Kırmızı ateş karıncaları toplumundan ibretli dersler [Abdullah Aymaz]

Güney Amerika’nın Amazon yağmur ormanları ana yurtları olan kırmızı ateş karıncaları hakkında bir buçuk sene önce enteresan şeyler duymuştum. Elimde yazılı bir şey yoktu. Ama Çağlayan dergisinin  Ekim 2018 sayısında Celâlettin Korkmaz “Bir Uhuvvet Manzarası” olarak onlar hakkında bir yazı yazdı…

Kırmızı ateş karıncası yuvalarının içinde hızla yükselen yağmur suları, karınca fertlerinin gaybî bir emirle hızlıca birbirine bağlanmasına vesile olmaktadır. Bu şekilde birbirleriyle kenetlenen yüz binlerce karınca, su üzerinde batmadan kalabilen, sal şeklinde devasa bir platform teşkil ederler. Karıncaların birbirlerine sıkıca tutunarak meydana getirdiği bu yüzen adacık, karınca fertlerinin, ağır sel şartlarına karşı sığınılan güçlü bir liman gibi hayatta kalmalarına vesile olur. Binlerce karıncanın birlikte teşkil ettikleri bu sala tutunamayanlar veya kendi başına kendisini kurtaracağını sanarak başının çaresine bakmaya çalışanlar ise şiddetli sel dalgaları karşısında maalesef başarılı olamayıp ölürler.

Onları hayatta ve ayakta tutan işte bu platformdur. Bu yüzen karınca adacığı yaklaşık 2-2,5 karıncanın kalınlığı kadar olup su ile temas eden alt tarafında yer alan karıncalar sabit ve muhkem bir şekilde kenetliyken, üstteki karıncalar hareket halindedir. Ayrıca platformun üst kısmında pirinç tanesini andıran pupa evresindeki karınca yavruları koruma altına alınır. Karıncalar, nesillerinin devamına vesile olacak gençleri ve yavruları, şartların ağırlığına rağmen asla ihmâl etmemekte ve gelecek nesilleri koruma adına, kendilerini alt tarafa yerleştirip, üst taraftaki yavrularına ihtimam göstermektedirler.

Georgia Teknoloji Enstitüsünden Dr. David Hu ve ekibi, ateş karıncalarının sel felaketi karşısındaki birlikteliklerinin iç yüzünü laboratuvar ortamında birbirini takip eden bir çok deney yaparak, âdeta didik didik etmiştir. İşte Atlanta şehrinin yol kenarlarından topladıkları karıncaları laboratuvar ortamına taşıyarak başlayan ekip, sonra karıncaları derin bir cam kavanozda toplamıştır. Kavanozu salladıklarında, karıncaların hızlıca bir araya gelerek top gibi bir şekil aldıklarını gözlemlemişlerdir. Daha sonra, top görünümlü bu karınca kütlesi, yavaşça su üzerine bırakıldığında binlerce karınca birkaç dakika içinde, su yüzeyinde sanki oklava  ile açılmış yufka gibi düzgün bir daire şeklinde yayılmıştır. Daire şeklindeki karınca platformu, son halini alana kadar üst kısımda bulunan karıncalar etrafa yayılmaya devam etmiştir. Bu heyecan verici gözlem, bilim insanlarını, karınca topluluğunun adeta koyu kıvamlı bir sıvıya benzer akışkan gibi hareket ettiğini düşündürmüştür.

Buna benzer deneyler bilim adamlarını, karınca kolonisinin akışkanlık ve elastikiyet özelliklerini aynı anda sergilemesi, karınca topluluğunun, süper-organizma (şahs-ı mânevi) mâhiyetinde olabileceğini düşündürmüştür.

Karıncaların oluşturduğu platformda, karıncaların bacakları vasıtasıyla kendilerini birim hacimde maksimum  bir verimlilik anlayışıyla istifledikleri gösterilmiştir. Bacaklarını birbirlerini aktif bir şekilde kavrayıp bağlantılar kurmak için kullanan karıncalar, bu dolgu ve yığılma işlemini çok hızlı bir şekilde tamamlamışlardır.

Bu yüzen karınca adasının kuvvetini anlamaya yönelik yapılan karıncalar arası çekme-germe deneylerinde ise, karıncaların ağırlıklarının yaklaşık 400 katı bir kuvvetle birbirlerini kavradıkları gösterilmiştir. Karıncaların yüzen sal şeklindeki platform inşalarındaki, birbirine bağlanma keyfiyeti ve kuvvetinin tesbitiyle yetinmeyip grup, daha sonra dikkatini platformu su üzerinde tutan temel faktörlere ve platformun bütünlüğünü bozmaya yönelik mekanik tehditlere karşı nasıl bir mukavemet gösterdiğine çevirmiştir.

Platformu suya batırmaya yönelik yapılan deneyleri ise, karıncalar süratle savuşturmuşlardır. Batma tehlikesiyle yüzleşen karıncalar, hemen hava keseciklerinin hacimlerini artırmışlar, kaslarını hızla germişler ve birbirlerine göre kendilerini yeniden konumlayarak aralarındaki mesafeyi azaltmışlardır. Dolayısıyla birliklerinin dağılmasını önlemek için sanki “kurşundan dökülmüş bir duvar”  gibi perçinleyip aralarındaki bağlantı mesafelerini artırarak platformlarını daha da kuvvetli hale getirmişlerdir. Sağanak yağış altındaki davranışlarını tesbit için de karınca platformunun üzerine sunî yağmur yağdırıldığında, karıncaların birbirleriyle olan bağlantı açılarını normale göre %30 fazlalaştırarak, suyu itme kabiliyetlerini artırdığı gözlenmiştir. Netice itibariyle şiddetli yağışlar, platformun su geçirmezlik derecesini yükseltmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in bir Suresinin ismi Neml yani Karınca’dır. Hz. Süleyman Aleyhisselam'ın muhteşem ordusu geçerken dişi bir karınca (muhtemelen kraliçe karınca) “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Süleyman ve ordusu, sizi fark etmeyerek çiğneyip ezmesinler!’  diye seslendi.” (Neml Suresi, 27/18)  Bu âyet karıncaların içtimai bir hayata sahip olduklarını göstermektedir. Toplum hayatının, cemaatlerin başına belâlar, musibetler, âfetler gelebilir. İşte o zamanlarda nasıl davranılacağını en güzel ve  en gelişmiş halini bu Kırmızı Ateş Karıncalarında bütün tafsilatıyla görüyoruz. Birlik, dirilik, irilik  ve dirlik demek. Bizim terminolojimize göre, uhuvvet, tesanüt, ittihad, ittifak, ihlas, samimiyet ve îsâr hasletinin hepsi de sanki karıncalarda görülüyor. Onun için de en büyük felaketlerde musibetlerde, âfetlerde birliklerinin dirliklerini sağlayarak ayakta kalmalarını sağlıyorlar. Evet Kur’an kâinatı okuyor… Biz de kainat kitabını çok dikkatli okuyup müzâkere edelim.

[Abdullah Aymaz] 19.11.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Ben de Astronot Olacaktım(!) [Kadir Gürcan]

Yerel seçimler yaklaşırken, siyasetin mevcut silik, kalifiyesiz, işe yaramaz yüzlerini parlatıp cilalamak, her zaman olduğu gibi medya esnafına düştü. Sayın Başkan'ın yurtdışı seyahatlerinde yuvarlak masayı dolduranlar haricindeki yazar-çizer takımının piyasa değeri, Dolar karşısındaki Türk Lirası ederinden işlem görüyor. Katlanılabilir bir zillet değil, doğrusu!

Son bir kaç seçimdir meclise giren milletvekillerinden “Siyasetçi, siyaset adamı!” diye isimlendirilecek ve göz dolduracak hiç kimse yok. Askeri literatür ile hepsi de “Numara Er'i”. Olsalar da olur olmasalar da. Koltuklarına başka birisi otursa, kimse fark etmez. Ülkenin siyasi gidişatında yaprak bile kıpırdamaz. Sıfır'ın sağındaki rakamlar gibi, miktarları arttıkça değerleri düşüyor.

Siyasi hayatımız, sin-i iyas'a erken girdi. Anadolu toprağı bu açıdan pek velud ve bereketli sayılmaz. Aday listesi sürekli bir yerden hazırlandığı için, genel ve yerel seçimlerde halk tercihinin bir işe yaramaması gayet normal. Zaten öyle olması isteniyordu. Sonuç istedikleri gibi tahakkuk etti. Meclis'te halledilen bir şey yok. Yüzlerce mesele, milletvekili görünümündeki takım elbiseli, kravatlı, vekilliği döneminde Ankara da ikamet eden bir takım zevatın onayına ihtiyaç olmadan hallediliyor. İktidarın günlük, haftalık bültenini tutan gazeteler bile, iktidarın bir kaç eskimiş yüzü dışında ne iktidar parti milletvekillerini ne de muhalefet döküntülerini manşetlere taşımıyorlar. Eskiden, partilerdeki çığırtkanlar birbiriyle dalaşır, siyaseti kızıştırır ve herkesi kendilerinden haberdar ederlerdi.

Görünen o ki, gerek iktidar partisi, gerek Saray Camiası, gerekse muhalefet kanadından, yaklaşmakta olan Yerel Seçimleri ilgi odağı haline getirecek bir enerji ve motivasyon yok. Ankara'nın şaibeli, müstefi, eski Belediye Başkanı'nın ilgi çekmek için nasıl da gerdan kırdığına bir bakın hele! Karakter zaafı bu derece ayyuka çıkmış bir adayda anlaşırlarsa, çaresizliklerini tahmin edin!

Başlama düdüğünü duyan medya esnafının bir şeyler yapması şart. Onlar da bir yerlerden başladılar. Milli Eğitim Bakanı'nın güya çok önemli işler yapıyormuş havalarında “Tır Şoförü olmak istiyordum!” diyerek, “Bak şimdi neredeyim!” tavırları çok iğreti ve bir o kadar da ucuz. Güya, akıllarınca, başarı hikayesi üretecekler. Hem de, Dünya Üniversiteleri sıralamasında yüz güldürecek hiç bir kategoriye giremeyen bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı için! Saray Kadrosundan kabineye girmiş herhangi bir bakanın insan içine çıkacak hali mi var?

İki binli yılların başından beri, idareyi elinde bulunduran mevcut iktidarın üzerine civa dökerek berbat ettiği ve kuruttuğu en önemli kaynak eğitim sistemi. Şu an hangi eğitim stratejisinin yürürlükte olduğunu kimse bilmiyor. Eski Milli Eğitim Bakanlarından birisinin hayalini gerçekleştirmiş durumdayız; “Şu okullar olmasa, Milli Eğitimi idare etmek ne kadar kolay!” Hayalinde “Tır Şoförlüğü olmak!” yatan devletli için bundan daha iyi bir bakanlık mı olur?

Sayın Bakan ile akran sayılırız. Gelecek hayalleri kurduğumuz yaşlarda, ülkenin hali aynen bugünkü gibi berbat ve geleceğe ait bütün umutların söndüğü kötü dönemlerdi. O yıllarda, “Okul bitirme!”nin ilk ve nihai hedefi, maaşlı bir işi garantilemekti.Tabii ki, okula devam edenler için... Sayın Bakan'ın “Tır Şoförlüğü...” itirafı, okul ile arasının pek iyi olmadığı gerçeğini de ima ediyor. Kadere bakın ki, şimdi katlanamadığı okulların sevk ve idaresi kendisine verilmiş durumda. Durduk yerde, “Milli Eğitim Bakanı'nın, üniversite diplomasını görelim!” diye yeni bir diploma dedikodusu çıkartmaya niyetimiz yok. Saray'ın en sevmediği tartışma 'Diploma' tartışması malum!

Demem o ki, şimdi olduğu gibi, o yıllarda da Tır Şoförlüğü okullardan daha ziyade, okulu kırıp ya da okulda başarılı olamayanların talip oldukları veya mecbur kaldıkları meslek gruplarındandı. Hiç kimse, lise ya da kazanabildiyse, üniversite'den sonra, çok mecbur kalmadığı sürece Tır Şoförlüğünü tercih etmez. Şoförlük be birader!

Cumhurbaşkanlığı için lise bitirme şartının yeterli olduğu bir ülkede, Milli Eğitimin kimin elinde olduğunun bir ehemmiyeti yok. Bu kalitesizlik ve yetersizliğin prim yaptığı ülkelerde en büyük suç, sizi idare edenlerden daha zeki olmanız.

Sayın Bakan'ın Tır Şoförlüğü hayali kurduğu zamanlarda, uzay ile ilgili filmler oldukça revaçta idi. Buna rağmen, arkadaş çevresi açısından kimsenin astronot olma hayalleri falan kurduğuna şahit olmadım. O günlerde de benzer müstebit ve zorbalar, gençlerin ufuklarını karartmışlardı. Birçoğu, hayat defterini çoktan kapattı.

Bir kaç hafta önce, Türkiye'yi ziyaret eden ABD'li Bakan Pompei, Rahip Brunson'dan sonra, haksız yere içeride tutulan dört ABD vatandaşının durumunu konuşmak için gelmiş. O dört kişiden birisi, NASA'da çalışan, Türk Asıllı bir ABD vatandaşı. Milli Eğitim, düşük kalibrelilere teslim edilince-belki de iktidar ve hükümet demeliydik!- kafası çalışanların yeri hapishane oluyor.

Ülkenin geleceğine kötü bir kabus gibi çöken okul kaçkınlarının anlatabileceği en inandırıcı hikaye, bütün bu cehalete rağmen hala iktidar olmayı başarabilmeleri! İşte bu hikaye dinlenilmeye değer!

[Kadir Gürcan] 19.11.2018 [Samanyolu Haber]

Ali Ünal: İnsanları hakka çağırmaktan başka bir şey yapmadım, 10 müebbette verseniz bunu söylerim


Yazdığı yazılar nedeniyle 19 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Zaman Gazetesi’nin yazarı, Kur’an müfessiri ve ilahiyatçı Ali Ünal son savunmasında mahkemeye suçlamaları reddederek, demokrasi dersi verdi. Kardeşi Mustafa Ünal’ın sosyal medyada paylaştığı savunmasında Ali Ünal, “Ben, darbecilikle suçlanıyorum. Darbe yapsam ne kazanacağım? Kral mı olacağım? Ki, istemem zaten. Ben, yatakta yatmaktansa toprakta yatmayı, toprakta yatmaktansa sert kayada yatmayı tercih eden bir insanım… Dünyaya hiçbir zaman beş paralık ehemmiyet vermedim ki makamına, mevkiine tamah edeyim! Bütün dünyayı tek imparatorluk yapsalar ve bana da imparatorluğunu teklif etseler hiç düşünmeden reddederim…” dedi.

Gazeteci-yazar ve  ilahiyatçı Ali Ünal, Uşak’ta yargılandığı davada 19 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ünal darbe iddiasıyla hakkında istenen 2 kez ağırlaştırılmış müebbet cezasından ise beraat etmişti. Ünal, Uşak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Hizmet Hareketine yönelik soruşturmalar  kapsamında Ağustos 2016’da tutuklanmıştı.

Kardeşi Mustafa Ünal’ın paylaştığı ve Ali Ünal’ın mahkemedeki son savunmasından bir kısmı şöyle;

“Ben, darbecilikle suçlanıyorum. Darbe yapsam ne kazanacağım? Kral mı olacağım? Ki, istemem zaten. Ben, yatakta yatmaktansa toprakta yatmayı, toprakta yatmaktansa sert kayada yatmayı tercih eden bir insanım…

Dünyaya hiçbir zaman beş paralık ehemmiyet vermedim ki makamına, mevkiine tamah edeyim! Bütün dünyayı tek imparatorluk yapsalar ve bana da imparatorluğunu teklif etseler hiç düşünmeden reddederim…

Allahü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, ‘İçinizden insanları ma’rûfa çağıran ve münkerden nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte gerçekten kurtuluşa erenler onlardır.’ buyuruyor. Ben, bir Müslüman olarak kendimi bu görevle yükümlü kabul ediyorum.

Allah’ın rızasını kazanıp ahirette kurtuluşa ermek varken dünyanın geçici metalarını niye tercih edeyim? Binlerce yazı yazdım, yüzlerce konferans verdim. Hepsine de hakkı, hakikatı, ma’rûfu anlatmaya çalıştım. Bu benim hem dinî hem millî bir görevim…

İyiliği, doğruluğu, hüsn-ü ahlâkı, fazileti, sulh ve selameti öğütleyip dile getirdiğim için tebrik edilmem gerekirken tam aksine cezalandırılmam isteniyor. Gerçi kimseden tebrik beklemedim, amacım da zaten bu değil. Sadece Hakk’ın rızasını gözettim…

Bana değil iki müebbet, on müebbet de verseniz aynı şeyleri söylemeye devam edeceğim.”

[TR724] 19.11.2018

Hitler’i dolandıran adam: “Akıl ve direniş”

Ahmet Bozkuş You Tube kanalında Hollanda’nın II . Dünya Savaşı’nda Nazi’ler tarafından işgali sırasında Hollandalı bir bankacı ve direniş lideri olan Walraven van Hall’ın hayatını anlattı. “Hitler’i dolandıran adam’ başlığı ile yayımlanan videoda “Hall’ın ülkesi işgal edilmişti, bir şeyler yapması gerekiyordu. Yapabileceği en iyi işi yaparak karşı koydu kötülüğe…” ifadeleri kullanıldı.

Hall’un, Hitler tarafından el konulan Hollanda Merkez Bankası’ndan ve Hollandalı zenginlerden aldığı paralarla mağdurlara yardım ettiğini söyleyen Bozkuş, “Hall yaptığı en iyi iş olan bankacılığı yaparak 3.5 yılda 200 bine yakın insana yardım elini uzattı.” dedi.

İşte Walraven van Hall’ın hayat hikayesinin anlatıldığı o video;


[TR724] 19.11.2018

Sizce dünyada en zor şey nedir? [Veysel Ayhan]

“Falan kimse havadan nem kapıyor” derler!
Ona ruhum feda! Ya yağmur altında dahi ıslanmayanlara ne demeli!..”
Ölçü veya Yoldaki Işıklar

Dünyada en zor şey bana göre “hakperest” olabilmektir.

Hz. Ömer(ra) bu yüzden çok büyüktü. “Hak”ı duyduğunda gittiği yolun tam tersine yüz seksen derece dönebiliyordu. Binlerce Müslümana hutbe verirken, yaşlı bir kadının ikazıyla sözlerini düzeltebiliyordu. İzzet-i nefsim, onurum, makamım, hilafetim falan demiyordu.

“Ey zavallı yaşlı kadın, ben ki Allah Resulü’nün(sav) halifesiyim. Bana dinimi mi öğretmeye kalkıyorsun. Haddini bil!” demiyordu.

Müslümanların âdil olduğu, hakperest davrandığı zamanlarda İslam sevimlilik kazanmış bir cazibe merkezi haline gelmişti. İdarecilerin adaletten, hakperestlikten uzaklaştığı diktatörleştiği dönemlerde ise İslam, “İslam”sız Müslümanların elinde, kaçılan ve uzaklaşılan bir dine dönüşüyordu.

Peki biz bireysel olarak “Hakperest” miyiz?

Beni bu ilgilendirir. Kendimizi test edelim.

Mesela ben barış ve huzurun temin edildiği bir ülkedeyim. Oğlum bir devlet dairesinde çalışıyor. Kendince fetva bulup hırsızlık yapıyor.

Bunu o ülkenin adli makamlarına söyleyebiliyorsam “Hak perestim” demektir.

Veya bir komşum bir yandan halkın vergileriyle kendisine verilen işsizlik maaşı alıyor diğer yandan bir firmada gizlice çalışıyor. O ülkenin cari kanunlarını açıkça ve haksızca çiğniyor.

İkaz ettim olmadı. Ben bunu ‘bir vatandaş adayı’ olarak o ülkenin adli makamlarına söyleyebiliyorsam “Hak perestim” demektir.

Bu, bir ispiyonlama değildir. Oğlum veya komşumun günaha girmesine engel olmaktır. Misafiri olduğum ülkede alın teriyle çalışıp vergi ödeyen insanların hakkına saygı duyup sahip çıkmak demektir.

Tüm bunların ötesinde ahlaklı ve dürüst olmak demektir.

MÜSLÜMANLARIN ÂDİL OLDUĞU, HAKPEREST DAVRANDIĞI ZAMANLARDA İSLAM SEVİMLİLİK KAZANMIŞ BİR CAZİBE MERKEZİ HALİNE GELMİŞTİ. PEKİ BİZ BİREYSEL OLARAK “HAKPEREST” MİYİZ? BENİ BU İLGİLENDİRİR. KENDİMİZİ TEST EDELİM.

İKİ MUAZZAM ÖRNEK

Müslümanlıkta bu ahlaklı ve dürüst oluşa engel bir ayet hadis var mı?

Tabii ki yok.

Bilakis şunlar var:

Bildiğimiz olay ama sık sık hatırlamak gerekiyor.

Medine’de, soylu ve çevresi güçlü bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadının kabilesinin önde gelenleri Peygamberimize(sav) başvurup cezasının affını istemeye karar verdiler. Ve Efendimiz’in (sav) çok sevdiği, torunu gibi gördüğü Üsame bin Zeyd’i aracı olarak gönderdiler. Üsame bin Zeyd’in bu talep sonrasında aldığı cevap oldukça sertti:

“Sen kötülükleri önlemek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında mı benimle konuşuyorsun?

Sizden önceki insanları helak eden, ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi suç işlediğinde onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri suç işlediğinde cezayı uygulamaları idi.”

Efendimiz(sav) bu sözün ardından şöyle buyurdu:

“Vallahî, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!”

Haşa, muhal-farz böyle bir vak’a olduğunda Efendimiz (sav) gibi değil de şöyle de düşünebilirim:

“Hz. Fatıma, böyle bir olay yaptı ama bunu gizlemeliyiz. Duyulursa Müslümanlık bundan ciddi zarar görür. ‘Hz. Muhammed’in (sav) evinde hırsız çıktı’ falan derler. Aman kimse duymasın. İyisi mi bu olayı gizleyelim. Kendisine nasihat ederiz bir daha yapmaz.”

Böyle düşünmek bana makul ve mantıklı geliyorsa ben “Hakperest” olamam.

Niyetim “iyi” bile olsa siyasi düşünmüş olurum.

Pragmatik davranmış olurum.

Her şey olurum ama “Hakperest bir mümin” olamam.

Oysa İslama asıl zarar verecek olan, suçları yargıya iletmek değil, bilakis gizlemektir.

Bu, kamu hukukunun söz konusu olduğu bir durumda “cürmü”, yeni ülkemizin “crime”ını halının altına süpürmek demektir.

Ve de Müslümanlığın köküne kibrit suyu dökmektir.

Kul hakkına giren, cari hukuka aykırı her ne varsa buna müdahale etmek bir “Hak perestliktir.”

Elimde müşahhas deliller varsa, kendimden eminsem yapmam gereken budur.

DÜNYAYA AÇILIM YAPARKEN GÜVEN KAZANMANIN TEK YOLU ŞEFFAF OLABİLMEKTİR. KİRLER VE KUSURLARLA AÇIK YÜREKLİLİKLE YÜZLEŞEBİLMEKTİR. ÇÜNKÜ HALININ ALTINA SÜPÜRÜLEN HER KİR, ZAMANLAR KOKUŞUR, PATLAR VE SAHİBİNİ YERE BAKTIRIR. CESARET VE HAKPERESTLİKLE YÜZLEŞİLEN KİRLERİ İSE KADER MUTLAKA TEMİZLER.

SÖYLENTİLER, İFTİRALAR…

Peki elimdeki deliller söylentiden ibaret, ispatı zor şeylerse…

O zaman ne yapmalıyım?

İfk hadisesini, Hz. Ayşe’ye (ra) iftira atılması olayını hatırlayalım.

Oldukça elim bir hadise.

Yeryüzündeki en iffetli insana şen’i bir iftira atılmıştır.

Bu iftira hızlıca yayılır. Sahabelerden bile buna katılan olur.

Hz. Aişe(ra) iftirayı çok sonra öğrenir. Ve öğrendiği zamanı söyle tasvir eder:

“Bunun üzerine, Mistah’ın annesi, iftiracıların söylediklerini bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi. O kadar ağladım ki ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım.”

Efendimiz’in,(sav) Hz. Aişe’yi tanıdığı kadar kim, bir başkasını tanıyabilir?

Kim bir başkasına kefil olabilir?

Ama Efendimiz (sav) hemen kefil olmuyor. “Hayır, boşverin bu dedikoduları, deli saçmalarını…” demiyor.

Hz. Aişe’nin, eşi olmasına ve en sevgili arkadaşı Hz. Ebubekir’in (ra) kızı olmasına rağmen hemen red etmiyor, araya mesafe koyuyordu. Belki de bu hadisenin Hz. Aişe’yi ulaştıracağı erişilmez makamı görüyor ve “sebeb”e saygı gösteriyordu.

YENİ YENİ ÜLKELERE GİDİYOR VE EFENDİMİZ’İN (SAV) “EMİN” OLUŞUNU ORALARA TAŞIMA İDDİASI TAŞIYORSAM HER ŞEYİMLE “EMİN” OLMAK ZORUNDAYIM. BAZI YANLARIM BU İDDİAMI TEKZİP EDİYORSA BANA DÜŞEN ARIZALI TARAFLARIMI KESİP ATMAKTIR. YOKSA DÜNYAYA “EMİN” OLUŞU DEĞİL HASTALIKLARIMI TAŞIRIM.

“GİTMENDE BİR MAHZUR YOK”

Ağır hasta olduğunda hasta ziyaretine gittiğinde bile bu mesafeye dikkat etmişti. İsmini zikretmeden yanındakilere ‘Hastanız nasıldır?’ diye sormuştu.

Başka da hiçbir şey demeyince.

Hz. Âişe der ki:

“Artık kendimi tutamadım: -Yâ Resûlallah! Şimdiye kadar görmediğim eziyeti görüyor ve çekiyorum. Bana müsaade etsen de annemin evine gitsem. Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı?”

Cevap Hz. Aişe için altından kalkılması zor bir cümledir: “Gitmende bir mahzur yok”

Efendimiz (sav) hadisenin aydınlanmasını, maddi sebeplerin hadiseyi çözmesini veya vahiy gelmesini bekliyordu.

“BUNLARA HER ŞEYİYLE GÜVENEBİLİRİZ. İÇLERİNDEN ASAYİŞE MUGAYİR HAREKET EDEN ÇIKMAZ. ÇIKSA BİLE ONU KOLLAMAZ KENDİLERİNDEN SOYUTLAR, YARGIYA İNTİKAL ETTİRİRLER.” BU ŞEFFAFİYETİ YAKALAMADAN ÇEVREMİZDE, BULUNDUĞUMUZ ÜLKELERDE GÜVEN TESİS EDEMEYİZ. YENİN İÇİNDE KALAN HER KOL, BİR SÜRE SONRA BÜNYEYİ KÖTÜRÜMLEŞTİRECEKTİR.

BUGÜNE GELİRSEK

Herhangi bir iddia ortaya atıldığında iki ihtimal vardır.

Ya asılsızdır, yalandır. Veya doğrudur. Bunun ortası yok.

Efendimiz(sav), iddialar üzerine Hz. Aişe’ye dahi kefil olmazken biz 1000 cemaat mensubundan 1000’ine birden nasıl kefil olabiliriz?

Böylesi bir süreçte kefalet, bayağı sorumluluk isteyen bir cüret ve cesaret.

Milyonlara baliğ bir cemaate sızma girişimi olmamışsa bu, kendimizden şüphe etmemizi gerektirir. Devletin tüm imkanlarını kullanıp Hizmet’e açıktan saldıran bir güruhun perde ardında boş duracağını düşünmek hamakat olur.

Mutlaka sızma teşebbüsü olmuştur, oluyordur, olacaktır.

Bu, insan tabiatında var olan boşluğun gereği.

Hz. İsa’ya (as) ihanet eden şahıs, aynı sofrayı paylaştığı bir havarisiydi.

İddiaları ortaya atan Ahmet Dönmez 18 yıldır gazetecilik yapıyor. Yüzlerce haber yapmış. Bir kısmı manşet olmuş. Bunlar içinde biri bile tekzip edilmemiş. Bu haber ve yorumu da tekzip edilmedi. Bahsini ettiği şahıslar cevaplamaktan kaçınmış. Gazetecilikte görüş alınmak için aradığında cevap vermekten kaçınmak iddiayı destekleyici bir şüphe unsurudur.

Yine de bu temiz gazetecilik sicili, ona kefil olmamızı gerektirmez. Fakat en azından iddiaları ciddiye almamızı gerektirir.

Ki bu iddialar yalanlanmadığı gibi Hizmet Hareketi’nin tüzel sözcülüğünü yapan “Alliance for Shared Values”un (AfSV) açıklamasında özenli bir dille doğrulandı.

AfSV’nin açıklaması çok önemli bir milattır. Ve deklarasyondur:

“…Dolayısıyla kaynağı her ne olursa olsun, Hizmet hareketine ait krediyi kullanarak şiddet veya yasadışılığın herhangi bir şeklini içeren sözde talep ve ricayı taşıyan ve yayan kişilerin Hizmet Hareketi ile iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.”

Bu sözler, Hizmet’in gayri meşru teşebbüslere karşı en büyük sigortası sayılabilir.

KENARA ÇEKİLME ERDEMİ

Artık ayyuka çıkan bu tür iddiaların korkunçluğu birkaç şeyi gerekli kılıyor:

1- Bu tür bir durum yaşadığında, isnatlar veya iddialar büyük bir kitleyi zan altında bırakıyorsa bundan kurtulmak için hadise, detaylı olarak müşahhaslaştırmalı, kimler suçlanıyorsa görüşleri de alınarak zikredilmeli.

2- İddia sahipleri bu konuların gerçekliğine kanaat getirmişlerse -ki öyle- bunlar bulunulan ülkenin yargısına intikal ettirilmeli.

3- Bu tür isnadlarla karşı karşıya kalan insanlar, masumiyetlerine inanıyorlarsa bir müddet hiç olmazsa -teşbihte hata olmasın- Hz. Aişe(ra) gibi kenara çekilmeli, susmalı hadiselerin veya yargının kendilerini aklayacağı zamana kadar dinlenmeliler.

Bu, hepimiz için geçerli.

Eğer Hizmet’in kutsiyetini, onurunu düşünüyorsak, hakkımızda bir isnad varsa, ağır bir söylenti çıkmışsa ve mevzu ‘şu’yûu vukûundan beter’ bir hale gelmişse bir kenara çekilmeyi bilmemiz lazım.

Ben temizim, içim temiz ama üstüme zifos sıçramış, elbiselerime zift bulaşmış. Hizmet’in saffetine saygım varsa o ithamlarla ortalıkta dolaşmam. Masumiyetin kazandıracağı tevekkülle yargının veya zamanın veya kaderin beni aklamasını beklerim. Bu, hem Hizmet’e güveni artıracak hem de hakkımızdaki ithamları zamanın hükmüne bırakma rahatlığımızı ifade edecektir.

Hatta kenara çekilmemin doğru olup olmadığı konusunda endişe içinde isem sevdiğim ve güvendiğim “insan”a gidip “Gitmende bir mahzur yok” gibi bir cevabı alıp almayacağımı da kontrol edebilirim.

İddiamda samimi isem bunu yaparım. Ama Hizmet’in onuru değil de kendi onurum peşinde isem allem eder kallem eder keçi boynuzundan meşruiyet elde etmeye çalışırım. Fakat beyhude yorulur, aklanmaz, bilakis gittikçe kararırım.

Kabe’de poz veririm. Hacerü’l Esved’te selfi çekerim. En kutsi mahallerde görünürüm ama ne yazık ki bu tutumum iddiaları daha da güçlendirir.

DÜNYAYA “EL EMİN” MESAJI GÖTÜRÜKEN…

Dünyaya açılım yaparken güven kazanmanın tek yolu şeffaf olabilmektir. Kirler ve kusurlarla açık yüreklilikle yüzleşebilmektir. Çünkü halının altına süpürülen her kir, zamanla kokuşur, patlar ve sahibini yere baktırır. Cesaret ve hakperestlikle yüzleşilen kirleri ise kader mutlaka temizler.

Yeni yeni ülkelere gidiyor ve Efendimiz’in (sav) “Emin” oluşunu oralara taşıma iddiası taşıyorsam her şeyimle “Emin” olmak zorundayım.

“Temsil” konumunda bulunuyor ve bazı yanlarım bu iddiamı tekzip ediyorsa bana düşen arızalı ve kangren olmuş taraflarımı kesip atmaktır. Yoksa dünyaya “Emin” oluşu değil hastalıklarımı ve virüslerimi taşırım.

Dünyada şu kanaati oluşturmak o kadar önemli ki:

“Bunlara her şeyiyle güvenebiliriz. İçlerinden asayişe mugayir hareket eden çıkmaz. Çıksa bile onu kollamaz kendilerinden soyutlar, yargıya intikal ettirirler.”

Bu şeffafiyeti yakalamadan çevremizde, bulunduğumuz ülkelerde güven tesis edemeyiz.

Yenin içinde kalan her kol, bir süre sonra bünyeyi kötürümleştirecektir.

[Veysel Ayhan] 19.11.2018 [TR724]

Çiller’in izinden giden damat Berat ateşle oynuyor [Semih Ardıç]

Türkiye’nin 1990’lı senelerin siyasî, iktisadî ve içtimaî iklimine rücu ettiğine dair o kadar çok vak’a var ki!

Hazine’nin anahtarlarını elinde bulunduran damat Berat Albayrak 5 Nisan 1994 kararlarında imzası bulunan Tansu Çiller’in izinden gidiyor.

ÇİLLER FAİZLERİ DÜŞÜRECEĞİNİ ZANNETTİ

Çiller, Hazine’nin yüzde 70’lere kadar yükselen borçlanma maliyetini ihalelerde ucuz numaralar yaparak aşağı çekeceğini zannetmişti.

Taktik icabı Hazine evvela, “Şu tarihte bu kadar borç alacağız.” diyordu. İhale günü yaklaştığında ya ihale iptal ediliyordu ya da ihale tutarı 4’te 1’e indiriliyordu.

Böylece Hazine tarafından bankalara, “Kasa dolu, paraya ihtiyacımız yok.” imasında bulunuluyordu.

İktisat profesörü Tansu Çiller’in başbakanlığında piyasaya çekilen numarayı hiç kimse yutmadı. Faizler ihalelerden sonra daha da yükseldi.

HAZİNE AĞIR HASAR GÖRDÜ

Zire bütçenin vaziyetini en iyi bankacılar biliyordu. Hazine içinden piyasaya fısıldanan malumat tablonun vahametini ele veriyordu.

Siyasetçinin krizi bankacılara yıkma teşebbüsünün akim kalacağı ilk günden belliydi.

Bankacıları “aptal” yerine koymak ve onlara başka bir gezegenden gelmiş bankacılar gibi davranmak ters tepti. Hazine’nin itibarı yerle bir oldu. Faizler tamamen kontrolden çıktı.

Etrafındakilere, “Hepsine diz çöktüreceğim.” diyen devrin Başbakanı Çiller birkaç ay geçmeden diz çökmüş, piyasa ile girdiği inatlaşmanın faturasını ise 5 Nisan kararları ile vatandaş ödemişti.

9-10 GÜNDE NE DEĞİŞTİ?

Damat Berat Albayrak birkaç haftadır Hazine’de işte Çiller’in fiyasko ile neticelenmiş taktikleri ile hareket ediyor.

Yine Hazine ihaleleri iptal edildi. Kalan ihalelerde de satışlar en düşük tutarda yapıldı.

Ekim ayı sonunda yayımlanan iç borçlanma stratejisine göre Hazine, kasım ayında 7 iç borçlanma ihalesi yapacaktı.

3 ihale 12 Kasım’da, 3 ihale 13 Kasım’da, bir ihale de 20 Kasım’da tertip edilecekti.

9 Kasım’da, “2019-2021 Yeni Ekonomi Programında 2018 yılı için alınan tasarruf tedbirleri sayesinde Hazine Finansman ihtiyacı azaltılmıştır.” beyanatı ile ihalelerin iptal edileceğinin ilk işareti verildi.

Ekim sonunda ilan ettiği takvimi iki hafta geçmeden iptal eden Hazine’ye “Petrol mü buldunuz? Ne değişti 9-10 günde.” diye sormazlar mı?

KASADA 6,5 MİLYAR TL KALDI

12 Kasım’da 1 ihaleyi, 13 Kasım’da da 2 ihaleyi iptal edildi. 12 Kasım’da 2 ihalede yine piyasaya sağ gösterip sol vuruldu güya!

Gelen tekliflerin önemli bölümü dışarıda kalacak biçimde cüzi bir az satış yapıldı. En düşük faizli teklifler kabul edildi.

Madalyonun öbür tarafı ise bu manevranın Hazine’ye daha o gün pahalıya mâl olduğunu gösteriyor.

Merkez Bankası’ndaki TL mevduat hesabında 8,2 milyar TL kullanıldı. 1,5 milyar dolar tutarında dövizini de bozduran Hazine 13,9 milyar TL ödeme yaptı piyasaya.

Hazine’nin TL hesabında 6,5 milyar TL bakiye kaldı. Damat Berat’ın son numarasından evvel Hazine’nin 27,6 milyar TL nakiti vardı.

ALMANYA YÜZDE 0,230, TÜRKİYE YÜZDE 17,18 FAİZ ÖDÜYOR

O kadar manevranın akabinde 5 yıllık tahvilin faizi yüzde 17,18. Almanya aynı vadede tahvil için yüzde 0,230 ödüyor. Aradaki 74 kat fark, piyasanın Türkiye ile Almanya’ya bakış farkına işaret ediyor.

Bir başka ifade ile Türkiye, Almanya’dan 74 kat daha fazla faiz mukabili borç alabiliyor.

Diyelim ki kasım ayı böyle geçti. Aralık ne olacak? Bütçe açığı kasım ve aralıkta 80 milyar TL’yi bulacak. Kasadaki nakit azaldı. Bunu bankalar gayet iyi biliyor.

“BU FİLMİN ESKİ VERSİYONUNU SEYRETMİŞTİM”

90’larda farklı bankalarda hazine müdürlüğü yapan Uğur Gürses, “Bu filmin eski bir versiyonunu 1994’te seyretmiştim. Hem de içinde bulunarak. Büyük bedeller ödenmişti.” diyor.

Türkiye ekonomisi Çiller’in boş hayallerine sarılan damat Berat’ın elinde oradan oraya savruluyor.

Piyasanın “yalana” tahammülü olmadığını üç vakte kalmaz öğretirler. Tıpkı dövizde ağustosta verdikleri gibi bir dersi yavaşlatılmış çekimle tekrar tekrar seyrettirirler.

Maalesef olan yine garip gurabaya olacak…

[Semih Ardıç] 19.11.2018 [TR724]

Bir faşizm cinayeti: Medyanın ölümü [Naci Karadağ]

Siz bakmayın Türkiye’de onlarca kanalda yüzlerce iktidar şebeğinin her akşam tartışma programı adı altında aynı şeyleri geveleyip durmasına.

Bu ülkede medyanın ölümü üç yıldan bu yana gerçekleşmiş durumda.

Başta Cumhurbaşkanının çıkıp “Ülkede medya özgür” gibi açıklama yapması tamamen kendi kölesi olmuş, devlet destek ve reklamlarıyla ayakta durabilen bir hilkat garibesinin sınırsız özgürlük ve savurganlığından başka bir şey değildir.

Haddi zatında bu durum özgürlükleri öldürmenin kadir eşiklerinden biridir.

ABD’nin 64. Dışişleri Bakanı Madeleine Abright’ın kaleme aldığı bir kitap önceki ay raflarda yerini aldı.

İsmi enteresan; Faşizm: Bir Uyarı…

81 yaşındaki kurt siyasetçi Putin’i odaklayarak insanlığın despot rejimlere doğru meylini ve kitlelerin gönüllü olarak faşizm etkisi altına girmesini muazzam incelemiş.

Aslında kitabın en önemli endişesi Trump’ın da ABD’yi benzer bir eşiğe götürüp götürmeyeceği sorusunun cevabını aramak.

Bu sebeple tam da ara seçim dönemine denk geldi kitabın yayınlanması.

Tahmin edileceği üzere içinde Trump da var, Tayyip Erdoğan da…

Hitler ve devrin faşist diktatörlerinin halkın kalbini çalmasından sonra toplumlardan neleri çaldığını adım adım ele almış Albright.

Çok net bir eşikler basamağı çıkarmış bayan bakan.

Bir kere şu üst tespit çok önemli:

Klasik diktatörler çağı “izm”lerin bitmesiyle tamamen kapanmış durumda.

Silah zoruyla diktatör olmak belki geri kalmış Afrika ülkelerinde mümkün ama biraz gelişmiş ülkelerde mümkün değil artık.

Çünkü diktatör adayının karşısında yarım yamalak da olsa, hukuk, üniversite, medya gibi fren mekanizmaları mevcut. Dolayısıyla öncelikle sistemi kullanarak bir noktaya gelmesi lazım. Sonra bu mekanizmaları birer birer yok etmesi.

Başka bir düşünür Kanadalı Alain Deneault’ya göre bu süreç 15 yıla yayılabiliyor. Üstadın “Vasatın iktidarı” isimli muhteşem çalışmasıyla ilgili röportajı Türkçeye çevrilmiştir, internette bir yerlerde bulabilirsiniz.

Biz post-modern diktatörlerin eşiklerine bir göz atalım.

İlk aşama seçimle gelinmesi…

Tüm diktatörlerin bir meşruiyet ihtiyacı olduğunu kesin örneklerle verdikten sonra zayıflatma eşiğine geçiyor hepsi.

Siyaset zayıflatılıyor. Parlamentolar, ardından kurumlar geliyor.

Üniversitelerin içini oyuyorlar, akademik camia bitme noktasına geliyor.

Adalet en önemli eşiklerden biri.

Onu elde edemezse önü kesiliyor diktatörün, bunun çok iyi farkında oluyorlar.

Bu nedenle “Trump’ın işi zor” deniliyor kitapta. Çünkü ABD’nin hukuk temeli çok sağlam. Putin ya da Erdoğan için geçerli değil bu şüphesiz.

Her ikisi de bu eşikleri ilmek ilmek sabırla örerek kurdular mutlak hakimiyetlerini.

Ünlü satranç ustası Kasparov “Putin Alcapone gibidir” derken övgüyle beraber aslında gömüyordur da diktatörünü.

Her iki ülkeyi de diktatörlüğün en ağır vasatına iten durum büyük işçiliklerle hazırlandı. Bu sebeple bizzat Erdoğan’ın şahsıyla Türkiye’yi eşdeğer tutuşu ve özel kalem müdürünün “Putin olmasaydı Rusya olmazdı” deyişi arasındaki benzerlik tesadüf değildir.

Albright eskiye özlem takıntısına da vurgu yapıyor. Büyük Rusya ve Büyük Osmanlı bu tür karakterlerin çok önemli sığınakları ve her kötülüğü atfedebilecekleri bir ara dönem.

Eski bakanın kitabında Erdoğan’ın ikide bir Tek parti dönemi ve İnönü şeytanlaştırması bilgisi yok ama diktatör prensipleri disiplininde yeri var genel olarak.

Siyasetin işini tamamen bitirmek yerine, alanını daraltıp neredeyse sembolik hale getiriyor çağın diktatörleri.

Türkiye’de bugün siyaset varmış gibi görünüyor ama hiçbir kıymeti olmadığını herkes biliyor.

Ve en önemli eşik medya…

Erdoğan’ın bu işe başlarken en büyüğünden başlaması tesadüf değil.

Hasetliği, mahalle nefretini kullanarak çıkabilecek sesleri minimize etti ilk baştan.

Zaman gazetesi yerle bir edilirken, Bugün ve Kanaltürk’e tomalar dalarken susup, içten içe sırıtan cenah için iş işten geçmiş durumda artık.

Putin çok farklı şeyler yapmadı aslında.

Resmi mecralar Tass ve Pravda gelenekleri üzerine oturan Putin, ülke nüfusunun yüzde 70’i tarafından izlenen NTV’nin yandaş bir oligark tarafından satın alınmasını zorlamak suretiyle iktidarının daha üçüncü ayında bu işi halletti. Erdoğan için ise AA ve TRT üzerinde ince işçiliğe başladı, ardından büyük baskı ve sansür geldi. Ekonomik olarak tüm akışın başında durunca istediği gibi biçimlendirdi medyayı. Elbette bir günde olmadı tüm bunlar.  Tam egemenlik 15 yıla yakın bir sürede sağlandı ama sağlandı işte.

Bugün ülkede bir medyadan, gazeteciden bahsetmek mümkün değil. Erdoğan’ın maaşlı elemanları onun arzuladığı bir ülkeyi servis ediyor.

Bunun da uzun vadede riskleri var tabi. Düşen güven eşiği ve etkisizlik.

Erdoğan algı yönetimi için en fazla bir süre daha kullanabilir bu silahını, sonrası için daha büyük baskı ve alan daraltmasına ihtiyacı olacak.

Mevzu çetrefilli, “Faşizm: Bir Uyarı” odağında modern diktatörlerin resmini çekmeye sonra devam edelim.

[Naci Karadağ] 19.11.2018 [TR724]

Yıldırım Demirören varsa başarı yok! [Hasan Cücük]

Türkiye UEFA Uluslar Ligi’nde sahasında İsveç’e yenilerek grupta sonuncu oldu. Bunun bedeli ise bir alt lige düşmek oldu. Uluslar B Ligi yerine artık C Ligi’nde mücadele edeceğiz. Bu durum göstere göstere değil. Suçlu olarak parmağın işaret ettiği isim Mircea Lucescu oldu. Sorumlu listesi çıkarsak Lucescu son sıralarda yer alır.

Beşiktaş’ı iflasın eşiğine getiren Yıldırım Demirören’in Şubat 2012’de Türkiye Futbol Federasyonu olmasıyla futbolumuz içinde kara günleri kapkara günlere bırakıyordu. Hani sosyal medyada dolaşan bir replik var ya, ‘Kötü günler geride kaldı. Daha kötü günler geliyor’ diye işte Yıldırım Demirören’in futbolun yönetimine geçmeside tamda bu idi. Yıldırım Demirören kötü bir idareciydi. Futbol bilgisi sınırlıydı. Yöneticilik başarıları yoktu.

Şubat 2012’de futbolun dümenine geçen Yıldırım Demirören’le 7 yıl geride kalmak üzere. Elde edilen tek başarı Euro 2016’ya katılmak oldu. Son dakikada Şelçuk İnan’ın golüyle İzlanda’yı yendik ama diğer ülkelerinde katkılarıyla adımızı direk finallere yazdırdık. Demirören, Euro 2016’ya katılmayı oyuncu başına 500 bin Euro primle öğrenirken, kaş yaparken göz çıkardığının farkında bile olmuyordu. Fatih Terim’inde marifetiyle prim dağıtmada yaşanan eşitsizlik, sorunsuz giden Euro 2016 kampını problem yumağı haline getiriyordu. Gruplarda alınan başarısız sonuçlardan sonra Türkiye evine dönerken, Demirören başarısızlığın faturasını teknik direktör Fatih Terim’e çıkarmak yerine bazı oyuncuların basın önüne atılmasına ve bilahare kadro dışı bırakılmasına göz yumuyordu.

Arda Turan’ın milli takım uçağında gazeteci Bilal Meşe’yi yumruklaması Yıldırım Demirören’in gözünün önünde oluyordu. Hatta yumrukların ve sin kaflı küfürlerin adresinin Demirören ve Terim olduğu herkesin hemfikir olduğu konuydu. Arda Turan milli takımı bırakırken, Demirören af dilenmek için oyuncunun ayağına yeni teknik patron Mircea Lucescu’yu gönderiyordu.

Yıldırım Demirören’in, futbol gibi bir derdi yok. Onun tek derdi kendine o koltuğu teslim edenlere bağlılığını göstermek. Nitekim bunun bir göstergesi olarak Türkiye’nin en büyük medya grubunu satın alıp, Saray’ın emrine verdi. Türk futbolunu itinayla komaya sokan adam olarak, solunum cihazına bağlı Türk basınında fişini çekme görevini üstüne aldı.

Göreve geldikten sonra iki Dünya Kupası’nı ıskalayan Demirören’in normal şartlarda görevinden çoktan istifa etmesi gerekirdi. Koltuğunda gönül rahatlığıyla oturmaya devam ediyor. Basının önemli bir kısmı kendi kontrolünde olduğu için dikensiz gül bahçesinde futbolu yönetmeye devam ediyor.

Yıldırım Demirören’in sorumluluğu yanında Lucescu’nun esamesi okunmaz. Ligin kalitesinin düştüğü, yurt dışında top koşturan oyuncuların formsuz olduğu bir ortamda Lucescu’dan sihirli değnek beklememek gerekir. Lucescu yapılacak yabancı hoca tercihlerinde en iyilerden biriydi. Ancak yaşının ilerlemiş olması bir handikap oldu. Yine 2004’ten itibaren 11 yıl çalıştırdığı Shakhtar Donets’i getirdiği nokta ortada. Ukrayna liginde Dinamo Kiev’in gölgesinde bir takım olan Shakhtar, Lucescu döneminde önce Kiev hegomanyasını yıktı. Sonra lig şampiyonluklarının üzerine Avrupa başarısını ekledi. Son UEFA Kupası’nı kazanan takım oldu. Şampiyonlar Ligi’ne abone olan bir takım oluşturdu. Sadece sportif başarılarla yetinmedi. Parlattığı oyunculardan kulübün kasasına milyonlarca Euro girdi.

Türkiye’de Galatasaray ve Beşiktaş’ı şampiyonluğu taşıyan Lucescu, futbolumuzu yakından tanıyan biriydi. Ama Türkiye’de görev yaptığı dönemin çok gerisinde bir futbolumuz vardı. Büyük takımların eleme turunu geçemediği bir ülkeyiz. Galatasaray’ın isimsiz İsveç takımı Östersund’a elenmesi, Fenerbahçe’nin Vardar engeline takılması sıradan bir durum değil, futbolumuzun içinde bulunduğu gerçeği gösteren bir fotoğraftı.

Yine başa döneceğiz. Muhtemelen Lucescu’nun bileti kesilecek. Yeni hoca ile temiz bir sayfa açacağız. Yine bildik iddialı demeçler verilecek. Bir kaç kötü sonuç sonrası yeniden hoca tartışmaları başlıyacak. Bu kısır döngü böyle devam edecek. İlk düğmeyi yanlış iliklediğimiz için yanlışlıkları devam edecek. Balık malum baştan kokar. Sorunun kaynağını doğru yerde aramak gerek!

[Hasan Cücük] 19.11.2018 [TR724]

Şakirt(!) mi, Birey mi? [Hakan Zafer]

Sabır, şükür, zikir gibi ibadetler, yapılması “zaten” gerekenlerin üzerindedir. Oralardan geçmiş kimselerin tercihleridir. Kendinden önceki soru (ya da sorun) atlanarak geçilemeyecek seviye belirleyicileridir. Karşı karşıya kalanlar arasında fark oluşturan durumlardır. Peygamber olsa, tebliğ yapmakla değil, tebliği yaptıktan sonra sabretmekle, nimeti kullanmakla değil onu asıl sahibine izafe etmekle tavsiye olunur.

Eyvallah ama ne şükrü hatırlatmak ne de sabrı tavsiye etmek, kavramların kendisinden bağımsız değildir. Her iki durum da paha biçilmez zikirdir. Şükrü hatırlatmak, başarıp sevinene tahammülü olmayanın, karşısındakinin ayağı nereye, nasıl basıyor bilmediği için “neme lazım, kayıp gitmesin sonra” diye tepeden bakanın tokadı değildir. Sabır tavsiye etmek de derdi, tasayı yok sayanın, “boş bırakırsan…” diye diye başkaları üzerinde tasarrufa soyunmanın ruhsatı değildir. O halde;

Tutmayın kendinizi, az da beğenin. Beraberinde yol gittiğini beğenebilmek erdem değil midir? Gün olmuş bilmem ne, hâlâ aklına, muhakemesine kıymet emanet edemeyeceğinle ne yol yürünür, ne yarılanmış yoldan dönülür.

Rahat olun. Kimsenin kulluğunu, ibadetini, ruhunu, imanını tartmayın. Hiç birimizi, kabul defterinin yanına gözetleyici koymadılar, herkes kul. Defterler açıldığında orada cümle âlemle birlikte, ancak göreceğiz.

Bi’ müsaade edin. İşi yarım yapanın, başladığı gibi devam ettiremeyenin, yarıya gelince şevki dağılanın, yaptığının insan eliyle de verilebilecek karşılıkları var ve bu karşılıklarla alakasını ayarlayamadığı için kendini kötü hissedenin, bunu size türlü yolla hissettirenin yol tıkaması diye bir şey var. “Önünde duran” insan yığını, yolcunun gidesini bırakmıyorsa kimseyi geride koymayın.

Korkmayın, az da güvenin. Bulunduğu yeri intikam aracına çevirmemiş, yer değiştirmeyi acıtmak bilmemiş, üzerinde topladığı hüsnü zanları silaha çevirmemiş, sabırla “bekleyen” ve haliyle “duran” kimselere, gerçeklik şehrinin ışıklarını göremeyecek kadar uzaklaşmış ideallere saplanmıyorlar diye “kopuk” denir mi hiç? Ölçüsüz, belirsiz hedeflerle sadeliği yok ederek mutsuz makinelere dönüşmektense bırakın kimimizin parantezi küçük, hatta küçücük olsun, ne olur ki? Güneşini kaybetmiş insana “güneşin doğup battığı her yer”i hatırlatıp parmağından can çekmenin var mı bir merhameti?

*****

Mustafa Akıncı, 2015 yılında KKTC Cumhurbaşkanı olarak seçildiğinde, “yıllarca istismar edilmiş ana-yavru vatan edebiyatını bir kenara bırakıp kardeş ilişkisi kurmamız gerekiyor” şeklinde bir demeç verince azar padişahı da altta kalmayıp Akıncı’ya, “ağzından çıkanı kulağının duyması lazım” demişti. Galiba insan, daha az sorun, daha kolay kontrol için evladı büyüsün istemiyor. Hem ufak tefek iken daha sempatik oluyor, kıyma hakkını kendinde görebiliyor. Büyümesi, şükredilecek bir nimetken “nasıl olsa evde dana çok” diye her günü kurban bayramına çevirmenin imtihan sırrıyla alakası, bilinenden çok çok uzaktır. Bıçak, İbrahim (as) bile olsan, kesmek için değildir. Bıçakla sınanan, kazanacak ya da kaybedecek olan, kurbanlık değil, elinde bıçak tutandır.

Hasılı

Kendileri adına endişe duymaktan onlar adına elden gelebileceği yapamadığımız kimseleri, nazarımızda “şakirt(!)”ten “birey”e geçirirsek korkmayın, kimse kopmaz evelallah.

[Hakan Zafer] 19.11.2018 [TR724]

Gizli eli bulduk netekim! [Bülent Korucu]

Kim yapıyor bu tutuklamaları? Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı ve Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Betül Tanbay’ın aralarında bulunduğu 13 kişinin Osman Kavala ile ilişkilendirilerek gözaltına alınmasından bahsediyorum.

Büyük bir cesaret(!) örneği göstererek gözaltıları eleştirebilen gazeteciler ihtilafa düştü. Bir rivayete göre, bu dosyayı ‘Fetö’den ihraç edilen savcılar açmıştı. Şimdi tamamı tutuklu ya da yurt dışında saklanıyor. Zaten meslekleri ellerinden alınmış ama onlar yine de bir yolunu bularak görevdekilerin bedenine girip gözaltı kararlarını veriyor. Bu doğaüstü güçleri fark edilmesin diye yaklaşık 150 bin kendi halinde insanı sudan bahanelerle gözaltına aldırıp 90 binini tutuklamayı göze aldılar! Aynı kişiler, Cumhuriyet Gazetesi yazar ve yöneticilerini bir yıldan fazla cezaevinde tuttu, yetmedi gazeteyi ellerinden alıp onları işsiz bıraktı. Sırf saklanabilmek adına, demokrat ve cemaat davalarına nispeten objektif yaklaşabilen kadroyu tasfiye edip kan davalılarına gazeteyi teslim etmekten bile çekinmediler. Dava boyunca ‘bu dosyanın arkasında Fetö var’ tezini işleyenler, mahkemede aleyhe tanıklık yapan kişinin yeni yönetimin parçası olmasını izah edemiyor ama olsun; küçük bir gerçeğin muhteşem komployu çöpe atmasına izin verilmemeli.

Cesur gazetecilerin ikinci teorisi de buna yakın. Onlara göre “‘Görünmez el’ yine devrede. Türkiye Kaşıkçı cinayetinden sonra geniş bir manevra alanı yakaladı. Avrupa ve ABD ile yakınlaşma yaşanıyor, içeride normalleşme arzusu telaffuz ediliyor. Tam o anda görünmez el devreye giriyor. Normal mi?”

Gizli elin icraatları bununla da sınırlı değil. Mesela ekonominin bu kadar kötü gibi algılanması o görünmez eli marifeti. Ekonomide dev adım- lar atılırken sırf algı operasyonlarıyla aksiymiş gibi gösteriyorlar. Sonra bu gizli el, sırf Büyük Başkan Erdogan’ı halkın gözünden düşürmek için çaktırmadan her şeye zam yapıyor, millete metreyle ölçülebilen faturalar gönderiyor. Az daha unutuyordum, insanlar kuraklık var sansın ve AKP’ye öfkelensin diye muslukları açık bırakıyorlar.
Hiç normal olur mu? O gizli elin icraatları bununla da sınırlı değil. Mesela ekonominin bu kadar kötü gibi algılanması o görünmez eli marifeti. Ekonomide dev adımlar atılırken sırf algı operasyonlarıyla aksiymiş gibi gösteriyorlar. Damat-bakan Beraat Albayrak’ın deşifre ettiği üzere hem de dış mihrak bunlar! Ya akıllım inanmıyorsan yandaş medyaya bir göz at, anında aydınlan. Sonra bu gizli el, sırf Büyük Başkan Erdoğan’ı halkın gözünden düşürmek için çaktırmadan her şeye zam yapıyor, millete metreyle ölçülebilen faturalar gönderiyor. Az daha unutuyordum, insanlar kuraklık var sansın ve AKP’ye öfkelensin diye muslukları açık bırakıyorlar. Allah seni inandırsın tek AKP kötü görünsün, milyarlık su faturasına bile razılar. Dur bi dakka; tabii ya su faturaları himmet paralarıyla ödeniyor olabilir. Yenişafak bunu neden düşünemedi! Ben yazıp yardımcı olayım.

Özgüüür ve de demokrat bir ülke olduğumuz için herkes rahatlıkla görüşlerini ifade edip, yanlış gördüğü şeyleri eleştirebiliyor. Örnek, Tarhanlı ve arkadaşlarının gözaltına alınışına tepkiler. Hâlâ aksini düşünüyorsanız, sağlıkta şiddet konulu televizyon mülakatında ‘bazı başhekimler tam sopalık’ şeklinde konuşan AKP’li Sağlık Komisyonu başkanına kadar yolunuz var. Hakkınızdan o gelsin; pardon ‘konuyu size o izah etsin’ demek istemiştim.

‘Ben yapmadım, miki yaptı’ altını ıslatan çocuğun muhteşem buluşuydu. Aynı zamanda toplumsal karşılığı yüksek bir cümleydi, yıllar geçti hâlâ unutulmuyor. Suçunu kabul etme erdeminden yoksunluk ve kabahatliyi ifşa cesaretinden mahrumiyetin doğal sonucu olarak günah keçileri devreye giriyor. Bedel ödemeden eleştirme ve duruş gösterme kurnazlığı da diyebiliriz. Diktatörler ve ‘hık’ deyicileri böyle gizli düşmanlara ihtiyaç duyar. Hem kitleleri korkutup yanına çekmeye, hem de günah keçisi olarak kullanmaya müsait olduğundan kurnazca bir buluş.

Elle attığı golle Arjantin’e dünya kupasını kazanma yolunu açan Maradona maçtan sonra ‘Tanrı’nın eliydi’ demişti. Yıllar sonra ise ‘ne Tanrısı düpedüz Diago’nun eliydi’ diye düzeltmişti. Bizimkiler de birgün görünmez eli gördüklerini itiraf edecekler lakin atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak.

[Bülent Korucu] 19.11.2018 [TR724]

Yalan beyan ile vicdan arasına sıkışan kazanç [Ahmet Kurucan]

Bir firma tecrübeye önem veriyor ve daha önce aynı iş kolunda 10 yıllık iş tecrübesi istiyor. İş müracaatı yapan şahıs ise böyle bir tecrübesi olmadığı halde ise girebilmek için “10 yıl çalıştım” diyor. Beyanı esas alan ve ispat edici belge istemeyen şirket o şahsa işi veriyor. Soru şu; “bu iş yerinde çalışmam karşılığında aldığım ücret helal midir?”

Soruyu “helal mi?” diye bitirmek yerine “doğru mu-yanlış mı/ayıp mı veya  suç mu?” diye bitirmek de mümkün. İşin aslına bakarsanız doğrusu da bu. Neden? Çünkü sosyal hayatımızı düzenleyen, insanlarla ve çevreyle ilişkimizi belirleyen her davranışın en az üç boyutu vardır; dini, hukuki ve ahlaki. Helal ve haram dini, doğru/yanlış/ayıp ahlaki, suç ise hukuki boyutta karşılık bulan kavramlardır.

Şimdi soruya dönelim; iki şey var. Birincisi yalan beyan. İkincisi ise iş sözleşmesi şartlarına göre çalışmak ve ücretini almak. Eğer kişi sözleşme şartlarının bütününe riayet ederek çalışsa hatta üstün bir performans göstererek emsallerinden çok daha iyi bir iş çıkarsa, firmaya büyük katkılarda bulunsa aldığı ücret neden helal olmasın ki diyebilirsiniz. Nitekim böyle diyenler de var. Ama işe girerken söylemiş olduğu yalan ne olacak? Mesele burada düğümleniyor. Ölmemiş vicdan burada başını çıkartıyor ve aldığı ücreti insana sorgulatıyor. Belki gerçekten 10 yıllık iş tecrübesi olan birisinin hak ve hukukuna tecavüz ettiğini düşündürtüyor. “Neden o yalanı söylemeden bunları düşünmüyor insan?” sorusunu sormak lazım burada. O imanî, ahlakî ve hukukî değerlerin fert üzerindeki yaptırım gücüyle doğru orantılı bir mesele. Şimdilik bu bir kenarda dursun.

Soruya cevap teşkil edecek şahsi düşüncelerime geçeyim. Dinî açıdan; yalanın tarifi de hükmü de belli. Vakıaya ve ilmi İlahiye aykırı beyanın adıdır yalan. Olmamış bir şeye olmuş, olmuş bir şeye olmamış deme, gördüğü bir şeye görmedim, görmediği bir şeye gördüm deme vakıaya muhalif olan yalanın en basit örneğidir. İlmi ilahiyeye muhalif olma ise tamamıyla kişinin kalbi ve niyeti ile alakalıdır. “Şunu yapacaktım” diyor aslında yapmayacaktı ve bunu sadece kişi ile Allah biliyor. İşte bu beyan da yalan. Bu zaviyeden bakınca 10 yıllık iş tecrübesi olmadığı halde var deme bu tarifler ışığında dini açıdan yalan ve haram.

Ahlâkî açıdan; yukarıda tercih ettiğimiz değer yargısı ifadelerine göre yanlış ve ayıp. Ahlaki düzlemde değer yargısı ifade eden başka kelime ve kavramları da kullanabiliriz istersek. Burada “Herkesin ya da büyük çoğunluğun ahlaki kriterler eşliğinde yaşadığı toplum şartlarında geçerli bu dediğiniz” itirazını yapabilirsiniz. Doğru söylüyorsunuz. “Örf ve adet haline gelmiş bu uygulama, zaten herkes böyle yapıyor, yaptığının yanlış olduğunu dahi düşünmüyor” gibi itirazlar işte tam da bu kertede söylenen sözde mazeretler.

Cevabım şu; bir eylemin örf ve adet haline gelmesi onun dini ve ahlaki açıdan helal ve doğru olduğu anlamına gelmez ki? Kur’an “maruf” tabiri ile bunu anlatır. Ortaya konulan örfün üst değerlerle çatışmaması esastır. Çatışıyorsa, o  örf fıkıhta kullandığımız tabirle “mülga”dır. Bunu günümüz insanına kanunun anayasa ile çatışmaması örneğini vererek izah edebiliriz. Onun içindir ki hem ahlak hem de hukukçularımız örf ve adetin İslam dininin genel değerleri ile çatışmaması merkeze koyarak sınıflandırmalarda bulunmuşlardır. Örfün geçerliliği açısından yapılan bu tasnifte karşımıza çıkan iki kavram vardır; sahih örf ve fasit örf. Şimdi dini açıdan yalan ve hükmünün de haram olduğu açıkça belli olan bu hususu örf, adet, gelenek, teamül diyerek hukuki açıdan hükmün meşruiyet temelini oluşturacak sahih örf içine koyamazsınız. Dolayısıyla buna muhalefet etme, bu yanlışı ortadan kaldırıp sahih örf için mücadele etmek gerekirken söz konusu yanlışı meşruiyet sebebi olarak görmenin doğru olduğuna inanmıyorum.

Hukukî açıdan; buna şirketin kendi tercih etmiş olduğu kurallar açısından bakılabileceği gibi ülke geneline şamil umumi kanunlar açısından da bakılabilir. Şirketin yalan beyanı kabul edeceğini sanmıyorum. 10 yıl çalıştığına dair belge istememesi beyana güvendiğinin göstergesi olarak okunabilir. İş başvurusundaki beyanları kontrol etme-etmeme, yalan ortaya çıkınca alacağı tavır, bu davranışı mahkemeye intikal ettirme-ettirmeme son tahlilde şirketin kendisinin bileceği bir şeydir. Diyelim ki yalanın açığa çıkmasına rağmen ilgili personelin çalışmasına izin verdi, performansını beğendiği ya da alternatifi olmadığı için işe devam dedi. Bütün bunlar olabilir ama bu kabul başlangıçta söylenen yalanı ortadan kaldırmadığı gibi kişinin yaralı vicdanını tedavi etmez, acaba aldığım ücret helal mi sorularının ikna edici cevabı olmaz.

Ülke kanunları açısından bakılınca; hukukçu değilim ama yalan beyanın meselenin mahkemeye intikali ile suç olarak değerlendirildiği ve cezai düzenlemelerin bu istikamette yapıldığı herkesin malumudur. Suçun maddi unsurları olarak sayılan fiil, fail, mağdur, netice, illiyet bağı ve suçun konusu hâkim içtihadına bırakılan açık kapı da dahil cezanın belirlenmesindeki ana unsurlardır. Burada yalan beyan fiil, onu söyleyen fail, netice ile fiil arasında illiyet bağı, bu fiilin doğurmuş olduğu netice ve bundan pasif veya aktif olarak mağdur olan kişiler ve suçun konusuna göre ceza verilecektir.

Sonuç; dikkat ederseniz dinî açıdan haram, ahlâkî açıdan yanlış dedim ama hukukî açıdan herhangi bir sonuç/hüküm cümlesi söylemedim, kanaat izhar etmedim. Halbuki soru helal mi haram mı diye bitse de soru İslam hukuku açısından soruluyor. Klişe deyimle caiz mi-değil mi demek isteniyor.

Bir kere defalarca ifade ettiğim gibi İslam hukuku tabiri yanlış. İslam ayet ve bağlayıcı hadislerden müteşekkil bir dinin adı. Hukuk ise Müslümanların bu nasslardan hareketle toplumsal hayatı düzenleyen içtihatlarından/görüşlerinden müteşekkil manzumenin adı ve ilahi değil beşeri. Meseleye böyle bakarsanız doğru isimlendirme İslam Hukuku değil Müslümanların Hukuku olmalıdır.

İki; bugün ibadetler hariç hayatın sair alanlarında bir devletin yaptırım gücünü de arkasına alarak tatbik edilen bir hukuktan bahsetmek mümkün değildir. “Bunun bilinci içindeyiz, siz elimizde bulunan mevcud hukuki norm ve formlarda ne diyor ona cevap verin yani Hanefi Şafii vb. mezhepler ne diyor, onu söyleyin” diyorsanız, cevabım şu; ayet ve hadisiyle dini değerlerin haram dediği bir şeye İ. Azam’ın, İ Şafii’nin helal demesini mi bekliyorsunuz da bu soruyu soruyorsunuz? Evet, cevabım bu. Daha ötesine gitmeye, İ.Azam şöyle diyor, İ.Ebu Yusuf şunu söylüyor demeye gerek duymuyorum.

Hayır, “hukuk müdevvanatımızın bugün itibariyle uygulanmadığını ve onun hukuk tarihinin konusu olduğunu biliyoruz, sizin görüşünüzü, içtihadınızı soruyoruz” diyorsanız; biraz önce verdiğim cevabı tekrarlayayım, dini bağlamda Allah’ın ve Hz. Peygamberin yasakladığı ve haram hükmünün verildiği bir eyleme ne benim ne de bir başkasının “yasak değil, helaldir” demesi mümkün mü Allah aşkına? Bu Allah böyle diyor ama, Hz. Peygamber böyle söylüyor fakat, ulema da caiz değildir velakin…”deme anlamına gelmez mi?

Kaldı ki içtihat yaptım ve bir şey söyledim diyelim. Ne faydası olacak? Hukuktan bahsediyoruz. Yaptığım içtihadın kanun olmayacağı belli. Olsa olsa masa başında yapılmış bir kanun taslağı ve tasarısı olabilir. Mahkemede hâkim değilim ki içtihadım hâkim yetkisi içinde kabul edilsin ve devletin yaptırım gücüyle uygulamaya sokulsun. Dolayısıyla bu düzlemde yapılacak bir içtihat “farazi” olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu mesele özelinde farazilik. “Eğer hukuki düzenlemeyi ben yapsaydım böylesi bir mesele yasamaya bu şekilde yansıyabilirdi, hâkim böyle bir yorumda bulunabilirdi.” demektir

Bu cümlelerimle aslında çok köklü bir meseleye temas ettim. Evet böyle düşünüyorum, İslam hukukuna göre caizdir-değildir diye sağda solda ahkam kesenler eğer bir zamanlar yürürlükte olan hükümleri aktarıyorsa ve bunların bugünkü toplumsal hayatta karşılığı var ve hala sorunlarımıza çözüm getiriyorsa ne âlâ, aksi halde bunlar hukuk tarihi bilgisidir. Yok kendi içtihatlarını, tercihlerini aktarıyorlarsa bunun bugün hukuki düzlemde toplumsal karşılığı yoktur. Yoktur zira yaptırım gücü yoktur. Uygulamaya konulmayan, yaptırım gücü olmayan, uygulanmadığı takdirde cezai müeyyidesi bulunmayan hukuk mu olur?

Fakat bu yaklaşım sivil alanda düşünce üretmeye engel olmaz mı diyebilirsiniz. Evet, bu ihtimal var ve ayrıca tartışılması, üzerinde durulması gereken bir husus. Sadece şu kadarını söyleyeyim; ilgili ve yetkin kişilerin fikri çıkarımlar adına alabildiğine üretken olduğu bir zeminle günümüzü yani ilgili-ilgisiz, yetkili-yetkisin ağzı olan herkesin konuştuğu bir zemini karşılaştırmamak ve karıştırmamak gerek.

“İyi ama hiç mi açık kapı yok, hile-i şeriyye nerede kaldı” diyorsanız, o hile-i şeriyye Türkçede kullandığımız manada işi kitabına uydurmak, kanuna karşı hile demek değil, meşru çözüm demektir. Türkçede kullandığımız manasıyla hile-i şeriyye tarihi süreçte birtakım tıkanıklıkları aşmak için ortaya konan istisnai çözüm yollarını bir usul haline getirmedir ki bu daha sonraki dönemlerde ahlaki zeminden kopmuş Müslümanların çıkarttığı şeylerdir. Lütfen oraya geri dönmeyelim. Şahsi menfaatlerimiz Kur’an ve sünnetin te’vil ve tefsire kapalı net beyanlarının tahrif ve tahribi ile neticelenecek yorumlara vesile olmasın. Menfaatin boyutu, çapı, derinliği, genişliği ne olursa olsun imanımızın, kabullendiğimiz ahlaki değerlerin yaptırım gücünü zedelemesin, helalı haram, haramı helal yapmasın. İslam’ın değerlerini ve değerler hiyerarşisindeki yerini bozmayalım. Allah ve Resulünün, onların emir ve yasaklarının her hal u kârda birinci sırada tutmaya ve ilkesel davranmaya özen gösterelim. Konjonktürel davranmayalım. Yanlış yanlıştır. Yanlışı kim yaparsa yapsın yanlış demesini bilelim. Bizim mahalle yanlışı yaparsa göz yummaya son verelim. Bunun “Zalim de olsa mazlumda olsa kendi kabilendeki insanı müdafaa edeceksin” diyen cahiliyye asabiyetçiliğinden hiç farkı olmadığını artık görelim. Dini-ahlak ve hukuk arasındaki parçalanmışlığa son verelim. Parçalanmış kişilik yapısının sebebi olan bu zihniyeti terk edelim. Her sorunun ve her problemin cevabı dinde yok. Hukukta var, ahlakta var. Karşılaştığımız her meselede Kur’an ne diyor bakış açısını terk etmek zorundayız. Kur’an özel ve genel manada söyleyeceğini söylemiş. Kur’an’ın nazil olduğu dönem şartlarındaki sorunlardan çok daha farklı sorunlarla karşı karşıyayız bugün. Kur’an bunlar adına genel ilke ve prensiplerle konuşuyor ve mesaj veriyor bizlere. Onlar da belli; adalet, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü, barış, malın, canın, ırzın, aklın, neslin korunması vs vs. Bu ilkelerden hareketle sorumuzun cevabını kendimiz bile bulabiliriz, illa ona-buna sormaya gerek yok. Bunu da unutmayalım. Bizim ahlaksızlıklarımız, adaletsizliklerimiz, zulümlerimiz Müslüman kimliğimizden dolayı dine izafe ediliyor ve bundan dolayı da çocuklarımız başta deizme, agnostizme, ataizme ve nihilizme yöneliyorlar. Bilmem farkında mıyız. Artık yeter.

Son sözüm, buraya kadar okuduğunuz tüm düşünceler ve görüşler benim şahsi görüşlerimdir ve sadece beni bağlar. Hakikat tekelciliği yapmıyorum. Hakikat budur, doğru budur, gerçek budur demiyorum. Bir başkası başka gerekçelere dayanarak bu yalan beyanla işe girmeye evet diyebilir, caizdir, ahlakidir ve yanlış ya da ayıp değildir, hukukidir ve suç unsuru ihtiva etmemektedir; dolayısıyla yapabilirsiniz diyebilir. Ben demiyorum vesselam.

[Ahmet Kurucan] 19.11.2018 [TR724]

BM: Türkiye Temel Hakları ihlal etmiştir [Mestan Yayman Kararı -1] [Aziz Kamil Can]

Tarihin tekerrürlerden ibaret olması, nisyanla malul olan insanın yaşananlardan hiçbir ders almamasının bir sonucudur. Yaşanan her hadise farklı sahnelerde yeni figüranlar eliyle tekrar tekrar oynanmaya devam ediyor.

Bu oynanan oyunların yegane denge sağlayıcısı hukuktur. Hukuk çok uzun bir zamandan bu yana ülkelerin, medeniyetlerin dahası uygarlıkların kurucu unsuru olmuştur. Ancak gücü ele geçiren yöneticilerin ilk yaptıkları şey, hukuku “olağanüstü hal” söylemleri ile rafa kaldırmak veya içini boşaltmak olmuştur. Akabinde tiranlık ve diktatörlük yolunu sonuna kadar kendilerine açmışlardır. Genelde bahaneleri de ülkeyi “düşmana” karşı korumak şeklindedir. Öyle ki bu durum eski Yunan ve Roma devletlerine kadar uzanmaktadır. Örneğin “diktatör” kelimesi, Antik Roma’da Senato tarafından “acil durumlarda” cumhuriyeti yönetmesi için atanan ve olağan dışı görevler üstlenen “magistratus”un unvanından gelmektedir.

Günümüzde ise bu tanım bilindiği gibi daha çok muhalefeti bastıran, ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve yetkilerini kötüye kullanan liderler için kullanılmakta. Bu kişiler yolsuzluk ve hukuksuzluklarını örtbas etmek amacıyla hayali düşmanlar üretirler. Göstermelik mahkemeler ve itina ile atanan “vazifeliler” eliyle “vatan hainleri” tespit edip, en acı yaptırımlarla yüz yüze bırakırlar.

İlk anda toplum “olağanüstü hal” etkisi ile Tiran’a hak verir, şaşkınlık geçince de bu kişilerin suçlu olmadığını bilir, ama bu kez de suçlularmış gibi davranmaya başlar. Tiran da bundan yararlanarak sırayla düşman gördüğü herkese dokunmaktan geri kalmaz. Artık iddianame veya mahkeme gerekçesinin hukuka uygun olmasına gerek kalmaz. Herkes durumu normal kabul eder. Tiran söyledi ise, sorgulamaya gerek kalmaz.

Bundan bir asır kadar önce çağın tiranlarına seslenen Emile Zola’nın “bu iddianame üzerine bir ceza verilmiş olması, adaletsizliğin mucizesidir! Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı, yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum! Durum meydanda! Bu kişinin cezalandırılmasını isteyenler, onun suçsuz olduğunu biliyorlar! Öyle olduğu halde bu tüyler ürpertici gerçeği kendilerine saklıyorlar! Ve bu adamlar, geceleri gene de rahat uyuyabiliyorlar” dediği türden, yıllarca anlatılacak bir “hukuk cinayeti”nin benzeri maalesef tiranlar eliyle son yıllarda Türkiye’de de en şedit şekilde uygulanmaya konuldu.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇATISI ALTINDA BYLOCK KONUSUNDA ÜÇ ÖNEMLİ KARAR VERİLDİ. BU KARARLARDA SADECE BYLOCK DEĞİL, YÜZBİNLERCE İNSANIN HUKUKSUZ YARGILANMASI SÜRECİNDE ORTAYA ÇIKAN BİRÇOK TEMEL HAK İHLALLERİ ÜZERİNDE ÖNEMLİ TESPİTLER YAPILDI.

15 Temmuz 2016 tarihinden kısa süre önce hükümet, kendince tehlikeli gördüğü bir sivil toplum organizasyonu vatan haini olarak ilan edip, lütuf olarak kabul ettiği darbe girişimi sonrasında da, ulusal ve uluslararası “soykırım” tanım ve aşamalarına uygun olarak, tamamıyla kendi şekillendirdiği yargı eliyle cezalandırmaya başladı. Yüz binlerce kişi terör örgütü üyesi kabul edilip tutuklandı, işkence gördü, öldü, öldürüldü. Aradan geçen bunca zamana rağmen bunlardan birçoğu hala tutuklu olduğu gibi yenileri de eklenmeye devam ediyor.

Bu ve benzeri keyfiliklere rağmen iç hukukun işlenmediğini gören on binlerce mağdur haklarını değişik uluslararası mekanizmalar nezdinde dile getirmeye başladı. Bu mekanizmaların şüphesiz en önemlilerinden birisi AİHM olsa da maalesef şu ana kadar AİHM gerek iş kaygısı gerek Türkiye’nin yaptığı maddi destek ve gerekse iç hukuk yollarının birçok başvuru açısından tüketilmemiş olması nedenleriyle beklenilen hukuksal hakları sağlayamadı.

Bunun yerine bir kısım mağdurlar, iç hukuk yolu tüketilmesi şartını katı olarak aramayan Birleşmiş Milletler’in değişik insan hakları ihlalleri inceleme birimlerine başvurdular.

AİHM’den farklı olarak Birleşmiş Milletler (BM) birimleri daha hızlı karar verdiğinden sonuçlar alınmaya başlandı. İşte bu bağlamda geçtiğimiz günlerde BM çatısı altında üç önemli karar verildi.

Bunlardan ilk 02 Ekim 2018 tarih ve 44/2018 nolu Muharrem Gençtürk; ikincisi 11 Ekim 2018 tarih ve 43/2018 nolu Ahmet Çalışkan; üçüncüsü de 18 Ekim 2018 tarih ve 42/2018 nolu Mestan Yayman  kararları.

Bu kararlarda sadece Bylock değil, yüzbinlerce insanın hukuksuz yargılanması sürecinde ortaya çıkan diğer birçok temel hak ihlal nedenleri üzerinde önemli tespitler yapıldı.

Söz konusu kararları veren “Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu” (BM KTÇG), BM İnsan Hakları Konseyi bünyesinde görev yapan bir kuruluş. Grup, Başvurular üzerinde yaptığı inceleme, sonuç ve tavsiyeleri düzenli olarak Konsey’e sunmakta, BM üyesi tüm devletlerin sonuçtan haberdar edilmesini sağlamakta.

Çalışma Grubu, hükümetlerden, lehine ihlal tespit ettiği kişilerin durumunu düzeltmek için gerekli adımları atmasını ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi‘nde belirtilenler de dahil olmak üzere, ilgili uluslararası normlara uygun hale getirmesini talep etmekte.

Çalışma Grubu, davanın tüm koşullarını dikkate alarak, kişi hala tutuklu ise uygun hukuk yolu olarak derhal serbest bırakılması ve uluslararası hukuka uygun olarak kendisine tazminat ödenmesi gerekliliğini kararında belirtebiliyor.

Yine Çalışma Grubu bunlarla da yetinmeyip, hükümetlerden, keyfi özgürlükten mahrum bırakılma ile ilgili koşulların tam ve bağımsız bir şekilde soruşturulmasını ve hakların ihlaline karşı sorumlu olanlara yönelik uygun önlemlerin alınmasını talep etmekte.

Anılan Grup ayrıca, baktığı başvuru sonucunda ulaştığı kanaatlerin, yeni benzer başvurulara meydan verilmeden, önerilen mevcut yollar ile ve mümkün olduğu kadar yaygın bir şekilde ülke içinde yayılmasını hükümetlerden istemekte.

Grup, mevcut görüşüne ve uluslararası yükümlülüklere uyumlu hale getirmek için, herhangi bir mevzuat değişikliği veya uygulamada değişiklik yapılması gerekiyorsa, hükümetten bu yönden adım atmasını da beklemekte.

Çalışma Grubu, başvurucu ve hükümetten, görüşünün iletilmesi tarihinden itibaren altı ay içinde belirttiği bilgileri vermesini istiyor. Ancak, Çalışma Grubu, davaya ilişkin yeni kaygıların dikkatine sunulması halinde, kendi takip eylemini ve kendi kararını alma hakkını saklı tutuyor. Kararın infazında ilerleme tespit etmeyen Çalışma Grubu, durumu derhal BM İnsan Hakları Konseyini bildirmekte ve Konsey kendi ilkeleri içerisinde ilgili ülkeyi takibe alıyor.

Anlaşma gereği bütün üye devletlerden Konsey ile tam olarak iş birliği içinde olmaları ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesindeki çıtalarının yüksek olması beklenir. Konsey üye ülkelerdeki insan hakları uygulamalarını dönemsel olarak inceleyebilir. İnsan haklarını sistemli ya da kapsamlı biçimde ihlal eden üyeler hakkında Kurul’daki mevcut üyelerin üçte-iki oyuyla üyelikleri askıya alınabilir. Ortaya çıkan ihlaller Konsey tarafından ayrıca deşifre edilerek kınanır.

Konsey, çok ciddi olduğunu düşündüğü konular için uzmanlar grubundan (çalışma grubu) veya bireysel kişilerden (bağımsız bir raportör veya temsilci) bir inceleme talep edebilir. Bu uzmanların verdikleri bilgilere istinaden ilgili hükümetlere çağrı yaparak değişmesi gereken durumları bildirir.

Türkiye, kabul ettiği BM Anlaşması 55 ve 56. maddeleri, Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve onayladığı diğer uluslararası anlaşmalar ve T.C. Anayasası 90. maddesi gereğince, insan hakları ihlalleri ile ilgili gerekli tedbirleri alma sorumluluğunu üstlendi ve BM İnsan Hakları Konseyi’nin yetkisini kabul etti.

Bu genel açıklamalardan sonra gelecek yazımızda BM İnsan Hakları Konseyine başvuruda bulunan Mestan Yayman kararını inceleyeceğiz.

[Aziz Kamil Can] 19.11.2018 [TR724]