Kimsenin yaptığı yanına kalmadı [Ebu Abdurrahman]

İnebolu Nur Kahramanlarından olan ve evinin bahçesinde çok sayıda gül çeşidi yetiştirdiğinden kendisine Gülcü Hüseyin Efendi denilen zâtın oğlu olan Ömer Kuru anlatıyor:

“Bir Ağabeyimiz rüyasında Üstadımızı İnebolu’da görüyor. Bakıyor, Üstadımız ve talebeleri silahlı… Karşısında duran Ebu Cehil ordusuna karşı Üstad’ımız, ‘Hücûm!’ emri veriyor. Ağabeyimiz, Ebu Cehil’in yanındakileri görünce şaşırıyor!.. Çünkü hepsi de, hepimiz tanıdığı kimseler!. Ölümleri de hayra alâmet olmadı…

“Babam, Denizli hapsinden berat edip gelmesine rağmen, Emniyet babamın dükkan komşusunu ücretli olarak babamı izlemek üzere görevlendirmiş… Bir gün bu casus komşumuz ‘Ben bir rüya gördüm, tabir eder misin?’ deyip kahvede, herkesin içinde rüyasını anlatmış. Babam çok güzel rüya tabir ederdi. Onu dinledikten sonra babam da herkesin duyacağı şekilde; ‘Bu rüyaya göre, senin vazifene son veriyorlar.  

[Ebu Abdurrahman] 11.1.2017 [Samanyolu Haber]

Washington Ankara’nın restini gördü mü? [Adem Yavuz Arslan]

Beklendiği gibi oldu ve 74.Altın Küre Ödülleri’ne politik tartışmalar damgasını vurdu.

Oscar Ödülleri ile birlikte sinema dünyasının en prestijli, en çok konuşulan töreninde yine siyaset ön plana çıktı ve bu kez ‘mesaj’ veren isim Merly Streep’ti.

Yaşam boyu başarı ödülünü alan Streep önümüzdeki günlerde başkanlık koltuğuna oturacak olan Trump’ı eleştirdi ve ‘uyarılar’da bulundu.

Dedi ki: “Güçlü olanlar mevkilerini başkalarını ezmek için kullanırsa hepimiz kaybederiz.”

Streep sanki ‘Türkiye’ye konuşuyormuş gibi’ devam etti:

“Gücü sınırlı tutacak, öfkelendiklerinde onları eleştirecek prensip sahibi bir basına ihtiyacımız var. Ülkemizin kurucuları bu yüzden basını kutsal bir yere koydu ve anayasada ona özgürlük verdi.”

Yaklaşık 20 milyon Twitter, 17 milyon Facebook takipçisi olan ve sosyal medyada fırtına gibi esen Trump hemen cevabı yapıştırdı ve polemik büyüdü.

Derisi ince bir lider

Konumuz Trump’ın sanatçılarla ve medyayla polemiği olmadığı için detaylara girmeyeceğim. Fakat yazıya bu anekdot ile girmemim nedeni önümüzdeki döneme dair ipuçları barındırmasından.

Zira Trump ‘derisi ince’ bir lider ve eleştirilmeye hiç gelemiyor.

Bu yönüyle Erdoğan’a da benziyor fakat hadise Amerika’da geçtiği için gazeteler TOMA’larla basılıp gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler kelepçelenerek hapse atılamıyor.

Kafası karışanlar için konuyu biraz daraltayım.

Amerika, Golden Globe Ödülleri’ndeki Trump eleştirisi ve Trump’ın damadı Kushner’i Beyaz Saray’a danışman yapmasını tartışırken Türkiye’de Erdoğan ve AKP kurmayları Amerika’ya sağlı sollu sallıyordu.

Mesela ‘yalanlanma rekoru sahibi’ Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Büyükelçilere Konferansı’nda ABD’ye ‘ilişkilerin düzelmesi için’ iki şart sürdü: Gülen’in iadesi, YPG’ye desteğin kesilmesi.

Büyükelçileri yemekte ağırlayan Erdoğan da benzeri mesajları tekrar etti.

Son günlerde İncirlik Üssü’nün kapatılması tarzı tartışmaları da yan yana getirdiğinizde Ankara’nın Washington’a karşı ‘mevzi alma’ çabasında olduğunu görmek mümkün.

Bu arada büyükelçiler konferansının ana temasının yurt dışında Cemaat ile mücadele olduğunu, bu mücadele için ‘kesinin ağzının sonuna kadar açıldığını’ da not olarak ekleyelim.

ABD, Ankara’nın restlerine nasıl bakıyor?

Peki, Washington’da hava nasıl?

Açıkçası Çavuşoğlu’nun öne sürdüğü şartların ABD tarafından alındığına dair bir ipucu yok. Aksine hükümet eliyle yürütülen ‘anti-Amerikancı’ söylemlere tepki var.

Dahası ABD’nin kendi iç gündemleri daha sıcak.

Trump’ın kabinesi, Rusya ile olan ilişkiler, milyonlarca kişiyi ilgilendiren sağlık reformu gibi başlıklar gündemin ilk sıralarında.

İran ile anlaşma, İsrail ile gerginlikler ve Trump’ın “ABD’nin askeri gücünü yeniden inşa edeceğiz” türü vaatlerini de yan yana koyduğunuzda ABD yönetiminin gündeminde Türkiye’nin ‘öne sürdüğü şartlar’ın yer almadığı görülebiliyor.

Kaldı ki Gülen’in iadesi hukuki bir süreç ve yıllar alacak bir konu.

YPG meselesinde ise ABD yönetiminin tavrı Ankara ile taban tabana zıt. Her iki konuda da “Aman Ankara rest çekti, tavrımızı değiştirelim!” türü bir hava yok.

Trump’ın önceliği iç politika

İlişkilerin seyrine dair en büyük soru işareti ise Trump’ın bizatihi kendisi. Çünkü öngörülebilen bir isim değil.

Mesela tüm büyükelçileri geri çağırdı. Bir yönüyle bu durum sürpriz değil zira ABD sisteminde büyükelçiler yeni başkana istifalarını sunar, başkan da görevlerini uzatır ve kademeli bir geçiş yapılırdı.

Fakat Trump ‘görev uzatma olmayacak’ dedi. Mevcutların görevi bırakması, yeni büyükelçilerin onaylanıp yeni yerlerinde göreve başlamaları uzun zaman alabilir.

Uzun lafın kısası, ABD’nin kendi gündeminde onlarca başlık var ve Trump’in önceliği ‘iç politika’.

Dahası, Trump selefi Obama gibi hırpalanmayı kabul edebilecek bir karakter değil. En ufak bir eleştiriye bile sert tepki verdiği göz önüne alındığında AKP ve Havuz medyasının komplo teorileri karşısında nasıl tutum takınacağını kestirmek zor.

O yüzden Türkiye’nin öne sürdüğü şartlara, AKP’li isimlerin ve Havuz medyasının akla ziyan teorilerine ne kadar kulak asacak, tepkisi nasıl olacak bekleyip göreceğiz.

Fakat Washintgon’un havasına bakarak şunu söylemek mümkün; Erdoğan’ın ‘Trump sevinci’ derin bir hüzne dönüşebilir.

‘Esed kalır, biz gideriz’

Yazıyı Ankara’ya dair bir anekdot ile bitirmekte fayda var. Çünkü ilginç gelişmeler oluyor.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş “Baştan bu yana Suriye politikasında büyük yanlışlar olduğuna inananlardanım” dedi.

Bu ifadenin zamanlaması ve ‘mesajı’ hayli önemli.

Öncelikle ‘inananlardanım’ derken AKP kabinesinde başkalarının da bu fikirde olduğu imasında bulunuyor.

Mesela bizzat Yalçın Akdoğan’dan dinlemiştim.

Bugün Gazetesi’nin Ankara bürosundaki sohbetimizde Suriye politikasındaki yanlışlara değinip “Esad kalır, biz gideriz” demişti. Akdoğan tabi ki bu ifadeleri mikrofonlara ve yazılmak kaydıyla hiçbir yerde söylemedi.

‘Hoca’ya yani Ahmet Davutoğlu’na yönelik benzeri eleştirileri yapan başka bakanlar da vardı.

Hatta Suriye politikasını ‘makara’ya alanlar da oldu.

Anlaşılan Suriye’deki hezimet Ahmet Davutoğlu’na yıkılacak. Eğer Suriye özelinde iş uluslararası boyuta taşınırsa MİT’e de benzeri bir fatura kesilmesi sürpriz olmaz.

Ankara’yı ve iktidar çevrelerini bilenler “Reis’ten habersiz kuş uçmadığını” bilirler fakat bu gerçeğin bir önemi yok.

Galiba ‘Hoca’ ve ‘Hocacılar’a yolun sonu göründü.

[Adem Yavuz Arslan] 11.1.2017 [TR724]

MHP’liler AKP Türkiye’sinde yaşayabilir mi? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Babam, Alparslan Türkeş’i çok severdi. Tipik bir orta Anadolu ailesi olarak, milliyetçi bir ev ortamımız vardı. Türkeş’in konuk olduğu TV programları seyredilirdi. Öldüğünde, babam yerinde duramadı. Kalktı, Ankara’ya mezarında nöbet tutmaya (Türkeş’in ölümünün ardından bir süre ülkücüler mezarda nöbet tutmuşlardı) gitti. Annem, siyasetçilere yönelik böylesi ‘sevgilere’ bir anlam veremiyordu ama 12 Eylül’ü yaşamış babam için Alparslan Türkeş, sadece bir siyasetçi değildi muhtemelen.

2001 krizinden ve Bülent Ecevit’le koalisyon kurmasından ötürü Devlet Bahçeli’ye kızgındı babam. Hiç de ısınamadı. Hiçbir zaman bize siyaset konusunda kesin nasihatler etmedi. Çocuklarının ülkü ocaklarına gitmesini hiç istemedi. MHP’lilik çok önceden aslında ‘rafa kaldırılmıştı’. Sadece, partinin getirdiği belirli bir çevre, bazı alışkanlıklar ve dozunda bir milliyetçilik kalmıştı geriye. 2002 seçimlerine girerken, küskün MHP’lilerin bir kısmı AKP’ye, bir kısmı Genç Parti’ye oy verdi. MHP’nin baraj altında kaldığı bu seçimde, bizim ailede de AKP revaçtaydı. Ancak babam sandıktan dönünce, “Üç hilali görünce aklıma dedem geldi,” diyecekti. Alparslan Türkeş’ten ‘dedem’ diye bahsederdi.

Merkez sağ seçmeni

2002’de MHP’den uzaklaşan seçmen, AKP’yi Meclis’te yalnız bırakmamak için olsa gerek, yeniden partisine dönmüştü. Bunda, 2007’deki Cumhurbaşkanlığı oylamasına katılmayarak 367 rezaletinin yaşanmasına sebep olan ANAP (Erkan Mumcu) ve DP’nin de (Mehmet Ağar) payı büyüktü elbette. Seküler, milliyetçi, düşünce olarak muhafazakâr ama yaşayış olarak daha liberal ‘merkez sağ seçmeni’, AKP’den hâlâ çekiniyordu aslında.

MHP’nin yüzde 10’a yaklaşan bir ‘kemik oyu’ olduğu konuşulurdu hep. Ancak partinin ‘patlama’ yapabilmesi ancak bu ‘merkez sağ’ seçmeni tamamen ikna edebilmesiyle olabilirdi. Daha eğitimli, daha dünyaya açık bir vitrini olsaydı MHP’nin, gerek öncesinde, gerekse 7 Haziran 2015 seçimlerinde daha fazla oy alabilir, iktidara yürüyebilirdi. Ancak Bahçeli partiyi hep belirli bir ‘rampada’ tutmakla yetindi. Riske girmedi, yönetime talip olmadı, muhalefeti yeterli gördü.

Derin devlet ilgisi

Bir zamanlar Başbakan danışmanlığı da yapmış meşhur bir gazeteci, Devlet Bahçeli’nin nasıl siyasi kararlar verdiğini şöyle anlatmıştı: Ankara’daki genel merkeze siyah Mercedes araçlar gelir, içinden siyah gözlüklü adamlar iner ve Devlet Bey’le toplantı yaparlar. Ardından Devlet Bey çıkar ve partinin nasıl bir politika izleyeceğini açıklar. Buna benzer fısıltıları MHP’yi bilen başka gazetecilerden de dinlediğim için pek şaşırmamıştım.

Ama şaşırmamamı sağlayan şeylerden birisi de, eskiden beri MHP’nin derin devletle olan ilişkisiydi. Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı hatta Mehmet Ali Ağca gibi isimler, partide her daim sevilen, sayılan figürlerdi. Çatlı’nın ‘devlet adına’ yasa dışı işlere bulaşmış olması bir ‘gurur vesilesi’ olarak anılırdı hep. Neticede Osman Sınav’ın en büyük projesi Kurtlar Vadisi, böyle bir algıdan yola çıkmış, “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” sözünü bir neslin bilinçaltına kazımıştı.

Bahçeli partiyi ‘sokağa çıkarmadı’

MHP’nin 12 Eylül öncesi şiddete, sonrasında ise ‘derin devlete’ olan merakı, Devlet Bahçeli döneminde hep “Ülkücüleri sokağa çıkartmama” faziletinin arkasına saklandı. Eğer bir gazeteci Bahçeli hakkında olumlu konuşmak isterse, “Ülkücüleri sokağa çıkartmıyor, barış ortamını koruyor” derdi. PKK terörünün zirve yaptığı zamanlarda bile Bahçeli, lafını hiç esirgemedi ama aktif bir siyaset izlemekten kaçındı.

Bu durum, MHP’nin inişli çıkışlı oy oranları üzerinden iktidar hesapları yapılmasına yol açacaktı. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin Kürt politikasından hoşlanmayan milliyetçi seçmen yeniden MHP’ye dönmüştü ancak Bahçeli, ‘yüzde 60’lık muhalefet bloku’ oluşmasını istemedi. Anlaşılır sebep, HDP ile ittifak görüntüsünden kaçınmaktı. Ancak HDP’nin ‘dışarıdan destekleyeyim’ teklifine de sıcak bakılmıyordu. Ardından gelen ‘terör dalgası’ ve AKP’nin PKK ile bütün müzakereleri çöpe atması, MHP’deki ‘milliyetçi seçmenin’ yeniden AKP’ye dönmesini sağladı.

Fikirler benzeşiyor ama…

MHP’nin doğal seçmeninin yaşam tarzı uyuşmasa da, ülkeyle ilgili fikirleri, şu anki AKP ile bir hayli örtüşüyor. Milliyetçilik, bağımsızlık, anti-Batıcılık, Kürtlere yönelik öfke, ‘büyük devlet’ vurgusu, zaten MHP’lilerin arayıp da bulamadığı şeyler. Dahası Kurtlar Vadisi, uzunca bir zamandır AKP Gençlik Kolları’nın da favori dizisi. Onlar da, MHP’li gençler gibi kirli sakal, takım elbise, nargile sarmalında yaşıyor. ‘Güçlü lider’, ‘muzaffer ordu’ her iki taban için de aynı ölçüde önemli.

Eskiden Erdoğan seçim mitinglerinde milliyetçi söylem kullanırsa, liberal görünümlü yandaş yazarlar, “Seçim için yapıyor, icraata bakalım” derlerdi. Artık bu türlü ‘oyunlar’ yapma zahmetine bile girmiyorlar. Zira, o yollardan geçildi. Erdoğan artık baştan ayağa aşırı-milliyetçi popülist bir lider. Etrafındakiler de bu yeni ‘establishment’ (yerleşik düzen) değerlerini hemen satın aldı.

Yandaşlar arasında yer var mı?

Evet, iki parti şu an çok yakın ‘ideallere’ sahip ancak MHP içinde beliren şüphelerden birisi ‘yandaşlık’ meselesi. MHP’liler şu sıralar bürokraside ve çeşitli ihalelerde ‘sus payı’ alsalar da, uzun vadede MHP’lilerin bir Erdoğan-istan’da yaşama şansı yok. Burhan Kuzu’nun dediği gibi Başkanlık Sistemi gelirse, MHP diye bir parti kalmayacak. MHP’liler de siyasî arenada bir alternatif bulamayıp ya AKP’ye oy verecekler ya da (eğer kapatılmazsa) CHP’ye yanaşacaklar.

Tabi bunlar olan bitenin ‘görünen yüzü’. Perde arkasında ne gibi pazarlıklar dönüyor bilemiyorum. Bahçeli, “Cumhurbaşkanı yardımcılığı ve partisine 5 bakanlık” karşılığı anlaşmış, diyenler de var, AKP’yi tuzağa sürüklüyor, ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ü destekleyecek diyenler de.

Ancak daha geniş açıdan bakınca, Erdoğan’ın ‘sağ seçmeni’ tek bir potada eritme ve iki kutuplu bir toplum inşa ederek, ‘muhafazakâr kesime’ (ve tabi ki aslında kendine) uzuuun bir iktidar bahşetme projesinin devrede olduğu anlaşılıyor. Bahçeli’den ya da AKP içinden bir sürpriz bekleyenler, muhtemelen yanılıyor. Anayasa paketinin referanduma gitmesi hâlinde, sandıktan bir şekilde ‘evet’ oyu çıkacağı da aşikâr. (İlk oylamadan 338 oy çıktı. Maddeler tek tek görüşülürken de pek değişiklik olacağa benzemiyor.)

İki parti tabanı arasındaki fark

AKP ile MHP arasında ama, çok daha temel bir fark var. Babamın gençliğindeki heyecanları, idealleri ile dedemin yaşlılığında kavuştuğu ‘konformizm’ (bağnazlık da denebilir) arasındaki fark biraz bu. Ama daha çok, benim açımdan şu anekdotta beliriyor bu fark: Barış Manço öldüğü gün, babam sofrada ağlamıştı. Sonra da bütün kasetlerini alıp getirdi eve. Günlerce dinledik birlikte. Çünkü Barış Manço demek, onun gençliği demekti. Birkaç gün sonra dedeme gittiğimde, heyecanla babamın ağladığını anlatmıştım. Dedemse Manço’nun uzun saçlarına atıfta bulunarak, “Papaz kılıklı adam, neyine ağlıyorsunuz?” diye kızmıştı.

MHP’lilerin böyle bir Türkiye’de yaşamak isteyeceklerini sanmıyorum. AKP’nin Arap sermayeli yaşam tarzı dayatması, MHP’liler için fazlasıyla ‘boğucu’ gelecektir. Aslına bakarsanız, bugün AKP’ye oy veren pek çok Anadolu insanı da, giderek daralan yaşam alanından bir gün şikayetçi edecek ama iş işten geçmiş olacak…

[Kemal Ay] 11.1.2017 [TR724]

Tek adam rejimi ve karşı devrim [Erhan Başyurt]

Başkanlık sistemine geçiş kanun değişiklikleri Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlandı.

Kanun değişiklerinin neler olduğunu, yeni sistemin ne anlama geldiğini halkın büyük kısmı halen bilmiyor.

Önerilen başkanlık sisteminin ABD ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını, Ortadoğu tipi ‘tek adam’ sistemine geçiş yapıldığından çoğunluğun haberi yok.

Halkın gerçekleri öğrenmesi imkânsız

Özgür medya kapatıldığı, hakikati dillendiren cesur aydınlar ve gazeteciler hapse atıldığı, Doğan Grubu ve diğer ‘merkez medya’ da şantajlarla baskı altına alındığı için, halkın genelinin gerçekleri öğrenebilmesi neredeyse imkânsız.

‘Çoğunluğun zorbalığı’ ile dayatmacı yasalar çıkaran AKP, Meclis TV’de kanun değişikliklerinin yayınlanmasını da yasakladı.

Amaç belli: Rejim değişikliğinin nasıl bir ‘diktatörlük’ içerdiğini halk öğrenemesin ve algı operasyonları ve cilalanmış yalanlar ışığında referandumda da ‘evet’ oyu versin…

Kapkaranlık bir macera

Oyun büyük! 7 Temmuz’da başlayan kumpas, 15 Temmuz ile yeni bir evreye girdi.

Hukuka hesap vermekten korkanlar, Hitler tarzı yalanlar ve planlarla ülkeyi uçuruma sürüklüyor.

Gizli oylamada bile özgür iradesi ile oy kullanamayan ‘uzaktan kumandalı’ vekillerle, köklü bir devlet geleneği olan koskaca ülkenin rejimini değiştiriyorlar…

‘Haber elemanları’ ve ‘derin yapı’ destekli, kapkaranlık bir maceraya sürükleniyor ülke.

Muhalefet yeni uyanıyor

Hedef hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve ileri demokrasiye giyotini halkın eliyle çektirmek…

‘Paralel Yapı’ ve ‘FETÖ’ iftiralarıyla devreye sokulan ve tüm muhalefeti susturmayı ve tasfiye etmeyi hedefleyen kumpasa CHP ve HDP maalesef yeni uyanıyor.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, başkanlık sistemine geçişe ilişkin kanun tasarılarının Meclis’te görüşülmesi sırasında AKP’nin MHP desteğiyle gösterdiği tavra, ’20 Temmuz darbesi’ adını verdi.

Ekonomi çevreleri hissetti

Rejim değişikliği ile neyin hedeflendiğini en iyi ekonomi çevreleri hissetmiş görünüyor ki, Türk lirası rekor seviyede değer kaybetti.

‘Hukuk katliamlarının mimarı’ Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Meclis görüşmelerinde apaçık söyledi.

“Atatürk dönemi yasalarına dönüyoruz…”

Bilmeyenler için ilk etapta kulağa hoş geliyor olabilir ama bakan çok açık itirafta bulunuyor.

“Türkiye demokrasisini 90 yıl geriye götürüyoruz” diyor.

“Türk demokrasisinin son 70 yılda elde ettiği kazanımları, dünyada demokrasi kültürünün yaşadığı yüzyıllık ilerlemeyi yok sayıyoruz, ‘tek adam’ rejimine dönüyoruz” diyor.

Hani hep ‘irtica’ denirdi ya… İşte bu tam bir ‘geriye dönüş’ durumudur.

Piyasaların tepki göstermesinin nedeni, bu gerçeği erken fark etmeleri ve rejim değişikliğinin ekonomik sorumluluğunu halkın omzuna yıkma girişimidir.

Karşı devrim hazırlığı

Belki daha açık ve net bir şekilde ortaya koymakta fayda var.

“1924-1946 arası nasıl bir jakoben (tepeden inmeci) siyasal güce dayalı devrim ve dönüşüm yılları” ise, AKP de aynı yöntemle ‘karşı devrim’ hazırlığında…

Devletin içini, TSK ve Emniyet’in içini, yargı, eğitim ve tüm kamu kurumlarının içini 2014’ten bu yana tedrici olarak bilinçli boşalttıklarının bir delili bugün yaşananlar.

7 Temmuz’la başlayan 15 Temmuz’la ikinci evresine giren kumpasın, son aşaması 20 Kasım’la başlayan referandum sürecidir.

Halkı ve kendinizi kandırmayı bırakın.

Meclis kültüründe ‘’İtaat et, rahat et’’ diyen Başbakan Binali Yıldırım gibi gerçekleri apaçık söyleyin…

Olağanüstü yetkilerle donanmış ve hesap sorulamaz tek adama biat rejimine geçiş yaşıyoruz.

CHP ve HDP sine-i millete dönmeli

Referandum sürecini durdurması imkânsız olması halinde, CHP ve HDP’nin önünde sadece bir seçenek var, istifa edip sine-i millete dönmek. Rejim değişikliği girişimini bir ‘oldu-bitti’ gerçekleştirilmeden halkın onayına sunmak…

Hoş, özgür medyası kapatılmış, cesur kalemleri susturulmuş, hukukun üstünlüğü ortadan kaldırılmış bir Türkiye’de, bundan böyle hiçbir seçim adil ve şeffaf gerçekleşemez ama halkın basireti uçuruma sürüklenmeden önce sığınılacak tek güvenli liman…

[Erhan Başyurt] 11.1.2017 [TR724]

Büyük şeytan bulundu! [Konuk Yazar: Göksel İlhan]

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, dün, darbe gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağının koordinatlarının darbecilere ABD’li yetkililer tarafından verildiğini, ABD’nin Erdoğan’ı öldürtmek istediğini iddia etti.

Bugün ise hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş Batı’yı ve özellikle Obama yönetimini Suriye politikasının sorumlusu ilan etti.

Bakanların bu açıklamaları ne anlama geliyor?
  1. Hükümetin iki önemli koltuğunu işgal eden İçişleri Bakanı ve Hükümet Sözcüsü’nün açıklamaları Erdoğan’ın direktif ve kontrolü altında yapılmış olma ihtimali yüksektir.
  2. Erdoğan’ın yeni politik söylemi, Batı ve ABD düşmanlığı üzerine bina edilecektir.
  3. Erdoğan, Batı ve ABD düşmanlığını temel politik çıkış olarak belirleyeceği, yeni bir rejim kurmaya heveslenmektedir. SADAT benzeri paramiliter yapılarla, kendisine bağlı vakıf ve dernekler vasıtasıyla bunda epey yol aldığı söylenebilir. Son hamleyi, belki de altın vuruşu Anayasa değişikliği teşkil etmektedir.
  4. Hizmet Hareketini şeytanlaştırarak Erdoğan’ın toplumda sağladığı destek tükenmeye başlamıştır. Bu yüzden yeni ve daha büyük bir düşmana ihtiyacı vardır. Bu da Batı ve ABD olacaktır. Büyük şeytan ABD yönetimi olarak ilan edilecektir. Devrim sonrası Humeyni politikası kopyalanacaktır. Bugüne kadar Cemaate karşı yürütülen gayri insanileştirme stratejisi, Hitler ve onun ünlü propaganda bakanı Goebbels’ten kopyalanmıştı. Anayasa değişikliği ile oluşturulacak yeni rejimde Erdoğan’ın politik rehberi, Humeyni’nin devrim sonrası stratejisi olacaktır.
  5. Erdoğan yönetimi, Trump yönetiminden henüz umudunu tam olarak kesmemiştir. Bu nedenle öncelikli olarak Obama dönemini ve yönetimini doğrudan suçlamaktadır.
 Politik değişikliğin muhtemel nedenleri:
  1. Güce karşı açlığı bilinen Erdoğan, kurduğu paramiliter yapı, dernek ve vakıflar aracılığıyla uzun süreden beri bu politik değişikliği planlamaktaydı. Ne var ki laik kimliği ile bilinen güçlü Türk ordusuna karşı bunu hayata geçirme şansı yoktu. 15 Temmuz darbe girişimi, ‘Allah’ın lütfu’ bu fırsatı altın tepside sunmuş oldu. Bu fırsatı değerlendirerek öncelikle orduyu pasifize etti.
  2. Türkiye’nin parçası olduğu Batı değerleri böyle bir diktatoryal geçişe izin vermemektedir. Bu nedenle başta NATO ve AB gibi kurumlar olmak üzere Batı’dan uzaklaşma yolunu seçecektir.
  3. Batı’dan uzaklaşmasının sonucu olarak gelebilecek derin ekonomik kriz, Suriye’de ordunun alacağı muhtemel yenilgi ve başarısızlıkların sorumlusu olarak da başta ABD olmak üzere diğer batılı eski müttefiklerini suçlayacaktır.
  4. Erdoğan’ın diktatörlük hevesleri, Batı ile kavgası zaten kırılgan olan ekonomik sistemi çökertecek; derin bir ekonomik krizi tetikleyecektir. Bütün bunları öngören iktidar çevreleri halkta yükselecek öfkeyi kanalize edecek yeni düşman olarak ABD ve Batı’yı hedef gösterecektir.
Böyle bir siyasetin sonuçları ne olur?

Bu tarz ucuz politikalar, iktidara dini duygularla bağlı, iktidar medyası dışında aydınlanma ihtimali bulunmayan halk kitleleri tarafından kısmen kabul görecektir. Ancak toplumun bir kısmında giderek yükselecek memnuniyetsizliğin bir müddet sonra toplumun büyük çoğunluğunu etkileyeceği kanaatindeyim.

Bu kapsamda merkez medyanın bağımsız yayın politikalarına dönmesi, muhalefet partilerinin tutumu, sosyal medyanın daha etkili kullanılması, sessiz barışçıl protestoların desteklenmesi önemli olacaktır.

Yaşanan süreçte AKP, hızla Batı ve ABD düşmanı blokta konuşlanırken; ABD ve Batı, Türkiye’deki muhalefetin ‘doğal müttefiki’ olacaktır.

[Göksel İlhan] 11.1.2017 [TR724]

ABD, Tolga Tanış’ı iade edecek mi? [Barbaros J. Kartal]

Tolga Tanış Hürriyet’teki görevinden alınmış. Tahmin edilen, kimsenin şaşırmadığı bir gelişme. Tanış’ın IŞİD ile ilgili son haberi zaten bir nevi ayrılık fişeği idi. O haberin nasıl gazeteye girdiği ise meçhul. Ayda bir-iki kez böyle kazalar yapıyor Hürriyet. Gazetecilik refleksi falan değil. Boşluklarına geliyor. Aydın Doğan’ı kalp krizinden götürecekler bir sabah. Ben Mehmet Ali Yalçındağ’ın o haberleri bilerek gazeteye soktuğunu düşünüyorum, e-postalarda okuduğumuz darbeyi gerçekleştirmek için.

Ne IŞİD’miş arkadaş. Kim IŞİD’e Türkiye’den yardım gittiğini yazsa başına gelmedik kalmıyor. Bir de belgeliyorsa işi bitiyor. Hapisteki IŞİD militanından çok IŞİD yazdığı için tutuklanan gazeteci var.

Ben başka bir açıdan da olaya bakmak istiyorum. Tolga Tanış’ın gazetecilik yaptığı için görevinden alındığı biliniyor. Peki, yerine gelen bunu bilmiyor mu? Hükümet korkusundan ve yalakalık olsun diye görevinden alınan birisinin yerine gelmek nasıl bir psikoloji? Yerine gelene “Aman ha hükümeti kızdıracak işler yapmayacaksın bu amaçla seni gönderiyoruz” mesajı verildiğini hepimiz biliyoruz. Elbette bir pozisyon eninde sonunda doldurulacak. Ama bu kadar midesiz insan fazlalığı bir grup için çok değil mi? O kadar rezaletin yaşandığı Doğan Grubu’nda bir tane dürüst,onurlu insan yok mu ben istifa ediyorum diyebilecek?

Geçmişte çok kızdığımız Ayşenur Arslan, Bekir Çoşkun, Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil gibi yazarlar her türlü defolarına rağmen bunların yanında gerçekten insan evladı imiş. ‘Her şey unutulur, kimse yarın bir şey hatırlamaz, bütün ara dönemlerde böyle oldu, 28 Şubat’ta böyle oldu biz yine çıkar gazetecilikten dem vururuz istifa eden kendi kaybeder’ anlayışı bakalım yine kazanacak mı?

Ha bu arada, bu tür görevden almalar bir nevi sicil affı gibi bir şey oluyor. Görevden alınanın bütün geçmişi bir anda unutuluyor. Bu bakımdan bir piyango vurdu diyebiliriz Tanış’a. Bakalım IŞİD ile ilgili yazanların hapse girdiği, ülkeden ayrılmak zorunda kaldığı bir dönemde Tanış, Türkiye’ye dönecek mi? Tekrar gelip kapatılan okullara gidip dolaplar arkasında saklı kapılar, gizli kasalar bulabilecek mi? Belki o tür yazılarına devam eder. Yoksa havuzun dediği gibi ABD gizli servisinin bir elemanı olan Tanış, Türkiye’ye dönemeyecek mi?

[Barbaros J. Kartal] 11.1.2017 [TR724] BarbarosKartal@tr724.com

***

SİZ DEMEK 3 KATİLİ KAÇIRDINIZ ELİNİZDEN!

Ben şahsen polisin o gece içeride neler yaşandığı, kimlerin olduğu gibi konularda kesin birçok bilgiye sahip olduğunu, katilin kimliği ile ilgili kamuoyuna yansıyan bilgiler haricinde şeyler bildiğini ama bir taktik gereği bunları açıklamadığını, katili yakalamak için zaman kazanmaya çalıştığını düşünüyordum. Böyle düşünüyordum çünkü bu kadar beceriksizlik olacağına ihtimal vermiyordum. Ama gün geçtikçe belli oluyor ki beceriksizlik diz boyu.

Beklenen manşet geldi ve Reina saldırısının da “Fetö” ile bağlantılı olduğu havuzda yazılmaya çizilmeye başlandı. Tahmin edileceği gibi masa başında hazırlanan haber gösterdi ki bu işi de ellerine yüzlerine bulaştırmışlar. Bu işi çözemeyeceğiz, katilleri bulamayacağız bari bunu kullanalım en iyisi. Yakında en tepeden “Fetö” bindirmeleri başlar. Kendini patlatan canlı bomba dışında hiçbir faili yakalayamayan bir emniyet ile baş başa bıraktılar memleketi.

Haberin anlattıkları tam skandal. Yani siz bir katil değil tam üç katili elinizden kaçırdınız öyle mi? Fotoğrafı olduğu iddia edilen katil neredeyse olaydan sonra taksilerle istanbul turu yapmış ve siz bulamıyorsunuz. Başbakan yardımcısı ya yurt dışında ya da yurt içinde diyerek istihbarat konusunda ne kadar önde olduğumuzu açıkladı ama ses yok.

Haberde enteresan bir husus var. TR724 yazarı Sefer Can twitter’da dikkat çekti. Katilin patlattığı ışık bombası dünyada iki ülkede varmış. En son Mavi Marmara’da kullanılmış. Bilmece gibi değil mi? Açık açık neden İsrail diyemiyorsunuz?

Bir de katil için ilk günlerde Kırgız olduğundan hareketle yapılan bir sürü yorum analiz var. Televizyonda koca koca adamlar katilin Kırgız olduğundan hareketle Hizmet Hareketi ile ilgili bir sürü komplo hikayesi ürettiler. Adam Kırgız çıkmadı. Bilakis Özbek olduğu iddia ediliyor. O bile kesin değil. Bu adamlar ne olursa utanacaklar çok merak ediyorum.

Her gün bir polisiye hikayesi sızdırıp olay ile ilgili fotoroman yazmak yerine katil(ler)i bulsanız, yeni bir katliam yaşanmadan.

Şimdi soruyoruz: Dolarları kim topladı? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türk Lirası hiç bu kadar aciz vaziyete düşürülmemişti. Dolar, iki günde 30 kuruşa yakın arttı. Merkez Bankası sol eliyle sağ kulağını gösteriyor. Hasta komalık olmuş hâlâ ateş düşürücü ilaç yazıyor. Bünye zayıf düştü, virüs hızla yayılıyor.

İlaç tedavisi safhası için çok geç. Cerrahî müdahale şart. Piyasada bunun karşılığı ya faiz artırmak ya da yüklü tutarda döviz satmaktır. 30 milyar dolara kadar gerileyen net rezervlere yüklenilirse bünye tamamen iflas edebilir. Merkez Bankası, bu şıkkı aklından bile geçirmemeli.

ÇETİNKAYA SELEFLERİNDEN DERS ALMAMIŞ

Murat Çetinkaya’nın selefleri Durmuş Yılmaz ve Erdem Başçı’nın dövizin ani yükseldiği iki ayrı dönemde faizleri artırdığı gibi faiz silahını çekmekten başka çaresi yok. Reçete ne kadar acı olursa olsun bünyenin toparlanması için bilinen tek tedavi bu. Ya bünye bu kadar zayıf düşürülmeyecek(ti) ya da acı reçeteye razı olunacak.

Maatteessüf Merkez Bankası tedaviden evvel teşhis koyamayacak kadar acziyet içinde. Kaç sefer likidite tedbirlerine müracaat etti ise netice hüsran. Saray’ın hışmına uğramamak için yine aynı taktikle hareket ediyor. Top çevirmekle gol atmak arasındaki farkı bilmeyenler için Merkez Bankası’nın çalımları göze hoş gelse de şerefli mağlubiyetler devrine geri döndük.

Dolar böyle giderse Şubat gelmeden 4 TL olur. Euro da parite ile doğru orantılı olarak 4 liranın biraz üzerinde yüksekten uçmaya devam edecektir. Nerede o ‘dolar 2017’de 3 TL’yi geçmez’ tahmininde bulunan ekran yüzleri.

“Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ne diyorsa aksini yapın kazanırsınız” diye yazmıştım birkaç ay evvel. Bu tavsiyemi dikkate alanların kazançlı çıktığına sevinemedim. Zira memleket o günden bugüne yüzde 10 daha fakirleşti.

PİYASA BİLDİĞİNİ OKUYOR

Arada TÜİK formülü değiştirdiği için millî gelirdeki kaybı kâğıt üzerinde göremeyeceksiniz. Cebiniz delik olmadığı halde ay sonunu niye getiremediğinizin cevabı belli. Hükümet kılını kıpırdatmadığı için günden güne derinleşen ekonomik kriz, artan enflasyon yüzünden alım gücünüz düşüyor. Merkez Bankası ne kadar ölü taklidi yaparsa yapsın piyasa faizi yüzde 11’i geçti.

TCMB yüzde 8 civarı zannetse de Hazine bankalardan yüzde 11 faiz karşılığı borç alabiliyor. TÜİK vatandaşı kâğıt üzerinde yüzde 20 zenginleştirir de Merkez kısa vadeli faizi üç puan aşağıda gösteremez mi?

EKONOMİ YÖNETİMİNİN İSMİ KALMIŞ

Mehmet Şimşek bütün itibarını kaybetti. Ne dediğinin piyasa için artık kıymeti yok. Zeybekci bozuk plak gibi piyasada karşılığı olmayan cümleleri tekrarlıyor. Nurettin Canikli’nin işi başından aşkın. Zât-ı âlileri Boydak, Naksan, Koza İpek gibi en gözde holdinglerden oluşan TMSF portföyünü etrafına pazarlama telaşında.

Naci Ağbal, kıyıda köşede zam yapmayı unuttukları vergi, harç ve diğer kamu tarifeleri kalıp kalmadığını tahkik ettiriyor. Vergi barışından gelen para devede kulak.

Binali Yıldırım, tek adam rejiminden evvelki ‘son Başbakan’ unvanının hakkını veriyor. Memleket iktisadî krizde iken tek adam rejimine geçişi sağlayacak anayasa değişikliğini, ‘partili cumhurbaşkanlığı’ kılıfında 78 milyona yutturmaya çalışıyor.

Piyasa bunları not ediyor. Döviz mevduatları üç haftadır yükseliyor. Vatandaş TL’nin erimeye devam edeceğini bildiği için bulduğu dövizi kenara koyuyor, zinhar harcamıyor. Hariçteki manzara farklı değil. 2017’de dünyada en fazla eriyen para TL oldu.

SERMAYE ÇIKIŞI SÜRECEK

ABD ekonomisi gürül gürül. İstihdamdan reel ücret artışlarına kadar hemen her veri ABD Merkez Bankası FED’in faizleri artıracağını haber veriyor. Türkiye, Trump’ın başkanlık koltuğunu devralması ile daha da hızlanacak ABD büyümesinden en fazla zarar gören ekonomi olacak. Zira sermaye çıkışları devam edecek. Dolar/TL kurundaki artış durmak bilmeyecek.

Dolar son iki senede ikiye katlanırken ıslık çalanları, hatta vatandaşı yanlış yöne sevk edip ucuzdan döviz bozduranları da kenara not ettim. Onlar ‘dolar yükselebileceği kadar yükselsin’ tavrı sergilediklerine göre bir bildikleri olmalı.

1 Ocak 2016’da 1 milyon dolar 3 milyon TL ediyordu. Şimdi ise 3 milyon 780 bin lira. Bir senede hangi sahada bu kadar kazanç elde edilebildi. Üstelik vergisiz, kılçıksız bir kârdan bahsediyoruz.

Madem öyle. O meşhur suâli sormanın tam vaktidir: “Dolarları kim topladı?”

[Semih Ardıç] 11.1.2017 [TR724]

En Hakiki Paralel Devlet Yapılanması [Haber-İnceleme: Mehmet Yıldız]

İlk defa 2011 yılında kullanıldığını hatırlıyorum bu tabirin. O zamanlar ‘PKK’nın paralel devlet yapılanması KCK‘ diye bahsedilirdi. KCK’nın son derece profesyonel, hedefleri, basamakları, stratejileri çok iyi belirlenmiş bir alternatif devlet yapılanması olduğu yazılırdı.

Hizmet Hareketi için ilk defa ‘Paralel Devlet Yapılanması’ tabiri 7 Şubat 2012 tarihli meşhur MİT krizinden birkaç gün sonra, Hürriyet yazarı Şükrü Küçükşahin’e konuşan Hakan Fidan tarafından kullanıldı.

2013 yılının ortalarında gazeteci Mehmet Baransu tarafından, Erdoğan’ın Büyükelçiler toplantısında yaptığı konuşmada “Bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü ve çete kapsamına sokarız, bitiririz” dediği iddiası ortaya atıldı. O zamanlar pek çok kimse “Nasıl olacak ki bu iş?” diyerek böyle bir ihtimale inanmadı.

SAVAŞ İLANI

2013 yılının son günlerinde Tayyip Erdoğan, ailesi ve kabinesinin karıştığı 17-25 Aralık yolsuzluk skandalının ardından “Devlette paralel bir yapı olmaz. İninize gireceğiz didik didik edeceğiz” diyerek Cemaat’e karşı alenen bir savaş başlattı.

İlk başlarda Cemaat’in içinde ‘dış mihraklarla iş tutan hıyanet içinde küçük bir yapı’ olduğunu iddia eden Erdoğan, zamanla hizmet gönüllülerinin tamamını bu şekilde tarif etmekten çekinmedi. Üstelik bu defa ‘Paralel Devlet Yapılanması’nın bir adım ötesine geçerek bütün bir cemaati ‘terör örgütü’ ilan etti. Önceleri AKP trolleri tarafından dillendirilen ‘Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)’ çirkin tabiri (bu tabiri İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ndan da hatırlarsınız), zamanla devletin en üst kademeleri tarafından her vesileyle kullanılmaya başladı.

BÜTÜN GÜNAHLARI HİZMET’E YIKTILAR

Bundan sonra iş, ‘terör örgütü’ ilan ettikleri ancak o güne kadar karıncayı bile incitmedikleri bilinen bu yapıya, Havuz Medyası marifetiyle Hazreti Âdem’den bu yana işlenen bütün günahları yüklemeye kaldı. Havuz kalemşörleri o kadar işin suyunu çıkardı ki, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dış güçlerle ilişkisinin, Türkiye’nin 1952’de NATO üyeliği ile başladığını bile iddia ettiler.

Gazete köşelerinde yuvalanmış muhabir görünümlü troller tarafından ortaya atılan akıllara zarar saçma iddiaları, sonraları bir takım savcılar tarafından hazırlanan bütün iddianamelerin içinde gördük. Binlerce sayfalık iddianamelerde neler yoktu ki? Mesela Savcı İsmail Uçar’ın hazırladığı iddianame, Hz. Âdem’in çocukları Habil ve Kabil’den başlayarak Hitit ve Lidyalıları anlatmış, Roma’dan bahsetmiş, uzun uzun Cizvitleri işlemişti.

AYNI EKİP İŞ BAŞINDA

Öyle anlaşılıyor ki Havuz Medyası trollerine malzeme sağlayan ekip, aynı malzemeyi savcıların önüne boca etmiş. Bu yüzden iddianameler şiştikçe şişmiş, binlerce sayfaya ulaşmış. Bu yüzden yargılamanın şartlarından biri olan iddianamenin sanıkların yüzüne okunmasından vazgeçildi. Neyse ki OHAL KHK’ları imdada yetişti de bir kararname ile iddianamenin okunması şartı kaldırılıverdi. Şimdi sanıklar neyle suçlandığını bile öğrenemeden çatır çatır yargılanıyor. Bunun adına da ‘adil yargılama’ deniyor!

Bütün bunların üzerine, Ankara Adliyesi Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Cumhuriyet Savcısı Serdar Coşkun tarafından hazırlanan ‘Çatı İddianame’ tüy dikti. Bu konuda detaylı bilgiyi Sefer Can’ın ‘Çatı İddianame: Bir çelişkiler ve absürtlükler yumağı’ yazısından okuyabilirsiniz.

‘ÇATI DAVASINDA’ İLGİNÇ İTİRAFLAR

Bütün bunları anlatmamın sebebi, 9 Ocak tarihinde Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde 5. celsede yapılan ‘Çatı Davası’nda yaşananlar..

Aralarında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de yer aldığı 73 sanık hakkında açılan davanın beşinci celsesine, tutuklu sanıklar Dilaver Azim, eski milletvekili İlhan İşbilen, Avukat Ali Çelik, Avukat Abdülkadir Aksoy, Kazım Avcı ve Alaeddin Kaya katılmış.

Duruşmada bir dönemin ‘Emniyet İmamı Kemalettin Özdemir’le birlikte çalışan Dr. Bülent Çanakçı tanık olarak dinlenmiş. Çanakçı, Kemalettin Özdemir’in Emniyet İmamı olduğu dönemde, DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel’e komplo kurulduğunu anlatmış. İfadesinde ayrıca, Cemaatçi polisler tarafından hazırlanmış yaklaşık 6 bin 500 komplo CD’si olduğunu, bunu Kemalettin Özdemir’e sorduğunda, Özdemir’in ağlayarak, çok yanlış şeyler yaptığını söylediğini de belirtmiş.

Yine bir başka tanık, Emniyet eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun tarafından Cemaatin içine bilgi toplasın diye sokulduğu söyleyen polis memuru Hulusi Cemil Altınlı dinlenmiş. Altınlı ifadesinde, Batman’da istihbaratta görev yaptığı dönemde Cemaat’in Gaffar Okan suikastıyla ilgili kendisinden bilgi toplamasını istediğini, önce buna bir anlam veremediğini ancak daha sonra bu suikastta Cemaat’in parmağı olduğunu düşündüğünü kaydetmiş.

Tanıkların anlattıklarının çoğu tahmin ve dedikodudan ibaret olduğu için, delil niteliği olup olmadığı ayrı konu. Ondan daha önemlisi bu bir suç itirafıdır!

KEMALETTİN ÖZDEMİR NEDEN SANIK DEĞİL?

Kemalettin Özdemir diye birisi var. Uzun yıllar ‘Emniyet İmamlığı’ yapmış, zaten kendisi de bunu saklamıyor. Bugün bir kısım emniyet görevlilerince yapıldığı iddia edilen hukuka aykırı işlemlerin bir kısmı onun döneminde yapılmış.

Mesela tanık Dr. Bülent Çanakçı’nın iddiasına göre, o Emniyet İmamı iken DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’e kumpas kurulmuş.

Mesela tanık Hulusi Cemil Altınlı’nın iddiasına göre yine onun Emniyet İmamı olduğu dönemde Gaffar Okkan’a suikast düzenlenmiş.

Geçenlerde Nazif Apak da yazdı. Madem yapılanlar suçtu, beraber çalıştığın kişiler bir örgüttü; sen de aynı suçu işlemiş olmuyor musun? Mesela ‘Çatı davası’ dedikleri dosyaya bir de bu açıdan bakın; ne kadar büyük bir hukuk faciası işlendiğini göreceksiniz. Latif Erdoğan, Kemalettin Özdemir, Nurettin Veren gibi kişilerin bu davalardan cezasız sıyrılmaları imkansız.

Kemalettin Özdemir’in adamları Emniyet İmamı olduğu dönemde kendi ‘paralel yapılanma’sını nasıl oluşturduğunu her yerde anlatıyor. Bugün perde arkasında emniyet içindeki güç mücadelesinin taraflarından birisinin de Özdemir olduğu herkesin malumu. Yani hala suç işlemeye devam ediyorlar. Şimdilerde konjonktürel sebeplerle Saray’a yakın olması yarın tanık yerine sanık olarak aynı mahkemenin huzurunda hesap vermeyeceğini göstermez.

***

Hamiş 1: Erdoğan’ın Hizmet Hareketine ilk defa ‘Paralel’ dediği dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘Paralel’in Allah belasını versin’ diyerek cevap vermişti.

Hamiş 2: Aylardır yüz bine yakın insan hakkında Cemaat’in gazetesine abone olduğu, Bank Asya’ya para yatırdığı ve kolejlerinde çocuğunu okuttuğu için adli işlem yapıldı. Bir çoğu gözaltına alındı, tutuklandı. Milyonlarca insan da endişe içinde bekliyor. Çatı iddianame müellifi, Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Serdar Coşkun da oğlunu cemaate ait okulda okuttu diye bir gün aynı muameleye maruz kalır mı?

[Mehmet Yıldız] 11.1.2017 [TR724]