12 Eylül, Kenan Evren ve yeni bir darbe anayasası! [Ali Emir Pakkan]

Bu günlerde Kenan Evren adının sıkça anılması boşuna değil! 15 Temmuz darbesi ve referandum süreci her yönüyle, 12 Eylül dönemine benziyor! 

12 Eylül darbesine bir yıl önceden karar verilmişti. Bir harekat (Bayrak) planı uygulandı. Darbeye zemin hazırlandı. Terör olaylarında 5 bin insan hayatını kaybetti. Tanklar sokağa çıktığında kimse itiraz edemedi! (Darbeciler yıllar sonra bu suçlamalarla yargılandı) 82 Anayasası, 12 Eylül'ün siyasi sonucuydu! 

Partiler kapatılmıştı. Kurucu meclis üyelerine yeni bir anayasa hazırlattırıldı! Vesayet kurumları korundu. Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verildi! Olağanüstü şartlarda referanduma gidildi. Devlet Başkanı Kenan Evren evet kampanyasını yürüttü! 82 Anayasası yüzde 91'le kabul edildi!

15 Temmuz darbe girişiminde cevapsız sorular çoğalırken, 20 Temmuz'un gerçek darbe olduğu konusunda şüpheler azalıyor! 

Normal şartlarda Meclis'in kendini etkisizleştirmesi ve toplumun da otoriterliğe onay vermesi imkansızdı! 15 Temmuz bahane edilerek OHAL ilan edildi. Bir gecede binlerce insan  tasfiye oldu, binlercesi tutuklandı. Mallarına el kondu. Yeni KHK'larla kıyım sürüyor! Anayasa değiştiğinde ise başka aşamaya geçilecek; Erkler ayrılığı ortadan kalkacak, keyfi ve tek adama bağlı, denetlenemez bir yönetim şekli gelecek! Buna siyasi literatürde kısaca " dikta rejimi " deniyor!

Türkiye, çok partili hayata geçtikten bu yana demokratik sivil bir anayasa yapamadı! Ancak darbe anayasalarında bile parlamento varlığını ve önemini hep korudu! Siyasi partiler, sistemin vazgeçilmez ayaklarıydı! 

1961 anayasası 27 Mayıs'ın ürünüdür. 1960'ta DP'yi iktidardan indiren cunta, geçici anayasa ile bir süre ülkeyi yönetti! Demokrat partililer, olağanüstü mahkemelerde yargılandı!  Profesörler heyetine yeni bir anayasa hazırlatıldı! 

Darbecilere göre; "2. Cumhuriyet"e geçiliyordu! Vesayet kurumları siyasi hayatta yerini aldı! Yasama ve yürütme, Senato, Anayasa Mahkemesi gibi organlarla kuşatıldı! MGK ile asker, sistemin merkezine yerleşti!

1961'de idamların gölgesinde güvenoyuna sunulan 27 anayasası, yüzde 61 oy oranı ile kabul edildi! Ülke hızla seçime götürüldü! İsmet İnönü, koalisyonla hükümeti kurabildi! Darbeci Cemal Gürsel, cumhurbaşkanı seçtirildi! 

12 Mart 1971, bir muhtıraydı! Sıkıyönetim ilan edildi. Meclis ve partilere dokunulmadı! Anayasada bazı değişikliklere gidildi. Ülkenin üzerine bol geldiği düşünülen 'elbise' daraltıldı! Hak ve özgürlükler kısıtlandı!  

Bütün darbeler beraberlerinde kendi hukuklarını ve anayasalarını getirmiştir! Toplum yukarıdan aşağı dizayn edilmiş, büyük mağduriyetler ve acılar yaşanmıştır. 

16 Nisan'da yeni darbenin anayasası oylanacak! Türkiye'ye adında ' Ak' yazan bir parti beyaz bir gömlek giydirmeye çalışacak ama bu deli gömleği olacak!  

[Ali Emir Pakkan] 20.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Temcit Pilavı [Ercümend Perver]

Değerli okuyucularım. Bugün size “Sincan kadın kapalı hapishanesinden” (Burada; bilmem bir şey dikkatinizi çekti mi. Ben özellikle cezaevleri için hapishane tabirini kullanıyorum. Çünkü içerideki kardeşlerimizin masum olduklarına inandığım için “Neyin cezasını çekiyorlar ki oraya ceza evi diyeyim) bir kardeşimizin kendi el yazısıyla göndermiş olduğu mektubu paylaşacağım. Bu mektubun italik kısımları hapishanede bulunan asker eşleri adına bir kardeşimiz kaleme almış, ben ufak tefek imla hatalarının dışında müdahale etmeden bu mektubu sizlerle paylaşacağım. 

Bundan tam 6 yıl evvel bir “KPSS” meselesi vardı. İlgilenenler çok iyi bilir ama ilgisizlere biz hatırlatalım. 

“Soruların sınavdan önce dışarıya sızdırıldığı iddiaları üzerine "Eğitim Bilimleri" kısmı iptal edilen 2010'daki Kamu Personel Seçme Sınavı'nın (KPSS) "Genel Yetenek ve Genel Kültür" bölümü de iptal edildi. Usulsüzlük iddiaları nedeniyle bazı bölümleri iptal edilen 2010'daki KPSS'ye kızı giren Avukat Cemal Yeşilyurt, sınavın Genel Yetenek ve Genel Kültür bölümünün iptal edilmemesi üzerine, bu bölümdeki sınav soru ve cevaplarının yüzlerce adaya servis edildiğini savunarak, sınavın bu kısımlarının da iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesi'ne dava açmıştı. Ankara 1. İdare Mahkemesi'nin davayı reddetmesi üzerine, Yeşilyurt kararı temyiz etti. Temyiz istemini görüşen Danıştay 12. Dairesi, İdare Mahkemesi'nin kararını bozmuştu. Bozma üzerine dosyayı tekrar görüşen Ankara 1. İdare Mahkemesi, 2010 KPSS'nin Genel Yetenek ve Genel Kültür kısımlarını oy birliğiyle iptal etti.

İdare Mahkemesi'nin kararında, soruların sınavdan günler öncesinde sızdırıldığı, soruları alan kişilerin ikrar içeren ifadeleri ile teknik incelemeler sonucu düzenlenen bilirkişi raporlarıyla sabit olduğundan 10 Temmuz 2010'da yapılan KPSS Genel Yetenek ve Genel Kültür kısımlarında hukuka uyanlık bulunmadığı sonucuna varıldığı kaydedildi” 

Yani; Sınavda birileri kopya çekmiş, birileri de bu kopyadan mağdur olduklarından meseleyi yargıya taşımışlar, yargı da 2010 yılında yapılan bu sınavı iptal etmişti. Yani 2010 yılında yapılan bu “KPSS” sınavıyla herhangi bir kişinin ataması ya-pıl-ma-mış-tır. Taa ki AKP 17 - 25 Aralıkta yolsuzlukta suçüstü yakalanınca eski defterleri karıştırma ihtiyacı hissetmiştir. Bu defterleri karıştırdığında bu sınavda kopya çekenlerin birincilerinin büyük bir kısmının bazı AKPli yöneticilerin ve eşlerinin olduğu çok kısa sürede anlaşılmıştı. Ancak bu meselenin dillendirilmesi AKP’yi tedirgin etti. İşte bu yüzden AKP aleyhine yayın yapan tüm medya bir an evvel susturulması gerekiyordu. Ve gördüğünüz gibi şimdi AKP’i eleştirecek hakikatleri söyleyebilecek ne bir televizyon ne de bir gazete bıraktılar. 

Şimdi; 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra zulümde sınır tanımayan AKP “Çalılara takılmış koyun yünlerinden kazak olma ihtimaline” dört elle sarılmış durumda. Yani; AKP yargısı bu yünleri toplayacak bu yünlerden “Reyiz’e” kazak örecek. Breh breh breh. 

İşte AKP bu pilavı sürekli ısıtıp ısıtıp  veriyor sürülerine. Bu sürüler de yeyip yeyip meleşiyorlar koro halinde. Hâsılı biz mektuba geçelim.

05 .01.2017 yüz beş asker eşi için göz altı ve yakalama kararı verilmiş. Eş zamanlı bilmem kaç ilde operasyon yapıldı. Sabah saat 06:00’larda çoğunun eşlerinin olmadığı evlere şafak operasyonu yapıldı. Kimi özürlü kimi emzirilmeye muhtaç kimi iki, kimi üç, kimi beş çocuklu kadınlar çocuklarını bile birilerine emanet etmelerine fırsat vermeden, apar - topar nezarethaneye götürdüler. Sonra, o emniyetten bu emniyete sürüklenen “KPSS” Adı altında “Sözde silahlı örgüte üye olma” operasyonu. Sözde suç; nitelikli dolandırıcılık, belgede sahtecilik, silahlı terör örgütüne üye olma ve sözde suçlu 105 tane anne, 105 tane eşleri asker olma ortak paydasında buluşmuş kadın. 

Sözde suçun işleme tarihi 10.07.2010. Operasyon tarihi 05.01.2017 yani sınavdan 6 yıl 6 ay sonra. Bu vakte kadar bu insanlar bir yere kaçmamış ve mesleklerini icra eder durumda. Üstelik öğretmenlerin atamaları iptal edilen bu sınavla değil. 30 Ağustosta da sınavın iptali, 30 ekimde yapılan eğitim bilimleri sınavına yeniden girdiler. Bütün bu aksiliklere rağmen tekraren yapılan bu sınavda elde ettikleri başarı ile görevlerine atandılar. Bu vakte kadar haklarında hiç bir soruşturma olmadan bin bir emek ve fedakarlıkla, hem anne hem öğretmen hem asker eşi oldular.

Her ne olduysa 15 Temmuz hain darbe oyununda eşlerin kurban edilmesiyle terörist, hain, sahtekar, kopyacı ilan edilmek suretiyle kamuoyunda bu insanlar “Karı-koca terörist biz size dememiş miydik" algısı oluşturarak yapılan hukuksuzluklara haklı zemin oluşturmaya çalışılmıştır. Haklarında hiç bir somut delil bulunmadığı için polis ifadelerinde ve mahkemede sürekli olarak 15 Temmuz günü ve eşlerinin durumu üzerinde durulmuştur. Psikolojik baskı unsuru olarak “itiraf et kurtul, isim ver çık çocuklarına kavuş” gibi psikolojik baskılara maruz bırakılmışlardır.

İnsanları KPSS operasyonu adı altında toplayıp sözde FETÖ örgütü ile bağlantı kurmak adına komik deliller üretmeye çalışmaları sorguda ki soruların mantıksızlığı ile net bir şekilde anlaşılmıştır.  

Hiç bir tarih, banka adı, hesap numarası belirtmeden “Sen … isimli şahsa 25 TL para yatırmışsın. Söyle bakalım bu hizmet parası mıydı? Şu sokak lambasının altında lojmandaki komşularınla buluşmuşsun, soruları orada mı dağıttın. Teyzenin görümcesinin oğlu ile telefonda dolaylı yollardan görüşmüşsün o da sınava girmiş soruları sen mi verdin? (Dolaylı görüşülen şahıs teyzeyi arıyor. Görümce oğlu teyzeyi arıyor ama direk bir birlerini aramadan dolaylı yoldan bağlantı kurmuş oluyor) gibi, “Cehaletin ve zırvalamanın bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür” denilen  sorularla insanlara suç isnat edilmeye çalışılmıştır.

Kitapçıklar gösterilmeden genel istatistikler verilerle ve genel yargı içeren bilir kişi raporlarıyla kişisel suçlamalar yapılmıştır. Trajikomik olan kısmı ise ikamet adreslerinde bulunmayan şüphelilerin kendileri emniyete telefon ederek ifade vermeye gitmiş olmasına rağmen “Şüpheli kendi kendine gelerek yakalanmıştır” gibi mantığa takla attıran inciler dizmişler tutanaklara. Kaçma durumu olmayan bu insanların kaçmasından öyle korkmuşlar ki “Bazı öğretmenleri; sınıfa kadar giren polisler tarafından öğrencilerin gözleri önünde ters kelepçelenerek gözaltına alınmışlardır”

Temel insan hakları ve hürriyetleri ilkeleri tamamen çiğnenerek daha hüküm giymemiş, eşleri nedeniyle onlarca kadın ve evde emzirilmesi gereken onlarca çocuk mağdur edilmiş, ve bunların içerisinde kanser hastalığını yeni atlatmış bayanlar insanlık dışı şartlarda 6 gün boyunca nezarethanede türlü hakaretler ve psikolojik baskıya maruz bırakılmışlardır. Bu kadınlarla uyuşturucu bağımlıları, tecavüz suçlamasıyla içeri girmişler, (Her ne kadar odaları ayrı olsa da) aynı kattaki tuvalet ve lavabolar ortak kullandırtılmıştır. Bir annenin en kutsal haklarından olan emzirme talebine karşı “Ben senin sütünle mi uğraşacağım, git tuvalette çıkar” diyecek kadar çirkefleşmişlerdir. 5 gün önce sezeryanla doğum yapan bir anne lohusa haliyle, bebeğinden ayrı kaldığı yetmiyormuş gibi bir de hiç hijyenik olmayan şartlarda günlerce mağdur edilmiştir.

Aslında, mahkemede savunmaları bitmeden evvel sonuç bellidir. Çünkü daha mahkeme sonuçlanmadan evvel polisler şahıslara tutuklandıktan sonra doldurulup imzalanması gereken “Tutuklama tutanağı” imzalatılmamış hatta poşet poşet kelepçeler insanların gözü önünde hazır edilmiştir. Bu operasyonun en temel amacı kimin yaptığı belli olmayan (Kim yaptı ve yaptırdıysa Allah bin türlü belasını versin) darbe girişiminden sonra suçsuz yere tutuklanan askerlerin içeriği boş dosyalarını doldurmak ve içeride tutulmalarını medya ve kamuoyunda terör örgütü bağlantısını somutlaştırma çabasından başka bir şey değildir.

Nitekim bu insanlara suçluluğu kesinleşmeden gazeteler ve haber kanalları aracılığıyla hemen terörist, hain, dolandırıcı ilan edilmiştir.

Bunca mağduriyete maruz kalan  asker eşleri olarak şahsınızın ve kurumunuzun aracılığıyla sesimizi vicdan sahibi kamuoyuna duyurmak istiyoruz. 

Sincan kadın kapalı cezaevinde kalan asker eşleri” 

[Ercümend Perver] 20.2.2017 [Samanyolu Haber] eperver@samanyoluhaber.com

Muhsin Yazıcıoğlu’nu kim öldürdü? [Analiz – Sefer Can]

Star Gazetesi, ‘F..ö’ paranoyasını canlı tutmak için ateşin altına odun atmaya devam ediyor. Fakat herhalde fazla malzeme kalmadı ki iyice dayanaksız hatta kendilerini zor durumda bırakacak şeyler yazıyorlar. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden de Hizmet Hareketi sorumluymuş!

Haberin temel tezi şu: “Soruşturmada takipsizlik kararı verildi ve dosya ‘basit bir kaza’ olarak kapatılmak istendi.” Fakat boşuna aramayın bu kararları veren hakim ve savcıların ihraç edildikleri ve tutuklandıklarına dair bir bilgi haberde yok. Biz kendilerine yardımcı olalım ve o kişilerin izini sürelim.

“AKP, Muhsin Yazıcıoğlu’nun anısına sahip çıkmadı, hatta soruşturmayı engelledi algısı” kamuoyunda epey taraftar buldu. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görevlendirdiği Devlet Denetleme Kurulu’nun olayın şaibeli olduğuna dair raporuna rağmen soruşturmada ilerleme sağlanamadı. Önce 2014 yılında bir takipsizlik kararı verildi. Ailenin ve partinin yoğun tepki gösterdiği kararı veren savcı Habip Korkmaz, terfi ettirilerek Çorlu’ya Başsavcı atandı. Bağlı olduğu başsavcı vekili Gürhan Aktaş da Aksaray’a başsavcı yapılarak ödüllendirildi.

Yazıcıoğlu’nun Ailesi, Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak takipsizliği kaldırdı. İlginçtir savcıların terfi ettiği kararnamede takipsizliği bozan ACM Başkanı Ahmet Maden, Kayseri’ye düz yargıç olarak sürüldü. Peki 15 Temmuz’dan sonra bu kişiler nerede? Takipsizliği kaldıran yargıç Maden, ihraç edildi, tutuklandı. Savcıların yükselişi ise devam ediyor. Habip Korkmaz, Elazığ’a başsavcı yapıldı, Gürhan Aktaş ise Ankara Başsavcıvekili. Eee, hani F..ö örtbas etmişti.

İkinci takipsizlik kararı ise 30 Haziran 2016’da verilmiş. Yani Yargıda Birlik eliyle adliyenin ipe dizilmesinden sonra. Peki bu takipsizliği verenler neredeler? Kahramanmaraş’ta görev yapmaya devam ediyorlar. O takipsizlik verildiğinde iş başında olan Başsavcı İlker Yazıcı ve kararda imzası olan savcı Necati Kazak hâlâ görev başında. Hizmet Hareketine yönelik soruşturmalarda ön safta.

O gün takipsizlik kararı veren başsavcılık, bugün takipsizlikle olay örtbas edildi diye soruşturma başlatmış. Hukukun olmadığına tamam dedik ama asgari zeka seviyesi korunsa bari.

Bu arada artık adiyattan olan başka bir çarpıtma ise şöyle: Fethullah Gülen’e sorulan iki farklı soruyu aynı cümlede kullanmışlar. Yazıcıoğlu’nun ile alakası olmayan bir bölümü getirip birleştirmişler. 30 Mart 2009 tarihli konuşma arşivde duruyor, isteyen girip dinleyebilir.

Benzer bir çarpıtma Hollandalı Gazeteci Geerdink hakkındaki soruşturmada yaşanmıştı. Hollanda’ya ve kamuoyuna gözaltı ve soruşturma ‘paralel yapının tuzağı’ açıklaması yapılırken tam tersi olduğu ortaya çıktı. Ceza ve gözaltı talep eden hakim ve savcılar terfi ederken, beraat yönünde karar verenler ihraç ve tutuklamaya muhatap oldu.

[Sefer Can] 20.2.2017 [TR724]

Yarışırcasına Koşuşun [Mehmet Ali Şengül]

Yüce ve kutsi bir davaya gönül verenlerin en önemli vazifelerinden ve vasıflarından birisi, yer yüzünde hakkı temsil ve tebliğ etmektir. Bu inanan insanların en ayırıcı vasfı, iyiliği yayma ve kötülüğü önlemedir. Hz. Allah (cc), Al-i İmran Suresi 110. Ayette, (Ey Ümmeti Muhammed!) "Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülükleri önlersiniz. Çünkü Allah'a inanırsınız..." buyurmaktadır.

Bu surenin 114. Ayetinde de, "Bunlar Allah'ı ve ahireti tasdik eder, iyilikleri yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendirler." buyurulmaktadır. 

Maide Suresi 67. ayette ise Cenab-ı Hak, " Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifeni yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. ..."buyurmaktadır.

Gerçekten inanmış gönüllerin, lüzumsuz ve faydasız söz ve davranışlardan uzak durmaları gerekir. Al-i İmran Suresi 133.ayette merhameti sonsuz olan Allah (cc), " Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!; 134. ayette ise, " O müttakiler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle davrananları sever." Buyurmaktadır 
      
Allah'a iman edip söz verenler, doğru bildikleri Kur'an ve Sünnet çizgisinden asla geri adım atmazlar. Onu hiçbir şeye alet etmezler. Bilerek günahta ısrar etmezler. Nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah'ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Aşılması zor engellerle karşılaştıkları zaman hemen,  Al-i İmran Suresi 139. ayette ifade edilen "Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz!" ilahi beyanı hatırlar, Allah'a dayanır ve güvenirler.

Cenab-ı Hak yine Al-i İmran suresi 146. ayette, "....Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler. Allah böyle sabırlı insanları sever." buyurmaktadır.

Bakara suresi 204.ayette Rabbimiz, “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki, gerçekte o düşmanların en yamanıdır.”
     
205. ayette, “Senin yanından ayrılınca ülkede fesat çıkarmaya çalışır. Ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah elbette fesadı ve bozgunculuğu sevmez.”

206. ayette, “O adama: ‘Allah’dan kork da fesad çıkarma!’ denildiğinde, kendini benlik ve gurur kaplar ve bu onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o cehennem!”

Bakara suresi 155.ayette, “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!”
      
156.ayette, “Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musibet geldiğinde, ‘biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde O’na döneceğiz’ derler.”  

157.ayette, “İşte Rableri tarafından bol mağfiret ve rahmete mazhar olanlar onlardır. Hidayete erenlerde ancak onlardır.” 
     
214.ayette ise, “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara düçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” Buyurmaktadır.
      
Hz.Üstad, ‘Cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir’ buyurmuşlardır. Gerçekten Allah’ın rızasını kazanmak ve cenneti elde etmek o kadar ucuz değil! 

Yukarıda Rabbimizin beyan buyurduğu ayetlerde ifade buyurduğu gibi, dünya pazarında ahiret saadetini kazanmak, sabır ve sebat eğitiminden geçmeyi gerektiriyor.
     
Yine Hz.Üstad, ‘Dünya rahat yeri değil, hizmet yeridir. Mükafat yurdu ise ahirettir. Rahat yeri olsaydı Allah (cc) en seçkin kulları olan Peygamberlerini burada rahat ettirirdi.’ hakikatını bize ders veriyor. Cenab-ı Hak bu dünya kışlasında kullarını belli talim ve terbiyeye tabi tutuyor ki, ahiret de zor durumda kalmasınlar.

Maide suresi 105.ayette Rabbimiz, “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremezler. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O’da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” Buyurmaktadır. 

Bu ayet, ‘emr-i bil maruf, nehy-i anil münker’ (İyiliği emretme, kötülükten uzaklaştırma) hakikatini değiştirmiyor. Bilakis ‘kendinizi düzeltin, kötü örnek olmayın. Önce kendinizden başlayın’ manasınadır. Mü’minler fert ve toplum olarak vazifelerini yaparlarsa, başkalarının sapmalarından sorumlu olmazlar. Efendimiz (sav) de şöyle buyuruyor: ‘İnsanlar bir zalimi görürlerde engellemezlerse, Allah-ü Teala hepsine azab eder.’(Tirmizi)”

Enfal suresi 25.ayette,“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki, Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” Buyurulmaktadır.

[Mehmet Ali Şengül] 20.2.2017 [Samanyolu Haber]

Sarayın fetvacısı yüzleşme günü ne yapacak? [Faruk Mercan]

Tablo bugünkü gibi gözümün önünde...

2010 veya 2011 yılıydı.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın İstabul Altunizade'deki toplantı odasında, masanın en başında Hilmi Yavuz, Mete Tunçay ve Hayrettin Karaman yanyana oturuyorlardı. Oturumu, ikisinin ortasına oturan Hayreddin Karaman yönetiyordu.

Bu üç isim, belirli periyodlarla vakfın Altunizade'deki merkezinde önceden belirledikleri bir konu üzerinde konuşuyorlarlardı. Dinleyicilerin de katılımı ile toplantı bir entellektüel beyin fırtınası olurdu.

O gün Hayrettin Karaman'ın Mete Tunçay'a dönerek söylediği şu söz hala aklımda:

“Ahirette, Mete Hoca'nın iyi bin insan olduğuna şahitlik yapacağım...”

Hayrettin Karaman, yıllardır Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın bünyesindeki Abant Platformu'nda yönetim kurulu üyesiydi.

Karaman, vakfın düzenlediği ilahiyatçılar toplantılarının da müdavimlerindendi. Bu ilahiyatçılar buluşması, İstanbul'da Mabeyn lokantasında yapıldığı için “Mabeyn Toplantıları” olarak bilinir.

Hayrettin Karaman aynı zamanda, Samanyolu Televizyonu Danışma Kurulu üyesiydi uzunca bir süre... Karaman, Cemaati ve faaliyetlerini bilmeyen bir isim değildir anlayacağınız... Tam tersine 20 yıl boyunca bu faaliyetlerin bir bölümüne fiilen katıldı. Mesela Bank Asya kurulurken ve faaliyete başlarken, Hayrettin Karaman'ın görüşlerine müracaat edildi. Onun verdiği fetvalarla şekillendi bir çok şey...

Abant Platformu'nun yaklaşık 30 kişilik yönetim kurulu listesi ve yüzlerce katılımcısı, Türkiye'nin bütün renklerini temsil ediyordu. İki yıl genel sekreterliğini yaptığım bu platformun toplantılarına katılan bir çok isim şimdi hapiste:

Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Mehmet Altan, Şahin Alpay, İştar Gözaydın, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak...

Hilmi Yavuz da gözaltına alındı, malvarlığına tedbir konuldu, sonra serbest bırakıldı.

Her yolcunun kendi yolunu tercih ettiği, geleceğin nesillerine öyle intikal edecek çok tarihi bir dönem bu...

Hayrettin Karaman da yolunu seçti. Sarayın fetvacıbaşı oldu. Bir haber sitesine bakarken Hayrettin Karaman'ın, “Tövbe eden Cemaat mensuplarına yeni bir fırsat verilsin” dediğini gördüm.

Hayrettin Karaman bir ilahiyatçı, İslami terminolojide tövbenin muhatabının kim olduğunu çok iyi biliyor. Tövbe, günahlardan dolayı Allah'tan af dilemenin adıdır. Müslümanlar, bunu her gün, her namazda yaparlar.

Saraydaki Şahsın bütün cürümlerine dini meşruiyet sağlayan fetvalar veren Hayrettin Karaman'a bugün soru sormanın bir anlamı var mı bilmiyorum. Ama tarihe ve gelecek nesillere emanet etmek üzere buraya bir kaç satır yazmanın lüzumuna inandım.

Neden tutuklanıyorlar, işkence görüyorlar, devletteki görevlerinden atılıyorlar Cemaat mensupları?...

Banka Asya'da hesabı olduğu için, Cemaatin açtığı okullara çocuğunu gönderdiği için, Zaman gazetesine abone olduğu için tutuklanıyor, işkence görüyor, işlerinden atılıyor insanlar...

O zaman Hayrettin Karaman'a soralım:

Bank Asya'nın faaliyetlerine fetvalar verdiniz, tövbe ettiniz mi bundan dolayı?

“Bu okullara medeniyet projesidir” diyen makaleleri var Hayrettin Karaman'ın... 20 bin öğretmen, sırf bu okullarda görev yaptığı için atıldı, tutuklandı. Binlerce insan çocuklarını bu okullara gönderdiği için tutuklandı. Bu sözlerinden dolayı tövbe edecek mi Hayrettin Karaman?

Yıllarca, Zaman'ın kardeş kuruluşu Samanyolu TV'nin yönetiminde bulunan Hayrettin Karaman, Zaman abonelerine terör örgütü üyesi muamelesi yapılırken tövbe edecek mi?

Bu süreç bize şunu gösterdi: İlahiyatçı olabilirsiniz, profesör olabilirsiniz, marksist veya dindar olabilirsiniz... Ünvanınız ve göreviniz ne olursa olsun, insan olmak başke birşey... Ve insanın gerçek karekteri böyle zor zamanlarda ortaya çıkıyor.

Mehmet Altan'a, Şahin Alpay'a, Ahmet Altan'a bakın... Bu insanlar hiçbir zaman dindar olmadılar. Din üzerinden kendilerini pazarlayan, dini dünyevi ikbalin aracı haline getiren insanlar olmadılar.

Ve böyle zor bir dönemde, insanlıklarını terketmediler. Hayrettin Karaman gibi, Cemaat mensuplarına iftira atmadılar mesela... Kendilerini kurtarmak için düşüncelerinden ve inançlarından da vazgeçmediler. Zindana girmek pahasına...

Hiç unutmuyorum, Bir grup yazarla umreye gitmiştik. Aramızda Mehmet Altan da vardı. Ve Mehmet Altan, kendisini hazır hissetmediği için ihrama girmedi. “Ruhen hazır değilim, size şirin gözükmek için ihrama girersem sahtekarlık olur” dedi. Yıllardır Abant Platformu'nun yönetim kurulu üyesiydi, ama hiçbir zaman bunu avantajlara dönüştürmenin peşine düşmedi Mehmet Altan...

Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne de öyle... İkisine de bu süreçte milyarlarca liralık cazip teklifler yapıldı Zaman gazetesinden kopmaları için... Ali Bulaç Habertürk'e, Mümtazer Türköne Sabah'a transfer edilecekti. Teklif bizzat Saraydan geliyordu. Eğer onlar da Hayrettin Karaman'ın yolunu seçselerdi, şimdi zindanda değil, Hayrettin Karaman gibi el üstünde olurlardı.

Mümtazer Türköne, teklifi getiren şahsa şöyle dedi: “Böyle bir teklife maruz kaldığım için şu anda çok üzgünüm. Acaba hangi hareketimle, sizde böyle bir umut uyandırdım ki bana geldiniz. Ben satılık bir adam mıyım?”

Teklifi getiren ve Mümtazer hoca tarafından böyle kovulan şahıs şimdi hükümette en önemli bakanlıkların birinin başında, Mümtazer hoca ise zindanda...

Bugünlerde Hindistan üzerine bir kitap okuyorum. İmam Rabbani Hazretleri'nin nasıl hapse girdiğinin hikayesi de var kitapta... Sadece İmam Rabbani değil, sultanla işbirliği yapmayı reddedip zindana giren, işkence gören İslam alimleri çok fazla...

Ali Bulaç'ın dediği gibi, İslam tarihi aslında zulme karşı bir direniş tarihidir. Ve bugün bu zulme karşı direniş görevi Cemaat mensuplarına ve hakkaniyeti temsil eden aydınlara düşmüş durumda...

Gerisini Hayrettin karaman düşünsün... Yıllarca beraber olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşşak, gurbette hastalandı, ülkesinde ölmesine bile izin verilmedi. Hayrettin Karaman, ahirette Cemal Uşşak'ın yüzüne nasıl bakacak?

Mete Tunçay'a ahirette şahitlik yapmaya kendisini ehil gören Hayrettin Karaman, verdiği fetvalarla faaliyet gösteren Bank Asya'da hesap açtığı için hapse giren binlerce insanın yüzüne nasıl bakacak ahirette?..

Büyük yüzleşme gününde, o büyük aldanma gününde herkes semeresiyle orada olacak. Hayrettin Karaman da...

[Faruk Mercan] 20.2.2017 [Samanyolu Haber]

Korkmayınız!.. Selahaddin Korkma!.. [Abdullah Aymaz]

Risale-i Nur’un İnebolu Kahramanlarından Ahmed Nazif Çelebi’nin yiğit oğlu Selahaddin Çelebi, Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle ilgili hatıralarını anlatırken, bizler için ibret olacak şu bilgileri veriyor:

“Ankara’da beni gözaltına aldılar. Bu sırada Komiser Naci Bey telaşla geldi. Bağırarak ‘Sürpriz! Bediüzzaman Hocaefendiyi Kastamonu’dan getirmişler. Geceyi Çankırıkapı’da bir otelde geçirmiş. Otelde müstahdem yerine polisler geçmiş. Hizmetine de garson kıyafetinde bir komiser vermişler!’ dedi. 

“Bir müddet sonra Birinci Şube Müdürünün  odasına beni çağırdılar. İçeri girdim. Üstad oturuyordu. Derhal elini öptüm. Çok hararetli olan elini bırakamadım. Şiddetli hasta ve yorgundu. Buna rağmen Müdüre hitaben: ‘Bunlar, bu vatanın fedakâr, imanlı evlatlarıdır. Bunlar emniyet ve âsâyişi ihlâl etmez. Bilâkis muhafaza ederler.’ dedi. Bana dönerek ‘KORKMAYINIZ!’  dedi.

“Üstad’ı tekrar otele götürdüler. Ertesi sabah beni iki polis refakatinde valilik binasına götürürken, ileride kalabalık bir grupla Üstad’ı da oraya götürüyorlardı. 50 metre geriden, biz de onları takip ediyorduk. Daha sonra alt kata inerken, orada evraklar tanzim edildi. Üstad’ın yanında dört-beş jandarma ve birkaç polis vardı. Hükümet binasının çıkış kapısında durdular. Üstad’ın kıyafeti her zaman olduğu gibi millî ve yerli kıyafetti. Sağ omuzunda muhafaza torbası içinde bir KUR’AN-I  KERİM, sol omuzunda rule yapılmış bir NAMAZ  SECCADESİ, ona bağlı bir İBRİK… Tarih kitaplarında görülen AKINCI YİĞİTLERİN MUHARİB KIYAFETİNİ İsmet İnönü devrinde Ankara’da canlandıran bir tablo gibi duruyordu… Bu esnada Üstad, ellerini kaldırarak: ‘SELAHADDİN KORKMA!. SELAHADDİN KORKMA!..’ diyerek bağırıyordu. Üstad’ın o mesafeden o kalabalık halkın arasından beni görmesi imkansızdı. Üstad’ı 70 yaşındaki hasta halinde, o mübarek Ramazan Ayının çok sıcak gününde istasyona kadar yaya olarak götürdüler…

“Öğleden sonra, Vali Nevzat Tandoğan’ın Belediyede bizi beklediğini bildirdiler. Hemen belediyeye götürüldük. İçeri girerken merdivende genç bir hanımla karşılaştık. ‘Siz de mi polissiniz?’ diye sordum. Hanım, ‘Hayır ben felsefe hocasıyım. Bediüzzaman’a bayram tebriği yazmıştım’ dedi. Arkamızdaki polisler, ‘Konuşmayın!’ diye bizi ikaz ettiler. 

“Belediye Başkan odasına evvela felsefe hocasını çağırdılar. 20 dakika sonra çıktı. ‘Beni serbest bıraktılar. Allah yardımcın olsun’ dedi ve gitti.

“Kapıda, Birinci Şube Müdürü bekliyordu. Emniyet Umum Müdürü Şinasi Bey Kapıyı açtı. Bana ‘Gel!’ diye seslendi. İçeri girdiğimde Vali Nevzat Tandoğan koltukta oturuyordu. On dakika kadar beni tepeden tırnağa süzdü. ‘Şinasi, elektirikleri söndür!’ dedi. Bir dakika sonra, tekrar, ‘Aç!’ dedi. Başını iki tarafa sallayarak, gözlüğünü çıkardı, tek camıyla baktı, ayağa kalktı: ‘Yanıma gel’ dedi. Omuzumdan tuttu,  ‘Nasıl olur, sen Cumhuriyet çocuğusun, böyle kimsenin peşine takılırsın? Bunun gayelerini bilmez misin?’ dedi. Ben de cevaben Vali Beye şunları söyledim: ‘1936 senesinden beri Kastamonu’da ziyaretine giderim. Eserlerinden okudum ve neşrine çalıştım. Bu eserler imanî ve İslâmidir. Siyasî ve menfi milliyetçilik yoktur. Milletimizin ve devletimizin aleyhinde en ufak bir kelime görseydim ve kendisinden menfi bir düşünceyi hissetseydim, ihbar eder ve herkesten önce ben düşman kesilirdim. Tamamiyle yanlış bir kanaate sahipsiniz. Eserleri imanîdir. Kur’an-ı Azimüşşanın bazı âyetlerinin tefsirinden ibarettir. Kastamonu’da herkes ziyaret ediyor. Polis karakolunun karşısında bir evde oturuyor. Polisler her gün giren çıkanı görüyorlar.’ Bunun üzerine ‘Kim Kastamonu Valisi?’ dedi. ‘Mithat Altıok’ dedim. ‘Şinasi, ne hayvanlar var’ dedi. Tekrar  bana hitaben: ‘Madem ki, eserleri imanidir, diyorsun, mahkemeye verileceksiniz, orada tetkiki yapılır, orada söylersin’ dedi ve kapıda bekleyen Birinci Şube Müdürüne mahkemeye sevk edilmemi söyledi.” 

Oradan İnebolu’ya sevk edilen Selahaddin Çelebi’yi Said ismindeki savcı Üstad’dan ve Risalelerden soğutmak için iki gün, iki gece uğraştı. “Beden ruhsuz, ayakta durur mu? Ekmeksiz ve susuz yaşanır mı?” deyince Savcı “Peki cezaevinde ekmek ve su ile bedenini yaşat” diyerek hapse gönderdi. Selahaddin Ağabey diyor ki: “İnebolu Cezaevinin alt katındaki koğuşa atıldık. Orada Ramazan-ı Şerifin sevinci ile, o mübarek günlerin kıymetinden istifadeye çalışıyorduk. İhlas ile ibadet yapılıyordu. On bir kişi aramızda Kur’an cüzleri taksim ederek, günde bir hatim indiriyorduk.”

Derin inanç, ihlaslı dava ruhu ile hapisaneler gülistana ve Yusuf Aleyhisselamın Medresesine dönüyordu… Her zaman olduğu gibi!..   

[Abdullah Aymaz] 20.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

‘EVET’ler patladı, işte o meşazlar…(2) [Veysel Ayhan]

(Geçen yazıda Karaman’da 45 çocuğa istismarda bulunduğu için çok mağdur edilen Muharrem Büyüktürk’ün Berat Albayrak’a mesajında kalmıştık. Tırnak içi ifadeler adı geçen şahıslara aittir. Diğer kısımlar mizahi kurgudur.)

GÖLGE GİBİ KAYINBABAMIN PEŞİNDEYİM.

Muharrem Hocam, şeytana uymuşsun 45 çocuğa istismar yapmışsın ama olur böyle şeyler. Önemli olan “dava”mız. Ben de halka hizmetten yorulduğumda amazon’dan neşeli şeyler alırdım. Maillerine doladılar. Türkiye’nin en büyük sorunu başkanlık olmayışı. Kayınbabam başkan olduğunda terör bitecek, ekonomi patlayacak. Tayyip bey ne dedi: “Bu sistemi şahsım için isteyecek kadar karaktersiz değilim.” Çok doğru O gidince bayrak yerde kalacak diye korkmayın. Bayrak yere düşmesin diye gölge gibi kayınbabamın peşindeyim. Ama kardeşlerim, ben de faniyim. 40’ıma yaklaştım. Taş çatlasa 50 yıl daha yaşarım. Aile boyu, sülale boyu başkanlık için ben de “evet” diyorum.

Bilal Kardeşim sen, ben de varım diyor musun?

BAŞKANLIK STAJI YAPIYORUM

Canım Berat eniştem, meşazını aldım. Tabi ki bu bayrak yarışında ben de varım. Ülkem için arkadaşlarınca “ayştayn” denilen benim gibi büyük beyinlere görev düşerse halkımı kırmam. Fedakarlık yapıp Başkan olurum. Ben 35’imdeyim. Yani senin gibi pek fani sayılmam. Ayrıca babamın yanında “başkan”lık stajı da yaptım. 1 günde 1 milyar doları sıfırlamış, kalan 35 milyoncuk ile Şehrizar Konaklarından 5 villa aldırmış bir deha söz konusu. Komisyon desen topladım, tahsilat desen yaptım. İtalyanlar uyanmasa doktora bile yapacaktım. Daha ne lazım başkanlık için? Az daha staj yapsam Katar’a emir olurum. Ne diyordum… Bu kutlu bayrak yarışı için ben de “evet” diyorum.

Yiğit abim sen de “evet” diyor musun?

BAŞKANLIK GELSİN 1 TL= 2 DOLAR  OLACAK

Elbette Bilal’im elbette! Ben de varım. Bu kutlu bayrak yarışında favorim sensin. Sen başkan, ben başkan yardımcın. Sevgili babacın Saray’da tek bana güveniyor. Varlık fonuyla ülkeyi üstüme yaptı. Berat’ı salla. O oyuncaklarıyla meşgul. Sen Einstein kafanla devleti, ben de Keynes.. adı neydi yahu.. Neyse ben de Adam Smith gibi ekonomiyi idare ederim. Önceki yıl “1 dolar 1 TL olacak” demiştim. Olmadı. Geçen ay “dolar almayın dolar 2.78’in altına inecek” demiştim. Olmadı, dolar 4 liraya dayandı. Sor ki niye? Çünkü başkanlık sistemi yok. Reis başkan olsun ertesi hafta 1 TL 2 Dolar olacak. Asset prices’ın düşmesi market rate’i etkiledi. Bunu crossing check yaptığımızda devalüe oranında finansal polarizasyona düşüyoruz. Anlıyacağın hepsi dış güçlerden. Başkanlık olunca iki gözüm önüme aksın 1 TL= 2 Dolar  olacak.

Aile büyüğüm, akrabam, eski patronum Aydın Doğan Bey, Siz de “evet” diyor musun?

MAHPUSHANE GÜVERCİNİ Mİ SARAY MAYMUNU MU

Damadım, Yiğit’im, dün “hayır” diyen sunucumu, önceki gün “hayır” yazan köşe yazarımı kapıya koydum. Plazalarımda elimde sinek kovucu aerosolla dolaşıyor, “hayır” diyen terörist sinekleri bile etkisiz hale getiriyorum. Ne buyurmuştu dayaktan sorumlu bakan yardımcısı: “Hatamız bunlara zamanında dayak atmamak oldu!” Pek doğru demiş. Misal Ahmet Hakan. Yedi dayağı. O an hidayete erdi. Söz verdim ona da çıtçıtıyla düğün yapacağım. Biz ilkeliyiz ama mahpushane güvercini olmaktansa Saray maymunluğunu tercih ediyoruz. Zira maymunlar 25, güvercinler taş çatlasa 10 yıl yaşar. Bir de Mehmet Barlas gibi bakım yapınca 90’e kadar yolu var. Büyük gazeteci ve entellektüel Cem Küçük “Hürriyet tek başıma maymun ettiğim bir yayın organı” diyor ama bizim de tuzumuz var bu çorbada. Bütün başarıyı omuzlamasın. Tabi ki ben de gazetelerimin tüm satırları, televizyonlarımın her frekansıyla “evet” diyorum.

Peki aile dostum Devlet Bahçeli sen de var mısın, “evet” diyor musun?

DİLİM KURUSUN

Anadolu yiğidim, sinek avcım, ilkeli gazetecim Aydın abim! Ben dayaksız hidayete erdim. Vaktiyle ne günahlar işledim yeni Başbuğum hakkında: “Erdoğan, tedaviye cevap vermeyecek klinik bir vakadır.” “Sende şeref ve mertlik işportaya düşmüş, hurdaya çıkmış. Şerefsizliğin kara bulutu başının üzerinden bir türlü ayrılmıyor. Böyle birisinin cumhurbaşkanı olması yıkımdır, kayıptır, zulümdür” demiştim. “Çok yakında maskesi düşecektir. Ve günü geldiğinde ya kaçacak ya da adalete hesap verecektir.” diye de konuşmuştum. Dilim kurusun “Başkanlık diktatörlüğe geçiştir” demiştim. Değerli milletvekili Aydın Ünal çok haklı olarak “Ağzından köpükler saçarak konuşan siyasetin zavallısı Devlet Bahçeli için, bütün o köpükleri itinayla yalayacağı yeni bir süreç başlıyor.” Demişti. Evet o günler bu günlerdir Aydın Abi. Aklımı başıma topladım. Türküm Doğruyum Saraylıyım. Efendim Nisan kaçıncı ay? Dördüncü. “Evet” kaç harfli? Dört. Peki Kediler ne zaman yavrular? Nisan ortası. Yani 16 temmuz. Kedi kaç harf: 4. Kaç ayağı var? O da 4. Bu iş bitmiştir.

Peki kadim dostum, eski rektör, yeni YÖK üyesi Bülent Arı kardeşim sen de “evet” diyor musun?

CAHİL AMA BASİRETLİ BİR TÜRKİYE İÇİN “EVET”

Tövbekar dostum Devlet Bey, tabi ki ben de varım. Ben ne demiştim TV’lerde: “Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır… Dünyanın gidişatını göremeyenler okumuşlardır. Okuma oranı arttıkça Türkiye’de olayları tahlil kabiliyeti azalıyor… Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor.” Bunu dedim diye beni afaroz etmişlerdi. Kıymetimi Tayyip Bey anladı. Geçen aralık YÖK Denetleme Kurulu üyesi yaptı. Sanırım o da başarısını -aramızda kalsın- diplomasızlığa borçlu. Enerji bakanım Taner Yıldız “Eğitim seviyesi arttıkça Ak Parti’ye güven azalıyor. Eğitim seviyesi arttıkça Ak Partinin hitap ettiği alanın daha da daraldığını görüyoruz” demişti. Nitekim bilge ama düşük profil başbakanımız Binali Bey “Bu bilişime fazla kafa yorarsan sıyırırsın” demişti. Cahil ama basiretli; okumayan ama “evet” diyebilen bir Türkiye için ben de varım.

Peki Denizcilik okulu mezunu, Savunma bakanlığı deneyimli Eğitim Bakanım İsmet Yılmaz sen de “evet” diyor musun?

EĞİTİM TERÖRİSTLERİNİ KAPIYA KOYDUK

Bülent Kardeşim, ben de varım elbette. Sizlere hafakanlar basmaması ve seçmen profilimizin bozulmaması için elimizden geleni yapıyoruz. Standardı bozan cemaat okullarını kapattık. O liselerdeki kafayı bilime takmış 80 bin öğretmeni ihraç ettik. Maaşını kestik. Kimi yurtdışına gitti kimi pazarda limon satıyor. 18 binlik kısmını hapse attık. Artık dünya bilim olimpiyatlarında altın madalya falan toplamak yok. Zaten kıskanıyorlar ülkemizi, niye nazar değsin! Galatasaray, Kabataş, İstanbul lisesi gibi çıkıntı okulları, önderliğimizin mezun olduğu İstanbul İHL düzeyine manya ettik. 15 önde gelen üniversiteyi kapattık. Hocaları ya yurt dışında veya hapiste. Son olarak lüzumsuz akademik çalışma yapan öğretim üyeleri dahil 4464 eğitim teröristini kapıya koyduk. Neticede 150 bin öğretmen açığı, 140 bin derslik eksiğimizle PISA sonuçlarına göre 72 ülke arasında 53. olduk. Ne gam! Gerekirse trol ve troliçelerimizle okul ve üniversitelerde eğitim verip, tezekle ısınırız.

Evet sayın, kanaat önderi, barış insanı Sedat Peker, dış güçlere karşı verdiğimiz bu kutlu milli mücadele sen de var mısın?

 AĞAR’LI, ÇAKICI’LI VE PEKER’Lİ BÜYÜK TÜRKİYE

Gönül dostum, Sayın Bakanım sizi muhabbetle selamlıyorum. Ben bu “dava” için “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek”, “hürriyetinden yoksun bırakmak” “evrakta sahtecilik” “adam öldürmeye azmettirmek” gibi iddialarla yıllarca hapislerde mağdur edildim. Tayyip Reis sayesinde davalarım düştü. Arkadaşlarımla birlikte yer altından yer üstüne çıktık. Saygınlık kazandık. TV kanalında yaş günüm kutlandı. Ben nasıl “evet” demem?

Baştan söyleyeyim. “Hayır”cılar akıllı olsun. “Sokaklara çıkan birileri olursa, onları bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim.” En çok da üniversite hocalarından huy kapıyorum. Şimdi demeyin ‘Sedat Reis, sen lise mezunusun ondan’. Katiyyen değil. ‘Barış İçin Akademisyenler platformu’ falan kurmuşlar. Bunlara dedim ben; oğlum ne barışı lan! “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız”. Dinleyip akıllı olmadılar. Hepsi dış güçlerin maşası. Sağolsun Reis tamamını üniversitelerden attı.

Alaattin Çakıcı büyüğüme de bir meşazım, Reis’e söyledim yanımda Bekir’e bastı kalayı ‘Bu adam, burs mu vermiş, öğretmenlik mi yapmış, Kimse Yok mu’ya bağış mı yapmış, niye hala hapiste?’ diye. Müjdemi isterim, yakında çıkıyorsun.

Mehmet Ağar’lı, Alaaddin Çakıcı’lı, Sedat Peker’li Büyük Türkiye için sen de “evet” diyor musun?

(Not: Sitemize, “Taraf tutmayın biraz da ‘hayır’cılara söz hakkı verin” e-mailleri gelince aradık Türkiye sınırları dahilinde ‘hapse girmeyi veya işten atılmayı’ göze alıp “hayır” diyen bulamadık. Medyum Memiş’e başvurduk. Gelecek yazıda…)

[Veysel Ayhan] 20.2.2017 [TR724]

Avrupalıların dayanaksız KHK iyimserliği [Sefer Can]

Uluslararası denetleme ve raporlama birimlerinin Türk yargısı hakkındaki olumsuz tespitleri devam ediyor. Avrupa Konseyi’nin insan hakları alanındaki komiseri Nils Muiznieks’in, Türkiye’de terör, insan hakları, yargı bağımsızlığı, ifade ve medya özgürlüğünü kapsayan raporu, kamuoyuna yansıdı. Muadilleri içinde fotoğrafı en doğru ve şümullü biçimde ortaya koyan rapor diyebiliriz.

Ancak teşhis koymada çok mahir Avrupalı muhataplar, iş çözüme gelince biraz kaçak güreşiyor. Uçurumdan sarkan adama durumunun vahametini anlatıyor ve çabalarsa kurtulabileceğini söylüyorlar.

Şu cümleler Muiznieks’in raporundan:

“İfade özgürlüğü ihlalleri konusunda TCK ilgili kanunlar sorun oluşturmaya devam ederken savcı ve mahkemelerin yorumlaması ayrıca sorun oluşturuyor. 2013 yolsuzluk operasyonunda sonra Türk yargısı bağımsızlığı ve tarafsızlığı kaybetti. Türk yargısında 2011’den sonra kat edilen ilerlemeye 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonundan sonra darbe indirildi. Bu tarihten sonra HSYK üzerinden yargı sistemine açık şekilde müdahale edildi. Yargı mensuplarına tasfiye, soruşturma ve işten çıkarmalar takip etti. Yargı mensuplarına yönelik, baskı Gülen hareketine yönelik olduğu ifade edilse de yargı içinde genel bir korku ve tutuklanma havası oluşturuldu. Türk yargısı politik iklimden doğrudan etkilendi bu dönemde bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetti.”

Buraya kadar her şey güzel. Ancak Muiznieks, Kanun Hükmünde Kararnameleri İnceleme Komisyonu değerlendirmesinde minder dışına kaçıyor.

“23 Ocak 2017’de kabul edilen son KHK olumlu sinyaller veriyor. Bu çerçevede Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu rehberliğine her zaman hazırdır” ifadeleri Avrupalı muhatapların temelsiz iyimserliklerinin son örneği. AKP düzenlemeyi biraz daha oyalamak ve zaman kazanmak için çıkardı. Onlar da bile bile lades olmayı kabul etmiş görünüyorlar. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) Türkiye’nin tekrar denetim sürecine alınması da bu gerekçeyle ertelendi. Oylamadan bir gün önceki KHK ile komisyonu kuracağını duyuran AKP, şimdilik istediğini aldı.

Avrupa Komisyonu Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, kendisinin gündeme getirdiği komisyonun kurulmasını çözüm umudu olarak kulislere yansıtınca gerekli üçte iki çoğunluğa ulaşılamadı. Muiznieks’in ‘olumlu sinyal’ ifadesi Avrupa’nın genel yaklaşımının bu olduğunun işareti.

Oysa 685 sayılı kararname beklentileri karşılamaktan çok uzak. Türkiye’deki pek çok saygın hukukçu, bunun bir oyalamalardan ibaret olduğunda hemfikir. Prof. Dr. İzzet Özgenç ve Yrd. Doç. Kerem Altıparmak’tan sonra idare hukukunun önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Metin Günday da kararnamenin kötü niyetle hazırlandığını vurguluyor. Günday, 30 yıl önce 12 Eylül darbecilerinin kurduğu komisyondan bile geri noktada görüyor. Ona göre mağduriyetlerin bu yolla giderilmesi imkansız gibi.

KOMİSYON NEDEN ADALETLİ SONUÇ DOĞURMAYACAK?

Komisyonun ihlalleri telafi edici ve adil yargılama ilkesini gerçekleştirici bir sonuç doğurmayacağının gerekçelerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Komisyon, yetki, çalışma usulü ve bağımsızlık açısından mağduriyet giderici olmaktan uzaktır.

2- On yıla yayılabilecek bir süreden söz ediliyor. Bu sürede gerçekleşen şeye adalet demek evrensel hukuk açısından pek mümkün görünmüyor.

3- Eskiye dönüş kesin değil, tazminat hakkı zaten yok. Geçen süre zarfındaki maddi manevi zararlar karşılanmayacak

4- Dosya üzerinden verilen karar adil yargılanma usullerinin gerçekleşmemesi demektir. Devletin gizli dediği ve soruşturmanın gizliliğini ihlal eden belgeleri Komisyon da göremeyecek.

5- Açılan yargı yolu sadece komisyon kararına karşıdır. Mağduriyeti oluşturan ana işlem yani KHK denetim dışıdır. Buna rağmen etkin bir yargı yolunun varlığından söz edilemez.

6- Hakkında soruşturma bile açılmamış, savunma hakkı verilmemiş, lehe ve aleyhe delilleri görmemiş birine dosya üzerinden iki aşamalı itiraz hakkı vermek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarının öngördüğü adil yargılamayı sağlamayacaktır.

Düzenleme kabul edilebilir sürede ve zararları telafi edici sonuç doğuracak bir mekanizma önermiyor. Avrupalı muhatapların bunun farkında olmaması mümkün değil. Tabir yerindeyse bizim çöpü bizim kapının önüne süpürüyorlar. O zaman evrensel hukuk ve insani değerler ülküsü uzak bir hayal haline geliyor.

[Sefer Can] 20.2.2017 [TR724]

Vefasızlık değil de nedir? [Nazif Apak]

Hatırlarsanız 2011 seçimleri öncesinde AKP teşkilatlarında ön seçim yapılırken şöyle bir olay yaşanmıştı: Alanya AKP teşkilatında uzun süre çalışan bir hanımefendi, kendi yerine İstanbul’da yaşayan bir başkasının milletvekili adayı yapıldığını öğrenince kıyametleri kopardı. Kendisinin tercih edilmeyişini “Tabi benim babam bir medya kuruluşunun yöneticisi olmadığı için” diyerek Facebook hesabında gündeme getirince sosyal medyada kıyamet kopmuş, birçok yerde de haber olmuştu. Aday listelerine İstanbul’dan paraşütle geldiği söylenen o hanım aday, yandaş bir televizyon kanalı yöneticilerinden birinin kızı idi.

O günlerde birçok yerde haber olan bu konunun Zaman’da da haber olmasına çok içerleyen Avukat Hanım, çalıştığı iş yerinde “Onları Allah’a havale ediyorum” diye kükremişti. Halbuki o güne kadar bilmediği, o gün orada öğrendiği bir şey vardı. Meğer kariyerinde önemli bir basamak olan avukatlık ofisinde işe alınması için Zaman yöneticilerinden biri referans olmuş. Avukatlık ofisinin yöneticileri ilk ve son defa karşılaştıkları bu rica üzerine Avukat Hanımı işe almış ama bu gerçeği bir kerecik olsun ne ona ne babasına söylemişler. O zamanlar yüzden fazla kişiye iş imkânı sunan, Türkiye’nin en büyük avukatlık şirketine şimdi haramiler el koydu da, ne Avukat Hanım’dan ne de babasından tık çıkmadı…

Televizyoncu Babası hapisteyken ailenin ve tabii ki Avukat Hanım‘ın her türlü derdiyle meşgul olanların başında Samanyolu Grup Başkanı Hidayet Karaca da yer alıyordu üstelik, hiçbir karşılık beklemeden…

Hidayet Karaca iki yılı aşkın bir süredir saçma sapan iddialar yüzünden hapiste. Haber vermeksizin yandaş televizyon yöneticisi ve çocuğuna sahip çıkanların bir kısmı da sürgünde. Ne ‘Hidayet Amca’ deyip koşan biri var ortada ne de her konuştuğu yerde mertlikten dem vuran babası.

***

Böyle yüzlerce olay var. Çocukları Cemaat okullarında okumuş, Cemaat’ten hep hayır ve güzellikler görmüş insanların suskunluğu dağı taşı dile getirecek kadar keskin. Bu anlattıklarımı birilerinden yardım ve karşılık beklemek için değil, sadece muhatapların karakteri ortaya çıksın, ona göre vicdan yargılaması yapılsın diye anlatıyorum.

Ben sadece medyadan birkaç örnek vereyim…

Bugünlerde bıçkın yazılar yazmak için ıkınıp duran ve Cemaat düşmanlığı yaparken kendinden geçen bir Abdülkadir Selvi var. Onun vaktiyle Zaman’ın Ankara temsilcisi Mustafa Ünal’a nasıl yalvarıp yakardığını bütün başkent gazetecileri bilir. Mustafa Ünal herkesin sevdiği, kaliteli bir insan ve iyi bir gazeteci. Bu nedenle Yeni Şafak’ta da sevilip sayılırdı.

O günlerde Yeni Şafak’ın patronlarının yeterince güvenmediği Selvi, Ankara temsilciğine vekalet ediyordu. Selvi, Mustafa’ya defalarca rica etmiş “Abi seni bizimkiler çok sever, kırmazlar. Şunlara bir şeyler söyle de beni Ankara temsilcisi yapsınlar” derdi. Mustafa Ünal şimdi üzerinden 7 ay geçmesine rağmen iddianamesi bile hazırlanamamış, saçma sapan iddialar yüzünden hapislerde çürütülüyor. Zor gününde kendisine sahip çıktığı Selvi’den tek bir kelime sadır oluyor mu? “Yahu siz manyak mısınız, ne Mustafa ne de diğer Zaman yazarları ile darbeciliği nasıl yan yana yazabilirsiniz!” diyebiliyor mu…

***

Muhafazakar kesimin ilk gazetecilerinden Fehmi Koru, Erdoğan’ın talimatıyla Yeni Şafak’tan atılmıştı. O sıralar Mustafa Karaalioğlu ve ekibi Erdoğan’ı ziyaret ettiğinde yalvar yakar Fehmi Bey’i Star’a almak istemişlerdi de yemedikleri azar kalmamıştı.

Aldığım çok net bilgiye göre Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Zaman yöneticisi birine “Ben Ahmet Çalık’a da söyledim ama herhalde patron görünmesine rağmen Sabah’ta sözü geçmiyor. Rica etsem Fehmi Bey’i Zaman’a alamaz mısınız?” demiş. Zaman yöneticileri  de herkesin tir tir titrediği bir adamın kovdurduğu gazeteciyi işe almış, kendisine haftanın 7 günü köşe vermişti. Şimdi Fehmi Koru, o zor günlerde kendisine sahip çıkma cesareti gösteren meslektaşlarına yapılan korkunç zulmü hiç görmüyor mu, duymuyor mu? Söyleyeceği hiçbir sözü yok mu?

***

Adamlar saçma sapan iddialarla öyle haksız tutuklamalar yaptı ki! Bir gün defolup gittiklerinde yaptıkları zulme herkes lanet okuyacak.

Mesela Zaman’ın şoföründen muhasebecisine; reklamcısından görsel yönetmenine kadar, elde delil olup olmadığına bakmaksızın bir ihbarla tutukladılar.

Zaman’ın tasarım departmanının başında mesleki yetkinliği tartışılmaz, beyefendi kişiliğiyle tanınan çok kıymetli bir adam vardı: Fevzi Yazıcı. İşte bu sanatkar gazeteci, 7 aydan fazla hangi gerekçeyle tutulduğunu bilmeksizin Silivri cezaevinde hapis. Görsel tasarım bu yahu! Yayın politikasını bunlar belirlemez, manşetleri bunlar seçmez… Sadece haberin tasarımını yaparlar. Niye? Bir gazetenin görsel yönetmeninin -tıpkı diğer gazeteciler gibi- darbe marbe ile ne ilgisi olabilir! Diyelim ki bunu sonradan olma savcılar bilmiyor… Ya Fevzi’nin Amerika’daki ev arkadaşı Bilal? Evet, onca zaman aynı evde kalan Bilal’in başını yastığa koyarken o melek gibi arkadaşına yapılan kategorik iftiradan dolayı hiç uykusu kaçmıyor mu?

***

Günahı bunu bana anlatanların: Çalıştığı gazeteden düzenli maaş alamadığından şikayet eden Markar Esayan, Bülent Keneş’in yönettiği Today’s Zaman’da yazılar yazmaya başlar. O günlerde demokrat görünen birçok kaleme sahip çıkıldığı gibi düzenli ve emsallerine göre biraz da yüksek telif ücreti ödenerek Markar’a da sahip çıkılmış ve hiçbir karşılık beklenmemiş.

***

Ahmet Taşgetiren, Erdoğan’ın emriyle işten atıldığında ‘Cemaat medyası’ dediğiniz kurumlar ona kucak açmıştı. Karşılık beklenmeden yapılan bu insani ve mesleki dayanışmaya dair Tasgetiren’de bir iz kalmış mıdır acaba?

**

Anımsayacaksınız, Etyen Mahçupyan onca eleştiriye göğüs gerilerek Zaman’da yazı yazdırılan bir insandı. Hep baş üstünde taşındı yazarken. Hiç kimsenin yayımlamaya cesaret edemeyeceği yazıları yayınlandı. Şimdi yeni mahallesinde itilip kakıldıkça Zaman’daki özgür günlerini anımsamaması imkânsız; ama anlaşılan o ki daha çekeceği var yandaş arkadaşlarından. Zaman’da yazdığının binde birini yazmamışken bile defalarca aforoz edildi, linç edildi. Peki o bir kere bile “Ne yapıyorsunuz kardeşim, şu tutukladığınız ve tutuklamak için bin çeşit yalan uydurduğunuz kişiler benim bir zamanlar mesai arkadaşımdı. Sizin topunuzu bir araya getirsem boyunuz onlardaki özgürlükçü yaklaşımın kıyısından geçemez” diyemiyor…

***

Örnek çok, hangisini sayayım ki vefasızlık heykeli gözünüzün önünde canlanıversin… En vefasızı, en tepedeki. Onun vefasızlığını ve o vefasızlığı gizleyen maskeleri bir gün birileri yazarsa kocaman bir kitap yazması gerekir. Nasipse bir gün onun vefasızlığını da gaddarlığı ile birlikte yazarlar ve tarihe not düşerler.

[Nazif Apak] 20.2.2017 [TR724]

Ekonomide anlamsız rakamlar: Kedi bu ise ciğer nerede? [Analiz: Semih Ardıç]

İki belediye başkanının Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) nazikçe(!) yaptığı ikaz üzerine yurt dışında tuttuğu 1 milyar 50 milyon doları Türkiye’ye getirdiği iddiası hâlâ tekzip edilmedi. Ne hükümette bir rahatsızlık emaresi var ne de MİT’te. Dehşetengiz iddiayı Melih Gökçek haricinde kimse üzerine alınmadı. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup iki belediye başkanının bu kadar parayı nereden bulduğu ‘sır’ olarak kalacak gibi.

MİT’in insanları istintaka tabi tutabildiği bir atmosferde tecessüs sahiplerinin başına her şey gelebilir. Fâili meçhul bir trafik kazasında sırra kadem basmak tehlikesi hafife alınmamalı. Bu kadarı ile kalsa bile buz dağını görmüşken ‘MİT bavulları’ kavramını bir kenara yazalım.

İdareyi halk adına teftiş etme, icap ettiğinde hataları frenleme vazifesini üstlenen yasama, yargı, medya, muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları tesirsiz hale getirilmişse kayıt dışılık veya gayr-i hukukî işlemler ‘yeni normal’ haline gelecektir.

KAYNAĞI MEÇHUL PARALAR…

Birileri, ‘kara para aklamak ve terörizmi finans etmek’ gibi ağır suçlardan ABD’de tevkif edilen Reza Zarrab’ın illegal metotları ile iktisadî kalkınma olabileceğine inanıyor. Mümkün mü? Bavullarla gelen esrarengiz paralarla ayakta tutmaya çalışılan ekonomi ne kadar şeffaftır? İhracat, turizm ya da doğrudan yabancı yatırımı kanalıyla gelmemiş, banka hesaplarında görünmeyen paralarla iftihar edilmesi ancak ahlakî çürümeyle izah olunabilir. Alın teri yok, vergi yok, paylaşmak yok, ortada ticarî faaliyet yok. Kaynağı meçhul… Amma velakin bu paraları MİT bavullarına doldurup getirdiğinizde sizden iyisi yok. Öyle mi?

MİT bavulları Ankara’nın şaşaalı ve maskeli hayatında yadırganmayabilir. İktidar nimetlerini kaybetmek istemeyenlerin kurduğu suni ittifakta yer alanlara etraftan gelen tenkitler manasız gelebilir. Bugünün mağrur kimseleri unutmasınlar ki saltanat kayığından indikleri gün yapayalnız kaldıklarında halkın rahatsızlığının rahatsız ediciliği ile yüz yüze gelecekler.

BU RAKAMLAR NEYİ İFADE EDER?

Biz gazeteci olarak sadece suâllere cevap arıyoruz, hakikatin peşindeyiz. Yeri yerinden oynatacak kadar büyük rakamların iki belediye başkanının gizli hesaplarından, yurt dışı zulalarından çıkması tek kelime ile skandaldır. Şuyuu vukuundan beter bir hâdiseyi hükûmet unutturmak istese de maşeri vicdan unutmuyor.

‘Ekonomiyi MİT bavulları kurtaracak‘ başlıklı makalenin altında bir okur yorumu dikkatimi çekti. O yorumda MİT bavulları iddialarından duyulan endişe ve şaşkınlık şu sözlerle ifade edilmiş: “1 milyar 50 milyon dolar, 2 kişinin getireceği bir rakamsa ve bu miktar ülkeyi kurtaracak gözüyle bakılabilecek kadar büyükse (çünkü ben bu rakamlar neyi ifade eder anlayamıyorum, bana göre basit 2 rakamcık), bizim gibi karı koca ihraç edilip çocukları açlığa mahkum edilen insanlar ne desin bu işe, sadece susuyoruz bizim gücümüz neye yeter Allahım!”

Yazılanların, Keyfî Hükümet Kararnamesi (KHK) ile ihraç edilmiş karı-kocaya ait satırlar olduğu anlaşılıyor. Tek suç delili gösterilmeden açlığa, soğuğa terk edilen on binlerce kamu çalışanından yalnızca iki kişi adeta sokağın hissiyatına tercüman olmuş. Memleketi demokrasi ve hukuk zemininde idare etmek kaydı ile milletten 4 seneliğine vekâlet alanlar, o hissiyatı hafife almasa keşke.

Madem okurlarımız 1 milyar 50 milyon doların ne ifade ettiğini merak etmiş. O halde MİT’in ricasını kırmayıp dolar balyalarını getirip bozduran iki belediye başkanının serveti ile neler yapılabileceğini bir iki misalle anlatalım.

1 milyar dolar 50 milyon dolar, mevcut kur ile 3 milyar 882 milyon liraya tekabül ediyor.

O para ile,

2 milyon 730 bin asgarî ücretliye (1.400 TL),

2 milyon 548 bin emekliye (1.500 TL),

1 milyon 274 bin öğretmene (3.000 TL) maaş ödenebilir.

O para ile,

7 milyon 644 bin talebeye 500 lira burs  (500’er liralık) verilebilir.

O para ile,

450 ilköğretim okulu (40 sınıflı) ilköğretim okulu,

382 lise (40 sınıflı),

546 yurt (300 kişilik),

1.241 Km. duble yol,

16 hastane (poliklinik hizmeti verilen 300 yataklı) inşa edilebilir.

O para ile,

5 savaş gemisi,

168 adet F16 savaş uçağı alınabilir.

100’lük banknotlar halinde istiflendiğinde 1 milyar 50 milyon doların 1.050 Kg. ağırlığı olacaktır. Bu ağırlık forklift veya asansör yardımı olmadan yüksek bir yere taşınamaz.

İki belediye başkanının getirdiği paraların ağırlığı ve bu paralarla neler yapılabileceğini ifade etmeye çalıştım. Merkez Bankası Ödemeler Dengesi İstatistikleri’nde sadece 2016 senesinde 11 milyar dolar paranın bavulla (net hata noksan kalemi) geldiği belirtiliyor. Son iki senede 21 milyar doların nereden geldiği meçhul! 13 senelik esrarengiz para toplamı 41 milyar dolar…

Maliye Bakanı Naci Ağbal, “Türkiye’nin petrolü ve doğalgazı yok, fakat hikâyesi var.” derken bunu kast etmiş olabilir mi? Bu kadar paraya rağmen dolar 2 liradan 4 liranın eşiğine niye fırladı? Nasıl oldu da işsizlik 2001 krizine rahmet okutturacak kadar yükseldi? Enflasyon ve faizin yeniden çift haneye çıkmasını nasıl izah edeceğiz?

Bu hesapta bir hata yok mu?

MİT bavulları, bavullarda gelen paralar ekonominin yarasına niye merhem olamadı niye?

Kedi bu ise ciğer nerede?

[Semih Ardıç] 20.2.2017 [TR724]