Tutuklu ilahiyatçı Hatice Erol'dan mektup var

Ağır epilepsi hastası Hatice Erol (26) bir yıldır Konya Ereğli Cezaevi’nde tutuklu. Epilepsi nöbetleri artan ve her nöbette felç riski geçiren Erol, yaşadıklarını bir mektupla dile getirdi. 

Mektubu Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderen Erol, yardım istedi.

EPİLEPSİ HASTASI

Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Hatice Erol, bebekliğinden beri ağır epilepsi hastası. İlk nöbeti 6 aylıkken geçirmiş ve uzun yıllardır ağır ilaçlar kullanıyor.

Hastalığı hafifleme aşamasındayken gözaltına alınıp tutuklanan Erol mektubuna “Maalesef hastalığım her geçen gün artıyor.” diye başlıyor.

Bütün yolları tüketmiş ve çaresiz kalmış biri olduğunu ifade eden Erol, geçirdiği her nöbetin felç riski taşıdığını, fakat ataklar ve nöbetler hakkında tutanak tutulmadığını ve mahkemeye de aksi bir durum varmış gibi yazı gönderildiğini anlatıyor.

TAHLİYE TALEBİ REDDEDİLİYOR

Defalarca tahliye talebi istemesine rağmen, nöbetleri belgeleyemediği için tutukluluğunun devam ettiğini söyleyen Erol, “Bu mektubu çaresiz kaldığım için size gönderiyorum. Bütün yollarını tüketmiş biri olarak sizden destek bekliyorum.” diyor.

Epilepsi hastası Hatice Erol’un, 3 Nisan 2019’da Ereğli (Konya) T Tipi Kapalı ve Açık Ceza İnfaz Kurumu’ndan gönderdiği mektubun tam metni şöyle:

"Sayın Ömer Faruk bey

Öncelikle durumuma kayıtsız kalmadığınız için çok teşekkür ediyorum. Böyle bir mektup yazmak zorunda olduğum için son derece üzgünüm.

İsmim Hatice, 26 yaşındayım, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. 1 yıldır tutukluyum. Mahkemem devam ediyor. Siz de araştırdığınızda rahatlıkla görebilirsiniz devletim ve milletim aleyhine hiçbir oluşum içinde olmadım.

Değil bir terör örgütüne üye olmak disiplin suçu bile işlemedim. Daima hocalarımın iftihar ettiği bir öğrenci oldum. Şu anda ise maalesef çok sevdiğim devletim tarafından bir zulme maruz bırakıldım.

İşlemediğim bir suçtan ötürü yargılanmaktan öte cezalandırılıyorum. Sizden bunun için değil hastalığımdan ötürü yardım istiyorum.

Ben bebekliğimden itibaren ağır epilepsi hastasıyım. İlk nöbeti 6 aylıkken geçirmişim ve uzun yıllar ağır ilaçlar kullanıyorum. Hastalığım hafifleme aşamasındayken gözaltına alındım ve tutuklandım. Maalesef ki hastalığım her geçen gün artıyor.

Geçirdiğim ataklar ve nöbetler hakkında tutanak tutulmuyor ve mahkemeye aksi bir durum varmış gibi yazı gönderiliyor. Mahkemeden ısrarla tahliyemizi talep etmemize rağmen cezaevinde geçirdiğim nöbetleri belgeleyemedik. Geçirdiğim her nöbet felç riski taşıyor…

Bu mektubu çaresiz kaldığım için size gönderiyorum. Bütün yollarını tüketmiş biri olarak sizden destek bekliyorum.

Size yazmamın sebebi bu konularda duyarlı olduğunuzu öğrenmemdir. Bundan dolayı ayrıca teşekkür ediyorum.

Saygılarımla."

Hatice Erol



Hatice Erol on binlerce Hizmet Hareketi mensubu gibi tek delil gösterilmeden hapse atıldı.

5275 SAYILI İNFAZ KANUNU HASTALARLA İLGİLİ MADDELER

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunu’nun 16'ncı maddesine göre “maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı üçüncü fıkrada belirlenen usule göre iyileşinceye kadar geri bırakılabilir.”

Madde 6’ya göre “Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur.”

Madde 2’ye göre ise “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz”.

5237 TÜRK CEZA KANUNU (TCK)’NA GÖRE HASTA TUTUKLULARIN TEDAVİSİNİ ENGELLEYEN KAMU GÖREVLİLERİNİN SORUMLU TUTULABİLECEĞİ SUÇLAR

1) TCK 257

Kamu görevlisi (İnfaz/Cezaevi Savcısı, Müdür, İ. K. Memuru, Emri Veren) görevinin gereklerine aykırı hareket ederek “kişilerin mağduriyetine” sebep olursa GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA suçu oluşur.

2) TCK 94

Kamu görevlisi görevi nedeniyle bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına (hakaret vb) yol açacak davranışları gerçekleştirirse İŞKENCE SUÇU oluşur.

3) TCK 95

İşkence sonucunda mağdurun;
–Duyularından biri sürekli zayıflarsa,
–Yaşamı tehlikeye girerse
–İyileşmeyen bir hastalığa yakalanırsa ceza katlanır.

4) TCK 83

Bir icrai davranışta bulunmak yükümlülüğü bulunan kişilerin ihmali (ilaçlarına ulaşamaması, tedavinin herhangi bir şekilde engellenmesi) sonucunda ölüm gerçekleşirse ,ihmal suretiyle KASTEN ÖLDÜRME suçu oluşur.

–Mağdur ölürse ağırlaştırılmış hapis cezasına hükmolunur.

5) TCK 279

Kamu görevlisi bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı ihmal eder veya gecikme gösterirse SUÇU BİLDİRMEME suçu oluşur.

[Samanyolu Haber] 10.5.2019

Kendini yiyen put [Ahmet Dönmez]

Erdoğan’dan geriye ne kalacak?

Bu soruyu 5 yıl önce, kulakları çınlasın, Mümtazer Türköne de sormuştu. Zaman’daki bir yazısının başlığı buydu. Şimdi Silivri’de. Bu bile tek başına, sorunun ne kadar meşru olduğunun ispatı.

İşte o yüzden, önce geriye ne kaldığına bakmak lazım.

Erdoğan ne idi, ne oldu?

Sermayesinden bakiye ne kaldı?

Yıllar önce İstanbul’dan bir vasıta olarak bindiği bu demokrasi tramvayını nereye getirdi, nerede durdurdu? Yoluna nasıl devam edecek?

Bu çeyrek asırlık seyr-ü seferi, Recep Tayyip Erdoğan’ı neye dönüştürdü?

Tüketmediği neyi kaldı?

Hangi değeri var yemediği?

Hangi sözü kaldı çiğnemediği?

Bir zamanlar sırtını dayadığı ya da üzerine basıp yükseldiği ne kaldı, bugün üzerinde tepinmediği?

Seçim murdar oldu diyorlar ya hani…

Ne kaldı murdar etmediği?

****

Baştan başlayalım… 25 yıl öncesinden…

27 Mart 1994 akşamı idi…

Türkiye yerel seçimler için sandığa gitmişti. “Hakim tepelerde” büyük bir şok yaşanırken Topkapı’daki Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı binasında temkinli bir bayram havası vardı. İlk sonuçlara göre partinin adayı R. Tayyip Erdoğan kazanacak görünüyordu. Bu, Türk siyaseti için büyük bir devrimdi. ‘Olmaz’ denilen, oluyordu.

Masasında sonuçları takip eden Erdoğan, sıcağı sıcağına kendisine uzanan Show TV mikrofonuna şöyle söylüyordu: “SHP, ANAP vesaire… İstanbul’a bir oradan bakış var, Moda’dan bakış var, Bebek’ten bakış var, Ataköy’den bakış var; bir de İstanbul’a Bağcılar’dan, Dudullu’dan bakış var. Gecekondu bölgelerinden bakış var. İşte şu anda bu yeni İstanbul’un oyları geliyor.”

Böylece, kendisine tarihi zaferi getiren en önemli etken olarak varoşları işaret ediyordu. Seçim kampanyasını, “Bu yüzükten başka servetim yok” söyleminin üzerine kurmuştu. “Ben de kaçak binada oturuyorum. Tıpkı milyonlarca İstanbullu gibi…” diyordu. Özdeşim kuruyordu. O gün için ‘ezilenleri’ temsil ediyordu. O yılların moda tabiri ile ‘merkez’e karşı ‘çevre’nin temsilcisi idi. Memnuniyetsiz kitlenin sözcüsüydü. Seçim sloganını da özellikle böyle seçmişti: Sessiz Yığınların Sesi!

****

25 yıl geçti…

Ondan başka kimsenin sesi çıkmaz oldu. Herkesi susturdu.

Yine bir Mart seçiminde onu Beylikdüzü’nden, yani bir kenar mahalleden, ‘yeni İstanbul‘dan’ gelen Ekrem İmamoğlu yendi.

Çoktandır ‘merkez’ (hatta tek merkez) Erdoğan olmuş, ‘çevre’ ile bağı kopalı hayli zaman olmuştu. Bu kez ‘sessiz yığınların sesi’ İmamoğlu idi. Kime karşı? Erdoğan’a ve kurduğu korku imparatorluğuna karşı…

Nereden nereye…

25 yıl önce-25 yıl sonra…

Çeyrek asır sonra İstanbul’u kaybederken gecekondu bölgelerinde yaşadığı oy kaybının etkisi büyük. Son 24 Haziran seçimleri ile kıyaslandığında AKP’nin oy kaybına uğramadığı ilçe yok. Bağcılar’da yaklaşık 40 bin, Ümraniye’de yaklaşık 30 bin, Esenyurt’ta, Esenler’de, K.Çekmece’de yaklaşık 20 bin, Eyüp, Üsküdar ve Zeytinburnu’nda 10 bin civarında oy kaybetti.

Oluşturduğu korku imparatorluğunun sessiz yığınları, bu kez ona karşı sesini yükseltti. ‘Ona’ diyorum, çünkü Binali Yıldırım’ın da ima ettiği üzere, bu seçimde de 24 Haziran’daki gibi aslında Erdoğan’ın kendisi yarışmıştı. Adaylar seçime girmiş ve kaybetmiş değildi. 31 Mart’ı bir mahalli seçim olmaktan çıkarmış ve bekâ meselesi haline getirmişti. O yüzden, kaybeden Erdoğan’dı.

****

Ne idi, ne oldu…

25 yıl önce yolsuzluklara tepki olarak başkan seçilmişti. İSKİ skandalı nedeniyle kampanyasını yolsuzlukla mücadele üzerine kurmuştu. Nitekim daha sonra bir konuşmasında, “94’te İSKİ’leyenler vardı. İSKİ’yi yağmalayanlar vardı ve İstanbullular Tayyip Erdoğan’ı seçerek onlara cevabını verdiler.” diyecekti.

Peki acaba seçtikleri o Erdoğan’ın İstanbul’a ve Türkiye’ye cevabı nasıl olacaktı?

Mart 94’te Yeni Zemin dergisine verdiği röportajda, “İstanbul, İslam kültürünün merkezi olacak. Bizi diğerlerinden ayıracak birinci icraat; rüşvet, yolsuzluk ve suistimalin olmaması.” diyordu.

İslam kültüründen neyi kastediyordu bilmiyorum ama 25 yıl sonra İstanbul’u rantın, talanın, betonun, ‘havuzun’ merkezi haline getirmiş olması tam da onun riyakâr zıtlıklarla dolu grotesk hikayesine yaraşır bir tablo değil mi?

  Bırakın sadece İSKİ’yi, belediyenin bütün kurum ve şirketleri gırtlağına kadar yolsuzluğa battı. Hatta o kadar battı ki Erdoğan artık ordan çıkamaz hale geldi. Sadece 31 Mart’tan bu yana kamuoyuna yansıyanlar, İstanbul’u neden bırakamadığını göstermeye yetmiyor mu?

İSKİ’lemedik ne bıraktı?..

Ve fakat bu 25 yıllık yolculukta sadece kendini değil, milleti de dönüştürdü. Muhafazakâr tabanı hırsızlığa değil, hırsızlığı kimin yaptığına bakan değer züğürdü bir topluluk haline getirdi.

****

Nereden nereye…

25 yıl önce ‘devlet’e karşı kazanmıştı. Siyasetin ve sermayenin oligarklarını yenmişti.

Bugün devlet artık kendisi. Hatta derin devlet de yanında. Devlet Bahçeli de…

2002 seçimlerinin hemen ardından verdiği bir demeçte, “Biz devlet olmayacağız” demişti. Oldu… Bütün ceberutluğu ile, bütün keyfîliği ile tastamam bir devlet oldu. Hatta, “Ben gidersem devlet yıkılır” der oldu…

Devletten geriye kendisinden başka ne bıraktı? Ahmet Altan’ın dediği gibi, adaleti çıkardıktan sonra devletten geriye bir çeteden başka ne kalır ki?

Ordu oyuncağı, yargı köpeği, Meclis şamar oğlanı… Sahi ne kaldı?

O kadar ki YSK’ya kendi kendini inkâr etme ve bütün dünyaya rezil olma pahasına iptal kararı aldırabiliyor. Bir tehdidine, bir vaadine bakıyor.

****

25 yıl önce kendi partisi içerisindeki dükâlığa karşı da kazanmıştı. Merhum Erbakan’la 1991 kongresinden beri kızışmış bir mücadelesi vardı. Hoca onu 94’te aday yapmak da istemiyordu aslında. Hatta Genel Merkez’e rağmen adaylık için çalışma yaptığından dolayı Erbakan, “Tövbe etsin” mesajı göndermişti kendisine. Fakat teşkilatı arkasına alarak bir şekilde mecbur bıraktı Erbakan’ı.

1998’de Fazilet Partisi içerisinde Abdullah Gül ve Bülent Arınç’larla birlikte ’Yenilikçi Hareket’i başlattığında da “Hoca, Hareket’i büyütecek adamdan çok kendine tabi olacak birini arıyor” eleştirisi getiriyordu. Nitekim parti içinde bayrak açtılar. Kongrede aday oldular. Sonra ayrı parti de kurdular. Tek başına iktidar da oldular. Cumhurbaşkanları, başbakanlar çıkardılar.

Gel zaman git zaman Tayyip Erdoğan yola beraber çıktıklarından bir kişiyi bile bırakmadı yanında. Hepsini bir bir tasfiye etti. Sattı, biçti, yok etti. Tek adam oldu. Hem partiyi hem ülkeyi tek başına yönetmeye koyuldu. Ahmet Davutoğlu’na bile tahammül edemedi, kendine tabi olacak Binali Yıldırım’ı getirdi.

Şimdi o Abdullah Gül, o Ahmet Davutoğlu 20 yıl sonra bu kez kendisine karşı bir ‘Yenilikçi Hareket’ başlatıyor. Erdoğan, hocası için söylediğinin bin katını kendisi yaptı. Hem partisine hem Türkiye’ye…

****

Ne idi ne oldu…

25 yıl önce belediyeyi kazandığında, daha devir teslim bile olmadan özel bir ekibini belediyeye yerleştirmişti. Neden mi? SHP’li belediye kayıtlarla oynamasın, belgeleri yok etmesin, gider ayak yanlış bir şeyler yapmasın diye… O zamanki danışmanları Hüseyin Besli, Necmi Kadıoğlu ve Serdar Yılmaz’dan oluşan 3 kişilik ekip, belediyeye yerleşerek duruma vaziyet ediyordu.

Aradan çeyrek asır geçti. Yine bir Mart seçimi ile Erdoğan İstanbul’u kaybetti.  Bu kez CHP’li başkan İmamoğlu, Erdoğan’ın adamları kayıtları kaçırmasın diye bütün veri tabanının kopyalanması talimatını veriyor. Ancak 25 yıl öncesinin devletinin bile yapmadığını Erdoğan yapacaktı. Mahkemeye emir vererek ‘yürütmeyi durdurma’ kararı çıkartacaktı.

Korkuyordu çünkü. Korkacak çok şeyi vardı artık.

“Mahkeme keşke daha önceden ‘yürütmeyi’ durdursaydı” şeklinde kinayeli eleştiriler gelmesi artık işin tabiatındandı. Çünkü Erdoğan ‘yürüten adam’dı, herkes biliyordu.

25 yılda dünyanın en güçlü insanlarından biri olacak kadar zengin bir siyasi sermaye biriktirip aynı hızla ve fütursuzca o sermayeyi ‘tüketen adam’dı.

Bir yolsuzluğun var ettiği adamken bugün artık yolsuzlukla özdeşleşen adam oldu. Biri sosyal medyada isim vermeden ‘hırsız’ diyecek olsa “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten içeri attırıyor.

****

Nereden geldi, nereye gidiyor?

Onun ‘demokrasi tramvayı’nın rotası hep zikzaklı ve sert dönüşlerle dolu oldu. 1998’de hapis cezası aldığında ‘ifade hürriyeti şampiyonu’ idi. ‘Demokrasi havarisi’ idi. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi mahkûmiyet kararını açıkladıktan sonra basının karşısına geçen Erdoğan, bakın ne diyordu: “Benim yolsuzluktan değil, cinayetten değil, kul hakkı yemekten değil, sadece ve sadece okuduğum bir şiir nedeniyle ceza almam, beni değil, sadece bu ülkenin hukuk anlayışını küçültür. Yüz kızartıcı bir suç işlemedim. Hain olmadım. Hırsızlık yapmadım. Sadece fikirlerimi açıkladım.”

Bugün fikirlerini açıklayan insanların soluğu nerede aldığını söylemeye gerek var mı? Biliyorsunuz zaten. Ne diyorlar: Silivri soğuk!.. Slogan oldu artık.

Yine aynı basın toplantısında, “Düşünce özgürlüğünü arıyorum!” diye sesleniyordu. Gündüz vakti elinde fenerle Atina sokaklarına çıkıp ‘bir adam arıyordu’ sanki. Diojen olmuştu…

Bugün düşünen, düşünebilen kim varsa zindana tıkıyor.

20 yıldır, “Bir şiir okudum hapis yattım” diyen adam, bugün konuşanı hapse atıyor. “Seni başkan yaptırmayacağım” diyen muhalefet liderini tutuklatıyor. Kendisini eleştiren bir başka muhalefet liderini de “Bak biri cezaevinde süre dolduruyor, sen de aynı yola düşebilirsin” diye tehdit ediyor.

Bırakın gazetecileri, yazarları, akademisyenleri; sokak röportajı yapılan hacı amcalar, teyzeler bile “Konuşamam, tutuklatacak mısın beni!” diye tersliyor mikrofon uzatanları.

****

Bir de açıklamanın ‘yüz kızartıcı’ bölümü var tabii… Yıllar yıllar sonra, bırakın yüz kızartmayı, yerin dibine batırıcı suçları ortaya çıktığında ne oldu ki? Yüzü mü kızardı? Hangi mahkeme ne yapabildi? Oğluna kısık sesle paraları sıfırlattıktan 1 gün sonra, adlî düzeni fukara mukusu gibi yere yapıştırdı. Savcıları, polisleri görevden aldı, tutuklattı.

Kasımpaşalı ya…

“Mert” diyorlardı, “Sağlam irade” diyorlardı ona.

“Dik dur eğilme” diye bağırıyorlardı.

Eğilmedik, kıvırmadık, takla atmadık nesi kaldı?

Holihopu belinde…

Her şeyi tüketti, sıfırladı.

Mert adam yenilginin de kendisine yakıştığı adamdır. Rakibini tebrik etmesini bilebilen adamdır. 3 yaşında bir çocuk gibi yenilince oyunu bozana ne denir?

****

DGM kararı üzerine şöyle diyordu: “Maalesef son zamanlarda yargı kararlarının üzerine siyasetin gölgesinin düştüğü şeklinde bir izlenim kamu vicdanını yaralamaktadır. Bu da göz bebeğimiz gibi korumamız gereken demokratik hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. Ülkemizde demokrasi giderek bir seçim metoduna dönüştürülmektedir. Halbuki demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir; aynı zamanda yargı ve yargıç bağımsızlığı demektir. Eğer bu iki bağımsızlık çiğnenirse demokratik bir görüntü altında baskıcı bir düzen kurulmuş olur. (…) Hukuk herkese lazımdır. (…) Hukuk, güçlü bir devlet olmanın yegâne güvencesidir.”

Siz bakın, karar verin; var mı bunların arasında bugün iğfal etmediği tek bir kavram?

Yargı imiş…

Siyasetin gölgesi imiş…

Kamu vicdanı imiş…

Demokrasi imiş…

Hukuk devleti imiş…

Hukuk herkese lazımmış…

Sonra demokrasi sadece sandıktan ibaret değilmiş-miş…

Bir acı gülümseme belirmiyor mu sizin de dudaklarınızda?

Aynı adam kalktı Gezi olayları sonrası “Demokrasi sandıktan ibaret değildir” dediği için dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü uluorta çineder kalburuna çevirdi. “Hayır, demokrasi sandıktır” diye tersledi. Hırsından kendi doyamadı, bir de aç trollerin kuyusuna attı kardeşi Abdullah’ı. Ondan sonraki bilmem kaç konuşmasında daha “Demokraside her şey sandıktır”  diye üsteledi de üsteledi. İşte en son geçtiğimiz Ocak, Şubat aylarında yaptığı çeşitli konuşmalarda da “Demokrasilerde sandık namustur” ifadesini kullandı.

Peki 98’de niye başka türlü söylemişti öyleyse? Çok basit. O gün demokrasiye ihtiyacı vardı, öyle konuşmuştu. 2013’te artık demokrasiye değil, sadece sandığa ihtiyacı kalmıştı, böyle diyordu. Kitlelerin kendisini ne kadar da çok onayladığını, ne kadar da çok sevdiğini gösterebilmesi, görev gösterisi yapabilmesi için sandığa ihtiyacı vardı. Başka bir meşruiyeti kalmamıştı zira.

Aradan bir 6 yıl daha geçti.

  Şimdi sandık da karşısına dikilmeye başladı. Hiç tereddüt etmeden bir tekmede onu da devirdi. Bir o kalmıştı zaten… ‘Demokrasinin namusu’nu da böylece kirletti.

****

Kirleten adam!..

Kirletmedik, murdar etmedik ne bıraktı?

“İstanbul benim aşkım” diyordu mesela.

Aşkı da kirletti…

Gün gün, santim santim, ağaç ağaç, balta balta yok etti İstanbul’u.

En son o da attı sırtından yalancı süvarisini.

Perestişkârları tarafından yenen put çok gördü tarih ama kendi kendini yiyen put nadirdir. Ender bir tarihi sürece tanıklık ediyoruz.

Cümle cümle, kelime kelime, harf harf yedi kendini Erdoğan, yok etti.

25 yıl önce – 25 yıl sonra…

Geriye sadece adı kalmış bir siyasi hafriyattır o…

****

Belki de bir şey olduğu yoktur; sadece aslına rücû etmiştir.

“Demokrasi bir araçtır” demiş ve bir tramvaya benzetmişti zaten. İnmesi gereken yeri iyi tayin etti ve ineceği zamana doğru karar verdi belki sadece.

25 yıl önce – 25 yıl sonra…

Onun bu acıklı ve acımasız hikayesinde kimimiz kurban olduk, denizlerde boğulduk. Kimimiz işkence gördük, kimimiz kaybolduk. Kimimiz işimizden, kimimiz yurdumuzdan olduk.

Her şey çok mu güzel olacak artık, bilmiyorum.

Geriye bir tükenmez pişmanlık, silinmez bir ayıp kalacak ondan, onu biliyorum.

Daha önce de demiştim: Tarihe bir utanç sayfası, bir hacil ad, bir kara nam kalacak ondan geriye.

Kimilerinde ise bir kapanmaz yara…

[Ahmet Dönmez] 10.5.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Gufranla Tüllenen İbadet [Abdullah Aymaz]

Süreyya Yayınları, M. Fethullah Gülen Hocaefendinin, 1980 öncesi vaizlik döneminde cami kürsülerinde yaptığı ORUÇ  konulu  sohbetlerinden derlenen “Gufranla Tüllenen  İbadet  ORUÇ”  isimli eserini Nisan  2019’da neşretti. Tanıtım için bazı ifadeleri aktarmak istiyorum:

“Kur’an kanatlı ve Kur’an buudlu Ramazan-ı Şerif kadar gecesi ayrı nuraniliğe ve gündüzü de ayrı aydınlıklara  açık bir başka ay yoktur. İnsan her yeni Ramazanla bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur’an-ı ve onun kevn ü mekanlara dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve onun inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini görür, duyar ve sezer. Evet Ramazanda Kur’an, bütün bir kaderin yonttuğu bu pırıl pırıl yüzlerin ve bütün bir mânânın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl gözlerin ayrı bir uhrevîlikle parıldar.”

“Her geceyi KADİR  her kişiyi HIZIR  bil.” Vecizesi de pek manidar bir sözdür. Evet Kadir gecesi, geceler içerisinde gizli olduğu gibi, Hızır Aleyhisselam da insanlar arasında gizlidir. Siz, herkese saygılı olur, her muhtaca yardım eder, herkesin elinden tutar, bütün insanlara sinenizi açarsanız, bir gün ehl-i imandan bir Hızır’a rastlarsınız  ve sizin de gönül bahçeniz yeşerir. İşte Cenab-ı Hak, sürekli dikkatli davranmamız ve metafizik gerilimde bulunmamız için bu ikisini gizleyerek bizleri uyanık ve dikkatli olmaya tevcih etmiştir. Ne var ki, Allah’a (c.c.) böyle yürekten bir bağlılığımız yoksa Kadir’i de Hızır’ı da bulmamız zordur. Bunlar ancak kendi gönlünüzde sıdk ve sadakati yakaladığınız; ardına düştüğünüz şeyi önce kendi gönlümüzde arayıp bulduğumuz zaman sır perdelerini açar size. İçinizde HAZIRCILIK  mülâhazası varsa, ‘Hemen bulayım, hemen göreyim, hemen elde edeyim’ duygusuna bağlı iseniz, daha çok beklemeniz gerekecektir.”

“Herşeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur. Oruç sabrın yarısıdır.” (Buharî)

“Sahurda bereket vardır. Bir yudum su içmekle dahi olsa mutlaka sahur yapın. Zira Allah (c.c.) sahura kalkanlar için rahmetiyle muâmelede bulunur; melekler de onlar için dua ve istiğfar ederler.”  (Buharî)

“Orucun Ferde Kazandırdıkları:

1-Sabrı öğretir.
2-Nefsi terbiye der.
3-Günahlara karşı kalkandır.
4-Ruhu olgunlaştırır.
5-İnsanı Melekiyete yükseltir.
6-Nimetlerin Değerini öğretir.
7-Allah’la münasebetini kuvvetlendirir.
8-Allah’a kavuşmayı hatırlatır.
9-Sağlığa faydalıdır.
10-İktisada alıştırır.
11-Ebedî nimetlere liyakat kazandırır.
12-Emanete riayeti öğretir.
13-Sadakat ve vefayı öğretir.
14-Müstağni olmayı öğretir.
15-Samediyet sırrını kazandırır.
16-Disipline alıştırır.”
“Orucun Topluma Kazandırdıkları:
1-Birlik ve beraberlik sağlar.
2-Fakirin halini hatırlatır.
3-Dilenciliği önler.”

“Ramazan’ı kendi derinliğiyle duyabilmek, biraz onu duymaya çalışan insanın derinliğine bağlıdır. İnsan, Ramazan’ı hangi seviyede yaşarsa yaşasın, zâhire bakan yönü itibarıyla kınanamaz. Derince olmasa da orucunu tutan, teravihini kılan bir kişi bunların sevabını kazanır, üzerindeki sorumluluktan  da kurtulmuş olur. Ne var ki, kazanacağı sevap, mülahazalarındaki enginliğe göre olacaktır. Diğer taraftan bunları şuurluca yapan bir insan hem bu dünyada hem de ötede kat kat fazlasıyla karşılığını bulacaktır. (…)

“Evet, çocuk yuvada iyi beslenmeli, sokakta iyi arkadaşları olmalı, camiye gittiğinde dinin derince yaşandığını görmeli, okulda mâneviyat adına alacağını almalıdır ki, neticede iyi bir Müslüman olabilsin. (…)

“Mesela toplum, kendi arasında bir mukavele yapıp şöyle diyebilir. ‘Gelin bu Ramazan’da Kur’an-ı Kerim’i daha farklı okuyalım. Arapçasını okurken bir yandan da meâl ve tefsirine bakalım. Teravihi hatimle kılmak üzere birbirimize söz verelim. Teravihi kılarken aralarda gürül gürül salavatlar getirelim. Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye gibi dua kitaplarını okuyalım. Ramazan daha  derince duyma adına ne gerekiyorsa onu yapalım.’ Zaten teravihte müstehab olan, her selamdan sonra  namazda geçen süre kadar oturup bir şeyler okumaktır. İki rekât kılıyorsanız iki rekatı kılacak kadar, dört rekat kılacak kadar oturup bir şeyler okumalısınız. Belki her gün farklı bir dua okuyarak o duyguyu sürekli canlı ve zinde tutacaksınız. Her gün yaptığınız o ibadetleri; rengini, desenini değiştirmek suretiyle besleyeceksiniz.

“İşte bir şekilde bir araya gelmiş topluluklar kendi aralarında anlaşıp böyle bir mukavele yapabilirler.

“Hâsılı, Ramazan’ı bütün derinliğiyle duyabilmenin yolu evvelâ insanın, kendisinde o derinliği hâsıl etmesine bağlıdır.”

Düşünce rönesansımızın temellerini meydana getiren bu eserleri teker teker ve tekrar tekrar mütalaa  etmeliyiz…

[Abdullah Aymaz] 10.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ezberlediklerimi unutuyorum, ne tavsiye edersiniz? [Dr. Ali Demirel]

Bir okurumuzun sorusu:

“Abi, yaklaşık altı aydır dil çalışıyorum. Ancak ezberlediğim kelimeleri çabuk unutuyorum. Aynı şekilde geçenlerde Kur’an ezberlerimin bazılarını da unuttuğumu fark ettim. Neler tavsiye edersiniz?”

Öncelikle şunu ifade edelim ki unutma, her insanın maruz kaldığı insanî bir haldir.  Bu husus tecrübeyle sabit olduğu gibi ayet ve hadislerle de vurgulanmıştır. (Tâhâ, 20/115; Buhari, Salat, 189)

İnsan kelimesi ile nisyanın aynı kökten gelmesi dikkate değer bir husustur. Bu sebeple unutma fitrîdir ama bi dereceye kadar tabi.

İmam Şafi (r.a.) gibi ilim ve irfanı asırlara taşmış, günümüze kadar uzanmış pek çok kıymetli şahsiyet de kendi büyüklüğü nispetinde unutkanlıktan şikayetçi olmuşlardır. Kaleme almış olduğu bir şiirde hocası Vekî’b. Cer¬rah’a şöyle der İmam Şafi Hazretleri:

“Vekî'e hâfızamın zayıflığını şikâyet etmiştim de;
bana, günahtan uzak durmamı tavsiye etti
İlmin ilâhi nurlardan bir nur olduğunu, 
O nurun günahkâr olana verilmeyeceğini söyledi.”

Peki ne yapmalı?

Mana büyüklerimizin eserlerine göz attığımızda konu ile ilgili bazı tavsiyelerle karşılaş¬mamız mümkündür. Ancak günümüz uzmanlık alanlarının gelişimi nispetinde bu konunun ilahiyat araştırmalarına sınırlandırılmaması, psikolog, pedagog, hekim hatta sosyolog vb. uzmanların rehberliği ile yeni değer¬lendirmelere tabi tutulmalıdır.

Zira unutkan¬lık soru sahibinin de içinde olduğu pek çok insanın sandığı gibi sadece ma¬nevi bir illet olmayabilir. Beynin düzenli ve sağlıklı çalışmasını engelle¬yen, yerine göre beyin hücrelerine ulaşan gıda kifa¬yetsizliği, yaşamış ol¬duğu coğraf¬yada şahit olduğu olayların ruhunda bıraktığı tesir, hele son yıllarda yaşadığımız stres, belki üzüntü, yorgunluk, uykusuzluk vb. daha birçok sebep ilgili uzmanlar tara¬fından araştırılmalı, bu yönlü tedaviye gidilmelidir.

1. Günahlardan uzak durulmalı

Bizim konu ile ilgili tavsiyelerimiz şunlar olabilir:
Kur’an-ı Kerim’de nisyan şeytana nispet edilmiştir. Kehf suresi 24. ayette Cenab-ı Hak, “Unuttuğun takdirde Allah’ı zik¬ret” buyurmakta¬dır. Buradan anlaşılıyor ki unutkanlığın tedavisi Allah’a sığınmak O’ndan yardım talep etmektir.

Hafızayı körelten sebeplerin başında günahlar gelir. Günah bir virüs gibi sirayet eder. Bunlar içinde de belki en tehlikeli olanı şehevî hisleri te¬tikleyen günahlardır.

Konuyla ilgili Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Nazar, şeytanın zehirli oklarından bir oktur” sözü ile Hz. Ali (r.a)’a “Bakışın (kasıt olmadığından) ilki senin ama ikincisi aleyhi¬nedir” sözü çok anlamlı olsa gerektir.

Günümüz bohem hayat ve anlayışı ile basın, televizyon ve internet gibi teknoloji imkânları vasıtasıyla istendi¬ğinde ulaşımı çok kolay hale gelmiş bu tür tehlikeler karşısında mü¬mine düşen azami sabır, azami sebat, azami irade ve dua dua Cenab-ı Hakk’tan inayet olsa gerekir.

2. Zihni meşgul eden boş şeyler terk edilmeli

Başlıkta bahsi edilen boş şeylere dini literatürde “malayaniyat” diyoruz. Kişiyi söz, fiil, nazar ve fikir olarak ilgilendirmeyen her şey malayanidir, yani boştur.

Sadece davranış ve sözde değil, baktığımız, düşündüğümüz, hayal ettiğimiz şeylerde konusunda da dikkatli olunmalı. Zira meşgul olan zihin, meşgul olunması gereken asli vazifelerinden o nispette uzaklaşmış olur.

Malayaniyi, İslam’ın insana getirdiği mesuliyet telakkisi çerçevesinde anlamak daha uygundur. Kalp, dil, göz, kulak, akıl, hayal gibi bütün organlarının amellerinden hesaba çekilecek olan insanın, bu hesapta terazisinin sevap kefesine girmeyecek şeylerden kaçınması gerekir.

3. Hafızayı kuvvetli tutacak okuma, ezber ve tekrar gibi eksersizlerde bulunma

Zihinsel egzersizlerin hafızayı canlı tuttuğu uzmanlar tarafından dillendi¬rilen gerçeklerden biridir. Konuyla ilgili belki de en güzel yol Kur’an ezberlemek olsa gerek.

Allah’ın kelamı ile beslenmiş olan beynin hücreleri başka misafire kapısını aralamayacaktır. Bu şekilde yapılan eksersizler beyni devamlı canlı ve zinde tutacaktır.

Bunun öte¬sinde milli ve dini şiir ezberleri, yerine göre can alıcı nesir ör¬nekleri ile vecizelerin ezberleri yapılabilir.

Hangi duaları okuyabilirim?

Unutkanlığın giderilmesi, hafızanın güçlendirilmesi adına mana büyükleri kendi tecrübeleri ışığında bazı tavsiyelerde bulunmuşlardır:

1. Sabah namazından sonra güneş doğmadan bir bardak suya 786 defa “Besmele” okunarak içilir. Buna 7-11 veya 21 gün devam edilir.

2. Bir bardak suya “Eûzü-Besmele” ile beraber Kalem Suresinin ilk beş ayeti okunur ve içirilir.

3. Her gün A’lâ ve Burûc sureleri okunabilir

4. Her ezberlenen şeyden sonra, “Elhamdülillâhillezî müzekkiri’l-hayra ve fâilihi. Allahümme enfi’nî bimâ allemtenî ve allimnî mâ yenfeunî.” duası okunabilir.

5. Her gün yirmi defa, “Sübhâne yâ Rabbe külle şey’in ve vârisuhû ve râzikuhû” duası okunabilir...

Bunların dışında bol bol istiğfarda bulunulması ve Cenab-ı Hakk’a unut¬kanlık illetinden kurtulmak için dua edilmesi tavsiye edilir.


BİR SORU-BİR CEVAP

Hayallerimizi nasıl kontrol altına alabiliriz?

Geçen haftaki yazımızla ilgili bir okurumuz düşüncelerini paylaştı bizimle. Faydalı bulduğumuz bu maili sizinle de paylaşmak istiyoruz.

3 Mayıs tarihli yazınızı okudum. Haddim olmayarak kısa bir ek öneride bulunmak istiyorum. Kısaca “Hayallerimizi kontrol altına almak” da diyebiliriz buna.

Birçok günahın ilk aşaması hayaldir. Bu nedenle gözümüze bir haram iliştiğinde veya kulağımıza bir haram söz veya melodi ulaştığı veya hayalimize bir kötü sahne atıldığı daha o ilk anda, hemen gözümüzü, kulağımızı, hayalimizi korumalı, bize ulaşan bu ilk sinyali bertaraf etmeli, irâdi olarak devam ettirmemeli, hayâlimizde işletmemeli ve hemen ardından da euzü besmele çekerek Rabbimize sığınmalıyız.

Aslında bu çok kolay ve aynı zamanda çok güçlü ve basit adım, bizi sâhil-i selamette tutar. Yoksa hayaller hayalleri doğurur, sonra hisler gâlip gelir, akıl devreden çıkar ve günaha doğru yelken açılır ve bir şairin dediği gibi, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni” deriz.

Dil, istiğfara alıştırılmalı

Halbuki çok az bir efor ve gayretle, bize verilen cüz-i irâdeyi hayır yönünde kullanıp, hayalimizi kontrol altına alıp fırtınalı bir denize açılmasına izin vermeyerek Rabbimizin yardımıyla hep nezih, tatlı, gönlü ve kalbi okşayan serin meltemlerin estiği mavi koylarda dolaşarak sahil-i selâmete ulaşabiliriz.

Aslında dilimizi istiğfara alıştırmak, sürekli istiğfarla meşgul olup duyu ve duygularımızı korumaya almak da, kötü hayal, düşünce ve davranışlardan uzak durmamızı kolaylaştırır.

Ve tabii ki mümkün mertebe bize Allah’ı hatırlatacak arkadaş ve kardeşlerimiz ile birlikte bulunma ve sürekli hayır yolunda projeden projeye koşmak da bizi koruyacaktır inşallah...

[Dr. Ali Demirel] 10.5.2019 [Samanyolu Haber]

Devler Ligi’nde bir devrin sonu [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi’nde uzun sayılacak bir aradan sonra nihayet İspanyol takımlarının hegomanyası yıkıldı. 2013’te kupayı Bayern Münih kazandıktan sonra kupanın tek adresi İspanyol kulüpleri Real Madrid ve Barcelona oldu. Özellikle Real Madrid son 3 yılda kupayı kimseye bırakmayarak bu alanda rekorun sahibi oldu. Zidane’nin bırakmasıyla sarsılan Real, bu sezon kupaya son 16 turunda veda etti. Barcelona’nın ise yarı finalde Devler Ligi’ne vedasıyla resmen İspanyol hegomanyası bu yıl sonlanmış oldu. Finalin adı Tottenham – Liverpool olurken, 7. kez aynı ülkenin iki takımı Kupa 1’i kazanmak için ter dökecek.

Liverpool – Barcelona ve Ajax – Tottenham yarı final rövanşı öncesi tahminler finalin adının Barcelona – Ajax şeklinde olacağı yönündeydi. Barcelona ilk maçı sahasında 3-0, Ajax ise deplasmanda Tottenham’ı 1-0 yenerek final yolunda büyük avantaj sağlamıştı. Salı akşamı bu beklentinin ilk ayağı sekteye uğradı. Liverpool rakibini 4-0 yenerek adını finale yazdıran ilk takım oldu.

Çarşamba akşamı Ajax – Tottenham buluşmasında sürprize yer olmadığı daha maçın başında belli oldu. Ajax kaptanı Matthijs de Ligt ile henüz maçın başında öne geçiyor, devre bitmeden Hakim Ziyech skoru 2-0’a taşıyordu. Harry Kane ve Davinson Sanchez gibi iki starından yoksun Tottenham için yolun sonu daha ilk yarı biterken tescil edilmiş olunuyordu. Ancak ikinci yarı sahneye Lucas Moura çıkınca işler kısa sürede değişiyordu. 3 dakika içinde iki gol kaydeden Moura, Tottenham’ın ümitlerini yeşerten isim oldu. 90+5’de bir kez daha sahneye çıkan Moura, Tottenham’ı tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde finale taşıyordu. Ajaxlılar çöküyor, Tottemham cephesinde ise bayram vardı.

Ajax adeta kendi silahıyla vuruldu. Real Madrid ve Juventus’u deplasmanda oynadığı başarılı futbolla devre dışı bırakan Ajax, aynı performansını Tottenham deplasmanında da sürdürmüştü. Rakiplerini dış sahada çıkan Ajax’ın bu özelliğini bu kez Tottenham sahaya yansıttı. Tottenham yenilgisi Ajax içinde bir ilk oldu. Hollanda ekibi, tarihinde öne geçtiği bir Şampiyonlar Ligi maçında sahadan yenik ayrıldı. Ajax öne geçtiği 45 maçta sahadan galibiyetle, 10 maçta ise berabere ayrıldı. İlk yenilgisini Tottenham karşısında aldı.

Tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde finale yükselen Tottenham, Barcelona’nın yer aldığı B Grubu’nu 8 puanla ikinci sırada tamamlamıştı. Son 16 turunda Dortmund’u eleyen İngilizler, çeyrek finalde turnuvanın favorilerinden Manchester City’i yenerek bu sezon iddialı olduğunu kanıtlamıştı. Ajax karşısında turu geçen Tottenham, tarihinde ilk defa Kupa 1’i kazanmak için sahaya çıkacak. Tottenham, 1971 -72 ve 1983 – 84 sezonlarında iki kez o zamanki adıyla UEFA Kupası’nda zafere uzandı. 1962 – 63 sezonunda bir de Kupa Galipleri Kupası kazanan Tottenham, tarihindeki 4. Avrupa Kupası’nı kazanmak için mücadele edecek. Tottenham, sadece Avrupa Kupaları’nda değil tüm kulvarlarda kupa başarısına hasret. En son 2008 yılında İngiltere Lig Kupası’nı müzesine götüren Tottenham, o tarihten bu yana kupa kazanamıyor.

Liverpool – Tottenham Şampiyonlar Ligi finali aynı ülkeden iki takımın 7. finali olacak. 2000’de İspanyol ekipleri Real Madrid – Valencia, 2003’te İtalyan Juventus – Milan, 2008’de İngilizler Manchester United – Chelsea, 2013’te Almanlar Bayern Münih – Borussia Dortmund, 2014 ve 2016’da İspanyollar Real Madrid – Atletico Madrid aynı ülkenin iki takımı olarak kupa mücadelesi vermişti. İtalyanların kapışmasından Milan, İngilizlerden Manchester United, Almanlar’dan ise Bayern Münih sahadan kupayla ayrılan ekip oldu. İspanyol buluşmasında ise gülen taraf hep Real Madrid oldu. Bir kez Valencia’yı iki kez de Atletico Madrid’i finalde saf dışı bıraktı.

Şimdi ikinci kez Devler Ligi finali iki İngiliz takımının mücadelesine sahne olacak. Tottenham kazanırsa ilk kez, Liverpool kazanırsa 6. kez Kupa 1’i müzesine götüretecek.  Şampiyonlar Liginde tüm zamanlarda 9. kez finale yükselen Liverpool, 1992-1993 sezonundan bu yana düzenlenen Devler Liginde 2005, 2007 ve 2018’de final oynadı. Daha önce Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası adıyla düzenlenen turnuvada beş kez final maçına çıktı. Liverpool, 1977, 1978, 1981, 1984 ve son olarak 2005’te kupada mutlu sona ulaştı.

[Hasan Cücük] 10.5.2019 [TR724]

Bir kere daha isyan ahlakı (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Daha önce isyan ahlakı hakkında iki yazı yazılmıştı. Bu yazı dizisi ile de konunun üzerinde durulması gereken diğer önemli boyutlarını ele almaya çalışalım inşaAllah.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki en büyük isyan ahlakı insanın nefsiyle mücadele ederken ortaya konmalıdır. Allah Resulu (sav) bir maddi cihat dönüşünde ifade buyurdukları “küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” beyanından hareketle, en büyük mücadele nefse karşı verilmesi gerekendir.  Bir diğer beyanı nebevide ise şöyle buyurulmaktadır: “İnsanın en büyük düşmanı nefsidir”. İnsanın gerçekten isyan ahlakının gereğini sergileyebilmesi için nefsi ile olan mücadelesinde başarılı olması veya o yolda ciddi mesafe alması gerekmektedir. Aksi takdirde nefsin arzularına baş kaldıramamış  bir insan nasıl içtimai meselelerde isyan ahlakı sergileyebilir ki?

Örneğin “istişare ama kiminle?” sorusuna cevap ararken ifade edilen “Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz. Size de dokunsa başkalarına da dokunsa düşüncelerini objektif olarak, makul ve uygun bir üslupla ortaya koyacak insanlarla istişare edeceksiniz.” Hiç bir beklentisi olmayan, hakka ve hakikatlere tercüman olma en büyük derdi olan bu kıvamdaki insanları nereden bulacaksınız? Bunlar ancak manevi yönden donanımlı insanların arasından bulunabilecektir. Manevi açıdan yeterince derinleşememiş ve imanda yeterince yol alamamış insanlarla bu işe muvaffak olmak zordur.

Fethullah Gülen Hocaefendi bir bamtelinde bu hususa dikkat çekmektedir: “Fakat günümüzün problemi -esasen- iman problemi olduğu için, bugün sürekli imanda derinleşmeye ihtiyaç var. İmanımızı her sabah bir kere daha yenilesek, öğlen bir kere daha yenilesek, akşam bir kere daha yenilesek, beş vakit namazda bir kere daha yenilesek… Çünkü iman, bu asırda, bu çağda temelinden sarsılmıştır; Bundan dolayı, zannediyorum, esas yiğitlik o mevzuda olacaktır, iman mevzuunda olacaktır. O olunca zaten, öyle imanlı bir fütüvvete bakan, ona vâbeste bulunan şeyler, belki kendi kendine halledilecek…”

O zaman isyan ahlakını fıtratımızın bir buudu haline getirebilmek için beyanı Nebevi’de (sav) cihad-ı ekber olarak ifade edilen nefsin terbiyesine eğilmemiz gerekmektedir. Bu cihadın neticesinde insanlar ihsan sırrı olarak ifade edilen “herhangi bir iş yaparken Allah’ı (cc) görüyormuşcasına ya da en azından Allah (cc) bizi görüyor mülahazasıyla hareket etme” ufku yakalanabilecek veya bu yolda mesafe alınabilecektir.

O zaman isyan ahlakına sahip fertlerin birinci özelliği olarak iradenin hakkını vermelerini  ve şeytana, nefse, hevaya ve günahlara başkaldırmalarını zikredebiliriz.

Cenab-ı Hak vereceği büyük nimetleri için, cüz-i iradenin hakkının verilmesini bir şart-ı adi olarak koymuştur…

Avrupa ülkeleri bugün sahip oldukları hukuk devletini elde etme ve insani değerler ortak noktasında buluşabilme noktasına gelinceye kadar çok ciddi mücadeleler vermek zorunda kalmışlardır. Bu ülkeler arasında birinci ve ikinci dünya savaşı gibi büyük mücadeleler gerçekleşmiştir. Bir kaç yüz yıl süregelen bu sıkıntılı yıllardan sonra aralarında barışı teessüs edebilmişlerdir. Bugün sahip oldukları hakları elde edebilmek için büyük fedakarlıklara katlanmışlardır. Bu seviyeye zorlukların ve fedakarlıkların sonucunda ulaşabildikleri için de bu değerleri koruma adına da ihtiyaçları olan ortak bir kültüre ve şuura sahip olabilmişlerdir. Buna binaen demokrasi, güçlerin ayrılığı ve denetim gibi sistemleri uygulamakta ve bunu devam ettirebilmektedirler.

Tam bir diriliş  için cüz-i iradenin hakkı verilerek bir cehd ve gayret ortaya konmalıdır…

Herhangi bir cehd ve gayret sonucu elde edilemeyen şeylerin kalıcı olması zordur. Buna bir yazısında Fethullah Gülen Hocaefendi şu şekilde ele almaktadırlar: “Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir.” Hasılı cenab-ı Hak vereceği büyük nimetleri için, cüz-i iradenin hakkının verilmesini bir şart-ı adi olarak koymuştur.

Günümüz Türkiye’sinde bir gün tam bir diriliş yaşanacaksa bu da cüz-i iradenin hakkı verilerek ortaya konan cehd ve gayretlerden sonra olacaktır.

Benzer şekilde Hizmet Hareketi de mevcut problemlerin üstesinden gelerek, temel değerlerini ve prensiplerini hayata geçirmek istiyorsa, bu bireylerin cüz-i iradelerinin hakkını vererek gerçekleştirecekleri bir mücadeleyle gerçekleşecektir. Yaşanan ifritten süreç öncesinde, kendi değerlerinden uzaklaşmanın sonucunda başlarına gelen felaketlerden aldıkları ve daha da alacakları önemli derslerden sonra, bu değerlerin ve prensiplerinin uygulanması hususunda gerekli iradeyi ortaya koyabilecek ve bunlara uymayan insanlar ile üslubuna da riayet ederek mücadele edebileceklerdir. Ayrıca bu değerlerin uygulanmasının sağlanması ve kontrolu adına da gerekli denetim sistemlerinin, kişilerin güç zehirlenmelerine maruz kalmamaları ve tiranlaşmamaları adına da güçler ayrılığı ilkesine benzer yönetim usullerinin uygulanması hususunda tavizsiz olabileceklerdir.

Hocaefend’nin istişare ile ilgili şu sözünü bir hatırlayalım: “Burada idare edilenler kendileri ile istişare edilmediğinde kenara çekilme hakları yoktur ve onları ilgilendiren hususlarda kendileriyle istişare edilmesi gerektiği hususunda ısrarlı olmalıdırlar.”

Bünyeleri içten içe eritip mahveden neme lâzımcılık mikrobu…

Hizmet insanının küserek kenara çekilme hakkı yoktur. Neme lazım deyip köşelerine çekilemezler. Uslubuna riayet ederek onları ilgilendiren hususlarda fikirlerini beyan etme mevzuunda ısrarcı olmakla sorumludurlar.

İsyan ahlakının gereği olarak, gerçek istişarelerin hayata geçirilmesi için mücadele etmelidir. Bu hususta bütün bireyler sorumluluk altındadır. Kimsenin “Neme lâzım. Bana ne?” diyerek veya küserek kenara çekilme hakkı yoktur. Uslubuna riayet ederek hakiki şûrâların realize edilmesi için çalışılmalıdır. Abdullah Aymaz Hocaefendi’nin Münazarat’ta himmet bahsinin ele alındığı yerde verdikleri bir hikaye, isyan ahlakının zıddı olan “neme lâzımcılık” hastalığının nasıl devletleri, toplumları ve cemaatleri bitireceğini anlamak açısından çok güzeldir.

Kanunî Sultan Süleyman, devletin inişe geçip çökmeye yüz tutmasına karşı tedbirler düşünürken, süt kardeşi meşhur âlim ve mürşid Yahya Efendi’ye danışmak aklına gelir ve kendisine bir mektup gönderir. Mektupta şöyle demektedir: “Sen ilâhî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi hâlde çöker? Osmanoğullarının âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?”  Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma da içinden çıkılmaz bir hâl alır: “Neme lâzım be sultanım!” Cevabı hayretle okuyan Kanunî, buna bir mânâ veremez. Sonra “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı var?” diyerek kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitemli bir şekilde “Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” der. Yahya Efendi de “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak mümkün mü? Ben sorunuz üzerinde düşünüp kanaatimi açıkça arz ettim.” der. Kanunî bunun üzerine der ki: “Iyi, ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lâzım be sultanım.’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma, der gibi bir mânâ çıkarıyorum.”

Bunun üzerine Yahya Efendi “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa; haksızlık başını alıp yürüse; işiten ve görenler de ‘Neme lâzım.’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussalar; fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese; işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir.” der. Bunları dinlerken, Kanunî Sultan Süleyman ağlamaya başlar ve söylenenleri başını sallayarak tasdik eder. Sonra da kendisini böyle ikaz eden mürşid ve âlim Yahya Efendi gibi bir zâta ülkesinin sahip olduğundan dolayı Allah’a şükreder.

Yahya Efendi bu sözleriyle isyan ahlakından mahrum, hakperest olamayan, menfaatlerinin zebunu haline gelmiş, haksızlık karşısında dilsiz şeytan, menfaatine dokunmadığı sürece “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesine sahip, neme lâzımcı fertlerden müteşekkil ferdlerden kurulu yapıların yok olmaya mahkum olduklarını ne de güzel ifade etmişlerdir.

Konuya bir sonraki yazıda devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 10.5.2019 [TR724]

Sevdalı bulut [M.Nedim Hazar]

Henüz 12’sinde bir çocuk Nebiler Nebisi (ASM). Amcasıyla Şam’a ilk gidişi Bahîra’yla tanışma, Bahîra’nın son peygamberi hissetmesi…

Busra panayırına yakın küçük bir manastırda yaşıyordu Bahîra…

Hatırı sayılır bir alim, klasik papazların çok dışında etkileyici birisi.  Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu manastırına yakın bir yerde konaklıyor. Enteresan olan, daha önceki senelerde gelen Kureyş dahil hiçbir kervanla ilgilenmeyen, muhatap almayan, konuşmayan Bahîra, bu kafileye yakın ilgi gösteriyor. Ve hatta bir ziyafet veriyor.

Bir olağanüstülüğü hissetmiş lakin hissettirmeden emin olmak zorunda. Birer birer eleyerek geçiyor insanları ve Hz. Peygamber’in kafilenin eşyalarını beklemek üzere ağacın altında bekçi olarak bırakıldığını öğreniyor. Asılmış olan yüzü bir anda mutluluk ile neşeli bir hal alıyor. Zira dikkatini çeken bulut orada, ağacın tepesinde ve altındaki küçük çocuğu gölgeliyor.

Peygambere sevdalı bulut müjdeliyor son Nebi’yi. (ASM) Bahira, dikkatle inceliyor küçük çocuğu, sonra başını kaldırıp buluta dikkat kesiliyor.

Şam’a ikinci gidiş…

Fahr-i Kainat’ın (SAV) Nübüvvetinden 15 yıl önce.. Bir kadın var; güzeller güzeli, edep ve haya timsalı; Hatice Binti Hüveylid…Bir kadın; ilmi, malı, şerefi, iffeti ve edebi pek ziyade. Ticaret ile uğraşan, devrin, büyük tüccarlarından. Memurları, katipleri ve köleleri var. Sadece kendisi yapmıyor, büyük iş ortaklıkları kurup, yürütüyor. Hz. Peygambere iş teklifinde bulunuyor. Kafileyle Şam’a giderken Busra’da Bahira’nın manastırına yakın bir yerinde konaklıyor yine kervan.

Bahîra ölmüş, onun yerine Nastûra gelmiş.

O da işin künhünde.

Bir de Meysere var. Aslında bir tür ajan, Hz. Hatice’nin, Efendimiz’i (SAV) yakından takip edip rapor vermesi için vazifelendirilmiş kurmay kölesi.

Bu seyahatin bir tür test amaçlı olduğunu da bir tek o biliyor. Nastûra ile Meysere küçük bir istişare yapıyorlar; mevzu elbette ki Muhammed ül Emin (SAS)… Nastûra’nın nübüvvet ile ilgili detaylı soruları cevap buldukça resim netleşiyor ama Meysere’nin dikkatini yıllar önce Bahîra’nın gördüğü ayrıntı çekiyor; Bulut…

Aynı sevdalı bulutu Meysere de görüyor.

Çölde güneş gördünüz mü hiç?

Garip durur, hani düştü düşecek gibi hissedersiniz, o kadar yakın ve muvakkaten asılı gibidir tavanda. Ne ki, yakıcılığından hiçbir şey eksiltmez bu durum. Çöl güneşi sadece yakmaz, aynı zamanda eritir derler. Metalleri, kumaşları ve bedenleri…

Güneş etkisini artırdıkça çırpınıyor adeta sevdalı bulut ve alemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Son Peygamber’i koruyor, kolluyor, gölgeliyor.

Upuzun çöl yolu, daha pek çok mucizevi detay ile süslü ama en büyüğü bu; sevgilinin (ASM) peşine takılmış bulut.

Kervan dönerken şehrin girişinde kadınlar, çocuklar gidenleri bekliyor. Yol uzun ve amansız ama çok önemli ve mutlu bir müjde ile dönüyor Meysere.

Sadece bir zevç değil, bir Nebi’yi müjdeliyor annelerin en güzeline.

Ve o bulut, sevdasından tek gram bir şey yitirmeden vazifesini yapmaya devam ediyor, sessizce ve vakar içinde. Kimileri fark ediyor bunu, kimileri nasiplenemiyor bu isimsiz musahharlıktan.

Sevdalılardan bir sevdalı oysa, kim bilir daha nicesi var, bizim bilmediğiniz!

Sonra bu sevdanın fanilere açık edildiği ilk zaman; ilk bayram namazı Medine yakınları Münâha diye bir yer. Sonrasında elini açıp yağmur duasına yöneldiği Nebi’nin. Ve bulutun perdesiz bir şekilde, son derece net şekilde belirginleşmesi…

Ki bugün orada, o mübarek noktada bir mescit yer alıyor şimdi: Mescid ül Gamame…

Yani Bulut Mescidi!

[M.Nedim Hazar] 10.5.2019 [TR724]

1 kuruşluk itibar! [Semih Ardıç]

“İtibardan tasarruf olmaz” aldatmacası ile sefahat içinde yüzen ve halkın vergilerini har vurup harman savuran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının Türkiye’yi nasıl itibarsız hâle getirdiğini gösterir onlarca başlık var.

“Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” unvanından Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) teşkilatının her sene yayımladığı Dünya Basın Hürriyeti Endeksi’nde 180 devlet arasında 157’nci sırada yer almasına kadar yüz kızartıcı rekorları ile 5’inci sınıf bir demokrasi ligindeyiz.

Eğitimde, temel hak ve hürriyetlerde ve demokrasinin en vasat rükünlerinden biri kabul edilen seçme ve seçilme hakkında bile 1940’lı senelerdeki tek parti devrini aratacak kararlara imza atılıyor.

MAZBATA HIRSIZI YSK

En son karar tarihe utanç vesikası olarak geçecek.

31 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak sandıktan çıkan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası AKP tarafından çalındı. Hırsızlığı da 11 üyeli Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 7 üyesi yaptı.

İmamoğlu’nun hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar muazzam bir zafer kazandığı şuradan anlaşılıyor: AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan bütün yıldırma ve baskı teşebbüslerine, adalet ve şeffaklıktan uzak propaganda dönemine rağmen halkın coşkun iradesine mağlup oldu.

İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder. Madem sandıkta halledemedi o vakit B planını masaya koydu. Devleti kendi lehine manipüle ederek seçimi masada kazanma yoluna gitti.

19 GÜNDE BUNLAR ORTAYA ÇIKTIYSA

İmamoğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda kaldığı 19 gün bile o vakte kader belediyede dönen rezaletten, işe gelmeden maaş alan bankamatik memurlarından ve gazeteleri ihya eden rant nizamından halkın haberdar olmasını sağladı.

Rüşvet nizamının çatırdaması Erdoğan’ın uykularını kaçırdı. Yine kaybedeceğini bile bile biraz daha vakit kazanmak ümidi ve damadı Berat Albayrak’ın tahriki ile sandığa tekme atttı.

Erdoğan’ın o tekmesi sadece İmamoğlu’na oy veren 4 milyon 171 bin 118 kişiyi rencide etmedi. AKP’de ve diğer partilerde ehl-i insaf pek çok kimse de İmamoğlu’nun hakkının gasp edilmesinden müteessir oldu.

O TEKMENİN HESABI DA SORULACAK

Muhtemelen 23 Haziran’da onlar da İmamoğlu’nu tercih ederek mütekebbir Erdoğan’a unutamayacağı bir ders verecek.

Mezarlıklar kendini vazgeçilmez insanlarla dolu. Erdoğan da vazgeçilmez değildir.

Erdoğan, 31 Mart’ta halkın verdiği “bölme, nefret tohumları saçmaktan vazgeç, demokrasi ve hukuka rücu et!” mesajlarından zerre kadar ders almadığını beyan etmiş oldu.

Halk şımarık ve küstah tavırlardan bıktı usandı.

İnsanlar başına bir iş geleceği korkusu ile öfkesini yüksek sesle ifade edemese de 23 Haziran sabahını sabırla bekleyecek. O tekmeye yine sandıkta cevap verilecek.

TENCERE İHTİLALİ YARIM KALMIŞTI

Tencerenin deviremeyeceği hükûmet yoktur. Erdoğan seçimi iptal ettirerek o tencereyi de tekmeledi. 31 Mart’ta yarım kalan tencere ihtilali bu sefer ikmal edilecek.

Nitekim halk bir senedir krizin pençesinde kıvranıyor. Dolayısıyla dolar ve euronun yeniden niye yükseldiğinin de farkında.

İstanbul Büyükşehir’de akla ziyan bir gerekçe ile seçim iptal edildiği için yükselen dolar yeni zam demek.

Maişet mücadelesi veren milyonlar, sebep olduğu krize çare bulamadığı için AKP lideri Erdoğan’a derinden derine öfke besliyor.

DOLAR 1 AYDA 1 LİRA ARTTI

Nisan ayının başında 5,20 TL olan dolar YSK’nın mazbatayı çaldığı 6 Mayıs’ta 5,80 TL idi. Son 3 günde 45 kuruş birden artan dolar 9 Mayıs’ta 5,22 eşiğini aştı ve 5,25 TL’ye geldi. Euro da 7 TL’ye çıktı.

Bir ayda yüzde 20 eridi Türk Lirası. Dolar 1 ayda 1 lira arttı. Daha şimdiden market raflarında etiketler değişmeye, gıda fiyatlarına zam yapılmaya başladı.

Kur artışına işaret ederek yeni bir enflasyon tsunamisine karşı aylardır ikaz ediyorum. Döviz gerilemedikçe enflasyonda düşüşü unutun.

Güya sene sonu için 6,20 TL tahmini vardı Merkez Bankası’nın. O tahmin AKP-MHP-YSK üçlüsü sayesinde 9 Mayıs itibarıyla çöpe atıldı.

MERKEZ BANKASI’NIN CEPHANELİĞİ BOMBOŞ

Dolar yükselirken Merkez Bankası’nın acziyetini görüp de elem duymamak ne mümkün!

Doların 5,25 TL’yi zorladığı saatlerde Merkez Bankası hamle üstüne hamle yaptı. Haftalık repo ihalelerini iptal ederek TL kapılarının arkasına sürgü çekti.

1 kuruş tesiri olmayınca bu defa döviz tevdiat hesaplarına mukabil bankaların Merkez Bankası’nda tutucağı munzam karşılık oranını 100 puan artırdı.

Dolar yine düşmeyince TL munzam karşılıkların döviz nevinden tesis edilebilmesi imkânı azami oranını yüzde 40’tan yüzde 30’a indirdi. Bu hamle de döviz almak isteyenlerin TL bulmasını zorlaştırmaya matuftu.

Piyasaya 2,8 milyar ABD Doları verildi, piyasadan 7,2 milyar TL tutarında nakit çekildi.

1 KURUŞLUK ZAFER

Bütün bu seferberlikten TCMB 1 kuruşluk bir zaferle dönüyor. Dolar 6,24 TL’den 6,23 TL’ye indi.

Ancak bu da kalıcı olmayacak.

Borsa İstanbul’da (BİST) sene başından kazanılan bütün paralar gitti. Bankalar başta olmak üzere şirketlerin piyasa kıymeti, YSK’nın iptal kararından bu yana yüzde 20’ye yakın eridi.

BİST, Merkez Bankası’nın seferberlik ilan ettiği 9 Mayıs Perşembe günü de yüzde 1,54 düştü.

Krizle boğuşan ve acilen 150 milyar dolar dış kaynak bulması lazım gelen Türkiye’nin seçim iptalinin altından niçin kalkamayacağını 15 Nisan’da “Ekonomi seçim iptalini kaldırmaz” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/ekonomi-secim-iptalini-kaldirmaz/) ifade etmiştim.

Şu cümle o makaleden: “YSK, AKP’nin müşahhas hiçbir delile istinat etmeyen talebini baskı ile kabul ederse ekonomi yeni bir türbülansa girer.”

EKONOMİ YENİ BİR TÜRBÜLANSA GİRDİ

Kendi ikballeri uğruna halkın cebindeki paraya göz diken muhterisler yüzünden maalesef ekonomi yeni bir türbülansa girdi.

Dolar ve euronun nerede duracağını tahmin etmek mümkün değil.

Geçen sene ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın “Pastör Andrew Brunson’ı derhal serbest bırakın!” ikazını hafife alan Erdoğan, İstanbul’da seçimi iptal ettirerek aynı hatada ısrar ederek Türkiye’yi ateşe atıyor.

YENİ BİR AĞUSTOS KRİZİ DE AN MESELESİ

Rus S-400 hava savunma sisteminin teslim alınması halinde yeni bir ağustos krizi daha patlak verecek. Türkiye malî ve askerî müeyyidelere iki hafta dahi dayanamayacak kadar batık vaziyette.

Yatırımcı mevcut şartlarda haklı olarak Türk Lirası’na cüzzamlı muamelesi yapıyor.

İstanbul seçiminin iptal edilmesi iktisadî krizin tuzu biberi oldu. Türkiye’nin “kredi temerrüt takası (CDS)” diye bilinen risk primi 475 puan seviyesine yükseldi.

TL ÜMİTSİZ VAK’A

Bütün raporlar, Türkiye ekonomisini “ümitsiz vak’a” olduğunda ittifak ediyor.

Siyasi risk analizi yapan Teneo’nun Eş Başkanı Wolfango Piccoli, “Reformlara dair daha önce karamsar beklentiler vardı. Bu beklentiler İstanbul belediye başkanlığı seçiminin iptali sonrasında daha da karamsar hale geldi.” diyor.

TL’nin geçen son bir yıllık keskin kaybı şirketlerle birlikte bankaları da iflasın eşiğine getirdi.

Dövizin bol ve ucuz olduğu günlerde alınan krediler ödenemiyor. Batık krediler 110 milyar TL’ye yaklaştı.

KRİZ HOLDİNGLERE UZANDI

Tuncay Özilhan gibi nakit zengini bir işadamı McDonald’s Türkiye’yi satışa çıkardı. Cem Boyner, baba yadigârı Beymen ve Altınyıldız gibi devasa şirketleri 1,5 milyonluk Katar’da Mayhoola isimli fona sattı.

Bankalar personel sayısını azaltıyor. Daha evvel Akbank’ın bine yakın kişiyi sessiz sedasız işten çıkardığına dikkati çekmiştim.

Merkez Bankası’nın cephaneliğinde mühimmat kalmadı. Bankaların elindeki para üzerinden kemer sıkmakla dolar düşmez, düşürülemez.

ALBAYRAK’TAN İNTİKAM ALIYORLAR

Yabancılar, seçimden evvel doları 5,50 TL’nin altında tutmak için Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın talimatı ile Türkiye’de rehin alındıkları günleri de unutmadı.

Albayrak’tan yüzde 1.300’e varan swap (dolar-TL takası) faizinin intikamını alıyorlar. Olan memlekete oluyor.

Merkez Bankası’nın yabancı fonlar nezdinde ne kadar itibarı kaldığını son hamlelerde bir kere daha müşahede ettik.

Ben Saray’ın emrine girdiği için itibarının tamamen sıfırlandığını zannediyordum. Haksızlık etmişim.

Meğer 1 kuruşluk itibarı kalmış. Hamle üstüne hamle yaptı ve doları 6,24 TL’den 6,23 TL’ye düşürdü.

1 kuruşluk itibar. Bozdur bozdur harca!

[Semih Ardıç] 10.5.2019 [TR724]

40 yıl sonra gerçekleşen rüya: Güle güle canım annem! [Cemil Tokpınar]

Tam 40 yıl önceydi. 17 yaşındaydım, imam-hatip lisesinde okuyordum. Bolvadin’deki evimizde bir rüya görmüş, ağlayarak uyanmıştım. Rüyamda annem vefat etmişti. Odalarımız bitişik olduğu için hemen annemin yanına gittim. Belli ki her gece olduğu gibi sabah namazından saatler önce kalkmış, gece ibadetini yapmış, sabah namazı ve tesbihattan sonra uyumuştu. Aslında uyarmaya kıyamazdım. Fakat ona sarılmadan, konuşmadan teskin olmam imkansızdı.

Ağlayarak yanına sokuldum. Gözlerini açtı, şaşırmıştı. “Anne, rüyamda vefat etmişsin” dedim. “Ömrüm yenilenmiş, ağlama” dedi. “Bak görüyorsun, yaşıyorum.” Hemen arkasından ders vermeyi ihmal etmedi:

“Bir gün nasıl olsa öleceğiz oğlum. Üzülüp ağlamaya ne gerek var? Her nefis ölümü tadacak. Allah imanla, Kur’an’la ölmeyi nasip etsin. Üstadım ölüme terhis tezkeresi diyor.”

Daha başka neler söyledi bilmiyorum. Çünkü rüyanın tesirindeydim. Ağlasam da onun sağ olduğunu görünce öylesine rahatlamış ve mutlu olmuştum ki… Elbette bir gün gelecek, ölecekti. O gün geç gelsin diye o kadar dua ettim, o kadar çırpındım ki…

Dualarımda “Ya Rabbi, beni anne ve babamın kölesi yap, ahir ömürlerine kadar onlara hizmet etmeyi nasip eyle” derdim. Anne ve babalarına hürmet ve hizmetle meşhur olmuş Veysel Karanî, Bayezid-i Bestamî gibi büyüklerimizin menkıbelerini okur, hayran olur ve onlar gibi olmak isterdim.

Canım babama doyamadım. Ömür boyu maddî sıkıntı çekmişti. Yedi kardeştik. Hepimizi büyütmek, okutmak, zamanı geleni evlendirmek kolay değildi. 41 yaşında iken ağır bir mide kanaması geçirmiş, ölümden dönmüştü. Başta annem olmak üzere ailece babamın üzerine titrerdik. Elimizden uçar gider diye ödümüz patlar, incitmemek için çırpınırdık. Ama o hasta haliyle çalışırdı. Ben ilahiyat fakültesinde okurken bana gönderdiği az, ama bereketli paraları kazanırken kanserle boğuştuğunu ancak vefat edince öğrendim. Bir sabah yeni başladığım işe gidince aldığım vefat haberiyle dünya başıma göçmüştü. Hani bundan sonra onu hiç çalıştırmayacak, her türlü tedavisini yaptıracak, sürekli hizmetinde bulunacaktım? Her şey için çok geçti. Sürekli maddî sıkıntı ve hastalıkla boğuşan canım babam, kansere yenik düşmüş, inşallah manevî şehit olarak ruhunun ufkuna yürümüştü.

Babam geride iki emanet bırakmıştı. Birisi canından çok sevdiği ve hiç incitmediği canım annem, diğeri on yaşında yetim kalan küçük kardeşim. İkisinin de maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak ve memnun etmek için elimden geleni yaptım. Bana göre hakkıyla vazifemi yapamasam da, validemin bana her zaman hakkını helal edip dua etmesi, kardeşimin de her zaman memnun ve benden razı olması en büyük tesellim.

Tam 33 yıl sonra

Validemle en son 2016 Ramazan’ında bir iftar ve bir sahur yapmıştım. Bu ziyaret son görüşmemiz olmuştu. Daha sonra üç yıla yaklaşan bir gurbet girdi aramıza. Hasretliğimizi görüntülü telefon görüşmeleriyle gidermeye çalışıyorduk. Son görüşmemizde dünyayla ilişkisini kesmişti sanki. Hiç konuşamadık. Bunun üzerine sosyal medya yoluyla tüm dostlarımdan dua istedim. Ertesi gün sadece iki cümle konuşabilmiştik. “Anne nasılsın?” soruma sadece “İyiyim yavrum” cevabını almıştım.

O günler babamın vefat yıldönümüydü. Nitekim annem yakaza olarak babamı görüyor ve babamın kendisine “Haydi gidelim!” dediğini kardeşime bildiriyor. Bunu öğrendikten sonra telefondaki mesajlara korkarak bakıyordum. Ertesi gün ise tahmin ettiğim haber gelmişti. Mübarek validem ruhunun ufkuna yürümüştü. Tarih, 30 Nisan 2019. 33 yıl önce vefat eden merhum babamın vefat gününden bir gün sonra. Validem 1 Mayıs’ta, 33 yıldır gözyaşlarıyla dua ettiği, Kur’an hatimleri gönderdiği babamın yanına defnediliyordu.



Hizmet’le ilk tanışması

18 yaşında Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ve Risale-i Nur’u tanıyan validem, o günleri kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle anlatıyor:

“1932’de Bolvadin‘de doğdum. Yedi çocuğum var. Birinci çocuğumun doğumunda dayımın hanımı Cevşenü’l-Kebir’i okuyormuş. ‘Bu duayı okudun mu her dua kabul olur’ diye bana anlattılar. Ben de gittim ona, ‘Duayı ver. Ben de okuyayım’ dedim. Canım kaldı ‘Bütün dualar kabul olur’ deyince. ‘Yok, veremeyiz’ dedi. ‘Niye?’ dedim. ‘Nurcu olursan öyle okuyabilirsin’ dedi. Ben de ‘Nurculuk neyse olayım’ dedim. ‘Şahide Anneye gideceksin, ondan kitap alıp geleceksin, o Üstadımıza hemen bildirir’ dedi. Şahide Anne çok yakınımızda oturuyordu, tanıyordum. Ama o zamana kadar Üstadı falan hiç duymamıştım. Hâlbuki o da Emirdağ’da imiş. Tabiî, o zaman 18 yaşında, bir çocuklu gelindim. Bir şey bildiğim yok. Kabul ettim, ama beyimden, kayınvalidemden gizli nasıl giderim diye düşünürken, bizim rahmetlik oradan geçiyordu. Cama vurduk. Geldi, izin aldık ve yürüyerek Şahide Anneye gittik. Mübarek kadın bana öyle bir baktı ki, sanki kalbimi okudu. Daha bir şey söylemeden kızına ‘Ülker, yavrum, yengene bir Cevşenü’l-Kebir getir’ dedi. Evler arandığından kitaplar başka tarafa kaldırılmıştı. O zamanlar dualar tek tek idi. Şimdiki gibi hepsi bir arada değildi. Üstadım daha ciltlemediydi. Ülker getirip Cevşen’i verdi bana. Eve getirdim. Öyle bir seyyah gibi sarıldım ki ona. Evde üç bekâr görümcem var, bir de eltim. Nasıl kalkıyoruz gece yarısı, hepimiz Cevşen’i birbirimizden kapıyoruz, ‘önce ben okuyacağım’ diye. Ondan sonra ayda bir Delâilünnur yolladı, sonra Hülâsatü’l-Hülâsa, Tahmidiye… Hepsini okuyorduk. Okudukça kalbimiz gençleşiyor, ferahlıyordu. ‘Cevşen’i vird edeceksiniz’ demiş Üstad. Yani ağzınızdan hiç düşmeyecek.“Cevşen’i nasıl okumayalım ki? Peygamberimize geldiği zaman Hz. Cebrail ‘Zırhını çıkar, bunu oku’ demiş. Böyle hazine gibi bir duayı okumamak ne demek?” (https://www.yeniasya.com.tr/2010/03/07/yazarlar/ygulecyuz.htm)

Burada bahsedilen Şahide Yüksel Hanımefendi, Hanımlar Rehberinde şiirleri bulunan çok müttaki, saliha ve kerametleriyle meşhur evliya bir annemizdi. Emirdağ Lahikasında adı geçen Muallim Abdurrahman Ağabeyin hanımı idi. Validem ona sürekli “Şahide Anne” diye hitap ettiği için biz de “anneanne” derdik. Validem onu çok sever ve hürmet eder, o da annemi çok sever ve dua ederdi.

Şahide Yüksel Hanımefendi Annem Şahide Anneyi şöyle anlatıyor:

“Şahide Anneye her gün, hatta her gece, uykudan uyanıp gidiyorduk. Mübareğin kapısı öyle herkese açık. Bir gece rüyamda ondan su istiyorum, bana vermiyor, öteki kadınlara veriyordu. Sabahleyin vardım yanına, ‘Niye onlara su verdin de bana vermedin?’ diye sordum. ‘Yavrum, malum mu olmuş? Senin ismini duamda hatırıma getiremedim, onun için veremedim’ dedi. Sonra Üstada bildirmiş bizim ailecek Nurcu olduğumuzu. Üstad hemen bize tesbihatları göndermiş. ‘Tesbihat yapsınlar, risale yazsınlar. İman yolunda bir damla mürekkep bin şehit kanı yerine geçer’ demiş. O zaman risaleler elle yazılıyordu, matbaa yoktu. Biz de risalelerden yazdık. Ben dört tane ancak yazabildim. Çoluk çocuğun kalabalığına geldi. Tam yedi çocuk, Allah kabul etsin. Gönderdiğimiz risalelerin altına tasdik yazmış. ‘Hemşirem Kezban’ı Cennetü’l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle’ diye. Hepimiz yazdık, görümcelerim, rahmetlik beyim, kız kardeşim. O da hepsine böyle dualar yazıp bize geri gönderdi.”

Validem burada bahsettiği uzun namaz tesbihatını her gün beş vakit namazdan sonra muntazam olarak yaklaşık 70 yıl boyunca vefatına kadar yaptı.Ev işlerini görürken bile namaz tesbihatını, günlük evradlarını okurdu.

Ailemizin manevî hayatı üzerinde Şahide Annemizin büyük tesiri vardı. Bu mübarek hanımı en son 1982 yılında İstanbul’da evinde ziyaret edip hatıralarını dinlemiştim. Üstad Hazretlerinin kendisine, “Ben İhlas Risalesini ezberlemek istiyorum” diyerek nazik bir şekilde “ezberleyin” demek istediğini anlatmıştı.

Mustafa Sungur Ağabeyden dinlediğime göre, Şahide Yüksel Hanımefendi, Üstadımıza gelerek Bolvadin’de 385 hanımın tevhid hatmi yaptığını söylemiş. Üstadımız da, “Onların bu tevhid hatimleri Risale-i Nur’a kuvve-i maneviye oldu” demiş. Bu demek oluyor ki, bir hanım o tarihlerde sadece bir ilçede 385 hanımla ilgileniyor. Bu rakam Üstad ve Risale-i Nur’un Bolvadin’de nasıl bir kabul gördüğünü anlatmaya yeter.

Nitekim validem 2010 yılında Yeni Asya’da yayınlanan röportajda Şahide Anneyi anlatmaya doyamıyor ve şöyle devam ediyor:

“Risaleleri okumada bile en fazla yardımı Şahide Anne yapardı. Anlamadığımız yerleri tekrar tekrar anlatır, öğrenmek istediklerimizi sorup öğrenirdik. O risale okurdu, biz dinlerdik. Bir de Üstad Hazretleri her gün onunla konuşurdu. Üstadın ona anlattıklarını o da bize anlatırdı. ‘Şunu yapacaksınız bugün kardeşlerim, şöyle yapacaksınız’ diyerek. Bütün Bolvadin avucundaydı sanki. Hepimiz seyyah gibi işlerimizi bitirdik mi hemen oradayız. Allah nasıl verdi aşkını, bilmiyorum. Her şeyimizden vazgeçtik. Bütün ömrümüz, hayatımız, risaleleri dinlemekle, düşünmekle geçerdi. Şahide Anne okuma bilmeyen cahillerin hepsini okuttu. Mukabeleye oturttu. Kocamış, yaşlı kadınları bile.

“Hatamızı yüzümüze hiç vurmaz, bize hep yumuşak davranırdı. ‘Siz şöylesiniz kardeşler, ben âciz böyleyim’ diyerek. Ben eskimez yazıyı halamdan öğrendim. Şimdiki yazıyı bilmezdim. Bir gün koltuğumun altına Sözler’i alıp yanına gittim. ‘Bana yeni yazıyı okut. Hanımlar risaleleri çantalarından eksik etmiyorlar, hep okuyorlar. Ben okuma bilmediğimden aşkından tütüp gidiyordum. ‘Beni okutacaksın’ dedim. O ‘Sen okursun, okursun’ dedi. Eve dönerken şaşkın şaşkın ‘Ben hiç okuma bilmem ki nasıl okurum?’ diye düşüne düşüne geldim. Kafam cahil tabii. O arkamdan dua etmiş. Eve geldim, baktım, yeni yazı harfleri seçmeye başlamışım. Su gibi değil, zorlanarak, bir satır, yarım sayfa okuyabiliyordum. Dünyalar benim oldu. Canıma değiyor. Çok seviniyorum okuduğuma. Hem ağlayıp hem okuyorum. İçime öyle sığmadı. Hamd ü senalar olsun. Bin şükür. İşte hayatımız böyle. Mahşere kadar, ebede kadar böyle gitmek istiyorum. Cümle İslâm kullarıyla inşallah. Mekteplerde bir okuyabilseydik, ilimle her tarafı fethedecektik. Siz maşallah en güzel dönemde yaşıyorsunuz. Bizi okutmadılar. Şimdi gözümün de feri söndü ya, artık fazla okuyamıyorum, ama bulduğum herkese risaleleri okutuyorum.”

Rabbime şükürler olsun ki, merhum validem bütün öğrendiklerini çocuk yaşımızdan itibaren bizlere anlattı ve örnek oldu. Elli yıldır Risaleleri okuyup dinlemek nasip oldu.

Validemin hiçbir eğitim almadığı halde yeni yazıyı okuması tamamen Şahide Annenin duası ve himmeti, ayrıca Risale-i Nur’un kerametidir. Annem son zamanlarda gözleri az gördüğü için okuma gözlüğüne ilave olarak büyüteç tutarak Risaleleri okurdu.

Öyle bir namaz ve Kur’an aşkı vardı ki, görenler şaşırırdı. Hastalık, yolculuk, iş yoğunluğu asla ibadetlerine engel olamazdı. Her gün birkaç cüz Kur’an, Yasin, Fetih, Rahman, Vakıa, Mülk, Amme, Cevşen, Sekine okur; 5 vakit namazın sonunda uzun tesbihatı yapar, nafileleri de kılardı. Yaşlılık ve hastalığa rağmen Ramazan orucunu tutar, hatim ve teravihi ihmal etmezdi. Çok yaşlı olduğu için son birkaç yıldır nafile oruç tutmasını engellemiştik. Çünkü hastalığı artar ve diğer ibadetlerini engelleyebilir diye korkuyorduk.

2011’de annem ve ailemle birlikte umreye gitmiştik. Tam onun istediği bir ortamdı. Uyku hariç tüm zamanlar ibadet ediyordu. O kadar ki asansörde bile Cevşen dinlerdi.

87 yaşında ruhunun ufkuna yürürken geride yedi çocuk yetiştirmiş, 55 torun bırakmış ve bize tatlı hatıralar hediye etmişti. Vefat ederken başında ikisi hafız olmak üzere çocukları ve torunları Yasin, Cevşen okuyor, adeta koro halinde getirilen kelime-i şehadetlerle ebediyet yoluna çıkıyor.

Rabbim bize öylesi bir hayat yaşamayı nasip etsin, Firdevs Cennetinde Peygamber Efendimizle (sav) birlikte olmayı ihsan etsin.

Ona ve tüm geçmişlerimizin ruhuna el hatim, el Yasin, el Fatiha.

[Cemil Tokpınar] 10.5.2019 [TR724]

Bizi bu yüzden dövmüştünüz [Alper Ender Fırat]

Hikaye bu ya

‘Bir zamanlar kasabanın birine eşkıya musallat olmuş. Sürekli evleri basıyor, çarşı-pazarı talan ediyor, millete hayatı burnundan getiriyorlarmış. Haraca bağlanmış halk canından bezmiş bir halde çare arıyor. Kasabanın ileri gelenleri sonunda bir araya gelerek, bu çeteye karşı güçleri birleştirme kararı alıyor. Amaç, kasabayı çetelerden kurtarıp, güvenli, huzurlu ve müreffeh bir yer haline getirmekmiş. Parası olan para, elemanı olan eleman, aklı olan akıl, yani kimin neyi varsa ortaya koymuş. İçlerinden birisine de mücadeleyi yürütme görevi verilmiş.

Zorlu uğraşlardan sonra kasabada çetelerin etkisi kırılmış, halk bir nebze rahatlamış, ama bu kez de yürütme görevi verilen kişi çetenin boşluğunu doldurmaya başlamış. Yapılan mücadeleyi gerekçe göstererek çevreden haraç toplamaya, gayri meşru işleri kontrolüne almaya başlamış. Bunun için önceki çeteyle de gizli gizli ittifaklar kurmuş. Paranın, gücün, iktidarın zevkine vardıkça iyice yoldan ve zıvanadan çıkmış.

İşlerin gittikçe raydan çıktığını fark eden kasabanın imamı bu kez ikazlarda bulunmaya başlamış. Gayrı meşru yollara sapılmaması gerektiğini dillendirip sürekli olarak ilk yola çıkış gayesini hatırlatınca gayrı meşru işlerin cazibesine mest olanlar imama tepki göstermeye başlamışlar.

Bu laflardan bıkan kasabanın ileri gelenleri hep bir olup bu imamı ve yakınlarının tartaklayıp dışarı atmış ve hain ilan etmişler. İmam son bir kez heyette bulananlara dönüp ‘bir gün hepiniz bunun ne olduğunu anlayacaksınız ve çetelerin etkili olduğu eski günleri arar hale geleceksiniz ama korkarım ki o gün iş işten geçmiş olacak’ demiş.

En son Ali Bayramoğlu yazmış, diyor ki: ‘Cumhuriyet tarihinde ilk kez sandıkta kaybettiği halde gitmeme direncini gösteren bir iktidar var.’

Etyen Mahçupyan’dan Osman Can’a, Ahmet Taşgetiren’den, Fehmi Koru’ya, Kemal Öztürk’ten Bayramoğlu’na kadar daha önce ‘seçimle gelen ancak seçimle gider’ diyen pek çok kişi seçimle gelen bu adamların artık seçimle gitme niyetinde olmadığının farkına varmış durumda. Ama bu farkındalık bugünden sonra işe yarar mı bilemiyorum.

Tam beş yıl önce bunları söylediğimizde bütün mahalle bir olup bizi tekme tokatla mahalleden kovmuşlardı.

Daha sonradan bizzat Reza Zerrab tarafından bütün hepsinin doğruluğu tek tek teyit edilen 17-25 yolsuzluk operasyonlarına destek verince herkes ayağa kalkmıştı. Yolsuzluk operasyonlarını feryat figan eleştirenler, siyasete dışarıdan müdahalenin kabul edilemez olduğunu siyasilere hesabı sadece sandıkta halkın sorabileceğini dillendiriyorlardı. Yolsuzlukları bile görmezden gelmeye hazırdılar.

Onlara göre halk beğenerek getirdiğini, beğenmeyince gönderir demokrasilerde bunun haricinde müdahalelere yer olamazdı. “Yaptıklarını beğenmiyorsak oy vermeyiz giderler.” diyorlardı.

Bizi o gün tefe koyanlar, en şiddetli cümlelerle eleştirenlere bugün avazım çıktığı kadar söylemek istiyorum; ‘biz böyle olacağını söylemiştik. Biz bunları söylediğimiz için başımıza getirmedik şey bırakmadınız.’

Başta yargı olmak üzere devletin bütün kurumlarının bir kişinin tasallutuna geçmesine fiili destek verenler ya da susarak katkı sunanların,  ‘bunlar seçimle gitmeyecek’ diye yakınması trajikomik bir durumdur. Bu kadar öngörüsüzlük ve cehalet ancak tahsil ile olabilir.

Yargıyı tam kontrolü altına alanın medyayı da aynı şekilde dizayn etmesi kaçınılmazdı. İtiraz eden herkesin yargı yoluyla hizaya getirilmemesi mümkün değildi zaten.

Hükümetle ilgili her olumsuz habere yayın yasağı getiren, beceriksizliklerinin görünmesini ve sorgulaması yayın yasaklarıyla engelleyen, kendisini sorgulayan her medya organına ya el koyan, ya terörist ilan eden bir gücün seçimle gideceğini ummak ahmaklık derecesinde saflık değil de nedir?

2011 seçimleri öncesi Batı standartlarında demokratik yeni bir anayasa vaat eden, üstünlerin değil hukukun üstünlüğü sözü veren AK Parti’nin seçimden hemen sonra bu sözleri unutunca başlamıştık itiraz etmeye.

Recep T. Erdoğan’a itiraz ettiğimizde bunun bir çıkar savaşı olduğundan herkes öylesine emindi ki, üzerine düşünmeye bile gerek görmediler. Oysa bu bir çıkar çatışması değil, ülkenin gelecek meselesiydi. Birine hukuksuzluk yapma imtiyazı tanıdığınızda nerede duracağını bilemezsiniz; daha doğrusu duracağına emin olamazsınız. Dominonun ilk taşı düştüğünde bugünün geleceği aşikardı. Görmek istemeyenlerin kapısına dayandıklarında uyandılar ama iş işten geçti. Bu arada; bizim bir fiyatımız olsaydı Erdoğan bunu vermeye yüz kere razıydı.

[Alper Ender Fırat] 10.5.2019 [TR724]

Bir avluya kaç hayal sığar? [Fatma Betül Meriç]

“Hapishanelerimiz olduğu sürece, hücrelerinde hangimizin yattığı çok fazla önemli değildir.”
                                                                   George Bernard Shaw

Her insan, bir hikayeye doğmuştur. Hikayeler büyütmüştür içinde.

Uzaya gönderilen, 2 tonluk ekipman taşıyan bir kapsülün hikayesi olduğu gibi; bir tomurcuğun çiçek açarken ki velvelesi de bir hikayedir aslında.

Güzel günleri bekleyen; hak, hukuk, adalet diyen demokrasi sevdalılarının da, bir hikayeleri var.

Hem de,  bedelini esaret altında kalarak ödemek zorunda oldukları, bir özgürlük hikayeleri.

Henüz 25 yaşında, genç bir hanımefendi Dilasa. Kardeşleri eğitim ve iş sebebiyle yurt dışında yaşarken, babası da 3 yıl evvel ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış. Kısa süre sonra annesini de babasının yanına göndermiş. Kendisi yurt dışı çıkış yasağı olduğu için, gidememiş.

Yaklaşık 2 yıl, bir zamanlar 5 kişilik bir aile olarak kaldıkları evde bir başına yaşamış. 2018 yılının Ramazan ayının ortalarında, gözaltına alınmış.

Tam 7 gün gözaltında kalmış. Şartların kötülüğü ve üzüntü sebebiyle, nezarethanede kaldığı son 3 gün; sahursuz iftarsız, sadece bir yudum su içmek suretiyle, oruç tutmuş, oruç açmış.

Mahkemeye çıkarıldığında, yasal bir dernekte üyeliği bulunması gerekçe gösterilerek, tutuklanarak cezaevine gönderilmiş.

Adliyede, akrabalarını ve o zaman sözlü olduğu eşini gördüğüne çok sevindiğini fakat verilen kararla birlikte gözyaşları içinde cezaevi yollarına düştüğünü anlatıyor, sesi titreyerek.

2 saatlik yol, git git bir türlü bitmedi. Ben, daha evvel orada bir cezaevi olduğunu bile bilmiyordum. Yol boyunca ve içerde geçen zamanların çoğunda yalnızlığı iliklerime kadar hissettim, diye devam ediyor sözlerine.

Bir gecelik geçici koğuştan sonra, 19 kişilik esas koğuşuna alınıyor Dilasa. 11 odalı, her odada üçer yatak bulunan 33 kişilik bir koğuş burası. Tek bir avlu var. Koğuşlarında anneleriyle kalan 8 çocuk var, avluyu şenlendiren. O gün, diyor Dilasa. Ben yeni geldim diye, arkadaşlar hemen iftar hazırlığına başladı. Cezaevi yönetiminden gelen yemekler yetersiz olduğu için herkes salatalar, kısırlar, hatta çorbalar tatlılar ile donattı sofrayı. Akşam vakti girince, 19 kişi ve 8 minikle beraber iftar açtık, upuzun bir sofrada.

Dışardan yeni geldiğimden, tüm çocuklar etrafımı sarıp: Abla, dışarısı nasıl? Anlatsana, diyorlardı. O çocukların bu sorusu, olgun tavırları, akıllı oluşları beni öyle etkiledi ki… Kendi derdimi unutup, onların bu yaşlarında çektiklerine ve mahrumiyetlerine ağlıyordum çoğu defa.

Bu çocuklar, orada,  dört duvar bir avluda büyüyorlar.

Bir avluya kaç hayat sığar?,

Kaç hayal sığar, hikaye sığar?

O çocukları hiç ama hiç unutmuyorum. Her an aklımda, kalbimde, dilimde zikrimdeler.  Dualarımdalar en mühimi. Tahliye olduğumdan beri, geçmiş olsuna gelen herkese onları anlatıyorum.

***

Ben en güzel günlerimi orada geçirdim. Unutulmaz günler yaşadım içerde. Çok güzel insanlar tanıdım. Ama keşke diyorum, keşke orada yaşanmasaydı o günler. Keşke o güzel insanlarla, bambaşka yerlerde tanışsaydık.

Annemden babamdan kardeşlerimden ayrıydım. Ohal sürecindeydik ve gelmek isteyen yakınlarım, akrabalarım da gelemiyorlardı ziyaretime. Hemen hiç ziyaretçim olamadı ilk girdiğimde. Telefon görüşüm bile yoktu ailem burada olmadığından.

Ben de yolu cezaevine bir şekilde düşen herkes gibi, boncuk işi öğrendim. En koyu muhabbetlerin yapıldığı, çayın su gibi tüketildiği zamanlarda birbirimize boncuk işi yaparken anlatırdık dertlerimizi. Bir nevi terapi gibiydi bizler için.

***

Açık görüşler iki ayda bir yapılırdı o günlerde. Her hafta olan kapalı görüşlere de ilk aylarda hiç çıkamazdım. Herkesin görüş için özenle hazırlanıp, heyecanla koğuş kapısından çıktığı vakitlerde, ben yapayalnız kalırdım. O 45 dakika, geçmek bilmezdi bir türlü. Odama geçer, Kur’an’ımı açar, hem okur hem ağlardım. Yalnızdım. Ama Rabbim, o yalnızlıkta bile bir ferahlık verirdi kalplerimize. Gariplik hissettirmezdi. Her kapalı ve açık görüş sonrası bol bol selam getirirdi arkadaşlar sözlümden ve ailemden. Bununla avunurdum.

***

Mayıs ayında alınmıştım, haziran ayının ortalarına doğru avukat görüşü için ilk defa koğuştan dışarı adımımı atıyordum. Hakkımdaki dava ile ilgili konuşacağımızı düşünüp, hazırlığımı yapmış, öyle gitmiştim avukat görüşüne. Fakat, avukatta bir tuhaflık vardı. Kem küm ediyor, bir türlü esas meseleye gelemiyordu.  Ben şey için geldim, dedi. Ne için geldiniz avukat bey, dedim. Ben, aslında buraya kız istemeye geldim, deyiverdi. Ben duyduklarıma inanamadım. Meğer, dışardayken çok kısa bir zaman evvel tanıştığımız sözlüm, ben içeri girer girmez benimle evlilik kararını hızlandırmış. Ziyaretlerime gelebilmenin de tek yolu bu olduğu için, benim de nikah işlemlerine hemen başlamamı istiyormuş. Ne diyeceğimi bilemedim. Bu sıradan ve basit bir karar değildi. Hem onun hem benim hayatımı etkileyecekti. Ben içerdeydim. Ne zaman çıkacağım belli değildi. Onu, dışarda bekletmeye hakkım var mıydı? Bu şekilde evlilik nasıl olurdu? Bir gün cezaevine gireceğim, ve orada evlilik telaşına düşeceğim hiç aklıma gelmezdi. Ben zihnimde bin bir düşünce ile dalgın şekilde koğuşuma giderken, art arda sözlümden onun ailesinden ve kendi ailemden gelen mektuplarla, artık ikna olmuştum gönlümün de evet dediği bu evliliğe.

25 yaşındaydım. Okulumu bitirmiş, mesleki bir kurs almak üzere kayıt olduğum dernekteki üyeliğimden dolayı hapsedilmiştim. Bir genç kızın en büyük heyecanlarını, tatlı telaşlarını yaşayacağı zaman dilimlerinde, ben, dört duvar arasında, ailemi sevdiklerimi görmeden; bir kız isteme merasimi, bir kahve pişirme seremonisi olmadan kendi kendime gelin olacaktım. Nikah elbisemi bile başkaları seçip gönderecekti. Mutluydum. Beni çok seven, benimde onu çok sevdiğim bir sözlüm vardı. Ama maalesef buruk bir mutluluktu bu. Günlerce avluda, odamda koğuşun çeşitli yerlerinde dalgın ve düşünceli hallerimi gören arkadaşlarımın ise bana farklı sürprizleri olduğunu sonradan öğrenecektim.

İçerde bir aile gibisinizdir. Birinin yüzü düşmeye görsün, hemen onu neşelendirmek için bir seferberlik ilan edilir adeta. Benim de öyle olmuştu. Bir arkadaşım, duruşmasında giymek istediği  kırmızı renkli abiye bir elbiseyi denememi rica etti ısrarla. Ben şaşkın bir halde, bu kıyafet duruşma için hiç uygun değil bence abla, diyecektim. Vazgeçtim. O mutlu olsun diye giyip diğer arkadaşlara da göstermek üzere avluya inmiştim ki bir de ne göreyim! Bütün ışıklar kapatılmış. Kantinden daha evvel alınan mumlar, yakılmış. Memurlara rica edilip müzikler de açılmış ve bana kına gecesi düzenlenmiş koğuşun içinde benden habersiz. Beklemediğim bu sürpriz karşısında, o kadar sevindim ki, kelimelerle tarif edilemez. Her birine sarılıp, uzun uzun ağladım. Koğuştaki Naciye ablamız kayınvalidem oldu. Tığ işinden el örgüsü, altın renginde beşi bir yerde örmüş, onu taktı boynuma dualarla. Sarıldık. Ağlaştık. Şimdilik elimizden bu geliyor, daha güzelini inşallah dışarda gerçek kayınvalidenden alırsın, dedi. Bir başkası, kilometrelerce ötedeki annem olmuştu. Benimle birlikte ağlıyordu. Kimi arkadaşlar nedimelerim, kimisi dışardaki görümcelerim yerine abla oldu bana. Hep birlikte kına yaktık, hem ağladık, hem oynadık. Çok farklı bir kına gecesi oldu benim için. Hayatım boyunca unutamayacağım kıymette.

İçeri gireli iki ay olmamıştı ama, nikah günüm gelmişti bile. Eşimin ailesinin günler öncesinden alıp gönderdiği beyaz nikah elbisesini giymiştim gözyaşlarımla. Böyle mi olacaktı, diyordum içimden. Kendi nikahıma böyle mi hazırlanacaktım? İstemsizce akıyordu gözyaşlarım, eşarbımı bağlarken, ayakkabımı giyerken. Bu sırada koğuşumuzun nazlı çiçeği Beren geldi yanıma. Daha iki buçuk yaşında bir hasret bekçisiydi o da. Ağlamak yok Dilasa, dedi yaşından beklenmeyecek bir tavırla. Bugün senin en mutlu günün değil mi? Hadi gül biraz…

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Kelimeler boğazımda bir düğüm olmuştu. Sildim gözyaşlarımı, öptüm Beren’i. Hazırım dedim gardiyanlara ve kolumda gardiyanlarla geçtim nikah işleminin yapılacağı salona. Salona girdiğimde, günlerdir yüzünü görmediğim, sesinin bile duymadığım sözlümü görünce, tekrar başladım ağlamaya. Annemi babamı sordum hemen. Dışarısı nasıl, dedim. Onlar da beni merak etmişlerdi. Beş dakikalık bir fasıldan sonra, otuz gardiyan ve iki avukatın şahitliğinde evet dedik birbirimize. Bu ana tanık olan hiçbir yakınımız yoktu ne yazık ki. Bizi buraya hukuksuzca atanlar, bunu da çok görmüşlerdi. Kısa bir fotoğraf çekiminin sonrasında toplam 15 dakika süren nikah işlemimiz bitmiş ve ben tekrar demir parmaklıklar ardına geçmiştim bile. Artık evliydim. Fakat anormal bir durum vardı ortada. Damat dışarda, gelin ise içerdeydi. Nikah dönüşü yine koğuş arkadaşlarımın hazırladığı düğün yemeği moral olmuştu bana.  Bekar olarak girdiğim cezaevinden 10 ay sonra evli biri olarak tahliye olmuştum.

İçeri alınmadan evvel; annem yok, babam yok, hep bir yanım eksik derdim.

Ardından, bir yanımı dışarda bırakarak girmiştim içeri.

Şimdi dışardayım. Ama içerde bıraktım bir yarımı.

Ailem uzaktaydı. Oradaki insanlar bana aile oldular.

Bana kalplerini açtılar. Kalplerine koydular beni.

İçerdeki son masum da çıkana dek,

ben dışardayım, özgürüm diye sevinemem ki…

[Fatma Betül Meriç] 10.5.2019 [TR724]