Ege Denizi’nde can veren 5 kişilik Maden ailesinin hüzünlü öyküsü [Kronos.news]

Hüseyin Maden 40 yaşında bir fizik öğretmeni, eşi Nur Maden ise 36 yaşında ana sınıfı öğretmeniydi. Kastamonu’da yaşayan ailenin Nadire (13) Nur (10) isimli iki kızı ve Feridun (7) isimli bir oğlu vardı. Hayatları Ege'nin sularında son buldu.

Türkiye’den Yunanistan’ın Midilli adasına geçip iltica etmeye çalışırken Ege Denizi’nde kaybolan ailenin üç çocuğunun cesedine ulaşıldı. Öğretmen anne baba ve çocuklarının boğulma hikayesi Türkiye’de ve dünyada büyük yankı uyandırdı.



Ayrıntılarına Aktifhaber‘in ulaştığı bilgilere göre Hüseyin Maden 40 yaşında bir fizik öğretmeni. Eşi Nur Maden ise 36 yaşında Ana Sınıfı öğretmeniydi. Kastamonu’da yaşayan ailenin Nadire(13) Nur(10) isimli iki kızı ve Feridun(7) isimli bir oğlu vardı.

Kamuda görevli Hüseyin Maden, 15 Temmuz sonrası çıkartılan KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Ardından Gülen cemaati ile bağları nedeniyle Hüseyin ve Nur Maden hakkında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. İkisinin de tutuklanıp çocuklarının yalnız kalma korkusuyla aile polisten saklanmaya karar verdi.

Başka bir adreste yaklaşık bir yıl boyunca saklanan ailenin evine defalarca polis baskını yapıldı. Hüseyin Maden bu sırada sigortasız olarak beden gücü gerektiren bir işte 1000 TL’ye çalışmaya başlamıştı ve ailesini geçindirmeye uğraşıyordu.

Ancak polisin kıskacı tüm her geçen gün daha da sıkılaşınca Hüseyin Maden ellerinde kalan son parayla yurt dışına çıkmaya karar verdi.

İşinden atılmış olması, mal varlığına el konulmuş olması nedeniyle birikimlerinin büyük bölümünü kaybetmişlerdi. Ailesinin verdiği bilgilere göre Hüseyin Maden çok sayıda insan kaçakçısıyla irtibata geçti. Ancak beş kişilik bir aile için istenen rakamları karşılayacak imkanı yoktu.

Bunun üzerine Maden elinde kalan son parasının üstüne arkadaşlarından biraz borç alarak eski bir tekne satın aldı. Tekneyi satın aldığı kişilerden aldığı kullanıma ilişkin bilgilerle ailesini Yunanistan’ın Midilli Adası’na götürmeye ve iltica etmeye karar verdi.

ARKADAŞI SON GECESİNİ ANLATTI

Borç almaya gittiği arkadaşı vedalaştıkları geceyi şöyle anlatıyor:

“Sabah namazına kadar uyumadık sohbet ettik. Sonra namazı beraber kıldık. Hatta o kıldırdı. Sabah beni uyandırdı. Üstündeki kot pantolonu ve gömleği toplam 10 liraya ikinci el aldığını anlatmıştı. Elinde poşetiyle yolcu ettim. ‘Hiç gidesim yok ama başka çarem de yok. Tanıdık yok. Bir bilinmeze doğru gidiyoruz’ dedi. Ne kadar parası kaldığını sordum. ‘5-6 bin lira var Allah büyük’ dedi. Vedalaştık. Ben çok ağlamam ama vedalaşırken gözümden birkaç damla yaş aktı. Hakkımı halel etmemi istedi. Helalleştik. Evin içine ayrı bir hüzün çöktü.”

YOLCULUK GÜNÜ

Ardından 40 yaşındaki fizik öğretmeni Hüseyin Maden, Ege’nin bu mevsimde azgınlaşan sularına doğru ailesiyle birlikte yola çıktı.

Sonrasına ilişkin bilinen tek şey, ailesine gönderdiği mesaj: “Işıkları gördük, adaya çıkıyoruz”

Bu mesajın üzerinden yaklaşık 20 gün geçti. Aileleri, Midilli’de Yunanistan polisine yakalanıp mülteci kampında olduğunu düşünerek kendilerini rahatlatmaya çalıştılar. Telefonları cevap vermiyordu.

Ancak önceki gün Midilli Adası’nın Lesvos Plajı’na üç çocuk cesedi vurdu. İki kız ve bir erkek çocuk cesediydi. Yunan polisinin verdiği yaş bilgileri Mağden ailesinin bilgilerine uyuyordu. Mülteci kamplarında da sözkonusu aileden iz yoktu.

DEFNEDİLDİLER

Çocukların cesetlerinin deniz suyundan etkilenmiş olması nedeniyle DNA örneklerinin alınmasının ardından defnedildiği belirtiliyor. Geride kalan akrabaları Yunanistan’a gelmek için yoğun uğraş verseler de henüz vize engelini aşabilmiş değiller.

BAŞARILI BİR ÖĞRETMEN

Hüseyin Mağden Başarılı bir Fizik Öğretmeniydi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın sitesinde TÜBİTAK’la birlikte yürüttüğü Bilim Fuarlarına ilişkin detaylar hala duruyor.

Resmi sitede konu şöyle duyuruluyor: “Fizik Öğretmenimiz Hüseyin Maden tarafından yürütülen TÜBİTAK 4006 Bilim Fuarı, Öğretmen ve öğrencilerimizin özverili çalışmaları sonucunda 22 -23 Mayıs 2015 tarihinde yapıldı.”

NEDEN TÜRKİYE’Yİ TERKETTİ

Hüseyin Maden’in arkadaşlarının verdiği bilgilere göre yaşı daha 40 olmasına rağmen ağır sağlık problemleriyle boğuşuyordu. Böbrek, karaciğer ve dalağından defalarca ameliyat olmuştu. Bu nedenle tutuklanırsa cezaevinde diğer pek çok öğretmen arkadaşı gibi sağlık durumunun kötüleşip hayati tehlike oluşturmasından endişe ediyordu. Ayrıca eşi hakkında da yakalama kararı çıkartılmıştı ve üç çocuğunun hem annesi hem de babasından kopartılması kabul edilebilir bir durum değildi.

Hüseyin Maden’in işten atılıp mal varlığına el konulması sonrası ekonomik durumu da oldukça kötü gitmekteydi. Aile saklandığı için çocuklarının eğitim alabilmeleri de mümkün olmuyordu. Tüm bu nedenlerle Türkiye’de sosyal ölüme mahkum edilen aile riskleri göze alarak Yunanistan’a doğru yola çıktı.

21.11.2017 [Kronos.news]

Siz varken dış mihraka ne hacet! [Tarık Ziya]

Dolar Ocak 2017’de 3,9420 TL seviyesine çıkmıştı. Türk Lirası’na mukabil tarihî zirveyi ifade eden 3,94 bugün itibarıyla geçildi. Geçen hafta ifade ettiğim gibi dolarda yakın vade için artık 4,10 ve fevkindeki seviyeler konuşuluyor. Bu arada Euro/TL 4.65'i görürken altın fiyatlarında da rekor var. Gram altın 163, çeyrek altınsa 265 TL.

Döviz alıp başını giderken Saray ve hükûmetin tek derdi var: ABD’deki Reza Zarrab davasının güya ‘tuzak’ olduğuna halkı ikna etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. ABD’li savcılar hakkında adlî tahkikat açacak kadar şirazeden çıktılar. 

OPERASYONA NİYE MANİ OLMUYORSUNUZ?

Türkiye’ye taarruz ediliyormuş. Ekonomiye operasyon yapılıyormuş. Madem böyle bir saldırı var. Elinizi tutan mı var, niye mani olmuyorsunuz? Millet sizi orada bostan korkuluğu olarak tavzif etmediğine göre çıkın ekonomiye suikast tertip eden fâilleri cezalandırın. 

Hepsi laf ü güzaf. ABD’den çıkacak kararın aleyhlerine olacaklarına isimleri kadar eminler. Sadece vaziyeti kurtarma telaşındalar.

Ehl-i insaf herkes biliyor ki Zarrab davası tepeden tırnağa yolsuzluk ve rüşvete bulaşmış insanların suç üstü yakalanmasından ibarettir.

Zarrab davasının ne millî ne de yerli bir tarafı vardır.

EZİK MERKEZ BANKASI

Doların nerede duracağı bilinmezken Merkez Bankası (TCMB) ölü taklidi yapıyor. Oysa merkez bankaları döviz kurlarının hareketlendiği vakitlerde sahaya iner ve oyunu yeni şartlara göre tanzim eder.

Merkez sahaya indiğinde herkes kendisine çeki düzen verir.

Bizim Merkez Bankası ise oyunu okumaktan, vaktinde müdahale etmekten aciz. Saray’ın hışmına uğramamak için sıradan bir taraftar gibi maçı tribünden seyrediyor. Son bir ayda dolar 3,40’tan 3,95 TL’ye yükseldi.

Müdahale için daha ne olması lazım? 5 lira olduğunda mı elindeki kozları masaya sürecek?

TÜRK LİRASI ŞİMDİLİK 60 KURUŞ ERİDİ

Bir ayda 55-60 kuruş eriyen Türk Lirası’na kim, niye itimat etsin?

Piyasanın ağzında bakla ıslanmaz. Şimdiden 4,5-5 TL rakamları telaffuz ediliyor...

TCMB’nin döviz satması dolar talebinin canlı olduğu piyasada netice vermez. Döviz rezervleri buna imkân vermeyecek kadar az zaten.

Geriye faiz haricinde bir şık kalmıyor. TCMB onu da ürkek ürkek kınından çıkarma gafletine düştü. 20 Kasım itibarıyla faizi 25 puan (yazde 0,25) artırdı.

İşlemlerin de Geç Likidite Penceresi (GLP) denilen arka kapıdan yapılacağını ilan etti.

Hem faiz arttı hem artmadı. TCMB Başkanı Murat Çetinkaya zımnî (saklı) faiz artışının çare olmadığını hâlâ idrak edemedi.

Kelime oyunları ile Saray’ın gönlünü hoş ettiklerini zannediyor. Piyasanın TCMB’den kararlı bir tavır görmesi işlerin yoluna girmesi için elzemdir.

HAZİNE YÜZDE 14,28 İLE BORÇ ALABİLİYOR

Merkez’in yüzde son artışla bile  yüzde 12,25 vaadine mukabil faizi Hazine yüzde 14,28 olarak tatbik ediyor. Bu garabet değil de nedir?

Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti geçen ay yüzde 11 civarındaydı. Aradaki fark piyasanın Merkez Bankası’nın önünde gittiğini gösteriyor.

Daha vahimi 4 Aralık’ta başlayacak Zarrab davasında konuşulanlar ABD gazete ve televizyonlarına aksettikçe faiz tırmanacak.

New York Eyalet Mahkemesi’nin bankalara keseceği muhtemel para cezaları başka sahalarda maliyetleri katlayacak çöküşleri tetikleyebilir. Haliyle dolar ve Euro yeni zirveleri zorlayacak.

RİSK PRİMLERİ 220’YE ÇIKTI

Ahval-i umumî hiç ümit vaat etmiyor. Bilakis her gün Türkiye’nin risk primi yükseliyor. Geçen ay 170 olan risk primi sigortası (CDS) 220’yi aştı. Döviz borcu alanların sigorta maliyeti yüzde 20’den fazla arttı.

Hükûmet sözcüsü Yardımcısı Bekir Bozdağ faiz indirimi ve TCMB hakkında iki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) hazırlandığını söyledi.

Bir bu eksikti. Sıcak para ‘yüksek faiz yoksa gidiyorum’ diyor.

Hükûmet, Merkez’in üç kuruşluk kalan itibarını da yerle bir etmek için mesai yapıyor.

Böyle hükûmet ve böyle Merkez Bankası varken dış mihraklara ne hacet. Ekonomiyi çökertmek için hata üstüne hatada ısrar ediyorlar...

O İKİ KHK FELAKET OLUR

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) o iki KHK’yı yayımlarsa, cezalardan kaçırmak için Halkbank’ın tabelasını Emlakbank ile değiştirirse 2001 krizini mumla ararız.

İki gündür olup bitenlerden hiç mi ders alınmaz. Ankara’da aklı başında kimse kalmadı mı?

Titanik batarken ‘yolcular anlamasın’ diye orkestraya çalmaya devam etmesi söyleniyor.   

Ekonomi namına esas felaket, felaketi inkâr etmektir. Lütfen beylik bir tavsiye gibi telakki etmeyin...

Emniyet kemerlerinizi sımsıkı bağlayın.     

[Tarık Ziya] 21.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Tarikat ve Cemaatlerde Kitabilik ve Keyfilik [Mahmut Akpınar]

Hammurabi’den bu tarafa yasalar yazılıdır ve halka ilan edilir. Allah gönderdiği Resullere kitaplar ve suhuflar vermiştir. Resuller de onu ilan etmede, korumada ve hayata hakim kılmada özel çaba sarf etmişlerdir. Risalet Allah’ın kendilerine bildirdiklerini sorumlu olduğu toplumla paylaşma ve onları sağlam, kalıcı, işler kurallar haline getirmektir. Bu nedenledir ki Kur’an-ı Kerim’in yazılmasına ve korunmasına çok itina gösterilmiştir. Sırf karışıklık oluşmasın diye Kur’an nüshaları çoğaltılıp yeterince yayılıncaya kadar Hadislerin yazılması yasaklanmıştır. Kur’an ve nüshaları çoğalıp korumaya alındıktan sonra büyük bir titizlik ve gayretle bu defa Hadislerin derlenmesi, yazılması işine girişilmiştir.

Devletten derneğe kadar bütün sosyal yapılar dikkate alacakları temel esasları belirlemek, karışıklıkları engellemek, ihtilafları çözmek için yazılı metinlere ihtiyaç duyarlar. Devletlerin anayasaları, yasaları vardır; devletin, kurumların görev ve sorumlulukları, bireyle ve birbirleriyle ilişkileri bu metne göre belirlenir. Yasalar bir toplumsal konsensus olan/olması gereken anayasaya; uygulamalar ise yasalara uygun olmak zorundadır. Bu tür üst metinler her kişiyi, her kurumu bağlar. Türkiye gibi ülkelerde anayasayı ve yasaları en başta koruması gereken bazı siyasetçiler “anayasayı tanımıyorum!” dese de hukukun olduğu ülkelerde herkes bu üst metinlere uyar; uymak zorundadır. “Uymuyorum” diyenler için bunun denetimini yapan siyasetten bağımsız kurumlar-mahkemeler vardır.

Partilerin parti programları, tüzükleri vardır. Partide hedefler, politikalar ona göre belirlenir, işler ona göre yürütülür. Her hükümet kurulduğunda bir hükümet programı yayımlar. Bu program Parlamentoda kabul edildikten sonra hükümet güven oyu almış olur ve icraata başlar. İktidarı boyunca da herkes o iktidarı hükümet programında yapmayı taahhüt ettiği hedeflere, politikalara göre sorgular, değerlendirir, eleştirir.

Yeryüzünde yaygın bütün dinlerin, bütün köklü inançların yazılı metinleri vardır. Bazıları kendi Kutsal kitaplarını esas alır bazıları o inancın kurucusunun yazıya dökülmüş fikirlerini. Yazılı metne, tespit edilmiş kurallara-prensiplere dayanmayan inançlar zamanla parçalanır, ayrışır ve bütünlüğünü koruyamaz. Her biri, türlü fraksiyonlarla birbirinden ayrı yapılara dönüşürler.

Cemaat ve tarikat yapılarında da eğer bir kitabilik, yazılı metne, temel esaslara/ilkelere bağlılık söz konusu ise o yapı daha sağlam olur. Uygulamada ortaya çıkan farklılıklar, ihtilaflar konusunda o ilkelere, kitaplara başvurulur. Kitabiliğin, ilkelerin olmadığı veya sağlam bir teminat altına alınmadığı zaman sosyal yapılarda keyfilik ortaya çıkar. Yönetici kadrolar o sosyal yapıyı kendi arzularına, çıkarlarına göre yönlendirebilir. Suistimaller, istismarlar olabilir. Bu nedenledir ki sosyal hareketlerin kendilerine bir faaliyet alanı, ilkeler, prensipler, misyon ve vizyon belirlemesi beklenir. Dışardaki kişiler de o hareketi kendi tanımlamaları üzerinden tanır ve deklare ettiği ilkeler kurallar üzerinden yargılar, değerlendirir, kritik eder. Böyle bir çerçeve çizilmezse gerek içerden gerek dışardan art niyetlerle hareketin/tarikatın asli amacına, faaliyet alanına aykırı/uymayan tavır ve davranışları reddetmek mümkün olmaz. Atılan iftiralara ve ithamlara karşı etkili savunma yapmak, açık ve net bir duruş sergilemek mümkün olmaz. Söylenen şeyler maşeri vicdanda karşılık bulmaz. Ama önceden deklare edilmiş metinlerinizde bu ilkeler varsa “bunlar bizim ilkelerimize, amacımıza aykırı; bizim için kabul edilemez” der ve reddedebilirsiniz.

Hizmet Hareketi için pek çok yazılı metin olmakla birlikte bunlar derli toplu bir çerçeve içinde deklare edilmiş değil. Hizmet İslami sosyal bir harekettir. Bu nedenle öncelikle başta Kur’an ve Sünnet olmak üzere İslam’ın temel kaynaklarına dayanır. Bunun yanında Bediüzzaman tarafında yazılan Risale-i Nur isimli Kur’an tefsiri esas alınır. Güncel meselelerde ise Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin kitapları, yazıları, sohbetleri ölçü kabul edilir. Ancak uygulamada çok defa kitapları, genel esasları dikkate almak yerine bireysel ilişkiler sonucu elde edilen, özel sohbetlerde edinilmiş bilgiler kullanılır. Hizmet konularında çok defa referans verirken kitaplardan öte “ben bir defasında şöyle duydum”, “bir zaman bana şunu demişti” gibi kime, ne zaman, nasıl, niçin ve hangi makamda söylendiği belli olmayan, sözün aslının ne kadarının muhafaza edilebildiği bilinmeyen rivayetler üzerinden işler yapılır. Hoca Efendi’den rivayet edilen sözler bazı işlere ve icraatlara gerekçe yapılır. Zaman zaman da yapılmak istenen sıkıntılı işlere meşruiyet kılıfı olur.

Tarikat cemaat türü yapılarda insanlar kendi önemini vurgulamak için Şeyhin, Liderin, Hoca Efendi’nin kendisine hususi ortamda söylediklerini kullanır. “Mahrem alanda ve dar dairede” bulunduğunu, “önemli bir adam” olduğunu ihvan nezdinde vurgular. Bazıları ise kendi kifayetsizliğini Şeyhten, liderden rivayet edilen sözlerle, enstantanelerle örter. Çok da vazıh olmayan bu tür nakiller üzerinden bazı insanlar kendine kredi toplama, icraatını güçlendirme yolunu tercih eder. Böylesi kutsiyet atfedilen kişilerden nakledilen rivayetlerin-bilgilerin içine ne kadar yalan katılır, vak’a ne kadar esnetilir kestirmek zordur. Zira bazen aynı sohbette bulunan 10 kişinin aynı ortama dair anlattıkları birbirinden tamamen farklı olur. Art niyetten suistimalden öte bunun kişilerin anlayış, eğitim, kültür düzeyleriyle de ilgili olduğunu bilmek gerekir. “Anlattığın karşındakinin anladığı kadardır” sözü büyük zatların sohbetinde, halkasında bulunanlar için de geçerlidir.

Zamanla şeyhe/lidere dayandırılan bu tür rivayetlerde farklılıklar olur. Aynı konuda yorum ve rivayet farklılıkları çıkar. Bu farklılıklar eğer yazılı metinlere dayalı bir yapı kurulmamış, temel ilkeler açık ve net belirlenmemiş ise çatlakların, ihtilafların zemini olabilir.

Hizmet Hareketi eğitimli insanlardan oluşan, temel esaslarıyla, ilkeleriyle ilgili pek çok yazılı kaynağa sahip, kitabi bir hareket. Ama Türk toplumunun genelinde olduğu üzere yazılı kaynaklara müracaat etmek, problemlerin çözümlerini kitaplarda, ilkelerde aramak yerine nakillere rağbet ediliyor. Gizemli, ilgi çeken sohbetler, yorumlar daha çok ilgi görüyor. İnsanlar onlardan haz alıyor ve onları dinlemek istiyor. Bu tür sohbetler, konuşmalar, nakiller insanların aşk ve şevkini artırmak için kullanılmalı mı, ne kadar kullanılmalı emin değilim. İnsanları gerçeklikten koparan, esbaba riayetten uzaklaştıran, hayalciliğe savuran tarafları da olabilir.

Hizmet şu sıralar zor zamanlardan geçiyor ve pek çok kafa karışıklıkları var. bazı konularda birbiriyle örtüşmeyen farklı rivayetler, yorumlar olabiliyor. Hizmetin ne olup olmadığı, niyeti, hedefleri konusunda içerden ve dışardan pek çok spekülasyon yapılıyor. Bunların önünü almanın ve bir tevhide varmanın yolu nakilleri, sözleri, yorumları değil Kitapları esas almak olmalıdır. Kur’an ve Hadisler yanında Risale-i Nurlar ve Hoca Efendinin kitapları ortadadır. Belirsizlikler, karışıklıklar, ithamlar, muğlaklıklar ve problemler karşısında çözüm kitaplarda ve yazılarda aranmalı, referanslar oraya verilmelidir. Aksi halde herkesin “kendi Hocaefendisi” devreye girer ve mesele daha da grift hale gelir. Bu noktada eserlerden, kitaplardan ve temel prensiplerden hareketle bir misyon ve vizyon çizilebilir. Temel ilkelerin, amacın ne olduğu, faaliyet alanlarının neler olduğu, Müslümanlar ve insanlık için ne gibi ideallere ulaşılmak istendiği açık ve net deklare edilebilirse karışıklıklara ve istismarlara, ithamlara engel olmak mümkün olabilir.

Cemaat ve tarikat yapılarında çoğu zaman her önemli müridin, vekilin, talebenin kendi kafasında bir şeyh-lider tanımı olur. Eğer güç mücadeleleri de varsa her bir güç odağı kendi Şeyhini öne çıkarmak, onun etki alanını genişletmek ister. Şeyh bir tane olur ama her kafadaki farklı şeyhler arası mücadele, rekabet olabilir. Bu durum halka ve hakka hizmet etmek üzere yola çıkan cemaat-tarikat yapılarını güç mücadelelerinin arenası, ihtilafların zemini haline getirebilir. Keyfi yorumlardan, kaynaksız rivayetlerden kurtulup kitabi hale gelmek, ilkeleri esasları belirli bir topluluk olmak bu sıkıntıları asgariye indirecektir.

[Mahmut Akpınar] 21.11.2017 [mahmutakpinar.wordpress.com]

Aksiyon erleri [Safvet Senih]

Fakirlik, cehalet ve tefrika içinde inleyen koskoca bir mazlumlar, mağdurlar ve mahkumlar dünyasına hizmet verecek olan aksiyon erlerinin, birer fikir sahibi ve yiğit birer ihlas ırgatlar olarak, çok önemli donanımlara sahip olmaları icap etmektedir. Ayrıca bu sarp akabelerden geçerken pek çok engele de göğüs germeleri gerekecektir…

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Düşünce ve Aksiyon İnsanı”  başlıklı yazısında bu mesele üzerinde durmaktadır: “Düşünce ve aksiyon insanı; hareket eden, planlayan, dünyaya yeniden nizam verme hafakanlarıyla oturup kalkan, asırlardan beri yıka geldiğimiz ruh ve mânâ heykellerimizi yeniden ikâme etme hareketini  temsil eden, tarihî değerlerimizi bir kere daha yorumlayan; hareketten düşünceye, düşünceden harekete irade ve mantık mekiğini rahat kullanmasını bilen ve kendi ruh ve mânâ kaneviçelerimize göre bize yeni yeni dantelalar ören bir hamle insanıdır.

“O, duygudan düşünceye, ondan da pratik hayatın hemen her faslına uzanan çizgide, hep nizam soluklar; yapma ve inşâ etme duygusuyla oturur-kalkar. O, maddi güç ve kuvvetini kullanarak ülkeler fethetme, zaferden zafere koşma yerine, ruh erkân-ı harplerini, düşünce mimar ve fikir işçilerini yetiştiren, çevresine her zaman imar ve inşâ düşüncesi üfleyen, çıraklarına harabeleri mamur etme  yollarını gösteren ledünnî (Hz. Hızır Aleyhisselam gibi eşya ve olayların arka planlarına vâkıf) bir Hak eridir. İradesini, sonsuz meşietle  birleştirebilmiş, şevk ve şükürle çoşkun bir Hak eri… O, bu güç kaynaklarını yerinde ve Sâhibine vefâ hissiyle kullanabildiği sürece, katiyen yenilmez; yenildi zannedildiği yerlerde bile farklı bir zafer tabyasının başında olduğu görülür.

“Düşünce ve aksiyon insanı, bazen vefalı bir vatan evladı, bazen düşünce buudlu bir hareket  insanı, bazen bir ilim aşığı, bazen dâhî bir sanatkâr, bazen bir devlet adamı, bazen de bunların hepsidir.”

Hocaefendi bu tariften sonra gerçekten aşk, heyecan ve aksiyon yüklü bazı büyüklerimizden söz ettikten sonra meseleyi Bediüzzaman Hazretlerine getirip  der ki: “Ve hele imanı düşüncesi ve baş döndüren aksiyonuyla, küfür ve ilhad dünyasının bütün planlarını alt üst eden Bediüzzaman’ı hatırlamamak mümkün mü? (…)  O, İslâm âleminin, inanç, moral  ve vicdanî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır. Ona, onun düşüncelerine, hissî mülâhazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyetiyle telif edilemez. O, bütün ömrünü, Kitap ve Sünnetin gölgesinde, tecrübe ve mantığı kanatları altında derin bir aşk ve heyecanla beraber hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür. (…)  Bediüzzaman, gerek düşünce hayatında, gerek aksiyonunda hemen her zaman başkalarında bulunmayan engin bir karakter  sergilemiştir. Onun insanlık için en hayati meselelerde bütün insanlığı kucaklayışı, küfür, zulüm ve dalâlete karşı tiksinti duyuşu, her yerde istibdatla savaşı, hatta bu uğurda hayatını istihkâr edercesine vefası ve civanmertliği ve ölümü gülerek karşılaması, onun için normal davranışlardı. O engin bir his insanı olmanın yanında, misyonuyla alâkalı meselelerde, hep Kitap-Sünnet yörüngeli; muhâkeme ve mantık televvünlü yaşamıştır. O hemen her zaman, davranışları itibarı ile, mâsum bir ikili görünüm sergilerdi: Biri, engin bir vicdan eri, derin bir aşk ve heyecan timsâli ve olabildiğince mert bir insan görünümü; diğeri de fevkalâde dengeli, çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü, büyük plan ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahip mütefekkir görünümü. Bediüzzaman ve onun dâvâsına bu zaviyeden yaklaşmak, onun, İslâm büyüklerinin bir devamı olarak, içinde bulunduğumuz çağda bizim için ifade ettiği mânâyı anlamamız bakımından çok önemlidir. (…) Bediüzzaman, materyalist düşüncenin, fikir hayatımızı hercümerce ettiği, komünizmin en çılgın dönemini yaşadığı, dünyanın en bunalımlı, en karanlık, en sıkıntılı günlerden geçtiği çok talihsiz bir zaman diliminde, iman ve ümit  tüten eserleriyle, sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayan insanımıza Hızır çeşmesine giden yolları gösterdi ve gezdiği her yerde yığınlara hep ‘ba’sü ba’de’l-mevt’  (dirilişi) üfledi. (…)

“Hiç kimsenin dînî hakikatler adına bir şey söylemeye cesaret edemediği en kâbuslu dönemlerde o, uyutulmak istenen yığınlara teyakkuzlar çekti (alarmlar verdi)…   cehalet, fakr u zaruret ve iftiraka karşı savaş ilan etti…  Toplumu saran çeşit çeşit vehimleri temelinden sarstı… Ateizm ve inkâr-ı ulûhiyete karşı bir sath-ı mücadele oluşturduğu gibi, bâtıl ve hurafeleri de kendi çıkmazları içinde boğdu. Her zaman, şâyan-ı hayret bir medenî cesaretle asırlık dertlerimizi teşrih etti ve tedâvi yollarını gösterdi. Araplar ‘En son ilaç dağlamadır’ derler. O, bir-iki asırlık, riyâ, gösteriş ve âlâyiş üzerine âdetâ bir kızgın demir bastı; saray ricâlinden doğudaki aşiret reislerine, meşihattan (şeyhülislamlıktan) askeri erkâna kadar herkesin ruhunda mâkes bulacak çok yeni şeyler söyledi… Söyledi ve her kesimi ile milletin dikkatini üzerine çekti.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin, Üstad Hazretleri üzerine yaptığı bir muhteşem değerlendirmeler sayfalar sürüyor… Ben sadece oradan-buradan bazı bölümlerini aktarabildim… Elbette, düşünce ve aksiyon anlayışımız için eşsiz bir nümune ve rehberdir…

[Safvet Senih] 21.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Tarihi bir bozguna hep birlikte şahitlik yapacağız [Faruk Mercan]

Türkiye'yi çok ağır bir tahribata sürükleyen meşum sürecin dördüncü yılındayız.

Kin ve nefretinin, korkularının esiri bir despot, tam dört yıldır Hitler'in taktikleri, Stalin'in yöntemleriyle insanlara kıyıyor.

Bütün despotlar, korkularının esiridirler.

Dikkat edin, Saraydaki şahıs Türkiye'yi tamamen teslim almış durumda ama, yine her gün iktidarını kaybetme korkusu yaşıyor.

Bütün despotlar böyledir.

Kin ve nefretle ezdikleri insanların eşlerinden, çocuklarından, bebeklerinden korkarlar. Bu yüzden “soykırım” yaparlar. Siyasi tarihte bu tarz soykırımın babası Stalin'dir. Kadınları, çocukları, bebekleri hapsetmek, öldürmek bu korkunun tezahürüdür.

Despotların bir diğer korkusu, kirli iktidarlarını kurarken işbirliği yaptıkları kişilerin günün birinde taraf değiştirip konuşmasıdır.

Rıza Sarraf itirafçı oldu, savcılar tarafından cezaevinden çıkarıldı ve bilinmeyen bir yerde itirafları kayda alınıyor. Bu haber duyulduğundan beri Saraydaki despotun korkuları had safhaya çıkmış durumda...

Aslında Türkiye'nin dört yıldır yaşadığı olaylara bakıldığında, Rıza Sarraf olayı, ilk zikredilmesi gereken konulardan değil...

Saraydaki despot, bir devleti baştan sona tahrip etti, bir ülkenin bütün değerlerini alt üst etti. Dört yılda Türkiye'yi bir enkaz haline getirdi. Düşünebiliyor musunuz, insanlar işe girme mülakatlarına giderken, Saraydaki şahsın giydiği ceketin modelini giyiyorlar ve bu bir tercih sebebi oluyor. Bunu, dünyanın en saygın dış politika dergilerinden “The Atlantic” yazıyor. Türkiye'de yeni sloganın “Tek devlet, tek millet, tek ceket” olduğunu belirterek...

Son yıllarda hangi devlet bu kadar küçük düşmüştür?

Saraydaki şahıs ve yakın bir adamı bir süre önce, bir devlet başkanıyla bir araya geliyorlar. Konu yine o ülkedeki Hizmet kurumları ve Hizmet insanları...

Saraydaki şahıs, o ülkede Hizmet insanlarının inşa ettiği eğitim tesislerinin “terör yuvası” olduklarını iddia ediyor ve kapatılmalarını istiyor. Yakın adamı, Hizmet hareketinin bu ülkedeki büyük bir eğitim tesisi için “IŞİD ile bağlantısı var” diyor.

Bu devlet başkanının cevabı şöyle oluyor:

“Bahsettiğiniz eğitim kurumunun açılışını ben yaptım ve sizin bir bakanınınız da bana eşlik etti. Bir daha, kardeşlerim dediğim insanların terörist oldukları iddiasıyla bana gelmeyin. Siz de okul açmak istiyorsanız gelin açın, burası demokratik bir ülke...”

Bu ülkenin ileri gelen bir yöneticisi ise şöyle diyor:

“Hizmet hareketini IŞİD ile ilişkili gösterip bizi kandıracağını zannediyor. Halbuki Suriye'deki terör örgütleriyle ilişkisini çok iyi biliyoruz.”

İşte bu...

Hakikatleri ilelebet saklamak da mümkün değil, yalanlarla uzun süre ayakta kalmak da...

Ne diyordu Rıza için 2013'te?

“O bir hayırseverdir...”

NBC televizyonu muhabiri yazıyor. Meğer Rıza, eşinin derneğine 4,5 milyon dolar para vermiş.

Türkiye'deki Rıza davasını, kurduğu hile ve baskı rejimi sayesinde kapattı. Ama Rıza, hiç hesapta olmayan bir şekilde yakayı kaptırdı ve şimdi konuşuyor. Rıza korkusu had safhada... İki defa “nota” verdi Amerika'ya Rıza için... Rıza'nın can güvenliğinden endişeliymiş. Çünkü Rıza Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıymış.

Dikkat edin, Rıza aynı zamanda İran vatandaşı, ama İran Cumhurbaşkanı Ruhani hiç endişeli değil ve İran Amerika'ya “nota” verme gereği duymuyor.

Kim korkar Rıza'dan? Elbette Rıza ile gizli ilişkisi olan...

Bunu bütün dünya görmüyor mu?...

Herkes görüyor. Rıza'nın gerçek patronu olduğunu artık bütün dünya duydu. 15 Temmuz yalanlarıyla Rıza ile ilişkilerini örtbas edeceğini zannediyordu. Ama kimseyi inandıramadı.

Yine saygın bir dış politika dergisi olan “The National İnterest”te, Doug Bandow imzasıyla yayınlanan makalede, Batılı istihbarat teşkilatlarında Hizmet hareketini 15 Temmuz’la itham edecek hiçbir bilgi bulunmadığı ifade ediliyor ve Rıza Sarraf davasına değiniliyor. Türkiye'deki Rıza davasını kapatmak için binlerce polis, hakim ve savcının görevden alındığı, 15 Temmuz'u istismar eden Saraydaki şahsın Türkiye'de Hizmet hareketine karşı Stalin yöntemlerini uyguladığı vurgulanıyor.

Saraydaki şahıs, sadece demokrasi standartları düşük bazı ülkelerde, oraların yöneticilerini Hizmet hareketine karşı kışkırtabildi. Oralarda da aldığı sonuçlar sınırlı...

Göreceksiniz dünyada gürül gürül bir dalga yükselecek ve bu dalga çok yakın bir zamanda Saraydaki despot ve rejimini bozguna uğratacak. Rıza, bu dalganın sadece bir parçası... İnşallah bu tarihi bozguna hep birlikte şahitlik yapacağız.

[Faruk Mercan] 21.11.2017 [Samanyolu Haber]

Alternatifsizlik, Türk Sağı’nı tüketirken… [Türk Sağı’nın hikâyesi-24] [Kemal Ay]

Türkiye’de sol bir partinin tek başına iktidar olamayacağına dair yaygın bir kanaat var. Nitekim Cumhuriyet tarihinde bunun örneği de yok. 1923–50 arasındaki ‘tek parti’ dönemini ‘sola’ mal etmek haksızlık olur. 1970’lerde Bülent Ecevit’in önderliğinde başlayan ‘solculaşma’ ve toplumsallaşma eğiliminde dâhi CHP’nin elde ettiği başarı, ‘tek başına iktidar’ doğuramamıştı. Ancak Ecevit’in hem 70’lerde hem de 90’larda ‘solcu lider’ olarak başbakanlık yapması, Türkiye solunun en büyük başarısı olarak akılda kaldı. Buna, Erdal İnönü’nün SHP ile başardığı şeyleri de eklemek gerekir; Demirel’le birlikte iktidarı paylaştıkları 1991–93 arası, her ne kadar Türkiye tarihinin en karanlık olaylarına ev sahipliği yapsa da…

POPÜLER OLANI KUCAKLAYAN PARTİ

2002’de ortaya çıkan AKP, toplumun hemen her kesimine bir şeyler vaat edebilen, bir nevi ‘catch all party’ (herkesi kucaklama heveslisi) idi. Ancak aynı zamanda gündemi sürekli olarak ‘elitler’ ile ‘halk’ arasındaki bir savaş çerçevesine sokabiliyordu. Bu, son yıllarda ‘popülist siyaset’ deyince akla gelen temel yöntem. ‘Egemen sınıflar vs. halk’ jargonu aslında ‘sol’ kökenlidir ve geniş toplum kitlelerini harekete geçirmekte bugüne dek hep başarılı olmuştur. Fakat bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde de bahsettiğim üzere, Türkiye’de ‘yerleşik düzen’ meselesi biraz karışık olduğu için, genellikle sağ-popülist partiler bu söylemden fayda sağladı hep. Ecevit’in CHP’yi halka açma girişiminde de, SHP’nin seçim başarılarında da, daha sonra DSP’nin iktidara yürümesinde de, ‘halka açılma stratejisi’ öne çıkıyordu. (Latin Amerika’da mesela sol-popülizm çok benzer söylemlerle iktidara yürümüştür.)

2000’li yıllardaki CHP için de bu metot çokça teşvik edildi. Erdoğan’ın siyaseti ‘CHP-karşıtlığı’ üzerinden kurgulaması, CHP’yi sürekli Tek Parti dönemi bagajından vurması ve CHP’nin de parçalı yapısıyla (açılımcılar ve devletçiler) bu salvolara karşı tutarlı bir karşıt söylem geliştirememesi, AKP’nin en azından ‘sol’ tarafından tehdit edilemeyeceğinin göstergesiydi. Bilhassa Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin ‘sağa açılımcı’ bir politika belirlemesinde, toplumdaki CHP karşıtlığını kırmak istemenin rolü büyük fakat CHP’nin asıl problemi tek bir strateji ile seçim kazanmaya çalışmasıydı. Oysa AKP, hem ülkedeki en ‘uç’ kesimlerin sempatisini kazanabiliyor, hem geniş yoksul halk kesimlerini kendine bağlıyor, hem de orta sınıfların ekonomik ihtiyaçlarına karşılık veriyordu.

ALTERNATİF SADECE SAĞDAN MI ÇIKACAK?

Dolayısıyla AKP’nin bir alternatifinin, yine ‘sağdan’ çıkacağına dair algı, yerleşti. Fakat Erdoğan’ın siyasetteki mahareti, çok yönlü strateji yürütmesiydi. Bir yandan sürekli CHP vurgusu yaparak ‘sol-seküler siyaseti’ CHP’ye muhtaç etti. Bilhassa ‘laiklik’ hassasiyeti olanlar için CHP bir anda ‘sığınılacak liman’ hüviyetine dönüştü. Kılıçdaroğlu’nun yer yer umut vaat eden ‘yeni pozu’ da buna katkıda bulunacaktı. Öte yandan Erdoğan ‘sağ siyasette’ rakibi olabilecek herkesi tasfiye etti. Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu gibi ‘sağ siyasette’ bir nebze de olsa şansları olan isimleri partiye kazandırdı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun şaibeli ölümü, o kesimi toparlanamamak üzere dağıttı. Bu arada MHP’yi de, ‘Kürt açılımı’ ile paralize etmişti. Bahçeli, milliyetçi kesimi ‘Kürt düşmanlığı’ ile konsolide ederken, toplumdaki ‘analar ağlamasın’ talebinin doğru pazarlanmasıyla, MHP’nin oyları belli bir seviyede kaldı.

2010 Referandumu’nda kendi tabanının yanı sıra, ‘Yetmez Ama Evet’ diyen liberal-seküler bir kesimden yoğun destek gördü. Yüzde 58’lik ‘evet’ cephesi, AKP için önemli bir milattı. O günün yüzde 58 ‘evet’, yüzde 42 ‘hayır’ ve Kürt siyasetinin temsil ettiği ‘boykot’ cepheleri, Türkiye için de önemli bir eşikti. Her şeyden önce AKP’li siyasetçiler, doğru stratejilerle uzun yıllar iktidarda kalabileceklerini sezmişlerdi. İlk kez 2023 ve 2071 hedefleri zikredilmeye başlandı. Hatta 2011’deki genel seçime bu ‘sürekli iktidar’ mottosuyla gidildi. AKP’nin buradan çıkardığı bir diğer ders de, Kürt seçmeni ‘bölebileceklerini’ görmüş olmalarıydı. BDP’nin boykot mitingleri, belirli oranda etkili oldu. Aynı şekilde MHP’nin de içinden ‘sempati’ kazanılabileceği görüldü.

ERDOĞAN, ÇEŞİTLİ GRUPLARI KANDIRIRKEN

2011 seçimlerinin genel gündemi ‘yeni anayasa’ oldu. Erdoğan, anayasayı değiştirebilecek kadar milletvekili talep ediyordu. Bu, Türk sağının ezelî ‘aşağılanmışlık’ hissini tetiklemeyi, bununla birlikte geniş halk kitlelerinin ‘büyük dönüştürücülük’ arzusunu tatmin etmeyi amaçlayan bir taktikti. Bütün sağ politikacıların, yaptığı gibi ‘toplumsal hassasiyet’ dalgaları arasında ustaca sörf yapıyor, bunun yanı sıra, kendi gündemini küçük kazanımlarla dayatıyordu. Erdoğan’ın siyasî profilindeki en ‘numaracı’ (tricky) tarafı da buydu. Özellikle daha geniş bir tabana yayılmayı hedeflediği 2007 sonrasında, toplumun çeşitli kesimleri, Erdoğan’ı bir çeşit ‘kurtarıcı’ olarak görmekten çekinmemişti çünkü Erdoğan bir yandan ‘iktidarını garanti altına alacak geniş muhafazakâr kitleyi konsolide edebiliyordu’ diğer yandan da farklı toplumsal grupların taleplerini, bir çeşit ‘dönüştürücülükle’ yerine getirme hevesinde görünüyordu.

Ergenekon ve Balyoz davalarını hiçbir aklı başında siyasî liderin yapmayacağı şekilde desteklemiş olması, devlet bürokrasisindeki bir ‘yarılmayı’ tetiklemiş (Cemaat vs. Ergenekon) ve Erdoğan, Cemaat’i bir mıknatıs gibi kullanarak, bürokraside kimlere ‘güvenebileceğini’ keşfetmişti. Cemaat tarafından bakılınca, Erdoğan ‘büyük işlevleri olan’ bir çeşit ‘gerekli kötülük’ (necessary evil) taşıyordu. Siyasete ‘ehven-i şer’ çerçevesinden bakanların pek kaçınamayacağı bir açıydı bu. Nitekim Cemaat, 2010 Referandumu’nda ve 2011 genel seçimlerinde AKP’yi açıktan destekledi. Erdoğan’a ‘kanma’ konusunda, Cemaat yalnız değildi. 2011’de Erdoğan’ın Kürt seçmeni PKK’dan ayırabileceğini düşünerek başlattığı ‘Açılım Süreci’ de, Kürtlerin ‘kandırılmasına’ sebep oldu. Öyle ki HDP, Gezi Parkı sürecinde bir an ‘duraksadı’. AKP’yle ilişkilerin bozulmasını istemeyenlerin temkini ağır bastı. Aynı şekilde PKK’ya yakın Kürt siyaseti, 17–25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarına da bir süre kayıtsız kaldı.

Benzer şekilde Türkiye’nin ‘burjuvası’ sayılabilecek iş dünyası da, Erdoğan’lı yılların eninde sonunda sona ereceğini, üstelik Erdoğan’ın kazandıkça ve kendini güvende hissettikçe ‘yumuşayacağını’ düşünmekteydi. Bu sebeple de ‘uzlaşma’ yolunu seçtiler. Erdoğan’ın yeni bir zenginler sınıfı yaratma girişimini ‘makul buluyor’, bu arada Türkiye’nin yükselen imajının kendilerine ‘faydalı’ olduğunu biliyorlardı. Devlet ihalelerinin sadece belli kimseleri memnun ederek dağıtılmasından da ‘kazançlı’ çıkabilirlerdi.

TEHLİKE ALTINDA GERÇEK KARAKTER ORTAYA ÇIKAR

Ancak Erdoğan 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla birlikte kendini ‘tehlikede’ görmeye başladı. Ardından patlak veren yolsuzluk soruşturmaları, Mart 2014’teki yerel seçimler öncesi canını sıkmıştı. Ona göre bütün bunlar bir oyunun parçasıydı. Hedef, kendisiydi. Suriye iç savaşındaki tavrından görmüştük ki, Erdoğan’ın en büyük problemlerinden birisi etrafındaki gelişmeleri ‘kişiselleştirme’ içgüdüsüydü. Bunda, perde arkasında kurduğu ‘şahsî’ ilişkilerin de etkisi vardı. Daha sonra Barzani ailesiyle kuracağı dostluk ve İsrail’le ilişkilerdeki ‘enerji’ faslı, bunun göstergeleri olacaktı. Bu kişiselleştirmenin bir neticesi olarak da, Erdoğan 2013 sonrasında kendini güvende hissedebileceği ittifaklar kurma yolunu seçecekti. Bunun yolu da, Kürtlerle tekinsiz bir ittifak kurmaktansa milliyetçilerle yakınlaşarak Türk sağının yüzde 65’lik geniş spektrumlu pastasını yemekti. Böylece MHP’nin de bir alternatif oluşturma imkânını elinden aldı. (Meral Akşener’in önünü yargı müdahalesiyle keserek, bu ihtimali tamamen ortadan kaldırdı.)

Türk sağı, daha önce 1970’lerde ‘milli cephe’ hükümetleri kurarak ‘popülist milliyetçilik’ ve 28 Şubat’ta Refah Partisi’ni yalnız bırakarak ‘statükoculuk’ gibi travmalar yaşamıştı. Ancak sağcılık açısından ‘tek adamlık’ yeni bir imtihandı. Karizmatik liderlikle, ‘motive edilmiş’ geniş halk kitlelerini bir araya getiren bu model karşısında, Türkiye’deki bütün ‘birikimlerin’ iflas ettiğini söylemek abes olmaz.

Siyaset bilimci Prof. Ümit Cizre’nin Süleyman Demirel’le Erdoğan’ı karşılaştırdığı nefis makalesinden uzunca bir alıntıyla, bu tespiti bağlayayım:

“İki lider arasında son derece öğretici ve anlamlı bir fark var: Erdoğan’ın hazmedilmesi en zor anti-demokratik çıkışları milli irade desteğinin üst üste yapılan seçimlerde giderek artan oranda AK Parti’ye ve lidere aktığı bir dönemde (2010 Anayasa Referandumu’na destek yüzde 58; 2011 seçim sonuçlarında yüzde 50; 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 51.7) patlak verdi. Bu durumda Erdoğan’ın arkasındaki devasa desteğe güvenerek daha sakin ve daha çoğulculuğa saygılı bir siyaset anlayışı ve üslubunu benimsemesi, parti içinde ve ülkede kudretin temerküz ettiği tek odak ve tek siyaset kurucusu olarak kalmayı seçmemesi beklenebilirdi. Ancak bu olmadı. Peki neden?
Kapsamlı bir özet şunu söyler: muhalefetin görülmemiş derecede etkisiz olması, ses getiren yeni bir solun tabloya dahil olmaması, demokratik denge ve denetimlerin kurumsallaşamaması, ve vesayetçi kurumların bir ölçüde geri çekilmiş olması önemli. Bu tabloya bir de liderin arkasındaki desteği, yukarıda değindiğimiz kendi kurak iktidar felsefesini ve ataerkil, muhafazakâr, otoriter siyaset görgüsünü de katarsak, ortaya kendisinden başka irili ufaklı hiçbir güç odağı ve siyasal çeşitlilik görmek istemeyen kuvvetli bir iktidar, hiperaktif bir milli irade, huzursuz bir toplum, iç-sansür uygulamaktan canı çıkmış bir akademi ve medya ortamı çıkar.”

ÇÖZÜLME VAR AMA…

Nasıl ki, 1970’lerdeki ‘toplumsal iflas hâli’ 12 Eylül darbesini bir anlamda ‘kaçınılmaz’ kıldı, aynı şekilde 2000’lerdeki AKP-dışı toplum kesimlerinin ‘yeni’ bir söz söyleyemeyecek durumda oluşu, Erdoğan’a ‘siyaset-üstü’ taleplerini dayatma imkânı verdi. Üstelik bunun için artık herhangi bir ‘icraat’ ihtiyacı da kalmadı. Yalnızca seçmenini alıştırdığı illüzyona devam etmesi kâfi. Bu arada daha önce yaslandığı yüzde 65’lik ‘sağ seçmen pastasını’, yaklaşık yüzde 50’ye çektiğini (bkz. 2017 Referandumu) ise yalnızca kendi biliyor. Ancak sağ seçmenin içinde bulunduğu kriz, KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın şu sözlerinde ifadesini buluyor: ‘AK Parti’den çözülme var ama başka bir partiye de gidiyor değil.’

Ancak özellikle genç seçmenin tercihleri, liselere kadar inen iktidar nefreti ve dünyayla entegrasyonun artmasıyla gelen geleneksellikten kopuş, Türkiye’nin geleceğinde sağ partilerin çok da söz hakkı olmayabileceğini muştuluyor. Bu perspektiften, İYİ Parti deneyimini de gelecek yazıda ele alacağım.

[Kemal Ay] 21.11.2017 [TR724]

Mağarada yaşamak mı çıkıp konuşmak mı? [Tarık Toros]

Ben ikincisini tercih ettim.

Türkiye hayatımda da böyleydi, dışarıda da böyle.

Hiç susmadım, Allah’a şükür.

Artık ortalarda olmayan isimlerin makul gerekçeleri var, ona da saygı duyarım.

“Özeleştiri özeleştiri” diye tutturanlara iki çift lafım var:

Herkes yaptığı işin, takındığı tutumun özeleştirisini verebilir.

Bilmediği, anlamadığı, içinde olmadığı konularda konuşmak ise bana biraz karnından konuşmak gibi geliyor.


**

Özeleştiri tayfasının bir bölümü, ezelden beri karşıt olanlar:

Solcular, Kemalistler, kendine “ana akım” diyenler, Beyaz Türkler, merkezde olduğunu sananlar, iktidar ne yana dönerse oraya kayan yandaşlar, vs.

Bunların samimiyetine inanmıyorum.

Bir kere, kendileri yapmıyor ki bunu.

Yakın geçmişe dair eleştirdikleri her şeyin bin mislini bugün gözlerini kırpmadan uyguluyorlar.

Bilerek, kasten, taammüden.

Gazetecilikte hatalarımız olmadı mı, oldu elbette.

Sadece, şu günkü duruşumuz bile bir özeleştiridir.


**

Selahattin Demirtaş, İPEK MEDYA basıldığında, Kanaltürk-Bugün TV yayınları kararmadan dakikalar önce, tek kamerayla yayında olduğumuz ana kumanda odasına geldiğinde söylemişti, hiç unutmuyorum.

Kelime kelime şöyle demişti:

“Birkaç sokak dolaşarak buraya ulaştık. Binlerle ifade edilen polis yığınağı var. Şaşırdık mı hayır. Maalesef hayır. AKP Türkiye’sinde uzun yıllar tekrar tekrar kamuoyunun önüne bu tür uygulamalar geldi, bizi şaşırtmadı. Medya grubuna canlı yayın esnasında bu kadar mafyavari, nobranca, bir devletin aleni suç örgütü gibi davranması inanılır gibi değil. Biz hiç yabancı değiliz. Parti binalarımız hep böyle basıldı. Ben genel başkanken parti binamıza gaz atıldı, zorla girildi. Mahkeme kararları yoktu, içeride suçlu yoktu. Hiçbir şey yapmamıştık. Sesimizi duyuramadık, anlatamadık. Arkadaşlarımızı yanımızdan aldılar. Mahkemelere çıkardılar, kelepçelediler, tutukladılar. Sahip çıkamadık. Arkadaşlarımız avukatlarla görüştürülmedi. Savunma hakları verilmedi. Çok yaşandı yani. Ezilenlerin amasız/ancaksız birbirleriyle dayanışması önemlidir. Son dönemde Türkiye’de yaşananlar eminim hepimize yakın dönemimize dair önemli dersler sunmuştur. Bu uygulamaların sorumlusu AKP seçmeni değildir. Bir grup elit siyasi AKP yöneticisidir, siyasi bir darbeyle yönetime, devlete el koydular. AKP tabanını da düşmanlaştırıcı bir dil kullanılmamalı, hiçbir camia cemaat düşman değildir.” (28 Ekim 2015, Kanaltürk-Bugün TV ortak yayını)


**

O gün o yayında bunları dinlerken özeleştirimi yaptım ben.

Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar.

Başımıza gelince anladık.

İşte Demirtaş, nazik üslubuyla canlı yayında bu dersi veriyordu.

Geçmişe göre mühim bir fark var: O bir grup elit AKP yöneticisi suça bulaşınca koca ülkeyi ateşe attı ve Cumhuriyet’in tüm kazanımları ateşe atıldı. Sadece Güneydoğu, sadece Cemaat, sadece hukuk, gazetecilik değil. Sadece ekonomik belirsizlikler, dış politik savrulmalar da değil. Topyekün insanlığımız yere çakıldı.


**

Demirtaş, o yayından 373 gün sonra gözaltına alınıp tutuklandı.

382 gündür de milletvekili arkadaşlarıyla özgürlüğünden mahrum, cezaevinde.

Tablo bugün, o günkünden de karanlık ve içinden çıkılmaz halde.

Özeleştiri diye tutturan “elitler” büyük bir alçaklığa imza atıyor.

Tutsak on binlere, işini gücünü kaybeden yüz binlere ve onlara destek verenlere diyorlar ki;

“Tamam bunlar başınıza geldi. Kurunun yanında yaş yandı. Sizin yüzünüzden masumlar eziyet çekiyor. Dönüp kendinize sorun bakalım, biz nerede hata yaptık.”

Yarın öbür gün de bugün çıtlarını çıkarmadıkları AKP rejimi için aynısını yapacaklar.

Nasıl söylem birliği yaptıklarını, nasıl ateşe birlikte odun taşıdıklarını, nasıl yaltaklandıklarını, nasıl nemalandıklarını unutarak!

Bu rejimin yargısı şimdi nasıl protesto ediliyorsa, özeleştiri isteyen yancısı da o kadar yüzüne tükürülmeyi hak ediyor.

Utanmaz, arlanmaz, tatlı su demokratları..!


**

Özeleştiri tayfasının ikinci bölümü ise;

Kürt vatandaşlar gibi, Cemaat mensupları gibi “Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi” diye soranlar.

Başınıza gelenler sizin hatalarınız yüzünden olmadı.

İçinizden birileri, muktedire malzeme verdi.

Muktedir de bunu alıp ustaca tüm camiayı şeytanlaştırdı ve buna kamuoyunu ikna etti.

“Suçun şahsiliği” paspas oldu.

“Kanunların geriye yürümezliği” duvara asıldı.

Hukuk fakültelerinde buna örnek bulmak zordu, şimdi on binlercesi kayda geçti.

Elbette şahsen herkes kendi payına düşünebilir, hayatının muhasebesini yapabilir, bu ayrı.

Depremin günahlı/günahsız ayırmaması gibi… Bu siyasi darbe de ayırmadı. Başka türlü başarı şansı yoktu.


**

Dönelim başa.

Herkes yaptığı işin, takındığı tutumun özeleştirisini verebilir.

Bugün mühim olan dayanışmadır, hiçbir camiayı suçlu ilan etmeden ezilenlere karşı birleşmektir.

Deprem benzetmesi yapmışken…

Enkazdan çığlıklar yükseliyor, müteahhide sonra bakarız yani.

Ayrıca, bu çökme yenisini nasıl yapacağımızı da öğretti layıkıyla.

Yığınla örneği var.

Kafa yormaya ne hacet.

[Tarık Toros] 21.11.2017 [TR724]

Zarrab neyi itiraf edebilir ki? [Erman Yalaz]

Türkiye’deki yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının bir numarası Reza Zarrab (Rıza Sarraf) Amerika’daki davada itirafçı oldu. Bir buçuk aydır, mahkemeye ne avukatı ne kendisi savunma yapıyor. ABD basınında yazılanlardan sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı panik vaziyette iki kez nota verdi. İktidar ‘Bir Türk vatandaşına sahip çıkıyoruz’ ezberini tekrarlıyor her sorulduğunda. Kimi Reza’ya hain diyor, kimi bizi bağlamaz diyor.

Bu arada 17 Aralık dosyasının kahramanları piyasada yok. Sıvışmayı beceremediği için ilk açığa çıkan Egemen Bağış oldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlığına geçiyormuş. Yani Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlunun gemilerini offshore cenneti adalara geçirip vergi kaçırması gibi bir şey. Kayıt dışına çıkıyor. Amerika, İnterpol, FBI, CIA bir şey yapmaya kalkmasın diye tedbir alıyor.

Dün 17  Aralık cemaat darbesi başlıkları atan yandaş medya şimdi ‘17 Aralık’ı 2010’dan itibaren Amerika tezgahladı’ manşetleri atıyor. Yalan söylüyor, yalan yazıyorlar. Kendilerini yalanlıyorlar. Hırsızlığı tescilliyorlar. Korktukları ne ki? Hem yüksek  sesle bağırıyorlar; ‘Türkiye’ye komplo kuruluyor, hukuki değildir’ vs. diye, hem de korkuyorlar. Amerika Türkiye arasında mekik dokuyan Binali Yıldırım’lar Bekir Bozdağ’lar, Mevlüt Çavuşoğlu’lar da bir telaş. Türkiye ile İran arasındaki her şey ulusal hukuka uygun diyorlar.

İRAN’LA ARAMIZDAKİ İŞ Mİ?

FBI tapeleri doğrulamış. Ama Bekir Bozdağ, “Ortada delil yoktur. Türkiye’nin aleyhinde itiraflarda bulunmaya daha doğrusu beyanda bulunmaya zorluyorlar. Reza Zarrab davasında söylenen delilleri ne zaman, nasıl elde ettiniz? Aslı mı var, orjinali mi? Bunların oluşmasında katkınız var mı? FBI ajanı bu tapelerin doğruluğuna nasıl hükmetti? 15 Temmuz’da ya da başka zamanlarda başarılamayanlar şimdi bir kumpasla yapılmaya çalışılıyor” diye haykırıyor.

Aslında bu çıkışlar, feveranlar tek gerçeği ortaya koyuyor: Herkes bal gibi suçu, suçluyu, suçluları, delilleri biliyor. Ama ‘Bu bizim İran ile aramızdaki hukuktur, kim karışır’ diyorlar.

ZARRAB BİLGİLERİNİ TAZELEYELİM

Peki Zarrab neyi itiraf edebilir ki? Önce bilinenleri hatırlatalım. Zarrab, Türkiye’de bir ‘suç örgütü lideri’ olarak yargılanmaya başlandı. Suçları, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak, rüşvet vermek- almak,  resmi ve özel belgede sahtecilik, gümrük kanununa muhalefet, fuhşa aracılık” olarak sıralandı. Dört bakanla,-Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Erdoğan Bayraktar- doğrudan ilişkileri tespit edildi. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler ile oğlu Barış Güler; dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile oğlu Salih Kaan Çağlayan üzerinden ilişki kurmuş. Egemen Bağış ile Zarrab’ı Çağlayan tanıştırmış, ikili sonradan aracısız görüşmüş.

Bakan Güler, Zarrab’dan rüşvet olarak 12 milyon lira almış. Bakan Çağlayan ve oğlu Salih Kaan Çağlayan Ekonomi Bakanlığı özel kaleminden iki ismi Zarrab’a tahsis etmiş, işlerini çözmek için 14 milyon lira almışlar. Parayı baba-oğul paylaşmışlar Çağlayan sonrasında da durmamış rüşvet , mücevher ve lüks saatler almaya devam etmiş. Saatler için 200 bin Euro ve 5 milyon 426 bin 761 dolar paranın Reza Zarrab tarafından Çağlayan’a ödenmiş.

Zarrab meşhur motosikletli kurye görüntüleriyle suç üstü yapıldığı haliyle Bağış’a 3 defada 500’er bin dolar olmak üzere toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet vermiş. Bir de  işin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ayağı var. Aslan’a 29 Mart 2013’te verilen 2.5 milyon dolar rüşvet, teknik ve fiziki takiple delillendirilmiş. Aslan da Çağlayan gibi doymak bilmemiş; 14 kez 500’er bin dolar daha vermiş Zarrab.

Çağlayan’ın dosyasında 106 milyon lira rüşvet gözüküyordu malum. Bir de Excel tablolarında, ‘cash to cag’ notlarıyla birlikte ‘cash to yukarı’ notu hatırdadır. Kimse bu ‘yukarı’ artık!?

DARBE DEYİP ÜSTÜNÜ KAPATTILAR DA

Bakanlar Zarrab’ın suçlarını görmezden gelmiş, işlerini kolaylaştırmış, hayali ihracatla altın, emtia ticareti yapılmış, bürokratlar çanak tutmuş. Koca koca bakanlar bu işe girmiş, kimse vergi, algı dememiş. Herkes aldığı rüşvete bakmış, yan gelip yatmış. Sonuç? Suç üstü bunca delile rağmen ‘17 Aralık bir darbedir’ deyip üstünü örttüler.

Bağıranlar kısaca sıraladığımız bu kısımlar için bağırmıyor. O dosyanın mali kalınlığı 87 milyar Euro idi, kamuoyuna yansıyan haliyle. Bence yine bunun için bağırmıyorlar. Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları zaten ayan beyan ortada. 3-4 seçimde malum Türkiye seçmeni Erdoğan’ı sandıkta akladı. Bence Zarrab’ın anlatacağı başka suçlar işlendi. Hem de 17 Aralık sonrasında. Yani biz boşu boşuna yorulmayalım. Mevzu Türk polisinin dört bakanı, üç oğlunu suç üstü yaptığının ötesinde. Yoksa niye ‘delil yok’ diye bağırsınlar. Bal gibi var. Delil yok diye bağırdıklarına göre bilmediğimiz yeni suçlar var. Zarrab, 17 Aralık’ın öncesinin de, dosyanın kapatılmasının ve 17 Aralık sonrası kurulan sistemin de yine mihengindeydi. AK akçeyi seven zevat, tatlı parayı, kurulmuş düzeni terk etmedi. Süren suçlar var. Ya da oldu.

Zarrab, İran ayağında Ahmedinecat’ı temsil ediyordu. İran devleti Ahmedinecat’tan (Tahran eski belediye başkanı idi o da) kurtuldu. Ama hemen akabinde Zarrab ve Babek Zencani dosyalarının takibine çıktı. Hatırlayın o dönemde Hürriyet’e manşet olan bir meşhur İran ziyareti vardı. Zarrab- AKP, dört bakan ve Erdoğan ilişkisi sadece ABD, Türkiye değil. İran ayağıyla da çok konuşulacak yenilikleri barındırıyor. Zarrab ve bizim uyanık bakanlar muhtemelen İran’a da iyi bir kazık attılar. Çok değil, önümüzdeki haftadan itibaren bunların da bir kısmını öğrenmeye başlayacağız. Biraz sabır.

[Erman Yalaz] 21.11.2017 [TR724]

Zarrab neden Türkiye’nin musibeti? [Mehmet Efe Çaman]

Abdülkadir Selvi her ne kadar yazısının başlığını ‘Zarrab Operasyonu’nun Bilinmeyenleri’ koymuş da olsa, Erdoğan rejiminin 17/25 Aralık sonrası kurduğu algı yönetimi paradigmasına tamamen aykırı şeyler söylüyor. Yolsuzluk soruşturması sürecinde ortaya çıkan dinlemelerin (tapelerin) otantik olduğunu, yani Erdoğan ve ekibinin iddia ettiği gibi kes-yapıştır şeklinde üretilmiş sahte tapeler olmadığını kabul ediyor. Dahası, ABD’nin Zarrab’ı 2007 tarihinden bu yana takibe aldığını, ABD istihbarat servislerinin de hem dinlemeler yaptığını, hem de (İran’a uygulanan ambargonun Zarrab ve Türk hükümeti işbirliği ile nasıl delindiğini tespit etme amaçlı olarak) bankacılık işlemlerini takibata aldığını söylüyor. Selvi’nin bunları söylemesi önemlidir. Adeta Erdoğan’ın rejimine bağ(ım)lı havuz artı sözde merkez medya balçığından yapılma testinin ilk ciddi çatlağıdır.

Elbette bunu Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ’ın “Reza Zarrab davası Türkiye’ye dönük açık bir kumpastır. Siyasi bir davadır, hukuki dayanaktan yoksundur. 17/25 Aralık sürecinde FETÖ’nün başaramadığı hukuki darbe teşebbüsünün ABD yargısı eli ile tekrarlanmasından başka bir şey değildir. Zarrab’ı Türkiye’ye karşı iftirada bulunmaya zorluyorlar” şeklinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına açıklama yapması da oldukça düşündürücüdür. Selvi yazısında Zarrab’ın ABD’ye bilerek, yani teslim olmak üzere gittiğini ima ediyor. Bu da Erdoğan rejiminin söylemine tümden ters bir söylem. Yani Bozdağ Zarrab’ın iftiraya zorlandığını söylüyor, ama Selvi Zarrab’ın bilerek ve isteyerek ABD’ye gittiğine yönelik ifadede bulunuyor. Hatta davanın kapsamının daha da genişleyeceğini, yeni bir iddianame yazılacağını iddia ediyor. Hemen ardından da Erdoğan’ın “burnumuza pis kokular geliyor” cümlesini ilave ederek, bu genişletilmiş davanın nereye uzanacağını yanlış anlaşılmayacak netlikle ortaya koyuyor.

Bir önceki yazımda Zarrab davasının basit bir adi suç davası olmadığını söylemiştim. İran’a uygulanan yaptırımların devlet eliyle delindiğini, üstelik Türkiye’nin bırakınız menfaatleri için olmayı, savunma ve güvenliğine onarılması çok zor bir gedik açtığını ifade etmiştim. Erdoğan ve çevresi, Zarrab-Zencani (yani İran) ile işbirliği yaparak, İran’a ambargo boyunca nükleer programına devam edebilmesi için gereksinim duyduğu finansal desteği sağladılar. Bunu sadece kendi şahsi menfaatleri için yaptılar. Yani kişisel maddi çıkarlarını, Türkiye’nin âli menfaatlerinin önüne kodular. 17/25 Aralık patlak verdiğinde ise, yine Yüce Divan’a gönderilmemek için bu soruşturmanın bir darbe girişimi olduğunu, amacının Erdoğan’ı devirmek olduğunu iddia ederek, hem tüm somut delilleri reddettiler, hem de yargıya siyasi müdahalede bulunarak bir sivil darbe yaptılar. Anayasanın temel taşı olan güçler ayrılığını sakatladılar. Türkiye’nin anayasal düzenine karşı cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir sivil darbe gerçekleştirdiler. Bunu başarmaları ancak Avrasyacı (Ergenekoncu) derin yapı ile mümkün olabilirdi. Bu sürecin hemen ardından Akdoğan’ın “milli orduya kumpas” açıklaması ve müteakiben de tüm Ergenekoncuların derhal hapisten çıkartılması gerçekleşti. Sonraki süreçte neler olduğunu önceki yazılarımda inceledim.

DAVA RESMİ OLARAK BİR HALKBANK DAVASI

Şimdi gelelim bu yazının ana konusuna. Bakın Selvi durumu kabullendi. Türkiye’de artık Zarrab davası manşetlerdedir. Dolar 20 Kasım 2017 itibarıyla 3,93’e yükselmiş, 3,90 kritik eşiğini uzun süredir test etmekteyken, bu eşiği artık barizce aşmıştır. Sabah sosyal medyada Halkbank’ın sermayesinin kurulacak yeni bir devlet bankasına nakledileceğine ilişkin haberler dolaşıyordu. Geçen hafta ABD’ye Zarrab ile alakalı olarak verilen diplomatik notalardan sonra, eğer bir de bu hamleyi yaparlarsa, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde – 2018’i bulmaz – ABD tarafından haydut devlet ilan edilmesinin ve Erdoğan rejiminin illegal bir örgüt olarak algılanmasının önünü alamazlar.

Evet, ABD’deki Zarrab davası artık resmi olarak Halkbank davasıdır. Halkbank bir devlet kuruluşu, bir kamu bankasıdır. Aldığı kararlar sadece bankayı bağlamaz, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini bağlar. Normal şartlarda bir hükümet, başka bir ülkenin adalet sistemine gerek kalmadan, bir yolsuzluk tespit edilmesi halinde o yolsuzluğa bulaşmış kurumları ve görevlileri adalete teslim eder, o ülkenin yargısı da ülkenin kanunlarına göre bu işe bulaşanları yargılar. Ancak Türkiye’de bu yapılamadı. Yapılmaya başlandı, ancak bu kanunsuz işlere bulaşmış olan “birtakım güçlü kişiler” adalet mekanizmasının işlemesine engel oldu. Delilleri kararttılar, polis soruşturmasını, savcılık kovuşturmasını ve mahkeme sürecini siyasi güç kullanarak ve elbette anayasa ve yasalar dışına çıkarak engellediler. Öyle ki, bu süreci yürüten hâkimler, savcılar ve polis memurları önce işlerini kaybetti, sonra da özgürlüklerini. Ailelerine varıncaya kadar peşlerini bırakmadılar.

ABD’YE TAPELERİN MONTAJ OLDUĞUNU İSPAT EDİN

Ahmet Altan’ın dediği gibi, hukuka dönemezlerdi. Çünkü suça batmışlardı. Bu nedenle hem Bozdağ (yani hükümet kanadı) hem de Selvi (güdümlü medya kanadı) bu işin adalet ve suç boyutunu es geçerek, Zarrab davasının ABD’nin bir operasyonu olduğunu söylüyor. Bozdağ “Olmayan belgeler üzerinden, ellerinde (belge) varmış gibi yargılama yapıyorlar. Türkiye ile İran arasında ekonomik ilişkilerin tamamı Türkiye’nin ulusal hukukuna uygun olduğu gibi, bu konudaki uluslararası hukuka da uygundur” diyor. Öyleyse bu korkunun, bu paniğin nedeni nedir? Doğrusu, BM Güvenlik Konseyinin 1929 sayılı kararına aykırı işler yapmış olan Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun hareket ettiğini söylemek zor. Hükümet sözcüsüne kim akıl vermişse, işi bilmiyor. Belki de kimse akıl vermemiştir. Yakışıklı olduğu kadar zeki de olduğu bilinen hükümet sözcüsü belki de kendi kendisine çıkarsamalarda bulunuyordur. Eğer Bozdağ’ın söylediği dibi ABD yargısı Türkiye’ye “kumpas kurduysa”, hodri meydan, o delillerin karşısına siz de kendi karşı kanıtlarınızı koyun. Mesela tapelerin tahrif edilen kes-yapıştır kayıtlar olduğunu belirten bir rapor vardı, o raporu ABD’ye karşı kanıt olarak gösterebilirsiniz.

Bu arada önemli bir mantık hatası yapıyor Bozdağ, ama sanırım kendisi de farkında değil. Eğer tapeler ve kanıtlar sahteyse ve ABD size kumpas yapıyorsa, o zaman neden İran ile aranızdaki ilişkilerin Türk iç hukukuna uygun olduğunu söyleme gereğini hissettiniz? Öyle ya, eğer belgeler sahteyse, bu alengirli ilişkilerin hiç olmamış olması gerekirdi. O halde neden bizim hukukuz buna engel değil falan gibi bir savunma yapmaktasınız? Bu ne yaman bir çelişkidir, Sayın Bozdağ?

Bu arada Bozdağ cümleler arasında bir “FBI ajanının teyidi” meselesine değiniyor ki bu konuda kamuoyunun herhangi bir bilgisi yoktu. Şöyle diyor: “Bu davada kullandıkları veriler, sözde deliller, nasıl elde edildi? Nerede elde edildi? Kimden, nasıl elde ettiniz? Bunların aslı mı var, kopyası mı var? Bunların oluşturulması süreçlerinde katkınız var mı yok mu? Varsa elinizde ne var? Türkiye’deki belgelerle ilgili FBI (ABD federal polis teşkilatı) bunu neye göre teyit etti? Bir belge var da ona göre mi teyit etti? FBI ajanının teyidinin bir kıymeti var mı?”. Sorular, sorular. Evet, devletin tüm birimlerini sadece bir küçük iktidar oligarşisinin çıkarlarını korumaya sevk eden yolsuzluğa ve hukuksuzluğa batmış bir yönetimin çaresiz soruları bunlar. Sanırım bu soruları ABD’ye sormayacak kadar akıllılar. Bunların iç siyasette gaz almaya yönelik hamleler olduğunu ortalama zekâ seviyesinde olan her vatandaş anlıyor.

SELVİ’YE GÖRE DELİLLER SAĞLAM

Selvi’nin durumu Bozdağ’dan da beter durumda. Selvi Zarrab’ın ABD ambargosunu delen kişi olduğunu, hakkındaki delillerin sağlam olduğunu, Zarrab’ın ABD’ye isteyerek gidip teslim olduğunu söylüyor. İtirafçı olunca iddianamenin genişleyeceğini söylemesi, işin Erdoğan’a kadar uzanan boyutunun da farkında olduğunu gösteriyor. ABD istihbaratının Zarrab’ın para transferlerini tespit ettiğini, yani ortada somut kanıtlar olduğunu da söylüyor Selvi. Bu bağlamda şöyle yazıyor: “ABD, 2007 yılından bu yana Zarrab adını koyup, Türkiye’den birçok siyasi ve bürokratın nefes alışını dahi takip etmiş. Söz konusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olduğu durumlarda ise Alman istihbaratının da devrede olduğu anlaşılıyor. FETÖ-ABD-Almanya üçgeni”. Bahsedilen kontekstte “FETÖ” de nereden çıktı diye sormadan önce, insanın aklına şu geliyor. Selvi yapılanların yapıldığını kabul ediyor. Yani ABD yargısının yürüttüğü sürecin hukuksal bakımdan doğruluğunu sorgulamıyor. Sadece olaya iktidarı tehlikeye giren Erdoğan perspektifinden yaklaşıyor.

Yani Selvi zımnen ve kısmen de doğrudan, 17/25 Aralık soruşturmalarının gerçek bir suçu teşhis ettiğini kabul ediyor. Nasıl bir ahlak anlayışları varsa bunların, hala Erdoğan ve ekibi bu işi nasıl daha az badireyle atlatır hesapları yapıyor. Ya sizde hiç ahlak yok mu? Utanma yok mu? İnsani değerleriniz, sağduyunuz, doğru-yanlış skalanız, insanı insan yapan değerleriniz yok mu sizin! Bu davanın temel konusu ile bağlantılı olarak Türkiye’de 150 bin insan haksızca hapishaneye atılmış, aralarında hamile kadınlar, minik bebekler var, 50 binden fazla kamu görevlisi işinden olmuş, alnına vatan haini damgası vurularak yargısız infaza uğratılmış! Yüzlerce gazeteci içeride! Demirtaş ve Kürt milletvekilleri hapse tıkılmış, belediyelerine kayyumlar atanmış! İnsanların mülkiyet hakkına bile tecavüz edilmiş, mallarına mülklerine çöreklenilmiş. Onlarca üniversite, binlerce okul kapatılmış. Suçun şahsiliği bile bir kenara bırakılmış, Hammurabi kanunlarından bile geriye, 4000 yıl önceki hukuki standartların gerisine düşülmüş! Ve Selvi denilen adam Erdoğan ve rejiminin hasarını nasıl minimize ederim minvalinde yazıyor!

Çalıyor ama çalışıyor diyen bir halkın dibe vuran ahlakının ürettiği bir şeydir Zarrab ve kirli ilişkileri. İçi boşaltılmış ve ahlaktan arındırılmış bir din anlayışının neden olduğu dibe vuruştur. O dinin sahte halifesinin, sahte din damlarının eseridir. Kendine odaklanmak yerine başkalarının hayatına müdahil olan, şekilci bir ahlaki kontrol aracının deforme ettiği allak bullak olmuş bir değerler sisteminin sebep olduğu bir şeydir, burnunuza gelen bu rezil koku! Sadece vicdanı olanların Richter skalalarında tespit edilebilen büyük yıkıcı bir depremdir bu dava. Zarrab davası nedir biliyor musunuz? Türkiye’nin müstahak olduğu bir musibettir. Ve bir musibet bin nasihatten iyidir.

[Mehmet Efe Çaman] 21.11.2017 [TR724]

Halkbank mı? Sakın ha! [Semih Ardıç]

Evvela tasfiye halindeki Emlakbank torba kanunla hayata döndürüldü. Emlakbank Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın, bankacılık faaliyetine başlamak için gün saydıklarını açıkladı. 11 Ekim 2017 tarihli Hürriyet’te (http://www.hurriyet.com.tr/emlakbankin-bazi-subeleri-halkbank-oluyor-38275052) yayımlanan haberde, Ziraat Bankası şubesi olarak faaliyet gösteren 100’e yakın Emlakbank şubesinin bundan böyle Halkbank şubesine dönüştürüleceği belirtildi. Haberde şehir ve ilçe şubelerine kadar teferruatlı malumat verildi.

Hâdiselerin devamı 16 Kasım’da daha manidar hale geldi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) yayımladığı yönetmelikle banka birleşme, hisse değişimi ve devir işlemleri olabildiğince basitleştirildi. Bankacılık Kanunu’nda ilgili maddeler aynen dururken yönetmelikle yeni ruhsatlar ihdas etmenin garabeti hükûmetin kanunu değiştirmeye vaktinin kalmadığını ele veriyor.

BDDK BAŞKANI’NIN BEYANLARI TUTARSIZ

Kanuna mugayir yönetmelik niye çıkarılır ki! BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben iddiaları net bir dille tekzip edemedi ve ‘Türk Ticaret Kanunu’na uyum’ gibi alakasız bir saiki öne sürdü. O vakit Bankacılık Kanunu’nda niye değişiklik yapılmadı? Bankacılık ruhsatı 6 Temmuz 2001’de iptal edilen Emlakbank’ı faaliyete geçirmek şimdi mi aklınıza geldi? Hadi faaliyete geçecek? Niye Vakıfbank ya da Ziraat olarak değil de Halkbank tabelası ile hizmet veriyor?

Reza Zarrab davası ABD’de 27 Kasım’da jüri üyelerinin seçimini müteakip 4 Aralık’ta başlayacak. Telaşlarının sebebi o dava. Güya Halkbank, mahkemenin vereceği muhtemel cezalardan böyle kaçırılıyor. ABD bunu farketmeyecek mi? Tabela değişse bile hakikatte Halkbank’tan ibaret olan Emlakbank’ı döviz EFT (swift) sisteminden çıkarırsa ne olacak? ABD’nin gözünün içine baka baka yine onun lisanslarını kullanarak ‘hülle’ yapmanın faturası ağır olur. Türkiye’deki bankalar bütün bankacılık sisteminden tecrit edilmek gibi ağır bir müeyyide ile karşılaşabilir ki yakın tarihte benzer bir müeyyide İran bankalarını perişan etmişti.

ÇİĞ ET YEMEDİYSENİZ BU KARIN AĞRISI NİYE?

Saray ve hükûmetin bu bahiste tenakuzunun haddi hesabı yok. Hem “Halkbank kanunlara riayet etti ve Zarrab’ın kirli ticaretini aklamak maksadıyla kullanılmadı.” diyorlar hem de Borsa’da işlem gören (piyasa kıymeti 3 milyar dolar) ve Türkiye’nin en büyük ikinci büyük devlet bankası olan Halkbank’ın üzerine bir kalemde çizgi çekmek istiyorlar. Çiğ et yemediyseniz karnınızın da ağrımaması lazım.

Halkbank için akl-ı evvelin birinin geliştirdiği tabela formülünün suçun ikrarından başka bir mânâsı yok. Aynı bakış açısıyla Zarrab davasında ismi geçen bankaların da tabelasının değiştirilmesi icap ediyor. Zira kara para aklamak ve ABD’nin bankacılık kanunlarını ihlal etmek gibi vahim ithamları muhatap olan Aktifbank (Çalık Holding’e ait), Garanti Bankası (İspanyol BBVA), Denizbank (Rus Sberbank) ve Kuveyt Türk (Yüzde 62’si Kuveyt devlet fonuna, yüzde 18’i Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait) gibi bankalara milyarlarca dolar para cezası kesilebilir.

Başka bankaların isimleri de telaffuz ediliyor. Şimdilik rivayetleri dolaşıyor. Türkiye’den hangi bankaların ‘şüpheli’ olduğunu tam mânâsıyla dava başladığında öğrenebileceğiz.

DEVE KUŞU GİBİ KAFAYI KUMA GÖMMEK

Hükûmet sözcüsü Bekir Bozdağ’ın ABD’nin New York Eyalet Mahkemesi’nde muhakeme edilecek davayı ‘siyasî ve hukuken karşılığı yok’ diye nitelendirmesinin okyanus ötesinde karşılığı yok.

Zarrab’ı Mart 2016’da tevkif ettiren eski Savcı Preet Bharara ile onun yardımcısı Savcı Joon H. Kim hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tahkikat başlatması, hükûmet ve Saray cenahındaki telaşı ele verecek kadar trajikomik bir teşebbüs. Telaşları sebepsiz değil. 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan rüşvet ve yolsuzluklardan daha ağır suçlara karışmış olabilirler. Halkbank ile Zarrab da o suçların delillendirilmesinde son derece kritik bir yerde duruyor. Külliyen inkâr taktiğine bunun için sarıldılar.

Dava bu safhaya gelene kadar ‘hayırsever Reza’ ya da ‘benim vatandaşım’ iltifatları ile himaye ettikleri Reza Zarrab için artık ‘canı cehenneme, bizimle ne alakası var’ sözlerini sarf ediyorlar. Deve kuşu misali kafalarını kuma gömerek kara para ve diğer suçları işlediğini bile bile Zarrab’ın kurduğu illegal mekanizmanın parçası olduklarını unutturacaklarını zannediyorlar.

ABD’YE MALÎ HARP İLAN ETMEKTEN FARKSIZ

Siyaset koridorlarında kotarılan vaziyeti kurtarma hesaplar, piyasada endişeleri artırmaktan başka bir netice vermiyor. Akl-ı selîm herkes ABD ile Türkiye arasında cereyan edecek siyasî, malî ve hukukî bir didişmeden Ankara’nın galip çıkma ihtimalinin sıfıra yakın olduğunun farkında.

Halkbank vakası gösterdi ki Zarrab davası, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tasvir ettiği gibi komplodan ibaret değil. Mamafih hatayı hata ile telafi etme hatası tekerrür ediyor. Halkbank’ı bu safhada Emlakbank’a devretmek ABD’ye malî harp ilanından farksız.

DOLAR 3,94 TL REKORUNU HER AN KIRABİLİR

Yatırımcılar iktidarın örtbas ettiği suçların sebebiyet vereceği artçı sarsıntıları yeni yeni hissetmeye başladı. Artık mızrak çuvala sığmıyor. Merkez Bankası’nın dolar sattığı bir günde döviz kurlarının tırmanması beklentilerin tamamen bozulduğunu teyit ediyor.

ABD Doları, 3,92 TL’yi aştı. 2016’da 3,94 TL ile rekor kırmıştı. Bu seviye her an geçilebilir. Merkez Bankası ihalelerinde 4,12 TL fiyatı verildi ki yatırımcı tırmanışın süreceğine inanmış. Euro/TL 4,63’ü geçerek rekor yolculuğuna devam etti.

Euro’nun yanı sıra rekor kıran para birimlerinden İngiliz Sterlini 5,20 seviyesinin fevkine çıktı, İsveç Frankı 3,9655’e yükseldi. Hazine’nin borçlanma maliyetleri de katlanıyor. Türk Lirası nevinden 10 yıl vadeli tahvillerin faizi 46 baz puan artarak yüzde 13,01’e çıktı. 2 yıl vadeli tahvillerinin faizi ise yüzde 14,21 oldu.

ÇEYREK ALTIN 265 TL

Dolar kuruna paralel rekorlara devam eden altının gram fiyatı, 162 lira ile tüm zamanların en yüksek seviyesini gördü. İstanbul Kapalıçarşı’da çeyrek altın 265 lira, Cumhuriyet altını da 1.081 lira oldu. Borsa İstanbul’da bankacılık endeksi yüzde 4’e yakın düştü. BIST Endeksi’ndeki serbest düşüş hareketi 20 Kasım’da da yüzde 2,19 kayıpla devam etti.

‘Şuyuu vukuundan beter’ sözüne birebir uyan bir gün yaşadık. Maalesef Halkbank’a kesilecek cezaya razı olmaktan başka çıkar yol görünmüyor. ABD kara para akladığı için ilk defa bir bankaya ceza kesmeyecek. Diğer devletler meseleyi uzatmak yerine cezayı ödedi ve dosyayı kapattı. Ehven-i şer tercihi bazen en isabetli tercih olabilir.

Türkiye’nin böyle dosyada isminin geçmesine sebep olanlar Halkbank’ın maruz kalacağı müeyyideleri ortadan kaldırmayacağını bile bile tabelayı değiştirerek memleketi daha fazla rezil etmemeli.

Halkbank’a Emlakbank tabelası asmak mı? Sakın ha!

[Semih Ardıç] 21.11.2017 [TR724]

Erdoğan rejimi ve Türklerin Doğu’ya büyük göçü [Bülent Keneş]

Dinbazlığı karakter haline getirmiş Erdoğan’ın koşulsuz dikta yönetimi altında tüm demokratik kazanımlarını sıfırlayan Türkiye, 100 yıllık tarihinin en büyük belasıyla karşı karşıya. Artık uluslararası hukukun ilgi alanına giren ulusal ve uluslararası suçlardan Erdoğan’ın yakasını kurtarma şansı bulunmuyor. Sırf bu yüzden Türkiye başına türlü gaileler, tektonik belalar açacak köklü bir eksen kayması sürecinin tam ortasında. Sadece son bir hafta içerisinde gündem oluşturan haberlere bakıldığında bile, Türklerin genetik kodlarının hilafına hızla Batı’dan hızla uzaklaşarak yüzlerce yıllık fıtri yöneliminin tersine bir istikamete savrulduğu görülebiliyor.

Gırtlağına kadar gömüldüğü suçlardan ne pahasına olursa olsun yakasını kurtarma telaşesine düşen Erdoğan, ne yazık ki, ülkenin sadece eksenini ya da stratejik yönelimini değiştirmekle kalmıyor. Çok daha tehlikeli, çok daha büyük bir vahamete imza atıyor. Kitleleri radikalleştirme aracı olarak kullandığı eğitim, propaganda ve medya imkanlarıyla, başta gençler olmak üzere, toplumun genetiğini bozuyor, sosyo-politik ve sosyo-kültürel kimyasını dönüştürüyor. Böylece sorun, başlı başına vahim sonuçları olacak bir stratejik eksen kaymasının bile çok ama çok ötesine geçiyor.

ABD İLE İLİŞKİLERDE ‘FRENEMY’ DÖNEMİ BİLE GERİLERDE KALDI

Özellikle ABD’nin elinde kendisini hop oturtup hop kaldırtan bir vudu bebeğine dönüşen Reza Zarrab konusundaki gelişmeler Erdoğan’ın aklını başından alıp adeta çıldırtıyor. O çıldırmışlık haliyle tahakkümü altındaki Türkiye’yi Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle yakınlaştırdığı oranda temel insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü, demokratik değerleri, çoğulculuğu, şeffaflığı, hesap verebilirliği de kapsayan tüm Batılı norm ve değerleri yerle bir ediyor. Türkiye, bu değerleri yok etmekle kalmıyor, medeni dünya ile arasındaki sağlam bağları oluşturan tüm Batılı siyasi, askeri ve ekonomik örgütlerle ilişkilerinde de ciddi bir kopuş yaşıyor.

ABD ile artık “frenemy” (dost gibi düşman, düşman gibi dost) aşamasını bile çoktan geride bırakan Erdoğan rejimi pek çok üyesiyle tek tek hasmane bir ilişki içerisinde bulunduğu Avrupa Birliği (AB) kurumlarıyla da yumuşak bir savaş (soft war) içerisinden bulunuyor. Üyesi olduğumuz 65 yıllık NATO ittifakı ise, özellikle Erdoğan’ın babalanmalarına eko görevi gören havuz medyası aracılığıyla adeta düşman olarak görülüyor. Erdoğan’ın tetiklediği ülkedeki NATO karşıtlığına mukabil, demokratik tüm değerlerin taammüden yok edildiği Türkiye’nin ana odağı demokrasi ve özgürlükçü insancıl hukuk olan NATO’da artık yeri olmadığı fikri de Batılı çevrelerde giderek kendisine daha fazla destek buluyor. Erdoğan rejimi Türkiye’yi temel insani değerlerden uzaklaştırdığı ölçüde ülkenin Batılı ortaklarıyla, uluslararası demokratik yapılarla ve inisiyatiflerle köprüleri de tek tek atıyor.

PERŞEMBE’NİN GELİŞİ ÇARŞAMBA’DAN BELLİYDİ…

Ama elbette ki bu yeni bir hikâye, dünden bugüne sürpriz bir şekilde ortaya çıkan bir gelişme değil. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi. Bakın harami dinbaz Erdoğan rejiminin 4 Mart 2016’da gasp ettiği, 20 Temmuz 2016’da ise tamamen kapattığı, 2007 Ocak ayında ellerime doğan Today’s Zaman için 1 Şubat 2015 tarihinde “Değerler ve normlar: Türkiye kimin müttefiki?” başlığıyla yazdığım bir yazıda bugün yaşadıklarımızı şaşılacak derecede harfiyen öngörebilmişim.

Pazar akşamı Türkiye’nin, insanlığın binlerce yıllık ortak birikiminin bir verimi olan değerler düzeni niteliğindeki Batı’dan kopup Doğu’ya kaçışına dair bir yazı yazmayı planladığımda işte bu yazı aklıma geldi. Dönüp baktığımda bugün yazmayı düşündüğüm birçok şeyi, o günün örneklerine atıflarla ve bazı küçük nüanslarla, o günden yazdığımı gördüm. O gün için bir öngörü, bugünse gerçeğin ta kendisi olan bu değerlendirmenin tamamına yakınını isterseniz birlikte okuyalım:

“Bu yazıda maalesef son yıllarda yönünü şaşırmış, nereye gideceği konusunda kafası iyice karışmış, bugüne kadar ulaşmak yönünde yol almaya çabaladığı değerler, normlar ve standartlardan hızla uzaklaşmakta olan bir ülkeden bahsedeceğim size. Türkiye son zamanlarda maalesef çok tarihi, tarihi olduğu kadar da çok can sıkıcı bir süreçten geçiyor. Umarım bu can sıkıcı süreci anlatırken sizlerin de canını sıkmam…

BATI’YA YÖNELİM TÜRKLERİN GENETİK KODLARINDA VAR…

Öğrencisi olmaktan gurur duyduğum çok saygın bir Türk siyaset bilimci hanımefendiden, yıllar önce Türklerin tarihsel yönelimi konusunda, bana göre çok değerli, bir saptama duymuştum. O akademisyen hanımefendi demişti ki, ‘Biz Türkler taa binlerce yıl önce, Orta Asya steplerinde henüz göçmen kabileler halinde yaşıyorken, yönümüzü hep Batı’ya dönmüş, atlarımızı hep Batı’ya sürmüş, savaşlarımızın da barışlarımızın da çoğunu Batı ile yapmış bir milletiz.’

Daha sonra belki biraz da abartıyla ‘Galiba Batı’ya yönelim biz Türklerin genetik kodlarında var,’ diye de eklemişti.

Bu tecrübeli sosyal bilimcinin söylediklerinde büyük bir hakikat payı vardı. Gerçekten de Türk boyları, Türki ırklar sürekli olarak yönünü Batı’ya çevirmiş, meşhur kavimler göçü zamanından başlayarak hep Avrupa kapılarını zorlamıştır. Biraz vahşi de olsa dönemin bir çeşit iletişim ve etkileşim aracı olarak kılıçlarını Avrupa’ya biraz daha yakınlaşmak, biraz daha Avrupa’dan olmak üzere çalmışlardır. Avrupa içlerine kadar sokulan Hunlar, o güne kadar Diyar-ı Rum olarak bilinen Anadolu’ya yerleşerek burayı Türklere vatan yapan Selçuklular, Anadolu’ya sığmayıp Avrupa kapılarını zorlayan Osmanlılar, bugün Avrupa’da pek de iyi anılmayan yöntemlerle de olsa, hem yönlerini Batı’ya yani Avrupa’ya çevirmişlerdir. Bütün bu tarih boyunca yolunu şaşırıp atlarını Doğu’ya doğru süren Türklere rastlamak ancak önem atfedilmeyecek istisnalar kabilindendir.

Belki şaşıracaksınız ama Osmanlı’nın gerileme ve çöküş yılları aynı zamanda bilim, teknoloji ve medeniyet imkanları açısından karşısında rekabet etmekte güçlük çektiği Avrupa’nın Türkler tarafından yeniden keşfedildiği yıllardır da. Gerileyen Osmanlı özellikle 19. yüzyıl başlarından itibaren bazen iradi, bazense mecburi olarak Avrupa’da olup bitenlerle daha yakından ilgilenmek, gıpta ile izlediği gelişmelerin birçoğundan ilham alarak kendisini bu gidişata adapte etmek ihtiyacını duymuştur.

MEDENİYETE GİDEN YOLUN KÖŞE TAŞLARI

Osmanlılar, o yıllara damgasını vuran çöküş psikolojisinden kurtulmanın yolunu, Avrupa’daki gelişmeleri, yönetimden bilime, teknolojiden sanata, askeriyeden sivil hayata kadar her alanda benimsemekte görmüşlerdir. Osmanlı’daki ilk demokratikleşme çabaları da bu sürecin bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Demokratik ve sivil değerlerin benimsenmesinde devrim niteliğindeki adımlar olan 1839 Tanzimat Fermanı veya Gülhane Hattı Hümayunu, 1876’da açılan ilk parlamento hep Avrupai değerlerin, norm ve standartların medeniyete giden yolun köşe taşları olduğuna olan inancın semereleridir.

Çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin, şaşırtıcı bir şekilde Avrupa’daki yenilikleri kendi topraklarına Cumhuriyet dönemindekinden çok daha hızlı taşıma, benimseme ve hayata geçirme azim ve istekliliğinde olduğunu da rahatlıkla görebiliyoruz. Mesela, Osmanlı’da telgraf, demiryolu, telefon ve elektriğin alınma ve benimsenme hızı, Cumhuriyet’in 30’lu yaşlarında televizyonun Türkiye’ye girmesi, benimsenmesi ve yaygınlaşması hızından çok daha yüksektir.

Osmanlı’nın çöküş sürecinde bile Batı ve Avrupa yöneliminden sapmama geleneğini Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan itibaren benimsemiştir. Öyle ki, Avrupa’da neler oluyorsa, hangi sosyal veya siyasal cereyanlar öne çıkıyorsa Türkiye’de de bu sosyo-politik veya ekonomik cereyanların etkileri hemen hissedilmiştir. Elbette ki bunlar her zaman olumlu ve yapıcı yönde olmamıştır. Mesela, liberal kapitalist rüzgarların güçlü estiği yıllarda (ki bu dönem 1929 ekonomik bunalımına kadar sürmüştür) genç Cumhuriyet de serbest piyasa ekonomisine yönelmiş, bunun siyasi alandaki etkisi çoğulcu bir demokratik arayış olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu kıymetli arayış bir başarıya ulaştırılamamıştır. İtalya, İspanya ve Almanya’da güç kazanan faşizm kadar, Rusya ve Doğu Avrupa’da zirve yapan sosyalizmin de Türkiye üzerinde ciddi etkileri olmuştur.

Avrupa’nın müspet gelişmelerinden etkilenen ve bunları model alan Türkiye, Avrupa’nın konjonktürel hastalıklarını taklit etmekten de geri durmamıştır. Kapitalizmin içine düştüğü bunalımdan kurtuluşu sola kaymakta görerek 1930’ların ilk yarısında devletçi sosyalist politikalara ve daha merkezi planlı bir ekonomiye sapan Türkiye, 1940’lara doğru faşist totaliter eğilimlerin güç kazandığı bir ülke haline gelmiştir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, NATO VE AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU…

2.Dünya Savaşı’ndan sonra ise Türkiye, kısa bir bocalamalar süreci sonrasında yerini ve menfaatlerini Batı Bloku’nda ve Batılı demokratik değerleri benimsemekte görmüştür. NATO üyeliği, Birleşmiş Milletler’de ve dünyayı ilgilendiren meselelerde hep Batı Bloku ile hareket etme eğilimi, kuruluşundan hemen sonra bugünkü Avrupa Birliği’nin (AB) öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) dahil olma istekliliği Türkiye’nin taa binlerce yıl öncesinden atalarının el yordamıyla giriştiği Batı yöneliminin bir nevi devamı niteliğindedir.

Batı’ya ve Avrupa’ya yönelmek elbette ki lafla olmaz. Avrupa’yı Avrupa yapan değerleri benimsemeden Avrupa ve Batı yönelimli olmaktan da zaten bahsedilemez. Türk demokratikleşme tarihine baktığımızda, bu tarihin neredeyse tamamının Batılı değerlerle karşılaşma, tanışma, yüzleşme, benimseme ve bunları realize etme tarihinden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Batı ile ilişkilerin sağlıklı bir zeminde ilerlediği dönemlerde Türk demokratikleşme süreci güç kazanmış, bu konuda farklı arayışların gündeme nüfuz ettiği dönemlerde ise demokratikleşme süreçleri kan ve güç kaybetmiştir.

Türklerin Avrupa yönelimini bu açıdan değerlendirdiğimizde Avrupa’yı Avrupa yapan demokratik norm ve standartları Türkiye’nin sadece basit birer stratejik tercih ya da jeopolitik bir mecburiyet olarak gördüğünü düşünmek yanlış olacaktır. Çünkü bu yönelimin güçlendiği dönemler, Türkiye’de temel insan hak ve özgürlüklerinin alanının genişlediği, hukuk devleti ilkesinin güç kazandığı, şeffaflık, hesap verebilirlik kriterlerinin güçlendiği ve insanların hayatını müspet yönde etkilediği dönemler olarak öne çıkmıştır.

BATI’DAN UZAKLAŞTIKÇA ARTAN KEYFİLİK VE DESPOTLUK

Tıpkı son yıllarda olduğu gibi, bunların tam tersine bir gidişatın baş gösterdiği dönemlerde ise tüm bu ilkeler, normlar ve standartlardan ciddi geriye gidişler yaşanmış ve insanlar bu geriye gidişlerin hayatlarına yansımalarından fevkalede mustarip olmuşlardır. Böyle dönemlerde keyfilik ve despotluk artmış; hak, hukuk ve özgürlük ihlalleri istisnai olmaktan çıkıp sistematik hale gelmiş; şeffaflığın ve hesap verebilirliğin yerini yolsuzluklar, rüşvetler, adam kayırmacılıklar, ayrımcılıklar ve nepotizm almıştır.

Her ne kadar Türkiye’nin stratejik yönelimi 1950’lerden başlayarak Batı ve Avrupa ile olan ittifak ilişkileriyle kurumsallaşmış olsa da, Türkiye’nin demokratikleşme serüvenindeki inişler ve çıkışlara paralel olarak Batı ittifakı içerisindeki konumunda da inişler ve çıkışlar gözlemlenmiştir. Demokratikleşmenin ve Batı ile ilişkilerin en sert şekilde sekteye uğradığı dönemleri hiç şüphesiz ki askeri darbe dönemleri oluşturmuştur. 1960, 1970, 1980, 1997 yıllarındaki doğrudan ya da dolaylı askeri müdahaleler Türk demokratikleşme sürecine vurduğu darbeler ölçüsünde demokratik değerler çerçevesinde şekillenen Batı ve Avrupa ile olan ilişkileri de zehirlemiştir.

Bunun tam tersine, demokrasi ve hukuk devletinin, insan hakları ve bireysel özgürlüklerin güç kazandığı dönemler Avrupa ülkeleri ile ikili ilişkilerin yanı sıra BM, Avrupa Konseyi ve NATO gibi uluslararası örgütlerle olan ilişkilerin de güç kazandığı yıllara tekabül etmiştir. Son olarak, 2002 yılında iktidara gelen Erdoğan liderliğindeki AKP’nin ilk iki iktidar döneminde demokratikleşme, insan hakları, bireysel özgürlükler ve hukuk devletini güçlendirme yönünde attığı her adım ve doğru yönde gerçekleştirdiği reformlar Türkiye’yi başta AB olmak üzere Batılı örgütlere daha da yaklaştırmış, demokratik norm ve değerlerin Türkiye’de daha yaygın bir şekilde karşılık bulmasının zeminini güçlendirmiştir.

ERDOĞAN, KESKİN BİR U DÖNÜŞÜ İLE TAM TERSİ BİR İSTİKAMETE YÖNELDİ

Ancak, maalesef, ilk iki iktidar döneminde Türkiye’yi AB ile üyelik müzakereleri başlatma noktasına taşıyacak reformları cesurca gerçekleştiren AKP, (siyasal İslamcı fabrika ayarlarına dönmek suretiyle) mutlak iktidarını kurmasının önünde hiçbir engel görmemeye başladığı 2011 seçimlerinden itibaren bambaşka ve ilk iki dönemdekinin tam tersine bir yola girmiştir.

Son birkaç yıldır (15 Temmuz 2016 çakma askeri darbe sonrası yaşanan zulümler cabası) demokratik değerlere saygısızlığıyla şöhret yapan, kişi hak ve özgürlüklerini ancak kendi keyfinin istediği kadarını millete bahşedebileceği bir lütuf olarak gören, güçler ayrılığı sistemini tarumar ederek demokratik kontrol ve denge mekanizmasını tamamen imha eden, çıkardığı yasalar ve gittikçe şiddeti artan anti-demokratik eylemleriyle basın ve ifade özgürlüğünün tabutuna son çivileri çakmakla meşgul olan Erdoğan’ın diktatoryal hevesleri ve doymak bilmez ihtirasları yüzünden bugün Türkiye, demokratikleşme serüveninden ve doğal olarak Batı ve Avrupa yöneliminden keskin bir U dönüşü yaparak tam tersi bir istikamete yönelmiştir…

Hukuktan, demokrasinin değer ve normlarından, şeffaflık ve hesap verebilirlik kıstaslarından uzaklaştığı ölçüde normal şartlarda suç olan ne varsa yapmaya başlayan Erdoğan ve çevresindeki oligarşik dar kadro maalesef Türk ekonomisindeki özerk kuruluşlar başta olmak üzere devletin işleyen tüm demokratik anayasal kurum ve organlarını despotik talimatlarıyla yönlendirebilecekleri bir hale getirmişlerdir. Bu durumun verdiği güç algısı ve özgüvenle şeffaf ve sorumlu bir demokratik yönetimin asla birlikte anılmak istemeyeceği şüpheli örgütler, terör yapılanmaları ve şiddete eğilimli gruplarla niteliği tam netlik kazanmayan, ama gün geçtikçe var olan şüpheleri artıran, netameli ve karanlık ilişkilere girmişlerdir.

Türkiye ekonomisini mafyatik bir mantıkla yönetmeye, şehirlerin ve ülkenin imkanlarını, çevre ve halkın duyarlılıklarının ve menfaatlerinin hilafına yandaş işadamlarına peşkeş çeken Erdoğan ve adamları, gerek ulusal, gerekse uluslararası hukuk açısından suç teşkil eden büyük bir batağa saplanmış durumdadırlar.

SUÇLARI, KİRLİ İLİŞKİLERİ PERDELEMEK İÇİN İCAT EDİLEN “FETÖ” SAFSATASI

Uluslararası yaptırımlar altında olduğu dönemde Türkiye’yi İran’ın, uluslararası finans sistemi açısından en iyimser tanımlamayla yarı legal veya gri para diyebileceğimiz, on milyarlarca euroluk enerji parasını aklayan bir ülke haline getirmesi bile Erdoğan ve çevresindekilerin başını uzun süre ağrıtmaya yetecek suç ve usulsüzlüklerle doludur. Yine el-Kaide ve uzantısı niteliğinde olan radikal terör örgütleri, IŞİD ve benzeri yapılarla sorunlu ilişkileri Erdoğan ve çevresindeki dar oligarşik kadronun uluslararası hukuk karşısında uykularını kaçırmaya başlamış durumdadır.

Sadece 17/25 Aralık 2013 operasyonlarıyla ortaya saçılan yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklama kanıtları Erdoğan rejiminin önde gelenlerinin kabuslar görmesine yetecek ciddiyet ve miktardadır. Ortalığa saçılan yolsuzlukları, rüşvetleri ve karanlık ilişkilerini perdelemek üzere icat ettiği ‘paralel devlet’ (daha sonra ‘FETÖ’ye dönüşmüştür) safsatasını kullanarak ve elinde bulundurduğu onlarca gazete ve televizyon kanalı üzerinden bunun propagandasını kesintisiz yaparak Erdoğan, sistematik bir şekilde eskiden bildiğimize pek benzemeyen yeni bir rejim kurmakla meşgul durumdadır.

Elbette ki, bu rejimin en temel hedefi ve önceliği Erdoğan ve çevresindekilerin bugüne kadar işlemiş oldukları vahim suç ve günahları suç ve günah olmaktan çıkarmaktır. Bu amaçla yargı tamamen Erdoğan’a bağlanmış durumda, yasama tamamen kontrolünde, yürütme yani Davutoğlu hükümeti ancak sefil bir kukla niteliğinde, medyanın özgür ve bağımsız kalmakta direnen ufacık bir kısmı ise sürekli baskı ve tehditler altındadır. (Bugün bunların bile yerinde yeller esiyor.)

Bugün Erdoğan öyle bir noktaya varmıştır ki Türkiye’de evrensel hukuktan ilham alan yerel hukukun en küçük bir kırıntısına bile tahammül edemeyecek durumdadır. Kendisini ve çevresindekileri işledikleri suçlardan kurtarabilmek için tam bir despot olmak ve tam bir diktatörlük kurmak zorundadır… (O gün zorunda olduğunu söylediğimiz şey bugün fazlasıyla gerçekleşmiştir.)

ERDOĞAN, TÜRKİYE’Yİ MEDENİ DÜNYADAN KOPARMAYA MECBUR

Bununla birlikte Erdoğan ve çevresindeki oligarşik çetenin ihtiyacı bunlarla da bitmiyor. İslam dünyasının ve bölgenin muktedir lideri olma ihtirasıyla özellikle Suriye’de ve Irak’ta IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal örgütlerle içeriği tam belli olmayan karanlık ilişkilerinden dolayı Erdoğan ve çevresindeki çete uluslararası hukuktan da ciddi endişe ediyor. Bu yüzden de Türkiye’yi uluslararası toplumdan, özellikle demokratik medeni dünyadan koparmaya, ülkeyi demokratik dünyadan izole ederek içine kapamaya, Kuzey Kore kadar olmasa bile Özbekistan gibi despotik bir ülke haline getirmeye de ihtiyaç duyuyor. Pek çok alanda suçüstü yakalanarak kirli yakasını ele veren Erdoğan ve çetesinin despot olmaya ve dünyaya kapalı bir diktatorya kurmaya ihtiyacı var ve biz demokratlar bu ihtiyacı anlamak zorundayız. Anlamak zorunda olmamız elbette ki bu felakete anlayış göstereceğimiz anlamına gelmiyor.

Giderek tam teşekküllü bir Erdoğan rejimine dönüşme tehdidi altında bulunan Türkiye, maalesef Batı ve Batılı kurumlarla onlarca yıllık ilişkiler sistematiğinin sonuna da hızla yaklaşıyor. Zaten Erdoğan ve adamları, çoktandır AB, NATO ve benzeri Batılı demokrasileri güvenli siyasi müttefiklik çerçevesinde dayanışma içerisinde tutan örgütlerin alternatiflerini aramakla meşgul. İran’la birlikte İslam dünyasında bir stratejik birliktelik kurmaktan Hilafet kurumunu kendi uhdesinde yeniden canlandırmaya, alay konusu olan tiyatral şovlarla Osmanlı ruhunu çağırmaya varıncaya kadar birçok nafile hamlede bulunuyor.

Öte yandan, Rusya ve Çin’in gönülsüzlüklerini defaatle açıktan dile getirmelerine rağmen, Erdoğan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) bir şekilde dahil olma ve Avrasyacılık/(Avrusyacılık) idealine dümen kırma heves ve teşebbüsleri de gözlerden kaçmıyor. NATO müttefiki bir ülke olduğu halde Türkiye’nin Çin’den 3 milyar dolarlık füze alımını (şimdi Rusya ile S-400 füze alımı konusunda olduğu gibi) masada tutması da aynı bağlamdaki stratejik sapmaların bir işareti olarak değerlendirilebilir.

KABAHATLER ÇUKURUNDA OLMASINI SORUN ETMEYECEK BİR İTTİFAK İHTİYACI

Temelsiz bir özgüven ifadesi ve tamamen boş bir retorikten ibaret olan ‘Büyük Güç’, ‘Büyük Türkiye’ söylemlerine bir gerçeklik kazandırmak için Erdoğan’ın AB başta olmak, NATO, IMF ve benzeri kurumlar dahil olmak üzere, Batılı demokratik kurumları sürekli hedef alarak aşağılamasını da yeni yöneliminin ve Türkiye’ye yaşatmaya gayret ettiği eksen kaymasının bir tezahürü olarak okumak gerekiyor. Aynı Erdoğan’ın, içine gömüldüğü kabahatler çukurunda olmasını sorun etmeyecek bir ittifak olarak gördüğü Şangay İşbirliği Örgütü’ne ve bu örgütün üyelerine fırsat buldukça övgüler dizmesi ve birçok ekonomik imtiyazda bu ülkelere öncelik vermesini de aynı bağlamda değerlendirmek icap ediyor.

Avrupa’yı Avrupa yapan norm ve ilkelerden uzaklaştığı oranda Türkiye’nin, Avrupa ve Batı’nın kurumsal işbirliği mekanizmalarıyla arasındaki mesafenin ve hatta Avrupa’ya yönelik husumetinin artmasını beklemek temelsiz bir kehanet olmayacaktır. Erdoğan ve çevresindekilerin topluma aşılamaya çalıştığı radikal İslamcılık kesinlikle böyle bir tehlikeyi vaat ediyor.

Maalesef tam teşekkülü bir Erdoğan diktası yönünde ilerleyen sözde ‘Yeni Türkiye’, demokratik ve medeni değerleriyle anılan bir ülke olmaktan hızla çıkıp yeniden sadece coğrafi konumuyla ve jeopolitik önemi kadar değer atfedilen bir ülke haline geliyor. Bu tehlikeli süreçle, bir zamanlar AB’nin demokratik ve özgürlükçü değerlerini İslam dünyasına taşıyan ve bu yönüyle çok geniş bir coğrafyada ilham kaynağı olan bir ülke olmaktan tamamen çıkan Erdoğan rejimi, AB değerleriyle çatışmakla kalmayıp bu değerlerle en ön safta savaşan bir cephe ülkesi olma riskine doğru hızla savruluyor…

Belki sizlere abartı gibi gelecek ama karşı karşıya olduğumuz vahim durum, Türklerin genetik kodlarına işlemiş olan binlerce yıllık geleneksel ve fıtri Batı yöneliminin ilk kez yön değiştirme riskidir. Soru şu: Bu riskle yüzleşmeye hazır mıyız? Ya da Hazır mısınız?..”

DEMOKRASİ VE HUKUKTAN KOPMUŞ TÜRKİYE’DEN ORTAK DEĞİL, TEHDİT OLUR

Evet, bundan neredeyse 3 yıl önce yaptığımız değerlendirme bu. Buna ister bir siyasi analiz deyin, ister öngörü, isterseniz kehanet. Farketmez… Şurası bir gerçek ki, harami despot Erdoğan, Türkiye’yi bugün, 3 yıl önce endişe ettiğimizden bile çok daha berbat bir yere taşıdı. Sorun şu ki, pazar potansiyeli, jeo-politik konumu vs gibi sebeplerle Türkiye’yi her halükarda bir ortak olarak görmeye çabalayan bazı Batılı çevreler bu vahim durumu hala anlamak istemiyor ya da buz gibi bu gerçeği kabul etmekte zorluk çekiyor.

Oysa herkesin unutmaması gereken noktayı, ancak insan haklarına saygılı, evrensel insani değerleri içselleştirmiş, medeni, özgürlükçü demokratik hukuk devleti olan bir Türkiye’nin Batı’ya ortak olabileceği oluşturuyor. En temel insan hak ve özgürlüklerine saygıdan, şeffaflıktan, hesap verebilirlikten, çoğulculuktan, demokrasiden ve hukuktan tamamen saparak bugün kelimenin tam anlamıyla despotik bir tek adam rejimine dönüşmüş Türkiye’den Batı’ya ortak değil, olsa olsa bir tehdit olur sadece. Halihazırda olan da budur zaten.

[Bülent Keneş] 21.11.2017 [TR724]

Türkiye’ye uğramadan geçmiyorlar!.. [TR724]

Türkiye’de, 135’i uluslararası öneme sahip 3 bin civarında sulak alan bulunuyor. Yaklaşık 1 milyon 850 bin hektar genişliğindeki bu alanlarda çok sayıda yerli ve göçmen su kuşu barınıyor. Türkiye’nin sulak alanları, bu özelliğiyle bazı türlerin küresel popülasyonlarının önemli bir kısmı da dahil olmak üzere pek çok su kuşunun yuvalama ve üreme alanı.

Dünyada nesli tehlikede olan tepeli pelikan, Manyas Gölü’nde yuvalıyor. Yine tehdit altında olan dikkuyruk ördeğinin yaklaşık yüzde 70’i Türkiye sulak alanlarında, özellikle Burdur Gölü’nde kışlıyor. Tuz Gölü de 10 binden fazla yuvayla flamingolar için en önemli kuluçka alanı. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Av Yönetimi Dairesi tarafından hazırlanan, ‘Türkiye’de Av ve Yaban Hayatı’ isimli çalışmaya göre Batı Palearktik (Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’yı içine alan bölge) ile Afrika arasında her yıl hareket eden milyonlarca göçmen kuş türünün üç büyük göç yolundan ikisi Türkiye üzerinden geçiyor. Her yıl 200 binden fazla yırtıcı kuş, Doğu Karadeniz bölgesinden Türkiye’ye giriyor. Çoruh Nehri üzerinden geçerek, Doğu Anadolu’daki sulak alanlara yayılıyor. Türkiye’den geçen bu göç, Batı Palearktik bölgesinin en büyük yırtıcı kuş göçü olarak kayıtlara geçiyor. Bu yırtıcı kuşlar, ‘Boğaziçi göç yolu’ olarak bilinen rotada, Trakya’dan başlayıp Boğaziçi üzerinden geçerek kuzeybatıdan güneye doğru Anadolu’yu izliyor. Bu rotayla 250 binden fazla leylek, 200 ile 700’lü gruplar halinde dünyanın görülmeye değer en büyük kuş hareketlerinden biri olarak Anadolu üzerinden geçiyor.

Türkiye’deki sulak alanlar, bu göçmen kuşların pek çoğu için hayati bir öneme sahip ancak ülkede yaşayan 460 kuş türünün 30’unun nesli tehlike altında. Küçük karabatak, tepeli pelikan, küçük sakarca, Sibirya kazı, yaz ördeği, dikkuyruk ördek, kara akbaka, şah kartal, küçük kerkenez, bıldırcın kılavuzu, toy, mezgeldek, ince gagalı kervan çulluğu, ada martısı, sarı kamışçın, pasbaş patka, saz horozu, akkuyruklu kartal, bozkır kartalı, tavşancıl, balık kartalı, uludoğan, bıyıklı doğan, çizgili ishakkuşu, balık baykuşu, paçalı baykuş, peçeli baykuş, İzmir yalıçapkını ve alaca yalıçapkınının nesli hızla tükeniyor.



Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, nesli azalan veya yok olma tehlikesi altında bulunan yaban hayvanlarının popülasyonlarını rehabilite etmek için 20 adet üretim istasyonu bulunuyor.

[TR724] 21.11.2017

Galatasaray, Dortmund gibi olur mu? [Efe Yiğit]

Sezonun ilk 7 haftasını baz aldığımızda Türkiye’de Galatasaray, Almanya’da ise Borussia Dortmund fırtınası vardı. İlk 7 haftada her iki takım 6 galibiyet alırken, bir kez sahadan berabere ayrılmıştı. Sezon başı olmasına karşılık her iki takımı şampiyonluğun en büyük favorisi ilan edenler çıkmıştı. Her iki ligde de 12 hafta geride kalırken Borussia Dortmun şampiyonluk potasından uzaklaşırken, Galatasaray için ise ‘kesin şampiyon olur’ yorumlarının yerini Tudor tartışmaları almaya başladı.

DORTMUND ERKEN ŞAMPİYON İLAN EDİLDİ

Bundesliga’da son 5 yılın şampiyonu Bayern Münih’in egemenliğine son verecek babayiğit olarak bu sezon Borussia Dortmund arz-ı endam etti. Geçen yıllar ne Leipzig ne de diğer takımlar Bavyera ekibiyle şampiyonluk yarışını sonuna kadar götürememişti. Gözler Bayern’in güçlü rakibi Dortmund’u aradı hep. Artık o sezon bu sezon olsun temennileriyle 2017-18 sezonu start alırken, Dortmund üst üste galibiyetlerle puan sıralamasında hızla yükseldi. Dortmund yükselirken, Bayern düşüyordu. 7. haftada teknik patron Carlo Ancelotti’nin kovulmasıyla, Dortmund’un işinin artık daha kolay olduğu düşünülüyordu.

5 MAÇTA SADECE 1 PUAN ALINCA

Bayern Münih yeni hocayla uyum sorunu yaşarken, Dortmund’un arayı açacağını umanlar da büyük hayal kırıklığına uğradı. Ligin ilk 7 haftasında 19 puan toplayan Dortmund’un makine gibi işleyen çarkları 8. haftadan itibaren teklemeye başladı. İlk şoku sahasında RB Leipzig’e yenilerek alan Borussia Dortmund toparlanmak yerine ilerleyen haftalarda tepetaklak düşmeye devam etti. Leipzig yenilgisi sonrası Frankfurt beraberliğini art arda Hannover 96, Bayern Münih ve Stuttgart hezimetleri takip etti. 7 maçta 19 puan toplayan Borussia Dortmund, son 5 maçında sadece 1 puan alabildi.

YAŞLI KURT, TAKIMI BİR KEZ DAHA SIRTLADI

Dortmund düşerken, şampiyonluk yolunda rakibi Bayern yükseliyordu. Takımı eski hocası Jupp Heynckes’e teslim etmenin meyveleri toplanmaktaydı. Dortmund’un sadece 1 puan alabildiği son 5 haftada, Bayern Münih tüm maçlarını kazanıp 15 puan çıkarıyordu. İlk 7 haftada Dortmund’un 5 puan gerisine düşen Bayern, 12. haftada rakibine 9 puan fark atmış durumda. Yeniden açık ara zirveye yerleşen Bayern en yakın rakibi Schalke 04’e de 6 puan fark atmış durumda. Dortmund örneğinden sonra Bayern’in rehavete karşı da önlemler alması bekleniyor.

GALATASARAY’IN ŞANSI, RAKİPLERİ

Dortmund’un benzeri bir görüntü veren Galatasaray’ın teklemesi 9. haftada başladı. 8 hafta sonunda 22 puan toplayan sarı kırmızılılar sahasında konuk ettiği Fenerbahçe ile berabere kalarak ilk sinyali verdi. Ardından Trabzonspor deplasmanında yaşanan mağlubiyeti, sahasında 5-1’lik Gençlerbirliği galibiyetiyle unutturdu. Başakşehir önünde alınan 5-1’lik tarihi hezimet, iki hafta sonra oynanacak Beşiktaş maçı öncesi Galatasaray taraftarlarının uykularını kaçırmaya başladı.

Galatasaray’ın düşüşü Dortmund kadar sert olmadı. Sarı- kırmızılı ekip son 4 haftada 4 puan çıkararak zirve yarışına devam etti. Galatasaray’ın şansı, rakiplerinin de puan kaybı yaşamasıydı. Şampiyonlukta en büyük rakibi olarak gösterilen Beşiktaş’ın 6. haftadan itibaren peş peşe puan kayıpları yaşayarak 4 haftada 2 puan toplaması Galatasaray’ın en büyük şansıydı. Keza Fenerbahçe de son 4 haftada 6 puan toplarken aradaki farkın kapatılması için önüne gelen fırsatı tepmiş oldu. Galatasaray’daki düşüşünü en iyi değerlendiren takım Başakşehir oldu. Son 4 haftada topladığı 10 puanla farkı kapatıp, rakibiyle puanını eşitledi.

FIRTINA DİĞER LİGLERDE ESMEYE DEVAM EDİYOR

Her iki takımda da yaşanan düşüşten sonra eleştiri oklarının hedefi teknik direktörler oldu. Dortmund’da Peter Bosz, Galatasaray’da Igor Tudor tartışılır durumda. Her iki teknik adam da, kötü gidişata çözüm bulamazsa sezon sonuna kadar takımda kalmayı başaramayabilir.

Diğer Avrupa liglerinde ise fırtına esmeyi sürdürüyor. Sezona flaş bir şekilde peş peşe galibiyetlerle başlayan İspanya’da Barcelona, Fransa’da PSG ve İngiltere’de Manchester City, yollarına kayıpsız devam ediyor.

[Efe Yiğit] 21.11.2017 [TR724]