Alim kitap yazar, cahil kitap yakar [Ebu Abdurrahman]

Babam anlatmıştı: Isparta’da askerliğimi yaparken Ahmed Feyzi Kul Ağabeyin kardeşi Mehmet Kul Ağabeyin de  vefatını öğrendim. “Acaba bunların kitapları ve yazdıkları Risaleler ne oldu?” diye düşünmeye başladım.  Terhis olduktan sonra Çeşme Dersanesine geldim. Baktım kitaplarının  hepsi oraya getirilmiş. Oğlu Yaşar Bey, babasından ve Mehmet amcasından kalan bütün kitap ve yazıları oraya getirmiş. İhtiyacı,  olanlar, matbu kitapları almışlar. Geriye el yazmalar kalmış. Onları da bana verdiler. Zaten ben daha çok onları merak ediyordum. İçinden neler çıkmadı!... İnce Mehmet Ağabeyin inci gibi yazdığı Rumuzat-ı Semaniye… Hasan Feyzi Ağabeyin kendi el yazısı ile bir şiiri M. Fethullah Gülen Hocaefendiye takdim ettiğim bu şiir o zaman merhum Köse Mahmut Ağabeye vererek çerçevelettirdi ve duvara  astırdı… Bir ilk okul defterine yazılarını çok iyi tanıdığım ağabeylerden başka birisinin yazdığını tahmin ettiğim: “Isparta’dan S.S. çıkacak Risalelere sahip çıkarsa yükselecek, yoksa hâsirundan olacak” mealinde bir yazı… Sonradan bu S.S. nin Süleyman Sami Demirel olduğunu öğrendim. Ama yazıyı kim yazdı, söz kime ait bir türlü tam öğrenemedim. Gerçi o sözün Üstad Bediüzzaman Hazretlerine ait olduğunu söyleyenler var. Yazının tipi biraz beni işkillendirdi…  Zaten Üstadın yazısına hiç benzemiyor. Ağabeylerden tanıdıklarımın hiç birisinin el yazısına benzer tarafı yok…   

Nureddin Aksakal Beyle görüştük. Kendisini önceden de kitaplarından tanıyordum. Değerli bir araştırmacı. En son Üstad Hazretleriyle ilgili yazdığı “Dünyalığını Bir Bohçaya Sığdıran  Adam” isimli kitabını okumuştum. Bilhassa Kastamonu’dan Üstadın Denizli’ye getirilişini, hapisane, mahkeme ve mahkemeden beraattan sonra hatıraları anlatıyor…

Nureddin Bey, Denizli’nin ilklerinden olan Risale-i Nur talebesi ağabeylerden hayatta karşılaşıp görüştüklerinden de bahsetti. Hasan Feyzi Yüreğil Ağabeyimiz ile ilgili ibretli bir olayı şöyle anlattı: Hasan Feyzi Ağabeyin oğlu ile birkaç defa görüştük. Babasından kalan kitapları ve el yazmaları görmek istedim. Başka bir evde olduklarını söyledi. Israrım üzerine o eve gittik. Bir baktık ev perişan… Viran hâle getirilmiş. Komşulara sebebini sorduk. “İnşaatlarda çalışan bazı câhil işçiler boş bulunca evi işgal ettiler. Soğuk günlerde de odun yerine kitapları ve defterleri yakıp ısındılar” dedik. Hayret içinde kaldık, nasıl böyle bir câhillik yapılabilirdi… Şu Abdurrahman da diyor ki: Hak hukuk bilmeyenin hepsine de okumuş olsa bile câhil de geç…  Bu zâlimler ise okumuş câhil. Evet unutmayalım Alimler kitap yazar. Câhiller de kitap yakar. İşte bu süreçte aynen olduğu gibi… Aslında o ateşlerin üzerine oturmuşlar, bir kısmını  karınlarına dolduruyorlar, bir kısmının hararetiyle daha şimdiden kavruluyorlar. 

[Ebu Abdurrahman] 7.12.2016 [Samanyolu Haber]

Suriye’de sona yaklaşırken… [Haber-Analiz: Kemal Ay]

ABD Savunma Bakanı Ash Carter, önceki gün yaptığı basın toplantısında gelen bir soru üzerine, önümüzdeki 20 Ocak’ta Donald Trump başkanlık koltuğuna oturmadan önce Musul’u alabileceklerini iddia etti. 17 Ekim’de yaklaşık 100 bin kişilik bir güçle başlayan Musul kuşatması için uzmanlar, ‘yıllar sürebilecek bir savaş’ nitelemesi yapmıştı.

Carter’a yönelen sorudaki Trump vurgusu önemli, zira yeni başkanın dış politikada nasıl bir yol izleyeceği konusu belirsizliğini koruyor. Birçok yorumcu, Donald Trump’ın Ortadoğu’da işlerin Rusya’nın öngördüğü şekilde yürümesine rıza göstereceğini düşünüyor. Bu da Suriye meselesinde Esad’ın yerinde kalacağı ve ülkedeki çeşitli cihatçı grupların ‘temizleneceği’ bir senaryo demek.

Halep ve Kuzey Suriye

Rusya’nın desteğiyle Suriye devletinin başlattığı Halep operasyonu, ABD’nin bölgeden çekilmekte olduğunun ilk büyük göstergesiydi. Rusya burada hem Suriye’ye destek vererek ciddi bir askerî operasyonu tetikledi, hem de Türkiye ile yaptığı işbirliği sayesinde bölgedeki El-Nusra gibi cihatçı örgütlerin Halep’e ‘ses çıkarmamasını’ sağlamış oldu.

Türkiye’yle El-Nusra’nın ne alakası var, diye düşünebilirsiniz ancak hem Erdoğan’ın hem de Mevlüt Çavuşoğlu’nun El-Nusra’ya yaptıkları çağrı, “Herhalde bir alakaları var” dedirtmişti, hatırlarsanız.

Şimdi Rusya ve Suriye devleti, Halep’te gösterdikleri ‘başarı’ hikâyesinin bir devamı olarak, Suriye’nin kuzeyine de yönelmek isteyecek. Burada Kürtler kantonları birleştirerek, en azından Esad’dan bir özerklik koparmak istiyor. Türkiye ile birlikte ÖSO’nun hamleleri ise, Kürtlerin burada kalıcı hâle gelmesini önlemek üzerine. Bu çatışma Esad’ın da işine geliyor. Zira böyle bir çatışma olduğu müddetçe, bölgenin hâkimiyeti konusunda hâlâ söz hakkı bulunuyor.

Kürtlerin geleceği de belirsiz

ABD’nin IŞİD’e karşı sahadaki ‘müttefiki’ olarak gördüğü Kürtler, ABD’den söz almışçasına kuzey Suriye’de yönetim birimlerini (kanton) birleştirmeye çalışıyordu. Ancak Türkiye’nin Suriye’ye girmesi, ABD’nin ‘kalıcı bir söz vermediğini’ göstermiş oldu. Ayrıca Türkiye’nin Rusya’dan icazet almış olduğu düşüncesi, Esad’ın da bir süre ses çıkarmayacağının teminatıydı. Yine de Trump’a yakın eski CIA yöneticisi Mary Beth Long’un Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda Kürtlerle ‘iyi geçinme’ imasında bulunması, bölgede Kürtlerin hemen oyun dışında kalmayacağını gösteriyor.

Rusya, Türkiye’ye güvenmiyor

Öte yandan Rusya’nın Türkiye’ye pek güvenmediği aşikâr. Zira Fırat Kalkanı operasyonu başlar başlamaz, Türkiye hem ABD’ye hem de Rusya’ya operasyonu ‘haber verdiğini’ duyursa da, kısa süre içerisinde birkaç kez Rus askerî yöneticiler, Türkiye’ye gelerek operasyon hakkında bilgi aldı. Erdoğan’ın bir ara yine ağzından kaçırdığı “Esad’ı devirme” planı, Rusya tarafından hemen karşılık buldu ve Türkiye geri adım attı. Bazı yorumcular, Wikileaks’in Berat Albayrak’ın e-posta kutusunu dünyayla paylaşmasını da Rusya’nın bir hamlesi olarak görüyor.

Bu güvensizliğin bir başka göstergesi de, yakın zamanda El-Bab yakınlarında Türk ordusuna yönelik bir saldırı yapılmasıydı. Her ne kadar Rusya ve Suriye bu saldırıyı üstlenmese de, verilen mesaj açık. El-Bab’ın stratejik önemi, bölgeyi hem Kürtler, hem Türkiye hem de IŞİD için vazgeçilmez kılıyor. Haliyle herkesin bir diğerinden hamle yapmasını beklediği bir sinir harbi var El-Bab’da.

Türkiye’ye cihatçılar da güvenmiyor

Türkiye’nin sahada aktif olarak çalışmaya başlaması, gerek ÖSO içindeki gerekse bağımsız bütün cihatçı gruplarda bir şüpheye de yol açtı. Zira Türkiye ile Rusya arasındaki sıcak temaslar, İran’la devam eden diplomasi, Türkiye’nin burada ‘güvenilmez hâmi’ olarak algılanmasına yol açabilir.

Nitekim, Türkiye ÖSO’yu daha ‘güçlü’ kılmak adına Suriye’ye adım atmış gibi görünse de, şu ana kadar hâli hazırda IŞİD’in ya da benzerlerinin çekilmekte olduğu bölgeler dışında bir etkinlik gösteremedi. Dahası, El-Nusra’nın Halep’ten çekilmesi çağrısı yaptı ve Halep gibi ‘devrimin’ en güçlü olduğu yerlerden biriyle ilgili söz söyleyecek bir pozisyonda olmadığını gösterdi.

Türkiye alternatifleri kaybetti

Suriye konusunda Türkiye’nin bugüne kadar alternatifleri bulunuyordu. Rusya ve İran’la enerji anlaşmaları sağlarken, ABD’yle Suriye’de onlara karşı cephede yer alması bu alternatifler sayesinde mümkün olmuştu. Ancak ABD’nin oyundan çekildiği bir senaryoda, Türkiye’nin Rusya ve İran’la anlaşmaktan başka çaresi bulunmuyor. Bu da, Suriye’de Türkiye’ye bel bağlayan bütün cihatçı yapıların ‘intikam’ arayışına girmesine sebep olabilir.

IŞİD’den Türkiye’ye eylem çağrısı

Türkiye’ye Suriye konusunda yöneltilen suçlamalar arasında, ABD ve Rusya’nın sahadaki oyun planlarını bozma, IŞİD’e yönelik operasyonları sabote etme gibi maddeler de bulunuyor. IŞİD’in, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğinden bugüne kadar ‘yararlandığı’ düşünülebilir. Zira hem Esad’a hem de Kürtlere karşı hamleler yapan bir Türkiye, IŞİD’in manevra alanını genişletiyordu. Ancak Rusya’nın bölgeye vereceği nihaî dokunuş karşısında Türkiye’nin eli kolu bağlı pozisyonu, IŞİD’in de öfkelenmesine yol açacak.

Zaten önceki gün IŞİD tarafından Türkiye’nin çeşitli ülkelerdeki konsolosluklarına ve Türkiye içindeki hedeflere ‘eylem’ çağrısı yapıldı. Daha önce Türkiye’de Kürtlere ve turistlere eylem yapmakla yetinen IŞİD, bu sefer Türklere yönelik eylemlerde bulunabilir. Özellikle ABD, söz verdiği gibi 20 Ocak’a kadar Musul’u almayı başarırsa, ‘öfkeli IŞİD’in’ nereyi vuracağı belli olmayacaktır.

[Kemal Ay] 7.12.2016 [TR724]

‘Futbol taktiği’ ile Gül’e saldırı [Erhan Başyurt]

AK troller ve yandaş medya son dönemde AKP’nin önde gelen isimlerinden Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ı da hedef almaya başladı.

Bu saldırıların iki sebebi var.

***

Birincisi, iddia edildiği gibi bu 3 ismin Bülent Arınç, Sadullah Ergin ve Hüseyin Çelik gibi dışlanan onlarca AKP kurucusu tecrübeli isimle birlikte parti kurmaları ihtimali.

AKP’yi böleceği ve zayıflatacağı için, bu ihtimalin önüne ‘testi kırılmadan’ set çekmeye çalışıyorlar.

İkincisi, başkanlık sistemine geçilmesi halinde tasfiye edilen veya kızağa çekilen AKP’nin güçlü isimlerinin Gül veya diğer etkin isimlerden birini alternatif aday çıkarmalarını önlemek için…

***

Partinin ‘üst aklı’ uzun süredir siyasette meşhur ‘futbol taktiği’ oynuyor:

‘’Sadece oyunu iyi kurmakla yetinme, rakibin oyun kurmasını da engelle…’’

***

Gül, Davutoğlu ve Babacan’a yönelik son saldırılar bu taktiğin bir sonucu.

Anketler, bu üçlünün diğer muhaliflerin de desteği ile güçlü alternatif oluşturabileceğini gösteriyor.

Türkiye’de siyasi kutuplaşma, ekonomik kriz ve dış politikada tutarsızlıklar zirve yapmışken, demokratik değerler ve hukukun üstünlüğü terk edilmişken, parti içinden ‘uzlaşmacı ve ılımlı’ kimlikleriyle bilinen güçlü isimlerin alternatif çıkışı şüphesiz büyük destek görür.

***

Gül’ün geçtiğimiz hafta CNNTurk’e verdiği röportaj, mevcut yönetim anlayışı ile aralarındaki siyasi yaklaşım farkının ‘nüans’ olmadığını ortaya koydu.

‘’Dış politikada içe kapanıldı… OHAL kaldırılmalı… Suçlu suçsuz ayrımı yapılmalı…’’

Ali Babacan’ın her zeminde yaptığı ‘‘Ekonomik büyüme için hukukun üstünlüğü’’ vurgusu da bu farklılığın göstergesi.

***

AK troller ve yandaş medyanın durduk yere saldırısı boşuna değil.

Partideki ‘üst akıl’, başkanlık yolunda ‘’HDP’yi kır, MHP ile ittifak kur’’ şeklinde sadece kendi oyununu kurmakla kalmıyor, muhtemel parti içi ve dışı rakiplerin oyun kurmasına da müsaade etmiyor. Oyunlarını bozuyorlar.

***

Benzer taktiklere yakın geçmişte sıkça başvuruldu.

MHP’de değişim ve özellikle Meral Akşener’in önünün kesilmesi bu sebepten. MHP’nin genel seçimlerde bir alternatif parti haline gelmesinin önü kesildi.

CHP ve MHP’de yönetimine yönelik ‘‘kaset kumpasları’’ da bu taktiğin ürünüydü.

***

HAS Parti’nin lideri Numan Kurtulmuş’un, DP’den Süleyman Soylu’nun, MHP’den Tuğrul Türkeş’in ve BBP’den Yaşar Topçu’nun transferleri de alternatiflerin önünü kesmek için başvurulan başarılı hamlelerdi.

***

Şayet suikast şüphesi gerçek ise, hiç şüphesiz bu listenin başına rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehit edilmesini eklemek lazım…

***

“Seni başkan yaptırmayacağız” diyen HDP lideri Selahattin Demirtaş ve diğer önde gelen HDP’li vekillerin tutuklanması da, MHP’yi ikna etmenin yanısıra referandum ve başkanlık seçimlerinde muhalif seslerin kısılmasına yönelik taktik hamlelerden…

Demirtaş ve tutuklu vekiller olmadan, HDP’nin alternatif aday çıkarması da güçlü muhalefet yapması da neredeyse imkansız.

***

‘Üst aklın’ sadece muhalefete karşı değil, parti içinde de ‘futbol taktiği’ ile hamleler yaptığı biliniyor.

Son olarak, Türkiye’nin oy alma rekoruna sahip Ahmet Davutoğlu, ‘Pelikan Darbesi’ devrildi. Yerine, İzmir’de seçimi kazanamayan ‘düşük profil’ bir isim getirildi.

***

AKP’ye oy verenlerin ciddi bir kesiminin halen “Alternatif yok ki, kime oy verelim” sızıntıları, aslında uzun süredir yürütülen “İyi oyun kurmakla yetinme, rakibin oyun kurmasına da izin verme” stratejisinin başarıya ulaşmasının eseri.

***

AK trollerin kime ne zaman saldırdığına, yandaş medyanın kimi ne zaman eleştirdiğine, bu gözle bakmak ve süzgeçten geçirmekten fayda var..

Gül, Davutoğlu ve Babacan’a saldırılar ve muhalif partilere yönelik operasyonlar rastlantı değil, bir futbol taktiğinin siyaset sahasına konulması.

Hedefler ve zamanlaması da rastlantı değil, ‘üst akl’ın belirlemesi ile gerçekleşiyor.

[Erhan Başyurt] 7.12.2016 [TR724]

Türkiye ‘maarif’te sınıfta kaldı [Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) her 3 yılda bir gerçekleştirdiği uluslararası ölçekte fen, matematik ve okuma becerilerini ölçen sınavlardan biri olan PISA 2015 (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) sonuçları açıklandı. Türkiye, OECD ortalamasının 493 puan olduğu fen bilimleri alanında, 425 puanla 72 ülke arasında 53., Matematik alanında ise, OECD ortalaması olan 490 puanın 70 puan altında kalarak, 420 puanla 50. sırada yer aldı. Türkiye, okuma becerilerinde 2012 yılında yapılan çalışmadaki ortalama trend skorunun 18 puan altında kalarak okuma becerileri alanında 428 puanla 51. oldu.

Bu rakamların sahadaki karşılığı şu: OECD’nin 72 ülkede eğitimi ölçtüğü bir değerlendirmede, en sonlarda yer alıyoruz. Başarılı değiliz. Üstelik 2003’ten bu yana en kötü skorları aldığımız düşünülürse, epey geriye gidilmiş, 14 yıllık emekler heba olmuş. Peki, bu sürede iktidar olan partinin eğitim öğretim dönemi açılışında neler tartıştığını hatırlayanınız var mı?

150 BİN ÖĞRETMEN, 140 BİN DERSLİK AÇIĞI VAR

OHAL gerekçesiyle yaklaşık  80 bin öğretmen görevden uzaklaştırıldı. Kimisine cemaatçi, kimisine Kürt, Alevi, solcu denerek öğretmenler işinden edildi. 20 binden fazla yetişmiş ve özel sektörde tabiri caiz ise dünya ile yarışan özel okulların öğretmenlerinin lisansı iptal edildi. Eğitim-Sen’in verilerine göre 2016-2017 öğretim yılına 1.5 milyona yakın öğrenci öğretmensiz başladı. Öğretmen açığı geçen sene 125 binlerde zikredilirken bu sene 150 bini geçti.

Öğretmen başına düşen öğrenci sayıları da bir başka fecaat. İlkokullarda 2005’te 25.8 öğrenciye bir öğretmen düşüyordu. Bu rakam OECD ülkeleri açısından ortalama 16.1 idi. OECD ülkelerinde bu rakamlar şu anda 13 öğrenciye bir öğretmen oranında. Bizde ise mevcut durumda öğrenci sayısına düşen öğretmen ortalaması 20’lerde gezinmeyi sürdürüyor.

ÖZEL EĞİTİM VE ALTERNATİF KURUMLAR BİTİRİLDİ

1061 eğitim  kuruluşu, 800 yurt, 223 kurs etüt merkezi, 129 vakıf, 1125 dernek, 15 üniversite kapatıldı. Özel eğitim kurumları dahil 2 bin 94 eğitim kurumunun kapısına kilit vurulmuş. Buralarda okuyan ve OECD ve Türkiye ortalamasın çok üstünde başarı gösterebilen yaklaşık 200 bin öğrenci tam bir şok yaşadı. Dershanelerin kapatılması yasasıyla Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki tecrübe ve kalitenin temel unsurlarından bir olan Talim Terbiye Kurulu’nun tamamen ortadan kaldırıldığını da hatırlamak gerekiyor.

YENİ POLİTİKA: PROJE OKULLARI AKP’LİLEŞTİR, HER OKULU İHL YAP!

Bulduğu her binaya ‘imam hatip’ tabelası asarak eğitimi düzelttiğini düşünen AKP iktidarının son marifeti proje okulların öğretmenlerinin ve yöneticilerinin görevden alınmasıydı. Mevcut eğitim sistemi ölçme sınavlarında ilk binlere, onbinlere giren çocukların okullarına ‘yandaş müdür’, ‘yandaş öğretmen’ atayabilmek için yapıldı bunlar. Ve Türkiye’nin en seçme öğrenci ve öğretmenlerinin bulunduğu 170 lise ‘proje okul’ ilan edilerek öğretmenleri zorla uzaklaştırıldı, okullarda AKP’lileştirme projesi yürütülüyor. Bütün bunların üstüne MEB, tam gün eğitime geçileceğini duyurdu. Bunun için 140 bin derslik lazım. Yani altyapı hazır değil. Ama siyasiler olacak diyor. Olacak! Görelim bakalım.

EĞİTİM BÜTÇESİ DE ZAMANI DA İSRAF EDİLİYOR

Bir de işin eğitim yatırımları kısmı var. lköğretimde öğrenci başına kamu harcaması Türkiye’de 2.894 dolar, OECD ortalamasında ise 8.477 dolar. Ortaöğretimde öğrenci başına kamu harcaması Türkiye’de 3.590 dolar iken, OECD ortalamasında 9.811 dolar. Gayri Safi Milli Hasılasının neredeyse yüzde 15’ini Milli Eğitim Bakanlığına ayıran Türkiye’de bu paranın çoğu personel gideri ve sigorta kurumuna ödeniyor.

Öğrenciye ve eğitim kalitesini artırmaya yönelik programları ve müfredatın kaliteli hale getirilmesine yönelik harcamalar aşamasına daha gelinemedi. Sadece maddi imkanlar değil, zaman kullanımı açısından da eğitimde bir israf sistemi işletiliyor. Örneğin ilkokullarda 700 saat, orta ve liselerde 960/1000 saate yakın ortalama ders yapılmasına karşın OECD başarılarımız ortada. Üstelik gelişmiş ülkelerde eğitim sistemi, daha az ders saatini öngörmeye başladı.

ÖĞRETMENLER DÖKÜLÜRSE ÖĞRENCİ NE YAPSIN?

Eğitim karnesinin zayıflığı hep şikayetimiz. Bunun tek göstergesi OECD ortalamaları PİSA sonuçları değil elbette. Öğretmenlerin bilgi yeterliliği ölçümleri kendi sınav yapımızda da alarm veriyor. Örneğin KPSS 2015 Öğretmenlik Alan bilgisi testi (50 soruda) net ortalaması: Fizik 16,3, Türkçe 30,8, Biyoloji 12,8, Kimya 14,5, İlköğretim Matematik  öğretmenliği 19,8, Coğrafya 22,2, Türk Dili ve Ede. 25,1, Sınıf öğretmenliği 26,2, Tarih 21,1, Din Kültürü 25,2, Sosyal Bilimler 26,2, Fen Bilimleri 14,5, Rehberlik 30,7, Matematik(Lise) 14,7. Bu rakamlar ne demek? Öğretmenler her 50 sorudan en fazla bu kadarına doğru cevap verebiliyor, yani onlar da dökülüyor demek.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin (ÖSYM) verileri de iç acıcı değil maalesef. Her 1.5 milyon öğrencinin üniversite için yarıştığı sınavlarda puanı  0,5’ten küçük olduğu için hesaplanmayan aday sayısı 2010’de 14 bin 156 iken bu rakam 2015 YGS’de 42 bin 555’e yükseldi. Eğitim sisteminin başarısız olduğunu anlatmak için daha ne demeli? Öğrenci de boş kağıt veriyor, öğretmen de.

DÜNYAYA BU EĞİTİMİ Mİ İHRAÇ EDECEKSİNİZ?

Bütün bu manzaranın üstüne, OHAL ile eğitim sistemini altüs eden, özel eğitimi önce dershaneleri kapatıp 60 bin öğretmeni işsiz, üniversite sınavına hazırlanan öğrencileri alternatifsiz bırakan da bu siyasi irade tabi. Onların marifeti bununla da sınırlı değil biliyorsunuz. Maarif Vakfı adıyla Saray talimatıyla kurulan yeni bir vakıf harıl harıl, Türkiye’nin dünyaya bugüne kadar ihraç ettiği en başarılı eğitim kadrolarına ve Türk okullarına gözünü kestirmiş durumda. Dertleri ne? Kapatıp, devletleştirme.

Bir de eğitim hizmeti ihraç edecek bu vakıf. MEB tecrübesini dünyaya taşıyacak. PISA sonuçlarında, ÖSYM’de, KPSS’de eğitim raporlarında, OECD’de dib yapmış sonuçlarına ve eğitimin içine düştüğü acınası hale ve gerçeklere vakıf olamayacak kadar siyasi körlükle yola devam ediyor iktidar. Olan gelecek nesillere, çocuklarımıza oluyor. Yazık!

[Erman Yalaz] 7.12.2016 [TR724]

‘Trump korkusu’ ve ‘yeni Washington’ [Adem Yavuz Arslan]

Hoş bulduk..

Büyük emeklerle, Türkiye’nin en güçlü medya gruplarından biri haline getirdiğimiz İpek Medya gasp edilip, sesimiz soluğumuz kesildiği günden bu yana uzak kaldığım yazarlığa tr724.com ile geri dönüyorum.

Bu köşede Washington’un nabzını, Türk-Amerikan ilişkilerine dair gelişmeleri aktarmaya çalışacağım.

İlk yazıda genel bir değerlendirme ile ‘Trump Korkusu’ ve ‘yeni Washington’unun özeti var.

 ****

8 Kasım’da ABD Başkanı seçilen Donald Trump’un kabinesine kimleri alacağı, nasıl bir başkan olacağı sadece ABD’nin gündemi değil.

Zira Beyaz Saray’da kimin oturduğu, kimlerle çalıştığı hiç bir zaman ‘ABD’nin iç işi’ olarak kalmadı.

Fakat bu kez daha farklı bir durum var.

Öncelikle ‘Trump Korkusu’nun büyüğü ABD iç kamuoyunda yaşanıyor. Bu korkunun ise iki kaynağı var; birincisi Trump’un bizzatihi kendisi.

İkincisi ise kurduğu kadro.

Malum olduğu üzere, Trump’un adaylığı gündeme geldiğinde pek ciddiye alınmamış, bir süre sonra yarıştan çekileceği varsayılmıştı. Hatta kendi partisi bile aleyhineydi fakat Trump adeta ‘vuruşa vuruşa’ önce adaylığı sonra da başkanlığı kazandı.

ABD iç kamuoyunda yaşanan ‘Trump korkusu’nun temelinde ünlü iş adamının kişiliği, öngörülememesi yatıyor. Çünkü seçim kampanyası döneminde öyle sözler etti, öyle vaadlerde bulundu ki herhangi birinin gerçekleşmesi bile dünya dengelerini alt üst etmeye yeter de artar bile.

Mesela 11 milyon kayıt dışı göçmeni ve Müslümanları ABD’den yollamak, Meksika sınırına duvar örmek, İŞİD’i bombalayıp petrolüne konmak, işkenceyi yaygın uygulamak gibi dahiyane(!) fikirleri var.

Putin’e olan sempatisi, Saddam ve Kaddafi’ye olan güzellemeleri de işin tuzu biberi oldu.

Trump’a şüpheyle bakanların endişelerini arttıran ikinci gelişme ‘geçiş  dönemi’ icraatları oldu.

Gerçekten de ilginç bir kabine kuruyor Trump. İlk göze çarpan ‘kızgın generaller’.

Her ne kadar Erdoğan ve AKP çevreleri Trump’un tercihlerini coşkuyla karşılasa da seçilen isimlerin ilk göze batan özelliği ‘aşırı sağcı-milliyetçi-İslam karşıtı’ olmaları.

Hatta Pentagon’un CIA’i olarak bilinen Savunma İstihbarat Dairesi’nin başında iken Obama ile ters düşüp emekli edilen ve Trump tarafından Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na seçilen Michael Flynn’in öyle sözleri var ki doğrudan ‘islamofobia’ sınıfına girer.

Flynn’in AKP iktidarı ile olan ‘akçeli işleri’ ise ABD basınını günlerce meşgul etmeye yetti.

Savunma Bakanlığı koltuğuna oturacak olan James Mattis ise Washington’da çok iyi tanınan bir general.

Fikirleri ise Flynn kadar olmasa da sert bulunuyor.

CIA’nın başına geçeçek olan Kansas Milletvekili Mike Pompeo ve Adalet Bakanı olacak olan Alabama senatörü Jeff Sessions’da ‘radikal fikirleri’ ile biliniyor. Hatta Sessions’un adı uzun süre ırkçılık tartışmalarında geçmiş, 1986’da Reagan tarafından federal hakimliğe aday gösterilmiş ama ‘ırkçı söylemleri olduğu iddiası’ ile atanmamıştı.

Trump’un başkan yardımcısı Mike Pence ise ‘koyu muhafazakar’ olarak biliniyor.

Özel kalem müdürlüğüne gelmesi beklenen Reince Priebus’da Trump’un özellikle müslümanlar aleyhine sözlerine destek vermesi dikkat çekmişti.

Öte yandan Türk kamuoyunun ‘çuval olayı’ ile yakından tanıdığı general David Petraus’un da adı hala yeni kabine için gündemde. Henüz iki isim kesinlik kazanmasa da Trump’un kabinesinde ‘4 şahin general’in olması bekleniyor.

Trump’un ulusal güvenlik ve dış politikaya dair tercihleri ABD basının da da tartışma konusu. Öyle ki Foreign Policy açıkça ‘bu kadro ulusal güvenliğe tehdittir’ diye yazdı. Politico ise uzun bir ‘risk analizi’ yayınladı.

Trump’un kabineye aldığı/alacağı ekonomi kurmayları da en az askerler kadar tartışmalı.

Öncelikle ortada ciddi bir tezat var.

‘Düzenini değiştirme’ vaadiyle yola çıkan Trump’un ekonomi kurmayları tam da meşhur ‘Wall Street sisteminin temsilcisi’ sayılıyor. Hazine Bakanlığı için ismi geçen Steven Mnuchin uzun yıllardır Goldman Sachs’ta yöneticilik yapmış birisi. Wilbur Ross ve Todd Ricketts de aynı şekilde sermaye çevrelerinin temsilcisi biliniyor.

Eğitim bakanı olarak atadığı DeVos ise zenginliği yanında eğitime ‘dair radikal fikirleri’ ile ünlü.

Peki Trump’un seçtiği kadro ne anlama geliyor ? Nasıl bir Washington göreceğiz ?

Bugünlerde Washington’daki onlarca think thank’te ve ABD medyasında bu sorunun muhtemel cevapları tartışılıyor.

Yaygın kanı ‘belirsizlik’.

Bir yandan ‘güçlü ABD gelenekleri ve kurumları Trump’un radikal adımlar atmasına imkan tanımaz’ görüşünü savunanlar var diğer yandan ‘bu kadar sağcı ve radikal isimlerle, hiç bir politik tecrübesi olmayan ve geniş yetkilerle donanmış bir ABD başkanı sıkıntı doğurabilir’ yorumlarını yapanlar var.

Senato, Temsilciler Meclisi ve yüksek yargı ile Trump arasında gerginlikler olmasına kesin gözüyle bakılıyor.

Trump her ne kadar seçildikten sonra, kampanya dönemine oranla daha makul açıklamalar yapsa da endişeleri giderebilmiş değil.

Çünkü daha koltuğa oturmadan attığı adımlar endişeleri arttırdı.

Mesela bir Pazar sabahı attığı tweet ile ABD’li şirketlerin yurtdışındaki yatırımlarını ülkeye getirmemeleri halinde %35 gümrük vergisi ödeyeceklerini ilan etti.

ABD’nin yeni başkanının ‘ırkçı ve aşırı sağcı’ söylemlere sahip danışmanlarla çalışması da uzun süredir ABD basınında tartışma konusu.

Genel olarak ABD medyası Trump’ı kabullenemedi. Trump’un gazetecilerle kişisel diyalogları da hayli ilginç. Basın ile çekişmesi Trump’un başını hiç ummadığı kadar ağrıtabilir çünkü ABD medyası daha şimdiden başkan ve ekibini tabiri caizse haşlıyor.  ABD medyasının Trump yönetimindeki Beyaz Saray’ı çok zorlayacağını söylemek mümkün.

Trump’un görevi devraldıktan sonra ki ilk icraatlarına dair beklentiler ise şöyle; malum olduğu üzere ekonomi ve iç politika ağırlıklı bir kampanya yürüttü. Seçildiği günden bu yana verdiği demeçler ve icraatları da ilk iş olarak ‘içeriye’ yöneleceğini gösteriyor.

Ekonomiyi güçlendirecek, yeni iş kapıları açacak politikalar belirlemesi bekleniyor.

Bu tercihlerin başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ekonomilere olumsuz yansıması olacak. Trump’un vergileri indirip alt yapı harcamalarını arttırması faizleri ve dolayısıyla da doları yukarı doğru çekecektir. Türkiye’de dolar hesabı yapanların not etmesi gereken bir durum.

Dış politika da ise seçtiği şahin isimlerin etkisini göreceğimiz kesin.

Bütün bu verilerin yanında bir ‘üst gerçeklik’ daha var; bırakın bir kaç ay öncesini, bir kaç saat öncesi söylediklerinin tersini yapabilen, hiç bir politik tecrübesi olmayan ve ‘aşırı sağ’ isimlerden kurulu bir kabine kuran bir ABD başkanı ile karşı karşıyayız.

Ve bu durum en çok ABD’lileri korkutuyor.

 [Adem Yavuz Arslan] 7.12.2016 [TR724] AdemYavuz@Tr724.com – @ademyarslan

Bizim askerleri Suriye’de kim vurdu? [Barbaros J. Kartal]

Binali Yıldırım’ın gülücükler dağıttığı Rusya ziyareti vesilesi ile bir kez daha konuyu açalım. Ülkede kimse sormaya cesaret edemiyor. AKP’nin zaten hiç umrunda değil. Muhalefetin gündeme getirdiği yok. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez karadaki askerlerimize uçaklı bir saldırı oldu, 4 şehit verdik ve bunu kimin yaptığı belli değil?

Eğer Esed yaptı ise ne yapılacak? Rusya yaptı ise ki işaretler bunun bir intikam saldırısı olduğu yönünde, nasıl bir zavallılık ki Başbakan ve Cumhurbaşkanı ağzını açamıyor. Eğer Rus basınının iddia ettiği gibi zayıf ihtimal de olsa ABD uçakları yaptıysa müttefik tarafından vurulduğumuz neden açıklanmıyor? Ne kadar acı ki şehitlerin üzerinde tepinmeyi kendisine şiar edinmiş bir hükümet ve cumhurbaşkanı bu konu unutulsun istiyor.

Hani karadan karaya bir saldırı olsa  Suriye gibi bir ülkede 10 tane adres gösterip işi savuşturmak kolay. Uçaktan bahsediyoruz uçaktan yahu. Her hareketi kayıt altına alınanan bir hava aracından bahsediyoruz. Numan Kurtulmuş kanıtlar elimizde diyeli 10 gün oldu?

Hükümet cevap vermeli. Bize uçakla kim saldırdı ve ne yaptınız?

Bu Mail'i Herkes Okumalı

Wikileaks, Erdoğan’ın damadı ve Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın daha önce gündeme gelmiş hacklenen maillerini erişime açtı. Arayabilme özelliği ile sunulan mailleri herkesin okumasını tavsiye ederim. Nasıl kabile devleti halinde yönetildiğimizin, ne kadar çapsız insanların çok önemli mevkilerde olduğunun, Erdoğan ailesi üyelerininin ülke yönetimine ne kadar müdahil olduklarının, danışmanların takip kirli işlerin onlarca örnekleri var.

Bugün bir mail’den bahsetmek istiyorum. 17-25 Aralık soruşturmasında bakanların neden Yüce Divana yollanmaması ile ilgili Egemen Bağış’ın hazırlattığı bir bilgi notu. Aslında Bağış’ın üstülü kapalı laflarla partiyi tehdit ettiği bilgi notunda kullandığı bir ifade var. Diyor ki Bağış, Yüce Divan’a sevk edilmememiz bir hafta konuşulur sevk edilirsek hep konuşulur. (https://wikileaks.org/berats-box/emailid/54934). İşte bu yüzden vatan millet edebiyatını ağzından düşürmeyip ülkesini dolar karşılığı satanları, sıfırlayamadıkları paraları, İran’ın önüne yatanları asla unutturmamak lazım ki bugün yaşananlar daha iyi anlaşılsın.

Bu Rakamlar Ne Anlama Geliyor?

CHP bütün muhalif medyanın bir bir susturulmasının sancısını yaşıyor. Havuz ve hükümet korkusundan biat etmiş medya yüzünden sesini kimseye duyuramıyor. Hükümetin özellikle CHP üzerinde geliştirdiği strateji belli: Top hep CHP sahasında olsun istiyor. Sanırsınız ki CHP hükümet AKP muhalefet. Hükümete dair her gün ortaya bir tanesi çıkan  skandalların konuşulması gerekirken hep CHP gündemde tutuluyor.

Dünkü sahte otobüs haberinden tutun da Kılıçdaroğlu’nun danışmanın tutuklanması haberlerine kadar. CHP bir miting yapıyor ama yaptığına yapacağına pişman ediyorlar. Gerçekten CHP için çok zor bir durum çünkü ne yaparlarsa yapsınlar karşılarında her türlü yalanı söylemekten çekinmeyen bir propaganda makinesi var ve bütün iletişim araçları kontrollerinde. Özellikle televizyon kanalları. CHP’nin kendi içinde 50 fırka olmasını da bunların üzerine eklediğimizde karşımıza maça 5-0 mağlup başlamış bir ana muhalefet partisi çıkıyor.

Bugün Kılıçdaroğlu’nu proje olarak niteledikleri haberin her ayrıntısı ile ilgili en az 10 tane AKP haberi yapılır ve masum insanları hapse attıkları gerekçeler yüzünden dışarı da bir tane AKP’li kalmaz. CHP’yi FETÖ sopası ile dövmek daha sürecek bir strateji. Aynı şekilde MHP içindeki muhalefete yaptıkları gibi. Onlar bunu yaptıkça CHP’nin FETÖ oyununa düşmesi ki çoğu zaman düşüyorlar bir nevi kendi ayaklarına sıkıyor. Erdoğan’ın söylemini tekrar etmeleri bile kaybetmeleri demek.

Dünkü zorlama haberlerde geçen milletvekillerini inceleyelim. AKP’nin en çok sinir olduğu vekiller olması bir rastlantı değli tabi ki. Eren Erdem, Barış Yarkadaş, Mahmut Tanal ve Aykut Erdoğdu’nun ismi sıkça geçiyor. 2013 yılından beri bu vekillere cemaatin uğradığı özellikle medya özgürlüğü konularında vermiş oldukları destekten yola çıkarak bir infaz girişimi var.  3 yıldır her türlü cemaat iftiralarıyla anılan vekiller ile ilgili bir seçim sonucu paylaşacağım. Bildiğiniz gibi CHP genel seçimler öncesi önseçim yapmıştı. Tekrarlanan seçimler için de en son yapılan oylamayı baz almıştı. 29 Mayıs 2015’te yapılan önseçim sonuçları şöyle:

İSTANBUL 1. BÖLGE 

1-Gamze İlgezdi: 25.520
2-Barış Yarkadaş: 25.496
3-Mahmut Tanal: 22.680
4-Oğuz Kaan Salıcı: 19.586
5-Onursal Adıgüzel: 18.122

İSTANBUL 2. BÖLGE

1-Aykut Erdoğdu:20.972
2-Dursun Çiçek: 17.686
3-Gülay Arslan: 14.001
4-Didem Engin: 13.822
5-Mustafa Sarıgül: 12.684

İSTANBUL 3. BÖLGE

1-İlhan Cihaner: 21.843
2-Ali Şeker: 16.969
3-Eren Erdem: 15.528
4-Zeynel Emre: 14.674
5-Sibel Özdemir: 14.098

Proje olarak sunulan vekillerin aldıkları oylara bakar mısınız? CHP tabanında ne kadar sevilen ve desteklenen isimler olduğunu görürsünüz. Tutucu kimliği  ve laiklik hassasiyeti ile bilinen CHP tabanı bile yaftalara prim vermeyerek bu vekillere destek olmuş. Yani ortada dolaşan her iddiaya cevap yetiştirmek vakit kaybı.

Peki CHP ne yapmalı?

AKP’nin yaptığı gibi en iyi savunma saldırıdır diyerek daha aktif ve agresif bir muhalefete yönlenmeli. Herkes dolarını bozdursun dendiğinde önce siz ayakkabı kutularındaki ve malvarlığınızdaki  dolarları bozdurun dediğinde ne kadar rahatsız ediyorsa hükümetin skandallarını devamlı gündemde tutmalı. AKP her gün o kadar çok malzeme veriyor ki. Bütün medyası yükleniyor yine de üstünü örtemiyor. Darbenin önceden bilinmesinden tutun zam yok dedikleri doğalgaz ve elektrikteki artışa kadar…

CHP’nin yapması gereken çok önemli bir iş daha var. Referandum kapıda gözüktü. Artık seçimleri gözlemleyebilecek Cihan Haber Ajansı yok sivil oluşumların da eskisi gibi çalışabileceklerini pek tahmin etmiyorum. Geçmişte CHP’li sandık müşahitlerinin olduğu sandıklardan bile CHP’ye oy çıkmamıştı. CHP şimdiden sandıklara atayacağı partili, güvenilir, cesur, satın alınmayacak ve amiyane tabirle uyanık insanların tespitine girişmeli. Birçok CHP müşahididin AKP’ye oy attığı bilinen bir gerçek. Zaten bununla ilgili parti merkezinde sürdürülen bir soruşturma var.

İkincisi gösterdi ki mükerrer oyların önlenmesi mümkün değil. Bütün kayıtları AKP’nin tuttuğu, YSK’nın AKP  seçim kolları gibi çalıştığını ortamda seçim boyası keşke geri gelse. Bu mümkün olmadığı için CHP’nin listeler üzerinde çok ince çalışması gerekiyor.

Zaten seçim olsa ne değişir, zaten medya ellerinde demek yerine yapılacak çok şey var… Bizim milletin cebine vurduğu zaman nasıl bir refleks geliştireceğini kestirmek kolay değil çünkü.

[Barbaros J. Kartal] 7.12.2016 [TR724]

Havuza dalmak Aydın Doğan’ı kurtarır mı: ‘Sevsinler seni Aydın Doğan’ [Haber-Yorum: Sefer Can]

Bırakın babam yaşındaki adamı, çocuklarıma bile böyle hitap edemem. Cümleyi kapsayan tırnak işaretlerinden anlaşılacağı üzere, bu sözler alıntı. Herkes tahmin etmiştir sözün sahibini: Tayyip Erdoğan. Belediye başkanlığı döneminden beri Erdoğan ile Aydın Doğan defalarca karşı karşıya geldi. İstanbul’da seçilmemesi için Doğan Medyası epey çaba sarf etmişti. Erdoğan’ın en fazla canını acıtan başlık “Muhtar bile olamaz” Hürriyet’in manşetiydi. Erdoğan’ın tek adamlığını tescillediği yakın zamana kadar bu limoni ilişki devam etti.

İstediğinin malına el koyup hapse tıktığı ileri demokrasi günlerinde Erdoğan, medyayı da tam kontrole aldı. Öyle ki CNN Türk, Hürriyet ve Milliyet gibi yayın organları organik yandaşlara tur bindiriyor. Ama yine de kendini affettirebilmiş değil. Doğan Grubu’nun Ankara Temsilcisi malum gerekçeyle göz altına alındı. Yaklaşan fırtınanın habercisi gibi duran gelişme Doğan’ı iyice panikletti. Defalarca denendiği halde işe yaramayan yolu bir kez de onlar kullanıyor. “En büyük ‘fetö’ düşmanı biziz. Bize vergi kumpası bile kurdular” tezi üzerinden savunma yapıyorlar. Şunu anlamak istemiyorlar mı yoksa başka çareleri mi yok: Başbakan Binali Yıldırım dahil, bütün AKP birleşse cumhurbaşkanının üstünü çizdiği adamı kurtaramaz. Öyleyse ikna etmeleri gereken tek kişi o. Eminim bu çırpınmalara bıyık altından gülüyor ve tadını çıkarmak için süreci uzatıyor.

VERGİ CEZALARINI KİM KESTİ?

Var güçleriyle “bize ceza kesenler KHK’larla işten atıldı, onlar fetöcü biz değiliz” diye bağırıyorlar. O cezaların nasıl kesildiğini en iyi Erdoğan biliyor, onu nasıl kandırmayı düşünüyorlar? Bir fikrim yok. Ancak şunu hatırlatmak lazım: “Dikta döneminde suçlananlara inanacaksak, aynı suçlama size yönelince yanlış olduğunu nereden bileceğiz?” Ayrıca hâlâ yok edilmeyen birkaç gazete arşivi olayın hiç de anlattığınız gibi olmadığını söylüyor.

Şöyle kısa bir özet yapayım: 2008’in sonu ve 2009’un başında Erdoğan ile Aydın Doğan arasındaki kavga en şiddetli günlerini yaşadı. Başlığa aldığım cümle gibi bir çok mitingde dönemin başbakanı ağır ifadelerle medya patronuna hakarete varan suçlamalar yaptı. Gazetelerine boykot çağrısı ile onu batırmak istedi. Doğan Grubu, yediği ağır vergi cezasından sonra yenilgiyi kısmen kabul edip mevzisine çekildi. Erdoğan’ın zayıflamasını beklemeye koyuldu. Şimdi Doğan Grubu, böyle büyük bir kararın Erdoğan’a rağmen alındığını ileri sürüyor. Yok daha neler deyip geçmek de var ama biraz daha o günlerden bahsedelim.

UNAKITAN VE ULUSOY NEDEN BUHARLAŞTI?

Doğan Medyası, AKP Hükümetlerine karşı hep sert ve acımasız oldu. Bir bakan hariç. O da Maliye Bakanı Kemal Unakıtan. Onunla ilgili olumlu haberler herkes gibi Erdoğan’ın da dikkatini çekiyordu. Bardağı taşıran damla Unakıtan’ın vergi cezası konusunda devreye girmesi oldu. Gelirler Genel Müdürü ile Doğan’ın CEO’sunun Kemal Bey’in tavassutuyla görüşmesi Erdoğan’ı müthiş öfkelendirdi.

Genel Müdür Mehmet Akif Ulusoy, hakaret edercesine KKTC Büyükelçiliğine müşavir olarak atandı. Bu konumda bir bürokrat kızağa bile çekilecekse büyük başkentlere gönderilirdi. Atama Başbakan’ın öfkesinin nispetini gösteriyordu. Yetmedi, Unakıtan da siyasetten tasfiye edildi. O Unakıtan ki Erdoğan 2002 seçimlerinde veto edildiğinde İstanbul 1. sırada onun yerine Meclis’e gönderilen kişiydi. ‘Kemal Ağabey’di. Lakin vergi cezası konusunda aracılık etmeye kalkarak hayatını hatasını yaptı.

ERDOĞAN DAVALARI DA YAKIN TAKİP ETMİŞTİ

Erdoğan’ın gazetelere düşen tapelerinde Aydın Doğan’la ilgili davaları da yakın takip ettiği ortaya çıkmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e attığı fırça ve ‘Alevi hakim’ ortaya saçıldığında Doğan Medyası bugünkünden farklı çizgideydi. Erdoğan’ın “Adalet Bakanıma takip et dememden daha doğal ne olabilir. SPK’dan gelen bilgiler çok tehlikeli” sözleri gazetelerinde sayfa sayfa eleştirilmişti.

Herşey gözümüzün önünde yaşandı. Onlar başını kuma gömdü ama herkes olayın farkında. Son düzlükte Aydın Doğan’ın önüne tarihi fırsat çıktı. Demokrasi ve hukukun yanında yer alsa eski günahlarını bile unutturabilirdi. O alıştığını yapmaya karar verdi. Sabıkaları bugün Erdoğan’ın ona yaptıklarını/yapacaklarını meşrulaştırmıyor. Ve kimseyi yanında göremiyor. Çok ah aldı çook!

Sefer Can, 7.12.2016 /TR724