Ben bir senarist olsaydım [Ebu Abdurrahman]

Ben bir senarist olsaydım, evimizdeki Reis’in bir senaryosunu yazardım. Reis demişsem evdeki asil kediden bahsediyorum. Elbette Van Kedisi değil bu güzel evlat… 

Neden mi yazardım. Çünkü Van’da 18 sene Horhor Medresesinde müderrislik yapan Üstad Hazretleri Kırmızı Kaplı kitaplardan Söz’lerin Yirmi Dördüncüsünde, kedilerin mır mır larının aslında insan telaffuzuna yakın şekilde bir müddet sonra, “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm!.” nidasına döndüğünü ifade ediyor. Hemen itiraz edenler çıkabilir ama, diyor ki: “Bir gün baktım, karınlarını doyurup yattılar… Tembel tembel uyuyorlar zannettim. Sanki içimden geçenleri hissetmiş gibi, birisi yanıma geldi, kulağıma yaklaşıp ‘Yâ Rahîm!..’  çekmeye başladı. Benim içimden geçen itirazı, bütün kediler nâmına reddediyor, bizi vazifesiz tembeller şeklinde göremezsin, demek istiyordu.” Aynı şekilde Üstad diğer kedileri de merakla sabahleyin kontrol edince, baştan mır mır şeklinde başlayan seslerin daha sonra Yâ Rahîme dönüştüğünü fark ediyor.

İşte senaryoya buradan başlayıp Kastamonu’daki lise talebeleri arasında yayılan “Buraya bir âlim hoca gelmiş, kedilerle fareleri bir arada besliyor, aynı kaptan yemek yediriyormuş” sözü ile merakla yanına gelenlere kadar yazardım.

Ben bir senarist olsaydım. Emirdağ’da kalırken yanına gelen anneden yetim bir kız çocuğunun gördüğü sıra sıra dizilmiş kedilerin, Üstad Hazretlerinin sözlerini nasıl bir asker gibi dinlediklerini anlatan  hatıralarından neler döktürürdüm neler…

Ben bir senarist olsaydım, 1980’li yılların başında İzmir’den Kayseri’ye gidenler babamın bir durakta karşılaştığı bir Van kedisinin yanına yaklaşması ile babamın kedileri imtihan için “Sen de Yâ Rahîm! Söylüyor musun?” diye sorduğu soruya muhatap olunca, ayağına sürtünmesi karşısında sahiplerinin konuşmalarıyla kaçış hikâyesini ve sonra gizlice arabalarına girişini de teferruatıyla yazardım…

Sonra da kedilerin mır mırlarının (yani aslında Yâ Rahîm çekmelerinin) hastalar üzerindeki müsbet tesirlerini araştırıp, bilimsel bir şekilde senaryomda yer verirdim. Hatta bize gelip Reis ile tanışarak dost olan kuzenimin, üşütüp hasta olması üzerine gece göğsüne yaslanarak, Yâ Rahîm çeke çeke onu tedavi etmesini de senaryoma eklerdim.

Unutmadan ilâve edeyim, gerçekten ben bir senarist olsaydım, kedilerin tuvaletlerini mutlaka evlerin dışına yapmalarını tavsiye ederdim. Çünkü evin bir yerine yaparlarsa, kokusu bazı rahatsızlıklara hatta doğum  konusunda zararlara da sebep olabiliyor. İşte böyle “Efrâdına câmî, ağyârına mânî”bir örnek senaryo yazardım. Reis adına eğer ben bir senarist olsaydım. Ama neylersin… 

[Ebu Abdurrahman] 29.12.2016 [Samanyolu Haber]

TÜİK elini ürkek tutmuş [Tarık Ziya]

Kulağa ne hoş geliyor. "Türkiye, yüksek gelirli ülkeler arasına girdi." 

Artık zenginiz. Dilediğimiz gibi harcayabiliriz. Bankalara 360 milyar TL kredi borcumuzun olması gözümüzü korkutmayacak. Bir o kadar daha borçlanmanın, kredi kartlarına yüklenmenin, birkaç aydır yolunu unuttuğumuz AVM'lerde çılgınlar gibi harcamanın vakti geldi çattı. 

Yüksek gelirli ülkeyiz ne de olsa! Harca harca bitmeyecek kadar bol paramız var.  

Nerede o Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) 12 Aralık'ta açıkladığı formül değişikliğine dil uzatan yazar-çizer takımı? 

Neymiş efendim! 

Ekonominin yüzde 1,8, daha doğrusu yüzde 2,7 daraldığı devirde millî gelir (GSYH) yüzde 20 nasıl artmış? Artar artar. Size mi soracaktı TÜİK. 

Hatta TÜİK elini ürkek bile tutmuş. Bir gecede fert başına geliri 9 bin 200 dolardan 11 bin dolara çıkarmış. Tevazudan kaynaklanıyor tabii. Orta gelir grubunda bir ülke olmayı kâfi görmüş mütehassıs arkadaşlar. 

"Zenginlikse murat ettiğiniz, onu da memlekete AKP getirecek." dedik, işte getirdik.  

AYRAN MERASİMİNİ BEKLEMEZ BU HABER

Gelelim sebeb-i hasbihale. 

OECD diye bir teşkilat var. Uzun uzun okumak isteyen için açılımı da var: İktisadî İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı. Bu teşkilat Türkiye'nin yüksek gelirli ülkeler kategorisine girdiğini açıkladı. Hâlâ duymamış olabilirsiniz. Biz de bunu kutlamak için Yenikapı'da miting yapmayı düşündük. Amma velakin böylesine müjdeli haberin ne Yenikapı'yı ne de millî içki ayran merasimini beklemeye tahammülü var.  

Bütün iletişim vasıtalarını seferber edip bu müjdeli haberi süratle duyurma gayreti içerisindeyiz. Yine de aksaklıklar olabiliyor. "Müjde"mizi istemiyoruz. Bu seferlik karşılıksız bir müjde paylaşımı... Hepimize iyi gelecek zenginler kulübüne terfi etmek. 

Dile kolay 'orta gelir tuzağından kurtulamıyoruz' diye ne makaleler yazdı iktisatçılarımız. Artık bıraksınlar o mevzuda kafa yormayı. Tuzaktan kurtulduk. Zenginliğin getireceği fırsatlardan bahsedilen şatafatlı makaleler bekliyoruz hamiyetperver iktisatçılarımızdan, gazetecilerimizden. 

'Sonradan görme' vaziyetine düşmemek için kırk gün kırk gece şehrayin tertip etmekten de vazgeçtik. Sessiz sedasız intibak edeceğiz ultra zenginliğe. 

78 MİLYON SARAYLI OLDUĞUNA GÖRE

Bin odalı Saray'ın 15 milyon TL'yi bulan günlük harcamaları, tanesi bin TL'lik varaklı kadehleri, altın kaplama klozetleri ve 4 bin liraya mal edilen beyaz çayı da bir zahmet artık dile dolanmasa. Hazır 78 milyon bu kadar servete gark olmuşken nice Saray ve köşkler, rezidanslar inşâ edeceğimizi zikretmeme lüzum var mı? 

Zengin memleketin zengin insanlarına servet düşmanlığı yakışmaz.

2016'da TL'ye karşı yüzde 20 kıymetlenen ABD Doları'nın 3,60 TL'ye doğru yeniden hareketlenmesi,
'Dolarını bozdur, çorba bedava' kampanyasına rağmen bankalarda döviz mevduatlarının artması, 
Merkez Bankası'nın rezervlerinin erimesi, 
İstanbul Kapalı Çarşı'da bin dükkanın iflas etmesi, 
Beş kişiden birinin işsiz kalması, 
Turizm ve ihracatın çökmesi,
Küçük esnafın siftah etmeden eve dönmesi,
6 milyona yakın hanenin 1.300 TL (2017'de 1.404 TL) asgarî ücretle geçinmeye çalışması, 
Ülker'in bile parasını kayyıma kaptırmamak için Londra'da şirket kurması, 
Dış borcun 402 milyar doları bulması,
Gazetecilerin, akademisyenlerin, işadamlarının, sanatçıların, iktidara muhalif her fâninin tevkif edilmesi,
İşkence ve kötü muamelenin rutinleşmesi,
OHAL'deki Türkiye'nin bu hallere düşmesi gibi insanın keyfini kaçıran başlıkları tamamen gündemden çıkarırsak 'zenginliğin' hazzını iliklerimize kadar yaşarız. 

DELİKLİ CEPLER İNANCINIZI KIRMASIN

Yüksek gelirli ülkeler arasına girdik bir kere. Delik ceplere, Avrupa Birliği'nden gelen tenkitlere bakıp inancınızı kaybetmeyin. 

OECD, ülkeleri gelir seviyesine göre kategorize etmiyormuş. Raporda 2030 tahminlerinden bahsediliyormuş. Tamamen temenniden ibaretmiş. Tercüme hatası imiş. İhale havuzundan beslenen Sabah'ın uydurmasıymış... Reis-i cumhur hazretleri fena halde yanıltılmış... -Mış -mış da -mış -mış... 

Bunları konuşmanın ne yeri ne de vakti. 

[Tarık Ziya] 29.12.2016 [Samanyolu Haber]

13 bölümlük dizinin sezon finali [Tarık Toros]

Suriye söz konusu olunca;

Esasen her şey 2011’de başladı.

O güne kadar “devlet düzeyinde” iki ayda bir ziyaret ettiğiniz Şam yönetimi ile araya mesafe koydunuz.

Önce yaptırımları açıkladınız.

Sonra Esad yönetimine süre biçtiniz.

Bu arada elinizden geleni ardına koymadınız, muhalifleri İstanbul’da Antalya’da topladınız.

Öbür taraftan Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi ile strateji geliştirdiniz.

Suriye’nin kuzeyindeki El Kaide unsurlarını desteklediniz, büyüttünüz.

Onları Hatay’a, Antep’e, sınır illerine yerleştirdiniz.

Yaralı savaşçılarını ülkenizde tedavi ettirdiniz.

Onca silahlı terör eylemine “terör” demediniz.

Faili belli olduğu halde “yayın yasakları” koyup özenle sakladınız.

Her terör saldırısından sonra operasyon yapıp onlarca kişiyi gözaltına aldınız, bir hafta sonra Emniyet’in arka kapısından bıraktınız.

Üstüne üstlük o terör eyleminde hayatını kaybedenleri statlarda falan yuhaladınız.

Daha da çeşitlendirip örneklemeye lüzum yok.

Gözümüzün önünde oldu bunlar.

Halen de bu tutum devam ediyor.

Cumhurbaşkanı daha 6 ay önce kürsülerden “Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz?” diye sitem ediyordu.

Aynı cumhurbaşkanı, bir ay önce Kasım ayı sonunda, “Esad’ın hükümranlığına son vermek için Suriye’ye girdik” dedi.

Demem o ki, malum politika yakın zamana kadar hiç değişmedi, aynen devam etti.

Tüm bu sürecin mimarı, uygulayıcısı ve sorumlusu olan Cumhurbaşkanı, son günlerde Türkiye’nin Suriye’deki varlığını şöyle savunuyor:

“Kilis’e bomba düştüğü zaman ‘Neredesin hükümet, neredesin ey devlet’ diyorsun. Kilis’e bomba atanların üzerine gittiğin zaman da bu sefer de ‘Dünyayı biz mi kurtaracağız?’. Bunlar ne saf insanlar.”

Dinleyenler de avuçlarını patlatırcasına alkışlıyor.

Aslında, Suriye dizisinin ilk sezonunun finalini yaşıyoruz.

13’üncü bölümü böyle alkışlayan seyirci, sanki ilk 12 bölümü canlı seyretmemiş gibi.

Sezon boyunca neler olduğunu başlıklar halinde yukarıda sıraladım.

Fakat seyirciyi yadırgamamak lazım.

Bilirsiniz, Türkiye’de dizilerin yeni bölümünün önünde “1 saatlik özet bölümü” olur. Ve o bölüm bile reyting sıralamasında üst sıralarda yer alır. Hatırlatmak esastır. Ankara’daki egemenler bunu güzel çözmüş, sözünü söylemeden önce özet geçmiyor. Özet geçse, halk şunları düşünürdü:

-Suriye’de bugün çıbanbaşı olanlar büyütülüp beslenmeseydi,

-Tedavi edilip ev-yurt sağlanmasaydı,

-İstanbul’da, Ankara’daki terör eylemlerinin üzerine gidilip kurbanların kanları yerde bırakılmasaydı,

-Bunu soran, yazan onca gazeteci-aydın “vatan hainliğinden” içeri tıkılmasaydı,

-O bomba ateşlenmez,

-Kilis’e düşmezdi,

-Kimse de “nerede bu hükümet” demezdi.

Ekranlarda Suriye dizisi devam ediyor.

Şu sıralar, ilk sezon finalini yapıyor sadece.

Bunun ikinci, üçüncü sezonu var.

Önceki sezonu unutursanız, yenisini avuçlarınız patlayıncaya kadar alkışlarsınız.

Belki bundan sonra özet geçen de olmayacak, hafızanızla başbaşasınız.

[Tarık Toros] 29.12.2016 [TR724]

Avrupa büyük ve yeni bir göç dalgasına hazır mı? [Konuk Yazar: Doç. Dr. Mahmut Akpınar*]

Batı kamuoyu mültecilerden rahatsız. Özellikle de Müslüman kökenli mültecileri istemiyorlar. Radikal İslamcı terör örgütlerinin eylemleri ve medyanın İslamofobik yaklaşımı Avrupalıların endişelerini artırmada önemli etkiye sahip. Bu durum, tüm Batıda aşırı sağın yükselmesi, ırkçılığın hortlaması, diskriminasyonun sokaklara inmesi gibi sonuçlara da neden oluyor. İşsizlik, ekonomideki bozulmalar, terör, refahtaki düşüş ve güvenliğin azalması noktasındaki negatif veriler öncelikle göçmenlere bağlanıyor. Göçün getirdiği olumsuzluklar ve kamuoyundaki bu algı nedeniyle mülteciler Avrupalı liderlerin/yönetimlerin yumuşak karnı.

Bu gerçeği çok iyi bilen Erdoğan son dönemde başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine “mülteci” tehdidiyle geri adımlar attırdı ve bazı tavizler kopardı. En azından kendisine karşı gelişebilecek eleştirilerin dozajını düşürdü ve onları kendisiyle pazarlığa ikna etti.

Yaklaşan büyük tehlike

Ancak yaklaşan daha büyük bir tehlike var. Eğer böyle giderse, Avrupa çok daha yoğun bir göç dalgasına maruz kalabilir. Üstelik bu defa göç dalgası kapısının dibindeki bir ülkeden gelecek gibi görünüyor. Batı, Suriye gibi orta boy bir ülkeden değil, 80 milyonluk bir ülkeden gelecek göç/iltica tehdidi ile karşı karşıya. Rahatlarının bozulmasından hoşlanmayan ve refahlarını başkalarıyla paylaşmaya sıcak bakmayan Avrupalılar istemedikleri bu tehlikeyi daha ağır şekilde her an kapılarında bulabilirler.

Hızla yaklaşan bu tehlike bu defa AB ile müzakere yürüten, Avrupa Parlamentosu üyesi bir ülkeden, Türkiye’den gelecek gibi görünüyor.

AKP içinde farklı ses verenler dâhil, Türkiye’de Erdoğan’a tam biat etmeyen hiçbir kesim güvende değil, kendini huzurlu hissetmiyor. Erdoğan ülkeyi kontrolünde tutabilmek için herkesi ötekileştiriyor ve düşman addediyor. Muhalif kesimlere yaşam alanı bırakmıyor. Bağımsız medyadan, düşünce özgürlüğünden, demokrasinin işlemeyişinden bahsetmiyoruz. Türkiye artık hızla en temel hakların, hayatın, bazıları için nefes almanın imkânsız olduğu bir ülke oluyor. Hizmet hareketine topyekûn bir ‘soykırım’ uygulanıyor; yüz binleri aşan insan işten atıldı, hapislere tıkıldı. Hizmet Hareketinden bazı insanlar yurt dışına çıkabildi ve bazı ülkelere sığındılar. Ancak bu ‘beyin göçü’ denebilecek sayıda oldu. Fakat bir tedbir alınmazsa, otoriterleşme, muhaliflere hayat alanı bırakmama, nefes aldırmama siyasetine ‘dur’ denilmezse çok sürmeyecek bir zamanda toplumun farklı kesimlerinden insanlar Avrupa’nın, demokratik ülkelerin kapılarına dayanacaklar.

Bunlar kimler?

Erdoğan’a mutlak tabi olmayan herkes; Kürtler, Aleviler, Kemalistler, seküler kesimler ve giderek çember kendileri için de daralan bazı diğer İslamî cemaatler!

Erdoğan PKK ile süren görüşmeler sırasında PKK’nın militan toplamasına, her yere silah yığmasına ve Suriye’deki yapılanmalara göz yumdu. Örgütle süren bahar havası bittikten sonra, özelikle son dönemde “PKK ile mücadele” adı altında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentleri yerle bir etti. Pek çok yerleşimi yaşanmaz hale getirdi. Kürt siyasetçileri tutuklayıp hapse attı, milletvekillerini tutuklattı. HDP elinde bulunan belediyelere kayyım atadı. Kürtlerin devlete dair son güvenlerini de berhava etti, özellikle genç nesillerin ülkeye aidiyet duygusunu sıfırladı. HDP’ye oy veren seçmene Türkiye’ye düşman olma, kopma, ayrılma dışındaki bütün kapıları kapattı. Operasyonlar ve tutuklamalar hızlı bir şekilde Alevilere de yayılıyor. Alevilerin, Türk ve Kürt solunun (müttefikleri Ulusalcılar-Ergenekoncular hariç) gazete ve TV’leri kapatıldı, gazetecileri hapse atıldı. Alevi-Sünni, Türk-Kürt gerilimi üzerinden zaten var olan fay hatları derinleştiriliyor. Farklı toplumsal kesimler, farklı kimlikler ve aidiyetler iktidarın kontrol ettiği muazzam medya gücüyle/trollerce ötekileştirilip aşağılanıyor; ağır hakaretlerle, küfürlerle adeta kışkırtılıyorlar. Bunun yanında AKP ile işbirliği içine girmemiş ama sessizlik politikası izleyen bazı cemaatlere yönelik de hazırlıkların olduğu anlaşılıyor.

İktidar nefret pompalıyor

Erdoğan SADAT adı altında paramiliter yapılar kurdu ve bunları silahlandırdı. Kendi kitlesine sürekli nefret ve husumet aşılıyor, her muhalifi “vatan haini”, “kafir”, “İsrail/ABD/İngiliz uşağı”,”Batı ajanı” vs diyerek hedef yapıyor. Türkiye’de aklıselimi temsil eden ve bu cinnet sürecine dur diyebilecek aydın, düşünür, yazar, kanaat önderi, medya kalmadı. Ya sustu kabuklarına çekildiler veya hapse atıldılar.

AKP’nin gerilim, kutuplaştırma ve vuruşturma siyaseti nedeniyle ülke hızla iç savaş ortamına sürükleniyor. Küresel güçler arasında bunu arzu edenler de olabilir. Ancak Türkiye de Ortadoğu’ya eklemlenir ve kaosa/iç savaşa teslim olursa bunun ne kadar süreceğini, kimlere ne kadar zarar vereceğini kestirmek mümkün değil. Mevcut halin devamı durumunda Türkiye’nin Suriyeleşmesi, can ve mal güvenliğinin kalmaması, ekonominin tamamen çökmesi ve iç savaş çıkmasını kehanet olarak algılamamalı. Üstelik bunun bedeli Türkiye ile sınırlı kalmaz. Bütün Avrupa’yı çok ciddi şekilde etkiler. Seksen milyonluk bir ülke iç savaşla yüzyüze gelirse veya yukarda bahsi geçen kesimler can güvenliğinden açık endişe etmeye başlarsa, geçen yılki mülteci kriziyle kıyaslanmayacak kadar büyük rakamlarda nüfus Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Avrupa ülkelerine yığılacaktır. Ekonomisi-güvenliği çöken Türkiye, Avrupa’yı bütün alanlarda ağır şekilde etkiyecektir.

Fay hatları yırtılırsa

Erdoğan güdümündeki AKP iktidarı Türkiye’de bütün dengelerle ve çok tehlikeli bir şekilde oynuyor. Bu süreç biraz daha zorlanırsa sosyolojik bir tabana dayanan (Kürtler, Aleviler) terör örgütleri yoğun kitlesel destek kazanabilir. PKK, DHKP/C, TİKKO gibi silahlı örgütler bütünüyle alana inebilir. İktidarın illegal ve paramiliter yapılar olarak kullanmaya çalıştığı SADAT türü yapılar ve milliyetçi duyarlılığı olan kesimler bunlarla “mücadele” etmek isteyebilir. Böyle bir tablo ülkeyi Suriyeleştirir ve her türlü dış müdahaleye, provokasyona açık hale getirir. Toplumsal kesimler devlete/polise güvenmeyip kendi güvenliğini sağlama yolunu ararsa ülke içinden çıkılmaz bir batağa saplanır. Yönetilemez, güvenliksiz, can tehlikesinin olduğu böyle bir ülkeden yığınların kaçacağı/göçeceği açıktır. Böyle bir tablo, Erdoğan’a ‘mülteci krizi’ sebebiyle diz çöken Avrupa’yı baş edemeyeceği göç dalgalarıyla karşı karşıya getirecektir.

Türkiye hızla kaosa, de-stabilizasyona gidiyor. Avrupa’nın şimdiye kadar sınırları dışındaki zulümlere ‘kınamak’ dışında ciddi bir yaptırım uygulamayan yönetimleri, bunun farkında mı?

Bunun için ne gibi tedbirler düşünüyorlar?

Yarın iç savaştan, devlet zulmünden kaçan yüz binler, milyonlar kapılarına dayandığında gemileri batırma, insanları denizlerde ölümlere terk etme, sınırları kapatma dışında ne gibi çözümlere sahipler?

 * Keele Üniversitesi Öğretim Üyesi – U.K.

[Mahmut Akpınar] 29.12.2016 [TR724]

Ankara’da İstihbarat Savaşları: Von Papen Suikastı [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye geçen hafta ilginç bir suikast olayı ile karşılaştı. Rusya’nın Ankara elçisi Karlov, bir sergi açılışı esnasında “El Nusra” sloganları atan bir polis tarafından kameraların önünde suikasta uğrayarak hayatını kaybetti. Tahir Elçi cinayetinin failini bir türlü bulamayan ve Sıhhiye katliamının arkasındaki örgütü “kokteyl” olarak niteleyen AKP Hükümeti, “telaşla ve aceleyle” katilin Cemaat tarafından yönlendirildiğini açıkladı. Hâlbuki bu tür açıklamaların titiz bir çalışmanın sonunda gerçekleşmesi ve olayın aydınlatılması gerekiyordu. Katilin cep telefonu bile Türkiye’de çözülemedi ve Rusya’ya gönderildi. Olayın arka planına bakıldığında Suriye’de yaşanan savaşın aktörlerinin işin içinde olduğunu ve Ankara’nın yoğun istihbarat savaşlarına sahne olduğunu tahmin etmek zor değil.

Önemli bir büyükelçi

Bu girişi bundan yetmiş yıl kadar önce yaşanan bir suikastı ve perde arkasını açıklamak için yaptık. 2. Dünya Savaşı’nın başından itibaren tarafsızlığını koruyan İnönü Türkiye’si Almanya, İngiltere ve Rusya’nın baskısına maruz kaldı. İnönü bu dönemde “tarafsızlık” politikasını savaşın seyrine göre bazen Almanya, bazen de İngiltere’ye yakınlaşarak devam ettirdi. Bu durum savaş yıllarında Türkiye’de yoğun bir istihbarat mücadelesinin yaşanmasına neden oldu. Ankara siyaseti karmaşık ilişkiler ağına dönüştüğü gibi, savaşan taraflar için istihbarat toplamada önemli bir merkez oldu. Bu önemli konum elçi tercihlerini de belirledi. 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’nın Ankara büyükelçisi olan Franz Von Papen 1932’de Almanya’da başbakanlık görevine getirilmiş ve Hitler tarafından Viyana’ya büyükelçi olarak tayin edildikten sonra Almanya’nın Avusturya’yı ilhakında önemli bir rol üstlenmişti. Papen, Viyana’dan sonra Ankara’ya tayin edilmek istenmişse de Atatürk tarafından onaylanmamıştı. Atatürk’ün ölümünden sonra görevine başlayabilen Papen, kendisini istihbarat savaşlarının ortasında buldu. Savaş yıllarında az sayıdaki tarafsız ülkelerden biri olan Türkiye’de yaklaşık on yedi istihbarat örgütü faaliyetteydi ve Ankara sokakları istihbaratçılarla doluydu.

Hitler’in Türkiye planları

Papen göreve başladıktan sonra Sovyet Rusya’nın Türkiye ve özellikle Boğazlar üzerindeki hedeflerini sürekli olarak vurgulamış ve bu sırada yapılan Alman-Sovyet Saldırmazlık Anlaşması Türkiye’yi endişeye sevk etmişti. İtalya’nın Yunanistan’a saldırması ve Bulgaristan’ın da Almanya, Japonya ve İtalya’dan oluşan Mihver devletlerine katılması Türkiye’yi zor duruma düşürmüştü. Almanya Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstereceğini açıklamış, Von Papen bu dönemde önemli bir misyon üstlenerek Türkiye’nin tarafsızlığını devam ettirmesi için gayret göstermiş ve sonuçta Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalanmıştı. Hitler Türkiye’yi Ortadoğu için önemli bir sıçrama tahtası olarak görmekte, ayrıca Sovyetlerle savaşa girdikten sonra Türkiye vasıtasıyla Kafkasya ve Orta Asya’daki Türkleri ayaklandırmayı önemli bir strateji olarak benimsemekteydi. Bu politikanın yansıması olarak vaatlerde bulunulmuş; Batı Trakya, Ege Adaları, On İki Ada’nın Türkiye’ye verilmesi ve Rus egemenliğindeki Türklerin bağımsız olması vaat edilmişti. Almanya özellikle Türkiye’nin savaşa katılarak toprak kazanmasını savunan Turancılık faaliyetlerini desteklemiş, bunun için para da harcamıştı. Papen Alman emelleri için Türklere özel görevler verilebileceğini de düşünmekteydi.

Sovyetler’in yakın takibi

Sovyetler Papen’in faaliyetlerini yakından izlemekte, özellikle Vatikan temsilcisinin Papen’le özel görüşmeler yapması endişelerini artırmaktaydı. Görüşmelerin ABD, İngiltere ve Almanya arasında Sovyet Rusya’yı dışarıda bırakan bir barış antlaşması yapılması amacına yönelik olduğu anlaşılınca Papen’in öldürülmesine karar verildi. Suikastı planlayanlar Papen’i öldürmek için Yugoslav göçmeni bir Arnavut ve “komünist olan” İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Ömer Tokat’ı görevlendirdi. 24 Şubat 1942 tarihinde Atatürk Bulvarı’ndaki konutundan yürüyerek sefaret binasına gitmek için ayrılan Papen ve eşi, on yedi metre mesafedeki suikastçının elinde patlayan bombadan kurtuldu. Elçi sadece yere düşmenin etkisiyle dizi ve elinden yaralanmıştı.

Suikast emri Stalin’den

Hitler bir konuşmasında Papen suikastına verilecek cevabın “aynı acımasızlıkta” olacağını belirtti. Sovyetler Birliği tarafı ise suikastı Almanların kendilerinin işlediğini iddia etti. Olay yeri incelemesinde Ömer Tokat’ın, elindeki bombanın patlaması ile parçalandığı anlaşıldı. Bombacının arkadaşları ise yabancı bir devlet görevlisi iki kişinin 25 yaşındaki Ömer Tokat’a suikast eğitimi verdiği yönünde ifade verdi. Bu kişilerin George Pavlov ve Leonid Kornilov adlı Rus istihbaratına mensup iki ajan olduğu anlaşıldı. Bombanın Almanların kullandığı tipte, Ömer Tokat’ın elindeki silahın ise Belçika yapımı olduğu tespit edildi. Halka ve basına açık olarak yapılan ve dört ay süren yargılamalar sonunda iki Rus yirmişer yıl hapis cezasına çarptırılsa da 1944 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kendilerini affetmesiyle serbest kalarak memleketlerine döndüler. Yıllar sonra suikastın arkasındaki kişilerin anılarını yayınlaması ve Sovyet arşivlerinin açılmasıyla Türk yargısının olayı doğru bir şekilde aydınlattığı anlaşıldı. Hatta Papen’e suikast yapılması emrinin doğrudan Stalin tarafından verildiği ortaya çıktı.

Kriminoloji ilerledi ama

2.Dünya Savaşı esnasında savaşın cephe gerisine yansıması olarak değerlendirilebilecek bu suikastın arkasındaki kişiler kısa zamanda tespit edilerek yargı önüne çıkarıldı. Bugün ise Rus elçi Karlov’un katilini yönlendiren kişiler veya istihbarat örgütleri ile ilgili somut hiçbir şey ortaya konamadığı gibi, suikasttan kısa bir süre sonra katilin gittiği söylenen dershaneden hareketle cemaatle “iltisaklı” diye açıklandı. Ancak katilin ablası Hürriyet’e verdiği röportajda kardeşinin kesinlikle bir dershaneye gitmediğini söyledi ve bu bilgi hâlâ yalanlanmadı. Katil polisin cep telefonunun Türkiye’de çözülemeyip Rusya’ya gönderilmesi ise ayrı bir tuhaflıktı. 1940’lı yılların dar imkânlarıyla Papen suikastının arkasındaki ajanları ve devleti kısa zamanda bulan Türkiye’nin kriminolojinin çok ilerlediği günümüzde olayı aydınlatmak yerine aceleyle Cemaati suçlu ilan etmesi ve İçişleri Bakanı’nın hemen olay yerine gidip yine cemaati hedef göstermesi dikkat çekti. Bu tür algı operasyonları ile kamuoyuna istenen mesajlar verilse de ABD ve Rusya gibi ülkeleri ikna etmek mümkün olmayacaktır. Özellikle katil polisin canlı yakalamak yerine öldürülmesi, olayın üzerindeki sis perdesini bir kat daha artırmıştır.

Kaynaklar: N. Gülmez, E. Demirci; “Von Papen’in Türkiye Büyükelçiliği”, ÇTTAD, S. 27; B. El, M. Perinçek; “Von Papen Suikastını Kim Düzenlendi?”, Toplumsal Tarih, S. 196; S. Sarıkaya, “Von Papen Suikastında Sovyet İzleri ve Sovyet Basınının Tutumu”, Tarih Araştırmaları Dergisi, S. 55.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.12.2016 [TR724]

Bir empati hikâyesi: AİHM Yargıcı Richard C.’nin Türkiye’de başına gelenler! [Konuk Yazar: Umut Atay*]

AİHM yargıcı Richard C. yorucu bir yıl geçirmiş, iyi bir tatili hak etmişti. Akşam uçak biletlerini aldığını söyledi eşine. Türkiye’ ye gidiyorlardı. Temmuz ayındaki olaylar nedeniyle az da olsa tedirginlikleri yok değildi. Birkaç sene önce güzel bir tatil yapmışlar ancak görmek istedikleri yerleri bitirememişlerdi. Üç gün İstanbul’da kalacaklar daha sonra Antalya’ya geçip evlilik yıl dönümlerini orada kutlayacaklardı.

Ertesi gün İstanbul’a indiler. Otele yerleştiler. Önce Murat’ı aradı. Murat ve eşi öğretmenlik yapmalarının yanında turist rehberliği de yapıyorlardı. Geçen sefer geldiklerinde kendilerine iyi rehberlik yapmışlardı. Bu defa şehri kendi başlarına gezmeyi planlamışlardı ama gelmişken onları da görmek istiyorlardı. Hem de bu vesileyle yanlarında getirdikleri küçük bir teşekkür hediyesini de vermiş olacaklardı.

‘Murat vardı, o n’oldu?’

Telefonu Murat’ın eşi Nesrin Hanım açtı. Hal hatır faslından sonra Murat’ı sordu Richard. Silivri Cezaevinde tutuklu olduğunu öğrendiğinde şok oldu! Öğretmenlik yapan, 3 dil bilen, hobi olarak turizm rehberliği yapan Murat’ın darbeyle terörle ne ilgisi olabilirdi. Olayın ayrıntısını öğrenmek için Murat’ın eşine görüşmek istediklerini söyledi.

Murat’ın eşi Nesrin Hanım, birkaç saat sonra otelin lobisindeydi. Üzgündü. Daha önce tanıdıkları neşeli, hayat dolu Nesrin gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Nesrin’in de öğretmenlikten ihraç edildiğini öğrendiler. Richard, Murat’ın neden tutuklandığını sordu. Nesrin tedirgin bir şekilde anlatmaya başladı: “15 Temmuz’dan bir hafta sonra, sabah evimize polisler geldi. Evde arama yaptılar. Ardından eşimi alıp götürdüler. Eşimin tutuklanması için gösterdikleri sebep, bir bankada hesabı olması ve bir sendikaya üye olmasıymış” dedi. Eşiyle tutuklandıktan sonra hiç görüşemediğini de ekledi.

Richard bu söylenenlere bir anlam vermiyordu. İnanmak da istemiyorlardı. Bu arada kendi başına geleceklerden habersizdi… Ekonomik durumlarını sordu. Nesrin başını öne eğerek mahcup bir şekilde “idare ediyoruz” dedi ama vaziyet anlaşılıyordu.

Biraz daha sohbet ettiler. Richard kendisinin Türkiye’yi uzaktan takip ettiğini ancak bu kadar ciddi bir durumun olabileceğini algılayamadığını anlattı. Türkiye’nin hızla bir otoriterleşme ve radikalleşme eğilimine girildiğini, hukuk sisteminin sıkıntılarının arttığından bahsetti. Ayrılırlarken Nesrin’e bir miktar para vermek istedi. Nesrin “kabul edemeyeceğini” söyledi. Richard ve eşi Nesrin’e “yardıma ihtiyacı olduğunda her zaman arayabileceğini” söyleyerek ayrıldılar. Nesrin’in tedirgin hali ayrılırken de devam ediyordu.

Richard ve eşinin keyifleri kaçmıştı. Gezecek bir durumları yoktu. Yol yorgunluğuna gönül yorgunluğu da eklenince, yemekten sonra odalarına çekildiler.

Kapıda 3 kişi vardı…

Sabah henüz güneş doğmamıştı. Otel odasının kapısının hızla çalınmasıyla uyandılar. Servis görevlisinin yanlış odaya geldiğini düşündüler ilk önce. Richard kapıyı açtığında sakallı 3 kişi vardı karşısında. Şaşırdı. İçlerinden biri, polis olduklarını, Emniyet Müdürlüğüne götürmek için geldiklerini söyledi. Sebebini sordu, bilgi veremeyecekleri cevabını aldı. Neler oluyordu? Kendisinin AİHM’de yargıç olarak görev yaptığını, avukatıyla görüşmek istediğini söyledi. Dinleyen olmadı. Bir polis dışında diğerleri kendisinin ne söylediğini de anlamıyorlardı zaten. Evet, gözaltına alınmıştı. Richard, eşinden, konsolosluğa, avukatına ve AİHM’de birlikte görev yaptığı arkadaşlarına haber vermesini istedi. Zira durum ciddiydi.

Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. Yabancı olması nedeniyle ayrı bir yere konuldu. Bir yanlışlık olduğunu, kısa sürede düzeltileceğini düşünüyordu. İki gün gözaltında kaldı. Avukatıyla görüştürülmedi. OHAL nedeniyle gözaltı süresinin 30 gün olduğunu sonradan öğrendiğinde kendisinin sadece iki gün gözaltında kalmasına sevinmeli miydi üzülmeli miydi bilemedi!

Emniyet Müdürlüğünde kendisine “Türkiye’ye neden geldiği, Terör Örgütü Üyesine neden yardım ettiği, Terör Örgütüyle nasıl bir ilişki içinde olduğu, otelin lobisinde Cumhurbaşkanına neden hakaret ettiği” gibi tuhaf sorular soruldu. Bir anlam veremedi önce, sonra Nesrin’le görüşmesi aklına geldi. Mesele anlaşılmıştı. Nesrin’in telefonlarının dinlendiğini, fiziki takip altında olması nedeniyle onunla görüştüğünden dolayı işlem yapıldığını tahmin etmişti. Başka ne olabilirdi ki?

Delil mi? Hadi canım

Hakkındaki delilleri sordu. Dosyasında kısıtlama kararı olması nedeniyle bilgi veremeyeceklerini söylediler. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcısına ifade vermek istediğini söyledi. Ne de olsa karşısındaki hukukçu olursa yanlışlığın daha kolay düzelebileceği düşündü. Bu talebi de OHAL mevzuatı gerekçe gösterilerek reddedildi. Nesrin’i ve eşini bir önceki seyahatlerinden tanıdığını, kendisine insani olarak yardım etmek istediğini, herhangi bir terör örgütüyle ilişkisi olmadığını, Cumhurbaşkanına hakaret içeren bir söz sarf etmediğini anlattı. Söyledikleri ne kadar dinleniyordu? Karşısındakilerin tavırları nedeniyle şüpheye düştü.

Avukatından adliyeye sevk edildiği öğrendi. En sonunda bir hukukçuya, Cumhuriyet Savcısına derdini anlatabilecekti. Adliyeye sevk sırasında kendisine kelepçe takılmamıştı. Türkiye’de gözaltına alınan birçok yargıcın ters kelepçe takılarak adliyeye ve cezaevine götürüldüğünü sonradan avukatından öğrenecekti. Yabancı olduğuna şükretmeliydi yine!

Savcılık ifadesi mi? O da ne?

Adliyeye ulaştıklarında Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadesini dahi almadan tutuklamaya sevk edildiğini öğrendiklerinde büyük bir şok daha yaşadılar. Adliye nezarethanesinde avukatıyla görüştürülmeden uzun süre bekletildikten sonra sonunda Sulh Ceza Yargıcının karşısına çıkarıldı. Neyle suçlandığını sordu önce. Yargıç, suçlamanın “Cumhurbaşkanına Hakaret ve Terör Örgütüne Yardım” olduğunu söyledi. İyi de bu suçları ne zaman, nasıl işlemişti? Kanıtlar neydi? Yine dosyada kısıtlama kararı olduğu belirtilerek bilgi verilemeyeceğini söylendi. Kendisine kanıtsız, hatta eylemsiz suçlama yöneltildiğinden bahsetti. Adil yargılanma hakkının, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini AİHM içtihatlarıyla uzun uzun anlattı Richard. Uzmanı olduğu konulardı. Anlatıyordu anlatmasına ama karşısında gerçekten dinleyen biri olduğundan emin değildi pek. Umudu kırılır gibi oldu. Bu yanlışlık kesin bir yerden dönerdi ama nereden?

Ve Sulh Ceza Yargıcı kararını açıkladı: Kuvvetli suç şüphesinin varlığı, kaçma şüphesi, delilleri karartma tehlikesi olduğundan şüphelinin tutuklanmasına… Kararda herhangi bir gerekçe yoktu. Olması da mümkün değildi. Türkiye’ de AİHM Yargıcı Terör Suçlamasıyla tutuklanıyordu! Ortalık ayağa kalkmalıydı! Türkiye’de binlerce yargıç tutuklanırken ortalık ayağa kalkmış mıydı? Eşiyle birlikte Antalya uçağında olması gereken saatte, elinde kelepçe AİHM yargıcı Richard C., cezaevi yolundaydı. Avukatının tutuklama kararına yapmış olduğu itiraz da yine hiçbir gerekçe gösterilmeden reddedildiğini öğrendi. Sulh Ceza Hâkimliklerinin kapalı devre çalışan, özel olarak seçilmiş yargıçlardan oluşmuş, ‘proje mahkemeler’ olduğu iddiasını daha iyi anlıyordu şimdi. Oysa daha birkaç gün öncesine kadar bu iddialar kendisine biraz abartılı geliyordu.

Richard C. AYM’ye başvursa mı?

Evet, AİHM Yargıcı Richard C., eşiyle birlikte tatil için geldiği Türkiye’de terör suçlamasıyla iki aydır tutuklu. 2012 Yılında kabul edilen Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru yoluna avukatı aracılığıyla başvurdu. Tedbir talebine rağmen henüz bir karar verilmiş değildi. Tutuklu olması “güncel ve devam eden bir ihlal” olarak görülmüyordu. Anayasa Mahkemesinin kendi üyelerinin görevine son verdiğini ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin de Terör suçlamasıyla tutuklandığını bu süreçte öğrendi. Tutuklanan Anayasa Mahkemesi Üyelerinden biriyle toplantılarda tanışmıştı. Tanıdığı kişinin terörle, darbeyle, şiddetle işi olamazdı. Bundan emindi. Anayasa Mahkemesi kendi üyelerine böyle davranıyorsa bireysel başvuru sonucundan nasıl umutlu olabilirim diye düşündü ve iyice ümitsizliğe kapıldı!

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru talebini yıllarca gündemine alıp görüşmezse bu süre boyunca tutuklu kalmaya devam mı edecekti? Tek umudu, kendisinin de görev yaptığı AİHM kalmıştı. Ancak bir sorun vardı. AİHM mevcut içtihatlarında etkili iç hukuk yolları tüketilmeden yapılan başvuruları kabul edilebilir bulmuyordu. Daha yakın zamanda AİHM, mesleğinden ihraç edilen bir öğretmenin başvurusunu iç hukuk yolunun tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştu. Türkiye ile ilgili olarak alınan bu karar yaygın bir içtihat haline gelirse mağduriyeti nasıl giderilecekti? İronik olan, benzer bir kısım kararların altında Richard’ın da imzasının bulunmasıydı!

Hayal ürünü

Richard’ın başına gelenler sizi de rahatsız etti mi? Üzüntünüz hafifleyecekse anlatılanların tamamen hayal ürünü söyleyebilirim. Türkiye’ de yaşananlar ise gerçeğin küçük bir parçası…

 [Konuk Yazar: Umut Atay*] 29.12.2016 [TR724]

Cemaat’e ‘terörist’ diyerek vicdan rahatlatanlar [Veysel Ayhan]

Türkiye’de yaşayıp da yolu bir şekilde ‘Cemaat’ten birileriyle kesişmemiş kimse var mıdır? Yoktur.

Türkiye’de yaşayıp da oğlu, kızı veya yeğeni ‘Cemaat’e ait okul veya dershaneye gitmemiş olan var mıdır? Yoktur.

Türkiye’de yaşayıp da iş yerinde, üniversitede, okulda ‘Cemaat’ten insanlarla beraber çalışmamış kimse var mıdır? Yoktur.

Sonuç olarak milyonlarca insan, milyonlarca ‘Cemaat sempatizanıyla’ bir arada olmuştur. Yüz binlerce ‘Cemaat mensubunu’ şahsen, bizzat tanıma imkânı bulmuştur.

Cemaat mensuplarıyla bir araya gelen, onlara temas eden, beraber çalışan, çoluk çocuğunu okullara ve dershanelere veren 80 milyon insanın kendilerine sorması gereken can alıcı sorular şunlar:

KARŞILAŞTINIZ MI?

Karşılaştığınız Cemaat mensubu veya sempatizanı insanların içinde hiç “hırsız”a denk geldiniz mi?

Karşılaştığınız Cemaat mensubu veya sempatizanı insanların içinde “ırz ve namus düşmanı”na tesadüf ettiniz mi?

Karşılaştığınız Cemaat mensubu veya sempatizanı insanların içinde “sahtekâr, hortumcu” biriyle karşılaştınız mı?

Karşılaştığınız Cemaat mensubu veya sempatizanı insanların içinde “rüşvet alan” “rüşvetle iş halleden” gördünüz mü?

Karşılaştığınız Cemaat mensubu veya sempatizanı insanların içinde cinayet işlemiş bir “katil”e denk geldiniz mi?

Velhasıl karşılaştığınız Cemaat mensubu veya sempatizanı insanların içinde “terörist” diye nitelendireceğiniz bir kimseye denk geldiniz mi?

İTİRAF EDİN DENK GELMEDİNİZ

Evet, itiraf edin gelmediniz.

Peki, şunlara denk geldiniz mi?

Siyasette ayakta kalmak için Türkü Kürde düşman eden, Alevi Sünni birbirine düşürenlere;

Ekonomiyi batırıp, memlekete mafya düzeni kuran, demokrasiyi fiilen bitirip, ülkeyi Kuzey Kore’ye çevirenlere;

(Tek bir AKP yönetici yakını askere gitmezken) Şehitliği tepe tepe istismar edip fakir vatan evladını göz göre göre Suriye bataklığına gömenlere, yakılmalarını görmezden gelenlere denk gelmediniz mi?

Şahsi hayatında rüşvet aldığı kendi sesiyle ispatlanmış, ihalelerden onar milyon Euro komisyon aldığı kendi ve oğlunun sesiyle ortaya çıkmış, gırtlağına kadar hırsızlığa batmış birilerine denk gelmediniz mi?

Geldiniz ve o birileri sizin bizzat tanıdığınız, oğlunuzu kızınızı güvenip teslim ettiğiniz ve tek bir ihanetlerine şahit olmadığınız, iyilikten başka bir şey görmediğiniz masum insanlara “terörist” diyor ve siz bu iftiraya bir çırpıda inanıyorsunuz!

BU KADAR ‘SAF’ OLMAYI KENDİNİZE YAKIŞTIRABİLİYOR MUSUNUZ?

Evet, bu kadar ‘saf’ olmayı kendinize yakıştırabiliyor musunuz?

Yani devletten aldığı ihalelerde milleti açıkça kazıklayan “milletin anasına” küfreden Mehmet Cengiz “dürüst” ama yüzlerce müfettişin tek bir mali açık, mali suç bulamadığı Akın ipek “terörist” öyle mi?

Devlettin bankasından aldığı krediyle otoyol-köprü yapan sonra onu 20 katına devlete satan ve birikmiş yüz milyonlarca vergi borcu sıfırlanan yandaş müteahhit “vatansever” ama devletten tek bir ihale almayan, alnının teri ve Anadolu’nun helal sermayesiyle ticari bir destan yazan Memduh Boydak ve kardeşleri “vatan haini” öyle mi?

Yurtlarda ve okullarda kendilerine emanet edilen körpe çocukları istismar eden AKP’ye yakın yurt ve okul yöneticileri “namuslu” ama bini aşkın okulda 20 yıldır tek bir emanete hıyanet etmeyen Cemaat’in öğretmen ve yöneticileri “terörist” öyle mi?

Yönettiği gazeteye akıtılan kamu kurumlarının reklamlarını hortumlayarak 17 daire, 2 villa sahibi gazete yönetmeni, 20-30 bin TL maaş alan yazar “dürüst ve milli” ama 20 yıl gıdım gıdım biriktirdiği parayla en fazla bir TOKİ dairesi alabilen gazeteci veya kirada oturan gazete yöneticisi “terörist” öyle mi?

“Memurun ve o…’nun rüşvetini önceden vereceksin.” diyerek kabineyi rüşvete boğmuş bir İranlı “hayırsever”, onu kurtarmak için Amerika’ya yalvarmaya giden Adalet bakanı “vatanperver” ama 160 ülkeye Türkçe’yi götüren oralarda Türk bayrağını dalgalandıran on binlerce fedakâr vatan evladı ve yüz binlerce fakirin yardımına koşan Kimse Yok Mu mensupları “terörist” öyle mi?

MİLLETİN MİLYARLARINI LÜKS VE ŞATAFATTA BATIRANLAR

Milletin milyarlarını lüks ve şatafatta batıranlara, karı ve kızları her gün farklı 5’er bin TL’lik özel tasarım elbise giyenlere, peşlerinde ikişer kuaför koşan, 5’er Mercedes’le gezenlere “ehli takva” diyelim; Kur’an ayetleriyle dalga geçenler, Cuma kılmayanlar, alnı secde görmeyenler sırf Saray’a secde ettikleri için “dindar” olsun ama sadaka zekât topladıkları, kermeslere mantı yaptıkları için atıldıkları zindanda 24 saat Kur’an-ı Kerim, evrad-ı ezkar okuyanlara, namaz kılan ve dua edenlere “terörist” diyelim öyle mi?

Yüze yakın kitabında “iyi ve güzel”den başka tek bir telkini olmayan, binlerce vaazında bir tane bile yanlış sözü bulunamamış, tek bir hilafı vaki beyanı tespit edilmemiş Fethullah Gülen’e utanmadan, iftira atıp “terörist” diyelim ama her gün bir başka yalanla milyonları peşine takmış, gırtlağına kadar yolsuzluk ve rüşvete boğulmuş şarlatanlara “milli irade” diyelim öyle mi?

İnsanın hayvandan farkı aklı ile doğruyu bulması, doğruyu yanlıştan ayırt etmesi.

YARIN BİR GÜN SİZE DESELER

Yarın bir gün size deseler ki “O insanlardan yüzlercesini bizzat tanıdınız. Hangi birinde bir terör emaresi gördünüz de milyonlarca masum insana birileri öyle dediği için ‘terörist’ dediniz?” Bir cevabınız var mı?

İddianameyle sabit. Sadece 1233 askerin karıştığı, kimin yaptığı netameli bir “darbe girişimi” bahanesiyle bugün 40 bin masum insan hukuki hiçbir gerekçe olmadan zindanda esir. 100 bini aşkın insan meslekten atıldı ve sokağa bırakıldı. 10 binlerce insan taciz ve işkence gördü, görüyor.

Siz bu zulme hem sessizsiniz hem de vicdanınızı rahatlatmak için yakından tanıdığınız çakı bile taşımayan bu insanlara “terörist” diyorsunuz.

Bari şu ayetten biraz endişe duyun:

“Ey iman edenler! Bir fasık (Allah’ın emir ve yasaklarını açıktan ve bir endişe, iç burkulması duymadan çiğneyebilen bir kişi) size bir haber getirdiğinde, doğru olup olmadığını tesbit etmek için onu iyice araştırın. Aksi halde, hiçbir gerçeğe dayanmadan bir topluluğa zararınız dokunur da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 49/12

[Veysel Ayhan] 29.12.2016 [TR724]

‘Bağırta bağırta’ [Vehbi Şahin]

Hemen herkesin bildiği bir anekdot vardır hani…

Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında Bizans’ı kuşatma altında tutarken; hatta Osmanlı askerleri surları birer birer ele geçirirken, o sırada henüz İstanbul olmayan Konstantinapolis’te meleklerin cinsiyeti üzerine hararetli bir tartışma yapılıyormuş diye…

İşte o hesap Ankara’da da meleklerin cinsiyeti tartışmasına fark atacak bir Başkanlık kavgası veriliyor uzun zamandır.

Hem de ülke kan gölüne dönmüş, toplum kutuplara ayrılmışken…

“400 vekili verin rahat edin” söylemiyle girdikleri genel seçimden umduğunu bulamayan AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran 2015’ten bu yana Türkiye yanarken sadece seyrediyorlar.

1,5 YILDA 497 KURBAN

Mesela…

Son 18 ayda gerçekleştirilen terör saldırılarında kaç kişi öldü biliyor musunuz?

BBC Türkçe‘nin derlemesine göre 497 kişi hayatını kaybetti. Yaralananların sayısı da 2 bini geçti.

Kimin umurunda?

15 yıldır ülkeyi yönetenlerin tek derdi Başkanlık sistemine geçmek…

Sosyal medyada vahşi görüntüler yayınlandı yaklaşık bir hafta önce.

Kanlı terör örgütü IŞİD, uzun zamandır elinde bulunan iki Türk askerini yakarak katlettiğini iddia etti.

Haber doğru ya da yanlış bilmiyoruz. Uluslararası bağımsız kurumlar, görüntülerin doğru olduğunu savunuyor.

NEDEN KONUŞMUYORLAR?

Peki ülkeyi yöneten sorumlular ne diyor?

Her konuda muhtarlara konuşan Erdoğan tek kelime etmedi bu konuda.

Neyi bekliyor acaba?

Görüntülerdeki katilin yakalanmasını mı?

Hükümet de askeri cenah da suskun. Hâlâ araştırıyorlar konuyu…

Bu görüntülerin gerçek olup olmadığından tutun ailelerin yaşadığı drama kadar konuyla ilgili kamuoyunun merakını giderecek ciddi bir değerlendirme gelmiyor yetkililerden maalesef.

Neden?

Çok mu meşguller?

Başkanlık rejimi uğruna sarf edilen enerjinin yüzde biri kadar bile bir çabanın bu iki askerin  kurtarılması için gösterilmediği iktidar partisinin beyanlarıyla ortaya çıktı zaten.

KURTULMUŞ’TAN İZAH YERİNE GÖZDAĞI

Yoksa Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş niye medyayı tehdit etsin ki…

“Sosyal medyadaki bazı arkadaşlar ayaklarını denk alsın. Uyduruk görüntüler üzerinden Türk halkının moralini bozmak vatanseverlik değildir” diyor Kurtulmuş…

Ne yapacaksınız bir elin parmakları kadar kalan insanları da mı içeri tıkacaksınız?

Bakın uluslararası basın örgütleri ne diyor 15 yıldır tek başınıza yönettiğiniz Türkiye için?

– 2016 yılı Türkiye’deki basın özgürlüğü için kara bir yıl oldu.

– Türkiye’de 148 gazeteci halen cezaevinde…

– 170’e yakın medya organı kapatıldı, binlerce medya çalışanı ve gazeteci işsiz…

Daha dramatik olanı ne biliyor musunuz?

Basın özgürlüğü konusunda Türkiye, 180 ülke arasında 151’inci sırada. Önünde Tacikistan, arkasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti var.

AKP için gurur tablosu…

“Geçelim bu konuyu, Başkanlık gelince hepsi düzelecek nasılsa…” mı diyorsunuz?

SUİKAST YALANLARI

Başkanlık gelse de gelmese de bu kara bilanço hep AKP ile birlikte anılacak…

Tıpkı Cumhuriyet tarihinde bir yabancı Büyükelçi’nin, Rus Karlov’un muvazzaf bir polis tarafından sırtından vurularak öldürülmesi gibi…

AKP yerli kamuoyunu algı operasyonları ile kandırmaya devam etsin, suikastı yapan polis üzerinden suçu Cemaat’e yıkmaya çalışsın.

Putin ve Rusya, 10 günde çürüyen bu yalanlara kanar mı?

Yoksa AKP seçmeni gibi “önce çıkarımız ne” diye mi bakar?

Peki alacağını aldıktan sonra ne olur?

Yarın bu kadar yalanı Putin, yüzüne vurunca AKP ne yapar?

Benden yalan söyleyenlere bir tavsiye…

Putin’in, Karlov’un cenaze töreninde tarihe geçen fotoğrafına iyi bakın sonra da ona göre yeni yalanlar uydurun.

EL BAB’DA KAYBETTİKLERİMİZ

Bilgi paylaşılmayan bir konu da Suriye’deki askerlerimiz…

Medya sadece sınıra askeri sevkiyattan bahsediyor. Cumhurbaşkanı da El Bab düştü düşecek mealinde konuşup duruyor.

Ya kara toprağın bağrına düşenler?

Onların acısıyla yürekleri kör gibi yanan analar, babalar, eşler, çocuklar, sevgililer…

Bu insanların, oy verme dışında AKP ve hükümet için bir anlamı var mı pek emin değilim.

Kendi evlatları gibi düşünseler çoktan yeri göğü inletip El Bab’da neler olup bittiğini açık yüreklilikle anlatırlardı.

ŞEHİTLİK LAFTA

Ama anlatmıyorlar. Sadece şehitlikten, şehadetten bahsediyorlar. Laf ebeliği yapıyorlar yani…

Hem de İslam’ın kutsal kabul ettiği bir kavramı -tıpkı diğerleri gibi- politik hedeflerine meze ediyorlar.

Niye?

Milliyetçi oyları, Arınç’ın tabiriyle ütüp vatan, millet, şehitlik gargarasıyla rejim değişikliği yapmak istiyorlar.

AKP’nin ve Erdoğan’ın tek derdi bu…

Gerisi hikâye…

40 bin insan “terörist” ithamıyla cezaevlerinde…

Hayatını kaybedenler…

Parçalanan aileler…

Binlerce acı…

Umurlarında değil.

Şırnak’ta, Cizre’de gözyaşı döken ailelere merhamet etmedikleri gibi zulmettikleri Cemaat mensuplarına da evlatlarını kaybeden şehit ailelerine de acımıyorlar.

KUZU VE GÖKÇEK

Yüreklerinde onlara yer yok çünkü…

Maalesef yok…

Varsa yoksa Başkanlık…

Burhan Kuzu, rejim değişikliği olunca MHP diye bir parti kalmayacağını işte bu nedenle kolayca telaffuz edebiliyor.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek başkanlık konusunda CHP’lilere, “Boşuna nefes tüketmeyin, anayasa değişikliğini bağırta bağırta geçireceğiz” deme cüretini işte bu sebeple gösterebiliyor.

Aslında sözün bittiği yer burası…

AKP ve Erdoğan gücün zirvesindeler.

Kuzu da Gökçek de bunun farkında…

Mutlak iktidar sahiplerine yaranmak için diğer partililer gibi olağanüstü çaba sarf ediyorlar.

ALMA MAZLUMUN ÂHINI…

Üzücü olan ne biliyor musunuz?

Erdoğan ve yandaşları, Başkanlık hedefine ulaşmak için İslami değerleri ucuz siyasetlerine alet ediyorlar ama dini bilmiyorlar.

Allah’ın mazlumun ahını yerde bırakmayacağı, zalimlerin burnundan fitil fitil getireceği gerçeğine gözlerini kapatıyorlar.

Ne diyelim bu kadar zulmü açıktan işlediklerine göre bizim bilmediğimiz ama onların bildiği bir kurtuluş reçetesi var demek ki…

Bediüzzaman Hazretleri’nin ortaya koydu ölçü ise şu: Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.

Türkiye’nin dört bir yanından acı feryatlar yükseliyor.

Bu çığlıkları duymayan AKP ise tıpkı Bizanslılar gibi tali bir konu olan Başkanlık meselesini “bağırta bağırta” geçireceğiz diyerek ülkenin altını üstüne getiriyor.

İlgililere duyurulur.

– Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.

[Vehbi Şahin] 29.12.2016 [TR724]