Allah Zalimi Sevmez [Hasan Toprak]

(Âl-i İmran Suresi, 3:138-3:142)
Uhud’la alakalı ayetlerde müminlere  “gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız muhakkak üstün olan sizsiniz” tesellisini veren Kur'an, günlerin ve devranların insanlar arasında dönüp durmasının iman edenleri ayırt etmek, onlardan şahitler edinmek ve onları arındırmak için olduğunu ifade buyurmaktadır. Müminlerin yaşadığı acılar ve aldıkları yaralar zalimlerin Allah katında makbul ve haklı olduğu anlamına gelmemektedir. Ayetlerde (3:140-141) geçen ”Allah zalimleri sevmez. Bir de (bu hadiseler) Allah (iman edenleri) arındırsın diyedir”  (Vallahü lâ yühibbü’z-zâlimine veli yümahhısallâhü) ifadesinin ebced değeri 1435 olup miladi 2014 tarihine bakmaktadır. Bu tarihlerde iman ve Kuran hizmetlerinin bir saldırıya ve zulme uğrayacağı, yara alacağı; ve bu hadiselerin müminleri sınamak, arındırmak ve kurtarmak hikmetine bağlı cereyan edeceğine bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Azap Rüzgarı
(Ahkâf Suresi, 46:21-46:26)

Ahkaf’ta yaşayan Ad kavmi peygamberi Hz. Hud’u kabul etmedi, “vaad edip durduğun azabı haydi getir” diyerek alaya aldılar. Ufukta gördükleri kara bulutu yağmura yorsalar da onun bir azap rüzgarı olduğunu fark etmeleri uzun sürmedi. Hadiseyi anlatan ayette (46:24) geçen ”bir bulut (şeklinde) gördüklerinde”  (fe lemmâ  raevhâ ârızan)   ifadesinin ebced değeri (şeddesiz) tam 1435 olup miladi 2014 tarihine bakmaktadır. Aynı ayette mezkur  “bize yağmur yağdıracak (buluttur dediler).. hayır o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir”   (Mümtırunâ. Bel hüve  mesta’celtüm bihî)  ifadesi de yine 1435 tarihine tekabül etmektedir. Böyle bir tek ayette aynı tarihe iki farklı işaret çıkması çok nadir olur. Rivayetlere göre Kuran’ın ”.. bir rüzgar, onda acı bir azab vardır” şeklinde tavsif ettiği bu kasırga, Hz. Hud’a inanmayanları bir araya toplayıp helak ettiği halde, inananlara tatlı bir meltem gibi esiyordu. Doğrusunu ancak Allah bilir. Allah milletimizi semavi ve arzi bütün musibetlerden korusun.

Allah Sözünden Dönmez
(Ra’d  Suresi, 13:31)

Kur’an-ı Kerim’in muazzam bir mucize olduğunu inkar edenlerin kınandığı bu ayet-i kerimede, kendi kazandıklarının neticesi olarak inanmayanların başlarına inip duracak balyoz ve tokmak gibi şiddetli musibetlerin (karia) eksik olmayacağı, ve yurtlarının yakınına, komşu ülkelere inerek sürekli korkuya sebep olacak bomba ve gülle gibi felaketler haber veriliyor. Bu vaziyetin ilahi vaad gelinceye kadar devam edeceğini açıklayan ayette (13:31) geçen ”(nihayet) Allah’ın vaadi gelecek. Muhakkak ki, Allah (vaad ettiği zamanı) şaşırmaz, (verdiği sözden) caymaz  (Ye’tiye va’dullâhı innallahe lâ yuhlifu’l-mîad) ifadesinin  ebcedi tam 1435 olup miladi 2014 tarihine denk gelmektedir. İlahi vaadin ne olduğu ile alakalı tefsirlerde değişik haberler nakledilse de, bu tarihlerde müminler için büyük bir fetih, veya bir ahir zaman alametinin zuhuruna bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.

İstikamet Kahramanları
(Ahkâf Suresi, 46:12-46:14)

İhsan ehlinin (iyilikte bulunan, ve görüyor gibi Allah’a kulluk yapanların) evsafını anlatan bir ayeti kerimede onların Rabbimiz Allah’tır deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar olduğu açıklanıyor. Hz. Ömer’in teşbihi içerisinde bunlar tilki kurnazlıklarına tevessül etmeden dini dosdoğru yaşamaya gayret ederler. Ayet-i kerimede (46:14) geçen  “İşte onlar cennet halkıdır, (yaptıklarına karşılık olmak üzere) içinde ebedi olarak kalacaklardır”  (Ülâke ashabü’l-Cenneti hâlidîne fîhâ) ifadesinin ebcedi tam 1435 olup miladî 2014  tarihine denk gelmektedir. Bu tarihlerde kuvvetli imanları ve şaşmaz istikametleri ile dini yaşamaya ve temsile gayret edecek cennet ehli nurani bir topluluğun varlığına işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Bu iman ve istikamet kahramanı muhsinleri metheden Kur’an ayrıca, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar diye müjde vermektedir. Fakat istikamet en çetin bir iştir, Allah istikametten ayırmasın.

Havarî Sadakati
(Âl-i İmran Suresi, 3:52)

Hz. Mesih, davetini kabul etmeyenlerin inkarlarını ve hayatına kastetmeye kadar varacak kötü niyetlerini hissedince ”özü Allah’a bağlı, ve yardımını Allah’a bağlayarak, ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana destek olacak yardımcılarım, yaranım, dostlarım kimlerdir?” diye sordu. Güzide ashabı havariler bir ağızdan bu daveti kabul ettiklerini ilan ve imanlarını ikrar ettiler. Hadiseyi nakleden ayet-i kerimede geçen ”Havariler dediler: Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah’a iman ettik. Şahit ol (ki biz muhakkak  müslümanlarız) ”  (Kâle’l-Havariyyûne nahnü ensarullah âmennâ billahi ve’şhed bi ennâ müslimûn )  ifadesinin ebcedi  (şeddesiz) tam 1435 olup miladi 2014 tarihine denk gelmektedir. Bu tarihlerde nurani bir topluluğun iman ve Kur’an hizmetlerine karşı yapılacak dahili bir saldırı karşısında, bir havari safvet ve sadakati içerisinde hizmetlere omuz vermesine işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Bir Orada Bir Burada
(Nisâ Suresi, 4:137-4:143)

Münafıkların ahvalini anlatan bu bölümde Kur’an-ı Kerim, onların kendilerince Allah’a hile yapmaya kalkıştıkları, ortamı gözetleyerek hangi tarafı güçlü görürlerse oradan göründükleri, müzebzeb (bocalama) tavırları ve bir orada bir burada olma hallerine dikkat çekmektedir. Ayet-i kerimede (4:141) geçen “Size Allah’tan bir fetih (zafer) nasip olursa sizinle birlikte değil miydik derler”   (fe in kâne leküm fethün minallahi kâlû elem neküm maaküm.) cümlesinin ebcedi (şeddesiz) tam  1435 olup miladi 2014 tarihine denk gelmektedir. Bu tarihlerde mutad gözetleme tavrı içinde bulunacak münafıkların, müminlere inayet-i ilahi tarafından ihsan edilecek bir fetih ve zafer sonrasında beraberlik iddiasında bulunacaklarına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Dünyada zahire göre karar verilse dahi münafıklar hakkındaki asıl hükmün Allah tarafından hesap gününde verileceğini ifade buyuran ayet-i kerime, fezlekesinde  “Allah, müminlerin aleyhine kafirlere kesinlikle yol vermez.” müjdesiyle inanan gönüllere inşirah salmakta, ümitlere fer vermektedir.

Minnet Kimin Hakkı
(Hucürât Suresi, 49:17)

İman henüz kalplerinde oturaklaşmamış anlayışı kıt bedevi bir topluluk Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip Araplar seninle savaştılar ama biz savaşmadık diyerek, sefer çağrısına iştirak etmedikleri halde, Müslüman olmalarını başa kakmaya kalktılar. Bunun üzerine inen ayet-i kerimede geçen “Müslüman oldukları için sana minnet ediyorlar. De ki: Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin”  (Yemünnûne aleyke en eslemû kul lâ temünnû aleyye İslâmeküm) cümlesinin  ebcedi (şeddesiz) tam 1435 olup miladi 2014 tarihine karşılık gelmektedir. Aynı âyetin devamı olan (Allahü yemünnü aleyküm en hedâküm lil imânı in küntüm sâdıkîn) “(Bilakis) sizi imana mu vaffak etti diye Allah size minnet eder. Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz” cümlesi de fevkalade istisnai bir şekilde yine 1435 ebcedini vermektedir. Bu tarihlerde, aslında kendi dünya ve ahiretleri adına büyük saadet ve menfaat buldukları iman ve Kur’an hizmetlerine şükranlarını ifade edecek yerde minnet etmeye kalkacak anlayışı az kimseler bulunacağına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Büyük Gerçek
(Hâkkah Suresi, 69:1-69:3)

Tefsirlerin çoğuna göre  “hâkkah” kelimesi hususi anlamda kıyamet demek olsa da değişik tevcihlere bağlı farklı manalar da verilmiştir. Elmalılı tefsirinde yer alan oniki açıklamadan bazıları şöyledir: geleceği hiç kuşkusuz sabit olan saat; eşyanın hakikatini doğrusu ve yanlışıyla açıp ortaya çıkaracak saat; şaşmaksızın inen ve yapacağını yalansız yapan musibet; (davetçisine asi olan) bir toplum üzerine meydana gelmesi hak olan vakit; ve dini hususunda Allah’la batıl yoldan yarışa kalkanları haklamak.. Bu ismi taşıyan surenin başından iki ayet olan (69:2-3)  “Hâkkah nedir? Sana Hâkkah’nin ne olduğunu nedir bildiren? ” (Me’l-hâkkatü ve mâ edrâke me’l-hâkkatü?)  ifadesinin ebcedi 1435 olup mîladî  2014 tarihine karşılık gelmektedir. Bu tarihlerde iman ve Ku’ran hizmetleri ile haksız bir şekilde mücadeleye girişenlerin inayet-i ilahi ile haklanacağına, doğru ve yanlışın ortaya çıkacağına, bir büyük hakikatin zuhuruna, veya o hakikatin mahiyetini idrakine vesile olacak bir ahir zaman alametinin ortaya çıkmasına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Hanif Dini İslam
(Hanif Suresi, 10:104)

Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) mesajını kabule yanaşmayanlar türlü yakıştırmalarda bulunuyor, çeşitli isim ve nisbetler uydurarak aleyhinde konuşuyorlardı. Bunlara cevaben bir ayette geçen “De ki ey insanlar eğer  dinimde bir şüpheniz varsa  “(Kul yâ eyyühe’n-nâsü in künküm fî şekkin min dînî) ifadesinin   ebcedi 1435 olup miladi 2014 tarihine karşılık gelmektedir. Bu tarihlerde samimiyet ve ihlasla yapılan iman ve Ku’ran hizmetlerinin yol ve hedefleriyle alakalı çeşitli yakıştırmalarda bulunulacağı, menfi propagandalarla insanlar arasında şüpheler uyarmaya çalışılacağına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Ayetin devamında dinin ana esasları tekrar hülasa edilerek, Efendimiz’in getirdiği mesajin Allah’tan başkasına ibadet etmeme, yüzünü tevhid dininden ayırmama, şirkin gizlisinden açığından, kücüğünden büyüğünden kaçınma, her türlü zarar ve menfaatin, başarı ve başarısızlığın yegane güç kaynağı Allah’tan olduğuna inanma gibi akide ve amele ait temel esaslara temas edilmiştir. Sure, Allah’ın hükmü gelinceye kadar sabır tavsiyesiyle nihayete ermektedir.

Yakında Bileceksiniz
(En’am Suresi, 6:65-6:66)

Ehl-i kıblenin birbirine düşeceği bazı fitne ve kargaşaları anlatan bir ayette Allah’ın bir takdiri olarak müminlerin üstlerinden (idarecilerin zulmü), altlarından (avam halktan gelen sıkıntılar gibi) musibetlerle imtihan edilmesi, parçalara bölünmüş ve kutuplaştırılmış mezhep, fırka ve parti gibi çeşitli toplulukların hıncının ve şiddetinin birbirine tattırılması anlatılmakta, muhatap ders almaya davet edilmektedir. Sonraki ayette (6:66) geçen  “O’nu (hak olan o uyarı mesajını ve o davetçiyi kavmi) yalanladı”  (Ve kezzebe bihî)  (ifadesinin ebcedi (şedde sayılarak) 1435 olup miladi 2014 tarihine karşılık gelmektedir. Bu tarihlerde toplumsal barışı temin etme ve iftirak hastalığını ortadan kaldırmaya kendini adamış hizmetlerin, bazı kesimlerin hakaretine uğrayacağı ve yalanlanacağına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Ayetin devamında Hz. Peygamber (sav) şahsında davetçinin vazifesi ancak tebliğ olduğuna işaret edilerek ”Ben sizin üzerinizde bir vekil, bir muhafız değilim. Her haber için kararlaştırılmış bir zaman vardır. Siz de onu yakında bileceksiniz. Böyle de!” denilmektedir.

Sayılı Nefesler
(Ahzab Suresi, 33:9-33:25)

Hendek muharebesi sırasında yaşanan çetin imtihanların anlatıldığı bir ayette münafıkların inananlara destek olmada çok cimri ve kıskanç davrandıkları, tehlike ve korku anında ölüm sekeratı bürümüş gibi dönmüş gözlerlerle baktıkları, fakat tehlike geçince mala karşı tamah ve düşkünlüklerinden ötürü keskin dillerle müminleri incitip yaraladıkları anlatılmaktadır. Amelleri boşa çıktığı haber verilen bu talihsizlerin durumunu açıklayan ayette (33:19) geçen “üzerine (ölüm baygınlığı) düşüyor, sarıyor”  (yuğşâ aleyhi)    ifadesinin ebcedi 1435 olup miladi 2014 tarihine karşılık gelmektedir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Nefesler sayılı, her canlı hayata veda edecek. Ölümün teftiş kolları olan hastalık ve illetler bünyeyi sararken hala neyin mücadelesi veriliyor?

[Hasan Toprak] 28.10.2017 [Samanyolu Haber]

Emr-i İlahî’yi Bekleyenler [Mehmet Ali Şengül]

Alemleri yaratan, düzen ve sisteme koyan, yaratılan varlıklar içinde insanı intihap ederek bütün varlıkları emrine musahhar kılan Allah (cc), Hz.Adem’den (as) Efendimiz’e (sav) o günden bugüne ve kıyamete kadar kullarını gerçeğe, hakikatlere uyarmak saadet-i dareyni kazandırabilmek için; Peygamberler ve Peygamberlere ait  manayı temsil edecek âlimler ve mürşidler göndermiştir.
 
Buna rağmen insanlar zaman zaman hakkı unutup bâtıla saplanmış, doğruyu bırakıp yalana meyletmiş, güzeli bırakıp çirkine talip olmuş, ahireti unutup dünyaya dalmış ve neticede zulümler, ahlaksızlıklar ruhları sarmış; insanlar ekseriyet itibariyle mes’uliyetsiz ve sorumsuz hale gelmişlerdir.

“...Sana Rabbin tarafından indirilen Kur’ân haktır, gerçektir, ama insanların çoğu buna inanmazlar.” (Rad suresi,1)
“...Bu tevhid inancı, Allah’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsanıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nimete şükretmezler.” (Yusuf suresi, 38)
“Biz onlara, dedikleri gibi melekleri de indirseydik, ölüler diriltilip kendileriyle konuşsaydı, istedikleri her şeyi toplayıp karşılarına koysaydık, onlar, ihtimali yok, yine iman edecek değillerdi. Allah dilerse o başka. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.” (En’am suresi,111)
“Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Halbuki zan asla gerçeğin yerini tutamaz. Allah onların bütün yaptıklarını hakkıyla bilir.” (Yunus suresi, 36)
“Allah da şöyle buyurur: “Biz size gerçeği getirmiştik. Fakat çoğunuz hakikatten hoşlanmamıştınız.” (Zuhruf suresi, 78)
“...Bütün hamdler, güzel övgüler aslında Allah’a mahsustur, fakat onların ekserisi bunu düşünüp anlamıyorlar.” (Ankebut suresi, 63)
“Biz onların çoğunda sözünde durma diye bir şey bulmadık; onların ekserisinin sadece itaat dışına çıkmış kimseler olduğunu gördük.” (Araf suresi, 102)
“Müşrikler Allah’ın nimetini bilmekle beraber, bunları kendilerine veren Allah’tan başkasına ibadet etmekle bu nimetleri inkâr ederler. Onların çoğu işte böyle nankördürler!” (Nahl suresi, 83)
“(Şeytanlardan bahsediyorlar) şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi?
Onlar yalan ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler.
Çünkü o iftiracılar şeytanlara kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar.” (Şuara suresi, 221,222,223)
“(Habibim)Eğer dünyada bulunan insanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sırf zanna uyarlar ve kafadan atarlar.” (En’am suresi, 116)
   
Bütün bunlara rağmen merhameti sonsuz Allah (cc), hükmü kıyamete kadar devam edecek Kur’an-ı Mücizül Beyan’ı ve onun mübelliği Nebiler sultanı insanlığın iftihar tablosu Efendimiz’i (sav), yıldızlar kadar parlak insanlığın yüz akı Sahabe Efendilerimiz’i (r.anhüm) ve  o günden bu güne nice evliyaları, ulemâları, hak dostlarını, beşerin elinden tutup kıyamete kadar  dünya ve ahiret saadetini kazanmaları adına hakkı tebliğ ve temsil için göndermiştir. Ta ki insanlar yolunu şaşırmasın, dünyayı bir ahiret pazarı olarak değerlendirsinler.
   
Allah (cc) insanlığa en son öyle bir Peygamber göndermiştir ki, O’na (sav) tabi olanlar hiçbir engele takılmadan sırat-ı müstakim üzere hayatlarını sürdürerek gerçekleri bulsunlar.. O’nun rehberliği ile dünya ve ahiret saadetine ulaşsınlar..
   
İnsanlık O’nunla (sav), yaratılış gayesi ve hikmetini idrak etsin, Rabb-ül alemin olan Allah’ı (cc) tanısın. Onunla yollarda engellere takılıp kalmaktan, ölümle sona erecek geçici dünya zevklerinde boğulmaktan kurtulsun.
   
Bugün, yaratılış gayesine uygun yeryüzünde Allah ve Resulullah’ı (sav) temsil eden müslümanın varlığından rahatsız olanlar var. Hak bilinen bu davaya hizmet eden ehl-i imanın yollarını kesip engel olma gayreti içinde olanlara karşı mü’minler, birbiriyle olan muameleleri çok benimsemeli, vahdet-i ruhiye içinde ihlas ve samimiyete ciddi önem vermeli, meselelerini ortak akılla ele almak suretiyle hayr-ul halef nesilleri ve aile yapısını korumalı ve sıhhatli hale getirme gayreti içinde bulunmalıdırlar. Bunun için, iman ve ahlâka, vefa ve sadakate bağlı olarak, istişareye ve îsar ruhuna fevkalade önem vermelidirler.
     
Bu fedakarlık ruhunu umuma teşmil ederek, herkesin o lütuftan istifade etmesini sağlamalı; kaliteye önem vererek ihlas ruhu korunmalıdır. Allah’ın omuzlarımıza yüklediği bu emaneti gelecek nesilllere arızasız devredebilmek için, huzur-u Rabb-ül aleminde mahçup olmayacak şekilde, marziyyat-ı İlahi esas alınarak, yeryüzünde liyakatı olan bütün insanlara duyurma gayreti içinde mü’minlere yakışanı yapmalıdırlar.
   
Bugün de, helâket ve felâketlerin, zillet ve sefâletlerin ruhları sardığı, yuvaları yakıp aileleri perişan etmeyi hedef ittihaz edip, bunu hayatlarının gayesi haline  getirenler; iman ve ahlâken mazbut, ıslahçı bir nesli, zulümle, işkenceyle, gayz, kin ve nefretle yok etmeyi, mallarını gasbedip yuvalarını dağıtıp yıkmayı hedef edinmişlerdir.
   
Bu ıslahçı nesil; dünyada sulhü, huzur ve güveni temsil eden, yıkılmış yuvaları tamir etme gayreti içinde çırpınan, hayr-ul halef nesillerin küfür ve dalalet bataklığında yok olup gitmelerine engel olma gayreti içinde mücadelelerine devam eden, en meşru yol olan eğitim ve ahlakla nesillere sahip çıkmaya çalışan gönül erleridir.
   
Gücümüz yettiği kadar kimseyi tahrik etmeden, kıskandırıp korkutmadan, herkesi kendi konumunda kabul ederek, dâvâ-yı iman ve İslam’ı hiçbir şeye alet etmeden temsil etmeye ve liyakatı olanlara sevdirerek ulaştırmaya; şefkatle, merhametle, yaratılış gayemizi, misafir olduğumuz şu dünya sarayında kötülüğün, yakıp yıkmanın kimseye faydası olmadığını anlatmaya çalışmalıyız.
   
Her ne kadar şartlar ağır olup imtihanlar büyük olursa olsun, Hz.Üstad’ın ihlas risalesinde, “Umur-u hayriyenin muzır manileri olur, şeytanın hadimleri onlarla çok uğraşır” veciz ifadesi hatırlanmalı ve şeytanın hiçbir zaman tatili, uykusu olmadığı, sürekli inananların ayağını kaydırma gayreti bulunduğu unutulmamalıdır. Onun için ‘talattuf’la  ve ‘sırran tenevveret’ gerçeği ile hareket edilmelidir.
     
Himmetimizi, gayretlerimizi, fedâkârlıklarımızı, en yakından en uzaklara kadar insanların dünya ve ahiret saâdetini temine matuf yapmalı, niyetlerimizi ve gayretlerimizi halis tutarak, Allah’ın her işimizi hayırla bereketlendirmesini O’nun sonsuz lütuf ve inayetinden beklemeliyiz.
     
Efendimizin (sav) sinesinde her insana yer vardır. Hiç bir insanın kaybına vicdanı razı değildir. Nitekim Kur’an-ı Mucizül beyan da Cenab-ı Hak Şuara suresi 3.ayette; “(Habibim) Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin” fermanıyla bu gerçeği açıkça ifade buyurmaktadır. Efendimizin (sav) böylesine şefkatle insanlara kucak açması neticesinde, Ebu Süfyan, Hind, İkrime, Vahşi, Halid bin Velid, Amr bin As gibi ve daha nice insanlar gecikmeli de olsa imanla şereflenmişlerdir. O (sav), eline fırsat geçtiğinde dahi,  insanca davranıp merhametle muamelede bulunması kalplerin yumuşamasına vesile olmuştur.

Bundan dolayı Efendimiz (sav), inanan ümmetinin, inanmayan ümmetine sahip çıkmasını talep etmektedir. Şerefsüdur olmuş bir beyanlarında, “Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah’da sizi sevsin” buyurmuşlardır. (Suyutî)

O Nebiler Sultanı (sav) ki, kendisini ortadan kaldırmak isteyenlere bile şefkatle kucak açmış, onbeş asırdan bu güne kadar sayısını Allah’ın bildiği nice Allah kullarının imanla şereflenip, ahiretlerinin kurtulmasına vesile olmuştur. Bizler de, O'nu tanıdığımız ve tanıttığımız ölçüde, dünya ve ahirette mutlu ve huzurlu olacağımızda şüphe yoktur.
 
Efendimiz’in ceddi ebcedi Hz. İbrahim, (as) son Nebînin şereflendireceği beldenin temelini atmak üzere; Hacer validemizi müstakbel peygamber Hz. İsmail ile birlikte Mekke'ye bırakıp ayrılırken, Hacer validemiz, Ya İbrahim! " Bizi bu ıssız vadide bırakıp nereye gidiyorsun? Sorusuna karşılık, Hz İbrahim (as) arkasına dönüp bakmadan yoluna devam edince, Allah’a ve kadere teslimiyetin simgesi olmuş Hacer validemiz, ‘Ya İbrahim bu tavrın Allah’ın emri ise yolun açık olsun!’ deyip takvayı tercih etmiş ve Allah'a teslim olmuştur.

Hülasa olarak; mü’min bir su kaynağı olmalı ki, suya muhtaç olan herkes onun etrafını sarsın ve bütün bağrı yanıklar onun semtine koşup susuzluklarını gidersinler.

Mü’min bir anne gibi sinesi şefkatle dolmalıdır ki, bütün sevgi ve şefkate muhtaç olanlar kendilerini onun bağrına atsınlar.

Mü’min, yardıma muhtaç bütün insanlara hatta, kendilerine kötülük yapan, aç ve susuz bırakan, gayz, kin ve nefretle muamelede bulunanlara bile fevkalâde civanmertçe davranmalıdır ki,  onlarda hayata tutunabilsinler.

Mü’min bulutlar gibi ağlayıp rahmet damlaları dökmelidir ki, yağmurla toprağın dirildiği gibi sinesi gayz, kin, öfke, nefret, küfür, nifak dolu sineler de tekrar dirilsin ve zulüm ateşleri sönsün.

Mü’min kendisine yapılan bunca kötülüklere karşı aynıyla mukabelede bulunmadan; mü’min ve müslüman olmanın karakterine uygun davranış içinde bulunmalıdır ki; akıl, mantık ve irade dışı hissi hareketlerde bulunarak insanları kaçırmasın, iman ve İslam’a düşman haline getirmesin.

Mü’min yakılan, yıkılan  ve yok edilen yol ve köprülerin yeniden ihyası için çalışmalıdır. Bu yolun Peygamberlerin hususiyle, Efendimiz ‘in (sav) yolu olduğu unutmamalıdır ki, böylece insan-ı kâmil olmanın gereği yerine getirilmiş olsun.

Unutulmamalıdır ki, hazımsız, haris, zâlim ruhlar evvela kendileri fevkalâde huzursuz ve mutsuzdurlar. İçlerindeki bu huzursuzluk çevrelerini, milleti ve ülkeyi de etkileyip zor durumda bırakmaktadır.

Allah (cc) insanı hayvanlardan farklı olarak dimdik ayakta duracak şekilde yaratmıştır. Onun için gönülden imanla şereflenen mü’min, Allah’dan başka kimsenin karşısında iki büklüm olmaz ve secdeye kapanamaz. “Allahım! Sadece sana kulluk yapar ve yardımı sadece senden dileriz” (Fatiha, 4) der, tevekkül ve teslimiyetle vazifesini yaparak emr-i İlahi’yi bekler.


[Mehmet Ali Şengül] 28.10.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Meral Akşener olayı: Hiroşima’da hamamböceklerini konuşmak [Ahmet Dönmez]

“Akşener ne yapar? İyi Parti iyi gelecek mi?”

Doğal olarak günlerdir bu merak ediliyor. Artık siyasi gündemin önemli bir parçası bu.

Konuşurken bir yandan da aslında insanoğlunun ne kadar naif bir tarafının olduğunu da keşfediyoruz. Partinin ismine, amblemine ya da vitrindeki falanca kişiye bakıp sanki diktatörlük öncesi Türkiye’sindeymiş gibi analizler yapıyoruz. Atom bombası atılmış Hiroşima’da, hayatta kalabilmiş olan hamamböceklerine bakıp seviniyoruz.

Ben bugün biraz da Hiroşima’dan hamamböceklerini konuşmak istiyorum. Bu yazıyı öyle kabul edin… Tıpkı eski günlerdeki gibi… Sanki diktatörlük öncesi Türkiye’sinin yeni bir oluşumunu konuşuyormuşuz gibi…

Efendim şöyle ki…

Siyasetin kendi dinamikleri vardır. Bireylerin ya da grupların kendi kriterleri veya duygusal reaksiyonları ile ilerlemiyor siyaset. Şöyle bir dönemde Akşener’in bir siyasi parti kurarak “Ben AKP’ye alternatifim” demesi bile başlı başına bir cesaret.

Hemen her şeyde olduğu gibi yeni bir siyasi partiyi de artıları ve eksileri, olumlu-olumsuz tarafları, güçlü-zayıf yanları ve içine doğduğu şartlarla birlikte değerlendirmek gerek. Rasyonel analizler yapmak lazım.

Öncelikle şunu görmek gerek; MHP’de muhalefet bayrağını açan ve liderliğe talip olan ilk Akşener ile bu Akşener aynı değil. Tayyip Erdoğan’dan sonra ilk kez bir lider, sokakta karşılık bulmuştu. Erdoğan’dan sonra ilk kez bir lider, rüzgâr oluşturmuştu. Hiçbir medya desteği olmamasına; hatta tam tersi bir çok kanal onu linç etmek için hazırda beklemesine rağmen oluşturduğu dalga, iktidar temsilcilerini de korkutmuştu. Belliydi, burada bir potansiyel vardı.

Bunu gören bazı derin devlet uzantıları, Akşener’in etrafını sardı. Onu ele geçirdiler demiyorum. Ama etrafını kuşattılar. Bunlar içerisinde ideolojik olarak Erdoğan karşıtı olup Akşener’de potansiyel gördüğü için ona desteğe gelenler de var tabi ki. Herkesin belli bir organizasyonla kurulup partiye yerleştirildiğini iddia etmek siyasetin ve sosyal olayların gerçekleri ile örtüşmüyor. Tıpkı bunun büsbütün zıddını iddia etmek gibi…

Cumhurbaşkanı seçilmek için artık yüzde 50.1’in gerekli olduğu siyasi düzlemde, büyük hedefler koyan bir politikacının alabildiğine geniş tabanlı bir ittifak kurması gerekir. Yanına aldığı tartışmalı isimlerden bazılarını böyle bir arayışın sonucu olarak görebiliriz. CHP’nin kentli-ulusalcı seçmen kitlesinden de oy koparabileceğine inandığı bazı isimleri kadroya katmasına ben bu açıdan bakıyorum. Ali Türkşen onlardan biri. İşkenceci bir ismi, insan hakları, demokrasi ve hukuka inanan hiçbir insanın tasvip etmesi mümkün değil. Ancak Türkiye’de siyaset hala aşiret geleneklerine göre devam ettiği için bir kesimin kahramanı olması, onu bu vitrine taşıdı. Ya da dileyen, “Ergenekon monte etti” de diyebilir.

KADRO ZAYIF, ÇÜNKÜ…

Gelelim partiye…

İyi Parti, basit, akılda kalıcı, pozitif, sıcak bir isim. ‘İyi’, gün içerisinde en az 500 kere ağzımızdan çıkan bir kelime. Amblemi de, “Su geldi teyemmüm bozuldu; Güneş doğdu ampule ihtiyaç kalmadı” dedirtmesi açısından yerinde.

Ama bütün bunlar çok naif kaçıyor, biliyorum. Dedim ya, Hiroşima’dan hamam böceklerinin hayatını konuşuyoruz.

Kadroya gelince… Kadro çok zayıf. Bunun çeşitli nedenleri var.

Bir: Erdoğan’ın demir yumruğu altındaki bir ülkede hiç kimse kolay kolay böyle bir alternatif partide görev almaya cesaret edemez.

İki: Gülen Cemaatine yönelik cadı avı ve paranoya nedeniyle aşırı derecede titiz davranılmak zorunda. Maazallah 7 göbek öteden bir Cemaatçi ile bağlantısı çıkarsa zaten Akşener’i ‘maklubeci abla’ ilan etmeye hazır kitlenin eline malzeme verilecek. Bunun için de eleğin delikleri adeta iğne deliğine döndürüldü.

Üç: Akşener’in üzerinde siyaset yapacağı zemin, daha fazlasına müsaade etmez. İyi Parti Genel Başkanı her ne kadar son derece isabetli bir şekilde ‘yeniden millet olabilme’ hedefinden söz ediyor olsa da siyasi geçmişi, söylemi, yol arkadaşları böyle bir çeşitliliğe engel. O daha çok sağ-milliyetçi-muhafazakâr kitleye oynayacak. Reel-politik açısından doğru. Bırakın siyaseti; aile içi ilişkilerin bile ilke, ahlak, vicdan temelli yürümediği bir ülkede bir takım değerler manzumesinden söz etmenin gerçekçiliği olmayacaktır. Erdoğan’ın her türlü dini ve milli değeri tepe tepe kullandığı, sınırsız bir şekilde milliyetçilik sömürüsü yaptığı bir ortamda Akşener’den daha fazlasını beklemek rasyonel değil. Evet bekleyebilirsiniz, ama bu sefer ondan Muhsin Yazıcıoğlu’ndan fazlası olmayacaktır.

Hem muhafazakâr kitleye oynayıp hem de partinin muhafazakâr ayağının bu kadar eksik kalması ise sanırım biraz çaresizlikten. Çünkü AKP muhafazakâr kitleyi kirletip iğfal ettiği için ortada neredeyse saygın bir münevver bırakmadı. Entelektüel sermaye de Erdoğan’ın savaşında top güllelerine döndürüldü. Ayrıca bu camiadan Erdoğan’ın karşısındaki bir partide görev almaya cesaret edebilecek bir babayiğit de kalmadı.

Bütün bu nedenlerle İyi Parti’ninkisi AKP’nin 2001’deki çıkışı gibi etkili ve güçlü olamadı. O gerçek bir değişim rüzgârı idi. Ve o rüzgâra denk bir ivme ile pupa yelken yola çıkan bir Erdoğan söz konusu idi. Tabi ki aradan geçen 16 yılda o Erdoğan denizi de kuruttu rüzgarları da. Ne o Türkiye kaldı ne o siyaset zemini. Ne muhalefet bıraktı ne seçim sandığı. Ne demokrasi bıraktı ne hukuk. Ne millet bıraktı ne memleket.

DRAMATİK GİDİŞATA DENK BİR DİSKUR ORTAYA KOYAMADI

Buna mukabil, Akşener’in konuşması da zayıftı. Yaşanmakta olan dramatik çöküş ile küfüv bir tirad sahneleyemedi. Sorunların derununu yakalamış, Türkiye’de ne yaşanmakta olduğuna gerçekten vakıf, çıkış yolları konusunda radikal, cesur bir diskur ortaya koyamadı.

AB, Irak’taki Kürdistan referandumu, cezaevindeki HDP milletvekilleri, yüzbinlerce KHK mağduru, hapishanelerdeki 600’e yakın bebek, 20 bine yakın masum kadın ve toplamda 60 bini bulan cezaevlerindeki Erdoğan mağduru hakkında ne düşünüyor? Bunlarla ilgili altı dolu, derin bir perspektif göremedik. Sorunların hak ettiği ölçüde ağır ve derin bir politikaya, dolu dolu dosyalara sahip olduğu izlenimi vermedi.

Yolsuzlukları da cılız geçti. Bir Pasifik büyüklüğündeki okyanusa sıradan bir feribot ile dalamazsın. Halbuki bütün Türkiye’yi esir almış bir yolsuzluk rejimi kuruldu. Ülkenin cumhurbaşkanı, işadamlarının neredeyse her ihalesinden pay alıyor. Yurtdışında aldığı ihalenin bile yarısını Erdoğan’a vermek zorunda kalan işadamları var.

Belki Akşener, partinin ismindeki pozitif algı ile mütenasip bir dil kullanmak istedi. Karamsar, bunalımlı bir hava çizmeyi tercih etmedi. Kimi seçmene ‘yıkıcı’ gelecek, ürkütücü bir başlangıçtan kaçındı. Zira sadece ağzı yananların ya da ocağına ateş düşenlerin feryat ettiği, geri kalanın gidişattan memnun, ‘çalsın sazlar, eller havaya’ modunda devam ettiği bir ülke var. Canı yananlar, kendi ah-u efganı içerisinde ciğerini soğutacak bir dil bekliyor olabilir. Ancak bir yandan da Erdoğan’ın “Ben gidersem devlet çöker” söylemi var. Sorun şu ki buna inanan, gerçekten böyle olacağından korkan milyonlarca insan yaşıyor Türkiye’de. AKP bu algı operasyonunda o kadar başarılı ki gerçekten Erdoğan’ın Türkiye’yi süper güç haline getirdiğini, bunu çekemeyen ‘Haçlı-Siyonist-Mason-Ermeni üst aklın’ (nasıl bir şeyse) ülkeyi kuşattığını, Türkiye’yi yok etmek istediğini; Gezi ile, 17-25 Aralık’la, 15 Temmuz’la başaramadıklarını şimdi Akşener’i piyasaya sürerek denediklerini zanneden kalabalık bir kitle var. Sadece Ekmeleddin İhsanoğlu’nun yaşadığı siyasi tecavüz, ne demek istediğim hakkında yeterli fikri verecektir.

‘ERDOĞAN’ ALGISINI BOZAMAYAN HİÇBİR SİYASETÇİ BAŞARILI OLAMAZ

Erdoğan’ı kaybetmekten korkan milyonlar var. Kimi eskiye dönmekten korkuyor. “Tam Osmanlı’yı diriltmeye ramak kalmışken, tam ABD’ye diz çöktürmüşken, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelmek üzereyken” her şeyin avucundan kayıp gitmesinden korkuyor.

Kimi başka bir iktidarla elde edemeyeceğini düşündüğü maddi kazanımları kaybetmekten korkuyor. Avantalarını yitirmekten korkuyor. Tadını çok sevdiği parayı ve yaşamı kaybetmekten korkuyor.

Kimi de yeniden Erdoğan öncesi başörtüsü, Kuran Kursu yasaklarının olduğu döneme dönmekten korkuyor. Alnı secdeli, ağzı Kuran’lı, eşi kapalı bir cumhurbaşkanı yerine; eskiden olduğu gibi “masonların yönettiği” bir ülkeye dönmekten korkuyor.

Ben psikolojiyi anlatıyorum, hakikati değil. Maalesef durum bu. Erdoğan’ın Kuran’lı ağzından neredeyse helal lokma geçmediği kimsenin umurunda değil. Başörtülü eşinin, işi gücü bırakıp milyon dolarlar aparttığı bir İranlı işadamını kurtarabilmek için Amerika’larda ‘diplomasi’ yürütmesi de önemli değil. Dedim ya gerçeklerden söz etmiyoruz. Psikoloji bu. Bu algıyı değiştiremeyecek, bu psikolojiyi yönetemeyecek hiçbir muhalefet partisinin başarı şansı yok.

AKŞENER NE YAPAR?

Peki ne olur? İyi Parti ne yapar?

Buna, “Ne demek ne yapar? Türkiye’de artık seçim mi var ki? Sandık diye bir şey mi kaldı da Akşener iktidara gelecek?” diye cevap verebiliriz. Hiç şüphesiz ki realite bu.

Eğer ondan bağımsız bir yorum yapacaksak da öncelikle şunun cevabını vermemiz gerekir: Kuruluş misyonu nedir?

1- Erdoğan ve AKP’nin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli noktaya kaçınılmaz bir tepki, bir reaksiyon, bir cevap olarak doğan; artık bu gidişe dur demek isteyen; Türkiye’yi uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmaya çalışan; bu dönemin hasarlarını bütünüyle tamir etmeye niyetli, bu enkazı tamamen kaldırmaya kararlı, cinnet halindeki toplumu rehabilite edecek, ayrım yapmaksızın her bir vatandaş ve her bir kesimi İYİ’leştirmeye, ocaklardaki yangını söndürmeye, tedavi etmeye hazır bir parti mi?

2- Var olan iç savaşın artık Erdoğan eliyle devam edemeyeceğine inanan; bilakis bu savaşın Erdoğan ve tepeden tırnağa bütün kadrosu ile tabanını da içine alacak şekilde genişlemeden devam edemeyeceğini düşünen çevrelerin ürettiği bir proje mi?

3- Ağırlıklı olarak MHP’deki memnuniyetsizlerin oluşturduğu, çok da büyük hedefleri olmayan, vizyonu dar, projeksiyonu zayıf, günü kurtarmaya çalışan, Erdoğan düşmanlarının fazla anlam yüklediği bir oluşum mu?

4- Siyasete atıldığından beri bütün muhalifleri bilinçli ve sistemli bir şekilde elimine edilen Erdoğan’ın önündeki en büyük muhalefet potansiyelinin de bu şekilde ölü doğurulması, heba edilmesi ve bir daha kolay kolay hiçbir ismin karşısına çıkmaya cesaret edemeyeceği şekilde bu muhalefet defterinin kapatılması için seçilmiş bir kurban mı?

Belki birkaç şık daha ekleyebiliriz. Ama şimdilik bu kadarı kâfi.

Açıkçası ben 4. şıkka ihtimal vermiyorum. Diğer 3 maddenin karışımından oluşan bir parti görüntüsü var. Erdoğan sonrası birbirlerini tasfiye etmek için harekete geçmeleri kuvvetle muhtemel bir siyasi kadro görüyorum.

Ayrıca Akşener’in başarılı olup olamayacağı sadece İyi Parti’nin kadroları ya da politikalarına bağlı bir olgu değil. Erdoğan’ın gidişatı, Türkiye’nin başına öreceği çorapların büyüklüğü, AKP’nin çırpındıkça batarken etrafa sıçratacağı pisliğin kıvamı, Zarrab davasındaki gelişmeler, dış politikanın gidişatı ve bütün bunlara bağlı olarak patlayacak bir ekonomik çöküntü çok belirleyici olacak.

Zarrab davası nedeniyle ABD ile Avrasyacılar arasında sıkışıp kalmış bir Erdoğan var. Yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal.

Avrasyacılar, İyi Parti üzerinden Erdoğan’ın üzerine bir demokles kılıcı astı. O bir müddet orada sallanıp duracak.

Kum saati işliyor.

[Ahmet Dönmez] 28.10.2017 [TR724]

Alın size Geceyarısı Ekspresi! [Bülent Korucu]

Türkiye, yıllarca Geceyarısı Ekspresi filmini konuştu. Hapishaneye düşen bir Batılının hikayesinin sebep olduğu imaj kaybı epey enerji ve vaktimizi çaldı. Şimdi nurtopu gibi, çok sayıda Geceyarısı Ekspresi’miz oldu.

Büyükada’da toplantı yaparken gözaltına alınan 11 insan hakları savunucusundan bahsediyorum. Birisi ülkede hukuk olmadığını anlatmak için kurgu yapsa ancak bu kadar olurdu. Tahliye kararının verildiği 120 gün sonraki mahkemeye kadar yaşananlar tam bir skandaldı. Tutuklama hukuk açısından vahimdi, salıverilme şekilleri tam anlamıyla facia.

Ülkelerine dönen aktivistler yakında gazete ve televizyonlarda boy göstermeye başlar. Tutuklanmalar ve salıverilme şekillerini anlatsalar ve mahkemedeki savunmalarını tekrar etseler yeter. Normal bir ülke yerin dibine geçerdi.

Mesela İsveç Vatandaşı Ali Ghravi, savcının suç uydurmak için sunum malzemelerinde tahrifat yaptığını kayıtlara geçirdi. Bir dil haritası üzerindeki tanımları silerek siyasi ve bölücü bir harita olarak sunmak sosyal medya trolleri için bile fazla. Ama bir savcı buna cesaret etmiş.

‘TÜRK HÜKÜMETİ SÖZÜNÜ TUTTU!’

Tahliyelerin eski Almanya Başbakanı Schröder’in devreye girmesiyle alındığı teyit edildi. Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Schröder’e verilen gizli görevi Spiegel’e doğrulayarak, “Gerhard Schröder’e arabuluculuk çalışması için çok müteşekkirim. Bu, gerilimin düşürülmesi yönünde ilk işaret. Çünkü Türk hükümeti verdiği tüm sözleri yerine getirdi. Şimdi diğer tutukluların serbest bırakılması için çalışmaları sürdürmemiz gerekiyor” dedi.

Demek ki neymiş, ‘Türk Hükümeti verdiği sözleri yerine getirmiş’. Hükümetten kastın Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu söylemeye gerek yok. Ülke parti devletine gidiyor diyenler yanıldı. Düpedüz bir kişi devleti haline geldik. Cumhurbaşkanı, yargıç, polis, gazeteci, eğitim bilimci, sıhhi tesisatçı… bütün yetkiler tek elde toplandı.

Erzurum’da tutuklu subayın eşi ağaca çıkarak Erdoğan’a ulaştı ve kocası tahliye oldu. Almanlar ise eski başbakanı göndererek vatandaşlarını kurtardı. Türkiye açısından insan hakları savunucularını haksız yere tutuklamaktan bile daha büyük ayıp. Ve Almanlar bunu deşifre ederek Türkiye’yi iyice küçük düşürdü. Tabir yerindeyse kanırttı.

Erdoğan, 8 Temmuz’da, yani gözaltındakiler daha savcıya bile çıkmadan şunları söylemişti:

“Büyükada’da niye toplanmıştı? Onlar adeta 15 Temmuz’un devamı niteliğinde bir toplantı için bir araya gelmişlerdir. Gelen istihbarat üzerine gözaltına alınmıştır. Buradan bir yargı süreci başlayabilir. Onların yapmış oldukları çağrıyı, şu anda da yapıyorlar. Siz de bu soruyu sorarak bu çağrıya destek veriyorsunuz. Ama benim bir tasarrufum yok. Kararı yargı verecektir.”

Bu cümleleri G20 zirvesi için gittiği Almanya’da kurmuştu. O tavır üzerine tutuklama yapmayacak yargıç kendini cezaevinde bulurdu.

YANDAŞ MEDYA DUT YEMİŞ BÜLBÜL

Erdoğan’ın işaretinin ardından medya linçi geldi. Sanıklar mahkemede şaşkınlıklarını, “Bize verilmeyen belgeler, sorulmayan soruların medyaya servis edildiğini gördük” şeklinde dile getirdi. ‘15 Temmuz’un devamı, harita üzerinde yakalandılar’ gibi iddialar günlerce manşetten inmedi.

Aynı medya tahliyeden sonra üç maymunu oynuyor. Gazetecilere tahliye verildiğinde yeri göğü inletip tekrar içeri aldırmışlardı. Mahkeme heyeti açığa alınıp haklarında soruşturma başlatılmıştı. Şimdiki sessizlikleri manidar. Tahliye geleceği önceden haber verilip tembihlenmişler belli ki.

Yok denecek kadar az satmasına rağmen yöneticileri Cumhurbaşkanlığı uçağından inmeyen yandaş Milat gazetesinin yazarı, tutuklamanın aslında bir FETÖ tuzağı olduğunu yazacak kadar ileri gitti. Peki, ‘Erdoğan’a o konuşmaları kim yaptırdı?’ sorusu anlamsız.

Amnesty Türkiye Şube Başkanı Taner Kılıç bu kategoride tutuklu kalan tek kişi. Telefonunda ByLock olmadığını uzman raporuyla ispat etmesine rağmen tahliye edilmedi. Avukatlarının, suçlamaların Büyükada dosyasıyla birleşmesine itiraz etmesi hataydı. Aynı pakette belki o da çıkardı. Bu bile tek başına Ankara’da yargıçlar değil kurşun askerler olduğunu göstermeye yetiyor.

[Bülent Korucu] 28.10.2017 [TR724]

TL’ye kim operasyon yapıyor? [Semih Ardıç]

ABD Doları yeniden tırmanışa geçince siyasî, iktisadî ve malî sebepler üzerine eğilmesi icap edenlerin üst akıl teorileri yine tedavülde. Birileri Türk Lirası’nı çekemiyormuş. Dövizdeki artış balondan ibaretmiş. Hezeyanların bini bir para. Hepsi havada uçuşuyor.

Saray’ın müşavirlerinden Bülent Gedikli, birilerinin meydanı boş bulduğunu ve TL’ye operasyon yaptığını bile söyledi: “TL niye değer kaybediyor sorusu doğru soru değil. Doğru soru ‘TL’ye operasyon yapanlar kim ve neden şimdi?” Gedikli iddiasını teyit edecek bir husus ortaya koymasa da akabinde seferberlik davetinde bulundu: “İlgili kurumlarımızın ve bakan arkadaşlarımızın gereken işlemleri yapacağına eminim. Meydanı boş bulup at koşturmalarına müsaade edilemez.”

Saray’dan verilen sufle hafife alınırsa neticeleri ağır olabilir. Parti savcısı gibi hareket eden savcılar yakında birilerini derdest edebilir ve ‘doları bunlar artıyormuş’ manşetleri yeniden yayımlanıyor.

‘DOLAR DÜŞMESİN’ DİYEN GEDİKLİ!

Bülent Gedikli üç hafta evvel sarf ettiği sözleri çoktan unutmuş. O gün doların 3,40 TL’nin altına düşmesinin Türkiye ekonomisine zarar vereceğini belirterek, bir gece ansızın Merkez Bankası (TCMB) müdahalesinin gelebileceğini ima etmişti.

Yine de Gedikli’nin tutarlılıktan mahrum sözlerinde geçen ‘operasyon’ ibaresi mühim. O kadar sözün içinde belki de doğruya en yakın tek söz o. Birileri TL’ye operasyon yapıyorsa ve fâiller hâlâ bulunamadıysa bilvesile parti savcılarına bazı ipuçları verebilirim.

RÜŞVET VE YOLSUZLUĞA BULAŞANLAR

Elhak birileri TL’ye operasyon yapıyor. 17/25 Aralık 2013’ten itibaren rüşvet ve yolsuzluk dosyalarını kapatmak maksadıyla hukuk devletini hâk ile yeksan edenler ‘operasyon’ listesinin başına yazılmalı. İdarî kararla el koydukları binden fazla şirketi haraç mezat satmaya teşebbüs ediyorlar.

Satılık şirketlerin Excel listeleri, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) teşkilatlarında elden ele dolaşıyor. Hiç iktidardan inmeyecek ve mahkemelerde hesap vermeyeceklermiş gibi hareket ediyorlar. Göstermelik ihaleye bile ihtiyaç duymuyorlar.

Birileri TL’ye operasyon yapıyor… Bütçe açığının sene başında 44 milyar TL olacağını taahhüt ettikleri halde on ay geçmeden açık 61 milyar lirayı buldu. Bütçe niye açık verir? Gelirden fazla harcanırsa kasada para kalmıyor tabiî. Ondan sonra TL eriyormuş… Erir tabiî.

İSRAF VE LÜKSÜN BEDELİ OLACAK

Vatandaşa ‘pahalı arabaya binmeyin’ derken iktidar sahipleri, makam arabası olarak milyon liralık Mercedes’ten aşağısına inmiyor. Filosunda 120 bin araba bulunan ve 250 bin lojman ve tesisin sahibi devlet, araba ve bina kirasına 1,1 milyar lira ödüyor.

Bin küsur odalı Saray’da bin liralık kadehlerden su içenler ‘itibardan tasarruf olmaz’ fetvasına iltica ediyor.

İğneden ipliğe zamlarla vatandaşın belini iyice bükenlerdir TL’ye operasyon yapanlar. İstatistiklerle oynayıp afakî rakamları hakikat gibi takdim edenler Türkiye’yi ilan ettiği verilerle alay edilen bir devlet derekesine düşürdüler.

İSTATİSTİKLER İNANDIRICI DEĞİL

Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) alenen büyümenin, enflasyonun ve işsizliğin yüzde kaç olacağına dair talimat verecek kadar pervasızlaşanlar TL’nin toparlanma ihtimalini ortadan kaldırıyor.

Birileri TL’ye operasyon yapıyor… Merkez Bankası’na her fırsatta müdahale ediliyor. Vaktinde alması icap eden tedbirler alınmasına mâni olunduğu için piyasa dizginleri eline aldı. Faizler kontrolden çıktı, döviz piyasası dünyanın en oynak piyasası haline geldi.

Birileri TL’ye operasyon yapıyor… Hazine kefil yapıldı ve bankalara 201 milyar lira kredi dağıtıldı. O kredilerde en az 20 milyar lira şimdiden battı. Kredi tahsisini haiz olmayan şirketlere hâlâ para verilmesi isteniyor.

Hazine yüksek faizle borç bulabildiği halde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ‘bankalara faizi indirin’ talimatı veriyor. Ekonomide kaynak sıkıntısının had safhaya çıktığı aşikâr. Bunu bile bile ‘hem faizi indirin hem yeni kredi verin’ demenin TL’yi ateşe atmaktan farkı var mı?

ABD İLE RESTLEŞME RİSK PRİMİNİ YÜKSELTTİ

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci gibi her dolar tahmini iki saatte alt üst olan bakanların mevcudiyeti ve TL’ye hariçten operasyona hacet bırakmıyor. Türkiye’de hak ettiği cezayı vermek yerine Reza Zarrab’a ‘hayırsever iş adamı’ methiyeleri dizenler, köşeye sıkıştığında netice alamayacağını bile bile ABD ile restleşiyor. Risk primi yükseldi. Bu restleşmenin nasıl biteceği bugünden belli iken yatırımcı TL’ye itimat edip nasıl yatırım yapabilir?

Doların TL’ye mukabil son dört senede yüzde 100 kıymet kazanmasında iktidarın, ekonomi bürokrasisinin hiç mi dahli yok!

ACI HAKİKATLE YÜZLEŞME VAKTİ

Tek sesli medya sayesinde bütün bu menfi hâdiseleri halının altına süpürenlerin acı hakikatle yüzleşme vakti geldiğinde mesuliyeti üzerinden atmaya çalışması dikkatten kaçmıyor.

Haddi zatında TL’ye operasyon gibi tumturaklı cümleler maalesef geçer akçe değil. Yüzleşme herkes için mukadder. İktisadî buhran, istatistikî yalanlarla, hamasetle, 2023 olmadı 2053 ya da 2071 gibi hülyalarla aşılamaz. İflasla yüzleşiyoruz. Her geçen gün daha ağır bedeller ödenecek.

TL’ye operasyon yapanlar olduğu doğrudur. Milleti perişan eden, daha da fakirleştiren devalüasyonun müsebbibi de fâili de “Dolar alan yanar.” diyenler, velhasıl bizzat Ankara’da memleketi idare edenlerdir.

[Semih Ardıç] 28.10.2017 [TR724]

Encam-ı zalim… (2) [Naci Karadağ]

Modern tarih, yakın dönem zalimlerinin, iktidar ömürleri hakkında da şaşırtıcı istatistikler verir. Küçük sapmalar olsa da, çevre, toplum bilinci ve kader planındaki alt okumaları bir tarafa bırakırsak aşağı yukarı bellidir istibdadın ömrü.

Bir nevi yumurta-tavuk ilişkisi gibi gelen bir devinimdir aslında; toplum mu zalimleri türetir yoksa zalimler mi uyuşuk toplumu büyütür?

Hangi cevabı tercih edersek edelim, kesin olan şudur; her zalimin doğup büyüdüğü, yeşerdiği bir vasat oluyor. Sonra enteresan bir kırılma anı ve akabinde ‘kaderdenk’ noktası diyebileceğimiz çatallaşma neticesinde yaşanması gerekenlerin olması.

Adolf Hitler sanat okulundan kovulurken de aynı tarihsel zincirleme meydana geliyordu, Jozef Stalin papaz mektebini terk ettiğinde de. Başta zalimlerin bizatihi kendileri de anı yaşarken bilemezler tabii ilahi kurgunun hangi kavşağında bulunduklarını. Bir resim öğretmeni de olabilirsiniz, din adamı yetiştiren bir rahip ya da vasat gördüğünüz bir yeteneği takıma almayan bir teknik direktör. Elediğiniz kişinin yıllar sonra bambaşka bir noktada olduğunu gördüğünüz an vebal hisseder misiniz bilmem ama (Hitler’i okuldan tart eden hoca çok sonra ‘pişmanım’ demişti) bir şekilde toplumun kaderine etki etmişsinizdir artık.

STALİN’İN ZAVALLI OĞLU…

Önceki yazımızda zalimlerin kendi eşlerini, çocuklarını bile gözlerini kırpmadan harcayabildiklerini yazmıştık.

Yakov Çugaşvili oğluydu Stalin’in. Ancak babası tarafından sürekli aşağılanıyor, zayıf olduğu için horlanıyordu. Bir çeşit Yakov’a anlatır gibi durumu vardı, ona bir şey anlatmanın. Genç Yakov, babasının yaptıkları karşısında suçluluk hissediyordu ve bir gün başına silah dayayıp intiharı denedi. Ancak başaramadı. Stalin’in tepkisi şöyle olmuştu: “Daha doğru düzgün ateş etmeyi bile beceremiyor!”

Sonra oğlu Yakov’u propaganda olsun diye cepheye, 2. Dünya Savaşı’na yolladı Stalin. Yakov bir süre sonra Almanlara esir düştü. Almanlar oğluna karşılık esir generallerini istediler. Stalin, “Oğlum general değil onbaşıdır” dedi. Almanlar Yakov’u kurşuna dizdiler…

Mesaj netti: “Oğluma bile acımazken, sizin gözünüzün yaşına hiç bakmam!”

Ölüm onun için bir temizleme ve çözüm aracıydı. Şöyle diyordu: “Ölüm bütün sorunları çözer, insan olmazsa sorun da olmaz.”

ZALİMLER İÇİN KÖTÜLÜK, İYİLİKTİR

Keza, kötülüğünün farkındaydı ancak bunun kötülük olduğuna değil, tıpkı Hitler gibi iyilik olduğuna kalpten inanıyordu. Zalimlerin ortak bir yönü de budur, kötülüğü bildiğimiz anlamda kötülük olarak algılamazlar.

2.Dünya Savaşı sırasında İngiliz ChurchiII, “Tanrı bizimle beraber” demişti. Stalin’in cevabı son derece net oldu: “Şeytan da bizimle beraber, beraber kazanacağız.”

Zalimin ölümünden sonra Sovyet Rusya tam üç yıl türbülans yaşadı. Kimse ne olacağını bilmiyordu, fikri olanlar da korkudan ağzını açamıyordu. Ülkeye hâkim olan ölüm ve korku ikliminin kısa sürede dağılması mümkün değildi ve üç yıl gibi hiç de kısa olmayacak bir süre devam etti.

1953 Haziran’ında Berlin’in Ruslara ait bölümünde isyan kımıldamaları başlamıştı bile. Bu hareketlilik uzun yıllar Stalin’e sadakatiyle nam salmış Lavrenti Beriya tarafından bastırılıyordu. Stalin’in ölümünden sonra ilk bedeli de o ödeyecekti. Tutuklandı ve Aralık ayında idam edildi.

KORKU İKLİMİNİN SARSICI YAN ETKİLERİ

Stalin’in ölümünden hemen sonra, bir kısım tutuklular serbest bırakılmıştı. Ama bunların çoğu, adi suçlulardı. Stalin’in rejim ve iktidarı için hapsettiği insanların hesabı kitabı bilinmediği gibi, çoğu kamplarda yaşıyordu. Ancak yeni lider adayı Kruşçev bu meseleyi çözerek sempati toplamak istiyordu. Bu sırada enteresan bir durum oldu, hukukçular zindanlarda çürütülen milyonlarca insanı serbest bırakacak hukuki gerekçe bulamıyorlardı. Çünkü neyle suçlandıkları, niye idam edildikleri de belli değildi… Stalin’in başsavcısı Rudenko, yargılanırken böyle bir şeye ihtiyaçları olmadığını itiraf etti. Kamuya açık mahkemede sırıtarak şöyle demişti Rudenko: “Hükümleri kabul etmeleri ve suçlarını itiraf etmeleri sorgulamaları yürütenlerin sanatıydı!”

İşkenceyi ima ediyordu başsavcı. Daha sonra olan bitenden haberi olmadığını ileri sürüp durdu. Oysa her şeyi biliyordu ve onaylamıştı. Final duruşmasında ise, şöyle dedi: “Stalin’in terörüne göz yummak zorundaydım. Çünkü sıranın bana gelmesi an meselesiydi. Şu an karşınızdaysam ettiğim dualar ve şansım yaver gittiği içindir!”

Böylesi bir korku ikliminden çıkış elbette kolay olmayacaktı. Şu satırlar Kruşçev’in anılarından: “Stalin gözlerimizi o kadar korkutmuştu ki, 1956 yılındaki 20. Kongre öncesinde, yapmamız gerekenleri yapacak cesareti bulamamıştık…”

KAPİTALİST DÜNYANIN ARADIĞI ‘KOMÜNİST ZALİM’ İMAJI

Stalin’in inşa ettiği karanlık ve kötü ruhlu yapının üzerindeki sis bulutu kalktıkça, hakikatler küfle, nemli bodrumlardan gün yüzüne çıktıkça dünya, Stalin’in ve onun rejiminin korkutucu yüzünü çok daha net olarak görmeye başladı. Bir zalimin yaptıklarının tamamını çözebilmek mümkün değildi. Her gün binlerce dram ve kan öyküsü ortaya çıkıyordu. Binlerce düzeltme duruşması yapıldı. Milyonlarca insan yok edilen hayatların, ayaklar altına alınan onurların, maddi manevi kayıpların peşine düştü. Stalin’i değil savunmak adını bile anmak artık mümkün değildi.

Özellikle kapitalist dünya çok iyi kullandı bu dalgayı ve Stalin bu kez bir nefret objesine dönüştü. Heykelleri yıkılıyor, ismi tarihten kazınıyordu. Sülalesi akrabalıklarını inkâr ediyor, aile bireyleri habire kimliklerini değiştiriyorlardı.

Sovyet Rusya, Avrupa’daki kazanımlarını birer birer kaybetti, üstelik ciddi imaj ve itibar kaybıyla beraber. Stalin’den geriye devasa bir utanç kalıyordu.

Ve nihayet ülke içine geldi sıra…

YÜZ BİNLERCE ‘DÜZELTME’ DURUŞMASI

Artık eski Sovyetler rejimi kalmadı. Gorbaçov ile beraber yakılan özgürlük ve demokrasi meşalesi Yeltsin ile zirveye ulaştı.

13 Şubat 1990’da yayımlanan bir KGB raporunda, 1930 ile 1953 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde bir milyona yakın kişinin “hain” suçlamasıyla idam edildiği, 4 milyon insanın da “terörist” olduğu gerekçesiyle hüküm giydiği açıklandı. Bu 4 milyon insandan hapisten ve toplama kamplarından sağ çıkabilen kişi sayısı çok azdı. Savcılık, Stalin’in açtırdığı 850 bin davayı yeniden inceledi ve neredeyse tamamına yakınının suçsuz olduğu sonucuna varıldı. Milyonlarca insanın itibarı iade edilirken Stalin, Hitler ile beraber tarihin nefret mahzeninin en üst rafında yerini aldı.

Artık işin hülasasını siz damıtırsınız. Sadece şunu ekleyip nihayete erdireyim.

BUGÜNÜN RUSYA’SINDA STALİN…

Putin… Pek çok yönüyle iki yazıdır tarif ettiğimiz prototipe ‘cuk’ diye oturan bir karakter. Zalimlerin bir diğer özellikleri kendilerinden önceki zalimlerin hayatlarını iyi bilmeleri ve adeta onlara gizli hayranlık beslemeleridir.

Belki de bu nedenle Putin’in en önemli icraatlarından biri de Stalin’in ismine tekrar itibar kazandırma politikaları oldu.

1991’de Sovyetlerin yıkılışından sonra Rusya’da “en zalim yönetici” diye anılan Stalin, son yıllarda aynı Rus Halkına sevdirilmeye başlandı. O dönem Stalin’e duyulan sempati yüzde 10’ların altına düşerken, 90’ların sonunda yüzde 20’lerdeydi. Bugün ise çok tanıdık bir oran var yüzde 43!

Sibarya Sürgünleri, Gulag Takım Adaları, milyonlarca insanın katledilişi, işkenceler vesaire hepsini unutturuyor Putin. Rusya’nın çeşitli kentlerinde Stalin heykelleri, Stalin müzeleri modası başlıyor. Stalin’in doğumu, zalim bir coşkuyla anılıyor. Ve devletin himayesinde yapılan bu kutlamaların ismi de ilginç: “Zafere Giden Yol!” Bizim Dombıra’ya benzer müzikler eşliğinde diktatörlük güzellemeleri gırla gidiyor.

Okul kitaplarında yıllarca Stalin övülmüştü. Ardından çıkarıldı, sonra ise bir dönem Stalin hak ettiği şekilde kötü örnek olarak gösterildi. Yakın zaman önce bunlar da çıkarıldı ders kitaplarından. Şimdi her yıl artan dozda Stalin övgüsü yerini alıyor ders kitaplarında. Açık açık Rus İmparatorluk özlemi dile getiriliyor. Kremlin Sarayı’nın her odasında bir ulusun temsilcisinin ikamet edileceğinin hayalleri kuruluyor.

Bir potansiyel zalim adayı, başka bir zalimi tekrar tedavüle sokmak için çatışacağı ya da işbirliği yapabileceği başka zalimleri arıyor…

Tarih bilinen turunu atıyor bir döngü içerisinde…

[Naci Karadağ] 28.10.2017 [TR724]

Hukuk siyasetin köpeğidir [Mehmet Efe Çaman]

Rejimin tüm vasfını, karakterini, yöntemini ve vahşiliğini özetliyor bu cümle aslında. 26 Ekim 2017 akşamı Haber Türk kanalındaki açıkoturumda konuşan Doğu Perinçek söylüyor bunu. Kendi adına konuşmuyor yalnızca tabii ki. Giderek artan bir biçimde Türkiye siyasetine yön verdiği artık tüm kesimlerce kabul edilen ulusalcı Avrasyacı derin devlet adına konuşuyor. Takibata alınan, bilerek süründürülen, yasasız ve kanıtsız şekilde hapse tıkılan, kanunsuzca “Reis fermanlarıyla” kamudan atılan, alnına vatan haini ve terörist damgası vurulan yüz binler var. Ve Perinçek onlarla ilgili uygulanan teamülü, başvurulan metodu, faşist uygulamanın dayandığı temeli hiç çekinmeden ifşa ediveriyor: “İlle suçlu olmalarına gerek yok!”. Yani suçlu değiller. Ama “devletten temizlenmeliler”.

ARKASINDAN AĞLAYANI YOK

Hukuk bitmiş, ölmüş, arkasından ağlayanı yok! Bu rejimin hukukunun ne olduğunu ortaya koyuyor, hukukun siyasetin köpeği olması durumu. Büyükada casusluk davasında yargılanan Peter Steudtner ve diğer insan hakları savunucuları, devletin en tepesindeki tek adam tarafından alenen casuslukla suçlanmışlardı. Elle tutulur hiçbir – bırakın delili falan! – emare bile olmamasına karşın aylarca casus olarak damgalandılar, havuz medyasında ve evcilleştirilmiş diğer medya “şeylerinde” yargısız infaz edildiler.

Tıpkı bir yılı aşkın zamandır yargısız infaza tabi tutulan yüz binlerce öğretmen, savcı, profesör, doktor, hâkim, asker, din görevlisi ve diğer kamu görevlileri gibi, saçma sapan gerekçelerle bir tür “temizlik operasyonunun” mağdurları oldular.

İşte hukukun bitişi böyle oldu.

Sonra sihirli bir el dokunmuş gibi, mahkeme Büyükada casusluk davasının sanıklarını serbest bırakıverdi. Hatta savcı, serbest bırakılmalarını tavsiye etti. Delil yokmuş. Kimse sormadı, birader, kanıtlar yeterli değildiyse, neden bu adamları tutuklu yargıladınız? İddianameyi sen yazmadın mı savcı efendi? Hay Allah, az kalsın unutuyordum be hukukun siyasetin köpeği haline geldiğini Türkiye’de.

Ben demiyorum ha, Perinçek söylüyor!

Geçen gün bavulun içinde Türkiye dışına kaçmayı deneyen 14 yaşındaki çocuk gibi on binlerce insan, işte hukukun siyasetin köpeği haline geldiği bu faşizmden kurtulmaya çabalıyor. Hukukun olmadığı yerde devlet olmaz, mafya olur. Hukukun sadece olmadığı değil, siyasetin köpeği olduğu bir yerde ise, ahlak ve şahsiyet de biter, insanın içindeki kötünün en dibi ortaya çıkar ve tüm toplumu bir salgın hastalığın yayılması gibi kaplayıverir. Kurumların yıkılmasından daha korkuncu, kurumların gerekliliğine olan inancın toplumda yok olmasıdır. İnsanlar artık olan-biten inanılmaz insan hak ve özgürlükleri ihlallerini görmüyor, görseler bile umursamıyor. Çünkü hukukun siyasetin köpeği olduğunu herkes biliyor.

MADEM CASUSTULAR, NEDEN BIRAKTINIZ?

Peter Steudtner’in ve diğer tutuklu insan hakları savunucularının casus olduklarını kim söyledi? Reis unvanlı Recep Tayyip Erdoğan söyledi. Kim bunun aksini söylüyor? Savcının teklifi üzerine sanıkları serbest bırakan mahkeme! Bunlar casustuysa neden bıraktınız? Casus değildilerse neden tutukladınız? Delil yoktuysa neden tutuklu yargılama kararı verdiniz? Eğer casusluk iddiaları ciddi idiyse, neden bu insanların ülkelerine dönmelerine izin verdiniz? Bakın, yine az kalsın unutuyordum. Türk yargısının veya hukuk devletinin inisiyatifi değil, Alman eski Şansölyesi Gerhard Schröder’in Reis Bey’le gizli bir buluşması olmuş, kendisinin devreye girmesiyle mahkemeye şey edilmiş şey olmaları yönünde!

Yani tut diyor, tutuyor, getir diyor getiriyor, bırak diyor bırakıyor, “bağımsız ve tarafsız” Türk “yargısı” böyle işliyor. Perinçek’in siyasetin köpeği dediği hukuk bu işte! “İlle suçlu olmalarına gerek yok” zaten, Perinçek’in dediği gibi.

SİHİRLİ ‘FETÖ’ KELİMESİ PERİNÇEK’İN DİLİNDE

Perinçek, yaşanan süreci İstiklal Mahkemeleri ile aynı bağlamda görüyor. Tutuklanan veya işinden olan yüz binlerin devletten “temizlendiğini” izah ederken, açık oturumun bazı katılımcıları hık-mık ediyor, “kurunun yanında yanan yaşlardan” ve “at izi ile it izi” meselelerinden bahsediyorlar. Akılları sıra rejimin “özeleştirisini” yapıyorlar. Fakat Perinçek taviz vermiyor. Bu tutumun “FETÖ” yapısını koruduğunu söylüyor. Karşısındaki tartışmacıları hafiften sırıtarak “FETÖ’yü” savunmakla itham ediyor. İşte o anda yelkenler suya iniyor! Sus pus olan her bir tartışmacı, aslında ne kadar “FETÖ” karşıtı olduklarını anlatabilmek için çırpınmaya başlıyorlar. Sinan Oğan başta – o alışıktır zaten Çırpınırdı Karadeniz türküsünden – her birini bir korku sarıyor ki sormayasın!

Perinçek AKP içinde en az 50 “FETÖ’cü” olduğunu – Bülent Arınç’ın adını açıkça vererek – söylüyor, belediye başkanlarının istifalarının da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ima ediyor. Bunlar “temizlenmeden” gerekli mücadelenin tamamlanmayacağını belirtiyor. SETA’dan gelmiş bitirim genç hukuk Yardımcı Doçenti de dâhil, herkes sus pus onaylıyor. Perinçek’i herkes çok önemsiyor, bu belli! Perinçek durmuyor. Arınç’tan sonra Ahmet Davutoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu gibi isimleri de “FETÖ’cü” olarak anıyor – “temizlenmesi” gerekenler arasında. Avrasyacı derin yapının planları meydana çıkıyor. Geriye sayım devam ediyor, her geçen gün çember daralıyor. Erdoğan en ortada, kendisine doğru yaklaşmakta olan sürecin kaçınılmazlığını görüyor mu? Sarayının duvarlarında yankılanan sesini duyma olanağım olmadığı için, bunu bilemiyorum.

Bildiğim, Erdoğan tek adam olabilir, ama sadece vitrinde! Ve sırtını yasladığı güç, her geçen gün daha da etkinleşiyor ve cesaretleniyor gibi görünüyor.

HEM NATO’DA OLUP HEM BU MÜCADELE VERİLMEZMİŞ

Perinçek geriye sayımla ilintili olarak tarih de veriyor: 2018’in emperyalist devletlerle hesaplaşma yılı olacağını, hem NATO’da olup hem bu mücadelenin verilemeyeceğini, Avrasya’nın tercih edileceğini söylüyor. Erdoğan’a hiç ama hiç laf etmiyor. AKP’yi yerden yere vuruyor. Erdoğan’ı savunması Erdoğan sevgisinden ileri geliyor diyenler var mı? Hemen yazıyı bıraksınlar, kendilerine daha ilginç gelen haberlere ve makalelere yönelsinler! Perinçek Erdoğan’ın “FETÖ’yü” temizledikçe ve Batı’dan Türkiye’yi koparıp Rusya’ya yamadıkça – yani ulusalcı Avrasyacıların istekleri yönünde hareket etmeyi sürdürdükçe – destekleyeceğini hemen her cümlesiyle vurguluyor sanki.

Ne SETA’cısı, ne Oğan, ne havuz medyasının köşecisi, kimse çıt çıkartamıyor. Hukuk profesörü bir ara “despotizmi çağrıştıran hukuk uygulamaları” falan demeye getiriyor, ama Perinçek hazırcevap: “Gülen’in temizlenmesi despotizm mi oluyor?” cümlesi, hukukçu profesörün kekeleyerek kendisinin ne kadar “FETÖ” karşıtı olduğunu anlatmasıyla sonuçlanıyor. Sinan Oğan da aynı türden “hukuk rejiminin mağdur ettiği insanlardan” bahsedince, aynı akıbete uğruyor. Perinçek “PKK’lılar mı mağdur? ‘FETÖ’cüler mi mağdur?” soruları, Oğan’ın vicdanını da sönümlendiriyor. Ne de olsa hayatta kalma güdüsü, diğer tüm güdülere göre daha baskındır, değil mi?

Pandora’nın kutusu açılmış artık, geçmiş olsun. Demokrasiye inananlar, insan hakları savunucuları, mağdurlar, dürüstler… Bardak kırılmış. Restorasyon ümitlerinden ziyade, yeniden anayasa ve hukuk devleti inşası nasıl olacak, ona bakmak lazım. Sonlanacak bir dönemden sonra başlayacak olan dönem, demokrasi ve hukuk devleti için ümit vaat etmiyor. Post Erdoğan döneminin sonrasındaki belirsiz bir gelecek için verilecek bir hukuk, demokrasi ve insan hakları mücadelesine hazır olsun herkes.

[Mehmet Efe Çaman] 28.10.2017 [TR724]

Yerli ve millinin düşmanı haramiler… [Alper Ender Fırat]

Anadolu’nun bir köşesinde Nazilli’de tam 63 yıl önce başlamış bir hikayeydi bu. Hiçbir devlet desteği, koruması, hormonlaması olmadan kendi gayretleriyle başarılmış bir helal kazanç hikayesiydi.

Yoluna kadar her şeyi kendisi yapan, etrafına bereket saçan her Anadolu teşebbüsü gibi Uğur Soğutma da kurulduğu günden bu yana yüzlerce insanın ekmek teknesi oldu. Kendi teknolojisini geliştirmiş Türkiye’nin neredeyse sıfırdan ürettiği ender markalarından birisi olmuştu. Uluslararası bir markanın Türkiye’deki montajcısı değil bizzat kendisi bir marka kurmuştu.

Haramilerin böyle bir markaya kayyım atadıklarını ve kayyımların şirketin sahibi aile fertlerini işten çıkardığı haberini görünce, işadamı İlhan İşbilen’in anlattığı bir hikaye aklıma geldi.

İşbilen’in Cezayir’de kurduğu tersanenin hikayesini bizzat kendisinden dinlemiştim. ‘Cezayir’e bir tersane kurduk. Bu sadece Cezayir için değil Afrika için de çok önemli bir yatırımdı. Afrika kıtasında ilk defa bir makine hem de gemi imal edilecekti. Çok ciddi yatırımlar yaptık. Teknolojik altyapıyı kurduk. Büyük bir hevesle ilk gemiyi suya indirdik, herkesin bizi alkışlayacağını düşünüyorduk ama ilk gemiyi imal ettiğimizden birkaç hafta sonra hiçbir gerekçe gösterilmeden bütün izinlerimiz iptal edildi. Siz değil verin biz yapalım da demediler. Tesisi tümden kapatmak zorunda kaldık.’ Gizli bir el oraya uzanmış belki Afrika’nın kaderinin değişmesinde başlangıç olacak bir tesis, daha kendine gelemeden ortadan kaldırılmıştı.

Her şeyiyle bir Türkiye markası olan Uğur Derin Dondurucu’nun çökmesi için de sanki gizli bir el devreye girdi… Sadece ve sadece kazandığı paradan bir kısmını fakir ve yardıma muhtaç çocukların okumasına sarf ettiği iddiasıyla, haramileri buraya musallat oldu.

Gerçek anlamda yerli ve milli olan bir marka sudan bile sayılmayacak bir gerekçe ile yok edilme sürecine sokuldu. 28 Şubat’ta Ergenekon eliyle yapılan Anadolu sermayesinin ve girişiminin yok edilme çalışmaları, maske değiştirerek devam ediyor. ‘Yerli ve milli’ sloganıyla; asıl yerli ve milli ne varsa yok ediyor, bu milletin sahip olduğu bütün değerler bir bir ortadan kaldırılıyor.

Bu markaların ve ülkeye değer üreten diğer kurumların arkasında bir yabancı güç olsaydı bunları yapabilirler miydi? ABD’nin tutuklanan bir tek konsolos çalışanı için yaptıklarını söylemeye gerek yok. Almanya’nın bir telefonuyla Büyükada’da esir aldıklarını bıraktılar.

Uğur Soğutma’ya bunu yapanlar mesela Kavala Holding’e bunu yapabilirler mi? Kavala Holding’e de yapamasınlar tabi ki, hiçbir hukuksuzluğu yapabilme güçleri olmasın, ancak Osman Kavala’nın mal varlığına karşı bu kadar pervasız davranabilirler mi? Ya da Batı devletleriyle yakın ilişkileri olan şirketlere karşı Boydaklara yaptıklarının yüzde birini yapmaya teşebbüs edebilirler mi? Edemezler!

Zayıf olanı ezebildiği kadar ezen, malına çöken, hapse atan, canına kast edenler, kendinden güçlüye de bir o kadar ezik, sünepe haldeler. Kavga edip de daha sonradan elini öpmedikleri hiç kimse kalmadı. İsrail’den Rusya’ya, ABD’den Suriye’ye, Ergenekon’dan derin devlete kadar herkesin elini bir bir öptüler. Sadece bu millete gerçekten hizmet edenlere karşı Şeytan’ın Ademoğlu’na duyduğu öfke gibi bir öfke içindeler. Çünkü onların arkasına saklandığı bir güç odağının olmadığını biliyorlar. Yoksa bu zalimliği yapamazlardı.

[Alper Ender Fırat] 28.10.2017 [TR724]

Erdoğan’ın kayyım devleti [Erman Yalaz]

Her kötülüğün ve hukuksuzluğun bir miladı var. Ama kanunsuzluğa, hukuksuzluğa, zulme doymak bilmiyor. Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti. Ama fiiliyatta artık öyle değil. En temel insan hak ve özgürlüklerine devlet ve adalet kisvesinde yapılan saldırılar yanındaki birkaç bürokrat, bazı hakim ve gazetecilerin Erdoğan ve ekibine teslim olmasıyla başladı aslında. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla ortaya çıkan devasa skandalı örtmek için tam cephe Tayyip Erdoğan’ı mücadeleye ikna eden Efkan Ala, telefonda öyle diyordu: “Biz kanun yapan makamız. Kır kapıyı al gazeteciyi, kanununu çıkartırız.”

KAYYIM CUMHURİYETİ

22 Temmuz sahur operasyonlarıyla yolsuzluk ve rüşveti soruşturan polis müdürlerine yönelik operasyonlardan bir gün önce Sulh Ceza Hakimlikleri kurulduğunda da aynı mantık işliyordu. ‘Bir projemiz var’ diyen kafa ‘iki hakimle bitiririm sizi’ diye gazetecilere uçaklarda demeçler verdi. Cemaati, bürokratları tehdit etti. Sonra kayyım rejimi başladı. Önce muhalif medyaya, sonra Anadolu sermayesine, sivil toplum kuruluşlarına; ardından Güneydoğu başta olmak üzere HDP’li belediyelerin 3 tanesi hariç tamamına kayyım atadı.

Bürokratlar ve yargıya zaten istediklerini getirdiği için orası çoktan kayyım sistemine geçmişti. Nisan ayındaki referandumda hayırın ucu biraz burnunu fazla göstermiş olmalı ki, AKP belediyelerine kayyım aşamasına gelindi. Kadir Topbaş, Melih Gökçek, Recep Altepe, Ahmet Edip Uğur;  direnir gibi yaptılar. Ama netice değişmedi. Kayyım rejiminin mal sahibi, devleti babasının çiftliği gibi yönetiyor.

ÇEMBER DARALDIKÇA DARALACAK

Erhan Başyurt’un hesabıyla 13,5 milyon seçmenin yerel seçimlerdeki oyu bir kalemde silindi. Teknik olarak hesabı AKP ve HDP seçmenleri üzerinden yaparsanız durum daha vahim. 30-35 milyon kişinin oyları bir kişinin iki dudağı arasında. Hukuksuzluk herkese yapıldığı için 80 milyon bir kişinin vesayeti altında. Üstelik kendisinin her iki lafından biri ‘milli irade’. Eşittir, Erdoğan. Ülke bu yüzden hukuksuzluğa, krizlere, dengesizliğe emanet: her gün yeni bir uçuruma yuvarlanıyor. Demokrasi, hukuk devleti, adalet gibi kavramların içi boşaltıldığı, TBMM, tüm yüksek yargı ve kurumlar, devlet bitirildiği için muhalefette ya da iktidarın içinde bile olsa karşı tarafta yaptığınız hiçbir şey neticeyi değiştirmiyor. Sesler duyulmuyor, duyulmayacak.

Sıra Abdullah Gül’lere, Bülent Arınç’lara, daha yakınlara da gelecek. Tek adamlığın, diktanın karakteri her asırda aynı oldu… Netice değişmeyecek… Diktatör gidene kadar başka hal muhal.

MİLAT NE ZAMANDI?

Ne zaman milattı mesela diye soruyorum kendime. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Gezi Parkı eylemleri nedeniyle Başbakan Erdoğan’la ters düşüp hem AKP’den hem de hükümetten istifa etti mesela. 10 Haziran 2013. Ne olduysa geri döndü Arınç. Hayır diyemedi. ‘Havet,’ dedi. Yerinde çakılı kaldı.

MİT Müsteşarının yargılanmasından, dinlemeye ve yalan makinesine varıncaya kadar ülkeyi Muhaberat Devleti’ne çeviren kanun önüne geldiğinde Abdullah Gül de aynı hatayı yaptı. 25 Nisan 2014. Mart ayında o dönemde Twitter ve Youtube yasakları konulduğunda ‘Bu anayasa ve yasalara aykırı ilk ben deleceğim’ diyen Gül, twit attı sadece. Kısa süre sonra internet sansürü yasasını onayladı. Direnmedi. Kanun rötuşlanacak vs. lafları etti.

5 Mayıs 2016 günü 1 Kasım seçiminden sonra sadece 6 ay görev yapmasını rağmen Ahmet Davutoğlu da “4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarurettir” deyip çekildi. Hiçbiri hayır diyemedi. Küçük küçük başladı her şey. Sonra bütün ülke teslim oldu. Şimdi konuşulanlar, konuşanlar, dünün teslim olmuşları…

Geçenlerde bir avukat arkadaşımla dertleştik. 5-6 ay içinde müvekkili için 20’den fazla dilekçe yazmış bir savcılığa. Sonra cevap beklemiş. Aradan 6 ay daha geçmiş. Hala cevap bekliyor. Müvekkilinin iddianamesini, suçlama dosyalarını bile okuyamamaktan şikayet edeceği birini bile bulamıyor. İktidar partisini de mevcut hakim savcı kadrosunu yakından tanıyor. Ama netice değişmiyor. Korku imparatorluğu teslim almış herkesi, demekten başka bir şey kalmıyor. Vicdanı olanlar değil, vicdan yapanlar bile sürülüyor. Başsavcıvekilleri, bir günde düz savcı. Ya biat ya kullan at. Yeni Erdoğan devletinin yönetim sosyolojisi de psikolojisi de bu.

[Erman Yalaz] 28.10.2017 [TR724]

Tanırım, İYİ çocuklardır!.. [Bülent Keneş]

Türkiye’nin huyudur. İyi olmayı murad eden hiçbir şeyin iyi olmasına, iyi kalmasına müsaade etmez. İyi başlayanı mundar etmekte ise üzerine yoktur. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, eleştirirsiniz veya takdir edersiniz tamamen size kalmış. Ama bana göre bu milli sporumuzun vahim ve hazin sonuçlarına katlanmak zorunda kalanlardan biri de Meral Akşener oldu. Yazık oldu…

Siyasetin neresine denk düştüğüne dair rivayetler muhtelif olsa da devletin derinliklerine sağlam ve mahrem bir yerinden bağlı olduğundan şüphe duyulmayacak Devlet Bahçeli’nin, Erdoğan’a yıllarca suflörlük yapan Aydın Ünal’ın dediği yerden bile öteye geçmesinden sonra, Akşener ve arkadaşları sahih bir hareketlenme içerisine girmişlerdi.

Hatırlayalım: Bahçeli 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi mecburen çıktığı meydanlarda, 17/25 Aralık 2013’te suç üstü yakalanmış Erdoğan’ın maaile yaptığı yolsuzlukları, hırsızlıkları ve aldığı rüşvetleri diline dolamış, o kepazeliğin hak ettiği şekilde verip veriştirmişti. Bu tür çıkışları seçim sonrası göstermelik koalisyon çabaları sırasında da devam ettirince radikal İslamcılık kontenjanından Erdoğan’ın yanında yer edinen Ünal’ın, “Ağzından köpükler saçarak konuşan siyasetin zavallısı Devlet Bahçeli için, bütün o köpükleri itinayla yalayacağı yeni bir süreç başlıyor. Devlet Bahçeli’yi önümüzdeki günlerde Sayın Cumhurbaşkanı ve ailesine ettiği tüm hakaretlerden dolayı bin pişman göreceğiz,” sözlerine hedef olmuştu.

BAHÇELİ “O KÖPÜKLERİ İTİNAYLA YALAMAKLA” BİLE YETİNMEDİ

Hakikaten de o arada ne olmuşsa olmuş ve bu sözler hala sıcaklığını korurken Bahçeli, Ünal’ın dediklerinden bile ileri gitmişti. Ünal’ın bahsini ettiği “o köpükleri itinayla yalamakla” yetinmeyen Bahçeli, Erdoğan’ın en sadık, en muti fedaisine dönüşüvermişti. Adeta bahçesinde bir kulübecik edinmişçesine kaç-AK Saray’ın demokrasi, hukuk ve özgürlükleri tarumar etmesinin en büyük savunucusu, despot Erdoğan’ın en mahir yardakçısı, en gözü kara militanı haline gelmişti.

Bahçeli, sebebini ancak kendisinin, belki Erdoğan’ın yanısıra Aydın Ünal gibi birkaç Saray serserisinin bilebileceği bir nedenle yılların MHP’sini Erdoğan’a peşkeş çekmişti. Dünya siyaset tarihinin kolay kolay şahit olamayacağı bu kepazelikten sonra şahsiyet hassaları hala körelmemiş bir kısım MHP’liler arasında bir hareketlenme başlamıştı. Bahçeli’nin normal her bünyenin midesini bulandıracak bu sert dönüşümüne karşı isyan bayrağı çekilmişti.

Partiye yönelik bu ihanete karşı isyan bayrağını çekenlerin önde gelenlerinden biri de Akşener’di. Bahçeli’nin makul bir izahı yapılamayan karakter erozyonundan MHP’yi koruyabilmek için Akşener ve arkadaşları kongre arayışına girmiş ve soruna demokratik çözüm çabaları her defasında Bahçeli’yi kanatları altına alan Erdoğan’ın örgütlediği yargı müdahaleleriyle sekteye uğratılmıştı. Tükürdüklerini yalamakla, Saray’a yamanmakla, Erdoğan’a nefer yazılmakla kalmayıp MHP’yi de Erdoğan’a tapulayan Bahçeli’ye karşı hareket alanı kalmayan Akşener için artık parti dışı arayıştan başka bir şans kalmamıştı. Akşener’in MHP sınırlarına sığmakta güçlük çeken siyasi müktesebatı için belki de böylesi daha hayırlıydı.

DERİN DEVLETİN DEHLİZLERİYLE İŞBİRLİĞİNDEN BAŞKA ÇARE BULAMADI

Normal bir demokratik ortamda kendine has tarzıyla Türkiye’nin tamamını kucaklayabilecek bir potansiyele, siyasi tecrübe ve birikime sahip olduğuna dair umut veren Akşener’in, MHP dışında da kendisine sahih bir siyaset yaptırılmayacağını anlaması çok uzun sürmedi. Böylece, adına demokrasi diyemeyeceğimiz Türkiye’deki kirli oyunun kirli kurallarına göre oynamaktan başka çaresi kalmadı. Derin devletin karanlık dehlizleri ile giriştiği kirli işbirlikleri sayesinde kendisini bir kaşık suda boğabilme imkanı olan Erdoğan’a karşı ne yapıp edip bir yol bulmalıydı. Ne yapsın Akşener, kuracağı partiyi ve kendisini garantiye almada, aynı karanlık dehlizlerle iş tutmaktan başka çare bulamadı.

Zaten öteden beri Bahçeli’ye karşı giriştiği her hareketinde motivasyonlarından(!) şüphe duyulmayacak derin devletin emin isimlerinin hemen hareketlenerek sağında solunda yer almaya çabaladığı Akşener, nihayet istenen kıvama getirilmişti. Geriye getirilen bu kıvama uygun bir kadroyu oluşturmak kalmıştı. Neticede devletin gelenekleri hiçbir şeyi şansa bırakmama mantığına dayalıydı.

Normal şartlarda siyasi partiler demokrasinin ruhudur, can suyudur. Halkın ihtiyaç, beklenti ve taleplerinin birer sözcüsü olarak ortaya çıkarlar, devleti, kamu yönetimini ve hukuku bu ihtiyaçlara göre şekillendirmeye çalışırlar. Bugün Türkiye’de ise, siyasal partiler bu vasıflarını tamamen yitirmiş ve tek adam sultasına teslim olmuş devletin kendilerine verdiği rolün dışına çıkamayacak hale getirilmişlerdir. Akşener’in partisi de gerek kurucu kadroları, gerek programı ve gerekse söylemi ile bu gerçekliği peşinen kabul etmiş gözüküyor.

KEM ALATLA KEMALAT OLABİLİRSE TÜRKİYE DE İYİ OLACAK

İster ‘kem alatla kemalat olmaz’ deyin, isterseniz ‘sinek küçüktür ama mide bulandırır’… Farketmez… ‘Türkiye İYİ olacak, İYİ bir Türkiye için varız, İYİ bir Türkiye için buradayız, İYİ bir Türkiye için yanınızdayız, İYİ bir Türkiye için yola çıkıyoruz,” diyen Akşener’in İYİ Parti’sinin hem felsefe, hem kadro, hem de samimiyet açısından iddia ettiği ve beklendiği gibi iyi bir şeyler gerçekleştirme şansı maalesef bulunmuyor. Böyle bir şansı olabilecek bir projenin hayat bulması, Türkiye’nin mevcut siyasi ve hukuki şartları itibariyle zaten imkan dahilinde de değil.

Her şeyden önce “Türkiye İYİ olacak” iddiasında bulunup Türkiye’nin bugün neden bu kadar berbat halde olduğunu söyleyemeyecek bir ürkeklikle olmaz bu işler. Meral Akşener gibi cesur bir ismin bile böylesine öğrenilmiş bir ürkekliğe düçar olması pek hayra alamet değil. Ne yazık ki, o bildiğimiz cesur Akşener gitmiş, yerine Türkiye’deki zulüm ve haksızlıkların adını koymaktan bile çekinen, bu yetmezmiş gibi üstüne bir de devrin harami zalimlerinin diliyle konuşarak varlığını güvence altına alabileceğini sanan bir idare-i maslahatçı gelivermiş.

Yeni partinin kadroları da bu idare-i maslahatçılığın bir tezahürü olarak azıcık ordan azıcık burdan, azıcık şundan azıcık bundan mantığıyla oluşturulmuş. Bunu “dört eğilimi birleştirme çabası” olarak görenler de var ama ben aynı kanaatte değilim. Çünkü, 12 Eylül darbesinden sonra Turgut Özal’ın başardığı şeyi bugün Akşener’in yapmak zorunda kaldığı şeyle kıyaslamak o başarıyı değersizleştirmek olur. Neticede ortada toplumun tamamını kucaklamaya, toplumdaki tüm eğilimleri asgari demokratik ve hukuki müştereklerde buluşturmaya dair bir arayışa ve bu arayışın somut sonuçlarına dair herhangi bir somut gösterge de bulunmuyor.

BU DEVİRDE KÜRTSÜZ SİYASET Mİ OLUR?

En iyisi dilimin ucuna gelen şeyi hiç evirip çevirmeden doğrudan söyleyeyim: Yahu Allah aşkına bu devirde Kürtsüz siyaset mi olur? Bırakın Kürtsüz siyaseti Kürtlerin yanısıra toplumun daha pek çok kesimini yok sayan ve hatta daha kötüsünü yapıp peşinen düşman ilan eden bir anlayışla Türkiye’yi İYİ yapacak bir siyaset mümkün müdür? Kendisini devlet kılığına sokmuş İslamofaşist bir harami güruhun nefret söylemlerini ezber edinenler, alçakça iftiralarına ses ve nefes olanlar mı Türkiye’nin kanayan yaralarını sağaltacak ve İYİ edecek? Böylelerinden gelecek İYİlik Allah’tan gelsin…

Derin devlet artıklarını, 1990’larda asit kuyularında yok edilen hayatlarının eli kanlı katillerini, öyle 15 Temmuz gibi tiyatrodan değil (ki o bile belki onların eseri) gerçek darbe peşindeki hakiki millet düşmanlarını bünyesine alabilecek demokratlıktaki bir partinin ülkenin hayrına bir şeyler yapabileceğini ummak için hakikaten ya aşırı çaresiz ya da bil-hakkın ahmak olmak gerekir.

Evet kem alatla kemalat olmaz, sinek küçüktür ama mide bulandırır… Hadi herkesin bildiği malum fikirleriyle 28 Şubat post-modern darbe sürecinin yıldızlarından Ümit Özdağ’a ve türevlerine bir şey demeyelim… Demeyelim demesine de Meral Akşener, Türk demokrasisinin iğfal edilmiş namusunu, milletin yerlerde sürünen hak ve hukukunu, tarumar edilmiş bireysel özgürlüklerini, talan edilmiş yurdunu yaptıklarını canlı yayınlarda ballandıra ballandıra anlatan Ali Türkşen gibi tescilli bir işkenceci ile mi kurtaracak? Ergenekoncusuyla, Balyozcusuyla, Erdoğan’ın yol arkadaşlığından düşmüşüyle mi başarılacak Türkiye’nin İYİ olma hali? Ülkenin bu çürümüşlükten, bu kokuşmuşluktan kurtuluşuna çare Erdoğan’ın düşürdüğü çukuru baz alarak 1990’ların ideolojik ve kurumsal dinamiklerine dönmek olabilir mi?

Kabul edelim ki, Erdoğan’ın amorf tek adam rejimine tek laf etmeden de olsa parlamenter rejime geri dönüleceğini, başkanlık sistemine son verileceğini zımnen söylemek de mevcut şartlarda az şey, az cesaret değil. Ancak, İYİ Parti’nin Erdoğan yobazlığına ve despotluğuna karşı Türkiye’nin önüne koyduğu seçenek Türkiye’yi 2020’lere taşıyacak bir seçenek gibi gözükmüyor. Olsa olsa, programıyla, kadrolarıyla Türkiye’yi ancak 30 yıl öncesine götürebilecek bir proje intibaı veriyor. Mevcut düşmüşlüğüyle bu bile Türkiye için büyük bir nimet sayılabilir tabii. Çünkü, Erdoğan’ın Türkiye’yi düşürdüğü yer öyle böyle değil hakikaten de çok derin bir çukur.

ASAM’IN IRKÇI-FAŞİST RUHU İYİ PARTİ’DE REAKNERNE OLMUŞ

Türkiye’yi düştüğü bu çukurdan çıkarmanın yolu, İslamofaşizmden kaçarak yoz Diyanet’in dinciliğine sığınmak, Müslüman Türk’ten başkasını milletten saymayan başka tür bir proto-faşizm olamaz. İYİ Parti’nin 72 sayfalık programına şöyle bir göz gezdirince insan umuttan ziyade umutsuzluğa kapılıyor. Ümit Özdağ’ın ASAM’ına ruh veren o ırkçı-faşist zihniyet bu sefer parti kılığında ete kemiğe bürünerek reenkarne olmuş adeta. Alabildiğine ırkçı söylemler, Kürt kelimesini etmemek için Güneydoğu sorunu söylemine geri dönmeler, AB konusundaki kibirli sayıklamalar, ‘Türkiye’nin üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrilidir’ hezeyanları, Hizmet Hareketi’ne yönelik 28 Şubat refleksi ve düşmanlıkta despotluğu tescilli Erdoğan’la yarışma çabaları, azınlıkları düşman görme ve daha neler neler…

İYİ Parti, Erdoğan eliyle batırılan Türkiye’ye bir çıkış reçetesi olarak başka  bir karanlık dönemin, yani 1990’ların paketlenerek yeniden pazarlamasından ibaretmiş gibi geldi bana. Çare elbette ki bu değil. Ama vizyon ve vaat olarak 1990’lara dönmenin bile bir umut ve çare gibi sunulabilmesi ülkede düşülen umutsuzluğun ve çaresizliğin en somut ifadesi niteliğinde.

Yine de tebrik etmek lazım. Akşener kendisini feda etmek pahasına belki millete değil ama devlete yeni bir parti kazandırmış. Hayırlı olsun… İşkencecisi, katili, suikastçısı, Lapantası ve daha nicesi karşısında zaten bize de Yaşar Büyükanıt’ın derin devlet tetikçisi Ali Kaya için dediğini İYİ Parti kadroları için demekten başkası düşmez: “Tanırım iyi çocuklardır.” Her ne kadar bu tanışıklığımız gıyaben de olsa…

Umarım İYİ Parti adı gibi iyi olur, endişe ettiğimin tersine faşizme ve zulme yeni bir renk katmak yerine demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler için hakikaten bir umut haline gelir ve beni utandırır. Umarım…

[Bülent Keneş] 28.10.2017 [TR724]

‘Kenar’da da Kartal! [Efe Yiğit]

Türkiye Süper Ligi, kalite açısından olmasa da bazı alanlarda Avrupa’nın en iyisi olmayı başarıyor. Bu sezon Avrupa’da zirveye çıktığımız iki konu var: teknik adam kovma ve faul yapma. Sezon başından bu yana tam 7 teknik adamın görevine son verildi. Maçlarımız ise oldukça sert geçiyor. Adeta düdük hakemlerin ağzından hiç düşmüyor. Maç başına 30 faul ortalamasıyla oynanıyor.

Mevzu teknik direktörler ise ‘kovmak bizim işimiz’. Sadece büyükler değil, ligde zirve mücadelesi vermesi mümkün olmayan takımlar bile birkaç maçlık kredi tanıyorlar hocalarına. Alınan başarısız sonuçlarda fatura hemen teknik adamlara çıkıyor. Avrupa’nın 6. büyük ligi olarak gösterilen Türkiye, hoca kovma konusunda ilk 5’i çoktan geçmiş durumda. Sezon başından bu yana Süper Lig’de 7 takım kenar yönetimi değişikliğine gitti. Bu rakam, İngiltere’de 3, La Liga’da 4, Almanya ve İtalya’da 2 ve Fransa’da sadece 1. Kovulan hocalar kervanına son katılan isim Mustafa Reşit Akçay. Sezon başında Atiker Konyaspor’a büyük ümitlerle gelen Akçay, devreyi göremeden takımdan ayrıldı.

Saha kenarında en çok Beşiktaş kökenli teknik adamlar görülüyor. Rıza Çalımbay, Ersun Yanal’dan boşalan Trabzon teknik adamlığına getirilirken, Konyaspor’un başına da Akçay’dan sonra ‘Şifo’ Mehmet Özdilek geçti. Böylece Süper Lig’de futbolcuyken Beşiktaş formasını giymiş 4 teknik adam görev almış oldu. Bu isimlere Akhisar’ı çalıştıran Okan Buruk’u da ekleyebiliriz zira Buruk kısa bir dönem de olsa Beşiktaş formasını giymişti. Yine de Buruk’u, Galatasaray’ın hanesine yazmak gerekir.

EN BAŞARILI BEŞİKTAŞLI HOCA ŞİMDİLİK TAMER TUNA

Ligdeki Beşiktaşlı hocalar arasında en başarılısı Tamer Tuna. Galatasaray altyapısından yetişen Tamer Tuna, A takımda oynayamadan seyyah gibi dolaştı. Kariyeri boyunca 12 takımın formasını giyen Tuna, en uzun süre oynadığı takımda 2 yıl kalabildi. 2001’de Trabzonspor’dan Beşiktaş’a geldi ve buradaki 2 yıllık maceradan sonra Bursaspor’la anlaştı. 2010’da futbolu bıraktıktan sonra Çanakkale Dardanelspor’da altyapı antrenörü olarak göreve başlayan Tuna, 2011-13 arası A takımı çalıştırdı ve buradan Gaziantep ve Sivasspor’da yardımcı hocalığa geçti. 2015’te ise Beşiktaş’ta Şenol Güneş’in yardımcısı olarak karşımıza çıktı.

İki yıl üstüste gelen şampiyonlukta Tamer Tuna’nın payının da olduğunu herkes kabul ediyor. Artık öğrenme döneminin sonuna geldiğini düşünmüş olacak ki Tuna, sezon başında Göztepe’nin teklifini kabul etti. Aradan geçen 9 haftada takımının performansı, Tuna’nın stajının başarılı geçtiğini gösteriyor.

SAMET AYBABA İSTİKRAR YAKALAYAMADI

Ligin bir diğer Beşiktaşlı hocası Samet Aybaba. 1975’de İskenderunspor’da başladığı futbola 1977’de transfer olduğu Beşiktaş’ta devam eden Aybaba tam 11 yıl aralıksız siyah beyazlı formayı giydi. Defansta oynayan Aybaba, Beşiktaş’ın kaptanlığını yapıp, unutulmaz oyuncular arasında adını yazdırdı. Futbolculuk hayatında yakaladığı istikrarı teknik adamlığa taşımakta zorlandı. 1993’te Kayserispor’la başlayan teknik adamlık yılları hep inişli çıkışlı devam etti. Aradan geçen 24 yıl boyunca 18 değişik takımı çalıştırdı. Bu takımlar arasında Trabzonspor ve yuvası olan Beşiktaş da vardı. Trabzonspor’da 2, Beşiktaş’ta ise sadece 1 yıl görevde kalabildi. Vasatın üstüne çıkamayan bir teknik direktör olarak hafızalara kazınan Samet Aybaba sezon başında Sivasspor’u çalıştırmaya başladı.

RIZA’NIN FUTBOLCULUĞU BAŞKA, HOCALIĞI BAŞKA

Trabzonspor’un çiçeği burnunda hocası Rıza Çalımbay, Türk futbolunun ‘atom karıncası’ olarak ünlendi. Kariyeri boyunca sadece Beşiktaş’ın formasını giydi. Bu 16 yıllık süreçte, yaşamadığı sevinç kalmadı. 494 maçta sahaya çıkıp 41 gol attı. Futbolu bıraktıktan sonra teknik adamlık eşofmanlarını giyen Çalımbay, tıpkı Samet Aybaba gibi vasatı aşamadı. Yolu 2005’te Beşiktaş ile kesişti ama haftalar süren bu birliktelik çabuk bitti. Oyunculuk başarısını teknik adamlığa taşıma sorunu taşıyan Çalımbay, 14 değişik takımda görev yaptı. Sezona Antalyaspor başında merhaba derken, 5. haftada görevden alındı. Trabzonspor’un Ersun Yanal’ı göndermesiyle 9. haftada Karadeniz ekibinin başına geçti fakat ilk maçında sahadan mağlup ayrıldı. Bu hafta oynayacakları Galatasaray maçı bir anlamda Rıza Hoca’nın da geleceğini şekillendirecek.

MEHMET ÖZDİLEK’İN OYNATTIĞI FUTBOL BEĞENİLİYOR

4 yıl Kahramanmaraş formasını giyen Mehmet Özdilek, 1988’de geldiği Beşiktaş’ta aralıksız 13 yıl oynadı. Kahramanmaraş’ı tarihinde ilk kez Süper Lige (o yılların 1. Ligi’ne) çıkaran isim oldu. Belçikalı ünlü futbolcu Enzo Scifo’ya olan benzerliğinden dolayı ‘Şifo Mehmet’ olarak ünlenen oyuncu, Beşiktaş formasıyla sayısız başarılara imza attı. Futbola veda ettikten sonra 2004’te Malatyaspor ile teknik adamlığa başladı. Milli Takım’da yardımcı antrenörlük yaptı. En uzun görev yaptığı takım 5 yıl ile Antalyaspor oldu. Antalyaspor’a oynattığı pozitif futbolla dikkat çekti. Mustafa Reşit Akçay’ın yerine birkaç gün önce Konyaspor’un başına geçen Özdilek’ten beklentiler oldukça yüksek.

Beşiktaş formasını giyip de şu anda takım çalıştırmayan Ertuğrul Sağlam, Mutlu Topçu, Sergen Yalçın, Ziya Doğan, Feyyaz Uçar gibi isimler var. Bir dönem siyah beyazlı camiada top oynamış Bayram Bektaş Ümraniyespor’u ve İbrahim Üzülmez de Çaykur Rizespor’u TFF 1. Ligden Süper Lige çıkartmak için mücadele veriyor. Bu isimler arasında Süper Lig’de şampiyonluk yaşamış tek teknik adam ise Ertuğrul Sağlam.

[Efe Yiğit] 28.10.2017 [TR724]

Facebook aile hayatınızı öldürmesin! [TR724]

Sosyal medyanın mahremiyet anlayışımızı zedelediği muhakkak. Sosyal medyayı perdesiz pencerelere, kapısız evlere benzeten iletişim uzmanlarının sayısı az değil. Nişan, düğün, evlilik yıldönümü, doğum günü… Sadece bizler için özel olması gereken bu günleri yüzlerce insanla paylaşmakta bir mahzur görmüyoruz çoktandır. Bunlar sıradan hale geldi ama işi bir tık öteye taşıyanlar da yok değil. ‘Paylaşmazsa ölecek’ hastalığına yakalanmış gibi özel hayatından milyonlarca kare yayınlayan, bizi içinde bulunduğumuz sonsuz(!) meraktan kurtaranlardan söz ediyoruz. Adı üstünde sosyal paylaşım sitesi. Ama milyonların deliler gibi takip ettiği bir pop-star ya da ünü ülke sınırlarını aşmış bir oyuncu değilseniz her adımınızı paylaşmak zorunda değilsiniz.

Hal böyle olsa da sosyal medya hesaplarımız hayatımızda her geçen gün daha fazla yer kaplıyor. Sosyal ilişkilerimizden tutun da özel hayatlarımıza her saniyemizi onlarla geçiriyor, ciddi bir mesai harcıyoruz. Facebok, Twitter, Instagram ve daha niceleri… Evlendiğimizi, ayrıldığımızı, yeni biriyle tanıştığımızı ilk buralardan duyuruyoruz. Peki sosyal medyadaki tutumumuz ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?

Facebook, her birimizin dış dünyaya karşı yansıması haline gelmiş durumda. Hayatımızda neler olup bittiğini anında paylaşıyoruz takipçilerimizle. Böylelikle gerçek yaşamdan sanal hayata kayıyoruz farkında olmadan. Bu da yavaş yavaş asosyalliğe itiyor bizi. Yüz yüze iletişimi unutur olduk zira. Sanal ortamda jest ve mimikler olmayınca, bir de yüz yüze olmamanın verdiği rahatlıkla daha kırıcı olabiliyoruz. Bu da özellikle siyaset vs. konularda birbirine düşüp, birbirini listesinden ve hayatından silen eş, dost, akrabaları kolaylıkla açıklıyor aslında. Yüz yüzeyken bile ikna olmayan bir insanı sanal ortamda ikna edebilir misiniz? Sonrası kırgınlık, sonrası küslük… Bazen de bir taraf ne kadar sağduyulu olursa olsun, karşı tarafın provokatif ve direkt kişiyi hedef alan paylaşım ve yorumlarından çıkabiliyor kavga.

Facebook’un aile hayatına yönelik verdiği zararlar ise cabası. Zira artık sanal aldatma diye bir kavram girmiş bulunuyor lügatimize. Eşler birbiriyle konuşamadıklarını Facebook’ta hiç tanımadıkları karşı cinsle paylaşarak yakınlık kuruyor. Başlarda niyet aldatma değil elbet, öylesine bir sohbet. Ancak iş öyle bir çığırından çıkıyor ki, eşine hal hatır sormaya üşenirken bilgisayar başında yabancı kadın veya erkeklerle sohbet ederek sabahlayan karı-kocalara rastlayabiliyoruz. Facebook’ta tanımadığınız insanlarla yaptığınız sohbetler, dolandırıcılıktan şantaja kadar pek çok adlî; olayın mağduru haline gelmenize de sebep olabiliyor. Kimi erkekler profilinde evli olduklarını saklayabiliyor, yahut çıkan en ufak kavgada ‘ilişkisi yok’ durumuna getirilebiliyor. Bu durum özellikle kadına şiddetin her gün daha cani örneklerini gördüğümüz ülkemizde tehlikeli boyutlara ulaşabileceğinin göstergesi…

[TR724] 28.10.2017