİMLERİN DEVŞİRİLMESİ İÇİN ÇALIŞMA BAŞLATILDI

İsimler büyük oranda tespit edildikten sonra bunlar üzerinde detaylı çalışılmaya başlandı. Zaten hâlihazırda öteden beri cemaatin içine sızdırılmış olan istihbarat elemanları vardı. Ancak bu yeterli değildi. Cemaatin tamamen yok edilebilmesi için daha fazla ve daha mahrem isimlere ulaşılması gerekiyordu.

Tespit edilen isim listeleri üzerinden zayıf halkalar ve zaafı olanlara yoğunlaşıldı. Kritik yerdeki önemli isimler üzerinde de çalışıldı. İçlerinden devşirilecek ya da angaje edilecek kişiler araştırıldı.  Bunlara kanca atıldı ve kısmen başarılı da olundu.

Mesela eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür’ün de teyit ettiği üzere Adil Öksüz bunların başında geliyor olabilir mi?

15 Temmuz günü darbeyi MİT’e ihbar eden Pilot Binbaşı O.K.’nin de son 2 yıldır aslında MİT’e çalıştığı iddiasını buna eklersek daha anlamlı bir fotoğraf ortaya çıkacaktır. Bunların dışında gerek askeriye gerekse cemaatin sivil kadroları içerisinde başka kaç kişinin MİT tarafından angaje edildiğini bilmiyoruz. Sayının bunlarla sınırlı olması mümkün değil. Çok güvenilen, asla şüphe edilmeyen daha kaç insanın aslında MİT personeli olduğu öğrenilirse muhtemelen cemaat içerisinde büyük bir şok yaşanacaktır. Önemli olan, bu isimlerin 15 Temmuz’da nasıl bir rol oynadığıdır.

Yine Perinçek’in, darbe girişiminden sonra Haber Türk’te Fatih Altaylı ile ‘Teke Tek’ programında sarfettiği, “Deniz Kuvvetleri’nde Tümamiral Soner Polat komutanımız, bizim partimizin liderlerindendir. Ona rica ettim, arkadaşlarıyla oturdular, geçmişte bildikleri ve haklarında rapor yazdıkları bütün insanlar ordudan temizlendi. Bizim örgütte olduğunu bildiğimiz adamların hepsi bu darbede çıktı ve ‘kurunun yanında yaş da yandı’ falan diye üzüleceğimiz hiç bir insan yok.” şeklindeki sözleri önemli. Yani 20 yıl önce 28 Şubat’ta başaramadıklarını bu kez başardıklarını söylüyordu Perinçek. Peki, isimler noktasında nasıl bu kadar emindi? Nasıl oluyordu da ‘kurunun yanında hiç yaşın yanmadığı’ gibi iddialı bir açıklama yapabiliyordu? Angaje edilen elemanların bunda ne kadar rolü vardı?

SON 3 YILDA ODA SÜREKLİ ISITILDI

6- En nihayet, dershanelerin kapatılması ve sonrasında 17 Aralık süreci başladı. Yolsuzluk operasyonundan 1 hafta sonra, 24 Aralık 2013 tarihinde dönemin Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’dan, “Milli orduya kumpas” yazısı geldi. Bu, 2007’den beri sütre gerisinde süregelen bir aks değişikliğinin, bir ittifakın dünya âleme ilan edilmesiydi. Böylece Fatih Ilgar’ların, Cem Aziz Çakmak’ların “Bize gelen bilgiler var, yakında çıkacağız” şeklindeki sözlerin kaynağı da anlaşılmış oluyordu.

Bu yazıyla aynı gün partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında bir konuşma yapan Erdoğan, Cemaate savaş ilan etti. Ancak faşist yönetimlerin kullanacağı ifadelerle, tarihte eşine az rastlanan sert ve acımasız bir tasfiye süreci başlattı.

İnsanlar sırf mensubiyetinden dolayı tutuklanıyor, işlerinden atılıyor, memurlar kızağa çekiliyor, kurumlara el konuyor, okullara baskınlar yapılıyor, okulların içinden yol geçiriliyor, anaokulu bile terör polislerince basılıyor ve bazı cemaat gönüllüleri de ülkeyi terketmek zorunda bırakılıyordu.

Bu operasyonlar o kadar ‘başarılı’ ilerliyordu ki, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 16 Nisan 2016 tarihinde Erzurum’daki bir konuşmasında, “Şunu açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki, bu mücadeleyi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan daha iyi ve daha başarılı başka kimse yapamazdı.” diyecekti.

Tabii bu arada işin en az bunun kadar önemli bir başka boyutu daha var. Cemaat tabanı muazzam bir psikolojik baskı altında bunaltılıyordu. ‘Haşhaşi’den ‘terörist’e, ‘süte karışmış pis su’dan ‘virüs’e kadar sabah akşam çeşitli hakaretler işitiyordu. Bu hakaretlerden en fazla payını alan da Hareket’in lideri Fethullah Gülen’di. Bu da cemaat gönüllülerini bir o kadar rencide ediyordu. Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.

Peki, birileri ceketini çıkaracak mıydı? 15 Temmuz akşamı darbeye kalkışan askerler onlar mıydı?

DEVAM EDECEK…

[Ahmet Dönmez] 16.6.2017 [TR724]

O baharı engellemeye senin gücün yetmez [Faik Can]

En kutlu günlerde yaşıyoruz. İbadetle, yardımlaşmayla, evrâd u ezkârla değerlendirip, dilimizi yalan, gıybet ve iftiradan, kalbimizi de kin, nefret, haset ve kibirden koruyacağımız günler bunlar. Ama imandan, kulluktan, hayâdan, edepten nasibini almamış çağın İbn-i Selûl’ü sözümona iftar buluşmalarında bile nifakını kusmaktan geri durmuyor. Geçen gün, suçsuz yere zindanlara attığı on binlerce masumu “hapisten çıksalar bile halk sokakta gereğini yapar” diyerek kendi köpeklerinin hedefine oturttu.

Şimdi de Rabbilerinden hiçbir zaman ümitlerini kesmemiş samimi mü’minlerin bahar beklentilerini alaya alıyor. Mazlum ve mağdurların gördüğü müjdeli rüyaları diline doluyor. İftar sofrasında ulûhiyet taslıyor. Bahara sanki kendisi karar verecekmiş gibi, küstahlaşıyor. Allah’a karşı haddini aşıyor. Zulmün en büyüğünü irtikâp ediyor. Bu yaptıklarıyla tarih boyunca bütün peygamberleri alaya alıp vaat ettikleri günlere inanmayan Âd, Semûd,  Medyen, Eyke haklarını, Nûh, Lût peygamberlerin kavimlerini, Firavunu, Mekke müşriklerini ve Medine münafıklarını andırıyor.

Kur’an bunun yüzlerce misaliyle dolu ama biz şimdilik Enbiyâ Sûresi’ne bir bakalım. Hakikatleri “rüya” diyerek hafife alan, vaat edilen haberi dalga geçerek bekleyen müşrikleri anlatarak başlıyor:

5 –“Hayır!” dediler, “bu adğâsu ahlâm: karışık karışık rüyalar.”

“Yok yok, böyle değil, anlaşılan onu kendisi uydurmuş!”

“Hayır! Bu da değil, galiba o bir şair!”,

“Öyleyse önceki peygamberlere verilen mûcizeler kabilinden istediğimiz mûcizeyi bize göstersin!”

Onlar böyle küstahça alay ediyorlar ama Allah, işin sonunda başlarına gelecekleri maziden örneklerle anlatıp ağızlarına ilahi bir şamar vuruyor:

9 – Biz bütün peygamberlere verdiğimiz sözü yerine getirdik. Onları ve beraberlerinde bulunan kullarımızı kurtardık, haddi aşanları ise helâk ettik.

11 – Zulme batmış nice beldelerin bellerini kırdık, onlardan sonra da başka toplumlar yarattık.

Kendilerinde sınırsız güç vehmedip bunu ispat etmek için sağa sola ölçüsüzce bağırmak bütün zalimlerin ortak özelliği. Ama hesap günü geldiğinde ilk kaçanlar da hep onlar oluyor. Gelen ayetler, isteseler de Allah’ın azabından kaçış olmadığını, her şeyin hesabının teker teker sorulacağını hatırlatıyor:

12 – Onlar bizim baskınımızı hisseder etmez, derhal bineklerine yönelip kaçmaya yeltendiler.

13 – “Yok,” dedik, “tepinmeyin, dönün o içinde şımardığınız refah ve konfora! Dönün o saraylarınıza ki sorguya çekileceksiniz.”

14 – “Eyvah! Dediler, gerçekten biz zalim kimselermişiz! Eyvah! Eyvah!”

15 – Bu feryatları böylece sürüp gitti. Nihayet onları öyle yaptık ki biçildiler, sönüp kül oldular…

Hakk’ın onların tepesine bir anda nasıl ineceğini de anlatıyor devam eden ayetlerde. Kendini ilâh sanan, bütün gücü elinde toplamaya çalışıp herkesin kendisine secde etmesini bekleyen sapık ruhluların başına Hak inecek ve onların beyinlerini parçalayacaktır. Sadece bununla da kalmayacak, cehennem onların daimi adresi olacaktır:

18 – Hayır! Biz gerçeği söyler, gerçeği yaparız! Hakkı batılın tepesine indiririz de beynini parçalar, bir anda canı çıkar o batılın! Allah hakkındaki böyle boş düşüncelerinizden (güzel günlerin asla gelmeyeceğini düşünmenizden) ötürü yuh aklınıza, yazıklar olsun size!

29 – Onlardan kim çıkıp da (açıkça veya tavır ve davranışlarıyla) “O’nun yan ısıra ben de İlahım!” diyecek olursa, buna karşılık ona cehennemi veririz. İşte Biz zalimleri böyle cezalandırırız.

Allah’ın bütün baskıcı, zalim toplumlara ve onların başlarındaki tiranlara vaadettiği azap, inananlar için bir kurtuluşun ve baharın müjdesiydi. İnsanlık tarihi aslında ümidin de tarihidir. İnananlar, hep Rabbilerinin vaadettiği o güzel günün ümidiyle yaşarlar. Onları aşağılayıp zulmedenlerse o ümitle dalga geçip “hani ne zamanmış o vaadedilen günler” derler. Kahhâr u Zü’l-Celâl devam eden ayetlerde bu aceleciliğe işaret buyurarak akıbetten haber veriyor:

37 – İnsan, yaratılışça çok acelecidir (Onun için, kendisini uyardığın azabın çarçabuk gelmeyişini alay konusu ediyor). Hele durun biraz, Beni de aceleye getirmeyin, yakında âyetlerimi size göstereceğim!

38 – Ama yine de onlar: “Gerçeği söylüyorsanız, gösterin artık bu azabı, bu va’din gerçekleşmesini daha ne kadar bekleyeceğiz!” diye söyleniyorlar.

39 – Dini olduğu gibi, bu azabı da böyle inkâr edenler, onun tepelerine ineceğini, o ateşin yüzlerini ve sırtlarını yalamasını önleyemeyeceklerini, kendilerine yardım edecek hiç kimsenin bulunmayacağını bir bilselerdi!

40 – Onların beklentilerinin hilafına, o ateş öyle apansız gelecek ki, kendileri birden donakalacaklar. Artık ne onu geri çevirecek güçleri olacak, ne de kendilerine süre verilecek!

Mü’minlere düşen ise şartlar zahiren ne kadar olumsuz olursa olsun, asla ümidi kaybetmemek ve aktif sabırla hayırlar, güzellikler işlemeye devam etmektir:

94 – Bu durumda artık kim mü’min olarak makbul ve güzel işler yaparsa onun gayretleri inkâr edilmez, yaptıkları makbul olur. Biz bütün gayretlerini onun hesabına yazıp geçirmekteyiz.

İşte mü’minler için bahar, düşmanları için ise acı bir azap olan o belanın vakti geldiği zaman bakın neler olacak:

96-97 – …..doğru va’din vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. “Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!” diyecekler.

98 – “Hem siz, hem de Allah’tan başka taptığınız tanrılar (tanrı yerine koyduğunuz tiranlar, Allah’tan daha çok kendilerinden korktuğunuz Firavunlar), hepiniz cehennem odunusunuz, siz hep beraber cehenneme gireceksiniz.”

99 – Eğer onlar gerçekten tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. (Ne paraları, ne güçleri, ne sarayları, ne şatafatları onları kurtaramayacak!) Hepsi orada ebedî olarak kalacaklardır.

100 – Onlar orada inim inim inleyecekler,  kendilerini sevindirecek hiçbir haber de işitmeyeceklerdir.

Onlar böyle bir rüsvaylığın içine yuvarlanırken, dünyada zulmettikleri, en temel haklarından mahrum bıraktıkları hasbi, samimi, mazlum ve mağdur mü’minler ise ümitlerinin tahakkuku ile mest ü mahmur olarak cennette reftâre gezeceklerdir.

101 – Ama kendileri hakkında Bizden ebedî mutluluk takdir edilmiş olanlar, cehennemden uzak tutulacaklardır.

102 – Onlar cehennemin hışırtısını bile işitmeyecek, canlarının çektiği nimetler içinde ebedî kalacaklardır.

103 – O en büyük dehşet (Sûra ikinci üfleyiş) dahi onları tasalandırmaz. Melekler onları: “İşte size vâd olunan gün bugündür!” diye karşılayacaklardır.

Ve siz, ey zulümlerine her gün yeni zulümler katan tiranlar, Firavunlar, nifakı zirvede temsil eden kara ruhlular! Bu kara ruhlulara kendini satan, üç kuruş dünya menfaati için hakikate gözlerini kapatan zavallılar! İnsanlığın selameti için bir ömür gözyaşlarını ceyhun etmiş Hocaefendi’ye ve insanlığa hizmetten başka gayesi olmadığını aslında çok iyi bildiğiniz masum insanlara, “terörist” iftirası atmaktan çekinmeyen cami cemaati ve İslamî olduklarını iddia eden bütün cemaatler, tarikatler, hacılar, hocalar! Allah’ın vadettiği ve bizim de zerre kadar şüphe duymadığımız o güzel günler gelecek. O bahar bütün âlemi çiçek bahçesine çevirecek. Ne sizin ne de önünde bel büküp boyun kırdığınız sahte tanrınızın gücü bunu engellemeye yetmeyecek! Taptığınız tiran ve avanesi helak olacak. O masum insanlar da beraatlerini Allah’tan alarak bu zulümden kurtulacaklar ve bütün dünyada hizmetlerine kaldıkları yerden devam edecekler. Bütün bunlar tamamen Rabbimizin lütfu ve keremiyle olacak. Çünkü:

105 – Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da şunu yazdık: “Dünyaya salih kullarım mirasçı olacak. Dünya onlara kalacaktır.”

[Faik Can] 16.6.2017 [TR724]

Berberoğlu’na hukuksuz tutuklama ve Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü [Erhan Başyurt]

Tanıdığım en donanımlı ve iyi gazetecilerden birisi olan sevgili Enis Berberoğlu, müebbet hapis cezasıyla tutuklandı.

Ankara Temsilciliği ve Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulunan gazeteci yazar Enis Berberoğlu, mesleğe âşık bir isim.

Boğaziçi mezunu ve müthiş bir hafızaya sahip. Birlikte takip ettiğim yurt dışı geziler ve programlarda, her daim kurşun kalemle yok denecek kadar kısa notlar alır ama kayıt cihazı gibi tüm konuşmaları ayrıntılarıyla hafızasına kaydeder ve yazıya dökerdi.

***

Berberoğlu’na verilen ağır cezanın nedeni, Can Dündar ve Erdem Gül’ün de yargılandığı ‘MİT TIR’ları ile Suriyeli muhaliflere yasa dışı silah sevkiyatı’ olarak bilinen Cumhuriyet gazetesi tarafından manşetten yayınlanan haber…

Mahkeme, ‘siyasi ve askeri casusluk maksadıyla devletin güvenliği veya iç veya dış yararları bakımından gizli kalması dereken bilgileri açıklama suçunu işlediği’ gerekçesiyle tutuklama verdi.

Yani ‘insani yardım taşıyordu’ denilerek üzeri örtülmeye çalışılan, TIR’larda yasadışı silah taşındığını ve haberin doğruluğunu teyit ediyor.

CHP İstanbul Milletvekili Berberoğlu, manşette kullanılan resim ve videoyu Cumhuriyet gazetesine ulaştırmakla suçlanıyor.

***

Her şeyden önce, madem haber doğru ve TIR’larla yasadışı silah sevkıyatı yapılıyor, gazeteci yayınlamakla kamu yararına olanı yapmış demektir. Yani suç oluşmaz.

Varsayalım içeriği yayınlamak suç. Ancak aynı görüntüler, Cumhuriyet’in yayınından 3 ay önce Aydınlık gazetesi tarafından manşet yapılmış. Yani, bilgi aleniyet kazanmış. Yargıtay kararı da, iç hukukun üzerinde bağlayıcı olan AİHM ‘aleniyet kazanmış gizli bilginin yayınlanması suç değildir’ diyor. Aydınlık gazetesine dava açılmadığı gibi, ortada hukuken bir suç da yok.

Dahası, Berberoğlu’nun görüntüleri verdiği kesin değil ve hâkim tek başına hukuken delil sayılmayan HTS kayıtlarını ‘kati delil’ gibi gösteriyor. Yine kaçma şüphesi olmayan Berberoğlu’nu, sabit adresi olmasına rağmen ‘damat kriteri’ uygulamadan tutukluyor.

Karar neresinden bakarsanız bakın, siyasi ve hukuksuz…

***

O halde Enis Berberoğlu neden tutuklandı?

Üç neden öne çıkıyor.

Birincisi, MİT TIR’ları ile Suriye’deki muhaliflere yapılan yasadışı sevkıyat uluslararası suç. Katar’a yönelik abluka kaygıları daha da artırmış görünüyor. İktidar, Suriye’deki radikal örgütlere silah yardımı haberlerinin etkisinden fazlasıyla çekiniyor. Benzer haberlerin yayınlanmaması için gözdağı veriyor.

İkincisi, CHP’ye gözdağı veriliyor. ‘Tek Adam’ rejimlerinin fıtratında özgür basın ve güçlü muhalefeti susturmak vardır. HDP’yi susturan, MHP’yi ‘stepne’ haline getiren iktidar, şimdi en güçlü muhalefet partisini yok etmeyi planlıyor. Sırada, haklarında fezleke bulunan diğer CHP’li vekiller var. İktidar, ‘rayından çıkmış kontrollü darbe girişimini’ istismar ederek, bir ‘karşı devrim’ sürecini tamamlamaya çalışıyor.

Üçüncüsü, iktidar siyasi gündem olarak her sıkıştığında yaptığı gibi yargı eliyle, sansasyonel bir tutuklama ile gündem değiştiriyor. Berberoğlu’nun tutuklandığı gün, BM’nin serbest bırakılması için Türkiye’yi uyardığı ‘ByLock kullanmaktan tutuklu’ Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıcı Sefa Uyar sessiz sedasız serbest bırakıldı. ByLock kullandığını, Masonik amaçla yazışmalar yaptığını itiraf eden Uyar’ın serbest bırakılması, ‘ByLock suç’ iddiasını tamamen çürütüyor. Ancak iktidar Uyar’ı serbest bıraktığı gün 189 avukatı ByLock kullanmaktan gözaltına almaya devam etti… Berberoğlu tutuklanarak bir hukuk skandalı kamuoyunun dikkatlerinden kaçırıldı…

***

Sebep yukarıdakilerden hangisi olursa olsun, gazetecilik suç değildir ve Berberoğlu’nun hukuksuz şekilde tutuklanması mazur görülemez.

CHP’li bazı isimlerin ve avukatların ‘F..Ö’ açıklamaları yersiz ve Berberoğlu’nun tutuklama gerekçesinde yer almıyor.

Hatta Can Dündar ve Erdem Gül’e yönelik ‘Terör örgütüne üye olmaksızın bilerek veya isteyerek yardım etme’ suçlaması özellikle dosyada başka bir davaya tefrik edilmiş…

***

Ana muhalefet partisi CHP’nin, 243 gazeteci ve 50 bin masum insanın tutuklu olduğu, 150 bin kişinin kamudan atıldığı, HDP’li eş başkanlar ve vekillerin hapse atıldığı ülkemizde çok daha önceden etkin tepki vermesi gerekirdi.

Berberoğlu’nun hukuksuz ve haksız tutuklanması umarım, ‘F..Ö’ yalanına sığınılarak yapılan ‘karşı devrim’e bir uyanma vesilesi olur.

***

Gazeteci Hakan Aygün’ün, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından attığı seri tweetleri bu açıdan önemli buluyorum.

İşte gazeteci Aygün’ün o tweetleri;

Sözcü’ye yapılan infaza karşı bile Sözcü’nün içindeki sözde arkadaşlarımız hala “FETÖ’ye karşı AKP’ye tam destek” demeye devam edecekler mi?

Aynı kişiler şimdi de Cumhuriyet-Sözcü-Berberoğlu operasyonlarında “Fetöcülerin FETÖ’yle mücadeleyi sulandırması” bahanesine sığınıyorlar.

Çünkü başımıza bir şey gelmesin kaygısıyla, tıpkı Ergenekon kumpasından sonra olduğu gibi, AKP yerine sadece FETÖ’ye yıkmak işlerine geliyor.

Gerçek şu ki; Erdoğan Ergenekon davalarının ‘savcısı’ olduğu gibi Sözcü-Cumhuriyet-Berberoğlu operasyonlarının da savcısıdır!

Ergenekon ve Balyoz’dan yıllarca yatanların FETÖ’den de içeri alınacağı, sıranın ana muhalefet CHP’ye geldigi bir süreç başlamıştır…

***

Aygün’ün kendi medya mahallesine ilişkin ‘itiraf’ niteliğindeki tespitleri umarım siyaset mahallesinde de gerçeğe uyanışın habercisidir.

Umarım, Ulusalcıların ‘hırs ve intikam duygusuyla’ iktidarla el ele tüm ülkeyi daha fazla uçuruma sürüklemesine göz yumulmaz.

Umarım, merkez sol parti CHP de mahallesindeki gerçeğe uyanır ve iktidarın algı operasyonlarıyla perdelediği tüm muhaliflerine yönelik ‘insan avı’ bir an önce son bulur.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’ bu nedenle çok önemli.

Merkez sol parti, uzun bir aradan sonra hukuksuzlukları ve dikta tarzı yönetimi basit ama etkili bir eylemle ilk kez protesto ediyor.

Slogan tek ve basit: Adalet!

‘Tek Adam’ ve dikta rejimine sürüklenen Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan şey…

Umarım Kılıçdaroğlu’nun Gandi benzeri bu uzun yürüyüşü, sivil itaatsizlik tarzı barışa hizmet eden ve demokrasiye dönüşü hızlandıran etkin bir sonuç verir.

[Erhan Başyurt] 16.6.2017 [TR724]

Yalan kavmi [Alper Ender Fırat]

Ramazan boyunca TV kanallarında, iftar programlarında daha çok dinden, Allah’tan, Kur’an’dan, Peygamberlerden, haktan bahsediyor olmanız sizin kirli yüzünüzü örtmüyor. Bilakis ikiyüzlülüğe yeni boyutlar kazandırıyorsunuz. Artık maskeniz yerle yeksan oldu ve o kirli yüzünüz bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Bir necaset gibi tarihin çöplüğüne atıldığınızda ardınızdan gelenler sizi Allah’ın ayetlerini ucuz dünya çıkarları için satanlar olarak anacak.

‘Dilleri Musa (a.s) gibiydi ama Firavundan daha zalim ve ondan daha küstahlardı’ diyecekler.

Süfyani sihir bozulduğunda, yalanlarınızın yaldızları tel tel döküldüğünde sizin için ‘ağızları hep Ömer derdi ama elleri Haccac’ın yaptıklarından daha beterini yaptı’.  denilecek.

Sizi anlatanlar ‘Allah ticareti yaptılar ama O’na hiç inanmadılar, bütün münafıkları, bütün yalancıları gören bir Rabbin olmadığını sandılar. Sandılar ki bu dünya cennet, bütün hesapların görüldüğü bir gün hiç gelmeyecek. Yalanlarla insanları kandırdıkları gibi Rabbi de kandırabilecekler. Mazlumlara zulmetmeyi, hak yemeyi, mala çökmeyi, talancılığı Allah’a fetih olarak sunabileceklerini sandılar.’

Tarih sizi kininde boğulmuş, onu din haline getirmiş bir kavim olarak anacak. Diyecekler ki kavga ederken, düşman gördüklerine saldırırken hiçbir ahlaki kriter gözetmediler, Allah’ın emrettiğine göre değil kinlerinin gereğine göre davrandılar. “Savaşırken bile kadınlara, yaşlılara, çocuklara dokunmayın, kimse işlemediği suçun cezasını çekmez” diyen bir dinin değil hınçlarının dediğini yaptılar. Helvadan put yapıp tapan müşrikler gibi, kendi yaptığınız devlet putuna tapındığınızı, ona tapınmayanı da taşlamaya, kurşunlamaya başladığınızı anlatacak bugünü yazanlar.

Tarih sizden gördüğü en yalancı güruh diye bahsedecek. Yalan yazan, yalan konuşan, yalan yaşayan, yalan yiyip yalan kusan ve dili ile söylediği hiçbir iyi şeyi yapmayan ‘Yalan kavmi’ olarak anılacaksınız.

Geri kalanınız da okullarda dilsiz şeytanlar diye anlatılacak. ‘Yalan kavmi’ kendisinden olmayan herkese zulmederken, onların kanını dökerken seyrettiler ve oy vererek zulmün arkasında durdular. Ahlakı, adaleti, erdemi, hakkaniyeti, insafı, vicdani azıcık bir dünya menfaati ya da korkusu karşılığında terk ettiler. Kur’an da yazan önceki kavimlerin yaşadıklarının sadece birer masal olduğunu zannettiler. Dilleri mümin ama yürekleri (imanı örten) kafir gibiydi.

Tarihin çöplüğüne atıldığınızda vicdan sahibi hiç kimse sizi özlemeyecek. Hiçbir mazlum sizden iyi sözlerle bahsetmeyecek. Bir daha medeniyetimiz, kültürümüz, tarihimiz gibi sözleri ağzınıza alamayacaksınız.

Çağı, zamanı, insanlığı, mümin olmayı anlamamış, her yaptığı alçaklığa kendince fetvalar bulan bir yobazlar güruhu olarak tarihin kara sayfalarında yerinizi alacaksınız. Sizin ne İslama, ne ümmete ne de insanlığa zulüm ve acıdan başka verebileceğiniz bir şey yok.

Aklı ve izanı olan herkes bunu anladı artık.

[Alper Ender Fırat] 16.6.2017 [TR724]

Hesabı masadan en son kalkan ödeyecek [Semih Ardıç]

Doların anavatanı ABD’de paranın patronu vanayı kısmaya devam ediyor. ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jannet Yellen daha evvel işaret ettiği gibi Haziran toplantısında federal fonlama faizini yüzde 1-1,25 aralığına yükseltti. Amerika’da faizlerin yükselmesi Türkiye gibi döviz açığıyla malul ekonomiler için yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek işsizlik manasına geliyor.

2013’ten beri safha safha ilerleyen FED sadece faizleri artırmakla iktifa etmiyor dolara erişimin maliyetini artırıyor. 2015 sonunda tahvil almayı durdurdu. O günden beri faizleri yüzde 1’den fazla yükseltti. Faizler 2020’ye kadar bugünkü seviyenin üç katına çıkacak. Krizde verdiği paraların gecikmiş tahsilâtını böyle yapıyor. Bu arada ekonomiyi hormonlu işlerden uzak tutuyor.

TRUMP’A RAĞMEN ÇİZGİ DEĞİŞİKLİĞİ YOK

Yellen, Donald Trump başkan seçildikten sonra faiz artıramayacağını söyleyen iktisatçıları bu sene mart ayını müteakip ikinci defa ters köşeye yatırdı. Türkiye’de Saray’ın güdümünde mütereddit adımlara atabilen ve bu yüzden enflasyonun yüzde 12’lere çıkmasına sebep olan Merkez Bankası’na (TCMB) mukabil ABD’de sistem şahısların ya da devlet başkanının hissiyatına göre değil objektif düsturlar çerçevesinde çalışıyor.

ABD merkez bankasının faizleri tespit eden komitesi, ekonominin güçlenmeye devam ettiği ve istihdam artışlarının (işsizlik yüzde 4,4) sağlam bir şekilde sürdüğünü belirterek, enflasyonda son dönemde yaşanan yumuşamayı geçici gördüğü sinyalini verdi. FED üyeleri Trump’ın afakî seçim vaatlerine rağmen bildikleri yolda emin adımlarla ilerliyor. Kademeli faiz artışları devam edecek. Zira ABD ekonomisine yön verenler, ucuz ve bol kredilerin neticesinde patlak veren 2008 benzeri bir kriz yaşamak istemiyor. Enflasyonun yüzde 2’yi aşmaması bu açıdan fevkalade ehemmiyet arz ediyor.

PARAYI ELİNDE TUTANLAR SUYUN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRDİ

ABD’de faizlerin yükselmesi Türkiye gibi senede 30-40 milyar dolar cari açık veren ekonomiler için hayra alamet değil. Fabrika, tesis ya da satın alma gibi kalıcı yatırımlar durma noktasına geldiği için en azından sıcak para nehirlerinin kurumaması Türkiye için hayat memat meselesi. Kaynağın başında oturanlar ABD’nin daha istikrarlı büyüme ve getiri vaat ettiğini duydukça suyun yönünü değiştiriyor.

Para/mülk sahipleri evvela hukuk teminatına akabinde kalıcı ve sıhhatli büyümeye bakar. Sizin elinizde 1 milyar dolar olsa bu parayı FED’in makul ve yerinde kararları ile her sene yüzde 3’e yakın büyüyen 17 trilyon dolarlık ABD’ye mi, yoksa kamu harcamaları ve TÜİK’in gece yarısı formül değişiklikleri ile inişli çıkışlı büyüyebilen Türkiye’ye mi yatırırdınız?

DÖVİZ MEVDUATI BEŞ AYDA 20 MİLYAR DOLAR ARTTI

Elinde parası olanlar ilk şıkkın işaret ettiği rotayı takip ediyor. Türkiye’de kalacaksa da parasını dövizde tutuyor. Bankalardaki döviz tevdiat hesaplarındaki artış doların 3,50-3,60 arasında salındığı son üç ayda bile durmadı. Bankalarda 1 Ocak 2017’de 145 milyar dolar döviz mevduatı vardı. O rakam haziran başında 165 milyar dolara çıktı.

FED’in son beyanları dolar alma temayülünü daha da hızlandıracak. Merkez Bankası’nın 15 Haziran toplantısında arka kapıdan verdiği paranın faizini yüzde 12,25’te tutması 3,48 seviyesinden dolar alanları orta vadede kazançlı çıkaracak. TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, Saray’ın hışmına uğramamak için faizi resmen artırmamış olsa da o geldiğinde yüzde 7’ler civarındaki piyasa faizi şu anda yüzde 13’e tırmandı. Haliyle mevduat yüzde 15, krediler de yüzde 18-20’ye doğru yol aldı.

SUSAMIŞ İNSANA DENİZ SUYU İÇİRİYORLAR

Ekranda, hükümete yakın gazete ve televizyonlarda methiye dizilen ekonomi vatandaşın hanesine, esnafın dükkânına hiç uğramadı. Hükümet ABD’nin faizleri artırmasının TL’yi baskı altında tutacağını kabul etmemeye devam ediyor. Oysa bu temayülün Türkiye’de kredilerin batma riskini günden güne artırdığını sağır sultan duydu.

Dar boğazdan çıkmak için Hazine garantili fon (KGF) marifeti ile 160 milyar lirayı piyasaya saçmanın susayan bünyeye deniz suyu içirmekten ne farkı var! Zaten batmış firmalara verilen paralar tahsil edilemedikçe daha ağır bedeller ödemek mecburiyetinde kalınacak. Faiz yükselirken kur da yükselecek. Enflasyon ve işsizlik çift haneye demirleyecek.

Tablo o kadar vahim ki bankalarımız, büyük holdinglerimiz yabancı meslektaşlarından borç bile alamıyor. İki-üç sene evvel bankalarımız, şirketlerimiz beyne’l-milel borçlanmaya çıktığında malî kuruluşlar borç vermek için sıraya giriyorlardı.

SABANCI’NIN PARAYI EMANET ETTİĞİ İSİM ‘KRAL ÇIPLAK’ DEDİ

Finansman krizini idrak etmek isteyenlerin TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi ve Sabancı Holding CFO’su Barış Oran’ın sözlerine kulak vermesi lazım: “Türkiye’de uzun vadeli sermaye piyasalarını kullanarak yüklü seviyede borçlanma hâlâ mümkün değil. Geçen sene Sabancı Holding şirketlerinden biri 405 milyon TL ile Türkiye’deki en büyük bono ihracı yaptı. Dolar seviyesinde bakıldığında piyasanın kaldırabileceği rakam 120-130 milyon dolarları aşmaz. Şirketlerimizin TL bazında uzun vadeli öngörülebilir şekilde büyümesi, borçlanabilmesi lazım. Bunu da piyasalardan TL bazında finanse edebilmesi gerekiyor. Şirketlerimizin eurobond piyasasından TL olarak borçlanmaları mümkün değil. Türkiye piyasalarının derinliği yüksek borçlanmayı kaldıracak seviyede değil.”

Oran, bu tablonun sebeplerini de sıralıyor: “Gerek yargı süreçlerinin uzunluğu gerekse yargı sistemine duyulan güvende eksiklikler, ticari hayatta karşılaşılan sorunların çözümlerini zorlaştırıyor ve yatırım ortamının cazibesini olumsuz yönde etkiliyor.”

Rakamlar yatırımcının Türkiye’den hızla uzaklaştığını teyit ediyor. 2005-2008 arasında senelik ortalama 17 milyar dolar doğrudan yatırım 2011-12’de 13 milyar dolara geriledi. 2013-15’te 10 milyar dolara, 2016’da ise 6 milyar dolara indi.

TEKSASLI YATIRIMCI HANGİ CEVABI BEKLİYOR

Milletvekillerinden gazetecilere kadar hemen her muhalif kişinin hapse atıldığı OHAL Türkiyesinde ekonominin kalıcı biçimde toparlanması, işsizliğin düşmesi için kelime ve istatistik oyunlarından fazlasına ihtiyaç var.

Sabancı CFO’sunun aktardığı şu hatırada geçen Teksaslı yatırımcıya ikna edici cevap verebilecek bir babayiğit var mı: “Geçen yıl Japonya’dan San Francisco’ya kadar aşağı yukarı 400 kadar yatırımcıyla Türkiye’ye yatırımcı çekmek için birebir görüşme yaptım. Teksas Austin’deki önemli bir yatırımcımızla görüştüm. Kendisi, Türkiye’deki büyük yatırımlarından bahsetti ve dedi ki ‘Ben Türkiye’de dolar bazında yatırım yapıyorum ve birkaç yıldır dolar bazında Türkiye’de para kaybettim.’ Bana sorduğu soru şu: Amerika’da yüzde 3 büyüme varken, kur riski de yok. Türkiye’ye yatırım yapmam için beni ikna et. Sürdürülebilir bir büyüme ve kurda stabil ortam olacak mı?”

Ekonomi bakanlarından Mehmet Şimşek, Nurettin Canikli, Naci Ağbal veya Nihat Zeybekci’nin bu suale bir cevabı var mı? Tabii ki yok. Onlar TÜİK’e şapka çıkarmakla meşgul!

Ekonomiyi yalanlarla, oyunlarla ve algıyla bir süre zinde gösterenlere aldanıp masada kalmaya devam edenler hesabın kabardığının farkında bile değil. O kabarık hesabı masadan en son kalkanlar ödeyecek.

[Semih Ardıç] 16.6.2017 [TR724]

CHP’nin ‘kontrollü’ raporu [Sefer Can]

AKP, pek çok kurumu ve geleneği laçkalaştırdığı gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni de fonksiyonlarını yerine getiremez duruma düşürdü. Dört partinin oybirliği ile kurulan 15 Temmuz Araştırma Komisyonu bunun en bariz örneği. AKP önce Komisyonu kurdurmamak için uğraştı. 26 Temmuz 2016’da kabul edilen komisyon, AKP’nin üyelerini bildirmemesi sebebiyle ancak 7 Ekim’de toplanabildi. AKP, gelenekler ve centilmenlik anlaşmasını hiçe sayarak komisyonun Başkan, Başkanvekili, sözcü ve katip üyesini kendi mensupları arasından seçti. Gerçeğin peşinden gitmek yerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çizdiği şablonun içini doldurmaya çalıştı. Mesela MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı’nı değil, Kızılay Başkanı, Borsa İstanbul Başkanı gibi alakasız isme söz hakkı verdi.

Komisyonunun HDP’li üyesi Mithar Sancar, bu konuda şunları söyledi:

“AKP darbenin derinlemesine incelenmesini, araştırılmasını ve darbeyle ilgili bütün hakikatin ortaya çıkmasını istemiyor. AKP’nin oluşturduğu bir senaryo var. Bu senaryonun yeniden üretilmesi için bu komisyonu araçsallaştırmak istediler. Bu anlatıya göre de bütün mesele Gülen Hareketi’nin üzerine yıkılacak, başka da bir şey araştırmaya gerek yok. Sadece bunu teyit edecek kişileri çağıralım, sadece bu anlatıyı destekleyecek olayları inceleyelim istiyorlar.”

CHP’li üyeler de toplantılar esnasında bilhassa AKP’li Başkan Reşat Petek ve AKP’li vekillerin karartma girişiminden şikâyet etti. Az sayıdaki gerçek tanığı sorgulama girişimleri, AKP’liler ve konuşmacıların işbirliği ile akim bırakıldı. Petek, diğer partiden üyeleri dışlayarak yazdığı raporla komisyonu tamamen komik duruma düşürdü. Raporu açıkladığı toplantıda CHP ile Fethullah Gülen’in ilişkili olduğuna dair gösterdiği belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine diğer komisyon üyeleri partileri adına rapor açıklamak zorunda kaldı.

AKP’NİN PSİKOLOJİK HARP BAŞARISI

Komisyon çalışmaları sırasında yer yer AKP’nin figüranı pozisyonuna düşen CHP’li üyeler her şeye rağmen dişe dokunur bilgilerin ortaya çıkmasını sağlayan soruları  sordu. Açıkladıkları ve ‘şerh’ yerine geçen rapor da aynı gelgitleri yaşıyor. AKP’nin değirmenine su taşımakla, bazı gerçekleri kayıt altına almak arasında salınıp duruyor rapor. Bir kere başlık çok iyi bir özet: “Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan Kontrollü Darbe”. Ancak AKP’nin psikolojik harp taktiğine boyun eğdikleri gözden kaçmıyor. Hukukta karşılığı olmayan ve Erdoğan’ın muhalifleri susturmak için ürettiği maymuncuk suç ‘FETÖ’ ithamından kurtulmak için fazla çabalamışlar. CHP’nin raporu aşırı derecede ‘kontrollü’ olmuş. Eski gazeteci yeni siyasetçi milletvekilleri Enis Berberoğlu’nun 25 yıla mahkum olup tutuklanması bu çabanın beyhude olduğunu bir kez daha gösterdi.

Dönelim rapora.

“Birinci el tanıkların dinlenmesi sonucunda AKP’nin ortaya çıkmasından korktuğu husus, darbe girişiminden haberdar olunduğu ve ihmal/kasıt sonucunda başlamadan engellenmediğinin ortaya çıkacak olmasıdır. Bir başka deyişle, bilgisi olan kişilerin dinlenmesi darbe girişimin öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte olduğunun ortaya çıkarılmasına neden olacaktı.”

Bu cümle Erdoğan’ın korkularını deşifre ediyor. CHP’li üyeler, Erdoğan’ın dayattığı ve uğruna farklı şeyler söylenmesini engellemek için bağımsız medyayı yok ettiği senaryonun boşluklarını iyi yakalamış.

“Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da taleplerimize karşın çağrılmamış, Adil Öksüz’ün nasıl serbest bırakıldığı aydınlatılmamıştır (… ) gerek Başbakan Binali Yıldırım, gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, medyaya yaptıkları ilk açıklamalarda, bir yandan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı ve TSK komuta kademesiyle görüşemediklerini, hatta Sayın Erdoğan darbe girişimini eniştesinden haber aldığını söylerken, diğer yandan darbe girişiminin, ‘malum yapı’nın yani Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün eseri olduğunu kesin bir dille ifade etmişlerdir.”

Komisyona çağırıp soramadıkları soruları raporla sormaları da isabetli bir tercih. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a soru: (…) ihbar sonrası MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın makamınıza geldiği ve yaklaşık 20:20’ye kadar kaldığı ve 21:00 sıralarında darbecilerin size müdahale ettiği anlaşılıyor. Bu bilgiler ışığı altında Hakan Fidan’ın darbeci olan emir subaylarınızı ve darbeci askerleri aşarak Genel Kurmaydan serbestçe çıkması hakkında ne düşünüyorsunuz? Hakan Fidan’ı almak üzere 3 helikopterle operasyon hazırlığı yaptığı iddia edilen darbecilerin Hakan Fidan’ın gözlerinin önünde çıkıp gitmesine izin verip 30 dakika sonra da size müdahale etmesini hayatın olağan akışına uygun buluyor musunuz?

– Darbe girişimi günü Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak’ın normalde 18:00’de bitmesi gereken programını erken bitirmesi (12:00’de) ve Ankara’ya gelmesini istemişsiniz. YAŞ kararlarının görüşülmesi Org. Çolak’ın programını erken bitirmesini gerektirecek olağanüstü bir durum mudur?

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak’a soru:

– (…)beraberinizdeki heyetin 4 adet makam aracı ile Kara Havacılık Komutanlığı karargahı istikametinden gelip, pistten geçerek Kara Havacılık Okulu Bakım Komutanlığı hangarı ve CH-47 helikopterleri koruma hangarı bölgesine gittiği saat 19:58’de aynı zamanda 3 adet AH-1W ve 1 adet T-129 ATAK helikopterin taarruz hangarı önündeki apronda görüldüğü güvenlik kamerası görüntüleri üzerinden yapılan incelemeler ile tespit edilmiştir. Buna rağmen tarafınızca bu durumu Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’a bildirmemenizin nedeni nedir?

– Kara Havacılık Komutanlığına giderken yolda iki defa aracınızı durdurup şoförünüzü ve emir subayınızı araçtan indirerek görüşme yaptığınızı vurguluyorsunuz. Bu sizin için normal bir emniyet tedbiri midir yoksa kalkışma koşulları altında en yakınınızdakilerin kalkışma içerisinde olabileceği ihtimalini değerlendirmeniz midir? Bu durumda kalkışmadan çok önce bu şüpheyi duyduğunuz sonucuna varabilir miyiz?

(NOT: olayın en yakın tanığı Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e hiç soru yöneltilmemiş olması ilginç geldi. Ben olsam öldürülen emir subayı ile ilgili sorular sorardım. Nizamiyeden kaçırılışı engellendikten sonra neden kurtarılamadığını, nasıl Karargâha döndüğünü merak ederdim.)

Hakan Fidan’a soru:

– Bir Cuma akşamı İstanbul’da Boğaz Köprüsünün askerler tarafından tanklarla kapatıldığı bilgisinin (toplantıda bile olsa) MİT Müsteşarına geciktirilmeden verilmesi gerektiğini bilmek için istihbaratçı olmaya gerek yoktur. Boğaz Köprüsünü kapatan tanklar Anadolu yakasını boydan boya geçip İstanbul’un göbeğindeki Boğaz Köprüsüne gelene kadar MİT’in askeri hareketlilikten haberdar olmaması konusu bir yana, Boğaz Köprüsü’nün kapatıldığı haberleri TV’lere yansıdıktan sonra bile Hakan Fidan’ın Başbakan’a ulaşmaya çalışmaması idari tasarrufun ötesinde, yargının konusudur

– MİT Müsteşarı 15 Temmuz öğleden sonra gelen ve helikopterle kendisinin askerler tarafından kaçırılacağı ihbarını daha büyük bir eylemin parçası olarak değerlendirmiş ve Genelkurmay Başkanına iletmiş ancak daha büyük bir eylem olasılığını Bölge Başkanı düzeyinde MİT yöneticileri ile paylaşmamıştır.

KRONOLOJİNİN ARTILARI-EKSİLERİ

CHP raporu Cumhurbaşkanı’nın uçağına dair önemli bir çelişkiyi kayıt altına alıyor:

-03:20 Cumhurbaşkanının ATA uçağı İstanbul’a geliyor.367 ! İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık Darbe Komisyonunun İstanbul Atatürk Havalimanına gerçekleştirdiği 12/12/2016 tarihli ziyarette “Cumhurbaşkanımızı kurtaran şey Türk Hava Yolları uçuş koduyla geldiği için göremediler, anlayamadılar.” demiştir. AKP Milletvekili Markar Eseyan’ın Takvim gazetesinde yayınlanan 19 Temmuz 2016 tarihli yazısında Hüseyin Kocabıyık’ın sözünü ettiği kodun TK-8456 olduğu belirtiliyor. Resimde görülen uçak ATA-TC koduyla değiştirildiği söylenen TK-8456’nın Türkiye saati ile 16 Temmuz 2016 saat 00:30’da Flightradar isimli program vasıtasıyla alınmış ekran görüntüsüdür. Görüntüde uçak kodunun Türk Hava Yollarına ait olmasına rağmen uçağın Türk Hükümetine ait olduğu bilgisi de açık biçimde görülmektedir. Buna göre Cumhurbaşkanı’nın uçağı olduğu söylenen uçak Atatürk Havalimanına sadece dakikalar uzaklıkta Marmara Denizi üzerinde ve (Flightradar programının özelliği bunu mümkün kılmaktadır) inişte olduğu anlaşılmaktadır. Kalkış yeri olarak Dalaman gösterilmekte ancak iniş yeri belirtilmemektedir. Resmi bilgi Cumhurbaşkanının İstanbul’a 16 Temmuz 2016 sabah saat 03:20’de indiği şeklindedir. Ancak bu ekran görüntüsü Cumhurbaşkanını taşıdığı söylenen ve kodu THY uçuş kodu ile değiştirilmiş olan uçağın açıklanandan yaklaşık 2-2.5 saat önce inişte olduğunu göstermektedir.”

Bazı önemli çelişkiler ise CHP’lilerin gözünden kaçmış veya görmezden gelmişler. Mesela; 1. Ordu Komutanı Org. Ümit Dündar’ın Fenerbahçe Orduevindeki ikametgâhına gelen 4-5 kişi…  İstanbul Taksim meydanına 38 kişi…(sanki fotoğraf çektirmeye gelmişler) Çengelköy Sabancı Polis Merkez Amirliğine, Kuleli Askeri Lisesi’nden yaya olarak 7 kişi gelmiş olması tuhaf değil mi? Ama en tuhafı 2 bine yakın koruması olan Cumhurbaşkanlığı Sarayına girmeye çalışan 3’ü rütbeli 13 asker gözaltına alınması! CHP’lilerin bunlara söyleyeceği birkaç cümle olmalıydı. Aynı şekilde Adil Öksüz’ün karakolda tutulurken üzerindeki GPS cihazını klozete akıtmak yerine peçeteye sarıp tuvalete saklamasını anlamadım bir türlü; bunu sorgulamayanları anlamadığım gibi.

YANDAŞLARDAN ALINTILAR

Rapor kendini nakzeden bölümler de içeriyor. Mesela CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na her gün “FETÖ’nün CHP imamı diye hakaret eden” yandaş gazetelerden alıntılar yapmışlar. Hüseyin Gülerce’yi bile referans göstermişler. O kadar yani… Akit’in Kemal Bey’le ilgili söylediklerinin yanlış, diğerlerinin doğru olduğunun garantisi nedir?

Yine ihraç edilip tutuklanan 168 generalin tek tek hangi Yüksek Askeri Şura’da terfi ettiğini yazıp yargısız infaz yapmışlar. Darbeye 8 bin 657 kişi katılmış, bunların üç binden fazlası er ve öğrenci. 168 generalin komuta ettiği asker sayısı 200 binden fazla. Kedi buradaysa ciğer nerede? Ayrıca Genel Başkan yardımcısı Aykut Erdoğdu, komisyonda şöyle bir diyalog yaşamıştı.

CHP’li Komisyon üyesi Aykut Erdoğdu:

“Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanı Yıldırım Güvenç ‘Bana Genelkurmay Başkan Vekili olarak atanan Orgeneral Ümit Dündar Akıncı’ya gitmemi emretti. Akıncı’daki operasyonu ben yönettim ve ben kurtardım’ diyor. Eğer darbeyle bu kadar aktif olarak mücadele etmişse sizce bu korgeneral niye tutuklu olabilir?”

Dönemin 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar Orgeneral Dündar’ın cevabı:

“Sayın Komisyon üyemiz ‘Neden içeride?’ diye sordu, neden içeride olup olmadığını benim değerlendirebilmem de, bilmem de mümkün değil. Dolayısıyla ben olayın dışındayım. ‘Emirlere uydum’ derken, evet, uyguladı. Son noktada da Akıncı Kışlası’nın kontrol altına alınması konusu önem taşıyordu. Dolayısıyla ben de Ankara’da temasta olduğum Yıldırım Güvenç’e oranın kontrol altına alınması gerektiğini ve darbecilerden kurtarılması gerektiğini düşünerek o yönde kendisine talimat verdim, kendisi de gitti Akıncı Kışlası’na ve oradan kontrolü alarak çıktı, o şekilde ifade edeyim.”

Aykut Bey, o tasnifin altına nasıl imza attı?

Aynı özensizlik yargıdaki tasfiyeler için de geçerli. “Danıştay Başkanlığındaki FETÖ mensubu üyelerden 5’i Danıştay Genel Kurul Salonunda gözaltına alınır.” Bunu yazan bir parti Enis Berberoğlu ile Ekrem Dumanlı’nın yan yana fotoğrafını basıp ‘TIR imamına 25 yıl’ manşeti atanları nasıl eleştirecek? AKP’liler ‘bu raporlar gelirse duman oluruz’ dedikleri Sayıştay’ı hallaç pamuğu gibi attı. CHP’liler yine absürt istatistiklerle bu kıyımı haklı çıkaracak cümleler kurmuş. Ardından şu şerhi düşmüş:

“Demokratik hukuk devleti ilkesine dayanan anayasal demokrasilerde olağanüstü hal rejimi geçicidir ve olağanüstü hal rejiminin sona ererek demokratik hukuk devletinin işlemeye başlamasıyla birlikte kamu görevinden ihraç edilenlerden 15 Temmuz Darbe Girişimi ile hukuksal bağı kurulamayanların ve görevlerini hukuka uygun yapanların iç ve dış hukuk yollarıyla yüklü tazminatlar kazanarak tekrar görevlerine dönecekleri, bugünden belli olan apaçık bir gerçekliktir. Bu tazminatlar da yoksul halktan toplanan vergilerle ödenecektir.”

CHP KOMİSYONDA İTİRAZ EDİP RAPORUNA YAZMIŞ

CHP’li üyeler, komisyon toplantılarında olayın tanıkları yerine Cemaat hatırası ya da felsefesi anlatan tanıklara haklı olarak itiraz ediyordu. Fakat kendi raporlarında bundan kaçamamış ve çok absürt şeyler de yazmışlar. Mesela bunun gibi:

“Fetullah Gülen, 1968 yazında 70 gençle İzmir Buca’da çamlık alanda bir kamp kurmaya karar vermiş, finansmanını ise, ilginç şekilde ticaretin yoğun olduğu İstanbul ve İzmir yerine Ankara’dan temin etmiştir. Kamplarda asker disiplinli nesil yetiştirilirken ruhani zevklerin de önünün tıkanmamasına özen gösterilmiştir. Bu, insan aklının bütünüyle devre dışı bırakılmasıdır.”

Ya da eğitim alanına ‘insan aklına’ yatırım yapmak takdir edilmesi gerekirken “1980’lerin sonlarına gelindiğinde Türkiye’nin her ilinde dershanesi; üniversite, fakülte ve yüksekokul olan il ve ilçelerde öğrenci yurdu ve ışık evleri; büyük illerde kolejleri bulunuyordu. 1996’da Fatih Üniversitesi’ni de açarak, yurtları, ışık evleri ve dershaneleriyle ilköğretimden üniversiteye uzanan eğitim imparatorluğunu kurmuştur” denilmiş.

KAMU SPOTU! SOLCU JARGON

Bütün partiler yazdığı darbe raporuna kendi ideolojik önceliklerini ‘kamu spotu’ gibi yerleştirmiş. HDP’li Mithat Sancar Kürt Meselesine temas etmiş. MHP’li üye Mehmet Erdoğan milliyetçilik sosu katar da CHP’liler durur mu? Epey bir sol jargon ve darbe davaları savunması yer alıyor, raporda.

“(…) Ziverbey Köşkü işkenceleri ile açığa çıkan Kontrgerilla/Gladyo/Ergenekon uygulamaları ve “Üç Fidan”ın darağacına gönderilmesi olarak geçmiştir.” Diye Ergenekon’un varlığı itiraf edilirken, yakın dönemin darbe yargılamalarını tamamen kumpas olarak adlandırmak da büyük çelişki. Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni hedef alan soruşturma ile aynı cümlede zikredilen davalar ilginç bir seçki olmuş. ‘Fenerbahçe (Şike), İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Cübbeli Ahmet Hoca gibi muhaliflere yönelik yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar..’

CHP raporu için son söz: YETMEZ AMA EVET!

[Sefer Can] 16.6.2017 [TR724]