Soylu ve Akar’a zor soru: İşkenceyi sizin yeni JİTEM’iniz mi yaptı?

Helikopterden atılan Osman Şiban ve Servet Turgut’un durumuna ilişkin detayları öğrenmek için Van’a giden HDP’liler polis ablukasıyla karşılaştı. HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, Süleyman Soylu ve Hulusi Akar’a seslendi: “Sizin yeni JİTEM’iniz mi yaptı?”

BOLD – Van’da gözaltına alındıktan sonra işkence gördüğü ortaya çıkan Osman Şiban ve Servet Turgut’un, helikopterden atıldıkları hastane raporuyla kanıtlanmasının ardından Halkların Demokratik Partisi (HDP) şehre heyet gönderdi. MA’nın haberine göre heyette yer alan HDP Gurup Başkanvekili Saruhan Oluç, Van Milletvekili Muazzez Orhan, Murat Sarısaç, Mersin Milletvekili Rıdvan Turan, PM üyeleri, MYK üyeleri, HDP, DBP, İnsan ve Özgürlükler Partisi il yöneticileri hastane önünde polis ablukası altında basın açıklaması yaptı. Açıklamayı gazetecilerin takip etmesi polis tarafından engellendi.

USULÜNE UYGUN GÖZALTI!

Burada açıklama yapan HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, yapılan işkencenin peşini bırakmayacaklarını belirtti. Van Valiliği’nin açıklamasına tepki gösteren Oluç, “Van valisi yaptığı açıklamada iki yurttaşın usulüne uygun şekilde gözaltına alındığını söylüyor. Yani vücut travması, çok sayıda kırık, iç kanama, beyin kanaması, kafa travması, bir diğerinde ise hafıza kaybı yaşanmış. Ama valilik usulüne uygun alındığını söyleyerek olayı gizlemeye çalışıyor. Hayır, bu insanlar usule uygun bir şekilde alınmamışlar. Bu insanlara çok açık bir şekilde işkence yapılmış. Van valisinin görevi yapılan işkenceyi gizlemek değil, yapılmış olan bu işkenceyi ve insanlık suçunu açığa çıkarmaktır. Bunu yapmış olanların, bunun emrini vermiş olanların hukuken soruşturmaya uğramalarını sağlamaktır. Ama Van valisi olayı örtmeye çalışıyor. Buradan soruyoruz; Bu işkencenin emrini kim verdi ve kim uyguladı? Bu işkence emrini kimler örtbas etmeye çalışıyor? Süleyman Soylu’ya soruyoruz; İçişleri Bakanlığı mı sorumludur? Hulusi Akar’a soruyoruz; Milli Savunma Bakanlığı mı sorumludur? Özel hareket mı yaptı bu işkenceyi? Emniyet güçleri mi yaptı? Sizin yeni JİTEM’iniz mi yaptı? Bunu öğrenmek istiyoruz” dedi.

KÜRDE ZULMEDENE BİR ŞEY YAPILMIYOR

Bu olayın peşini hukuken de politik olarak da bırakmayacaklarını belirten Oluç, şöyle devam etti: “Kürde zulmetmek serbest ve Kürde zulmedene hiçbir şey yapılmıyor. Hatta bunlar ödüllendiriliyor, cezasızlık uygulanıyor.”

Bir tek yurttaşın burnunun kanamaması için toplumsal adalet, barış ve özgürlük mücadelelerini sürdüreceklerini ifade eden Oluç, şunları dile getirdi: “Kürt ve Türk halkıyla yaşanan bu işkence ve zulmün hesabının sorulacağını biliyoruz. Biz bu işkenceleri çok gördük ama bunların hiçbirine boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Bir kez daha sesleniyoruz; kötü muamele ve işkenceden vazgeçin. Bu insanların suçu varsa adalet önünde bunu sorun.”

Yapılan basın açıklamasının ardından heyet, Osman Şiban’ın zorla götürüldüğü askeri hastaneye gitmek üzere yola çıktı.

22.9.2020 [Bold Medya]

Savunmayı susturmak için avukatlar yine gözaltına alındı

Türkiye’de cemaat davalarında savunmayı ortadan kaldırmak için yine avukatlara operasyon düzenlendi.

Avukatların görevlerini icra etmeleri nedeniyle müvekkilleri ile özdeşleştiren İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, İzmir merkezli 19 ilde avukatların gözaltına alınması talimatı verdi. Operasyonda yine cemaat davalarında savunma yapan avukatlar hedef alındı.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 27’si avukat, 1’i teğmen olmak üzere 55 kişi gözaltına alındı.

11 Eylül’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın cemaat davalarında yargılanan kişileri savundukları için 48’i avukat 60 hukukçunun gözaltına alınmıştı.

Türkiye’de savunmayı ortadan kaldırmak amacıyla son günlerde üst üste yapılan operasyonlarla avukatların gözaltına alınmasına barolar sert tepki göstermişti.

22.9.2020 [TR724]

BM raportörü, AKP’yi HSK için ‘Anayasa değişikliğine’ davet etti

Birleşmiş Milletler (BM) Hakimler ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü Diego Garcia-Sayan AKP iktidarına hitaben 8 sayfalık bir mektup kaleme aldı. Garcia-Sayan, Türkiye’deki Hakim ve Savcılar Kurulunun uluslararası standartlarla uyumsuz olduğunu belirterek, AKP’ye Anayasa değişikliği çağrısında bulundu.

Mektubu ve içeriğini sosyal medya hesabından duyuran insan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak, “BM Hakimler ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü Diego Garcia-Sayan, hükümete yazdığı mektupta Anayasa Değişikliği ile oluşturulan Hakim ve Savcılar Kurulunun uluslararası standartlarla uyumsuzluğunu saptayıp, hükümeti Anayasa değişikliğine davet etti” ifadelerini kullandı.

Mektupta şu ifadeler dikkat çekti:

“6771 sayılı kanun ile Anayasa’nın 159’uncu maddesinde gerçekleştirilen düzenlemenin yargı bağımsızlığı ve güçler ayrılığı ilkesi üzerindeki olumsuz etkisine hükümetinizin dikkatini çekmek isterim. Hakim ve Savcılar Kurulu’nun, başarısız darbe girişiminden bu yana hakim, savcı ve avukatların tutuklanması, işten çıkarılmasına odaklanması nedeniyle kaygılarımı daha önce de dile getirdim.”

22.9.2020 [TR724]

‘Savcı, sahte belgeyi babamın dosyasında unutmuş’

Müvekkilini savunmak için gittiği dosyaya ismini ekleyip, hücreye attılar. Müvekkilini bırakıp onu tutukladılar. Dilekçelerine hala cevap alamıyor, itirazları kabul görmüyor.

Avukat Turan Canpolat’ın ibretlik hikayesini kızı Gülizar Canpolat Tr724’e anlattı.

Metin Yıkar’ın sorularını cevaplayan Gülizar Canpolat, babası hakkında düzenlenen dosyanın tam anlamıyla bir skandal olduğunu söyledi. YOYUTUBE.COM/TR724’TE


22.9.2020 [TR724]

Darbe girişimine karşı direnen üsteğmen tutuklandı

15 Temmuz’da darbe girişimine karşı çıkan ve Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’nda darbeye direndiği için darbe davalarında tanık olarak dinlenen Üsteğmen Onur Karan gözaltına alınarak tutuklandı. Darbe gecesi aynı kışlada Üsteğmen Onur Karan ile birlikte darbeye direnen Kurmay albaylar Hançeri Sayat ve Erkan Olgay, 15 Temmuz’dan sonraki YAŞ’ta “kahramanlıkları” gerekçesiyle generalliğe terfi ettirildi.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, Karan, suçlamaları reddettiği ifadesinde örgüt içinde hiçbir şekilde bulunmadığını belirterek darbeci yarbay Fatih Karakaya’nın E-5’i kesme emrini yerine getirmediğini, darbecilerle kışlada mücadele eden komutanları kışlaya aldığını ve onların emrine girdiğini anlattı. Karan, tutuklanmasaydı, Yargıtay’ca bozulan Sabiha Gökçen Havaalanı İşgal Girişimi davasının 23 Eylül’deki duruşmasında yine tanık sıfatıyla dinlenecekti.

Darbe gecesi 2. Zırhlı Tugay Komutanı olarak görev yapan ve İstanbul’daki Ana Darbe Davası’nda 88 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan darbeci general Özkan Aydoğdu’nun gözaltındayken verdiği ifadesinde, “Başında Üsteğmen Onur Karan’ın bulunduğu nizamiyedeki unsurların emrine uymadığı, Karan’ın takviye olarak şehre inecek tankların ve fırtına toplarının nizamiyeden çıkışını engellediği, tugayda başarılı olamamasının nedeninin bu olduğunu belirttiği” ortaya çıktı.

DARBECİLERİ PÜSKÜRTTÜ

2. Zırhlı Tugay Komutanlığı Davası’ndaki ifadeler de Karan’ın ifadelerini doğruladı. İfadelerde “Darbeye karşı tümen komutanının görevlendirip emir komutayı almalarını emrettiği Kurmay Albay Hançeri Sayat ve Kurmay Albay Erkan Olgay, darbe gecesi tugaya gelerek darbecileri püskürttü. Darbeciler tarafından emrine 60 tank ve 20 fırtına obüsü verilen Üsteğmen Karan, darbecilerin emrine karşı çıkarak, iki komutanla birlikte kışlaya gönderilen 110 Kuleli Askeri Lise öğrencisini gözaltına aldı ve 04.30’a kadar darbecileri püskürttü. Böylece tüm bölgeye araç çıkışı yapılan birliğin darbecilerin eline geçmesi önlendi” denildi.

Kurmay albaylar Hançeri Sayat ve Erkan Olgay, 15 Temmuz’dan sonraki YAŞ’ta “kahramanlıkları” gerekçesiyle generalliğe terfi ettirilmişti.

22.9.2020 [TR724]

Konut kredisinde ‘acı’ fatura! [Yusuf Dereli]

İktidar temsilcilerine göre Türkiye ekonomisi ‘yukarıya doğru pik yapmış’ durumda ancak ekonomik göstergeler hiç de öyle demiyor. Resmi verilere göre bile durum içler acısı. TL, rejimin yanlış para ve ekonomi politikaları nedeniyle pul olmuş durumda. Alım gücü sadece 1 yılda yüzde 35-40 eridi. Çok değil, 7 yıl önce 12 bin 500 dolar olan kişi başına milli gelirin bu yıl sonunda 8 bin dolar civarına düşmesi bekleniyor. Geniş tanımlı işsiz sayısı TÜİK’in rakamlarına göre bile 9 milyona dayandı. Neredeyse 3 gençten biri işsiz. Yüksek enflasyonun sonucu olarak insanların giderleri inanılmaz bir hızla artarken, gelirleri azaldı.

ÇÖZÜM İÇİN ‘SORUNUN VARLIĞI’ KABUL EDİLMELİ 

Merkez Bankası’nın rezervleri doları dizginlemek için eritildi. Sonuç; dolar dün itibariyle 7.60’a dayandı. Son 1,5 yılda yaklaşık 110 milyar dolar buhar oldu! MB’nin Swaplar hariç net rezervi -30 milyarın bile üzerinde! Başkanlık sistemiyle birlikte ekonomi uçacaktı sözde. Dolar Haziran 2018’de 4.75 civarındaydı. Bugün 7.60’a çıktı. Artış oranı yüzde 60! Bu Türk Lirası sadece iki yılda yüzde 60 değer kaybetti demek! Sadece bu bile korkunç bir durum. Başkanlık sistemiyle birlikte yüzde 60 fakirleşti ülke!

Durum içler acısı ancak daha kötüsü, iktidar temsilcilerine göre ortada bir sorun olmaması! Ne AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne de Hazine’nin başına getirdiği damadı Berat Albayrak’a göre ekonomide sorun gözükmüyor. Dolayısıyla çözüm üretmeye de gerek yok!

OLAN YİNE VATANDAŞA OLDU!

AKP rejiminin en iyi yaptığı şey, vatandaşları borçlandırmak. Müteahhitlere can suyu vermek içni Haziran ayında aylık yüzde 0.64’ten konut kredisi kullandırıldı. Peki kim kazandı; müteahhitler! Bankalar ve vatandaşlar kaybetti. Zira kredi faizlerinin düşmesiyle ev fiyatları ortalama yüzde 25 oranında arttı. 400 bin liralık evler, 500 bin TL’ye satıldı! Bankaların dağıttıkları krediye nasıl toplamayacakları meçhul. Söz konusu kredilerin ne kadarı batacak, kimse bilmiyor. Haziran ayında kamu bankaları liderliğinde başlayan konut kredisi kampanyaları sona erdi. Müteahhitler stokta bulunan konutları yüksek fiyatlardan sattı, rekorlar kırıldı. Ancak şimdi faiz oranları yeniden yükseldi. Konut faiz oranları yüzde 1,50’lere fırladı. Ancak ev fiyatları düşmüyor! Olan yine vatandaşa oldu.

İHTİYAÇ KREDİLERİNDE ÖDEME ZAMANI!

Salgın döneminde ekonomik olarak zor durumda kalan vatandaşlar, iktidar tarafından kredi çekmeye yönlendirildi. TL kredi hacmi 8 ayda 615 milyar TL arttı. Kamu bankalarının sunduğu ‘temel ihtiyaç kredisi’ ve ‘işletme kredisi’ paketlerinden nisan ayında yararlananlar için ödemesiz dönem bu ay bitiyor. Ancak vatandaşın gelirinde bir düzelme olmadığı gibi daha da kötüleşti. Salgında ikinci dalga endişeleri arttı. Peki 7 milyona yakın insan bu kredileri nasıl ödeyecek? Kamu bankalarının kredilerden ortaya çıkacak zararını kim karşılayacak? Tabii ki halk… Kamu bankalarının batık kredi zararları ilerleyen yıllarda Türk halkının vergisiyle finanse edilecek!

[Yusuf Dereli] 22.9.2020 [TR724]

Taliban’ın doğuşu, geri çekilişi ve yeniden dirilişi [Yüksel Durgut]

ABD’nin 11 Eylül 2001’deki El Kaide saldırılarına destek vermekle suçladığı Taliban, yüzde 90’ını elinde tuttuğu Afganistan’da Amerikan askerlerince iktidardan uzaklaştırılmıştı. Şimdi yeniden müzakere masasındalar ve Afgan siyasetinde ana aktörlerden biri olmanın eşiğindeler.

1996 baharında Afganistan’ın güneyini tamamen kontrol altına almayı başarmış Taliban, hareketin siyasi ve ruhanî merkez sayılan Kandahar şehrinde savaşçıları, komutanları ve mollalarıyla bir konferans düzenlemişti. Burasının kutsal sayılmasının sebebi, Peygamber Efendimizin (sav) giydiğine inanılan bir cübbenin içinde yer aldığı bir cami ve o caminin hemen yanında Afganistan’ın kurucusu sayılan Kral Ahmed Şah Durrani’nin mezarının bulunması.





Efsaneye göre, ülkeyi 1747 ile 1772 yılları arasında yöneten Kral Durrani, Peygamberimizin cübbesini bir fethin ardından Kandahar’a getiriyor ve böylece burası kutsal bir beldeye dönüşüyor. Bu cübbe çok nadiren sıradan insanlara gösterilmişti. 

İşte 1996 yılında Taliban’ın kurucusu ve manevi lideri Molla Muhammed Ömer, bu cübbe ile birlikte eski ibadethanenin çatısında belirdi ve ona “Emir-ül Müminin” adını veren kalabalığın önünde cübbeyi havada tuttu. Hadise, o gün oradaki Afganları heyecanlandırmıştı.

Bu olay gerçekleştiğinde Taliban henüz Kabil’e ulaşmamıştı. Genelde medrese öğrencilerinden oluşan Taliban’ın Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani ve “Kabil kasabı” olarak da bilinen Hizb-i İslamî lideri Gülbettin Hikmetyar hükümetine karşı bir savaş başlatıp başlatmayacakları o dönem gündemde olan bir konu değildi. The New Yorker dergisinde Molla Ömer’i anlatan bir yazıda Kandahar’daki bu cübbe olayının bir çeşit “taç giyme töreni” olduğu ve ülkedeki en güçlü isyan dalgasının liderliğini üstleneceğini haber verdiğin belirtilmişti. 

Gerçekten de Taliban birkaç ay içinde Kabil’i ele geçirecek ve Afganistan İslam Emirliği’ni kuracaktı. 

20 YIL SONRA… 

Molla Ömer sonraki beş yıl boyunca ülkenin çoğunu yönetecek ancak hiçbir yerde resmi yayınlanmayacak, adeta gizemli bir efsaneye dönüşecekti. 11 Eylül 2001’in ardından ABD işgaliyle iktidardan uzaklaşan Taliban, ülkenin dağlık bölgelerine çekildi. Ancak tam anlamıyla mağlup edilemedi. 2002’den bu yana süren çatışmalarda yüzbinlerce kişi hayatını kaybetti, çok daha fazlası yerinden yurdundan edildi.

Kabil’den çekilmenin 20. yılına yaklaşırken Taliban yeniden Afganistan’daki en önemli gündem. Şu anda ülkenin yarısını kontrol eden Taliban, ABD ile “yabancı teröristlerin Afgan topraklarını kullanmasına izin vermeyecekleri” üzerine bir anlaşma imzaladılar. Böylece Amerikan askerleri Afganistan’da çekilecek. Daha geniş çaplı bir barış sürecinin parçası olarak, Taliban temsilcileri ve Afgan hükümeti bu ayın başlarında Katar’ın başkenti Doha’da Amerikan çekilmesi sonrası ülkenin nasıl olacağı konusunda müzakerelere başladılar.

SOVYETLER YIKILDIĞINDA

Taliban’ın kökleri de 1980’lerde Afganistan’daki Sovyet birliklerine karşı direniş başlatan Mücahid hareketine dayanıyor. Molla Ömer de dâhil olmak üzere Taliban’ın ilk liderlerinin çoğu, Amerikan CIA, Pakistan’ın İstihbarat Teşkilatı ISI ve Suudi Arabistan’ın desteklediği Mücahid gruplarıyla birlikte Sovyetlere karşı savaşanlar arasındaydı. 1989’da Sovyet ordusu çekildikten sonra Mücahid grupları önce birbirleriyle çatışmaya başladı ve bölgede bir iç savaş çıktı. 

Sovyetler yanlısı Muhammed Necibullah hükümeti, 1991’de Sovyetler Birliği yıkılınca, iktidarda tutunamadı. 1992’de hükümet düştükten sonra Necibullah, Kabil’deki Birleşmiş Milletler ofisine sığınacaktı. Gazeteci olarak olayları izlemeye gittiğim 1996 yılının sonunda Taliban savaşçıları BM yerleşkesine saldırmış ve Necibullah’ı dışarı sürükleyerek öldürmüştü. Sonrasında da halkın önünde bir trafik direğine astı. 

Komünizmin etkisinden sonra Afganistan, etnik gruplara bölündü. Tacik, Peştun, Hazara ve Özbek komutanlar kendi gruplarını kurdu. Kandahar kendi aralarında bir grup Mücahid komutanı tarafından paylaştırıldı. Merkezî bir otorite yoktu. Silahlı gruplar çokça taşkınlık yapıyordu. Şair Muhammed İkbal’in “Asya’nın kalbi” dediği Afganistan parçalanıyordu. Bu karışıklığa karşı, kökleri Hindistan’ın Diyobend kentindeki Darul Ulum Diyobend mektebindeki Hanefi İslam hareketi Deobandi’lere dayanan ve Pakistan’daki farklı Deobandi grupların desteğini almayı başaran bir grup medrese öğrencisi bir “reform hareketi” başlatmak için bir araya geldi. 

TALİBAN’IN KANLI, UZUN YOLCULUĞU

Bu grubun ağırlıklı olarak üzerinde durduğu hedefler şunlardı: Düzeni sağlamak, barışı sağlamak, milisleri silahsızlandırmak, şeriatı uygulamak ve insanları kendi İslamî görüşü altında birleştirmek. Kendilerini yozlaşmış savaş lortlarına karşı mücadele eden Allah’ın askerleri olarak görüyorlardı. Kızıl Ordu’ya karşı savaşta bir gözünü kaybeden ve etkili bir vaiz olan Molla Ömer’i liderleri olarak seçtiler. 

Ömer’in emri altındaki Taliblere dair pek çok hikâye var. Bu hikâyelerin anası ise Ahmed Raşid’in “Taliban” adlı kitabından aktarılıyor. Halk, 1994 baharında bir komutanın iki genç kızı kaçırdığı ve bir kampa götürerek tecavüz ettiği iddiasıyla galeyana geliyor. Molla Ömer ve 30 kadar Taliban askeri bu yaşanan olay sonrası üsse saldırıyor, kızları serbest bırakıyor ve komutanı bir tankın namlusuna asıyor. Bu üsteki askerî mühimmatları da envanterine katan Taliban, bu olayın ardından kanlı bir yolculuğa başlıyor. 

Bu yolculukta yalnız değildi. Pakistan istihbaratının yardımını da aldı. Pakistan hükümetleri, Taliban’ı parçalanmış Afganistan’da en güven veren grup olarak görürken, Pakistan’daki Jamiat Ulema-e-İslam (JUI) dâhil olmak üzere birçok İslamî grup da arkasındaydı. Kabil’i ele geçirdikten sonra Taliban kendi katı İslamcı yasalarını uygulamaya koydu. Sinema salonlarını yerle bir etti, kadınalrın devlet dairelerinde çalışmasını yasakladı, kızları okullardan uzak tuttu, halka açık müziği, CD’lerin satışını ve hatta uçurtma uçurmayı bile yasakladı. Kabil’deki büyük stadyum halka açık bir infaz alanına dönüştürüldü. Mart 2001’de Taliban, Bamiyan’da Buda’nın iki dev taş heykelini havaya uçurdu. 

11 Eylül 2001’e kadar her şey Taliban için yolunda gidiyordu ancak o günden sonra Molla Ömer zorda kaldı. Saldırıyı El Kaide lideri Usame bin Ladin üstlendi. ABD, Taliban’dan Bin Ladin’i teslim etmesi talebinde bulundu. Ömer reddedince, Amerikan askerleri Taliban iktidarını sonlandırmak üzere Afganistan’a ayak basacaktı. O günden beri Taliban, kaybettiklerini yeniden kazanmak için savaşıyor.

2015 yılında Taliban bir açıklama yaparak Molla Ömer’in iki yıl önce Pakistan’da öldüğünü duyurdu. Onun yerini alan Molla Mansur’sa 2015’te ABD’nin hava saldırısında öldürüldü. Bir yıl sonra daha az bilinen Mevlevî Hibatullah Akhundzada grubun lideri oldu. Akhundzada yönetimindeki Taliban, “savaş ve konuş” ilkesini benimsedi. 2018’de ABD’li yetkililer ve Taliban temsilcileri isyancıların siyasi bir büro açtıkları Doha’da ilk toplantılarını yaptı. Taliban, ABD ile yaptığı görüşmeler boyunca kalıcı bir ateşkes yapmayı reddetti. 

Pakistan, Taliban’ın yeniden dirilişinde kilit bir rol oynadı denebilir. Hindistan’ın Taliban sonrası Afganistan’daki etkisi tartışılmazdı. Araştırmacı Steve Coll’un “Müdürlük S” adlı kitabında yazdığı gibi Pakistan istihbaratı Taliban operasyonlarını yönetmek için “Müdürlük S” adını verdiği gizli bir birim kurdu ve Ravalpindi yakınlarındaki Ojhri bölgesinde bir ordu kampında çalışmaya başladı.

ÇIKMAZA GİREN SAVAŞ 

Barış masasına oturulmasının en büyük sebebi, savaşın çıkmaza girmesi. Afgan hükümeti Taliban’ı yok edemiyor, Taliban da Kabil dâhil olmak üzere büyük nüfus merkezlerini ele geçiremiyor. ABD bu denklemden çıkmak isteyince taraflar görüşmelere başladı. Ancak hâlâ birçok soru var. ABD geri çekilmeyi kabul ederken, Taliban mevcut Afgan anayasasını tanımak istemedi. Henüz bir ateşkes yok. Nihaî hedeflerinin ne olacağı ise belirsiz. 

1990’ların Taliban’ıyla bugünün Taliban’ı arasında farklılıklar var. Artık ikinci nesil bir Taliban yaşıyor. Pakistan’daki dini gruplarla bağlantıları daha az. El Kaide gibi terörist örgütlerle ilişkileri sınırlı. Ancak temel “püritan” ideolojileri değişmedi. Azınlıklara, kadınlara ve diğer gruplara yaklaşımları hala aynı gaddarlıkta. Buna rağmen barış görüşmelerinden Afganistan cezaevlerinde tutuklu Taliban askerlerinin tahliyesini koparmayı başardı. Müzakerelerin sonucunda ne kadar elinin güçlenmiş olacağını zaman gösterecek.

[Yüksel Durgut] 22.9.2020 [TR724]

Devlet mi çeteleşti, çeteler mi devletleşti? [Av. Mehmet Tahsin]

Yaklaşık 6 yıl oldu. 2014 yılı sonları veya 2015 yılı başlarıydı. 

İstanbul’da bir özel hastane sahibi, sabahın erken saatinde avukatının kapısına dayanır. Perişan haldedir ve anlattıkları dehşet vericidir:

Kendisini devlet görevlisi olarak tanıtan bazı şahıslar, hastane sahibini bir otomobile bindirip İstanbul Akaretler’de bir binaya götürürler. Hakkında FETÖ’den soruşturma yürütüldüğünü, ancak 250 bin dolar ödeme yaparsa dosyasının kapatılacağını söylerler. İşin ciddiyetini göstermek için de önüne bir liste koyarlar. Listede tanıdığı iş adamları vardır ve herkesin adının karşısında bir rakam yazmaktadır. Hastane sahibinin adının olduğu yeri parmağıyla gösteren meçhul şahıs, aslında bir başka şey daha göstermektedir. Adının hemen altında avukatının da ismi bulunmakta ve onun karşısında da 250 bin dolar yazmaktadır.

Adamın alelacele avukatına koşturmasının nedeni, “Bunların niyeti ciddi. Ben parayı vereceğim ve kendini kurtaracağım; siz de ödeyin kendinizi kurtarın” demek suretiyle uyarmaktı! Avukatı ne kadar “yapma etme” dese de ikna edemedi, para meçhul şahıslara teslim edilip dosya kapandı.

Aynı tarihlerde benzer bir vakaya bizzat şahit oldum.

14 Aralık 2014’te uydurma bir gerekçeyle Zaman Gazetesi basılarak Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı gözaltına alınmış, Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü binasına götürülmüştü.

Henüz ne ile suçlandığı ne kendisine ne de avukatlarına söylenmemişken eşinin telefonu çalıyor. Telefondaki meçhul şahıs, “Biz Ankara’dan arıyoruz. Eşinizin haksız yere gözaltında olduğunu biliyoruz. Muhtemelen de tutuklanacak. Bunun olmaması için size yardım etmek istiyoruz. Ancak bir miktar maliyeti olacak,” diyor.

Arayan numarayı o gün bir şikâyet dilekçesiyle savcılığa bildirdiğimizi hatırlıyorum ama sonuç alamadığımızı söylemeye bilmem gerek var mı? Sonradan öğrendik ki aynı telefon o gün gözaltına alınan başkalarına da gitmiş.

Bu yazıyı yazmamın nedeni, 10 gün önce Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından gözaltına alınan ve halen de gözaltında tutulan avukat yakınlarına da aynı teklifler yapıldığının ortaya çıkması. Genç meslektaşlarımızdan Avukat Enes Kabadayı’nın yazdıklarına göre gözaltındakilerin yakınları telefonla aranıyor, “yakınınız kesin olarak tutuklanacak, savunmalarının bir önemi yok, biz yardım etmek istiyoruz ancak bunun bir karşılığı var” deniyor.

Ne gözaltındakilerin ne de avukatlarının gizlilik kararı olduğu için ulaşamadığı soruşturma dosyasına, arayan meçhul şahısların en ince detayına vakıf olması dikkat çekiyor.

Bir aralar kendisini emniyet görevlisi veya savcı olarak tanıtan dolandırıcılarının en yaygın taktiği, “Banka hesabınızdan bilginiz dışında PKK’ya para aktarılmış, sizin örgüte yardım ettiğiniz görünüyor. Biz sizi biliyoruz, elbette farkında değilsiniz ama bize yardımcı olursanız büyük bir çeteyi çökertmiş olacağız” diyerek vatandaşı adeta hipnotize ederek parasını almaktı. Kimler düşmedi ki bu tuzağa… Ünlü profesörler, rektörler, bakanlar futbolcular, iş adamları… 

Dolandırıcılar şimdilerde taktik değiştirmişler, PKK’nın yerini “FETÖ” almış.

Biri sizi telefonla arayıp, “adınıza bir telefon hattı alınmış, bu telefonla internet bankacılığıyla soygun yapılmış, FETÖ’ye para aktarılmış” dediğinde elinizin ayağınızın kesilmemesi çok zor.

Birkaç gün önce gazeteci Taha Akyol ve oğlunun bu yöntemle dolandırıcılara 43 bin dolar kaptırdığını haberlerde okuduk. Taha Akyol, “öyle bilgiler veriyor ki bu bilgileri sıradan insanların bilmesi mümkün değil” diyerek kendisini arayanların gerçekten devlet görevlileri olduğuna inandığını söylüyor.

Medyaya yansıyan olan bitenin ne kadarıdır kestirmek zor. Ama bu haliyle bile her hafta bir yerlerde devlet görevlilerinin bazen savcı bazen polis veya bazen de asker kisvesiyle uyuşturucu ticaretinden adam kaçırmaya, şantajdan gaspa, rüşvetle adliyede iş bitirmeden, cinayete kadar pek çok suça karıştıklarının haberlerini duyuyoruz.

Daha birkaç hafta önce Arjantin’de yakalanıp cezaevine konulan bir organize suç şebekesi liderinin rüşvet, adam kaçırma, şantaj ve cinayet gibi suçları kapsayan kan dondurucu itiraflarına rağmen iktidarın polis ve yargısı hala üç maymunu oynamaya devam ediyor.

Ülkenin içişleri bakanı, 18 yıldır yönettikleri ülkenin güvensiz bir ülke olduğunu itiraf ettiği gibi, verdiği kararlar nedeniyle yüksek yargıya atarlanıyor, tehditler savuruyor. Güvenlik bürokrasisinin en tepesindeki böyle olursa altındakilerin neler yapabileceğini varın siz hesap edin.

Geçen ay Batman’da gözaltına alınan tecavüz zanlısı bir uzman çavuşa İçişleri Bakanı Süleyman Soylu sahip çıktı ve kaçma şüphesi çok diyerek serbest bırakılmasına neden oldu. Kendisini bu yüzden eleştiren Milletvekili Barış Atay’ı, sosyal medyada tehdit etmekte sakınca görmedi. Bu tehditten kısa süre sonra Barış Atay’a Kadıköy’de üç kişinin saldırdığı haberi geldi.

Kimdi bu adamlar? Barış Atay’ın nerde olduğunu nereden biliyorlardı? Polise verdikleri ilk ifadede tesadüfen orada olduklarını söylüyorlar.

Tr724 yazarı Adem Yavuz Arslan’a göre emniyet içinde bir çete, devletin teknik imkanlarını kullanılmak suretiyle hedefteki isimlerin cep telefonları takip ediyor, nerede olduklarını biliyor. Sonra birileri oraya yönlendiriliyor. Sanki tesadüfen karşılaşmışlar gibi bir hır gür çıkıyor ve hedef şahıs hakkında gereği yapılıyor. Saldırganlar bir süre cezaevinde misafir edildikten sonra en uygun zamanda tekrar özgürlüklerine kavuşuyor ve yeni göreve kadar aramızda dolaşmaya devam ediyorlar. 

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra emniyet ve yargı içinde gerekli “temizlik” yapıldıktan sonra işler daha da kolaylaştı. Devlet içinde yuvalanmış çeteler ancak devlet kurumlarının bilebileceği bilgileri paraya tahvil etme işini daha ileri boyutlara taşıdılar. Bütün bir ülke bölge bölge, şehir şehir parsellendi, yargı ve emniyet atamaları bu hesaplara göre yapılmakta. Yandaş gazeteciler, AKP teşkilatları, yargı ve emniyet mensuplarının içinde olduğu çeteler ülkeyi yangın yerine çevirmiş durumda.

Yöntem çok basit ve şu dönemde oldukça işe yarıyor. Hedef şahıs seçiliyor, hakkında FETÖ’den soruşturma olduğu kendisine sızdırılıyor ve münasip bir bedel karşılığında dosya ortadan kaldırılıyor. Buna karşı gelen olursa adliye devreye giriyor ve o şahsın malvarlığı bir günde kayyıma devrediliyor. Bunun Kayseri versiyonunu daha önce bu köşede gündeme getirmiştim.

Bu örneklerden anlaşılan o ki çetelerle mücadele etmesi gereken devlet bizzat kendisi çok tehlikeli bir çete haline gelmiş. Ülkenin özgür ve güvenli bir ülke olmadığı bizzat içişleri bakanı tarafından kayıtlara geçirilmiş.

Peki bunları neden yazıyorum? Ne faydası var? Bu suçları pervasızca işleyenler yaptıkları her şeyin kayıtlara geçtiğini bilsinler diye elbette. İktidar yasa çıkararak “unutulma hakkı” diyerek işledikleri suçları hafızalarımızdan silmek istiyor olsa da unutturmamaya kararlıyız. Bu yüzden yazmaya devam edeceğiz.

[Av. Mehmet Tahsin] 22.9.2020 [TR724]

Çorap söküğü [M.Nedim Hazar]

Türkiye’de medya uzun süredir ölü durumda. İktidara bağlı mevkutelerin yayınları malum. Kimi yarı kör, yarı sağır durumu idare ederken Karar gibi Davutoğlu cenahındaki medyanın da “hem nala hem mıha örselemeden” politikası çok anlamlı değil.

Geriye ülkeyi dışarıdan takip eden yabancı medya kalıyor. İktidar bu medyaya karşı ne yapacağını tam olarak bilmiyor. Güvendikleri şey, Türk halkının bu medyaya ulaşımının çok kısıtlı olması. Dolayısıyla rahatsız olsalar da bu konuda henüz bir siyaset geliştirebilmiş değiller.





Son günlerde ortaya tekrar çıkan Reza Zarrab davasının devamı niteliğindeki belgelerin normal ülkede bir iktidarı yerle bir etmesi lazım.

Oysa AKP iktidarı bu konuda şerbetli zira 17-25 Aralık gibi hiçbir iktidarı ayakta tutamayacak skandalı bile örtbas etmeyi başarmakla kalmadı, ortaya çıkaranları zindanlarda çürütüyorlar.

DW’den deneyimli gazeteci Pelin Ünker son günlerde yaşanan ve ismine kısaca FinCEN (ABD Hazinesi’ne bağlı istihbarat birimi Mali Suçları Uygulama Ağı) denilen belgeleri derlemiş.

O derleme üzerinden bir özet geçmek gerekirse:

İngiliz banka Standard Chartered (SCB), Reza Zarrab ve ağı için 2007-2016 arasında toplamı 5.8 milyar doları aşan para transferi yaptı. Transferler, Zarrab ABD’de tutukluyken de devam etmiş. Adamdaki rahatlığa bakınız ki, tutukluyken bile umurunda değil rüşvet çarkını döndürmeye devam ediyor!

FinCEN’e sunulan Şüpheli Eylem Bildirimi (SAR) raporlarına göre, SCB, 2007-2016 yılları arasında, İran’a yönelik yaptırımların yasa dışı yollarla delinmesiyle ilgili hakkındaki suçlamaları kabul eden Reza Zarrab ve ağı için toplamda 5.8 milyar doları aşan 37 bin 533 adet para transferi gerçekleştirmiş.

Pervasızlık o zamanda da devam etmiş. SCB, 2013 yılında Türkiye’deki soruşturmaların başlaması ve ilk iddiaların kamuoyuna yansımasından sonra da Zarrab’la ilişkisi kamuoyunda ifşa olmuş şirketlere ve kişilere para akışını durdurmadığını yazıyor.

15 Aralık 2015’te ABD’de Zarrab aleyhine kara para aklama ve İran yaptırımlarından kaçınma suçlamasıyla iddianame hazırlandığı zaman bile SCB, Zarrab’la ilişkili transferleri ABD’ye aktarmaya devam ediyor. Tablo, Zarrab’ın Mart 2016’da ABD’de tutuklanmasından sonra da değişmiyor. Banka, Ocak-Eylül 2016 arasında Zarrab ile bağlantılı olduğunu belirlediği 24 şirket ve kişi için toplamda 133.1 milyon doları aşan 715 transfer yapıyor.


Reza Zarrab’ı boyundan büyük para balyalarıyla gösteren fotoğraf yeni ortaya çıktı.
Vaktiyle ülkeyi sarsan İSKİ skandalı vardı. Ortalıkta dönen paranın miktarı 2 milyon TL civarı bir şeydi. Zarrab olayının parasal boyutunun korkunçluğunu tahmin edin.

Keza hatırlayacaksınız 17 Aralık fezlekesinde Zarrab’ın, liderliğindeki örgüt vasıtasıyla ambargoyu delerek İran’ın sıcak para ihtiyacını karşılamak için sahtecilik, kaçakçılık ve rüşvet suçlarını işlediği yer almıştı. Eski bakanlar hakkında hazırlanan fezlekede Zarrab liderliğindeki örgütün dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış ve Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan ile örgüt faaliyeti çerçevesinde “haksız maddi menfaat ilişkisi” geliştirdiği belgelenmişti.

Erdoğan devreye girmiş ve Zarrab, 28 Şubat 2014’te “delillerin usulsüz toplandığı” gerekçesiyle tahliye edilmiş, hakkındaki “bakanlara rüşvet verme” suçlamaları da düşürülmüştü. Daha da trajik olanı el konulan paralar faiziyle Zarrab’a iade edilmişti.

Yine hatırlayacaksınız 17-25 Aralık soruşturmasıyla ilgili 17 Ekim 2014’te savcılık tarafından ‘takipsizlik’ kararı verildi, soruşturmayı yürüten savcılar “Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmakla” suçlandı.

Birkaç yıl sonra enteresan bir şekilde, 19 Mart 2016 tarihinde ise Zarrab, ABD’de gözaltına alınıp cezaevine kondu. 5 yıl hiç durmadan yaptırım delme, kara para aklama, kara para aklama için komplo kurma, banka dolandırma gibi pek çok suç işlediği iddianamede yer almıştı. Sonunda Zarrab tüm suçlamaları kabul etti ve itiraflar başladı.

Ancak ülke efsunlanmıştı adeta. Fırtına koparması gereken bu mahkemenin Türkiye’ye etkisi neredeyse hiç olmadı. İktidarın klasik komplo söylemi dışında esasen muhalefetin de sessizliği ibret vericiydi.

Son birkaç gündür ABD kamuoyu yeni belgelerle çalkalanıyor.

New York merkezli BuzzFeed News tarafından elde edilen ve kâr amacı gütmeyen bir küresel araştırmacı gazetecilik ağı olan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) ile paylaşılan FinCEN Files, 88 ülkeden 400’den fazla gazetecinin 16 aylık çalışması sonucu haberleştirildi.

Biliyorsunuz bu tür çalışmalarda bağımsız gazetecilerin olmasına çok özen gösteriliyor.

Gazeteci Ünker’e göre, FinCEN Files araştırması, ABD Hazinesi’ne bağlı istihbarat birimi FinCEN’e sunulan gizli banka raporlarına, konsorsiyumun elde ettiği destekleyici banka belgelerine ve onlarca röportaja dayanıyor. Araştırma, dünya çapında yolsuzluk ve suçluluğu destekleyen yasa dışı para akışlarına benzersiz, kuşbakışı bir görünüm sağlıyor.

Amerikan yetkililerin raporunda, Standard Chartered aracılığıyla 2007’den itibaren Zarrab’ın gaz karşılığı altın planının bir parçası olabilecek 124’ten fazla şirket ve kişinin para transferleri tespiti var.

FinCEN kayıtlarına göre, bankanın Ocak-Eylül 2016 arasında şüpheli para transferlerini aktardığı kişiler arasında Reza Zarrab’ın kuryesi olmakla suçlanan Halil Akkaya, Murat Yılmaz, Ekonomi eski Bakanı Zafer Çağlayan’ın özel kalemi Onur Kaya ve İçişleri eski Bakanı Muammer Güler de yer alıyor.

Belgeler Türkiye’deki rüşvet çarkını ve sistemini en ince detayına kadar ortaya çıkarıyor.

Zarrab’ın suç ortakları, rüşvet verdiği kurum ve kişiler, ne kadar rüşvet verdiği tüm detaylarıyla belgelerde var. O kadar ki Çin’e verilen 168 bin dolarlık rüşvet bile büyük küçük demeden dosyaya eklenmiş.

Belgeler 17-25 Aralık soruşturmalarını birebir doğrular nitelikte.

Öte yandan ABD medyasına konuşan Reza Zarrab’ın kuryesi Adem Karahan, 2008 yılında başladığı kuryelik görevinde tonlarca altın ve nakit para transferi yaptığını açıkladı. Karahan, Zarrab’ın kendisine “Korkacak hiçbir şey yok, Türk hükümeti de bu işin içinde” dediğini öne sürdü. Ayrıca Zarrab’ın mahkemede belirttiği meblağın ‘devede kulak’ olduğunu ileri sürüyor Karahan.

Adem Karahan daha önce Türk medyasına söyleyip sümen altı edilen görüşlerini de tekrar ediyor. Karahan, Türk yetkililere Zarrab’ın yüzde 8 komisyonla çalıştığını söylemişti. Daha önce Türk basınında çıkan açıklamasında Karahan, yüzde 8’lik komisyonun yarısını kendine, yarısını da siyasetçilere verdiğini belirtmişti.

Yeni durumda dönen tüm meblağın yüzde 4’lük kısmının sadece bir tek siyasetçiye verildiğini ileri süren kurye, bu miktarın tahminen 6 milyar dolar civarı olduğunu düşünüyor.

Şimdi ABD suç makamları bu siyasetçinin kimliğinin peşine düşmüş durumda.

Para aktarımı belgelenirse Türkiye’de bazı gelişmelerin çorap söküğü gibi geleceği iddia ediliyor.

Bakalım zaman ne gösterecek.

[M.Nedim Hazar] 22.9.2020 [TR724]

Helikopterden aşağıya insan atmak [Yavuz Altun]

Siz hiç helikopterden aşağıya canlı kanlı bir insanı attınız mı? Ya da hiç tanımadığınız bir insanın hayalarına elektrik verdiniz mi?

Ben bunları yapmadım ama hiç yapmayacağım konusunda söz veremem. Neden mi? Klinik psikoloji araştırmaları (en bilinenleri Milgram Deneyi ve Stanford Hapishane Deneyi olmak üzere) gösteriyor ki, insanlar “şartlar olgunlaştığında” bir başkasına işkence etmekte pek de sakınca görmüyor.

Wikipedia’daki ilgili maddeye göre, işkenceciler çeşitli bahanelerin arkasına saklanarak bu insanlık dışı eylemi gerçekleştirebiliyor. Zihinlerindeki vicdanî engelleri aşabiliyor.

Bu bahanelerden biri, otoritelerin emretmesi ya da cesaretlendirmesi. Eğer bir “devlet kurumunda” iseniz ya da bir otorite figürü sizi yönlendiriyorsa, işkence etmekte bir beis görmüyorsunuz.

Bazı araştırmalar, bu tavrın o an otoriter gücü elinde bulunduran, statü sahibi kişiye yaranmakla açıklanabileceğini savunuyor. Bazıları da, “devletim, davam için iyi bir şey yapıyorum” hissinin uyandırıldığını.

Naziler toplama kamplarında işledikleri korkunç suçlar için çoğu zaman “Biz verilen emri uyguladık,” savunması yapmışlardı. Ancak onlarınki biraz da sorumluluğu üzerinden atma tavrıydı. Hiçbir zaman yargı önüne getirilmediler ama 1979’daki İran Devrimi’nden sonra da çok sayıda insan, “kesin inançlı” mollaların işkencelerine maruz kaldı.

Bir diğer bahane, benzer ortamlarda, bir grup içinde başkalarının işkence yaptığına şahit olmak. Bu aşamada mütereddit kişiler, diğerlerinden cesaret alarak, eyleme katılıyor. Okul yıllarınızı hatırlayın, sınıftaki “sünepe” öğrenciye nasıl zorbalık yaptığınızı gözünüzün önüne getirin. Toplu hâlde o eyleme katılmanın çarpık “hazzını” düşünün.

Çocuklar henüz ahlakî süzgeçleri pek gelişmediği, henüz eylemlerinden ötürü yasal ya da toplumsal karşılıklar görmedikleri için zorbalık ederken çok daha acımasız görünebilirler. Sınıf arkadaşlarına zorbalığın çok küçük yaşlarda başladığını bilmek, biraz acı verici.

İşkenceciler genelde kurbanlarının “insan” olmadığını düşünür. Onların insanî özelliklerini zihinlerinden adeta silerler. “İnsan-dışılaştırma” (dehumanization) deniyor buna literatürde malum. O noktada zulmedenin beyni yıkanmıştır, düşünme melekelerini hakkıyla kullanamıyordur. İşkencecilik belki bir hastalık değildir fakat işkenceciler tedavi edilmedikçe, yaptıklarından pişmanlık duymayacaklardır.

Elbette bu insan-dışılaştırmanın bazı kulpları var. İdeoloji, din, politik hipnoz, ezikliği bastırma psikolojisi, statü elde etme çabası ya da dümdüz kin ve nefret bunlardan bazıları. İşkenceci, kurbanı karşısında kendini ahlaken üstte görüyor.

Aslında bu noktada şöyle kıymetli bir hakikat ortaya çıkıyor: Bir başka insana acı çektirmenin, acı çeken, çığlık atan bir insanı görmenin yanlış olduğuna dair bilgi, hemen her insanda mevcut. Çünkü insan, istemsizce de olsa empati yapabilen bir canlı. Bunu yine çocuklarda görmek mümkün. Ama o “olgunlaşan” şartlar sebebiyle, bu ahlakî baskı kolaylıkla bir kenara itilebiliyor.

Özellikle de işkencenin bir metot olarak kurumsallaşmış olduğu, işkencecilerin sistematik biçimde korunduğu, cezasız bırakıldığı sistemlerde, sıradan insanlara yetki verildiğinde hızlıca işkenceciye dönüşmeleri işten bile değil.

Irak’ta Ebu Gureyb hapishanesindeki mahkumlara işkence eden Amerikan askerlerinden birisi şöyle demiş mesela: “İçimdeki Hıristiyan bunun yanlış olduğunu söylüyordu ama içimdeki hapishane yetkilisi, ‘Yetişkin bir adamı altına işetmeye bayılıyorum,’ diyordu.”

Burada mutlak gücün ayartmasını, yozlaştırmasını görüyoruz.

Muhtemelen, “Nasıl olsa Irak’tayız, kim bize ne diyebilir ki?” diye düşünerek yaptıkları işkenceler, kurumsal olarak üstlendikleri rolün onlara sağladığı “üstünlük” hissinin bir yansımasıydı. Dahası, Iraklı askerlere “böcek” gibi baktıklarını düşünebilirsiniz.

İşkenceciler devletler tarafından korundukları gibi, kendileri de pek öne çıkıp olup bitenleri anlatmıyorlar. Farklı ülkelerdeki işkenceci profillerini inceleyen akademisyen Darius Rejali’ye göre, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana yalnızca 140 işkenceciyle röportaj yapılabilmiş. Ama şurası kesin ki, onlar içimizdeki birkaç çürük elma değil, bilakis işkenceciler “sadık, vatansever ve sır tutabilecek” kimseler arasından seçilir, diyor Rejali.

Rejali’nin çalışması gösteriyor ki, eğer işkenceci hayatının sonuna kadar zihninde taşıyacağı bir ideolojik ya da dinî motivasyona sahip değilse, “vazifesi” sona erip evine döndüğünde, post-travmatik sendrom yaşama ihtimali çok yüksek.

Özellikle Vietnam’da ya da Irak’ta işkence yapmış, sert geçen sorgulamalara katılmış Amerikan askerlerinde psikolojik rahatsızlıklara yoğun şekilde rastlanmış.

Ancak burada önemli bir husus var: Pek çok toplumda, mesela Türkiye’de işkenceciler ödüllendiriliyor, susmaları karşılığında paye veriliyor ve hayatları boyunca pişmanlık duymuyorlar. Bu, bizi biraz düşündürmeli. Çünkü Amerikan askerleri de yabancı topraklarda yaptıklarından ötürü soruşturma geçirmiyorlar çoğu zaman. Ama evlerine döndüklerinde pişmanlık duyuyorlar.

Acaba, diye sormalıyız bu noktada, Türkiye toplumu olarak işkencenin, şiddetin, başkalarına zorbalık yapmanın çok yanlış bir şey olduğuna dair yerleşik bir öğretimiz yok mu? Görünüşe bakılırsa, pek yok.

Güneydoğu’da helikopterden “terörist” atma geleneği yeni değil mesela. 1993’te bir çatışmada yaralı olarak yakalanan PKK militanı da helikopterden aşağı atılmıştı. Neden? Çünkü terörist. Onlara her şey mubah. Helikopterden aşağı atma hikâyesinin anlatıldığı kitapta, bir özel harekat polisinin ölü bir PKK’lı militanın cesedine tecavüz ettiğinden de bahsedildiğini not düşeyim.

Ama bunlar, hep yapanların yanına kaldı. Albay Raci Tetik, 12 Eylül’ün namlı işkencecilerindendi malumunuz. 1988’de Milliyet gazetesine verdiği röportajda şöyle diyordu:

“Mamak[’taki işkenceleri] isteyerek, severek yapmadım. Ama ben, o şekilde yapılması gerektiğine inandım. … Orası cezaeviydi. Hastane, okul, aşk gemisi ve yat kulübü değildi. Benden öncekiler iyi davrandıkları için başarılı olamamışlar. Mecburdum astlarıma inisiyatif vermeye. Verince anormal işler olmadı değil, oldu. O talihsiz olaylara ben de çok üzüldüm. Ama bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz.”

Kendi halkına yapılanları “savaş” olarak gören Tetik, son anına kadar yaptıklarının iyi şeyler olduğunu savunmayı sürdürdü. 2012’de Meclis’te kurulan darbeler komisyonu onu dinlemeye gittiğinde de, heykelinin dikilmesi gerektiğini söyledi.

İşkenceciler arasında talihsiz olanlardan biri, Sedat Caner isimli polis memuru. Geçenlerde gazeteci İpek Çalışlar, onunla 1986 yılında Nokta Dergisi için yaptıkları röportajı hatırlattı. “Bir İşkenceci Polisin İtirafları” dosya haberinde, Caner işkence tekniklerini, yedi yıl boyunca nasıl işkenceler yaptığını detaylarıyla anlatmıştı.

Çalışlar’dan öğreniyoruz ki, devletin bu habere ilk tepkisi Nokta Dergisi’ni toplatmak olmuş.

Buna rağmen, o haberler devam etmiş. Çalışlar şöyle tamamlıyor yazısını: “İşkence Türkiye’de ilk kez bu kadar büyük tepki görmüş, işkenceciler hiç değilse bir süre için çalışmalarına ara vermek zorunda kalmışlardı.” Evet, hiç değilse bir süre.

İşkence bir bilgi alma yöntemi olarak hayli verimsiz oysa. 2012’de ABD Senato’sunda kabul edilen geniş bir raporda, CIA’in işkence yöntemleri ele alınmış, işkence edilen teröristlerden elde edilen bilgilerin pek de işe yarar olmadığı ortaya konmuştu.

Bir dönem Donald Trump’ın ekibinde de çalışan Amerikalı general James Mattis’e göre, “bir paket sigara ve iki birayla” daha kolay bilgi almak mümkündü.

Zaten Türkiye’de işkence genelde sahte delil uydurmak, uydurma ifadelerin altına imza attırmak ve hepsinden öte insanları “ezmek” için uygulanıyor. İnsanların haysiyetleriyle oynayıp ömür boyu travma yaşamalarına sebep olunmak isteniyor.

Maalesef Türkiye toplumunda bu türlü devlet şiddetine karşı yaygın bir itiraz hiç olmadı. İnsanlar yaşadıklarını ya içlerinde tuttular ya da derin bir öfkeye dönüştürdüler. İşkenceciler ya da zorbalar, devletten aldıkları cesaretle, toplumun her yerine bu üstünlük hissinden gelen acımasızlığı sirayet ettirdiler.

Bugün kadın cinayetlerinde, doktorlara yönelen hasta yakını saldırılarında, trafikteki öfke patlamalarında, yol kesip dayak atmalarda, polis ve bekçi şiddetinde hep aynı izleri görmek mümkün.

Son olarak size bir filmden bahsetmek istiyorum.

Güney Koreli yönetmen Kim Ki-duk’un 2012 yılında vizyona giren “Pieta” (Acı) isimli filmi.

Kocasının borçlandığı tefeci tarafından zorbalıkla intihara sürüklenmesinin ardından, bir kadın genç tefeciyi şiddet dolu geçmişiyle yüzleştirmek ister. Peki, bir canavarı nasıl kendisiyle yüzleştirebilirsiniz?

Kadın, tefecinin yıllar evvel onu terk eden annesi olduğunu söyler genç tefeciye. Uzun uğraşlardan sonra ikna da eder. Böylece genç zorbanın hayatına bir şefkat penceresi açar. Onunla güzel vakit geçirir, içindeki insana seslenir. Yumuşatır. Sufilerin “gönül aynasını parlatma” metaforundaki gibi insanlığını ortaya çıkarır adeta.

Ardından, tıpkı kendi hikâyesinde olduğu gibi, “kötü adamlar” tarafından kaçırıldığı intibaı uyandırır. Genç adam çılgına dönmüştür. Sonra da sanki onu kaçıranlar yapmış gibi bir inşaatın tepesinden aşağı atlar.

Yıllar sonra hayatında beliren bu şefkat ve merhamet imkânının, zorbaca elinden alındığını gören genç adam, ancak o zaman yaptıklarının korkunçluğunu idrak edebilecektir.

Bu rahatsız edici, sarsıcı film bize içimizdeki canavarlarla yüzleşmenin tek bir yolu olduğunu gösteriyor: Hayatımızdan silinip giden merhametin, koşulsuz sevginin bir şekilde toplumun kılcallarına yeniden enjekte edilmesi.

Bu nasıl yapılabilir? O da başka bir yazının konusu olsun.

[Yavuz Altun] 22.9.2020 [TR724]

Moody’sden Türkiye ekonomisi için sert bir rapor daha

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in Türkiye’nin kredi notunu “B1¨den “B2¨ye düşürmesi, not görünümünü ise “negatif” olarak teyit etmesiyle Türkiye ekonomisi 25 yıl öncesine yani 1995 seviyesine geriledi. Yatırım yapılabilir seviyenin beş kademe altındaki bu not, 2001 krizi dönemi dahil Türkiye tarihinin en kötü kredi notu olmasıyla tartışmalara neden olurken, kuruluştan bu kez Türkiye ekonomisi için sert bir rapor geldi.

Raporda Türk banka ve şirketlerinin temerrüte düşebileceği, Hazine’nin bu borçların itfasını yükleneceği ifadeleri yer aldı. Moody’s, ABD ve AB’den gelebilecek yaptırımların da ufuktaki riskler arasında yer aldığına dikkat çekti. 

"Şu ana kadar yapılan müdahaleler sonrasında liranın dalgalı kur rejiminde olduğunu görmek zor” ifadelerini kullanan Moody’s “Bunun sonucu olarak ciddi ekonomik ve mali bozulmayı tetikleyen düzensiz bir kur ayarlaması (sert bir devalüasyon) yaşanması yönünde ciddi bir olasılık var” değerlendirmesini yaptı.

Türk Lirası’nda sürekli diğer kaybı, istikrarlı şekilde sermaye çıkışı ve Merkez Bankası döviz rezerv pozisyonunda ciddi düşüşün odak noktasının yeniden Türkiye’nin ödemeler dengesi pozisyonu olmasına yol açtığını belirten Moody’s, yatırımcıların Türkiye’nin kredi risklerine ilişkin sıkça sorduğu sorulara yanıt vermeye çalıştı.

Moody’s raporunda şu ifadeler yer aldı:

“Türk hükümeti potansiyel bir ödemeler dengesi krizini savuşturmasına imkan verecek tamponlarını neredeyse tüketti. Döviz rezervleri şu anda 20 yılın en düşük seviyesine ve TCMB’nin döviz swap pozisyonu yılbaşından bu yana neredeyse ikiye katlandı. Bu müdahaleye rağmen lira yılbaşından bu yana ABD Doları karşısında yüzde 25 civarında değer kaybetti. Bunun sonucu olarak, ani bir ekonomik durgunluğu  tetikleyecek ödemeler dengesi krizi ve hükümetin bilançosunda bir kötüleşme riski önemli şekilde arttı.”

Moody’s raporunda Türk hükümetinin başvuracağı politika seçeneklerinin sınırlı olduğuna dikkat çekti ve “Şu ana kadar yapılan müdahaleler sonrasında liranın dalgalı kur rejiminde olduğunu görmek zor” ifadelerini kullandı. Moody’s “Bunun sonucu olarak ciddi ekonomik ve mali bozulmayı tetikleyen düzensiz bir kur ayarlaması (sert bir devalüasyon) yaşanması yönünde ciddi bir olasılık var” değerlendirmesini yaptı.

Raporda yer alan diğer ifadeler şöyle:

“Geçmişte, hükümetin bilançosu Türkiye’nin yapılan dış kırılganlıklarının ortaya çıkardığı kredi baskılarını hafifletti. Bununla birlikte, faiz dışı bütçe açığı ve lirada değer kaybının hükümetin borç yükünün gelecek yıl GSYH’nın yüzde 42’si seviyesine yükselmesini bekliyoruz. Bunun yanı sıra, kurların yüksek seviyesi ve değişken faizli borç ülkenin yatırımcı algılarındaki değişikliklere kırılganlığını artırıyor. Hükümetin bilançosundaki koşullu borçların aydınlığa kavuşmasının Türkiye’nin kredi profilini daha da zayıflatması yüksek bir risk”.

22.9.2020 [Samanyolu Haber]

Kaymakam yoksulların parasıyla kendine cip almış

Antalya Akseki’de yoksullara dağıtılması gereken parayla cip alan, ev harcamalarından temizlikçi masraflarına kadar vakfın hesabından karşılayan iki kaymakam hakkında soruşturma başlatıldı. Haklarında soruşturma başlatılan kaymakamların halen görevde olmaları dikkat çekti.

Antalya’nın Akseki Kaymakamlığı’na bağlı Akseki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının hesaplarında usulsüz harcama yapmakla suçlanan iki kaymakam hakkında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatıldı. Konya Bölge İdare Mahkemesi yeterince emare olduğunu belirterek soruşturma izni verdi.

KİŞİSEL HARCAMALARINI VAKIFTAN YAPMIŞLAR

Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre Antalya’nın Akseki Kaymakamlığı’na bağlı Akseki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı hakkında bir yıl önce başlatılan soruşturma kapsamında vakfın eski müdürü Abdullah Çatlı tutuklandı. “Usulsüz harcama”, “dolandırıcılık” ve “evrakta sahtecilik” suçlarının yöneltildiği Çatlı hakkında dava açıldı. Çatlı’nın vakfın harcamalarına ilişkin tuttuğu ajandası ise soruşturmanın kaymakamlara uzanmasına neden oldu. Ayrıca Çatlı, valilik ve Cumhurbaşkanlığı’na başvurarak, vakfın hesabından yapılan tüm ödemeleri 2015-2019 yılları arasında ilçede görev yapan kaymakam Murat Beşikçi ve Muhammed Emin Nasır’ın talimatı ile gerçekleştirdiğini belirterek kaymakamların vakfın hesabından kişisel harcama yaptığını öne sürdü.

VALİLİĞİN VERMEDİĞİ İZİN MAHKEMEDEN GELDİ

İddialar üzerine kaymakamlar Murat Beşikçi ve Muhammed Emin Nasır hakkında Antalya Valiliği’nden soruşturma izni istendi. Ancak valilik, iddiaların “sübuta ermediğini” belirterek iki kaymakam hakkında soruşturma izni vermedi. Abdullah Çatlı’nın avukatları valiliğin bu kararına itiraz etti. İtirazı değerlendiren Konya Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi iki kaymakam hakkında soruşturma yürütülmesine izin verdi. Dairenin kararında iki kaymakam için soruşturma yürütülmesi için yeterince emarenin olduğu belirtildi.

GİDERKEN VAKFIN SON 14 BİN LİRASINI DA ALMIŞ
Abdullah Çatlı’nın yargılandığı dava kapsamında müfettişin yaptığı incelemeler sonucunda hazırladığı rapor ise vakfın hesabından neler için harcama yapıldığını gözler önüne serdi. Raporda kaymakam Beşikçi’nin vakıf kasasından alınan 100 bin liraya Volkswagen Amarok cip aldığı bu aracın tamir masrafı ile radar cezalarının da vakfın hesabından karşılandığı aktarıldı. Ayrıca kaymakamın vakfın parasından 4 bin 500 liraya drone aldığı, evinin Digiturk ödemelerini, evine temizliğine gelen S. P’nin ödemesini de yine vakıf kasasından yaptığı aktarıldı. Beşikçi’nin, tayin nedeniyle ilçeden ayrıldığında dahi vakfın kasasında kalan 14 bin lirayla yeni aldığı arabasının kasko ve sigortasını ödediği belirtildi.

YOKSULA DAĞITILMIŞ GİBİ GÖSTERİLDİ

Beşikçi’nin ilçeden ayrılmasının ardından yerine Muhammed Emin Nasır geldi. Nasır ise diğer kaymakam döneminde alınan cipi sattı. Cipin parasının bir kısmı ile hükumet konağının önüne hayvan figürleri koydururken bir kısmı ile makam odasını restore etti. Ayrıca Nasır’ın talimatı ile vakfın hesabından 3 bin 500 lira çekildi. Bu para 7 yoksula dağıtılmış gibi gösterildi. Ancak, paranın 3 bin lirası ile kaymakamın da fotoğrafının basıldığı “Sıfır Atık Boyama Kitabı” bastırıldı. Ayrıca Nasır’ın ramazan ayında ilçede yaşayan 9 fakir kişiye 30 gün boyunca iftar yemeği verilmiş gibi sahte fatura düzenlettiği belirtildi.

SORUŞTURMA BAŞLATILDI

İki kaymakam hakkında soruşturma izni verilmesinin ardından Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı kaymakamlar hakkında “Görevi kötüye kullanma” suçundan soruşturma başlattı. Haklarında soruşturma izni verilen kaymakam Murat Beşikçi şu an Diyarbakır Yenişehir’de, Muhammed Emin Nasır ise Tunceli’nin Pertek ilçesinde görev yapıyor.

22.9.2020 [Samanyolu Haber]

Çorak toprakları ihya [Abdullah Aymaz]

Boş, ekilmeyen sahipsiz topraklar için fıkıh kitaplarında İHYÂ-İ MEVÂT  tabiri vardır. Yani boş kalmış  toprakları işletmek… Evet ihya-i mevat var. Ama sen niye sabanını başkasının ekili, dikili arazisine sokuyorsun…  Git, bomboş arazilere!.. Başkalarından adam çalmaya çalışma… Sokaklar sahipsiz, hakikatlardan habersiz insanlarla dolu… Git onların gönüllerini ihyâ etmeye gayret et…
Şikayet borazanı olmayalım. Kendimize güzel bir iş bulalım ve gıybete  fırsat bulmayalım… Boş boş duranlara da iş bulmaya çalışalım. Onları da şikayetten gıybetten kurtaralım…

Strateji üzerine çalışmak bir beyin cehdidir. Sabahlara kadar daha ne yapmalıyız diye strateji düşünmeliyiz. Müslümanların hatta bütün insanlığın problem ve dertlerini böyle delice düşünmek, çözümler için stratejiler geliştirmek sevaptır. Fedakârlık yaparken bile stratejik düşünmek gerektir. O zaman Allah, inayetiyle çözüm için ilhamda bulunur.

Oynamasını bilen, yerinin ve yeninin darlığına bakmaz. Üstad Hazretlerinin yeri geniş miydi? Peşini hep sürgünler, işkenceler ve hapisler kovaladı… Takibatlar yapılırken o eserler veriyor, aktif sabırla, durduğu yerde, dünya ile oynuyordu.

Bütün fitne ve fesatlar, fısk ve fücurlar, hep Çilesizlerden ve ham ruhlardan çıkmıştır.
Mustafa Özdamar, Osman Yüksel Serdengeçti ile ilgili bir hatırasını anlatırken diyor ki: “İkinci görüşmemiz de yine Konya’da oldu. Konya’da, Kitaplık Salonunda bir konferansı vardı. Konferanstan sonra, Konya’nın Serdengeçti hayranı olan bizler (İmam-Hatip öğrencileri)  Osman abi’ye sevgi gösterileri yapmaya  başladık. Hüseyin Üzmez de vardı yanında. Osman abi ve Hüseyin Üzmez, eski model külüstür bir arabaya binerek veda ederken, bizler o ağır külüstür arabayla birlikte Osman abi’yi havaya kaldırma ve omuzlarımıza alma şamatası yapmaya başlayınca, Osman abi arabanın camını açarak, yine o buruk ve kekre gülümseyişle: ‘Boşuna zorlanmayın çocuklar!  Bizim günahımız ağırdır, kaldıramazsınız!..’  demişti.”  (Bir Dervişin  Seyir  Defteri)

İslâmiyeti gerçekten ciddiye alan ve bütün ciddiyetiyle yaşayan ve “Sümme aleynâ BEYÂNEH”  (Daha sonra Kur’an’ı BEYAN  da Bizim üzerimize)  âyetini Hz. Ali Efendimizin “Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN  ET!” emriyle BEYAN  eden Bediü’l-BEYAN, Bediü’z-zaman Zât,  KUR’AN’I  bir gavvas gibi derince tefsir eden, tahkiki imanı ders veren ve Sahabe  imanı benzeri bir salâbet içinde cehd ve gayret gösteren ve en ağır mevzuları sehl-i mümteni güzelliğinde ifade eden Bediüzzaman Hazretleri sadece yazdığı Münacât Risalesiyle gönüllere yepyeni bir yakarışın nümunesini göstermiştir…
Nasıl ki, buzağının burunsallığı, annesinden süt emmesine mâni olursa, bizim kibir ve gurur burunsallıklarımız da Risale-i Nurlardan istifademizi ve ihlaslı Hizmet etmemizi engeller.
Edebî güzelliklere sahip nâzeninlerin MİHRİ, dikkattir.  Dikkat  DEHÂ’yı doğurur. 
Sözün gıdası sohbettir yani SOHBET-İ  CÂNAN’dır. Özün gıdası MUHABBET’tir.
“Sevgiyle teslimiyet bir HÜRRİYET’tir. Baskı ile teslimiyet ise bir ESARET’tir.”  (Aydın Bolak)
“Hazımsızlık küçüklük alâmetidir. Piyonları emarelerinden anlarsınız.” (Aydın Bolak) 
İnsan üst kimliğinde birleşelim. Kim olursa olsun haksızlığa karşı beraber olalım.
Kur’an’ı mahreciyle, tecvidiyle doğru okumayı yaygınlaştıralım. Ayrıca Suat Yıldırım Hocamızın veya Ali Ünal’ın meallerinden okumalıyız.

ART “Çağırmazsanız gelmezler… Anlatmazsan, bilmezler… Göstermezseniz görmezler… İstemezseniz vermezler.”

Allah’ın verdiklerine şükürsüzlük ya zulüm veya ölüm getirir.
Sabır suyundan yıkananı ateş yakmaz.

Ne garip iş!..  Sen git, şeytanı Mina’da taşla, dönünce memleketinde şeytanlığa başka hem de şeytanı alkışla, ey nefs-i taş kafa…

İçinde bulunduğumuz mozayik içinde, Gül rengimizle, Gül kokularımızla bulunmalıyız… Anadolu’nun Gülen Yüzünü göstermeliyiz.

“Jatalca” Buda’nın hayatını anlatan kitap…  Bu kitapta Bizim Sekizinci Sözdeki Kuyu temsili var. Yalnız orada kovalayan aslan değil filler. Kore’li bir Budist rahip kendilerinin semavî bir dine mensup olmadıklarını söylemesi üzerine… “Hz. İbrahim mi önce yoksa Buda mı?”  diye sordum. “Elbette Hz. İbrahim” dedi. “Peki öyleyse Buda hayatını anlatan kitaptaki kuyu temsili Hz. İbrahim’in Suhufunda  yazılı… Bu temsil oradan alındığına  göre… Sizin dininizin de semavi bir yönü var…” 

[Abdullah Aymaz] 22.9.2020 [Samanyolu Haber]

Riza-yi İlâhîye Nailiyetin yolu: Sünnete İttiba [Ali Akpınar]

İnsanın yaradılış gayesi, Allahü Teâlâ’ya iman etmek, O’nu esmâ ve sıfatlarıyla bihakkın tanımak, emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak O’na hâlisane kul olabilmektir. Bu yaratılış gayesine uygun bir hayat yaşayarak Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rıza ve muhabbetine nail olabilmenin yolu ise Hâlık-ı Zü’l-Celâl’in “Sen olmasaydın Habib’im, kâinatı yaratmazdım.” diye hitap buyurduğu; şahit, müjdeci, uyarıcı ve âlemlere rahmet olarak gönderdiği önderimiz ve rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) yoludur. Bu gerçeği, Kur’an-ı Kerim’deki “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin...” (Nisâ, 4/59) ve “(Ey Resûl’üm, onlara) de: Egˆer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bagˆıs¸lasın.’ Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bil- hassa mü’minlere karş hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.” (Âl-i İmrân, 3/31) ayetleri açık bir şekilde ifade eder.

Evet, Allahü Teâlâ kendi rıza ve sevgisine mazhariyeti Resûlullah (s.a.v.) Efendimize  ittibaya, onun sünneti-i seniyyesine uymaya bağlıyor. Anlıyoruz ki Rabb’imizin (c.c.) rızasına ve muhabbetine ulaşmak, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) kudsî caddesinde yürümekle mümkündür. O cadde ki Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren günümüze kadar insanlığın en mümtaz, en müstesna şahsiyetlerinin gelip geçtikleri caddedir. 

Peygamberliğin ve peygamberler silsilesinin mütemmimi, Hâtemü’l-Enbiyâ olan Efendimiz (s.a.v.), ahlâksızlığın, haksızlığın, cehaletin, her türlü günah ve isyanın zirve yaptığı kapkaranlık Câhiliye Dönemi’nde gelmiş; kendinden önceki tüm peygamberlerin yüksek ahlâk ve siceyelerini kendinde toplayarak Seyyidü’l-Murselîn (Resûllerin Efendisi) unvanını almış ve Kur’an’da “Üsve-i Hasene”, yani “En Güzel Örnek” gösterilmiştir. Örnek hayatı, ahlâkı, irşad ve tebliği ile de kömürleşmiş kalbleri elmasa dönüştüren Efendimiz (s.a.v.), Allah (c.c.) indinde peygamberlerden sonra en kıymetli insanların yetişip bir daha ulaşılamayacak seviyeye yükselmesine vesilelik etmiş; başta, bizzat kendisinin “yıldızlar gibidir” dediği ashâb-ı kirâm olmak üzere yüzbinlerce asfiyâ, evliyâ, ulemâ, sıddîkîn gibi her biri bir kutb olan şahsiyetlere önder, imam, muallim ve mürebbî olmuştur. Rabb’in (c.c.) rıza ve muhabbetine mahzar olmanın yolunun Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine uymaktan ve onu örnek edinmekten geçtiğini kavrayan insanlar da Efendimizin (s.a.v.) hayatının her karesini takip etmiş, öğrenemediklerini de hemen öğrenme gayretine girmişlerdir. (Hz. Peygamber’in (s.a.v.) evindeki ibadet ve aile hayatını, eşine ve çocuklarına davranışını öğrenerek onun gibi yaşama azminde olan sahâbîlerin özellikle pak validemiz Hz. Aişe’ye çok soru sormaları, sahâbîden sonraki neslin bir hadisi doğru belleyip anlama uğruna aylarca süren yolculuk yapmaları Efendimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine uymaya verdikleri önemin bir göstergesidir.) Bu çalışma ve gayretleri sonucunda her biri kendi alanında zirveleri tutan abide şahsiyetler, “râzıyaten merzıyyeh” ilâhî beyanın iltifatına, tebcil ve tebşirine mazhariyetle “Allah’tan (c.c.) razı olan, Allah’ın (c.c.) da kendilerinden razı olduğu” mü’minler sınıfına dahil olmuşlardır. Onların bu mertebeye ulaşabilmeleri, önce de belirttiğimiz gibi, Server-i Kâinât, Eşref-i Mahlûkât Hz. Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine ittiba iledir.

Bir de günümüzde bakalım. Efendimizin (s.a.v.) Allahü Teâlâ’dan getirip tebliğ ettiği ilâhî mesaj ve bu mesaja göre şekillenmiş sünnet-i seniyye sadece o günün insanlarına mı yönelikti? Ya da yalnız “hoca” sıfatıyla anılan kişilere, ilâhiyatçılara, müftülere, cami imamlarına mı hitap etmekteydi? Diğer insanlar bundan vareste miydi? Değilse eğer; toplumumuz (ve aslında tüm Müslümanlar) tuttukları bir futbol takımının maçlarını izlemeye, oyuncularını öğrenmeye;  televizyonlardaki dizileri, doların, altının iniş çıkışını ya da Türkiye ve dünya gündemini meşgul eden siyasî oyun ve entrikaları takip etmeye, parti liderlerinin bugün bir türlü, yarın başka türlü olan sözlerine uymaya verdikleri önem kadar, hayatlarını fani dünyanın bu geçici yalanlarına endeksledikleri kadar dünya ve ve bilhassa ebedî saadetlerinin tek yolu olan sünnet-i seniyyeyi öğrenmeye ve uymaya önem vermekte midir? İnsanları Allahü Teâlâ’nın yoluna çağırmak, nesilleri İslâm ahlâk ve terbiyesiyle yetiştirmek için çalıştıklarını iddia eden günümüzün kanaat önderi denilen kişileri ve onlara tabi olan cemaatler, tarikatlar kendilerini gündem ettikleri kadar Allah’ın (c.c.) ahkâmını, Resûlü’nü (s.a.v.) ve onun sünnetini, örnek ahlakını gündeme getirmekte ve anlatmakta mıdır? Efendimizi (s.a.v.) iyi tanıdığını ve onun yolunu takip ettiğini söyleyenler (veya kendilerini öyle lanse edenler) hayatlarının her alanında sünnete uymakta mıdır? Toplumun hemen her kesiminin İslâmî açıdan içler acısı olan durumuna bakıldığında bu sorulara olumlu cevap verebilmek mümkün müdür? 

Hem kendi kulluk görevlerini ifa ile kurtuluşları hem de insanlığın necat ve felahı adına Allahü Teâlâ’nın kelâmını tebliğ ve talim, Resûlü’nün (s.a.v.) sünnetini ihya; barışın, huzurun, güvenin, yardımlaşmanın, dayanışmanın, birlik ve bütünlüğün tesis ve devamı için ömürlerini vakfetmiş, bu uğurda gerekirse canlarını vermiş ashâb-ı kirâmın ve onların yolunu izleyen ulemâ, evliya ve şühedanın hayatları ile günümüzdekilerin fikir ve anlayışları, yaşantıları, tutum ve davranışları mukayese edildiğinde, pek çoğunun dillerinden düşürmediği İslâm’ı doğru dürüst bilmedikleri, okudukları Kur’an’ın ahkâmına uymadıkları, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetinden apayrı bir yolda yürüdükleri apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu nedenledir ki sünnet-i Resûlullah yerine lider ve önder görülen kişilere uyulmakta, haram-helâl ölçüsü yerine menfaatler önemsenmekte, adalete, hak ve hukuka riayet yerine kişisel anlayış ve düşünceler esas alınmaktadır. Bunun sonucunda ne acıdır ki kalblerde itmi’nan, vicdanlarda merhamet, aile ve toplumda huzur, kişiler arasında güven, birlik ve kardeşlik mumla aranır hâle gelmiştir.

Üstad Bediüzzaman, Şam’daki Emeviye Camii’nde okuduğu hutbede, Müslümanların en önemli problemlerinin cehalet, fakirlik ve iftirak olduğunu bir asır öncesinden haber vermişti. Gerçekten de bunlar, günümüz dünyasında Müslümanların en büyük problemleri arasında yer almakta ve cehaletin, fakr ve iftirakın doğurduğu olumsuzluklar apaşikâr müşahede edilmektedir. Ancak mevcut durum böyle olsa da ve zaman, âhirzamanın bütün fitnelerini ve dehşetini hissetirse de hem bireysel yaşantısında hem de aile ve toplum hayatında Kur’an’ın emirlerini, Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetini, ahlâk ve terbiyesini esas alıp yaşamaya gayret edenlerin hasbî çalışmalarına Allahü Teâlâ’nın ihsan edeceği karşılık ile yeryüzünde sulh, kardeşlik, huzur ve güven tesis edilecektir. Bunun gerçekleşmesi için ömürlerini vakfeden ve Resûlullah’ın (s.a.v.) “ahirzamandaki kardeşlerim” diye tebşir ettiği salih ve samimi mü’min ve mü’mineler, “Ümmetimin fesadı zamanında benim bir sünnetime uyup onun ihyasına vesilelik edene şehid sevabı vardır.” hadisine mazhariyetle  rıza-yı İlâhî’ye nail olacaklardır Allah’ın (c.c.) izni ve inayeti ile.

Madem böyle dehşetli zamanda sünnete ittiba ve onu ihya edebilenler şehid sevabına nail oluyor,
Madem Allahü Teâlâ, kendi muhabbetine nailiyetin Resûlü’ne (s.a.v.) muhabbetten onu örnek edinmekten geçtiğini beyan buyuruyor,

Madem Allah Resûlü’ne (s.a.v.) itaat ve ittiba, Allahü Teâlâ’ya itaat ve ittibadır; elbette Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatı ve ahlâkı örnek alınacak, ona tâbi olunacaktır. Bu yolda çekilen her çile ise şikayet edilecek bela ve musibet değil, şükredilecek ihsan ve rahmettir.

[Ali Akpınar] 22.9.2020 [Samanyolu Haber]