'Erdoğan liderliğindeki 20 yıllık organize suç örgütü' [Samanyolu Haber]

Aytav'ın sunduğu Ceyhan'ın konuk olduğu programda 'Dosyada 1 numara kimdi', Yasin El Kadı Erdoğan ve Hakan Fidan arasındaki ilişki neydi?', Binali Yıldırım ve Bilal Erdoğan'a hangi görevler verilmişti' soruları masaya yatırıldı.



25 Aralık'ta ne olmuştu?

25 Aralık'ta savcı Muammer Akkaş tarafından yürütülen soruşturmada 96 kişiye yöneltilen suçlamalar arasında 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet' bulunuyordu

Savcı Akkaş, birçok iş adamının da aralarında bulunduğu 41 kişilik gözaltı listesi hazırladı, mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı çıkarttı.

Akkaş, Başbakan Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan için de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrı evrakı hazırladı. Ancak Emniyet, Savcı'nın talimatlarını yerine getirmedi.

96 şüpheliye yönelik suçlamalar arasında 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet' bulunuyordu.

Bilal Erdoğan ifadesini 5 Şubat'ta, soruşturmaya Akkaş'ın yerine atanan yeni savcılara verdi. Akkaş ve soruşturmayı yürüten polisler daha sonra mesleklerinden ihraç edildi. Polisler tutuklanırken Akkaş hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

[Samanyolu Haber] 26.12.2017

'Marifetullah olmadan İslamiyet olmaz' [Abdullah Aymaz]

“Siyasal İslam” İslamiyeti dünyevileştirdi, hoyrat hâle getirdi. İsimleriyle, sıfatları ile, fiilleri ve icraatıyla Allahü Teala'ya iman kalbe yerleşmeden, marifetullah da derinleşmeden muhabbetullah gönüllerde tutuşmadan, lezzet-i ruhanî ile coşmadan İslamiyetin tadına erişebilir mi?

1998’de İngiltere’de Durham Üniversitesinde ziyaret ettiğimiz Ortadoğu ve İslam uzmanı Prof. Dr. Colin Turner bize “Siyasal İslâm, dünyaya sanki Allah ve marifetullah’tan yoksun bir İslâm takdim ediyor. Bu çok yanlış. Ben 1970’te İslamiyet ve Ortadoğu üzerine doktora çalışmasına başladım. 1975’te Müslüman oldum. 1979’da Ruslar Afganistan’a girince bütün Müslümanların Londra’da toplanıp bu işgali protesto için yaptıkları yürüyüşe katıldım. Sloganları atıp yürürken arada bir ‘Allahü Ekber’ ve ‘Lâ ilahe illallah’ diyorduk. Yine bir ‘Lâ ilâhe  illallah’ demiştik. Bizi seyreden  halktan bir İngiliz bana bunun mânâsını sordu. Ben de ‘Allah’tan başka ilah yoktur.’ dedim. Bana ‘Bu kadarını ben de biliyorum. Daha başka bu, ne ifade ediyor?’ dedi. Cevap veremedim. Bu soru kafama takıldı. Pakistanlıların, Mısırlıların, Bangladeşlilerin mescitlerine gidip hocalarına, ‘Ben bu kişiye daha ne söylemeliydim?’ diye sordum. ‘Söylemişsin ya, daha diyecektin ki?’ dediler. Eve geldim. Her taraf kitap dolu… Ama hep şeriat ve İslâm ile ilgili ‘İslam’da Bankacılık… İslam’da İktisat… İslam’da Diplomasi… İslam’da Hâriciye… İslam’da Devlet İdaresi… v.s... Îmanî derinlikle ilgili bir şey yok… Müfehres’e (Kur’an kelimelerine, kelimelerin geçtiği, âyetlerin fihristesine) baktım. İslam kelimesi, İman kelimesinin onda bir kadar Kur’an’da geçiyor. Mesela Kur’an’da yüz tane ‘İman’ geçmişse, on tane ‘İslam’ geçiyor. Hele ‘şeriat’ kelimesi bir defa geçiyor. Ama siyasal İslam’ın bütün kitapları şeriat üzere… Bu hususta bir tersliğin olduğunu anladım. Görev yaptığım üniversiteye gittim. Cuma ve beş vakit namaz kıldığımız bir mescit var. Oradaki hocalara ve öğrencilere yürüyüş sırasında başımızdan geçenleri anlattım ve  ‘Siz olsaydınız, o soruyu soran kişiye ne cevap verirdiniz?’ dedim. Herkes ‘Söylemişsin ya… Daha ne söyleyecektiniz ki?’ derken, orada bulunan bir Türk kardeş, bana bir kitap uzatarak ‘O sorunun cevabı, burada yazılı’ dedi. Ben şöyle kitabın kapağına bir baktım ‘Âyetü’l-Kübra’ yazıyordu. ‘Ben bunu okumam, ben tasavvufa karşıyım.’ dedim. O ‘Bu, tefekkür’dür.’ dedi.  Ben almak istemeyince o ısrar etti: ‘Aradığın cevap burada, başka yerde bulamazsın.’ dedi. Adeta zorla o kitabı bana verdi. Aldım. Sonra okumaya başladım. Yazar bir seyyah gibi göklere çıkıyor, sistemlerin yıldızların nasıl ‘Lâ ilâhe illallah’ dediklerini, deniz diplerindeki mahlukatın yanına varıyor, onların nasıl tevhidi ifade ettiklerini, ağaçların kuşların ve insan akılların, insan kalblerinin ‘Lâ ilâhe illallah’ı nasıl söyleyip haykırdıklarını yazıyordu. Cevabı bulmuş ve doymuştum. Kitabı bana veren Türk kardeşe gidip, ‘Bak, külliyat yazıyor: Demek ki, bu seriden daha başka kitaplar da var. Eğer sende varsa, bana verir misin?’ dedim. Bu sefer bana büyük bir kitap getirdi: Sözler… Okumaya başladım. Hayret ve hayranlıkla okuyordum. Otuzuncu Söz’de ‘Ene’  bahsini okuyunca, çıldıracaktım. Olamaz böyle bir şey…  Yazılamaz böyle bir kitap!.. Siz bu siyasal anlayışla insanlara acı biber yedirmiş oluyorsunuz. Sizin bir Nasreddin Hocanız var.  Bir gün oturmuş, önünde bir sele biber koymuş, atıştırıyor. Ama biberler acı… Gözlerinden yaşlar, alnından burnundan terler ve akıntılar geliyor. O sırada yanına gelen birisi, ‘Hoca ne yapıyorsun?’ diye soruyor. Nasreddin Hoca ‘Tatlı biber arıyorum’ diyerek elini biberlerin arasına sokup karıştırdıktan sonra bir acı biberi daha ağzına atıyor!.. İşte siz de acı biber yediriyorsunuz. Bir İngiliz’in İslam'da Bankacılığa ne ihtiyacı var? Onun imana, Allah’ı tanımaya Cenab-ı Hakkı isimleri ve sıfatları ile bilmeye yani marifetullaha ihtiyaçları var. Bunu da en güzel Risale-i Nurlar anlatıyor. Ama bunlardan dünyanın haberi yok. Onun için bana Muhammed Çetin gibi İngilizcesi çok iyi beş tane üniversite mezunu doktora öğrencisi lâzım. Bunlarla akademik çalışmalar yapalım ve bunları akademik dünyaya duyuralım.” dedi.

Dedikleri doğruydu. Peygamberler köylere değil, şehirlere gönderilmiştir. Çünkü mesajlar, şehirlerden köylere, her tarafa yayılır. Beş arkadaş Risale-i Nurlar üzerine doktora çalışması için yanına gittiler. Gerçekten doktoralarını tamamladılar. Risale-i Nurlar üzerinde birer uzman oldular… Akademik yazılar yazıyorlar, sempozyum ve konferanslarda tebliğ sunuyorlar, konuşmalar yapıyorlar.

İnşaallah, Colin Turner’in dediği gibi Kur’an’ın bu nurları, ilhamat-ı Kur’aniye, sünuhat-ı Kur’aniye, istihracat-ı Kur’aniye, istinbâtât-ı Kur’aniye ve tefeyyüzât-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurlar cihana duyurulacaktır…   

[Abdullah Aymaz] 26.12.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Siz teslim olalı, onlar teslim alalı çok oldu [Tarık Toros]

Türkiye ve Türkiye’dekiler için kafa yoran pek çoğu gibi son dönemde şunu sık düşünüyorum:

Ülkede her gün yaşanan yeni gelişme karşısında eski yazılardan birini çıkarıp koyabilirim.

Şu lanet süreç başlayalı 4 seneyi geçti, binlerce yazı yazdım, hepsinin arkasındayım ve hepsinde sonrasında yaşanacaklara dair uyarılar, işaretler var.

**

Her gün birini hatırlatıp “şu tarihte yazmıştık, günaydın” demek kolaycılık olur.

Binlerce saat TV programım var, 3’er dakika kesip “böyle demiştik” demenin de zamanı değil.

Belki ileride.

Yine ve yeniden, tehlikelere ve çıkış yollarına odaklanmak zorundayız.

Bıkmadan, usanmadan.

**

Bi̇r de şu var:

Hırsızlık diyorsunuz, hırsız diye damgalanıyorsunuz.

Şantaja dikkat çekiyorsunuz, şantajcı diye yaftalanıyorsunuz.

Darbelerle mücadele ediyorsunuz, darbeci oluyorsunuz.

Askeri vesayeti geriletmeye çalışıyorsunuz, ordu imamı rütbesi takıyorlar.

Suikast riskini yazıyorsunuz, suikastçı oluyorsunuz.

**

Egemenler ne yapıyor ediyor, suçunu yansıtıyor…

Kabahati size yapıştırıp aradan sıyrılıyor.

Sadece egemenler mi?

Ülkedeki siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler de o hesap.

**

Görüntüde siyasetçi.

Ülkeyi idare eden gangster çetesini meşrulaştırmak için siyaset oyununu oynamaya devam ediyor, sözümona 2019 planları yapıyor…

“Paralel yapı” diyen kaldı mı mesela.

Kalmaz tabi.

Paralel diye diye kurulan paralel yapıyı perdelediler.

Muhalefet ya gaflette veya düzenin parçası, işbirlikçisi.

Vozurdayıp duruyor.

**

Görüntüde hukukçu.

Çıkmış son OHAL kararnamesinin hukuka aykırı maddelerine şerhler yazıyor.

Yahu, OHAL’in kendisi hukuki değil ki hangi kararnamesini ne açıdan ele alıyorsun!

Şeker kurumunu, alkol piyasasını dahi düzenleyen OHAL KHK’sı mı olur?

Hadi diyelim ki, geçen sene “kış lastiğini” düzenleyen kararnamede kış uykusundaydınız, neyin şerhi bu?

**

Görüntüde gazeteci.

Şu son 5 senedir iktidara yapmadığı yalakalık kalmamış…

Hiç sıkılmadan, “Bu iktidarı siz getirdiniz” deyip çıkıyor.

Saray’a tek laf edemiyor, onun şeytanlaştırdığına taş atmak serbest… Bizimki nefretinden mancınıkla kaya fırlatıyor!

“Gazetecilikten tutuklanmadılar” başlığını eleştirenler…

Utanma da kalmadı, “Gazeteci değil terörist bunlar” manşeti atıyor.

**

Bu iktidarı biz getirmedik.

Bu iktidarı;

28 Şubat getirdi.

Önceki tüm partilerin iflası getirdi.

Ekonomik kriz getirdi.

Ve bu iktidar, önceki hükümetleri bitiren ekonomik tedbirlerin (Kemal Derviş vs) meyvesini topladı.

**

Bu iktidarı;

Başörtüsü zulmü getirdi.

Cumhuriyet mitingleri getirdi.

Askeri vesayet getirdi.

**

İktidar partisinin yüzde 28-30’a inmiş oyu…

27 Nisan e-muhtırası ile yüzde 47’ye çıktı.

AKP, en az 15 puanı şuna buna değil Büyükanıt’a borçlu.

Sonra kapatma davası açıldı.

Yüzde 47’lik parti direkten döndü.

12 Eylül referandumunda “evet”lerin yüzde 58’leri bulması…

Asker ve yargı vesayetinin ürünüdür.

Ertesi sene de iktidar, iki kişiden birinin oyunu aldı.

**

Bu iktidar;

2009-2010’a kadar muktedir bile değildi.

Bu iktidarı;

2011’den itibaren diz çöken medya/iş dünyası cesaretlendirdi.

2013’ten itibaren de ülke tüm unsurlarıyla biat etti, ötesi laf..

**

Şu kısa kronoloji dahi ülkede gazetecilik ve siyaset yapanların pısırık ve günü birlik tezlerini reddeder, inkâr eder, yalanlar.

7 Haziran 2015’te yüzde 40’a gerileyip azınlığa düşen bu iktidarı 5 ay sonra 10 puan sıçratan nedir?

Ben mi yaptım bunu!

Seçimden dört gün önce medyamıza çöktü yahu.

Buna bakma, anca sağa sola çamur at..!

Medyası muhalefeti, yatacak yerleri yok.

Sonra diyorlar ki, “bunları başımıza siz getirdiniz.”

Kendi laflarıyla cevap vereyim:

El insaf… Hepiniz oradaydınız!

**

Pazar sabahı son KHK yayımlandığında Twitter’daki muhalif vekiller mangalda kül bırakmıyordu.

“Bu devlete, meclise, yargıya darbedir!”

Çıksana tankın üstüne o zaman.

“Teslim olmayacağız!”

Siz teslim olalı, onlar teslim alalı çok oldu, vesselam.

[Tarık Toros] 26.12.2017 [TR724]

İç savaşın taşları döşeniyor ama çözüm mümkün! [Mahmut Akpınar]

15 Temmuz tam anlamıyla Erdoğan için “Allah’ın lütfu” olmaya devam ediyor. Üzerinde bir sürü şaibeler, karanlıklar bulunan vakanın aydınlatılmasına yanaşılmıyor. Ama oluşturduğu ortamın “lütuf”larından sonuna kadar yararlanıyorlar. Maalesef durumun bu hale gelmesinde başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin büyük payı var. Yeni Kapı mitingine katılımla başlayan Erdoğan’ın otoriterleşmesini meşrulaştırma süreci 1.5 yıldır devam ediyor. Muhalefet biat edeniyle (MHP-BBP),  uysalıyla (CHP) hala Erdoğan’ın ürettiği söylemleri tekrar ediyor. Muhalefeti dahi Erdoğan ağzı ile yapıyorlar. Hiç başka argüman yokmuş gibi F.TÖ sakızını kullanmaya devam ediyorlar. En etkili muhalefetleri kendilerinin F.TÖ’cü olmadığını ispat ve AKP içinde F.TÖ’cü bulma çabası!

Maalesef CHP Erdoğanizm sürecinin meşrulaştırıcısı oldu. Diktatörleşmeyi görmesine rağmen sürekli AKP tabanına malzeme verdiler. Ya büyük bir basiretsizlik örneği ortaya koydular veya Erdoğanın “yararlı muhalefet” ihtiyacını karşıladılar. Belki de AKP eliyle ülkenin eğitimli, donanımlı ve dindar nesillerinin heba edilmesinden memnun oldular. Ama sıranın diğer toplum kesimlerine de geleceğini düşünmek istemediler.

Aslında Erdoğan 15 Temmuzdan çok önce otoriterleşme eğilimlerine girmişti. Muhalif medyanın basılması ve kapatılması, pek çok gazetecinin tutuklanması, 1 Kasım seçimleri öncesi terörün manivela olarak kullanılması hep 15 Temmuz öncesine ait tablolardı. Ama bu dönem Erdoğan sadece cemaate vurup ulusalcılarla ittifak kurduğu, Ergenekoncuları tahliye edip iade-i itibar kazandırdığı için CHP konuya ilkesel yaklaşmadı. 15 Temmuz’a kadar olan dönem Erdoğan’ın otoriterleşme süreciydi. 15 Temmuzdan sonra totaliter rejim kurmaya yöneldi ve bütün gücü kendinde toplamaya başladı. Son çıkan KHK totaliter rejime geçişin resmi belgesi niteliğinde. Demokrasiye, hukuka dair kırıntıları hepten yitirdiğimizin fotoğrafı.

CHP artık parlamentoda kalmanın anlamını yitirdiğini tartışmaya başladı. Ama atı alan üsküdarı geçti. CHP her an bir “terör odağı” ilan edilip hedef yapılabilir. Erdoğan’ın bir lafına bakar. O safhadan sonra ancak canlarının derdine düşerler. Son KHK’dan sonra CHP’li parlamenterler dahil artık kimse güvende değil. Gözünü kan ve kin bürümüş silahlı paramiliter grupların artık öldürme, işkence etme, kaçırma, tecavüz etme gibi konularda çekinceleri kalmadı.

Bütün totaliter rejimler kendine destek verenleri “ajan” olarak kullanma eğiliminde olmuştur. Sovyet Rusya’sından, Hitler Almanya’sına, Arap Baas rejimlerine kadar son çıkan KHK’ya benzer düzenlemeler vardır. Bu atmosferde baba oğulu, kardeş kardeşi “vatan haini” görür ve ihbar eder. Son KHK ile Erdoğan kendi iktidarını koruma çabası güdüyorsa da gerçekte bir iç savaşın taşlarını döşüyor. Erdoğan siyasi muhaliflerine karşı soykırım, linç ifade eden cümleleri defalarca kurdu. Mafyatik destekçileri ise kan banyosu yapmaktan, insanları bayrak direklerine asmaktan bahsediyorlar. İşin buraya geleceği belliyidi. Bu kadar kirlenmiş bir iktidarın kendini kurtarmak için iç savaş, ülkeyi tüketme dahil her yola başvuracağı açıktı. Ama bazı liberallerin ve solcuların, özellikle de Kemalistlarin Cemaate olan kini yaşanan süreçleri yok saymalarına neden oldu. İstanbul Baro başkanından, Barolar Birliği başkanına kadar hukuku en başta koruması gerekenler evrensel bir hak olan savunma hakkını yok saydı. Üstelik bunu nefret söylemi kullanarak yaptılar.

Ülkenin önünde iki yol görünüyor: Ya bütün ülke kirli bir adamın taleplerine boyun eğecek, onun her dediğini yapacak, tekmil bir tek adam rejimine dönüşecek veya hala ordu yargı ve bürokrasi içinde etkinliğini sürdüren ulusalcı-Ergenekoncu ekipler Erdoğanla mücadeleye girişecekler. Eğer Erdoğan totalitarizmi kabul edilirse Türkiye demokrasiyi, hukuku, evrensel değerleri tamamen yitirmiş Saddam Irak’ına veya Kaddafi Libya’sına dönüşecek. Erdoğana teslim olma kısa vadede daha hasarsız gibi görünebilir, sıcak çatışma olmayabilir ama rejim bütün muhalifleri yavaş yavaş ve sindire sindire ezer, yok eder. Ve böylesi bir rejim ne kadar sürer, ne zaman ve nasıl biter kestirmek mümkün olmaz. Erdoğandan sonra saltanatı damat mı alır, yoksa oğlanlardan birine mi kalır bilemeyiz.

Diğer ihtimal: Uluslacı-Kemalist kesimlerin ve öteden bu tarafa devletin genetiğine yerleşmiş Ergenekoncuların Erdoğanizme karşı bir çıkış başlatması. Böyle bir ihtimal iç savaş demektir ve ülkeyi nereye götüreceği meçhul değil. Allah korusun ülke Suriye olur, ölümler, işkenceler kitlesel hale gelir. Ne devlet kalır, ne düzen. Böyle bir iç savaştan ülkenin tek parça çıkamayacağı muhakkak. Sonunda ya yeniden Kemalist-ulusalcı ve totaliter rejim kurulacak veya Erdoğan saltanatı ayakta kalacak! Erdoğan bu ihtimale karşı Tek Parti ve Kemalizm uygulamalarıyla tüm muhafazakarları yanında tutmaya çalışacaktır ve bunun dindar kesimde karşılığı var.

Erdoğan uzunca bir süredir bu günlerin hazırlığını yapıyor aslında. Bir önceki yazıda belirtiğimiz gibi Erdoğan-Ergenekon birlikteliği bir ittifak değil, zorunluluktan kaynaklanan bir itilaftı. Konjonktürel bir durumdu ve bir gün tarafların hesaplaşacağı açıktı. Bunu öngören Erdoğan epeydir bu kapışmaya hazırlık yapıyor. Onun korktuğu sivil bürokrasi değildi. Bir miktar yargıdan korkuyordu ama yargının düzenini bozup tekmil kendine bağlamayı başardı. Şu anda tek korkusu TSK içindeki Ergenekoncu Ulusalcı yapılar ve eski derin devletin toplum içindeki gladyo tarzı paramiliter yapıları. Bu yapının kendisine karşı eyleme geçmesinden ve iktidarını devirmesinden korkuyor. Ergenekoncular da bunu açıkça dillendiriyorlar zaten.

Erdoğan bugünleri öngördüğü için kendince bir dizi önlem aldı ve güç dengelerini değiştirmeye çalıştı. Neler yaptı:

MİT’i kendi derin devletinin ana karargahı haline getirdi ve Genelkurmay Elektronik Sistemleri (GES)i daha 2012’lerde MİT’e devretti ve TSK’yı adeta kör ve sağır hale getirdi.

TSK’yı politize etti, alt kademelerden pek çok AKP’liyi subay astsubay olarak TSK’y yerleştirdi. 15 Temmuzu bahane edip TSK’nın bütün operasyonel kabiliyetini, hafızasını bitirdi.

Yargıyı tam kontrole aldı.

Ergenekon türü yapıların sahada kullandığı paramiliter yapılara mukabil silahlı SADAT birimlerini kurdu.

Halk özel harekat (HÖH) adıyla kendi seçmen tabanını silahlandırdı ve gerilime geçirdi.

Muhtarlar, imamlar, diyanet mensupları gibi toplumda etkisi olan kesimleri kendisi için istihbarat elemanları, etki ajanları haline getirdi.

Adi suçluları sokaklara saldı ve pek çok mafya babasını kendisine angaje hale getirdi. Onlarla illegal ve mafyatik yöntemler üzerinden muhalifleri sindirme, korkutma, tehdit işlerini yapıyor.

Parti teşkilatlarını ve gençlik kollarını, oğullara damatlara kurdurduğu dernekleri, vakıfları her an her işte kullanılabilecek insan kaynağı haline getirdi.

Cemaatleri ve tarikatları kamu imkanlarıyla iktidara bağladı, onların genç kesimlerini de kendi siyaseti namına politize ve radikalize etti.

Hemen bütün İslami tabanlı terör örgütleriyle (İŞİD, BOKO HARAM, EŞŞEBAP vd) angajmanlar geliştirdi. Onlarla ülke içinde ve dışında operatif işler yapabiliyor.

Avrupadaki Türkiyelileri örgütledi, Diyanet temsilcilerinden vatandaşa kadar pek çok kimseyi AKP militanı haline getirdi. GERMAN OTTOMAN gibi mafyatik yapılar kurdu veya destekledi. Böylece batıya karşı onları içten tehdit ve “terbiye” edebileceği kozlar elde etti. Ayrıca Avrupaya karşı Suriyeli göçmenleri etkili bir silah olarak hala elinde tutuyor.

Son çıkarılan KHK Ergenekon ve ulusalcı yapılarla olası bir mücadelede kendi illegal yapılarına yasal koruma sağlamaktan ve yapacaklarını meşrulaştırmaktan ibaret. Son KHK tam da böylesi bir çatışma durumunda kendi örgütlediği paramiliter yapıları, SADAT’ı, HÖH’ü korumaya ve cesaretlendirmeye yönelik.

696 sayılı son KHK neler getiriyor?

Hiçbir kamusal görevi ve vasfı olmayan paramiliter, silahlı yapılara yasal yetki ve sorumsuzluk getiriyor. “15 Temmuz darbe girişimi ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler kapsamına sokulacak girişimlerin bastırılması kapsamında hareket edecek sivillerin hiçbir sorumluluğu olmayacağı”nı, kişilerin filleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluktan muaf olacakları belirtiliyor.

Koruma ve sorumsuzluk 15 Temmuzla sınırlı değil. Gayet muğlak ve kaypak bir ifadeyle “bunların devamı niteliğindeki eylemlerin” lafzı konmuş. Bu kapsamın içine herzaman herşeyi sokmak mümkün olacaktır. KHK’ya “Resmi sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın” diye bir fıkra koymuşlar ki bununla dilediği katili, tecavüzcüyü, işkenceciyi “kahraman” yapma, “terörle mücadele eden birim” haline getirme imkanı elde ediyorlar. Artık insanlar gördükleri şiddet, baskı, eziyet, gasp vb durumlarda kendilerinin “terörist olmadığını” ispat etmesi gerekiyor. Herhangi bir adi suçlu, mafya elemanı işlediği suçu “terörle mücadele ediyordum”, “karşımda devlete başkaldıran kişiler vardı” ve ben bununla mücadele ediyordum diyebilir.

Son KHK ile ülkede otoriterleşme süreci bitirilip totaliter bir rejime geçilmiş oldu.

TBMM’nin hiç bir hükmünün kalmadığı tescillendi.

Siyasetle sorun çözme yollarının artık tamamen tıkandığı ortaya çıkmış oldu.

Ülkede seçim, sandık, muhalefet, denetim, hukuk, yargı, temel hak ve özgürlükler, kuvvetler ayrılığı gibi kavramlarını tamemen bittiği, demokrasiye dair asgari zeminin de kaybolduğu açıklığa kavuşmuş oldu.

Çözüm ne? Türkiye buradan çıkabilir mi? Üçüncü yol var mı?

Çözüm otoriter zihniyet karşısında yer alan laik, dindar, Türk, Kürt, Alevi, Sünni, liberal, muhafazakar her kesimin amasız fakatsız bu zihniyete karşı birleşmesidir. Birbirine vurmaktan, eski hınçlarını çıkarmaktan vazgeçmesidir. Erdoğan buraya farklı kesimlerin husumetini, nefretini kullanarak geldi. Birini ezerken hep ötekilere umut verdi, havuç uzattı. Sonra döndü onların da icabına baktı. Herkesin bildiği sarı öküz hikayesini başarılı şekilde uyguladı.

Bu ülke insanı ne Erdoğanizme ne de Ergenekonculara mahkum olmak zorunda değil. Pekala demokrasi ve hukuk temelli çözüm geliştirilebilir. Nerdeyse 2 asırdır parlamentosu olan, dikkate değer demokrasi birikimi olan Türk toplumu bu iki kirli ve zorba gücü de aşarak çözüm geliştirebilir. Ülkede ekonomi çöküşe gidiyor. İsrafın, kötü yönetimin, soygun düzeninin etkileri vatandaşın canını yakmaya ve cebine dokunmaya başladı. Eğer ülkesini seven, bu cendereden çıkmayı arzulayan tüm kesimler kendi ideolojilerini, kinlerini, etnik, dini hesaplarını bir yana bırakır demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve evrensel değerlere dayalı yeni bir düzen kurma noktasında ititfak edebilir ve beraberce çalışırlarsa çözüm münkün. Halkta giderek yaygınlaşan memnuniyetsizlik ve ekonomik rahatsızlık nedeniyle Erdoğanizmin altı boşaltılabilir. Ancak Erdoğan herşeye rağmen çekilmeyecek, bütün argümanlarını kullanarak iç savaş çıkarma pahasına iktidarda kalmaya çalışacaktır. Erdoğan totalitarizmine karşı demokrasi, insan hakları ve hukuk üzerinden uzlaşma yolları aranmalıdır. Bu uzlaşma arayışında AKP içindeki makul kişiler de dışlanmamalılar.

Şu anda 80 milyonun huzuru, çıkarları söz konusu ve ülke bir uçurumun kenarında. Akıllıca, sorumlulukla ve konsensusla bu badire atlatılabilir. Ne var ki siyasetçilerde bu birikim, ufuk ve marifet görünmüyor. Belki bu çözüm denklemine aydınları, kanaat önderlerini, iş dünyasını, apolitik kişileri de katmak lazım.

[Mahmut Akpınar] 26.12.2017 [TR724]

Brunellus’un izleri ve Hüseyin Korkmaz olayı [Ahmet Dönmez]

“Bak, Brunellus adındaki şu at konusunda, izleri görünce birbirlerini tamamlayan ve birbirleriyle çelişen birçok varsayım yaptım: Kaçan bir at olabilirdi bu at; Başrahip bu güzel ata binip yamaçtan inmiş olabilirdi; kardaki izleri Brunellus adında bir at, çalılıktaki yelelerden kalma izleri de, bir gün önce Favellus adında bir başka at bırakmış olabilirdi; dallar da insanlar tarafından kırılmış olabilirdi. Kilerciyle hizmetçilerin telâş içinde atı aradıklarını görünceye değin hangi varsayımın doğru olduğunu bilmiyordum. Sonra Brunellus varsayımının biricik doğru varsayım olduğunu anladım ve rahiplere beklenmedik sorular yönelterek bunun doğruluğunu kanıtlamaya çalıştım. Haklı çıktım; ama yanılmış da olabilirdim; onlar benim akıllı olduğuma inandılar, çünkü kazanmıştım; ama kaybettiğim için aptal olduğum birçok durumu bilmiyorlardı; haklı çıkmamdan birkaç saniye önce yanılmadığımdan emin olmadığımı da bilmiyorlardı. Şimdi manastırdaki olaylarla ilgili birçok güzel varsayımım var, ama bunların hangisinin en iyi olduğunu söyleyebilmemi sağlayacak açık bir olgu yok elimde. Bu durumda, sonradan aptal durumuna düşmektense, şimdi zeki görünmekten vazgeçiyorum.”

“Ama öyleyse,” diye fikir yürütme yürekliliğini gösterdim, “Henüz çözümden uzaksınız…”

“Çok yakınım,” dedi William, “Ama hangisine yakın olduğumu bilmiyorum.”

“Öyleyse sorularınızın tek bir yanıtı yok.”

“Olsaydı, Paris’te tanrıbilim okuturdum, Adso.”

“Paris’te her zaman doğru yanıtı buluyorlar mı?”

“Hiçbir zaman,” dedi William, “Ama yanlışlarından çok eminler.”

“Ya siz?” dedim çocukça bir küstahlıkla. “Hiç yanlış yapmaz mısınız?”

“Sık sık,” diye yanıtladı. “Ama yalnızca bir yanlıştansa, birçok yanlış tasarlıyorum, böylece de hiçbir yanlışın tutsağı olmuyorum.”

****

Ölümsüz yazar Umberto Eco’nun Gülün Adı’nı henüz okumamış olanlar için yukarıdaki pasajın gizemini, okuyacakları kitaba bırakıyorum.

Okuyanlar ise zaten neden söz edildiğini hemen anımsayacaklardır.

Şu anda aynı zamanda bir sırrımı paylaşmış oluyorum sizinle. Yazılmış kitaplar içerisinde gazetecilik anlayışımı özetleyen bir bölüm varsa eğer, o da burasıdır. Hatta genel olarak hayat felsefemin önemli parçalarından birini de en güzel bu satırlar özetler.

İnançla ilgili kendime ait bazı tartışılmazlarım dışında hayatta her şeyin sorgulanabilir olduğunu, ve hatta yaşamın büyük bir bölümünün de gri alanlardan oluştuğunu düşünenlerdenim. Belki bu yüzden hayatı ‘siyah-beyaz’ ayrımında yaşayanlardan hiç hazzedememişimdir.

****

Hüseyin Korkmaz olayına devam edebilmek için neden bu kadar uzun bir girişe ihtiyaç duydum? Bir mahcubiyet yaşıyor ve onu da edebi bir kamuflajla telafi etmeye mi çalışıyorum? Hayır, işte tam da bu şekilde düşüneceklere peşin peşin cevap vermek için böyle bir yola başvurdum.

Çünkü yazı hayatımda buna benzer durumlara çok sık düştüm ve düşmeye devam edeceğim. Bu giriş, bütün bu benzer haller için okuyucuya benimle ilgili bir anahtar olsun istedim.

****

17 Aralık soruşturmasında görev alan eski komiser yardımcısı Hüseyin Korkmaz’ın Amerika’daki Hakan Atilla davasında tanık olması ile ilgili tartışma, benim için yeni bir boyut kazandı. Çünkü yeni bilgilere ulaştım.

Bu konuyla ilgili fikrimi daha önce iki bölümlük bir yazı dizisi ile ortaya koymuştum. Tartışmaya her iki açıdan da bakmaya çalışmış ve eldeki verilerle ‘eksilerin artılardan daha fazla olduğu’ gerekçesi ile bu tanıklığı doğru bulmadığımı ifade etmiştim. Yazıyı bitirirken de şu noktaya vurgu yapmıştım: “Daha nesi eksikti ki bu dosyanın? Hüseyin Korkmaz tanık olmasa ne eksilirdi? Ya da bu tanıklık neyi tamamlayacak? Bence bu meselede asıl kritik sorular bunlar.”

Gerçekten de bu noktanın hadisenin bam teli olduğunu, yukarıdaki sorulara verilecek cevapların, verilecek hükmün rengini de doğrudan değiştireceğini düşünüyordum.

Yani William’ın “kilerciyle hizmetçilerin telâş içinde atı aradıklarını görmesi” ile “görmemesi” arasındaki fark gibi… Her şeyi değiştirecek olan bu maddi veri olacaktır.

William, manastırdaki bir cinayeti araştırırken bütün ihtimalleri masada bulunduruyor, her birine eşit derecede yaklaşırken sadece eldeki somut göstergelerle ilerliyordu. Çömezi Adso, ‘nasıl oluyor da bir olayda her iki ihtimale de bu kadar ağırlık verdiğini’ sorduğunda, herhangi bir kesin hükme saplanıp kalmadan sadece gerçeğin peşinde gittiğini ve nihai karara varmasını sağlayacak kesin veriye ulaşana kadar da sabırla araştırmaya devam ettiğini anlatıyordu. Çünkü daha sonra öyle bir bilgiye, öyle bir somut veriye ulaşırsın ki soruşturmanın seyri baştan sona değişir.

****

Gazetecilik de bir nevi sorguculuktur. Bu nedenle geçen yazının sonunda sıraladığım o sorular üzerinden yürümeye ve cevap bulmaya karar verdim. Amerika’da yürüyen Hakan Atilla davasından somut bilgi alabilen kişilere ulaştım.

Şimdi elde ettiğim bu bilgileri yorumumu katmadan madde madde sizinle paylaşmak istiyorum:

1- Hüseyin Korkmaz, bundan 10 ay önce Amerika’da tanık sıfatı elde etti.

2- O sırada Reza Zarrab henüz itirafçı olmaya karar vermiş değildi.

3- Zannedilenin aksine Zarrab davasının içeriği boştu. Amerika’nın elinde çok fazla bir delil yoktu.

4- Korkmaz, “Ben bir taş atacağım ama atacağım bu taş ürküttüğüm kurbağaya değecek mi değmeyecek mi?” ayrımında iken dava dosyasının zayıflığı nedeniyle “Değecek” sonucuna vardı. Dolayısıyla onun tanıklığı ve masaya koyduğu deliller, davanın seyrini değiştirdi.

5-Korkmaz, bunu nereden biliyordu? Yani soruşturmanın içeriğinden haberdar mıydı ki dosyanın zayıflığını farketti? Evet. FBI ile yaptığı görüşmelerde, bu haliyle davanın boşa düşeceğini farketti ve tanık olma kararı aldı.

6-Reza Zarrab, FBI ile anlaşmalı olarak Amerika’ya gitmedi. Tutuklandıktan sonra da uzun süre Erdoğan’ın kendisini kurtaracağı ümidi ile tanıklığa yanaşmadı. Zarrab’ın yelkenlerini suya indiren, Hüseyin Korkmaz’ın sunduğu belgeler oldu. Savcılar bu belgeleri önüne koyduğunda, Reza daha fazla direnemedi.

7- Korkmaz ilk tanık olduğunda, Hakan Atilla da henüz tutuklanmış değildi.

8- Bu konudaki yanılgıların büyük bir bölümü Amerikan yargı sistemini tanımamaktan kaynaklanıyor. ABD’deki bir davada ‘gizli tanık’ olunamıyor. Her şey şeffaf bir şekilde ilerlemek zorunda. “Alın size belgeleri getirdim. Bunları yargılamada kullanın. Fakat ben tanık olmak istemiyorum” diyemiyorsunuz. Belgelerinizin kullanılmasını istiyorsanız, tanık olmayı da kabul etmek durumundasınız.

9- Daha sonra tanıklıktan vazgeçme hakkınız var. Fakat bu durumda sunduğunuz deliller de verdiğiniz bilgiler de geçerliliğini yitiriyor. İşte bu nedenle de Korkmaz, Reza itirafçı olduktan sonra “Artık bana gerek kalmadı. Reza nasıl olsa her şeyi anlatacak. Bu durumda benim tanıklığım faydadan çok zarar getirir. Türkiye’de algı operasyonlarına malzeme olur. Ben çekiliyorum” diyemedi.

10- FBI’ın ona ev tutmasının nedeni de şuydu: Hüseyin Korkmaz gibi ABD dışından gelip böyle bir davada tanıklık yapanların kendi başlarına ev tutmalarına müsaade edilmiyor. Tanıklığı kabul ettiği andan itibaren FBI’ın korumasına giriyor. Evi de kendisine FBI tutuyor. Bu mevzuattan kaynaklanan bir zorunluluk. Başka şansı yoktu yani.

11- 50 bin dolar meselesine gelince… Evet, Hüseyin Korkmaz istese bu parayı reddedebilirdi. Fakat bu sefer FBI’a, 3 senedir geliri olmayan ve Amerika gibi pahalı bir ülkede yaşamak zorunda olan işsiz bir insan olarak bu parayı neden reddettiğine dair makul bir izahat getirmek zorunda olacaktı. Burada da Türkiye’den yükselecek homurtuları göze alarak bir karar verdi.

****

Şimdi de bu bilgiler ışığında tekrar bir yorum yapmak istiyorum. Daha önceki yazılarımda, bu kararın insani ve bireysel bir boyutu olduğunu; bu açıdan bakıldığında da kimsenin Korkmaz’a bir şey diyemeyeceğini savunmuştum.

İtirazımın nedeni ise madalyonun diğer yüzündeki gerçeklerdi. Bu tanıklığın, davanın seyrine önemli bir etki yapmıyorsa Türkiye’deki algıları daha da pekiştirmekten ve kurbanların sayısını artırmaktan başka bir işe yaramayacağı düşüncesiydi. Algı ve kurbanlarla ilgili durum değişmiş olmuyor. O nokta hala sabit. Bu açıdan eleştiriler hala geçerli.

Fakat dava ile ilgili manzara bütünüyle değişiyor. Artık buradan sonrası bir tercih meselesi.

Hüseyin Korkmaz şöyle bir yol ayrımında idi: Türkiye’de mali şube polisleri olarak tarihin görebileceği en sağlam, en delilli yolsuzluk operasyonunu yapıyorsunuz; hemen ertesinde görevden alınıyorsunuz; meslekten ihraç ediliyorsunuz; hapse atılıyorsunuz; soruşturmanın üzeri kapatılıyor; deliller yok edilmeye çalışılıyor; mahkemeler tamamen iktidarın bir genel başkan yardımcılığı makamına dönüştünülüyor; kendinizi savunma yollarınız bütünüyle tıkanıyor; aklanma fırsatı verilmiyor; sesinizi duyuracağınız hiç bir mecra bırakılmamış; ve 17 aydır yok yere hapis yattığınız davada bir gün tahliye oluyorsunuz… Önünüzde iki seçenek var: Bir; Türkiye’de tamamen açlığa ve yokluğa mahkum bir şekilde ‘hain’ sıfatı ile bir süre yaşamaya çalışacak ve er ya da geç tekrar hapse gireceksiniz. İki; Elinizdeki delilleri bir şekilde yurtdışına çıkararak haklılığınızı dünyaya ispat etmeye çalışacaksınız. Zaten her halükarda ‘hain’siniz. Bir şey değişmeyecek.

Ve Hüseyin Korkmaz ikinci yolu seçiyor.

Sonrasında da sadece gerçeğe hizmet ediyor. Mesela dava Hakan Atilla davası olmasına rağmen, “Hayır, Hakan Atilla hiç rüşvet almamıştır” diyor. Yani davanın tek tutuklu sanığının lehine tanıklık yapmış oluyor. Mesela jüri bu açıklamadan etkilenip Hakan Atilla lehine bir karar verebilir. Bu durumda da her şey terse dönebilir.

Elimizdeki bu bilgilerle bakacak olursak bu durumda Korkmaz’ın doğru bir karar verdiğini söyleyebiliriz.

Ulaşacağım yeni bilgileri paylaşmaya ve bu yeni veriler ışığında yeni analizler yapmaya devam edeceğim.

[Ahmet Dönmez] 26.12.2017 [TR724]

696 sayılı KHK ekseninde CHP ve Türk “solu” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye an itibarıyla parlamento denetiminin ortadan kaldırıldığı, anayasanın temel hak ve özgürlüklerine ilişkin garantilerin tümüyle yok edildiği, anayasal düzenin – yürütme, yasama ve yargının birbirinden bağımsız üç erk olarak denge ve kontrol sistemi oluşturduğu siyasi sistem – fiilen rafa kaldırıldığı keyfi bir yönetimdir. Bu tür devletleri hiçbir açıdan demokrasi olarak niteleyemezsiniz. Normatif hukuk bilimi de, ampirik siyaset bilimi de literatürlerinde bu tür bir rejimi hukuk devleti olarak tanımlamaz.

Çok kısa bir süre önce yayınlandığından hemen sonra eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ilgili olarak “hukuk diliyle bağdaşmayan muğlâklık hukuk devleti anlayışı açısından kaygı vericidir” diye bir açıklamada bulundu. Neye istinaden yapıyor bu ağır eleştiriyi Gül? 696 sayılı KHK, Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında cezai sorumsuzluk getiriyor. Türkiye’de hukukun artık tamamen bitirilmesi anlamına gelmektedir bu. Öylesine geniş bir koruma parantezi açıyor ki bu KHK her türden hukuk dışılığa, Türkiye’nin artık hukuk devletini geçtik, kanun devleti bile olmadığını net olarak ortaya koyuyor.

Bu KHK’yı çıkartma cüretinde bulunan irade, faşisttir

Darbe esnasında ve sonrasında yaşanan vandallıklar, katliamlar, işkence ve kötü muameleler, cinayetler, görevi suiistimaller, şiddet, tedhiş, adam kaçırma, insan hak ve hürriyetlerini ihlaller vb. tüm suçlar, artık yasal kovuşturmaya uğramayacak, yani yapılanlar yapanların yanına kalacak. Orman kanunlarına geri dönüşün kibarca ifade edilişinden başka bir şey değildir bu. Bu KHK’yı çıkartma cüretinde bulunan irade, faşisttir. Kanunla, hukukla, sağduyu ve devlet aklıyla tüm bağlantılarını yitirmiş, anayasanın kendisinden de özünden de siyasi düzeninden de bütünüyle kopmuş, kendini mutlak kontrolsüz gücün dayanılmaz çekiciliğine teslim etmiştir. Bunun beraberinde getireceği tehlikeli sonuçları görmüyor mu kimse? Artık işlenen her cinayet, yapılan her işkence, uygulanan her darp ve şiddet, gerçekleşen her vandallık bu KHK arkasına saklanacak, bu KHK çerçevesinde altın tepside sunulan dokunulmazlığın korumasına girecektir! Dahası, bugünkü siyasi karar alıcılar ve bürokrasi, yaptıkları korkunç haksızlıklara ve hak ihlallerine karşın dokunulmazlık zırhına sahip olacaktır. Haydi, iktidardaki rejim güçleri bu KHK’yı çıkarttı diyelim, peki neden muhalefet bu KHK’dan sonra birkaç retorik açıklama yapmak dışında hiçbir şey yapmıyor? Ya bu korkunç tehlikeyi fark edemeyecek kadar basiretsizler – ki ben buna ihtimal vermiyorum, bence bal gibi olan-biteni gayet iyi anlıyorlar – ya da bu “olağanüstü rejim” gücünü bir gün kendi lehlerine ve avantajlarına kullanma hesabı içindeler.

Bu kontekst çok ama çok hayati önemdedir. Bunu irdelemeli, bunun üzerinde durmalıyız. Ama bakıyorum, yine herkes işin yüzeysel ve magazinsel boyutlarıyla ilgileniyor. Ama muhalefetin – özellikle de ana muhalefet partisi CHP’nin – tutumunu ve duruşunu ikincil planda işliyor. Oysa CHP içerisinde sittin senedir var olan sosyal demokratlar ile ulusalcılar (nasyonalist solcular) arasındaki ideolojik temel ayrıma ilişkin parti içi mücadele, artık bariz şekilde ulusalcılar lehine sonuçlanmış görünüyor. Öyle ki, mülayim bir çizgide görünen ve sosyal demokrat tutumu ağır basan parti başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile, bu parti içi dinamiğini gözetmek adına söylemlerini açık şekilde “nasyonalist çizgiye” kaydırdı. Çünkü CHP içerisinde birkaç kalender ismi – mesela Tanrıkulu gibi bazı ilkeli siyasetçileri – hariç tutarsak CHP neredeyse 1970’lerin Ecevit dönemindeki sol seviyenin bile altına indi. Adeta 1940’ların tek parti dönemindeki fabrika ayarlarına geri döndü.

Yenilikçi ve reformist bir parti olmak şansı kullanılamadı

Oysa Kılıçdaroğlu, CHP’nin sol tabanı olan Alevi toplumunun temsilcisi bir genel başkan olarak, CHP’nin kendi (özellikle tek parti dönemi) geçmişiyle hesaplaşarak ve özeleştiri yaparak, yeni ve modern bir sosyal demokrat partiye evrilebilirdi. Maalesef AB reformlarının yoğun bir şekilde hayata geçirildiği 2003-2010 dönemi başta olmak üzere, CHP Baykal dönemindeki “Avrupa’ya verilen tavizler” söyleminden kurtulamadı. Özellikle azınlık hakları konusunda derin devletle bütünleşik yapısından dolayı, AB reform sürecinde ayağı frende olan taraf oldu. Yenilikçi ve reformist bir parti olmak şansını kullanamadı ve AB reformları bayrağını, o dönemin “reformcu ve AB’ci partisi” olan AKP’ye kaptırdı. Baykal sonrasında partide genel başkanlığa gelen Kılıçdaroğlu, CHP içindeki bu derin devletçi nasyonalist kemik yapı nedeniyle, Dersimli bir Alevi olarak Dersim katliamı konusunda bile ilkeli ve demokrat bir duruş sergilemekten çekindi. Kılıçdaroğlu CHP’yi dönüştüremedi, ama tersi oldu. CHP içi ulusalcı kadro (yani nasyonalistler) Kılıçdaroğlu’nu hizaya getirdiler.

Bu CHP, en az bugünkü AKP kadar tehlikelidir. Çünkü Türkiye’de potansiyel demokratik solu giderek nasyonalist bir ideoloji ile zehirlemektedir. Deniz Gezmiş gibi Marksist bir devrimciyi sahiplenmekte zorluk yaşamıyor CHP tabanı. Ama temel insan hak ve özgürlükleri konusunda hala kapsayıcı – yani sadece kendi mahallesinden olanların değil, istisnasız tüm vatandaşların hukukuna sahip çıkan – bir pozisyon alamıyor. Sadece tabandan söz etmiyorum. Yazarı-çizeri, bilim insanı, gazetecisi, tüm mürekkep yalamış CHP’lilerden, hatta Beyaz Türklerden söz ediyorum. Kendi ailemden de bire-bir biliyorum ki, Cemaat düşmanlığı, Kürt kimliğine karşı tutumları, liberal her şeyden nefret etmeleri gibi konularda sabit fikirliler ve hukukun bu grupları kapsayıcı şekilde işletilmesine tümüyle şüphe ve kaygıyla yaklaşıyorlar.

Perinçek ekolü, CHP içerisindeki hâkim görüş haline geliyor

Avrasyacı derin yapının ve Perinçek ekolünün dünya görüşü gittikçe CHP içerisindeki hâkim görüş haline geliyor. Bu görüşün solla-solculukla alakası yok. Marksist ideolojinin bile sadece toplum kontrolü, hukuk anlayışı ve liberal demokrasiyi “burjuva demokrasisi” olarak aşağılaması gibi özelliklerini alıp, mesela ekonomik eşitlik gibi hedeflerini es geçiyorlar. Zaten işlenmemiş Marksizm diye niteleyeceğim ideoloji, Avrupa sosyal demokrasisine temel oluşturmuyor. Batı sosyal demokrasisi içinde liberal demokratik değerleri büyük bir duyarlılıkla koruyor. Türkiye’de sol hiçbir dönemde liberal demokrasiyle barışık olmadı. CHP her zaman jakoben ve “devrimci” bir niteliğe sahip oldu. Devrimden dönüşümü değil, zorla iktidara sahip olmayı anladı. Hukuku “iktidarın köpeği” olarak gören bu ekol, temel anayasal hakları uygulamada daima zorlandı. Darbe dönemlerinin “hukukuna” bu nedenle hiçbir darbeden sonra cezai müeyyide mekanizmasını ve hukuku işletmedi. Şimdi Erdoğan’ı vitrine koyup kendi siyasi gündemini uygulayan bu yapı, elbette 696 sayılı KHK konusunda da aynı stratejiyle hareket ediyor.

Ana muhalefet partisi CHP, 60,000 siyasi tutukluya da, 160,000 KHK ile kamu görevinden ihraç edilen memura da bu nedenle itiraz etmiyor. CHP içindeki baskın kanat olan ulusalcılar (tıpkı MHP gibi algılarla) kamuda yapılan “temizlik” operasyonunda hukuk falan aramıyorlar. Zaten hukukun olduğu bir ülkede 160,000 kamu görevlisi bir yıl içerisinde kitlesel olarak görevden alınırsa, her aklı başında insan bu durumun hukuk devletinin olağanlığında gerçekleşebilecek bir şey olmadığını görür. Ve siyasi sistemi artık hiç kimse bir anayasal demokrasi olarak nitelemez. Dolayısıyla CHP, düşük yoğunluklu ve “laiklik odaklı” bir çakma muhalefet yapıyor ve tüm Türkiye tarihi boyunca yaşanan en ciddi kitlesel faşizan takibat politikalarına ve korkunç boyutlara ulaşan hukuksuzluğa karşı çıkmak bir yana, zımnen onay veriyor. Bir ara Kılıçdaroğlu kamu görevinden ihraç edilenleri gündemine almaya gayret etti, ama başaramadı. Kanımca Kılıçdaroğlu da etkisinin sınırlı olduğunu biliyor. CHP içerisinde Alevileri kontrol altında tutmak stratejik önemi haiz bir durum olduğundan, Kılıçdaroğlu’nu vitrinde tutarak bunu sağlıyorlar.

Faşizmle mücadele edilmeli, AKP veya Erdoğan’la değil

Dostlar, bakın buraya açıkça yazıyorum: faşizmle mücadele edilmeli, AKP veya Erdoğan’la değil. Faşizm bir bütündür. İlkesel seviyede yaklaşın soruna. Bugün kimler anayasanın rafa kaldırılmasına itiraz etmiyor sorusunu sorun. Anayasanın size sağladığı (kısıtlı da olsa) hak ve özgürlükler, bugün mumla aranılacak seviyelere geriledi. Ağzını açanı “Fetö’cü” diye içeri alabilen bir mekanizma kuruldu. Bu mekanizmanın içinde olan AKP’liymiş, MHP’liymiş, CHP’liymiş, fark etmez. Sizin haklarınızı hiç biri savunmuyor, savunmayacak. Her biri kendi çıkarları bakımından hukuksuzluğa sahip çıkıyor. Liberal demokrasiyi temsil eden Batı’ya karşı üçü de düşman. Kılıçdaroğlu’na bile Yunan Adalarını alacağına yönelik bir mega-faşizan söyleme itmeyi başardılar! Bunu söyleyen bir parti, sol-sosyal demokrat falan değil, normal bir anayasan parti olamaz, düzgün işleyen bir demokraside. Bir “sol” parti bunu söylerse, halk Erdoğan’a neden karşı çıksın ki?

Türkiye’de demokrasiyi talep eden tek sol parti var, o da HDP. İYİ parti de dâhil, sağda ise hiç bir partinin demokrasi diye bir derdi yok! İçindeki etnik milliyetçiliğe karşın, HDP en azından ilkeli şekilde insan haklarına sahip çıkıyor. Çünkü derin devletin zulmüne uğrama konusunda, üzgünüm doğruyu yazmak zorundayım, Kürtler herkesten, hepimizden deneyimli! Oğluna, kızına istediği ismi koyamayacak kadar hakkı gasp edilmiş bir toplumun milletvekillerinin demokrasi, hak, hukuk talep etmeleri şaşırtıcı değil. Ama sistemin esas sahibi olduğuna dair derin bir inanç taşıyan CHP’lilerin, sistemin bugünkü zorbalarına karşı sol ve demokratik muhalefet yapmasını bekleyenlerin, ileri derece naiflik hastalığından muzdarip olduğu kanısındayım.  Liberal değerlere sahip olmak Türkiye’de küfür olarak kullanıldığı sürece ne ağır insan hakları ihlalleri biter, ne azınlıklar haklarına kavuşur, ne de insanca bir siyasi düzen kurulabilir. Ve ülke daha çok uzun süre KHK’larla yönetilir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.12.2017 [TR724]

Kimler tekrar göreve geldi de… [Hasan Cücük]

‘Nerede kalmıştık’ sözleriyle Galatasaray’da 4. Fatih Terim dönemi başlamıştı. İlk maçında sahasında ligin flaş ekiplerinden Göztepe’yi 3-1 yenerek iyi bir başlangıç yaptı. Tudor’lu Galatasaray’ın sahasında rakiplerini ezerek yendiğini dikkate aldığımızda Fatih Terim’le ilgili asıl değerlendirmeler deplasman maçlarıyla olacak. Tudor’un Galatasaray’ı sahasında sadece Fenerbahçe ile berabere kalırken, diğer bütün maçlarını kazanmıştı. Asıl mevzumuz Fatih Terim’in ilk maç başarısı değil, Terim gibi bir takıma birden fazla gelenlerin performansını mercek altına almak. İşte o isimler ve başarıları.

JUPP HEYNCKES (BAYERN MÜNİH, 4 DÖNEM): Efsane teknik adamın Bayern Münih’le yolu ilk kez 1987’de kesişti. Futbol kariyerinin 12 yılını geçirdiği Mönchengladbach’ta 8 yıl teknik adamlık yapan Heynckes’in 1. Bayern döneminde 2 Bundesliga şampiyonluğu ve iki Almanya Süper Kupası başarısı bulunuyor. Jürgen Klinsmann’ın kovulmasıyla yeniden Nisan 2009’da Bayern Münih’e gelen Heynckes’in bu gelişi sadece 5 maçlığınaydı. 5 maçın 4’ünü kazanarak, takımını lig ikincisi yapmıştı. Heynckes’in üçüncü gelişi 2011’de gerçekleşti. Özellikle 2012-13 sezonu muhteşem geçti. Bundesliga şampiyonluğuna Almanya Kupası’nı ekleyen Heynckes, başarısını Şampiyonlar Ligi ile taçlandırdı. Sezonu 3 kupa ile kapatan Heynckes emekliye ayrılıp köşesine çekildi. Dördüncü gelişi tıpkı ikincisi gibi kulübünün ‘gel’ çağırısından sonra oldu. Bu sezon Carlo Ancelotti kovulunca takım emekliye ayrılmış Heynckes’e teslim edildi. Şu an ligde lider ve şampiyonluğun bir numaralı favorisi. Kısaca Heynckes’in her gelişi muhteşem oldu.

ŞENOL GÜNEŞ (TRABZONSPOR, 4 DÖNEM): 15 yıl Trabzonspor kalesini koruyup, 6 şampiyonluk yaşayan Şenol Güneş’in Karadeniz ekibinde ilk teknik adamlık dönemi Alman teknik adam Werder Biskup’un istifasıyla Eylül 1988’de başladı. Sezonu Trabzonspor 5. sırada bitirirken, yeni sezon öncesi Belçikalı kaleci Jean- Marie Phaff ile arasında çıkan sorun çözülmeyince istifa etti. İkinci kez 1993’te Trabzonspor’a gelen Güneş, 4 yıl görevde kaldı. 1995-96 sezonunda şampiyonluğu averajla Fenerbahçe’ye kaptırdı. 4 yılda tek tesellisi 1995’te gelen Türkiye Kupası oldu. 3. Güneş dönemi Ocak 2005’te başladı. 1,5 yıllığına gelen Güneş, sezonu Fenerbahçe’nin ardından ikinci sırada tamamladı. 2005-06 sezonunun 9. haftasında ise istifa ederek ayrıldı. Aralık 2009’da kovulan Hugo Boroos’un yerine 4. Güneş dönemi başladı. 4 yıl görevde kalan Güneş, 2010-11 sezonunda şampiyonluğu averajla yine Fenerbahçe’ye kaptırdı. Tek tesellisi yine Türkiye Kupası oldu. 2013’te Trabzonspor defterini kapatıp ayrıldı.

MUSTAFA DENİZLİ (GALATASARAY, 3 DÖNEM): Futbol kariyerinin 16 yılını Altay’da geçiren Mustafa Denizli, futbola veda etmeden bir yıl da Galatasaray formasını giymişti. Ünlü Alman teknik adam Jupp Derwall’in yanında stajını yapan Denizli, 1987’de ilk kez Galatasaray’ın başına geçti. 1988’de takımı şampiyon yaptı ve 1989’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale giderek tarihi bir başarıya imza attı. 1. Denizli dönemi 1989’da biterken, birer lig ve Türkiye Kupası başarısı yakalandı. 2. Denizli dönemi 1990’da başlarken, 2 yılda tek başarısı kazanılan Türkiye Kupası oldu. Kasım 2015’te Hamza Hamzaoğlu gönderilince 3. Denizli dönemi başladı. İddialı açıklamalar yapan Denizli, ‘Mart ayında Galatasaray’ı görürsünüz’ dedi. Ancak 11 haftada sadece 4 galibiyet alınca, Mart’ı göremeden Şubat’ta görevine son verildi.

ERSUN YANAL (TRABZONSPOR, 3 DÖNEM): Türk futbolunun büyük ümit bağlayıp da hayal kırıklığı yaşadığı teknik adamların başında gelen Ersun Yanal’la Tranzonspor’un yolu ilk kez 2007’de buluştu. 2007-08 sezonunun 10. haftasında Trabzonspor’da göreve başlayan Yanal, Nisan 2009’da istifa etti. 2014’te Trabzonspor’da 2. Yanal dönemi başlarken, bu dönem de sadece 1 yıl sürdü. Trabzonspor’dan ayrıldıktan sonra televizyonda yorumculuğa başlayan Yanal, yeniden 2016’da Karadeniz ekibiyle anlaştı. Özellikle bu sezon beklentiler büyüktü. Ancak ilerleyen haftalarda mağlubiyetler peş peşe gelince ligin 7. haftasında takımdan ayrıldı. Yanal’ın 3 dönemlik Trabzonspor yıllarında hiçbir başarısı bulunmuyor.

FABIO CAPELLO (MİLAN, 3 DÖNEM): Adını Milan tarihine yazdıracak olan Fabio Capello’nun ilk dönemi İsveçli Nils Liedholm’un kovulmasıyla 1987’de başlamıştı. 1. Capello dönemi geçici olduğu için sadece 6 hafta sürdü. İkinci kez 1991’de gelen Capello, 5 yıllık görevinde kulübüne 4 Serie A şampiyonluğu, 3 İtalya Kupası ve 1 Şampiyonlar Ligi kupası kazandırdı. 1997’de yolu 3. kez Milan’la buluşan Capello’nun bu dönemi sadece 1 sezon sürdü. Ligi şampiyon Juventus’un 30 puan gerisinde 10. olarak bitirince sezon sonunda takımdan ayrılmıştı. Capello’nun 2. dönemi Milan efsanesi olarak hâlen akıllarda.

[Hasan Cücük] 26.12.2017 [TR724]

Huzursuz Bacak Sendromu’nu çekmek zorunda değilsiniz! [TR724]

Milyonlarca insan, kendisine geceleri işkence yapan “Huzursuz bacak sendromu”ndan mustarip. Bacaklarınızı kaşımak, ayağa kalkıp dolanmak istiyorsunuz. Yatıp uyumak mümkün deği çünkü bacaklarınız kontrol edilemez bir şekilde seğiriyor. BBC, 80’li yaşlarındaki sanat tarihçisi Mary Rose’un yaşadıkları üzerinden bu rahatsızlığı inceledi, tedavi yollarını araştırdı.

Rose, yaşadığı bu ağır durum nedeniyle geceleri yatağa gitmek istemediğini belirtiyor. Sorunun ne zaman başladığını hatırlamıyor ancak teşhisin yıllarca konulamadığını söylüyor. Isırılma hissiyle başa çıkabilmek için bacaklarına çeşitli merhemler sürdü ancak bunlar da iyi bir gece uykusu çekebileceği kadar yardımcı olamadı. En sonunda Londra’daki Guy’s and St Thonas Hastanesi’ndeki uyku kliniğine sevk edildi ve nöroloji uzmanı Dr. Guy Leschziner tarafından tedavi edilmeye başlandı. Dr. Leschziner, “Huzursuz bacak sendromu sık görülen bir nörolojik rahatsızlık ve özellikle geceleri karşı konulamaz bir hareket etme hissi ortaya çıkartıyor. Çoğunlukla da bacaklardaki hoş olmayan hislerle bağlantılı. Her 20 yetişkinden birini etkiliyor ve ağır uyku yetmezliğine yol açabiliyor.” diyor.

Aslında tedavisi çok kolay

Huzursuz bacak sendromu çoğunlukla kalıtımsal bir hastalık ancak demir eksikliği varsa veya hamilelikte görülebiliyor. Tedavisi ise genelde kolay. Çoğu kişi için, kafein almamak, alkol ve belirli ilaçlardan uzak durmak yeterli olabiliyor. Bacakları germek ya da masaj da faydalı olabiliyor. Ancak bazıları için ilaç almaktan başka çare yok.

Müzik ya da sesli kitaplar dinlemek de rahatlamaya ve uykunun gelmesine yardımcı olabiliyor. Dr. Leschziner, bazen insanların yeniden uyku eğitimine ihtiyacı olabileceğini ve yatağa yatmanın zorlu bir gece değil, uyku demek olduğunu yeniden öğrenmenin faydalı olabileceğini söylüyor.

Hastalık nedeniyle yıllarca uykusuzluk çeken Mary Rose da bu tavsiyelerle kendi stratejilerini geliştirdi: “Müzik ya da sesli kitaplar dinleyerek, beynim çalışmayı durduruyor ve sonra uykuya hazır hale geliyorum. Ama bu yine de birkaç saatten fazla uyuyabildiğim anlamına pek gelmiyor.”

Dr. Leschziner ise bu süreç ile ilgili benzer ifadeler kullanıyor: “Aslında yaptığınız dikkatinizi dağıtmak. Müzik ya da dinlediğiniz hikâye hakkında düşününce, uykuya dalma sürecini düşünmüyorsunuz ve beyniniz pasif moda geçiyor ve sonra uyku sanki kazayla olmuş gibi geliyor.”

[TR724] 26.12.2017

'O yobazın cenazesi' [Ali Emir Pakkan]

Demokrat Parti iktidarını üçüncü dönemiydi. Dine hizmet edenler “terörist” gibi takip ediliyordu. Nurcu ve Süleymancı diye insanlar evlerinden toplanıyordu!

Bediüzzaman Said Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan son nefeslerine kadar hedefteydi!

16 Eylül 1959, İstanbul'da büyük bir cenaze töreni vardı. S. Hilmi Tunahan Hocaefendi vefat etmişti! Vasiyeti gereği, Fatih camii haziresine gömülecekti. Resmî izinler alınmıştı.

Ancak Demokrat Parti hükümeti, akıl almaz bir yola başvurdu. Büyük İslam alimi Tunahan’ın cenazesinin Üsküdar'dan Avrupa yakasına geçirilmesine izin vermedi!

İçişleri bakanı Namık Gedik’in talimatı ile naaşa el kondu. Tunahan ailesi ve talebelerinin ısrarları sonuçsuz kaldı. Bakan Gedik, “Götürün o yobazın cenazesini, Karacaahmet’te bir çukura gömün!” diye talimat verdi!

Tunahan Hocaefendi, binlerce insanın katıldığı cenaze namazının ardından Karacaahmet mezarlığına defnedildi! Vasiyeti, yerine getirilemedi.

20 Mart, 1960, Isparta’dan Urfa'ya doğru bir araba yola çıktı. İçinde asrın alimi Bediüzzaman Said Nursi vardı! Dostları ile vedalaşmıştı Haberi alan içişleri bakanı Gedik, emrindeki polisi harekete geçirdi: "Derhal Said Nursi’yi geri döndürün! "

Asrın Alimi, son yolculuğundaydı!

Urfa İpek Palas’a geldiğinde çok hastaydı! Bakan, üst üste valiyi, emniyet müdürünü aradı: "Gerekirse çöp arabasına bindirin, şehirden çıkarın!" diyordu! Urfalı, otelin önüne yığıldı. Üstadına sahip çıktı. Ve Nursî, 23 Mart 1960'ta otel odasında hayata veda etti. Cenazesine binler katıldı.

DP, sona yaklaşmıştı. 27 Mayıs 1960’da cunta yönetimi devraldı. Peki Namık Gedik’e ne oldu? Tekme tokat gözaltına alındı ve bir çöp kamyonu ile Harp okuluna götürüldü! 3 gün sonra da hapsedildiği odasının penceresinden atlayıp öldüğü söylendi! Cesedi 15 gün morgda bekletildi! Bayan Melahat Gedik, “Altı kişinin mezarlığa gelmesine izin verildi. Gömülürken mezara yaklaştırılmadık.” diyecekti...

Süleyman Hilmi Tunahan ve Bediüzzaman Said Nursi, zulmün en şiddetli zamanlarında talebelerine hep sabrı tavsiye etmişlerdi...Tunahan, “Evliyanın kılıcı kınında değildir. Kimseyi kesmezler ama üzerlerine giden kesilir. Bizim dünya hayatımızdan korktukları gibi vefatımızdan da korkacaklar!” derken; Bediüzzaman ise, “Ben rahmet-i İlâhî’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! ” demişti...

Zaman onları haklı çıkardı...

[Ali Emir Pakkan] 25.12.2017 [Samanyolu haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Diyaloğun bizcesi [Dr. Hüseyin Kara]

İnsan, yaratılışı itibarıyla çevresine açık duran ve etrafı ile her zaman temas kuran bir varlıktır. Görme, işitme ve konuşma kabiliyetleri en mükemmel şekliyle insana hibe edilmiş olup bu ihsasları kontrol eden akıl da tamamlayıcı bir unsur olarak insan için harika bir nimettir. Bu özellikleri ile maddi anatomisi mükemmelleşen insanın aynı zamanda manevi anatomisi de latife-i rabbaniye ihtisaslarıyla bezenmiştir.  Bu kusursuz donanımıyla insan, melekler dahil bütün varlıkların kıblegahı olma konumunu ihraz etmiştir. İmanın nuru böyle bir varlığı aydınlatınca o zaman insan-ı kâmil olma yoluna girilmiş denilebilir. Yukarıda sayılanların hepsinin Yüce Yaratıcı tarafından insana karşılıksız verilen mevhibe-i ilâhi olduğuna hiç şüphe yoktur. Bundan sonra ömürle başlayan dünyadaki imtihan sürecinde, insan bu potansiyelleri nasıl kullandığından sorumlu tutulacaktır.

Mümin, Allah’ın kendisine lütfettiği bu nimetleri, olmayan herkesle paylaşmayı hayatının gayesi sayan bir anlayışın insanıdır. Bu konuda asla kıskançlık göstermez. Hatta, kendindeki güzellikleri paylaşmayı önemli bir vazife addeder ve bu uğurda yapılması gerekenleri yapmaktan da asla çekinmez. Çünkü, müminin paylaştığı değerler, verilince azalan veya tükenen değil, tam tersine paylaşıldıkça bereketlenen bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir.  Adeta insanın elinde yanmakta olan bir mumdan başkalarının henüz yanmayan mumlarını tutuşturması sonrasında, kendi ışığında bir azalma olmadığı gibi yeni tutuşturduğu mumların ışıklarıyla ortamı daha fazla aydınlığa kavuşturacaktır.

Müminin, medenî cesareti oldukça yüksek olmasına karşılık, kullandığı uslübunda ve takındığı tavrında asla kibrin ve gururun yeri yoktur. Bu konuda ölçü şüphesiz enbiya-yı kiramdır. Vahye açık gönüllerin sahipleri olan bu numune-i imtisal yüce kametler, hem emsalsiz bir cesaretin sahibidirler hem de inayet-i ilâhi altındadırlar. Üstelik en kıymetli gerçekler onların ellerinde bulunmakla birlikte  insanlara yukarıdan bakıp, haşa, böbürlendiklerine hiçbir Allah’ın kulu şahit olmamıştır. Çünkü, kibir ve gurur diyaloğa engel olan şeytanî birer tavır olmaları itibarıyla asla peygamberlerde bulunmazlar. İmanın gücünden kaynaklanan medenî cesaret, bilgi ve tecrübe donanımı ile bir araya geldiğinde, insanların birbirleriyle olan ilişki düzeyinin yüksek bir seviye kazanacağı izahtan varestedir. Onun için bütün peygamberler, insanları imana davet etmek için hep onların ayaklarına gitmişlerdir.

Müminlerin, diğer insanlara fark atacak seviyede imanî üstünlükleri her zaman mahfuz olmakla birlikte ( Âl-i İmran, 3/139 ) tevazu ve mahviyetleri diğer insanlarla temas kurup, insanlık ortak paydasında bir araya gelmelerine asla engel teşkil etmemektedir. Hiçbir zaman da etmemelidir. Kitap ve sünnetin haram saymadığı her ortamda ve herkesle buluşup konuşmak, insanlığın ortak dertleri ile ilgilenmek, bugünün müminlerine düşen en önemli bir sorumluluktur. Yedi milyarı aşkın dünya nüfusunu teşkil edenlerin, farklı coğrafyaların farklı kültür ve renklerindeki insanlar olsalar da, ortak problemleri hiç değişmemektedir. Mesela; hangi ülke, gençliğin eğitim ve öğretimi konusunu dört dörtlük çözüme kavuşturabilmiştir? Hangi millet, yoksulluğa tam bir çare bulabilmiştir? Hangi devlet, toplumun ihtilaflı konularını asgariye indirebilmiştir? Bütün bu hayatî konulara müminlerin sağlayacağı katkılar için insanlar arasında münasebetlerin kurulması elzemdir.

Müminin, gönlü herkesle temas kuracak kadar geniş bir insan olması itibarıyla, bu işe öncülük yapması gerekmektedir. Diyalog kurmanın ilk adımının müminlerden gelmesi kadar tabii bir şey yoktur. Müminlerin görüşüp konuştuğu herkese verebileceği şeyler olabileceği gibi, onlardan alabileceği çok şeylerin de olabileceğini gözardı etmemelidir. Bu nezaketli tavır, diyalogların uzun süreli olmasına katkı sağlar.

İslam tarihinde, Mekke ve Medine’den dünyaya ilk hicret edenler, gittikleri ülkelerde karşılaşacakları insanların inanç haritalarını hazırlamayı hiç düşünmemişlerdir. Muhataplarının insan olmaları onlar için yeterli idi. Aralarındaki insanlık ortak paydası, görüşmek ve konuşmak için kâfi geliyordu. Dil problemi ilk zamanlar için engel teşkil etse de, o da zamanla aşıldı. Eğer yol bu ise ve bu yolun doğru olduğuna günümüz müslümanları inanıyorsa, o zaman yapılacak iş her konuda sahabe efendilerimizi örnek aldığımız gibi bu konuda da onların yollarını izlemek olmalıdır. Başka ülkelere gitmek, o günlerde daha çok ticaret vesilesi ile olduğundan, gidenlerin ve gidilenlerin ortak menfaatleri söz konusu olduğu için, ticarî dil bu farklı coğrafyalara mensup insanların birbirleriyle anlaşmalarını da kolaylaştırıyor olabilir.  Çoğunlukla müminler başka insanların ayaklarına gitmişlerdir. Az sayıdaki diğer insanların da yine ticaret için İslam coğrafyasına geldikleri müşahede edilmektedir. İman davasını anlatmak ve farklı insanlarla görüşmek maksadı ile zaten ilk hareketin müminler tarafından başlatılması peygamberanî bir duruştur. Zira O (sav) herkesin ayağına giderek tebliğde bulunurdu. Gidemediklerine de elçilerle mektuplar göndermeyi ihmal etmezdi. Bu tavır mümini konumundan asla düşürmez. Sadece Medine’de heyetler halinde Efendimiz’i(sav) ziyaret etmeye gelenler olmuştur. Necranlı Hristiyan heyeti gibi.

Mümince bir diyaloğun kırmızı çizgilerinin olması gayet tabiidir. Dinin özünden asla taviz verilmeden diğer insanların müminleri yakından tanımasına fırsat sağlamaya ve müminlerin de onları tanımalarına matuf biraraya gelişler olmalıdır. Bu görüşmelerde, tarafların birbirlerine dinlerini veya dinsizliklerini baskı aracı olarak kullanmaları değil, her yönüyle tanışmayı ve diyalog yollarını açık tutmayı hedeflemeleri esastır. Zaten, Allah’ın insanları farklı yaratmasının hikmeti de budur. ‘‘ Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülalelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız takvada en ileri olandır.’’( Hucurat, 49/13 ) buyurmak sureti ile Allah, insanlar arası diyaloğun lüzumunu ortaya koymuştur.
         
Günümüzde insanların diyaloğa duydukları ihtiyaç dünden daha fazladır. Zira, gelişen teknolojiye ulaşma rahatlığı insanları maalesef yalnızlaştırmıştır. Azalan insanî ilişkiler özellikle ileri yaşlarda olan insanları çok daha derinden etkilemiştir. Hele yaşadığı yeri değiştiren insanlar, kalabalıklar arasında yalnız yaşamaya mecbur bırakılmaktadır.

Doksanlı yılların başında Hizmet Hareketi’nin yurt dışına açılması ile birlikte bizim insanımız ilk defa milletimizin dışındaki insanlarla karşılaştı. Tamamen amatör bir ruhla gidilen ülkelerde gayr-i müslimlerle ilk defa diyaloğa geçildi. İşin içinde olmayan ve komplo teorileri üretme meraklısı olan kişiler, bu diyalogların dışardan üretilen projeler olduğuna inanabilir. Fakat işin aslı katiyyen zannedildiği gibi değildir. Başta Allah’ın inayeti sonra Hocaefendi’nin ufku ve teşvikleri, nihayetinde Anadolu insanının cesaret ve fedakarlığının olduğu bu işte olmayan bir şey varsa o da dış güçlerin parmağıdır. En yakından en uzağa doğru başlatılan diyalogların gelişme seyri böylece devam etmiştir.

Hizmet Hareketi mensupları, yurt dışındaki gayr-i müslimlerle diyalog kurduktan sonra Anadolu’da da farklı din mensupları ile diyalog kurmanın lüzumuna inanmaya başlamıştır.  Bir iftar sofrası etrafında bir araya gelenler belki de farklı inançlara mensub olan insanlar olarak ilk defa buluşmanın heyecanını yaşadılar. Herkes bu konudaki gecikmişliğin farkındaydı fakat kimse aynı ülkede yaşadığımız ve kader birliği yaptığımız bu vatandaşlarımızla neden bu kadar geç bir araya geldiğimizi izah edemiyordu.

İlk defa Hizmet Hareketi mensuplarının başlattığı bu diyaloglara ‘‘Dinler arası diyalog’’ denmesi belki yanlıştı. Hatta, ‘‘Dindarlar arası diyalog’’ demek de eksik bir adlandırma idi.  Eğer bu gayretlere bir ad vermek gerekli ise, bunun en doğrusu kanaat-i acizanemce ‘’İNSANLAR ARASI DİYALOG’’ olmalıydı. Çünkü, diyalog kurulan insanların her biri bizden farklı olabilir, insan olmaları hariç. İnsanlık ortak paydası da zaten temas kurmak için yeterli bir bağdır. Başka bir bağlantı aramaya da gerek yoktur. İnsanı insan olduğundan dolayı sevip onunla diyalog kurmak onun sıfatlarını da sevmek anlamına gelmez.

İnsan temelli, bu masum diyalog çalışmalarının amansız düşmanları  kısa sürede devreye girmede gecikmedi. Hasetleri akıllarının hatta imanlarının önüne geçmiş bir sürü insan bu işi sabote etmek için uydurmadıkları iftira ve tezvirat bırakmazken, bir müddet sonra kendileri farklı din mensupları ile diyalog kurmakiçin iftar sofraları tertiplemeden geri kalmadılar. Evet yapılan iş yanlış bir iş değildi. Tam tersine isabetli fakat gecikmiş bir işti. Türkiye’de birilerinin duygu ve düşünceleri bizden farklı olabilir. Bunu anlayışla karşılamalıyız. Zira hayatında müslümanların dışında hiçbir Allah’ın kulu ile oturup bir şey konuşmayı bilmeyen ve de beceremeyenlerin bu ulvî duyguları anlama ihtimal yoktur.

Hizmet Hareketi, bir çeyrek asır önce büyük bir cesaret ve fetanetle başlattığı bu diyalogların şimdilerde ne kadar önemli olduğunu bizzat yaşayarak görmektedir. Böylece dünya insanı ile entegrasyonun ancak eğitim, yardımlaşma ve diyalog ile mümkün olabileceği kanaati kuvvetlenmiş oldu. 25 yıllık bu zaman süresinde dünyanın farklı coğrafyalarının farklı kültürlerindeki insanları tanıma fırsatını, insanlarla diyalog kurma cesareti ve lüzumuna inanma sağlamıştır. Tabii ki bu arada görüştüğümüz insanlar da bizleri tanıdılar. Doğru tanıdılar ki o insanlar en kıymetli varlıkları olan evlatlarını, bizim eğitim kurumlarımıza vermede bir sakınca görmediler.
     
İnsanlarla diyalog kurup, onlarla görüşüp konuşmanın şimdiye kadar hiçbir olumsuz tarafı ve zararı olmadığı gibi çok büyük faydaları olmuştur. Bu yol peygamberanî bir yol olması itibarıyla dosdoğru bir yoldur. Mensubu bulunmakla şeref duyduğumuz İslam dininin dünyadaki herkese ulaştırılması, müminlerin en önemli vazifesi ise şayet, bunun yolu insanlarla telepatik olarak görüşülerek, dinî tebliğ etmek olmayacağına göre; geride tek bir yol kalıyor, o da insanlarla diyalog kurmak. Bunun için ihtiyaç duyulan dil konusunu da dünya çapında halletmiş olan Hizmet Hareketi’nin mensuplarından başkası henüz ortalıkta gözükmemektedir.   

[Dr. Hüseyin Kara] 25.12.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara153@hotmail.com 

700 bebek hapiste; mahkeme başkanıyla şakalaşan IŞİD sanıkları tahliye [TR724]

Reina’da geçen yılbaşı gecesi 39 kişiyi öldüren Abdulkadir Masharipov’un da aralarında bulunduğu 51’i tutuklu 57 sanığın yargılandığı IŞİD katliamı davasında tahliye kararları çıkması dikkat çekti. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti geçtiğimiz günlerde, “İster Suriye’de ister Medine’de olsun gider savaşırım. Çünkü ben cihat savaşına inanıyorum” diyen, dava dosyasında yer alan tapelerde kendisine ‘şeyh’ diye hitap edilen ve IŞİD’e katılmak isteyenlere yardım ettiği anlaşılan Celil Çelik’in de aralarında bulunduğu 7 sanığı, delillerin toplanması ve ölçülülük ilkesi gerekçeleriyle tahliye etti.

Cumhuriyet’in haberine göre, 18 bin kadın ve 700’ün üzerinde bebeğin hukuksuz bir şekilde hapse atıldığı Türkiye’de Reina davasında tahliye edilen sanıklarla ilgili dosya içeriğinde yer alan bazı bilgiler Türkiye’de hukukun işleme yöntemini gösteriyor:

‘İSTANBUL’U BOMBALAMAYI DÜŞÜNÜYORUZ’

CELİL ÇELİK: Duruşma savcısı Onur Ekinci, tahliye edilmesi yönünde talepte bulunmadı. 5 gün süren Reina davasının son gününde savunma yapan Çelik, mahkeme başkanı ile birçok kez şakalaştı. Savunmasında cihat savaşına inandığını söyleyen Çelik, soruşturma aşamasında verdiği ifadede şunları söylemiş: “2 çocuğum Suriye’de. Oraya kaçak yollarla gittiler. Çocuklarımdan birinin Suriye’de IŞİD’in etkin olduğu bir bölgede bulunduğunu biliyorum. 2016 yazında bombardımanda öldüğünü duydum. Çocuklarımın en küçüğü şu an Silivri Cezaevi’nde bulunmaktadır. 2 aydır cezaevinde yatmaktadır. Yaklaşık 4-5 ay önce kaçak yollardan Halep’e gidip geldiğini biliyorum.”

Çelik’in, Kâğıthane’de bulunan ve kiraya verdiği evinde, sanıklardan İlkhom Dzhuraev kalıyor. Dzhuraev, Masharipov’un eşi ve iki çocuğunun kaçmasına yardımcı olan ve halen kaçak olan Osman Sodirov’un kullandığı araç otoparka çekildiğinde yakalandı. Çelik’ten kiraladığı evinde, 2 adet Kalaşnikof, bu tüfeklere ait şarjörler ve farklı bir isimle düzenlenmiş pasaport ele geçirildi. Çelik, baskın sırasında kiraya verdiği evde bulunuyordu. Buraya tesisat arızası için geldiğini söyleyen Çelik’in kendi evinde ise, bir adet fişek ve 6 tane cep telefonu bulundu. Çelik’in dijital inceleme raporunda, evinde bulunan hafıza kartında farklı açılardan çekilmiş ve Kalaşnikof fişekleri ile yazılmış “Darul İslam” kelimesinin fotoğrafı bulundu.

IŞİD’e gidene yardım

Dosyada Çelik’e ait çok sayıda tape kaydı da yer alıyor. Birçok konuşmada Çelik’e “Şeyh” diye hitap ediliyor. 6 Eylül 2016’da Rania Korena isimli kişi ile yaptığı konuşmada arayan kişi kendini Muhammed olarak tanıtıyor ve Suriye’ye gitmek istediğini orada “İslam Devleti’ne” gideceğini söylüyor. Çadırkent’ten Suriye’ye geçeceğini oradan Azez ve El Bab’a gideceğini belirtiyor. Bu sırada Çelik, “Şu an kapı açık. Gidebilirsin. Bayramdan dolayı rahat geçersin” diyor ve iki çocuğunun Musul’da, iki çocuğunun da Rakka’da olduğunu söylüyor. Suriye’ye ulaştığında kendisine bildirmesini isteyen ve orada her şeyden sorumlu olan biri olduğunu söyleyen Çelik, “Dewle’de her şey var” diyor. Çelik, 11 Temmuz’da Mustafa isimli kişi ile yaptığı konuşmada da Kilis’te olduğunu belirtiyor ve “Bayram üstü gidenler, gelenler var. Onlara yardımcı oluyorum mecburen” diyor.

‘İstanbul karışacak’

19 Ekim 2016’daki bir başka telefon görüşmesinde ismi belirsiz bir kişi Çelik’e “Şeyhim IŞİD bombalanıyor. Sağ mısın diye aradım seni. Var mı kayıp çok” diye soruyor ve evinin üstüne uçaksavar takma tavsiyesinde bulunuyor. Çelik de “Biz İstanbul’u bombalamayı düşünüyoruz. Biliyorsun savaş açanlar savaşa razı olurlar. Burası da karışacak. Zannetme sakin kalacak. Ateş her yeri…” diyor.

‘Emekli teröristim’

Çelik, Nadim Taşdemir isminde bir kişiye yolladığı 4 Kasım 2016 tarihli bir mesajda ise, “Ben emekli teröristlerdenim. Sorun yok hallederiz” diyor.

KATLİAMCIYLA KONUŞMUŞ

MUHAMMED KERİM: Savcı Onur Ekinci, Muhammed Kerim’in de tahliye edilmesi yönünde talepte bulunmadı. Kerim’in telefonunda yapılan incelemede Telegram programında Abu Huzayfa rumuzuyla Abu Muhammed isimli bir kullanıcı ile gerçekleştirdiği bir konuşma bulundu. İncelemede Abu Muhammed rumuzlu kişinin Reina katliamını gerçekleştiren Abdulkadir Masharipov olduğu belirtildi. Masharipov konu ile ilgili olarak Emniyet’teki ifadesinde şunları söylemişti:

“Ebu Huzeyfe isimli rumuzu kullanan ve benim Gıyasettin olarak tanıdığım şahsı IŞİD, adına faaliyet gösteren Rahova isimli arkadaşım 2016 yılı başlarında tanıştırdı. Gıyasettin isimli şahsın IŞİD adına faaliyet gösterip göstermediğini ya da İstanbul’da tüccarlık yapıp yapmadığını bilmiyorum. Rahova isimli arkadaşım bana bu şahsa 300 dolar vermemi söylediği için bu şahısla irtibata geçtim ve parayı verdim. Bu şahıs bana ben Konya’da iken İsveç’te tanıdığım olup olmadığını sordu. Ben de tanıdığımın olduğunu söyledim. O da bana İsveç’ten gelecek olan 15 bin dolardan bahsetti. Banka yoluyla gönderildiği zaman 1000 dolar kadar komisyon kesildiğini bu sebeple tanıdık biri vasıtasıyla elden getirilmesini istiyordu.”

Emniyet’ten yazı

Kerim ile ilgili Emniyet’in hazırladığı fezlekede, Kerim’in IŞİD içerisinde sorumlu düzeyde faaliyet yürüten şahıslar ile irtibatlı olduğu belirtildi. Örgüt adına para alışverişi ve finansman konularında faaliyet gösterdiği ifade edilen Kerim’in çeşitli kod isimler kullanarak örgüt adına faaliyetlerinde kimliğini gizli tutmaya çalıştığı kaydedildi.

55 BANKA KARTI VAR

HÜSNÜCAN KURBANOV: Katliamın firari planlayıcılarından İbrahim Danyelik kod isimli İbrahimjon Asparov ile ABD vizesi için irtibat kurduğunu söyledi. Evinde yapılan aramada yarı otomatik bir tabanca ve farklı isimlere ait 55 tane Özbekiskan Ulusal Bankası’na ait banka kartı bulundu. Bu duruma yönelik verdiği ifadesinde, “Özbekistan yurtdışına turistik amaçla çıkan vatandaşlarına 1500 dolar limitli kartlar vermektedir. Bu kartlar otel, restoran ve eczanede kullanılabilmektedir. Turistik amaçla gelen ve elinde 1500 dolar limitli kart bulunduran tanıdıklarım ile irtibata geçiyorum. Tanıdıklarımdan almış olduğum kartların limitini yüzde 8 komisyon aldıktan sonra nakit olarak kendilerine veriyorum. 55 tane ATM kartı bu işlemle ilgilidir” dedi.

TELEFONDAN IŞİD ÇIKTI

SABRİ BENTHABET: “Kadı” olmakla suçlanan sanık Yasser Mohammad Salem Radown’un Zeytinburnu’nda gözaltına alındığı evdeki aramada 1 adet Samsung marka telefon ele geçirildi. Telefonda IŞİD’e ait bilgilere ulaşıldığı belirtildi. İncelemede telefonun Sabri Benthabet’e ait olduğu ifade edildi. Telefonda Radown’un eşinin havalimanından alınması ile ilgili bir konuşma tespit edildi. Telefondaki sesli mesajlarda bir kişiye “Muaviye” diye hitap ediliyordu. Bu kişi soruşturma aşamasında IŞİD üyesi olduğunu itiraf eden ve güvenli evlerden sorumlu olan Abdurrauf Sert idi. Konuşmanın birinde Sert’ten Radown’un eşinin gelmesi için bir ev adresi isteniyordu. Masharipov, Sert’in soruşturma aşamasında verdiği adreslerden birinde yakalandı.

Yol sorunu çözülecek

Bir başka konuşmada da Tunus’tan Türkiye’ye gelecek birine “Yılbaşını geçmesin. Yılbaşından önce gelmeye çalış” dediği görüldü. Başka bir konuşmada ise dikkat çeken mesajlardan biri şöyle: “Arkadaşım Allah’a tevekkül et ve Cezayir’e git. Orası kolay, korkma. Burada yol sorunu yakında çözülecek. Devle’nin yolu yakında çözülecek. Buraya geldiğinde burada fazla kalmayacaksın.”

ARAÇ VE EV KİRALAMIŞ

ABDULLAH TÜRKİSTANLI: Masharipov’un eylemden sonraki geceyi geçirdiği Zeytinburnu’ndaki Mölcer Dağ Kafe’nin karşısında kitapçılık yaptığı belirtiliyor. Masharipov’u evinde sakladığı iddia edilen Devlet Mehmetali ise daha önce onunla ev kiralamak için pazarlık ettiğini söyledi. Türkistanlı, Emniyet’teki ifadesinde aynı zamanda araba kiralama işi de yaptığını söyledi. Soruşturma aşamasında ortağının, duruşmada çelişkili ifadeler veren Omar Asım ve Ahrar uşŞam’a bağlı Abdulhamid Han Tugayı’na giden sanık Abdulaziz Abdulhamiti’ye 1 ay süre ile araç kiraladığı ortaya çıktı.

[TR724] 25.12.2017

Kendinizi Google’a unutturabilirsiniz! [TR724]

“Google hizmetlerini kullandığınızda, bilgileriniz açısından bize güvenirsiniz.” Teknoloji devi Google, gizlilik şartları ve koşullarının ilk satırında kullanıcılarına neyle karşılaşabileceklerini bu kadar açık anlatıyor. Ancak bilmediğiniz şu olabilir, Google ‘Etkinliğim’ fonksiyonunda depolanan bilgiyi silme imkanı sağlıyor. BBC, Google’a kendinizi unutturabileceğiniz birkaç basit adımı yazdı.

1. ‘Etkinliğim’ fonksiyonunu silmek

Google, ne zaman bir arama yaparsanız, topladığı veriyi hesabınızla ilişkili bir şekilde saklıyor.

Yaptığınız her hareket kayıt altında oluyor. Örneğin form doldurmak ya da Gmail hesabınızın gelen kutusunu taramak…

Bütün bu veriler ‘Etkinliğim’ bölümünde toplanıyor. Sizin gitmeniz gereken yer de burası.

‘Etkinliğim’ için link

Silmek için özellikle aradığınız ögeleri ya da sayfaları ya arama fonksiyonunu kullanarak bulabilirsiniz ya da her şeyi veya belli bir tarih aralığındaki ögeleri seçebilirisiniz.

Google’dan işleminizin muhtemel sonuçlarına ilişkin bir uyarı çıkacaktır.

2.YouTube‘daki tüm faaliyetlerinizi silmek

Google, YouTube’da izlediklerinizi ve arattıklarınızı da takip ediyor.

Ancak bunu silmek de kolay. Öncelikle soldaki menüden ‘Geçmiş’ seçeneğine tıklayın, daha sonra sağdaki menüden ‘izleme geçmişi’ ve ‘arama geçmişi’ni seçerek temizleyin ya da silmek istediğiniz belirli bir aramayı da seçebilirsiniz.



3. Reklam verenlerin hakkınızda bildiği her şeyi nasıl silersiniz?

Google hakkınızdaki her şeyi bilmekle kalmıyor, bu bilgileri reklam verenlerle de paylaşıyor.

Sık sık arama geçmişinizle uyuşan reklamları görmenizin nedeni bu.

Ancak endişelenmeyin, reklam verenlere hangi bilgilerin iletildiğini bulabilirsiniz.

Bunu yapabilmek için, Google hesabınızda ‘Kişisel Bilgiler ve Gizlilik’ bölümüne girin.

Burada aradığımız ‘Reklam Ayarları’ seçeneği. Onun üzerine tıklayın ve ‘Reklam ayarlarını yönet’ kısmına tıklayın.

Daha sonra ‘Reklam Kişiselleştirme’ diye bir seçenek göreceksiniz. Eğer bunu devre dışı bırakırsanız, Google’ın sizinle ilgili tuttuğu diğer bilgilere ilişkin reklam almazsınız.

Ancak tamamen reklam almayı engellemek mümkün değil.

Google sizi ilgilerinize göre reklamları göremeyeceğiniz konusunda uyarıyor.

4. Google konum geçmişini silmek

Eğer Android cihazlarını kullanıyorsanız, Google, ‘Zaman Çizelgesi’ fonksiyonuyla telefon ya da bilgisayarınızla ziyaret ettiğiniz yerlerin listesini tutuyor.

Buradan kontrol edebilirsiniz

Google Haritalar’dan bu bilgiyi silmek için bu sayfayı ziyaret etmeniz gerek.

Konum geçmişinizi kapatabilirsiniz ve tüm geçmişi, tek bir günü ya da belli bir zaman dilimini silebilirsiniz. Ya da yaptığınız tek bir seyahati… Bunun için ‘Konum Geçmişini Duraklat’a basınız.

[TR724] 25.12.2017

Adem Sözüer: Kimse bu düzenlemeye dayanıp işlediği suçun sorumluluğundan kurtulamaz [TR724]

TCK ve CMK’nın mimarları arasında yer alan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adem Sözüer, son KHK ile getirilen “terör gerekçesiyle sivil ya da kamu görevlileri tarafından işlenecek suçların cezasız kalmasıyla’ ilgili düzenlemeye tepki gösterdi.

Twitter hesabından bu konuda paylaşımda bulunan Sözüer, “İşlenmiş suçlardan dolayı af çıkarılabilir. Ama, gelecekte işlenecek suçlardan dolayı sorumluluk doğmayacağı yönünde hukuki düzenleme yapılamaz. Kimse böyle düzenlemeye dayanıp işlediği suçun sorumluluğundan kurtulamaz. Her tür yorum/keyfiliğe açık. KHK düzenlemesi acil kaldırılmalı!” ifadelerini kullandı.

[TR724] 25.12.2017

Son KHK ile süreç tamamlandı: AKP’nin silahlı milis güçleri her şeye hazır! [TR724]

Son KHK ile AKP’nin silahlı milis güçlerinin işleyeceği suçların cezasız kalmasıyla ilgili düzenleme hayata geçirildi. 15 Temmuz’dan sonra silahlanmaya hız veren AKP yandaşı milis güçleri ise bunu söylemekten çekinmiyordu. Bunlardan birinde Ahsen TV’nin silah fuarında yaptığı röportajda, AKP’nin 15 Temmuz sonrası destekçilerini silahlandırmaya başladığı itiraf edilmişti.

Silah fuarında yapılan röportajda, Bora Silah Sanayi’nin görevlisi Selçuk Poslu, darbe girişiminin ardından poligonların kurulmaya, askeri taktik gruplarının oluşturulmaya ve insanların silahlandırılmaya başladığını söylüyor. Poslu, bir de “temennisini” ekliyor: “Allah izin verir de, yivli yani askeri silahın satışı çıksa da artık kendi silahımızı kullansak

***

Erdoğan’ın dünürü: Gerektiği zaman kullanacağımız silahlarımız var

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner, “benzer bir darbe girişimi ya da kalkışma anında” halkı sokağa dökebilmek iddiasıyla geniş bir iletişim ağı kurduğunu itiraf etmişti. “Kardeş Kal Türkiye” adını taşıyan grup Uzuner liderliğinde, anlık iletişim için WhatsApp grupları oluşturuyor, her ilçede telsiz sistemleri kuruyor, radyo yayını yapabilmek için şirket kuruyor. Grup, Sağlık Bakanlığı sertifikalı ilkyardım, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü sertifikalı insansız hava aracı–drone kullanım eğitimleri alıyor.

Grubun kuruluşunun temel amacı, “yeni bir darbe girişiminde, kalkışmalarda, halkı en kısa sürede sokağa dökmek” için iletişim altyapısı kurmak olarak açıklandı.

Bu amaçla, atılan ilk adım, popüler anlık mesajlaşma uygulaması olan WhatsApp için atıldı. “Kardeş Kal Türkiye” içinde yer alan herkes, bir WhatsApp grubuna dahil ediliyor. Gruba girmesi kabul edilen tüm katılımcılardan da kendi WhatsApp grubunu kurması isteniyor. WhatsApp grupları birbirlerinden habersiz. Ancak Uzuner, tüm grupları kontrolü altında tutuyor.

SİLAHLANIN ÇAĞRISI

Kardeş Kal Türkiye” grubunun 2017’in Ocak ayı başında düzenlediği daha dar kapsamlı, ilk toplantısında Uzuner, grubun amacı, çalışma stratejisi ve iletişim yöntemlerini paylaştı.

Uzuner konuşmasında, “Liderimiz ve özgürlüğün simgesi olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan etrafında kenetlendik. Ona bir zayiat gelmesini istemiyoruz” dedi. Grup olarak lazım olan cihazları aldıklarını dile getiren Uzuner, “En küçük cihazımız düdük. Arabamda megafon var. Gerektiği zaman kullanacağımız silah var. Böyle hazırlıkları yapmamız lazım” ifadelerini kullandı.

Uzuner konuşmasında bir akşam Ankara’dan yeni bir kımıldanmaya ilişkin bilgi geldiğini söyledi. Uzuner, “Arkdaşları aradım yok. Emniyet Müdürü’nü aradım, ‘öyle bir bilgi yok’ dedi. Sonra Allaha şükür durum müspet” dedi.

[TR724] 25.12.2017

Feyzioğlu’ndan KHK isyanı: ‘Dehşete düştüm, İnsanlar sokakta birbirinin kafasına sıkacak’ [TR724]

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Resmi Gazete’de yayımlanan 695 ve 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) için açıklamalarda bulundu. Feyzioğlu, KHK’da geçen “Bir vatandaş, terör eylemlerini ve devamı niteliğindeki eylemleri bastırmak için harekete geçerse… yargılanmaz” ifadeleri için “Dehşete düştüm” diyerek tepki gösterdi.

Çıkarılan KHK maddelerinin OHAL’le ilgisi olmadığını söyleyen Feyzioğlu, “Kapalı kapılar ardında, Saraylarınızda yasa çıkartacaksanız bu millet canıyla neyi korudu?” diye sordu.

Metin Feyzioğlu, 696 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de yer alan “darbe girişimi ve girişimin devamı niteliğindeki eylemler’e müdahale eden sivillerin cezai sorumluluğu doğmayacağı” şeklinde hüküm için Cumhurbaşkanı’na seslendi: “İnsanlar sokakta birbirinin kafasına sıkacak. Siz bunu nasıl önlersiniz. Sizin herhalde istediğiniz bu değil Sayın Cumhurbaşkanı. Siz yurttaşlarınızın birbirinizi vurmasını teşvik etmiyorsunuz herhalde. Dehşet içindeyim. Bunu derhal geri çekin. Kabile devletlerinde olmaz bu. Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Ne yapmak istiyorsunuz? Bunun altına imzası olanlar ne yapmak istiyorsunuz? Bunu kabul edemeyiz çok tehlikeli bir maddedir.”



[TR724] 25.12.2017

Kerem Altıparmak: KHK ile her şey terör suçu olabilir; her türlü vahşet hukuka uygun değerlendirilebilir! [TR724]

Ankara Üniversite’si öğretim üyesi Yrd. Doç. Kerem Altıparmak 696 KHK’nin 121. maddesi uyarınca “Terör eylemi ve bunun devamı niteliğindeki eylemleri bastırma kapsamında hareket eden” kişilerin idari, cezai ve hukuki sorumluluğu ileri sürülemeyecek.” maddesini değerlendirdi. KHK’da ‘cezalandırılmadan işlenecek eylemlerin bir sınırı var mı? diye soran Altıparmak, ilgili maddeleri sıralayarak, “Neredeyse herşey terör suçu olabilir.” dedi.

Altıparmak şu tespiti yaptı: “Terör kavramının kutsallaştırılmasının getirdiği noktada “ölüme terk edilen” değil en vahşi şekilde “kurban edilebilen” bir kategori yaratıldı. Ve kurban edilebilenler kategorisi de kurban etme yöntemi de o kadar muğlak ki, gerçekleşebilecek her türlü vahşet hukuka uygun bir eylem olarak değerlendirilebilir bundan sonra. İtiraf etmeliyim ki bu kadar ileri gidilebileceğini ben düşünememiştim.”

Altınparmak’ın Facebook hesabında yayınladığı yazı şöyle;

696 SAYILI KHK UYARINCA CEZALANDIRILMADAN İŞLENECEK EYLEMLERİN BİR SINIRI VAR MI?

696 KHK’nin 121. maddesi uyarınca “Terör eylemi ve bunun devamı niteliğindeki eylemleri bastırma kapsamında hareket eden” kişilerin idari, cezai ve hukuki sorumluluğu ileri sürülemeyecek. Peki nedir terör eylemi? Muhtemelen bunun tarifi için Terörle Mücadele Yasası’na bakacağız. Bu yasada terör eylemi diye bir eylem türü öngörülmüş değil. Ama iki farklı suç tipi öngörülmüş. Bir terör suçu diye bir kategori var. TCK’nin 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar terör suçu olarak tanımlanmış. Bir de terör amacı ile işlenen suçlar var. Bu suçlar Yasanın 1 inci maddesinde belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde, terör suçu sayılıyor. İkinci kategorideki suçlar TCK’nin 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319. maddelerine uygulanabiliyor. Neredeyse herşey terör suçu olabilir yani.

1. Şimdi “terör eylemi” kavramı bunların tamamını kapsayacak mı? Kapsamayacaksa kapsamayacağına kim karar verecek?

2. 2 yıldır Barış için Akademisyenlerin ne suç işlediğine savcı ve yargıçlar bile karar verememişken, bir kişinin terör eyleminin işlenmesi konusunda yanılmış olduğunu nasıl ileri süreceğiz? Ben terör eylemi sanmıştım, o yüzden bastırdım derse yanıldın mı diyeceğiz faile?

3. Bastırmada ölçüye bakacak mıyız? Bastırmak için önüne geçmekle, kafasına sıkmak, ateşe vermek arasında nasıl bir fark olacak? Esas düzenlemenin Boğaz Köprüsündeki linç eylemi için çıkarıldığı düşünülecek olursa abarttığım söylenemez herhalde. Bu koşullarda ancak bu şekilde durdurulabilirdi bu vatan hainleri derse ne olacak fail?

4. Örneğin şu anda neredeyse tüm gazeteciler, milletvekilleri, belediye başkanları terör suçlarından yargılanıyor. Bunların işledikleri suçlar KHK’nin 121. maddesi uyarınca “suç olmadan bastırılabilir” eylem niteliğinde midir? Değilse “suç olmadan bastırılabilir” terör öylemlerinin nesnel tanımı nedir? Kim nasıl yapacak bunu? Bir siyasi toplantıda söylenenleri savcılar terör suçu diye soruşturuyorsa, orayı basıp bu toplantıyı durdurmak isteyenlerin “terör eylemini bastırma” nedeniyle cezasız kalmamasını hangi gerekçeyle savunacağız?

Terör kavramının kutsallaştırılmasının getirdiği noktada “ölüme terk edilen” değil en vahşi şekilde “kurban edilebilen” bir kategori yaratıldı. Ve kurban edilebilenler kategorisi de kurban etme yöntemi de o kadar muğlak ki, gerçekleşebilecek her türlü vahşet hukuka uygun bir eylem olarak değerlendirilebilir bundan sonra. İtiraf etmeliyim ki bu kadar ileri gidilebileceğini ben düşünememiştim.”

[TR724] 25.12.2017

Ekrem Dumanlı’dan suikast iddialarına cevap: “Bu insanların birinin bile burnu kanarsa yıllar da geçse hukuk yakanızı bırakmaz” [TR724]

Ekrem Dumanlı youtube kanalında son zamanda başta Avrupa’dakiler olmak üzere dünya genelinde Erdoğan Rejimi’nde kaçmak zorunda kalan Türklere yönelik ‘suikastler düzenlenecek’ açıklamalarına cevap verdi. Yandaş gazeteci Cem Küçük’ün suikast yapılacaklar listesimde ismini saydığı Dumanlı, “Bir yandan yandaş medya tarafından cezaevlerindeki insanlar ve yakınları tehdit ediliyor. Diğer taraftan mafya tipi bu şantajcılıkla yurtdışına çıkmak zorunda kalan insanlar tehdit altına alınıyor. Türkiye mafya devleti gibi yönetiliyor.” dedi.

Ankara Milletvekili Aydın Ünal ile başlayan ve Cem Küçük ile devam eden tehdit, şantaj sürecini değerlendiren Dumanlı, “Dilim dilim doğrasan da senden korkan yok. Senden korkan senden beter olsun. Yaptıklarınız insani ve İslami değil. ‘Bir kaçının kafasına sıkarsan insanlar korkar’ diyorsu. Bu mafyanın yapacağı bir model. Sen mafya bile değilsin.” şeklinde konuştu.

“Bu hukuksuzlukların hesabı sorulacak diyen Dumanlı şöyle devam etti: “Türkiye’de yakayı kurtarabilirseniz bile uluslararası hukuk sizi yakalayacak. Bu insanların birinin bile burnu kanarsa sorumlusu sizsiniz, tepenizdeki insanladır.”

İşte o video;


[TR724] 25.12.2017

TÜSİAD’dan hükümete ‘son KHK’’yı geri çek’ çağrısı [TR724]

Türk Sanayici ve İşadamları Derneği  (TÜSİAD) son KHK’lerle ilgili hükümete düzenlemeyi geri çekme çağrısı yaptı.

TÜSİAD’ın açıklamasında ” Endişemiz, son KHK ile toplumumuzdaki bölünme ve güvensizlik ortamının daha da derinleşmesidir. Bu düzenlemeler Türkiye’de demokrasi, güvenlik ve hukuk devleti görünümüne zarar verebilir. Son KHK’nın amacının bu yönde olmadığı resmi yetkililerce de açıklanmıştır. Buna uygun olan gerekli düzeltmelerin yapılmasını ve OHAL ortamının geride kalmasını temenni ediyoruz” ifadeleri kullanıldı.

TÜSİAD’ın açıklaması şu şekilde:

“Son KHK’nın konusu olan düzenlemeler, toplumun geniş kesimlerini ilgilendirmektedir. Yeni KHK’nın içeriğinde yer alan ucu açık düzenlemeler, hukuk devleti ilkelerine uygun olmayacak neticelere sebep olabilir. Çünkü başka niyetle kullanılmaya elverişli bu düzenlemeler toplumun huzurunu etkileyecek birçok sıkıntıya neden olabilir.

Kuşkusuz, terörle mücadele mutlak bir kararlılıkla devam etmelidir. Ancak bu yönde başarılı bir politikanın temelinde, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması da yer almalıdır. 15 Temmuz hain darbe teşebbüssü sonrasında, ülkemizin artık hızla OHAL şartlarını geride bırakması gerekir. Bu ilerleme demokratik değerlerimiz, güvenlik ortamımız, uluslararası etki alanımız ve ekonomik rekabet gücümüz açısından elzemdir.

Dünya zor bir dönemden geçiyor. Bugün ülkemizin demokrasisi ve geleceğini ilgilendiren temel alanlarda milli uzlaşma ortamının tesisi daha da önem kazanmıştır. Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, vatandaşları arasında karşılıklı güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biridir. Birçok ülkede yüzde 60’ın üzerinde olan birbirine güven oranı, ülkemizde maalesef yüzde 12’dir. Endişemiz, son KHK ile toplumumuzdaki bölünme ve güvensizlik ortamının daha da derinleşmesidir. Bu düzenlemeler Türkiye’de demokrasi, güvenlik ve hukuk devleti görünümüne zarar verebilir.

Son KHK’nın amacının bu yönde olmadığı resmi yetkililerce de açıklanmıştır. Buna uygun olan gerekli düzeltmelerin yapılmasını ve OHAL ortamının geride kalmasını temenni ediyoruz. Hep ifade ettiğimiz gibi, şimdi daha güçlü Türkiye için toplumsal dayanışma içerisinde olmanın ve vakit kaybetmeden geleceğe bakmanın zamanıdır.”

[TR724] 25.12.2017

Kırık Kol ile, Nam Olsun da Kar Olmasın! [Kadir Gürcan]

İktidar ve hükümetin resmi propaganda yayın organlarından hep aynı şeyler seyretmek zorunda olmak katlanılmaz bir işkence. Sürpriz yok, heyecan yok. İnsan, ister istemez kendisini Soğuk Savaş Yıllarının tozlu ve gri havasında hissediyor. Tek Parti iktidarlarının en büyük yanılgısı bu. En az, yüzde kırk dokuzun kendilerini desteklemediklerini hatta sevmediklerini unutuveriyorlar.

TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda, film aralarına giren ve bitsin diye beklediğimiz kötü reklamlar gibi. Tek farkla ki, bitmek bilmez bir algı operasyonuyla karşı karşıyayız. Hiç olmazsa o yıllarda TRT Türkçeyi iyi kullanmaya dikkat ettiği için işe yarıyordu. Şimdi öyle mi? Günde bilmem kaç defa, büyük ekran TV’leri işgal eden Saray eşrafı, insanları canından bezdirdi. Kullanılan dili mevzu bile etmiyoruz.

İç siyasetin iyice heyecansızlığa gömülmesinden midir nedir, Zat-ı Alileri sudan bahaneler bulup bir ülkeye kafa tutmadan, tehdit savurmadan gününü geçiremiyor. İş yapamasalar da nam u şöhretin aleme yayılmasının en iyi yolu bu. Dıştan içe bir imaj problemi yaşandığı belli.

ABD’nin iki önceki Başkanı Bush, her sabah olağan-resmi görüşmelerinde, “Lord of War, Savaş Prensi” olarak şöhret bulan Dick Cheney’e “Hey Dick, bu sabah hangi üçüncü dünya ülkesini bombaladın!” diye takılırmış. Durumumuz farklı değil. Mevcut iktidar, her gün bir ülke ile dalaşmayı, olmazsa Anti-Amerikan söylemlerle iç siyasete ayar vermeyi günlük egzersizler haline getirdi.

17-25 Aralık münasebetiyle düzenlenen Şeb-i Aruz gecesinde -ki nezaket, kibarlık, çelebi gönüllü olmanın adresi olarak bilinir- savrulan tehdidin haddi hesabı yoktu. Ya hu, Mevlana’nın Mesnevisi ile de insan dövülmez ki? Elli binden fazla insanın suçsuz yere yattığı, bir o kadar ailenin de mağdur olduğu bir ülkede, idareyi elinde tutanlar bir de Mevlana’yı suiistimal etmezler mi? İnsanlar da bunu ekrandan seyretmek zorunda kalıyorlar.

Mevlana Merhum için, Şeb-i Aruz, Büyük Buluşma’ya kanatlanma günü sayılan 17 Aralık, bazıları için bütün kayıpların başlangıç günü oldu. O gün geldiğinde bütün muhakeme ve insicamlarını yitirmeleri bu yüzden. Her günlerine kavga edecekleri, düşman üretecekleri ya da vatan millet menfaati düşünmeden nota gönderecekleri bir ülke buluyorlar. Kaderin cilvesine bakın ki, 17 Aralık’ta bednam ile hatırlanacaklar.

Geçen hafta gündemi tutan Kudüs hamaseti bile heyecanları tetiklemeye yetmedi. Alın bir tane zorlama vecize; “Kudüs, insanlığın uyanmasına vesile olacak!” Kudüs insanlığın problemi değil ki! Ortadoğu’nun onlarca probleminden sadece bir tanesi ve liste başı değil. Bir tane aklı başında birisi de “Hangi uyanıştan bahsediyor?” diye de şerh ve izah talebinde bulunmadı. Herhalde, Mesnevi-i Şerif'te, Kudüs’e uyacak bir mısra bulunamadı.

Kudüs Meselesinde AB’nin farklı tutumunu, Türkiye’nin siyasi bir zaferi gibi algılayıp Milenyuma yeni bir Selahaddin-i Eyyübi kazandırmak için nefes tüketen havuz medyası da çaresiz. Kırık kol ile sağa sola yumruk sallayan Sayın Cumhurbaşkanı’nın dünya kamuoyundaki yıpranan imajını toparlamak çok zor. Arap aleminden bile, dişe-tırnağa dokunur bir tebrik gelmedi. Onlar da dağılan Türk Dış Politikası için kaçış yolu arandığının farkındalar. Biçare, maaşlı köşe yazarları “Erdoğan’ı sevme rehberi!” divanelikleriyle “Dünya sevimlisi!” liderlerinin nasıl takdir ve takdim edilmesi gerektiğine dair el kitapçıklarıyla durumu kurtaracaklarını sanıyorlar.

Stratejik yörüngede yer bulamayan, şahsi ve agresif çıkışların pahalı faturalarla geri döndüğünü defalarca tecrübe ettik. Türk Siyasetçilerinin bütün manevraları günübirlik ve tutarsız. Hareket zeminleri her gün biraz daha daralıyor.

Ertuğrul dizisindeki zorlama hamaset artık ilgi uyarmamaya başladı. Yeni bir Selahaddin-i Eyyübi dizisine ihtiyaç kaçınılmaz. Aralara bir yere Sayın Cumhurbaşkanı’nın “İnsanlığın uyanışı...” gibi lise seviyesindeki deyişlerini serpiştirmeyi ihmal etmeyin, sakın.

[Kadir Gürcan] 25.12.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Enes Kanter NBA tarihine geçti: 31 yıldır kırılamayan rekoru kırdı [TR724]

NBA Christmas Day olarak adlandırılan NBA Noel Günü maçlarında NBA oyuncumuz Enes Kanter rekor kırdı. 5 maçın seçildiği günde Kanter’in takımı  New York Knicks, Philadelphia 76ers ile karşı karşıya geldi. Maçı Philadelphia 76ers, New York Knicks karşısında  105-98 kazandı.

Maçta oyuncumuz Enes Kanter 31 sayı attı ve 22 ribaunt aldı. Maçtaki performansı ile göz dolduran Kanter, aynı zamanda NBA tarihine de geçti. Kanter, NBA tarihine geçmiş oyuncular Wilt Chamberlain’in 3 kez, Bill Russell  ve Bob Lanier bir kez kırdığı Noel Günü maçlarındaki 30 sayılık ve 20 ribaundluk rekoru elde eden dördüncü oyuncu oldu. Bu alandaki sayı limidini en son Bob Lanier 1971 yılında elde etmişti. Kanter ayrıca 1986’da Moses Malone’dan bu yana Noel’de 20 sayı ve 20 ribaundu alan ilk oyuncu oldu.

Bu başarısıyla birlikte Kanter, twitterda ABD gündeminde TT (Trend Topic) oldu. Hakkında binlerce tweet atıldı.

[TR724] 25.12.2017

Taşeron KHK [Semih Ardıç]

Kamuya hizmet veren taşeron şirketlerde istihdam edilen 1 milyona yakın işçiden ancak 400 bini için kadro tahsis edildi. Bütçe açıklarını 28 milyar liralık zam paketi ile kapatmaya çalışan hükûmet, kaynak sıkıntısı had safhaya çıkınca daha evvel ilan ettiği kadro rakamının yarısına ancak kadro verebilecek.

Üstelik bahse konu tahsisat kanunla olmadı. Muhalefetin ‘taşeronların sendikalı işçilerle eşit haklara sahip olmasını mümkün kılacak bir kanun çıkaralım’ davetini kale almayan hükûmet, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile iktifa etti. KHK’nın tamamen veya kısmen iptali halinde verilen kadroların akıbeti ise meçhul!

TAŞERON, BİT’LERDE İSTİHDAM EDİLECEK

Resmî Gazete’de yayımlanan KHK, mahallî idarelerde personel çalıştırmaya dayalı hizmet alımı dahilindekilerin tamamının belediye iktisadi teşekküllerinde (BİT) işçi kadrolarına alınmasına imkân tanıyor. Kamuda, hassaten mahallî idarelerde artık taşeron ihalesi yapılmayacağı için 20 bine yakın taşeron şirket kepenk indirecek.

Ekseriyeti mahallî idareler (belediyeler), hastaneler ve adliyelerde çalışan taşeron işçilerden 4 Aralık 2017 itibarıyla iş başında olanlar kadro için müracaat edebilecek. İşçiler on gün içinde çalıştıkları idarenin hizmet alım mukavelesinin yapıldığı birime daimî işçi kadrolarında istihdam edilmek üzere yazılı talepte bulanabilecek.

Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik, yaşlılık veya malullük aylığı alan taşeron işçiler ise bu haktan istifade edemeyecek.

MİT’TEN TEMİZ KÂĞIDI YOKSA KADRO DA YOK

Aday işçilerin yazılı imtihan veya sözlü mülakatları geçmesi ve Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yaptığı güvenlik soruşturmasından ‘temiz’ çıkması icap ediyor. Yazılı ve sözlü imtihanların ne kadar adil ve şeffaf olacağı ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) insafına kaldı.

Taşerona kadro vaadinde fazla dillendirilmeyen MİT fişlemelerine dair endişelerimi 8 Aralık’ta (http://www.tr724.com/mitten-temiz-kagidi-yoksa-taserona-kadro-yok/) tr724.com okurları ile paylaşmıştım. AKP, 12 Eylül 2010’da halkın yüzde 58’nin ‘evet’ diyerek onayladığı Anayasa değişikliklerini ihlal ediyor. Suç olan fişlemeler kamuda istihdamda ya da ihraçlarda mesnet veya hüccet kabul ediliyor.

KADRO BEKLERKEN İŞSİZ KALMAK…

Yazılı imtihan, mülakat veya MİT tahkikatından herhangi bir safhada takılan mevsimlik işçiler kadroya giremeyeceği gibi işini tamamen kaybedecek.

Doğum iznini kullanan, askerlik için ayrılmış olanlar, sözleşmesi askıda olanlar ya da sağlık raporuyla belirli süre çalışma alanından uzak kalanlar da kadro için müracaat edebilecek. Bu vaziyetteki kişilerin yerine işe alınanlar da aynı şartları haiz kabul edilecek.

MAAŞ ARTMIYOR, ASGARÎ ÜCRETE DEVAM

Daimî kadroya geçenlerin maaşlarında ise artış olmayacak. Taşeron işçi iken elde ettiği haklarla kadroya geçmiş sayılacaklar. Maaşlar, müteakip toplu sözleşme döneminde sendikalı daimî işçilere verilen zam oranında artırılacak.

Yeni sözleşme iki sene sonra imzalanacak. Dolayısıyla taşeron işçiler şu anda 1.404 TL olan asgarî ücret 2018 ve 2019 senelerinde kaç lira olursa o kadar maaş alabilecek.

Toplu sözleşme imzalandığında maaş formülü şöyle işleyecek:

Kamuya geçen taşeron işçi maaşı=Asgarî ücret+toplu sözleşme zam oranı

KADRONUN İÇİ BOŞ

Kamuda ikramiyeler dahil edildiğinde işçi maaşı 3 bin lirayı geçerken taşeronluktan geçenler bu tutarın yarısı ile iktifa edecek. Hükûmet en mühim başlıkta bir çözüm sunmuyor.

Bu da demek oluyor ki aynı dairede aynı işi yapan kişiler arasında maaş ve diğer haklar veçhesinden farklar yine giderilmiyor. Taşeron işçiler aynı şartlara razı olarak kalıcı kadro imkânına kavuşabilecek. İlaveten ‘adayların kamu aleyhine açtıkları davalardan feragat ettiklerine dair’ beyanname şartı var. Böylece hukukî mücadeleyi kazanan taşeron işçilerin diğerlerine emsal olma ihtimali de ortadan kaldırılıyor.

MEVSİMLİKLER YİNE BAŞKA BAHARA!

Kamuda taşeron işçiler kadar mevsimlik çalışanlar da mağdur oluyordu. Mamafih hükûmet mevsimliklere daha evvel verdiği kadro sözünü tutmadı.

Çaykur, orman işletmeleri ve şeker fabrikalarında mevsimlik işçi statüsünde çalışan 25 bin kişi ise daimî kadroya geçemeyecek. 696 Sayılı KHK’da mevsimlik işçilerin kadro talebine cevap veremeyen hükûmet, ‘bir parmak bal’ kabilinden bir karara imza attı. Buna göre bağlı bulundukları idarenin lüzum görmesi halinde mevsimlik işçilerin 5 ay 29 gün çalışma müddeti 9 ay 29 güne çıkarılabilecek.

Bu istisna tatbik edilse bile işçiler kıdem tazminatından mahrum kalacak. İdare ‘bütçe yok’ diyerek böyle bir uzatmaya gitmeme tasarrufunda bulunabilecek.

4C’LİLER NİHAYET

Kamu İktisadî Teşekkülleri’nde (KİT) özelleştirmeyi müteakip kamuda kalan ve 4C statüsüne alınan 20 bin civarında kişinin mağduriyeti kısmen de olsa giderilecek. Senelerdir muadili kişilere nazaran ciddi kayıplara maruz bırakılan 20 bin civarında kişi nihayet 4B (sözleşmeli memur) kadrosuna dahil edilecek.

Üstelik taşeron işçilere getirilen şartların hiçbiri 4C’lilere tatbik edilmeyecek. İmtihan, mülakat ve MİT’ten temiz kâğıdı yok… KHK’dan en kârlı çıkan kesim eski 4C’liler oldu.

3 BİNE YAKIN KİŞİ ARTIK İŞSİZ

AKP’nin devri iktidarında partiye yakın isimleri ihya etmek maksadıyla her fırsatta kullanılan taşeron sistemi kamuda adil çalışma şartlarını ortadan kaldırmıştı. Adaletsizlikleri gidereceğini beyan eden hükûmetin son KHK’sı yeni adaletsizliklerin kapısını araladı. Kendilerine yakın kişiler asgarî ücretle de olsa kadroya girecek.

Diğer taraftan aynı KHK ile aralarında asker, polis, öğretmen, doktor ve müfettişlerin bulunduğu 3 bine yakın kişi meslekten ihraç edildi. Kış ortasında işsiz bırakılanların yüreğine ateş düştü. OHAL’in ilan edildiği 20 Temmuz 2016’dan beri haklarında mahkeme kararı olmadan KHK ile kamudan ihraç edilenlerin sayısı 120 bini geçti.

TBMM VE KANUN YERİNE KHK

Bilvesile tekrar edeyim: Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) noterlik derekesine indiren OHAL rejiminde yayımlanan KHK’lar hukukî mesnetten mahrumdur. Her bir KHK, içtimaî huzur ve barışı daha derinden yaralıyor.

KHK’lara şu zaviyeden bakıyorum: Milletin iradesi Reis-i Cumhur, başbakan ve 26 bakana ihale ediliyor. Onların vekaleti ve imzası kâfi. KHK kolaycılığında iktidar mebuslarının dahi bir hükmü kalmıyor. TBMM, muhalefet ve içtimaî taraflar devre dışı bırakılıyor.

Taşerona kırpa kırpa verilen kadro bile KHK marifeti ile tahsis edildi. AKP’nin eseri ucube istihdam modeli taşeron sistemi lağvedilirken hükûmetin KHK’yı taşeron olarak kullanması dikkatten kaçmadı. KHK taşeronluğu Erdoğan rejiminin mütemmim cüzü haline geliyor.

Ezcümle mevcut şartlar altında kadroya geçecek taşeron işçiler ne hisseder bilmiyorum. Amma velakin birini sevindirmek için ötekinin mağdur edildiğini gördükçe benim içimden ‘hayırlı olsun’ demek gelmiyor.

TAŞERON İŞÇİYE KADRO HAKKI TANINAN İDARELER:

GENEL BÜTÇEYE DAHİL OLANLAR

TBMM

Cumhurbaşkanlığı
Başbakanlık
Anayasa Mahkemesi
Yargıtay
Danıştay
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu
Sayıştay
Bakanlıklar
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği
Jandarma Genel Komutanlığı
Sahil Güvenlik Komutanlığı
Emniyet Genel Müdürlüğü
Diyanet İşleri Başkanlığı
Hazine Müsteşarlığı
Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı
Devlet Personel Başkanlığı
Türkiye İstatistik Kurumu

AFAD

Gelir İdaresi Başkanlığı
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü
Meteoroloji Genel Müdürlüğü
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü


ÖZEL BÜTÇELİ KURUMLAR

Yükseköğretim Kurulu (YÖK)

Üniversiteler

ÖSYM

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Savunma Sanayi Müsteşarlığı
Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Atatürk Araştırma Merkezi
Türk Dil Kurumu
Türk Tarih Kurumu

TODAİE

TÜBİTAK

Türkiye Bilimler Akademisi
Türkiye Adalet Akademisi
Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu
Karayolları Genel Müdürlüğü
Spor Genel Müdürlüğü
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü
Orman Genel Müdürlüğü
Vakıflar Genel Müdürlüğü
Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü
Maden Teknik ve Arama Genel Müdürlüğü
Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü
Türk Akreditasyon Kurumu
Türk Standartları Enstitüsü
Türk Patent Ve Marka Kurumu
Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu

KOSGEB

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)
GAP Bölge Kalkınma İdaresi
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı
Kamu Denetçiliği Kurumu
Ceza İnfaz Kurumları İle Tutukevleri İşyurtları Kurumu
Mesleki Yeterlilik Kurumu
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı
Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu
Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı
Helal Akreditasyon Kurumu


DÜZENLEYİCİ KURUMLAR

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
Sermaye Piyasası Kurulu
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
Kamu İhale Kurumu
Rekabet Kurumu
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu
Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu
Sosyal Güvenlik Kurumu
Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü
Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı
Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı
Sosyal Güvenlik Kurumu
Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü
Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı
Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı
Kalkınma Ajansları
Milli Savunma Bakanlığı Akaryakıt İkmal ve Nato Pol Tesisleri İşletme Başkanlığı
Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı
Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıkları
Ereğli Kömür Havzası Amele Birliği ve Biriktirme Yardımlaşma Sandığı
Spor Genel Müdürlüğü Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlükleri
Kanunla kurulan fonlar ve kefalet sandıkları
Millî İdaresi Genel Müdürlüğü
Spor Toto Teşkilatı Başkanlığı

[Semih Ardıç] 25.12.2017 [TR724]