Reina katliamcısının politik motivasyonu [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, 39 kişinin ölümü 69 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan Reina katliamındaki teröristin kuvvetli ihtimalle Uygur uyruklu olduğunu açıkladı. Emniyet ve hükümetin elinde hangi kesin bilgi var bilmiyoruz. Ancak en net açıklamayı Kaynak yaptı. Saldırının hemen ertesi gününden itibaren saldırganın Uygur ve Kırgız olma ihtimali üzerine araştırmalar yoğunlaşmıştı. Yani Orta Asya’dan gelen isimler soruşturmanın merkezinde.

Teröristin Uygur uyruklu olduğu iddiasına önceki gün çok büyük tepki gelmişti. Dünya Uygur Kongresi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistanlılar Derneği Genel Başkanı Seyit Tümtürk, “Bu kişi kesinlikle Uygur Türk’ü değildir. Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’ı, elinde belge olmadığı halde bu sorumsuz açıklamasından dolayı Doğu Türkistan camiası adına kınıyoruz” diye sert tepki göstermişti.

Ancak yılbaşı gecesi yaşanan katliamın sorumlusunun IŞİD’in Orta Asya ülkelerindeki elemanlarından olmasının farklı bir anlamı da var. IŞİD son dönemde, özellikle bazı Balkan ülkeleri, Kafkaslar, Çin’in Doğu Türkistan (Sincan Özerk Bölgesi)  bölgelerinde eleman devşirme taktiği güdüyor.

IŞİD VE EL KAİDE TÜRÜ YAPILARIN ‘ÖZEL SAVAŞÇILARI’

İngiliz Times gazetesinin bir analizinde yer alan bilgilere göre, Çin 2015 yılında 300 vatandaşının Suriye’de savaşmaya gitmiş olabileceğini açıkladı. Büyük kısmı Nusra Cephesi’yle birlikte hareket eden ‘Türkistan İslami Partisi’ adlı örgüte katılmışlardı. Yine geçen yıl internete sızan IŞİD belgelerinde 114 Çin vatandaşının IŞİD’e katıldığı görüldü. İngiltere’deki King College Üniversitesi’nden cihatçı propaganda takibi yapan Charlie Winter, Orta Asyalı militanların IŞİD içerisinde en özel birlikler olarak görüldüğünü anlatıyor. İntihar saldırılarını da çoğunlukla bu ülkelerden gelen militanların gerçekleştirdiğini ifade ediyor.

AFGANİSTAN, BALKANLAR, ÇEÇENİSTAN…

Gulf State Analytics araştırma şirketinden Theodore Karashik ise IŞİD’in Orta Asya konusunda ciddi bir stratejisi olduğunu söylüyor. Karashik, “Türkiye’deki istikrarsızlığı artırıp Orta Asya’da daha fazla destek çekmeye çalışıyorlar. Bu bir militan devşirme girişimi”  tespitinde bulunuyor. Bu elbette sadece Orta Asya’dan gelenlerle sınırlı değil. Kafkasya ve Balkan ülkelerinde, özellikle Bosna-Kosova savaşlarında silahlı kimi akımların savaşçıları bu bölgelerdeydi. Suriye’ye gelmeden ‘cihatçı’ ekiplerin laboratuvara girdiği yerlerden biri de Çeçenistan’dı. Buralardaki savaş ve çatışma tecrübeleri Irak, Suriye gibi bölgelere taşındı.

SURİYE’DEKİ YABANCI SAVAŞÇILARIN SAYISI NASIL ARTTI?

İstihbarat raporlarına yansıyan bilgilere göre sadece IŞİD’in Suriye’ye bir yılda (2015-2016) getirdiği yabancı savaşçı sayısı 12 binlerden 30 binlere yükseldi. Neredeyse yüzde 200 artış anlamına gelen bu yoğun ilgi, El Nusra ve IŞİD türü yapılarda, her tür etnik yapının politik tavırlarının üzerinden adam devşirerek örgüt lehine çevriliyor. Son 5 yıldır Suriye özelinde izlenen yanlış politikalar, Türkiye’yi bu yabancı savaşçıların devşirme merkezi haline getirdi.

FATİH VE ZEYTİNBURNU’NDAN KOORDİNASYON, SURİYE VE IRAK’A KOLAY GEÇİŞ

İki yıl önce IŞİD militanlarına sahte Türk pasaportu yapan bir şebekenin Fatih ve Zeytinburnu büroları basılmıştı.  IŞİD İstanbul’da sahte pasaport merkezi kurmuştu. Türk pasaportları yurtdışına gönderiliyor. IŞİD militanları Türkiye’ye vize uygulamayan ülkelerden gelerek önce İstanbul’a ulaşıyor, sonra Suriye ve Irak’a  geçiyordu. Operasyonları N.T. isimli bir şahıs yapıyordu. Onun yanında çalışan birinin itiraflarından sonra şebekeye baskınlar yapılmıştı. Anlattığına göre, 100 bine yakın Türk pasaportu üretilmiş, bunların 50 bini Çin’e gönderilmişti. İddiaya göre dünyanın dört bir yanından gelen militanların koordinasyonu böyle yapıldı. Girişler bilerek veya bilmeyerek engellenmedi.  IŞİD’e, El Kaide, El Nusra’ya  açılan yol, bugün bumerang misali gelip Türkiye’yi vuruyor. Katliam yapmış bir kişi elini kolunu sallayarak ülkeye giriyor, elini kolunu sallayarak kaçıyor.

Dış kaynaklarda bugüne kadar 2 bin ila 4 bin Orta Asyalının IŞİD’e katıldığı belirtiliyor. Ancak yukarıdaki açık kaynak bilgileri ve istihbarat raporları bu rakamın ürkütücü boyutlara vardığını gösteriyor. Uygurların dışında Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen ve Taciklerin de yer aldığı belirtiliyor. Radikal örgütlerin Türkiye’deki rahatlıklarına ve himaye görmelerine bakılırsa, bu rakamların çok daha fazla olduğu görülüyor. Çünkü bahse konu ülkelerden gelen göçün neredeyse tamamına yakını Türkiye üzerinden gerçekleşiyor. İstanbul, Konya, Ankara, Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Hatay gibi illerde bunun altyapısı var.

Yine Reina saldırganının olay sonrası izini kaybettirmek için iki taksi değiştirerek geldiği ve Uygur lokantasındaki arkadaşlarından aldığı borçla taksi parasını ödediği (lokanta sahibi bunu yalanladı) Zeytinburnu bölgesi Orta Asya’dan gelen göçmen nüfusun en çok barındığı yerler arasında yer alıyor. İstanbul’da Fatih, Zeytinburnu gibi bölgeler bu etnik yapıların göç ettiği, ucuz ve kolay yaşayabildiği, çevre oluşturabildiği mekanlar olarak biliniyor.

UYGUR SAVAŞÇILARIN MOTİVASYONU…

Orta Asya ve özellikle Uygur Türkleri arasından Suriye’deki iç savaşta ‘cihat’ için gelenlerin motivasyon ve hareket tarzı Reina saldırganının hali hazırda ortaya çıkan profile ile örtüşüyor. Yine İngiliz Times gazetesinin analizine konu alan 80 yaşındaki Uygur kökenli Muhammed Amin’in IŞİD’e katılma hikayesi oldukça ilginç. Amin, Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı baskıdan usandığı için Suriye’de IŞİD saflarında katıldığını anlatıyordu bir videoda. Eşi, kızı, dört torunu ile birlikte Suriye’ye gelmiş ve savaşa katılma kararı almıştı. Reina saldırganın Türkiye gelip yerleştiği Konya’daki sorgu ve soruşturmalardaki ilk bulgular benzer bir aile fotoğrafı çerçevesinde ülkeye giriş yapıldığını ve hareket edildiğini gösteriyor.

‘SOĞUK KANLI, PROFESYONEL TERÖRİSTLER’

Reina’ya saldıran terörist de eşi ve iki çocuğuyla birlikte 20 Kasım’da Türkiye’ye giriş yaptı. 22 Kasım’da ise Konya’ya gitti. Akşam gazetesinin haberine göre burada kendisini “Yusuf Hoca” kod adlı bir terör örgütü üyesi karşıladı ve hücre evine yerleştirdi. 15 Aralık’a kadar burada kalan saldırganın burada katliam planları yaptığı tahmin ediliyor. Eylem talimatını veren “Yusuf Hoca” kod adlı teröristle Reina katliamını gerçekleştiren saldırgan bir otobüse binerek İstanbul Zeytinburnu’na geldi. Burada saldırgan başka bir hücre evine yerleştirildi. Terörist yılbaşı gecesinde o vahşete imza attı. Soğuk kanlı bir şekilde kalabalıklara karıştı ve hala bulunamadı.

Olayın bir de AKP hükümetinin bu bölgelere ve gruplara karşı izlediği ikircikli tavır ve politikaları boyutu var.  Suriye’de Rus uçağının düşürülmesinden sonra yaşanan derin krizi, Rus Büyükelçi Andrey Karlov suikastından sonra farklı bir noktaya taşıdı Türkiye.

AKP’NİN POLİTİK YANLIŞLARI VE BOZULAN DENGELER

NATO ülkesi, AB aday üye ülkesi olmak gibi batıya yönelik ekonomik, siyasi ve sosyal entegrasyon hedefleri son dönemde altüst edildi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dış politikada Şangay İşbirliği Örgütü’nü AB’ye alternatif gösterip Rusya, Çin, İran ile yakın işbirliği içine girmesi yıllardır Türkiye’de korundukları hissi ile bulunan Uygur Türkleri gibi azınlık göçmenleri doğrudan etkiliyor. Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin terör örgütü ilan edilmesi ve diplomatik kanallarda sıkça dillendirilmesi buna örnek olabilir. Bu konu Erdoğan’ın Çin ziyaretinde gündeme gelmiş ve Dünya Uygur Kurultay’ında Erdoğan ismen anılarak davranışlarının hayal kırıklığı oluşturduğu açıklanmıştı. Bir başka örnek, Kasım ayı içinde yaşanan Uygur Türklerinin kanaat önderlerinden Abdulkadir Yapçan’ın Türkiye’den Çin’e iade edilmesi sürecinin başlatılması.

AKP hükümeti, BM Yüksek Komiserliği’nin bilgi ve denetiminde 15 yıldır Türkiye’de yaşayan Uygur Türklerinin kanaat önderlerinden Yapçan, Türkiye’de 15 yıldır mülteci statüsünde yaşıyordu. Hükümetin, Yapçan’ı iade etme kararını Çin’de hakkında kırmızı bülten çıkarmasından sonra alması dikkat çekmişti. Kırk gün Maltepe Cezaevi’nde tutuklu kalan Yapçan, yapılan itiraz sonrası mahkeme kararıyla serbest kalmıştı, ancak gözetim kararı alınmıştı. Yapcan’ın en son Kırklareli’nde Çin’e iade edilmek üzere bekletildiği yazılmıştı.

POLİTİK KIRILMALARIN BOŞLUĞUNU ÖRGÜTLER DOLDURUYOR

Elbette bu örnekleri yazarken, Sincan Özerk bölgesi-Doğu Türkistan ile ilgili her hareketin  veya kişinin radikal temayülleri olduğu kastedilmiyor. Ancak şu bir gerçek IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi terör örgütlerinin bölgesel mağduriyet hikayelerini kullanarak yeni düşmanlar ve yeni hedefler üretme mahareti oldukça yüksek. Bir anlamda adam devşirmek için bu çelişkili politikalar sıkça kullanılıyor.  Belki tespit olarak şunu not etmek gerekiyor, Türkiye’nin ikircikli ve kararsız politikası bu bölge insanlarını ve onların içinden muhtemel radikal örgüt katılımcılarını  etkiliyor.

Zeytinburnu’ndaki Uygur Lokantası sahibi Şemsettin Dursun, “Doğu Türkistan’dan zulümden kaçtığımızda bize kucak açan tek ülke Türkiye oldu, Burası bizim kardeş ülkemiz. Saldırganın Uygur Türkü çıkması bizi çok üzer. Bu ülkeye hainlik yapanları lanetliyorum.” sözleri bu tür grup ve kişilerin aslında çok da kabul görmediğini anlatıyor.

Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov suikastı, Halep’te yaşanan dramın ardından, Türkiye’nin Rusya ve Suriye ile yeni bir ilişki geliştirdiği bir dönemde yaşandı. El Nusra irtibatlı saldırgan polis Mevlit Mert Altıntaş’ın suikast motivasyonunu ortaya koyan ‘Halep’i unutmayın!’ haykırışları hala kulakları tırmalıyor.  Çin ve Uygur Türkleri konusunda izlenen ikircikli politikalar ne kadar Reina saldırganının motivasyonunun içinde yer alıyor bilinmez. Ancak bilinen şu ki, özel donanımlı ve yetiştirilmiş militanlarla suikastlar ve saldırıların karın ağrıtmaya devam edeceği gözüküyor maalesef.

[Erman Yalaz] 7.1.2017 [TR724]

Suda yüzen şehir: Amsterdam [Gezi Rehberi: Murat Kâni]

Sizlere suda yüzen şehri Amsterdam’ı tanıtmaya başlamadan önce şehrin tarihi hakkında biraz bilgi vermek isterim. Şehir 13. yüzyılda bir balıkçı köyü olarak Amstel kanalının  üstüne kurulmuş. Şehrin ilk ismi Amstel barajı anlamına gelen ‘Amsteldam’ olmuş. Daha sonra Amsterdam olarak değişmiş. 17. yüzyılda İspanyol baskısından kaçan zengin Musevilerin şehre yerleşmesiyle ticaret daha da gelişmiş.

ÜNLÜ SANATÇILAR BU ŞEHİRDEN ÇIKTI

Şehir halkı, bu sermayeyi denize yatırım yaparak değerlendirmiş. Özellikle Hindistan’a kadar gidip gelen gemiler, Afrika-Amerika arasındaki köle ticaretine verilen destek, Amsterdam ekonomisini büyütmüş. Bu döneme şehir tarihçileri, ekonominin gelişmesine bağlı olarak ‘altın yüzyıl’ diyor.

Amsterdam’ın tarihî, güzel evleri bu dönemde yapılmış. Sanat da bu yüzyılda gelişmiş ve Amsterdam’ın Avrupa’da kültür ve sanat şehri olmasını sağlamış. Dönemin ünlü sanatçıları Rembrandt van Rijn, Johannes Vermeer ve Jan Steen bu dönemde yetişmişler.

145’TEN FAZLA MİLLETTEN İNSAN YAŞIYOR

2.Dünya Savaşı’nda Amsterdam nüfusu, Nazilerin baskısıyla Yahudilerin toplama kamplarına götürülmesi sebebiyle yüzde 10 azalmış, savaş yıllarında kışın çok soğuk geçmesi ve açlık yüzünden birçok Amsterdamlı hayatını kaybetmiş. Savaştan sonra yabancı işçilerin Amsterdam’a göçü ve buna bağlı olarak Amsterdamlıların çevre şehirlere (Alkmaar, Hoorn, Haarlem, Purmerend) yerleşmesi, şehir nüfusunda değişikliklere yol açmış. Şu anda şehir nüfusunun (800.000 kişi) yüzde 47’si 145 ayrı milletten oluşmakta. Surinamlılar, Faslı ve Türkler nüfusun en kalabalık etnik gruplarından.

KENTTE 1000 TANE KANAL VAR

Amsterdam deniz seviyesinin 10 metre altında bulunan daha doğrusu suda yüzen bir şehir. Şehirde 1000 tane kanal bulunuyor. Mutlaka bir kanal turu yapıp, o muhteşem manzarayı içinize çekmeniz gerekir. Kanal evlerine baka baka, kanalların iki yanında, manzarayı tabloya çeviren ağaçları ve suyun güneşin altında yaptığı pırıltıları seyrede seyrede, şehri suda gezerek keşfetmek lazım. Kanalların bazılarında yüzen evler bile var!

KANAL ÜZERİNDE KURULMUŞ  EVLER

Kimi insanlar nehir üzerindeki teknelerinde yaşamayı tercih etmiş ve bu tekneleri ev haline getirmiş, saksı saksı çiçeklerle süslemiş. Çok hoş ve değişik geliyor bu yüzen evler insana. Gezerken seyrettiğiniz kanal evleri 17. yüzyıldaki şaşalı zamanlarda inşa edilmiş. Bu taş cepheli evlerin her biri genel hatlarıyla birbirine benzese de, detaya indikçe hepsi birbirinden farklı şekilde ve renkte. Binaların o dar cephelerini seyrederken kanal turu boyunca sizi bilgilendiren rehber anlatmaya başlıyor.

Bu evlerin tepelerinde taş çıkıntılar ve onlara tutturulmuş çengeller var. Her göreni meraka saran bu çengellerin ne olduğunu illa ki şehri bilen birisine sormak lazım. Meğer bu kadar dar evlere merdivenlerden eşya sokmak veya çıkarmak mümkün olmadığı için bu çengelleri makara gibi kullanıp eşya taşıyorlarmış. Setlerle, bentlerle, köprülerle suya hâkim olmaya çalışıyorlar ama yine de suyun etkisiyle mi bilmem ,hafif birbirinden ayrılmış veya eğilmiş evler de yer alıyor.

YÜZEN OTOBÜSLER

Kanallar kenti Amsterdam’da şehir turu yapan turistler kanalları dolaşmak istediklerinde artık otobüslerinden inerek tur gemilerine binmek zorunda kalmıyor. ‘Floating Dutchman’ (Yüzen Hollandalı) adı verilen otobüsler turistleri hem karada hem de suda gezdirebiliyor. Yaklaşık 50 yolcu alabilen otobüs gemiler, Hollanda’nın başkentinde karayollarında olduğu gibi kanallarda da rahatlıkla dolaşabiliyor. Hollandalı şirket ‘Dutch Amfibious Transport’ (DAT) tarafından geliştirilen yüzen otobüsün birincisi bir sene önce üretilmişti. İkinci yeni model daha yassı ve suyun daha derininde gidebiliyor.

Ayrıca yeni geliştirilen otobüs, Amsterdam belediyesinin çevre koruma yönetmeliğine uygun bir şekilde, karada mazotla çalışan motorla, suda ise dört elektromotorla hareket edecek şekilde yapıldı. Gemi işletmecisi ‘Lovers’, Amsterdam Schiphol havaalanı işletmesiyle ortak olarak yüzen otobüsü turistlerin hizmetine sunuyor. Amsterdam şehir turu havaalanında başlıyor, karadan ve sudan Amsterdam gezildikten sonra yine havaalanında sona eriyor. Havaalanından uçmak isteyenlerin eğer üç saatten fazla zamanları varsa, bu süre içerisinde Amsterdam’ı yüzen otobüsle gezerek bekleme sürelerini kısaltabilirler.

[Murat Kâni] 7.1.2017 [TR724]

Ne yapmalı? Onbirin dördüncüsü [Dr. Emin Aydın]

Hizmet kâbesinin sahibi Allah’tır; biz develerimize sahip çıkalım!

İman kalesi tehlikedeyse, zevke ve eşratü’s-saate im’an-ı nazar dalalete davettir.

Halife-i rû-i zemin arayışı, pek çokları zeminde Allah’ın halifesi olmak potansiyelinden uzaklaştırmış; hayr-i kalil için şerr-i kesir irtikap edilmiştir.

Sevgili okuyucum,

Düşünmeyecek, tartmayacak, eleştirmeyeceksen yukarıdakiler sana yeter. Gerisini okuma. Ahirette israf ettiğin vaktin hesabını bana soracağın bir gelecekten korkarım.

Hizmet bir manadır; bizler o mana güneşinin tecelli ettiği kabarcıklarız. Kurumlarımız, binalarımız, programlarımız, kamudaki imajımız hepsi, ama hepsi, gelip geçici kabarcıklardan, o mana güneşinin ışık tayflarını yansıtan cam parçacıklarından, aynalardan, pırlantalardan, elmaslardan ibarettir. Kimse o güneşi söndüremez. Olsa olsa kendisine gece yapar. Kendini aldatır. Amma tecellinin bekası, kabarcıkların ibkasına vabestedir.

Çamur atarak o güneşi söndürmeye çalışanların hali ne kadar komikse, üfleyerek o güneşin ateşini harlamaya çalışan sen de o kadar komiksin. Ey Hizmet’e sahip çıkmaya çalışıyorum zannıyla arkadaşlarını kırıp geçiren, ihvanın imtihanını ağırlaştıran nefsim! Sahip çıkmıyorsun; sahipleniyor, temellük ediyor, gasp ediyorsun!

Hizmet kâbesini asrın Ebrehesinin istilasından kurtarmak için gösterdiğin bu telaş, bu tehalük, bu tasannukarane çırpınış gösterileri! Halin, babasının yükünü taşımak için babasıyla mücadele eden çocuğun halini andırıyor. Ah ki bilsen! Şu, ‘ben yapacağım, ben engel olacağım, ben kurtaracağım’ gayretin, o Kâbe’nin asıl Sahibinin ebabilini göndermesini geciktiriyor… belki iptal ediyor…

Hiçbir şey yapamıyorsan, her gün bir dostu ara…

Rica ederim, bütün himmetini, bütün gayretini insan ve iman kurtarma davasına teksif et. Takatlerinin sınırlarını zorlayanlardan fazladan fedâkarlıklar isteme şimdi. Bırak o hizmet de yapılmadan kalsın, kalsın ki bu Hizmet eri de dairede kalsın… Yahu hiçbir şey yapamıyorsan, her gün bir dostu ara, “Gel bir saat iman tazeleyelim,” de, terk edilmiş bir sahabi mesleğini ihya et…

Şu Tenkil badiresi Eyyub Aleyhisselam’ın kalbe ilişen yaraları seviyesine ulaştı. Müslümanların yaşadığı coğrafya fürûatı bırakın, teferruatta boğulan, ama asla ait meseleleri ihmal eden zibidi müteşeyyihlerle doldu. İşte satranç oynayanı seyredeni zina edenle aynı kefeye koyan kafaya bak! İşte pantolonunun paçası yeterince uzun değil diye imamın arkasında namaza durmayı reddeden kafasıza bak! İşte Allah’ın yeterince Cehennem zebanisi yokmuş da, kimin cehennemlik olduğunu daha ölmeden tespit etmek vazifesiyle kendini vazifeliymiş gibi konuşan kifayetsiz fiyakalıya bak!

Böyle bir zamanda bütün himmet iman kalesini kurtarmaya teksif edilmeli. İmana taalluk etmeyen meselelerde bırakınız tecdidi ve içtihadı, tespit ve ihtisası bile muvakkaten terk etmek

İnsanlıktan yoksun İslamlık olmaz…

Her cemaatin, her tarikatın, hatta iman kaygısı güden her İslami siyasi oluşumun hocasını, şeyhini veya liderini zamanın kutbu, hatta mehdisi, hatta Mesihî dirilişin temsilcisi, Musavî şahlanışın yed-i beyzası görmeye hakkı var. Hem her mesleğin ayrı bir mehdisi, ayrı bir Mesihi olmak da caizdir. Ne var ki Allahsız İslam olmayacağı gibi, Muhammed’siz (Aleyhi ekmeli’t-tehaya) mehdi, gelenekten kopuk sözde Kur’an Müslümanlığı, abdestsiz namaz, edepsiz iman, insanlıktan yoksun İslamlık da olmaz.

Biz binbeşyüz yıldır Mehdisiz ve Mesihsiz yaşadık. İslam en büyük medeniyet sıçramalarını Mehdi ve Mesih beklentilerine girmediği dönemlerde yaptı. Ahir zaman alametlerinden olan bu şahısların geleceği haktır; ama her daim daima onlardan bahsetmek hak değildir. Halkın atalar kültüne revaç gösterdiği zamanlarda, aslında sünnet olan mezarlık ziyareti haram olduğu gibi; avam halkın her gördüğü uzun adama mehdiyet yüklemeye başladığı şu zamanda bu bahisleri açmak da şeriat-ı akliyece haramdır.

Rica ederim bana halkımızın ümide, pozitif düşünceye ihtiyacı var deme! O sözün altında “İnsanımıza her şeye nigehban olan Allah yetmedi, mehdiyet ve mesihiyetle onları bir arada tutmaya çalışıyoruz,” şirk kokan itirafı tınılıyor…

Silelim. Bu bahisleri, kalplerimizden, kafalarımızdan, kitaplarımızdan muvakkaten silelim…

Halife bahsine yer kalmadı… Bence bu, insanlıktan ve İslamlıktan uzaklaştığımız zamanda halife hayalleriyle sorunlarımızı hafife alan adamlara, ehl-i sünnet âlimler birlikleri kurup her yıl halife seçimini baş gündem yapıp sonra bir yerlerden gelen ‘daha vakti gelmedi’ telefonlarıyla seçimi erteleyen adamsılara, 1924’de gitmişti 2024’de gelecek masallarıyla toplumu bölen yüzyılcı İslamcılara bir tek ‘yuuha’ demek yeterdi.

Ama şu kadarını ifadeyle şimdilik yetineyim: İfası teknik olarak mümkün olmayan farzların hükmü mülgadır. Yani, abdestte eli yıkamak farzdır ama eli olana; namazda rüku ve secdeye gitmek farzdır ama beli bükülene… Ben fakih değilim; ama bir bayram namazının günü ve saati konusunda ittifak edemeyen Müslümanların halifenin şahsiyeti, hatta bırakın şahsiyetini, mahiyeti konusunda bile ittifak edemeyeceklerini görebiliyorum. Madem muhaldir, velev farz bile olsa, hükmü mülgadır… İlga olunmuş hükümleri çalışmak da vakit israfıdır.

Bu bahis, ne yapmalıdan, ne yapmamalıya kaydı… Üslubu da tasvip etmediğim kadar haşin oldu. Düşünen insanların eleştirilerini rahmet hazineleri olarak dimağıma gömmeye ve oradan neşv-ü nema bulacak fikir çiçeklerini temaşanıza sunmaya söz veriyorum…

[Dr. Emin Aydın] 7.1.2017 [TR724]

İyi bir millettir bu millet, ama… [Akif Umut Avaz]

Evet, her şeye rağmen ve her şeyden önce biz hala bir milletiz… Ve hatta iyi bir milletiz… Elbette ki her millet gibi bazı kusurlarımız olabilir… Armudun sapına, üzümün çöpüne, gülün dikenine, gözbebeğimize girmiş merteğe takılmazsak, “Bu kadarı kadı kızında da olur” vecizesini bilhakkın vird edinip, içinden geldiğimize olan imanımızı aşkla tazeler ve sonra da şevkle “hakikaten hakikatli bir milletiz” der geçeriz…

Aslında iyi bir milletiz, ama sanki biraz fazla palavracıyız. “Gemisini yürüten kaptan” deyip palavranın dibini bulanlar her millette olmaz mı zaten? Yine de kabul edelim ki yaktığı her yalan mumu yatsıyı göremeden sönmüş, gerçeğe mugayyir her sözü Washington’dan Ouagadougou’ya bütün başkentlerde yalanlanma şerefine nail olmuş bir zevatın kendilerine ölümüne inanacak on milyonlar bulabilmesi kolay kolay her millete nasip olabilecek bir haslet değildir. Nadir bulunan bu ender-i nadirattan haslet, kıymetini bilene, bilmekle kalmayıp bildiğiyle amel edene eşşiz bir güzelliktir.

HÂŞÂ… SÜMME HÂŞÂ!

Bu millet cahil midir, cühela mıdır? Hâşâ… Bu millet alık mıdır, saf mıdır? Hâşâ… Bu millet aptal mıdır? Hâşâ… Bu millet dangalak mıdır? Hâşâ, sümme hâşâ!

Önce bir güzel bataklığa çevirdikleri, sonra o bataklığın türlü çirkefini alıp bizim tertemiz milletimizin gül gibi yüzüne gözüne sürdükleri bir bölge için “Oranın sahibi biziz”, “Orada düzen kurucuyuz”, “Orada bizden habersiz yaprak kıpırdamaz” diyenlere, tüm dünyanın alay konusu olan itibarsızlıklarına aldırmadan “büyük dünya gücüyüz”, “dünya lideriyiz”, “tüm dünya bizi kıskanıyor” palavralarına bugün hala avuçları patlarcasına alkış tutuyorsa şayet, bu, milletin cahilliğinden, saflığından, aptallığından ya da dangalaklığından ötürü değil. Tam tersine bu aziz ve necip milletin su katılmamış insaniyetinden ötürüdür. Hiçbir günahlarından utanmayan, hiçbir kepazeliklerinden arlanmayan, hiçbir hatalarından pişmanlık duymayan ülkenin başındaki malum tıynettekileri bir de kendilerinin rezil rüsvağ, mahçup ve kepaze etmeme hassasiyetindendir.

Yoksa bu millet, yerine göre boyun damarlarını şişirip yüzlerini kızartarak “Eyy ABD…, Eyy Rusya…, Eyy İsrail…, Eyy  Avrupa…, Eyy Almanya…, Eyy İran…. Eyy….” diyenlerin, “eyy!..” diye hitap ettiklerinin her birinin önünde üç gün sonra ayrı ayrı nasıl yaltaklanıp diz çöktüklerini göremeyecek kadar ne kör, ne akılsız, ne ahmak, ne de aptaldır. Kör, akılsız, ahmak, aptal değil ama iyi bir millettir bu millet. Cebindeki üç kuruş para iyice pula dönerken, gözlerinin önünde sofrasındaki ekmekten her gün birkaç dilim azalırken, ekonomi gümbürtülü bir çatırtıyla çökerken bile moralini yüksek tutup üç vakte kadar Türkiye’nin dünyanın en güçlü 10 ekonomisi arasında yer alacağına olan inancını yitirmeyecek kadar da civanmerttir bu millet.

BULUNMAZ HİNT KUMAŞI

Hele bu eşsiz milletin izzetine, haysiyetine, namusuna, şerefine, ahlakına diyecek yoktur. Namus, şeref, ahlak konusunda adeta bulunmaz Hint kumaşıdır bu millet. Asıl bu konuda eşi menendi yoktur cihanda. Hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşvetçiliği, gaspçılığı, haramiliği ayyuka çıkmış birilerini alıp göklere çıkarıyor, baştacı ediyorsa şayet bu millet, kendi gözleriyle ayan beyan gördüklerine rağmen baştacı ettiklerini en az kendisi gibi saf ve temiz bildiğindendir. Yoksa mevzu namus, izzet, şeref, haysiyet, ahlak olduğunda mangaldaki külün lafı şöyle dursun, alimallah, bütün her şey teferruattır bu millet için.

Bu millet, hem öyle göründüğü gibi kolay kolay kül yutacak bir millet de değildir ha! Tamam, belki tamamen duygusal sebeplerden ötürü sevdiğine toz kondurmaz bu millet. Tamam, bu millet bırakın balçığı çamuru; gerektiğinde azıcık tozu toprağı bile görmemek için toz pembe gözlükleri nerede kuşanıp nerede kuşanmayacağını da çok iyi bilir. Yine de koca koca para kasalarına, avro-dolarla dolu ayakkabı kutularına, banyolarda lifler arasına sıkıştırılmış banknotlara; villalarda istiflenen milyonlarca dolar ve avronun kaderine dair “sıfırla oğlum”, “sıfırlayayım bıbıcım” veya “alma oğlum alma, nasıl olsa kucağımıza düşecekler” tapelerine ve benzeri binbir rezilliklere ses çıkarmaması bu milletin şerefsiz, haysiyetsiz, namussuz, ahlaksız olduğunu göstermez. Bunlar sadece bu aziz milletimizin yeri geldiğinde dünya malına, özellikle elin elindeki elin kirine (malumunuz büyüklerimiz parayı “elin kiri” olarak görür) ne kadar kayıtsız olabileceğini ve tabii ki gerektiğinde gerektiği kadarını sergilediği eşsiz ve engin kalenderliğini gösterir. Bu necip milletimiz hakkında başka türlüsünü düşünmek de imkansızdır zaten.

CÜNUN HALİYLE NEYİ NEREYE KOYACAĞINI ŞAŞIRMAK…

Ne mutlu ki bize, milletimiz izzetsiz, haysiyetsiz, namussuz, şerefsiz ve ahlaksız bir millet değil. Bakmayın siz, pek belli etmez ama, bu millet haddizatında çok alicenap bir millettir de. Bu millet, millet ve ümmet için gerektiğinde adeta bir tekke sufisinin yolunu yol eyleyip egosunu, enesini, benliğini aşarak ardan namustan sıyrılacak kadar pür-ü pak bir millettir. Yoksa, aksi olsa bu millet, “Bu milletin … na koyacağız” diyen işadamını tüm milletin gözdesi haline getirir miydi hiç? Bu millet, duyduğu (la)ilahi aşkı sinesinde kaynatıp, kaynar ateşin narına yanıp millete somut sevgiye dönüştürerek tecrübe ettiği o her kula nasip olmayacak cünun haliyle neyi nereye koyacağını şaşıracak kadar kendisinden geçmiş bu tür müstesna işadamlarını mevcut değerlendirme şeklinden farklı değerlendirmiş olsa, o güzel isimlerini birer şeref ve namus payesi olarak en trendy, en güzide camilere, milletin mevcut haline en layık o ilahiyat fakültelerine isim olarak verir miydi hiç? “Bu milletin … na koyacağız” sözüne, şayet bazı kötü niyetlilerin niyetiyle yaklaşmış olsa idi, bunları yapacak kadar haysiyetsiz olabilir miydi ki bu millet? Ne münasebet!..

Bu millet bazı başka yoz milletler gibi apaçık haksızlıklara, kanırtan hukuksuzluklara göz yumacak, hadsiz zulümleri görmezden gelecek, zalimleri hoş görecek, zalimin hedefe koyduklarını hedefe koyacak, onun vur dediğini mazoşist zevkler alarak öldürecek, önlerine delilsiz kanıtsız düşman ve hain diye sürülenleri linç etmek için şuursuz sürülermiş gibi linç tugaylarına dönüşecek, haramiliklere alkış tutacak, gasplardan kendisine de belki bir pay düşebileceğini umacak kadar ne haysiyetsiz, ne şerefsiz, ne alçak ve ne de ahlaksız bir millettir. Kabul edelim ki bu millet, iyi bir milletir. Hoş bir millettir.

BAŞKA TÜRLÜ OLAMAZ, AMA…

İyi bilin ki bu millet haksızlıklara, hukuksuzluklara, adaletsizliklere destek olacak kadar haysiyetsiz olamaz. En alçak haramiler gibi ahlaksızca harama el uzatamaz. Utanmaz şerefsizler gibi yalana, iftiraya alkış tutamaz. Yezidleri bile utandıracak şekilde, yeni doğmuş bebeklere kadar uzanan insanlık dışı zulümler karşısında dilsiz şeytanlara dönüşüp insanlığından çıkamaz. Haramilerin ahlakıyla ahlaklanıp, dinini-imanını şarlatan dinbazların dinine satamaz.

Bu millet iyi millettir. Hoş milletir. Hakperesttir, adildir. Azizdir, neciptir, mümtazdır. Başka türlü olamaz. Başka türlüsünü de yapamaz. Bir millet şayet bunları yapar hale gelmişse zaten her türlü belaya, musibete ve en beterinden ilahi gazablara da fazlasıyla müstahak olmuş demektir.

Milletimiz iyi bir millettir. Hoş bir millettir. Endişe ettiğimiz bir hale gelmekten Allah milleti muhafaza etsin. Ama şayet zaten o hale gelmişse, ne diyelim, tez elden Allah müstahakını versin!

[Akif Umut Avaz] 7.1.2017 [TR724]

Türküler ve Barış… [Bekir Salim]

Her hafta sonu Türkiye saatiyle 22:00’da bir canlı yayınla âşık edebiyatının güzelliklerini dostlarla paylaşmaya gayret ediyorum. Âşık edebiyatının onlarca unsurundan biri de türküler…

Bütün türkülerin hikâyeleri vardır. En az on tane hikâyeli türkü bilmeyene de zaten “âşık” denilmez. Bu hikâyeler bazen günde bir saat anlatsanız bir senede bitmeyecek kadar uzun olur…

Anadolu insanı sevinçlerini, neşelerini, ama en çok da dertlerini türkülerle anlatmışlar.

Türk Edebiyatının ak saçlılarından Ali AKBAŞ uzunca şiirinde demiş diyeceğini:

Bin yılda yoğurduk her mısraını,
Yüzüğe kaş ettik Ağrı Dağını,
Dünyaya değişmem bir aksağını,
Gönlüme göredir bizim türküler.
……………..
Veysel susar, Davut Sularî söyler
Kırımdan gelirken serdarı söyler
Köylüsü-kentlisi, hünkârı söyler
Fermanda tuğradır bizim türküler.
……………
Bağlama dediğin üç tel bir tahta,
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta,
Tüm dertleri özetlemiş bir ‘ah’ta,
Bozkırda naradır bizim türküler.

“Bin yılda yoğrulan” o türkülerin her biri elmas kadar kıymetlidir.

Aynı zamanda ressam olan değerli şair Bedri Rahmi Eyüboğlu ne hoş diyor:

Şairim;

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım.
Nerede bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım…

Evet, bu değerlerin kaynağı Anadolu ve Anadolu insanı…

“Han Duvarları”nın büyük şairi Faruk Nâfiz ÇAMLIBEL(*) konuşsun, siz de dinleyin:


Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken,
Sana uğurlar olsun; ayrılıyor yolumuz…

Bu güzellikler Anadolu insanının ortak değerleridir. Radyoda bir ses:

“Yaradan var, yaradan var,

Yeri göğü yaradan var…”  diye haykırırken “Kürt” kardeşim bir tarafta ben bir tarafta ağlıyoruz… Bir “lavek” çaldığında ikimizin de tüyleri diken diken oluyor…

Ya, Allah aşkına, “Haydar Haydar”ı dinleyen bir insanın artık, “Bu alevî, şu sunnî!”  diye ayrım yapacak mecâli mi kalır?

“Benim sadık yârim kara topraktır.” diyen Âşık Veysel’in türkülerinde, şiirlerinde kendini bulmayan kaç insan çıkar bu diyardan? Ne diyor âşık Veysel?

Allah birdir Peygamber Hak,
Rabbül alemindir mutlak,
Senlik benlik nedir bırak,
Söyleyim geldi sırası…

Kürt’ü Türk’ü ve Çerkes’i,
Hep Adem’in oğlu kızı,
Beraberce şehit gazi,
Yanlış var mı ve neresi?

Kuran’a bak İncil’e bak,
Dört kitabın dördü de Hak,
Hakir görüp ırk ayırmak,
Hakikatte yüz karası…
………..
Yezit nedir, ne kızılbaş?
Değil miyiz hep bir kardaş?
Bizi yakar bizim ateş,
Söndürmektir tek çaresi…
……………
Şu alemi yaratan bir,
Odur külli şeye kadir,
Alevi Sünnilik nedir?
Menfaattir varvarası…

Cümle canlı hep topraktan,
Var olmuşuz emir Hakk’tan,
Rahmet dile sen Allah’tan,
Tükenmez rahmet deryası…

Veysel sapma sağa sola,
Sen Allah’tan birlik dile,
İkilikten gelir belâ,
Dava insanlık davası…

Ben kendi namıma her mısraına imzamı atıyorum.

Bu süreç bana, sizleri tenzih ederim, çok daha hoşgörülü olmam gerektiğini hatırlattı. Çocukluk ve delikanlılık dönemimde, “Bu şucu, şu bucu!” diyerek ne kadar yanlış düşünmüş ve ne güzellikleri kaçırmışım. Düşünün, onca yıl Mahzunî Şerif’i, Ahmet Kaya’yı dinlememe cezası vermişim kendime… Şimdi Ahmet Kaya’dan “Adı Bahtiyar”ı dinleyip habire ağlıyorum.

Bir de, “İnsanlar bu kadar sıkıntı çekerken türkü mü söylenir? Çok ayıp, size yakıştıramadım…” diye yüz bin kişinin önünde eleştiri yaptığını zanneden arkadaşa bir sözüm var. Evvelâ,  “Başkalarının yanında verilen nasihat hakarettir.” sözünü hatırlatmak isterim. İkinci olarak; kardeşim, biz de “Oynama şıkıdım şıkıdım” tarzı şeyler söylemiyoruz zaten. Üzüntülerimizi, dertlerimizi paylaşıyoruz on binlerce dertli insanla… Okuduğumuz türküler hep “İrfanî türküler”…

Lütfen, siz dahi irfan pencerenizi, gönül kapınızı açık tutun…

(*)Büyük şair Fâzıl Hüsnü Dağlarca rahmetli olduğunda, cenaze töreninde dönemin Başbakanı bir nutuk irad buyurmuşlardı.  Orada Faruk Nâfiz Çamlıbel’in bu dörtlüğünü gayet edalı bir ses tonuyla sanki Fâzıl Hüsnü’nün dörtlüğüymüş gibi inşad eylemişlerdi. Belli ki bir danışman konuşma metnini hazırlamış ve koskoca Başbakanı zor duruma düşürmüştü. O gün nasıl korkmuş ve nasıl dua etmiştim biliyor musunuz? “Allah’ım, ne olur, dış politika danışmanı da böyle biri olmasın…”

[Bekir Salim] 7.1.2017 [TR724] BekirSalim@Tr724.com / @BekirSalim

Dolar alan yaşadı [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

‘Dolarını bozdurana bedava çorba’ kampanyası sessiz sedasız sona erdi. Bankalardaki döviz mevduatı arttığına, dolar 3,64 TL ile yeni rekora imza attığına göre çorbacılar vaziyetten işkillenmiş  olabilir.

İki ihtimalden bahsediliyor: Ya döviz bozdurduğuna dâir dekontla çorbacıya, çiğ köfteciye, berbere gelenler sahtekârlık yaptı ya da Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, doların böyle düşmeyeceğini bile bile milleti yanlış yönlendirdi. İki şıkkın da doğruluğu son vakada teyit edilmiş oldu.

Küsuratı ile bin odalı Saray’dan kur tahmini yapılamayacağını, taşıma su ile dövizin ateşinin söndürülemeyeceğini serbest piyasa birilerinin suratına çarpsa da muhataplar ibret almıyor, hatada ısrar ediyor.

VATANDAŞ BOZDURMADI, 927 MİLYON DOLAR ALDI

Erdoğan’ın dolar tahminlerinin pek tutmadığını, “Almayın, yanarsınız.” dediği tarihte 2,40 TL olan doların nerelere tırmandığını bilenlerin son kampanyada oralı olmadığını Merkez Bankası (TCMB) verileri de tescil etti.

Yerli yatırımcının döviz mevduatları Aralık’ın ilk haftasından beri yükselişte. Yurtiçinde yerleşiklerin yabancı para cinsinden mevduat ve fonlarının toplam tutarı (kıymetli maden depo hesapları dahil) 927 milyon dolar artışla 145,55 milyar dolar oldu.

30 Aralık ile biten haftada 927 milyon dolar artışın 678,2 milyonu şahıslara ait hesaplarda tahakkuk etti. Böylece şahısların bankalardaki dövizi 89,4 milyar dolara ulaştı. Aralık sonu itibarıyla tüzel kişilerin (kurumların) döviz mevduatı 248,8 milyon dolar yükselerek 56,1 milyar dolar oldu.

Şahısların dolar yatırımı dikkat çekici. O kadar propagandaya rağmen vatandaş doların düşeceğine ihtimal vermiyor, aksine yükseleceğine inanıyor. Nakidi olan alabildiği kadar dolar alıyor. İşte buna ekonomide ‘dolarizasyon’ deniliyor. Dolarizasyonda enflasyon kontrolden çıkar, yatırımlar durur, işsizlik artar, büyüme eksiye döner… 2016 yaz aylarından beri Türkiye tam da böyle bir krize düçar oldu. ‘Kriz’ kelimesinin telaffuz edilmemesinin sebebi belli: Korku imparatorluğunda kimse krizin adını koyamıyor.

DOLARİZE OLDUYSAK, ABD NİYE DÜŞÜNSÜN?

“Türkiye ‘dolarize’ olduysa bize ne, Amerikalılar düşünsün.” diyenleri ciddiye almayın. Onlar bu satırların muhatabı değil zaten. Havuzun havasından mı, suyundan mı? bilinmez, amma velakin nevrotik çıkışları, asabiye hekimine havale edip işinize bakın…

İşler umdukları gibi gitmediğinde akl-ı evvellerin hepsi ‘dün dündür’ edasına bürünüyor. Sosyal medyada yazdıklarını silip efendilerinden gelecek yeni sufleleri bekliyorlar. Olan bunlara kanıp yatırım ve borçlanma kararı verenlere oluyor. Mesela Saray’ın sevk ve idare ettiği kampanyada 3,48’den 10 bin dolar bozduranlar yaklaşık 1,600 TL zarar etti. Dolar yükseldikçe zarar artacak.

LİDER MARKALAR BİLE AVM’DE ZORDA

Birkaç günde 16 kuruş artışın 417 milyar dolar dış borca getirdiği ilave yük 67 milyar TL. 2016’da bu şekilde 250 milyar TL ilave yük bindi ekonominin cılız omuzlarına. Doları olup satan kârdan zarar ederken döviz borçlularının hali tam bir acziyet tablosu.

AVM’lerde döviz üzerinden kira ödeyen markalar için yolu sonu göründü. Bilmeks, Teknosa gibi teknoloji zincirleri, mağaza ve çalışan sayısında tenkisata giderek her ay artan kira yükünün altından kalkmaya çalışsa da doların önlenemeyen yükselişi işleri zorlaştırıyor. Yakında sektöründe lider markaların kepenk indirdiğini duyacağız.

İş âlemi 2013’e kadar olduğu gibi ucuz ve bol dolar imkânlarının devam edeceğini zannetti. Borçluluk arttı. Geri ödeme senaryosu kurların düşeceği üzerine bina edilmişti. Kur şokuna herkes hazırlıksız yakalandı. Yüksek borcu, artan maliyetler, düşen cirolarla çevirmenin imkânı yok. Birkaç büyük firmanın iflası domino etkisi ile onlarca imalatçı, tedarikçi, toptancı, bayi ya da ortağı da batıracak.

BÜNYEYİ KEMİREN HABİS UR

Dolarizasyon TL’yi içten içe kemiren habis bir ur gibidir. TL’nin kıymetsizleşeceği endişesi dolara yatırımı tetikler. İğneden ipliğe gelen zamlar, beklentileri aşan enflasyon, tırmanan faizler, azalan refah o habis urun bünyeye verdiği tahribatlardan sadece birkaçıdır.

Kurdaki her 10 kuruş artış enflasyonu yüzde 2 yukarı çıkarıyor. Enflasyon canavarı 2016’dan kalan hesabı 2017’de görecek.

TL’yi iktisadî kalkınma, siyasî istikrar, hukuk devleti ve demokrasi ile yeniden cazip hale getirmek varken OHAL’i üç ay uzatmak maksadın üzüm yemek olmadığını gösteriyor. AKP’nin takip ettiği yolun Türkiye’yi dolarizasyon girdabında boğacağını, ‘yerli’lerin yanında dünya çapındaki yatırımcılar da biliyor.

ALIŞTIRA ALIŞTIRA FAKİRLEŞİYORUZ

Türkiye gibi gelişmekte olan piyasaları takip eden Hollandalı Rabobank stratejisti Piotr Matys’in şu sözleri dikkatimi çekti: “Dolar/TL’deki zıplama gösteriyor ki piyasa yaklaşımını değiştirmedi ve rallilerde satmaktansa diplerde alım yapmayı tercih ediyor.”

Türk Lirası’nın 5 Ocak’ta dolar karşısında 3,64’ün üzerini gördüğü esnada bu sözleri sarf eden Matys mealen demek istiyor ki Merkez Bankası siyasî baskıya boyun eğmeye devam ederse ve 24 Ocak toplantısında faiz oranlarını agresif biçimde artırmazsa dolar/TL’de yön yukarı olacak.

Büyük yatırımcılar bunun farkında. Onun için her yükselişte satış yapıyorlar. Kur biraz gevşediğinde yeniden alıma geçiyorlar. İki senedir bu şekilde ne paralar kazandılar. İktidarın beceriksizliği yüzünden Türkiye en az yüzde 20 fakirleşirken kurdaki med-cezir hareketleri sayesinde birilerinin kasaları doldu, taştı.

Varlık sebebi malî istikrarı muhafaza etmek olan Merkez Bankası’nın tribünden seyrettiği faullü maç için ‘alıştıra alıştıra devalüasyon’ ifadesini kullanmıştım. Tanım biraz muğlak kalmış. Birilerini derin uykudan uyandırmak adına ‘alıştıra alıştıra fakirleşiyoruz’ ilavesini de yapmak lazımmış.

Dolar alan yanmadı, yaşadı.

[Semih Ardıç] 7.1.2017 [TR724]

15 Temmuz’suz 15 Temmuz raporu [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Milliyet’ten Mehmet Tezkan, bunu “Darbesiz darbe raporu” olarak niteledi.

Meclis 15 Temmuz Araştırma Komisyonu fiyaskoyla sonuçlandığı için hayal kırıklığı ifade eden benzer yorumlar yapılacaktır. Çünkü hazırlanacak raporda 15 Temmuz ve darbe girişimini aydınlatacak bir şey olmayacak. Komisyon kurulmadan önce var olan soru işaretlerinin hemen hiç biri cevaplanmadığı gibi tam tersine çoğaldı. 3 ayda 141 kişi dinlendi ama asıl dinlenmesi gereken hemen hiç kimse dinlenmedi.

Aslında ortada sürpriz bir durum yok. Manzara en baştan belli olmuştu. Komisyon ilk kurulduğunda muhalefetin tavrı, öncelikle 15-16 Temmuz günlerinde neler yaşandığının aydınlatılması yönündeydi. Dolayısıyla bu darbe girişiminin aslında ne olduğu, kimler tarafından nasıl gerçekleştirildiği ortaya çıkarılmalıydı. Bunun için de özellikle 15 Temmuz gününü aydınlatacak kişilerin dinlenmesi talep ediliyordu. Muhalefet, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, o gece bombalama yapan F16 pilotları, darbenin askeri liderleri olduğu iddia edilen Mehmet Partigöç ve Mehmet Dişli’nin dinlenmesini istedi. Fakat komisyonun AKP’li üyelerinin oylarıyla bu isimlerin tamamı reddedildi. Sadece Hulusi Akar’a 10 adet yazılı soru gönderildi. O da muhalefete bilgi verilmeksizin.

AKP’NİN 15 TEMMUZ TAVRI: PİŞMİŞ AŞA SU KATMAYA GEREK YOK

AKP’nin tavrını ise şöyle özetlemek mümkün: “Oldu da bitti, maşallah! 15 Temmuz’u aydınlatmaya gerek yok. 15 Temmuz zaten aydınlık. Darbeyi cemaat yaptı. Biz daha ilk dakikadan bunu ilan ettik. Bütün halkımız da bunu kabul etti, sağolsunlar. Algılar yerleşti. O iş tamam. Şimdi yeniden o geceyi ve ertesi sabah yaşananları sorgulamanın alemi yok. Her sorgulama yeni bir soru işaretidir. Her soru işareti, algının biraz daha esnemesi, biraz daha geçirgen hale gelmesi, biraz daha zayıflaması demektir. Pişmiş aşa su katmayalım arkadaşlar. Biz iyisi mi bu darbeyi kim yaptı, nasıl oldu gibi gereksiz sorularla meşgul olmayalım. Onun yerine darbeyi yaptığı kesin olan cemaatin tarihçesini, çalışma yöntemlerini, devlete nasıl sızdığını araştıralım. Hem böylece cemaatin aslında 40 yıldır devlette örgütlendiğini, bunda bütün partilerin ve geçmiş hükümetlerin sorumluluğu olduğunu, dolayısıyla tek başına bize fatura kesilemeyeceğini de ortaya koymuş oluruz.”

MUHALEFETE GÖRE BİR ÇOK KARANLIK NOKTA MEVCUT

Fakat muhalefetin kafası o kadar net değildi. AKP gibi kesin inançlı görünmüyordu. En azından soru işaretleri vardı. Daha 7 Ekim 2016 tarihli ilk toplantıda bu görülüyordu. Özellikle CHP ve HDP’li üyeler, 3 ihtimalden söz ettiler. Bir; cemaat yaptı. İki; Ortada aslında bir darbe yok, her şey senaryo. Üç; AKP darbeyi önceden haber aldı ama sonradan yapacağı hamleler için engelleme gereği duymadı. Dolayısıyla 241 insan ölmeyebilecekken sırf bu yüzden öldü.

Muhalefet ağırlıklı olarak üçüncü görüşe yakındı. Komisyondaki bütün hareket stratejisi ve taktikleri buna yönelikti. Komisyona davet edilmesini istedikleri kişilerin listelerinden, sorulan sorulara kadar her adım bu karanlık noktaları aydınlatmaya yönelikti.

‘İSTİHBARAT CUMHURBAŞKANI’NA SAAT KAÇTA GİTTİ?’

HDP’li Mithat Sancar, ilk toplantıda, “Bizim ilk etapta araştırmayı buradan başlatma önerimiz var. 15, 16 Temmuzda ne yaşandı? Mesela, istihbarat bilgisi Cumhurbaşkanı’na saat kaçta gitti? Kim tarafından iletildi? MİT Müsteşarı hangi saate kadar ya da hangi saatte Genelkurmay’a gitti? Ne kadar kaldı? Kiminle görüştü? Kim kiminle görüştü, bunlarla ilgili çok fazla soru var, epeyce de bilgi kirliliği mevcut.” dedi.

CHP’li Sezgin Tanrıkulu da aynı toplantıda, “15-16 Temmuz gerçeği var karşımızda. Oradan başlayıp geriye gitmediğimiz takdirde biz bu darbenin siyasi ayağını ve yeniden darbe yapacak mekanizmayı ortadan kaldıramayız. Hâlen çok karanlıkta olan noktalar var. ’15- 16 Temmuz’da ne oldu?’yla başlamamız lazım.” önerisi getirdi.

Bir diğer CHP’li üye Aykut Erdoğdu, aynı 7 Ekim tarihli toplantıda, “Bizim acil ihtiyacımız, şu 15 Temmuz gecesi… Bizim ihtiyacımız derken; dünyaya anlatmak için. Çünkü dünya çok basit bir soru soruyor. Çok samimi bir açıklama geldi: ‘Eniştemden öğrendim.’ Saat 3’te MİT Müsteşarı biliyordu. E, niye söylemedi?” dedi.

‘YURTTA SULH KONSEYİ KİMLERDEN OLUŞMAKTADIR?’

AKP’nin 15 Temmuz’da ne yaşandığı ve perde arkasıyla pek ilgilenmediği görülünce muhalefet 11 Ekim tarihli ikinci toplantıda da aynı görüşleri gündeme getirdi. MHP Muğla Milletvekili Mehmet Erdoğan Muğla, “Öncelikle bu Yurtta Sulh Konseyi kimlerden oluşmaktadır ve bu Yurtta Sulh Konseyi’nin üyelerinin muhakkak tespit edilmesinin ve bunların Komisyonumuz tarafından muhakkak bilgisine başvurulmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Gene o gün, 15 Temmuz günü MİT Müsteşarı’nın Genelkurmay, Diyanet ve birtakım başka ziyaretleri var. Elbette ki o gün MİT Müsteşarı’nın elinde birtakım bilgiler vardı. Onun çerçevesiyle ilgili ilk bilgisini alacağımız kişilerden birisinin MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı olduğunu düşünüyorum. Gene, darbenin siyasi ayağıyla ilgili muhakkak bu Yurtta Sulh Konseyi ile birtakım yerlere ulaşabilmemiz lazım.”

Bu ikinci toplantıda yine aynı hassasiyetin altını çizen HDP’li Mithat Sancar, “O gün neler yaşandı, 15 Temmuz’da, 16 Temmuz’da neler yaşandı? Neler olduğu mutlaka araştırılmalıdır. Bu çerçevede darbe girişiminin çekirdeğini hangi askerlerin oluşturduğunu öncelikle ortaya çıkarmak görevimizdir. Bunları araştırmadan sadece Gülen Cemaati’nin on yıllardır devlet içindeki örgütlenmesine yoğunlaşırsak Komisyonun kuruluş amacına uygun davranmamış oluruz. Başlangıç noktamız 15-16 Temmuz, bunun kadroları, askerî ve siyasi kadroları olmalıdır.” şeklinde konuştu.

‘MİT VE GENELKURMAY KAMERA KAYITLARI GELSİN’

CHP’li Aytun Çıray da aynı gün “15 Temmuz gecesi Millî İstihbarat Örgütünün konuşlandığı yerdeki tüm kayıtları -makam dâhil- güvenlik kayıtlarını, Genelkurmay Başkanlığının bütün güvenlik kayıtlarını istememiz gerektiğini düşünüyorum, kamera kayıtlarını. Ve Genelkurmay Başkanlığındaki kayıtlarda özellikle 18.00-20.00 arası çok önemli.” dedi.

Çıray, 13 Ekim tarihli 3. toplantıda da ilk iki toplantıdaki sözlerin takipçisi oldu: “Yine ilk toplantıda şunları söylemiştik. Diyoruz ki: Bu darbe girişimi nasıl hayata geçti? 15-16 Temmuz’da ne oldu? Beş buçuk saat Sayın MİT Müsteşarı’nın Genelkurmay’da kaldığı söyleniyor; beş buçuk saatte neler oldu? MİT Müsteşarı hangi saate kadar Genelkurmay’da kaldı, neler konuşuldu, kiminle görüştü, kim kiminle görüştü bu gece boyunca? Türkiye’den yurt dışına telefonlar açıldı mı? Bütün yetkililerin telefon kayıtlarını istemeliyiz. Birileriyle konuşuldu mu, neler oldu?”

MHP’li Mehmet Erdoğan, aynı toplantıda bu sorulara şunlara ilave etti: “Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan, ‘MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanıyla irtibat kuramadık’ dedi. Ama bilinen şeyler var ki kamuoyunda, Sayın MİT Müsteşarı’nın uzunca bir süre Genelkurmay karargâhında kaldığı, ondan sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı’na gittiği. Yani Başbakan’ın haberi yok, Cumhurbaşkanı’nın haberi yok, Emniyet’in haberi yok, İçişleri Bakanı’nın haberi yok ama hepsinden öne geçen Diyanet İşleri Başkanlığı. Bunun sebepleri nedir?”

Mithat Sancar, AKP’nin niyetini sorgulayarak şu ifadeleri kullandı: “Aksi takdirde hakikati ortaya çıkaracak bir çalışmayı yapmak yerine aslında biraz işi yokuşa sürmek, biraz suyu bulandırmak gibi bir işleve soyunduğu şüphesini, tartışmasını büyütürüz. Burada sorumluluk kime ait olacak, açıktır. Eğer böyle bir yöntem izlersek demek ki bu işin siyasi boyutunu ve geriye doğru sorumluluk zincirini araştırmaktan korkanlar var gibi bir izlenime bizzat biz katkıda bulunuruz. Bütün boyutlarıyla araştırılacaktır bu, araştırılmalıdır ve 15-16 Temmuzdan başlanmalıdır.”

BYLOCK KULLANAN SİYASİLERİN İSİMLERİ GELMEDİ

Bilindiği gibi, araştırma komisyonlarının görev süresi 3 ay. Ancak 1 ay ek süre alabiliyor. 15 Temmuz komisyonu göreve başlarken hemen bütün üyeler, uzatmayla birlikte 4 ay görev yapacaklarına kesin gözüyle bakıyordu. Hatta bunun bile yeterli olmayacağı endişesi ile zamanın verimli kullanılmasını istiyordu. Ancak AKP, “Komisyon amacına ulaştı” deyip alelacele komisyon çalışmalarını noktaladı.

Aytun Çıray, 22 Aralık tarihli son toplantıda artık AKP’nin niyetinin belli olduğunu ifade ederek sırf tutanaklara geçsin diye şunları söyledi: “Bu işin en başından beri söylüyorum; bakınız, byLock listeleri gelmedi, Eagle listeleri gelmedi, uçuş planları gelmedi, o gelmedi, bu gelmedi. Önce toplantı sayımızı üç güne indirdiniz, sonra da bu yerinde inceleme -şu ya da bu nedenle- stratejinizle burada bir günde 5-10 kişiyi dinleyebileceğimiz, 3 kişiyi, 4 kişiyi dinleyeceğimiz ve çok daha fazla aydınlatacağımız şeyi iki üç günlük gezi programlarıyla zamanı kötü kullanmış oldunuz. Bu nedenle, ben tekraren bu şahsiyetlerin, bu görevlilerin Komisyonumuza, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bombalanmış bu Gazi Meclisine gelip ifade vermelerini Başkanlığınızdan rica ediyorum.”

Bilindiği gibi Meclis’te 125 milletvekilinin ByLock kullandığı, bunların 82’sinin AKP’li olduğu iddia edilmişti. Bunlardan 2’sinin bakan olduğu öne sürülüyordu.

[Ahmet Dönmez] 7.1.2017 [TR724] AhmetDonmez@Tr724.com  / @AhmettDonmez

Çöküşün sorumlusu ve gizli kalmış iki olay [Nazif Apak]

AKP’nin dış politikasına en ağır darbeyi içerden biri vurdu: Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş. Ne dedi geçenlerde sözcü Bakan: “Baştan beri Suriye politikasının büyük yanlışlarla dolu olduğuna inananlardanım…” Günaydın mı desek tünaydın mı!

Ne demek istiyor Numan Bey? AKP’nin Suriye politikası iflas etti.

İflas etmeyen ne kaldı ki! Mavi Marmara gemisine insanları toplayıp İsrail’e göz dağı vereceklerini ve oy devşireceklerini hesaplayanlar, işler reel politikaya dönünce orada hayatını kaybeden vatandaşlarını satıverdi. Yazık! Bir zaman Mavi Marmara’nın arkasına durup onların kulağına kırmızı bülten masalları fısıldayanlar, siyasi menfaat gereği ters bir dönüş yaparak pohpohladıkları kişileri hain ilan etti.

Fatura, Davutoğlu’nun masasına bırakılıyor

Ya ‘açılım süreci’ndeki yalan dolanlar? Açılım deyip kutsamalar yapılırken “Aman dikkat terör patlayabilir!” diyenleri hain ilan ediyorlar, örgütün silahlanmasına, adam toplamasına, haraç kesmesine göz yumuyorlardı. Başkanlık yolunda köle gibi çalıştırmak istedikleri kişiler bayat Ortadoğu diktasına karşı çıkınca ‘süreç’ hepsini tutuklamaya, köylerini başlarına yıkmaya, partilerini hak ile yeksan etmeye dönüşüverdi…

Dönelim Suriye politikasına. Numan Bey kurnaz ve kıvrak bir cümle ile faturayı Ahmet Davutoğlu’nun masasına bırakıyor. Tabi Davutoğlu ortada yok. O yüzden atış serbest. Adama sormazlar mı “Madem Suriye politikanız baştan beri yanlışlarla doluydu niye vaktinde uyarmadınız adamınızı” diye?

Maceraperestler kimseye kulak vermedi

Kaldı ki bu uyarıyı vaktinde yapanlar oldu; samimiyetle, titizlikle. Hatırlayın lütfen: 15 Ağustos 2013’te The Atlantic’e röportaj veren Fethullah Gülen Hocaefendi nazik bir dille uyarıda bulunuyor, Ortadoğu politikamızdaki hatalara işaret ediyordu.

Bu, basına yansıyan kısmı. Bir de yansımayan yanları var. Mesela Suriye krizi daha iç savaş boyutuna gelmeden Suriyeli alim Ramazan El Buti, Hocaefendi’ye mektup yazmış, Suriye yönetimini silah zoruyla dize getirmenin mümkün olmadığını, çözümün karşılıklı diyalogla yapılacak değişim ve dönüşümde olacağını söylemişti. Hocaefendi oradaki tavsiyeleri muhataplarına iletti ama dış politikaya engin bir ufuktan bakma yerine anahtar deliğinden seyreden maceraperestler kimseye kulak vermedi.

Davutoğlu’nun Hocaefendi’yi ziyaret ettiği ortaya çıkınca çeşitli tartışmalar oldu. Açığa çıkana kadar Davutoğlu ve ekibi tarafından gizli tutulan o görüşmenin tanıkları sohbetin ağırlıklı olarak Suriye politikası üzerine olduğunu aktardı. İki saate yakın “Suriye’de yaptıkları harika işleri” anlatan Ahmet Bey’e, Hocaefendi ‘demokrasiye geçişte Suriye’ye yardımcı olmak gerektiği’ni söylemiş. Davutoğlu ise biraz daha ileri giderek Cemaat’e yakın gazete ve televizyonlarda dile getirilen Suriye eleştirilerinden şikayetçi olmuş.

Davutoğlu bu; kimi dinler ki!

Evet, aslında kritik soru bu: Davutoğlu kimi dinler? Bir başka ifadeyle kimin sözünden bir santim bile dışarı çıkmaz? Tabii ki Reis’in. Tarih şahit. Korkudan mı, sevgiden mi, çaresizlikten mi… Bilinmez.

Peki Suriye politikası sadece Ahmet Davutoğlu’nun Enver Paşa sendromuna mı kurban gitti? Kesinlikle hayır!

İşte size iki hatıra; ikisi de birinci elden, ikisi de gerçek…

Olay 1: En az 10 medya yöneticisinin bulunduğu bir ortamda Erdoğan’a güncel sorular soruldu. Hemen bütün sorulara cevap verdi. Daha Suriye’de iç savaş çıkmamıştı ama o sıralar “Suriye bizim iç meselemizdir” denerek nutuklar atıyordu. Medya yöneticileri eften püften konuları konuşmaktan yorulmuştu ki birisi şu soruyu yöneltti: “Suriye iç işlerimizdir” diyorsunuz; Suriye’ye müdahale etmeyi mi düşünüyorsunuz?

Tanıklardan birinin bana (sadece bana değil, bir grup Ankaralı gazeteciye) anlattığına göre o sorudan sonra Erdoğan durakalmış öylece. Yutkunmuş önce. Ardından kayıt cihazlarını kapatırsanız ve söylediklerimi ‘off the record’ sayarsanız bir-iki şey söylerim demiş. Cihazlar kapatılmış, not tutulmamış. Erdoğan “Suriye’ye girsek no’lur?” diyerek niyetini açık etmiş.

Şimdi o yöneticilerin ismini tek tek sayarım ama hepsi de inkar eder. Korku dağları aşmış, yasaları tanıyan, anayasaya kulak veren yok. O yüzden suskun yöneticileri yadırgamıyorum bugün. Ama biliyorum ki onlardan birkaçı bu olayı hatıra kitaplarına geçirmek için klavyenin başına çoktan oturdu bile…

Olay 2: Erdoğan birkaç iş adamı ile otururken içeriye telaşla giren bir bürokrat acil telefon görüşmesi talebini dile getirir. İş adamları dışarı çıkmak isteyince Erdoğan kalabileceklerini söyler ve onları mecbur bırakır. İstihbarat tarafından yapılan aramada Suriye’ye silah sevki sorulmaktadır. Ne kadar uygun bir dille konuşulursa konuşulsun, o günkü sıcak gündemden ve seçilen kelimelerden anlaşılan, konunun Suriye’ye silah gönderilmesi ve Esad’ın devrilme planları olduğu anlaşılır.

İş adamları sıkılmıştır, pişman kalmıştır bu tanıklığa ama yapacak şey de yoktur. Üstelik bazı yatırımları o coğrafyada olan kişiler, sert politika izlenmesinin karşısındadır ama söylemekten çekinmektedir. Neyse.. Patron sonunda gürler: “O adamın yıkılıp gitmesi için ne gerekiyorsa onu yapın!”

MİT tırları diye tarihe geçen davanın Reis’i neden yakından ilgilendirdiğini, öfkelendirdiğini şimdi anladınız mı?

Abdullah Gül de dahil!

Muhalefet liderinin “Yanlış Suriye politikası yüzünden gönderdiğiniz silahlar, şimdi Türkiye’ye karşı kullanılıyor!” anlamına gelen sözlerinin altında Reis’in pek çok kişi tarafından bilinen bu pervasız tutumu var. “Esed yıkılsın da ne olursa olsun” mantığını Erdoğan kabinesinde görev yapan herkes biliyor. O kabine(ler)de Suriye politikasının yanlış olduğunu düşünen o kadar çok bakan vardı ki! Abdullah Gül de dahil! Korku belasına gıkları çıkmadı. Şimdi hazır Davutoğlu devrik Başbakan günlerini yaşarken her hatayı onun üzerine yıkarak aklanmak paklanmak istiyorlar…

Doğru! Suriye politikası baştan beri yanlıştı; ancak yanlışın baş sorumlusu belliydi. Bugün de aynı şahıs memleketi bir uçuruma doğru sürüklüyor. Bunu da görüyor pek çok yakını. Ancak herkes karnından konuşuyor. Bu kara günler geçince Numan Bey gibi pek çok ürkek siyasetçi “Aslında ben daha o günlerde de bu politikanın yanlış olduğunu düşünüyordum…” gibi kırılgan ve kıvrak cümlelerle hataların içinden sıyrılmayı deneyecek.

Yok öyle yağma! Bütün yanlış politikalardan hepiniz sorumlusunuz!

[Nazif Apak] 7.1.2017 [TR724]