Bu Hizmet’in Sahibi Allah’tır! [Fikret Kaplan]

‘Gelecekte bu işin tarihini yazanlar, ‘Bu insanların şöyle bir kardeşlikleri vardı’ diyecekler, ‘Şöyle fedakâr insanlardı’ diyecekler, ‘Şöyle büyük insanlardı’ diyecekler. Ama hepsi yanılacaklar. Çünkü, ‘Bu işi Allah yaptı.’… İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş.’

Çoğumuz itibariyle sıradan, düz insanlar olmamıza ve günahlarımızın boyumuzu aşkın olmasına rağmen Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna bakın ki, O (cc), bir zamanlar peygamberle sallallahu aleyhi ve sellem, sahabeyle…Bediüzzaman’la temsil edilen bu davayı bizlerle temsil ettiriyor ve o büyük hizmeti bizlere gördürüyor. İnsan burada Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözünü hatırlamadan edemiyor:

“Kardeşlerim! Bu İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş…”

Bütün bu ihsanların yanında bir de Sırat-ı Müstakim yolunda şaşırmamamız için önümüze büyük bir alim koymuş. İnsanların barış içinde, sevgi ve hoşgörüyle yaşayacağı hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden, salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat olan Fethullah Gülen Hocaefendi…

Fakat, Hocaefendi büyüklüğünün tezahürü olarak bu düşünceyi sürekli tadil eder: "Estağfirullah, bin defa estağfirullah. Arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnü zannı olarak kabul edebilirim." (Favorit Gülen'e Hz. İsa'yı Sordu, 04.04.2009)

Üstad Bediüzzaman gibi Hocaefendi de daima kendisini kuru üzüm çubuğuna benzeterek, o kuru çubuğun, üzümler üzerinde bir hak iddiasının söz konusu olmadığını ifade eder. Yapılan Hizmetlerin kendindeki meziyetlerden olduğunu asla kabul etmez ve bunların kendisinden kaynaklanmadığını en sağıra dahi duyururcasına ilan eder. İslam’a ve Kur’ân’a Hizmet etmenin, ihsan-ı ilahi olduğunu sürekli vurgular.

Hocaefendi’nin bütün bu söylemlerine rağmen yine de Risalelerle iştigal eden bazı kimseler şu fikirleri ileri sürüyorlar:

‘Bediüzzaman Risale-i Nur’un müellifi ve Nur hizmetinin manevî önderi olduğu halde, şahsını öne çıkarmayıp, kendisine izafe edilen manevî makamları dahi reddeder ve nazarları eserleri ile şahs-ı manevîye çevirirken, Gülen’in etrafında, onun şahsına endeksli bir hareketin oluşması. Bu birlikteliğin Gülen cemaati veya hareketi diye anılması bunun ifadesi.’

Halbuki, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatına ve fikirlerine azıcık göz atsalar aslında bunun farklı olduğunu hemen anlarlar.

"Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca 'Demek ki Allah (cc) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor' diye düşündüm. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. ...Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum." (Küçük Dünyam)

"Bana eğer cemaatin önünde bir rehber gibi bakılması hatta mübalağası bunun, abartılmışı, bir lider gibi bakılması, bir cemaati sevk ve idare etme mevkiinde bir insan gibi bakılması bağışlarsanız bana hakaret gibi geliyor. Çok samimi söylüyorum. Bunları bana böyle saygısızlık yapılmış gibi kabul ediyorum. Ben düz bir insanım ve ondan çok hoşnudum. Hz. Ali mülahazasıyla 'Kün inde'n-nasi ferden mine'n-nas / insanlar nezdinde insanlardan bir insan ol.' Hatta şimdilerde Rabbimle baş başa kaldığımda dileklerimde münacatlarımda bunlar bana çok fazla. Emaneti al ve bu ağır hacaletli yükten kurtar dediğim çoktur herhalde." (Kanal D'de Yalçın Doğan'la Mülâkat, 16.04.1997)

"Genel manada öncü, lider deyince çok farklı şeyler anlaşılıyor. Yedi dünya bilsin ki o manada bir öncülükten ben, fersah fersah uzak bulunuyorum." (Ateş Böceklerinin Yanıp Sönen Işıklarına Aldanmayız, Zaman röportaj, 13.08.1995)

"Daha öncede defaatle söylediğim gibi; 'Fethullahçı' şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. '-cı', '-cu' türü sözlerden hiç hoşlanmıyorum. 'Cemaat lideri' gibi yakıştırmalardan küfür işitmiş gibi rahatsız oluyorum" (Kırık Testi, 29.10.2002)

"Şu hasta halimde bile, hâla hakkımda cemaat lideri, tarikat şeyhi gibi yakıştırmalarda bulunanlar var. Bu sözler bana çok ağır gibi geliyor. 'Fethullahçı' şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. Aslında 'cı', 'cu'dan eskiden beri hiç hoşlanmam; bu ifadeleri toplumu bölücü unsurlar olarak kabul ederim. Ben kendime hiç 'lider' demedim. Böyle denmemesi mevzuunda da direniyorum. Çünkü, ben düşüncelerimi otuz sene kürsülerde ifade ettim; aynı duyguyu, düşünceyi paylaşan insanlar alâka gösterdiler, saygı duydular; ben de bunu milletime hizmet için bir kredi gibi kullandım. Şahsım hakkında hüsnü zan edenleri hayırlı bildiğim işlere yönlendirmeye çalıştım. Meselâ dedim ki, 'Üniversite hazırlık kursları açın, okullar açın.' Bu insanlar bana karşı saygılarının ifadesi olarak sözlerime kıymet verdiler. Gördüm ki, benim 'okul' dediğim gibi bir sürü insan da 'okul' diyor. Ve böylece binlerce insan millete hizmet yolunda belli bir çizgide buluştu.

Şu meselenin üzerinde ısrarla durdum: Allah (cc) hepimizi bir şekilde istihdam ediyor. Eğer bazı şahısları parlak görerek yapılıp edilenleri onlara nisbet ederseniz şirke girmiş (Allah'a ortak koşmuş) olursunuz. Alvar İmamı'nın çok tekrar ettiği bir sözü vardı; Azerî bir edayla, 'Herkes yahşî men yaman, herkes buğday men saman.' derdi. Ben biraz o mülahazaya bağlı olarak bugün de aynı şeyi söylüyorum. Halkın şahsıma karşı teveccühünü, bir imtihan olarak değerlendiriyorum. Belki onlar yanılıyorlardır, belki içtihat hatası yapıyorlardır. Onlar bu mevzuda günaha girmezler; fakat ben bu hüsnü teveccühün verdiği makamlara dilbeste (aşık) olursam kendimi helâk etmiş olurum.

İyice bilinmesini isterim ki; öncülükten, liderlikten, şeyhlikten fersah fersah uzak bulunuyorum. Ben sadece düz bir Müslümanım. Herhangi bir tarikatla alâkam olsaydı onu da söylerdim; ama öyle bir alâkam da yok. Tarikatın kendine has disiplini, erkânı, seyr u sülûku vardır. Fert, evvelâ bir şeyhe bağlanır; rüşdünü ispat, kendisini ifade edebilirse, ona pâye verilir; ders verme imkânı sağlanır. Mevsimi gelince o da başkalarına ders vermeye başlar. Ve şeyhlik-müritlik bir silsile halinde Efendimiz'e (sas) kadar götürülüp dayandırılır. Benim takip ettiğim böyle bir silsilem; Kitap'ta, Sünnet'te olan ibadet ü tâat, evrâd ü ezkâr ve tesbihâtın dışında tarikatlarda olan şekliyle özel bir virdim ya da dersim, tarikatla alâkalı bir yanım yoktur.

Ayrıca, bir insanın milleti, ülke ve ülküsü adına bir şey yapması için herhangi bir pâyeye sahip olmasına da gerek yoktur. Ben bir vatandaşım. Milletim için yaptığım her şeyi bir vatandaş olarak yaptım. Vatandaşlığın üstünde de daha büyük bir pâye bilmiyorum. Meclisi, mülkiyeyi, adliyeyi oluşturan da vatandaştır. Ben de uzun zaman devletime, milletime severek hizmet ettim. İşte, bu arz etmeye çalıştıklarım gözardı edilerek, yapılan bu kadar hayırlı işin tek bir insana verilmesi çok ağırıma gidiyor. ...Dünyanın dört bir yanına dağılmış bu civanmert Türklerin yaptığı fedakârlıkların benim gibi hasta ve zayıf bir insana verilmesi çok yanlış bir düşünce; aynı zamanda, bu fedakârlığı yapan insanların haklarına da tecavüzdür... Bende bir fazilet aranacaksa o; kendim hakkını veremesem de şu necip millete hizmet edenleri hayatım boyunca hep alkışlamış olmamdır. Onlar arasında, insanlardan bir insan olarak vazife yapmaya talip oldum." (Gönüllüler Hareketi, Kırık Testi, 13.05.2002)

"Hemen her davranışımda şirke girdiğim korku ve endişesini yaşadığımı Allah bilir... Biraz önce namazda aklıma geldi; sen beni de affeder misin Allah'ım! dedim... Sonra kendi kendime 'haydi be oradan, Allah senin gibi ıvır-zıvır insanları affeder mi' dedim... Rabbim... şahid bu duygularıma..." (Zaman, 14.04.2012)

"Ben kendimi gırtlağıma kadar kusur içinde görüyorum. Çok korkuyorum; bazen yüreğim ağzıma geliyor, inanın, pek çok gece uykum kaçıyor, uyuyamıyorum; 'Eğer olmam lazım geldiği gibi olamamışsam Rabbimin huzuruna nasıl çıkarım, ötede ne olur benim hâlim?' diyorum. Fakat, her şeye rağmen, hiç ye'se düştüğümü hatırlamıyorum. Allah bizim Mevlâmızken ye'se nasıl düşerim ki? Sonunda meseleyi getirip yine 'inne Rahmetî sebakat alâ gadabî' hakikatine bağlayarak, O'nun rahmetinin daima gazabının önünde olduğunu düşünerek nefes alıyorum; 'O'nun rahmeti her şeyden daha geniştir, benim gibileri bile affeder.' diyorum." (Allah’ım, Bizi Kendimize Getir!, Kırık Testi, 19.09.2004)

Yüksek İnsani Değerler Etrafında Toplanmış İnsanlar Hareketi

Siyaset bilimi profesörü Louis Cantori, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiği sırada, “Gülen hareketi” deyimini kullanınca Hocaefendi hemen şu itirazı yapmıştı:

“Bu hareketin benim ismimle anılmasına razı değilim. Ortada bir dert var. Gülen hareketi diye bir şey yok. Bu dertten mustarip olanların bir araya geldikleri bir dava var. İlla bu harekete bir isim koymak istiyorsanız şöyle diyebilirsiniz: Yüksek insani değerler etrafında toplanmış insanlar hareketi. Bu hareketin üç temel karakteristiği vardır.

Birincisi, bu harekete destek veren insanlar maddi ve manevi hiçbir şey talep etmezler.

İkincisi, insan merkezli bir harekettir ve felsefesini İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in (sav) bir Yahudi’nin cenazesi geçerken ‘O da bir insan’ diyerek cenaze karşısında ayağa kalkmasından alır.

Üçüncüsü, bu harekete gönül verenler, üzerlerine aldıkları görevi yarıda bırakmaz ve sonuna kadar yerine getirirler.”

Hocaefendi, henüz yurtdışında tek bir Türk kolejinin bile açılmadığı 1980’li yılların sonunda dahi şöyle diyordu:

“Gelecekte bu işin tarihini yazanlar, ‘Bu insanların şöyle bir kardeşlikleri vardı’ diyecekler, ‘Şöyle fedakâr insanlardı’ diyecekler, ‘Şöyle büyük insanlardı’ diyecekler. Ama hepsi yanılacaklar. Demeyecekler ki, ‘Bu işi Allah yaptı.’

Bunu bazı kimselerin deha ve ferasetlerinde arayacaklardır. Daha şimdiden avazım çıktığı kadar haykırarak ilan ediyorum ki, çok büyük bir yanlışlık içinde olacaklardır. Şayet gelecekte bu devrin tarihini yazacak olanlar işin gerçek yüzünü bilseler, bu çağa Allah’ın lütuflarının sağanak sağanak yağdığı çağ diyeceklerdir.”

Hocaefendi’ye göre, bütün olumsuz şartlara rağmen hala Hizmetler devam ediyorsa bu ancak Allah’ın kudretiyle mümkündür. O öyle bir kudrettir ki, onun dilemesiyle bir karınca filin hortumunu koparacak güce erişir. O yüzden hiç inkisara düşmemek lazım!.. Bu işin sahibi Allah’tır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, "Ben Ramiz oğlu Fethullah'ım, o kadar... İnsanlardan bir insanım ve düz bir yerde duruyorum." (Zaman, 14.10.2010) diyerek hayatın her lahzasından hesaba çekileceğine inanan bir mümin olarak; bildiğini söylememek veya güzel bir işe teşvik imkanı varken bunu yapmamak ötede hesaba sebep olur endişesiyle elinden geldiğince, konuşmasıyla yazmasıyla, sözlü yazılı ve fiilî bütün eserleriyle dine ve insana hizmet yolunda gayret ediyor ve himmetini ortaya koyuyor. "Ben, dinini elinden geldiğince yaşamaya çalışan, yaşayabilen değil, yaşamaya çalışan bir insanım." (Le Monde’da Nicole Pope’la röportaj, 28.04.1998) diyor.

"Şu kısacık ömrümüzde, şahsımızın bilinmesi, iyi olarak tanınması ve böylece bize hürmet edilmesi şeklinde gayeler taşımak ya da dünya nimetlerinden istifade etme türünden bazı sevdalar ardına düşmek Rabb'e karşı çok büyük bir ayıptır. O'nu anlatmak ve dinimizin i'lâsına çalışmak gibi bir kulluk vazifemiz varken dünyevî başka hedefler edinmek Allah'a karşı vefasızlıktır. Kendi adıma da, makam-mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabb'ime, Efendim'e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum... Dinime ve milletime hizmet duygusu bütün bütün ufkumu kaplıyor.. bunun dışında başka hiçbir şey düşünmüyorum. Hatta düşünmemin, istememin haram olduğunu zannediyorum. Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; her biri kalbimi durduracak büyüklükte üç-dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de, ben dünyevî lezzetleri, hatta cenneti değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi 'Bu gece son gecemdir.' diye bekliyorum. Ama dünyaya bir 'hizmet diyarı' olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum." (Kırık Testi, 03.06.2002)

"Ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum. 'Bu gayeler uğrunda yaşıyorsam yaşamamın bir manâsı var, yoksa Yâ Rab abes yaşamaktan, bu dünyada boşuna yer işgal etmekten sana sığınırım!' diye her gün dua dua yalvarıyorum Rabbime." (Kırık Testi, 06.01.2004)

"Ben bir fert olarak imana ve Kur'an'a hizmet yönüyle Allah'a hamd ederim ki, Cenab-ı Hak önemli vazifelerle şereflendirdi. Ben mahiyetim ve maddem itibariyle hiç ender hiçim. Fakat bu hiçlikte Allah farklı varlık cilvesi lütfetti. Allah bazen mücrim bir kuluna da değişik lütuflarda bulunabilir. Nitekim öyle yaptı ve nadide bir cemaatle beni hemhal kıldı. Ben bu yönden kendimi dünyanın en bahtiyar insanlarından sayar ve 'Allah, zavallı bir insanı tuttu, nezahetle yaşayan, hizmet etmeye namzet insanların yanına getirip koydu.' derim. Madde ve mahiyetim itibariyle Rabbimin nazarında kirli bir damla sudan ibaretim. (Bkz.Târık, 86/6) Buna rağmen halk şayet beni büyük sayıyor ve tebcilde bulunuyorsa, bu hususta yanılmış olabilirler. Ama kendi zaviyemden ve bakışım açısından ben hep böyle düşünürüm. Halk, düşüncesinde ve verdiği hükümlerde yanılmış olabilir. Bu noktada da çok korkarım ve korkmam da lazım, sonra da Efendimiz'in dediği gibi, 'Rabbim beni halkın nazarında büyük, Senin nazarında küçük eyleme' derim. Halk, bir insanı büyük görebilir. Ancak ben, nezd-i ulûhiyetinde boyum ne kadar ise o kadar ve onun da altında görünmek isterim. Bugün el üstünde tutulan fakat yarın ayaklar altında bir merkub bile olamayacak hale düşmektense, 'Doğrusu onlar hayvanlar, davarlar gibidirler, hatta onlar yolca yöntemce daha da sapıktırlar.' (Furkan, 25/44) sırrıyla mahkeme-i kübrada o duruma düşmektense, burada kat kat hatalarımın cezasını çekmek veya Senin namütenahi affına sığınmak isterim. Vahşi'yi bağışlayan, onu sahabi olmak şerefiyle serfiraz kılan o engin rahmetine iltica ederek ve Sana sığınarak, 'Sen dilersen merkepten de insan yaparsın ama dilersen insanı da merkep kılarsın.' derim... Samimi olduğumu söyleyemem. Bütün bütün samimiyetsizim de diyemem. Bunlardan biri fahir olur, diğeri de nankörlük. Beceriksizliğimi ve kusurlarımı Rabbim şimdiye kadar setrettiği, beni olduğum gibi size göstermediği için ben de size şerh etmek istemem. Burada 'Ya Settâr' deyip yürürüm. Öbür âlemde de 'Ya Settâr' deyip aman dilerim. O da belki gafletlerimi örter de beni bağışlar. Bu sözlerimde samimiyim ve ben kendime böyle bakıyorum." (Sen'den Gayrısına Secde Etmedik, Zaman, 26.11.2010)

"Geriye dönüp baktığımda, çok değişik varyantlarda Rabbimin inayetini görüyorum. Rabbim düşürmemiş, düşmem sürüklenmem bir an meselesiymiş, ama muhafaza buyurmuş. Şimdilerde eğer tam mânâsıyla Müslümanlığı duymamışsam, şimdiye kadar sonsuz lütuflarda bulunan Rabbimin rahmetinden bekliyorum ki, bundan sonra olsun, Müslümanlık gerçeğini, bana tam olarak duyursun. Beni tam bir iman insanı, tam bir irfan insanı yapsın. Evvela onu ve ondan ötürü, bütün mahlukatı seveyim. İnsandan karıncaya kadar herkese bağrımı açayım. Bir yönüyle gelecekte beklenen de budur. Bu istek ve beklentilerime, engin rahmet sahibi Rabbim'in cevap vereceğine inanıyorum. Sizlerle (kendisine kalbi, ruhi ve zihni anlamda yakınlık duyanları kastediyor Hocaefendi) olmak da, benim için ayrı bir mazhariyettir. Kuvve-i maneviyemi takviye eder, irademe fer olur. Yapacağım ruhi, kalbi, fikri, zihni hatalarıma karşı sütre teşkil edersiniz. Ve ben de çok fazla ciddi geriye dönemeyeceğim şekilde, gaflara sürüklenmeden, tam istikamet denmese bile, istikamete yakın zikzaklar çizerek, hiç olmazsa varlığımı sürdürürüm. Allah inayetini üzerimden eksik etmesin..." (İnancımız Henüz Resmedilemedi, Zaman röportaj, 19.08.1995)

Ne olursa olsun, sessiz kalmayıp yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı çıkmasını ise şöyle ifade ediyor Hocaefendi:

"Bir mü'min sadece kendisini alâkadar eden meselelerde elden geldiğince mülayim, şefkatli ve affedici olmalı; kötülükler karşısında her zaman sabırlı davranmayı, tahammül göstermeyi ve bağışlayıcı olmayı esas edinmelidir. Fakat bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevî ve heyet-i İslamiye söz konusudur. Her Müslümanın tavır ve davranışının şahs-ı manevîye ve İslam'a mal edilmesi mevzubahistir. Şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir. Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün müslümanları zan altında bırakmaktadır. Bu itibarla da, bir mü'min diğer inananları mahcup edebilecek hadiseler karşısında sessiz kalamaz; kendi haklarıyla beraber Allah hakkının ve toplum hukukunun da bahis mevzuu olduğu meseleleri sineye çekemez; tavzih, tashih ve tekzib adına ne gerekiyorsa yapmak mecburiyetindedir... İnsan, şahsı adına elden geldiğince hazm-ı nefsi esas almalıdır; fakat beraber anıldığı insanların ve toplumun hakları söz konusuysa, o zaman daha temkinli ve hassas davranmalı, ihkak-ı hak peşinde olmalıdır. ...Dünyanın dört bir yanında hizmet eden insanların iffeti, ismeti, itibarı, halkın onlara olan teveccühü ve bütün bunların inkıtaa uğramaması çok önemlidir. Artık her birimizin hukuku, bir hukuk-u âmme haline gelmiştir. Bundan dolayı, sürekli yaptığım dualardan biri şu şekildedir: "Allah Teâlâ benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni mahcup etmesin!.." (Ne Kibir Ne de Zillet, Mahviyet ve İzzet, Bamteli, 27.06.2011)

Hizmet gönüllülerinin, sair zamanlarda ve özellikle de bu ağır süreçte Hizmet’i ve Hocaefendi’yi savunmaları; kendilerinin istifade ettiği bu kaynaktan herkes istifade etsin arzusuyla aşkın bir iştiyakla Hocaefendi’yi ve eserlerini herkese duyurma çabası içinde olmaları Hocaefendi’nin putlaştırıldığı gibi bir anlama gelmiyor. Bu, bir insanı savunmak değil, bunun çok ötesinde asıl onun hizmetlerini yani Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştırma gayesini ve bu Hizmetleri savunmayı gütmektedir.

Ve Hocaefendi çok açık olarak noktayı koyuyor:

"Birileri tarafından ifade edilen ve bana küfür etme kadar ağır gelen bir tabirle 'Fethullah Gülen Cemaati' diye isimlendirilen topluluk, bu millete ve insanlığa hizmet düşünce ve metotlarını gönüllü olarak kabullenen insanların meydana getirdiği bir gönüllüler hareketidir. Benim bu yapı içinde yerim ise başkaları ne derse desin sıradan bir ferd olma çaba ve gayretinden ibarettir. Biliyorum, bazıları bunu mübalağalı bir ifade olarak algılayacak, kim bilir çokları bıyık altından gülecek ama her şeye nigehban olan Rabbim biliyor ki bütün amacım bu milletin bugünü ve yarınları adına akıllara durgunluk veren fedakarlıklara katlanan insanların içinde sıradan bir ferd olabilmek ve bu hal üzere ölmektir." (Kırık Testi, 11.05.2003)

[Fikret Kaplan] 12.9.2019 [Samanyolu Haber]

Kerbela'da Şafak Söküyor [Harun Tokak]

Mehtaplı bir Mah-ı Muharrem…

Aylar süren yorucu bir yolculuktan sonra Ehl-i Beyt Kerbela’ya ulaşıyor.

Ay ışığı vurmuş serin sulardan yükselen havar türküsünü sabaha değin dinleyen Kerbela topraklarında şafak söküyor.

O gece “söyletmeyin beni yaram derindir, Fırat’ım ben… Fırat’ım ben… Ciğerleri yanan Ehl-i Beyt’e bir yudum su veremedikten sonra bunca suyu ne edeyim ben.” diyerek sabaha kadar ağladı, sabaha kadar hıçkırdı durdu Fırat;

Çadırlarda, su! su!’ diye inleyen çocuklar Fırat’ın aydınlık şırıltılarını duyuyor, kulaklara dolan şırıltılar anaların yüreklerini yakıyor.

Gül dudaklar kuruyor, çadırlar yanıyor, çocuklar yanıyor.

Berrak bir gökyüzünün altında ve bir masal ülkesini andıran rengârenk Kerbela çöllerinde sürüler halinde gezinen ceylanlar, marallar Ehl-i Beyt yanıyor diye Fırat’ın serin sularına mesafeli duruyorlar.

İnsanlıktan uzak bir yerde, Kerbela’da kader, bir havar çığlığı gibi örüyor Ehl-i Beyti’n hayatını.

Kerbela’da şafak söküyor…

Elinden alınmış yavrusuna bir yudum süt veremeyen göğüsleri dolu bir ana gibi ağlayarak, hıçkırarak, kendini yerden yere atarak en hazin şırıltılarla ay ışığında akıyor, akıyor Fırat.

Namaza, Kur’an’a tahsisli son gecede son namazlar kılınıyor, son niyazlar, gazap fışkıran kumlara kurulu çadırlardan Sonsuzluğun Sahibine iletiliyor.

İmam Hüseyin yanındakilere; “Saltanat, ilahi adalete dayanmayan bir düzendir. Bu düzenin hedefi üsttekilerin konumlarını korumak adına alttakileri koyunlaştırmaktır. Ben bu sürüleşmeye başkaldırıyorum.

Başım mı gidecek? İlahi adalet için feda olsun. Bana ‘sus’ diyorlar, susamam, çünkü vakit daralıyor.

Her şeyin kökü kazınıyor. Bana ‘Dilini tut, başını belaya sokma.’ diyorlar, tutamam. Gerçekler gizleniyor, haklar çiğneniyor, değerler yok ediliyor, davet ortadan kaldırılıyor, halk aç bırakılıyor, işkence görüyor ve sürgün ediliyor. İsraf, eğlenceler, ayrımcılıklar, altın ve servet biriktirmeler, hakaretler, sömürüler, övünmeler ve daha birçok Cahiliye âdeti.

İşte bütün bu cinayetlere karşı koyarak mücadele etmek ve İslam adaletini korumak bu ailenin sırtına yüklenmiştir.
Gece sizi bürüyünce birer ikişer alınız ve buradan uzaklaşınız”

Kerbela’da şafak söküyor…

Nazlı kelebekler, Kerbela ateşinde yanmayı yeğliyor.

Işığa olan aşklarından ateşin etrafında dönerek can veren pervaneler gibi yüzünün güzelliği gönülleri fetheden bir ateş parçası İmam Hüseyin için yanmayı tercih ediyorlar.

İşte aşk budur.

Sevgide sonsuzlaşmak budur.

Seven, sevilen için en sevdiği şeyi feda edebilmelidir.

Gece boyunca niyaza durmuş olan İmam Hüseyin gece sırtını sabaha dayadığında o yorgun ve güzel gözleri bir ara kapanırsa da;
‘Düşman saldırıya geçti!’ diyerek hemen uyandırılıyor.

Susuz dudaklarda buruk bir tebessüm…

‘Hüseyin’im! Ben seni bekliyorum, bugün bana kavuşacaksın,’ demiştir, Gül Dedesi, Güllerin Efendisi.

Kerbela’da Şafak söküyor.

Gam kervanları geçiyor Kerbela’dan.

Yezid’in ordusu güneşe diklenen yılanlar gibi kumlarda kıvrılarak Ehl-i Beyt çadırlarına doğru akıyor.

Dünya gazap olmuş güllerin üzerine geliyor.

Boyuna göre kılıç bile bulunamayan Ehl-i Beyt delikanlıları daha güneş doğmadan bir bir doğranıyor, sabahın seherinde vınlamaya başlayan oklarla kirpiye dönen gül bedenleri atların ayakları altında çiğneniyor.

Değil, kumlara belenmiş yaralarından kanlar akan taze delikanlılar; kadınlar, kızlar bile çadırlarda nefes almakta zorlanıyor.

Buğu buğu kan kokuları yükseliyor kızgın kumlardan

İmam Ali ve Fatıma anamız, çadırın direğine dayanmış, güllerinin yanışını, dallarının kırılışını, yapraklarının koparılışını seyrediyorlar.

Kıyamete kadar gelecek bütün evliyanın asfiyanın anası olan “Gül Sultan” yorgun ve yaralı bir kuş gibi çırpınıyor çadırın dibinde.

Can parçasının ciğer pareleri yanıyor; Hayber Kalesi’nin kapısını bir pençede söken Allah’ın Aslanı’nın yavruları bir bir kızgın kumlara seriliyor.

Müslümanları saran, buluşturan Ehl-i Beyt kalesi taş taş, duvar duvar yıkılıyor, bir bir parçalanıyor.

Mah-ı Muharrem'in ilk ışıkları daha gün görmemiş taze delikanlıların kanlı cesetleri üzerine doğuyor.

Sabahın ilk saatlerinden itibaren kumlardan alev fışkırıyor, güneş yükseldikçe çölün de bağrı cehenneme dönüyor.

Zaman duruyor Kerbela’da.

Melekler birbiri üzerine üşüşüyor Kainat Kerbela’ya kilitleniyor.

Taze bedenlerine inen her kılıç darbesiyle acıdan kıvranan, kızgın kumlara belenen delikanlılar İmam Hüseyin’e doğru sülünler gibi başlarını uzatarak; “Amca! Amca!” diye feryat ediyorlar.

Her feryattan sonra çığlıklar yükseliyor fırına dönmüş çadırlardan.

Alnı, gözleri, güzelliği gönülleri fetheden cennet reyhanı İmam Hüseyin oradan oraya mekik dokuyor.

Susuzluk dayanılmaz bir hal alınca atını Fırat’ın serin sularına sürüyor.

Bir anda karşısına beş yüz asker birden dikiliyor. Etten ve kemikten bir duvar örüyorlar serin sularla arasına.

Yine de suya kadar ulaşıyor ve nehri avuçluyor, o anda bir ok vınlayarak gelip damağına saplanıyor

O an Güllerin Efendisi’nin öptüğü o gül dudaklardan bir damla kan düşüyor suya.

Avucundaki kanlı suya acılı gözlerle bakıyor ve serin sulara bırakıyor o kanlı suyu.

Bir tutam ateş tutuşuyor o kanlı sudan.

“Cihanın sahibinden bir yudum su kıskanılmış aah!
Fırat ağlar, Murat ağlar, zemin-ü asuman ağlar”

Kimi yerde yukardan aşağıya kıvrılarak, kimi yerlerde nazlı nazlı, kimi yerlerde çığlık çığlığa başını taştan taşa vurarak o bir avuç kanlı suyu alıp götürüyor Fırat.

Bir yudum su içemeden çadırlara dönen İmam Hüseyin, kadınların ve çocukların sıcaktan, susuzluktan, saldırılardan bağırış ve yakarışlarla kelebekler gibi çadırdan çadıra koşuştuklarını görüyor.

Kerbela’nın kızgın ışıklarında parlayan keskin kılıçlarla güller kesiliyor, dallar budanıyor.

Koca İmam bir aralık Kerbela cehenneminde bir başına kaldığını fark ediyor.

Ehl-i Beyt’in daha gün görmemiş bütün taze delikanlıları kanlar içinde yerlerde yatıyor.

En acımasız tipilere direnen nazlı bir dal gibi tek başına koca bir orduya direniyor.

Zalim avcılar tarafından kıstırılmış sürmeli bir ceylanı andırıyor. Güzel gözleri ateş saçıyor.

Korku nedir bilmeyen bu yiğide yaklaşmak yürek işi olsa da gül bedeninde kılıç değmedik yer kalmıyor.

Artık atının üzerinde zor duruyor.

Çadırlardaki kadınlarla da irtibat kesiliyor.

Aylardan Mah-ı Muharrem, günlerden Cuma…

Birden minarelerden Allah Rasulü’nün adı yükselmeye başlıyor.

Güllerin Efendisi’nin sesi minarelere can verirken, evlatları Kerbela’nın kızgın kumlarında bir bir can veriyor.

Uzaklardaki minarelerden saniye saniye bütün bir dünyayı kıyamete dek hüzünden bir şal gibi örtecek olan güzel sesli müezzinlerin sesleri, Kerbela’nın kızgın güneşinin yakıcı ışıkları altında ara sıra yeisle inceliyor, titriyor, bazen tevekkül ve teslimiyetle ağırlaşıyor.

Gelişiyle geceleri bile aydınlatan Güllerin Efendisi’nin evlatları gündüzün ortasında karanlıkta kalıyor.

Ve İmam Hüseyin sırtından giren bir mızrakla atının üzerinden bir dal gibi kızgın kumların üzerine düşüyor.

Bir anda çadırlardaki çocukların, kadınların çığlıkları arşa yükseliyor.

Kanlı yüzü kızgın kumlara batarken dudaklarından şu sözler dökülüyor;

‘Bugün Cuma’dır ve namaz vaktidir. Minarelerde adı anılan, minberlerde salavat getirilen benim dedemdir.’

Kerbela’da şafak söküyor…

Ve Kerbela’da bir damla kan serin sulara düşüyor. Bir tutam ateş düşüyor İslam’ın yüreğine.

O gün bu gündür gözlerimiz Fırat, yüreklerimiz Kerbela…

Asırlar boyunca o kanlı su hep çoğalarak, o ateş hep harlanarak, günümüze kadar geliyor.

O ateş hâlâ yanıyor…
O gözyaşı hâlâ akıyor…
O kan hâlâ damlıyor…

[Harun Tokak] 12.9.2019 [Samanyolu Haber]

‘Susamam’ ve Sosyal Sorumluluk [Arif Asalıoğlu]

Ben bi' Beyaz Türk'üm, yasalarım Anglosakson ama kafam Ortadoğulu
Apolitik büyüdüm, hiç oy vermedim
Kafamı tatile, gezmeye, borca yordum
Adalet öldü, ucu bana dokunana dek sustum ve ortak oldum
Şimdi tweet atmaya bile çekiniyorum
Kendi ülkemin polisinden korkar oldum
Üzgünüm ama senin eserin ülkedeki umutsuz nesil
Senin eserin bu mutsuz kesim ve bu kurşun sesi!

Bu mısralar rap müzisyeni Şanışer’in, 17 arkadaşıyla  beraber seslendirdikleri  ve daha bir hafta olmadan 20 milyon seyirciye|dinleyiciye  ulaşan ‘Susamam’ şarkısından.  ‘’Herkes bizden umutlu ama bizim umudumuz yok’’ diyen küskün gençliğin özellikle ilgi duyduğu 15 dakikalık uzun şarkının sözleri son yıllarda Türkiye gündemindeki ‘adalet’, ‘özgürlük’, ‘eğitim’, ‘kadına yönelik şiddet’, ‘hukuk’, ‘kentleşme’ gibi sorunlara müzik diliyle dikkat çekmiş.

Klipte yer alan sanatçıların,  toplum olarak korkularımızı ve sindirilmişliğimizi artık aşmamız gerekir dercesine (Daha çok şeyi değiştirebiliriz bu hayatta; İnat etme; Hepimiz pes ettik vaktiyle; Şimdi sık yumruğunu; Sustur şu suskunluğunu) çığlıkları ve bu şekilde toplumun sesi soluğu olmaları takdirle karşılandı. Susamam’da yer alan müzisyenler bu çalışmalarıyla “Korkacak kadar vicdansız değiliz” demek istiyorlar ve kendi konumunu değerlendirmesi gerekenlere mesaj veriyorlar. Kısa süre içerisinde milyonların ilgi göstermesi ise mesajın belli seviyede yerini bulduğunu gösteriyor.

‘Baraj yoksa artezyen vurun!’

Şarkının sözleri son beş yılda Hizmet hareketine uygulanan insanlık ve hukuk dışı uygulamaları da hatırlatırken Mahmut Akpınar’ın ‘Baraj yoksa artezyen vurun!’ yazısında belirttiği gibi ‘’Eğer enterkonnekte sistem/altyapı çöktü, şebekeler elektrik/su vermez hale geldi ise karanlığa rıza gösterip eylemsiz ve boş oturup ışığın kendiliğinden gelmesini beklemek yerine 3-5 kişi bir araya gelip yerel çözümler geliştirmesini bilmeliyiz. Lamba örneğinde olduğu gibi biri gaz yağını, biri şişeyi, biri fitili bulmalı ve şehri değilse de kendimizi aydınlatacak ışık kaynakları oluşturmalıyız.’’ Partallıktan kurtulmanın kıvılcımlarını veriyor.

Klip hakkında sokağın sesinde dile getirilen ‘’iyilerin kötüler kadar cesur olamamasının cezasını yaşıyoruz’’ sözleri Akpınar’ın aynı yazısında ‘’Barajlarınız çöktü ise sellerin önüne bulduğumuz taşı, çalıyı koyup bentler oluşturmalı ve kendimizi yeni afetlerden korumalıyız. Evlerimize gelen su şebekeleri tahrip oldu ve susuz kaldı isek hemen bir artezyen kuyusu kazıp su çıkarabilmeliyiz. Bu âb-ı hayatla canları sulamalı, çevremizi yeşertmeliyiz. Eli belinde susuzluğa rıza göstermek ve birilerinin bize su getirmesini veya yeniden baraj kurmasını beklemek problemi çözmez!’’ çözüm olarak dile getirilmiş. Akpınar’ın ‘’ Yurt dışında tutunabilmek’’ yazısında ise bu konuda ayrı bir tespite işaret ediyor ‘’Sabretmek önemli ama aktif sabır! Bekleyerek sadece bostanlar olgunlaşıyor. Onu da fazla bekletirseniz çürüyor. Hayata karışmak lazım. Ülkenin dilini, kültürünü öğrenmeli, ehliyetini almalı, çevre edinmeye çalışmalıyız’’.

‘Korkacak kadar vicdansız değiliz’

Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler!
Yenilir hiç olurum fark etmezler!
Susmam, susamam!
Korkma yanıma gel!

Şarkıda yer alan sanatçılardan Fuat Ergin, müziğin bir şeyleri değiştirebileceğin söyleyerek şöyle konuşuyor: “... İnsanların sesi olduk. İnsanlar da bekliyorlardı böyle bir şeyi. Toplumumuz baskı altında ve susturulmuş durumda. Bu böyle tünelin ucu gibi oldu. Ben korkarak yaşayamam. Ben bunları söylemezsem de kendimden utanırım. Hepimiz söylediklerimizin arkasındayız. Hiçbir şekilde korkum yok, geleceklerse de gelirler” diyor.

Ados ise “Bireylerden daha da yükseğe, başka farkındalıklara ulaşmamız gerekiyordu artık. Bunu başardığımızı düşünüyorum. Bu ilk adımdı. Bundan sonra çok daha değişime yol açacak müzik... Baştan söylediğimiz gibi ‘#Susamam’. Korkacak kadar vicdansız değiliz.”

Şarkıda Türkiye’deki hukuksuzluklara ve adaletsizliklere şu cümlelerle bir haykırış var:

Sebebi nedir bilmeden hapiste çürüyen o suçsuz sefil
Senin, senin eserin, senin eserin bu korkunç resim
Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz
Vurur kırar kapın'
Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye "Haklıdır" dedin
Sesini çıkarmadın, yani suçlusun!
Şimdi başına bi' şey gelse şehrin hukuk mu?
Bi' gece haksızca alsalar içeri seni
Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın
Hepsi tutuklu!

....

"Adalet" sözde mülkün temeli
Tıkamış kulağını duymaz ne dediğini
Âdeti, töresi, geleneği söyle
Giden kötüydü de gelen iyi mi?
Bu medeni mi?
Biz yiyemiyo'ken senin kürkünün bile yemediğini
Sizin polisiniz silahını çekip güpegündüz ortalıkta vuramaz dilediğini
Medya, basın, hukuk, asker; hepsi sizin için çalışırken aslen

Kayıp nesil!

Susamam’ı değerlendirmesi için sokakta kendisine mikrofon uzatılan gençler ‘’üniversiteye çok idealist başlamıştım, artık mezun oldum ama üç yıldır işsizim’’, ‘’Bana dokunmayan yılan bin yaşasın yaklaşımındayız. Ama bu yılan hiç ölmüyor. Demek ki bu yılandan kurtulmalıyız’’, ‘’Türkiye’deki eğitim sistemine güvenmiyorum. Bu nedenle gözüm sürekli yurt dışında’’ gibi benzer yaklaşımları ortaya koyuyorlar. 

Ben sesiyim kayıp neslin
Sansürü olamam ayıp resmin
Mezun olucam
Cash para, diploma ver bana
Para yoksa ter dökmeliyim
Eğitimde fırsat eşitliğini fırsata çeviren bi' üniversiteliyim
Ben mezun oldum
Yarattığınız sistem yüzünden bi' serseriyim

...

Türkiye’de genç neslimizin geldiği durumun itirafı gibi olan yukarıdaki mısraların reçetesi yaklaşık otuz yıl önce sunulmuştu: ‘’Nesilller kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle canlılıklarını korurlar. Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve birer iskelet haline gelirler. Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün varlıklar, canlı kaldıkları sürece çiçek açar, meyve verir ve faydalı olabilirler. İnsan ise; ancak yüksek ideâlleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir maddenin paslanıp çürümesi ne ise hedefsiz, gâyesiz, dolayısıyla da hareketsiz kalan nesillerin, delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.

Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve ma'nevî değerlere sımsıkı bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr olur. Kendine has bu diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmağa başladığı andan itibaren de içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar. Onun içindir ki; millî vahdetimiz adına, millet fertlerinin, bir mihrap gibi her zaman etrafında toplanıp durdukları yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin korunup kollanmasına ve "ilelebet" devam ettirilmesine milletçe gayret gösterilmelidir’’.

Sosyal Sorumluluk

Şarkı ve sanat yoluyla toplumsal problemlerin baskıcı idarelerde dile getirilmesi bir yol. Komünizm idaresiyle bütün sistemlerin devlet kontrolüne geçtiği Rusya’da KVN adı verilen güldürü/skeç sahne performanslarında, Sovyetler Birliği döneminden itibaren gelen sorunları komikleştirerek anlatmak Komünist parti üyeleri tarafından bile normal kabul edilir olmuştu. Yani toplumsal vicdan sosyal sorumluluğunu bazen dini mekanlarla bazen ise kültür ve sanat kurumlarıyla ortaya koymaya çalışıyor.

Şarkıda ‘trafik’ konusunu ele alan Kamufle, "Şarkıda işlenen konularda aslında gündelik hayatımızda farkında olup çıkmaza giren bir diyalog içinde oluyoruz. Farkındalık yaratmak (istedik). Birçok konuya değinip, böyle şeyler var, böyle şeyler oluyor, böyle şeyler olmaya devam ediyor demek. Bir düşünsün insanlar neden devam ediyor, senin yüzünden olabilir mi ya da benim yüzümden olabilir mi? Bunu düşündürtmek. Birazcık ışık yakmak oldu" ifadelerini kullanarak sosyal sorumlulukta bir parça olmaya çalışıyor.
Mesela Deniz Tekin, Türkiye’de kadınların yaşadığı trajedileri orjinal ve tersten ifadelerle enfes ifade etmiş:

Ben bilmem, hiç kendimi korumak zorunda kalmadım
Bilmem, ben bi' çocuğu düşünmek zorunda olmadım
Hiç evlendirilmedim, evde dayak görmedim
Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim
Sözlerinizi kusmadım, yurdumdan edilmedim
Nefretinizle yanmadım, yakılarak can vermedim
Hiç kardeşim olmadı, hiç abimden korkmadım
Okuldan alınmadım, ben hiç öldürülmedim
...

[Arif Asalıoğlu] 12.9.2019 [Samanyolu Haber]

Behlul Dânâlar [Safvet Senih]

Harun Reşid’e nisbet edilen Behlûl Dânâ menkıbelerinde aslına bakmadan faslından istifade edilecek ibret dersleri var… Mesela, Harun Reşid, hem dünyanın hem de ahiret mükemmel olacak bir yaşayış arzu ediyor. Behlûl Dâna hemen bahçedeki büyük bir kalasın  ortasından kavrayıp kaldırmak istiyor. Ama buna gücü yetmeyince hemen bir ucuna gidiyor ve tutup kaldırıyor. Sonra öbür ucuna gidiyor. Onu da tutup kaldırıyor. Sonra Harun Reşid’e gelip “Görüyorsun işte, ikisini birden kaldırmak yok. Ancak bir ucundan kaldırmaya güç yetiyor. Yani bunun bir ucu dünya, ise öbür ucu âhiret… Evet hepsi birden olmuyor. Öyleyse ikisinden birisini tercih etmek kalıyor. Sen âhireti seç” diyor.
Üst seviye insanlar her zaman Behlül Dânâ gibi nasihat verici olmasa bile, sıkıntılarını giderici, bazan kendilerine getirici, bazan şaka yapacakları kimselerin çevrelerinde bulunmalarını isterler…

İncili Çavuş hikayeleri de bunlardandır: Padişah, bir gün halktan bir aileye misafir olur… Ama aile yaramaz çocuklarını bir türlü susturamadıkları için çok rahatsız olur. Yanında bulunan İncili Çavuşa “Bir çocuğu susturamıyorlar. Ne isterse verirsin olur biter” diyor. İncili de, “Padişahım saraya dönünce ben bir çocuk olayım da sen beni sustur bakayım!..” diyor. Saraya varınca İncili başlıyor ağlamaya ve “Ben pekmez istiyorum!” demeye. Padişah “Pekmez getirin!..” diyor. Bu sefer İncili “Ben yoğurt da istiyorum!” diye bağırmaya başlıyor. Padişah “Yoğurt da getirilsin.” diyor. Getiriyorlar. İncili; “Böyle olmaz !.. Bunları birbirinin içine koyup iyice karıştırın” diyor. Dediği yapılıyor. Bu defa daha büyük bir sesle “Ben böyle yemek istemiyorum; şimdi hemen bunları birbirinden ayırmanızı istiyorum!..” diye gürler. Artık iyice sabrı taşan Padişah, İnciliye okkalı bir tokat aşkeder… Bunun üzerine İncili Çavuş, “Padişahım! İşte görüyorsun ya, çocuk avutmak öyle hiç de kolay bir şey değilmiş!..” der.

Üstad Hazretlerinin de bir Molla Hamid’i ile, Ceylan’ı vardı. Van ve Erek Dağı beraberliklerinden seneler sonra Emir Dağ’da karşılaştıklarında bile “Sen hiç kendine bakmıyor musun? Ben sana daha iyi bakarım.” Gibi samimi sözler söylüyor. Sonra da devam ediyor:   Hiçbir Risalenin başında böyle ‘Hiç olmazsa on beş günde bir okunmalıdır.’ Diye bir ifade yok. Bu İhlas Risalesi bir evrad mıdır? Bir Zikir midir ki, böyle tekrar tekrar okunmasını istiyorsun?” diye sorar. Üstad Hazretleri  de: “Keçeli!.. Elinden gelirse İhlas Risalesini her gün oku!” der.

Ceylan Ağabeyi bir yaramazlığından dolayı haşlayıp kulunç sopası ile döven Üstad, biraz sonra gönlünü almak için “Ceylan, bak sana baklava alacağım” deyince, Ceylan Ağabey de her zamanki, muzipliğiyle, “Üstadım ben zaten oklavayı yemişim, baklavayı neyleyeyim.” diye karşılık verir.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin de Köse Mahmud’u vardı… Çok defa ona takılırdı. O merhum da Aksekili zekasıyla beklenmedik sözler de söylerdi. Bir gün yine takılmıştı. Köse Ağabeyin kızgın bir zamanına denk gelmiş olmalı ki, “Nedir bu benim çektiğim eve giderim  hanım rahat vermez, buraya gelirim sen damarıma dokunursun!” deyiverdi.  Hocaefendi hiç geri kalır mı: “Ben de zannediyordum ki, buraya Allah rızası için, hizmet için geliyor, meğer evde rahatsız oluyormuş da onun için buraya geliyormuş!..” diye lâtife yaptı…

Bir seferinde Hizmet için üzerlerine aldıkları işleri yerine getirmedikleri için Köse Ağabeylerle küsüp darılmıştı. Durum biraz uzayınca, barışmak için gelmişlerdi. Hocaefendi, lâtife yollu: “Benim sizin gibi  câhilerle artık işim yok” deyince, Köse Mahmut Ağabey o kendisine has tavrıyla celallenip “Dua et ki, biz câhilleriz. İyi ki biz âlim değiliz, yoksa Tuz Kavurdurduk.” deyince herkes gülümsemeye başladı. Artık tuz yerine kahve kavurtup eski neşelerle içilmeye başlandı…

Cenab-ı Hak, rahmete kavuşanlara Cennet ve Cemâlullah nasip etsin, hayatta olanlara da aşk ve şevk ile Hizmetlere koşturmak nasip etsin… Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer…

[Safvet Senih] 12.9.2019 [Samanyolu Haber]

Mümtaz’er Türköne: Cumhurbaşkanı‘nın avukatları hakkında suç duyurusunda bulunacağım

KHK ile kapatılan Zaman gazetesi yazarı Prof. Dr. Mümtazer Türköne’nin 2015 yılında yazdığı bir köşe yazısı gerekçe gösterilerek “cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla yargılandığı davanın görülmesine devam edildi.

Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya başka bir dosyadan dolayı Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Türköne SEGBİS aracılığıyla katıldı. Türköne, dosyanın kendisine tebliğ edilmediğini belirtti ve avukatı aracılığıyla dosyanın bir suretini temin edip inceledikten sonra savunmasını hazırlayacağını söyledi.

Katılan vekilinin kimliğini mahkeme tarafından tespit edilmesini talep eden Türköne, “Cumhurbaşkanı tazminat davası neticesinde kazandığı miktarı avukatlarına vereceğini açıkladıktan sonra talep edilen ve karar verilen bu miktarlarda on kat artış oldu. Ben katılan vekillerin görevini istismar ettiği gerekçesiyle haklarında baroya şikayette bulunacağım ve savcılığa da suç duyurusunda bulunacağım. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nı da bu konuda bilgilendireceğim.” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Gökhan Yılmaz bu hususta bir diyeceklerinin olmadığını, aleyhte olan hususları kabul etmediklerini söyledi.

Mahkeme, dosyanın avukat aracılığıyla Mümtaz’er Türköne’ye tebliğ edilmesine ve savunma dilekçesini hazırlaması için bilgisayar bulunan savunma odasından faydalanması için cezaevine dilekçe yazılmasına karar verdi. Bir sonraki duruşma 15 Ekim’de görülecek.

Ne olmuştu?

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede Türköne için “cumhurbaşkanına hakaret” suçundan 1 yıl 2 aydan 4 yıl 8 aya kadar hapis cezası talep ediliyor. İddianamede kanıt olarak sunulan yazı, Türköne’nin 27 Ekim 2015 tarihinde Zaman gazetesinde yayımlanan “Koza-İpek’e kayyum: Diktatör Çıldırmış Olmalı” başlıklı köşe yazısı. (MLSA)

[TR724] 12.9.2019

7 İHL’liden biri üniversiteye girebiliyor; Bu mu başarı? [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’de imam hatiplerin altın çağını yaşadığını söyledi. Ona göre bu okullar çok başarılı olduğu için millet de rağbet gösteriyor. Peki gerçekten öyle mi? Rakamlar Erdoğan’ın yalanlıyor. Bu yıl ÖSYM’nin yayınladığı YKS değerlendirme raporuna göre MEB’in bütçesinden aslan payını alan İHL’ler en başarısız okullar arasında yer alıyor. Bu okulların lisans programlarına yerleşme başarı oranı yüzde 14,8. Bir başka ifadeyle, 7 İHL’liden sadece biri seçtiği bir lisans programına yerleşebiliyor. Fen liselerinde ise bu oran yüzde 50’ye yakın!

Türk eğitim sistemindeki en başarısız okullar arasında yer alan İmam Hatipler, AKP’li Erdoğan’ın son açıklamasıyla yine gündeme geldi. Malatya’da Önder İmam Hatipliler Buluşması’na katılan Erdoğan, Türkiye’de imam hatiplere yönelik büyük bir rağbetin olduğunu savundu. Bu okulların altın çağını yaşadığını iddia etti. Bu okullarla gurur duyduğunu ekledi sözlerine.

İHL SAYISI KATLANARAK ARTIYOR!

Gerçekten bu okullar altın çağını mı yaşıyor? Gerçekten bu kadar başarılı mı? Maalesef rakamlar ve MEB’in verileri Erdoğan’ın yalanlıyor. Bakanlığın verilerine göre, 2012-2013 eğitim-öğretim yılında bin 99 olan imam hatip ortaokulunda 94 bin civarı öğrenci eğitim görüyordu. 2018 sonu itibarıyla okul sayısı 3 bin 286’ya ve öğrenci sayısı ise 723 bine çıktı. İHL sayısı 2006 yılında 455’di. Rakam 2016’da 5 kat artarak bin 149’a yükseldi. 2018 itibarıyla bin 600’ü geçti İHL’lerin sayısı. Bu okullardaki öğrenci sayısı ise 628 bine dayandı. Toplam imam hatipli öğrenci sayısı ise 1 milyon 358 bin civarında.

BÜTÇE 10 YILDA 20 KAT ARTTI

İmam Hatip Liseleri, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü‘ne bağlı. Genel Müdürlüğün bütçeden aldığı pay düzenli olarak arttı. MEB bütçesinden ayrılan pay 2008 yılında 392 milyon TL’ydi. 8 yıl sonra, 2016’da bu rakam 3,6 milyar liraya yükseldi. Peki 2019 için ayrılan bütçe ne kadar dersiniz: 8 milyar 679 milyon lira! Bu, tüm liselere ayrılan bütçenin yaklaşık üçte biri. Her ne kadar yaklaşık 630 bin imam hatip liseli, tüm liselilerin (5.5 milyon) yüzde 11’ini oluştursa da bütçenin neredeyse yüzde 30’unu alacak. Yani normal liseye giden bir öğrenciye göre iki kattan daha fazla pay verilmiş imam hatiplilere!

BAŞARI ORANI YÜZDE 14,8!

Bütçeden aslan payını alan bu okulların başarı oranı nedir dersiniz! 2019’da İmam hatip liselerinden mezun 243 bin 380 aday YKS’ye başvurdu. Bu adayların 36 bin 256’sı bir lisans programına yerleşti. Lisans programlarına yerleşme başarı oranları yüzde 14.8! Yaklaşık 7 imam hatipli öğrenciden biri lisans programlarına yerleşebildi. Fen liselerinde bu oran yüzde 49.4 iken, Anadolu liselerinde yüzde 28,3 olarak kayıtlara geçti. Özel liselerde 4, yabancı dille eğitim veren liselerde ise 3 öğrenciden biri bir lisans programına yerleşmeyi başardı.

[İlker Doğan] 12.9.2019 [TR724]

‘Kral’ ile YouTube’da futbol yorumlarına kalite geldi [Hasan Cücük]

Türk futbolunda ‘Taçsız Kral’ denince Metin Oktay, ‘Kral’ denince ise akıllara direk olarak Hakan Şükür gelir. Türk futbolunun yetiştirdiği en önemli ve kariyerli golcülerinden biri olan Hakan Şükür, milli forma ile attığı 51 golle en yakın takipçisini ikiye katlamış durumda.

Son yıllarda ülkede esen zulüm rüzgarından nasibini alan isimlerden biri olan Hakan Şükür, çok sevdiği ülkesi ve futboldan ayrı yurt dışında yaşamaya devam ediyor. Sıradanlığın ödüllendirildiği Türkiye’de zaten kalitesiz olan spor programları iyice dibe vurduğu bir ortamda Hakan Şükür, açtığı Youtube kanalıyla futbol yorumlarına seviye ve kalite getirdi.

Futbola aşina olan herkesin hakkını teslim ettiği isimlerin başındadır Hakan Şükür ismi. Sadece Galatasaray taraftarı değil, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor’a gönül veren taraftarları da onun efendiliğine, futbolculuğuna söz söyletmez. Saha içindeki başarısı kadar saha dışı davranışları da Hakan Şükür adının saygıyla anılmasını sağladı. Spikerler en çok adını söyledi. Ercan Taner’in ‘Kim attı? Kral attı’ cümleleri hala kulaklarımızda yankılanır.

SANSÜRLEMEK ONU UNUTTURAMAZ

Zulüm sürecinde adı anılması yasaklar listesine girdi. Galatasaray’ın Avrupa kupaları veya A Milli Takım’ın maçları olduğunda yorumcular, Hakan Şükür adını anmamak için adeta kırk takla atmak zorunda kaldılar. Örneğin Cenk Tosun, Moldova karşısında 2 gol atıp, milli forma altında attığı gol sayısını 15’e çıkardığını söyleyen TRT spikeri, milli forma ile en çok gol atan oyuncunun adını söylememeyi tercih etti. 15 gol atan oyuncu göklere çıkarılırken, 51 gol atanı görmemek büyük ‘ustalık’ gerektiriyor. Bazı yorumcular ismini anmamak için ‘uzun boylu santrafor’ diyordu. Tam bir trajikomik durumdu yaşanan.

Sadece futbol yorumcuları sansür uygulamıyordu. Galatasaray tarihinin en büyük başarısı UEFA Kupası zaferi için hazırladığı klipte Hakan Şükür’ü yok sayıyordu. Yarı finalde Leeds’i deviren golleri atan, finalde Arsenal’e penaltı atan Hakan Şükür meğer yokmuş! Gerek Milli Takım gerekse Galatasaray formasıyla attığı goller hiçbir kanalda gösterilmeyen Hakan Şükür, uzun süren sessizliğini bozdu ve YouTube kanalı açarak düşüncelerini paylaşmaya başladı.

YOUTUBE KANALI HER GEÇEN GÜN BÜYÜYOR

Kanalı açalı bir hafta bile olmadan 20 bin aboneye yaklaşan ve çok olumlu yorumlar alan Şükür, genel olarak futbol gündemini yorumlayan videolarla takipçilerinin karşısına çıkıyor. Youtube yayınlarına A Milli Takım’ın Andorra ve Moldova maçlarıyla start veren Kral, Galatasaray’ın transferleri ve Fatih Terim’e verilen cezayla ilgili düşüncelerini ifade etti. Sık sık gündeme getirilen TRT ve Lig TV’de program yapmasıyla ilgili açıklamalarda bulundu. Yine milletvekili maaşlarını ne yaptığını da Youtube yayınlarında açıkladı.

Hakan Şükür, TRT’de görev yapmasıyla ilgili şunları söyledi: “Milletvekiliyken TRT’de görev aldığım iddiası doğru değil. TRT’de görev yaparken milletvekili değildim. Bir dış yapım olarak ve sponsorlu olarak orada program yaptık. Bazen Sergen Yalçın’la çıktık; bazen Ömer Üründül, Mehmet Demirkol ve Erdoğan Arıkan ile… Belki de emsallerinin çok daha altında alarak TRT’de görev yaptım. Tekrar ifade etmek istiyorum; TRT’de görev yaparken milletvekili değildim. Ve bütün bunlar açık, seçik, kontratlı olarak herkesin gözünün önünde olan şeyler. Gizli bir durumumuz yok.”

Şükür, eski adıyla Lig TV’deki göreviyle ilgili de açıklamalar yaptı: “Dünün Lig TV’si, bugünün Beinsports’unda milletvekiliyken görev yaptığım doğrudur. Haftada bir gün, bazen özel durumlarda haftada iki gün çıktığım da oldu. Futboldaki başarılarım ve kariyerimle oradan teklif aldım. O zaman Lig TV’ye el konulmamıştı. Sahibi Mehmet Emin Karamehmet’ti. Özel bir teşebbüstü. Teklife ‘evet’ cevabı vererek başladım. Birçok milletvekilinin doktorluk, avukatlık gibi mesleklerini farklı şekillerde yapmaya devam ettiği bir ortamda bu teklife ‘evet’ dememin yasal olup olmadığına baktım. Yasal bir sıkıntı olmadığını öğrendikten sonra da kabul ettim. Özel bir kurumdu. Milletin cebinden çıkan bir şey söz konusu değildi. Aynen TRT’de olduğu gibi. TRT’de de bahsettiğim gibi tamamen sponsorlardan gelen paralardı. Bu tartışmaların çok bir anlamı yok ama ben kısa ve öz olarak kapatıp geçmek istiyorum.”


‘MİLLETVEKİLİ MAAŞIMI GÖREV YAPTIĞIM SÜRE BOYUNCA ALMADIM’

Hakan Şükür, zaman zaman milletvekili maaşının da sorulduğunu belirterek bu konuyla ilgili de açıklamalarda bulundu: “Ben bugüne kadar ne kazandıysam futboldan kazandım. Milletvekili maaşlarımı görev yaptığım süre boyunca almadım. Bunu CHP’deki, MHP’deki ve kendi partimdeki birçok arkadaş bilirler. Çoğunda da maaşlarımı onların layık gördükleri yerlere vermeye çalıştım. Maaşımı kimlere verdiklerime örnek gerekirse, Allah sabır versin, Soma ile Ermenek’teki maden şehitlerimizin ailelerini ve Türkmen kardeşlerimizi sayabilirim. Bunların makbuzları da bankada vardır. Maaşımı almadığım için kendi partimden de çok tepki aldım. ‘Sadece vekil maaşıyla geçinen arkadaşlarımız var. Maaş almadığını açık şekilde söyleme.’ demişlerdi. Ayrıca, iyi milletvekilliği yaptığımı ve bunu satamadığımı düşünüyorum. Siyaset biraz bunları satma işi. Benim bir ismim var. Bu yüzden yaptıklarımı dillendirmedim ve vekil maaşlarımı da almadım. Bunları da ihtiyaç sahiplerine verdim.” Şükür, videosunun sonunda, TRT, Lig TV ve milletvekilliği maaşıyla ilgili konulara cevap verdikten sonra hep futbolla takipçilerin karşısında olacağını ifade etti.

Hakan Şükür, Galatasaray’ın son durumunu ve transferleri değerlendirdiği son videosunda Fatih Terim’e verilen 4 maçlık cezayı da yorumladı. Cezanın 19.05’te açıklanmasının tamamen fecaat olduğunu belirten Şükür, şu değerlendirmelerde bulundu: “Fatih Terim o sözleri söylemeli miydi, haklı tarafları var mıydı, bunlar tartışılabilir. Ama ben bu cezanın verilmesine değil, aynı hareketin daha büyük suç teşkil edecek şekilde yapılıp ceza verilmemesiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Yani ‘Yanımda silahım olsaydı hakemi vururdum’ diyen bir kulüp başkanına ceza verilmemesi, Fatih Terim’e ise ceza verilmesi… Bu cezanın 19.05’te açıklanması da tamamen fecaattir. Ben burada şunu da ifade etmek istiyorum: ‘Yöneteni yönetene bakın!’ Siz akıllı insanlarsınız. Bu cümlenin ne anlama geldiğini çözersiniz.”

Şükür, son alarak,  herkesin bildiği ama çoğu kimsenin söylemeye cesaret edemediği şu tespitlerde bulundu: “Şu anda Türkiye’nin mevcut durumunu biliyoruz. Spor camialarını birbirine düşürecek bir zihniyet mi var diye düşünmüyor değilim. Her ne kadar bana ‘siyasete girme’ deseniz de spora siyasetin girdiğini sağır sultan bile biliyor. Başkanların atamayla geldiği, geniş kapsamlı kabulün olmadığı bir ortamda istediğiniz kadar futbol konuşun! Biz burada hangi değerlerle konuşup hangi tahminlerde bulunabiliriz?”

[Hasan Cücük] 12.9.2019 [TR724]

Puskas’ı geçmişti, sırada Ali Daei var [Hasan Cücük]

Tarih 12 Haziran 2004. Euro 2004’ün açılış maçı. Bir tarafta ev sahibi Portekiz diğer tarafta kimsenin şampiyon olacağına şans vermediği Yunanistan. İlk devre sonunda soyunma odasına Yunanistan, Karagounis’in attığı golle 1-0 önde giriyor. Devre arasında iki oyuncusunu değiştiren Portekiz’in sahaya sürdüğü isimlerden biri de genç Cristiano Ronaldo. Efsane Rui Costa’nın yerine giren Ronaldo, 90+3’de sahneye çıkıp milli formayla ilk golünü atıyordu. Cristiano’nun golü Portekiz’e yetmiyor, ev sahibi takım maçı 2-1 kaybediyordu. Yunanistan ilk sürprizini açılış maçında yaparken, finalde yine Portekiz’i yenip Euro 2004’ün şampiyonu oluyordu. İlk golünü Yunanistan’a atan Cristiano Ronaldo ise bir gol makinesine dönüşüp, milli forma ile gollerini sıralıyordu.

Euro 2020 elemelerine pekte iyi bir başlangıç yapamayan ‘son Avrupa şampiyonu’ apoletli Portekiz, Litvanya deplasmanında farklı galip gelirken gollerin 4’ünün altında Ronaldo imzası vardı. Litvanya karşısında adeta şov yapan 34 yaşındaki yıldız, milli forma ile attığı gol sayısını 93’e çıkardı. Avrupa kıtasında milli forma ile en çok gol atan oyuncu rekorunu Macarların efsanesi Ferenc Puskas’ı geride bırakan Cristiano Ronaldo’nun hedefi dünya oluyordu. Önünde artık tek isim var; İranlı Ali Daei.

Futbol kariyerine 1995’te Persepolis takımıyla start veren Ali Daei, adını Bundesliga’da top koştururken duyurdu. Arminia Bielefeld, Bayern Münih ve Hertha Berlin formalarını giyen Ali Daei, kariyerine son noktayı 2007’de Saipa FC takımında koydu. 22 yıllık uzun kariyerinde Ali Daei’i farklı kılan milli formayla ortaya koyduğu performans oldu. İran milli formasını 149 maçta giyen 109 gole imza attı. Bu rakam Ali Daei’i milli forma ile en çok gol atan oyuncu konumuna getiriyordu. Hem de açık ara ile. Yıllarca kırılamayan bir rekoru elinde bulunduran Ali Daei’nin şimdi çok ciddi bir rakibi var. Bu isim elbette Cristiano Ronaldo’dan başkası değil.

Ali Daei 109 gole 149 milli maçta ulaşırken, Ronaldo 160 milli maçta 93 gole imza attı. Ali Daei’nin, İran formasıyla karşılaştığı sıradan Asya ülkelerini dikkate aldığımızda attığı gol sayısı normal oluyor. Cristiano Ronaldo daha çok futbolun en güçlü ülkelerinin olduğu Avrupa’daki ülkelerine karşı oynuyor. Gol atmak dolayısıyla daha zor. Günümüzde Avrupa ülkeleri arasındaki kalite farkı giderek daha daralıyor. Eskiden gördüğümüz olağan skorları ancak bugün futbolun küçük ülkeleri Andorra, San Marino gibi ekiplerine karşı görüyoruz. Güç dengesi birbirine yakın olunca gol atmakta zor oluyor.

Cristiano Ronaldo, Avrupa kıtasından milli formayla en çok gol atan Macar efsane Ferenc Puskas’ı 62 yıllık rekorunu 2018 Dünya Kupası sırasında kırmıştı. Fas karşısında fileleri havalandıran Ronaldo, 85 gole ulaşıyordu. Bu aynı zamanda 62 yıldır kırılamayan Ferenc Puskas’ın milli forma ile attığı 84 gollük rekorun tarih olması anlamına geliyordu. Puskas 84 golü 85 milli maçta atmıştı. Ronaldo, 85 gole 152 milli maçta ulaştı.

Cristiano Ronaldo, Avrupa Şampiyonası eleme turları ve finallerinde kaydettiği toplam 34 golle yeni bir rekorun altına daha imzasını attı. Şimdi hedefinde Ali Daei’nin rekoru var. Milli forma altında 16 gol daha attığında o artık dünyada milli forma ile en çok gol atan futbolcu unvanını alacak. Litvanya karşısında Portekiz’in 5 golünün 4’ünün altına imzasını atan Ronaldo, bir maçta 4 golü en son 2016’da Andorra karşısında atmıştı.

Ronaldo milli takım kariyeri boyunca Litvanya’nın yanı sıra; Sırbistan, Bosna Hersek, Yeni Zelanda, İspanya, Belçika, Rusya, Kazakistan, Galler, Letonya, Güney Kıbrıs, Azerbaycan, Danimarka, Yunanistan, İsveç, Arjantin, Polonya, Çekya, Panama, İran, Finlandiya, Hırvatistan, Gana, Fas, Ekvador, İzlanda, Suudi Arabistan, Andorra, Lüksemburg, Mısır, Macaristan, Kuzey İrlanda, Hollanda, Estonya, İsviçre, Kamerun, Faroe Adaları, Ermenistan, Slovakya  ve Kuzey Kore’ye karşı gol atmayı başardı. Portekiz milli takımında Ronaldo’dan sonra en fazla gol atan isim ise 47 golle Pauleta. İki efsane Eusebio’nun 41 ve Figo’nun milli forma ile 32 golü bulunuyor.

[Hasan Cücük] 12.9.2019 [TR724]

39 yıl sonra 12 Eylül’ün bilançosuna yeniden bakmak [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Perşembe günü 12 Eylül 1980 darbesinin 39. yıldönümü. Bu vesileyle başta AKP olmak üzere siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları 12 Eylül’ün hukuksuzluklarını lanetleyecek, Mamak’ta, Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkenceler bir kez daha hatırlanacak.

12 Eylül Darbesi’nin Türkiye’ye neler kaybettirdiği gözler önüne serilip idam edilenler bir kez daha gündeme getirilecek. Muhtemelen 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşı büyük gösterilerek nasıl idam edildiği bir kez daha kamuoyuyla paylaşılacak.

Ama bu dramları anlatanların büyük kısmı şu an yaşanmakta olan hukuksuzlukları, yapılan işkenceleri, hapishanelerdeki anne ve bebekleri, kaçırılan insanları, hakkında bir soruşturma bile olmadan KHK ile işini kaybeden yüzbinlerce insanı, yasal bir bankaya para yatırdığı ve yasal bir sendikaya üye olduğu için “terör örgütü üyesi” olarak yargılanan ve ceza alan binlerce masum insanı görmezden gelecekler.

12 Eylül Sabahı

12 Eylül 1980’de sabah kalktığımda köy meydanında toplanan köylülerimizin radyo dinlediklerine şahit olmuş ve hızla kalabalığa yönelmiştim. Kalabalığın nedenini sorduğumda askerin ülke yönetimine el koyduğu söylenmişti.

Henüz 14 yaşındaydım ve darbenin ne anlama geldiğini idrak edememiştim. Köylülerin çok gergin olduklarını görünce “bundan sonra ne olacağı” sorusunu yönelttim. 27 Mayıs’ı yaşayan ve “Menderes’i çok seven”, yıllarca önce DP sonra da AP’ye oy veren köylülerim darbeden hiç memnun değildi ve çok kötü şeyler yaşanacağını düşünüyorlardı.

O zaman köydeki tek televizyon köy kahvesindeydi. Burada “darbeci” Evren Paşa’nın açıklamalarını izledik ve ardından “darbeye rağmen” Cuma namazını kılmak üzere camiye gittik.

Köyümüz ilçe merkezine yakın olsa da darbecilerin gelişi akşamı bulmuştu. Muhtemelen az bir askerle yüze yakın köyü olan Gönen’i kontrol etmeye çalışan ilçe karakolunun askerleri bizim köye ancak akşam gelebilmiş, bir üst araması yaptıktan sonra kahvehanenin kapatılmasını emredip gitmişlerdi.

Bundan sonra darbenin etkileri yavaş yavaş hissedilmeye başladı. Asker aniden köye baskın yapıyor ve kahvehanede bir üst araması yapıp gidiyordu. Kısa bir süre içinde köydeki kahvehane sahipleri de darbeci generallerin fotoğraflarını duvara asarak yeni rejimin yanında olduklarını göstermişlerdi.

Darbe dönemi bu şekilde geçerken bir gece geç saatlerde askerin köye baskın yaptığını ve birkaç köylüyü de yanlış hatırlamıyorsam “silahlarını teslim etmedikleri gerekçesiyle” çok kötü bir şekilde dövdüklerini duyduk. Bu kişiler arasında “yol yordam bilen” kişilerden biri olan eski muhtar da vardı. Komşumuz olan bu kişinin yüzündeki dayak izlerini görmüş ve çök üzülmüştüm.

“Asker dayağını” hazmedemeyen komşumuz Gönen’e giderek komutanı şikâyet etmek istemişse de köye eli boş dönmüş, tanıdıkları kendisine sadece “sabır” tavsiye etmişlerdi.

O yıl ortaokulu yeni bitirmiş ve Ömer Seyfettin Lisesi’ne başlamıştım. Lise hayatım boyunca da darbenin etkisi hissediliyor hatta bu bazen komik bir hal alıyordu. “Atatürkçülük” için darbe yapan askerler ilk hafta sınıflarda “Atatürkçülük’ün” anlatılmasını istemişler, bütün öğretmenlerimiz de kendilerine “tevdi edilen” bu görevi “layıkıyla” yapmaya çalışmışlardı. Hatta anlatacak bir şey bulamayan kimya öğretmenimizin bize “Atatürk’ten Fıkralar” okuduğunu hatırlıyorum.

Ağır Bilanço

Benim o döneme ait intibalarım Türkiye’nin batısında bir kasabada ve köydeki gözlemlerimden ibaretti. “Hava kurşun gibi ağırdı” ve asıl manzara çok daha kötüydü. Zaten tek kanallı devlet televizyonundan ve darbecilerin sansürü nedeniyle gazetelerden öğrenilecek fazla bir şey de yoktu.

12 Eylül’ün ağır bilançosu yıllar sonra ortaya çıktı. Darbecilerin toplumun özellikle okumuş kesimini “Komünist, Ülkücü, Akıncı, Nurcu” gibi isimlendirerek devlet düşmanı gördükleri ve hemen her kesime çok ağır darbe vurdukları anlaşıldı.

12 Eylül darbecileri dengeyi de ayarlamayı ihmal etmemişler, idam kararlarını bile “bir soldan bir sağdan” infaz ederek kimseye karşı önyargılı olmadıklarını göstermişlerdi. Özellikle kendilerini neredeyse rejimin koruması olarak gören Ülkücü kesim başlarına gelenleri anlamakta zorlanmıştı.

Türkiye’de Özal tarafından sivil bir hükümet kurulmasına rağmen 1980 darbesinin etkilerinin 1987’ye kadar devam ettiği söylenebilir. 1980 nüfus sayımına göre 44 milyonluk nüfusu olan Türkiye’de İnsan Hakları Derneği’nin rakamlarına göre 1.683.000 kişi fişlenmiş, 650.000 kişi gözaltına alınmış ve 7.000’i idam talebiyle olmak üzere 230.000 kişi yargılanmıştı.

Yargılamalar sonunda 517 kişi hakkında idam cezası verilirken bu cezalara çarptırılan 50 kişi idam edildi. Darbeciler 15 Temmuz’dan sonraki gibi 388.000 kişiye pasaport vermediler ve 14.000 kişiyi de vatandaşlıktan ihraç ettiler.

Darbe döneminin baskı ortamı, yaşanan hukuksuzluklar ve hapishanelerde yaşanan işkenceler 30.000 civarında Türk vatandaşının “siyasi mülteci” olmasına neden oldu.

Darbeciler binlerce insanı da “ağaç kökü yemeye” mahkûm ettiler. Darbe yönetimi tarafından sıkıyönetim komutanlıklarına istedikleri kişileri “memuriyetten çıkarma ve sürgün” yetkisi verildiğinden 15 Temmuz sonrasındaki gibi önceden MİT’in yaptığı fişlemeler ve “ihbarlarla” binlerce kişi memuriyetten atıldı.

İhraçlar günümüzdeki gibi Resmî Gazete’de yayınlanan KHK’larla yapılmadığından sayıları tespit etmek zor olsa da TBMM’de yapılan bir açıklamaya göre bu sayı 9.400 civarındaydı. Darbeciler işçileri de hedef almışlar ve “sakıncalı” gördükleri 30.000 işçiyi işyerlerinden ihraç etmişlerdi.

İşkence Her Yerde

12 Eylül’ün öne çıkan özelliklerinden birisi de tutuklu kişilerin cezaevlerinde çok ağır işkencelere maruz bırakılmasıydı. Darbeciler bu konuda da dengeyi gözetmişler, solculara, sağcılara, Akıncılara ve Kürtlere benzer muameleleri uygun görmüşlerdi. Bu işkenceler sonunda 300 kişi “kuşkulu” bir şekilde hayatını kaybettiği gibi bu kişilerden 171’inin işkenceyle öldürüldüğü kanıtlandı.

İşkenceciler mahkûmları farklı yöntemlerle isim vermeye ve çeşitli olayların faili olduklarını kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

İşkencelerin yoğunlaştığı Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere birçok cezaevinde tutukluların “falaka, germe, ayaktan asma, kule, ranza altı, kantar, kervan, sehpa, cop, çekçek” dedikleri işkence çeşitleri yaşanmıştı.

İşkenceciler tutuklulara “köpeğe selam verme, günlerce banyo yaptırmama, lağım suyuna sokma, marş söyletme, artarda sigara içerme, pislik yedirme, konuşma yasağı, gece nöbeti, avukat-ziyaret dayağı, mahkeme dayağı” gibi işkenceler de yapıyorlardı. 12 Eylül döneminde cezaevlerinde pek çok tecavüz vakası da yaşanmış, hijyen şartları oluşturulmadığından tutuklular arasında verem hızla yayılmıştı.

Bütün bu işkence yöntemlerinin bugün “yandaş” olduğundan ülkede yaşananları görmek istemeyen Sabah gazetesinin 2015 yılına ait bir nüshasında ayrıntılı olarak yayınlanması da Türkiye’ye özgü bir gariplik olmalıdır.

Asmayalım da Besleyelim mi?

Nasıl ki 15 Temmuz döneminin mottosu binlerce insanı sokağa atıp “ağaç kökü yemeğe mahkûm etmek” olduysa 12 Eylül rejimi de “asmayalım da besleyelim mi” sloganını benimsemişti. Askeri mahkemeler hızla ilerlemiş ve “bağımlı yargı” yüzlerce kişi hakkında idam kararı vermişti.

Darbe yönetiminin düşüncesi infazların bir an önce yapılmasıydı. Böylece halka gözdağı verilecek ve vatandaşlar bir daha “Atatürkçü” çizgiden çıkmayacaklardı. Bu düşünceyle hem sağcı hem de solcu gençler hakkındaki idam kararları uygulanmaya başladı.

Hukuku tamamen rafa kaldıran darbeciler için hukuk kurallarının bir değeri yoktu. Bunun en önemli örneği ise 17 yaşındaki Erdal Eren’in idam edilmesiydi. Erdal Eren idamından 16 saat önce gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan’la görüşerek yaşadıklarını paylaşmıştı. Buna göre mahkeme güya yaşının bir yaş küçük yazıldığını aslında 18 yaşında olduğunu iddia etmişti.

Askeri Yargıtay Daireler Kurulu da kemik yaşının tespiti davasını reddetmiş ve idama giden yolun taşları “emir kulu” yargı tarafından döşenmiş ve cinayetin faili olduğu bile şüpheli olan bir lise öğrencisi idam edilmişti.

Türkiye Neden Böyle?

12 Eylül’ün bu yönleri düşünüldüğünde otuz dokuz yıl sonra bile hiçbir şeyin değişmediği, hukuksuzluğun, işkencenin sıradan bir vaka olarak devam ettiği görülmekte ve bu durum “Türkiye neden böyle?” sorusunu akıllara getirmektedir.

12 Eylül darbecileriyle “göstermelik bir yargılama” dışında hesaplaşılmamış olması, işkencecilerin yargı önüne çıkarılmaması bugün de benzer hadiselerin daha ağır bir şekilde yaşanmasına neden olmakta, bu suçlara iştirak eden kişiler suç olduğunu bile bile bu süreçlerde yer almaktadırlar.

12 Eylül’ün 15 Temmuz’dan tek farkı o dönemde asker tarafından yaşatılan hukuksuzluk ve işkencelerin bugün yıllarca 12 Eylül ve 28 Şubat mağduriyetlerini gündeme getiren sivil bir iktidar tarafından yapılmasıdır.

12 Eylül’le 15 Temmuz’un bir başka benzerliği de halkın her iki dönemde de yaşananlar karşısındaki duyarsızlığıdır. En acı olansa 12 Eylül’de hapishanelerde birçok işkenceye maruz kalan, kendilerini “Ülkücü, İslamcı ve Solcu” olarak tanımlayan kesimlerin bugün açlığa mahkûm edilen yüzbinleri, cezaevlerinde yaşanan işkenceleri görmek yerine yapılanları onaylamalarıdır.

Bu da elbette evrensel hukuku benimsemiş, demokratik hukuk devleti özelliklerine sahip bir Türkiye’nin kolay kolay inşa edilemeyeceğini göstermesi açısından vahim bir durumdur ve gelecek adına bütün ümitleri kırmaktadır.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 12.9.2019 [TR724]

Enformatik kirlilik! [M.Nedim Hazar]

Allah rahmet eylesin, Gülten Akın’ın o enfes İlkyaz şiirinde dediği gibi;

“Ah kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya!”

Öylesi bir çağda yaşıyoruz ki, her şey ışık hızıyla hareket ediyor adeta. Sanırım en önemli kırılmalardan biri Körfez Harbi esnasında yaşandı. CNN tarafından canlı yayınlanan bir savaş izledi tüm dünya o zaman. Hatta bir karikatür hatırlıyorum, cephede CNN seyreden bir grup Iraklı asker, “Kaçın la, bomba geliyor” şeklinde bağırıyordu!

İnternetin gelişimiyle, sosyal medya hayatımıza girdi ve şimdi bir bilginin eskime süresi bir dakikanın altına indi.

Gerçeğin yayılma hızının riskleri ayrı bir konu belki ama gerçek olmayan bilginin, yani yalanın bu kadar korkunç bir hızla yayılması sanırım yaşadığımız çağın en önemli sorunlarından biri olacak!

Hele hele işin içine bir de işi gücü propaganda olan muazzam yayılmış ve genişlemiş haber ağlarını eklersek, meselenin ciddiyeti anlaşılır sanırım.

Şüphesiz bizim havuzdan bahsetmiyorum. Onlar yalanın içindeki hakikati o kadar seyrelttiler ki, artık kendi sahipleri için bile inandırıcılıklarını kaybettiler.

Hemen bir örnek verip geçeyim.

Yeni Şafak malum, havuzun önemli organlarından. Önemli dediğime bakmayın kendilerine atfettikleri için bu vurguyu yapıyorum. Yoksa saray için bile artık bir kıymeti Harbiyelerinin kalmadığını bizzat en yakın kaynaklarından defalarca işitmişimdir.

Şöyle bir haber yayınladı bu havuz şeysi önceki gün:

Merak edenlerin haberin videosunu şuradan izleyebilir.

Bir dakikalık video izlendiğinde çok net olarak görülüyor ki, ne kaçırılma var, ne dağ, ne de PKK. Yeni Şafak insanların nasılsa videoyu izlemeyeceğinden emin olduğu için böylesi bir manipülasyonu rahatlıkla yapabiliyor. Hem de günde onlarca kez!

Benzer bir durum Putin’in dünyayı manipüle etmek için kurduğu Sputnik için de geçerli. Hatırlarsınız Davutoğlu meselesinde yedikleri naneyi.

Sputnik önceki gün bir haber paylaştı. Şuydu;

Meraklısı haberi şuradan okuyabilir.

Toplam iki paragraftan oluşan haber, ışık hızıyla sosyal medyada yayıldı. Sputnik’in THR diye açılımını yapmadan bir kaynağa dayandırdığı haberi bizim site de dahil onlarca ciddi yayın organı da paylaştığında aradan bir saat bile geçmemişti. Ve artık Sinema tarihinin en başarısız filmi belirlenmişti.

Kimseciklerin durup bir şeyleri anlamaya vakti olmayan devirde yaşıyorduk nasılsa. Ve buna medya organları da dahildi.

Yüzlerce örnek çıkarılabilir ama bu kadarı yeterlidir sanırım.

Bu yazının esas amacı, “Hollywood’un en başarısız filmi aslında şudur” demek değil şüphesiz. Gerçek olmayan bir bilginin yayılma hızı ve bu örnekten yola çıkarak içinde bulunduğumuz enformatik kirliliğe dikkat çekmek.

Sputnik haberini THR diye bir kısaltmaya dayandırıyor ve bunun ne olduğunu okuruna açıklamıyor. Beni esas şaşırtan ise bu alıntıyı yapan ciddi medya kuruluşlarının da bunu merak etmemesi.

Sanki bir kurum var, bu kurum her yıl oturup tarihin “en şu” filmini filan açıklıyorlar. Yani otoritenin kim olduğu, esas özne haberde yok gibi. Sputnik yine baş harflerini veriyor, ondan alıntı yapan organların öyle bir derdi de yok. Kafadan işi Sputnik’e refere ederek konforlarını bozmuyorlar.

Sputnik’in THR dediği bir Amerikan sinema dergisi. Yani The Hollywood Reporter. Genelde “berber dergisi” olarak bilinen sansasyonel magazin haberleriyle tanınan bir dergi. Küçümsemek amacıyla söylemiyorum şüphesiz. Ve haber derginin kurumsal bir araştırması filan da değil, bir yazarının kişisel gözlemi.

Sputnik ne tür bir mülahazaya binaen bu haberi böyle yaptı bilemiyorum, belki de bahsini ettiği filmin kahramanının Amerikan askeri oluşu ve başarısızlık filan olması, ola ki Putin kazara okursa enselerini filan okşasın diye de olabilir, günahlarına girmeyelim.

Stephen Galloway imzalı yazının orijinali şurada. Yazan arkadaşın twitter adresi de şudur.

Yazının ana temasının “başarısızlık”tan ziyade büyük beklentiler ile yapılıp hayal kırıklığı yaşatan filmler konusunda son derece kişisel ve sübjektif bir görüş olduğu aşikâr. Zira bu satırların yazarı gibi, sinemaya aşina olan sıradan biri bile, yazıda yer alan rakamlara baktığında Galloway’ın kişisel görüşünün tartışmaya açık olduğunu da anlaması zor değil.

Hollywood dediğiniz kocaman bir endüstri. Pek çok ülkenin savunma sanayiinden büyük bütçeye sahip.

Gerçi bir yılı diğerini tam olarak tutmaz ama yıllık (ortalama)  500’den fazla ciddi film çekilen (bütün dünyada çekilen film sayısı 2 binin biraz üzerinde yaklaşık) Hollywood’da dönen parayı (aşağı/yukarı) yazayım size…

Bir yılda Amerika sınırları içerisindeki sinemaseverler gişelere en am 10 milyar dolar para bırakıyor. DVD satış ve kiralamalarını da eklersek bu rakam 30 milyara yaklaşıyor. Gerçi Netflix gibi dijital mecralar bu rakamları çok yakında geçersiz kılacak ama yakın zamana kadar böyleydi durum.

Hollywood filmleri dünya genelinde yılda ortalama 45 milyar dolar gelir elde ediyor. Bu rakamın 20 milyar dolardan biraz fazlası sadece sinema bileti. Yani kabataslak yıllık 90 milyar doların üzerinde bir para dönüyor bu piyasada. Bu rakamlara oyuncak, sponsorluk, tv yayınları telifi filan dahil değil tabii.

Muazzam rakamlar. Pek çok ülkenin savunma sanayi değil, genel yıllık bütçesinin üzerinde.

Şimdi böylesi rakamların döndüğü bir endüstride siz 130 milyon dolar zarar etmiş filme tarihin en başarısız (ki başarısızlığı sadece gişede belirliyoruz diyelim) derseniz, affedersiniz ama halt etmiş olursunuz.

Haberde bahsi geçen film Andrew Stanton tarafından yönetilen ve ABD’li asker John Carter’in Mars’taki macerasını anlatan 2012 yapımı bilim kurgu fantezi filmi “John Carter: İki Dünya Arasında”

Bu film için yapımcı Walt Disney elbette büyük para harcamış; 263 milyon dolar. Marketin işi için de bir 100 milyon dolar harcadığı söyleniyor. (Bu ayrıntı da Sputnik editörlerinin ilgisini çekmemiş nedense) Dünya genelinde 284 milyon dolar gelir elde eden film aslında yapımcısını 36 milyon dolar batırmış.

Peki gerçek hayal kırıklığı listesinde hangi film lider?

Şüphesiz Kevin Reynolds’un yönettiği ve Kevin Costner’in başrolünde oynadığı Waterworld-Su Dünyası filmi. 1995 yapımı film daha çekim aşamasından itibaren akıl almaz talihsizlikler yaşıyor. İlk bütçe 175 milyon dolar, ancak çekim esnasında kurulan devasa platformlar fırtına ile birlikte denizin derinliklerine gömülünce (Üstelik bir değil tam 4 kez oluyor bu olay, yapımcı verilen ilahi mesajı anlamak istemiyor sanırım ısrarla devam ediyor ve)  bütçe bir anda 250 milyon dolara fırlıyor. Bu rakamlara marketin dahil değil. Üstelik çekimler esnasında setten iki kişi maalesef kazaya kurban giderek yaşamını yitiriyor. Bu sebeple Hollywood tarihinin en lanetli filmi olarak da biliniyor Waterworld.

ABD’de 21 milyon dolarlık bütçe büyük hayal kırıklığı yaşatınca Zarar 230 milyon dolar. (Tekrar ediyorum pazarlama hariç. O dönem filmin bir kopyasının fiyatı yaklaşık 3 bin dolar. Film 2 bin 268 kopya ile gösterime çıkmıştı) Dünya gösterimini ise neredeyse 10 yıla yaydı şirket. 2005 yılında bile satılan film paketlerinde yer alıyordu Waterworld.

Yapımcı Universal boş durmadı, filme Oscar dahil birkaç ödül kazandırıp, dünya satışına yüklenince zararı biraz hafifletti. Bugün bile filmin setini Universal stüdyolarında gezmek mümkün.

Aslında bu tür başarısızlık hikayeleri çok fazla ama yazı da çok uzadı. Durup okuyacak vaktiniz azdır…

[M.Nedim Hazar] 12.9.2019 [TR724]

Pazara ne için çıkmıştınız? [Süreç konuşmaları-6] [Veysel Ayhan]

“Durmadan şikayet edip mızıklanırsak birileri de bize döner “E hani sahabi diyordunuz, Hz Meryem, Hz. Asiye diyordunuz. Hz. Hatice diyordunuz” der. “Hz. Sümeyra, Hz. Nesibe diyordunuz… Hz. Hamza, Hz. Mus’ab diyordunuz? Onlardan bahsetmeniz yalan mıydı?” der. Özetle kader beni kâmil insan yapmaya, sahabiye benzetmeye karar verince esbabı harekete geçirir. Esbab yoksa yaratır. Kastettiğim şey bu esbaba fazla takılma. Kimyasal denklemleri denkleştirmede kullanılır ya. Redoks işlemi. Kader formülün sağ kısmını gerçekleştirmek için sol kısmın ihtiyaçlarını belirler, esbabı kurgular, ekler, çıkarır. Formülü dengeler. Nihayet formülün ikinci kısmındaki hedef gerçekleşir. O nedenle olaylara yüzeysel bakmamak lazım. “Oyunu okumak” lazım.

– Süreç iyi mi oldu diyorsun yoksa?

– Ne haddime…”

– Bunu niyetine göre değerlendireceksin. Mesela sen pazara bir şey almaya gidersin. Bazen asıl alman gerekeni unutur, gözüne ilişeni alırsın. Sana ekmek lazımdır fakat bal alıp da dönebilirsin. Dünya gerçek bir bir pazar. Sen bu yola ne için çıkmıştın? Onu düşün. Mesela sen bu yola mal, mülk, plaza, makam, rütbe, kariyer, titr, dünya saadeti, fani mutluluk ve birliktelikler, hatta sağlık ve afiyet… Bunlar için bu pazarda dolaştıysan ve bunlar senin için asıl hedef ise süreç çok, hem de çok kötü oldu. Evet keşke olmasaydı. Elde ne varsa gitti. Sıfırlandı her şey.

TÜMÖRLERİNİ HASTANEDE BIRAKIP

Ama sen bu pazara insan olmak, insanî kemalata erişmek, veli olmak, haram şüphesi olan her şeyden kurtulmak için çıktıysan, senin için şehit, gazi ve hicret kelimeleri, ensar ve muhacir sözcükleri çok önemli ise, sahabi olmak, tüm varlığı ahiret sonsuzluğu ile değiş tokuş etmek ve sonsuz bir hayatı kazanmak önemliyse iyi oldu denebilir. Şimdilerde Hizmet’in “pazar arabası” bunlar ile tıka basa doldu hatta taştı. Eğer pazara güç, itibar, hakimiyet kelimeleri için çıktıysan bak, hepsi başımıza çalındı. Bunlara sahip olmak bizi mutlu ettiyse, artık mutlu değiliz. Ama güç ve kudretin Allah’ın elinde olduğunu, bizim aciz birer mahluk olduğumuzu idrak etmek, Allah’ın gücüne sırtını vermek kıymetli ise işte şimdi tam da böyleyiz. Sevinebiliriz. Güç zehirlenmesi, kibir, hakimiyet tutkusu birer tümör gibidir. Tedavisi kolay olmuyor. Uzun ameliyatlar gerekiyor ardında aylarca kemoterapi gerekiyor. Hiçbir hasta bu zorlu tedavi sürecinde mutlu olmaz. Ancak tümörlerini hastanede bırakıp çıktığında sevinir, mutlu olur. Ağrıları bittiğinde kader kalemlerine teşekkür eder.

– Bu dediklerine katılıyorum da kimse bir başkası hesabına “iyi oldu” veya “kötü oldu” dememeli. Her insan kendi vicdanınından kendi durumunu sorgulamalı.

– Evet doğru, yorum yapmak senin gibi benim gibi Süreç’i hafif şekilde yaşayanlara yakışmaz. Bunun takdirini mağdur ve mahkumlara bırakmak lazım. Hariçten ahkâm kesmeye gerek yok.

LAFA GELİNCE KUR’AN’A İNANIYORUZ

– Doğru diyorsun. Allah ile kullarının arasına girmemek lazım. Allah, ‘kitabında’ olacakları söylemiş. Teşbihte hata olmasın. Hoca “ben size sınavda trigonometri ve integral  soracağım, geçen yılki öğrencilere de sordum” demiş. Ve bunu müfredata yazmış. Ama soru önümüze gelince “Ee biz bu soruları nasıl çözelim, çok ağır!” diyoruz. Toplama-çıkarmayla sınıf geçebileceğimizi düşünüyoruz. Kur’an’da “bunlarla karşılaşacaksınız, bunları yaşamadan Cennet’e girmezsiniz” denen hemen her şey gerçekleşti. Bak şu ayetlere istersen: 2/155; 47/31; 2/214. Lafa gelince Kur’an’a inanıyoruz. Ama sorular önümüze gelince “Ooo bu nasıl soru!, bu bölüm bitse başka sorular gelse, yeter bitse artık!” diyoruz.

-Böyle diyenler çok mu?

– Çok yok aslında. Şahsen bizzat mağduriyet ve mahpusiyet yaşamış kırka yakın insanla görüştüm. Hiç biri Allah’ın takdirinden şikayet etmedi. Bize garip geliyor ama bunu Allah’ın rahmeti olarak gören o kadar çok ki! Sonuç olarak onlar adına uzaktan ahkâm kesmemek lazım.

– Olur mu canım. Pek çok şikayet eden var. İsyan eden var.

– Senin bizzat görüştüğün böyle bir var mı?

– … Yok da olmaması mümkün değil.

AMA BU ARGÜMANLAR METAFİZİK VE MİSTİK!

– Ben yok demiyorum şahsi görüşmelerimden bahsediyorum. Tabii ki herkes böyle düşünemez. Her şey dünya hayatından ibaret olsaydı olanlar gerçekten korkunç. Bakışımı, “nazar”ımı doğru açıda -bana göre- konuşlandırmazsam peşipeşine hayal kırıklıkları yaşarım. Bunu demekle çekilen acıları hafife aldığım sanılabilir. Her insana annesinden ve babasından daha merhametli daha şefkatli olan Allah’ın, ‘ehadiyet’iyle zorlukların yanında kolaylık, acıların yanında sevinç halk ettiğine inanıyorum. Çekilen ızdıraplar, ayrılıklar ve işkenceler için ağlamak, dua dua yalvarmak ayrı bir mesele; olanlara “ahiretin tarlası olan dünya” nazarıyla bakmayıp, Allah’ın rahmetini ve gayretini sorgulamak ise başka bir mesele.

– Ahireti düşününce bunlar makul. Argümanlar doğru. Ben de hak verebilirim ama objektif değil. Bunlar “metafizik ve mistik”

– Tabii ki öyle. Süreç’i sorgulamak için dünyevi bakış açıları kullanırsan saydığım argümanlar reel gelmez. Ama hani biz Allah’a iman etmiştik. Kur’an’a inanıyorduk? Bunları sözle demek kolay fakat bu “iman”la, bu “ayet”lerle sınanmaya sıra gelince bir anda bakış açımız “metafizik ve mistik” olarak siyaha düşüyor. Neyse konuya döneyim.

– Düşüncelerin dua oluşunu anlatıyordun.

KUR’AN TÜM ZAMANLARI PARANTEZE ALIR

– Evet. Diyelim ki senin kafanda sürekli 24 ayar altın külçeleri dolaşıyor. Elmas ve yakutlar düşlüyorsun. Ve senin ruh madenin işlenmemiş bir altın madeni. Henüz 24 ayar değil. Taşa toprağa karışmış halde. İşte senin bu altın hayalin dua yerine geçiyor ve kader önüne altını topraktan ayrıştıracak kimyasal işlemler çıkıyor. İşlemlerin sonunda Cennet  mücevherhanesine layık bir altın külçesi oluyorsun. Hatta ruhen işlenmiş bir takı koleksiyonu oluyorsun. Kur’an’da bu yola çıkanların başına nelerin geleceği gayet açık yazıyor. Ama Kur’an’ı kendimize inmiş gibi okumuyoruz. Yüzyıllar önce nazil olmuş ve o günün insanlarına hitap ediyor diye düşündük. Oysa Kur’an tüm zamanları paranteze alır. ‘kötü’ sürprizlerle şok yaşamamız bundan.

– Keşke baştan haberimiz olsaydı! Ben belki bu kadar ağır imtihanı kabul etmezdim.

– Sana sübjektif bir şey diyeyim. Benim veya senin yaşadığımız mağduriyetleri dünyaya gelmeden, ruhlar aleminde kabul etmediğimiz ne malum?

– Nasıl yani?

(Devamı var)

[Veysel Ayhan] 12.9.2019 [TR724]

Erdoğan neden admin olmadı? [Levent Kenez]

Dünden devam edelim. Erdoğan’ın büyükşehir belediye başkanlarını neden topladığını dün anlatmaya çalışmıştık. CHP’lilerin usulen, gelmiş olmak için geldikleri her hallerinden belliydi. Sonrasında yaptıkları oldukça faydalı geçti meali açıklamalar da adetten. Saray’da, okula başlamış çocuklar gibi şen şakrak ve Erdoğan’la tokalaşırken iki Zühtü miktarı eğilerek sırıtanlar da kim olduklarını tanımasanız bile AKP’li başkanlardı.

“Cumhurbaşkanı çağırırsa Çin’de bile olsanız geliniz” kaidesini takmayan ve gezisine devam eden CHP’nin Hatay Belediye Başkanı Lütfü Savaş dışında bütün çağrılanlar gelmişti. Kayyımlar da dahil. Toplantıdan sızanlara göre CHP’liler dışarda bık bık ettikleri bu durumla ilgili herhangi bir rahatsızlık dile getirmemişler. Yarın öbür gün görevden alındıklarında Erdoğan diyecek ki, “Biliyorsunuz hiç ayrım yapmadan biz bu kişileri Külliye’de ağırladık, ne ihtiyacınız varsa söyleyin dedik, ben bakan arkadaşlarımın hepsini karşılarına dizdim, onlara partisine bakmadan başkanlara yardımcı olun talimatı da verdim, hepsi şahittir ama bunlaaaaaar başkanlık yapmak yerine, millet hizmet etmek yerine…”

Toplantıya dönersek Erdoğan tarafı tahmin edilenden çok daha kalabalıktı. Bütün kabinenin katıldığı toplantıda Soylu ile Berat’ı yan yana oturtmuşlar. AA’nın canlı yayınında ekrana yansıdığı kadarı ile Soylu, Erdoğan’ın suya tirit sözlerini dinlerken yalakalıktan notlar alıyor. Berat’ın ise hiç umurunda değil. Bitse de gitsek havasında.

Bakanlar kurulu revizyonunda çokça dillendirilen bu isimlerden kimin gideceği merak konusu. Tahminlere göre ya ikisi birden gidecek ya da ikisi birden kalacak. Ben şahsen Erdoğan’ın Berat’ı kabine dışı bırakmasına çok şaşırırım eğer bırakırsa gerçekten ciddi ciddi tutuştuğuna delalet eder ki bu da istikbal söz konusu olduğunda kimseyi tanımam mesajı olur. Erdoğan’ın başka ne görev verirse versin Berat’ı kabine dışı bırakması ya da ekonomi yönetimini elinden alması çok önemli bir gelişme olur. Yine de artan kulislerin aksine ihtimal vermiyorum. Aynen Soylu’nun da kabinede kalacağını düşünüyorum. HDP’ye vurarak ve şeytanlaştırarak CHP-İYİ Parti ve Saadet bloğunda çatlak isteyen Erdoğan’ın için Soylu oldukça kullanışlı bir eleman.

Toplantının bir yerinde Merkel’le telefon görüşmesi için Erdoğan ayrıldı ve bir süre daha toplantı devam etmiş olsa da orada bitti. Ekrem İmamoğlu ve Tunç Soyer sosyal medya hesaplarında gece saatine kadar toplantıya hiç değinmediler. Diğer paylaşımlarıyla kıyas ettiğimizde Cumhurbaşkanı ile böyle bir toplantı ile ilgili muhakkak bir şey yazmaları gerekirdi ki yazmamış olmaları mesajın kendisi. Bir tek Mansur Yavaş bir şeyler yazmış, o da tahmin edilir son tahlilde MHP izleri bir yerde kendisini gösterecek. Bakalım bu kutsal devlet sevgisi, seçim öncesi ısıtılan sahte çek senet davasından ceza alıp başkanlığı düşerse nereye evrilir.

Toplantıda komisyon kurulma kararı çıkmış elbette bu da faso fiso bir şey. Yerel seçimlerden sonra yapılan kanun değişiklikleri ile ki en barizi imar yasasındaki belediye haklarının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçmiş olduğu ve belediye gelirlerinin tırpanlandığı bir ortamda zaten herkesin niyeti aşikar. Kaldı ki belediyelerin bölgesel ve ulusal bir çok örgütü var.

Ama toplantıda çok ama çok önemli, bence hayati bir karar alınmış. Sırf bunun için bir araya gelinmiş olsaydı bile değerdi. Yerel yönetimlerin sorunları için direk bir çözüm içeriyor. O da şu, başkanlar aralarında bir WhatsApp grubu kuracaklarmış. Kimin fikri ise gerçekten takdir ve tebrik etmek lazım. Grubun admini kim olacak belirtilmemiş ama ülkedeki her şeyin başı Erdoğan’a yakışır. Hatta bence grubu kurduklarında ilk mesajı atmak suretiyle bir tören düzenlenebilir. Adminlik Erdoğan’ın hakkıdır ama eğer yoğun işlerinden dolayı olmazsa halihazırda Türkiye Belediyeler Birliği başkanlığını sürdüren Fatma Şahin vekaleten bu görevi yerine getirebilir. Vekaleten ama. Eğer o da yapamam diyorsa Fahrettin admin olabilir, o da münasiptir derken son dakika bir haber geldi gece yarısı, “Erdoğan’dan Yılmaz’a önemli görev” başlığı ile ajanslara düşen haberde WhatsApp grubunu kurma ve koordinasyon görevini Erdoğan Balıkesir Belediye Başkanı Yücel Yılmaz’a vermiş. Yılmaz için ne kadar gurur duyulası bir görev tevdii. Allah’a şükür grupta Erdoğan’ın  kendisi de yer alacakmış. Yılmaz ve ekibi hemen çalışmalara başlamış. Vallahi billahi kafadan sıkmıyorum, haberden bunlar.

Peki ne konuşacaklar bu WhatsApp grubunda? Tabii ki hiç. Bayramlarda, kandillerde mesaj atacaklar o kadar. Bir de Allah korusun sellerde, afetlerde geçmiş olsun falan filan. Bunu bir icraatmış gibi anlatınca insan gerçekten şok oluyor. Dünyada acaba başka bir örneği var mıdır? Belediye başkanları devlet başkanının daveti üzerine bir araya gelerek WhatsApp grubu kurmaya karar verdi. Başına herhangi bir ülke adı yazınca epey abes kaçıyor da bir tek biz de normal.

Bir de neden WhatsApp. Bu ne eziklik. Yerli ve milli diye yeri göğü inlet, son tahlilde gel yine elalemin programından haberleş. Berat’ın yahoo üzerinden işleri yürütmesi misali. PTT messenger, İletee ya da BİP diye zaman zaman haberler yapıldı. Demek ki Varank’ın daha yapacak çok işi var. Öyle uzaya çıkmakla, Antartika’ya demir atmakla, araba üretmekle bitmiyor işler.

[Levent Kenez] 12.9.2019 [TR724]