Hece taşları [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri İhlas Risalesinde ölümü düşünmekle ilgili şöyle diyor:

“Ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım! İhlası kazanmanın  ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, ‘râbıta-i mevt’ (ölümle irtibat hâlinde olmak)tır. Evet, ihlası zedeleyen, riyaya ve dünyaya sevk eden, uzun emel ve tükenmez hırslı istekler olduğu gibi, riyadan nefret veren ve ihlası kazandıran ölümle râbıtalı olmaktır.  Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip, nefsin sinsi hilelerinden kurtulmaktır. Evet ehl-i tarikat  ve ehl-i hakikat, Kur’an-ı Hakîm’in ‘Her canlı ölümü tadacaktır.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/185) ‘Hiç şüphe yok ki, sen de öleceksin, onlar da ölecekler.’ (Zümer Suresi, 39/30)  gibi âyetlerinden aldığı dersle, ölümü daima hatırda tutup haramlardan uzak olmayı mânevî yolculuklarında esas tutmuşlar, uzun emel ve arzuların kaynağı olan dünyada sonsuz kalma zannını o ölümü düşünmeyle izâle edip gidermiştir. Onlar farazî ve hayâlî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip… Yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne kötülük emreden nefis o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerden bir derece vaz geçer. Bu rabıtanın faydaları pek çoktur. Hadiste ‘Lezzetleri tahrip edip acılaştıran  ölümü çok zikrediniz!’ (Tirmizi) diye bu ölüm râbıtasını ders veriyor.” (Yirmi Birinci Lem’a)

Bu hususta Yunus Emremizin  çok güzel ifadeleri var:

“Teferrüç eyleyû vardım (Ferahlanmak için gezintiye çıkmıştım):
Sabahın sinleri gördüm.
Karışmış kara toprağa,
Şu nazik tenleri gördüm.

Çürümüş toprak olmuş ten,
Sin içinde yatar pinhan
Boşanmış damar, akmış kan,
Batmış kefenleri gördüm.

Bar tutmuş söylemez olmuş.
Ağızda dilleri gördüm

Soğulmuş şol kara gözler,
Belirsiz olmuş ay yüzler
Kara toprağın altında,
Gül deren ellleri gördüm.

Kimisi boynunu eğmiş.
Tenini toprağa salmış
Anasına küsüp gitmiş.
Boynunu buranları gördüm.

Toprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış dilleri
Gelin duada unutman bunları 
Ne söylerler, ne bir haber verirler.

Yunus der ki, gör takdirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda HECE TAŞLARI
Ne söylerler ne bir haber verirler. 

Tutmaz olur tutan eller
Çürür  şol söyleyen diller
Sevip kazandığın mallar,
Vârislere kalır bir gün.

Doğru varırdı yolları
Kalem tutardı elleri
Bülbüle benzer dilleri
Dânişmend âlimler yatar

Elleri durur kınalı,
Hem karavaşlu dayelu
Kara gibi kara saçlı
Gül yüzlü hatunlar yatar.

Uşakçıklar, oğlancıklar
Oynar güler bülbül gibi
Ayrılmışlar; anaları
Sinlerini bekler, yatar,

Hani ol şirin sözlüler,
Hani ol güneş yüzlüler
Şöyle kaybolmuş bunlar 
Hiç belirmez nişanları 

Bunlar bir vakit beyler idi,
Kapıcılar korlar idi
Gel şimdi gör, bilmeyesin.
Bey hangidir, ya kulları.”

Bundan dört, beş sene önce Isparta İslam Köyde ziyaret ettiğimiz merhum Hasan Efendi bizlere çocukluk hatıralarını anlatırken şöyle demişti:

“Ben ilkokula giderken, Üstad Hazretlerinin talebelerinden Hafız Ali Ağabeye gider, Kur’an ve yazı dersleri alırdım. Bir gün sabahleyin yanına vardığımda ağlıyordu… Bana dedi ki: ‘Hasan! Dağlara çıkıp bağırmak istiyorum… Bugün sabah namazından sonra kabristana  gitmiştim. Yasin okudum… Birden bir inkişaf oldu. Mezarlardakilerin  hâli bana ayân oldu. Bazılarının hiç azıkları yok. Çok perişanlar… Hallerini görsen yürek dayanmaz… Buradan hiç hazırlıklı gitmemişler. Dağlara vurup, bağırasım geliyor!..”

Denizli  Hapisanesinde yatarken hastalanıp vefat eden Hafız Ali Ağabey, aslında kalb gözü açık bir keşfelkubur (kabirlerde olanları keşfeden) veli idi… Gerçekten nümûne-i imtisal bir ihlâs kahramanı idi. Onun için görüp söyledikleri hep ibret vesilesidir. 

[Safvet Senih] 13.10.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Varlık Sebebimiz Ana ve Baba [Mehmet Ali Şengül]

Varlık sebebi ana ve baba, iki ayrı cesed ama, tek ruh gibidirler. Onlar bir bütünün iki parçasıdır. Allah nesillerin devamını onlara bağlamıştır.

Hz.Allah(cc) Hz.Adem babamız ve Hz.Havva validemizi kıyamete kadar nesillerin devamı için yaratmış, kainatın yaratılış vesilesi Nebiler Sultanı Efendimiz Hz.Muhammed‘in (sav) dünyayı şereflendirmesi adına -lihikmetin- onları tavzifen dünyaya göndermiştir.

Ana-baba, her ikisi de etten kemikten müteşekkil, hilkatte ve adalette eşittirler. Ne var ki Allah, mes’uliyet taksiminde babayı dış hayatta, sevk ve idarede, cesarette önde; anneyi iç bünyede, sevgi ve şefkatte, nezaket ve nazafette, tertip ve düzende önde yaratmıştır.
    
İslamiyet ana ve babaya ciddi önem vermektedir. Onların evlatlar üzerinde büyük hukuku olduğunu Kur’an-ı Müciz-ül Beyan‘da İsrâ suresi 23. Ve 24. ayetlerde  önemine binaen şöyle ifade edilmektedir:
“Rabbin şöyle buyurdu: ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, “öff!” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.’
“Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: 
‘Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur!”
   
Lokman suresi 14.ayette de; “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: ‘Hem Bana, hem de annene babana şükret! Unutma ki, sonunda Bana döneceksiniz’” buyrulmaktadır.

Babaya nispeten anne himayeye, korunmaya daha muhtaç olduğundan Peygamber Efendimiz (sav), anneye daha hassas davranılmasını, ona yardım edilmesini ifade buyurmaktadır.

Hz.Ebu Hureyre (ra) şöyle rivayet etmiştir:
Bir adam Resulüllah (sav)’e geldi ve: ‘İnsanlar arasında kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?’ Diye sordu. Resulüllah (sav) şöyle buyurdu:
-Annen’dir.
Adam, sonra kimdir Ya Resulüllah? dedi; Efendimiz (sav), ‘Annen’dir’  buyurdu.
Adam, sonra kimdir Ya Resulüllah (sav)? Diye tekrar sorunca Allah Resulü (sav) yine; ‘Annen’dir’ buyurdular.
(Dördüncü defa) Ya Resulüllah daha sonra kimdir? Diye sordu.
 Allah Resulü; ‘Baban’dır’, buyurdular.  (Buhari, Müslim)

Yine Ebu Hüreyre (ra) şöyle dedi:

“Bir adam, ‘Ya Resulüllah! (Tatlı dil, güleryüzle) kendisine güzel sohbet etmeme en hakkı olan kimdir? Diye sordu. Resülullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Annendir, sonra annendir, sonra annendir, sonra babandır. Sonra da derece derece olan kimselerdir (yakın akrabalarındır).’” (Müslim)

Kadın anadır. Onun makamına kimse yükselemez. Çünkü, başta peygamberler olarak, maddi -manevi en büyük makam sahiplerinin de anası kadındır. Evlatlarının yetiştirilmesinde, topluma kazandırılmasında ananın emeği büyüktür.
    
İzdivaç nesil içindir. Aile ağacının en tatlı meyvesi çocuktur. Çocuklar, anne babaya Allah’ın emanetidir. Onlar, kafaları aydın, gönülleri iman, ahlak, mes’uliyet duygusu ve gelişen dünya şartlarına uyumlu bir şekilde iyi yetiştirilirse; huzur ve güvenin, dünya barışının temsilcileri, aile ve topluma yararlı birer insan olurlar.

Bugün şikayet edilen, ortalığı yakıp yıkan, şefkat ve merhametten yoksun, kin ve nefret kusarak zulmeden insanlar;  ailede, mektepte, sokakta ve toplumda dün ihmal edilen nesillerdir. 

İnsan ya yapıcı olur, ya da yıkıcı.. Allah’ın insanda yarattığı potansiyel kabiliyetler;  çocukken, anne, baba, öğretmen ve rehberler tarafından, müsbet yöne kanalize edilirse, mahiyetindeki güzellikler bahar çiçekleri gibi ortaya çıkar. İhmal edilip kontrol altına alınmaz ise, anne- baba başta olmak üzere, topluma ve insanlara hayatı zehir ederler.

Çocukların anne-babaya, topluma ve insanlığa yararlı hale gelebilmesi, erkan-ı imaniyeye sağlam bir şekilde inanmalarını sağlamakla mümkündür.

Gizli -açık zerre kadar hayır ve şerrin, Allah tarafından kontrol altına alındığı ve bunların ahirette hesabının sorulacağı güne inanan nesillerdir ki, her türlü haramdan ve günahtan kendilerini koruyacaklardır.  Böyle bir imandan mahrum olan insanlar; inanmış görülseler bile, sınır tanımayacak, haram helal dinlemeyecek, şeytan ve nefsin esaretinden kurtulamayacaklar ve ortalığı yakıp yıkmaktan zevk duyacaklardır. 

Böyle insanlar, Bakara suresinde şöyle anlatılmaktadır:

8 – “Öyle insanlar da vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe inandık” derler; Oysa iman etmemişlerdir.”

9 – “Akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.”

10 –“ Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti.”

11 – “Ne zaman onlara: “Yeryüzüne fesat saçmayın!” denilse “Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!” derler.”

12 – “Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller.”

13 – “Ne zaman onlara: “Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin” denilse, “Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?” derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller.”

14 –“ Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit “Biz de müminiz” derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: “Emin olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz” derler.”

15 – “Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”

16 – “İşte onlar hidâyeti alacaklarına, dalâlete müşteri oldular. Ama bu, kârlı bir ticaret olmadı, çünkü kâr yolunu tutmadılar”

Münafıkun suresi 2. Ve 4.ayetlerde de Hz.Allah;

“Onlar yeminlerini kalkan olarak kullanıp insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Yaptıkları bu iş ne kötü bir iştir!”

“Onları gördüğünde kalıpları, kıyafetleri senin hoşuna gider, onları beğenirsin. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, âdeta koltuklarına dayanan, içi boş, ruhsuz kütüklere benzerler. İçleri boş, ödlek olduklarından çıkan her sesten pirelenir, her yeni haberi kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakının! Allah belalarını versin onların! Nasıl da hakikatten vazgeçiyorlar” buyurmaktadır.

(Onlar hakkında “Allah belalarını versin!” ifadesi beddua olmayıp, onların cezaya müstahak olduklarının Allah tarafından bildirilmesidir.S.Y.) 

Görüldüğü gibi, günümüzün insanı re’fete, şefkate çok muhtaç bir dönem yaşamaktadır.  Şefkat, merhamet ayaklarının altına alınmış, Allah’ın sanat harikası olan insana, hayvana yapılmayan muamale yapılmaktadır. İslam’da ise, kurban keserken bile hayvanlara eziyet verilmemesi tavsiye edilmektedir.

İnsanlar Allah’dan, peygamberden uzaklaştıkca;  ana-baba hukukunu, büyüklere saygıyı, küçüklere şefkati, hatta insanlığını kaybetmektedir. 
İnayet ola...

[Mehmet Ali Şengül] 13.10.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Muharrem ayında bir yakarış [Bârân]

YÂ ERHAMERRÂHİMÎN, ÜMMET-İ MUHAMMED (SAV) OLARAK KADIN-ERKEK HEPİMİZİ:

MA’RİFETE YAKLAŞTIR, GAFLETTEN UZAKLAŞTIR.
RAHMETİNE YAKLAŞTIR, ZAHMETTEN UZAKLAŞTIR.
NURUNA YAKINLAŞTIR, NARINDAN UZAKLAŞTIR.
ŞİFAYA YAKINLAŞTIR,  MARAZDAN UZAKLAŞTIR.
TEVBEYE YAKINLAŞTIR, GÜNAHTAN UZAKLAŞTIR.
NİMETLERE YAKINLAŞTIR, YOKLUKTAN UZAKLAŞTIR.
İHLASA YAKINLAŞTIR, RİYADAN  UZAKLAŞTIR .
CENNETLERE YAKLAŞTIR, GAYYADAN UZAKLAŞTIR.
BAST’INA YAKINLAŞTIR, KABZ’INDAN UZAKLAŞTIR.
MUHABBETE YAKLAŞTIR, NEFRETTEN UZAKLAŞTIR.
LÜTFUNA YAKINLAŞTIR,  KAHRINDAN UZAKLAŞTIR.
İMANA YAKINLAŞTIR, KÜFÜRDEN UZAKLAŞTIR.
MELEKLERE YAKLAŞTIR, ŞEYTANDAN UZAKLAŞTIR.
RIZANA YAKINLAŞTIR,  GADAPTAN  UZAKLAŞTIR.
FİRDEVSLERE  YAKLAŞTIR, AZAPTAN UZAKLAŞTIR.
ENFÜSE YAKINLAŞTIR, NEFİSTEN UZAKLAŞTIR.
SADAKATA YAKLAŞTIR, NİFAKTAN UZAKLAŞTIR.
KEMALE YAKINLAŞTIR, NOKSANDAN UZAKLAŞTIR.
KALP GÖZÜNE YAKLAŞTIR, KALIPTAN UZAKLAŞTIR.
HUZURUNA YAKLAŞTIR, GURBETTEN UZAKLAŞTIR.
HİKMETİNE YAKLAŞTIR, BOŞLUKTAN UZAKLAŞTIR.
İZZETİNE YAKLAŞTIR, ZİLLETTEN UZAKLAŞTIR.
ADALETE YAKLAŞTIR, ZULÜMDEN UZAKLAŞTIR.
FERECE YAKINLAŞTIR, KEDERDEN UZAKLAŞTIR.
TEVAZUA YAKLAŞTIR, KİBİRDEN UZAKLAŞTIR.
ÂMÎN  Y  MUCÎB 

[BÂRÂN] 13.10.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Evet hepsi sana sordu çalarken [Ahmet Dönmez]

Şu cümleler, Erdoğan’ın 31 Mayıs 2016 tarihli konuşmasına ait:

“Biz Rusya ile ilişkileri geliştirmeyi arzu eden bir ülkeyiz. Sayın Putin ile bizim ilişkilerimiz gerçekten çok farklı bir noktadayken, iki iyi dost noktasındayken böyle bir konuma gelmiş olması veyahut da bir pilotun yapmış olduğu hata (Rus pilotun ihlal hatası) veya bir yanlış sebebiyle koskoca Türkiye’yi feda etmesi gerçekten düşündürücüdür.”

Şu sözler de yine Erdoğan tarafından dün sarf edildi:

“Amerika ile vize gerginliğini ortaya çıkaran, buradaki bir büyükelçidir. Amerika’nın stratejik ortağını bir kendini bilmez büyükelçiye feda etmesi kabul edilemez.”

Her ikisinde de ortak bir nokta var. Ve her ikisi de Erdoğan’ın kafa yapısını, yönetim biçimini, hatta hayata bakışını, zihniyetini ele veriyor. Utanç verici derecede pişkin; bizzat kendi sorumluluğundaki bir kriz için hemen bir günah keçisi bulup yoluna devam etmeye aşırı derecede meyyal; geleneği ve ciddiyeti olan devletler için önemli olan kişi ya da makamları kendi menfaati için bir kalemde silip atmaya dünden razı; kendi pragmatik manevraları için birilerini böcek gibi ezmeyi, üzerlerine basıp geçmeyi huy haline getirmiş; herkesi kör, alemi sersem, tek kendini akıllı zanneden bir ‘Karizmatik Zübük’…

HARCANMAYACAK HİÇBİR DEĞERİ YOK

Burada önemli olan o pilot ya da büyükelçi değil. Cümlelerden onları çıkarın, Erdoğan için yerlerine konulmayacak hiçbir kişi ya da değer yoktur. Onun için sadece yürütülmeye devam edilmesi gereken gemiler vardır. “Bir falanca için, bir filanca için menfaatlerimize zarar vermeye değer mi!” cümlesi, onun ticari sloganı olabilir. Oradaki falan ve filanın yerine aktüel gelişmelere bağlı olarak herhangi bir şeyi koyabilirsiniz.

Mesela şu cümlede ‘falan ve filanın’ yerine öğrencileri koyuyor: “Vize olayıyla ilgili ülkemizin kaybı ’50 milyar lira’ diye açıklama yapıyorlar. (…) Kalkacak bize karşı böyle bir tavrı takınacaklar, ondan sonra da orada şu kadar kayıp, bu kadar kayıp varmış. Öğrenci burada Amerika’ya gidemiyor, gidemeyebilir. Mesele burada vatandır, gerisi teferruattır.”

Görüldüğü üzere burada bir diğer anahtar sözcük de ‘vatan’. Erdoğan’ın konuşmalarındaki bütün ‘vatan’ kelimelerini çıkarıp yerine ‘ben’ zamirini koyabilirsiniz.

Beyefendi’nin kendi menfaatleri uğruna hukuka, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere karşı yürüttüğü çağ dışı savaş için herkes kendini feda edecek. Öğrenci de işadamı da Mehmetçik de madenci de onun yoluna kurban olacak.

SEN BİR REZA İÇİN ÜLKEYİ ATEŞE VERİRKEN

İyi öyleyse, ne diye dünkü konuşmada, Reza Zarrab ile eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’ya sahip çıkıyor? Ne diye Atilla için, “Benim bankamın genel müdür muavinini (Atilla) hiçbir şey olmadan tutuklayacak, vatandaşımı (Zarrab) yargılayıp itirafçı olarak kullanmak isteyeceksin. Lafa gelince koskoca Amerika’sın” diye feveran ediyor? Birileri de kalkıp “Sen ‘bir pilot yüzünden’, ‘bir büyükelçi yüzünden’ ilişkilerimizi feda etmeyelim diyorsun ama kalkmış Reza için 3 yıldır ortalığı ateşe veriyorsun” demez mi?

Fark şurada; bazı devletler pilotu için, büyükelçisi için ayağa kalkarken biz Erdoğan’ın cebini dolduranlar için savaş veriyoruz. Bütün ülke peşine takılmış, usul usul uçuruma yuvarlanıyoruz.

Zira Erdoğan’ın derdi normalde ne ‘vatandaşı’ Zarrab ne de ‘bankasının genel müdür yardımcısı’ Atilla. Ucunun kendisine dokunmayacağını bilse, yukarıdaki cümledeki ‘falan’ın yerine Reza’yı, ‘filan’ın yerine de Atilla’yı oturtup rahatlıkla yoluna devam edebilir.

Nitekim Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasından 8 gün sonra Washington’a giderken ne demişti:

“Bu konu aslında ülkemizi ilgilendiren bir konu değil. Rıza Zarrab’la ilgili varsa bir şey, onu zaten orada Rıza Bey’in avukatları da gerekli cevabı, gerekli şekilde onlara her halde vereceklerdir ve kendisini de savunacaklardır. Bu zaten ülkemizle alaka bir konu da değildir. Bunu da çok açık net söylemiş olayım”

AİLESİ DOSYAYA GİRDİKÇE REZA OLDU ‘VATANDAŞ RIZA’

Bunu da işte bu kadar açık ve net söylemesine rağmen sonra ne yaptı peki? İşin giderek kendi ailesine sıçraması karşısında birden ‘Rıza Bey’, oldu ‘vatandaş Rıza’. Geçtiğimiz Nisan ayında Reuters’e verdiği röportajda, “Reza Zarrab benim babamın oğlu değil ama benim bir vatandaşımdır. Dolayısıyla devletlerin, yöneticilerin herhalde bir görevi de kendi vatandaşlarının hukukunu korumaktır.” deyiverdi.

‘Uzun kolları’ vasıtasıyla, dünyanın dört bir tarafında Türk vatandaşı masum öğretmenleri ‘terörist’ diye evinden kaçırtan Beyefendi, Reza Zarrab için “Benim vatandaşım” ağıtları yakmaya başladı. 17 Aralık fezlekesi, tapeler, Zarrab’ın Emine Erdoğan’ın vakfına yaptığı ‘bağışlar’ dosyaya girmeye başladıkça Erdoğan’ın konuşmalarındaki ‘vatan’ sözcükleri de çoğalmaya başladı.

Son olarak Emine Hanım’ın adının bizzat Reza’nın avukatlarınca dosyaya sokulması karşısında Amerika’ya ‘ya herro ye merro’ ilan etti.

Eğer azıcık “Bana mı sordunuz ulan!” diye esneyebileceği bir boşluk bulsa çoktan tornistan edecekti de; ortada “Bana mı sordunuz diye” satılabilecek kimse yok. Çünkü hep bir ağızdan “Hee, sana sorduk tabii” cevabının geleceğini çok iyi biliyor.

BEN YOKUM, ARDA KARDEŞİM SEN VAR MISIN?

Dosyaya hâkim olanlar bilecektir, Zarrab’ın bütün fırıldaklarının arkasında bizzat Erdoğan var. Hem Reza’nın kendisinin hem ‘bankasının genel müdürü Süleyman Aslan’ın konuşmaları ve hem de bakanı Zafer Çağlayan’ın tapeleri bunu çırılçıplak ortaya koyuyor. Hatta bir keresinde kendisine ayak bağı olanlardan dolayı tepesi atan Reza, Egemen Bağış’a, “Gideceğim başbakanın karşısına, efendim ya artık ben bu işi yapmayayım ya da buna bir müdahale edin diyeceğim” diye dert yanıyordu. Zamanın Ekonomi Bakanı Çağlayan da Zarrab’ı arayıp Erdoğan’ın “Aman bu transit işinde bir gevşeme olmasın” mesajını iletiyordu. İşte tam bu dönemlerde Muammer Güler, Zarrab’ın önüne yatıyor, “Sen merak etme, ben o itoğlu itlerin gelmişini geçmişini s… atarım” diye teminat veriyordu.
Kendisi o dediğini yapamadı ama onun yerine Beyefendi bir güzel halletti o işi. Türkiye’yi de, iyi kötü demokrasi geçmişini de söküp attı.

O yüzden kimseye “Bana mı sordunuz yatarken!” diye ayar veremez. Hep beraber yattılar Reza’nın önüne. Şimdi de bütün Türkiye’yi yatırmaya çalışıyorlar. Bu, onun yandaşlarının vereceği bir karar. Ben şahsen yokum, sevgili Arda Turan kardeşim, sen var mısın?

[Ahmet Dönmez] 13.10.2017 [TR724]

19 Ekim’de Avrupa Birliği Liderleri toplanıyor: Zirve Türkiye açısından farklı olacak! [Deniz Ayhan]

19–20 Ekim tarihlerinde Avrupa Birliği üye ülkelerinin devlet/hükümet başkanları Brüksel’de toplanacak. On günden az bir zamanın kaldığı AB devlet başkanları zirvesinin resmi ajandasına baktığımızda gündemde yasadışı göç ile mücadele için ek tedbirlerin tartışılması, Avrupa ortak iltica sisteminin reformu, Avrupa Birliği ‘daimi savunma yapısı’ ile alakalı başlatılan tartışmanın devam ettirilmesi, İngiltere’nin AB’den ayrılma (Brexit) kararı sonrası başlatılan müzakere aşamalarının konuşulması var. Resmi ajandada olmasa da son bir aydır başta İspanya olmak üzere Avrupa Birliği’nin gündeminden düşmeyen Katalunya’nın bağımsızlık referandumu da kuvvetle muhtemel konuşulacak meseleler arasında.

TÜRKİYE İÇİN EN ÖNEMLİ AVRUPA LİDERLER ZİRVESİ

Bununla birlikte, resmi ajandada özellikle dış ilişkiler başlığı altında yerini alan ve tartışılacak en önemli meseleler arasında şüphesi Türkiye var. Aslında, 19–20 Ekim tarihlerinde yapılacak bu liderler zirvesi Türkiye için geçtiğimiz iki yılda yapılan hemen hemen tüm diğer zirvelerden dört önemli sebebe istinaden farklı olacak.

İlk olarak, bugüne kadar Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, demokrasinin ağır darbeler alması ve bağlantılı olarak Avrupa değerlerinden uzaklaşılması özellikle Almanya gibi AB’nin dinamosu sayılan ülkeler tarafından hafif tonlu eleştiriler ile idare edilmişti. Bu düşük profilli siyasetin Almanya özelinde en önemli sebebine baktığımızda, Almanya Şansölyesi Merkel’in seçimlere giderken Erdoğan ile Almanya’daki Türk diasporası üzerinden bir takım sıkıntılar yaşamak istemediği düşünülüyordu. Fakat, seçimleri geride bırakan Almanya’nın özellikle Erdoğan yönetimine karşı daha sert bir tutum aldığını görmenin yanı sıra gün geçtikçe bu tavrın devam ettiğini de izlemekteyiz. Bununla birlikte, Merkel’in Alman Yeşiller Partisi ile olası bir koalisyon kurması durumunda dışişleri bakanı koltuğuna Erdoğan ile yıldızı hiç barışmayan Cem Özdemir’in gelecek olması, Brüksel’de yapılacak bu AB liderler zirvesinin Türkiye için son derece farklı bir hal alabileceğine işaret etmekte.

MÜLTECİ KRİZİNE ERDOĞAN’SIZ ÇÖZÜM

İkinci bir faktör, ‘Erdoğan ile ilişkilerimiz problemsiz devam etmeli çünkü mülteci krizini Erdoğan’sız çözemeyiz’ diyenlerin sayısının özellikle son dönemde AB’nin mülteci dosyası ile ilintili aldığı ek tedbirler neticesinde ciddi anlamda azalması. Son altı aylık süreçte yüzbinlerce mültecinin Suriye krizi patlak verdiğinden bu yana Batı Avrupa’ya gelebilmek için kullandıkları Balkan Yolu’nun (Balkan Route) kapatılması, Yunanistan ve İtalya gibi kıyı şeridinden mültecilerin Avrupa’ya girdikleri ülkelere NATO ile bağlantılı olarak donanma sevkiyatı yapılması ve Frontex (Avrupa Sınır Koruma Kurumu) marifetiyle AB’nin çevre sınırlarının daha da güvenli hale getirilmesi mülteci meselesinde Erdoğan’a duyulan ihtiyacın doğal olarak azalmasına sebep olmuşa benziyor. Dolayısıyla, bu faktörün AB liderlerinin Erdoğan’a karşı elini güçlendireceğini şimdiden ifade edebiliriz.

FONLARIN İDARESİ TÜRKİYE’DEN ALINABİLİR

Üçüncü olarak ise, bu liderler zirvesinde Avrupa Birliği Konseyi’nin ilk kez üyelik sürecinde bulunan bir ülkeye tahsis ettiği katılım öncesi fonları (IPA Fund) o ülkenin hükümetinin kontrolünden çıkararak tekrar Brüksel’deki kendi kurumlarının yetkisi altına alması bekleniyor. Bilindiği üzere, başta Avrupa Parlamentosu olmak üzere birçok AB kurumu bugüne değin Türkiye’ye verilen fonların yalnızca hükümete yakın vakıf, dernek ve sivil toplum kuruluşlarına tahsis edildiğini fakat hükümetin çizgisine muhalif olan hemen hemen hiçbir sivil toplum örgütünün bu fonlara ulaşamadığını Türk tarafına defaatle iletmişti. Bu hususa dair Türkiye’nin hiçbir müspet adım atmaması, AB’nin bu fonların yönetimini Türk hükümetinden alıp Brüksel’deki kendi kurumlarına devri ile neticelenecek kararı 19–20 Ekim tarihlerinde yapılacak zirvede büyük ihtimalle onaylayacak. Böylece, AB’nin Türk sivil toplum örgütlerine sunduğu bu fonların Brüksel tarafından daha hakkaniyetli bir biçimde dağıtılması hedeflenmekte.

ÜYELİK SÜRECİNİN SONLANMASI BEKLENMİYOR

Son olarak, özellikle 2017 yaz aylarında Erdoğan’ın açıktan Hollanda, Avusturya ve Almanya devlet ve hükümet başkanlarını ırkçılık ve benzeri ithamlarla suçlaması, bu ve bu ülkelere müttefik olan bir takım AB üyesi ülkelerin 19 Ekim’deki zirvede Türkiye’nin üyelik sürecini askıya alma teklifi yapacaklarına dair söylentileri tetiklemiş durumda. Fakat bu söylentilere rağmen, bahsi geçen ülkelerin zirve öncesi yaptıkları muhtelif açıklamalara ve beyanatlara baktığımızda Türkiye’nin üyelik sürecinin askıya alınması ya da sonlandırılması neticesi doğuracak bir kararın çıkmasının son derece düşük olduğunu görmekteyiz. Ancak, fiili olarak donmuş olan ilişkilerin daha da kötüye gitmesi durumunda AB’nin sırasıyla iyi, kötü ve çok kötü senaryolar için elinde hangi araçların olduğu, bu araçların hangi zamanlarda ve hangi şartlarda kullanılacağına dair bir tartışmanın olabileceği AB’ye yakın olan birçok kaynağın ifade ettikleri hususlar arasında.

[Deniz Ayhan] 13.10.2017 [TR724]

Sadakat imanın tezahürüdür [Faik Can]

Sadakat Allah ile bir mukavele, bir sözleşme ve bir iç yemindir. Onun pratiğe dönüşmüş hali ise neye söz verilmişse onu harfiyen yerine getirmektir. Sadakat, sıdktan doğar. Sıdk, doğru söz söylemek, doğru davranmak ve yalanın, sahtekârlığın her türlüsünden uzak durmaktır.

Sadakat ise, sıdkın bir adım ötesi ve gelişmişidir. Söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde de doğru olmayı gerektirir. Sadakat eri hak ve hakikate yürekten bağlı kalmalıdır. Dostlarına, dava arkadaşlarına ve kendisini bu kutlu yola taşıyan rehbere karşı hep vefa hisleriyle dolu olmalıdır. Şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmamalıdır. Gönül verdiği kapıdan asla ayrılmamalıdır. Riya, yapmacıklık, maddi-manevi çıkar hesabı gibi kötü ve şeytani duygulardan arınarak tamamen halis niyetle baş koyduğu yolda son nefesine kadar devam cehdi içinde bulunmalıdır.

Gönül semamızın yıldızları sahabenin tamamı sadakatin ete kemiğe bürünmüş halidir. Mekke müşriklerinin elinde esir olan Hazreti Hubeyb, “Şimdi senin yerinde Muhammed’in olmasını istemez miydin?” küstahlığına, “O’nun ayağına bir dikenin bile batmasındansa canımı veririm!” kükreyişiyle cevap verirken sadakat destanında altın harflerle yerini almıştı.

Annesi, babası gözlerinin önünde şehit edilen Ammar, hemen Allah Resûlü’ne koşturan şey, Efendimiz’e olan sadakatiydi. Aradığı teselliyi O’nun gölgesinde bulacağından emindi. Annesinin aç bırakmasından, türlü işkencelerinden bunalan Mus’ab, zincirlerini kırar kırmaz kendini Nebiler Sultanı’nın sıcak iklimine atmıştı. Onlar, şirkin bataklığından, cahiliyenin insanlık dışı karanlığından Efendimiz’in vesilesiyle kurtulduklarının idraki içindeydiler. O sebeple, ahiretlerini kurtaran Zat’a dünyalarını feda etmeyi sadakatin gereği olarak görüyorlardı.

Sadakat meşheri Uhud

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kutlu yolculuğunda sarp bir yokuş olan Uhud, yüzlerce sadakat tablosunun sergilendiği, ibretlerle dolu bir meşherdi. Müşriklerin gemi azıya aldıkları, Nebiler Serveri’nin mübarek başını yarıp dişini kırdıkları o hengâmede sahabe-i kiram, Efendimiz’in etrafında etten kemikten bir duvar örmüştü. Bu can pazarında kan gövdeyi götürüyordu. Müşrikler ise O’nu yok etmek istiyorlardı. Gayz ile bilenen kılıçlar, O’nun için bileniyor, nefretle atılan her ok O’nun için atılıyor, her kalkan mızrak O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir Mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişti ki neredeyse kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı.

Tam bu esnada Allah Resûlü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: “Bunlara karşısına kim çıkacak?” dedi. Uhud’a yaraları sarmak için gelen büyük kadın Nesibe (radıyallâhu anhâ) bunu duyunca elindeki sargıları, belindeki matarayı attı ve: “Ben Yâ Resûlallah!” diyerek müdafaa hattına koştu. O yürekli kadın adeta bir dişi aslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resûlullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu.

Nesibe, Allah Resûlü’nün önünde mücadelesini devam ettirirken oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini gördü. Koştu, oğlunun yarasını sardı ve: “Git, Resûlullah’ın önünde savaş evlâdım!” diyerek yerine döndü. Savaşırken sırtında, bir elin içine girip saklanacağı kadar derin bir yara açılmıştı. Rahmet Peygamberi şefkatle ona baktı ve: “Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki!” dedi. Bunu duyan o büyük kadın gözleri yaşlı bir şekilde: “Allah’a dua et, beni Cennet’te seninle beraber eylesin!” dedi. Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına: “Allah’ım, Cennet’te onu benimle beraber kıl!” diye dua etti. Bunu duyan şerefli kadın: “Gayri kıyamete kadar O’nun önünde savaşabilirim.” dedi.

Resûlullah nerede!

Bir ara Uhud’da Allah Resûlü’nün ruhunun ufkuna yürüdüğü şayiası çıktı. Bu dedikodu Medine’ye kadar ulaşınca Ensar’dan bir kadın canhıraş bir şekilde koşarak savaş meyanına geldi. Aklını yitirmiş gibi avaz avaz “Eyne Resûlullah-Resûlullah nerede!” diye bağırıyor, her yanda Efendimiz’i arıyordu. Kendisine şehit olan kocasını göstermek istediler bakmadı; oğlunu, kardeşini göstermek istediler, oralı olmadı. Tek endişesi Efendimiz’e dairdi. “Eyne Resûlullah!” nidaları Uhud’da yankılanıyordu. Nihayet Allah Resûlü’nün huzuruna gelip O’nun hayatta olduğunu görünce “Sen sağ olduktan sonra bütün musibetler gayrı hafif kalır!” dedi. Biliyordu ki, O’na bir şey olursa tespih imamesiz kalacak ve taneler etrafa savrulacaktı.

Aynı meydanın bir köşesinde, aldığı ağır darbelerle son nefesini vermek üzere olan Sa’d ibn-i Rebî (radıyallâhu anh) yanına giden arkadaşına tarihe geçecek bir sadakat haykırışında bulunmuştu: “Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un arkasından buram buram Cennet kokularının geldiğini duyuyorum. Ve arkadaşlarıma da selâm söyle, nefes alıp verdikleri sürece Resûlullah’a bir şey olursa, Allah huzurunda yakalarını kurtaramazlar!” Son nefeslerinde bile onların en büyük derdi Allah Resûlü’nü her türlü tehlikeden ve zarardan korumaktı.

Savaş bittiğinde yetmiş şehit verilmişti. Ortam her türlü fitneye, suizanna müsaitti. Münafıklar için dedikodu pazarı açılmıştı. Ama ashab fitneye meydan vermedi ve büyük bir sadakatle hiçbir şeyi sorgulamadan, kimseyi suçlamadan hep birlikte yeniden Allah Resûlü’nün etrafında kenetlendi.

Söz verdik bir ömür yanında durmaya

Hendek muhasarasında da durum farklı değildi. Günlerce süren kuşatmanın tesiriyle gıda stokları tükenmiş ve asker arasında açlık baş göstermişti. Herkes karnına taş bağlamıştı ama değil mi ki Allah Resûlü hayatta ve başlarındaydı, ne açlık ne de susuzluk onların azim ve gayretlerine hiç mi hiç tesir edemiyordu. Coştukça coşuyorlar ve hep bir ağızdan şu mısraları bir marş gibi söylüyorlardı:

“Nahnü’llezî bâyeû Muhammedâ,
Ale’l-cihâdi mâ bakînâ ebedâ”

“Bizler o kimseleriz ki, söz verdik Hz. Muhammed’e;
Ömrümüz oldukça devam edeceğiz yanında mücadeleye…”

Arkasından da bu sadakatin sebebini dillendiriyorlardı:

“Vallâhi lev lâllâhu me’htedeynâ ve lâ tesaddaknâ ve lâ salleynâ;
Fe enzilen sekîneten aleynâ ve sebbiti’l akdâme in lâkaynâ”

“Allahım, kasem olsun Sen olmasaydın, biz asla hidayete eremezdik; tasadduk edemezdik ve kılamazdık namazı;
Sekîne indir üzerimize! Ve eğer düşmanla karşılaşırsak sabit kıl ayaklarımızı!”

Efendimiz de onların bu sözlerine hem iştirak ediyor hem de şöyle cevap veriyordu: “Allâhümme lâ ayşe illâ ayşe’l-âhirah; Fağfiri’l-ensâra ve’l-muhâcirah!”

“Allahım, bizim için hayat sadece ahiret;
Sen ensar ve muhacirîne eyle mağfiret!”

Nifakın işi tahriptir

Ashab efendilerimiz Hudeybiye’de de yaşadıkları şoka rağmen hemen Nebiler Serveri’ne koştular ve O’na olan sadakat ve itimatlarını Kur’an’ın iltifatına mazhar bir bey’atla perçinlediler.

Sahabe, ne hayattayken ne de ruhunun ufkuna yürüdükten sonra ortaya çıkan fitne dönemlerinde Efendimiz’i hiç tenkit etmedi. O’nun yıpranmasına, zarara uğramasına fırsat vermedi. O’nun gölgesini bir emniyet limanı olarak gördü. Her sıkıştıklarında O’na koştu, dertleri olduğunda O’nun gözlerine baktı. Sözünde, sohbetinde hayat buldu. Bir tebessümüyle bayram sevinci yaşadı. Bir işaretine canlarını verecek bir sadakatle O’na hep bağlı kaldı. Mekke fethinin hemen sonrasında olduğu gibi münafıkların yaydığı radyasyondan etkilenir gibi oldukları zaman da Allah Resûlü onlara kendini hatırlattı: “Siz dalalette idiniz, benim vesilemle hidayete ermediniz mi; düşmandınız, benim vesilemle kardeş olmadınız mı?!”

Sadakatten nasibini almamış münafıklar ise her vesile ile Allah Resûlü’nü yıpratmanın gayreti içinde oldular. O’nu hayattayken yıpratmak, hakkında tereddütler oluşturmak, sahabenin gözünde tezyif etmek istiyorlardı. O’ndan sonrası için de planlar yapıyorlardı. Nebiler Serveri’nin aleyhine gibi görünen her hamleden ümitleniyorlardı.

Sahabe efendilerimize Uhud’dan sağ salim geri dönemeyeceklerini söylüyor ve üç yüz kişiyi yanlarına alarak Efendimiz’i yalnız bırakıyorlardı. Tebük’e gidilmesin diye ellerinden geleni yapıyorlardı. Şahsına bir yapamadıkları Allah Resûlü’nü yıpratmak için en yakınındakilere, hatta mübarek zevcelerine en aşağılık iftiraları atmaktan geri durmuyorlardı.

Sahabe’nin sadakat neşideleri ile coştuğu Hendek’te onlar, “O sizi boş hayallerle avutuyor” diyerek kafa karıştırmaya çalışıyorlardı. O’na infakta bulunulmaması için türlü tezviratlarda bulunuyor, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu –hâşâ- “O, her şeye inanan safın tekidir!” diyerek küçümsemeye çalışıyorlardı. Birinciler, hem Allah katında kıymetler üstü kıymete ulaştılar hem de kıyamete kadar gelecek Mü’minlerin gönlünde yâd-ı cemil olarak kaldılar. Münafıklar ise Kur’an’ın ifadesiyle “Cehennem’in en aşağısına yuvarlandılar!”

Asr-ı Saadet’ten alacağımız ne çok ders var!

[Faik Can] 13.10.2017 [TR724]

Kendi rönesansımıza hazırlanmak [Emine Eroğlu]

Eşrefoğlu Rumî’nin Müzekkin Nüfus’ta anlattığı meşhur bir menkıbe vardır:

Yaşlı bir kadın ara sıra Nuh aleyhisselam’a biraz süt getirir ve “Yâ Nuh, ben sana ve âlemlerin Rabbine inanıp iman ettim. Tufan olursa beni gemiye almayı unutma!” diye tembihte bulunur.

Tufan olur, su en yüksek dağlardan kırk arşın yukarı çıkar. Hazreti Nuh’un gemisine binmeyenler helâk olur.

Tufan diner, su çekilir. Tufanın üzerinden aylar geçer.

Bir gün o yaşlı kadın yine Nuh aleyhisselam’ı ziyarete gelir ve “Tufan olunca beni gemine almayı unutma!” diye tembihini tekrarlar.

Hazreti Nuh şaşırır. “Tufan oldu, bitti. Sen kendini nasıl muhafaza ettin? Hiçbir şey görmedin mi?” diye sorar.

Kadın, “Ben evimden çıkmadım. Yalnız bir gün ineğim dışarıdan ayağı biraz çamurlu geldi. Tufan galiba o gün koptu.” der.

AHİRET CANLILIĞI

Bu kadar şiddetli bir ahir zaman fırtınasına yakalanınca o yaşlı kadını daha sık düşünür oldum. Aklıma takılan, “O sürpriz lütuflarla sarılıp sarmalanan yaşlı kadının yerinde olmak ister miydim?” sorusuydu.

Keşke insanlar öylesine azgınlaşmasa, Hazreti Nuh’un iyiliğe davetine cevap verselerdi de helake sürüklenmeselerdi.

Fakat kader hükmünü vermiş, tufan da kopmuşsa, yaşanmış bitmiş de benim haberim olmamış şaşkınlığına düşeceğim bir mucizeden arta kalmak istemezdim.

Yerim Hazreti Nuh’un yanı olsun, tufanı iliklerime kadar hissedeyim, ama o gemide ve bir vazifenin başında olayım isterdim.

Ölgün bir yaşantıdan ahiret canlılığı çıkmayacağı bu denli aşikâr madem. Dünya hayatının sadece bir kere tecrübe edilebildiği için çok pahalı olduğu da…

Öyleyse hiçbirimiz, buna imkânımız olsa dahi, bir köşeye çekilip fırtınanın dinmesini bekleyerek irademizin hakkı vermiş olmayız.

VAKTİN ÇOCUKLARI

Bediüzzaman, her yönüyle Ebu’l Vakt, yani vaktin babasıdır. Kâinat kitabını satır satır okur, hadiseleri yaradılışın ayetleri ile tefsir eder. Hakîm ve Rahîm isimlerine mazhar olduğu için, bütün bir varlığa tefekkür ve şefkatle nazar eder. Sebepler perdesi arkasında işleyen rahmet ve kudret eline baktırır. Muhataplarını hakikate uyandırır, gayrete getirir.

İbnü’l Vakt, yani kendi zamanının çocuğu olan herkesin testisini onun ırmağından doldurma mecburiyeti vardır bu yüzden.

Ve Hazreti Pîr de belâ ve musibetleri fırtınaya benzetir. Şiddetli yağmurun eşlik ettiği bir bahar fırtınasına… Böyle bir fırtına insana dehşet verse de tohumların, bitkilerin, ağaçların kuvve (potansiyel) haldeki yeteneklerini harekete geçirip geliştirir. Tohumlar sümbüllenir, bitkiler yeşerir, her biri kendine özgü çiçekler açar, fıtratları neye elveriyorsa ona uygun birer vazife başına geçerler.

BELÂ YAĞMURLU BAHAR FIRTINASI

Üstad’a göre Sahabi ve Tâbiîn Efendilerimiz dönemlerinde cereyan eden fitneler (Cemel, Sıffîn, Kerbelâ) de böyle “belâ yağmurlu birer bahar fırtınası”dır. Bu fırtınalar, onların mahiyetlerinde saklı duran çekirdekler hükmündeki çeşit çeşit yetenekleri tahrik edip kamçılar. “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye toplumun her kesimini korkutur. İslâmiyet’in muhafazasına koşturur.

Böylece o kutlu insanların her biri, gönüllü olarak kendi yetenek ve ilgilerine göre bir vazifeyi omuzlarına alır, dinin ruhunu korumak için ciddiyetle çalışırlar. Kimi hadislerin, kimi Kur’ân’ın muhafazası görevini üstlenir. Kimileri de imani hakikatlerin ya da şeriatin muhafazasına gayret ederler.

Hummalı bir faaliyetin içerisine girerler.

O fırtına ile bereketli tohumlar her yana saçılır. Muhtelif renklerde çok çiçekler açar ve her yanı gülistana çevirir.

 “Güya kudret eli, Celâl’le o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi.” der Bediüzzaman. Merkezdeki fitneden kaçıp hicret edenler bile ona göre “hareketten kaynaklanan bir merkezkaç kuvveti ile” yeryüzüne dağılmaktadırlar.

Böylece pek çok münevver müçtehitler, nuranî muhaddisler, kudsî hafızlar, asfiyalar, kutuplar yetişir ve birer tohum gibi yeryüzüne saçılırlar.

BİR YÖNTEM ÖNERİSİ

Üstad, bu değerlendirmesi ile bize sadece Asr-ı Saadet ve Tâbiin dönemlerinde cereyan eden fitnelerin hikmetlerini göstermekle kalmaz, ahir zamanda zuhur edecek fitneler için de bir yöntem önerir: Hummalı bir faaliyet.

Kanaatimce, “İslamiyet tehlikede ve yangın var.” hükmünde ittifak eden herkes bu öneriye kulak kabartmak ve bir ilme, bir hizmete tutunmak zorundadır. Kur’an ayetleri ile kâinat kitabının ayetleri arasında koparılan bağları tamir etme sorumluluğumuz var.

Yolumuzun hakkaniyetine inanıyorsak işe, Şeyh Sadi-i Şirazî gibi,

“Ey gönül! Varlık evin tûfâna gark olsun, bırak!
 Sen ki bilmişsin ezelden Nûh’u kaptan, gam yeme!”

diyerek başlayabiliriz.

Okumadığımız için elimizden alınmış kitaplara dönerek, kusurlu ve eksik ibadetlerimizi takviye ederek.

Gündeme gömülerek zayıflattığımız manevi immün sistemimizi güçlendirerek.

Derinleşerek…

Hapisteki masumlar saflaşır, züht ve takvada derinleşirken onlara ayak uyduramazsak yarın aramızdaki ahengi tesis edemeyiz.

“O fırtınada siz ne yapıyorsunuz?” sorusuna verecek cevapları olmalı hepimizin.

Sanat, edebiyat, sinema, bütün fennî ve sosyal ilimler, ilahiyat ve felsefe başına koşacağımız fıtri vazifeler.

Tarihin bize sunduğu büyük fırsatı kaçırmamalıyız.

Bu denli şiddetli bir fırtına bizi hakikate uyaramazsa hiçbir şey uyaramaz.

Bunca acının içinden kendi Rönesans’ımızı çıkaramazsak yazık etmiş oluruz.

[Emine Eroğlu] 13.10.2017 [TR724]

‘Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin!’ [Cemil Tokpınar]

“Duadan başka silâhımız yok” yazısıyla başlattığımız dua yazılarının bugünkü bölümünde “dua namazları” olan nafile namazları işleyeceğiz.

Maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî tüm isteklerimizi Rabbimize sunarken kabul olma ihtimalini arttıracak en büyük şefaatçimiz namazdır. Cenab-ı Hak kendisine nasıl yalvarmamız gerektiğini belirtirken, “Ey iman edenler! Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir” buyurmuştur. (Bakara: 153)

Demek ki, Rabbimizin rahmet, mağfiret, inayet, ikram, ihsan, lütuf, fetih, nusret, tevfik, hidayet, ferec, mahreç, beşaret, hıfz ve himaye kapısını namazla çalmalıyız. Bu ayette kast edilen namaz, farz ve nafileler olmak üzere tüm namazlardır.

Buradaki namazla yardım isteme emrini mükemmel bir şekilde uygulayan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) farz namazların dışında çok çeşitli nafile namazlar kılarak Cenab-ı Hakka dua ile yönelmiş ve elini daha indirmeden duanın kabul edildiğini görmüştür.

Dikkatlice baktığımız zaman görüyoruz ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne zaman bir derdi, bir kaygısı, bir isteği olmuşsa, o zaman namaz kılmış; hangi zaman dilimlerinde Cenab-ı Hakk’ın mağfireti, fazlı ve keremi coşmuşsa, o zaman ibadetlerini ve taatini daha da arttırmıştır. Bunun içindir ki Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatında bizler için önemli işaretler vardır.

Efendimiz (s.a.v.) farz olan namazlarını zaten istisnasız bir şekilde ikame etmiş ve bunlara sünen-i revâtib denilen, vakit namazlarının önünde ve arkasında kılınan sünnet namazlar ile sünen-i regâib olarak bildiğimiz, Allah’a daha çok yakınlaşmak ve sevap kazanmak için kılınan namazları eklemiştir.

Namaz her derde devadır

Bu namazlar teheccüd, tesbih, hacet, şükür, teravih, tahiyyetülmescid, tevbe, kuşluk, evvabin, işrak, sefer, hüsuf, küsuf, istihare, hıfz, istiska (yağmur) gibi isimlerle anılmıştır. Dua namazları ismiyle takdim ettiğimiz bu namazlar o kadar çeşitlidir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hafızasının yetersizliğinden yakınan Hz. Ali’ye (r.a.) dört rekâtlı hıfz (hafıza kuvvetlendirme) namazını tavsiye etmiştir. Demek ki onun dünyasında namaz, her derde devadır.

Nitekim kılınan bu namazların arkasından konuyla ilgili dua edilir. Mesela, yağmur namazından sonra yağmur duası, istihare namazından sonra istihare duası, hacet namazından sonra hacet duası, hüsuf ve küsuf namazlarından sonra da yine dua edilerek Rabbimizin rahmet ve inayeti istenir.

Bilhassa içinde bulunduğumuz süreçte dua namazlarıyla Rabbimize yalvarmaya çok ihtiyacımız var. Ülkemizin ve İslâm âleminin dert ve ıztıraplarına çare lütfedilmesi için her gün kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet namazlarını tavizsiz bir şekilde kılmaya çalışmalıyız. Kendi problemlerimize nasıl çözüm arıyorsak, evladımızın hastalıktan kurtulması için nasıl çırpınıyorsak öyle çırpınmalıyız. Ateş sadece düştüğü yeri değil, bizim de yüreğimizi yakmalıdır. Bunun için dengeli bir şekilde acı ve ıztıraba maruz kalan kardeşlerimizin haberlerini takip etmeli, onların acısıyla yanan yüreğimizi dua ve namazla serinletmeliyiz.

Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahabe efendilerimiz İslâm’ın ilk yıllarında çile ve işkencelere namazla karşı koymuşlardır. Cenab-ı Hak, Müzzemmil Suresiyle Peygamber Efendimize (s.a.v.) ve bütün müminlere gece ibadetini bir yıl boyunca farz kılmıştı. Çünkü gece, sükûneti ve bir meşguliyetin olmayışı sebebiyle ruhî eğitim ve yükseliş için daha uygundu. Müminler müşriklerin tepkilerine ve işkencelerine, ancak gece ibadetindeki namaz ve dualarla karşı koyabiliyorlardı. Yine Bedir Savaşı’nın gecesinde sabaha kadar namaz kılıp dua eden Peygamberimiz (s.a.v.) bu benzersiz namazın mahiyetini soran nöbetçi Habbab bin Eret’e (r.a.) şu cevabı vermişti:

“Bu namaz ümit, korku ve yalvarma namazıdır.”

Demek ki, başta İslâm davetçileri olmak üzere, zor imtihanlardan geçenler, olağanüstü sıkıntısı olanlar her şeyden önce geceleri teheccüd kılarak Allah’ın sonsuz hazinesinden istemeli, yardım ve desteğini talep etmelidir.

Çünkü teheccüd adeta sevenin ezelî ve ebedî Sevgilisiyle buluştuğu, Onu tesbih ve tazim ettiği, derdini döktüğü, yardım istediği özel dakikalardır. Teheccüd namazı, maddî ve manevî sayısız dertlerle mahzun, birçok arzusu ve emeli bulunan, nihayetsiz ihtiyacı olan insana sunulan eşsiz bir hazinedir. Rabbimizin hazinesinden istifade etmenin tek şartı, bir zahmet kalkıp, abdest alıp o yüce dergâha yönelmektir.

Bütün nafile namazları anlatmak bu yazının sınırlarını aşacağından daha teferruatlı malumatı “Can Simitleri – Nafile Namazlar, Mübarek Gün ve Geceler” isimli kitabımıza havale ediyoruz.

Nafile namazlar Allah’ın dostluğunu kazandırır

Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında vazgeçilmez bir konumda bulunan nafile ibadetler ve bilhassa nafile namazlar öyle önemlidir ki bir kudsî hadiste Allah Resûlü (s.a.v.) Rabbimizin şöyle buyurduğunu belirtmiştir:

“Her kim Benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz ben ona harp ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Farzlara ilaveten bir de kulumun sürekli yapmaya devam ettiği öyle nafileler vardır ki, bunlarla bana yaklaşır da yaklaşır. Nihayetinde Ben, o kulumu severim. Bir kere sevdim mi de artık Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli ve yürüyen ayağı olurum. Böylesi bir kul benden bir şey isterse de istediğini ona muhakkak veririm. Bana sığındığı vakitte ise onu özel korumam altına alırım.” (Buhârî, Rikak: 38)

Böyle bir müjdeyle bize kucak açan bir Rabbe “Lebbeyk!” denmez mi?

İşte bir kulun nafile ibadetlerdeki devamlılığı, Rabbine “lebbeyk” demesi ve Ona olan aşkının göstergesidir. Çünkü nafileler, yüreği yangın yeri olmuş kulların, Sevgilisiyle geçirdiği özel anlardır. Gece dâhil, her şey uykuya ram olmuşken, bir kulun, mahmur gözlerini abdestle ovup teheccüdde Rabbiyle kucaklaşmasıdır. Kabahatlerini, pişman olup bir daha yapmamak üzere terk ettiğinde, yalnızca Rabbinin rızasını umarak, gözyaşlarıyla kıldığı tevbe namazlarıdır. Nafile namaz aşktır çünkü. Hiçbir zorunluluk hissetmeden “Allah’ım, ben Seni öyle çok seviyorum ki anmaya, şükretmeye, dua ve niyazda bulunmaya, namaz yoluyla sohbet etmeye doyamıyorum.” demektir.

Söz gelişi, evladı yoğun bakımda tedavi gören bir annenin kıldığı hacet namazındaki tâdil-i erkân, huşû ve yakîn hâli muhteşemdir. Belki öylesi bir namazı ömründe kılmamıştır. Bir arkadaşım, iki rekât ağlayarak kıldığı hacet namazının bir saat sürdüğünü anlatmıştı.

Bir günah sonucu pişmanlık ateşiyle yanarak gözyaşıyla secdeleri ıslattığınız öyle bir tevbe namazı kılarsınız ki, ömrünüzde öyle bir namaz kılmamışsınızdır. Bir okuyucum, bir gece sabah namazına kadar ağlayarak tevbe namazı kılmış; rüyasına Hz. Ömer’in (r.a.) girdiğini ve “Allah seni affetti” müjdesi aldığını bana sevinçle anlatmıştı.

Muhteşem bir nimete veya müjdeye kavuşmanın coşkun ruh haletiyle kılınan şükür namazındaki aşkı, seher vaktini bereketlendiren teheccüddeki sohbet-i cananı, sizi kararsızlık cenderesinden kurtarıp yüreğinizi ferahlandıran istihare namazındaki huzuru, bütün latifelerinizle doyasıya ibadet etmek için sarıldığınız tesbih namazındaki lezzeti, Ramazan gecelerini ihya eden teravihteki coşkuyu hangi namazda bulabilirsiniz?

Sünnet yüz şehit sevabı kazandırır

Nafile namazlar, bilerek veya bilmeyerek farzlarda yapılan eksikleri ve kusurları da telafi eder. Bununla ilgili şu hadis çok ibretlidir:

“Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün olmazsa, kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarından bir şey noksan çıkarsa, Azîz ve Celîl olan Rabbi, ‘Kulumun nafile namazları var mı, bakınız,’ der. Farzların eksiği nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188)

Nafile namazlar farzlardaki eksikleri tamamlayacak düşüncesiyle hiçbir farz namazda gevşeklik yapılamaz. Zira hiçbir sünnet, farz ibadetin yerini tutamaz. Bu hadiste, geçmiş kazaları bulunup kılmaya çalıştığı hâlde bitirmeden vefat eden, namazını doğru kılmaya çalıştığı hâlde bazı kusurları bulunan, kasıtlı olmasa da namazda ihmalleri olan kimseler için müjdeler vardır. Çünkü namaz kılsak bile nereden biliyoruz ki, hepsi tam ve eksiksiz bir şekilde kabul edildi? İşte nafile namazlar bilmediğimiz kusurları giderir ve inşallah eksikleri tamamlar.

Ayrıca farz namazlarında hiçbir eksik ve kusuru olmayan kimselerin kıldığı nafile namazlar, onların Allah katındaki derecelerini yükseltir, cennetteki makamını ve nimetlerini artırır.

Nafile namazları bize öğreten Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olduğuna göre, bunları yerine getirmek sünnettir, başkalarına anlatmak, öğretmek ve teşvik etmek de çok sevaptır. Efendimiz (s.a.v.) kendi takip ettiği yolun ehemmiyetini anlatmak için, “Ümmetimin bozulduğu zamanda, kim benim sünnetime yapışırsa, yüz şehidin sevabını kazanabilir” (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7: 282) buyurmuştur. Böyle bir zamanda bu müjdeye erişmek için elimizden geldiğince nafile namazlara sarılmak gerekir.

İşte sayılamayacak kadar faziletleri bulunan bu namazları kılmak, “Beni zikir, dua, tesbih, namaz gibi ibadetlerle anın ki, ben de sizi rahmet, mağfiret, ikram, ihsan, lütuf ve ekstra yardımlarla anayım” (Bakara: 152) buyuran Rabbimizin emrine uymaktır ve Onun katında itibarını yükseltmek için önemli bir vesiledir.

[Cemil Tokpınar] 13.10.2017 [TR724]

Saray, Sabah’ı feda edemez [Semih Ardıç]

Türkiye gibi enflasyonu, faizleri çift haneye çıkmış, 20 milyon vatandaşı yoksulluğun pençesinde kıvranan, senelik asgarî 80 milyar dolar döviz borcu ödemesi lazım gelen bir piyasada sıfır faizli kredi olur mu? İktisadın imkânları dahilinde bu suâlle meşguliyet abesle iştigaldir. Mamafih aile şirketi gibi idare olunan Türkiye’den bahsediyorsak vaziyet değişebilir.

Sıfır faizli kredi, Saray’ın hısım akrabalarına dağıtılacaksa ve maliyet vatandaşın sırtına yüklenecekse niye olmasın? Burası Türkiye ve olmayacak işler artık vaka-i adiye sayılıyor.

ÜÇ GÜN SONRA TEKZİP!

Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF), nam-ı diğer Paralel Hazine’nin kefaletiyle sıfır faizli kredi verileceği haberinin üzerinden üç gün geçti. Haberi hükûmetin sesi Sabah gazetesi yayımladı. Mülakatı fonun başkan vekili Himmet Karadağ verdi.

Üç gün sükût eden Karadağ, fonda vazifeli beş isimden (Başkan Mehmet Bostan azledildi, yerine tayin olmadı) biri olan Saray Müşaviri Yiğit Bulut ile aynı gün kendi beyanatını tekzip etti. Madem o ifadeler yalandı, tekzip için niçin günlerce beklendi? Karadağ kendinden emin ise mevzuyu vuzuha kavuşturmakta niye tereddüt etti?

Piyasalar zaten vize krizi sebebiyle ecel terleri döküyor. Sıfır faizli kredi beyanatı o belirsizliklerin tuzu biberi oldu, Karadağ buna rağmen sessiz kaldı. Hakikaten şayan-ı dikkat bir tavır…

BULUT, SABAH’A ‘ÇAKAL’ DEDİ

Karadağ ile Bulut’un hemen hemen aynı gün benzer cümlelerle Sabah’ı hedef almaları hayli manidar! Bulut, Sabah’ı şu tweet’lerle hedef aldı: “Bazı basın yayın organlarında ‘Himmet Karadağ’a ithaf edilen’ ve yayılan ‘bedava kredi’ haberleri Varlık Fonu’nu yıpratmaya yönelik bir yalan haber kampanyası olup, tamamen asılsızdır! Bu haberleri yapan şeref yoksunlarının tek amacı ‘varlık fonunu yıpratmaktır!’ Bu tuzağa düşen herkesi uyanık olmaya ve asıl amacın ne olduğunu görmeye çağırıyorum! Amaç iyi niyet olabilir ama araya sızan çakallara bu tuzağa düşen herkesi uyanık olmaya ve asıl amacın ne olduğunu görmeye çağırıyorum!”

Varlık Fonu Başkan Vekili Himmet Karadağ da Twitter vasıtasıyla şunları ifade etti: “Bazı basın yayın organlarında ‘Varlık Fonu sıfır faizli kredi verecek’ başlığı ile verilen haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Hiçbir basın yayın organına Varlık Fonu Başkan Vekili olarak bu anlama gelebilecek herhangi bir açıklamam olmamıştır.”

MUHALEFETE MALZEME VERİLDİ

Yukarıdaki ifadelerin tek kelimesi inandırıcı değil. Zira haber doğru. Mehmet Bostan’ın fon başkanlığından azledilmesinde sıfır faizli krediye muhalefet etmesinin de payı vardı. Karadağ kendince göze girmek için hükûmetin üzerinde çalıştığı o planı ifşa etti. Bir manada ağzında bakla ıslanmadı.

Paralel Hazine bu işlemi kimseye fark ettirmeden yapacaktı. Zira muhalefet partilerine malzeme verilmemeliydi. Yandaş işadamlarının haricindekiler de haberdar olmamalıydı. Herkes kapıya dayanırsa sıfır faizli kredide işin içinden çıkılamazdı. Karadağ, Türkiye’nin moral haber açığını kapatmak misyonuna talip oldu. Acele etti. Kaş yapayım derken göz çıkardı.

BAŞKA ŞİRKETLER DE FONA DEVREDİLECEK

Karadağ’ın o mülakatında geçen ‘sıfır faizli kredi için fonun büyüklüğünün 50 milyar dolardan 200 milyar dolara çıkarılacağı’ ayrıntısı mühim. Meâlen Hazine payı olan başka şirket veya malî kuruluşların de fona devredileceği anlatılıyor. Vakıfbank, Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) da Paralel Hazine’ye devredilebilir. Listede başka Kamu İktisadî Teşekkülleri (KİT) var. Bunlar TVF’nin kurulduğu ilk günden beri konuşuluyor.

Hükûmet yandaş işadamlarına kredi bulamıyor ve Paralel Hazine’nin mevcut büyüklüğü ile yabancıları ikna edemedi. Acilen para lazım. Vize kriziyle bu ihtiyaç zirveye çıktı. Daha fazla şirketle buna muvaffak olacaklarını zannediyorlar. Kanunu, mazisi ve itibarı ile ortada duran Hazine Müsteşarlığı yüzde 11-12’nin altında faiz ödemeden borç bulamazken onun paraleline niye kredi versinler?

Teftişten muaf, bol sıfırlı maaşları bile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden saklanan beş kişinin idare ettiği yeni yetme bir fonun piyasalarda makes bulmayacağı dünden belliydi.

SIFIR FAİZLİ KREDİNİN FATURASI VATANDAŞA

Sıfır faizli kredi hazırlığı, Ağrı Dağı ne kadar hakikatse o denli hakikattir. Böylesine ballı kredinin kime veya kimlere, hangi esaslara göre tahsis edileceğini sadece Saray biliyor. Kredi Garanti Fonu (KGF) vasıtasıyla şu ana dek 200 milyar lira krediyi havaya saçtılar. O paraların ekseriyeti ya borca gitti ya da döviz satın almak için kullanıldı.

Ekonomi tıkanıp kalınca bu sefer Paralel Hazine’yi teminat olarak gösterip kaynak arayışına çıktılar. Kanun Hükmünde Kararname ile kurulmuş bir fonun böyle bir kabiliyeti olamaz. Nihayetinde bütün kamu mallarının esas sahibi Hazine’dir. Hazine’nin bulamadığı parayı yavrusundan beklemek en hafif tabirle safdilliktir.

BİRİLERİ SERVETİNE SERVET KATACAK

‘Bütçede para kalmadı, pamuk eller cebe’ diyerek 50 milyar liralık vergi zammına hazırlanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) diğer taraftan on beş-yirmi işadamını kurtarmak, onlara servet transferi yapmak için Varlık Fonu’na bel bağlıyor. Adalet, hakkaniyet bunun neresinde? Hadi o borçları buldular diyelim, krediler ödenmediğinde ne olacak?

“Varlık Fonu ödeyecek.” gibi idare-i maslahat cevaplarla geçiştirilemez bu mevzu. 200 milyar liralık kredinin ödemelerinde müşahade edilen aksaklıklar Varlık Fonu’nun tahsis edeceği kredilerde fazlasıyla tekrar edecek.

MAKSAT BÜYÜK VURGUNU UNUTTURMAK

Bulut’un Sabah’ı tetikçilik ve çakallık yaptığını ima etmesi sebepsiz değil. Hepsi suç üstü yakalandı. Servet transferi hazırlığı ortalığa saçıldı. Bunu unutturmak maksadıyla Sabah’ı muvakkaten feda ediyormuş gibi yapıyorlar.

O Sabah ki Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın damadının kardeşi tarafından idare ediliyor. Erdoğan, son üç senede işlediği suçların medyadaki ortağı bir gazeteyi kolay kolay feda edemez. Saray namına yalan ve iftira imalathanesi gibi çalışan Sabah’a bile dayak atıyormuş gibi davranmaları, Paralel Hazine’deki büyük vurgunu dikkatinizden kaçırmasın.

3,1 MİLYAR LİRA İADE EDİLDİ Mİ?

Bilvesile şimdi hatırladım: TVF kurulurken Savunma Sanayii Müsteşarlığı’ndan ödünç aldığı 3,1 milyar lirayı iade etti mi? Vergi paketine silah harcamaları için ihtiyaç duyulduğuna göre o para sahibine iade edilirse silah alımında kullanılabilir. En azından pakette bu kadarlık tenkisata gidilebilir.

Bu sayede AKP tabanına kadar sirayet eden zam infialini bir nebze dindirmek bile mümkün olabilir. Tabiî 3,1 milyar lira buharlaşmadıysa…

Farkında mısınız? Aile şirketi gibi idare ettikleri Türkiye’de nereye dokunsanız elde kalıyor?

[Semih Ardıç] 13.10.2017 [TR724]

Biz amputenin başarılı olanını severiz! [Bülent Korucu]

Avrupa sonuncusu olan Ampute Milli Futbol takımımız yurda dönüşünde coşkulu bir kalabalık tarafından karşılandı. Son maçı stadda seyreden Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, yarışmak ve mücadele etmenin önemini vurguladı, takımın her şeye rağmen hayata tutunma konusunda bütün topluma örnek olduğunu belirtti. Bakan, gazetecilerin önünde takım kaptanı ve sporcuları telefonla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la da görüştürdü. Erdoğan, “Sizler bizim gönlümüzün şampiyonusunuz. Sizinle gurur duyuyoruz. Sporun birleştiriciliğine katkınızdan dolayı kutluyorum. Sizin ve bütün engellilerin spor yapabileceği ve hayata katılabileceği imkanları hazırlamak üzere elimizden geleni yapacağız” diye konuştu.

Bu haberin gerçek olmasını çok isterdim ama değil. Maalesef tam tersi yaşandı. Ampute milli takımımız Avrupa Şampiyonu oldu. Cumhurbaşkanı’ndan en ücradaki bürokrata, ondan sosyal medya trollerine kadar kutlama kuyruğu oluştu. Başarıyı putlaştıran bir toplum olmanın bütün gereklerini yerine getirdik. Siz hiç başarısız sporcuyu arayıp teselli eden yetkili gördünüz mü? Başarıperestliğimizin en somut göstergesi ise aldığımız doping cezaları. Atletizm ve halter başta olmak üzere bir çok madalyamız geri alındı. Ülke olarak ambargo yediğimiz branşlar var. Sahte zaferlerden başına taç yapanlar skandallarda da ortada görünmüyor.

EN UCUZ REKLAM BAŞARILININ SIRTINA ÇIKMAK!

Engellileri sadece gün kutlamaları çerçevesinde yılda bir kez anan medya, engelsiz başlıklarla destanlar yazıyor. Herkes başarılı sporcuları ödüllendirmek üzere sıraya girdi. Hoş çoğunun kuru sıkı olduğunu önceki örneklerden biliyoruz. Ama bir kısmı bile gerçek olsa epey ödül toplanacak. Bu aslında ucuz reklam taktiği. Ali Ağaoğlu hiç fırsat kaçırmaz: Hepsine daire… bugüne kadar söz verdiği daireleri doğuysa ülkenin yarısı ev sahibi olurdu(!). Kimse dönüp “Ucuz Hazine arazileri üzerine kondurduğun o kadar sitede engellilerin asgari ihtiyacı olan hangi standardı uyguladın?” diye sormuyor. Hakeza 200’er bin lira vaat eden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek 23 yıldır yönettiği Başkenti ne kadar engelli dostu bir şehir yaptı? Keşke bunları anlatsa. Sadece o değil bütün başkanlar verse bu hesabı. Duvar ya da ağaçla bölünen kabartmalı kaldırımları izah etseler..

Ya şirketler? Engelliyi ucuz iş gücü olarak sömürenler; kanuni zorunluluğa bile uymayıp ceza ödemeyi göze alanlar… şimdi ödül verip gündeme gelmek için birbirlerini ezecekler!

Sosyal medyada duyarlı vatandaş pozlarıyla en fazla RT alan sözü yazmak adına klavye paralayan bizler… Onların haklarına ne kadar saygılıyız. Asansörünü, toplu taşıma araçlarında koltuğunu işgal ettiğimiz için yüzümüz kızardı mı? Ötelediğimiz, engelini ayıp gibi yüzüne vurmaya çalıştığımız insanlara karşı mahcubiyet duyduk mu? Bir örnek vereyim. Çok değil iki ay önce engellilerin araçlarına uygulanan ÖTV indirimini parmağına dolayan bir profesör vardı, hatırladınız mı? Hiç alakası olmadığı halde iletişim fakültesine dekan yapıldı. Her akşam televizyonlarda AKP’yi savunuyor. Şarkı söyleyenlerin gözaltına alınmasını “ya sesiyle şiddet üretiyorsa” sözleriyle normalleştiren deha(!) Prof. Dr. Ergün Yıldırım aynen şu tweet’i attı: “Avrupa Şampiyonu olan ampute futbol milli takımımız hepimize mücadeleyi , başarıyı ve ülkeyi temsil etmeyi gösterdi. Tebrikler…” Yok hocam, asıl biz sizi tebrik ederiz, manevra yeteceğiniz müthiş.KHK’LI AMPUTE

Peki toplum Veli Saçılık’ı tanıyor mu? Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) işini kaybeden mağdurlardan. Hakkını, işini geri alabilmek için direnen bir avuç emekçiyle birlikte her gün Ankara sokaklarında polisten dayak yiyor. Plastik mermi yağmuruna tutuluyor. Bilhassa ampute koluna vuruyorlar, postalla basıyorlar.

Bir de mayına basan kahraman futbolcu edebiyatı var. Ona minnettarız ama ya iki yüzlüler… 2009’da bombalı saldırıda yüzde 98 özürlü hale gelen Gazi polis Bilal Konakçı 15 gün FETÖ’den tutuklu kaldı. Yetmedi, iki elini kullanamadığı ve gözleri görmediği için bakımına muhtaç olduğu eşini gözaltına alıp günlerce tuttular. Beş arkadaşının şehit olduğu saldırıda ağır yaralanan Gazi astsubay Aziz Demir de KHK ile atıldı ve tedavi olamıyor. Böyle sayısız örnek var.

Keşke galibiyetlere destan yazdığımız kadar bu gerçeklere duyarlı olabilseydik. Başarıyı değil insanlığı önceleyebilseydik. Her engeli aşmak mümkün ama vicdan eksikliğinin çaresi yok maalesef.

[Bülent Korucu] 13.10.2017 [TR724]