Mümini kimler sever? [Dr.Hüseyin Kara]

İnsan fıtratı itibarı ile sevimli bir varlık olup, yaratılışından gelen özellikler onu eşref-i mahlûkat seviyesine yükseltmiştir. Hele bu mükemmel bedene can veren ruh ile birlikte, Allah’a gerçek kul olmayı başarabildiği andan itibaren bu sevgi katlanarak çoğalmaktadır. Bu açıdan bakıldığında müminin en yakın dostu, onu bu vasıflarıyla yaratan ALLAH’tır. Bu gerçeği daha yakından anlama adına, insan taifesinden ve konumlarının zirvesinde iki peygamber olarak Hz. İbrahim (as) için Halil, Hz. Muhammed (sav) için de Habîb unvanının kullanılması, birisine Dost, diğerine Sevgili denmesi başka nasıl açıklanabilir? Bu yazıda mümini seven dört husustan bahsedilecektir. Bir sonraki yazıda ‘’Mümini kimler sevmez? ’’ başlığı altında da dört husus sıralanacaktır.

1-MÜMİNİ ALLAH (C.C) SEVER

MÜMİN, Allah’ın güzel isimlerinden biri (Gönüllerde iman ışığını uyandıran, kendine sığınanlara emân verip onları koruyan) olmasına rağmen,  bir sıfat olarak kendi ismini inanan kuluna uygun görmesi çok mânidardır. Fakat şaşırtıcı da değildir. Çünkü mümin kul ile, gerçek Mümin olan Allah arasındaki derin ilişkiler böyle olmayı gerektirir. Hiç şatahata girmeden bu kutsî irtibatı peygamberâni bir doğru anlayışla kavramak için, büyüklerin kulluğundaki tevazu ve mahviyete, hatta hacâlete bakmak yeterli olacaktır. Allah şüphesiz mümin kullarından yana, taraftır; kâfir, müşrik ve zalim kullara asla taraf olmadığı gibi. ’’ Allah kalplerine iman meş’alesini tutuşturduğu kullarını sevdiğini ilân etmektedir ve müminlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’’(2/257)

İman ile kurulan bu dostluk bağı kopmadığı müddetçe devam eder. Onun için iman yeryüzünde en büyük hakikat olma unvanını kazanmıştır. İmanı sayesinde insan bir anda Allah’ın dostu olma şerefi ile tanışır. Allah da kendisine dost seçtiği kullarına, bu dostluğa vefalı kaldıkları sürece vefanın en yükseğini yaşatır. Belki dünyadaki imtihan şartları bu kulları için ağır olabilir fakat bu işin farkında olanlar da zaten bu durumdan asla şikâyet etmezler. 

Allah’ın nezd-i ulûhiyetinde müminlere karşı böyle ilâhi muhabbetin olduğu bir hakikattır, yalnız bu muhabbetin kuldan Allah’a dönüşümü, kulun çaba ve gayretine ve tabiî ki Efendimiz’e (sav) tebaiyetine bağlanmıştır. ''De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.'' (3/31)  

Bu işin kader planında, Allah Efendimiz’i (sav) muhabbetin hamurundan yarattı ve O’nu Habibullah unvanı ile serfiraz kıldı. Fakat O da, o sevgiye layık olacak bir kulluk sergiledi. Bu kadar sevilen bir peygambere ümmet olup tabi olan müminler de, O’nun hatırına Allah tarafından sevilirler.  Mümini Allah sevmişse, başkalarına da sevdirmeyi murat buyurmuşsa artık bu fani dünyada başka yâran aramaya hiç ihtiyaç yoktur.

Esma-i Hüsna’dan biri olan VEDÛD (İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren. Sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya en çok lâyık olan) ismi ile, Allah mümin kullarını hem seviyor hem de kendisini onlara sevdiriyor. Allah müminleri seviyor ki günahlarına tövbe edenleri affediyor. Yine müminleri seviyor ki ebedî cennetleri onlar için hazırlıyor. Kur’anın pek çok yerinde takva, ihsan ve sabır gibi özelliklere sahip olan müminleri sevdiğini âleme ilan ediyor. Gerçek mümine düşen görev; Allah’ın bu sevgisini yitirmemek için gayret göstermek olsa gerektir.

2-MÜMİNİ MELEKLER SEVER

Allah’ın sevdiğini elbette melekler de sever. Daha doğrusu Allah onlara da müminleri sevdirir. Allah’ın yeryüzündeki şahitleri ve halifesi konumunda olan müminleri sevip onlar için dua ve istiğfarda bulunmak melekler için de büyük bir zevktir. Hem Allah’ın emrini yerine getirmenin verdiği ruhanî zevk hem de cennette beraber olacakları müminler ile dünyada tanışmanın verdiği zevki bir arada yaşamaktadırlar. Bir kudsî hadiste bildirildiği gibi ‘’ Allah yeryüzünde sevdiği müminler için Hz. Cebrail’i çağırıp ‘Falan kullarımı ben seviyorum sen de sev!’ buyuruyor. Ardından Hz. Cebrail diğer meleklere bu olayı duyuruyor’ Allah yeryüzünde falan müminleri seviyor, ben de seviyorum, siz de onları seviniz!’  böylece melekler de müminleri sever. Bu müminler için yeryüzünde bir sevgi halesi oluşmuş olur.(Buhari)

Allah’ın emri ve izni ile melekler müminlerin hem dünya hem de ahiretlerine müsbet katkı sağlayacak yardımlarda bulunurlar. Melekler bir taraftan müminler için istiğfarda bulunurlarken, diğer taraftan müminleri bela ve musibetlerden korumaya kadar pek çok sahada sevgilerinin tezahürünü gösterirler. (40/7,8,9) Bu üç ayette meleklerin, müminlerin dünya ve ahiretleri için Allah’a nasıl yalvarıp yakardıklarını görmekteyiz.

3- MÜMİNİ PEYGAMBER (SAV) SEVER

Bütün peygamberlerin, ümmetlerine karşı yüksek alakaları ve halis muhabbetleri olmuştur. Adeta enbiya, dünya hayatlarını feda ederek, ümmetlerini Firdevs cennetlerine taşımak için her türlü mehâliki göze alarak risalet görevlerini ikmal etmişlerdir. Buna peygamberler tarihi şahittir. Konu Efendimiz (sav) olunca, her sahada üstünlük O’na ait olduğu için  ümmetine muhabbette de en ileride O görülmektedir. Kıyamete kadar gelecek bütün insanların peygamberi olması(34/28 ) ve âlemlere rahmet olarak gönderilmesi (21/107) ayrıca hem insanlara hem de cinlere peygamber olarak gönderilmesi (Rasulü’s Sakaleyn) O’nu diğer enbiyadan ayıran üstünlükleri olduğunu ortaya koymaktadır. 

Efendimiz’in (sav) müminlere olan sevgisi dünyayı teşrif ettiği ilk andan itibaren başlar. Ümmetî, ümmetî diye yalvarış ve yakarışlarını Miraç gibi bir ortamda da unutmadığı gibi ruhunun ufkuna yürüdüğü zamana kadar hep taze kalan bir yalvarma olarak ‘Ümmetî’ demeye devam etmiştir. Miraç’tan dönüşünün sebebi de buna bağlanmalıdır. Miraç için ayrıldığı Mekke’de boykot ve hüzün varken öyle bir yere dönmenin başka bir izahı olabilir mi? Seyrettiği cennetlere, müşahede ettiği Cemali ba kemale müminleri de ulaştırmak için her türlü olumsuz şartlara rağmen geri döndüğü anlaşılmaktadır. İşte Nebi ile veliyi birbirinden ayıran en bariz fark budur. Peygamber, ümmeti için yaşar. Mahşerde de ümmetlerin başlarında peygamberleri olarak hesap vermeye çağrılacaklardır. 

Efendimiz’in (sav) müminlere olan sevgisini yakından kavrayabilmek için O’nun Allah’ın Habîbi olmasına ve O’nun bu konudaki donanımına bakmamız gerekmektedir. ‘ Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed’ ifadesi tam da bunu anlatmaktadır. Allah’ın en çok sevdiği kul olma şerefini taşımakta olan bir peygamber, müminlere karşı da re’fet ve şefkat yüklü bulunmaktadır. ‘’Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün (kalbi üstünüzde titrer) müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.’’ (9/128) Allah bu ayette kendi isimlerinden olan ‘’Raûf ve Rahîm’’i  Peygamberimiz’e (sav)  vermiştir. Daha önceki peygamberlere bu iki ismin birden verildiği hiç olmamıştır. 
  
4- MÜMİNİ DİĞER MÜMİNLER SEVER

İnsanlar arasındaki iman birlikteliği, en güçlü ve en kalıcı birliktelik olması itibarıyla, bu dünyadan başlayıp ebetlere kadar sürecek bir beraberliktir.  Bu sonsuz beraberlik, sevgisiz asla olamaz. Birbirlerini sevmeyenler birlikte yaşayamazlar. Müminler arasındaki bu sevgi imandan kaynaklanan iradî ve kalbî bir sevgidir. Bunun zıttı olan mümine buğz etmek, kin beslemek ve onu gıybet etmek haram kılınmıştır. (49/12) İslam dininin, müminler arasında tesis ettiği iman kardeşliği, ana-baba bir kardeşlikten daha üstün bir kardeşliktir. Zira aynı ananın evlatları aynı Allah’a inanmazsa ebediyen aynı yerde olamayacaklardır. Fakat mümin kardeşlerin, dünyada da ahirette de beraber olacaklarına şüphe yoktur. Onun içindir ki bir mümin her namazında selam vermeden önce okuduğu ‘’Rabbena âtina’’ duasında kadın-erkek  bütün müminlere dua etmektedir. Tabii ki diğer müminler de ona.. Müminin diğer müminleri sevmeden gerçek bir mümin olamayacağı da Efendimiz’in (sav) mübarek beyanları arasında yer almaktadır.’’Sizden birisi kendisi için sevip arzu ettiği şeyi mümin kardeşi için de sevip arzu etmedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz.’’  (Buharî-Müslim) 

Sonuç olarak; Müminin etrafında bu kadar güçlü sevgi halesinin oluşmasının, imanı sayesinde olduğuna hiç şüphe yoktur. İşte müminin sahip olduğu bu sevimli durumunu artırarak devam ettirebilmesi ancak kendisini sevenleri sevmesi ile mümkündür. Allah’tan, meleklerden, Efendimiz’den(sav)  ve diğer müminlerden gelen bu sevgi karşılık bulmazsa zamanla azalmaya ve nihayet sönmeye maruz kalabilir. Tarihte bu kötü akıbeti yaşayan nice müminler olmuştur.

[Dr. Hüseyin Kara] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

İran Genelkurmay Başkanı'nın Ankara'da ne işi var? [Faruk Mercan]

Hikayeyi yıllar önce Ali Bayramoğlu'dan dinledim.

Saraydaki şahıs o sırada başbakan ve Katar'da... Ali Bayramoğlu'nun da aralarında bulunduğu gazetecilere şöyle diyor:

“Katar'da, herşey Emir'in bir imzasına bakar. Türkiye'de işler zaman alıyor. Bizde de böyle olması lazım...”

Nihayet. Olağanüstü Hal (OHAL) kararnameleriyle bu hayaline kavuştu. Türkiye'yi tek imzayla istediği herşeyi yapabildiği bir Katar Emirliği haline getirdi.

Varsın Türkiye'nin laikleri, solcuları ve milliyetçileri hala Cemaat takıntılarına devam etsinler.

Saraydaki şahıs ailesinin özel işlerini bile artık OHAL kararnameleriyle hallediyor.

Eşinin akrabasını Ankara Ticaret Odası Başkanı yaptırmıştı Saraydaki şahıs... Ankara belediye başkanı da oğlunu Ankara Ticaret Odası başkanı yaptırmak istiyordu. Ama seçimde Saraydaki şahsa karşı kaybetti. Şimdi Ankara belediye başkanı, yeni üyelerle Ankara Ticaret Odası yönetimini ele geçiremesin diye Saraydaki şahıs, yeni üyelerin oy kullanmasını engelleyen bir maddeyi OHAL kararnamesine koydurdu.

En yakın mutemedi başbakan, ama istihbaratı tamamen kendisine bağladı. Sarayda ayrı bir özel istihbarat teşkilatı kurdurduğu da ifşa oldu. Muhtemelen, istihbaratın başındakini kontrol altında tutmak için...

Despotlar böyledir. Bir süre sonra en yakın adamlarına bile güvenmez hale gelirler.

Bütün sırlarını bilen yakın adamlarının bir gün kendisine ihanet edeceği korkusu Despot'u yer bitirir. Çünkü Despot'un ihtirasları ve kaprisleri, yakın adamlarını bunaltır ve Despot'a kulluk bir süre sonra onlar için çekilmez hale gelir. Kaçmasınlar diye Despot'un yapacağı tek şey, onları sıkı kontrol altında tutmaktır. Çünkü kaçtıklarında Despot'un bütün sırları ortaya dökülecektir.

Despot, kitleleri de bu psikoloji ile kontrol etmek zorundadır.

Malazgirt'te meydandaki kalabalığa, “Kefenleri giymeye hazır mıyız?” diye bağırıyor.

Güya kendisi Alparslan, arkasındaki hipnoz olmuş kitle askerleri... Peki düşman kim?.. Batakçı ve hortumcu Saray rejimine itiraz eden herkes düşmanı...

Bundan kısa bir süre önce, yine meydanda şöyle bağırıyordu: “Yeni 15 Temmuzlara var mıyız?”

Çanakkale'de aynı şeyi yaptı. 15 Temmuz gecesi çevirdiği kirli dolapları Çanakkale savaşına benzetti.

15 Temmuz gecesi istihbarat teşkilatı karargahında olan Suriyeli adamı Muaz El Hatip gibilerine, SADAT milislerine yaptırdığı kirli eylemleri Malazgirt'le, Çanakkale'yle temize çıkaracağını hayal ediyor.

Batakçı ve hortumcu saray rejimini ayakta tutmak için çevirdiği bütün dolapları Kurtuluş savaşı'na benzetiyor.

Çünkü batakçı ve hortumcu saray rejimini, ancak kitleleri bu yalancı hamaset hikayeleriyle hipnotize ederek sürdürebilir.

Türkiye'de idare hukuku denilince akla gelen isim olan Prof. Metin Günday, çok net bir tesbit yapıyor: “Son OHAL kararnameleriyle Meclis fiilen lağvedildi” diyor Prof. Günday...

Anayasa, suç ve ceza ihdas etme yetkisini Meclis'e vermiş. Ama Saraydaki şahıs, artık Meclis'in de yetkilerini kullanıyor.

Yıllar önceydi...

Prof. Yasin Aktay, Ankara'da Stratejik Düşünce Enstitüsü'nün başındaydı. Kendisiyle Abant toplantılarından tanışıyorduk.

Bir gün Ankara'da beni başında olduğu enstitüye davet etti. Şu sözünü hiç unutmuyorum: “Tayyip Erdoğan bizin için sadece genel başkan, başbakan değil, aynı zamanda Emirel Müminin'dir...”

Hayrettin Karaman, boşuna hilafet yazıları yazmıyor.

Burada Hayrettin Karaman'a bir çağrı yaptım. Saraydaki şahsa, bir törenle halifelik biatı yapıp yapmadığını sordum. Hala cevap yok...

Hayrettin Karaman, “Gülen fırkası, Halifeye biat etmediği için cezalandırılıyor” diyerek aslında bir şeyi ifşa etti: Türkiye'de anayasa fiilen lağvedilmiş durumda... Anayasanın yerini, uyduruk hilafet rejimi almış.

Bir sonraki aşamayı size söyleyeyim: Uyduruk halifenin, bir OHAL kararnamesiyle seçimleri kaldırması...

İstanbul Barosu'nun eski Başkanı Turgut Kazan, “Bundan sonra seçimlere girmeye gerek yok... Bir talimatla gece seçimin sonucunu değiştirir” diyor.

Maalesef başkanlık referandumunda böyle oldu. Türkiye'nin bütün büyük şehirlerinde seçimi kaybeden Saraydaki şahıs, gece yarısı oyunuyla referandumu kazandı! Sosyolojik olarak bu ihtimal dışıydı. Ama uyduruk hilafet rejiminde, kaybedilmiş seçimi sahtecilikle kazanmanın ismi cihad...

Evet batakçılığın, hortumculuğun, yalancılığın, sahteciliğin kılıfı hilafet oldu, cihad oldu!

Başından beri burada yazıyorum. Türkiye'de şu anda uygulanan proje, aşama aşama İran devriminin bir kopyası...

İran Genelkurmay Başkanı 38 yıl aradan sonra Türkiye'ye geldi. Ne zaman geliyor? Saraydaki şahsın, TSK'yı OHAL kararnameleriyle sıfırlayıp fiilen lağvetmesinden sonra...

Saraydaki şahıs boşuna, İran'a ikinci evimiz, Ayetullah Hamaney'e rehberimiz demiyordu. “Ben ne sünniyim, ne şiiyim” ifadesi de boşuna değildi.

Türkiye'de Bediüzzaman Said Nursi ve Fethullah Gülen Hocaefendi ile temsil edilen en büyük sünni birikimi yok etmenin şifresiydi bu ifadeler...

Saraydaki çakma halifenin hesapları bunlar... Ama bir de Allah'ın hesabı var.

Saddam Hüseyin, kendisini Babil kralı, Arap aleminin lideri görüyordu. Gün geldi, devrildi. Yargılandığında mahkemeye itiraz edince hakim, “Bunlar senin çıkardığın kanunlar” demişti.

Batakçı ve hortumcudan bir Alparslan çıkar mı? Çıkmaz...

Hırsızdan ve yalancıdan halife olur mu? Olmaz...

Bir şey daha var: Tarihi dinamikler, Türkiye'nin ikinci bir İran olmasına izin vermez.

Türkiye, belki de tarihinin en ağır fetret devrini yaşıyor, ama göreceksiniz bir gün bu fetret devri sona erecek ve bu uyduruk hilafet projesi, tarihin çöp sepetindeki yerini alacak...

[Faruk Mercan] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]

İslamofaşizm tabiri neden kulağımı tırmalıyor? [İskender Derviş]

Erdoğan rejiminin bugün Türkiye’de fiilî olarak icra ettiği ‘yönetim biçimine’ bazı yorumcular İslamofaşizm nitelemesi yapıyor. Sanıyorum tabirin çerçevesi şöyle: Siyasal İslamcı ideoloji ile faşizm yöntemlerinin bir araya geldiği bir iktidar.

Bu kavram uzun zamandır tedavülde. Etraflı bir araştırma yapmadım ancak mesela Wikipedia maddesine baktığımızda, ilk kez Pakistan’ın bağımsızlığını savunan Muhammed İkbal’e ve onun şahsında Pakistan’ın kuruluşunda rolü olan yönetime yöneltilen bir ‘eleştiri’ olarak İslamcı ideoloji ile faşizm yan yana gelmiş. Daha sonra Ortadoğu’daki siyasal İslamcı hareketleri inceleyen bazı akademisyenler, siyasal İslamcılıkla faşizm arasında bağlar kurarak bu kavramı kullanmayı sürdürmüş.

1979’daki İran devriminden sonra da tedavüle girmiş bu kavram. Humeyni rejiminin karakteristiğini Fransız Le Monde gazetesindeki yazılarında Maxime Rodinson bu şekilde ifade etmiş. Yine akademide varlığını sürdüren kavram, Arap saltanatlarını nitelemek için de kullanılmış.

11 Eylül 2001’deki El Kaide terörünün zirve yapmasıyla kavram bu kez neocon’ların eline düşmüş. İslamcı yönetimlerle faşizm arasında kurulan bağlar, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri için de ‘teorik arkaplanı’ oluşturmuştu hatırlarsanız. Bu sebeple mesela Saddam’ın devrilmesi, ‘Irak halkının özgürleştirilmesi’ operasyonu olarak kurgulandı ki, 2. Dünya Savaşı’nda da Hitler’e karşı savaşan Amerikan askeri benzer bir misyonu eda ediyordu. Eski sosyalist, sonra sıkı neocon’cu Christopher Hitchens sözgelimi tabirin çok yerinde olduğunu anlattı yıllarca. (Makalede Müslümanların ‘yalnız’ hissetmelerine gerek olmadığını, Judeo-Faşizm kavramının da var olduğunu belirtiyor.)

***

‘İslamofaşizm’ nitelemesi ile anılan rejimlerin ‘faşist’ bir karakter sergilediği konusunda neredeyse kuşku yok. Türkiye’de bu kavram 2010’lardan itibaren revaçta. O günden beridir de yayılarak ‘muhalif’ alanı kapladığına şahit olduk. AKP rejimini tarif etmek için muhalif kesimin en solundan en sağına hemen her kesimde kabul görüyor.

Dünyada ‘İslamofaşizm’ kavramına karşı çıkanlar da var. Bunlardan en ünlüsü 1984 romanının yazarı George Orwell. 1946’da yani ‘faşizmin’ tamamen negatif bir anlam taşımaya başladığı daha o ilk yıllarda ‘İslamofaşizm’ tabirinin meseleyi ‘anlamaya’ yardımcı olmaktan çok İslam’a bir hakaret gibi algılanabileceğini söylemiş İngiliz yazar.

İran asıllı Amerikalı yazar Reza Aslan da, bu tabirin bilhassa ‘cihatçılar’ için tam yerine oturmadığını düşünenlerden. Zira ona göre terör örgütlerinin ideolojisi ‘faşizm’ olmaktan ziyade, kendine has bir baskı ve şiddet kültürü. Konunun İslam’la bağlandığı nokta ise, Aslan’a göre, İbni Teymiye’nin Kur’an yorumuyla ilgili ve aslında İslam’a bu türlü bir yakıştırma yapılması haksızlık.

‘İslamofaşizm’ özellikle Amerika’da 11 Eylül sonrası daha ziyade teröristler için kullanıldı. Bu sebeple de mesela faşizm konusunda yaşayan en büyük uzmanlardan birisi olan Robert Paxton, teröristler için bu tabirin kullanılamayacağını savunmuştu. Zira Paxton’a göre faşizm, ‘demokrasinin başarısızlığa uğraması’ ile ortaya çıkan bir mesele.

***

Aslında buradan bakınca da AKP rejiminin geldiği yeri özetliyor denilebilir. Türkiye’de de demokrasi deneyiminin başarısızlığa uğramasıyla birlikte, ‘demokrasi görünümlü’ bir otoriterlik ortaya çıktı. Demokratik araçlar manipüle edilerek Erdoğan rejimi kuruldu. Yaşanan aslında kitabî olarak bakacaksak baştan sona ‘faşizm’ tanımına uyuyor. 15 Temmuz’la birlikte ülkenin bir ‘KHK rejimine’ dönüşmesi bile, Hitler’in Reichstag Kararnameleri’ne benziyor.

Peki, neden İslamofaşizm kullanıyoruz? Hasan Cemal, tabiri İslamofobi’nin karşısına yerleştirmişti bir yazısında. Yani meselenin İslam’la doğrudan ilişkisi olduğu düşünülüyor çok geniş bir kesimde. Herhalde tek başına ‘faşizm’ demek fazla iç soğutucu olmadığı için de İslamofaşizm deniyor ki, rejimin karakterine bir vurgu daha yapılsın.

Evet, AKP baştan sonra İslamî değerleri suiistimal ediyor. Sömürüyor. Zira elindeki en büyük meşruiyet kaynağı o. Hitler de Hıristiyanlığı kullanıyordu. Avrupa’ya yayılan Nazi ideolojisinin en büyük destekçileri arasında Kiliseler vardı. (Hatta Filistin’de Yahudilere toprak satışını önlemeye çalışan, kendince bir ‘Filistin mücadelesi’ verdiğini düşünen Filistin Müftüsü Muhammed Emin el-Hüseyni, Balkan ve Hırvat Müslümanlarını etkileyerek Nazi ordusuna asker yazılmalarını bile sağlamıştı.) Yani mesele kestirmeden ‘din’ değildi.

Siyasal İslamcı hareketin de, ondan daha radikal olduğu düşünülen ‘cihatçı terör’ hareketlerinin de çoğu zaman İslam’la değil doğrudan dünyevî siyasetle ilgisi olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya kondu (bkz. Olivier Roy, Who Are The New Jihadis?). Karşımızda açıkça güç mücadelesi veren ve bu güce ulaşmak için diğer her şeyi araçsallaştıran bir fenomen var karşımızda. Yöntemlerindeki bu yoğun pragmatizm aşikâr olduğu için zaten siyasal İslamcı hareketler ile radikal cihatçı hareketler bu kadar birbirine benziyor.

Ancak bu benzerlikten yola çıkarak İslamofaşizm tabirini kullanmak, meseleye fazlaca ‘dışarıdan’ bakmak gibi geliyor. Konunun İslam’la değil doğrudan faşizmle ilgisi olduğu açık bana göre. Elbette bugünkü yaşadıklarımızın Müslümanların İslam anlayışıyla çok alakası var fakat İslamofaşizm kavramının onunla ilgili bir çağrışımı olduğunu düşünmüyorum.

[İskender Derviş] 28.8.2017 [TR724]

İhlas Finans batmadı, hortumlandı [Semih Ardıç]

İhlas Finans’ın bizzat İhlas Holding tarafından hortumlandığını ispat eden onlarca resmî rapor var. Halep oradaysa Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) arşivleri burada. Bu kadar aleni soygunu bile Hizmet Hareketi’ne mal etmeye çalışanları gördükçe çileden çıkmamak için ‘Ya sabır’ çekiyorum. Yalan rayiç, her yerde hak meçhul! hale gelmiş, köpekler salınmış, taşlar bağlanmış…

Emekli, dul, yetim, âmâ, zengin, fakir binlerce insanın alın terini gasp edenlerin gazetesi Türkiye’de Yücel Koç imzasıyla yine bu mevzuda bir makale yayımlandı. Suyu kirli havuzdan müstefit bu zevata İhlas vurgununu uzun uzun anlatmanın da bir faydası yok esasında. Bankayı batıran adamın gazetesinde İhlas’ı Hizmet Hareketi’nin batırdığını iddia edene ne söylesem az! Bozacının şahidi şıracı.

LATİF ERDOĞAN VE NURETTİN VEREN GİBİ MÜFTERİLER

Hâdisenin üzerinden 16 sene geçmiş aklın yeni mi başına geldi? Meydanı boş bulunca, Latif Erdoğan ve Nurettin Veren gibi müfterilerin beyanlarını hüccet gibi takdim etmek kolay tabiî.

Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce gibi isimlere itibar edilemeyeceğini Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adalet komisyonu gibi çalışan mahkemelerin başkanları bile söylüyor. O Veren ki Ekrem Dumanlı’nın 8 yaşındaki oğlunun MİT TIR’ları davasından 25 seneye mahkum edilen CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun kızı ile evli olduğunu Akit gazetesinde yazarak ne kadar büyük bir yalancı ve müfteri olduğunu kendi kalemi ile tescil etti.

Yücel Koç, İhlas rezaletini cemaate yıkarak patronunun gözüne girebilir, amma velakin iddiasını ispat etmek için Erdoğan ve Veren’den fazlasına ihtiyacı var. Bu iktidar devrildiğinde, hukuk ayağa kalktığında devletin arşivlerindeki SPK raporlarının peşine düşecek bir savcı planlı soygunun faillerini iki günde tespit edip mahkemenin önüne çıkarabilir.

SPK RAPORU: MEVDUAT 753 MİLYON LİRA, GRUP ŞİRKETLERİNE VERİLEN KREDİ 724 MİLYON TL!

Madem bu fasıl açıldı, biraz hafızaları tazeleyelim. Arşivlerin tozu alınınca neler çıkıyor neler! 8 Ocak 2001’de İhlas Grubu’nda tahkikat başlatan SPK murakıpları, İhlas Finans’ın kasasının Ören ailesi tarafından nasıl boşaltıldığına dair onlarca tespitte bulunmuştu. SPK raporunda ‘grup şirketlerine tahsis edilen krediler’ başlığı altında yer alan tespitler hırsızlığın boyutlarını gayet berrak biçimde ispat ediyor.

SPK raporundan satır başları…

–753 milyon (trilyon) lira mevduatı bulunan İhlas Finans, 724 milyon lirayı İhlas’ın grup bayilerine kredi olarak aktardı.

– Bayilere aktarılan kaynağın toplam kredilere oranı yüzde 90 seviyesine çıktığı tespit edildi.

–Krediler bayilere yok denecek kadar az miktarda rehin ve ipotek teminatlar karşılığında kullandırıldı. Bu şekilde zımnî (örtülü) sermaye transferi yapıldı.

–İhlas Finans aldığı malı kendisi ile çalışan bayilere kâr karşılığında satmış görünüyor. Ancak bayiiler bu malları tekrar İhlas Grubu’na bağlı şirketlere satarak, paravan konuma geliyorlar.

–Böylece aslında bayii değil grup şirketi kredilendirilmiş oluyor. Ortada ise kâr olmadığı gibi bazı tabela şirketlerinden paralarının dönmemesi nedeniyle ciddi zararlar söz konusu.

– 31.12.2000 tarihi itibarıyla İhlas Finans’ın İhlas bayilerinden alacak tutarı 724 milyon (trilyon) TL’dir. Borç tutarının 114,1 milyon (trilyon) TL’lik kısmı İhlas Matbaacılık’a aittir.

–7 Ocak’ta İhlas Holding Yönetim Kurulu kararıyla 224 bayiin 272 milyon (trilyon) liralık (400 milyon dolar) borcuna karşılık İhlas Matbaacılık’ın 14,9 milyon (trilyon) liralık hissesini İhlas Finans’a rehin olarak verdi.

–Bu da Grup ile bayiler arasındaki ilişkinin kredi–borç ilişkisinin oldukça karmaşık olduğunu gösteriyor.

SAADET ZİNCİRİ KOPUNCA…

Senelerdir devam eden bu bedava finansman modeli, mudinin parasını çekmek istemesi ile çökmüştü. Saadet zinciri kopmuş, mudinin emanetiyle servetine servet katan Ören’in maskesi düşmüştü.

Bütün bunlar olurken İhlas Finans’ın genel müdürü Mehmet Savaş da yönetim kurulu da Ören’in taht-ı tasarrufundaydı. Anlayışı kıt olanlar için tekrar sual edeyim: Bankacılık Kanunu’nu ihlal ederek mevduatın tamamına yakınını kendi şirketlerine güya borç diye veren Enver Ören’e bu suçu cemaat mi işletti? Banka battığında varsa komplonun açığa çıkarılması için Ören niçin savcılığa müracaat etmedi.

Mevduatı yiyip bitirin, seneler sonra bu suçu Cemaatin üzerine yıkmaya çalışın.

BABASI GİBİ OĞLU MÜCAHİD ÖREN DE SÖZÜNDE DURMADI

Enver Ören, “Ceketimi satar, borcumu son kuruşuna kadar öderim.” sözünün icabını yerine getirmeden 22 Şubat 2013’te vefat etti. 2001’de batan İhlas’tan 450 milyon dolar alacağı olan binlerce kişinin mağduriyeti bugün de bitmiş değil.

Babasının hayatta iken tutamadığı o sözü vasiyet kabul edip geç de olsa adım atar diye bekleyenleri oğul Mücahid de sukut-ı hayale uğrattı. Borcu ödemek bir yana eşi ile ABD ve Fransa’da yaşadığı lüks hayattan kareleri nispet yapar gibi sosyal medya hesaplarından paylaşıyor.

CEMAATE İFTİRA ATACAĞINIZA AHMET HAKAN’IN SÖZLERİNE CEVAP VERİN

Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın şu satırları İhlas’ta bütün olup bitenin hülasası: “Maşallah keyfin yerinde… Şehirler kuruyorsun. Binalar yapıyorsun. İhaleler alıyorsun. Tetikçiler besliyorsun. Lüks ve sefa içinde yaşıyorsun. Keyfine bakıyorsun. Üstelik Amerika’nın çıkarlarını koruyacağına yeminler ederek Amerikan vatandaşı da olmuş durumdasın. Yap, hepsini yap. Daha fazlasını yap. Fakat bunları yaparken… Paralarını kaptığın mağdur İhlaszede vatandaşların üç kuruşunu da öde birader. Bak, aradan 16 yıl geçti. Hâlâ vatandaşa borcun var. Belki azıcık az yesen… Belki azıcık az beslensen… Ödersin borcu. Hadi.”

TÜRKİYE GAZETESİ, TGRT VE İHA PATRONLARININ DİYET BORCUNU ÖDÜYOR

İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı A. Mücahid Ören, İhlas Finans’taki batığın üzerine sünger çeken AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a diyet borcunu böyle ödüyor. İhlas Haber Ajansı, Türkiye gazetesi ve TGRT Haber televizyonu yalan haber havuzunda debelenirken Erdoğan da Ören ailesi de mağduriyetleri görmezden geliyor.

Erdoğan, İhlas Finans’ın battığı 2000 senesinin sonlarında Türkiye Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Sabahattin Önkibar’a söylediği şu sözleri nasıl unuttu: “Sabahattin bey İhlas Finans’a faize bulaşmak istemeyen mütedeyyinler para yatırdı… Söyle Enver Ören’e onların parasını ödesin. Onların ahı arşı boğar.”

ERDOĞAN GÜYA FERYATLARI DİNDİRECEKTİ

Erdoğan üç sene sonra bu sefer Başbakan sıfatı ile devrin Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’a şunları söylemişti: “Ali Bey İhlas Finans’ta feryatlar var. Orayı temizleyelim.” Eski TMSF Başkanı Ahmet Ertürk ile Ali Coşkun’un İhlas Holding’e el koyma ve borçların holding gelirleri ile ödenmesi planını evvela destekleyen, kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na kadar getiren Erdoğan son dakikada geri adım atmıştı.

Sebebini anlamak için Saray’ın sesi İhlas Medya grubunun tezviratına bakmak kâfi. İhlas Finans’tan parasını alamayanların feryatları bugün de arşa yükseliyor. Dindirmek için oralı olan yok.

Hak ve adalet için yola çıkanlar yoldan çıktığı için İhlaszedelerin, diğer mağdurların ve mazlumların ahının arşı titreteceği güne kaldı bütün bu hesaplar.

[Semih Ardıç] 28.8.2017 [TR724]

Olağanüstü hâllerimiz: Kimi, kime şikâyet edeceksin? [Kemal Ay]

Amedsporlu futbolcu Deniz Naki dün takımının Mersin İdmanyurdu’yla oynadığı maçta, rakip taraftarın saha içinde saldırısına uğradı. Gençlerbirliği’nde oynadığı dönemde de, 2014’teki Kobani olayları esnasında sosyal medyada yaptığı paylaşımlar sebebiyle birkaç taraftarın saldırısına uğramış, bunun üzerine kulübüyle sözleşmesini feshetmişti. Almanya doğumlu olan Deniz, Mersin’de oynadıkları ve 7-0 kazandıkları maçın ardından şöyle bir açıklama yaptı:

‘Maçtan sonra polis soyunma odasına geldi ve bana şikayetçi olup olmayacağımı sordu. Ben şikayetçi olmayacağımı söyledim, kimi kime şikayet edeceğim, bir şey çıkmayacaktı.’

Deniz Naki hakkında daha önce ‘terör propagandası yapma’ gerekçesiyle bir soruşturma açıldı. Sosyal medya paylaşımları ve basına yaptığı açıklamalar sebebiyle başlatılan soruşturmanın ilk kez görülen davasında beraat kararı çıkmıştı. Ancak Yargıtay’ca bu karar bozuldu ve tekrar yapılan yargılama geçen Nisan ayında sonuçlandı ve Naki hakkında ‘örgüt propagandası’ suçundan 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası verildi. Ceza, ertelendi.

Geçen hafta kendi adına açılan bir sosyal medya hesabında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret edildiği gerekçesiyle gözaltına alındı Amedsporlu futbolcu. Hesabın ona ait olmadığı anlaşıldığı için de kısa sürede serbest kaldı ve haftasonu Mersin’le maça çıktı. Ancak bu sefer de taraftarın saldırısına uğradı.

FUTBOLCULAR HEP AKP’Lİ OLURSA SORUN YOK

Naki’ye göre sosyal medyada yaptığı paylaşımlar ‘barış’ içerikli. Ailesi Dersimli olan Deniz, kolundaki ‘Azadî’ (özgürlük) dövmesiyle de tanınıyor. Almanya’daki futbol kariyeri çok başarılı değildi. Almanya genç milli takımlarında bir süre başarılı performans ortaya koysa da, kulüp takımlarında pek varlık gösteremedi. Almanya 2. liginde oynarken Gençlerbirliği ile anlaşarak Türkiye’ye geldi ve ardından Amedspor’la anlaştı.

Diyarbakır taraftarının sevdiği bir futbolcu hâline geldi burada. Politik mesajları da şehrin çoğunluğu ile örtüşüyordu nitekim. Terörden yargılandığı davada HDP’li milletvekilleri hazır bulundu. Futbolcu olması sebebiyle geniş kitlelere sesini duyurabiliyor. Nefret edenler bile takip ediyor. Zira futbol Türkiye’deki en popüler alanlardan biri. İnternette, sosyal medyada en çok konuşulan konulardan birisi.

Nitekim bunu en iyi bilenlerden olan Cumhurbaşkanı Erdoğan da, futbolcular üzerine özellikle çalışıyor belli ki. Fenerbahçeli olduğu biliniyor ancak Galatasaray’dan Arda Turan’la ilgileniyor. Trabzonspor’la Katar sermayesinin arasını yapıyor. Beşiktaş’ın stat açılışında ön safta duruyor. 16 Nisan referandumunda ‘Evet’ cephesinin ‘gayri resmi’ propagandasını da Rıdvan Dilmen, Arda Turan ve Burak Yılmaz’la yapmıştı. Futbolcuların yanı sıra Murat Boz gibi şarkıcılar da katılmıştı.

AKP’LİLİK YAKINDA MECBURİ OLABİLİR

Siyasî tercih açısından AKP ile HDP arasında pek fark yok. Yani olmaması lazım. Mevcut yasalara göre ikisi de legal partiler. İsteyenin istediği partiye oy verebilmesi, gidip o partide siyaset yapabilmesi gerekir. Eğer değilse, Anayasa Mahkemesi’nin partileri kapatma yetkisi var. Ancak HDP’nin kapatılmayıp şu anki hâliyle var olması daha çok işe geliyor muhtemelen. Her şeye rağmen HDP’ye yaklaşanlara açıkça ‘terörist’ muamelesi yapılıyor. Kapatılmış olsa, kime nasıl terörist diyecektiniz?

Gelgelelim, AKP’ye yaklaştığınızda ‘yasal dokunulmazlık’ elde ederken, HDP’ye yaklaştığınızda bir anda ‘şüpheli’ olarak buluyorsunuz kendinizi. Bakın mesela Konyaspor Başkanı da Bylock’tan gözaltına alındı ve hemen sonra serbest bırakıldı (tabi bu arada Bylock’tan herhangi birinin yargılanması bile komik). Konyaspor’un aldığı cezayı ‘çözmek için’ bizzat Başbakan Binali Yıldırım söz verdi. IŞİD saldırısı sonrası yapılan saygı duruşunu ıslıklayan Konyaspor taraftarı ‘el üstünde’ tutuluyor.

‘Olağan durumda’ bir ülkede yaşayan herkesin ‘sıfır noktası’ o ülkenin vatandaşlığıdır. Sonra diğer toplumsal ya da siyasal katmanlar devreye girer. Ancak o toplumsal ya da siyasal farklar, tercihler birbirine eşit olmak durumundadır. Aksi takdirde toplum içinde birilerinin birilerine ‘zulmettiği’ gerçeğiyle karşılaşırız.

Ancak ‘olağanüstü hallerimizde’ AKP kendisini o ‘sıfır noktası’ olarak belirlemeye çalışıyor. Bu sebeple 16 Nisan referandumunun sloganı, ‘Parti meselesi değil memleket meselesi’ oldu. Cumartesi günü Kahramanmaraş’ta konuşan AKP sözcüsü Mahir Ünal bu sebeple Erdoğan’ın ‘de facto’ konumunu anlatmaya çalıştı ve parti değil memleket meselesi olarak Erdoğan’ı korumaları gerektiğini partililere anlattı.

Nitekim 15 Temmuz’un yerleştirilmek istendiği nokta da burası. 15 Temmuz Erdoğan’a karşıydı, demek ki 15 Temmuz’la birlikte kurulan ‘yeni devlette’ Erdoğan tartışılmaz lider. Bunun gideceği yer şurası olur muhtemelen: 2019’da Erdoğan’ın diğer fanilerle bir seçim yarışına girmesi hakaret olur, o sebeple Erdoğan’ı ‘ebedî şef’ ilân ediyoruz!

METAL YORGUNLUĞU DEDİĞİN…

Hakikat er geç bir gün ortaya çıkar çünkü insanlar yalanlardan yorulur. Evet, yalan yorucu bir iştir. Planlama gerektirir, zekâ gerektirir. Kime hangi yalanı söylediğinizi iyi bilmelisiniz. O yalanı sürdürmek için yeni kurgular oluşturmanız gerekir. Hele bu kadar çok yalan söyleyip geri dönüşü olmayan bir yola girmişseniz, yalanlarınızın bedeli giderek artar. ‘Metal yorgunluğu’ kaçınılmaz olur.

Sonra bir gün taraftarlarınız yaşadıkları adaletsizlikleri şikâyet edecek bir merci ararlar ancak Deniz Naki’nin dediği gibi, ‘kimi kime şikâyet edeceksin?’ diyerek çaresizliğe düşerler…

[Kemal Ay] 28.8.2017 [TR724]

Sevgi üzerine acı sözler (1) [Veysel Ayhan]

Hizmet Hareketi içinde yer alan STK’lar, vakıf ve dernekler hatta medya ile ilgili “eleştiri”, “özeleştiri” ve “şeffafiyet” tartışmaları var. Atılan adımlar, üslup, iştişare tarzı, planlama… Tüm bu konular tartışılabilir, metotlar güncellenebilir, yöntemler yenilenebilir. Buna karşı çıkmak eşyanın tabiatına karşı çıkmak olur. Çünkü Allah’ın kainatta cari kanunu “kendini yenilemek”tir. Kendini yenilemeyen sistem eskir, pörsür ve işlemez hale gelir. Kendini yenilemeyen insan farkına bile varmadan savrulur kendini kenarda bulur. Kur’an’ın bize öğrettiği bir hakikattir: “Eğer O dilerse, (yaratmaktaki maksadının yerine gelmesi için) sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir nesil getirir.” (Fatır/16) (Surenin içeriği ve hatta adı bile manidar.)

Çağ ve Nesil’de ise şöyle denir: “Kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür; yenileme durunca da canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, hebâ olup dağılmaya terk edilmiş olur.”

İŞİN ‘BESMELE’Sİ

Sistem tartışmalarına, yenilenmenin teoriğine girmeden önce, göz ardı edilmemesi gereken ve işin “besmele”si diyebileceğimiz bir husus var ki her şeyden önce gelir: Muhabbet/Sevgi.

Hz. Bediüzzaman muhabbetin, kainatın mayası olduğunu aktarır: “Bütün kâinatın mâyesi,(mayası) muhabbettir. Bütün mevcudâtın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcudâttaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir.”

Sonra bunun sosyolojimize yansımasını gereken neticesini ifade eder: “Biz muhabbet fedaileriyiz husûmete vaktimiz yoktur”. Sevgi ve muhabbetten yoksun “tuğlalarla” dünyanın en şaşaalı ve muhteşem camisini yapsanız beyhude. Ömrü yatsı ezanını bulmaz. Dolayısıyla her ne yapılacaksa yapılsın “tuğlaların” muhabbet ve sevgi ile karılmış olması gerekir.

SEVGİNİN SİMYASI

“Sevgi duygusu” yaratılmış ve kalbe atılmış bir “şey”dir. Allah verirse olur. Canı isteyen, arzu eden onu elde edemez.

Her insanda var olan sevgi miktarı/istidadı/kabiliyeti farklıdır. Teşbihle basitleştirip ifade edersek kimi insanda üç gram kiminde on, kimin yüz kilogram istisnai fıtratlarda ise tonlarca olabilir. Ama her insanda minimum var olan sevgi “üç gramdır”. İlki nefsine yani kendine, ikincisi eşine, üçüncüsü çocuklarına. Basit, en alt insani düzey budur. Eğer sevgimiz bundan ibaretse biz toplumsal hayatta iki tuğlayı bir araya getiremeyiz. Böylelerini aile fanusu dışında hiç kimsenin ıstırabı, acısı, ölümü; zulüm ve eziyet görmesi rahatsız etmez.

SEVGİ YOKSA NE VARDIR?

Fıtrat boşluk kabul etmez. “Sevgi”nin olmadığı bir kalbi menfi duygular istila eder. Böyle bir kalp “selim” bir kalp olamaz. “Silm” sıfatlarını taşıyamaz.

“Yitirilmiş Cennete Doğru”da şöyle ifade edilir: “Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sînesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.”

Teşbihte hata olmasın, bu insanlar tıpkı huzursuz atomlar gibidir. Proton ve nötron sayıları dengesiz olan karasız ve huzursuz atomlar kendi hallerinde duramaz; içlerinde fazlalığı atıp başka bir atoma dönüşmeye çalışırlar. Huzursuz birey ve aile gibi çevreyi, rahatsız ederler. Bunun gibi sevgiden mahrum bir kalp huzura kavuşamaz. İtminana eremez. Hz. Bediüzzamanın “Elimizde nur var, topuz yok” der. Kalbin sermayesi “nur” değilse o kalpte tek sermaye otomatik olarak “topuz” olur.

Sevginin olmadığı bir kalbi ilk işgal eden vasıf “kibir” olur. Kibir ve sevgi aynı kalpte bulunmaz. Kibirli insan kimseyi sevemez. Suniliklerle ve yapmacık tavırlarla “seviyor gibi” görünmeye çalışır ama karşı tarafı inandırması mümkün değildir.

BİR SEVGİ BURCUNA ÇIKMAK

Son yıllarda duyduğum en güzel ve önemli tespit Bamteli’nden: “Bir insanın iman’ının vüsati (genişliği) mahlûkata şefkati nispetindedir.” Demek ki “Sevgisizlik ve şefkatsizlik” aynı zamanda iman zayıflığının da bir göstergesi.

Bir yanda milyarlarca insanı seven, onlar için ağlayan, yas tutan; ağaçlardaki böceklere şefkatle eğilen, rengârenk çiçekleri incitmeden okşayan, onları Allah’a aidiyetiyle tazim eden bir kalp, diğer yanda üç gramlık benim kalbim. Ne kapanmaz bir uçurum!

“Adamın biri, Mevlânâ Celaleddîn Rûmî hazretlerine öfkeyle gelir: Sen Hristiyanlara bile kucak açıyorsun, Yahudilerle biraraya geliyorsun; günah işleyenlere dahi ‘gel’ diyorsun, sarhoşa el uzatıyorsun… Böyle yapmakla İslam’ın onurunu iki paralık ediyor, dinin izzetine dokunuyorsun. Sen zındıkın tekisin, seni Cehennem bile kabul etmez!..’ diyerek bir düzine hakarette bulunur. Hazreti Mevlânâ ona sadece ‘Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!’ demekle iktifa eder.”

Her insan için en hayati konu “sevgi”sizlik boşluğunu gidermek olmalı. Sürekli ‘Allah’ım kalbime kaldıracağım kadar kilolarca, tonlarca bir sevgi lütfet’ diye yalvarmalıyım. Ümitsizliğe yer yok. “Allah ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır.”(3/27)

Dilerse bizi bir gecede insaniyet semasında bir sevgi burcuna ışığı bitmez bir kandil olarak asar.

(Devamı var.)

[Veysel Ayhan] 28.8.2017 [TR724]

Hastalıklarla yüzleşme zamanı… [Erkam Tufan Aytav]

İçimize sirayet etmiş bazı hastalıklardan bahsetmek istiyorum.

İçimize derken en geniş anlamdaki ‘biz’ olarak muhafazakâr mahalleyi kastediyorum.

Hizmet Hareketi’nin de içinde bulunduğu bu mahalle bulunduğu coğrafyanın, muhatap olduğu rejimin pek çok hastalığını içine aldı ve bu hastalıklar ile birlikte yaşamayı pek bir sevdi.

Pek çokları itibarı ile de bu hastalıkları matah bir şey zannetti ve içselleştirdi.

Bir yazımda hepimiz “Gogol’ün paltosundan çıktık” sözüne atıfta bulunarak “hepimiz Kemalizm’in paltosundan çıktık” demiştim. Sağcısı da, solcusu da, laiki de, dindarı da, İslamcısı da hatta liberali de aynı paltodan çıktık aslında. Ne var ki Kemalizm de konjonktürün, tarihin, coğrafyanın, yaşanmışlıkların paltosundan çıktı. Yani bir sonuçtu, sebep değil.

Netice de pek çoğumuz benzer hastalıklara müptelayız.

Neyse biz gelelim Hizmet Hareketi’nin de büyük çoğunluk itibari ile içinde olduğu muhafazakâr mahalleye.

Nereden bilebilirdik ki malul olduğumuz hastalıkların gün gelecek cadı avında bir silah olarak, bir kültürel alt yapı olarak karşımıza çıkacağını. Hatta cadı avının ‘meşrulaştırıcı’ zihinsel alt yapısı olacağını?

Peki nedir bu hastalıklar? Bu hastalıklar cadı avını nasıl ‘meşrulaştırıyor’ başlıklar halinde ama bir yazının hacmini geçmeyecek şekilde inceleyelim.

Irkçı milliyetçilik

Türk milletinin tercihen de Kayı Boyu’ndan olanları üstün bir ırk olarak görme anlayışı. Irkını necip görme ve kutsama. Asla ırkına toz kondurmama. Kendi ırkından olmayanları potansiyel tehlike olarak görme. Nesep ve kütük peşinde koşma.

Bu hastalık aynı zamanda bütün problemlerin kaynağını dışarıda aramamıza sebebiyet verdi. Toplumsal problemlerimizin çözümünde kendimizle yüzleşmemize engel oldu. Teşhis doğru konulamayınca da problemlerin kangren, kronik hale gelmesi kaçınılmaz oldu.

Bugün cadı avında bu kültürel kod karşımıza çıkıyor. Parti medyası “Fethullah Gülen Ermeni’dir” diye manşet atıyor ve bu manşetin alıcısı pekala çıkabiliyor. Irk temelli şeytanlaştırma kullanışlı bir yöntem olarak kullanılıyor.

Cadı avı sürecinde bile Hizmet Hareketi’nden birileri hâlâ malum zatın kökeninin ‘Ermenilikten dönme bir Gürcü’ olduğunu söyleyebiliyor. İyiliği ve kötülü ırkta, gende olmadığını zihinde ve karakterde olduğunu artık kabul etmemiz gerekiyor.

Devleti kutsama

Elbette en kötü devlet devletsizlikten iyidir. İşgal görmüş, ülkesi darmadağın olmuş, devletini yeniden kurmuş bir ülkenin çocukları olarak devlet kavramına yaklaşımımız biraz ifratkâr. Zihinlerimizde önce devlet geliyor, millet gelmiyor.

Bu yaklaşım ki bugün cadı avında süreci meşrulaştırıcı bir rol oynuyor. Devletin bekası gibi kavramlar üzerinden toplum harekete geçirebiliyor, kamplaştırılabiliyor. Devlet kutsallaştırılıyor ve kimse milletin bekası demiyor. Böylelikle millet birbirine kolaylıkla kırdırılıyor.

Masum insanların hepse atılmasında bile devletimizin bir bildiği vardır yaklaşımı derhal devreye giriyor.

Osmanlı’ya toz kondurmama

Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve onun getirdiği Osmanlı düşmanlığı, “eskiyi unut yeni yolu tut söylemleri”, padişahları hain olarak göstermeler muhafazakar mahalleyi “Osmanlı kutsamasına” savurdu. Hatta her padişahı birer “veli” gibi görmeye sevk etti.

Mahallede ve mahallenin yayınevlerinin çıkardığı neşriyatlarda bu yaklaşımı çok sık görürsünüz. İçinde az bir Osmanlı eleştirisi olan bir kitabı bu yayınevlerinde asla bastıramazdınız.

Maalesef Osmanlı tarihi laik anti laik kesimlerin ideolojik kavgasının zemini haline getirildi. Objektiflikten uzaklaşıldı. Hatta ve hatta Müslüman kimliğinin bir parçası gibi sunuldu. Osmanlı aleyhine konuşma günaha girersin diyenler bile oldu.

Mahallenin Osmanlı’ya asla toz kondurmama hastalığı cadı avında karşımıza çıktı. Evlat katli fetvası üzerinden bugün Hizmet Hareketi gönüllüleri katlediliyor, hapislere tıkılıyor.  Osmanlı yapmışsa mutlaka doğrudur mantığı hemen devreye giriyor.

Şimdilik bu üç hastalıkla yazıyı sonlandırmış olayım. Fırsat olursa yer yer bu konuya döneceğim.

Hizmet Hareketi küresel bir harekete dönüşmek istiyorsa ki dönüşmek zorunda. Bunun bir yolu da ait olduğu coğrafyadan bulaşmış bu arızalardan arındırması.

Yaşadığımız süreç bunun için iyi bir fırsat.

[Erkam Tufan Aytav] 28.8.2017 [TR724]

Erdoğan fermanlarıyla devlet yönetmek [Erman Yalaz]

Cuma günü çıkan 693 ve 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) Erdoğan rejiminin sınır tanımaz şekilde Türkiye’yi bir Ortadoğu diktatörlüğü haline getirdiğinin tescili. Anayasa’yı, Meclis’i, hükümeti ve bütün hukuk kaidelerini çiğneyerek atılan adımlara bir bakalım.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na, yani Tayyip Erdoğan’a bağlandı. Yetmedi, Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu adıyla bütün bu işler her şeyiyle artık Saray’ın uhdesine alındı. Saray zaten ülkeyi MOBESE’lerle izliyordu. Ama olsun. Buna da ihtiyacı varmış demek ki. Dile kolay, 1,100 odalı koca devlet tesisi boş mu kalsın. Muhaberat devletiydik, muhaberatın tamamı da Erdoğan’ın uhdesinde artık.

İkinci büyük hamle Meclis’e. Anayasa referandumunun gereği uyum yasaları da bu yolla yapılacak. Meclis komisyonu imiş, azınlıkmış, çoğunlukmuş, sivil toplumun iknası ya da alternatif fikirmiş: gerek yok. Erdoğan karar verecek, olacak bitecek. Meclis sizlere ömür.

DÜŞÜK PROFİL BAŞBAKAN, YÜKSEK İTAATKAR MAHKEME DEVRİ

Bakanlar kurulu ve başbakanlık zaten Saray toplantıları ve ‘düşük profilli başbakan’ sayesinde böyle çalışıyordu. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve Mahkemesi, 550 milletvekilini yargılamak üzere görevlendirildi. Sürecin ta en başında Erdoğan, yurt dışı gezisinden dönerken, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalını örtmek için bulduğu yöntemi, Hizmet Hareketi’ni yok etme seferberliğine çevirerek, ‘iki savcı atar yaptırırım’ demişti. Bu sözünden sonra Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu. Türkiye’nin en gözde şirketlerine, Anadolu sermayesine çökmek için kayyımlar bu mahkemeler eliyle tayin edildi. Sonra on binler tutuklandı. Halen tutuklanıyor.

MİLLİ İRADE SÖYLEMİ VE MASALIN SONU

Şimdi günde üç öğün temcit pilavı gibi konferans ve nutuklara konu edilen milli irade ve seçilmiş milletvekillerinin iradesi iki-üç savcının kararına bırakıldı. Tabii onları da Erdoğan belirleyeceğine göre son KHK fermanları, milletvekilliğinin, parlamenter sistemin, yasama dokunulmazlığının ölüm fermanı anlamına geliyor. Zaten kendi seçtiği Meclis başkanları, komisyon başkanları, başbakanlar, bakanlar ile işi yönetiyordu Erdoğan. Şimdi, bekleme süresini sıfırladı.

MEMURA, EĞİTİME, ÜNİVERSİTELERE VE AKADEMİSYENE DÜŞMAN

Ne iş yaptı bu KHK’lar? Ne işe yarıyor? Bir kere çıkarılan KHK’ların tamamının hedef kitlesi ve düşmanı vardı. Mesela memurlar düşmandı. Öyle düşündüğünüz gibi darbe yaptığı iddia edilen askeri zevat değil. Bizzat eğitimciler, akademisyenler.  21 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları sonrası çıkarılan 29 KHK ile 130 bin kişi ihraç edildi. Ve bu KHK’ların sadece 5 tanesi TBMM’de görüşülerek kanunlaştı. ‘Sanki darbeyi eğitimciler yaptı’ dedirten bir düşmanlık bu.

İnsan Hakları Ortak Platformu’nun (İHOP) raporuna göre Nisan 2016 itibariyle ihraç edilen sayısı 101 bin 44 idi ki; 15 Temmuz’un yıl dönümü vesilesi ile bu sayı 108 bini aştı. Kapatılan binden fazla özel eğitim kurumunda işsiz kalan 22 bin civarında eğitimci ile birlikte rakam 130 binleri geçiyor. İhraç edilenlerin 33 bine yakını Milli Eğitim’de çalışıyordu. Özel okul öğretmenleri ve akademisyenler de eklendiğinde neredeyse 60 bine varan eğitimci işinden edildi. En büyük zayiat eğitimde.

YÜKSEK YARGI KENDİ KENDİNİ TASFİYE ETSE DE, YASAKLAR KHK ELİYLE İKAME EDİLDİ

Erdoğan’ın KHK’lar eliyle ikame ettiği bu rejim, bağımsız yargıyı ve özgürlükleri de hiç sevmedi. Bu zihniyet, KHK’lar ve OHAL marifetiyle devletin geleneklerini, hukuk devleti ve anayasa ilkelerini yerle bir etti. Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu eliyle 4 binden fazla hakim savcı kamu görevinden atıldı. Yüzlerce hakim subayı da buna eklemek gerekiyor.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesi Alparslan Altan ve Erdal Tercan’ı ihraç ettiğini; Raportör ve memurlarla birlikte onlarca yüksek yargı çalışanın işini kaybettiğini unutmayalım. AYM ve HSYK eliyle yapılanlar KHK’lardan bağımsız. Ama Sulh Ceza’ların kurulmasından uzun tutukluluk sürelerinin ilanına, cezaevlerindeki açık, örtülü aflardan, ceza kanunlarındaki yaptırımlara kadar her türlü yasak KHK’lar eliyle ikame edildi.

GEÇMİŞİ HATIRLAMA, ÜNİVERSİTE OKUMA, TÜRKÜ SÖYLEME!

Peki ya başkaca kısıtlanan özgürlükler? Sondan başa hatırlayalım. KHK ile ihraç edilenlerin üniversitelerinden okumaları yasak. Geçmişi hatırlamak da yasak. Nisan 2017 itibariyle Milli Kütüphane arşivine yasak getirildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, KHK’lara dayanarak; kapatılan gazeteler ve dergilerin araştırılmasını yasakladı.

Geçmişi araştırmak, Maazallah “Neymiş bu kapatılan gazetelerin derdi” demek yasak. Hatta iktidar yanlısı bir tez için ‘f..ö medyası ne yazmış’ diye bakmak bile. Durun daha bitmedi! Türkü söylemek, aşure günü kutlamak, gezinti tekneleri ile tur yapmak, Rock festivali yapmak yasak. CHP’nin OHAL’in birinci yılı raporuna giren yasakları hatırlayalım. Suruç, 10 Ekim, Soma, Roboski anmalarında ağıt yakmak yasak. Ölüne bile ağlayamıyorsun kısacası.

TİYATRO MU, PİLAV GÜNÜ MÜ! ZİNHAR!

Bu arada kış lastiği, lazer epilasyonlarında sınırlama, evlilik programlarının kaldırılması gibi toplumsal öneme haiz kararlar da KHK’lar eliyle alındı. Tabii bu toplumsal hizmetler verilirken sanata, iş dünyasına dokunmadan edemedi Erdoğan rejimi. Tiyatro oyunları yasaklandı. Genco Erkal’ın uyarlayıp yönettiği “Güneşin Sofrasında-Nâzım ile Brecht” sansüre kurban gitti.

“İflas ettik, yandık bittik” diyenler, “Ekonomiyi kötü göstermek!” isteyenler de unutulmadı. İflas ertelemeler KHK ile yasaklandı. Ama Cumhurbaşkanı TÜSİAD üyelerine gerine gerine ‘Sizin için OHAL uzatıyoruz, sendika eylemlerini durdurduk’ gibi akla ziyan laflar etti.

100 yıllık Erenköy Lisesi’nde pilav günü bile yasaklandı. Bir de Cerattepe’miz var. “Çevreciyim, ormanı severim, korurum” yok. Artvin için konserler engellendi bilvesile. KHK’larla yetkiler valilere de dağıtıldığı için önüne gelen yasak koydu affedersiniz.

Tarihin en komik siyasi yasaklarını yaşadık. Referandum öncesi seçim yasakları açıklanırken, siyasi partilere bir dizi sınırlama getirildi. Seçimler süresince açılışlar, temel atma törenleri, nutuk¸ demeç vermek milletvekillerine, hatta Başbakan ve bakanlara yasaklandı. Ama Erdoğan’a bunlar işlemedi. O da fırsatı kaçırmadı tabii, kendisi ‘o meydan senin, bu meydan benim’ devlet imkanlarını tepe tepe kullanıp ‘evet kampanyası’ yürüttü.

ÖZAL’IN DEĞİL, EVREN VE HİTLER’İN KHK’LARINA BAK!

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi aslında. AKP’liler bile KHK ve OHAL’i savunacak durumda değil. İlk üç ayda ağır eleştiriler karşısında Turgut Özal dönemini hatırlatıp (22 KHK), o da KHK çıkarttı deyip, yasakçılıklarından ‘demokratlık devşirmek’ istemişlerdi. Ancak buna kendileri dahil kimse inanmıyor artık. Tabii, muhalefeti, sivil toplumu, Meclis’i, yargıyı, kuvvetler ayrılığını, Anayasa’yı bitiren bu sürecin de bir sonu olacak.

AKP’liler iki örneği daha unutmuş olabilir; Biz hatırlatalım. 12 Eylül askeri darbesinde Kenan Evren ve paşaları Kasım 1982’den Aralık 1983 kadar 145 KHK çıkarmıştı. Neredeyse 85 yıl önce, 28 Şubat 1933’de Alman Parlamentosu da Hitler’e “Reich Başkanının Halkı ve Devleti Koruma Kararnamesi çıkarma yetkisi” vermişti. Ve bu yasayla Hitler, Alman faşizminin temelini attı. Ülkeyi Meclis’e gerek duymadan, KHK ile yıllarca yönetti. Tarihin en büyük soykırımlarına imza attı. Bu yetkililerle inşa edilen diktatörlük sadece Almanya’yı değil,  bütün Avrupa’yı hatta dünyayı yaktı, kavurdu.

[Erman Yalaz] 28.8.2017 [TR724]

Trump ne yapsın? [Kadir Gürcan]

Cumhuriyetçilerin zoraki Başkanı Trump’ın başı dertten kurtulmuyor. Doluya koysa almıyor boşa koysa dolmuyor. İktidara gelmek için kampanya döneminde yakalanan tek rüzgar, dört yıllık (şimdilik öyle) gel-git’ler için yeterli değilmiş. Gayr-i menkul zengini olmak başka, devlet denen kompleks yapıya kendi gönlünce yön vermek başka şeylermiş...

Trump’ın kişisel takıntıları, herkesten çok onun ayaklarının bağı. En büyük talihsizliklerinden birisi Obama gibi başarılı bir Başkan’dan sonra Beyaz Saray’a gelmiş olması. Aslında Bush’tan sonra gelse idi, bir nebze kendisini gösterme fırsatı bulacaktı. Bush ailesinin zeka seviyesine fazla prim vermeyenler bile şimdi, Bush günlerini mum ile arar oldular. Aileyi hiç sevmeyenler, “Bush ailesinin Amerika toplumuna tek faydası oldu. O da, Obama gibi birisinin ABD Başkanı olmasına vesile oldular!” Amerika’yı uçurumun eşiğine getiren Bushgiller iyi bir miras bırakmadılar.

Bush’u yerden yere vuranlar, iki dönemlik başkanlık döneminde öyle veya böyle ABD siyasi hayatına yön verenlerle çalışabilme başarısını takdir ediyorlar. Gerçekten, Dick Cheney, Colin Powell, Rice, Rumsfeld, Robert Gates gibi adamlarla çalışmak epey zor olsa gerek. Son Bush hiç olmazsa bunu yapabilmiş.

Trump seçim kampanyası döneminde kaşıdığı marjinal eğilimlerin diş kirasını ödemekle meşgul. Koltuk değneği ile yürümek zorunda kalan bütün liderlerin kaderi bu. Diyet ve bedel ödemekten bir türlü kurtulamıyorlar. Rusya bir taraftan, Beyaz Irkçı gruplar diğer taraftan, dış işlerdeki tutarsızlık ve ağır üslup öte taraftan herkesi canından bezdirdi. Trump, her gün ağırlaşan bir yükü sırtında taşımak zorunda. Kuzey Kore ile girdiği inatlaşma ve ağız dalaşında istediği neticeyi alamadı. Bereket versin bürokrasiyi bilen birileri araya girdi de Trump’un kaşıdığı sivilce çıban olmadan kontrol altına alındı. 

2008’de Cumhuriyetçilerden enkaz devralan Obama, ilk günden itibaren verdiği sözleri tuttu. ABD’nin yaşadığı en büyük ekonomik krizlerden sayılan 2008 ekonomik çöküş için verdiği 2014’ün ikinci yarısında Obama dediğini yaptı ve ekonomiyi rayına oturttu. Obama bir görüşe göre, en başarılı on ABD Başkanından biri. Trump’u çileden çıkaran işte bu skorlar.

Trump daha ilk günden, Obama’nın yaptığı şeyleri yıkarak popüler olmayı denedi. Obama’nın da başına dert olan ve neticelendiremediği sağlık reformunu güç bela rafa kaldırmak Trump’ı ne kadar sevindirdi bir bileseniz. Halbuki Obama, Trump’ın başkanlığa geldiği ilk günlerde “Adam’a (Trump) bir şans verin!” diyecek kadar da centilmence davranmıştı. Geçtiğimiz hafta da Trump’ın bir türlü aşamadığı eski başkanlarla yarışma takıntısını ima ederek “Kendinden önceki başkanlarla boş ölçüşme saplantısından kendisini kurtaramıyor!” diyerek Trump’ın derin yarasına tuz bastı. Obama zeki adam, muhatabının can alıcı noktalarını biliyor.

Obama’nın Hawaii’de değil, Kenya’da, yani babasının memleketinde doğduğunu diline dolayarak prim yapmaya çalışan Trump, yanlış çalıyı sallamaktan hiç vazgeçmedi. 2012’de çıktığı TV programlarında Trump, Obama’yı kastederek “Amerika’da doğduğunu gösteren belgeyi beyan etmeli!” iddiasında ısrar eder. 

Obama bir süre bu popülist iddiaları duymadı ve umursamadı. Bir kaç hafta geçtikten sonra, Trump’ın istediği belgeyi “Bu tür aptalca iddialar için harcayacak vaktimiz yok ama...” diyerek basın ile paylaştı. Neden sonra Obama, Trump’ın da katıldığı geleneksel Beyaz Saray davetinde, “Biliyorum, doğum sertifikamın yayınlanması, son zamanlarda iyice ayağa düşen Trump kadar kimseyi sevindirmemiştir! Şimdi o, ay’a insan gönderip-göndermediğimiz meselesine yoğunlaşacak!” deyince, bütün salon kahkahaya boğulur. Görgü şahitleri, Trump’ın bu espri karşısında oturduğu yere çakılıp kaldığını naklederler. Daha sonra Trump, bu kaliteli espriler için “Harika esprilerdi!” demekten kendini alamaz.

ABD’nin en genç Başkan’larından sayılan Obama boş durmuyor. Geçtiğimiz hafta, bir kişinin ölmesi ile sonuçlanan ırkçı gösteriler arkasından Trump’ın birbiri arkasına yaptığı açıklamalar ve attığı tweetler başına dert oldu. İkisi de birbirinden beter. Obama’nın aynı konuyla alakalı attığı tek tweet ise sosyal paylaşım açısından rekor kırdı. Trump’ın çok şeyler atfettiği ve kendi frenleyemediği tweet tutkusu da Obama’ya takıldı. Trump çıldırmasın da ne yapsın?

ABD gibi demokrasi ile idare edilen ülkelerde, muhatap ve hasımlarının tamamını hapse doldurma ya da Youtube’daki videolarını mahkeme zoruyla kaldırtma gibi Perşembe Pazarı hukuku olmadığı için herkes birbirine katlanarak yaşamaya devam ediyor. Herkes de halinden memnun. 

Trump’ın kafa üstü çakılmaları hükümet ya da devlet sorunu değil, kendi ego ve boş kaprislerine bağlanıyor. Bizim devletlilerin her hatayı bir başka büyük hata ile ört-bas etme gayretlerini birde böyle okuyun.

[Kadir Gürcan] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Ya benimsin ya toprağın! [Meral Aslan]

Sevgili okuyucularım sizlere son birkaç gündür gündemden düşmeyen ve beni epey rahatsız eden “kefen edebiyatı” üzerine bir yazı hazırlamıştım. 

Mesleğim gereği, yazmaktan daha ziyade okuma ve konuşmayı becerebildiğimi söylemem lazım. Yazmak, hele hele hızlı yazmak benim için kolay bir şey değil. 

Ancak uzun zaman uğraştığım ve karnıma ağrılar giren yazı yazma sürecinin tam sonunda, yani tam yazıyı tamamladığım anda telefonumun ekranına son dakika haberi düştü: Ünlü sunucu Vatan şaşmaz bir otel odasında öldürüldü!

Haberi ilk alan herkes gibi ben de şok oldum. 

Ancak ayrıntılar geldikçe hayret ve şaşkınlığım daha da arttı. 

Sonra nasıl gelişmeler olur bilmiyorum ama ilk haberlere göre Şaşmaz, bir otel odasında kız arkadaşıyla tartıştıktan sonra çıkmak isterken arkasından ateş edilerek öldürülmüş. 

Korkunç olayı daha da korkunçlaştıran bir ayrıntı daha var: Katil sonra kendini de öldürmüş. Yani intihar etmiş. 

Bir kadın, üstelik sevgilisi olduğu söyleniyor. 

Bu tür olaylarda kişisel olarak analiz yapmak doğru ve etik değil.

En azından ben öyle görüyorum. 

Ama Türkiye’nin sevdiği bir sunucunun böyle bir ölümle adının anılması konuyu ele almayı zorunlu kılıyor. 

Biliyorum ülkenin pek çok sıkıntılı konusu var, fakat bu konunun da önemli olduğuna inanıyorum ve meseleyi bir noktaya bağlamak istiyorum. 

Bir şarkı vardır bilir misiniz, “Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar!”

Aslında aşkın hastalıklı bir halidir bu durum. 

Seven kişi o kadar çok bağlanır ki, bir noktadan sonra sevgisi artık kendisi başta olmak üzere sevdiğine de zarar vermeye başlar. 

Bu marazi durum ilerleyen safhalarda kriminalleşebildiği gibi, sapkın neticelere de yol açabilir. 

Kişi sevdiğini ileri sürdüğü sevdasına öyle bir zarar verir ki, düşmanlar bile o zararı veremez. 

Vatan şaşmaz olayı buna tam bir örnek diye düşünüyorum. 

Muhtemelen yeryüzünde yaşayan hiçbir zanlı Şaşmaz’ı öldüren kişi kadar (yine gelen ilk bilgilere göre yorumluyorum) sevmiyordur. Ve muhtemelen bir gün önce her ikisine de sorulsa, “Ölüm sebebiniz ne olabilir?” diye milyon tane sebep sıralasalar bile birbirlerine zarar verecekleri kendilerinin bile aklına gelmez. 

Hastalıklı sevgi böyle bir şey.

Kaybedeceğinizi düşündüğünüz an aklınızın, vicdanınızın hele hele kalbinizin almayacağı, kabul etmeyeceği eylemleri size yaptırabiliyor. 

İki sevgili son dakikalarda ne tartıştılar, ne konuştular elbette bilemeyiz ama olayın gerçekleşme şekline bakılırsa, hastalıklı sevgiye sahip kadın önce sevdiğini, ardından kendini öldürmüş. 

Bu olaydan şu sonucu çıkarmak mümkün. 

Hiçbir şeyi hastalık derecesinde sevmemek lazım. 

Başta kendinize zarar veririsiniz. Marazi sevgi sahibini tüketir önce. Ardından sevdiği şeye zarar vermeye başlar. 

Devletinizi, milletinizi, ırkınızı, ailenizi, soyunuzu sevmeyi de buna dahil edebilirsiniz. 

Hitler en büyük zararı çok sevdiğini ileri sürdüğü Alman ırkına vermedi mi?

Almanya’ya Hitler’den daha korkunç ve büyük bir zarar veren var mı?

Keza dine en çok zarar verenler, dini kendilerinin yorumundan başka yoruma kapatanlar, kendi tekellerine alan olmamış mıdır her zaman?

İŞİD’çileri insan yakacak kadar zalimleştiren temel motivasyon ne olabilir sizce?

Devlet adına cinayet işleyebilecek kadar canavarlaşan insanları görmeye başlamadık mı son dönemlerde?

Maşuku tarafından öldürülen aşıklarla doludur tarih. Hayranları tarafından öldürülen ünlü sayısı hiç de az değildir. 

Eğer sevginiz hastalıklı bir şeyse, sevdiğinize zarar vermeniz kaçınılmazdır. Belki de onun sonunu kendi elinizle hazırlarsınız. Üstelik bunu büyük bir coşkuyla ve isteyerek yaparsınız. 

Vatan Şaşmaz’ı öldüren şey de budur kanaatimce. Kendisini hastalık derecesinde seven ve bu sevginin dengesizleştirin canavarlaştırdığı sevgili. 

Allah herkesi hastalıklı sevenlerden korusun. 

[Meral Aslan] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Sizin ‘Sen kimsin’ dediğiniz Gabriel var ya...[Tarık Ziya]

Almanya’nın Türkiye’deki hukuk ihlallerine daha fazla sessiz kalamayacağını belirtmesini ‘birkaç günlük hevestir, gelir geçer’ şeklinde tevil eden, amma velakin Berlin’in kararlılığına mukabil derhal fabrika ayarlarına rücu eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan bildik tarzıyla oy avına çıktı. 

Almanya ve Alman siyasetçileri Türkiye’nin düşmanı olarak gösteriyor. “Sen kimsin ya! Haddini bil” diyerek ilk hedef tahtasına Almanya Dışişleri Bakanı Siegmar Gabriel’i oturttu.

BEKİR BOZDAĞ EDEPSİZLİKTE KENDİNİ AŞTI

İşaret fişeğini gören herkes Erdoğan’a sadakatini ispat etmek için yeni düşman Gabriel’i yerden yere vuruyor. 

En son Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ hakarette hudut tanımadığını ispat edercesine ağır sözler sarfetti: “Yahu sen kimsin, Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kim? Sen yan yana nasıl kendini koyarsın? Bakın bu çapsız adamların kendisine güç devşirme hastalığı var. Ama bu hastalığın da tedavisi yok ne yapalım. Ama Gabriel Türkiye'ye gelirse şehir hastanelerinde onu emin olun tedavi ederiz.”

Bozdağ’ın üslubunun, daha doğrusu üslupsuzluğun müdafaa edilecek bir tarafı olabilir mi? Almanlar hakkında herkes farklı kanaat taşıyabilir. 

Ehl-i insaf her kimse şu hakkı teslim edecektir ki Almanların en son tenkit edilecek tarafı kompleksli olmalarıdır. Dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olmaları onları tevazudan hiç uzaklaştırmamış.

ALMANLAR BİSİKLETE, BİZİMKİLER ONLARIN MERCEDES’İNE BİNİYOR

Bakanından sokaktaki insanına kadar herkes son derece mütevazı yaşar, gösterişten hazzetmezler, israfa da şiddetle karşıdırlar. Bizde bakanlar Alman Mercedes, BMW ve Audi’lerden inmezken Almanya’da bakanlar, belediye başkanları, milletvekilleri bisiklet sürmekten gocunmuyor. Hayat sunilikten o kadar uzak ki!   

Almanya’nın demokrasi ve hukuk ısrarına böyle cevap verilmemeliydi. 

Almanya istedikleri parayı verse mesele yok tabiî. İsrail ve Rusya ile savaşın eşiğine gelenlerin bir uçtan öbür uca nasıl savrulduğuna cümle âlem şahit. 

ERDOĞAN’IN MENFAATİ TÜRKİYE’DEN DAHA EHEMMİYETLİ!

Yoksa ilke, inanç ya da tutarlılık gibi kavramlardan mütevellit bir gerilim değil bu. Erdoğan’ın baskı ve zulümlerine, tek adam rejimine göz yuman devletin Türkiye’nin menfaatine dokunmasının zerre kadar ehemmiyeti yok bunların nazarında. 

Vefa onlar için İstanbul’da bir semtin adı, nezaket mahalleden tanıdıkları bir teyze! O kadar. Siegmar Gabriel’i yerden yere vurarak Almanya’nın duruşunu değiştiremeyeceklerini de bilecek kadar kurnazlar. 

Varsın öyle olsun. Mahallede prim yapıyor bu tarz-ı siyaset. Başkanlık seçimine şunun şurasında ne kaldı. Vur, patlasın düşüşe geçen reyler.    

GABRİEL 17 AĞUSTOS DEPREMİ’NDEN SONRA YARDIM TOPLADI

Gabriel’e ‘Sen kimsin!’ diyene kadar devlet hafızasına müracaat etselerdi Türkiye’ye dost bir siyasetçi portresi ile karşılaşacaklardı. Hem de 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin yaralarını sarmak için samimi gayret gösteren bir dostla… 

Gabriel, Türkiye’nin can derdine düştüğü o günlerde Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyaleti’nin başbakanıydı. Yine Sosyal Demokrat Parti (SPD) çatısı altında siyaset yapıyordu. 

Binlerce insanın hayatını kaybettiği, on binlerce kişinin yaralandığı, tıbbî malzeme ve seyyar hastane ihtiyacının had safhada olduğu günlerde Gabriel de taşın altına elini koymuştu. 

SEYYAR HASTANENİN PARASININ YARISINDA EMEĞİ VAR

Gabriel’in Türkiye için nasıl çırpındığını o günlerde Avrupalı Türk İşadamları Birliği Başkanlığı vazifesini üstlenen Dr. Ahmet Erdil anlatıyor: “Büroma Aşağı Saksonya Başbakanı Siegmar Gabriel’den bir telefon geliyor. ‘Buyrun Sayın Gabriel’ diyorum. Gabriel, Türkiye’deki depremden dolayı derin üzüntü duyduğunu ve hükümet olarak bu konuda bir şeyler yapmak istediğini söylüyor.”

Erdil ile Gabriel arasındaki telefon görüşmesi şöyle devam eder:

–Neye ihtiyacınız var?
–Hastanemiz yok, tüm hastaneler yıkıldı. Acil bir seyyar hastaneye ihtiyacımız var. 
–Ne kadar bir seyyar hastahanenin fiyatı?
–2 milyon milyon Mark, fakat bize 1 milyon bağış yapacaklar.

Aradan iki gün geçer. Erdil başbakanlıktan bir davet alır. Başbakan Gabriel, Erdil ve beraberindekileri kapıda karşılar ve Aşağı Saksonya Hükümeti’nin 250 bin Marklık bağış çekini teslim eder.

PARA EKSİK KALINCA VW’NİN PATRONUNU ARAR

Erdil teşekkür eder, fakat bu tutarın seyyar hastane için kâfi gelmeyeceğini söyler. Hemen telefona sarılan Gabriel, Volkswagen (VW) araba fabrikalarının en büyük patronunu arar. “Bu hastane için hemen bağış vereceksiniz.” sözleri tesirli olur. 

Ertesi gün Volkswagen’den 250 bin Marklık bir bağış çeki bakanlığın hesabına gelir. “Yine yetmedi sayın Gabriel, daha 500 bin Mark’a daha ihtiyacımız var.” diyen Erdil’e Gabriel, “Tamam.” cevabını verir. 

Bu sefer gazete ve televizyonlar vasıtasıyla bütün Alman halkını deprem mağduru Türkiye’ye yardım etmeye davet eder. Bakanlık nezdinde açılan deprem yardım hesabına bağış yağmaya başlar. 5 Mark yollayan da var 500 Mark yollayan da. Kalan 500 bin Mark da bu kampanya ile toplanır ve seyyar hastane satın alınır.

GÖZLERİ DOLAN GABRİEL… 

Hastane, Başbakanlığın önünden Başbakan Siegmar Gabriel ve tüm kabine üyeleri tarafından Türkiye’de depremde yaralananların tedavisi için uğurlanır. O merasimde gözleri dolan Aşağı Saksonya Başbakanı Gabriel ağlamamak için kendini zor tutar.

O günleri bizzat yaşamış Dr. Ahmet Erdil, “İşte bizim tanıdığımız Gabriel böyle bir insan. Tanımayanlara anlatalım dedik…” diyerek bugünkü kifayetsiz muhterislere vefa, edep ve nezaket dersi vermiş. 

GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜR BORCUMUZ VAR

Ben şahsen böyle bir kampanyadan ve Gabriel’in civanmertliğinden haberdar değildim. Erdoğan ve avanesinin çıkardığı krizin tek güzel tarafı Dr. Ahmet Erdil’in bu civanmertliği tekrar hatırlatmasına vesile olmasıdır. 

Ben de bu vesile ile öğrendiğim için şimdi teşekkür edebiliyorum: 

Sayın Gabriel, 

Türkiye’de edepten nasibini almamış birkaç muhterise aldırış etmeyin lütfen. 

Türkiye onlardan ibaret değil. 

En zor günlerde bize el uzattığınız için gecikmiş teşekkürlerimi kabul edin, lütfen!   

[Tarık Ziya] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Tuhfetü'r-Reddiye ve yeni reddiyeler [Abdullah Aymaz]

Yıl 1983... Yani bundan tam 34 sene önce… Bosna’da Genç Müslümanlar (Mladi Muslimani) tutuklanıyor ve mahkemede yargılanıyorlar... Bunların arasında rahmetli Aliya İzetbegoviç de bulunuyor...

Birileri, “Bunların arkasında Amerika var” diyorlar...
Diğerleri "İzzetbegoviç’in grubu CIA ile bağlantılıdır" diye iddia ediyorlar...
Öbürleri “Bunlar Humeyni’nin ajanları” diye sözler söylüyorlar. Obür taraftan Sırp miliyetçisi Dobrica Çosiç 12 akademisyen ile bir bildiri imzalıyor ve bunları affetmelerini istiyor...
Papa onlar için Yugoslavya Başpapazlarından Kuhariç yoluyla arabuluculuk yapmak istiyor… Beri tarfaftan da meşhur öğretim üyesi merhum Prof. Dr. Ahmed Smajloviç’in pasaportuna el konuluyor…

İktidarı kızdırmasın diye nerede ise kimse destek vermiyor ve kimse yardımcı olmak istemiyor... İktidardan korkuyorlar…
Nadir insanlardan biri, sakin ve mübarek bir zat yaşıyor o günlerde… Kendini iktidara satmamış… Saraybosna’da Hünkar (Careva) Camisi imamı merhum hafız Halid Hacimuliç… Yapılan o haksızlıkları "kafirlerin zülüm zincireleri" diye isimlendiriyor ve hayatın bir kuralını hatırlatıyor o günlerde: ''Küfür devam eder, fakat zülüm devam etmez''… İmamı olduğu camide genç öğrencileriyle salavat-ı şerifeleri ve kelime-i tevhidleri okumayı organize ediyor… O gün Genç Müslümanlara yapılan haksızlıklara karşı ''tek aktif direniş şekli'' sadece bu idi… Artık Allah’tan başka da yardımcıları yoktu.

Mahkeme kararından önce iktidar ve medyası çoktan kararı ve hükmü vermişti... Bazı gazete başlıkları şöyle idi:
- "Devletin idari yapısını baltalıyorlardı" (Oslobodenje gazetesi)
- "Hedefleri İslam Cumhuriyeti" (Politika Expres gazetesi)
- "Allah’ın düşmanlarına karşı" (Politika gazetesi)
- "Çete küçük, fakat zehirli" (Svijet gazetesi)
- "Kur'an adına Anayasaya karşı" (Start gazetesi)
- "Karanlık ve nefret Deklarasyonu" (Oslobodenje gazetesi)
- "Terör kılıfında geçmişin hayaletleri" (Oslobodenje gazetesi)
- "Tanrı kardeş katilinin hizmetinde" (Svijet gazetesi)
Yugoslavya İslam Birliği, yani Diyanet İşleri Başkanlığı bile maalesef bunları ta 1949 yılından itibaren terör örgütü diye ilan etmişti...

Netice itibari ile bir Harman yalanı, bir dane-i hakikat her zaman yakıp yok ettiği gibi, bu iftiraların hepsi de yanıp kül olup gitti… Onlar fi’d-derki’l- esfele yuvarlanırken Aliya İzzetbegoviç gül olup başlara kondu… “Tarih tekerrürden ibarettir,” demişler. Biz de öyle diyoruz…

Rahmi Erdem Ağabeyimiz diyor ki: “27 Mayıs 1960 darbesini yapanlar, gittikçe inkişaf eden Risale-i Nur hizmetleri ve Nur Cemaati aleyhinde akla hayale gelmeyen tertiplere başvurdular. Bu tedbirlerden birisi de sonradan onları gülünç duruma düşürecek uydurma bir broşür hazırlatmak olmuştur. Broşürün yazılma maksadı, bir din âliminin adını kullanarak, toplumda Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman’a karşı uyanan alâkanın önünü kesmekti. Plan şöyle işler:

“Önce Emekli Tümgeneral Sadettin Evrin Paşa, Diyanet İşlerine, Başbakana yardımcı olsun diye getirilir. Ama asıl başkan, Sadettin Evrin Paşa’dır. Diyanet İşleri Başkanı ise, İsmet İnönü döneminde Danıştay ve Anayasa Başkanlığı yapıp yaş haddinden 1963 yılında emekli olan Tefvik Gerçeker’dir.

“Sadettin Evrin Paşa döneminde, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi bünyesinde Neşet Çağatay’ın başkanlığında, NURCULUKLA MÜCADELE KOMİTESİ kurulur. Bu komitede İlahiyatın Dekanı Hüseyin Gazi Yurtaydın, İbrahim Çubukçu, Bahriye Üçok, Hamdi Kasapoğlu gibi isimlerle beraber Neda Armaner de vardır.

“Bu heyet inanılması zor işlere imza atar. İlk işleri ‘Tuhfetü’r-Reddiye’ adıyla yalan-dolan bir broşür hazırlamak olur. Broşürü müftü, vaiz, imam, kaymakam, vali ve ağır ceza reisleri gibi ulaşabildikleri herkese posta ile gönderirler. Maksat, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Hazretleri aleyhinde bir terror havası estirmektir.

“İslam’ı ve güzelliklerini öğretmekle mükellef olan bu insanlar, kendi yazdıkları kitabı, kitabın basıldığı tarihten 10 yıl önce 1954’de Kahire’de vefat eden, Osmanlı’nın son Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi yazmış gibi göstermişlerdir. Kitabın yalan, iftira ve kasıt dolu yönü zaten sırıtır. Ama acı, belki de komik olan bu tarafı daha da sırttıkça sırıtır. Bu acemice tertip bir çok araştırmacı tarafından hemen ortaya çıkarılmıştır. Rahmetli Avukat Bekir Berk de Mustafa Sabri’nin oğluna ulaşarak bu yalanı tesbit ettirmiştir.”

2008 senesinde Cemal A. Kalyoncu Aksiyon dergisi için, Neda Armaner ile yaptığı röportajında, konuşmanın bir yerinde Armaner, “İnönü, Said Nursi için raporu isterdi ben de yazardım.” diyerek itiraf etmişti.

Şimdi 54 sene sonra aynı Diyanet İşlerine ve Başkanına, cihan sulhünün temsilcilerini ve tevhid yolunun yolcuları Hizmet Hareketinin gönüllülerini yağlı karalarla karalamak ve iftiralarla çürütmek için benzer bir emir verilmiş olduğu anlaşılıyor. Ama bütün bunların inşaallah bir yalan harmanı olarak bir hakikat fiskesi ile yanıp kül olması yakındır… 

[Abdullah Aymaz] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Böylesi tek parti döneminde bile görülmedi! [Ali Emir Pakkan]

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazeteciler devlet memuruydu. İlk görevleri, yeni Türkiye ideolojisini kitlelere anlatmak ve rejim düşmanlarını yok etmekti. Gazete Patronları tek partinin parçasıydı. Mesela Hakkı Tarık Us (Vakit, 1917) ve Yunus Nadi(Cumhuriyet, 1924) aynı zamanda CHP milletvekiliydi. 

1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile gazete sahibi olmak belli esaslara bağlandı. ‘Ülke güvenliği ve millî çıkarlara aykırı yayın yapıyor’ denilerek muhalif gazeteler kapatıldı. Farklı görüşteki gazeteler, ‘zehirli yılan yuvası’, ‘vatan haini’ ve ‘rejim düşmanı’ muamelesi görüyordu. Gazeteciler takibe uğruyor, açılan davalar ağır hapis cezalarıyla sonuçlanıyordu. 

1931’de çıkarılan Basın Kanunu, gazeteleri tek partiye ( Cumhuriyet Halk Partisi) bağladı. ‘Millî Şef’ İsmet İnönü’nün her ziyareti ve her sözü birinci sayfadan fotoğraflı girmek zorundaydı. Aksi halde basın yayın müdürlüğünden gelen bir telefonla gazeteler kapatılıyordu! (Günümüze ne kadar benziyor. AEP) 

1950'de Demokrat Parti (DP) yeni Basın Kanunu, matbuata biraz nefes aldırdı! Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına girdi. Ancak DP’nin üçüncü döneminde basına karşı yine sert tedbirler alındı. Pek çok gazeteci hakkında davalar açıldı, bir çoğu hapse atıldı.

27 Mayıs 1960’ta DP'yi ikiitidardan indiren Cuntacılar, askerî müdahalenin meşru ve haklı olduğunu gösterebilmek için basını kullandı. Millî Birlik Komitesi, gazetecileri yuvarlak masada toplayıp darbe yönetimine bağlı olacaklarını taahhüt eden ortak bildiri imzalattı. Darbe yönetimi ile işbirliğine giren gazetecilerin önü açıldı. Bazıları yurtdışına ataşe olarak gönderildi, bazıları milletvekili oldu, bazıları kurucu meclis üyeliğine seçtirildi. DP’li gazeteciler ise tutuklandı, Zafer’in yazı işleri katı boş kaldı. Matbaasındaki kâğıtlarına el kondu ve Akis'e verildi! 

Kamuoyu, andıç adını ilk defa 28 Şubat sürecinde duydu; ancak 27 Mayıs’tan hemen sonra yayımlanan "öğrenciler  kıyma makinelerinde kıyıldı" yalanı da bir andıçtı. Bazı yalanlar bizzat Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve Millî Birlik Komitesi üyelerinin ağzından duyuruldu. "Harp Okulu’nu bombalama planı ele geçirildi" açıklaması bizzat Gürsel tarafından yapıldı. 

Operasyonel gazete ve gazeteciler her dönem işbaşındaydı. 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi soygun, adam kaçırma olayları abartılarak manşetlere çıkarıldı. 12 Eylül 1980’e giderken Kenan Evren’e “Ne duruyorsunuz? Müdahale edin!” diyenler içinde ünlü köşe yazarları, yayın yönetmenleri vardı. 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışmasını medya körükledi. Darbeden sonra gazete patronlarından Erol Simavi, Kenan Evren’e bağlılığını bildirdi. 

28 Şubat (1997), tamamen medya üzerinden yürütülen bir operasyondu. Kasetler, Genelkurmay’da hazırlanıp servis edildi. Tankların, topların yerini gazeteler, televizyon kanalları almıştı!

İrtica tehlikesinin öne çıkarıldığı aynı dönemde yolsuzlukların üzeri örtüldü. Medya patronları banka sahibi yapıldı. Soygun gözlerden kaçırıldı. Medyanın askerle kurduğu ilişki sivil iktidarlarla da kuruldu. Halkın oyları ile iktidara gelen hükümetler, medyayı kullanılabilir, ulaşılabilir ve manipüle edilebilir olarak gördü.

Medya holdinglerinin finansal çıkarları iktidarla ilişkide belirleyici oldu. İktidarı şartsız destekleyen patronlara imtiyazlar sağlandı, kamu kaynakları ve bankalar peşkeş çekildi. Teşvikler, fonlar, tahsisler, krediler, kamu reklamları parti medyasına yönlendirildi. İktidar gazetecileri, ödül olarak çeşitli kurum ve şirketlere atandı. Olağanüstü zenginleşenler oldu. Anadolu Ajansı ve TRT âdeta iktidarın çiftliği olarak kullanıldı.

2002'de iktidar olan AK Parti hükümeti, üçüncü döneminden itibaren medyayı sıkı biçimde kontrol altına aldı. Halk Bankası Genel Müdürü'ne, "Maaşları ödeyemiyorum. Oradan 2 milyon lira gönder Süleyman." diyen yayın yönetmenlerinin olduğu yeni bir medya düzeni kuruldu! Böylesi tek parti döneminde bile görülmemişti! 

Bazı müteahhit işadamlarının finanse ettiği "havuz medyası" adı verilen  medya organları oluşturuldu! Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMFS) eli ile muhalif gazete ve televizyon kanallarına el kondu. Eleştirel yaklaşan sesler susturuldu; patronlara terör suçlaması ile davalar açıldı ve mallarına el kondu. Vergi cezaları ile merkez medyanın sesi kesildi! Muhalif gazeteciler ve köşe yazarları işlerinden edildi. Ülkenin en yüksek trajlı gazetesi kapatıldı! Silivri toplama kampı haline geldi, yüzlerce gazeteci  hapse atıldı!

Sansür ve otosansür yaygınlaştı. TRT, parti yayın organı hâline getirildi. Gazeteciliklerinden şüphe edilen bazı kişiler sahneye sürüldü. 

15 Temmuz darbesi ve 15 Nisan referandumunda medya psikolojik harekâtın aracı olarak kullanıldı. Algı operasyonları yapıldı. Bir merkez, yalan haber üretip ‘havuz medyası’na servis ediyor. Bilgi notları manşet oluyor. Gazeteciliğin en temel kuralları çiğneniyor. Bir elden çıktığı anlaşılan yalan haber, aynı anda birden fazla medya organında yayımlanıyor.

Bugünler ileride tarihe,  "Türk basının en kara dönemi" olarak yazılacak. 

[Ali Emir Pakkan] 28.8.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com