Brunson: Beni Türkiye'de rehin tuttular

Türkiye'de darbe girişimine yardımcı olmak suçlamasıyla tutuklanan ve hakkında müebbet hapis istenen, ardından geçen yıl serbest bırakılan Andrew Brunson, Macar haber sitesi Mandiner'e konuştu. Türkiye'de geçirdiği 20 yılı anlatan Brunson, "Hakkımdaki iddialar temelsizdi, yalana dayalıydı" dedi.

Serbest bırakılması için ABD'nin Türkiye'ye karşı ekonomik yaptırımlar uyguladığı Andrew Brunson, "Bir NATO ülkesinin bir başka NATO ülkesini cezalandırmasına neden oldum" dedi.

Brunson uzun mülakatta, 1990'lı yılların ortalarından bu yana Macaristan vatandaşı eşi ve çocuklarıyla birlikte Türkiye'de yaşadığını anlattı.

BBC Türkçe'den Tarık Demirkan'ın haberine göre, misyoner olarak İzmir'de faaliyet gösteren Brunson, bu uzun süre içinde attığı her adımın yetkililer tarafından bilindiğini, izlendiğini, yaptıkları tüm faaliyetleri devlete bildirdiklerini, dolayısıyla gizli saklı hiçbir işinin olmadığının altını çizdi.

Brunson, savcılar tarafından darbe girişimine yardımcı olmak, cemaat üyeliği gibi suçlanmalara maruz kalmasının akla hayale sığmayacak iddialar olduğunu söyledi.

ABD'li pastör, "Hayatımda Gülen hareketinden hiç kimseyle karşılaşmadım, onlarla irtibatım olmadı, hapse atılıncaya kadar... Orada ise beni onlarla aynı hücreye koydular" dedi.

'Amaçlarımız tamamen zıt'

Pastör Andrew Brunson kendisinin neden Gülen Hareketi yanlısı olamayacağını da şöyle açıkladı:

"Ben Hıristiyanlığı yaymak için hayatımı adadım. Fethullah Gülen teşkilatı ise dünyadaki 170 okuluyla tam tersini yapıyor, İslamı yaygınlaştıramaya çalışıyor. Biz amaçları taban tabana zıt iki ayrı dünyaya mensubuz!"

Andrew Brunson, PKK konusunda ise şunları söyledi:

"Sanırım bizi PKK ile ilişkilendirmelerinin nedeni, Orta Doğu'da savaştan kaçan mültecilere yardım etmek için çalışmalar yapıyor olmamızdı. İnsani yardım sunduğumuz mülteciler arasında savaştan kaçan Kürtler de vardı."

Amerikalı Rahip sahte ve yalana dayalı iddialarla bir 'rehin alma diplomasisinin' kurbanı olduğunu, savcılığın belgelerinin her birinin komploya dayandığını iddia etti.

Savcılık tarafından kendisi hakkında kötü şeyler söylemekle görevlendirilen tanıkların bilhassa mahkemeye getirildiğini söyleyen Brunson, 'tüm dava süresince kendisinden itiraf koparılabilmek için' üzerinde muazzam bir baskı olduğunu da ekledi.

'Propagandanın parçası haline geldim'

Eşi Macar olan, hapisten çıktıktan sonra başvurduğu Macar vatandaşlığını da alan Brunson'a, Türkiye'de serbest bırakılmasında Macaristan'ın diplomatik girişimlerinin de payı olup olmadığı soruldu.

Brunson bu soruya, "Evet, yerinde bir soru ama bunu Macar yetkililere sormak gerek" yanıtını verdi ve ekledi:

"Macar hükümetinin benim hakkımdaki rahatsızlığını Türk hükümetine bildirdiğinden eminim. Çünkü eşim ve çocuklarım Macar vatandaşı. Onların mağduriyeti de elbette Macar hükümetini rahatsız etmiştir."

ABD'li pastörün, "Bu konuda diplomatik yardım alabilmek için mi Macar vatandaşlığına başvurdunuz?" sorusuna yanıtı ise şöyle oldu:

"Ben bu nedenle Macar vatandaşlığı için başvurmadım. Başvurum çok daha önceye dayanıyor. Hatta arada biraz Macarca bile öğrendim."

Brunson mülakatta kendisinin Türk hükümeti tarafından propaganda kampanyasının bir parçası haline getirildiğini de belirterek, "Türk hükümeti beni Türk devletinin bir düşmanı olarak göstermek istedi. Bununla Türk halkını hem bana karşı ve hem de Hristiyanlığa karşı kışkırttı" dedi.

1990'lı yıllardan bu yana Türkiye'de bir Hristiyan olarak yaşamanın zorlaştığını söyleyen Brunson, "Evet, isteyen kağıt üzerinde teorik olarak Hristiyanlığı kabul edebilir, ama bunun ardından Hristiyan olanların üzerinde müthiş bir toplumsal baskı uygulanıyor" diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 7.12.2019

‘İnsanca Yaşamak İstiyoruz’ mitingi yarın Bakırköy’de

'Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri', 8 Aralık Pazar günü (yarın) Bakırköy’de miting düzenleyecek: "İnsanca yaşamak, emeğimize, ekmeğimize, geleceğimize sahip çıkmak için buluşuyoruz."

Mitingde bir araya gelecek emekçilerin talepleri arasında asgari ücretin arttırılması, işten çıkarmaların yasaklanması, toplumsal barışın sağlanması var. Bakırköy Halk Pazarı’nda düzenlenecek miting saat 13.00’te başlayacak. İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin öncelikli talepleri ise şöyle:

‘EMEĞİMİZE, EKMEĞİMİZE, GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKMAK İÇİN’

“İşten çıkarmalar yasaklansın

Asgari ücret açlık değil, insan onuruna yakışır düzeyde belirlensin ve vergiden muaf tutulsun

İşsizlik fonu işçilere verilsin

Emeklilikte yaşa takılanların talepleri kabul edilsin

Toplumsal barış sağlansın, bütçe kaynakları savaşa değil sağlığa ve eğitime harcansın.”

YARIN SAAT: 13:00’DA BAKIRKÖY’DE

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin Tüm emekçilere çağrısı şöyle: “Emeğimize, ekmeğimize, geleceğimize sahip çıkmak için 8 Aralık Pazar günü saat 13.00’te Bakırköy Halk Pazarında ‘İnsanca Yaşamak İstiyoruz!’ mitinginde buluşuyoruz.”

[Kronos.News] 7.12.2019

600 vekilden sonra Saray bürokratlarına da geçiş üstünlüğü

İçişleri Bakanlığı’nın “milletvekili araçlarına dönük çakar lamba uygulamasının teklifte yok” dediği yasa TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Genel kurulda kabul edilen madde ile artık aralarında TBMM Genel Sekreteri ve milletvekillerinin de bulunduğu 601 yeni araca trafikte “geçiş üstünlüğü” sağlanacak. Ayrıca Genel Kurul’da kabul edilen torba yasadan, kamuoyundan gelen tepki üzerine, milletvekili yakınlarının sağlık harcamalarıyla ilgili geçmişe dönük borçlarının silinmesine ilişkin düzenlemeyi içeren madde de metinden çıkarıldı.

TORBADAN CUMHURBAŞKANLIĞI BÜROKRATLARI DA ÇIKTI

Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bazı cumhurbaşkanlığı bürokratlarının araçlarına trafikte geçiş üstünlüğü ve çakar kullanma hakkı verildi. Milletvekili ve bakanlara da yeni haklar verildi.

TRAFİKTE GEÇİŞ ÜSTÜNLÜĞÜ

Cumhuriyet‘in aktardığına göre, Genel Kurul’da önceki gün kabul edilen torba yasanın İçişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerinde, AKP milletvekili Kemal Çelik, “trafikte geçiş üstünlüğünden milletvekilleri ile eski milletvekillerinin de yararlanabileceğini” açıklamıştı. Bunun üzerine “milletvekillerine çakar uygulamasının” geldiği yönündeki haberler üzerine İçişleri Bakanlığı bir açıklama yapmış, açıklamada, teklif metninde “böyle bir düzenlemenin yer almadığı” belirtilmişti. İçişleri Bakanlığı’nın “Yok” dediği o düzenleme, TBMM Genel Kurulu’ndan geçti.

ÇAKAR LAMBA VE SAĞLIK HİZMETİ

Genel Kurul’da, teklifte yer alan maddeye, önergeyle, “geçiş üstünlüğünün sıralandığı protokol listesi” eklendi. Yeni listede milletvekilleri ile birlikte Meclis Genel Sekreteri’ne de yer verilerek 601 yeni araç, geçiş üstünlüğü olan araçlar listesine eklenmiş oldu. Bu fıkranın uygulanması halinde ise kamuoyunun “çakar lamba” diye bildiği “trafikte geçiş üstünlüğünden” eski milletvekilleri de yararlanabilecek. Yasalaşan teklifte Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların tüm sağlık giderlerinin devlet tarafından karşılanmasına ilişkin madde de bulunuyor.

[Kronos.News] 7.12.2019

Dursun Çiçek: ‘Ergenekon olmasaydı 15 Temmuz da olmazdı’

41 aydır tutuklu Ergenekon eski hakimi Çalmuk'un 3'er kez ağır müebbet ve 15 yıl hapis ile yargılandığı davada Ergenekon sanıklarından Çiçek, '15 Temmuz'un Ergenekon davalarının rövanşı olduğu' şeklinde yorumlanabilecek ifadeler kullandı.

Ergenekon davasının eski üye hakimlerinden tutuklu sanık Hüsnü Çalmuk’un “silahlı terör örgütü üyeliği” ve “Anayasal düzeni, hükümeti ve meclisi ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davaya devam edildi. Çalmuk, “41 aydır örgüt üyesi suçlamasıyla tutukluyum. Tahliyemi istiyorum” dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuklu sanık Hüsnü Çalmuk getirildi. Müdahiller eski Genelkurmay Başkanı Mehmet İlker Başbuğ ile Ahmet Hurşit Tolon ve Tuncer Kılınç’ı ise avukatları temsil etti. Diğer müdahil Dursun Çiçek de öğleden sonraki oturumda hazır bulundu.

“AVUKATIM OLMADAN SAVUNMA YAPMAM”

Duruşmaya, sanık Çalmuk’un avukatı mazeret dilekçesi sunarak katılmadı. Savunması sorulan Çalmuk, avukatı olmadığı için savunma yapmayacağını belirterek, “Avukatımın iki eli kanda da olsa gelmesi gerekirdi. Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) göre savunma yapamam. Barodun avukat tayin edilmesini ve duruşmanın öğleden sonra yapılmasını talep ediyorum” dedi.

Öğleden sonraki oturumda sanık Hüsnü Çalmuk’un barodan atanan avukatı geldi. Sanık Çalmuk, “41 aydır örgüt üyeliği suçlamasıyla tutukluyum. Tüm deliler toplandı. Suçlamaları kabul etmiyorum. Tahliyemi istiyorum” dedi.

“ERGENEKON OLMASAYDI 15 TEMMUZ DA OLMAZDI”

Duruşmada, müdahillerden Dursun Çiçek ise, “Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 2010-2014 yılları arasında Ergenekon davası kapsamında görev başındayken sanık yapıldı. Şemdin Sakık iki gün boyunca tanıklık yaptı. Ergenekon 15 Temmuz’a hazırlıktı. Ergenekon olmasaydı 15 Temmuz da olmazdı” şeklinde konuştu.

TUTUKLULUK DEVAM

Mahkeme heyeti, Hüsnü Çalmuk’un tutukluluk halinin devamına karar verdi. Mahkeme, sanıktan elde edilen ancak imajları alınamayan dijital materyallerin bilirkişiye gönderilmesine ve bununla ilgili rapor alınmasına karar verdi. Bilirkişi raporu geldikten sonra dosyanın mütalaasını hazırlaması için İstanbul cumhuriyet savcısına gönderilmesine yönelik hükmeden heyet, duruşmayı erteledi.

[Kronos.News] 7.12.2019

Erdoğan eski yol arkadaşlarını böyle suçladı: Bunlar Halkbank’ı dolandırıyor

Halkbank’ın hesaplarına tedbir koyduğu Şehir Üniversitesi hakkında açıklama yapan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalışıyor” diyerek eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’yle birlikte, Ali Babacan, Mehmet Şimşek ve Feridun Bilgin’i hedef aldı.

BOLD-İstanbul’da AKP İl başkanları Toplantısı’nda konuşan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, uzun süredir tartışma konusu olan Halkbank’ın hesaplarına tedbir kararı koyduğu Şehir Üniversitesi’yle ilgili açıklamalarda bulundu. “Malum zat” diye eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu hedef alan Erdoğan, “Bugün başka yarın başka olmamalıyız. Bunu yapanları gördük, görüyoruz. Kendi nefsinin peşine düşen sadece kendi ajandasına kariyerine odaklanan kişilerden dava adamı olmaz. Gurur abidesi olanlardan dava adamı olmaz” dedi.

“MALUM ZAT…”

“Bu arada istemezdim ama son dönemlerde bilmiyorum telefonlarınıza da girdi mi malum İstanbul’da bir Şehir Üniversitesi meselesi ortaya çıkardılar” sözleriyle AKP’den istifa eden eski yol arkadaşlarını hedef alan Erdoğan, “Bu Şehir Üniversitesi meselesinin özellikle bir siyasi ayağında bizim olduğumuzu, bir siyasi ayağında da malum zatın olduğu söyleniyor.”

Şehir Üniversitesi’nin tahsisinin başbakanlığı döneminde yapıldığını anlatan Erdoğan, “Tahsisini yapan ben olduğuma göre malum zat başbakan olunca bu tahsisi Şehir Üniversitesi’ne mülkiyet devrine dönüştürmüştür. Türkiye’de hiçbir üniversiteye tapu devri yoktur, olmamıştır. Bunlar dürüstlüğü kimseye bırakmıyor değil mi? Öksüz yetimin hakkının kalkıp kurdukları üniversiteye tapu devri yapmak suretiyle özelleştirme yüksek kurulunun başkanı sıfatıyla bunu sağlıyor.” eleştirisinde bulundu.

“HANİ BUNLAR DÜRÜSTÜ?”

“Peki bu nasıl doğruluk? Yanında kim var peki? Bir başka isim, Sayın Babacan” sözleriyle eleştirilerine devam eden Erdoğan, “Bu işin altında onun da imzası var. Mehmet Şimşek, Feridun Bilgin var. Hani bunlar dürüsttü ya? Dürüstlüğü bunlar kimseye bırakmıyordu? Kimin ne olduğunu, yaptıklarıyla öğrenin diye anlatıyorum. Bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalışıyorlar. Bunlar kredi talebinde bulunuyorlar. Halkbank bunlara ciddi bir kredi veriyor fakat ödeme planlarında bunlar Halkbank’a ödemelerini yapmıyorlar.” dedi.

“HALKBANK’A BORÇLARI 417 MİLYON”

Halkbank’tan alınan kredilerin geri ödenmediğini ifade eden Erdoğan, “Şu anda Halkbank’a borçları 417 milyon noktasında. Şimdi yapılandıralım diyorlar. Yapılandıralım derken bunu neyi nasıl yapılandıracaksın? Neymiş yaptıkları kampanya şu: spor kulüplerininki yapılandırılıyor da Şehir Üniversitesi’nin neden yapılandırılmıyor? Sen teminat bile vermedin. Senin neyine el koyacak? Yoksa Maltepe’de tekele ait olan yer yani zamanında benim tahsis ettiğim yeri bankaya teminat olarak göstermek suretiyle bunu mu banka teminat olarak görecek?” şeklinde ifade etti.

“BAŞKA ALEVERE DALEVERE DAHA YAPIYORLAR”

Bunu da geç, bir başka alavere dalavere daha yapıyorlar” sözleriyle devam eden Erdoğan, “Alacağımız öğrencilerin yapacakları ödemeye ipotek koyun. Yahu sen daha mevcut kotanı doldurmamışsın. Tabii bizi halef selef olduğumuz cumhurbaşkanı aradı. Siz bu işi arzu ederseniz halledersiniz. Kendisine dedim ki temenni ederdim ki siz benim yerimde olun. Biz geçmişte bankaların nasıl iflas ettiğini biliyoruz, hamdolsun bizim dönemimizde bankaların hiçbirisi kasaları boşaltmadı. Biz de kasayı boşaltamayız” şeklinde konuştu.

[BoldMedya] 7.12.2019

Bu operasyon Davutoğlu’na mı? Dışişleri Bakanlığı çalışanı 29 kişiye gözaltı kararı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sabah saatlerinde gerçekleştirilen Dışişleri Bakanlığı çalışanlarına yönelik operasyonda 29 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği öğrenildi.

BOLD-AKP iktidarı döneminde uzun süre Dışişleri Bakanlığı sıfatıyla görev yapan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yeni partisini açıklayacağı 12 Aralık’taki toplantı öncesi, Dışişleri Bakanlığı çalışanlarına yönelik gerçekleştirilen operasyon manidar bulundu. Daha öncede Dışişleri Bakanlığı çalışanlarına yönelik gözaltılar gerçekleştirilmiş ve Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceler gündeme gelmişti.

Mayıs ayında gerçekleştirilen operasyonun devamı kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla Ankara Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerinin, Dışişleri Bakanlığın da cemaat ile ilişkili olduğu iddia edilen bürokratlar için “Avrupa” yapılanması tanımlaması yapması dikkat çekti. Soruşturma kapsamındaki şüpheli 29 kişiden 10’un gözaltına alındığı öğrenildi.

Ankara Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerinin ByLock yazışma içerikleri analiz çalışmaları sonucunda Dışişleri Bakanlığında aktif olarak çalışan bir görevlinin söz konusu programı kullandığı tespit edildiği ifade edildi.

Soruşturmayı derinleştiren ekiplerin yaptıkları inceleme sonucunda Dışişleri Bakanlığı “mahrem imamı” olduğu iddia edilen E.Ş. isimli şahsın “Pazarlamacılar” adı altında bir ByLock grubunun varlığı belirlendiği aktarıldı.

Emniyetin elde ettiği bilgiler doğrultusunda Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile paylaşılmasının ardından Bakanlıktan gelen bilgilerle söz konusu gruptaki diğer ‘FETÖ’ üyelerinin kimlikleri de tek tek tespit edildi vurgusu yapıldı.

Kimliği tespit edilen şüpheliler arasında Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Riyad, Berlin ve Paris büyükelçiliklerinde görev yapanlarla önceki dönemlerde Avrupa’daki büyükelçiliklerde çalışan, daha sonra görevine Ankara’da devam eden kişilerin de olduğu belirlendi.

İŞKENCECİ EKİP İŞ BAŞINDA!

27 Mayıs günü Dışişleri Bakanlığı çalışanı 105 bürokrat hakkında gözaltı kararı verilmişti.  Ankara Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerinin yürüttüğü operasyonda gözaltına alınan şüphelilere işkence yapıldığı gündeme gelmişti.

Ankara Barosu tarafından görevlendirilen avukatlar işkence iddiaları üzerine Mali Suçlarla Mücadele Şubesine bir grup avukatla giderek söz konusu iddialar üzerine rapor hazırlamıştı.  Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi, Cezaevi Kurulu ve İnsan Hakları Merkezi, tarafından hazırlanan raporda gözaltına alınan kişilerden görüştükleri 5 kişinin işkenceye maruz kaldığını tespit etmişti.

[BoldMedya] 7.12.2019

Özgürlük tırı ABD yollarında: Türkiye’deki mağdurların sesi olacak

ABD’de faaliyet yürüten Advocates of Silenced Turkey, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekmek için yeni bir adım attı. Yaşanan hukuksuzlukları duyurmak amacıyla hazırlanan ‘Özgürlük Tır’ı bir ay süreyle Amerika’nın 10’a yakın eyaletini dolaşacak.

BOLD-Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri ve uygulanan tenkil sürecini ABD kamuoyunda gündeme getirmek amacıyla daha önce gerçekleştirdiği eylemlerle tanınan Advocates of Silenced Turkey, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları günü nedeniyle ‘Özgürlük Tır’ adı altında farkındalık çalışması gerçekleştirdi. Faaliyet kapsamında hazırlanan eylem için, 16 metre uzunluğunda bir tır yaşanan mağduriyetler anlatan görsellerle giydirildi.

Afişlerde Erdoğan Türkiye’sinde 30.000’den fazla kişinin siyasi tutuklu olduğuna, tututluluk sürelerinin tek başına bir cezalandırma yöntemine dönüştüğüne ve dahası onlarca işkence vakası yaşandığına vurgu yapıldı. Kadın ve çocukların bile hapsedildiği ülkede sadece mesleğini yaptığı için özgürlüğünden mahrum edilen gazetecilere de ayrıca değinildi.

New York’tan yola çıkan 16 metre uzunluğundaki tır, tüm gün boyunca Birleşmiş Milletler Merkezi, Times Meydanı ve World Trade Center gibi şehrin en işlek noktalarında dolaşan tır batıdaki eyaletlere doğru yolculuğuna devam edecek.

10 Aralık Salı günü ise İnsan Hakları Günü kapsamında New York City basta olmak üzere Chicago, Kansas City, Oklahoma, Tulsa, Atlanta, Boston ve Philadelphia’da  anma programları gerçekleştirilecek. Eylem Amerika ile de sınırlı kalmayacak. Ayrıca Kanada’nın Ottawa ve Kitchener şehirlerinde de Türkiye’de yaşanan mağduriyetlere yönelik etkinlikler düzenlenecek.

[BoldMedya] 7.12.2019

Fotoğraftaki 15 Temmuz senaryosunu alt-üst eden detay

''Hani Erdoğan’ın torunuyla çektirdiği ve basına yansıyan bir fotoğraf var ya, işte o oda araştırılıyor ama o odaya benzer bir oda ya da kütüphane ne otelde ne de villada bulunuyor.''

Ahmet Nesin | artigercek.com
15 Temmuz Erdoğan’ın darbesini önlemek için mi erken başladı?

15 Temmuz darbe girişimine karşı yapılan darbe öyle bir noktaya geldi ki, ben artık olaya tersinden bakmaya başladım. Yani Recep Tayyip Erdoğan arkasına Ergenekon ekibini de alıp bir darbe yapacaktı, yerini kendi açısından daha sağlamlaştıracak, Ergenekon da uzun süredir var olan asker içi bütün tartışmalardan uzak, istediği siyaseti uygulayacaktı. Zaten 2014 yılında “Darbe valizim hazır” başlıklı yazımda da bunu ima etmiştim. Taktik şuydu, Erdoğan darbe olsun diye elinden geleni yapacak ve sonra onu önleyerek, herkesi ama herkesi aynı kefeye koyacaktı.

2 hedef seçilmişti Erdoğan ve Ergenekon tarafından, asker ve bürokrasi Gülen ekibine dahil edilecek, sosyal demokratlar dahil bütün sol PKK’ye dahil edilecek. Hatta bununla da kalmayacak, Millet İttifakı’na katılan her parti PKK’ye yardım ve yataklıkla suçlanacak. Aylardır televizyonlarda bu konuşuluyor ve onları dinleyip seyretmekten neredeyse psikolojik tedavi ister duruma gelmek üzereyim. Bu durumdan beni ne kurtarıyor biliyor musunuz, salaklıkları, o kadar basitler ki, o kadar pespaye yaklaşımlarda bulunuyorlar ki, onların psikolojilerinin bozuk olduğunu düşünüp yırtıyorum.

Darbeden bikaç gün sonra Erdoğan’ın darbeden haberdar olduğunu yazmıştım, hatta belgesini de kaç kez yayınladım. Doğal olarak o belgeyi, daha doğrusu ifade tutanağını kayda geçiren polis memurlarının ve komiserlerin haberi var. O tutanakta ismi geçen emekli general ve AKP milletvekili Şirin Ünal’ın haberi var, bir de doktor binbaşının haberi var. Normal mantığa göre bu kişilerin darbeyle hiçbir bağlantısı yok ama haberleri oluyor, ne zaman 15 Temmuz’dan yaklaşık 40 gün önce. Hepsinin de ağzı torba ve büzülmüş, kimseye bişey söylemiyorlar.

Peki başka kimlerin haberi var, yukarıda saydığım kişilerin söylediği herkesin haberi var, bir kere Erdoğan’ın ailesinin haberi var, Şirin Ünal’ın yakın çevresinin var, var oğlu var yani. Bir kişinin daha haberi var, o da MİT müsteşarı Hakan Fidan. Bunu nereden anlıyoruz, onu da mahkeme tutanaklarından anlıyoruz. 15 Temmuz Köprüsü davası müştekilerinden Berat Kulunyarab’ın ifadesinden. Berat Kulunyarab ifadesinde “İstihbaratçı tanıdıklarım olduğu için 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe kalkışması olacağını biliyordum. Bu nedenle 14 Temmuz 2016 günü otobüsle İstanbul’a geldim. Ümraniye ilçesinde beklemeye başladım. Kalkışmanın başladığına dair haberler gelince Boğaziçi Köprüsüne hareket ettim.” diyor.

Bu kişi darbe olacağını tam da otobüse binmeden mi almıştır, hiç sanmıyorum, en az 3-5 gün öncesi vardır. Haberi istihbarat görevlileri verdiyse, onların başı olan Hakan Fidan’ın da haberi vardır ve o zaman neden bağlı bulunduğu Başbakan Binali Yıldırım’a haber vermemiştir.

Gelelim ikinci bölüme, darbeden 3 gün önce Erdoğan ve ailesi Marmaris’e tatile gidiyor, ancak ilginç, Erdoğan’ın Marmaris’te olduğuna dair tek bir foto ya da belirti yok. 15 Temmuz günü camiye gidip Cuma namazını kıldığını gören de yok. Hepsini bir kenara bırakın, Erdoğan ve ailesi Serkan Yazıcı’nın oteline davetli, orada kalacak. Erdoğan 11 Temmuz’da Marmaris’e geliyor ama Serkan Yazıcı’nın ifadesine baktığımızda kendisiyle görüşmediği yada görüşemediği. Erdoğan’ın otele giriş yaptığı (Söylenen) gün ve saatte kendi oteline davet eden Serkan Yazıcı Muğla’nın ileri gelenlerinden birisinin yemek davetinde, yani koskoca cumhurbaşkanını davet ediyor ama karşılamıyor.

Hani Erdoğan’ın torunuyla çektirdiği ve basına yansıyan bir fotoğraf var ya, işte o oda araştırılıyor ama o odaya benzer bir oda ya da kütüphane ne otelde ne de villada bulunuyor. O zaman torunuyla çektirdiği fotoğraf nerede çekildi, bu da ayrı bir muamma.

Sonraki yazıda Marmaris’te kameraya yansıyan kişileri ve imzalanan uluslararası bir sözleşmeyi yazacağım. Bu yazılarla darbeyi esasında kimin başlattığını daha net göreceğiz.

[Samanyolu Haber] 7.12.2019

TRT Haber’i Avrupa’nın en iyisi yapan Ahmet Böken 3 yılı aşkın süredir tutsak

15 Temmuz sonrası tutuklanan ve 9 yıl 9 ay hapse mahkum edilen eski TRT Haber Genel Yayın Yönetmei Ahmet Böken 3 yılı aşkın süredir cezaevinde.

Hukuksuz bir şekilde hapis cezası verilen Böken için Af Örgütü kampanya başlatmıştı.

Geçmişi başarılarla dolu olan Böken, TRT Haber Genel Yayın Yönetmenliği yaptığı dönemde kanalı zirveye taşımıştı. TRT Haber  2012 yılında Avrupa’da “yılın en iyi televizyonu”seçilmişti.

[TR724] 7.12.2019

Dünya dizeli yasaklıyor, Türkiye zirveye taşıyor! [Yusuf Dereli]

Özellikle Avrupa’da bir çok ülkede çevre hassasiyeti nedeniyle dizel otomobiller yasaklandı. Ancak Türkiye’de durum tam tersi! Türkiye İstatistik Kurumu, trafiğe kayıtlı araç sayısının ekim ayı sonu itibariyle 23 milyon 153 bin 556 olduğunu açıkladı. Geçtiğimiz yıl trafiğe kayıtlı otomobillerden yüzde 36,6’sı dizeldi. Bu yıl ise bu oran yüzde 38’e dayandı! Dünyanın teşvik ettiği LPG ve benzinli otomobillerin oranında ise düşüş var.

TÜİK’in verilerine göre, 2019 yılı Ekim ayında 68 bin araç trafiğe kayıt yaptırdı. Söz konusu rakamın yüzde 63’ünü otomobiller oluşturdu. Faiz indirimlerinin de etkisiyle trafiğe kaydı yapılan taşıt sayısı bir önceki aya göre yüzde 29,8 arttı. Bu artış otomobilde yüzde 51, minibüste yüzde 8, kamyonette yüzde 53,9, kamyonda yüzde 34,8, traktörde yüzde 19 olarak kayıtlara geçti.

DİZEL ORANI YÜZDE 38’E DAYANDI

Ekim ayı sonu itibarıyla trafiğe kayıtlı 12 milyon 515 bin 365 adet otomobilin yüzde 37,8’i dizel, yüzde 37,5’i LPG, yüzde 24,3’ü benzinli olarak tespit edildi. Elektrikli veya hibrit otomobillerin oranı ise binde 1. Ocak-Ekim döneminde trafiğe kaydı yapılan 300 bin 979 adet otomobilin yüzde 54’ü beyaz, yüzde 24,1’i gri, yüzde 6,9’u siyah ve yüzde 5,6’sı kırmızı iken yüzde 9,4’ü ise diğer renklerden oluştu.

LPG ORANI DÜŞTÜ

Geçtiğimiz yıl aynı dönemde trafiğe kayıtlı araç sayısı 22 milyon 818 bin olarak açıklanmıştı. 2018 yılı Ekim ayı sonu itibarıyla trafiğe kayıtlı 12 milyon 373 bin 601 adet otomobilin yüzde 38’i LPG, yüzde 36,6’sı dizel, yüzde 25’i benzin yakıtlı olarak kayıtlara geçmişti. Özellikle Avrupa’da bir çok ülke çevre hassasiyeti nedeniyle dizel kullanımını yasaklıyor. Hatta bir çok otomobil markası dizel üretimine son verdiğini duyurdu. Ancak Türkiye için bütün bunlar hiç bir anlam ifade etmiyor!
Yeni Captur’e Euro NCAP’ten 5 yıldız

Yeni Renault Captur, Euro NCAP güvenlik testlerinde en yüksek not olan beş yıldız almayı başardı. Kasım ayında yenilenen B-SUV’un lideri Captur, en üst seviyede aktif ve pasif güvenlik sunuyor. Euro NCAP testlerinden beş yıldız alan Yeni Clio gibi ittifakın yeni platformu CMF-B’yi kullanıyor.

Yeni Captur, oldukça zengin bir donanım seviyesine sahip: 6 adet hava yastığı, acil durum fren destekli ABS, bir kamera ve radar (bu ekipmanlar şeritte kalma yardımı, hız uyarılı trafik işareti tanıma özelliği, güvenli mesafe uyarısı ve acil durum fren destek sistemi gibi sistemlerin çalışmasına olanak sağlıyor), hız ayar ve sınırlayıcı, beş koltukta da emniyet kemeri hatırlatıcısı ve acil durum arama. Ayrıca standart olarak sunulan 360° kamera, yüzde 100 LED ön farlar, otomatik kısa/uzun far ve kendiliğinden kararan iç dikiz aynası, daha güvenli bir görüş sağlıyor.

SUV’un yeni lideri: Peugeot

Son dönemde tasarımlarıyla öne çıkan Fransız otomotiv devi Peugeot, zirveleri zorluyor. Türkiye’de otomotiv pazarı daralırken, Peugeot Türkiyeise büyümesini sürdürüyor. Kasım sonu itibariyle satış sıralamasında beşinci sıraya yükselen Peugeot, SUV segmentinde ise liderliğe oturdu.

Tasarımı, teknolojisi ve benzersiz sürüş keyfi ile beğeni toplayan Peugeot SUV ailesi Kasım sonu itibariyle SUV segmentinin lideri oldu. Peugeot SUV ailesinin 2018 yılında %9,9 olan segment payı, Kasım sonu itibariyle 11.485 adetle %14,8’e yükseldi. Markanın SUV segmentindeki liderliğinin yanında, Peugeot SUV 3008 9.122 adet satış ve %16,5 pay ile C-SUV segmentinde de liderlik koltuğuna oturdu. Uzun bir süredir en çok tercih edilen SUV markası Nissan’ın Qashqai modeli, kasım ayında 8 bin 32 adet satışla ikinci sırada yer aldı.

[Yusuf Dereli] 7.12.2019 [TR724]

Zincirin halkaları [Betül Gül]

“Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden (yaratan), her şeyi halk etmiştir. Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir” (Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye)

Yanardağlar okyanuslarda plankton “patlamalarına” neden oluyor; planktonlardan salınan moleküller okyanusların üstünde bulut oluşmasını sağlıyor… Dünya sisteminin unsurları arasındaki ilişkiler çok kompleks. Bunu, bitkisel planktonların dahil olduğu zincirin bir bölümüne bakarak anlamak mümkün. Öncelikle şunu belirtelim, okyanuslarda binlerce türü bulunan bu minik canlılar fotosentez yaparak Dünya’daki tüm yağmur ormanlarının ürettiğinden daha fazla oksijen üretiyor. Yüzey sularından devasa miktarda karbondioksit alıyor ve sera gazı karbondioksidin atmosferdeki oranını etkileyerek gezegenin işleyişinde önemli rol oynuyor. Denizlerdeki besin zincirinin de temelini oluşturuyorlar.

Eylül ayında ünlü akademik dergi Science’da yayımlanan bir araştırma, Hawaii’nin Kīlauea Yanardağı’ndan okyanusa dökülen lavların sıcaklığıyla nitrat gibi besleyici maddelerin yüzeye taşındığını ve normalde besin açısından fakir olan sularda bitkisel plankton patlamaları meydana geldiğini, (planktonların hızla çoğaldığını) gösterdi. Yakın bir geçmişte sonuçları Science dergisinde yayımlanan bir  araştırma da, Himalayalar’daki kar örtüsünün azalmasıyla binlerce kilometre ötede besin zincirinin değiştiğini, karbon döngüsünün ve iklimin etkilendiğini göstermişti. Güneybatı Asya’daki, özellikle de Himalayalar’daki karların azalması daha az güneş ışınının geri yansımasına ve karadaki sıcaklığın artmasına neden oluyor; kara ve deniz arasındaki sıcaklık farkının büyümesi muson rüzgârlarını güçlendiriyor; daha güçlü esen muson rüzgârları Umman Denizi’ni karıştırarak besleyici maddeleri yüzeye taşıyor, bu da bitkisel plankton patlamalarına yol açıyordu.


NASA Earth Observatory | Umman Denizi’nde bitkisel plankton patlaması.
Dünya sisteminin unsurlarının birbirlerinden kopuk olmadığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri bitkisel planktonların bulut oluşumuna yol açan bir molekülü salmaları. DMSP adı verilen bu molekülün antistress molekülü olduğu, güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınların yoğun olduğu zamanlarda bitkisel planktonlardan salındığı belirtiliyor. DMSP sudaki mikroorganizmalarca dimetilsülfite dönüştürülüyor; dimetilsülfit sudan atmosfere geçiyor ve kükürt bileşikleri oluşturuyor. Kükürt bileşikleri, çevrelerinde su buharının yoğunlaştığı “yoğunlaşma çekirdeği” görevi yapıyor ve bulutların oluşumasını sağlıyor. Georgia Tech araştırmacılarına göre planktonlar, okyanusların üstündeki bulut oluşumlarını çarpıcı biçimde değiştiriyor.

Son yıllarda, küresel ısınmaya karşı okyanusları demirle gübreleyip bitkisel planktonların çoğaltılması ve böylece atmosferdeki karbondiosit miktarının düşürülmesi, ya da atmosfere sülfat tanecikleri karıştırıp güneş ışınlarını yansıtarak Dünya’nın soğutulması gibi jeomühendislik projeleri öne sürüldü. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Prof. Sallie W. Chisholm, gübreleme yöntemiyle planktonları çoğaltma yöntemine dair endişesini şöyle dile getirmişti: “Sistemin içinde ne olduğunu bilmeden onu nasıl kullanabiliriz? Okyanuslarda bizim anlayamadığımız çok çeşitli işlevler sürdürülüyor.” Avustralya’nın Charles Sturt Üniversitesi’nden Prof. Clive Hamilton ise The New York Times için kaleme aldığı makalesinde şunları söyledi: “Ekolojiden öğrendiğimiz bir ders varsa o da şudur: Bir ekosisteme ne kadar yakından bakarsak o kadar kompleks hale gelir. Şimdi ekosistemlerin en büyüğü ve en kompleks olanını, gezegeni manipule etmeye kalkacak teknolojileri kullanmayı ciddi olarak düşünüyoruz. Sülfat taneciklerinin pürkürtülmesi sadece sıcaklığı değil, ozon tabakasını, küresel yağmur rejimlerini, biyosferi de değiştirir.” Hamilton, makalesini atmosfer bilimci Prof. Ronald G. Prinn’in şu sözleriyle sonlandırdı: “Anlamadığınız bir sistemi nasıl düzenleyebilirsiniz?”

 “Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır (bağlantılı) ve her harfi, bâhusus zîhayat (canlı) bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf (kat kat) iştibak-ı tesânüd-ü nazmı (bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış olan nazım, dizilişi) vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi (sınırsız bir kudret) lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi (güneş sistemini) de o tanzim etmiştir” (Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye)

“Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye (doğal sebepler), hem müteaddit (çok sayıda), hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a’mâ (kör rastlantı) ve ittifakıyet-i avrânın (kör ittifakın) eline vermiştir.” (Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye)

[Betül Gül] 7.12.2019 [TR724]

Hz. Ömer (ra) kızını öldürdü mü? [Dr. Reşit Haylamaz]

Kulaktan kulağa dolaşan bir üstûre var; neymiş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) kızını öldürmüşmüş! Câhiliyye’ye ait eski günlerinden birisini hatırladığında taaccüple güler, diğeri aklına geldiğinde ise hicranla ağlarmış! Taaccüple güldüğü, put şeklinde yaptıkları yiyeceklerini acıkınca yemeleri, hicranla ağladığı ise kızını öldürmesiymiş!

Yalan; hem de en kuyruklusundan!

Böyle bir bilgi, “kaynak” hüviyetindeki hadîs, siyer ve tarih gibi muteber kitapların hiçbirisinde yok.

Var olduğu ileri sürülen kitap veya kitapların hepsi Şia patentli.

Şia’nın Hazreti Ömer’e bakışı ise müsellem; onlara göre Hazreti Ömer’in katili kahraman, şehîd edildiği gün de bayram!

Yalana kurulu bir sistemin bunu tekrarlayıp durması normal; acı olan, ustaca kurgulanan bu yalanın bizim dünyada da müşteri bulması, zaman zaman cami kürsülerini bile kirletebiliyor olması.

Evet, Câhiliyye günlerinde kız çocuklarının öldürüldüğü doğru. Bunu, farklı yerlerinde Kur’ân da haber veriyor ve o günkü sosyal baskıyı anlatırken, şöyle bir tablo resmediyor bize:

“Onlardan birisine, ‘Kız çocuğun oldu!’ müjdesi verildiğinde, öfke ve üzüntüsünden yüzü kaskatı, mosmor kesilir ve müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp, eş ve dostundan saklanmaya çalışırdı. Başına bu hal geldiğine göre şimdi ne yapacağını düşünmekteydi; hor, hakir ve itilip kakılan bir belâ olarak hayatta mı bıraksın, yoksa onu toprağa mı gömsün! Dikkat ediniz; ne kötü hükmediyor ve yanlış karar veriyorlardı!”

Hatta, yine farklı yerlerinde Kur’ân, açlık endişesiyle o gün, erkek çocukların da öldürüldüğünü haber veriyor bize.

Bunları anlatırken Kur’ân, “Öz çocuklarını bile öldürecek kadar alçalmışlardı!” dercesine bir durum tespiti yapıyor ve öncesinde yaşanan olumsuz bir kareyi, İslâm’ın kıymetini tescil adına ve Kelâm-ı İlâhî ile ebedileştiriyor!

Yukarıda mealini zikrettiğimiz âyet indikten sonra Habîb-i Zîşân Hazretleri’nin yanına “birisi”nin geldiğini anlatıyor kaynaklar; önce, “Bizler, Câhiliyye döneminin insanlarıyız; kendi elimizle yapageldiğimiz putlara tapan ve kızlarımızı öldüren kişileriz biz!” demiş ve ardından şöyle devam etmişti:

“Benim de bir kızım vardı, Yâ Resûlallah! Cehâlete ait bu baskılara dayanamadım ve bir gün, kızımı yanıma ben de çağırdım. Koşarak geldi; çağırıp onunla ilgilenmemden o kadar mutlu olmuştu ki! Elinden tuttum ve uzaklarda bildiğim bir kuyunun yanına götürdüm onu. Eli avuçlarımın içinde olduğu halde kuyunun kenarında otururken, birden arkasından vurdum ve onu kuyuya itiverdim. Aşağıya düşerken bile kuyudan, “Babacığım! Babacığım!” diyen sesi yükseliyordu!”

Çok acı bir tabloydu bu ve dünyanın en rakîk kalbinin sahibi Resûl-ü Kibriyâ Hazretlerini de rikkate getirmiş, ağlatmıştı. O kadar ağlamıştı ki gözyaşlarıyla mübarek sakalı ıslanmıştı. O’nun bu kadar hüzünlendiğini gören ve üzüntüsüne yüreği dayanmayan bir başka sahâbî kalktı ve hâdiseyi anlatan adama, “Ne yaptın sen, dedi. “Neden Resûlullah’ı hüzünlendirip ağlattın!”

Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), aynı kanaatte değildi. Güzel bir duyarlılık olsa da ortada tedavi edilmesi gereken bir durum vardı; mübarek eliyle işaret ederek, “Bırak onu!” buyurdu ve ilave etti:

“Zira o, geçmişinde yaşadığı önemli bir yanlışı sorguluyor!”

İtab görüp azar işiteceğini düşündüğü yerden gördüğü bu olağan üstü şefkat, adamı da rahatlatmıştı. Ancak Resûlullah’ın bir talebi vardı; adama döndü ve “Yaşadıklarını Bana bir kez daha anlatır mısın!” dedi.

Bunun üzerine adam, yeniden anlatmaya başladı. Doğal olarak Huzur’un hüznü artmış, rikkat de tavan yapmıştı! Gözyaşını silip duygularını bastıran Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şüphesiz ki Allah (celle celâlühû), bugününüzün hakkını vererek O’na kul olduğunuz sürece, Câhiliyye döneminde yaptıklarınızı orada bırakır!” buyurdu ve adama dönerek, “Haydi, dedi. “Şimdi, her şeye yeniden başla!”

Peki, “Bunun konumuzla ne alakası var?” diyebilirsiniz.

Var. Zira sözünü ettiğimiz âyet geldiği gün Hazreti Ömer (radıyallahu anh) henüz Müslüman olmamıştı ki “adam” olarak ifade edilen kişi O (radıyallahu anh) olsun!

Ayrıca burada, “adam” olarak ifade edilen kişinin kim olduğunu, o günü yaşayan herkes biliyordu ama ismini söylemediler. Şüphesiz ki bu, Resûlullah’ın terbiyesinden geçmiş cemaate ait müthiş bir hassasiyetti ve sadece bu olayla da sınırlı değildi. Mesela, Uhud’un seyrini değiştiren içtihadın sahibi kırk kişinin kimler olduğunu Sahâbe de biliyordu; savaşın bittiğine hükmetmiş ve “okçular tepesi”ni terk ederek fırsat bekleyenlere alan açmışlardı! Ama hiç söylemediler! Zira, affedeni affetmek, setredeni setretmek, ilâhî ahlâkın bir tezahürü idi; rehber olarak aynı hassasiyeti, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerinde ve hem de kemal noktasında görüp duruyorlardı. Dolayısıyla onlar, zamanın behresinde böyle bir yanlışlığı yapan o insanı tanıdıkları halde sonrakilere ismini söylemedi ve zihinlerde olumsuz bir isim olarak yerleşmesinin önüne geçtiler!

Burada sorulması gereken soru şu: Herkesin duyarlı olduğu konuda Hazreti Ömer gibi en önlerdeki birisi ve üstelik duyarlılığı, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından “Sizden önceki ümmetler arasında ilhama açık feraset sahibi insanlar vardı; şayet ümmetim arasında aynı çizgide birisi varsa, şüphesiz o Ömer’dir!” şeklinde tescil edilmiş birisi neden kendine ait bir kusuru söyleyip herkesi şahit tutsun?

Öte yandan, kız çocuğunu öldürme adetinin ne zaman başladığı ve bunu, hangi sebeple kimlerin başlattığı, bu uygulamanın hangi kabile ile başlayıp hangi kabileler tarafından kabul gördüğü, toplamda ne kadar kız çocuğunun öldürüldüğü, hatta öldürmek üzere iken babasının elinden kaç tane kız çocuğunu kimlerin kurtardığı ana hatlarıyla bellidir. Savaş sonrasında esir alınan kızlarını kurtarmak üzere masaya oturan kabile reisi, karşı tarafla anlaşıp onları teslim almaya geldiğinde kızları buna rıza göstermeyip esir alındıkları yerde kalmayı tercih ettiklerinde bunu ihanet olarak algılayan ve küplere binen adam, bundan sonra doğan çocukları arasında kız olursa, hepsini öldüreceğine dair ahdetmiş ve dediğini yapmış, ardı ardına 10 tane kızını öldürmüştü. O günkü telakkilere göre reislerini sorgusuz takip eden cühela takımı da aynı işi yapmaya başlayınca bu iş, bir geleneğe dönüşmüş ve başka kabilelere de sıçramıştı.

Unutmamak gerektir ki bu uygulama, genel bir hal almamış, sınırlı kalmış ve bütün kız çocukları öldürülmemiştir. Aksi halde insanlık soyunun devamlılığı adına büyük zaaflar söz konusu olur ve bölgede kadın nedreti yaşanırdı. Halbuki, o gün yaşanan çok evlilikler ve ailelerin çocuk sayılarına bakıldığında, kadın nüfusunun erkek sayısından daha fazla olması gibi bir realite ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Şu da bir hakikat ki o gün, insanlık onurunu yerle bir eden bu uygulamadan rahatsız olanlar ve kızını öldürmek için niyetlenenleri vazgeçirmek için gayret gösterenler de yok değildi; mesela meşhur şair Ferezdak’ın dedesi Sa’saa İbn-i Nâciye’nin, kız çocuğu doğduktan sonra, “Sesini bile duymak istemiyorum!” diye feryat eden Temîm kabilesinin büyüğünü, bindiği dâhil üç deve vererek bu işten vazgeçirdiği anlatılmaktadır. Aynı şahsın benzeri bedeller ödeyerek 96 kız çocuğunu ölümden kurtardığı ifade edilmektedir ki meşhur şair Ferezdak, “Soyumuzdan, kız çocuğunu diri diri gömen kadınlara engel olup onu gömülmekten kurtaran ve hayatta kalmasını sağlayan kişiler de çıkmıştır!” demek suretiyle dedesinin bu duruşunu şiiriyle tescil etmiştir. Gelecek Son Nebî’nin müjdelerini seslendiren muvahhidlerden ve hem de Hazreti Ömer’in amcası Zeyd İbn-i Amr da bu işe şiddetle karşı çıkanlardandır; kızını öldürmeyi kafasına koyan adamın yanına gelir ve ona, “Onu öldürme! Bana teslim et; nafakasını ben karşılayayım!” derdi.

Şu bir gerçek ki insanlık dışı bu uygulama, Kureyş’e hiç bulaşmamış ve ne Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ailesi Benî Hâşim ne Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) oymağı Benî Teym ve ne de Hazreti Ömer’in kabilesi Benî Adiyy’de kız çocuğunu öldürme vahşeti yaşanmamıştır ki İslâm geldiği gün, bahsini ettiğimiz bu kabilelerden her bir ferdinin kızları vardı; öldürmemişlerdi ve yaşıyorlardı! Hatta, sonraları “Annemiz” olma bahtiyarlığına yükselecek olan Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) kızı Hafsa Validemiz, İslâm gelmeden 5 yıl önce ve Câhiliyye günlerinde doğmuştu! Hazreti Ömer ise, İslâm’dan 5 yıl sonra Müslüman olmuştu ki o gün Hafsa validemiz, 10 yaşında bir kız çocuğu olarak babasının yanında yaşıyordu. Fâtıma adında başka bir kızı daha vardı Hazreti Ömer’in ve belli ki onu da öldürmemişti. Öte yandan, amcası Zeyd İbn-i Amr’ın oğlu Saîd İbn-i Zeyd ile evli olan Fâtıma Bint-i Hattâb da Hazreti Ömer’in kız kardeşi idi.

Nereden bakarsanız bakın, ortada yalın bir gerçek var: Hazreti Ömer (radıyallahu anh) kızını öldürmemiş!

Diğer taraftan öylesine bir tezat söz konusu ki bu yalanı duymayan da kalmamış!

Zaten, hüner, maharet ve ustalık burada gizli; adamlar, zaafımızı iyi biliyor; balın içine zehiri ambalajlamış, “tiryak” diye yutturuyor!

İşte bu zaafı keşfeden kezzâb, bakışı keskin olmayanın göremeyeceği bir kurguyu, üstelik “medih görünümlü” bir ambalajla topluma zerk ediyor!

Ve bunu biz de alıyor, cami kürsüsünden bile paylaşıyoruz ve farkına varmadan zihinlere, kızının katili bir “Ömer” nakşediyoruz, hem de mabed patentli.

Bugün olup bitenlere şöyle bir kulak kesilin; benzeri kurgu ile aynı çizgide yeniden nelerin tezgahlandığını, Acem-Bizans patentli ilginç oyunların sahnelendiğini görürsünüz!

Hakikat kisvesi giymiş ama nifak maskeli, adı-sanı gizli ama hedefi âşikâr birileri, yine itibar avında ve muhtemel ki yarın yürüyeceği yolun taşlarını döşüyor!

Günün senaristlerine figüran olmamak ve bu delikten bir daha ısırılmamak için azami temkin ve teyakkuza ihtiyaç var.

[Dr. Reşit Haylamaz] 7.12.2019 [TR724]

Televizyonda izdivaç! [Bekir Salim]

Yıllar önce yaptığımız bir atışma… Video da 7-8 senelik… Mizahi bir yolla sosyal yaralara dokunmaya gayret ettiğimiz bir seri… Baktım ki hâlâ değişen bir şey yok; sizinle de paylaşmak istedim.

Bu kadar sıkıntının olduğu yer ve zamanda az nefeslenelim. Aslına bakarsanız, büyüklerin dediği gibi; “güleriz ağlanacak hâlimize”… Rasim Ağabeye de bir Fatiha lütfen…


Rasim Köroğlu:
Seksenlik bir taze televizyonda,
Niye hala gelin olmadım diyor.
Ekrandan ekrana koşarım amma,
Gönlümce bir koca bulmadım diyor.

Bekir Salim:
Doksandan gün almış Süleyman Ağa,
Buraya boşuna gelmedim diyor.
Sallayıp bastonu, kalktı ayağa,
Daha yaşıyorum, ölmedim diyor.

Rasim Köroğlu:
Beklentim yok puldan, paradan yana,
Yeter ki heyecan, aşk yaşat bana.
Lânet olsun eski kocam İhsan’a,
Onunla bir tek gün gülmedim diyor.

Bekir Salim:
Sen öp başına koy gene İhsan’ı,
Benimkiler delirtirdi insanı,
O yüzden boşadım çatlak Kezban’ı
Hiç birinde huzur bulmadım diyor.

Rasim Köroğlu:
Altımda Mersedes olsun isterim.
Kollarım bilezik dolsun isterim.
Kocam bana bir ev alsın isterim.
Hiç kendi evimde kalmadım diyor.

Bekir Salim:
Olsa ile bulsa yan yana gelse,
İstediğin şeyler bununla kalsa,
Bağ-kurdan maaşım var nasıl olsa,
Nerede harcarım, bilmedim diyor.

Rasim Köroğlu:
Nine bu durumda hiç der mi peki,
Para yoksa koca dediğin neki!
Baktı ki ihtiyar züğürdün teki,
Senden elektrik almadım diyor.

Bekir Salim:
Ceryan tutmuş gibi titrer her yanın.
Dökülmüş dişlerin, çürümüş tenin,
Taliplilerim çok… Ben zaten senin,
Buruşuk yüzüne kalmadım diyor.

Rasim Köroğlu:
Neler neler gördük bizler ekranda,
Eş arar Nineler, kızlar ekranda,
Utanmaz mı acep yüzler ekranda,
Rasim bu işleri bilmedim diyor.

Bekir Salim:
Ey Salim, halimiz ne kadar acı,
Kimlerin elinde bu ipin ucu?
Her ekranda bir “arabulucu”,
Bu mesleğe isim bulmadım diyor.

[Bekir Salim] 7.12.2019 [TR724]

Kadınlar muayyen günlerinde hangi ibadetleri yapabilir? [Cemil Tokpınar]

Kadınların muayyen günlerde ibadetler konusunda nasıl davranacaklarına dair geniş bilgiler ilmihal kitaplarımızda olduğu halde uygulamada bazı karışıklıklar yaşanıyor. Sanki bu dönemde hiçbir ibadet yapılamazmış gibi bir tavır sergileyenler var. O kadar ki, bu günlerde neredeyse hiçbir evrad, ezkar, salavat okunamazmış zannedenler bile var.

Hatta kimileri namaz da kılamadığı için zikirden uzak olmaya o kadar alışıyor ki, mazeret günleri bittiği zamandüzenli namaz kılmakta zorlanıyor.

Peki çözüm nedir?

Birincisi, muayyen günlerde hangi ibadetlerin yapılıp hangilerinin yapılamayacağını güzelce öğrenmek.

İkincisi de, bu bilgiyi bütün imkânlarını kullanarak bilmeyenlere öğreterek bu konudaki bilgi yanlışlıklarını gidermeye ve doğruları öğretmeye çalışmak.

Önce bir soruyla başlayalım.

“Kadınlar muayyen aylarını nasıl görmeliler,  bu dönemlerin Allah katındaki karşılığı nedir?”

Hanımların muayyen halleri, Kur’an’ın ifadesiyle “eza, yani sıkıntı verici bir rahatsızlık hâli”dir. Hiçbir sıkıntı hikmetsiz ve sevapsız değildir. Özellikle Rabbimizin en büyük eseri olan insanın yaratılması için katlanılan bu fedakârlık asla karşılıksız bırakılmayacaktır. Peygamberimizin (s.a.v.) ifadesiyle ayağa batan bir dikenden bile kişinin günahları affedilirse bu dönemde çekilen sıkıntılar ve sancılar elbette günahlara kefarettir. Şu hadis konumuza ışık tutmaktadır:

“Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Marda: 1; Müslim, Birr: 44)

Ayet ve hadislerde anneliğin ve anne hakkının yüceltilmesinin bir sebebi de neslin devamı ve eğitimi için çekilen bu tür sıkıntılardır.

Ancak toplumda bazı yanlış algılar var. Meselâ, âdet dönemlerinde kadının kirli olduğuna inanan, hatta aralarında konuşurken böyle ifadeler kullanan kadınlar olabiliyor.

Oysa bu dönemdeki kirlilik, gerçek kirlilik değil, hükmî kirliliktir. Nasıl ki, abdestli ve temiz bir kimse, abdestini bozan bir durumla karşılaşsa maddeten temizdir, ama namaz kılabilmesi için tekrar abdest alması gerekir. Âdet döneminde de normal temizliğine dikkat eden hanım kardeşlerimizin hiçbir şekilde kirlilik duygusuna kapılmaması gerekir. Ayrıca ibadeti emreden de, insanı yaratıp bu tür hallere muhatap eden de, âdet dönemine ait hükümleri Kur’an ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vasıtasıyla bize bildiren de Rabbimizdir. O her işi rahmet ve hikmetle yaptığına göre, bu konuda her bakımdan rahat ve huzurlu olmak gerekir.

Muayyen günlerde namaz vaktinde ne yapılabilir?

Öncelikle “Hanımlar muayyen günlerde hangi ibadetleri yapamaz?” sorusunu cevaplayalım. Bu konuda ilmihal kitaplarımızda geniş ve ayrıntılı bilgiler vardır. Kısaca hatırlatmak gerekirse, hanımlar mazeretli günlerinde namaz, oruç, secde, Kâbe’yi tavaf, Kur’an’ı tutma ve okuma gibi ibadetleri yapamaz.

Peki, maneviyatlarını diri tutmak ve Allah’la irtibatlarını sürdürmek adına hangi ibadetleri yapabilirler?

İşte bu sorunun cevabı ilmihal kitaplarımızda detaylı ve örnekli olarak verilmiyor. Yazımızın en önemli kısmını da bu sorunun cevabı oluşturuyor.

Maalesef hanım kardeşlerimiz muayyen günlerinde namaz kılamadıkları ve Kur’an okuyamadıkları için Allah’ı zikirden uzak kalabiliyorlar. Hatta hanımların çoğu, Allah’ı zikir adına neredeyse hiçbir şey yapmıyor. Bu durum büyük bir manevî kayıp olduğu gibi, âdet dönemi bittiğinde namaza karşı bir isteksizlik ve tembellik de meydana getirebiliyor.

Eski asırlardaki bazı saliha hanımlar, her namaz vaktinde normal bir abdest alır, seccadeyi serer, üzerine tefekkürle oturur, zikir, tesbihat ve dua ile meşgul olurmuş. Böylece Allah’ı zikirden mahrum kalmazlarmış. Aynı uygulamayı bütün hanımlara tavsiye ederim. Mazeretli günlerinde bu şekilde davranan bir kardeşimiz, hem o anda namaz kılan müminlerin dualarına ortak olur, hem de Rabbimize şöyle bir mesaj verir:

“Allah’ım, namaz vakti geldi ve ben onu kılmaktan mahrumum. Fakat abdest alıp istiğfar, zikir, şükür, tâzim, tesbih, salâvat ve dua ile sana yöneliyorum. Rabbim, seni unutmadım, unutmayacağım ve bu davranışımı da namaz kılmış gibi kabul etmeni istirham ediyorum. Çünkü müsait olsaydım namazımı kılacaktım.”

Elbette dinen böyle bir mecburiyet yok. Bu tavsiyemiz, sadece nafile bir ibadet anlamındadır ki, biliyorsunuz nafile ibadetler Allah’a sevgiden kaynaklanan gönül ibadetleridir ve istenildiği kadar yapılabilir.

İşte muayyen günlerde yapılabilecek evrad ve ezkâr

  1. Kur’an’daki dua ayetlerini ve surelerini dua niyetiyle okuyabilirler. Fatiha, Felâk, Nâs sureleri gibi dua surelerini, Âmenerrasulü gibi dua ayetlerini okumalarında hiçbir sakınca yoktur. Özellikle “Rabbenâ, Rabbî, Allahümme” gibi kelimelerle başlayan ayetler dua ayetleridir.
  2. Kur’an’daki dua ve zikir ayetlerini defalarca veya belirli sayılarda okuyabilirler. Meselâ, Yunus (a.s.)’ın duası olan, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” cümlesini, “Hasbünellâhü ve ni’me’l-vekîl” ifadesini tekrar edebilirler. Bunların dışında ayet veya sureleri belirli zamanlarda belirli sayılarda zikir ve dua maksatlı okuyabilirler.
  3. Kur’an dinleyebilirler. Özellikle bazı kardeşlerimiz bu dönemde mukabeleye katılmayıp cüzlerinden geri kalabiliyor. Oysa okunan Kur’an’ı dinlemesinde hiçbir mahzur yoktur ve okumuş gibi sevap alır.
  4. Peygamber Efendimize (s.a.v.) salâvat getirebilirler. Büyük Cevşen’de yer alan Delâilinnur bölümünün tamamını okuyabilecekleri gibi, sadece bir salavatı, meselâ, salât-ı tefriciyeyi, salâten tüncinâyı, şifa salavatını defalarca okuyabilirler.
  5. Cevşen okuyabilirler. Cevşen baştan sona zikir ve esma-i hüsna ile işlenmiş muhteşem bir duadır. Bazı cümlelerde ayet geçse de zikir ve dua niyetiyle olduğu için mahzur olmaz.
  6. Ayet parçalarından yapılmış zikir ve münacatları okuyabilirler. Meselâ, Büyük Cevşen’de yer alan Sekîne bölümünü,  Münâcatü’l-Kur’an ve Tahmidiye kısmını okuyabilirler.
  7. Veysel Karanî, Abdülkadir Geylanî, Hasan Şazilî, Zeynelâbidin gibi mâneviyat büyüklerinin veya kendi dualarını okuyabilirler, “Estağfirullah ve etûbü ileyh” ve benzer şekillerde tövbe istiğfar edebilirler.
  8. Allah’ı zikirden mahrum kalmamak için beş vaktin namaz tesbihatını yapabilirler.
  9. Dua ve zikir niyetiyle Ayatelkürsiyi, İhlâs Suresini ve benzer sureleri okuyabilirler. Buna göre Arefe günü bin İhlâs Suresi veya sabah akşam Ayatelkürsi okumalarında bir sakınca yoktur.

Bu konu ve diğer dinî alanlardaki sorularına cevap arayan kardeşlerimiz, başta www.hikmet.net olmak üzere güvenilir web sitelerinden istifade edebilirler.

Burada yazdığımız hususlardan farklı fetvalar duymuş olabilirsiniz. Ben görüş ayrılığı olan hususlarda dua ve ibadete izin veren âlimlerin görüşünü tercih ettim. Çünkü muayyen günler hanım kardeşlerimizin neredeyse bir ayının dörtte birini teşkil ettiği için Allah’ı zikirden, dua ve ibadetten mahrum olmamalarını arzu ediyorum.

[Cemil Tokpınar] 7.12.2019 [TR724]

Doğru teşhis ve tedavi şart [Hakan Taner]

Ülkede bir kriz var. Bu kriz sadece ekonomik de değil.

Hukuk ve yönetim sisteminin değişimi, liyakat ve niteliğin derdest edilmesi sonucu çıkan ve giderek toplumsal derin bir yaraya dönüşen kriz bu.

Ülkenin dört bir yanından mütemadiyen ya bir cinayet ya da birkaç intihar haberi geliyor.

Bu gerçekler ve haberler iktidar sahiplerinin medyasında yer bulamıyor.

Türkiye iklim olarak dört mevsimin aynı anda yaşandığı stratejik ve özel konumu ile dillere destan bir memleket.

İçinde yaşadığımız zaman dilimi içerisinde hem iklim değişiklikleri hem de yönetim değişikliği sebebiyle Türkiye’de artık mevsimler de tekdüze.

Bazıları için hep kara kış ve ayaz.

Bazıları için hep ilkbahar ve yaz.

KİME VAR KRİZ?

Son on beş yılda sermaye de güç odakları da değişti.

On beş yıl önce zengin sınıfın milli gelirden aldığı pay yüzde 26 iken bugün bu oran yüzde 57’ye çıktı. Bu oranların resmi rakamlar olduğunu hatırlatmazsak olmaz!

Ülkede ekonomik, hukuk, insan hakları ve  özgürlükler krizi olmak üzere her şeyin krizi var.

Kriz normal vatandaşlar için var.

Herkese yok kriz.

İktidarın krizden anladığı, ekonomik krizin kendi kitlesine de yansıması sonrası oluşacak memnuniyetsizlik ile kendisinden vazgeçme ve yeni arayışlara yönelmesi. Şu an için böyle bir durum söz konusu mu? Buna net bir cevap vermek çok zor.

Alt gelir grupları içerisinde kömür ve makarnaya razı kesim, yine makarna ve kömürünü alabildiği ölçüde kaderine razı.

İktidar kaynakları ile zenginleşen kesimde krizden eser yok.

AKP zenginleri piyasayı domine ediyor desek yanlış olmaz.

Herkes birbirine soruyor: Kriz var ise hınca hınç dolu alışveriş merkezleri (AVM), sıkışık trafik neyin nesi?

Evet hafta içi bile birçok AVM dolu.

Biraz dikkatli gözlem yaptığınızda AVM’lerde dolaşanların önemli bir kısmının orta doğudan gelen ve ülkede mülk ve vatandaşlık alan yabancılar ile AKP gençliği olduğunu anlıyorsunuz.

Şu anda ekonominin çarkları yine bizzat iktidar eliyle zengin olanlar ve vatandaşlık elde edenlerce döndürülüyor.

Bu kesimin ne krizden ne hukuktan ne de yaşanan zorluklardan haberi var.

Ülkede bir de çok kolayından para kazanan rantçı kesim vardı. Bu kesimin rant gelirleri de oldukça arttı.

Son yaşanan “black friday” çılgınlığında bir haftada sadece kredi kartları ile tam 4 milyar 700 milyonluk alışveriş gerçekleşti.

Bu rakam krizdeki bir ekonomide daha başka sorunların olduğuna işaret.

Ülkenin toplumsal sınıfları arasındaki aralık kapanmayacak şekilde açıldı.

Bir kesim kişi başı 100 bin dolar seviyesinde yaşarken, başka bir kesim de kişi başı 3 bin dolar seviyesinde bir hayat sürüyor.

Kişi başı 7 bin 500 dolar sadece bir aldatmaca.

Dolayısıyla kriz herkes için değil.

İktidar da kendi kitlesini doyurduğu ve kendisini iktidarda tutacak rakamı koruyabildiği ölçüde krizi ne önemsiyor ne de umursuyor.

Zaten krize karşı ne teşhisi ne de tedavi yöntemi mevcut.

Ülke yakıtı azalmış bir araç gibi. Yakıt bitene kadar gidebildiği yere kadar gidecek

Sonrası Allah kerim…

[Hakan Taner] 7.12.2019 [TR724]

Firavunlar’ın mega projeleri [Alper Ender Fırat]

Firavun’un bir iddiası, bir hüsnü kuruntusu vardı: Her şeye gücü yeten, istediğini yaşatan, istediğini öldüren, istediğine zenginlik veren istediğinin malına çöken, herkesin kendisine muhtaç olduğu, onun kimseye muhtaç olmadığı anlı şanlı Firavun ölüme mi yenilecekti. Bir gün sıradan insanlar gibi ölecek ve zamanla unutulacak mıydı?

On binlerce köle, ölümsüzlük arzusundaki firavunun arzusunu yerine getirmek için devasa piramitleri inşa etmeye mecbur edilmişti. Firavun en azından ölümsüzlüğü böyle bulabilir, piramitler orada durduğu müddetçe unutulmamayı başarabilirdi. Hiç değilse ölümsüzlüğü böyle yakalayacaktı.

Tıpkı Nemrut gibi, Nemrut’un da gücü her şeye yetiyordu ama o da ölüme çare bulamıyordu. Her şeye hükmeden Nemrut basit sıradan insanlar gibi ölecek miydi? Ölecek ve zamanla unutulacak. O da yakınlarındaki en yüksek tepeye tanrıların(!) yanına devasa heykelini dikti.

Kendine aşık her diktatör, her tiran ölmeyi kendine yakıştıramamış hiç olmazsa, yeryüzüne değiştirilmeyecek çentikler atarak ölümsüzlüğü bulmayı denemiştir. İnsandaki ölümsüzlük isteği, yeryüzünde her zaman var olma arzusu, herkes tarafından sena edilip, anılma beklentisi güç simsarlarının en büyük arzusu olmuştu.

Recep T. Erdoğan’ın İstanbul’a yeni bir boğaz inşa etme takıntısını tetikleyen şeyin tam da bu düşünce olduğu kanaatindeyim. Coğrafyaya imza atma, yeryüzünü değiştirerek dünya durdukça isminin anılmasını sağlama arzusu. Her gelen nesil vay be diyecek!

Çamlıca’da hiçbir ihtiyaç olmamasına rağmen inşa edilen devasa camiyi, ve yine ihtiyaç olmamasına rağmen herkesin muhalefetine rağmen üçüncü havalimanını yaptırması da bu düşüncenin birer yansımaları.

Dünyanın en güzel havalimanlarından birisini yok edip, başka bir havalimanı inşaa etmedeki temel güdü ‘en büyüğünü ben yaptım, nasıl devasa bir şey inşa ettiğimi görün ve beni takdir edin’ düşüncesiydi. En büyük, dünyanın en büyüklerinden, kim yaptırdı ben yaptırdım, ben yeryüzünde bir şeyleri değiştirebilecek güç ve kudrete sahibim.

Oysa Atatürk Havalimanının hemen arkasında bulunan Hava Harp Okulu arazisinden 600 dönüm Atatürk Havalimanına eklenmesi halinde gelecek onlarca yıl da ihtiyacı karşılayabilecekti.  Ama böyle yapsa onun ismi hiçbir zaman anılmayacak, tarihe altın harflerle yazılamayacaktı! Milletin cebinden kendi ismi için on milyarlarca dolar harcadı. Firavunun kendine insanın gücünü kat be kat aşan piramit yapması gibi.

Çamlıca Camii’nin yapımı da böyle bir şeydi. Sülaymaniye’yi, Sultanahmet’i gölgede bırakacak kadar büyük ve herkesin görebileceği kadar yüksek bir tepede. Ben sultan Süleyman’dan da Ahmet Sultan’dan da daha büyüğünü yaparım. Ah şartlar biraz müsait olsaydı da camiinin ismini Recep T. Erdoğan koyabilseydi, cami minarelerin arasında uzanan ve kendisine teşekkür edilen bir mahya yanabilseydi. Hatta o mahya hiçbir zaman indirilmeseydi. Bence Kanal İstanbul projesinin temel saiki de işte budur.

Bu coğrafyanın gözbebeği olan bir yerde yani İstanbul’da yeni bir boğaz açmak nedir düşünebiliyor musunuz? Yeryüzü var oldukça isminin anılmasına sebep olacak devasa bir çentik atmadır.

Milletin cebinden böyle bir para harcamaya gerek var mı, ekonomik mi? Bunun cevabını herkes hem ekonomik değil hem de son derece gereksiz, hem de riskli diye cevaplıyor. Ama piramit ne kadar büyük olursa tarih benimle ilgili o kadar çok anma yapar diye düşünüyor.

Bunları yazarken oradaki imar hırsızlığını, arsa spekülasyonlarını, bu sayede vurulacak milyarlarca doları tabi ki unutmuş, göz ardı etmiş değilim. Boğazın kenarında bir yalının fiyatının on milyonlarca dolar ettiğini düşünürsek, yeni boğaza yapılacak yalılardan, evlerden, konaklardan, binalardan nasıl korkunç paralar kazanmayı hesap ettiğini de biliyorum. Ormanların, meraların, tarım alanlarının imara açılmasını, Sudan ucuz alınan arsaların nasıl büyük paralara satılacağını elbette görmezden gelmiyorum.

Ama yine de diyorum ki Recep T. Erdoğan’ı domine eden şey Keops’u domine eden şeyle aynı duygu.

[Alper Ender Fırat] 7.12.2019 [TR724]

Kader’in tuzağı ve kanlı nehir [Veysel Ayhan]

Kanser tespitinde kullanılan bir yöntem var. Bu yöntemle vücutta kanser hücresi var mı yok mu, varsa ne kadar yayılmış tespit edilebiliyor.

Kanserin en sevdiği besin şekerdir. Kanser hücreleri şekersiz kalırsa açlıktan ölmeye başlar. Bu hücreler sağlıklı hücrelere göre 3-5 kat fazla şeker kullanır. Burdan hareketle hastalara PET taraması yapılır. Radyoaktif madde ile işaretlenmiş yüksek dozda şeker verilir. Kanser hücreleri, kuru bir süngerin suyu emdiği şekeri emer, kendini açık eder. Böylece radyoaktive üzerinden kanserin fotoğrafı çekilmiş olur.

Sonra kemoterapi ile vücuda ağır bir “zehir” verilerek kanser hücreleri yok edilir.

Ama ilaç sadece hasta hücreleri değil sağlıklı hücreleri de etkiler, tahrip eder.

Sağlıklı hücrelerin bu etkiyi veya “travmayı” üzerinden atması için yıllar gerekir.

Yukarıda yazdıklarım aslında sürecin kısa bir özeti. Bu bir kenarda dursun.

Şimdi bir de şu ayet mealini okuyalım:

“Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan(kınanmayacaktır).”

İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar onlara) şöyle dediler: “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” dediler. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 249)

Dünya, bir sınav gezegeni veya salonudur. Varılacak son mekan değildir. İnsanlar zaman dilimleri boyunca Hz. Adem’den beri dünyaya gelir ve giderler. Tabur tabur, bin bin, milyon milyon insan bu gezegene ayak basar, bir müddet yaşar ve gider.

Her sınav salonunda olduğu gibi dünya üzerinde de insanlar sorulara muhatap olurlar.

Hadiseler, olaylar, sosyal ve bireysel sarsıntılar birer sınav sorusu olarak herkesin önüne gelir.

Her insan ruhen ve bedenen sağlıklı olarak dünyaya gelir. (Engelli olmak konumuz değil)

Davranışlarıyla ruhunu geliştirir, olgunlaştırır, “insan” olur.

Veya zulmüyle, cinayetleriyle ruhunu yaralar, hastalıklara açık hale getirir.

YÜKSEK DOZDA ŞEKER

Sınav sorusu işte bu “yüksek dozda şeker”dir.

Dünyevi imkânlar “şeker”dir.

Haram ve helal “şeker”dir.

İnsan hakları veya kul hakkı, zulüm etme imkanı birer “şeker”dir ve her insanın önüne soru olarak gelir.

Siz haddinizi tecavüz ettikçe “şeker” bağımlılığınız artar.

Minicik bir zulüm daha büyük zulümleri davet eder.

Minicik bir rüşvet, daha büyük rüşvetlere kapı açar.

Rüşvetin yolu bir gün cinayete çıkar.

Yolsuzlukların yolu bir gün katliama çıkar.

Kader “yüksek dozda şeker”le toplumu sınar.

Halkın ne kadarında, hangi kesiminde, hangi diliminde ne miktarda “kanserli hücre olma istidadı olan sağlıklı hücre var.” test edilir.

Bu test yapılmasa kimin aslında ne olduğu anlaşılamayacaktı.

Herkesi insan zannedecektik.

Vampir ve çakallarla saf tutmaya devam edecektik.

Zalim, mazlum ayrılmayacaktı.

Daha doğrusu dünyanın gerekliliği olmayacaktı.

İmtihan yoksa sınav salonu niye olsun?

SUYUN BAŞINA OTURANLAR…

Şimdi Kur’an mealine dönelim. Herkesin önüne nehirle sınanma faslı çıkar.

İradesini yitirenler o “kırmızı” sularda boğulur gider.

İradesini kullananlar bir avuçla kurtulabilir.

Ama “su” fevkalade caziptir. Tadını alanlar bir avuçla yetinmek istemez.

Ve kanserleşme başlamışsa şeker ihtiyacı kanser hücreleri gibi 3-5 kat artar.

Yüksek dozda şeker veya su aldatıcıdır.

“Çoğunluk” nehir imtihanını kaybeder. Ama galip görünür.

“Azınlık” aslında kazanmıştır ama görünüşte mağluptur.

Bu bir bakıma kaderin tuzağı yani “hayırlı mekri”dir.

Tüm vücuda uygulanan “toplumsal kemoterapi” oldukça ağır ve sıkıntılı bir süreçtir.

Çünkü “kaderin eli” çok ağırdır.

En sağlıklı hücreler bile etkisinden kurtulamaz.

Fitneler radyoaktif serpinti halinde her eve, her bünyeye yağıyordur.

Herkes az da olsa sarsılır, savrulur.

“KALP VE KULAKLAR MÜHÜRLENİR”

Sınıflayacak olursak…

En önemli ve büyük kitle zulüm yapanlardır.

Sonra zulme çanak tutanlar, destekleyenler ve itiraz etmeyenler gelir.

Bu kitle, zulümden payı nispetinde “sağlığı”nı tamamen kaybeder.

Bu çoğunluk yüksek dozda şekerin istidatlarını veya içyüzlerini ortaya çıkardığı kitledir. Hücreler aşırı “şeker” ve “su”dan görme ve duyma kabiliyetlerini kaybetmiştir.

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.”(Bakara 7)

Artık ne yaptıklarını bilmezler.

Vicdanları körleşmiştir.

Zulüm ta bebeklere iner, çocukların feryadı arşa yükselir ama onlar bu sese sağırdırlar.

Bu kalabalıklar maalesef önce imanını, bir müddet sonrada “İslam”ını tamamen kaybeder. Geriye riyakarca yapılan içi boş ritüeller kalır.

İkinci büyük grup ise sağlıklı hücrelerdir.

Bu hücreler sağlıklı bile olsa gerekli beslenmeyi, yeterli vitamini almazsa travmatik etkilerle sarsılır, “takat”siz (Bakara 249) ve dermansız kalır.

Sürecin hiç etkilemeyeceklerini ise ayet şöyle tanımlar: “…her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar…”

Allah, teyid ettiği bu kimselerle beraberdir. Ayetin fezlekesi bunu vurgular:

“Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 249)

[Veysel Ayhan] 7.12.2019 [TR724]

Amerikan Başkanını nasıl satın alırsınız? [Adem Yavuz Arslan]

Hala var mıdır bilmiyorum ama bizim üniversite yıllarımızda cafelerde müzik kutuları olur, gün boyu parayı atanın seçtiği parçalar çalınırdı.

Yani ‘parayı veren düdüğü çalar’dı.

Amerikan siyasetini izlerken sık sık o müzik kutularını hatırlıyorum. Çünkü ‘Parayı verenin sesinin çok çıkması’ hali en belirgin şekilde ABD başkentinde yaşanıyor.

Washington sesini duyuranın güçlü olduğu bir şehir. Üstelik çıkar gruplarının etkin olduğu bu sektörde milyarlarca dolar dönüyor ve oyuncular ensesi kalın tipler.

O yüzden bu haftasonu “Amerika Günlüğü’nde ‘lobi-siyaset ilişkisi ve Washington örneği’ ne bakacağız.

Bilindiği gibi Amerikan Başkanlık sisteminin temeli denge ve denetlemeye dayanıyor.

Bu sistemde –Yasama (Kongre) Yürütme (Başkan) ve Yargı- her erkin birbirini dengeleyen önemli yetkileri var. Yasama ve Yürütmenin birbirleri üzerinde üstünlüğü yok. En azından teorik olarak.

Fakat pratikte Kongre daha güçlü. Gerçi yaygın kanı ABD’de en güçlü erkin Beyaz Saray olduğu şeklindedir. Ancak gerçekte ‘asıl patron’ Kongre’dir.

Kongre yasaları yapar, hükümet ise uygular. Parayı kontrol ve denetim yetkisi de Kongre’dedir. Aynı zamanda temsil yetkisi de olduğu için önemli bir güç merkezidir.

Dış politikadan sosyal hayata dair düzenlemelere kadar her konuda sert mücadelelerin yaşandığı yer Kongre’dir ve çıkar gruplarının öncelikli hedefi kanun yapıcıları etkilemektir.

Daha önce dediğim gibi, Washington sesini duyuranın güçlü olduğu bir şehir.

Çok parası olan, güçlü lobi şirketleri ile çalışan ülkeler, siyasiler, çıkar grupları ve toplumsal kesimler Washington’u etkisi altına alabilir. Hatta oyunu kurallarına göre oynarsanız ABD Başkanını bile ‘satın alabilir’siniz.

Çıkar grupları bazen sosyal bir grup olabilirken bazende ülkeler ya da büyük şirketler olabiliyor.

Bu gruplar amaçları doğrultusunda devletin üç erkini de doğrudan ya da dolaylı olarak baskılamayı hedefliyorlar. Bu seçmen ziyaretleri şeklinde olabileceği gibi büyük ‘bağışlar’la da yapılabiliyor.

Para ile ilgili konularda sıkı kurallar ve denetim mekanizmaları var ancak pratikte neyin ifade özgürlüğü neyin çıkar kavgası olduğu net çizgilerle ayrılamıyor.

En azından ABD kamuoyunda “Kongre’nin vatandaşlara mı yoksa çıkar gruplarına mı hizmet ettiği” tartışması hararetle yapılıyor.

İlaç lobisinden silah lobisine tamamen ticari hedefler gözeten çıkar grupları olduğu gibi İsrail lobisinden Suudi lobisine kadar ülkeler için çalışan güçlü lobi şirketleri de var.

Washington için “think-thank ve lobi cenneti” denmesi boşuna değil.

Yaklaşık 13 bin kayıtlı lobici (kayıt dışı lobicilerin sayısı tahmin dahi edilemiyor) olduğu ve bu sektörde dönen paranın milyarlarca dolara ulaştığı düşünülürse resim daha da netleşir. Eskiden K Street denince akla lobi şirketleri gelirmiş ama son dönemde lobi şirketleri daha çok Capitol Hill’in çevresinde boy gösteriyorlar.

Peki kim bu lobiciler?

Aslında pek çoğu başkentte zaten tanınan simalar.

Bürokratlar, askerler ve siyasetçiler aktif görevi bıraktıktan sonra lobi şirketlerine geçiyorlar. Ya da son dönemde moda olan haliyle kendi adlarıyla lobi şirketleri kuruyorlar.

Mesela Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn kendi adıyla kurduğu danışmanlık şirketi ile bu sektöre girmişti. Türkiye adına illegal lobicilik yaptığı ortaya çıkınca da istifa etmek durumunda kalmıştı. Eski FBI direktörlerinden Michael Chertoff ‘Chertoff Group’u, eski Afganiston komutanı General Stanley McChrystal ‘McChrystal Group’u kurmuştu.

Seçimi kaybeden siyasetçilerin en az yarısı lobi dünyasına katılıyor.

Öyle bir hale gelmiş ki, Washington’da ‘bir şeyler yapmak isteyen’ kişiler, gruplar hatta ülkeler bu lobi şirketlerinin kapısını çalıyorlar. Hatta bu konu adı konmamış kural haline gelmiş halde. Washington’da bir şeyler başarmak istiyorsanız lobi şirketleri ile çalışacaksınız.

İşin bir de ‘fonlama’ boyutu var.

Seçilmiş ya da seçilecek adaya bağış yapan çıkar grupları bu sayede etkili oluyorlar. Mesela NRA (Ulusal tüfek birliği) bu ülkedeki en güçlü lobi kurumlarından biri.

Aynı şekilde sağlık sektörünü temsil eden sendikalar, meslek örgütleri en büyük bağışçılardan. Başta Pfizer olmak üzere büyük ilaç şirketlerinin siyasetçilere yaptığı bağış miktarı yaklaşık 50 milyon dolar.

Enerji ve iletişim sektörünün devleri de -özellikle Cumhuriyetçilere- yoğun bağışlar yaparak siyasetçileri tesir altına almaya çalışıyor. Bu iki sektörün bir seçim döneminde yaptığı bağış miktarı 40 milyon doları aşmış halde.

Şeker ve et üreticileri de bağışlarıyla hükümetin tarım politikalarını etkilemeye çalışıyorlar. Bu durum aslında obez oranının yüksek olduğu ABD’de neden her şeye şeker katıldığını da açıklıyor. Düşünün, ekmek çeşitlerinde bile şeker var. Şimdi o kadar olmasa da bir dönem tütün şirketleri de çok büyük lobi gücüne sahip olmuşlar.

Savunma sanayii de büyük donörlerden ve politikacılar üzerinde söz sahibi oluyorlar. Çıkar grupları ve onların paralı askerleri lobicilerin akla hayale gelmedik yöntemleri var. Mesela siyasetçi ya da bürokratlara pahalı golf kulüplerinde üyelik sağlamak!

Genel olarak golf merakı olan siyasiler bu cazip teklifin tuzağına sıklıkla düşüyor. Amerikan medyasına yansımış çok sayıda ‘bağış parasıyla golf oynayan siyasetçi’ haberi var.

Lobi olayının bir de ülkeler adına yapılanı var. ABD Başkenti bu açıdan da hayli zengin. İsrail’den Ermenistan’a Yunanistan’dan Suudi Arabistan’a hemen hemen her ülke Washington’da lobi yapar.

İsrail lobisi bu konuda çok meşhur. Dostluk grupları organizasyonları ile ABD Kongresi’nin yarısını her yıl İsrail’e götürüyorlar.

Rum ve Ermeni lobileri de hayli etkin.

Türkiye son yıllarda lobiye inanılmaz paralar harcıyor. Erdoğan’ın Trump üzerinde etkili olabilmek için paraya boğduğu lobi şirketleri var. Suudi veliaht prensi Muhammed Bin Selman’ın imaj için lobi şirketlerine dağıttı para uzun süre gündem olmuştu.

Yabancı ülkelerin ABD’de lobi yapabilmesi için Amerikan Adalet Bakanlığı’ndan izin alması ve harcadıkları her kuruşun hesabını vermeleri gerekiyor. Bu bilgiler internette herkesin kullanımına açık olmak zorunda.

Özetle;

Washington bir lobi cenneti ve sesini duyuranın güçlü olduğu bir yer. Sektörde dönen legal-dolaylı para milyarlarca dolar. Onbinlerce lobici kayıtlı ve bunlar golf kulüplerinden kiliselere kadar her yerde varlar. Hatta en etkili lobi grupları arasında kiliseleri de saymak mümkün.

Sistem öyle kurulmuş ki, bugün Washington’da bir şeyler başarmak istiyorsanız lobi şirketleri ile çalışmak zorundasınız. Hikayeniz ne kadar kötü olursa olsun kesenin ağzını açtığınız zaman sizin adınıza bağırıp çağıracak, alkışlayacak birilerini buluyorsunuz.

‘Peki bütün bunlardan bize ne?’ diyenlerdenseniz şöyle cevaplayayım.

Trump’ın Erdoğan aşkının ardında bu lobi şirketleri ve bol sıfırlı parasal ilişkiler var. Washington’u ve politikalarını analiz ederken lobi şirketlerinin gücünü görmezden gelirseniz yanlış sonuçlara varmanız kaçınılmaz.

[Adem Yavuz Arslan] 7.12.2019 [TR724]

Alpler’den gelen yeni güç: RB Salzburg [Hasan Cücük]

‘Şampiyonlar Ligi’nde bu yılın en dikkat çeken takımı RB Salzburg oldu’ yorumu abartılı olmaz. Avusturya ekibi yıllarca kapısından döndüğü Şampiyonlar Ligi’ne bu yıl doğrudan katılıp, hasretini dindirdi. Liverpool ve Napoli gibi iki devin yer aldığı gruptan çıkma şansını son maça bırakan Salzburg, salı akşamı son şampiyon İngiliz ekibini yenerse tarihi bir başarıya imza atacak. 2005’te enerji içeceği Red Bull tarafından satın alınan Salzburg’un yükselişinin hikayesine birlikte bakalım.

Salzburg’un kaderini değiştiren gelişme 2005’te yaşandı. Austria Salzburg olan adı enerji içeceği Red Bull tarafından satın alınmasıyla Red Bull Salzburg olarak değişti. Bu sıradan bir isim değişikliği değildi. Kulüp adının önüne çeşitli sponsor firmalarının adı eklemesine karşılık, Austria adından hiç vazgeçmemişti. Red Bull’un kulübün tüm hisselerini almasıyla Austria adı artık tarih oluyordu. Uluslararası bir markanın desteğini arkasına alan Salzburg kısa sürede Avusturya Ligi’nin önemli aktörlerinden biri oluyordu.

Paranın gücünü arkasına alan RB Salzburg’un Avustırya’da pekte popüler olmadığını söylemek mümkün. Özellikle başkent Viyana takımlarının taraftarları için sevilmeyen kulüp listesinin ilk sırasında yer alıyor. 150 bin nüfuslu bir şehrin takımı olması hasebiyle maçlarına uzun yıllar 3-4 bin taraftar önünde oynadı. Ancak son yıllarda art arda gelen lig şampiyonluğu seyirci sayısına da olumlu etki yaptı. Şimdilerde taraftar ortalaması 10-12 bin civarında bulunuyor. Ancak bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde gelen başarı hem seyirci sayısına hem de Salzburg’un ‘sevilme oranına’ olumlu etki yaptı. Başkent Viyana takımlarının taraftarları bile RB Salzburg’a destek vermeye başladılar. Liverpool, maçının biletleri dakikalar içinde tükendi. Maçlarını 31 bin kapasiteli Red Bull Arena’da oynayan Salzburg’un Liverpool buluşması için bilet müracaatında bulunanların sayısı 90 bin oldu.

Avusturya Ligi’nde ilk şampiyonluğunu 1993-94 sezonunda o yıllardaki adı Austria Salzburg’la elden eden RB Salzburg, son 6 yıl üst üste zirveyi kimseye kaptırmadı. Kazandığı 13 şampiyonluğun 9’u kulübün Red Bull tarafından satın alınmasıyla geldi. Salzburg, Avrupa kupalarındaki en önemli başarısına 1994 yılında ulaştı. UEFA Kupası’nda finale kalan Avusturya ekibinin rakibi İtalya’dan İnter’di. Başkent Viyana’da 47 bin 500 taraftarın önünde oynanan maçı 1-0 kaybeden Salzburg, o yıllarda iki maç üzerinden oynanan finalde kupayı rakibine kaptırdı.

Son 6 yılın Avusturya şampiyonu Red Bull Salzburg, bir türlü Şampiyonlar Ligi ön elemelerini geçip gruplara kalamadı. Yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam eden RB Salzburg, Kupa 2’de oldukça başarılı görüntü çizdi. Yarı final oynama başarısını gösteren RB Salzburg’un ülke puanına katkısıyla Avusturya UEFA ülkeler sıralamasında 11. sıraya kadar yükseldi. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Liverpool’un bu yılda ligi ilk 4 içinde tamamlayıp Devler Ligi’ne doğrudan katılmasıyla 11. sırada yer bulan Avusturya’nın şampiyonu gruplara katılma hakkını elde etmiş oldu.

RB Salzburg için aslında bu sezon sıkıntılı başladı. Sadece takımın önemli isimlerini kaybetmekla kalmadı, teknik direktör Marco Rose’de takımdan ayrıldı. Rose’nin nasıl bir teknik adam olduğunu görmek için gittiği Mönchengladbach’a bakmak yeterli. Mönchengladbach, Bundesliga’da zirvede bulunuyor. İlk 11’de oynayan tam 7 oyuncusunu kaybeden RB Salzburg’un kasasına 90 milyon Euro giriyordu. Amadou Haidara, Munas Dabbur, Fredrik Guldbrandsen, Hannes Wolf, Xaver Schlager, Diadie Samassekou ve Stefan Lainer ayrılan isimlerdi. Takımın yeni teknik patronu ABD’li Jesse March olurken, geçen yıl yedek kulübesinde oturan isimler bu yıl takımı sırtlıyordu. Bunlardan biri de Norveçli forvet Erling Haaland. Ligde 15 gol atan Haaland, Şampiyonlar Ligi’nde ise oynadığı tüm maçlarda gol atma başarısını gösterdi.  5 maçta attığı 8 golle takımın başarısında rol oynadı. Patson Daka ve Hee-Chan Hwang skora katkı veren diğer isimler oldu.

Oldukça genç bir kadro ile mücadele eden RB Salzburg’a Afrika’dan oyuncu keşfeden isim ise Sevilla’nın efsane forveti Fredrik Omar Kanoute oldu. Orta saha Enock Mwepu ve forvet Patson Daka, Kanaoute’nin RB Salzburg’a kazandırdığı genç yıldızlar oldu. Ligde LASK’ın iki puan önünde liderlik koltuğunda oturan Salzburg, salı akşamı Liverpool’u yenerse Şampiyonlar Ligi’nde sezona damga vuran takım olacak. Ancak sonuç ne olursa olsun Salzburg şimdiden sezonun en iyi çıkış yapan takımı oldu. Not edin; Salzburg adını önümüzdeki yıllar daha sık duyacağız.

[Hasan Cücük] 7.12.2019 [TR724]

Demirtaş’a işkence ve Kürtler’e kıyım! [Erhan Başyurt]

HDP Eş Genel Başkanı iken tutuklanan Selahattin Demirtaş’a yapılanlar açık bir işkencedir.

Demirtaş’ın tutukluluk süresi uzun tutulup, keyfi ceza uygulanıyor.

Mahkeme tahliye ediyor, salıverilmek yerine uydurma başka suçlamalarla tutuklanıp yeniden hapiste tutuluyor.

Diyarbakır’da tutuklanıyor, ailesi orada olduğu halde, keyfi bir kararla en uzak ile Edirne’ye sevk ediliyor.

Ailesi, yüz yüze görüşme yapabilmek için her ay gidiş dönüş 2 bin 300 km yol kat etmek zorunda…

Anne ve babası dün ziyaret için giderken araçlarıyla talihsiz bir kaza geçirdiler.

Sadece kendisine değil, ailesine de bu şekilde işkence ediliyor.

Tutuklu olduğu ana dava, Ankara’da görülüyor.

Duruşmalara katılabilmek için her defasında gidiş dönüş bin 400 kilometre yolu cezaevi aracında kelepçeli alması gerekiyor.

Demirtaş, hücrede hastalanıyor, baygınlık geçiriyor. Yine de doktora sevk edilmiyor. Tam teşekküllü bir hastaneye gönderilmiyor.

Sadece özgürlüğü tahdit edilmiyor, nakiller sırasında maddi işkence yapılmakla kalınmıyor, ailesi ile görüşmesi manevi işkenceye dönüştürülmekle yetinilmiyor ve tedavi hakkı da engelleniyor.

Bunların her biri tek başına insanlık suçudur ve açık işkencedir.

***

Tüm bu işkencelerin iki sebebi var.

Birincisi, Demirtaş’ın ‘seni başkan seçtirmeyeceğiz’ demesi… İmralı’dan göndertilen talimatlara ters düşen siyasi açıklamalar yapması. Cumhurbaşkanı adayı olup, Batı’dan da oy alması…

İkincisi, iktidarın Kürt Sorunu’na yönelik siyasi çözüm yerine yeniden 1990’ların ‘şiddet kullanarak bastırma’ politikasına dönüş yapması.


***

HDP Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryak açıklama yeni açıklama yaptı:

‘HDP’ye yönelik operasyonlarla 2015 yılından bu yana 16 bin 300 kişi gözaltına alındı, 3 bin 500 kişi de tutuklu… ‘

10’a yakın HDP’li vekil halen tutuklu.

75 seçilmiş belediye başkanı hukuksuz şekilde keyfi olarak açığa alındı.

Haklarında bir mahkeme kararı bulunmuyor. Çoğu tutuklandı…

100’e yakın Kürt medya çalışanı tutuklandı veya halen yargılanıyor.

20’ye yakın Kürt medya kuruluşuna el konuldu…

***

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, haklarında hiçbir yargı kararı olmayan görevden alınan HDP’li başkanlar için DW’ye verdiği röportajda ‘ceza alacaklar’ diyerek, kararların siyaseten verildiğini ifşa etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Demirtaş tahliye kararının ardından ‘Salmayız’ dedi, başka uyduruk suçtan tutuklandı.

‘’Yerel seçimlerde kazansalar da, bırakmayız’’ demişti, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu. Öyle de oldu, yüzde 75 oy alarak seçilen HDP’li başkanların yerine bile kayyım atandı…

Demirtaş’a da HDP’ye de ‘hukuk kılıfında’ yapılan ‘linç’, iktidarın ve ‘gizli ortağı’ derin yapıların bilinçli bir siyaseti.

***

Kürtçe tabelaların kaldırılmaya başlanması, Kürtçe sokak isimlerinin değiştirilmesi, Kürtçe şarkı söylemenin bile yeniden suç ilan edilmesi… Tamamı iktidarın ‘Yeni Kürt Sorunu Çözümü’nün bir yansıması.

Silopi’de, Cizre’de, Nusaybin’de yakın dönemde yaşanan uzun süreli kuşatma ve mahalle aralarından tanklarla müdahale görüntüleri halen zihinlerde canlılığını koruyor.

Elektirik ve sular kesilmiş, sivil halk hedef seçilmiş, sokaktan yakınlarının cansız bedenlerini almalarına bile müsaade edilmemişti.

Yüzbinlerce insan yeniden göçe zorlanmıştı.

İktidarın, Suriye’ye yönelik YPG politikası da, Türkiye’deki Kürt politikasına paralel değişti ve sertleşti.

Kürt özerk bölgelerini yok edebilmek için İŞID ve El Kaide artıkları ile işbirliği yapmak tercih edildi…

***

HDP ve Kürtler’e yönelik tüm bu yapılanlar, HDP’ye desteği bitiremiyor.

YPG’ye dünyada sempatinin artmasını engellemiyor.

Demirtaş’a olan sevgiyi de azaltmıyor.

Anketler, İmamoğlu’ndan sonra en yüksek oyu Cumhurbaşkanı adayı olması halinde Demirtaş’ın alacağını gösteriyor.

Sonuçta, Kürt Sorunu 90’ların hataları tekrarlanarak çözülmüyor aksine daha da büyüyor.

Devlete güven ve itibar azalıyor.

Vatandaşlık hukuksuzluk ve kitlesel insan hakları ihlalleri ile koparılıyor.


***

İktidar ve ‘gizli ortakları’, Cemaat’e uyguladığı tüm hukuksuzlukları ve insan hakları ihlallerini, keyfi cezalandırma ve kötü muameleleri, maddi ve manevi işkenceleri Kürtler’e de uyguluyor.

Derin yapıların, iktidarı yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından kurtarma karşılığında, Cemaat’i ve Kürt Sorununa Barışçıl Çözümü bitirme sözü aldıkları artık şüphe götürmez bir gerçek.

Bir dönem muhalif siyasal islamcı bir yazar, ‘’AKP, Çanakkale Savaşı’ndan bu yana bu toprakların başına gelmiş en büyük felakettir’’ tespitinde bulunmuştu.

Haklılığı sistematik hale gelen insan hakları ve hukuk ihlalleri, insanlık dışı muameleler ile her geçen gün biraz daha kesinleşiyor.

***

Demirtaş ve tüm siyasi esir ve tutukların bir an önce salıverilmesini; etnik, siyasi veya inancı dolayısıyla kitlesel kıyıma uğrayan tüm mağdur ve mazlumların bir an önce felaha ermelerini diliyorum…

Türkiye’ye, insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve ileri demokrasinin bir an önce dönmesini umuyorum!

[Erhan Başyurt] 7.12.2019 [TR724]