Fethullah Gülen, Mehdilik ve Mesihlik İddiası [Metin Selim]

Bir ilim, fikir ve aksiyon insanı hakkında hüküm vermek için onun yazılı, sözlü eserlerinin ve dünden bugüne hayat çizgisinin ele alınıp incelenmesi ve ona göre karar verilmesi gerekir. Böyle yapılmaksızın duyuma, tarafgirliğe, algı oluşturmaya dayalı iddia ve ithamlar hakikat ehli yanında bir kıymet ifade etmeyecek hatta yalan, iftira ve hezeyandan öteye geçemeyecektir.

Bu perspektiften Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yazılı ve sözlü eserlerine bakıldığında onun en çok üzerinde durduğu, Müslümanlığı oturttuğu temel blokajın iman, marifet ve muhabbet kanatlı düz kulluk olduğu görülür. Bırakın mehdilik, şeyhlik gibi manevi makamları onun hayatında ve eserlerinde herhangi bir maddî-manevî makam, paye  beklentisine girmeme sürekli kendini sıfırlama, tevazu, mahviyet ve hacalet  esastır.(1)

Bu şekilde Hocaefendi’nin genel anlayışına kısaca temas ettikten sonra şimdi mehdilik ve Mesihlik iddialarına geçmek istiyoruz.

Fethullah Gülen yazılı ve sözlü eserlerinde “mehdilik iddiasının dalalet; Mesihlik iddiasının ise küfür olduğunu” çok net bir şekilde defaatle ifade etmiştir: “Kendisi öyle itikad etmese bile etrafındaki insanların hüsn-ü zanlarına, o türlü lâf ü güzafına göz yuman, o iddialara karşı sükût duran insan da küfre ve dalalete karşı sessiz kalıyor demektir. Öyle bir insan hakkında da, Efendimiz’in beyanlarından aldığımız bir sözle “dilsiz bir şeytan” desek sezâdır. Şayet bir kimseye, etrafındakiler “Mesîh” diyorlarsa, o da bunu bildiği halde sessiz duruyor ve bu dalalete karşı onları ikaz etmiyorsa, o kimse, dilsiz bir şeytandır. O iddiayı kabulleniyorsa kendisi de kâfirdir. “Mehdîyim” iddiasıyla ortalıkta dolaşıyorsa o kimse de dalalete sürüklenmiş bir zavallıdır. Bir Müslüman’ın o tür iddiaları kabul etmesi mümkün değildir.”  (Ümit Burcu, s.39)

21 Mart 2014 tarihinde zaman gazetesine verdiği ropörtajda da bunu gayet açık olarak şu şekilde ifade etmiştir: “Bu konuda bir kere daha Hazreti Mevlânâ gibi diyeceğim: Ne mehdilik ne mesihlik ne de başka bir paye, sıradan bir kulum. "Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim, Hazreti Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağının tozuyum. Biri benden bundan başkasını naklederse; ondan da bîzarım, o sözden de bîzarım (şikâyetçiyim)."

Fethullah Gülen, Mehdi ile ilgili hadislerin kaynaklarda yer aldığını (Ebû Dâvûd, mehdî 6; İbn Mâce, fiten 34; İbn-i Hibban, Sahih, 15/216) fakat  bu meselenin müminlerin “âmentü” erkânına inandıkları gibi inanmaları gerekli olan meselelerden biri olmadığına vurgu yaparak; “İmanın rükünleri kabul ettiğimiz bu altı esas arasında hurûc-u Mehdî ve nüzûl-ü Mesîh yoktur. Eğer bunlar erkân-ı imaniye ölçüsünde mutlaka inanılması gereken, inanmayanı küfre götüren meseleler türünden olsaydı, bunları da Sahib-i Şeriat erkân-ı imaniye arasında sayardı.” Hocaefendi devamla “Ne  Maturîdî ne Eş’arî ne de bir başka ehl-i sünnet imamı Mehdî ve Mesîh’e imanı erkân-ı imaniyeden biri olarak saymamışlardır.” hakikatine dikkatleri çekmektedir. (Ümit Burcu, s.35)

Ayrıca Fethullah Gülen Hocaefendi, bütün dünya tarafından takip edilen Bamteli ve Herkulnağme video sohbetlerinde de bu hususu defaatle gayet net açıklamıştır. İsteyene bir link mesafesi yakındır. Linkler şu şekildedir:


Ayrıca Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rehberliğinde Yeni Ümit Dergisi’nde  akademik bir dosya çalışması yapılmış daha sonra da kitap olarak “Mesih Nerede? Mehdi Kim?” adı altında 2010 yılında basılmıştır. Bu çalışmada da Mehdilik ile ilgili rivayetlerin hadis kaynaklarında yer aldığı; fakat bu hadislerde bildirilen özelliklerin muayyen, belirli bir şahsa delaletinin kat’î olmadığı dolayısıyla mehdilik iddiasında bulunmanın dalalet ve bu tür iddialarda bulunmanın psikolojik bir rahatsızlık olduğu da ele alınmıştır. 

Diğer taraftan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kur’an, Sünnet ve sahabe çizgisinde adanmışlık ruhu ile dine hizmet çizgisine gönül vermiş insanların teveccühünü mehdilik iddiasına delil göstermeye çalışmak doğru değildir. Dünden bugüne  tevazu, mahviyet ve  rızay-ı ilahi eksenli dine hizmet eden âlimlere, maneviyat büyüklerine insanlar teveccüh etmiştir. Onlara olan bu teveccühü hazmedemeyen insanlar da olmuştur. Zaman zaman kendi hakimiyet ve yönetimini devam ettirmek isteyenler dini değerleri kendi kontrollerine alarak istedikleri gibi kullanarak kendilerine payanda haline getirmek istemişlerdir. Dinin semavi orijinini temsilden taviz vermeyen sivil ulemayı, maneviyat büyüklerini de makam, mevki, dünyevi imkanlar ile tekellerine almaya çalışmış, alamadıklarını da baskı, zulüm veya değişik karalama kampanyaları ile sindirmeye, toplum nazarındaki itibarlarını sıfırlamaya çalışmışlardır. 

Fethullah Gülen Hocaefendi’ye olan insanların teveccühünü sıfırlamak hatta ona düşman hale getirmek için başvurdukları yollardan biri de onu bu tür “mehdilik”, “Mesihlik” iddia ve ithamları ile karalamaktır.  

İşin en müessif tarafı da dinin ruhunu ve özünün topluma anlatma ve temsil etme konumunda olan ve ilmi disiplinlere riayet etmesi gereken DİB ve bazı akademisyenlerin Fethullah Gülen’in yazılı ve sözlü eserlerinde apaçık ortaya koyduğu mehdilik ve Mesihlik ile ilgili yaklaşımlarını görmezlikten gelerek sürekli Hocaefendi’yi bahsi geçen iddialarla linç etme kampanyasına yeltenmeleridir. İşin doğrusu onların bu şekilde davranmasını hak, hakikat ve ilmi disiplinlerle telif mümkün değildir. 

Netice itibariyle Fethullah Gülen’in yazılı ve sözlü eserlerinde ve dünden bugüne hayat çizgisinde düz kulluk esas, mehdilik iddiası sapıklık, Mesihlik iddiası ise küfürdür.  Mesele, önyargısız,  vicdan eksenli hareket eden, ilmi disiplinlere riayet eden, aklî dengesi yerinde, dini değerlerini dünyevi menfaatler için satmayan insanlar için gayet açık ve nettir. 

Metin Selim, 2.12.2016 /Samanyolu Haber

(1) Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/148; Fikir Atlası, “Kendini Sıfırlama, s. 161; Fasıl, 4/48; Ölümsüzlük İksiri, s. 252; Kendi Ruhumuzu Ararken, s.59.

Abdullah Gül parti kurabilir (mi)? [Haber Analiz: Ali Adil Çakar]

İktidar yandaşı Akit TV, önceki gün operasyonel bir habere imza attı. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yeni bir parti kuracağını öne sürdü. Bir takım algı materyalleri ile dolu olan haberde, Gül’ün Ürdün’de eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ile gizli bir görüşme yaptığı, İngilizler’den ‘icazet’ aldığı ve yeni parti için kolları sıvadığı öne sürülüyordu. Partide kimlerin görev alacağı da belliydi: Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç, Beşir Atalay, Hüseyin Çelik, Ali Babacan, Mehmet Şimşek, M. Ali Şahin. Elbette Abdullah Gül, beklendiği üzere haberi yalanladı.

Peki, Gül gerçekten de böyle bir parti kurabilir mi? 15 Temmuz öncesi yine yukarıdaki isimlerle ‘Hamamönü Hareketi’ diye bir girişim başlattığı ve çok yakında partiyi kuracakları öne sürülüyordu. Darbe girişimi ile birlikte bu hareketten de bir daha ses çıkmadı.

ERDOĞAN’IN GÜNLÜK BESİNİ: ALTERNATİFSİZLİK

Şurası kesin: Recep Tayyip Erdoğan, kendisini tahttan indirebilecek herkesi ve her şeyi mutlak cezalandırma kararında. Buna mecbur. Zaten kurduğu sistemin en önemli sacayağı, alternatifsizlik. Kafasındaki tek adamlığın önünde kimi engel gördüyse tasfiye etti.

Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu gibi kendisine biat edenler dışında bütün muhaliflerini ezdi. Sokakta bir karşılığı olabileceğini düşündüğü Meral Akşener’in önünü kesti. Bir takım mahkeme oyunları ile MHP’ye kongre bile yaptırtmadı. Başkanlığa karşı çıkan HDP’lileri hapse attı.

Tekrar aynı soruya dönelim. Bütün bunlar açık, net ortada iken Abdullah Gül yeni bir parti kurabilir mi? Daha doğrusu kurmaya cesaret edebilir mi? Tayyip Erdoğan’ın siyasi karşıtlarını yok edebilmek için neler yapabileceğini en iyi bilenlerden biri o. Kaldı ki 11. Cumhurbaşkanı’nın ne kadar ‘garantici’ olduğunu, kavgaya girip risk almaktan hazzetmediğini bilmeyen yok. Bundan dolayı, ‘ekibi’ olarak nitelenen siyaset arkadaşlarını bile ifrit ettiği bir gerçek.

Dolayısıyla eğer Gül haberi yalanlamamış olsaydı bu bambaşka bir anlama gelecekti. Fakat hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde Gül, iddiaları ‘fitne’ olarak niteleyip reddetti.

‘DÜNYADA SULH KANADI LİDERİ’

Öyleyse bu haberler nereden çıktı? Daha geçen hafta Sözcü yazarı Can Ataklı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “O üçünü kelepçeli görmek istiyorum” dediği iddiasını ortaya atmıştı üstelik. Üçünden kastedilen; Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç’tı. İddia yalanlanmadı. Zaten kendini ‘Reisçi’ olarak niteleyen kalemlerin 15 Temmuz gecesinden başlayarak bu 3 ismi ‘darbenin siyasi ayakları’ diye nitelemesi boşa değildi.

Hemen ilk günlerde yandaşlar, “Davutoğlu darbe gecesi neredeydi?” tartışması başlatmıştı. O gece darbede görev almış bazı komutanlarla temas halinde olduğuna dair imalar vardı. İktidarın en ağzı bozuk trollerinden Fatih Tezcan, 22 Ağustos’ta, “15 Temmuz’un ardından darbe başarılı olsa Gül Cumhurbaşkanı, Davutoğlu başbakan olacaktı” diye yazdı. “17-25 Aralık öncesi Abdullah Gül’ün son ziyareti İngiltere’ye olmuştu” göndermesinde bulunan Tezcan, Saray çevresinin ortak görüşünü şöyle özetlemişti: “Yurtta Sulh (Sus) Cuntası’nın Dünyada Sulh (Sus) Kanadı’nın lideri, Abdullah Gül’dür.”

Soner Yalçın da Sözcü’deki 26 Ağustos tarihli yazısında, Davutoğlu’nun darbeden önce Yunanistan’ın Patmos adasında İngiliz ajanlarıyla buluştuğunu ima etti.

Bu arada Gül’ün Cumhurbaşkanı dış politika başdanışmanlığı, Davutoğlu’nun da dışişleri bakanlığı döneminde özel kalem müdürlüğünü yapmış olan Gürcan Balık’ın, 15 Temmuz sonrası Cemaat operasyonlarında tutuklanmasını unutmayalım.

15 TEMMUZ’UN SİYASÎ AYAĞI

Tam da Can Ataklı’nın ‘kelepçe’ iddiasından sonra, 27 Kasım’da, ‘Güçlü Türkiye’ isimli bir internet sitesinde “AK Parti içindeki hainler harekete geçti! AK Parti’yi bölecekler!” başlıklı bir video yayınlandı. ‘Gizli Dosya’ isimli bir oluşumun hazırladığı video, Hilal Kaplan’ların Pelikan operasyonunu andırıyordu.

Ürkütücü ve gizemli bir müzik eşliğinde verilen görüntülerde Gül’ün, Abdülkadir Aksu ve Ali Babacan’la birlikte Tony Blair’le görüştüğü iddia ediliyordu. “Toplantıda Erdoğan sonrası oluşum konuşuldu. İlk etapta AK Parti içinden 120 milletvekili ve 3 bakan istifa edip Gül ve ekibine katılacak. Geriye kalan milletvekilleri ikna edilmeye çalışılacak. Ülke erken seçime götürülecek” iddiaları sıralanıyordu.

Ertesi gün Milat Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Serdar Arseven, “Batı, Erdoğan’ın ipini çekmeye karar verdi” başlıklı bir yazı yazdı. Orada da Erdoğan’ın yerine Abdullah Gül’ün hazırlandığı iddia ediliyordu. Peşinden Akit TV’nin haberi geldi.

Haberdeki ifadeler ilginçti: “15 Temmuz işgal girişiminin siyasi ayağıyla ilgili gerilim devam ederken AK Parti’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Parti tabanı ve bazı milletvekilleri, parti içerisinde siyasi operasyon yapılmasını talep ediyor. Ancak kimilerine göre henüz zamanı değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan da siyasi ayak konusunda harekete geçilmesini istiyor.”

ÇOK ALAMETLER BELİRDİ, OPERASYON MU VAR?

O istiyorsa, geçilecektir. Henüz zamanı değilse, mutlaka ‘şartların olgunlaşması’ bekleniyordur. Tıpkı 15 Temmuz gibi… Bu aşamada Gül’ün yeni bir parti kurması, Erdoğan’ın için tam anlamıyla ‘Allah’ın bir lütfu’ olacaktır.

Neden mi? Gazeteci Levent Gültekin, üst düzey bir bürokrata atfen, Erdoğan’ın “İç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz” dediğini aktarmıştı. Aynı Erdoğan’ın 15 Temmuz’dan önceden haberdar olduğu ve “Hele bir harekete geçsinler, topu açığa çıkar ve hepsini tepeleriz” dediği öne sürülmüştü. Tam da Erdoğan’ın mantığını yansıtan sözler.

“Keşke Abdullah Gül’ler harekete geçse de topunu tepelesem” demiş de olabilir yakınlarına. O geçmeyecekse de ‘geçecekmiş gibi’ algı oluşturmanın bir ‘zararı’ yok.

Ali Adil Çakar, 2.12.2016 /TR724

Savcı Coşkun da olsa delilsiz, yoruma dayalı bir iddianame yazabilir mi? [Haber Analiz: Kemal Devran]

Hizmet Hareketine yönelik ‘terör örgütü’ suçlamasıyla çatı iddianamesi hazırlayan Ankara Savcısı Serdar Coşkun, yalanlanmış bilgiler üzerinden skandal iddialara imza attı. Birçok soruşturma konusunu ‘AKP’yi devirmek isteyen cemaat mensuplarının işi’ olarak gösterdi. Suriye’ye silah taşıyan MİT’e ait TIRlar ile ilgili yapılan savcılık aramasını “AKP hükümetine darbe” olarak değerlendiren Coşkun, sayfalarca kaleme aldığı metinde, taşınan malzemelerin gıda içerikli yardım malzemeleri olduğunu savundu. MİT TIRlarından alınan patlayıcı numuneleri incelediklerini açıklayan subayların ifadelerini ise hiçe saydı.

“Kamu görevlilerinin ülke içinde bir yerden bir yere insani yardım taşıması hiçbir zaman suç değildir” sözleriyle TIR’ların sacede ülke içinde hareket ettiği izlenimi veren Coşkun, birkaç sayfa sonra bu iddiasını da kendi ifadeleriyle yalanladı. MİT yardımının sınırdan geçemeyince Halep’in Çobanbey Kasabası’nın terör örgütü IŞİD’in eline geçtiğini ileri sürdü. Gıda yardımıyla IŞİD’e nasıl karşı konulacağını ise açıklamadı. Delilsiz iddianame ile asılsız suçlamalarda bulunan Coşkun, TIR’larla taşınan malzemeler konusunda tüm iddialarını bir kenara koyarak, şu skandal ifadelere imza attı:

“Terör saldırılarına uğrayan ve canı yanan bir ülkenin tedbir alması ve saldırıları önlemek için yurt dışındaki müttefik gruplara gizlice silah sevkiyatı yapmasından doğal bir şey olamaz.”

Savcı Coşkun, o tarihlerde bu faaliyetin suç olduğu ve MİT’in böyle bir yetkisinin olmadığı dikkate bile almadı. Yargılamalar devam ederken MİT’e silah ve patlayıcı taşıma yetkisi verildi.

Savcı Coşkun silah ve patlayıcı taşındığının ortaya çıkması ile birlikte Suriye’nin, Türkiye’yi El Kaide ve El Nusra gibi terör örgütlerine yardım etmek iddiasıyla Birleşmiş Milletler’e şikayet etmesini de Cemaat’in eylemi olarak gösterdi.

YARGI KARARLARINI GÖRMEZDEN GELDİ

İddianamede Samanyolu Tv’de 28 Kasım 2015 günü yayınlanan Şefkattepe Dizisinde geçen repliklerden akıl almaz suçlamalar yer aldı. Dizi senaryosunda yer alan bir replikteki “selam söyleyin tevhidlerini bozmasınlar” ifadesiyle Yargıtay üyelerine gizlice emir verildiği ileri sürüldü. Böylece  Selam Tevhit Terör Örgütü davasının bu talimat üzerine onandığı iddia edildi. Oysa Yargıtay bu dizinin yayınlanmasından yıllar önce, 2002, 2006 ve 2014 yıllarında 3 ayrı kararla Selam Tevhit Kudüs Ordusu yapılanmasının terör örgütü olduğuna dair mahkeme kararlarını onamıştı.

SAVCI DA ‘REZA’NIN ÖNÜNE YATMIŞ’

Cemaat’in 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla AKP hükümetinde darbe girişiminde bulunduğunu ileri süren savcı Coşkun, ABD’de tutuklu bulunan Reza Zarrab’ın mal varlığının suçtan elde edildiğine dair delil olmadığını ileri sürdü. Reza Zarrab’ın şirketlerinin ve İran ile yaptıkları ticaretin hukuka aykırı olduğuna dair bir bilgi ve delil bulunmadığını aktaran Coşkun, ayakkabı kutularıyla dağıtılan rüşvet için ise, “Halkbank Genel Müdürünün Zarrab’tan şirket işlerini kolaylaştırma karşılığı menfaat elde ettiğine dair delil bulunamamıştır. Evinde bulunan paralar bir üniversite ve imam hatip lisesinin yaptırılması için verilen paradır” ifadelerini kullandı.

Ancak okul yapımı iddialarının doğru olmadığı ortaya çıkmış, polis tarafından el konulan paralar faiziyle birlikte sahiplerine iade edilmişti.

İddianamede gerçeği yansıtmayan bir başka bilgi de Selam Tevhit soruşturmasında havuz medyasının ortaya attığı binlerce kişinin dinlendiği bilgisi. Dosyada toplam 234 şüphelinin dinlendiği ortaya çıkmıştı.

Savcı Coşkun, Selam Tevhid Kudüs Ordusu terör örgütü suçlaması ile usulsüz şekilde başbakanın da  dinlendiğini ileri sürdü. Ancak diğer iddialar gibi delil gösteremedi. Oysa Emniyet Müdürlüğündeki tasfiyelerin ardından yeniden yapılanan polis teşkilatı da bu bilginin doğru olmadığını tespit etmişti.

DÖNEMİN BAŞBAKANI İFADESİ

İddianamede, yer alan “Başbakan hakkında ‘dönemin başbakanı’ ifadesi geçen fezleke taslağı düzenlenmiştir. Örgütün emniyet kadrolarının iç yazışmalarında da amacın hükümeti devirmek olduğu çok açık anlaşılmaktadır.” İddiasının da doğru olmadığı ortaya çıkmıştı. Soruşturma dosyasına giren şube müdürleri imzalı fezlekede dönemin başbakanı ifadesi bulunamadı. Bu iddia havuz medyasında yayınlanmış ancak delil gösterilememişti.

‘CEMAAT GAYRİ MEŞRU İŞLERİ DEŞİFRE ETTİ’

İddianamede Cemaat ‘gayri meşru’ işleri deşifre ederek kişileri itibarsızlaştırıp hedef haline getirmekle suçlandı. Diğer taraftan hukuk dışına çıkarak faaliyet gösteren okullarla ilgili ithamlarda bulundu. İddianamede sıkça delilsiz yorumlarda bulunan Coşkun, yurt dışı okullarında dindar insan yetiştirilmediğini, hiç kimseye Türkçeyi öğretilmediği öne sürerek, “Türkiye’ye yurt dışındaki okulların hiçbir fayda ve katkısının olmadığı, toplanan ekonomik kaynağın heba edildiği” iddialarında bulundu.

Kemal Devran, 1.12.2016 /TR724

Yurtta yangın var [Emin Aydın]

Adana’daki kız öğrenci yurdu yangını, ateş düşen ana baba yüreklerini yandırdığı gibi, ‘ateş nereye düşerse düşsün, önce beni yakar,’ diyen sineleri de yandırdı. Böyle zamanlar, Hizmet gönüllülerinin, “Biz bu belaya niye paratoner olup, onu kendimize çekemedik de gide gide Süleymanlı canlarımızı vurdu?” sorgulaması yapması gereken zamanlardır. Hazreti Dertveren’i bilene, dert, deva içre devadır elbette ve Süleymanlı canların bu sırra aşinalığı bizden geri değildir. Acıtmaz onları da! Lakin onlara gelen bizi acıtır… Başları sağ olsun… Mevla kaybettikleri yavrularını ana babaları gibi hocalarına da, Süleymanlı canlara da şefaatçi eylesin. Hem yanan binalarından daha güzelini tez zamanda nasip eylesin. Amin…

“Kadere iman eden, kederden emin olur,” fehvası, “Tedbiri de elden bırakır,” diye okunamaz. Kader, sadece neticelere taalluk etmez; mukaddemata da taalluk eder. Öncüllerden neticenin tahsili adi olduğu, yani Adetullahın adeta otomatiğe bağlanmış mekanizmaları içinde vuku bulduğu için, tertib-i mukaddematta tevfiz eden, yani işi Allah’a bırakan, tembellik yapmış, kadere rıza ile avunma hakkını da kaybetmiş olur.

Öncülleri yeniden düzenleyeyim ki, anlaşılmama neticesinden ben mesul olmayayım. Yine de anlaşılmazsa, kaderim buymuş deyip, haksız bir şekilde ‘insanın olduğu her şeyde böyle hatalar oluyor ne yazık ki’ avuntusuna sığınan Başbakan gibi konuşmaya hakkım olur. Yahu, insanın olduğu her yerde hata olduğu için devlet var, bürokrasi var, sistem var ve sen varsın. Doğrudur, ‘insanın olduğu ve adam gibi çalışan bir devletin olmadığı her yerde böyle hatalar olur.’

Adana’dan gelen ilk bulgular yangının eski elektrik levhasından kaynaklandığını ve hayatlarını kaybeden bütün yavrularımızın ve bir öğretmenimizin yangın merdivenine yönelerek, kapı kolu olmayan, ve açılamayan yangın çıkışında mahsur kalan kişiler olduklarını ortaya koyuyor. Yani varlık sebebi fazla yüklenme durumunda elektrik akımını keserek yangına engel olmak olan elektrik levhası yangına sebep olmuş; ve varlık sebebi muhtemel acil durumlarda hayata açılan kapı olmak olan yangın çıkışı da berzahın kapısı olmuş.

Şimdi bu iki öncülden her durumda bu netice çıkar. Öncüller konusunda ‘Allah’a ısmarlamacılık yapmak, tevekkül etmek, okurum üflerim, belediyeye de bir selam söylerim kolaycılığına sığınmak,’ tembelliktir; hatta zımnen Allah’ı imtihan etmektir. Sen Sünnetullah da denilen tabiat kanunları çerçevesinde üzerine düşeni yapmayıp, yine de Allah’tan farklı bir neticeyi beklersen, “İşte sana iki ile üç, topla, çıkar, çarp, ne yaparsan yap, bunlardan bana 19’u çıkar,” demiş olursun. Edepsizliktir…

Çok edepsiz Müslümanlar var…

Memleketimiz, Adana’daki yurttan farksız. Elektrik levhası hem eski, hem yıllardır test edilmemiş, hem de fazlasıyla kaçak var. Kaçak çift yönlü çalışıyor. Yıllardır ülkeye nereden girdiği ve içerde neler çevirdiği bilinmeyen kaynağı belirsiz milyarlarla cari açık kapatıyoruz. Ülkedeki doğrudan yabancı yatırımı kaçırmak için denenebilecek her yolu da denemiş bir iktidarımız var.

Yangın çıkışı Avrupa Birliği idi. Son bir ay içinde o kapının kolu içerden, yani Ankara tarafından kırıldı. Yahu yurt yanıyor, içerde kapının kolunu kıran edepsizler, dışarıya, “Bakalım bizsiz ne yapacaksınız?” tafrası yapıyorlar. Suriye’deki Türk ordusu varlığının tek meşruiyet kaynağı IŞİD terörü ile mücadeledir. Aksini ifade oradaki Türk askerlerini işgalciye, onları gönderen komutanları savaş suçlusuna döndürür. Bir edepsiz kalkmış, “Başka değil, Esad hükümranlığına son vermeye girdik oraya,” diyor. Cephedeki Mehmetçiğin hissiyatını düşünebiliyor musunuz?

Dolar almış başını gidiyor. Merkez Bankası’nın elinde bu ateşi söndürebilecek birkaç enstrümandan biri faiz artışı. Aynı akıllı kalkmış faiz indirimlerini yeterli bulmadığından bahsediyor. Ve milli varlığın bir yüzde üçü daha eriyiveriyor.

Başbakan “Kışa göre hazırlık yaptık, yaz çıkarsa bahtımıza,” diyor. Duyuyoruz ki, kışı başbakan olarak geçirmeye göre hazırlık yapmışlar. Yaza kadar başbakan kalabilirlerse bahtlarına olacakmış…

Yurdumuzda yangın var. Elektrik levhası eskimiş. Devreler çürümüş. Yangın kapısı kilitli ve sürmeli, kapı kolu da yok.

Şu yangına paratonerlik yapacak, yanmadık yeri kalmış bir cemaat de kalmadı…

Emin Aydın, 2.12.2016 /TR724

Diktatörler üzerine… [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin yakın komşularında olduğu gibi dünyanın dört bir yanında birçok ülke uzun süre dikta rejimleri ile yönetildi.

Dikta yönetimleri birbiriyle farklı ideolojik söylem ve sosyolojik zeminler üzerinde gelişse de ortak noktaları oldukça fazla.

***

Kimisi seçimle gelmiştir, kimisi darbeyle.

Seçimle geleni de darbeyle geleni de koltuğu gönüllü terk etmemiştir.

***

Bir kere ‘tek adam’ olarak kontrolü ele geçirdiler mi, anayasayı istedikleri gibi değiştirir ve kendileri için süresiz seçilme hakkı getirirler.

Seçimler, adil ve şeffaf yapılmadığı, rekabete açık olmadığı için de hiçbir seçimi kaybetmezler.

***

Çoğunlukla ateşli konuşmalar yapma kabiliyetine sahip diktatörler, kitleleri istedikleri gibi yönlendirmeyi becerirler.

Rüzgârgülü gibi dönerler, istikametleri yoktur, sonuca götüren her yolu mubah sayarlar, yalan üstüne yalan söylerler.

Bugün söyledikleri dün söyledikleri ile yüzde yüz ters olabilir ama kitleler ‘dokunmanın ibadet’ sayıldığı, kültleştirilmiş lideri yargılamaz ve yadırgamazlar.

***

Algı yönetimi en sevdikleri şeydir, en sevdikleri vatandaş ise yönlendirmesi ve kandırılması en kolay olan cahillerdir.

Halkı birbirine kırdırabilir, nefreti körükleyip masum insanları fırınlara attırabilirler.

***

Ancak diktatörlerin dostu olmaz.

Herkes, hatta kirli işlerini yürütenler bile zaman içerisinde ‘insan kıyma makinesi’ne atılır.

Torunlarının babasını, kendi damatlarını bile kullanıp, idam sehpasında sallandırmaktan çekinmezler.

***.

Diktatörler, iç veya dış düşman üreterek, korku ve sindirme ile iktidarda kalır.

Mücadele edilen düşman ne kadar büyük ve çoksa, ‘kurtarıcı’ olarak diktatöre duyulan ihtiyaç da o kadar büyük olur.

***

Görevleri süresince devlet planlaması nedeniyle ekonomik kalkınma mümkündür.

En sevdikleri şey kibirlerine uygun şekilde ‘dev’ projelerdir.

Ancak toplumsal refah artışı, gelişmiş ülke ekonomileriyle rekabetleri asla mümkün değildir.

***

Yolsuzluk ve rüşvet yöneticiler için ‘hak’, sıradan vatandaş içinse ağır cezalık bir suçtur.

Toplumsal kokuşma ve yozlaşma, diktatörler döneminde katlanır.

***

Örgütlü muhalefete, sivil toplumun güçlenmesine, ifade ve fikir özgürlüğüne asla tahammül edemezler.

Medya ya tamamen devletin elindedir ya da iktidarın tam kontrolündedir.

Halk iktidarın beyin yıkamalarıyla yönetilir, gerçeği duyma ve bilmeye adeta hakları yoktur.

Ekonomik krizi bir başarı öyküsü, dış politikada tavizleri zafer, mağlubiyetleri bile gurur tablosu gibi halka satarlar.

***

‘Adalet’ iki dudaklarının arasındadır, ‘vatan haini’ rozetini istediklerini şeytanlaştırmak için ceplerinde taşırlar.

İşkence sistematiktir, gözaltında taciz ve tecavüz, devlet eliyle faili meçhuller sıradan vakalardır.

***

Yandaşlarına kamu imkânlarıyla sürekli ‘ulufe’ dağıtarak, kendi zenginlerini oluşturarak ‘sadakat’ halkası kurarlar.

‘Canımız, kanımız sana feda’ diyen bir gençlik örgütlenmesi ile çeteleşmiş silahlı sivil grupların dikta yönetimine desteği ve muhalifleri sindirmeleri söz konusudur.

***

Diktatörler, akşam güneşi gibidir.

Başlangıçta, batışını izlemek, akşam grubunun renk değişimi insana keyif bile verir.

Sonrasında bir topluma karanlık gibi çökerler. Hava karardıkça kararır, soğudukça soğur.

Karanlığın, zulmün en yüksek seviyeye çıktığı an, garip bir şekilde şafak sökmeye en yakın andır.

Önce ‘yalancı tan’ sonra hakiki aydınlanma olur…

***

Hiçbir diktatör ‘mutlu son’ ile hayata veda etmemiştir.

Mazlumların ve mağdurların ahları, hayattayken de huzur bulmalarına imkân vermemiştir.

Erhan Başyurt, 2.12.2016 /TR724

Kaçak altını yanlış adreste arıyorsunuz? [Haber Analiz: Semih Ardıç]

Koza İpek Holding’in bütün defterlerini, banka hesaplarını incelediler. Türkiye şartlarında şüphe uyandıracak kadar ‘mükemmel’ muhasebe kayıtlarını görünce işi pişkinliğe vurup “Madem delilden suçluya gidemiyoruz o halde kayyım atıyoruz” dediler. Mülkiyet hakkı, teşebbüs hürriyeti bir savcının vehim ve zanlarıyla ayaklar altına alındı. Ekonomi bugün o savcı ve takipçisi meslektaşlarının yıktığı hukuk enkazının altında can çekişiyor.

Suni delil bulmaları için talimat alan kayyımlar Angels Peninsula Oteli’nde gece yarısı güvenlik kameralarını kapatıp kazı dâhi yaptı. Koza İpek Holding’in patronu Akın İpek her iddiaya belgeleri ile sosyal medya hesaplarından anında cevap verdi. Hep şu çağrıda bulundu: “Tek kuruşluk kara para bulsunlar bütün servetimi onlara bağışlayacağım.”

GÜNDEMİ DEĞİŞTİRMEK İÇİN AYNI KİRLİ TAKTİK

Türkiye’de ne vakit hükümeti zor durumda bırakacak gelişme yaşansa rüşvet havuzundan nemalanan gazeteciler Hizmet Hareketi’ne yakın isimlere iftira yağdırıyor. Şimdi de Akın İpek’in 4,5 milyar TL tutarında 34 ton altını yurt dışına kaçırdığı hezeyanını haber diye yayımladılar.

Altın ihracatında mevzuat değişikliğinden kaynaklanan bir veriyi ‘kaçakçılık’ olarak nitelendirmenin mahkemeler nezdinde bir karşılığı olmadığını gayet iyi biliyorlar. Maksat, toplumdaki negatif algıyı besleyerek hukuksuz işlemlere devam etmek. Bayat ve defalarca tekzip edilmiş de olsa günü kurtarmak için aynı iftiraları tekrar tekrar yayımlıyorlar.

2006’YA KADAR BORSA TESCİLİ GEREKMİYORDU

Akın İpek’in “Gümrük idarelerine beyan edilen ve resmen ihraç edilen bir altın nasıl kaçak olur?” sorusuna da cevap vermeyecekler. Zira altın ihracatında 18 Kasım 2006 tarihine (26.350 Sayılı Tebliğ) kadar Altın Borsası üzerinden yapılması gibi bir şart yoktu. Elde edilen altınlar, Merkez Bankası’nın izinleri dâhilinde yurt dışında akredite bir rafineriye satılabiliyordu. Burada rafinasyon sonunda külçe altın haline getiriliyordu. İhracattan elde edilen dövizin en geç 180 gün içinde Türkiye’ye getirilmesi gerekiyordu.

2006’ya kadar bütün işlemler gümrük idarelerinin bilgisi dâhilinde yapıldığına ve bu ihracattan elde edilen gelirler şirket kayıtlarında görüldüğüne göre bunun neresi kaçakçılıktır? Kaldı ki suçladıkları 2001 ila 2006 arasındaki dönemde 2005’e kadar madenler Newmont isimli yabancı şirketin elinde. Koza 2005’te işletmeyi devraldığında Newmont’un izlediği yolu takip ederek ihracat yapıyor.

O yolu da 11 Ağustos 1989 tarih ve 20249 Sayılı Kanun’un 7. maddesi açıyor. Özetle kanun diyor ki: “İşlenmemiş kıymetli madenlerin ihracında gümrük idarelerine beyan verilmesi esastır. Bunun dışındaki ihracat rejim, karar ve yönetmelikler uygulanmaz.” Newmont, sonrasında 1,5 sene Koza bu minvalde ihracat yaptı. 2007’den itibaren de Koza’nın külçe altınları Türk Altın Borsası’nda (İstanbul Borsası bünyesinde faaliyet gösteriyor) tescilli satılıyor. Kronoloji aynen böyle.

KOZA GİBİ DİĞERLERİNİ DENETLEYİN BAKALIM

Koza İpek Holding’te şu vakte kadar ne MASAK ne SPK ne de savcılık elle tutulur herhangi bir suç unsuruna ulaşabildi. Altın madenciliği gibi çok spesifik bir sektörde iş güvenliğinden sermaye piyasası düzenlemelerine kadar açık vermeden faaliyet gösteren kaç şirket var Türkiye’de? Devletin işlettikleri dâhil hepsi tel tel dökülüyor.

Koza’nın geçtiği teftişlerden devletin işlettiği madenlerin hiçbiri geçemez. Koza bunun karşılığında alkış beklemiyordu. Altın madenciliğinin esas ve usullerine riayet ederek işinin hakkını veriyordu.

Koza hakikaten istisnai bir kuruluştu. Uluslararası akreditasyonu ve yaptığı ihracat Türkiye ekonomisi adına kazançtı. Başka memleketlerde devlet nişanı ile taltif edilecek bir holdingi mafya liderlerinin, rüşvet havuzundan nemalanan gazeteci müsveddelerinin hedefi haline getirmek de AKP’ye nasip oldu.

ZARRAB’IN 1,5 TON ALTINI NASIL DOĞAL TAŞA DÖNDÜ?

Savcılar, TBMM Darbe Araştırma Komisyonu ve MASAK madem kaçak altın arıyor ben biraz yardımcı olayım. Mesela Atatürk Havalimanı’nda günlerce bekletilen, müstafi 4 bakandan biri olan Zafer Çağlayan’ın 700 bin TL’lik hediye saatin hatırına evrak krizini çözdüğü uçağı tahkik edebilirler.

Darbe komisyonu üyeleri, o uçaktaki 1,5 ton külçe altının Dubai’ye nasıl doğal taş olarak gönderildiğini dönemin Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’ya sual etseler. Oradan Reza Zarrab’ın şirketlerine gelseler. Hazır başlamışken Kapalıçarşı’ya Durak Döviz AŞ’ye uğrasalar. Yanlış yönlendirmeyeyim, Zarrab tatil için gittiği ABD’de uçağın kapısında tevkif edilince Durak Dövis de Fatih’te bir apartman dairesine taşındı. Yeni adresi Google’dan bile öğrenilebilir.

Keşke buna cesaret edebilseler… Türkiye’nin organize biçimde nasıl soyulduğu işte o vakit ortaya çıkacaktır. Böylece asrın en organize soygununda 17/25 Aralık 2013’te suçüstü yakalananların mahkemeden kaçmak için Hizmet Hareketi’ne iftira üstüne iftira attığı ayan beyan görülecektir.

AKIN İPEK’İN FERYADINA KULAK VERİN

Akın İpek’in senelerin emeği şirketlerine reva görülen hukuksuzluklardan ötürü elem duymaması mümkün değil. Herkesin gözü önünde anayasa ve kanunlara rağmen bütün mal varlığı gasp edildi. Ailesine, kendisine tarifi mümkün olmayan acılar yaşatıldı. Zerre kadar vicdanı olan onun bu feryadına kulak verir.

Haddizâtında Akın Bey’in teselliye ihtiyacı yoktur. Amma velâkin ileride hukuk geri geldiğinde şirketlerini geri alırken bu yağmada rol alanların isim ve fiillerinin tespitinde hiç zorlanmayacağını belirtmeliyim. Çok uzun sürmez mahkeme safahatı… Baksanıza zekâdan mahrum, hırslarının mağlubu Saray dalkavukları, işledikleri her suçun delilini kendi elleriyle hazırlıyor.

Semih Ardıç, 2.12.2016 /TR724

Zahmet içinde rahmet [Faik Can]

Şiddetli imtihanlarla sarsılıyoruz. Bugüne kadar maruz kalmadığımız ölçüde ağır imtihanlar bunlar. Yüz binlerce kişi işinden, aşından, yurdundan, yuvasından oldu. On binlerce masum hapishanelerde çile dolduruyor. İşkence görenlerin, türlü hakaretlere maruz kalanların, alın teriyle kazandığı malına mülküne el konanların hadd-u hesabı yok. “İyi insanların” malına, canına ve namusuna musallat olunuyor.

Ekranlar, bir kesime karşı nefret söylemlerine esir. Medya, tertemiz insanları terörist (!) ilan etmek hususunda müttefik. Toplum, cehaletten, hasetten, korkudan veya menfaatten kaynaklanan sebeplerle bu nefret korosuna tempo tutmakla meşgul. Düşmanın husumeti mi daha yıpratıcı, dost zannettiklerimizin vefasızlığı mı, onu bilemiyoruz. Ama neticede imtihanın şiddeti ortada.

Ahiret endişesi duymadan…

İmanın, ihlâsın, ihsanın, uhuvvetin, muhabbetin, hüsnü zannın otağı olması gereken sineler, kinin, nefretin, hasedin, kibrin ve suizannın mezbeleliği haline gelmiş! Ağızlardan dökülen iftiralar, birbiri ardına savrulan hakaretler, tehditler içeride biriken nefretin büyüklüğünü gösteriyor. Hacısı, hocası, diyanetçisi, sözüm ona tarikatçısı ve Nurcusu ahiret endişesi duymadan, dinde yeri olup olmadığını düşünmeden ve en ufak bir muhasebe ihtiyacı hissetmeden karnındakini ağzından kusmaya devam ediyor.

Camiler gıybetin, nefretin, hasedin merkezleri haline gelmiş. “Peygamber kürsüleri” ve minberlerden yalan, iftira ve suizan akıtılıyor kalplere ve zihinlere. “Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” Nebiler Serveri’nin ümmeti ahlaksızlıkta zirve yaparak Peygamberine ihanet ediyor. Bugüne kadar hep iyilik için koşturan, dünyaya sevgi ve muhabbet tohumları saçmak üzere yola koyulan hasbiler topluluğu, hakikaten sınırları zorlayan, tahammülü oldukça zor, çetin mi çetin bir imtihandan geçiyor.

Ne yapmalı?

Peki, ne yapmak ve nasıl davranmak gerekiyor? Evvela, ağaçtan düşen her yaprak Allah’ın ilmi ve iradesi ile düşüyorsa, cereyan eden bunca hadise O’nun ilminden ve iradesinden hariç değildir. Öyleyse bizler bütün bu olan bitende Kudreti Sonsuz’un muradını anlamaya ve o murada uygun hareket etmeye bakmalıyız. Biz inanıyoruz ki belâ, musibet ve bu tür imtihanlarda zahiren bir kısım zararlar olsa bile, bunların netice itibarıyla faydaları da vardır. Zarar gibi görünen şeylere takılmadan özellikle uhrevi faydaları düşünmek ve kaderi tenkit manasına gelebilecek düşünce, söz ve davranışlardan uzak durmak gerekiyor.

Az alır, çok verir

Az alıp çok vermek, Allah’ın şanındandır. O, icabında gözümüzü, ayağımızı alır ama karşılığında şehitlik verir. Malımızı alır, ahirette çok nimetlerle mükâfatlandırır; türlü musibetlere sabrettirir, karşılığında hadsiz sevaplar bahşeder.

Belâ ve musibetler, kulun derecesini artırır. Yükseklere çıkıldıkça insanın göğsünde sıkışma olur. Kar, fırtına, tipi ve boran en çok yüksek dağların zirvesinde görülür. Bu yüzdendir ki, en şiddetli belâlara daha çok nebiler, veliler gibi kametleri bâlâ kimseler mâruz kalmıştır. Yükselmeye açık ve yüceliklere teşne gönüller hep bu yolla zirveleşmişlerdir.

Belâ ve musibetler, insanlara nimetlerin kadrini öğretir ve şükür yolunu açar. Kaybedilen imkânların, kaçırılan fırsatların değeri yokluklarında daha iyi anlaşılır. İnsan, nefis ve şeytan gibi hasımlarına karşı sürekli uyarılmaya muhtaçtır. İşte belâ ve musibetler, insan için bu vazifeyi görür, onu günahlara karşı ikaz eder ve korurlar.

Saf ve temiz olanlar

Bir fikrin temsilcilerinin yetişmesinde, başa gelen belâ ve musibetlerin rolü çok büyük ve mühimdir. Çilesiz, ızdırapsız ve bedel ödemeden elde edilen nimetler ve imkânlar, sahibi için nimet görünümlü birer nikmete dönüşürler. Allah, yüce bir hakikati omuzlayacak hasbî ve diğergâm ruhlarla ham ve menfaatperestleri ayırt etmek hikmetine binaen Hakk’a adanmış ruhları çeşitli imtihanlarla sarsar, eler, elekten geçirir. Ta ki saf ve temiz olanlar diğerlerinden ayrılsın. Ve daha yolun yarısında dökülecek zayıf karakterler işin başında dökülsün ki, sağlam bir duruş gerektiren çok kritik anlarda bozgun yaşanmasın!

Zahmetten rahmete

Belâ ve musibete maruz kalan insan, rahat zamanlarında ihmal ettiği, unuttuğu, meşguliyetlerinden (!) ötürü bir türlü vakit bulamadığı duaya, evrada ve namaza daha bir sarılır. Beş vakte bir beş daha katar. Teheccüdlerle, hacetlerle, duha ve evvabinlerle gecesini de gündüzünü de aydınlatır. Dili kıpır kıpırdır evrad ve dualarla. Kur’an tilavetinden sonra Cevşen’i zırh eder kendine. Ardından Kulûbu’d-Dâria ile yanık sinelerin hissiyatına katar gönül telinden kopup gelen ah u enînlerini.

Sarp bir yokuş gibi nefesini kesen, kendisini zorlayan musibet sürecini seyr ü sülûkünün hızlı bir asansörü haline dönüştürüverir. O kırık kalb, o mahzun gönül Ulu Dergâha arz edilen dilekçenin en kuvvetli referansıdır ve zahmet o anda aynı rahmet olmuştur.

Bu yolun yolcuları, başlarına ne gelirse gelsin yollarının doğruluğundan da, gözü yaşlı, gönlü dertli kutlu rehberlerinden de emindirler. Ne yollardaki buzdan, ne de esen muhalif rüzgârdan şikâyet ederler. “Mevsim kış” deyip elbiselerini ona göre seçer, azıklarını ona göre alırlar. Bilirler ki yolun sonunda Rıza, Rıdvan ve Rü’yetullah ile şerefyâb olmak vardır…

Faik Can, 2.12.2016 /TR724

İlkellik, denetim ve Aladağ masumları [Selim Gündüz]

Medeni insan kendini denetler. Başka insanların hukukunu ihlal etmez. Özgürlüğünün kendi sınırları içinde olduğu bilincindedir. Böylece medeni insanlardan oluşan medeni ülkelerde kamu denetimi olmasa bile belirli bir kalite oluşur. Zira halk kendi kendini zaten denetler.

İlkel insan için ise herhangi bir sınır söz konusu değildir. Evrenin merkezinde kendisi vardır. Geri kalan her şey ikincil, üçüncül hatta hiçbir şeydir. Böyle olunca toplumun fevkalade ciddi bir şekilde denetlenmesi gerekir. İlkel bir fabrika patronu için bir ‘işçi’nin değeri yoktur. İş kazası “fıtrat”tandır. Tedbir almaya da gerek yoktur!

Bu sebeple de Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, Türkiye El Salvador ve Cezayir’in ardından işçi ölümlerinde dünyada üçüncü sırada. Türkiye’de son 9 ayda 1414 işçi öldü. Kimin umurunda? Kimsenin. Çünkü Türkiye’de işveren, müteahhit, iş adamı… kâhir ekseriyet maalesef ilkeldir. Kendini düşünür. Tek önemli olan şey iş yerinde elde edeceği kârdır. İnsan unsuru bir emtia ve eşyadan ibarettir.

Böyle toplumlarda denetim vazgeçilmez bir konudur. Denetim yapılmazsa ‘ilkel patronluk’la doğru orantılı olarak işçi ölümleri artar, patlar.

Yukarıdaki işçi ölümlerine baktığımız zaman Türkiye’de bir denetimin olmadığını görürüz. Ülkenin tamamını denetlemek için on binlerce denetçi, müfettiş ve sair personel vardır ama denetlemenin ‘d’si bile yoktur. Neden?

BELEDİYE BAŞKANI, VALİ, BAKAN, BAŞBAKAN İLKELSE?

Peki, ilkellik sadece işverenle sınırlı değilse ne olur? Belediye başkanı, vali, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı da ilkellikle malulse?

‘İlkel insan’ kendini denetlemediği gibi çevresini veya sorumlu olduğu alanları da denetlemez.

Yurt müdürü veya sahibi ilkelse yurdunu denetlemez. Vali, belediye başkanı ilkel ise halkın güvenliği denetlenmez. Sonuçta her yıl masum insanlar, masum çocuklar bu ilkel yöneticiler elinde ‘görünür’ binlerce kazaya maruz kalır ve ölür. Aladağ’da olduğu gibi. 11 çocuk ve bir yurt görevlisi toplam 12 insan bu tür bir ilkelliğin faturası olarak öldü.

İLKEL ÜLKELERDE DENETİMİN AMACI…

İlkel ülkelerde denetimin 2 ana amacı vardır:

Mesela bir belediye başkanı:

Belediye başkanının asıl işi bulunduğu ilden rant elde etmek, fırsatını bulduğunda “parsel parsel satmaktır”. Denetim bunun için vardır. Rüşvet almak veya aldığı rüşveti artırmak denetçilşerini, belediye zabıtasını “denetim” adı altında esnafın üstüne salar.

Mensubu olduğu siyasi partinin muhaliflerini sindirmek veya yok etmek için harekete geçer, müfettiş ve zabıtasıyla esnafın dükkânına çöker.

Bu denetim “gerekçe”leri en alttan en üste kadar her makam için geçerlidir.

Mesela maden kazaları. Eğer maden sahibi iktidar partisi mensubuysa asla denetlenmez. Ve Soma örneğinde olduğu gibi 300 masum işçi bir kalemde ölür.

Maden sahibi iktidara rüşvetini veriyor veya muhalifse denetleme mekanizması derhal devreye girer. Denetleme adı altında o madene çökülür. Tek bir kusur olmasa da maden kapatılmaya çalışılır. Örnek: İşadamı Akın İpek’in madenleri.

YURT VE OKULLAR

Aynı kriterler burada da geçerlidir. İktidara yakın okul ve yurtlar asla denetlenmez. Mesela Türgev yurtlarında yıllardır tek bir denetim yapılmış mıdır? Hayır.

Ensar Vakfı? Onlarca rezalet ortaya çıktı. Taciz, tecavüz… Bu vakfa tek bir denetleyici gitmiş midir? Hayır.

Ama siyasi iktidarla ters düşen Hizmet Hareketinin yurt ve okullarına (Henüz çökülmeden) son 1 yılda en az gidilene 10 defa denetime gidilmiştir. Merdiven boyu, çöp kutusu rengi, pencere pervazı… gibi saçma sapan gerekçelerle yüzlerce defa kapatma kararı verilmiştir.

Yani meselenin özü ‘yöneten’ ve ‘yönetilen’in ilkelliğidir. Medeniyetten habersizliktir. Kısaca yabaniliktir.

Halkın ve yönetenlerin medenileşeceği güne kadar Türkiye’de insan hayatının bir kıymeti yoktur. Albert Camus’un herkesçe bilinen sözüyle bitireyim: “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Evet, bakıyoruz ve ülkemizin muasır medeniyetten fersah fersah uzak olduğunu görüyoruz.

Selim Gündüz, 2.12.2016 /TR724

Soru mühim: Erdoğan ne yapmak istiyor? [Sefer Can]

Son zamanlarda en çok sorulan soru bu: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bazen aynı güne sığan iki hatta daha fazla farklı duruşla ne elde etmek istiyor? Bu sorunun cevabını verebilen yok, zaten muhtemelen ortada bir cevap da yok. İstikrar getireceği öne sürülen tek adam yönetimi istikrarsızlık üretiyor. Devleti iki dudağı arasına hapseden Cumhurbaşkanı her gün öncekinin tersi şeyler söylediğinden temel politikaları belirlemek bile imkansız hale geliyor.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın durumuna bakar mısınız? Adam bir anda Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na rağmen çocuk tecavüzcülerini kurtarmaya çalışıyor pozisyonuna düştü. AKP Grup Başkanvekili Mehmet Muş, kurnazca aradan sıyrılıp cenazeyi Bozdağ’a kaldırttı. Oysa teklifte onun da imzası var. Meclis işleyişini bilenler bilir, grup başkanvekilinin imzası partinin görüşünü yansıtır. Sonuç, Erdoğan’dan habersiz neredeyse nefes alamayan AKP ters köşeye yattı.

OTOMOTİVCİLERİ NİYE ÖPTÜ?

Sosyal meseleler böyle de ekonomi ve dış politika farklı mı? Dolarla ilgili söyledikleri yazılıp çizildi. Ona güvenerek Türk Lirasına yatırım yapanlar yandı. AKP teşkilatlarının yaptığı dolar bozdur kampanyası, onların bile Reis’e inanmadığının işareti. Ucuzken almışlar şimdi iyi kârla satıyorlar. Belki de satmıyorlar. Ekonomistler ve siyasi gözlemciler, Erdoğan’ın ekonominin havale geçirmesine yol açacak tavrını yorumlamakta zorlanıyor.

Cari açığı büyüten cep telefonu benzeri mamülleri kullanmayın uyarısı anlaşılabilir. Fakat otomotivle ilgili çıkışı bindiği dalı kesmek anlamına geliyor. Krizle birlikte ağırlaştırılan vergisiyle otomotiv sektörü, devlet harcamalarını finanse eden önemli bir kalem. Tamamen dışa bağımlı olmadığımız ve yan sanayisi de düşünülünce “Erdoğan otomotiv sektörünü niye öptü?” sorusu önem kazanıyor. Biricik gözdesi müteahhitleri kayırıyor iddiası ikna edici değil. Öyleyse niye? Cevap panik atak.

BAŞBAKAN YILDIRIM OHAL’İ KALDIRAMIYOR

TÜSİAD doların yükselişiyle birlikte paniğe kapıldı. Başbakan’dan OHAL’in kaldırılmasını ve ekonomik istikrar tedbirleri almasını istedi. Başbakan’ın cevabı manidar: Biz de istiyoruz. Niye kalkmıyor o zaman? Binali Yıldırım en azından referandum havucuyla Erdoğan’ı ikna etmeye çalışırken MHP lideri Bahçeli taş koydu.

OHAL ilk ilan edildiğinde ekonomiye faturasını biraz da olsa görebilen Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş süre dolmadan kalkabileceği vaadiyle iyimserlik pompalıyordu. Süre uzamakla kalmadı, cumhurbaşkanının sonsuza kadar sürdürme beklentisi ortaya çıktı. Başbakan Yıldırım bile OHAL’in ne zaman kalkacağını bilmiyor. Bu da siyaset merkezli ekonomik krizi büyütüyor.

Dış politika daha kötü durumda. Zaten ekonomideki beklentileri dibe vurduran da biraz bu. Dış finansmana bağımlı bir ekonomide her gün bir ticari partnerinizle kavga ederseniz sonuç ortada. Tam “AB ile ipler kopma noktasında” diyecektim, Cumhurbaşkanın “Yarın hemen tam üye olabiliriz” şeklindeki tornistanı internete düştü. Siz bu yazıyı okurken kuvvetle muhtemeldir ki, takipçilerin başını döndüren yeni açıklaması gelmiş olur.

Bugüne kadar Erdoğan’a verdiği tavizlerle eleştirilen Almanya Başbakanı Merkel çizgi değiştiriyor. Fasıl açma taraftarı olmadığını açıkladı.100 bin göçmeni geri göndermeye hazırlanıyor. Nihayetinde onun da iç kamuoyu var ve seçimlere bir yıldan az kaldı. Batı blokuna karşı ucuz şantajlarımızdan biri de Şangay Örgütü’ne girme tehdidi. Suriye’de neredeyse savaş halinde olduğumuz Rusya ile nasıl ittifak yapacağız? Erdoğan ve fanatikleri ABD seçimlerinden sonra neredeyse bayram yapıyor. Tek gerekçeleri belki Fethullah Gülen’i iade eder beklentisi. Trump’ın Ortadoğu ve İslam ülkelerine en sert bakışlı siyasetçi olduğunu görmek istemiyorlar.

YÜZME BİLMEYENİN DENİZE DÜŞMESİ

Liste böyle uzayıp gidiyor. Peki, gerçekte Erdoğan ne yapmaya çalışıyor? Bence hiçbir şey yapmaya çalışmıyor, yüzme bilmeyen adamın denize düşmesi gibi çaresizce çırpınıyor. Kendisini sabitleyeceği hiçbir çıpa kalmadı ve akıntıya kapılıp gidiyor. Tamamen iç güdüleriyle hareket ediyor. Eskiden içgüdüleri işe yarıyordu zira yakınlarında adacıklar vardı ve oralara çıkarak soluklanıyordu. Almanya ve AB bir adacıktı; ABD diğeri. Ülkenin jeostratejik konumunu pazarlayarak ayakta kalabiliyordu. Ancak ucuz pazarlıklar ve şantaja dayalı ilişki şekli vardı. Nihayetinde müşteriler alternatif arayışına girdi ve tekel kırıldı.

Coğrafyanın bize sunduğu imkan aynı zamanda risk demekti. O risk yönetilemedi. Suriye’de hem Avrupa, hem ABD hem de Rusya’yı karşımıza almayı başardık. Düşünülmüş bir stratejiden ziyade anlık içgüdüsel refleks tezini ispatlayan en yakın örnek, “Esed’in hükümranlığına son vermek için Suriye’deyiz” açıklaması. İki gün sonra çark edilse de kayıtlara girdi. Rusya açıkça Suriye rejimini destekliyor, batı ise onunla yaşamaya razı. Arap Birliği bile Türkiye’ye çakan açıklama yapıyor.

Boğulma tehlikesi geçiren insan panik halinde kurtarmaya geleni de beraberinde götürür. Onun için dış aktörler güvenli mesafeye çekiliyor. İçeride Erdoğan’a mahkum olanların birlikte batmaktan başka seçeneği yok. Ülkenin de fazlaca alternatifi olduğu söylenemez. Erdoğan batıyor cümlesini müjde olarak algılayanlar yanılır; zira ülkeyi de beraberinde götürüyor. Herkes dibe olan uzaklığını kâr ve toparlanma vesilesi sayacak.

Son çıkan ışığı kapatsın!

Sefer Can, 2.12.2016 /TR724