#GazetecilikSuçDeğildir
Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden ve skandallara sahne olan davada beklenen gün geldi ve İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi gazetecilerle ilgili kararını verdi. Evvela hiç eğip bükmeden şunu demek gerekir: Bu gazeteciler, haberleri ve tweet’leri üzerinden uydurulan delillerle (!) hapse atıldı, özgürlüklerinden alıkonuldu ve şimdi de ‘suçlu’ bulundu.
Bu karara göre:
– Rotahaber’in sahibi Ünal Tanık’ın eşi Muhterem Tanık beraat ederken, Atilla Taş’a ‘isteyerek’ terör örgütüne yardım suçundan 3 yıl 1 ay, Murat Aksoy’a ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım’ suçundan 2 yıl 1 ay,
– Terör örgütüne üye olmak suçundan, Abdullah Kılıç, Bayram Kaya, Bünyamin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Cihan Acar, Habip Güler, İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Yakup Çetin ve Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun 6 yıl 3 ay, Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Muhammet Sait Kuloğlu, Mustafa Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyit Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yetkin Yıldız, Cuma Ulus ve Davut Aydın’ın 7 yıl 6 ay hapsine karar verildi.
– Mahkeme ayrıca Sait Sefa, Bülent Ceyhan ve Emre Soncan dosyalarının ayrılmasına, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına ve tutuksuz yargılanan Gazeteci Ali Akkuş’un tekrar tutuklanmasına hükmetti.
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, Yeni Türkiye’nin yargı sistemini göstermesi açısından önemli. Şimdi gelin 1 yıl öncesine gidelim.
Yaklaşık 1 yıl önce, 31 Mart 2017 tarihinde 30 gazetecinin “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla yargılandığı davada ilginç bir gelişme oldu.
Duruşma savcısı 13 gazeteci için tahliye istedi. Mahkeme ara kararında 21 gazetecinin tahliyesine hükmetti.
Bu kararın medyada yer almasının ardından iktidar tetikçileri harekete geçti ve sırasıyla şu gelişmeler yaşandı:
1- Cem Küçük isimli iktidar tetikçisi, Twitter adresinden şunları paylaştı: “Eğer bu hainler yeniden tutuklanmazsa birileri çok ağır bedel ödeyecek. Bilerek söylüyorum bunu. Yıkılacak ortalık.” (6:39 PM – 31 Mar 2017)
“Bekir Bozdağ (Adalet Bakanı) bu akşam HSYK’yı acil toplamalı ve bazı hâkimler ile ilgili işlem yapılmalı. Milletin talebi budur.” (6:50 PM – 31 Mar 2017).
“Adı belli FETÖ’cüleri tahliye eden her savcı ve hâkim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur. Herkes bunu bilsin.” (7:08 PM – 31 Mar 2017)
“Bu mahkemelerin ve devletin sahibi millettir. Millete rağmen hiçbir tahliye yapılamaz. Kimse milletin ve devletin sabrını zorlamasın.” (10:09 PM – 31 Mart 2017).
“Adalet Bakanlığımız, HSYK harekete geçti. Hainler salınmayacak Allah’ın izniyle. (31/03/2017, 21:40)”.
2- Ersoy Dede isimli bir diğer iktidar tetikçisi ise Twitter’dan “Bu yetmez @cemkucuk55 .. tahliye kararlarının altında imzası olan hakimler tek tek toplanacak.” (31/03/2017, 21:46) dedi.
3- Fatih Tezcan isimli meczup iyice coştu ve çıtayı sağ yukarıya taşıdı: “Tayyip Erdoğan Gebertilecek” deyip canlı yayında idam ipiyle şov yapan piçi serbest bırakan mahkeme heyetinin tamamı FETÖ’DEN TUTUKLANSIN” (31/03/2017, 20:35).
4- Ömer Turan isimli bir başka meczup, 31 Mart 2017 tarihi saat 23.50 civarında yazdığı tweet mesajında, “HSYK bu gece acil toplanmalı, fetöcüleri serbest bırakan savcı ve hâkimleri hemen ihraç etmeli. Bu isimler sonra da fetöden tutuklanmalı.”
5- Bu meczuplara, İsmail Saymaz gibi Büşra Erdal’ı hedef göstererek tahliyelere ‘imalı’ yorumlar getiren ‘muhalif’ gazetecileri de eklemek lazım.
Bunlar meczup; koskoca devlet bunların ağzına bakıp idare edilmez demeyin. Erdoğan’ın “devleti troller idare etmiyor” demesine aldanmayın. Elbette devleti troller idare ediyor. Bu meczupların kopardığı yaygara sonunda bakın neler oldu:
Aynı gece 00:17’de, Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve hâkimleri atayan daire olan HSK 1. Daire üyesi Kenan İpek, twitter hesabından “FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı Türk yargısının ve HSK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü azim ve kararlılıkla sürdürülecektir.” açıklamasını yaptı.
Tüm bu olanlardan sonra, tahliye edilen 21 gazeteciden 20’si yeniden tutuklandı. Sadece gazeteci Ali Akkuş, etkin pişmanlıktan yararlanarak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. (Bugünkü karar duruşmasında Ali Akkuş 11,5 ay sonra tekrar tutuklanarak cezaevine gönderildi).
Tabii ki iş bununla bitmedi. Tetikçi meczupların talimatları gereği, sıra tahliye kararını veren mahkeme heyetinin dağıtılmasına geldi. Bir kaç gün içinde tahliye kararı veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti ile duruşma savcısı HSK tarafından görevden uzaklaştırdı.
HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, açığa alma kararını “tahliye kararının toplumda infial uyandırdığı ve kamuoyu vicdanını yaraladığı” şeklinde açıkladı. İyi de arkadaş, sen kimsin? O kararı veren mahkeme heyeti ve savcısı kadar dosya içeriğine vakıf mısın? 4 tane meczup tweet attı diye infial mi olurmuş? Bunları kimse demedi, diyemedi.
İşte dünkü kararları veren 25. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin verdiği kararı bu bilgiler ışığında değerlendirmek lazım.
Yargıtay Başkanı’nın ‘bağımsız’ diye nitelediği yargının bu gazetecilere Saray’ın iradesi ve trollerin yaygarası dışına çıkarak tahliye verme şansı var mı? Üstelik yasalar gereği bu gazetecilerin bir bölümü Yargıtay kararı onaylayana kadar tahliye edilmeliydiler. Ancak hâkimler bunu uygulayacak kadar bile kendi iradelerine bırakılmış değiller. Siyaset gibi yargı da troll seviyesine indirildi ve hukuk da trollerin keyfine göre işler hâle geldi.
Daha birkaç gün önce ortaya çıktı ki, HSK tarafından hakimlere dağıtılmak üzere hazırlanan kitapçıkta hakimlere, tahliye kararlarını vermeden önce HSK ile istişare etmeleri emredilmişti.
Bu şartlar altında hakimler, “Ey gazeteciler, bakın ne kadar insaflıyız. Biz 26. Ağır Ceza Mahkemesi gibi hiç olmazsa müebbet vermedik ama viran olası hanede evlad u iyal var; HSK’nın şerrinden sakınmak için de kimseyi de tahliye etmedik” demişler midir?
[Mehmet Yıldız] 9.3.2018 [TR724]
Kafesiniz onları hapsedemez! Onlar bağımsız, onlar sadece gazeteci! [Erman Yalaz]
‘Darbeyi lanetliyoruz’ (Özgür Düşünce)… ‘Darbe terörü’ (Meydan)… ‘Her türlü darbeye hayır’ (Yeni Hayat)… ‘Halk demokrasiye sahip çıktı’ (Yarına Bakış)… ‘Dünyadan darbeye tepki yağıyor’ (RotaHaber)… Dün bir savcı ve üç hakimin yok yere 6-7 yıl hapis cezası verdiği, twit mesajlarına ve haberlere 160 yıl istenen davada yargılanan gazetecilerin çalıştığı kurumların 15 Temmuz sonrası atttığı başlıklardan bir kaçı bunlar.
Adalet duygusu, hukuk bilgisi olan bir hakim ya da savcı sadece yargılanan gazetecilerin son işlerine baksa utanırdı. Türkiye’den binlerce kilometre ötede belki de bazı meslektaşlarımın ağır sitemlerini de hissettiğim bir odada gazetecileri, arkadaşlarımı ‘terör ögütü üyesi’ ilan eden İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını okuyorum. Savunmalar ve son sözler o kadar net o kadar berrak. ‘Ben sadece gazetecilik yaptım’, ‘Ben gazeteciyim’, ‘Ben muhabirim’…
VİCDANLARI KÖR MAHKEME HEYETİNİN DUYMADIKLARI
Kulakları sağır olmuş, vicdanları körleşmiş mahkeme heyetinin duymadığı ben suçsuzum cümleleri bunlar. Savcı 20 aydır ortaya tek delil koymuş değil. Delil diye iddianameye girenler gazetecilerin tweetleri, haber küpürleri, köşe yazıları ya da bir kurumda çalışmış olmaları; 20 yıl önce mezun oldukları okulları… Akla ziyan bir darbe yargılaması. Kimler yargılanıyor? Ünal Tanık. Kendi kaleminden anlatımla, ‘Kışın en şiddetli olduğu günlerde Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı bir köy olan Harmanlı’da doğmuş’, bir Anadolu evladı. Adıyaman’dan Erzincan’a oradan İstanbul’a İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne uzanan bir öğrencilik hikayesi. Akademisyen olayım derken, önüne çıkan engellerden sonra kendini Tercüman gazetesinde bulan bir genç. Sonrası hep gazetecilik. İnternet haberciliği dendiğinde daha düne kadar ismi akla ilk gelen kişi Ünal Tanık. Ne demokrasiye bakışı, ne ülkesinin gerçeklerine karşı gösterdiği saygı, ne gazetecilik refleksi açısından sınavını kaybetmiş. TGRT, Kanal 7, Haber7 internet sitesinde çalışmış… Yıllarını bu mesleğe vermiş. Bildiğiniz gazeteci, hem de en iyilerinden. ‘Hukuk devletinin öngörülebilir olması gerekir’, ‘Bugün suç olmayan yarın suç sayılırsa, devlet vatandaşlarına tuzak kuruyor gibi algılanmaz mı?’ diye soruyor. Bu haklı sözleri, tespitleri duvara çarpmışçasına hakimlerin, savcıların kulağına değmiyor maalesef.
Yakup Çetin. ‘Ben devletin gözetimi ve denetimi altında bir kurumda çalıştığımı sanıyordum. İddianamede Zaman’a kayyum atandığı gün attığım 6 tweet var’ diyor. Meslektaşlarının İstanbul’daki en hassas yargı mensuplarından biri dediği bir isim Çetin. O da Anadolu’nun bir yakasında İstanbul’a savrulup gelmiş. 5 yıllık Zaman muhabirliği nedeniyle yargılanıyor! Bir de işini kaybettiği gece attığı 6 twit yüzünden.
Ufuk Şanlı, ekonomi muhabirlerinin gıpta ile izlediği başarılı bir genç gazeteci. Mesleğinin ilk yıllarında araştırmacılığını ortaya koymuş. IMF’yi kitaplaştırmış. Türk bankacılık sektörünün belki de nadir uzman gazetecilerinden biri. ‘Algı operasyonu yaptığım iddia edilen Aksiyon dergisi tarafından tazminatsız işten çıkarılarak mağdur edildim. O dönem ekonomi bakanı olan Ali Babacan’ın elinden yılın ekonomi gazetecisi ödülünü aldım’ diyor. Şaka gibi değil mi? Çalıştığı ve örgüt propagandası yaptığı iddia edilen Aksiyon Dergisi’nde çalışanları sıralıyor; Ahmet Davutoğlu, Fehmi Koru, Ayşe Böhürler… Hakimler duymuyor, savcılar sağır. Hani örgütse, hani suçsa bu kurumlarda çalışmak, bu kişiler ne yapmış oluyor? Biri başbakan, biri cumhurbaşkanı danışmanı, biri parti kurucusu….
Dünkü sesler kulağımda. Büşra Erdal. Türkiye’nin en iyi, en saygın yargı muhabirlerinden biri. ‘Sadece mesleğim değil, hayatım, düşünce ve ifade özgürlüğüm yargılanıyor!’ diyor. Hukuk bilgisiyle, gazeteciliğiyle karşısındaki hakim heyeti 40 kez cebinden çıkarabilecek bir birikime sahip. Türkiye’nin en önemli yargılaması yapılırken, demokrasinin önünü açtığına inandığımız Ergenekon, Balyoz yargılamalarında satır satır hakikat peşinde koşan bir gazeteci, araştırmacı, kitap yazarı. Onun da tweetleri suç unsuru sayılıyor. Zaman’da çalışması, bu davaları izlemesi suç gösteriliyor. 15 Temmuz’u neresinde Büşra Erdal? Yok bunun cevabı. Diğer gazeteci arkadaşlarım için de cevap aynı. Onlar, darbenin, darbecinin yanından geçmemiş kişiler, sadece gazeteciler.
‘ALLAH CANIMI ALSIN’ DİYE DUA ETTİM
Mahkeme salonunda en çok Hüseyin Aydın’ın gözleri geliyor önüme. ‘Eşim ve kızım…’ diyor üzerindeki zulmün ağırlığını anlatıyor: “Duygu sömürüsü hiç yapmadım. Ama kaç kez “Allah canımı alsın” diye dua ettim. Her nefes alışınızda acı çekiyorsunuz. Eşinizin hatıraları çivi gibi batıyor. Eşim ve kızımla görüşten beni çekip götüren gardiyana içimden direnmek geliyor!!” Cihan Haber Ajansı’nda çalışmış. “Kapısında “örgüt üyesi olmayan giremez” gibi bir tabela yoktu. Habercilik dışında bir şey yapmadım. Devlet işten ayrılana kadar maaşımdan vergi aldı. İddianameye 11 tweetim konmuş. Savcılığın algı operasyonu yaptığımı somut olarak delillendirmesi gerekmez miydi?” diye soruyor. Haksız mı? Acısını, ızdırabını duyabiliyor musunuz? Onun canını yakan çivi gibi saplanıp kalan bu düşüncelerle yatıp kalkıyoruz biz gazeteci arkadaşları olarak. Sonra Hüseyin’in bir basın toplantısından sarı basın kartı ile geriye çevrildiği, Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın korumalarının iteleyip kakalamaya çalıştıkları sahneler geçiyor gözümün önünden.
Mutlu Çölgeçen, “23 yıllık gazeteciyim, yaptığım her haberin savunmasını yapabilirim” diyor. Sorsanız son 20 yılda Meclis’ten geçmiş milletvekillerinden, AKP’li bakanlardan, bürokratlardan, parlamento muhabirlerinden tanımayan, gıpta etmeyen, sözünü dinlemekten keyif almayan tek kişi yok. Millet gazetesi çalışanı olduğu için yargılanıyor. Tek sebep bu. Gerisi hikaye. Yenişafak’ta, Akşam’da, Sabah’ta attığı manşetleri, bırakın muhabirleri belki de editörlerinin bile gıpta ile anlatacağı bir Ankara gazetecisi.
Abdullah Kılıç. Habertürk Tv’de koordinatörlük yapmış. Adnan Menderes’in 27 Mayıs yargılamalarının ses ve görüntü kayıtlarını ortaya çıkartmış. Cuntacıların yüzüne kötülüklerini 50 yıl sonra vurmuş bir başka başarılı, saygın gazeteci.
SADECE GAZETECİLER…
Satırlar yetmiyor. Hepsi öyle. Sadece gazeteciler. Murat Aksoy, Atilla Taş, Bayram Kaya, Cihan Acar, Bünyamin Köseli, Cemal Kalyoncu, Halil İbrahim Balta, Oğuz Usluer, Seyid Kılıç, Erkan Acar, Ali Akkuş, Sait Kuloğlu, Ahmet Memiş, Yetkin Yıldız, Habip Güler…
Ben de bir gazeteciyim. Gurbetteyim. Hizmet Hareketiyle anılan basın kuruluşlarında on yıllarımı geçirdim. Şimdi zorunlu bir göçle Avrupa’dayım; özgürlüğün ve demokrasinin oksijen gibi herkese eşit dağıldığı bir ülkede. Onları hapishane duvarlarıyla durdurmaya çalışan Türkiye’deki adaleti, mahkemeleri anlatmaya çalışıyorum etrafıma. İnanamıyor kimse. Ben bir kafesteyim. Aklım almıyor bu kararları. Avrupa’daki yerli yabancı kimle konuşsam onların da almıyor aklı, gönlü, vicdanı…. Erdoğan diyorlar, kötü adam diyorlar. Türkiye diyorlar… Üzüldüklerini, kırıldıklarını dile getirip teselli ediyorlar gurbetteki gazeteciler olarak bizleri. Kalsaydım Türkiye’de o sandalyelerden birinde hüküm giyen gazetecilerden biriydim. Sahi hüküm giyen sadece bu 26 gazeteci mi? Susan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, sendikalar ve korkup haberlerini internete gazetelere alamayan meslektaşlarımız, gazetecilik asıl mahkum edilen.
[Erman Yalaz] 9.3.2018 [TR724]
Adalet duygusu, hukuk bilgisi olan bir hakim ya da savcı sadece yargılanan gazetecilerin son işlerine baksa utanırdı. Türkiye’den binlerce kilometre ötede belki de bazı meslektaşlarımın ağır sitemlerini de hissettiğim bir odada gazetecileri, arkadaşlarımı ‘terör ögütü üyesi’ ilan eden İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını okuyorum. Savunmalar ve son sözler o kadar net o kadar berrak. ‘Ben sadece gazetecilik yaptım’, ‘Ben gazeteciyim’, ‘Ben muhabirim’…
VİCDANLARI KÖR MAHKEME HEYETİNİN DUYMADIKLARI
Kulakları sağır olmuş, vicdanları körleşmiş mahkeme heyetinin duymadığı ben suçsuzum cümleleri bunlar. Savcı 20 aydır ortaya tek delil koymuş değil. Delil diye iddianameye girenler gazetecilerin tweetleri, haber küpürleri, köşe yazıları ya da bir kurumda çalışmış olmaları; 20 yıl önce mezun oldukları okulları… Akla ziyan bir darbe yargılaması. Kimler yargılanıyor? Ünal Tanık. Kendi kaleminden anlatımla, ‘Kışın en şiddetli olduğu günlerde Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı bir köy olan Harmanlı’da doğmuş’, bir Anadolu evladı. Adıyaman’dan Erzincan’a oradan İstanbul’a İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne uzanan bir öğrencilik hikayesi. Akademisyen olayım derken, önüne çıkan engellerden sonra kendini Tercüman gazetesinde bulan bir genç. Sonrası hep gazetecilik. İnternet haberciliği dendiğinde daha düne kadar ismi akla ilk gelen kişi Ünal Tanık. Ne demokrasiye bakışı, ne ülkesinin gerçeklerine karşı gösterdiği saygı, ne gazetecilik refleksi açısından sınavını kaybetmiş. TGRT, Kanal 7, Haber7 internet sitesinde çalışmış… Yıllarını bu mesleğe vermiş. Bildiğiniz gazeteci, hem de en iyilerinden. ‘Hukuk devletinin öngörülebilir olması gerekir’, ‘Bugün suç olmayan yarın suç sayılırsa, devlet vatandaşlarına tuzak kuruyor gibi algılanmaz mı?’ diye soruyor. Bu haklı sözleri, tespitleri duvara çarpmışçasına hakimlerin, savcıların kulağına değmiyor maalesef.
Yakup Çetin. ‘Ben devletin gözetimi ve denetimi altında bir kurumda çalıştığımı sanıyordum. İddianamede Zaman’a kayyum atandığı gün attığım 6 tweet var’ diyor. Meslektaşlarının İstanbul’daki en hassas yargı mensuplarından biri dediği bir isim Çetin. O da Anadolu’nun bir yakasında İstanbul’a savrulup gelmiş. 5 yıllık Zaman muhabirliği nedeniyle yargılanıyor! Bir de işini kaybettiği gece attığı 6 twit yüzünden.
Ufuk Şanlı, ekonomi muhabirlerinin gıpta ile izlediği başarılı bir genç gazeteci. Mesleğinin ilk yıllarında araştırmacılığını ortaya koymuş. IMF’yi kitaplaştırmış. Türk bankacılık sektörünün belki de nadir uzman gazetecilerinden biri. ‘Algı operasyonu yaptığım iddia edilen Aksiyon dergisi tarafından tazminatsız işten çıkarılarak mağdur edildim. O dönem ekonomi bakanı olan Ali Babacan’ın elinden yılın ekonomi gazetecisi ödülünü aldım’ diyor. Şaka gibi değil mi? Çalıştığı ve örgüt propagandası yaptığı iddia edilen Aksiyon Dergisi’nde çalışanları sıralıyor; Ahmet Davutoğlu, Fehmi Koru, Ayşe Böhürler… Hakimler duymuyor, savcılar sağır. Hani örgütse, hani suçsa bu kurumlarda çalışmak, bu kişiler ne yapmış oluyor? Biri başbakan, biri cumhurbaşkanı danışmanı, biri parti kurucusu….
Dünkü sesler kulağımda. Büşra Erdal. Türkiye’nin en iyi, en saygın yargı muhabirlerinden biri. ‘Sadece mesleğim değil, hayatım, düşünce ve ifade özgürlüğüm yargılanıyor!’ diyor. Hukuk bilgisiyle, gazeteciliğiyle karşısındaki hakim heyeti 40 kez cebinden çıkarabilecek bir birikime sahip. Türkiye’nin en önemli yargılaması yapılırken, demokrasinin önünü açtığına inandığımız Ergenekon, Balyoz yargılamalarında satır satır hakikat peşinde koşan bir gazeteci, araştırmacı, kitap yazarı. Onun da tweetleri suç unsuru sayılıyor. Zaman’da çalışması, bu davaları izlemesi suç gösteriliyor. 15 Temmuz’u neresinde Büşra Erdal? Yok bunun cevabı. Diğer gazeteci arkadaşlarım için de cevap aynı. Onlar, darbenin, darbecinin yanından geçmemiş kişiler, sadece gazeteciler.
‘ALLAH CANIMI ALSIN’ DİYE DUA ETTİM
Mahkeme salonunda en çok Hüseyin Aydın’ın gözleri geliyor önüme. ‘Eşim ve kızım…’ diyor üzerindeki zulmün ağırlığını anlatıyor: “Duygu sömürüsü hiç yapmadım. Ama kaç kez “Allah canımı alsın” diye dua ettim. Her nefes alışınızda acı çekiyorsunuz. Eşinizin hatıraları çivi gibi batıyor. Eşim ve kızımla görüşten beni çekip götüren gardiyana içimden direnmek geliyor!!” Cihan Haber Ajansı’nda çalışmış. “Kapısında “örgüt üyesi olmayan giremez” gibi bir tabela yoktu. Habercilik dışında bir şey yapmadım. Devlet işten ayrılana kadar maaşımdan vergi aldı. İddianameye 11 tweetim konmuş. Savcılığın algı operasyonu yaptığımı somut olarak delillendirmesi gerekmez miydi?” diye soruyor. Haksız mı? Acısını, ızdırabını duyabiliyor musunuz? Onun canını yakan çivi gibi saplanıp kalan bu düşüncelerle yatıp kalkıyoruz biz gazeteci arkadaşları olarak. Sonra Hüseyin’in bir basın toplantısından sarı basın kartı ile geriye çevrildiği, Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın korumalarının iteleyip kakalamaya çalıştıkları sahneler geçiyor gözümün önünden.
Mutlu Çölgeçen, “23 yıllık gazeteciyim, yaptığım her haberin savunmasını yapabilirim” diyor. Sorsanız son 20 yılda Meclis’ten geçmiş milletvekillerinden, AKP’li bakanlardan, bürokratlardan, parlamento muhabirlerinden tanımayan, gıpta etmeyen, sözünü dinlemekten keyif almayan tek kişi yok. Millet gazetesi çalışanı olduğu için yargılanıyor. Tek sebep bu. Gerisi hikaye. Yenişafak’ta, Akşam’da, Sabah’ta attığı manşetleri, bırakın muhabirleri belki de editörlerinin bile gıpta ile anlatacağı bir Ankara gazetecisi.
Abdullah Kılıç. Habertürk Tv’de koordinatörlük yapmış. Adnan Menderes’in 27 Mayıs yargılamalarının ses ve görüntü kayıtlarını ortaya çıkartmış. Cuntacıların yüzüne kötülüklerini 50 yıl sonra vurmuş bir başka başarılı, saygın gazeteci.
SADECE GAZETECİLER…
Satırlar yetmiyor. Hepsi öyle. Sadece gazeteciler. Murat Aksoy, Atilla Taş, Bayram Kaya, Cihan Acar, Bünyamin Köseli, Cemal Kalyoncu, Halil İbrahim Balta, Oğuz Usluer, Seyid Kılıç, Erkan Acar, Ali Akkuş, Sait Kuloğlu, Ahmet Memiş, Yetkin Yıldız, Habip Güler…
Ben de bir gazeteciyim. Gurbetteyim. Hizmet Hareketiyle anılan basın kuruluşlarında on yıllarımı geçirdim. Şimdi zorunlu bir göçle Avrupa’dayım; özgürlüğün ve demokrasinin oksijen gibi herkese eşit dağıldığı bir ülkede. Onları hapishane duvarlarıyla durdurmaya çalışan Türkiye’deki adaleti, mahkemeleri anlatmaya çalışıyorum etrafıma. İnanamıyor kimse. Ben bir kafesteyim. Aklım almıyor bu kararları. Avrupa’daki yerli yabancı kimle konuşsam onların da almıyor aklı, gönlü, vicdanı…. Erdoğan diyorlar, kötü adam diyorlar. Türkiye diyorlar… Üzüldüklerini, kırıldıklarını dile getirip teselli ediyorlar gurbetteki gazeteciler olarak bizleri. Kalsaydım Türkiye’de o sandalyelerden birinde hüküm giyen gazetecilerden biriydim. Sahi hüküm giyen sadece bu 26 gazeteci mi? Susan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, sendikalar ve korkup haberlerini internete gazetelere alamayan meslektaşlarımız, gazetecilik asıl mahkum edilen.
[Erman Yalaz] 9.3.2018 [TR724]
Manevî anatomiler [Emine Eroğlu]
Uzun süre saklayamaz kendini insan. Maske taksa sesinden tanınır. Sussa tavır ve davranışlarından bilinir.
Meleklerle secde etse, Hazreti Âdem’le sınanınca deşifre olur.
Yıldız böceği gibi, kendi küçücük ışığını güneşe nispet ederek “Ben de güneş gibiyim” dese, saltanatı sabaha kadar sürer. Güneşin doğuşuyla her yeri kaplayan parlak ışık altında kaybolur.
Çürümüşse kokusundan, pörsümüşse renginden, düşmüşse yarasından beresinden teşhis edilir.
Manevî anatomisinden, ruh DNA’sından, hal şifresinden çözülür.
İlm-i simalar, ilm-i kıyafetler, ilm-i ferasetler onun için yazılır.
Güneşse, balçıkla sıvanmaz. Zatını ispat etme telaşına düşmeden nurunun akislerinden sezilir.
Üç yüz yıl mağarada uyusa, pazara indiğinde akçesinden anlaşılır kim olduğu.
Zaman değişse, mekan değişse, Mısır’a nazır olsa, gün gelir, “Sen Yusuf musun?” diye soran bulunur.
Gömleği Mısır’dan yola çıksa, kokusu Kenan ilinden duyulur.
Yıllarca Tevrat tahsil ettikten sonra Efendimiz aleyhisselatü vesselâmın huzuruna girer. Hiçbir şey sorma gereği duymadan, “Billahi bu simada yalan yok!” der de basiretiyle ilmin kemaline erişir.
SÖZÜN DEMİ DE KEMİ DE SAHİBİNİ ELE VERİR
Yollar, izler ve işaretlerle doludur.
Daha kıssanın başında, ağabeylerin hallerinden bellidir, Hazreti Yusuf’u kurdun yemediği. Yırtılmamış gömleğe sürülen “yalan bir kan;” kardeşlerinin jest ve mimiklerindeki yalanın uzantısı, aynı zamanda da açıklayıcısıdır.
Elinden bir şey gelmese de durumun farkında olduğunu gizlemez Hazreti Yakup:
“Hayır!” der, “Nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” (Yusuf, 18).
Bir Hazreti Yusuf’un bir de Züleyha’nın simasına bakan, masumu ve iftiracıyı birbirinden ayırt edebilir.
Züleyha’nın, kaçan Hazreti Yusuf’u kovalıyor olmasına rağmen, kapıda kocasıyla karşılaşınca aceleyle kurduğu,
“Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?” cümlenin satır aralarını okuyan, suçunu iftirayla örtme çabasını görebilir.
Mısırlı kadınların, “Hâşâ! Allah için bu, bir insan olamaz! Bu sadece yüce bir melek! Başka bir şey olamaz!” (Yusuf, 37). dediğini duyan; meyve yerine kendi parmaklarını doğradıklarını gören, Hazreti Yusuf’un tasavvurlar ötesi güzelliğine hükmedebilir.
Kim rüyasını Hazreti Yusuf’a tabir ettirse yanılmadan ve yanıltmadan o rüyanın rehberliğinde yol alabilir.
Kim Yusuf’unu Kenan ilinde kaybetse Hazreti Yakub’un gözyaşlarının izinde yitiğini bulabilir.
YÜZLERDEKİ SECDE AYDINLIĞI
“Onların alameti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (Fetih 29) diyen âyetteki “iz”i İbni Abbas, “İslam çehresi, karakteri, tavrı, vakar ve tevazuudur.” diye tefsir ederken Taberi ilave eder: “Bunlar İslam’ın mümine bahşettiği huşu, takva, nuraniyet, mütebessim bir sima gibi alametlerdir.”
Öyleyse, gerçeğin ne olduğunu anlamak isteyen, aydınlık yüzlerden ayırmasın bakışlarını.
Kelepçelenmiş götürülen masumların simalarını seyretsin. Ağır işkence altında ölen Gökhan öğretmenin yalınlığına, zulümden kaçarken aileleri ile birlikte boğulan Hüseyin Maden’in tebessümüne, Ayşe Abdürrezzak’ın duruluğuna dikkat kesilsin.
Burs vermek için içli köfte yapan ablaların, okul inşaatında çalışan ağabeylerin yüz çizgilerindeki sükunete, ruhlarındaki dinginliğe baksın. İyiliğin bir cürüm olmadığına inanan ve hangi şartta olursa olsun ondan vazgeçmeyenlerin vakarını, kardeşlerini utandıracak hiçbir şey yapmayanların huşu ve takvasını seyretsin.
Hüzün ve gözyaşının izini sürsün. Allah’la irtibatın derinliğine dalsın.
Ve görsün, alametleri, işaretleri, nişanları… Zahirin batına, gölgenin asla nasıl bürhan olduğunu anlasın.
Sonra dönüp suratları samimiyetsizlikle damgalanmışlara baksın. Gülmesi sırıtma, ağlaması riya, sözü yalan ve iftira olanların kararmış yüzlerine.
İnsaniyetten çoktan çıktıkları için, Kur’an-ı Kerim’de onların hali köpeğin durumuna benzetilir: “Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur!” (Araf 176)
Medya aracılığı ile zihinlere egemen olmaya çalıştıkları, övünme yarışına girdikleri ya da kürsülerden muhalif sesleri bastırmak için seslerini yükselttikleri için, “Seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir” (Lokman, 19) âyetinin hükmüne dahil olurlar.
İKİ RESİM ARASINDAKİ SAYISIZ FARK
Ancak nefsini Allah’a satanların erişebildiği o “olma” halidir ki, görünmek için sahneye çıkan münafıkların katışıklarını, bulaşıklarını açığa çıkarır.
Kibirli, kurnaz, şehitlikten bile iktidar şehveti devşirenlerin ruhlarındaki kiri dışa vurur.
Vatan sevgisini bile tacize dönüştürenlerin uğursuz yüzlerinden Allah’a sığındırır. “Billahi bu simada doğruluk yok!” dedirtir.
İki resim arasındaki sayısız farkı aşikar kılar.
Subliminal değil, apaçık bir mesaj verir…
Bu yüzden itikadî iffetlerinden taviz vermeyenlere “Yusuf yüzlüler” deniliyor oluşu boşuna değildir.
Boşuna değildir onlara “itikadî iffetsizler” tarafından bunca ağır bedeller ödetiliyor oluşu.
Onların karakterleri, manevi yapıları ve cibilliyetleri alınlarındaki secde izinden bellidir.
Zulme boyun eğmeyen o Yusuf yüzlülere çamur da atsalar, çuval da giydirseler dupduru hallerini gizleyemez, alınlarındaki parlak ışığın vicdanlara yansıyan aksini perdeleyemezler.
[Emine Eroğlu] 9.3.2018 [TR724]
Meleklerle secde etse, Hazreti Âdem’le sınanınca deşifre olur.
Yıldız böceği gibi, kendi küçücük ışığını güneşe nispet ederek “Ben de güneş gibiyim” dese, saltanatı sabaha kadar sürer. Güneşin doğuşuyla her yeri kaplayan parlak ışık altında kaybolur.
Çürümüşse kokusundan, pörsümüşse renginden, düşmüşse yarasından beresinden teşhis edilir.
Manevî anatomisinden, ruh DNA’sından, hal şifresinden çözülür.
İlm-i simalar, ilm-i kıyafetler, ilm-i ferasetler onun için yazılır.
Güneşse, balçıkla sıvanmaz. Zatını ispat etme telaşına düşmeden nurunun akislerinden sezilir.
Üç yüz yıl mağarada uyusa, pazara indiğinde akçesinden anlaşılır kim olduğu.
Zaman değişse, mekan değişse, Mısır’a nazır olsa, gün gelir, “Sen Yusuf musun?” diye soran bulunur.
Gömleği Mısır’dan yola çıksa, kokusu Kenan ilinden duyulur.
Yıllarca Tevrat tahsil ettikten sonra Efendimiz aleyhisselatü vesselâmın huzuruna girer. Hiçbir şey sorma gereği duymadan, “Billahi bu simada yalan yok!” der de basiretiyle ilmin kemaline erişir.
SÖZÜN DEMİ DE KEMİ DE SAHİBİNİ ELE VERİR
Yollar, izler ve işaretlerle doludur.
Daha kıssanın başında, ağabeylerin hallerinden bellidir, Hazreti Yusuf’u kurdun yemediği. Yırtılmamış gömleğe sürülen “yalan bir kan;” kardeşlerinin jest ve mimiklerindeki yalanın uzantısı, aynı zamanda da açıklayıcısıdır.
Elinden bir şey gelmese de durumun farkında olduğunu gizlemez Hazreti Yakup:
“Hayır!” der, “Nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” (Yusuf, 18).
Bir Hazreti Yusuf’un bir de Züleyha’nın simasına bakan, masumu ve iftiracıyı birbirinden ayırt edebilir.
Züleyha’nın, kaçan Hazreti Yusuf’u kovalıyor olmasına rağmen, kapıda kocasıyla karşılaşınca aceleyle kurduğu,
“Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?” cümlenin satır aralarını okuyan, suçunu iftirayla örtme çabasını görebilir.
Mısırlı kadınların, “Hâşâ! Allah için bu, bir insan olamaz! Bu sadece yüce bir melek! Başka bir şey olamaz!” (Yusuf, 37). dediğini duyan; meyve yerine kendi parmaklarını doğradıklarını gören, Hazreti Yusuf’un tasavvurlar ötesi güzelliğine hükmedebilir.
Kim rüyasını Hazreti Yusuf’a tabir ettirse yanılmadan ve yanıltmadan o rüyanın rehberliğinde yol alabilir.
Kim Yusuf’unu Kenan ilinde kaybetse Hazreti Yakub’un gözyaşlarının izinde yitiğini bulabilir.
YÜZLERDEKİ SECDE AYDINLIĞI
“Onların alameti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (Fetih 29) diyen âyetteki “iz”i İbni Abbas, “İslam çehresi, karakteri, tavrı, vakar ve tevazuudur.” diye tefsir ederken Taberi ilave eder: “Bunlar İslam’ın mümine bahşettiği huşu, takva, nuraniyet, mütebessim bir sima gibi alametlerdir.”
Öyleyse, gerçeğin ne olduğunu anlamak isteyen, aydınlık yüzlerden ayırmasın bakışlarını.
Kelepçelenmiş götürülen masumların simalarını seyretsin. Ağır işkence altında ölen Gökhan öğretmenin yalınlığına, zulümden kaçarken aileleri ile birlikte boğulan Hüseyin Maden’in tebessümüne, Ayşe Abdürrezzak’ın duruluğuna dikkat kesilsin.
Burs vermek için içli köfte yapan ablaların, okul inşaatında çalışan ağabeylerin yüz çizgilerindeki sükunete, ruhlarındaki dinginliğe baksın. İyiliğin bir cürüm olmadığına inanan ve hangi şartta olursa olsun ondan vazgeçmeyenlerin vakarını, kardeşlerini utandıracak hiçbir şey yapmayanların huşu ve takvasını seyretsin.
Hüzün ve gözyaşının izini sürsün. Allah’la irtibatın derinliğine dalsın.
Ve görsün, alametleri, işaretleri, nişanları… Zahirin batına, gölgenin asla nasıl bürhan olduğunu anlasın.
Sonra dönüp suratları samimiyetsizlikle damgalanmışlara baksın. Gülmesi sırıtma, ağlaması riya, sözü yalan ve iftira olanların kararmış yüzlerine.
İnsaniyetten çoktan çıktıkları için, Kur’an-ı Kerim’de onların hali köpeğin durumuna benzetilir: “Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur!” (Araf 176)
Medya aracılığı ile zihinlere egemen olmaya çalıştıkları, övünme yarışına girdikleri ya da kürsülerden muhalif sesleri bastırmak için seslerini yükselttikleri için, “Seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir” (Lokman, 19) âyetinin hükmüne dahil olurlar.
İKİ RESİM ARASINDAKİ SAYISIZ FARK
Ancak nefsini Allah’a satanların erişebildiği o “olma” halidir ki, görünmek için sahneye çıkan münafıkların katışıklarını, bulaşıklarını açığa çıkarır.
Kibirli, kurnaz, şehitlikten bile iktidar şehveti devşirenlerin ruhlarındaki kiri dışa vurur.
Vatan sevgisini bile tacize dönüştürenlerin uğursuz yüzlerinden Allah’a sığındırır. “Billahi bu simada doğruluk yok!” dedirtir.
İki resim arasındaki sayısız farkı aşikar kılar.
Subliminal değil, apaçık bir mesaj verir…
Bu yüzden itikadî iffetlerinden taviz vermeyenlere “Yusuf yüzlüler” deniliyor oluşu boşuna değildir.
Boşuna değildir onlara “itikadî iffetsizler” tarafından bunca ağır bedeller ödetiliyor oluşu.
Onların karakterleri, manevi yapıları ve cibilliyetleri alınlarındaki secde izinden bellidir.
Zulme boyun eğmeyen o Yusuf yüzlülere çamur da atsalar, çuval da giydirseler dupduru hallerini gizleyemez, alınlarındaki parlak ışığın vicdanlara yansıyan aksini perdeleyemezler.
[Emine Eroğlu] 9.3.2018 [TR724]
Yalancı baharın iktidarı [Semih Ardıç]
Hiçbir ifade Türkiye’nin ahvalini ‘yalancı bahar’ ibaresi kadar iyi tasvir edemezdi. Ben piyasa ekseninden tahlil edeceğim yalancı baharı. Esasında yalancı baharın iktidarı, Türkiye’de bugün her sahaya tatbik edilebilir.
7 Mart’ta sanki başka bir memleketin kredi notu çöp seviyesinden bir basamak daha aşağı indirildi. Dünyanın en büyük yatırım bankalarından Goldman Sachs, Türk Lirası için değil de başka para birimleri için ‘her an düşüşe geçebilir’ ikazında bulundu.
KIYAMET KOPSA BORSA REKOR KIRACAK!
Borsa İstanbul (BIST) kıyamet kopsa rekor kıracak. Kredi notunun aşağıların da aşağısına inmesi vız geliyor. Ekonomi programlarında, ekonomi sayfalarında muhteşem bir tablo çiziliyor. ‘Biz ki yedi düvele haddini bildirmişiz’ beyanı iktisatçıların bile virdi zebanı oldu.
Ben bu tabloyu algı ile hakikat arasındaki fark ile izah ediyorum. 1945’te Almanya’nın başşehri Berlin düştü düşecek, o esnada Hitler’in propaganda makinesi televizyon zafer marşları eşliğinde kahramanlık görüntülerini yayınlıyordu. Halk işlerin iyiye gitmediğini hissetse de emin olamıyordu. Şehrin yakınlarına kadar gelen Amerikan askerlerinin varlığı, günlerdir devam eden hava bombardımanı savaşı Almanların kaybettiğini gösterse de halk için televizyonda, gazetelerde anlatılanlara inanmak daha kolaydı.
Üstelik bu tercih müsekkin gibiydi.
25 GAZETECİ DELİLSİZ HAPSE MAHKUM EDİLDİ
Türkiye’de 8 Mart 2018 Perşembe günü 25 gazeteci 2 seneden 7 sene 6 aya kadar değişen müddette hapis cezasına mahkum edildi. 25 gazetecinin tek suçu haber yazmak, sosyal medyadan fikriyatını paylaşmaktı.
Dosyalarında ‘şiddet’, ‘terör’ ya da ‘darbe’ suçu namına tek delil olmayan meslektaşlarımıza verilen ceza ile yalancı baharı yaşayan piyasa arasında kuvvetli bir irtibat var.
Gazetecilerin cezalandırıldığı televizyon ekranlarının iktidar sözcüleri tarafından işgal edildiği bir memlekette sadece temel hak ve hürriyetler gasp edilmiyor. İnsanlar aynı zamanda sıhhatli malumat almak hakkından da mahrum bırakılıyor.
MOODY’S NOT İNDİRİNCE ‘DIŞ MİHRAK’
Moody’s not indirdiyse ‘dış mihrak’, düne kadar yerden yere vurulan Almanya silah ve para veriyorsa ‘dost ve müttefik’ olarak takdim ediliyor. Bunun için emre amade mebzul kiralık kalem var.
Hakikatin ortaya çıkması uğruna delilsiz 19 aydır mahpus olan 25 meslektaşımız, tıpkı gazeteciler Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek, Tuğrul Özşengül, Ayşenur Parıldak, Hidayet Karaca ve diğerleri gibi talimatla cezalandırıldı. Zira Saray, mebzul kiralık kalemlerin yalanlarının ortaya çıkarılmasından, gazeteci kılıklı kifayetsiz muhterislerin maskelerinin düşürülmesinden endişe ediyor.
YALANCI BAHAR HAVASI ESTİRMEK BÖYLE DAHA KOLAY
Mesleğin hakkını verenler hapsedildikçe her sahada yalancı bahar havası estirmek daha kolay hale geliyor tabiî. 15 Temmuz 2016’da cereyan eden o meşum teşebbüsü bahane edip 200’den fazla gazeteci, yazar ve münevveri zindana atarken zorbalığın iktidarına giden yolda en büyük adımı attılar. Malumatı olmayan insanların hâdiseleri doğru tahlil etmesi mümkün mü?
Karanlığın iktidarında ışığa yer yok. Bir memlekette gazeteciler akla ziyan ithamlarla, düzmece mahkeme kararları ile senelerce hapiste tutuluyorsa o memlekette algı ile hakikat yer değiştirmiştir. O beldede halk da bütün musibet ve felaketlere kendi rızası ile müstahak hale gelmiştir.
TÜRKİYE’NİN KREDİ NOTU DÜŞTÜ, ÇÜNKÜ…
Dünyanın en önemli kredi derecelendirme kuruluşlarından Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu ‘Ba1’den ‘Ba2’ye düşürdü. Yatırımcıların akıl hocası 18 Mart 2017’de notunu indirdiği bir memleket için yeni ikazlarda bulunuyorsa uzun uzun düşünmek lazım gelmez mi?
Neymiş efendim! Maliye Bakanı Naci Ağbal’a göre Moody’s’in kararının hiç itibarı yokmuş! Onun için mi Hazine faizi bir anda fırladı. Kale almaya değmeyecekse Dolar ve Euro cephesinde niçin endişeli bekleyiş hâkim?
Moody’s notu indirimi kararında, ‘kurumların direncindeki süregelen kayıp’ ve ‘dış şok riskinin yüksek borç ve siyasi riskler sebebiyle artması’ derken acaba Merkez Bankası’ndan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na, yerel mahkemelerden Anayasa Mahkemesi’ne kadar hukuk devleti ayakta tutan bütün müesseselerin iktidarın inhisarı altına girmiş olmasını kastetmiş olabilir mi?
MUHASEBE YAPABİLSEYDİK
Artık resmî istatistikler bile maniple edildiği için yüzde 11,1 büyümeye bizden başka kimsenin inanmadığını nazik bir dille ifade ettiği için Moody’s’e kızacağımıza kendi muhasebemizi yapmalıydık.
O kuruluş 2012’de Türkiye’ye ‘yatırım yapılabilir’ notu verirken ne kadar tutarlı ise son not indiriminde de o kadar tutarlıdır. İşler daha girift hale gelmeden ikaz ettikleri için Moody’s gibi kuruluşlar teşekkürü bile hak ediyor. Amma velakin hak ve adaletten bînasip iktidarın nezaket gösterme gibi bir derdi de olmuyor.
DÜNYADA FAİZLER YÜKSELİYOR
Dünyada korumacılık ve yüksek faiz dönemine adım atılırken Türkiye’nin döviz açığını kendi yağıyla kavrularak karşılayamayacağını en iyi Ankara’daki ekonomi bürokratları biliyor. Hazine’nin iki aylık nakit açığı 13,1 milyar TL. Geçen seneyi 47,4 milyar TL cari açıkla kapattık. Bir o kadar da bütçe açığı verdik.
Bizim için sadece Moody’s endişelenmiyor. Fitch, Standard&Poor’s, Goldman Sachs gibi herkesin gözünün içine baktığı kuruluşlar hemen hemen aynı tespitlerde bulunuyor: “Türkiye dış şoklara karşı çok kırılgan vaziyette.”
DÖVİZ REZERVİ ERİYOR
220 milyar dolar döviz borcuna mukabil döviz rezervleri her sene bir evvelki seneye nazaran geriliyor.
2017’de cari açığın finansmanı için 8 milyar dolar rezervden harcadık. Kalan açığı da yüksek faizle ikna ettiğimiz sıcak para ile kapattık. Bunun bir bedeli var elbette. Diğer tarafta faizler tırmanıyor. Merkez Bankası (TCMB) faiz tabelasında ‘yüzde 8’ diye yazsa da hakikatte ‘yüzde 12,75’ diye okunuyor.
Saray’da ‘faizleri indirin’ talimatı verdikleri üç kamu bankasının genel müdürü bile yüzde 16 ile mevduat topluyor. Kredinin senelik maliyeti yüzde 20’yi aştı.
Hükûmet sözcüleri, “Faiz lobisine karşıyız.” dedikçe bütçeden faize ayrılan tutar 60 milyar TL’yi geçti.
SARAY’IN HAZİNE’YE MALİYETİ: FAİZ YÜZDE 7’DEN YÜZDE 13,32’YE ÇIKTI
Goldman Sachs analistlerinin Türk Lirası’nda (TL) değer kaybının hızlanabileceğini duyurduğu 8 Mart’ta Türkiye’de 25 gazeteci daha hapse mahkum edildi. İktidar şimdiye kadar menfi haberleri halının altına süpürmekte ne kadar mahir olduğunu ispat etti. Peşi sıra gelen risk ikazlarını da bir müddet piyasanın dikkatinden kaçırmayı deneyeceklerdir.
O arada faiz ve döviz kuru yine yükselir. Enflasyon ve işsizlik zaten malum. İki sene evvel yüzde 7 ile uzun vadeli borç bulabilen Hazine hal-i hazırda iki senelik borcu yüzde 13,32 ile temin edebiliyor. Aradaki fark Moody’s ve diğer akıl hocalarının ikazlarına kulak tıkayan iktidarın eseridir.
TCMB YİNE FAİZ ARTIRACAK
Üç vakte kalmaz sıcak parayı tutmak için TCMB yine faiz artıracak. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, ‘Nazi artığı ve bizim düşmanımız’ dediği Almanya’nın kapısında el açacak. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da o zilletin elçiliğini yapmak üzere yola revan olacak.
Algı ile dünü kurtarabilirsiniz. Mamafih halkla ilişkiler yalanlarının bugüne, hele hele yarına hiç hükmü geçmiyor. Hakikatin böyle kötü bir huyu var işte.
Hülasa gazetecilerine sahip çıkamamış halk her halükârda aldatılmaya mahkumdur. Türkiye’de vatandaş aldatıldığını haftalığa bağlanan akaryakıt zamlarından, giderek küçülen cüzdanından anlayacak anlamasına da o vakit Berlin çoktan düşmüş olacak.
Kahraman gazeteciler mesleğe ve insanlığa verdikleri sözü ne pahasına olursa olsun tutacak ve ömürlerinden birkaç seneyi bu uğurda feda etmiş olacak.
Midesinin esiri olmayan gazeteciler için yalancı baharın iktidarında dışarıda olmaktansa hakikatin zindanında gün doldurmak evladır.
[Semih Ardıç] 9.3.2018 [TR724]
7 Mart’ta sanki başka bir memleketin kredi notu çöp seviyesinden bir basamak daha aşağı indirildi. Dünyanın en büyük yatırım bankalarından Goldman Sachs, Türk Lirası için değil de başka para birimleri için ‘her an düşüşe geçebilir’ ikazında bulundu.
KIYAMET KOPSA BORSA REKOR KIRACAK!
Borsa İstanbul (BIST) kıyamet kopsa rekor kıracak. Kredi notunun aşağıların da aşağısına inmesi vız geliyor. Ekonomi programlarında, ekonomi sayfalarında muhteşem bir tablo çiziliyor. ‘Biz ki yedi düvele haddini bildirmişiz’ beyanı iktisatçıların bile virdi zebanı oldu.
Ben bu tabloyu algı ile hakikat arasındaki fark ile izah ediyorum. 1945’te Almanya’nın başşehri Berlin düştü düşecek, o esnada Hitler’in propaganda makinesi televizyon zafer marşları eşliğinde kahramanlık görüntülerini yayınlıyordu. Halk işlerin iyiye gitmediğini hissetse de emin olamıyordu. Şehrin yakınlarına kadar gelen Amerikan askerlerinin varlığı, günlerdir devam eden hava bombardımanı savaşı Almanların kaybettiğini gösterse de halk için televizyonda, gazetelerde anlatılanlara inanmak daha kolaydı.
Üstelik bu tercih müsekkin gibiydi.
25 GAZETECİ DELİLSİZ HAPSE MAHKUM EDİLDİ
Türkiye’de 8 Mart 2018 Perşembe günü 25 gazeteci 2 seneden 7 sene 6 aya kadar değişen müddette hapis cezasına mahkum edildi. 25 gazetecinin tek suçu haber yazmak, sosyal medyadan fikriyatını paylaşmaktı.
Dosyalarında ‘şiddet’, ‘terör’ ya da ‘darbe’ suçu namına tek delil olmayan meslektaşlarımıza verilen ceza ile yalancı baharı yaşayan piyasa arasında kuvvetli bir irtibat var.
Gazetecilerin cezalandırıldığı televizyon ekranlarının iktidar sözcüleri tarafından işgal edildiği bir memlekette sadece temel hak ve hürriyetler gasp edilmiyor. İnsanlar aynı zamanda sıhhatli malumat almak hakkından da mahrum bırakılıyor.
MOODY’S NOT İNDİRİNCE ‘DIŞ MİHRAK’
Moody’s not indirdiyse ‘dış mihrak’, düne kadar yerden yere vurulan Almanya silah ve para veriyorsa ‘dost ve müttefik’ olarak takdim ediliyor. Bunun için emre amade mebzul kiralık kalem var.
Hakikatin ortaya çıkması uğruna delilsiz 19 aydır mahpus olan 25 meslektaşımız, tıpkı gazeteciler Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek, Tuğrul Özşengül, Ayşenur Parıldak, Hidayet Karaca ve diğerleri gibi talimatla cezalandırıldı. Zira Saray, mebzul kiralık kalemlerin yalanlarının ortaya çıkarılmasından, gazeteci kılıklı kifayetsiz muhterislerin maskelerinin düşürülmesinden endişe ediyor.
YALANCI BAHAR HAVASI ESTİRMEK BÖYLE DAHA KOLAY
Mesleğin hakkını verenler hapsedildikçe her sahada yalancı bahar havası estirmek daha kolay hale geliyor tabiî. 15 Temmuz 2016’da cereyan eden o meşum teşebbüsü bahane edip 200’den fazla gazeteci, yazar ve münevveri zindana atarken zorbalığın iktidarına giden yolda en büyük adımı attılar. Malumatı olmayan insanların hâdiseleri doğru tahlil etmesi mümkün mü?
Karanlığın iktidarında ışığa yer yok. Bir memlekette gazeteciler akla ziyan ithamlarla, düzmece mahkeme kararları ile senelerce hapiste tutuluyorsa o memlekette algı ile hakikat yer değiştirmiştir. O beldede halk da bütün musibet ve felaketlere kendi rızası ile müstahak hale gelmiştir.
TÜRKİYE’NİN KREDİ NOTU DÜŞTÜ, ÇÜNKÜ…
Dünyanın en önemli kredi derecelendirme kuruluşlarından Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu ‘Ba1’den ‘Ba2’ye düşürdü. Yatırımcıların akıl hocası 18 Mart 2017’de notunu indirdiği bir memleket için yeni ikazlarda bulunuyorsa uzun uzun düşünmek lazım gelmez mi?
Neymiş efendim! Maliye Bakanı Naci Ağbal’a göre Moody’s’in kararının hiç itibarı yokmuş! Onun için mi Hazine faizi bir anda fırladı. Kale almaya değmeyecekse Dolar ve Euro cephesinde niçin endişeli bekleyiş hâkim?
Moody’s notu indirimi kararında, ‘kurumların direncindeki süregelen kayıp’ ve ‘dış şok riskinin yüksek borç ve siyasi riskler sebebiyle artması’ derken acaba Merkez Bankası’ndan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na, yerel mahkemelerden Anayasa Mahkemesi’ne kadar hukuk devleti ayakta tutan bütün müesseselerin iktidarın inhisarı altına girmiş olmasını kastetmiş olabilir mi?
MUHASEBE YAPABİLSEYDİK
Artık resmî istatistikler bile maniple edildiği için yüzde 11,1 büyümeye bizden başka kimsenin inanmadığını nazik bir dille ifade ettiği için Moody’s’e kızacağımıza kendi muhasebemizi yapmalıydık.
O kuruluş 2012’de Türkiye’ye ‘yatırım yapılabilir’ notu verirken ne kadar tutarlı ise son not indiriminde de o kadar tutarlıdır. İşler daha girift hale gelmeden ikaz ettikleri için Moody’s gibi kuruluşlar teşekkürü bile hak ediyor. Amma velakin hak ve adaletten bînasip iktidarın nezaket gösterme gibi bir derdi de olmuyor.
DÜNYADA FAİZLER YÜKSELİYOR
Dünyada korumacılık ve yüksek faiz dönemine adım atılırken Türkiye’nin döviz açığını kendi yağıyla kavrularak karşılayamayacağını en iyi Ankara’daki ekonomi bürokratları biliyor. Hazine’nin iki aylık nakit açığı 13,1 milyar TL. Geçen seneyi 47,4 milyar TL cari açıkla kapattık. Bir o kadar da bütçe açığı verdik.
Bizim için sadece Moody’s endişelenmiyor. Fitch, Standard&Poor’s, Goldman Sachs gibi herkesin gözünün içine baktığı kuruluşlar hemen hemen aynı tespitlerde bulunuyor: “Türkiye dış şoklara karşı çok kırılgan vaziyette.”
DÖVİZ REZERVİ ERİYOR
220 milyar dolar döviz borcuna mukabil döviz rezervleri her sene bir evvelki seneye nazaran geriliyor.
2017’de cari açığın finansmanı için 8 milyar dolar rezervden harcadık. Kalan açığı da yüksek faizle ikna ettiğimiz sıcak para ile kapattık. Bunun bir bedeli var elbette. Diğer tarafta faizler tırmanıyor. Merkez Bankası (TCMB) faiz tabelasında ‘yüzde 8’ diye yazsa da hakikatte ‘yüzde 12,75’ diye okunuyor.
Saray’da ‘faizleri indirin’ talimatı verdikleri üç kamu bankasının genel müdürü bile yüzde 16 ile mevduat topluyor. Kredinin senelik maliyeti yüzde 20’yi aştı.
Hükûmet sözcüleri, “Faiz lobisine karşıyız.” dedikçe bütçeden faize ayrılan tutar 60 milyar TL’yi geçti.
SARAY’IN HAZİNE’YE MALİYETİ: FAİZ YÜZDE 7’DEN YÜZDE 13,32’YE ÇIKTI
Goldman Sachs analistlerinin Türk Lirası’nda (TL) değer kaybının hızlanabileceğini duyurduğu 8 Mart’ta Türkiye’de 25 gazeteci daha hapse mahkum edildi. İktidar şimdiye kadar menfi haberleri halının altına süpürmekte ne kadar mahir olduğunu ispat etti. Peşi sıra gelen risk ikazlarını da bir müddet piyasanın dikkatinden kaçırmayı deneyeceklerdir.
O arada faiz ve döviz kuru yine yükselir. Enflasyon ve işsizlik zaten malum. İki sene evvel yüzde 7 ile uzun vadeli borç bulabilen Hazine hal-i hazırda iki senelik borcu yüzde 13,32 ile temin edebiliyor. Aradaki fark Moody’s ve diğer akıl hocalarının ikazlarına kulak tıkayan iktidarın eseridir.
TCMB YİNE FAİZ ARTIRACAK
Üç vakte kalmaz sıcak parayı tutmak için TCMB yine faiz artıracak. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, ‘Nazi artığı ve bizim düşmanımız’ dediği Almanya’nın kapısında el açacak. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da o zilletin elçiliğini yapmak üzere yola revan olacak.
Algı ile dünü kurtarabilirsiniz. Mamafih halkla ilişkiler yalanlarının bugüne, hele hele yarına hiç hükmü geçmiyor. Hakikatin böyle kötü bir huyu var işte.
Hülasa gazetecilerine sahip çıkamamış halk her halükârda aldatılmaya mahkumdur. Türkiye’de vatandaş aldatıldığını haftalığa bağlanan akaryakıt zamlarından, giderek küçülen cüzdanından anlayacak anlamasına da o vakit Berlin çoktan düşmüş olacak.
Kahraman gazeteciler mesleğe ve insanlığa verdikleri sözü ne pahasına olursa olsun tutacak ve ömürlerinden birkaç seneyi bu uğurda feda etmiş olacak.
Midesinin esiri olmayan gazeteciler için yalancı baharın iktidarında dışarıda olmaktansa hakikatin zindanında gün doldurmak evladır.
[Semih Ardıç] 9.3.2018 [TR724]
Erdoğan’ın parmakları [Erkam Tufan Aytav]
Erdoğan parmakları ile bebekliğinden sonra ilk ne zaman oynamaya başladı derseniz, ben 2011 sonrası derim.
Erdoğan, Milli Görüş gömleğini çıkardığını söyleyip merkez sağda çadırını kurunca ANAP, DYP tabanını ve özellikle liberalleri ve Cemaati yanına çekmişti.
Yönünü Avrupa Birliği’ne dönmüş, demokratikleşme çabası olan bir Türkiye fotoğrafı vermişti.
Eski mahallesi olan Milli Görüş tabanının oyları olsa iyi olurdu ama yeni mahallesi onu iktidarda tutmaya yetiyordu.
Ne var ki yeni mahallesinde kendisini güvende hissetmiyordu. Bu partnerler ile yola devam edebilmesi onun için riskti. Sürekli demokrasi ve hukuk devleti içerisinde kalması gerekiyordu.
Bu da ona göre bir şey değildi.
2010 Anayasa referandumu sonrasında gücü kendinde görmeye başlamış, işte tam zamanı demiş, yeni mahallesi ile yollarını ayırmaya karar vermişti.
İşte o dönem Erdoğan’ın parmakları ile oynamaya başladığı dönemdir.
Bu oynamalar esnasında 2013 yılında 4 parmağını keşfetti. Yan yana getirdiğinde bu 4 parmak fena durmuyordu. Bu 4 parmağın adı Rabia’ydı.
Böylelikle Milli Görüş tabanını etrafında toplama fırsatı doğacaktı. Âlem-i İslam’ın lideri lafı kulağa hoş geliyordu. Neden olamasındı? 2010 yılındaki Mavi Marmara olayı ile bu tabana göz kırpmıştı zaten.
Her ne kadar 4 parmaktan kastın aynı tarihte yolsuzlukları ayan beyan ortaya çıkmış 4 bakan olduğu yorumları yapılsa da bu iş tutmuştu.
Bu dönemde bir de Ergenekon takımı ile yani ulusalcılarla iş tutmaya başladı. 17/25 sonrası denize düşen yılana sarılır misali.
Milli görüş ve ulusalcılar ile yaptığı koalisyon onu Haziran 2015’e kadar götürebildi ancak.
AKP kurulduğundan bu yana ilk kez tek başına iktidara gelecek oyu alamamıştı.
Erdoğan kan kaybediyordu.
Abdülhamit’ten, başörtüsüne kadar bu tabanın hassas olduğu sömürülecek ne kadar konu varsa sömürdüğü halde yetmemişti işte.
Siyasal İslamcı taban ve ulusalcılar artık kendine yetmiyordu. Ne yaptı ise olmuyordu.
Yeni bir koltuk değneğine daha ihtiyaç vardı.
Yeniden ellerine tuhaf tuhaf bakmaya, parmakları ile oylamaya başladı. Dik kulaklı bozkurt işareti ona hayat öpücüğü olabilirdi.
Oldu da.
Bu tarihten itibaren Türk milliyetçisi söylemlerini arttırdı, kendisine demediğini bırakmayan Devlet Bahçeli’yi susturdu.
Amip gibi içine aldı ve sindirdi. Numan Kurtulmuş’un Has Parti’si gibi, Süleyman Soylu’nun Demokrat Parti’si gibi.
Artık yeni Başbuğ kendisiydi. Duşakabinoğulları ile pozlar vermeye başladı.
Şehzade Bilal bile kalpak giyip ok talimlerine merak sardı.
Şimdi bir eliyle Rabia işareti yaparken diğer eliyle de bozkurt işareti yapıyor.
Koalisyonun üçüncü ortağı olan Ulusalcı işareti nasıl ve neresiyle yapıyor onu bilmiyorum.
Peki, bunlar neyin göstergesi?
Musa Eroğlu’nun TRT’de yasaklanan şarkısının adı bunu iyi ifade ediyor.
“Yolun sonu gözüküyor”
TRT bu şarkının sözlerinden Saray sakini rahatsız olur, bunu kendisine mesaj anlar diye herhalde yasaklamış.
Kendi özgül ağırlığı olmayan…
Kah geçmiş mahallesine koşan…
Kah komşu mahallelerden ödünç oylar dilenen…
Sürekli koltuk değneklerine, koalisyonlara ihtiyaç duyan bir siyasetçi artık o.
Milli görüş tabanı + milliyetçi taban + İşçi Partisi tabanı ve kadroları ile ancak iktidarda durabiliyor.
En son şehit cenazelerinden medet umdu.
Biliyordu ki bu ülkede şehit cenazesi geldikçe milliyetçi oylar artar. O da bu oyları toplar. Şehit tabutunun üzerine dirseğini koyar nutuklar atar.
Ama bilmesi gereken başka bir şey daha var. Şehit cenazeleri toplum tansiyonunu aşan bir limite ulaşırsa bütün hesapları alt üst olabilir.
İş o noktaya doğru gidiyor.
Bir de on binlerce insanın tutuklanma, tecrit edilme, mallarına el konma, KHK ile işlerinden atılma meselesi var ki aile ve akrabaları ile bunların çarpan etkisini düşünün.
Doğu ve Güneydoğu’yu kaybetmiş, İstanbul ve Marmara’da mevzi kaybetmiş Erdoğan’ın artık İç Anadolu ve Karadeniz’de sıkıştığını düşünüyorum.
Şu sıralar yine parmakları ile oynuyor olabilir.
Denizin bittiğini ama karanın da görünmediğini o da çok iyi biliyor.
Tek çaresi var ülkeyi savaşa sokmak.
O da onu yapacak.
[Erkam Tufan Aytav] 9.3.2018 [TR724]
Erdoğan, Milli Görüş gömleğini çıkardığını söyleyip merkez sağda çadırını kurunca ANAP, DYP tabanını ve özellikle liberalleri ve Cemaati yanına çekmişti.
Yönünü Avrupa Birliği’ne dönmüş, demokratikleşme çabası olan bir Türkiye fotoğrafı vermişti.
Eski mahallesi olan Milli Görüş tabanının oyları olsa iyi olurdu ama yeni mahallesi onu iktidarda tutmaya yetiyordu.
Ne var ki yeni mahallesinde kendisini güvende hissetmiyordu. Bu partnerler ile yola devam edebilmesi onun için riskti. Sürekli demokrasi ve hukuk devleti içerisinde kalması gerekiyordu.
Bu da ona göre bir şey değildi.
2010 Anayasa referandumu sonrasında gücü kendinde görmeye başlamış, işte tam zamanı demiş, yeni mahallesi ile yollarını ayırmaya karar vermişti.
İşte o dönem Erdoğan’ın parmakları ile oynamaya başladığı dönemdir.
Bu oynamalar esnasında 2013 yılında 4 parmağını keşfetti. Yan yana getirdiğinde bu 4 parmak fena durmuyordu. Bu 4 parmağın adı Rabia’ydı.
Böylelikle Milli Görüş tabanını etrafında toplama fırsatı doğacaktı. Âlem-i İslam’ın lideri lafı kulağa hoş geliyordu. Neden olamasındı? 2010 yılındaki Mavi Marmara olayı ile bu tabana göz kırpmıştı zaten.
Her ne kadar 4 parmaktan kastın aynı tarihte yolsuzlukları ayan beyan ortaya çıkmış 4 bakan olduğu yorumları yapılsa da bu iş tutmuştu.
Bu dönemde bir de Ergenekon takımı ile yani ulusalcılarla iş tutmaya başladı. 17/25 sonrası denize düşen yılana sarılır misali.
Milli görüş ve ulusalcılar ile yaptığı koalisyon onu Haziran 2015’e kadar götürebildi ancak.
AKP kurulduğundan bu yana ilk kez tek başına iktidara gelecek oyu alamamıştı.
Erdoğan kan kaybediyordu.
Abdülhamit’ten, başörtüsüne kadar bu tabanın hassas olduğu sömürülecek ne kadar konu varsa sömürdüğü halde yetmemişti işte.
Siyasal İslamcı taban ve ulusalcılar artık kendine yetmiyordu. Ne yaptı ise olmuyordu.
Yeni bir koltuk değneğine daha ihtiyaç vardı.
Yeniden ellerine tuhaf tuhaf bakmaya, parmakları ile oylamaya başladı. Dik kulaklı bozkurt işareti ona hayat öpücüğü olabilirdi.
Oldu da.
Bu tarihten itibaren Türk milliyetçisi söylemlerini arttırdı, kendisine demediğini bırakmayan Devlet Bahçeli’yi susturdu.
Amip gibi içine aldı ve sindirdi. Numan Kurtulmuş’un Has Parti’si gibi, Süleyman Soylu’nun Demokrat Parti’si gibi.
Artık yeni Başbuğ kendisiydi. Duşakabinoğulları ile pozlar vermeye başladı.
Şehzade Bilal bile kalpak giyip ok talimlerine merak sardı.
Şimdi bir eliyle Rabia işareti yaparken diğer eliyle de bozkurt işareti yapıyor.
Koalisyonun üçüncü ortağı olan Ulusalcı işareti nasıl ve neresiyle yapıyor onu bilmiyorum.
Peki, bunlar neyin göstergesi?
Musa Eroğlu’nun TRT’de yasaklanan şarkısının adı bunu iyi ifade ediyor.
“Yolun sonu gözüküyor”
TRT bu şarkının sözlerinden Saray sakini rahatsız olur, bunu kendisine mesaj anlar diye herhalde yasaklamış.
Kendi özgül ağırlığı olmayan…
Kah geçmiş mahallesine koşan…
Kah komşu mahallelerden ödünç oylar dilenen…
Sürekli koltuk değneklerine, koalisyonlara ihtiyaç duyan bir siyasetçi artık o.
Milli görüş tabanı + milliyetçi taban + İşçi Partisi tabanı ve kadroları ile ancak iktidarda durabiliyor.
En son şehit cenazelerinden medet umdu.
Biliyordu ki bu ülkede şehit cenazesi geldikçe milliyetçi oylar artar. O da bu oyları toplar. Şehit tabutunun üzerine dirseğini koyar nutuklar atar.
Ama bilmesi gereken başka bir şey daha var. Şehit cenazeleri toplum tansiyonunu aşan bir limite ulaşırsa bütün hesapları alt üst olabilir.
İş o noktaya doğru gidiyor.
Bir de on binlerce insanın tutuklanma, tecrit edilme, mallarına el konma, KHK ile işlerinden atılma meselesi var ki aile ve akrabaları ile bunların çarpan etkisini düşünün.
Doğu ve Güneydoğu’yu kaybetmiş, İstanbul ve Marmara’da mevzi kaybetmiş Erdoğan’ın artık İç Anadolu ve Karadeniz’de sıkıştığını düşünüyorum.
Şu sıralar yine parmakları ile oynuyor olabilir.
Denizin bittiğini ama karanın da görünmediğini o da çok iyi biliyor.
Tek çaresi var ülkeyi savaşa sokmak.
O da onu yapacak.
[Erkam Tufan Aytav] 9.3.2018 [TR724]
Hizmet Hareketi ve hasar tespiti [Veysel Ayhan]
Bediüzzaman Hazretleri’nin dikkat çektiği ve önem atfettiği dört kelime var: “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim… Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır.”
Üzerinde duracağım kelime: ‘nazar’.
Yani, bakış açısı.
Durduğum yer.
Gözlem yapmak için seçtiğim nokta.
Kimisi bir futbol maçını değerlendirirken “gol” sayısını baz alır. Kiminin kriteri güzel futboldur. Top toplayıcı için sahadan çıkan top sayısı önemlidir. Polis için en iyi maç olay çıkmayan maçtır. Bahis oynayan içinse iddia ettiği sonuç en iyi sonuçtur. Kapılardaki seyyar satıcılar için ise en iyi futbol maçı en çok seyircinin olduğu maçtır.
‘Semere’ izafidir, değişkendir. Herkes farklı bir gözle bakar, arzu ettiği sonucun peşine düşer. O gerçekleşmezse sonuç onun ‘nazar’ında hezimettir.
HİZMET NEDİR?
Hizmet’i değerlendirirken ve eleştirirken şu bakış açıları öne çıkıyor:
Hizmet bir eğitim hareketidir. Okul açar, öğrenci yetiştirir.
Hizmet her mahfilde itibar görmesi gereken bir sivil toplum hareketidir.
Hizmet ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşan insanî bir yardım teşkilatıdır.
Hizmet bir ilâ-yı kelimetullah hareketidir. Amacı “emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker”dir.
Hizmet tasavvufi bir harekettir. Amaç insanları “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde dolaştırmak, onlara velayet kapılarını açmaktır.
Bu tanımları yapmakta herkes hürdür. İsabet eder, etmez ayrı mesele.
Mesela bana göre “Hizmet” tek başına yukarıdakilerin hiçbiri değildir.
Hizmet, Allah’ın rızasını kazanmak için bir arayış içinde olmaktır. Bu arayışı fiili bir duaya çevirmek için bir takım ‘araç’lara başvurmaktır.
Bu araçlar ‘okul’ olabilir, ‘burs’ olabilir, ‘sohbet’ olabilir, ‘himmet’ olabilir.
Bu araçların hiç birinin peşine ‘amaç’ olarak koşulmaz. Hiçbiri ‘kutsal’ değildir. Kutsal olan Allah’a teveccühtür. İnsan bu araçları gaye yaparsa hatta putlaştırırsa bunlarla imtihan olur.
HİZMET’İN ‘HASAR TESPİTİ’ İÇİN TEST EDİLECEK ÜÇ SEMERESİ VARDIR
İkisi ana hazinedir.
Bunlar ‘elmas’ ve ‘altın’ gibi iki değeri ifade eder.
Bunlar çalınmadıysa, gasp edilmediyse, yaşıyorsa Hizmet ayakta demektir. Bunlar bitmişse çalınmışsa Hizmet bitmiş demektir.
1- İnsan.
İnsan derken, o insanların gayretleriyle ulaştıkları makamları ve dünyevi varlıkları kastetmiyorum.
Evsaftan bahsediyorum: Allah’ı bilen ve O’na saygılı, insana değer veren, hak ve hukuka ölesiye riayet etmeye çalışan, adil davranmayı hayat prensibi haline getirmiş, yalana savaş açmış insan sayısı. Bunun test sorusu şu:
5 yıl önce böyle kaç insanımız vardı? Şimdi kaç insanımız var? Eksildi mi? Arttı mı?
Vasıfları bunu tutan 100 kişi on binlere tercih edilir.
Keyfiyet sahibi insan sayımız neydi? Ne oldu? Azaldı mı arttı mı?
Eskiden mi daha iyiydik yoksa şimdi mi?
2- Hizmet mensuplarının Allah’ın rızasını arama gayretinin (fiili ve sözlü dua) seyreltik veya derişik oluşu ve bunun toplam yekûnu. Fiili ve sözlü dualarının toplam değeri.
Tamamını toplayıp ortalamasını alırsak ‘gayret ve teveccüh’ün miktarını buluruz. Bu yekûn tabii ki ölçülmez. Amacım bu değeri ima etmek.
Bunun test sorusu ise şu: Bundan 5 yıl önce “Allah’a teveccüh, dua, tevekkül, teslimiyet…; namaz ciddiyeti, teheccüd…” gibi değerler ne ölçüdeydi, şimdi ne kadar?
Sahabi misal insan sayımız azaldı mı arttı mı?
Konjonktürel menfaat kaygılarıyla içimizde bulunanlar arttı mı, azaldı mı?
Eskiden mi daha iyiydik yoksa şimdi mi?
Bu soruları kendimiz için de sorabiliriz.
5 yıl önceki halime göre ilerledim mi yoksa geriledim mi?
3- Bu madde; elde etmeyi ve kazanmayı ifade etmez. Hizmet’in o coğrafyada her insana anlatılmış olmasını, her insana ulaşmayı ifade eder.
Bunun testini ise şöyle yapabiliriz:
Hizmet, akli yeterliği olan, temyiz kabiliyetine sahip, taklidi değil tahkiki olarak sorgulama yapan her insana ulaştı mı?
İlk iki madde donanımı, 3. madde ise bu donanımla gayret etmeyi ifade eder.
Entelektüel, yazar, sanatkar, iş adamı, siyasi…
Bu insanlara Türkiye’de Hizmet anlatıldı mı?
Her kulvarda öğrenciye ‘Hizmet’ sunuldu mu? Anlatıldı mı?
Geriye dönüp baktığınızda;
“Bizim çocuklara iyiyi ve doğruyu öğrettiler, ilgilendiler.”
“Bize vaazlarla, hutbelerle ve kitaplarla geldiler, yanlışlardan uzak durmak için ‘pozitif seralar’ yaptılar.”
“Ben ‘ev’lerde kaldım.”
“Ben içlerinde bir ara bulundum.”
“Ben sohbetlere devam ettim.”…
Bu, denebiliyorsa Hizmet vazifesini yapmış demektir. Hatta vazifesini “bitirmiş” demektir. Amaç “kabul edilmek” değil temsil ve tebliğdir.
Nazarımız buysa ve niyetimiz halis ise müsterih olabiliriz.
Dünyanın her neresinde olursak olalım ‘semere’nin ölçü ve kriteri bu olmalı. Ve şimdiden sonra tek bir gündemimiz olmalı: Geleceğe yürürken eski yanlışlarımızın muhasebesini yapmak, bunlardan ders almak, istişareyi tüm unsurlarıyla yaşatmak, yaşamıyorsa mertçe itiraz etmek, muhalefet şerhi koymak sonra da başkalarının ne yaptığına takılmadan işimize bakmak.
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 9.3.2018 [TR724]
Üzerinde duracağım kelime: ‘nazar’.
Yani, bakış açısı.
Durduğum yer.
Gözlem yapmak için seçtiğim nokta.
Kimisi bir futbol maçını değerlendirirken “gol” sayısını baz alır. Kiminin kriteri güzel futboldur. Top toplayıcı için sahadan çıkan top sayısı önemlidir. Polis için en iyi maç olay çıkmayan maçtır. Bahis oynayan içinse iddia ettiği sonuç en iyi sonuçtur. Kapılardaki seyyar satıcılar için ise en iyi futbol maçı en çok seyircinin olduğu maçtır.
‘Semere’ izafidir, değişkendir. Herkes farklı bir gözle bakar, arzu ettiği sonucun peşine düşer. O gerçekleşmezse sonuç onun ‘nazar’ında hezimettir.
HİZMET NEDİR?
Hizmet’i değerlendirirken ve eleştirirken şu bakış açıları öne çıkıyor:
Hizmet bir eğitim hareketidir. Okul açar, öğrenci yetiştirir.
Hizmet her mahfilde itibar görmesi gereken bir sivil toplum hareketidir.
Hizmet ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşan insanî bir yardım teşkilatıdır.
Hizmet bir ilâ-yı kelimetullah hareketidir. Amacı “emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker”dir.
Hizmet tasavvufi bir harekettir. Amaç insanları “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde dolaştırmak, onlara velayet kapılarını açmaktır.
Bu tanımları yapmakta herkes hürdür. İsabet eder, etmez ayrı mesele.
Mesela bana göre “Hizmet” tek başına yukarıdakilerin hiçbiri değildir.
Hizmet, Allah’ın rızasını kazanmak için bir arayış içinde olmaktır. Bu arayışı fiili bir duaya çevirmek için bir takım ‘araç’lara başvurmaktır.
Bu araçlar ‘okul’ olabilir, ‘burs’ olabilir, ‘sohbet’ olabilir, ‘himmet’ olabilir.
Bu araçların hiç birinin peşine ‘amaç’ olarak koşulmaz. Hiçbiri ‘kutsal’ değildir. Kutsal olan Allah’a teveccühtür. İnsan bu araçları gaye yaparsa hatta putlaştırırsa bunlarla imtihan olur.
HİZMET’İN ‘HASAR TESPİTİ’ İÇİN TEST EDİLECEK ÜÇ SEMERESİ VARDIR
İkisi ana hazinedir.
Bunlar ‘elmas’ ve ‘altın’ gibi iki değeri ifade eder.
Bunlar çalınmadıysa, gasp edilmediyse, yaşıyorsa Hizmet ayakta demektir. Bunlar bitmişse çalınmışsa Hizmet bitmiş demektir.
1- İnsan.
İnsan derken, o insanların gayretleriyle ulaştıkları makamları ve dünyevi varlıkları kastetmiyorum.
Evsaftan bahsediyorum: Allah’ı bilen ve O’na saygılı, insana değer veren, hak ve hukuka ölesiye riayet etmeye çalışan, adil davranmayı hayat prensibi haline getirmiş, yalana savaş açmış insan sayısı. Bunun test sorusu şu:
5 yıl önce böyle kaç insanımız vardı? Şimdi kaç insanımız var? Eksildi mi? Arttı mı?
Vasıfları bunu tutan 100 kişi on binlere tercih edilir.
Keyfiyet sahibi insan sayımız neydi? Ne oldu? Azaldı mı arttı mı?
Eskiden mi daha iyiydik yoksa şimdi mi?
2- Hizmet mensuplarının Allah’ın rızasını arama gayretinin (fiili ve sözlü dua) seyreltik veya derişik oluşu ve bunun toplam yekûnu. Fiili ve sözlü dualarının toplam değeri.
Tamamını toplayıp ortalamasını alırsak ‘gayret ve teveccüh’ün miktarını buluruz. Bu yekûn tabii ki ölçülmez. Amacım bu değeri ima etmek.
Bunun test sorusu ise şu: Bundan 5 yıl önce “Allah’a teveccüh, dua, tevekkül, teslimiyet…; namaz ciddiyeti, teheccüd…” gibi değerler ne ölçüdeydi, şimdi ne kadar?
Sahabi misal insan sayımız azaldı mı arttı mı?
Konjonktürel menfaat kaygılarıyla içimizde bulunanlar arttı mı, azaldı mı?
Eskiden mi daha iyiydik yoksa şimdi mi?
Bu soruları kendimiz için de sorabiliriz.
5 yıl önceki halime göre ilerledim mi yoksa geriledim mi?
3- Bu madde; elde etmeyi ve kazanmayı ifade etmez. Hizmet’in o coğrafyada her insana anlatılmış olmasını, her insana ulaşmayı ifade eder.
Bunun testini ise şöyle yapabiliriz:
Hizmet, akli yeterliği olan, temyiz kabiliyetine sahip, taklidi değil tahkiki olarak sorgulama yapan her insana ulaştı mı?
İlk iki madde donanımı, 3. madde ise bu donanımla gayret etmeyi ifade eder.
Entelektüel, yazar, sanatkar, iş adamı, siyasi…
Bu insanlara Türkiye’de Hizmet anlatıldı mı?
Her kulvarda öğrenciye ‘Hizmet’ sunuldu mu? Anlatıldı mı?
Geriye dönüp baktığınızda;
“Bizim çocuklara iyiyi ve doğruyu öğrettiler, ilgilendiler.”
“Bize vaazlarla, hutbelerle ve kitaplarla geldiler, yanlışlardan uzak durmak için ‘pozitif seralar’ yaptılar.”
“Ben ‘ev’lerde kaldım.”
“Ben içlerinde bir ara bulundum.”
“Ben sohbetlere devam ettim.”…
Bu, denebiliyorsa Hizmet vazifesini yapmış demektir. Hatta vazifesini “bitirmiş” demektir. Amaç “kabul edilmek” değil temsil ve tebliğdir.
Nazarımız buysa ve niyetimiz halis ise müsterih olabiliriz.
Dünyanın her neresinde olursak olalım ‘semere’nin ölçü ve kriteri bu olmalı. Ve şimdiden sonra tek bir gündemimiz olmalı: Geleceğe yürürken eski yanlışlarımızın muhasebesini yapmak, bunlardan ders almak, istişareyi tüm unsurlarıyla yaşatmak, yaşamıyorsa mertçe itiraz etmek, muhalefet şerhi koymak sonra da başkalarının ne yaptığına takılmadan işimize bakmak.
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 9.3.2018 [TR724]
Medel: Güneş’in ‘İsviçre çakısı’ [Hasan Cücük]
Teknik adamların joker olarak kullandığı futbolcular vardır. İsviçre çakısı gibidir bu futbolcular. Hangi mevkide eksiklik varsa hemen orayı doldururlar. Saha içindeki yerlerini yadırgamadan giydikleri formanın hakkını verirler. İşte o futbolculardan biri de Beşiktaş’ın Şilili oyuncusu Gary Medel.
ARJANTİN’DE PARLADI
1987 doğumlu Gary Medel futbola Universidad Catolica takımında başladı. 2006-09 arasında bu takımın formasını giyen Medel için bu tarihten sonra yurtdışı kariyeri başlıyordu. İlk durağı Arjantin’in köklü kulüplerinden Boca Juniors oldu. Arjantin takımında 46 maçta forma giyen Medel’in 2010’da Avrupa seferi başlayacaktı. Ayak bastığı ülke İspanya olurken, takımın adı Sevilla’ydı. Uyum sorunu yaşamayan Medel, gelir gelmez Sevilla ilk 11’inde kendine yer buldu.
3 milyon Euro bonservis ücretiyle geldiği Sevilla’da 2,5 sezon top koşturan Medel özellikle La Liga’nın devleri Real Madrid ve Barcelona’ya karşı başarılı maçlar çıkardı. 2012-13 sezonunda attığı 6 gol ve gördüğü 4 kırmızı kartla dikkatleri çekti. Zaman zaman kendini kontrol etme problemi yaşamış olsa da takıma katkısı hep üst düzeydi.
PREMİER LİG’E CARDİFF CİTY’DEN GİRDİ
2013’te rotasını Premier Lig’e çeviren Medel’in yeni takımı Cardiff City olacaktı. 13 milyon Euro’luk bonservisle kulüp tarihinin en pahalı transferi olan Medel, sezon boyunca 34 maçta ter döktü. Takımın en başarılı isimlerinden biriydi. Ancak Medel’in katkısı Cardiff City’yi Premier Lig’de tutmaya yetmiyordu. Takımı lig düşerken, Medel bir başka ülkeye yelken açtı.
İtalya Serie A’nın devlerinden İnter’e Ağustos 2014’te 8 milyon Euro’ya transfer olan Medel, yeni takımını da kısa sürede uyum sağlayıp ilk 11’in değişmezi hâline geldi. İlk sezonunda İnter’de 35 maçta forma giymişti Medel. Gördüğü sarı ve kırmızı kartlar tüm maçlarda forma giymesine engel olmuştu. Sezon boyunca 11 sarı ve 1 kırmızı kartla hırçın bir görüntü çiziyordu.
İNTER’DE DEFANS OYNAMAYI ÖĞRENDİ
2016-17 sezonunda teknik direktör Stefano Pioli, savunmanın göbeğine çare bulamayınca Medel, klasik defansif orta saha oyuncusu rolünden stoperliğe döndü. Javier Mascherano’nun Barcelona’da yaşadıklarına benziyordu bu. Gary Medel, kısa zamanda yeni yerine de uyum sağlıyordu. Defans oyuncusu olarak boyu kısaydı ama hırsı ve fiziğiyle oldukça başarılı maçlar çıkarıyordu. 3 yıl formasını giydiği İnter’de 109 maçta ter döktü. Vasatın altına düşmeyen bir performans sergiledi.
Bu sezonun başında 2,5 milyon Euro karşılığında Beşiktaş’a transfer olan 30 yaşındaki Medel, siyah beyazlı kulüple 3 yıllık sözleşme imzaladı. Sevilla, Cardiff City ve İnter günlerinin aksine Medel’in Beşiktaş dönemi sönük başladı. Bu sezon 16 lig maçında forma şansı bulan Medel bunun 13’ünde ilk 11’de sahaya çıktı.
BEŞİKTAŞ’TA İKİNCİ YARIDA AÇILDI
Ligin ikinci devresiyle birlikte Medel’in performansı da değişti. Artık Şenol Güneş’in gözdesi olan bir Medel vardı. Siyah beyazlılar, sezonun ikinci devresinde ligin yanı sıra Türkiye Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde 12 karşılaşmaya çıkarken, Şenol Güneş bu maçların tümünde Medel’i sahaya sürdü. Medel bu dönemde 3 kulvarda mücadele eden Beşiktaş’ta en çok sure olan oyuncu oldu. Beşiktaş formasıyla 7 Süper Lig mücadelesinin yanı sıra 4 Türkiye Kupası ve bir Şampiyonlar Ligi maçında forma giyen Medel, Şampiyonlar Ligi’ndeki Bayern Münih karşılaşmasında 85 dakika sahada kaldı.
Medel ligin ikinci devresinde sadece Güneş’in değişmezi olmakla kalmadı, saha içinde de jokeri oldu. Farklı mevkilerde oynama özelliğine sahip Medel, bu sezon ön libero, stoper ve sağ bekte görev aldı. Şilili futbolcu, sezonun ikinci yarısındaki 12 karşılaşmanın 6’sında stoper bölgesinde şans buldu. Medel, 4 karşılaşmada ise savunmaya dönük orta saha görevini yerine getirmeye çalıştı. Şenol Güneş, 2 karşılaşmada ise Gary Medel’i farklı şekillerde görevlendirdi. Siyah-beyazlı takımın Fenerbahçe’yi 3-1 yendiği lig karşılaşmasına ön liberoda başlayan Medel, maç içindeki kurgu değişikliklerinin ardından savunmanın göbeğine geçti.
[Hasan Cücük] 9.3.2018 [TR724]
ARJANTİN’DE PARLADI
1987 doğumlu Gary Medel futbola Universidad Catolica takımında başladı. 2006-09 arasında bu takımın formasını giyen Medel için bu tarihten sonra yurtdışı kariyeri başlıyordu. İlk durağı Arjantin’in köklü kulüplerinden Boca Juniors oldu. Arjantin takımında 46 maçta forma giyen Medel’in 2010’da Avrupa seferi başlayacaktı. Ayak bastığı ülke İspanya olurken, takımın adı Sevilla’ydı. Uyum sorunu yaşamayan Medel, gelir gelmez Sevilla ilk 11’inde kendine yer buldu.
3 milyon Euro bonservis ücretiyle geldiği Sevilla’da 2,5 sezon top koşturan Medel özellikle La Liga’nın devleri Real Madrid ve Barcelona’ya karşı başarılı maçlar çıkardı. 2012-13 sezonunda attığı 6 gol ve gördüğü 4 kırmızı kartla dikkatleri çekti. Zaman zaman kendini kontrol etme problemi yaşamış olsa da takıma katkısı hep üst düzeydi.
PREMİER LİG’E CARDİFF CİTY’DEN GİRDİ
2013’te rotasını Premier Lig’e çeviren Medel’in yeni takımı Cardiff City olacaktı. 13 milyon Euro’luk bonservisle kulüp tarihinin en pahalı transferi olan Medel, sezon boyunca 34 maçta ter döktü. Takımın en başarılı isimlerinden biriydi. Ancak Medel’in katkısı Cardiff City’yi Premier Lig’de tutmaya yetmiyordu. Takımı lig düşerken, Medel bir başka ülkeye yelken açtı.
İtalya Serie A’nın devlerinden İnter’e Ağustos 2014’te 8 milyon Euro’ya transfer olan Medel, yeni takımını da kısa sürede uyum sağlayıp ilk 11’in değişmezi hâline geldi. İlk sezonunda İnter’de 35 maçta forma giymişti Medel. Gördüğü sarı ve kırmızı kartlar tüm maçlarda forma giymesine engel olmuştu. Sezon boyunca 11 sarı ve 1 kırmızı kartla hırçın bir görüntü çiziyordu.
İNTER’DE DEFANS OYNAMAYI ÖĞRENDİ
2016-17 sezonunda teknik direktör Stefano Pioli, savunmanın göbeğine çare bulamayınca Medel, klasik defansif orta saha oyuncusu rolünden stoperliğe döndü. Javier Mascherano’nun Barcelona’da yaşadıklarına benziyordu bu. Gary Medel, kısa zamanda yeni yerine de uyum sağlıyordu. Defans oyuncusu olarak boyu kısaydı ama hırsı ve fiziğiyle oldukça başarılı maçlar çıkarıyordu. 3 yıl formasını giydiği İnter’de 109 maçta ter döktü. Vasatın altına düşmeyen bir performans sergiledi.
Bu sezonun başında 2,5 milyon Euro karşılığında Beşiktaş’a transfer olan 30 yaşındaki Medel, siyah beyazlı kulüple 3 yıllık sözleşme imzaladı. Sevilla, Cardiff City ve İnter günlerinin aksine Medel’in Beşiktaş dönemi sönük başladı. Bu sezon 16 lig maçında forma şansı bulan Medel bunun 13’ünde ilk 11’de sahaya çıktı.
BEŞİKTAŞ’TA İKİNCİ YARIDA AÇILDI
Ligin ikinci devresiyle birlikte Medel’in performansı da değişti. Artık Şenol Güneş’in gözdesi olan bir Medel vardı. Siyah beyazlılar, sezonun ikinci devresinde ligin yanı sıra Türkiye Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde 12 karşılaşmaya çıkarken, Şenol Güneş bu maçların tümünde Medel’i sahaya sürdü. Medel bu dönemde 3 kulvarda mücadele eden Beşiktaş’ta en çok sure olan oyuncu oldu. Beşiktaş formasıyla 7 Süper Lig mücadelesinin yanı sıra 4 Türkiye Kupası ve bir Şampiyonlar Ligi maçında forma giyen Medel, Şampiyonlar Ligi’ndeki Bayern Münih karşılaşmasında 85 dakika sahada kaldı.
Medel ligin ikinci devresinde sadece Güneş’in değişmezi olmakla kalmadı, saha içinde de jokeri oldu. Farklı mevkilerde oynama özelliğine sahip Medel, bu sezon ön libero, stoper ve sağ bekte görev aldı. Şilili futbolcu, sezonun ikinci yarısındaki 12 karşılaşmanın 6’sında stoper bölgesinde şans buldu. Medel, 4 karşılaşmada ise savunmaya dönük orta saha görevini yerine getirmeye çalıştı. Şenol Güneş, 2 karşılaşmada ise Gary Medel’i farklı şekillerde görevlendirdi. Siyah-beyazlı takımın Fenerbahçe’yi 3-1 yendiği lig karşılaşmasına ön liberoda başlayan Medel, maç içindeki kurgu değişikliklerinin ardından savunmanın göbeğine geçti.
[Hasan Cücük] 9.3.2018 [TR724]
Cemaatle kılınan namazın faziletleri [Cemil Tokpınar]
İslam’da imandan sonra en büyük esas ve en büyük hakikat olan namazın kıymet ve ehemmiyetini hakkıyla bilmediğimiz gibi, cemaatle kılmanın muhteşem sevap ve feyzinden de gafiliz. Namazı cemaatle kılmayı sadece yaşlılara, emeklilere veya çok rahat bir işte çalışanlara özgü bir alışkanlık gibi görüyoruz. Oysa namazı cemaatle kılmak, üzerine namaz kılmak farz olan herkes için hangi şartlarda ve ortamda bulunursa bulunsun yapmaya gayret etmesi gereken bir vazifedir.
Cemaatle namaz için ortaya konan sözde mazeretlerin çoğu birer bahaneden ibarettir. Onların doğru olduğu yönünde bizi aldatan yaygın biçimdeki ihmaller, duyarsızlıklar, ilgisizliklerdir.
Eğer cemaatle namaz kılmak sadece “eli boş gönlü hoş” olanların ara sıra yaptığı bir fiil olsaydı, Peygamberimiz (s.a.v.) ve güzide sahabeleri Bedir Savaşının en çetin anında cemaatle namaz kılarlar mıydı? Müşrik ordusu kendilerinden üç kattan daha fazlaydı. Tam bir ölüm kalım mücadelesi veriliyordu. Ama Allah Resulü ve ashabı canlarını kurtarmayı değil, Allah’ın huzurunda yan yana, omuz omuza olmayı seçmişlerdi.
Yarısı namaz kılarken diğerleri savaşmış, namaz kılanlar savaşırken diğerleri namazlarını cemaatle eda etmişlerdi. Bu husus Kur’an’da şöyle emredilmektedir:
“Savaşta mü’minler arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza dursunlar ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. Onlar secde ettikten sonra geri çekilip düşmana karşı dursunlar ve yerlerine henüz namaza durmamış olan diğer topluluk gelsin. Onlar da tedbirli şekilde ve silâhlarını yanlarına alarak seninle beraber namaz kılsınlar.” (Nisa Suresi: 102)
Dünyanın en büyük meselesi olan savaş esnasında bile cemaatle namaz terk edilmezse, hangi mazeret onu engelleyebilir?
Şu hadis, cemaatle namaz konusunda bizleri coşturmalıdır:
“Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veya çarşıda kıldığı namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir. Bu fazilet şu şekilde gerçekleşir: Biriniz güzelce abdest alır sırf namaz kılmak için camiye gelirse, camiye varıncaya kadar attığı her adım için bir sevap verilir ve bir günahı silinir. Camiye girdiği zaman namaz için beklediği sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Melekler bu kimseye dua ederler. Kimseye eziyet etmediği ve abdesti bozulmadığı sürece; ‘Allah’ım! Bu kulunu bağışla, ona merhamet et ve tövbesini kabul et’ diye dua ederler.” (Ebu Dâvûd, Salât: 49)
Bir müminin günahlarından arınması ve merhamete nail olmasından daha büyük bir nimet olabilir mi?
Cemaatle namaz o kadar önemlidir ki, konuyla ilgili şu hadis, bizi ürpertmelidir:
“Vallahi içimden öyle geliyor ki, bir adama cemaate namaz kıldırmasını emredeyim, sonra da o cemaate gelmeyen birtakım adamlara gideyim, onlar hakkında emir vereyim de, odun demetleri ile evlerini, üzerlerine cayır cayır yaksınlar. Bunlardan biri yağlı bir kemik bulacağını bilse, ona (namaza) mutlaka gelirdi.” (Müslim, Mesacid: 251)
Elbette Peygamberimiz (s.a.v.) hiç kimsenin evini yaktırmamıştır. Ancak onun içinden böyle geçmesi, cemaatle namaza ne kadar çok önem verdiğini göstermesi bakımından ilginçtir. Çünkü cemaat terk edildiğinde öyle büyük ebedî kayıplar olmaktadır ki, gelip geçici can ve mal onun yanında hiç hükmündedir.
İki kişi de olsa cemaatle namaz
Şu hadis ise, çok az kişi de olunsa cemaatten vazgeçilmemesi gerektiğini anlatır:
“Köyde ve çölde oturanlardan üç kişi arasında cemaatle namaz kılınmazsa, ancak şeytan onlara üstün gelmiştir. Cemaate devam et, kurt ancak sürüden ayrılmış koyunu yer.” (Ebu Davud, Salât: 47)
Hepimiz cemaatle namaza birçok mazeret gösterebiliriz. Oysa Abdullah ibni Abbas’ın (r.a.) rivayet ettiği şu hadis, bu husustaki mazeretleri reddetmek için ne kadar ısrarcı olmamız gerektiğini ifade ediyor:
– Kim müezzinin ezanını işitir ve bir engel olmadan müezzinin davetine uymazsa onun tek başına kıldığı namaz kabul olmaz. Sordular:
– Kişiyi cemaatten hangi özür alıkoyabilir? Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
– Korku ve hastalıktır. (Ebu Davud, Salât: 47)
Aynı manada Abdullah İbni Ümmi Mektum (r.a.) ile Peygamberimiz (s.a.v.) arasında geçen konuşma bize ders olmalıdır:
Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.), Resulullaha (s.a.v.) sordu:
– Ya Resulallah, ben gözü görmeyen, evi uzakta olan birisiyim. Bir kılavuzum var, bana yumuşak davranmıyor. Bu şartlar içinde benim namazı evde kılmama izin var mı?
Resulullah:
– Ezanı duyuyor musun, diye sordu.
– Evet, dedi. Peygamberimiz:
– Namazı evinde kılman için izin veremem, buyurdu.
Acaba cemaatle namazı terk edenlerin gözü görmeyen bir kimseden daha büyük bir mazereti mi vardır?
Şu iki hadiste ise en çok terk edilen yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınması konusunda muhteşem müjdeler vardır:
“İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.” (Buharî, Ezan: 9)
“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını da cemaatle kılarsa, bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.” (Müslim, Mesacid: 260)
Cemaatle namazın nasıl bir meziyeti ve hikmeti vardır ki, savaşta bile terk edilmemiş? Hangi üstünlükleri vardır ki, Peygamber Efendimiz onu müekked sünnet olarak uygulamış ve emretmiş? Bu ne vazgeçilmez bir ibadet ki, onun haşmetine uygun özel câmiler yapılmış?
Cemaatle namazın hikmetleri
Cemaatle namaz kılmanın sayısız hikmeti vardır. Bunların belli başlılarını şöyle sıralayalım:
İşte bunlar ve daha bilemediğimiz nice hikmet, namazı tek başına kılınan namazdan 25 kat, başka rivayetlere göre de 27 kat daha kıymetli yapmıştır. Tüm bunları bilerek cemaatle namazı nasıl ihmal edebiliriz?
Cemaatle namazın feyiz ve bereketinden hiçbir zaman mahrum olmayalım. Her neredeysek, camide, evde, iş yerinde, okulda, yolculukta mutlaka bir cemaat oluşturalım ve cemaatle kılınan namazın sevap ve feyzinden mahrum kalmayalım.
[Cemil Tokpınar] 9.3.2018 [TR724]
Cemaatle namaz için ortaya konan sözde mazeretlerin çoğu birer bahaneden ibarettir. Onların doğru olduğu yönünde bizi aldatan yaygın biçimdeki ihmaller, duyarsızlıklar, ilgisizliklerdir.
Eğer cemaatle namaz kılmak sadece “eli boş gönlü hoş” olanların ara sıra yaptığı bir fiil olsaydı, Peygamberimiz (s.a.v.) ve güzide sahabeleri Bedir Savaşının en çetin anında cemaatle namaz kılarlar mıydı? Müşrik ordusu kendilerinden üç kattan daha fazlaydı. Tam bir ölüm kalım mücadelesi veriliyordu. Ama Allah Resulü ve ashabı canlarını kurtarmayı değil, Allah’ın huzurunda yan yana, omuz omuza olmayı seçmişlerdi.
Yarısı namaz kılarken diğerleri savaşmış, namaz kılanlar savaşırken diğerleri namazlarını cemaatle eda etmişlerdi. Bu husus Kur’an’da şöyle emredilmektedir:
“Savaşta mü’minler arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza dursunlar ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. Onlar secde ettikten sonra geri çekilip düşmana karşı dursunlar ve yerlerine henüz namaza durmamış olan diğer topluluk gelsin. Onlar da tedbirli şekilde ve silâhlarını yanlarına alarak seninle beraber namaz kılsınlar.” (Nisa Suresi: 102)
Dünyanın en büyük meselesi olan savaş esnasında bile cemaatle namaz terk edilmezse, hangi mazeret onu engelleyebilir?
Şu hadis, cemaatle namaz konusunda bizleri coşturmalıdır:
“Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veya çarşıda kıldığı namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir. Bu fazilet şu şekilde gerçekleşir: Biriniz güzelce abdest alır sırf namaz kılmak için camiye gelirse, camiye varıncaya kadar attığı her adım için bir sevap verilir ve bir günahı silinir. Camiye girdiği zaman namaz için beklediği sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Melekler bu kimseye dua ederler. Kimseye eziyet etmediği ve abdesti bozulmadığı sürece; ‘Allah’ım! Bu kulunu bağışla, ona merhamet et ve tövbesini kabul et’ diye dua ederler.” (Ebu Dâvûd, Salât: 49)
Bir müminin günahlarından arınması ve merhamete nail olmasından daha büyük bir nimet olabilir mi?
Cemaatle namaz o kadar önemlidir ki, konuyla ilgili şu hadis, bizi ürpertmelidir:
“Vallahi içimden öyle geliyor ki, bir adama cemaate namaz kıldırmasını emredeyim, sonra da o cemaate gelmeyen birtakım adamlara gideyim, onlar hakkında emir vereyim de, odun demetleri ile evlerini, üzerlerine cayır cayır yaksınlar. Bunlardan biri yağlı bir kemik bulacağını bilse, ona (namaza) mutlaka gelirdi.” (Müslim, Mesacid: 251)
Elbette Peygamberimiz (s.a.v.) hiç kimsenin evini yaktırmamıştır. Ancak onun içinden böyle geçmesi, cemaatle namaza ne kadar çok önem verdiğini göstermesi bakımından ilginçtir. Çünkü cemaat terk edildiğinde öyle büyük ebedî kayıplar olmaktadır ki, gelip geçici can ve mal onun yanında hiç hükmündedir.
İki kişi de olsa cemaatle namaz
Şu hadis ise, çok az kişi de olunsa cemaatten vazgeçilmemesi gerektiğini anlatır:
“Köyde ve çölde oturanlardan üç kişi arasında cemaatle namaz kılınmazsa, ancak şeytan onlara üstün gelmiştir. Cemaate devam et, kurt ancak sürüden ayrılmış koyunu yer.” (Ebu Davud, Salât: 47)
Hepimiz cemaatle namaza birçok mazeret gösterebiliriz. Oysa Abdullah ibni Abbas’ın (r.a.) rivayet ettiği şu hadis, bu husustaki mazeretleri reddetmek için ne kadar ısrarcı olmamız gerektiğini ifade ediyor:
– Kim müezzinin ezanını işitir ve bir engel olmadan müezzinin davetine uymazsa onun tek başına kıldığı namaz kabul olmaz. Sordular:
– Kişiyi cemaatten hangi özür alıkoyabilir? Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
– Korku ve hastalıktır. (Ebu Davud, Salât: 47)
Aynı manada Abdullah İbni Ümmi Mektum (r.a.) ile Peygamberimiz (s.a.v.) arasında geçen konuşma bize ders olmalıdır:
Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.), Resulullaha (s.a.v.) sordu:
– Ya Resulallah, ben gözü görmeyen, evi uzakta olan birisiyim. Bir kılavuzum var, bana yumuşak davranmıyor. Bu şartlar içinde benim namazı evde kılmama izin var mı?
Resulullah:
– Ezanı duyuyor musun, diye sordu.
– Evet, dedi. Peygamberimiz:
– Namazı evinde kılman için izin veremem, buyurdu.
Acaba cemaatle namazı terk edenlerin gözü görmeyen bir kimseden daha büyük bir mazereti mi vardır?
Şu iki hadiste ise en çok terk edilen yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınması konusunda muhteşem müjdeler vardır:
“İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.” (Buharî, Ezan: 9)
“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını da cemaatle kılarsa, bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.” (Müslim, Mesacid: 260)
Cemaatle namazın nasıl bir meziyeti ve hikmeti vardır ki, savaşta bile terk edilmemiş? Hangi üstünlükleri vardır ki, Peygamber Efendimiz onu müekked sünnet olarak uygulamış ve emretmiş? Bu ne vazgeçilmez bir ibadet ki, onun haşmetine uygun özel câmiler yapılmış?
Cemaatle namazın hikmetleri
Cemaatle namaz kılmanın sayısız hikmeti vardır. Bunların belli başlılarını şöyle sıralayalım:
- Her şeyden önce cemaatle câmide veya mescit olarak tahsis edilen yerlerde kılınan namazda müthiş bir huzur, huşû ve sükûnet vardır. Çünkü mekân sadece namaz için hazırlanmış, her şey ona göre düzenlenmiştir. Namaz içinde huzuru bozucu, gönlü ve zihni dağıtıcı, insanı başka şeylerle meşgul edici bir unsur yoktur. Cami veya mescit, sakin, temiz, ahenkli bir ortamdır. Tek başına bu bile cemaatin önemini ortaya koymuyor mu?
- Cami, mescit veya evde cemaatle kılınan namazın dışında yalnız başına kılınan namazları düşünün! Çevreden gelen insan konuşmaları, radyo ve televizyon sesleri, yemek kokuları gibi insanın huzurunu bozan, namazdaki huşûa engel olan nice unsur yok mu? Bir de câmi veya mescitte müminlerle omuz omuza kılınan namazdaki lezzeti ve huzuru hayal edin!
- Çok önemli bir hikmet, cemaatle namaz kılmada sorumluluğun imamda olmasıdır. Böylece namaz için çok önemli olan Kur’an’ı ve duaları doğru okuma, fıkıh kurallarını iyi bilme gibi konularda çok rahat hareket etmiş oluruz. İmamlar bu konuda özel eğitim almış kimseler olduğu için elbette Kur’an’ı cemaatten daha düzgün okumakta, namazın hangi rüknünde nasıl hareket edeceğini daha iyi bilmektedirler. Ayrıca tâdil-i erkâna çok dikkat etmekte olduklarından huzurlu ve ihtimamlı bir namaz kılmış oluruz. Namazın en büyük afetlerinden olan hızlı ve baştan savma namaz kılmaktan kurtuluruz.
- Cemaate devam edersek aynı zamanda namazı vaktinde kılmış oluruz. Böylece “en hayırlı amelin vaktinde kılınan namaz olduğunu” belirten Peygamberimizin takdirine kavuşuruz.
- Cemaatle namazda mekân değişikliği olduğu için çok etkili bir zihinsel yenilenmeye de sebep olur. Aynı mekânda durdukça insan bilinci körelir. Mekânımızı namaz için terk edip sonra geri geldiğimizde sıfırdan başlamış gibi hissederiz kendimizi. Ama çalıştığımız yerde kıldığımızda sadece zaman ve uğraş değişiminin yararını görürüz, ama mekân değişiminin faydasını görmeyiz. Hem aynı mekânda kılan kimse, yine işini veya o andaki uğraşını düşünerek, namazdan tam istifade edemez.
- Namazı cemaatle kılmakla müminler arasında bir dostluk, bir dayanışma ve yardımlaşma meydana gelir. İnsanlar birbirini çok iyi tanır, dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını paylaşırlar. Bu da birliği savunan ve sosyal bir din olan İslamiyet’in çok önem verdiği bir faydadır.
- Rabbimiz, cemaatle istenen dilekleri, yapılan duaları daha fazla kabul eder. Çünkü herkes birbirinin duasına âmin der, birbirinin isteğine kuvvet verir, birbirinden feyiz alır.
İşte bunlar ve daha bilemediğimiz nice hikmet, namazı tek başına kılınan namazdan 25 kat, başka rivayetlere göre de 27 kat daha kıymetli yapmıştır. Tüm bunları bilerek cemaatle namazı nasıl ihmal edebiliriz?
Cemaatle namazın feyiz ve bereketinden hiçbir zaman mahrum olmayalım. Her neredeysek, camide, evde, iş yerinde, okulda, yolculukta mutlaka bir cemaat oluşturalım ve cemaatle kılınan namazın sevap ve feyzinden mahrum kalmayalım.
[Cemil Tokpınar] 9.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)