Hukuksuz bir şekilde ‘subliminal mesajla darbe çağrısı’ iddiasıyla 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan ve tahliye edildikten sonra tekrar tutuklanan gazeteci Ahmet Altan’a yönelik baskı uygulamaları devam ediyor. Altan’ın iki ayrı suçtan aldığı 5 yıl 11 aylık hapis cezası İstif Mahkemesi tarafından onandı.
Mahkeme Altan’a verilen beş yıl 11 aylık hapis cezasının bozulması talebini reddetti.
İstanbul 26’ncı Ağır Ceza Mahkemesi, haberdar.com’da 27 Haziran 2016’da yayınlanan ‘Ezip geçmek’ adlı makalesindeki ifadeler nedeniyle Altan’a ‘terör örgütü propagandası’ ve ‘cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla hapis cezası vermişti. Altan’ın avukatlarının kararın bozulması için başvurduğu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3’üncü Ceza Dairesi, talebi reddetti.
Kararda şu ifadelere yer verildi: “Mahkemenin kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğu, eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda ön görülen suç tipine uyduğu, cezanın kanuni bağlamda uygulandığı anlaşıldığından istinaf başvurusundan bulunanların ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla İstinaf başvurusunun esastan reddine…”
Altan’ın karara Yargıtay nezdinde itiraz etme hakkı bulunuyor.
[TR724] 3.1.2020
Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ne anlama geliyor?
İran’ın ülke dışındaki operasyonlarından sorumlu komutanı, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından Bağdat’ta öldürülmesi bölgedeki dengeleri değiştirecek bir hamle olarak yorumlanıyor.
BOLD -ABD’nin Kasım Süleymani’yi öldürmesi İran ile birlikte Şiilerin yaşadığı Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye, Lübnan ve Yemen’de devam eden karışıklık ve iç savaşları da etkileyecek bir potansiyele sahip. Süleymani, bu ülkelerdeki Şii milis gücü ve terör örgütlerinin arkasındaki isim olarak öne çıkıyordu.
Doğrudan İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e bağlı olan Süleymani, Hamaney’e 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana en yakın isimlerden biriydi.
Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki çatışmalarda önemli bir rol oynuyor ve bölgedeki politikaların belirlenmesinde etkili oluyordu. İran’ın bölgedeki gücünün mimarıydı.
1998’de Kudüs Gücü’nün komutanı olan Süleymani, Lübnan’da Hizbullah’la, Suriye’de Baas yönetimiyle ve Irak’taki Şii silahlı gruplarla İran’ın ilişkilerini daha da yakınlaştırmada önemli rol oynadı.
İsrail ve bazı Arap ülkelerinin istihbaratları tarafından defalarca suikast girişiminde bulunuldu ve her seferinde bu girişimlerden kurtulmayı başardı.
ABD-İRAN GERİLİMİ TIRMANACAK
İran ordusunun en önemli yöneticilerinden, üst düzey komutanlarından birinin ABD tarafından öldürülmesi, İran ve ABD arasındaki gerilimin çok daha ciddi boyutlara ulaşmasına neden olabilir. Özellikle de son haftalarda Irak üzerinden artan ABD-İran gerilimi bir çatışmaya dönüşebilir.
Bir diğer ihtimal ise Ortadoğu’daki Şii örgütlerin, Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Irak’ta Haşdi Şabi ve diğer Şii örgütler, ABD ve müttefiklerini hedef alan saldırılar düzenleyebilir.
Washington merkezli Orta Doğu Enstitüsü direktörü Charles Lister, “Süleymani’nin öldürülmesinin sonuçlarını tahmin etmek zor, bu Orta Doğu’da son yılların en büyük haberi.” dedi, ABD’nin yakında Suriye ve Irak’tan tamamen çekilebileceğini yazdı.
Irak’ta çalışan gazeteci ve araştırmacı Patrick Osgood ise “ABD ya İran’la savaşa hazır -ki böyle olması düşük bir ihtimal- ya da büyük bir gaz tankerine bir sigara atıp çekildi, Iraklıları da bunun sonuçlarını yaşamak üzere arkasında bıraktı” yorumunu yaptı.
ABD, İran Devrim Muhafızlarını daha önce terör örgütü olarak ilan etmişti.
[BoldMedya] 3.1.2020
BOLD -ABD’nin Kasım Süleymani’yi öldürmesi İran ile birlikte Şiilerin yaşadığı Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye, Lübnan ve Yemen’de devam eden karışıklık ve iç savaşları da etkileyecek bir potansiyele sahip. Süleymani, bu ülkelerdeki Şii milis gücü ve terör örgütlerinin arkasındaki isim olarak öne çıkıyordu.
Doğrudan İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e bağlı olan Süleymani, Hamaney’e 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana en yakın isimlerden biriydi.
Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki çatışmalarda önemli bir rol oynuyor ve bölgedeki politikaların belirlenmesinde etkili oluyordu. İran’ın bölgedeki gücünün mimarıydı.
1998’de Kudüs Gücü’nün komutanı olan Süleymani, Lübnan’da Hizbullah’la, Suriye’de Baas yönetimiyle ve Irak’taki Şii silahlı gruplarla İran’ın ilişkilerini daha da yakınlaştırmada önemli rol oynadı.
İsrail ve bazı Arap ülkelerinin istihbaratları tarafından defalarca suikast girişiminde bulunuldu ve her seferinde bu girişimlerden kurtulmayı başardı.
ABD-İRAN GERİLİMİ TIRMANACAK
İran ordusunun en önemli yöneticilerinden, üst düzey komutanlarından birinin ABD tarafından öldürülmesi, İran ve ABD arasındaki gerilimin çok daha ciddi boyutlara ulaşmasına neden olabilir. Özellikle de son haftalarda Irak üzerinden artan ABD-İran gerilimi bir çatışmaya dönüşebilir.
Bir diğer ihtimal ise Ortadoğu’daki Şii örgütlerin, Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Irak’ta Haşdi Şabi ve diğer Şii örgütler, ABD ve müttefiklerini hedef alan saldırılar düzenleyebilir.
Washington merkezli Orta Doğu Enstitüsü direktörü Charles Lister, “Süleymani’nin öldürülmesinin sonuçlarını tahmin etmek zor, bu Orta Doğu’da son yılların en büyük haberi.” dedi, ABD’nin yakında Suriye ve Irak’tan tamamen çekilebileceğini yazdı.
Irak’ta çalışan gazeteci ve araştırmacı Patrick Osgood ise “ABD ya İran’la savaşa hazır -ki böyle olması düşük bir ihtimal- ya da büyük bir gaz tankerine bir sigara atıp çekildi, Iraklıları da bunun sonuçlarını yaşamak üzere arkasında bıraktı” yorumunu yaptı.
ABD, İran Devrim Muhafızlarını daha önce terör örgütü olarak ilan etmişti.
[BoldMedya] 3.1.2020
Özel okullar bir bir batıyor: Doğa Koleji’nin ardından Ahmet Şimşek Koleji’nde de eğitim durdu
Doğa Koleji’ni ardından 3 bine yakın öğrencisi olan Kartal Ahmet Şimşek Koleji’nde de ekonomik sorunlar kendini gösterdi. Öğretmenlerin maaşlarını 14 aydır ödeyemeyen okulda eğitime ara verildi.
BOLD – Doğa Koleji’ndeki ekonomik krizin ardından 3 bine yakın öğrencisi olan Kartal Ahmet Şimşek Koleji’nde de aynı sorun patlak verdi. Çalışanların maaşlarının ödenmediğini iddia eden veliler, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplanarak basın açıklaması yaptı.
ÖĞRETMENLERE 14 AYDIR MAAŞ VERİLMEMİŞ
Sözcü’den Fatma Vurgun’un haberine göre Doğa Koleji’nde çalışanlara maaş ödenememesi gündemi uzun süre meşgul etmiş, öğretmenler ders bırakarak, veliler ise eylem yaparak tepkisini göstermişti. Bu kez aynı sorun 3 bine yakın öğrencisi olan Özel Kartal Ahmet Şimşek Koleji’nde patlak verdi. 14 aydır çalışanlara maaş ödenmediğini söyleyen veliler İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplanarak basın açıklaması yaptı.
EĞİTİME İKİ KEZ ARA VERİLDİ
Yaklaşık 3 bin öğrencinin eğitim gördüğü okulda 14 aydır öğretmenler ve diğer çalışanlara maaş verilmediğini dile getiren velilerden Gülay Sakar, “Öğretmenlerimiz 13 Aralık tarihinde 1 gün rapor alarak okulda eğitim vermemiş ve öğrencilerimiz eve gönderilmiştir. 16 Aralık’ta veliler olarak okul kurucusu Ahmet Şimşek’le görüşme yapılıp sorunların 20 Aralık’a kadar çözüleceği yönünde söz alınmıştır. Ancak söz verilen tarihte eğitime tekrar ara verilmiştir” dedi.
BAZEN DERS İŞLENİYOR BAZEN İŞLENMİYOR
Okul velilerinden Talha Özer ise mağdur olduklarını ifade ederek, “Dersler bazen işleniyor, bazen işlenmiyor. Çocukları ‘Velilerin izni var’ diye dışarı çıkarıyorlar. Ama sonuçta çocuklar ne servise binebiliyor ne yemekhanede yemek yiyebiliyor. Her gün makarna, pilav. Para yok çünkü” dedi.
[BoldMedya] 3.1.2020
BOLD – Doğa Koleji’ndeki ekonomik krizin ardından 3 bine yakın öğrencisi olan Kartal Ahmet Şimşek Koleji’nde de aynı sorun patlak verdi. Çalışanların maaşlarının ödenmediğini iddia eden veliler, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplanarak basın açıklaması yaptı.
ÖĞRETMENLERE 14 AYDIR MAAŞ VERİLMEMİŞ
Sözcü’den Fatma Vurgun’un haberine göre Doğa Koleji’nde çalışanlara maaş ödenememesi gündemi uzun süre meşgul etmiş, öğretmenler ders bırakarak, veliler ise eylem yaparak tepkisini göstermişti. Bu kez aynı sorun 3 bine yakın öğrencisi olan Özel Kartal Ahmet Şimşek Koleji’nde patlak verdi. 14 aydır çalışanlara maaş ödenmediğini söyleyen veliler İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplanarak basın açıklaması yaptı.
EĞİTİME İKİ KEZ ARA VERİLDİ
Yaklaşık 3 bin öğrencinin eğitim gördüğü okulda 14 aydır öğretmenler ve diğer çalışanlara maaş verilmediğini dile getiren velilerden Gülay Sakar, “Öğretmenlerimiz 13 Aralık tarihinde 1 gün rapor alarak okulda eğitim vermemiş ve öğrencilerimiz eve gönderilmiştir. 16 Aralık’ta veliler olarak okul kurucusu Ahmet Şimşek’le görüşme yapılıp sorunların 20 Aralık’a kadar çözüleceği yönünde söz alınmıştır. Ancak söz verilen tarihte eğitime tekrar ara verilmiştir” dedi.
BAZEN DERS İŞLENİYOR BAZEN İŞLENMİYOR
Okul velilerinden Talha Özer ise mağdur olduklarını ifade ederek, “Dersler bazen işleniyor, bazen işlenmiyor. Çocukları ‘Velilerin izni var’ diye dışarı çıkarıyorlar. Ama sonuçta çocuklar ne servise binebiliyor ne yemekhanede yemek yiyebiliyor. Her gün makarna, pilav. Para yok çünkü” dedi.
[BoldMedya] 3.1.2020
Adil yargı isteyen acılı anneye Saray’dan hakaret soruşturması
Çorlu tren faciasında oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden Misra Öz Sel, Cumhurbaşkanı ve mahkeme heyetine hakaret ettiği gerekçesiyle Emniyette ifade verdiğini duyurdu.
BOLD – Tekirdağ Çorlu’da 8 Temmuz 2018’de meydana gelen tren faciasında oğlu Oğuz Arda Sel’i yitiren Mısra Öz Sel, hakkında iki hakaret soruşturması açıldığını söyledi.
Sel, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “İfademi vermek için Emniyete gittim. Cumhurbaşkanı ve mahkeme heyetine hakaretten hakkımda iki ayrı soruşturma başlatılmış. İfademi yazılı olarak bizzat Çorlu savcılığında yapmak istediğimi belirtip, Emniyetten ayrıldım. Oyalama değil ‘Adil Yargı’ istiyorum!” dedi.
VAZ MI GEÇECEĞİM…
30 Aralık’ta Emniyetten telefonla aranan Sel, Twitter hesabından kendisine soruşturma açıldığını şu mesajla duyurmuştu:
“Oğlumu iki parça trenin altından aldım diyorum. Bu güne kadar sabırla adil yargı bekledik diyorum. Bugün emniyetten aranıyorum!!! Twitter paylaşımlarım yüzünden Çorlu Başsavcılığı ifadeye çağırıyor beni! Vaz mı geçeceğim bu gösterdiğiniz sopa ile!? Ayıp!!!!”
[BoldMedya] 3.1.2020
BOLD – Tekirdağ Çorlu’da 8 Temmuz 2018’de meydana gelen tren faciasında oğlu Oğuz Arda Sel’i yitiren Mısra Öz Sel, hakkında iki hakaret soruşturması açıldığını söyledi.
Sel, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “İfademi vermek için Emniyete gittim. Cumhurbaşkanı ve mahkeme heyetine hakaretten hakkımda iki ayrı soruşturma başlatılmış. İfademi yazılı olarak bizzat Çorlu savcılığında yapmak istediğimi belirtip, Emniyetten ayrıldım. Oyalama değil ‘Adil Yargı’ istiyorum!” dedi.
VAZ MI GEÇECEĞİM…
30 Aralık’ta Emniyetten telefonla aranan Sel, Twitter hesabından kendisine soruşturma açıldığını şu mesajla duyurmuştu:
“Oğlumu iki parça trenin altından aldım diyorum. Bu güne kadar sabırla adil yargı bekledik diyorum. Bugün emniyetten aranıyorum!!! Twitter paylaşımlarım yüzünden Çorlu Başsavcılığı ifadeye çağırıyor beni! Vaz mı geçeceğim bu gösterdiğiniz sopa ile!? Ayıp!!!!”
[BoldMedya] 3.1.2020
18 ildeki KHK platformları artık çalışmalarını İHD bünyesinde yürütecek
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilenler tarafından oluşturulan KHK’lı Platformları, çalışmalarını bundan sonra İnsan Hakları Derneği (İHD) bünyesinde sürdürme kararı aldıklarını duyurdu.
Platformlar, yayınladıkları manifesto ile 18 ilde bulunan İHD şubelerinin alt komisyonları olarak faaliyet yürüteceklerini deklere etti.
Yayınlanan manifestoda şöyle denildi:
“KHK’lı Platformları, meşru ve hukuk çerçevesinde bir hak arama zeminidir, hiçbir cebir ve şiddet eğilimli oluşumla ilişkilendirilemez. Platformlar, çeşitli oluşumlarca hedef gösterilen ve sindirilmeye çalışılan, toplumsal tecrit ve sosyal kıyıma maruz bırakılmış, devletin sosyal politika ve mesuliyetlerinden men edilmiş, mahrum bırakılmış derdini kimsenin dinlemediği, hukukta asla yeri olmayan ‘irtibat’, ‘iltisak’ ve manasız ‘kriterler’ gerekçe gösterilerek neredeyse hayatları ellerinden alınan çeşitli meslek gruplarından insanların bir araya gelmiş olduğu yaşam alanlarıdır. KHK’lı platformları, İHD şubesi bulunan illerde İHD bünyesi içerisinde komisyon olarak görev yapmaktadır. Bunun dışında hiçbir kişi, grup, yapı, kurum, oluşum, siyasi parti, örgüt vb. ile ve hiçbir ideolojiyle doğrudan veya dolaylı bağlantısı bulunmamaktadır."
18 İLDEKİ İHD ALT KOMİSYONLARINDA KHK ÇALIŞMASI
Deklarasyonda bundan sonra Adana, Ankara, Aydın, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Antep, İstanbul, İzmir, Maraş, Kocaeli, Konya, Manisa, Mersin, Osmaniye, Samsun, Urfa ve Yalova şehirlerindeki İHD şubelerinin alt komisyonları olarak çalışma yürütüleceği kaydedildi.
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
Platformlar, yayınladıkları manifesto ile 18 ilde bulunan İHD şubelerinin alt komisyonları olarak faaliyet yürüteceklerini deklere etti.
Yayınlanan manifestoda şöyle denildi:
“KHK’lı Platformları, meşru ve hukuk çerçevesinde bir hak arama zeminidir, hiçbir cebir ve şiddet eğilimli oluşumla ilişkilendirilemez. Platformlar, çeşitli oluşumlarca hedef gösterilen ve sindirilmeye çalışılan, toplumsal tecrit ve sosyal kıyıma maruz bırakılmış, devletin sosyal politika ve mesuliyetlerinden men edilmiş, mahrum bırakılmış derdini kimsenin dinlemediği, hukukta asla yeri olmayan ‘irtibat’, ‘iltisak’ ve manasız ‘kriterler’ gerekçe gösterilerek neredeyse hayatları ellerinden alınan çeşitli meslek gruplarından insanların bir araya gelmiş olduğu yaşam alanlarıdır. KHK’lı platformları, İHD şubesi bulunan illerde İHD bünyesi içerisinde komisyon olarak görev yapmaktadır. Bunun dışında hiçbir kişi, grup, yapı, kurum, oluşum, siyasi parti, örgüt vb. ile ve hiçbir ideolojiyle doğrudan veya dolaylı bağlantısı bulunmamaktadır."
18 İLDEKİ İHD ALT KOMİSYONLARINDA KHK ÇALIŞMASI
Deklarasyonda bundan sonra Adana, Ankara, Aydın, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Antep, İstanbul, İzmir, Maraş, Kocaeli, Konya, Manisa, Mersin, Osmaniye, Samsun, Urfa ve Yalova şehirlerindeki İHD şubelerinin alt komisyonları olarak çalışma yürütüleceği kaydedildi.
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
Milli Eğitim'deki çöküşü kendi raporu ortaya koydu
MEB 130 devlet ilkokul ve ortaokulunda toplam 30 bin 542 öğretmen, 19 bin 188 öğrenci, 16 bin 754 veliyle görüşerek rapor hazırladı. MEB'in raporunda MEB başarısız olarak tanımlandı.
Başkanlığını Özgür Kalkan’ın yaptığı Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) İç Denetim Birimi, ders kitapları, aday öğretmen eğitimi ve öğrenci yurtları kapsamında, toplam 12 ilde, 130 devlet ilkokul ve ortaokulunda 3 bin 444'ü kadrolu toplam 30 bin 542 öğretmen, 19 bin 188 öğrenci ila 16 bin 754 veliyle görüşerek titiz bir inceleme gerçekleştirdi. MEB, kendi eğitimine 3 ayrı raporla 'zayıf karne' verdi.
Sözcü'den Sultan Uçar'ın haberine göre, MEB, Diyanet, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı çok sayıda özel öğrenci yurdu incelendi. Başkanlık, raporunu yazdığında içler acısı durum da ortaya çıktı. Denetmenler, ilk çalışma kapsamında, “İlkokul ve ortaokullarda ücretsiz ders kitaplarının beklentileri karşılama düzeyini” inceledi. Çalışma, 12 ilde 130 ilk ve ortaokulda yapıldı. Kadrolu 3 bin 442 öğretmen, 19 bin 188 öğrenci ve 16 bin 754 veli ve öğretmene anket yapıldı.
4 ÖĞRENCİDEN 3'Ü MEB'İN KİTAPLARINI KULLANMIYOR
Okullarda, Türkçe, Matematik, Sınıf Öğretmenliği gibi zümre öğretmenleriyle ve müdürlerle görüşüldü. Rapora göre; öğrencilerin 4'ünden 3'ü yardımcı kaynak kitap kullanıyor. Yine 100 öğrenciden 74'ü ders kitaplarını içerik olarak zayıf ve LGS' ye hazırlıkta yetersiz buluyor. Kaynak kitap kullanma gerekçelerini, “Dersin konusunu daha iyi öğrenmek için”, “Daha çok soru çözmek”, “Ücretsiz dağıtılan ders kitapları yetersiz” ve “Ders kitapları LGS' ye uyumsuz” diye açıkladılar. Aday öğretmenlerin eğitimiyle ilgili ankete 13 bin 600 aday öğretmen, 9 bin 500 danışman öğretmen ve 4 bin okul müdürü katıldı.
Öğretmen eğitimlerinde 'problem çıkmasın' diye evrak imzalatılmış
Aday öğretmenlerle ilgili mevcut uygulamalar ile danışman öğretmen ve okul yönetimi üzerindeki etkileri araştırıldı. Bu eğitimin de kağıt üstünde, baştan savma hatta hiç verilmeden, ‘problem çıkmasın' diye evrak imzalayarak geçiştirildiği ortaya çıktı. Öte yandan denetçiler, yurtlarda yangın riskine de dikkat çekerek mevzuatın düzenlenmesini önerdi.
KİTAPLARIN HACMİ BÜYÜK İÇİ BOŞ
“İlkokul ve ortaokullarda ücretsiz ders kitaplarının beklentiyi karşılama düzeyi”
Ders kitaplarının yetersiz ve LGS' ye uyumsuz olduğu tespit edilmiştir.
Türkçe kitaplarında, dil bilgisi konuları kendi içinde aşamalı sırayı takip etmiyor.
Ders konuları karışık veriliyor ve öğrenmeyi tamamlayacak yeterlilikte değil.
Ünite sonlarındaki, kazanım ölçme sorularının sayısı az ve çeşitliliği yetersiz.
Talim Terbiye Kurulu kitap inceleme havuzunu performans esaslı oluşturmuyor.
TTK'nın bu tavrından ders kitapları nitelikli bir inceleme sürecinden geçmiyor.
Kitapların, hacmi büyük ve ağır. 1'inci ve 2'nci sınıf öğrencileri zorlanıyor.
YURTLAR HER AN YANABİLİR
“Özel Öğrenci Barınma Hizmetleri Süreci Danışmanlık Raporu”
Yurt binalarının elektrik tesisatları, yangın tehlike- sine karşı yönetmeliğe uygun hale getirilmelidir.
Kurumlar bağımsız kaçış, çıkış ve merdivenleriyle yangınla ilgili yönetmeliğe uygun olmak zorundadır.
Mescit/ibadethane,kütüphane, dinlenme odası dışında halı vb. yanıcı malzeme kullanılmamalıdır.
Yangın riski nedeniyle yurtların tümüne tek bir standart belirlenip, acil kurumlara duyurulmalıdır.
MEB, Aile Bakanlığı, Kredi Yurtlar Kurumu, Diyanet, üniversite, belediye yurtları arasında eşgüdüm yok.
ÖĞRETMENLER KAĞIT ÜSTÜNDE EĞİTİLİYOR
“Aday Öğretmenlerin Adaylık Dönemi ve Asaleten Atamaları Süreci İncelemesi”
Başkanlığını Özgür Kalkan’ın yaptığı Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) İç Denetim Birimi, ders kitapları, aday öğretmen eğitimi ve öğrenci yurtları kapsamında, toplam 12 ilde, 130 devlet ilkokul ve ortaokulunda 3 bin 444'ü kadrolu toplam 30 bin 542 öğretmen, 19 bin 188 öğrenci ila 16 bin 754 veliyle görüşerek titiz bir inceleme gerçekleştirdi. MEB, kendi eğitimine 3 ayrı raporla 'zayıf karne' verdi.
Sözcü'den Sultan Uçar'ın haberine göre, MEB, Diyanet, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı çok sayıda özel öğrenci yurdu incelendi. Başkanlık, raporunu yazdığında içler acısı durum da ortaya çıktı. Denetmenler, ilk çalışma kapsamında, “İlkokul ve ortaokullarda ücretsiz ders kitaplarının beklentileri karşılama düzeyini” inceledi. Çalışma, 12 ilde 130 ilk ve ortaokulda yapıldı. Kadrolu 3 bin 442 öğretmen, 19 bin 188 öğrenci ve 16 bin 754 veli ve öğretmene anket yapıldı.
4 ÖĞRENCİDEN 3'Ü MEB'İN KİTAPLARINI KULLANMIYOR
Okullarda, Türkçe, Matematik, Sınıf Öğretmenliği gibi zümre öğretmenleriyle ve müdürlerle görüşüldü. Rapora göre; öğrencilerin 4'ünden 3'ü yardımcı kaynak kitap kullanıyor. Yine 100 öğrenciden 74'ü ders kitaplarını içerik olarak zayıf ve LGS' ye hazırlıkta yetersiz buluyor. Kaynak kitap kullanma gerekçelerini, “Dersin konusunu daha iyi öğrenmek için”, “Daha çok soru çözmek”, “Ücretsiz dağıtılan ders kitapları yetersiz” ve “Ders kitapları LGS' ye uyumsuz” diye açıkladılar. Aday öğretmenlerin eğitimiyle ilgili ankete 13 bin 600 aday öğretmen, 9 bin 500 danışman öğretmen ve 4 bin okul müdürü katıldı.
Öğretmen eğitimlerinde 'problem çıkmasın' diye evrak imzalatılmış
Aday öğretmenlerle ilgili mevcut uygulamalar ile danışman öğretmen ve okul yönetimi üzerindeki etkileri araştırıldı. Bu eğitimin de kağıt üstünde, baştan savma hatta hiç verilmeden, ‘problem çıkmasın' diye evrak imzalayarak geçiştirildiği ortaya çıktı. Öte yandan denetçiler, yurtlarda yangın riskine de dikkat çekerek mevzuatın düzenlenmesini önerdi.
KİTAPLARIN HACMİ BÜYÜK İÇİ BOŞ
“İlkokul ve ortaokullarda ücretsiz ders kitaplarının beklentiyi karşılama düzeyi”
Ders kitaplarının yetersiz ve LGS' ye uyumsuz olduğu tespit edilmiştir.
Türkçe kitaplarında, dil bilgisi konuları kendi içinde aşamalı sırayı takip etmiyor.
Ders konuları karışık veriliyor ve öğrenmeyi tamamlayacak yeterlilikte değil.
Ünite sonlarındaki, kazanım ölçme sorularının sayısı az ve çeşitliliği yetersiz.
Talim Terbiye Kurulu kitap inceleme havuzunu performans esaslı oluşturmuyor.
TTK'nın bu tavrından ders kitapları nitelikli bir inceleme sürecinden geçmiyor.
Kitapların, hacmi büyük ve ağır. 1'inci ve 2'nci sınıf öğrencileri zorlanıyor.
YURTLAR HER AN YANABİLİR
“Özel Öğrenci Barınma Hizmetleri Süreci Danışmanlık Raporu”
Yurt binalarının elektrik tesisatları, yangın tehlike- sine karşı yönetmeliğe uygun hale getirilmelidir.
Kurumlar bağımsız kaçış, çıkış ve merdivenleriyle yangınla ilgili yönetmeliğe uygun olmak zorundadır.
Mescit/ibadethane,kütüphane, dinlenme odası dışında halı vb. yanıcı malzeme kullanılmamalıdır.
Yangın riski nedeniyle yurtların tümüne tek bir standart belirlenip, acil kurumlara duyurulmalıdır.
MEB, Aile Bakanlığı, Kredi Yurtlar Kurumu, Diyanet, üniversite, belediye yurtları arasında eşgüdüm yok.
ÖĞRETMENLER KAĞIT ÜSTÜNDE EĞİTİLİYOR
“Aday Öğretmenlerin Adaylık Dönemi ve Asaleten Atamaları Süreci İncelemesi”
- Adaylık Kaldırma Sınavı’ndan (AKS) sonra yapılan mülakatlar, hukuken olumsuz sonuçlar doğuruyor. Bu tespit, torpil iddiasını meşrulaştırıyor.
- Danışman öğretmen ile aday öğretmen birlikte yapması gereken çalışmaları tam anlamıyla yapmıyor.
- Öğretmen adayları eğitilmiyor ama belgeler, “Bir problem çıkmasın” diye eğitilmiş gibi dolduruluyor.
- Okul müdürleri ve danışman öğretmenler bu görevi “angarya” olarak görüp, özen göstermiyor.
- Öğretmenlerin eğitimi, evrak üzerinden kırtasiye boyutunda yürütülerek verilmiş gibi yapılıyor.
- Öğretmen eğitimini şube müdürü, okul müdürü veya emekliliği gelmiş öğretmenler veriyor.
- Öğretmenler, 180 saatlik hizmet içi eğitimi bazılarını üniversitede zaten gördükleri için gereksiz buluyor.
- Aday öğretmenlere hizmet içi eğitim veren öğretim görevlileri konunun uzmanı değil.
Melih Gökçek'e Hakaret Davasında AYM, Hayko Bağdat'ı Haklı Buldu
Melih Gökçe'in şikayeti üzerine hakkında kamu davası açılan ve 1160 TL adli para cezasına çarptırılan gazeteci Hayko Bağdat kararı Anayasa Mahkemesine taşıdı. Anayasa Mahkemesi, Bağdat'ın ifade özgürlüğünü ihlal edildiğine karar verdi.
Anayasa Mahkemesi (AYM), eski Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in gazeteci Hayko Bağdat’a açtığı hakaret davasında, Bağdat’ın Anayasa'nın 26. maddesince güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi.
Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 7 Aralık 2015’te 1160 TL adli para cezasına çarptırılan Hayko Bağdat, cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini belirterek Ocak 2016’da konuyu AYM’ye taşımıştı.
Twitter'da tartışmışlardı
Davaya giden süreç 17 Mart 2015’te Almanya Yeşiller Partisi’nin Türkiye kökenli Eşbaşkanı Cem Özdemir’in Ermenistan ziyaretiyle başladı.
Aynı zamanda milletvekili olan Özdemir, Ermenistan ziyareti sırasında soykırım anıtına çelenk bıraktı ve Türkiye’yi soykırımı tanımaya davet etti.
Özdemir’in sözlerinin Türkiye’de haber olmasıyla birlikte Melih Gökçek kişisel Twitter sayfasından haberi alıntılayarak "Alman Yeşiller Partisi milletvekiline merakımdan soruyorum... Lütfen cevap ver Cem Özdemir... Senin kökenin Ermeni mi?" diye yazdı.
Bunun üzerine Hayko Bağdat Melih Gökçek’e "Melih Gökçek Ermeni’ymiş bağrıma taş basıp deyiverdim", "Sana resmen Ermeni dedim. Dava aç bence?”, "Başkenti resmen Ermeni'ye vermişler Yazıklar olsun...", "Abi Pazar günü bekliyorum kiliseye?", "Yeterince durumu izah ettiysek tamamdır. Melih Gökçek iğrenç bir adam. Ve bin yıldır dediğim gibi: Yaşasın halkların kardeşliği" şeklinde paylaşımlarda bulundu.
Melih Gökçek şikayet etti, kamu davası açıldı
Melih Gökçek yazışmaların sonunda Hayko Bağdat hakkında iftira, hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, aşağılama suçlarından soruşturma başlatılması talep ederek şikâyette bulundu.
Şikâyet sonucunda düzenlenen iddianameyle savcı Hayko Bağdat’ın hakaret suçundan cezalandırılması istedi ve hakkında hakaret suçundan kamu davası açıldı.
Yargılamayı yapan Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi 7 Aralık 2015 tarihli kararında Hayko Bağdat’ı suçlu bularak 1160 TL adli para cezasına çarptırdı.
Mahkûmiyet kararının Bağdat’a tebliğ edilmesinin ardından, Bağdat AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
AYM, Bağdat'a taazminat ödenmesine hükmetti
İfade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesiyle başvuruda bulunan Bağdat’ın başvurusunda mahkeme, siyasetçilere ve kamuoyunca tanınan kişilere yönelik eleştiri sınırlarının çok daha geniş olduğunu değerlendirmesinde bulunarak dosyayı kabul etti.
28 Kasım 2019’da kararını açıklayan AYM, Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi.
Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğü ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine hükmeden AYM ayrıca Bağdat’a 9 bin 150 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
"Melih Gökçek'in ırk temelli politik tartışması"
Mahkeme kararında şu değerlendirmeyi yaptı:
“Hayko Bağdat tarafından kullanılan "iğrenç" kelimesi rahatsız edici niteliktedir fakat ifadenin Melih Gökçek tarafından başlatılan ırk temelli politik bir tartışmada kullanıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Nitekim ilk derece mahkemesi, müştekinin sosyal medya paylaşımlarını haksız tahrik nedeni kabul ederek başvurucunun cezasında indirime gitmiştir.
“Cezalandırmaya neden olan ifadenin, müştekinin Ermeni toplumuna yönelik açıklamalarının başvurucuda yaratmış olduğu kızgınlıkla sarf edildiği anlaşılmıştır. Müştekinin yaptığı açıklamalar dikkate alındığında başvurucunun ifadelerinin orantısız olduğu söylenemez.
“Unutulmamalıdır ki ifade özgürlüğünde yalnızca düşünce ve bilginin özünün korunması değil düşünce ve bilginin sunuluş şekli de önemlidir. Rahatsız edici de olsa siyasilere yönelik eleştirilerin cezalandırılması caydırıcı etki doğurarak cezalandırılma korkusuyla kamuoyundaki farklı seslerin susmasına yol açabilir. Bu durum da çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine engeldir.
"Karar Bağdat'ın gazetecilik faaliyetlerini baskı altına alır"
“Somut olayda başvurucuya adli para cezası verilmesi, başvurucunun yazarlık ve gazetecilik faaliyetlerini baskı altına alacaktır. Bu durum demokratik toplumun vazgeçilmez unsuru olan siyasilerin söylem ve faaliyetlerine yönelik eleştiri ve bilgilendirme ortamına da zarar verebilir. Bu nedenle başkalarının şöhret ve haklarının korunması amacıyla başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
“Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.”
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
Anayasa Mahkemesi (AYM), eski Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in gazeteci Hayko Bağdat’a açtığı hakaret davasında, Bağdat’ın Anayasa'nın 26. maddesince güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi.
Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 7 Aralık 2015’te 1160 TL adli para cezasına çarptırılan Hayko Bağdat, cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini belirterek Ocak 2016’da konuyu AYM’ye taşımıştı.
Twitter'da tartışmışlardı
Davaya giden süreç 17 Mart 2015’te Almanya Yeşiller Partisi’nin Türkiye kökenli Eşbaşkanı Cem Özdemir’in Ermenistan ziyaretiyle başladı.
Aynı zamanda milletvekili olan Özdemir, Ermenistan ziyareti sırasında soykırım anıtına çelenk bıraktı ve Türkiye’yi soykırımı tanımaya davet etti.
Özdemir’in sözlerinin Türkiye’de haber olmasıyla birlikte Melih Gökçek kişisel Twitter sayfasından haberi alıntılayarak "Alman Yeşiller Partisi milletvekiline merakımdan soruyorum... Lütfen cevap ver Cem Özdemir... Senin kökenin Ermeni mi?" diye yazdı.
Bunun üzerine Hayko Bağdat Melih Gökçek’e "Melih Gökçek Ermeni’ymiş bağrıma taş basıp deyiverdim", "Sana resmen Ermeni dedim. Dava aç bence?”, "Başkenti resmen Ermeni'ye vermişler Yazıklar olsun...", "Abi Pazar günü bekliyorum kiliseye?", "Yeterince durumu izah ettiysek tamamdır. Melih Gökçek iğrenç bir adam. Ve bin yıldır dediğim gibi: Yaşasın halkların kardeşliği" şeklinde paylaşımlarda bulundu.
Melih Gökçek şikayet etti, kamu davası açıldı
Melih Gökçek yazışmaların sonunda Hayko Bağdat hakkında iftira, hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, aşağılama suçlarından soruşturma başlatılması talep ederek şikâyette bulundu.
Şikâyet sonucunda düzenlenen iddianameyle savcı Hayko Bağdat’ın hakaret suçundan cezalandırılması istedi ve hakkında hakaret suçundan kamu davası açıldı.
Yargılamayı yapan Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi 7 Aralık 2015 tarihli kararında Hayko Bağdat’ı suçlu bularak 1160 TL adli para cezasına çarptırdı.
Mahkûmiyet kararının Bağdat’a tebliğ edilmesinin ardından, Bağdat AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
AYM, Bağdat'a taazminat ödenmesine hükmetti
İfade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesiyle başvuruda bulunan Bağdat’ın başvurusunda mahkeme, siyasetçilere ve kamuoyunca tanınan kişilere yönelik eleştiri sınırlarının çok daha geniş olduğunu değerlendirmesinde bulunarak dosyayı kabul etti.
28 Kasım 2019’da kararını açıklayan AYM, Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi.
Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğü ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine hükmeden AYM ayrıca Bağdat’a 9 bin 150 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
"Melih Gökçek'in ırk temelli politik tartışması"
Mahkeme kararında şu değerlendirmeyi yaptı:
“Hayko Bağdat tarafından kullanılan "iğrenç" kelimesi rahatsız edici niteliktedir fakat ifadenin Melih Gökçek tarafından başlatılan ırk temelli politik bir tartışmada kullanıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Nitekim ilk derece mahkemesi, müştekinin sosyal medya paylaşımlarını haksız tahrik nedeni kabul ederek başvurucunun cezasında indirime gitmiştir.
“Cezalandırmaya neden olan ifadenin, müştekinin Ermeni toplumuna yönelik açıklamalarının başvurucuda yaratmış olduğu kızgınlıkla sarf edildiği anlaşılmıştır. Müştekinin yaptığı açıklamalar dikkate alındığında başvurucunun ifadelerinin orantısız olduğu söylenemez.
“Unutulmamalıdır ki ifade özgürlüğünde yalnızca düşünce ve bilginin özünün korunması değil düşünce ve bilginin sunuluş şekli de önemlidir. Rahatsız edici de olsa siyasilere yönelik eleştirilerin cezalandırılması caydırıcı etki doğurarak cezalandırılma korkusuyla kamuoyundaki farklı seslerin susmasına yol açabilir. Bu durum da çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine engeldir.
"Karar Bağdat'ın gazetecilik faaliyetlerini baskı altına alır"
“Somut olayda başvurucuya adli para cezası verilmesi, başvurucunun yazarlık ve gazetecilik faaliyetlerini baskı altına alacaktır. Bu durum demokratik toplumun vazgeçilmez unsuru olan siyasilerin söylem ve faaliyetlerine yönelik eleştiri ve bilgilendirme ortamına da zarar verebilir. Bu nedenle başkalarının şöhret ve haklarının korunması amacıyla başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
“Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.”
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
İlçeden geçtin, "işgaliye ücreti" öde!
Ekonomik kriz belediyeleri de vurdu. Gelir artırmak için adeta tekeden süt sağmaya çalışan belediyeler esrafı zor durumda bırakıyor. Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde belediye meclisi kararıyla ilçeye giriş-çıkış yapan TIR, kamyon, minibüs ve taksilerden "işgaliye ödemesi" ismi altında 5 TL ila 25 TL arasında değişen ücretler alınıyor. Esnaf öfkeli...
Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde belediye meclisi tarafından çok tartışılacak bir karara imza atıldı.
5 Aralıkta yapılan meclis toplantısında, ilçeye giriş-çıkış yapan taşıtlardan "işgaliye/ayakbastı ücreti" altında para toplanması kararı aldı.
Düziçi'nden geçen minibüsler 15 TL "işgaliye" bedeli ödeyecek.
Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde belediye meclisi kararıyla ilçeye giriş-çıkış yapan TIR, kamyon, minibüs ve taksilerden "işgaliye ödemesi" ismi altında para alınıyor.
İLÇE GİRİŞLERİNDE ZABITA KONTROL NOKTASI
Oy çoğunluğu ile alınan meclis kararına göre ilçeye giren TIR'lardan 25 TL , kamyonlardan 20 TL, transit türü minibüslerden 15 TL, hafif ticari araçlardan 10 TL, taksilerden ise 5 TL alınıyor.
Ücret toplamak için şehir merkezi girişine zabıta kontrol noktası oluşturuldu.
ESNAF: ZATEN YAKIT PARAMIZ ZOR ÇIKIYOR
Bir ilaç firması temsilcisi olduğunu belirten sürücü, ilçeye girişte 15 TL para ödediğini belirterek “Ben yıllardır Düziçi’ne gelip giderim. İlaç dağıtımı yapıyorum. İlk defa böyle bir uygulama ile karşılaştım. Yakışmıyor, umarım bu yanlıştan dönerler.” dedi.
Bir esnaf ise "Biz küçük esnafız. Zaten yakıt paramız zor çıkıyor. Bu uygulamanın kaldırılmasını istiyoruz.” ifadelerinin kullandı.
Düziçi Belediyesi ise herhangi bir açıklamada bulunmadı.
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde belediye meclisi tarafından çok tartışılacak bir karara imza atıldı.
5 Aralıkta yapılan meclis toplantısında, ilçeye giriş-çıkış yapan taşıtlardan "işgaliye/ayakbastı ücreti" altında para toplanması kararı aldı.
Düziçi'nden geçen minibüsler 15 TL "işgaliye" bedeli ödeyecek.
Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde belediye meclisi kararıyla ilçeye giriş-çıkış yapan TIR, kamyon, minibüs ve taksilerden "işgaliye ödemesi" ismi altında para alınıyor.
İLÇE GİRİŞLERİNDE ZABITA KONTROL NOKTASI
Oy çoğunluğu ile alınan meclis kararına göre ilçeye giren TIR'lardan 25 TL , kamyonlardan 20 TL, transit türü minibüslerden 15 TL, hafif ticari araçlardan 10 TL, taksilerden ise 5 TL alınıyor.
Ücret toplamak için şehir merkezi girişine zabıta kontrol noktası oluşturuldu.
ESNAF: ZATEN YAKIT PARAMIZ ZOR ÇIKIYOR
Bir ilaç firması temsilcisi olduğunu belirten sürücü, ilçeye girişte 15 TL para ödediğini belirterek “Ben yıllardır Düziçi’ne gelip giderim. İlaç dağıtımı yapıyorum. İlk defa böyle bir uygulama ile karşılaştım. Yakışmıyor, umarım bu yanlıştan dönerler.” dedi.
Bir esnaf ise "Biz küçük esnafız. Zaten yakıt paramız zor çıkıyor. Bu uygulamanın kaldırılmasını istiyoruz.” ifadelerinin kullandı.
Düziçi Belediyesi ise herhangi bir açıklamada bulunmadı.
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
Erdoğan'ın "devredin" çağrısına Moldova Eğitim Bakanlığı'ndan tarihi cevap
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesi talebine Moldova Eğitim Bakanlığı cevap verdi: "İmkansız!"
NECDET ÇELİK | ROMANYA- 30 Aralık 2019’da Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un Ankara ziyaretinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gündeme getirdiği "Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devri" konusu Moldova’da tartışmalara sebep oldu.
Siyaset ve medya dünyası ortak açıklama sırasında, Dodon’un sessiz kalmasını eleştirdi. Beklenen açıklama Moldova Eğitim Bakanlığı’ndan geldi.
Dün akşam saatlerinde yapılan açıklamada, Orizont okullarının özel girişim olduğu vurgulanırken, devir formülün imkânsızlığı dile getirildi.
Unimedia haber portalının sorusunu cevaplayan Bakan Corneliu Popovici, "Biz bu okulların mülkiyet statüsü üzerinde baskı kuramayız. Zaten çoğunluk hisseleri yurt dışı kaynaklı." dedi.
Moldova Eğitim Bakanı Corneliu Popovici, Orizont okullarının Maarif’e devrinin imkansız olduğunu söyledi.
CUMHURBAŞKANI DODON’A SERT ELEŞTİRİLER
Moldova medyasındaki tartışmalar, okulların statüsüyle sınırlı kalmadı.
Medyada yer alan değerlendirmelerde, Türk öğretmenlerin kaçırılmasından haberi olmadığını yineleyen İgor Dodon’un, Ankara’da bu suçu üstlendiği ileri sürüldü.
Muhalefetteki Liberal Parti’nin lideri Dorin Chirtoaca, daha da ileri giderek, halen Türkiye’de tatilde bulunan Dodon’un ülkeye dönüşünde tutuklanması gerektiğini iddia etti.
Ankara’daki ortak basın toplantısında Erdoğan, Türk öğretmenleri teslim ettiği için Dodon’a teşekkür etmiş, Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devrini talep etmişti.
Ziarul National gazetesi ise, Ankara ziyareti öncesi Moldova cumhurbaşkanının, Erdoğan’dan Türk öğretmenleri isteyeceği sözünü hatırlattığı haberinde, "Dodon, bu talebini dile getirecek cesareti mi bulamadı? Üstelik Türk lider, bir de Dodon’a teşekkür etti." ifadeleriyle Moldova liderine yüklendi.
MOLDOVA’NIN BAŞINA İŞ AÇAN OLAY
Moldova Orizont okullarında görev yapan 7 öğretmen, 6 Eylül 2018 sabahı evlerinden ya da okul yolunda zor kullanılarak araçlara bindirilmiş ve bir gün sonra öğretmenlerin Türkiye’ye teslim edildiği ortaya çıkmıştı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 11 Haziran 2019 tarihli kararıyla temel insan haklarını ihlal eden Moldova’yı para cezasına mahkum etmişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki günlerde resmi ziyaret için Ankara’ya gelen Moldova Cumhurbaşkanı Dodon’a, Türk öğretmenleri Türkiye’ye teslim ettiği için teşekkür etmişti.
Erdoğan, düzenlenen ortak basın toplantısında Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesini talep etmişti.
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
NECDET ÇELİK | ROMANYA- 30 Aralık 2019’da Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un Ankara ziyaretinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gündeme getirdiği "Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devri" konusu Moldova’da tartışmalara sebep oldu.
Siyaset ve medya dünyası ortak açıklama sırasında, Dodon’un sessiz kalmasını eleştirdi. Beklenen açıklama Moldova Eğitim Bakanlığı’ndan geldi.
Dün akşam saatlerinde yapılan açıklamada, Orizont okullarının özel girişim olduğu vurgulanırken, devir formülün imkânsızlığı dile getirildi.
Unimedia haber portalının sorusunu cevaplayan Bakan Corneliu Popovici, "Biz bu okulların mülkiyet statüsü üzerinde baskı kuramayız. Zaten çoğunluk hisseleri yurt dışı kaynaklı." dedi.
Moldova Eğitim Bakanı Corneliu Popovici, Orizont okullarının Maarif’e devrinin imkansız olduğunu söyledi.
CUMHURBAŞKANI DODON’A SERT ELEŞTİRİLER
Moldova medyasındaki tartışmalar, okulların statüsüyle sınırlı kalmadı.
Medyada yer alan değerlendirmelerde, Türk öğretmenlerin kaçırılmasından haberi olmadığını yineleyen İgor Dodon’un, Ankara’da bu suçu üstlendiği ileri sürüldü.
Muhalefetteki Liberal Parti’nin lideri Dorin Chirtoaca, daha da ileri giderek, halen Türkiye’de tatilde bulunan Dodon’un ülkeye dönüşünde tutuklanması gerektiğini iddia etti.
Ankara’daki ortak basın toplantısında Erdoğan, Türk öğretmenleri teslim ettiği için Dodon’a teşekkür etmiş, Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devrini talep etmişti.
Ziarul National gazetesi ise, Ankara ziyareti öncesi Moldova cumhurbaşkanının, Erdoğan’dan Türk öğretmenleri isteyeceği sözünü hatırlattığı haberinde, "Dodon, bu talebini dile getirecek cesareti mi bulamadı? Üstelik Türk lider, bir de Dodon’a teşekkür etti." ifadeleriyle Moldova liderine yüklendi.
MOLDOVA’NIN BAŞINA İŞ AÇAN OLAY
Moldova Orizont okullarında görev yapan 7 öğretmen, 6 Eylül 2018 sabahı evlerinden ya da okul yolunda zor kullanılarak araçlara bindirilmiş ve bir gün sonra öğretmenlerin Türkiye’ye teslim edildiği ortaya çıkmıştı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 11 Haziran 2019 tarihli kararıyla temel insan haklarını ihlal eden Moldova’yı para cezasına mahkum etmişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki günlerde resmi ziyaret için Ankara’ya gelen Moldova Cumhurbaşkanı Dodon’a, Türk öğretmenleri Türkiye’ye teslim ettiği için teşekkür etmişti.
Erdoğan, düzenlenen ortak basın toplantısında Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesini talep etmişti.
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
“İktidarın eline bebek kanı bulaştı!”
Ömer Faruk Gergerlioğlu, 2020’nin ilk toplantısında 2019’da yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceleri anlattı. İktidarın eline bebek kanı bulaştığını söyledi.
İktidarın eline bebek kanı bulaştı!
HDP Kocaeli Milletvekili ve Meclsi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM’de basın toplantısı düzenledi. 2019 yılında yaşananları değerlendiren Gergerlioğlu, cezaevlerindeki insan hakkı ihlallerine ve Ankara Emniyet Müdürlüğündeki işkence olaylarına dikkat çekti.
YOĞUN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ YAŞANDI
2020 yılının ilk toplantısında Gergerlioğlu, şunları dile getirdi:
2019 için çok iyi şeyler söyleyemeyeceğiz. Yoğun insan hakları ihlallerinin olduğu bir yıldı. 2020 yılında umarım her alanda toplum ilerler ve güzel neticeler verir.
Ankara Emniyet Müdürlüğündeki işkence olaylarına ilişkin İçişleri Bakanı hala konuşmuyor! Ağzından bir kelime çıkmıyor. Adalet Bakanı, bize, “sosyal medyada işkence olayları Trend Topic (TT) olunca işkence ispatlanmış mı olacak?” diye itirazda bulunuyordu. İşte Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi de raporladı. Ey Adalet Bakanı ey İçişleri Bakanı artık bir açıklama yaparsınız herhalde! İçişleri Bakanı bakalım Ankara Barosu’na da bir iftira ve etiketleme faaliyetine girişecek mi? Bunu bilmiyoruz ama apaçık belgeler, raporlar ortada.
Suçlu bile olsa kimseye işkence reva görülemez. Her şeyin bir usulü erkanı vardır ve ona uyulması gerekir. Gözaltında ifade alınmasının da bir usulü vardır, insan haklarına uygun bir şekli vardır. Fakat bunlara artık Türkiye de biz riayet edilmediğini, gayet aleni, pervasız, fütursuz bir şekilde gözaltı merkezlerinde kötü muamelelerin yapıldığını, 2019 yılı boyunca gözlemledik.
Birçok kaçırılma ve işkence olayı bize bildirildi. Bunları sorduk, ciddi cevaplar yerine cevapsızlık, sümenaltı etme, sessizliğe suskunluğa gömülme ve en kötüsü de sağa sola iftiralar saçma şeklinde tepkiler geldi. Bunlar kabul edilebilecek hadiseler değil.
KHK’LILAR SOYKIRIMA UĞRUYOR
Biz boşuna mı KHK ile ihraç edilenlerin bir soykırıma uğradığını söylüyoruz! 3.5 yıldır yüz binlerce örnek apaçık ortada. Türkiye bu cüretkarlığı, çok acıdır, çok üzücüdür, bunu da yapabilmektedir. Sanırım artık KHK’lıya sen sokakta yürüme, yaşama, nefes alma diyecekler.
CEZAEVİNDEKİ ÇOCUK SAYISI ARTAN TEK ÜLKE
Cezaevindeki çocukların hızla arttığı dünyanın tek ülkesiyiz. Çok büyük bir hızla artıyor. 700 – 800 rakamlarını konuşuyoruz. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Kasım 2019’da 780 rakamı açıkladı. Ben bu sayının 850’lere doğru tırmandığını tahmin ediyorum. Çünkü büyük bir hızla artış gösteriyor. Hakimler acımasız bir şekilde tutuklamayı cezalandırmaya dönüştürmüşler. Anne demeden, kadın demeden, hasta demeden, çocuk demeden, bebek demeden insanları cezaevine dolduruyorlar. Hamile kadınları cezaevine dolduruyorlar, yasayı da çok rahat çiğniyorlar.
HAMİLE KADINLAR PERVASIZCA TUTUKLANIYOR
Türkiye, 2019 yılında hamile kadınların pervasızca tutuklandığı bir ülke oldu. Son 3.5 yılda en az 3 hamile kadın, riskliyken tutuklandı ve düşük yaptı. Bu iktidarın eline bebek kanı bulaştı. Göz göre göre bu bebekler düşürüldü 3 vakayı da çok iyi biliyorum. Birisi ikizdi 4 tane bebek toprağa verildi. Düşünün yıllarca çocuğunuz olmuyor sonunda ikiz bebeğe hamile kalmışsınız, Nurhayat Yıldız’ın ikiz bebeği gitti. Hanife Çiftçi 7 haftalık iken bebeği gitti. Gülden Aşık o da 7 haftalıkken bebeği göz göre düştü.
İŞTE GERGERLİOĞLU’NUN ÇARPICI TESPİTLERLE DOLU BASIN AÇIKLAMASININ TAMAMI
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
İktidarın eline bebek kanı bulaştı!
HDP Kocaeli Milletvekili ve Meclsi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM’de basın toplantısı düzenledi. 2019 yılında yaşananları değerlendiren Gergerlioğlu, cezaevlerindeki insan hakkı ihlallerine ve Ankara Emniyet Müdürlüğündeki işkence olaylarına dikkat çekti.
YOĞUN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ YAŞANDI
2020 yılının ilk toplantısında Gergerlioğlu, şunları dile getirdi:
2019 için çok iyi şeyler söyleyemeyeceğiz. Yoğun insan hakları ihlallerinin olduğu bir yıldı. 2020 yılında umarım her alanda toplum ilerler ve güzel neticeler verir.
Ankara Emniyet Müdürlüğündeki işkence olaylarına ilişkin İçişleri Bakanı hala konuşmuyor! Ağzından bir kelime çıkmıyor. Adalet Bakanı, bize, “sosyal medyada işkence olayları Trend Topic (TT) olunca işkence ispatlanmış mı olacak?” diye itirazda bulunuyordu. İşte Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi de raporladı. Ey Adalet Bakanı ey İçişleri Bakanı artık bir açıklama yaparsınız herhalde! İçişleri Bakanı bakalım Ankara Barosu’na da bir iftira ve etiketleme faaliyetine girişecek mi? Bunu bilmiyoruz ama apaçık belgeler, raporlar ortada.
Suçlu bile olsa kimseye işkence reva görülemez. Her şeyin bir usulü erkanı vardır ve ona uyulması gerekir. Gözaltında ifade alınmasının da bir usulü vardır, insan haklarına uygun bir şekli vardır. Fakat bunlara artık Türkiye de biz riayet edilmediğini, gayet aleni, pervasız, fütursuz bir şekilde gözaltı merkezlerinde kötü muamelelerin yapıldığını, 2019 yılı boyunca gözlemledik.
Birçok kaçırılma ve işkence olayı bize bildirildi. Bunları sorduk, ciddi cevaplar yerine cevapsızlık, sümenaltı etme, sessizliğe suskunluğa gömülme ve en kötüsü de sağa sola iftiralar saçma şeklinde tepkiler geldi. Bunlar kabul edilebilecek hadiseler değil.
KHK’LILAR SOYKIRIMA UĞRUYOR
Biz boşuna mı KHK ile ihraç edilenlerin bir soykırıma uğradığını söylüyoruz! 3.5 yıldır yüz binlerce örnek apaçık ortada. Türkiye bu cüretkarlığı, çok acıdır, çok üzücüdür, bunu da yapabilmektedir. Sanırım artık KHK’lıya sen sokakta yürüme, yaşama, nefes alma diyecekler.
CEZAEVİNDEKİ ÇOCUK SAYISI ARTAN TEK ÜLKE
Cezaevindeki çocukların hızla arttığı dünyanın tek ülkesiyiz. Çok büyük bir hızla artıyor. 700 – 800 rakamlarını konuşuyoruz. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Kasım 2019’da 780 rakamı açıkladı. Ben bu sayının 850’lere doğru tırmandığını tahmin ediyorum. Çünkü büyük bir hızla artış gösteriyor. Hakimler acımasız bir şekilde tutuklamayı cezalandırmaya dönüştürmüşler. Anne demeden, kadın demeden, hasta demeden, çocuk demeden, bebek demeden insanları cezaevine dolduruyorlar. Hamile kadınları cezaevine dolduruyorlar, yasayı da çok rahat çiğniyorlar.
HAMİLE KADINLAR PERVASIZCA TUTUKLANIYOR
Türkiye, 2019 yılında hamile kadınların pervasızca tutuklandığı bir ülke oldu. Son 3.5 yılda en az 3 hamile kadın, riskliyken tutuklandı ve düşük yaptı. Bu iktidarın eline bebek kanı bulaştı. Göz göre göre bu bebekler düşürüldü 3 vakayı da çok iyi biliyorum. Birisi ikizdi 4 tane bebek toprağa verildi. Düşünün yıllarca çocuğunuz olmuyor sonunda ikiz bebeğe hamile kalmışsınız, Nurhayat Yıldız’ın ikiz bebeği gitti. Hanife Çiftçi 7 haftalık iken bebeği gitti. Gülden Aşık o da 7 haftalıkken bebeği göz göre düştü.
İŞTE GERGERLİOĞLU’NUN ÇARPICI TESPİTLERLE DOLU BASIN AÇIKLAMASININ TAMAMI
[Samanyolu Haber] 3.1.2020
Bir Rüya Gibi Geçti Ömür [Harun Tokak]
Bir yılın daha son günleri...
Pırıl pırıl bir İskandinav akşamında ıssız bir sokakta bir başıma yürüyorum.
Arabalar geçiyor yanımdan.
Adımlarım ağır.
Evlerin önleri, camları, ağaçlar ışıl ışıl...
Bazı evlerin önlerinde mumlar yanıyor.
Az ilerde bir yerlerde sanki büyük bir meydan savaşı veriliyor gibi; havai fişekler, ağzından alev saçan ejderhalar gibi başları yıldızlara doğru uzanıyor sonra da salkım salkım dökülüyor. Gökyüzü pırıl pırıl. Mehtap bütün sevecenliği ile gülümsüyor.
Ömrümüzden bir yıl daha eksiliyor.
Issız bir sokakta bir başıma yürüyorum.
Soğuk bir kış gecesinde doğmuşum ben.
Ne çabuk da tükenmiş yıllar...
Oysa ilkokulu daha yeni bitirmiş, köyümden daha dün ayrılmış gibiyim. Anam hala gözlerimden öperek uğurladığı o kerpiç evin önünde öylece duruyor sanki.
Günler haftaların, haftalar ayların, aylar yılların içinde erimiş.
Sanki her bir yılın sırtına sardığı cenazelerle birlikte yeni bir yıla giriyorum.
Bir parkın içine sapıyorum. Parkı bekleyen ağaçlar, çimler, loş ışıklar derin bir teslimiyet içindeler.
Titrek dallarında tek-tük yaprağı kalmış, mütevekkil bir derviş gibi duran bir ağaca mıhlanıyor gözlerim.
Bu ağaç bir zamanlar nazlı bir dalmıştır. Kim bilir ne fırtınalar, ne kışlar görmüştür.
İlkbaharda tomur tomur açıp, koca bir yazı geride bıraktıktan, sonbaharın son darbelerine bile bunca direndikten sonra şimdi, sokaklarda sabahlayan evsiz bir insan gibi kendini kışın buz gibi kollarına bırakmış olan bu ağaçla her halde aynı yaşlardayızdır, diye düşünüyorum.
Bir nehir gibi akıp giden ömrüm, hedefine yaklaştıkça coşan şelaleler gibi, sonsuz okyanuslara düşerek, karışıp gidecek.
Aslında ömür dediğimiz şey bütünüyle ölüme yürüyüş değil mi?
Ömrüm bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden;
Bol yıldızlı yaz gecelerinde harman yerinde ağabeyimle birlikte yattığımız günler, diğer harmancıların şamataları, mehtabın doğuşuyla ışık ve gölge oyununa sahne olan harman yeri, seherde esen poyrazla birlikte savrulmaya başlanan tınaslar, öğlenin sıcağında düvenin üstünde, öküzlerin arakasında dönüp durduğumuz günler...
Bir bahar bahçesinde görülen yaz rüyaları kadar güzel o günler, ne kadar da geride kalmıştı.
Cami kürsülerinden, minare gölgelerinden yükselen sesle tanıştığımız İzmir günleri...
Gecesinde ayrı, gündüzünde ayrı koştuğumuz Antalya günleri...
Şark'ın yalçın dağları arasında soylu insanlarla geçirdiğimiz günler...
Cuma günleri Ezberciler Cami’nde, yitik bir neslin ızdırabıyla ve gençliğin verdiği heyecanla yapılan coşkulu konuşmalar...
Utana sıkıla. terleye terleye, "çocuklarımızı dağlara kaptırmayalım" diye dükkân dükkân dolaşılarak burs, battaniye, nevresim, erzak istediğimiz günler.
Güzel günlerdi o günler.
Ah! O güzel günler, o Hizmet günleri, kendimizi, çoluk-çocuğumuzu düşünmeye fırsat bulamadığımız, sevgi ve kardeşliğin püfür püfür tüttüğü günler... Meğer yaşanacak günler o günlermiş.
Keşke, her seher vakti kalbimi, binlerce şafak ışığının oynaştığı sonsuz aydınlıklara yayla yapsaydım. Keşke, her seherde müezzinlerin “namaz uykudan hayırlıdır' sözlerine kulak verseydim. Her seher meleklerin nöbet değişim anındaki yoklamada 'mevcut’ sayılsaydım"
Keşkeler; yitip gitmiş bir güzelliğin arkasından dökülen bir gözyaşı, bir iç burkuntusuydu, bir itiraf. bir ağıttı, değeri bilinmemiş bir ana, kalbi kırık gitmiş bir babaydı. ihmal edilmiş bir hizmet, terk edilmiş bir sılay-ı rahimdi.
Havai fişekler gökyüzünü biteviye aydınlatıyor.
Eve varıyorum.
“Bugün 29 Aralık" diyor eşim.
“Öyle mi” diyorum.
“Bugün ne diyor“
“Yılın son günlerinden biri işte."
Biraz sonra kapının zili çalıyor.
Karşımda duran melek simalı genç elindeki paketi uzatarak “bunu size gönderdiler” diyor.
O gün doğum günümmüş, unutmuşum.
Çok geçmeden kapının zili yeniden çalıyor,
Kader arkadaşım Muhacir-i Sadık...
Kısa bir hal hatırdan sonra derse başlıyoruz.
Ders ortasında önümüze bir tabak içinde ikram geliyor.
“Doğum günümü hatırlayanlar da var hem de kendim bile unutmuşken" diyorum.
Buruk bir şekilde gülümsüyor.
"Birkaç gün öncede benim doğum günümdü" diyor.
Dediğime diyeceğime bin pişman oluyorum.
"Keşke demeseydim" diyorum.
Çünkü o yalnızdı.
Eşinden ve çocuklarından uzun süredir ayrıydı.
Eşi Türkiye'den çıkamıyor, çocuklarının da her biri bir yerdeydi.
Binlerce, on binlercesi gibi...
“Beni de hatırlayan oldu” diyor.
Rahatlıyorum.
"Oğlum" diyor ”Amerika'daki oğlum, mesaj göndermiş, tam beş yıl oldu görmeyeli"
Evlatları ile gurur duyduğu her halinde belliydi.
Belli etmek istemese de siması ve sesi ele veriyordu.
Yaşadıklarının eğemediği başını hafif öne doğru eğerek beyaz sehpanın üzerinde duran telefonunu alıyor.
Kutsal bir metin okuyacak gibi sesini ve nefesini akort ediyor...
Ve başlıyor okumaya...
"Babaaaaa doğum günün kutlu olsun..."
Oğlunun daha ilk cümlesinde yüzü hüzünle harmanlanıyor. Sesi titremeye başlıyor.
"52 yıllık hayatının tam yarısını beraber geçirdik baba!
Senden bu zaman zarfında Çooooook güzel şeyler öğrendim. Çok güzel şeyler gözlemledim. Bizlerin yani ailemizin rahat etmesi için kendinden yaptığın fedakârlıkları, yorulmadan pes etmeden. yaz-kış, tatil demeden dışarıdaki bir sürü kötülüklere ve kötü insanlara rağmen bizlere helal rızık yedirebilmek için helal yoldan çıkmadan çalışmanı gördüm.
Bizlerin kaliteli bir eğitim alıp milletine, vatanına, çevresine faydalı insanlar olmamız için maddi yönden zorlandığımız zamanlarda bile güzel kaliteli okullarda okutmaya çalıştığını gördüm. Haksızlığa bile uğrasan, arkandan da konuşsalar yine de doğruyu yapmak için kendi ailenden insanlara nasıl yardım ettiğini gördüm. Yani insanlar yanlış yapsa bile bizim neden doğruyu yapmamız gerektiğini gördüm, Bizi kimseye muhtaç etmemek için verdiğin o çabayı çok yakından gördüm baba. Ben şimdi hayata atılınca seni çok daha iyi anladım. Bu zamanda helal rızk için çalışmanın ne kadar zor olduğunu, yanlış yollara sapmanın bu kadar kolaylaştığı bu çağda o yollara tenezzül etmeyip doğru yolda azmetmenin önemini ve senin çabanı anladım. Sen hem kendi çocukların hem de başkalarının çocukları için çok çalıştın. Sen yanlış bir şey yapmadın baba! Ama bu da bu zamanda böyle bir imtihan. Belki de yine dışarıdaki bir sürü kötü insanlar sana ve bize doğru yolda olmanın bedelini ödetmeye çalışıyorlar. Olsun
varsın şimdilik böyle olsun. inşallah biz bir daha ki doğum gününde olmazsa ondan sonrakinde hep beraber olacağız, Annemin yaptığı nefis yemekleri, o mis gibi kokan sıcacık tahinli çöreği, yaş pastayı hep beraber keseceğiz, mumları birlikte üfleyeceğiz. Tekrar bir arada olacağız inşallah. Allah uzun ve bereketli ömürler versin.
Seni çok seviyorum babam!
Havai fişeklerin gürültüleri arasında gurbetteki bir baba uzaklardaki, çok uzaklardaki canı gibi sevdiği oğlundan gelen doğum günü mesajını hem okuyor hem ağlıyor, hıçkırıklarına hâkim olamıyor.
Binlerce, on binlerce baba gibi...
Oğlunun mesajı bitmesine rağmen hem göz pınarlarında biriken yaşları siliyor hem de bir eliyle telefonun tuşları ile meşgul oluyor
Önce öylesine istemsiz bir hareket diye düşünüyorum.
Sonra anlıyorum ki sosyal medya üzerinden kocasının hapishanede yaptığı en değerli hatıraları satmak zorunda kalan bir mağdurla yazışıyor.
Kadın, “oğlumun bereketi bu" diye yazıyor:
Öğreniyorum ki kadının otistik bir oğlu var. Kocası dört duvar arasında. Kızının biri dünyanın bir ucunda, bir oğlu Kanada'da.
Çaresiz anne, çareyi kocasının hatıralarını satmakta bulmuş.
Anlıyorum ki; karşımdaki insan sadece çocuklarının babası değil, bütün dünya çocukları onun.
Koca bir yılın son günlerinde o baba ve oğuldan anlıyorum ki önemli olan yılın sonu değil yolun sonu.
[Harun Tokak] 3.1.2020 [Samanyolu Haber]
Pırıl pırıl bir İskandinav akşamında ıssız bir sokakta bir başıma yürüyorum.
Arabalar geçiyor yanımdan.
Adımlarım ağır.
Evlerin önleri, camları, ağaçlar ışıl ışıl...
Bazı evlerin önlerinde mumlar yanıyor.
Az ilerde bir yerlerde sanki büyük bir meydan savaşı veriliyor gibi; havai fişekler, ağzından alev saçan ejderhalar gibi başları yıldızlara doğru uzanıyor sonra da salkım salkım dökülüyor. Gökyüzü pırıl pırıl. Mehtap bütün sevecenliği ile gülümsüyor.
Ömrümüzden bir yıl daha eksiliyor.
Issız bir sokakta bir başıma yürüyorum.
Soğuk bir kış gecesinde doğmuşum ben.
Ne çabuk da tükenmiş yıllar...
Oysa ilkokulu daha yeni bitirmiş, köyümden daha dün ayrılmış gibiyim. Anam hala gözlerimden öperek uğurladığı o kerpiç evin önünde öylece duruyor sanki.
Günler haftaların, haftalar ayların, aylar yılların içinde erimiş.
Sanki her bir yılın sırtına sardığı cenazelerle birlikte yeni bir yıla giriyorum.
Bir parkın içine sapıyorum. Parkı bekleyen ağaçlar, çimler, loş ışıklar derin bir teslimiyet içindeler.
Titrek dallarında tek-tük yaprağı kalmış, mütevekkil bir derviş gibi duran bir ağaca mıhlanıyor gözlerim.
Bu ağaç bir zamanlar nazlı bir dalmıştır. Kim bilir ne fırtınalar, ne kışlar görmüştür.
İlkbaharda tomur tomur açıp, koca bir yazı geride bıraktıktan, sonbaharın son darbelerine bile bunca direndikten sonra şimdi, sokaklarda sabahlayan evsiz bir insan gibi kendini kışın buz gibi kollarına bırakmış olan bu ağaçla her halde aynı yaşlardayızdır, diye düşünüyorum.
Bir nehir gibi akıp giden ömrüm, hedefine yaklaştıkça coşan şelaleler gibi, sonsuz okyanuslara düşerek, karışıp gidecek.
Aslında ömür dediğimiz şey bütünüyle ölüme yürüyüş değil mi?
Ömrüm bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden;
Bol yıldızlı yaz gecelerinde harman yerinde ağabeyimle birlikte yattığımız günler, diğer harmancıların şamataları, mehtabın doğuşuyla ışık ve gölge oyununa sahne olan harman yeri, seherde esen poyrazla birlikte savrulmaya başlanan tınaslar, öğlenin sıcağında düvenin üstünde, öküzlerin arakasında dönüp durduğumuz günler...
Bir bahar bahçesinde görülen yaz rüyaları kadar güzel o günler, ne kadar da geride kalmıştı.
Cami kürsülerinden, minare gölgelerinden yükselen sesle tanıştığımız İzmir günleri...
Gecesinde ayrı, gündüzünde ayrı koştuğumuz Antalya günleri...
Şark'ın yalçın dağları arasında soylu insanlarla geçirdiğimiz günler...
Cuma günleri Ezberciler Cami’nde, yitik bir neslin ızdırabıyla ve gençliğin verdiği heyecanla yapılan coşkulu konuşmalar...
Utana sıkıla. terleye terleye, "çocuklarımızı dağlara kaptırmayalım" diye dükkân dükkân dolaşılarak burs, battaniye, nevresim, erzak istediğimiz günler.
Güzel günlerdi o günler.
Ah! O güzel günler, o Hizmet günleri, kendimizi, çoluk-çocuğumuzu düşünmeye fırsat bulamadığımız, sevgi ve kardeşliğin püfür püfür tüttüğü günler... Meğer yaşanacak günler o günlermiş.
Keşke, her seher vakti kalbimi, binlerce şafak ışığının oynaştığı sonsuz aydınlıklara yayla yapsaydım. Keşke, her seherde müezzinlerin “namaz uykudan hayırlıdır' sözlerine kulak verseydim. Her seher meleklerin nöbet değişim anındaki yoklamada 'mevcut’ sayılsaydım"
Keşkeler; yitip gitmiş bir güzelliğin arkasından dökülen bir gözyaşı, bir iç burkuntusuydu, bir itiraf. bir ağıttı, değeri bilinmemiş bir ana, kalbi kırık gitmiş bir babaydı. ihmal edilmiş bir hizmet, terk edilmiş bir sılay-ı rahimdi.
Havai fişekler gökyüzünü biteviye aydınlatıyor.
Eve varıyorum.
“Bugün 29 Aralık" diyor eşim.
“Öyle mi” diyorum.
“Bugün ne diyor“
“Yılın son günlerinden biri işte."
Biraz sonra kapının zili çalıyor.
Karşımda duran melek simalı genç elindeki paketi uzatarak “bunu size gönderdiler” diyor.
O gün doğum günümmüş, unutmuşum.
Çok geçmeden kapının zili yeniden çalıyor,
Kader arkadaşım Muhacir-i Sadık...
Kısa bir hal hatırdan sonra derse başlıyoruz.
Ders ortasında önümüze bir tabak içinde ikram geliyor.
“Doğum günümü hatırlayanlar da var hem de kendim bile unutmuşken" diyorum.
Buruk bir şekilde gülümsüyor.
"Birkaç gün öncede benim doğum günümdü" diyor.
Dediğime diyeceğime bin pişman oluyorum.
"Keşke demeseydim" diyorum.
Çünkü o yalnızdı.
Eşinden ve çocuklarından uzun süredir ayrıydı.
Eşi Türkiye'den çıkamıyor, çocuklarının da her biri bir yerdeydi.
Binlerce, on binlercesi gibi...
“Beni de hatırlayan oldu” diyor.
Rahatlıyorum.
"Oğlum" diyor ”Amerika'daki oğlum, mesaj göndermiş, tam beş yıl oldu görmeyeli"
Evlatları ile gurur duyduğu her halinde belliydi.
Belli etmek istemese de siması ve sesi ele veriyordu.
Yaşadıklarının eğemediği başını hafif öne doğru eğerek beyaz sehpanın üzerinde duran telefonunu alıyor.
Kutsal bir metin okuyacak gibi sesini ve nefesini akort ediyor...
Ve başlıyor okumaya...
"Babaaaaa doğum günün kutlu olsun..."
Oğlunun daha ilk cümlesinde yüzü hüzünle harmanlanıyor. Sesi titremeye başlıyor.
"52 yıllık hayatının tam yarısını beraber geçirdik baba!
Senden bu zaman zarfında Çooooook güzel şeyler öğrendim. Çok güzel şeyler gözlemledim. Bizlerin yani ailemizin rahat etmesi için kendinden yaptığın fedakârlıkları, yorulmadan pes etmeden. yaz-kış, tatil demeden dışarıdaki bir sürü kötülüklere ve kötü insanlara rağmen bizlere helal rızık yedirebilmek için helal yoldan çıkmadan çalışmanı gördüm.
Bizlerin kaliteli bir eğitim alıp milletine, vatanına, çevresine faydalı insanlar olmamız için maddi yönden zorlandığımız zamanlarda bile güzel kaliteli okullarda okutmaya çalıştığını gördüm. Haksızlığa bile uğrasan, arkandan da konuşsalar yine de doğruyu yapmak için kendi ailenden insanlara nasıl yardım ettiğini gördüm. Yani insanlar yanlış yapsa bile bizim neden doğruyu yapmamız gerektiğini gördüm, Bizi kimseye muhtaç etmemek için verdiğin o çabayı çok yakından gördüm baba. Ben şimdi hayata atılınca seni çok daha iyi anladım. Bu zamanda helal rızk için çalışmanın ne kadar zor olduğunu, yanlış yollara sapmanın bu kadar kolaylaştığı bu çağda o yollara tenezzül etmeyip doğru yolda azmetmenin önemini ve senin çabanı anladım. Sen hem kendi çocukların hem de başkalarının çocukları için çok çalıştın. Sen yanlış bir şey yapmadın baba! Ama bu da bu zamanda böyle bir imtihan. Belki de yine dışarıdaki bir sürü kötü insanlar sana ve bize doğru yolda olmanın bedelini ödetmeye çalışıyorlar. Olsun
varsın şimdilik böyle olsun. inşallah biz bir daha ki doğum gününde olmazsa ondan sonrakinde hep beraber olacağız, Annemin yaptığı nefis yemekleri, o mis gibi kokan sıcacık tahinli çöreği, yaş pastayı hep beraber keseceğiz, mumları birlikte üfleyeceğiz. Tekrar bir arada olacağız inşallah. Allah uzun ve bereketli ömürler versin.
Seni çok seviyorum babam!
Havai fişeklerin gürültüleri arasında gurbetteki bir baba uzaklardaki, çok uzaklardaki canı gibi sevdiği oğlundan gelen doğum günü mesajını hem okuyor hem ağlıyor, hıçkırıklarına hâkim olamıyor.
Binlerce, on binlerce baba gibi...
Oğlunun mesajı bitmesine rağmen hem göz pınarlarında biriken yaşları siliyor hem de bir eliyle telefonun tuşları ile meşgul oluyor
Önce öylesine istemsiz bir hareket diye düşünüyorum.
Sonra anlıyorum ki sosyal medya üzerinden kocasının hapishanede yaptığı en değerli hatıraları satmak zorunda kalan bir mağdurla yazışıyor.
Kadın, “oğlumun bereketi bu" diye yazıyor:
Öğreniyorum ki kadının otistik bir oğlu var. Kocası dört duvar arasında. Kızının biri dünyanın bir ucunda, bir oğlu Kanada'da.
Çaresiz anne, çareyi kocasının hatıralarını satmakta bulmuş.
Anlıyorum ki; karşımdaki insan sadece çocuklarının babası değil, bütün dünya çocukları onun.
Koca bir yılın son günlerinde o baba ve oğuldan anlıyorum ki önemli olan yılın sonu değil yolun sonu.
[Harun Tokak] 3.1.2020 [Samanyolu Haber]
Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-48 [Tarık Burak]
Marjinal Bir Kesimin Hizmet’i Yok Etme Arzusu
Hocaefendi’ye göre süreçte yaşananlar, ülkenin hayrına olan faaliyetlere karşı ayaklanan marjinal bir kesimin yaptığı “kundaklama” hareketiydi. Amaç, hizmet hareketini karalamak, itibarsızlaştırmak ve bitirmekti. İnsafsız bir linç kampanyasının tezgahlandığı rahatlıkla anlaşılıyordu. “Bunlar, azınlıkta olan, ancak siyasi çevreler üzerinde etkisi büyük bir grubun işi. Politik gücü olan, küçük ama etkili bir grup.” diyordu.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Amerika’ya Gitmesi (1999)
İstanbul ve ABD’deki doktorlar, Hocaefendi’nin zaman kaybetmeden baypas ameliyatı olması gerektiğini ısrarla ifade ediyorlardı. Ancak, Hocaefendi 1999 yılına kadar buna itiraz ediyordu. Kendisi için bu kadar masrafın gereksiz olduğunu vurguluyordu.
Hocaefendi, hayatının hiçbir anında yurttaki öğrencilerin terliğine dahi basmamış, yurdun yemeğinden yememiş, bir kuruş kadar dahi olsun Hizmetten istifade etmeyi düşünmemişti. İşte böyle hassas bir insan elbette ki bu tedavi işinde de çok ince düşünecekti. Halbuki sadece kitaplarından gelen telif hakları bile bunun gibi onlarca ameliyatın masrafını karşılayabilir ve Abd’de güzel bir evde yaşamasına yetebilirdi. Ama gönül insanlarındaki ruh inceliği bir başkaydı…
Ancak Doktor M.A, Hocaefendi’ye, hekim hüviyetiyle karşı çıkıyor ve bir an önce tedavi olması için diretiyordu. Hocaefendi’nin bir müddet sonra olumlu ya da olumsuz bir cevap vermemesini kendince hayra yoran Doktor M.A, Mayo Clinic’le temas kurup randevu aldı. Hocaefendi daha sonra doktor arkadaşının bu çabasını ve ABD’ye gitme serüvenini şöyle anlatacaktı: “Ben buraya kendi irademle ve isteyerek gelmedim. Sağlığımı düşünen bir dostun, benden habersiz aldığı bir randevu üzerine geldim.”
Doktor MA, 22 Şubat 1999 günü için randevu ayarlamıştı. Ancak, Minnesota’da hava sıcaklığının eksi 40 dereceye kadar düşmesi üzerine İstanbul’daki ziyareti sırasında Hocaefendi’yi tedavi için ABD’ye davet eden Profesör Sait Tarhan, randevunun biraz ertelenmesini istedi. Böylece yeni tarih 22 Mart 1999 oldu.
Randevu zamanı olan Mart ayına gelindiğinde ise ortalıkta birtakım dedikodular dolaşmaya başlamıştı. Söylentilere göre Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel Hocaefendi hakkında soruşturma açmıştı. Hocaefendi, böyle bir durumda ABD’ye gitmeyi doğru bulmuyordu. Zira, savcı böyle bir soruşturma açmışsa, ifade vermemek için ABD’ye gittiği şeklinde algılanabilirdi. Hal böyleyken bir tevafuk üzerine, Hocaefendi’nin yakın bir arkadaşı havaalanında karşılaştığı Başbakan Bülent Ecevit’e bu durumu iletti. Ecevit, Hocaefendi’yi telefonla arayarak: “Sağlığınız çok önemli. Sizinle ilgili böyle bir soruşturma olsa haberimiz olurdu. Lütfen tedavinizi aksatmayın ve ABD’ye gidin” dedi. Yürütmenin başında olan bir insanın bunu söylemesi önemliydi. Zira, böyle hassas bir konuda açılmış bir soruşturma varsa Ecevit’in haberi olurdu.
Hocaefendi, ameliyat değil de Mayo Clinic’te genel bir sağlık kontrolünden geçmek için ABD’ye gitmeye razı oldu. Böylece, Fethullah Gülen Hocaefendi, 21 Mart 1999 günü ABD’nin Chicago kentine gitti.
O gün uçakta Hocaefendi’nin önüne gelen bir gazete kendisini çok üzdü. Gazetenin sürmanşetinde Hocaefendi’yi konu alan bir haber vardı ve Hocaefendi’nin fotoğrafının hemen altına uygun olmayan bir resim konulmuştu. Hocaefendi, yakından tanıdığı bir gazetenin genel yayın yönetmeninden bu kadar kırıcı bir hareket beklemiyordu. Gazetenin manşetinde de büyük ve kalın harflerle “Kendine gel Fethullah Hoca” yazıyordu.
Hocaefendi, o gün Chicago Havaalanı’nda doktorlar MA ve Profesör MT ile Mayo Clinic yöneticileri tarafından karşılandı. O gün MT, Hocaefendi’nin otele gitmesine izin vermedi, onu evinde ağırladı.
Hocaefendi’nin Mayo Clinic’teki kontrolleri beş gün sürdü. Ameliyat olması gerekiyordu. Profesör MT, Hocaefendi’nin ameliyata evet demesi için ısrar ediyordu. Hocaefendi ise Türkiye’ye dönüp orada tedavi olmak istiyordu.
Fakat, Ahirzamanda İ’lâ-yı Kelimetullah’ı ve Nam-ı Celili Muhammedî’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) hakiki manasıyla yeniden yücelten ve on binlerce insanın yüreğine dert tohumları ekip dünyanın dört bir yanına gitmeye teşvik eden Fethullah Gülen Hocaefendi için kader bambaşka bir yol çizecekti…
Bülent Ecevit Başbakan (1999)
18 Nisan 1999 seçimlerinde Demokratik Sol Parti yüzde 21,7 oyla birinci parti çıktı ve Ecevit başbakan oldu.
Sıkıntılı 2,5 Yıl
Doktor MA ve Profesör MT Türkiye’ye dönerken Hocaefendi onlara “Buraya gelmişken New York tarafında bazı arkadaşları ziyaret edeyim. Ben de arkanızdan gelirim. Eğer yeni bir anjiyo ihtiyacı varsa İzmir Şifa Hastanesi’nde olayım” dedi. Doktor MA’nın düşüncesi, ameliyata yanaşmayan Hocaefendi’nin kalp damarına en azından stent takılmasıydı. Hocaefendi’ye “Ya burada (ABD’de) stent konulsun ya da biz İzmir’de koyalım. Kalp krizi olursa bir daha stent fayda etmez. Çünkü kalp adaleniz sağlam, hasta olan damar” diyordu.
Bu arada, tarihler 18 Haziran 1999 gecesini gösterdiğinde ATV televizyonunda, Hocaefendi’nin eski bazı konuşmalarından bölümlerin başı, arkası kesilerek montajlandığı bir kaset yayınlandı. Amaç, hizmet hareketini karalamak, itibarsızlaştırmak ve bitirmekti. İnsafsız bir linç kampanyasının tezgahlandığı rahatlıkla anlaşılıyordu.
Fethullah Gülen Hocaefendi, 18 Haziran gecesinden itibaren bir kaset ve dosyalar savaşının hedefi haline geldi. ATV’nin ardından Star TV, NTV ve Show TV de, Hocaefendi’nin kendilerine ulaştırılan montajlanmış bazı eski konuşmalarını yayınladılar. Beş yıldır Hocaefendi’nin öncülük ettiği faaliyetleri genel olarak objektif biçimde izleyici ve okurlarına yansıtan büyük gazeteler ve televizyonlarda o günden itibaren Hocaefendi aleyhindeki haberler ağır basmaya başladı.
İdamlık manşetlerin atıldığı günler yaşanıyordu medyada. Psikolojik ve sosyolojik bütün linç mekanizmaları işletiliyordu.
Hocaefendi’ye göre, eski bazı konuşma kasetlerinden montajlanmış bölümlerin 1999’da yayınlanmasıyla başlayan süreçte yaşananlar, ülkenin hayrına olan faaliyetlere karşı ayaklanan marjinal bir kesimin yaptığı bir “kundaklama” hareketiydi. Hocaefendi, 25 Ağustos 2000 tarihinde New York Times gazetesi muhabiri Douglas Frantz’e verdiği röportajda şöyle diyordu: “Bunlar, azınlıkta olan, ancak siyasi çevreler üzerinde etkisi büyük bir grubun işi. Politik gücü olan, küçük ama etkili bir grup.”
Bediüzzaman da bu küçük ama etkili bir gruptan bahseder:
“Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet azası iken, bir gün, arkadaşımızdan ve Darü’l-Hikmet azasından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki:
‘Katî bir vasıta ile haber aldım. Kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız’ diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et!’
Ve Bediüzzaman, hayatı boyunca bu zındıka komitesiyle mücadele etti:
‘İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede her bir hileyi kullandı. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi on dokuz defa oldu). En son dehşetli plânları, sabık Dâhiliye Vekilini ve Afyon’un sabık valisini, Emirdağı’nın sabık kaymakam vekilini aleyhime sevk etmeleriyle, resmî hükümetin nüfuzunu bütün şiddetiyle aleyhimde kullanmalarıdır.’
Bu toplumu birbirine bağlayan değerlere karşı hoyratça ilan edilmiş bir savaştı. Çünkü tam bu savaşın ilan edildiği yıllarda, Türkiye’de müthiş bir rahatlama iklimi meydana gelmiş, yüreğine su serpilen pek çok insan, “Yahu biz de Müslüman’mışız” demişti.
Bu iklim sayesinde, çok ciddi olarak planlanmış olan Gazi Olayları gibi girişimlerle Türkiye’yi Alevi-Sünni ayrımıyla bombalamak isteyenlerin bombaları ellerinde patlamıştı. Yıllardan beri Türk insanına dinsiz, imansız olarak lanse edilen bazı sanatçıların dine olan inancını, dine yürekten bağlılıklarını Türk toplumu şaşkınlıkla ve hayranlıkla görmüştü.
Pek çok meşhur sanatçı, hiçbir komplekse kapılmadan inancını rahatlıkla ifade ediyor, oruç tuttuğunu hatta umreye gittiğini ya da gideceğini açıkça söylüyordu. Bir müzik sanatçısı, kendisine “Size Türkiye’nin Yusuf İslam’ı diyebilir miyiz?” sorusuna, “Hayır, çünkü Yusuf İslam önce Hıristiyan’dı sonra Müslüman oldu. Ben ise zaten Müslüman’dım” cevabını veriyordu.
Hocaefendi’ye göre bütün bunlar yüreklerdekini açığa vurma adına müthiş sözlerdi. Eski yıllardan beri, “Allah bana imkân verse de tiyatro sahnelerine çıksam ve bir defa da orada Allah’ın adını haykırıp insem” diye dua ettiğini belirten Hocaefendi şöyle devam ediyordu: “Fakat şimdi o sahnelerin zirvelerini tutmuş pek çok kimse, Allah, peygamber, din diyor.”
Bir kısım insanlar, “Sadece kelime-i tevhidle kurtuluyor muyuz?” deyip, dinde, kendilerine bir yer bulmuş olmanın sevinciyle rahat bir nefes almışlardı. Bir doktor Hocaefendi’ye, bel rahatsızlığından dolayı sabah namazına kalkamadığı için kendisine tedavi için başvuran birçok başı açık bayan hastası olduğundan bahsetmişti. Hocaefendi için, bu manzaraları seyretmenin içinde meydana getirdiği duyguları kelimelerle anlatmak mümkün değildi.
Toplumun entelektüel anlamda önemli bir kesimi kabul edilebilecek insanlar, okullar başta olmak üzere millet yararına ortaya konulan teşebbüslere “evet” diyor ve “Eğer bizim de haberimiz olsaydı, biz de bir şeyler yapardık” itirafında bulunuyorlardı. Yurtdışındaki Türk okullarına katkı için İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda, Hilton Oteli’nde büyük işadamlarının katılımıyla toplantılar yapılıyordu. Bunlar, herkes için şaşırtıcı olduğu kadar aynı zamanda düşündürücüydü.
Hocaefendi’ye göre, 1999’da ilan edilen bu savaşla kundaklanan şeyler toplumdaki bu yeni manzaralardı. Bu kundaklamayla Türk toplumu, tıpkı 1990’ların başında olduğu gibi yeniden parçalandı ve sağa sola saçılmış bir kristal halini aldı. Düğmeye basan marjinal grupların arzusu, Türkiye’nin bu şekilde ayrışmasıydı.
Bu karalama kampanyası üzerine Doktor MA, Hocaefendi’nin İzmir Şifa Hastanesi’nde tedaviye gelmesi fikrinden vazgeçti. Hocaefendi’ye İzmir’de Şifa Hastanesi’nde yapması gereken tedavi programını erteledi. Ona göre böyle bir atmosferde Hocaefendi’nin Türkiye’ye gelmesi sağlığı açısından kesin bir riskti. Hocaefendi’nin kalbine net sonuç verecek bir tedavi henüz uygulanmış değildi. Nitekim kaset olayından sonra tansiyonu 22’ye çıkan Hocaefendi’nin sağlığından endişe eden doktorlar, tansiyonu ilaçla düşürme savaşı vermiş, yüksek tansiyon ilaçlarla bile uzun süre inmemişti.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki gurbet günleri 1999’da işte böyle başladı. Kaldığı yer, 1992 yılında Türklerin kurduğu bir vakıf adına 250 bin dolara alınan 150 dönümlük bir çiftliğin içindeki üç katlı bir evdi.
Ne enteresan bir tevafuktur ki, İzmir Kestanepazarı’ndan yıllar sonra Amerika'da alınan kampın ismi de Kestane idi... Altın Nesil Chestnut Kampı İnziva Merkezi (Golden Generation Chestnut Camp Retreat Center).
“Fethullah Gülen, Sadece Türkiye’ye Değil, Dünyaya Lazım.”
Haydar Aliyev, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ndeki hizmetlerin manevi mimarının Fethullah Gülen Hocaefendi olduğunu biliyordu. 18 Haziran 1999 akşamından itibaren Türkiye’de televizyonlarda yayınlanan bazı konuşma kasetleriyle Hocaefendi’nin çeşitli çevrelerin hedefi haline geldiği dönemde Haydar Aliyev, tıpkı Bülent Ecevit gibi Hocaefendi’ye güçlü destek veren bir açıklama yaptı: “Fethullah Gülen sadece Türkiye’ye değil, Türk dünyasına değil, bütün dünyaya lazım.”
Aliyev, Azeri Türkçesiyle Hocaefendi için, “O hamımızın (hepimizin) başı, hamımızın ona ihtiyacı var” diyordu. Bu yüzden Aliyev, 1999 döneminde Ankara’dan kendisiyle görüşmek üzere Bakü’ye gelen sosyal demokrat eğilimli iki üst düzey Türk bürokrat, Azerbaycan’daki Türk okulları aleyhine konuşunca, onları şöyle susturdu:
“Beyler ben 30 yıl KGB’de çalıştım. Kimin ne olduğunu gayet iyi bilirim. Fethullah Hoca’yı ve okulları sizden öğrenecek değilim. Bu okulların hiçbir yanlışı yok.”
Hocaefendi karşıtı düşünceleriyle tanınan bu iki Türk bürokratı uğurlarken, Azeri Türkçesiyle “Siz sehv danışırsınız (hatalı konuşuyorsunuz), ben onları yahşi bilirim. Yahşi tanırım” diyen Aliyev, yine zaman zaman Bakü’ye gidip gelen Hocaefendi karşıtı iki Türk profesörün okullar aleyhindeki sözlerine de sert karşılık verdi.
Dava Süreci
Ali Kırca’nın ATV televizyonunda 18 Haziran 1999 akşamı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eski konuşmalarından oluşan montajlanmış bir kaseti yayınlamasının üzerinden başlayan fırtına ve yargısız infaz çılgınlığı gelecek yazıda devam edecek…
(Kıymetli okuyucular, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve onun şahsında Hizmet Hareketi’nin gerçek manasıyla anlaşılması ve tanınması için bu yazıları lütfen sosyal medyada ve diğer mecralarda paylaşalım, herkese ulaştıralım.)
[Tarık Burak] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
Hocaefendi’ye göre süreçte yaşananlar, ülkenin hayrına olan faaliyetlere karşı ayaklanan marjinal bir kesimin yaptığı “kundaklama” hareketiydi. Amaç, hizmet hareketini karalamak, itibarsızlaştırmak ve bitirmekti. İnsafsız bir linç kampanyasının tezgahlandığı rahatlıkla anlaşılıyordu. “Bunlar, azınlıkta olan, ancak siyasi çevreler üzerinde etkisi büyük bir grubun işi. Politik gücü olan, küçük ama etkili bir grup.” diyordu.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Amerika’ya Gitmesi (1999)
İstanbul ve ABD’deki doktorlar, Hocaefendi’nin zaman kaybetmeden baypas ameliyatı olması gerektiğini ısrarla ifade ediyorlardı. Ancak, Hocaefendi 1999 yılına kadar buna itiraz ediyordu. Kendisi için bu kadar masrafın gereksiz olduğunu vurguluyordu.
Hocaefendi, hayatının hiçbir anında yurttaki öğrencilerin terliğine dahi basmamış, yurdun yemeğinden yememiş, bir kuruş kadar dahi olsun Hizmetten istifade etmeyi düşünmemişti. İşte böyle hassas bir insan elbette ki bu tedavi işinde de çok ince düşünecekti. Halbuki sadece kitaplarından gelen telif hakları bile bunun gibi onlarca ameliyatın masrafını karşılayabilir ve Abd’de güzel bir evde yaşamasına yetebilirdi. Ama gönül insanlarındaki ruh inceliği bir başkaydı…
Ancak Doktor M.A, Hocaefendi’ye, hekim hüviyetiyle karşı çıkıyor ve bir an önce tedavi olması için diretiyordu. Hocaefendi’nin bir müddet sonra olumlu ya da olumsuz bir cevap vermemesini kendince hayra yoran Doktor M.A, Mayo Clinic’le temas kurup randevu aldı. Hocaefendi daha sonra doktor arkadaşının bu çabasını ve ABD’ye gitme serüvenini şöyle anlatacaktı: “Ben buraya kendi irademle ve isteyerek gelmedim. Sağlığımı düşünen bir dostun, benden habersiz aldığı bir randevu üzerine geldim.”
Doktor MA, 22 Şubat 1999 günü için randevu ayarlamıştı. Ancak, Minnesota’da hava sıcaklığının eksi 40 dereceye kadar düşmesi üzerine İstanbul’daki ziyareti sırasında Hocaefendi’yi tedavi için ABD’ye davet eden Profesör Sait Tarhan, randevunun biraz ertelenmesini istedi. Böylece yeni tarih 22 Mart 1999 oldu.
Randevu zamanı olan Mart ayına gelindiğinde ise ortalıkta birtakım dedikodular dolaşmaya başlamıştı. Söylentilere göre Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel Hocaefendi hakkında soruşturma açmıştı. Hocaefendi, böyle bir durumda ABD’ye gitmeyi doğru bulmuyordu. Zira, savcı böyle bir soruşturma açmışsa, ifade vermemek için ABD’ye gittiği şeklinde algılanabilirdi. Hal böyleyken bir tevafuk üzerine, Hocaefendi’nin yakın bir arkadaşı havaalanında karşılaştığı Başbakan Bülent Ecevit’e bu durumu iletti. Ecevit, Hocaefendi’yi telefonla arayarak: “Sağlığınız çok önemli. Sizinle ilgili böyle bir soruşturma olsa haberimiz olurdu. Lütfen tedavinizi aksatmayın ve ABD’ye gidin” dedi. Yürütmenin başında olan bir insanın bunu söylemesi önemliydi. Zira, böyle hassas bir konuda açılmış bir soruşturma varsa Ecevit’in haberi olurdu.
Hocaefendi, ameliyat değil de Mayo Clinic’te genel bir sağlık kontrolünden geçmek için ABD’ye gitmeye razı oldu. Böylece, Fethullah Gülen Hocaefendi, 21 Mart 1999 günü ABD’nin Chicago kentine gitti.
O gün uçakta Hocaefendi’nin önüne gelen bir gazete kendisini çok üzdü. Gazetenin sürmanşetinde Hocaefendi’yi konu alan bir haber vardı ve Hocaefendi’nin fotoğrafının hemen altına uygun olmayan bir resim konulmuştu. Hocaefendi, yakından tanıdığı bir gazetenin genel yayın yönetmeninden bu kadar kırıcı bir hareket beklemiyordu. Gazetenin manşetinde de büyük ve kalın harflerle “Kendine gel Fethullah Hoca” yazıyordu.
Hocaefendi, o gün Chicago Havaalanı’nda doktorlar MA ve Profesör MT ile Mayo Clinic yöneticileri tarafından karşılandı. O gün MT, Hocaefendi’nin otele gitmesine izin vermedi, onu evinde ağırladı.
Hocaefendi’nin Mayo Clinic’teki kontrolleri beş gün sürdü. Ameliyat olması gerekiyordu. Profesör MT, Hocaefendi’nin ameliyata evet demesi için ısrar ediyordu. Hocaefendi ise Türkiye’ye dönüp orada tedavi olmak istiyordu.
Fakat, Ahirzamanda İ’lâ-yı Kelimetullah’ı ve Nam-ı Celili Muhammedî’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) hakiki manasıyla yeniden yücelten ve on binlerce insanın yüreğine dert tohumları ekip dünyanın dört bir yanına gitmeye teşvik eden Fethullah Gülen Hocaefendi için kader bambaşka bir yol çizecekti…
Bülent Ecevit Başbakan (1999)
18 Nisan 1999 seçimlerinde Demokratik Sol Parti yüzde 21,7 oyla birinci parti çıktı ve Ecevit başbakan oldu.
Sıkıntılı 2,5 Yıl
Doktor MA ve Profesör MT Türkiye’ye dönerken Hocaefendi onlara “Buraya gelmişken New York tarafında bazı arkadaşları ziyaret edeyim. Ben de arkanızdan gelirim. Eğer yeni bir anjiyo ihtiyacı varsa İzmir Şifa Hastanesi’nde olayım” dedi. Doktor MA’nın düşüncesi, ameliyata yanaşmayan Hocaefendi’nin kalp damarına en azından stent takılmasıydı. Hocaefendi’ye “Ya burada (ABD’de) stent konulsun ya da biz İzmir’de koyalım. Kalp krizi olursa bir daha stent fayda etmez. Çünkü kalp adaleniz sağlam, hasta olan damar” diyordu.
Bu arada, tarihler 18 Haziran 1999 gecesini gösterdiğinde ATV televizyonunda, Hocaefendi’nin eski bazı konuşmalarından bölümlerin başı, arkası kesilerek montajlandığı bir kaset yayınlandı. Amaç, hizmet hareketini karalamak, itibarsızlaştırmak ve bitirmekti. İnsafsız bir linç kampanyasının tezgahlandığı rahatlıkla anlaşılıyordu.
Fethullah Gülen Hocaefendi, 18 Haziran gecesinden itibaren bir kaset ve dosyalar savaşının hedefi haline geldi. ATV’nin ardından Star TV, NTV ve Show TV de, Hocaefendi’nin kendilerine ulaştırılan montajlanmış bazı eski konuşmalarını yayınladılar. Beş yıldır Hocaefendi’nin öncülük ettiği faaliyetleri genel olarak objektif biçimde izleyici ve okurlarına yansıtan büyük gazeteler ve televizyonlarda o günden itibaren Hocaefendi aleyhindeki haberler ağır basmaya başladı.
İdamlık manşetlerin atıldığı günler yaşanıyordu medyada. Psikolojik ve sosyolojik bütün linç mekanizmaları işletiliyordu.
Hocaefendi’ye göre, eski bazı konuşma kasetlerinden montajlanmış bölümlerin 1999’da yayınlanmasıyla başlayan süreçte yaşananlar, ülkenin hayrına olan faaliyetlere karşı ayaklanan marjinal bir kesimin yaptığı bir “kundaklama” hareketiydi. Hocaefendi, 25 Ağustos 2000 tarihinde New York Times gazetesi muhabiri Douglas Frantz’e verdiği röportajda şöyle diyordu: “Bunlar, azınlıkta olan, ancak siyasi çevreler üzerinde etkisi büyük bir grubun işi. Politik gücü olan, küçük ama etkili bir grup.”
Bediüzzaman da bu küçük ama etkili bir gruptan bahseder:
“Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet azası iken, bir gün, arkadaşımızdan ve Darü’l-Hikmet azasından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki:
‘Katî bir vasıta ile haber aldım. Kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız’ diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et!’
Ve Bediüzzaman, hayatı boyunca bu zındıka komitesiyle mücadele etti:
‘İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede her bir hileyi kullandı. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi on dokuz defa oldu). En son dehşetli plânları, sabık Dâhiliye Vekilini ve Afyon’un sabık valisini, Emirdağı’nın sabık kaymakam vekilini aleyhime sevk etmeleriyle, resmî hükümetin nüfuzunu bütün şiddetiyle aleyhimde kullanmalarıdır.’
Bu toplumu birbirine bağlayan değerlere karşı hoyratça ilan edilmiş bir savaştı. Çünkü tam bu savaşın ilan edildiği yıllarda, Türkiye’de müthiş bir rahatlama iklimi meydana gelmiş, yüreğine su serpilen pek çok insan, “Yahu biz de Müslüman’mışız” demişti.
Bu iklim sayesinde, çok ciddi olarak planlanmış olan Gazi Olayları gibi girişimlerle Türkiye’yi Alevi-Sünni ayrımıyla bombalamak isteyenlerin bombaları ellerinde patlamıştı. Yıllardan beri Türk insanına dinsiz, imansız olarak lanse edilen bazı sanatçıların dine olan inancını, dine yürekten bağlılıklarını Türk toplumu şaşkınlıkla ve hayranlıkla görmüştü.
Pek çok meşhur sanatçı, hiçbir komplekse kapılmadan inancını rahatlıkla ifade ediyor, oruç tuttuğunu hatta umreye gittiğini ya da gideceğini açıkça söylüyordu. Bir müzik sanatçısı, kendisine “Size Türkiye’nin Yusuf İslam’ı diyebilir miyiz?” sorusuna, “Hayır, çünkü Yusuf İslam önce Hıristiyan’dı sonra Müslüman oldu. Ben ise zaten Müslüman’dım” cevabını veriyordu.
Hocaefendi’ye göre bütün bunlar yüreklerdekini açığa vurma adına müthiş sözlerdi. Eski yıllardan beri, “Allah bana imkân verse de tiyatro sahnelerine çıksam ve bir defa da orada Allah’ın adını haykırıp insem” diye dua ettiğini belirten Hocaefendi şöyle devam ediyordu: “Fakat şimdi o sahnelerin zirvelerini tutmuş pek çok kimse, Allah, peygamber, din diyor.”
Bir kısım insanlar, “Sadece kelime-i tevhidle kurtuluyor muyuz?” deyip, dinde, kendilerine bir yer bulmuş olmanın sevinciyle rahat bir nefes almışlardı. Bir doktor Hocaefendi’ye, bel rahatsızlığından dolayı sabah namazına kalkamadığı için kendisine tedavi için başvuran birçok başı açık bayan hastası olduğundan bahsetmişti. Hocaefendi için, bu manzaraları seyretmenin içinde meydana getirdiği duyguları kelimelerle anlatmak mümkün değildi.
Toplumun entelektüel anlamda önemli bir kesimi kabul edilebilecek insanlar, okullar başta olmak üzere millet yararına ortaya konulan teşebbüslere “evet” diyor ve “Eğer bizim de haberimiz olsaydı, biz de bir şeyler yapardık” itirafında bulunuyorlardı. Yurtdışındaki Türk okullarına katkı için İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda, Hilton Oteli’nde büyük işadamlarının katılımıyla toplantılar yapılıyordu. Bunlar, herkes için şaşırtıcı olduğu kadar aynı zamanda düşündürücüydü.
Hocaefendi’ye göre, 1999’da ilan edilen bu savaşla kundaklanan şeyler toplumdaki bu yeni manzaralardı. Bu kundaklamayla Türk toplumu, tıpkı 1990’ların başında olduğu gibi yeniden parçalandı ve sağa sola saçılmış bir kristal halini aldı. Düğmeye basan marjinal grupların arzusu, Türkiye’nin bu şekilde ayrışmasıydı.
Bu karalama kampanyası üzerine Doktor MA, Hocaefendi’nin İzmir Şifa Hastanesi’nde tedaviye gelmesi fikrinden vazgeçti. Hocaefendi’ye İzmir’de Şifa Hastanesi’nde yapması gereken tedavi programını erteledi. Ona göre böyle bir atmosferde Hocaefendi’nin Türkiye’ye gelmesi sağlığı açısından kesin bir riskti. Hocaefendi’nin kalbine net sonuç verecek bir tedavi henüz uygulanmış değildi. Nitekim kaset olayından sonra tansiyonu 22’ye çıkan Hocaefendi’nin sağlığından endişe eden doktorlar, tansiyonu ilaçla düşürme savaşı vermiş, yüksek tansiyon ilaçlarla bile uzun süre inmemişti.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki gurbet günleri 1999’da işte böyle başladı. Kaldığı yer, 1992 yılında Türklerin kurduğu bir vakıf adına 250 bin dolara alınan 150 dönümlük bir çiftliğin içindeki üç katlı bir evdi.
Ne enteresan bir tevafuktur ki, İzmir Kestanepazarı’ndan yıllar sonra Amerika'da alınan kampın ismi de Kestane idi... Altın Nesil Chestnut Kampı İnziva Merkezi (Golden Generation Chestnut Camp Retreat Center).
“Fethullah Gülen, Sadece Türkiye’ye Değil, Dünyaya Lazım.”
Haydar Aliyev, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ndeki hizmetlerin manevi mimarının Fethullah Gülen Hocaefendi olduğunu biliyordu. 18 Haziran 1999 akşamından itibaren Türkiye’de televizyonlarda yayınlanan bazı konuşma kasetleriyle Hocaefendi’nin çeşitli çevrelerin hedefi haline geldiği dönemde Haydar Aliyev, tıpkı Bülent Ecevit gibi Hocaefendi’ye güçlü destek veren bir açıklama yaptı: “Fethullah Gülen sadece Türkiye’ye değil, Türk dünyasına değil, bütün dünyaya lazım.”
Aliyev, Azeri Türkçesiyle Hocaefendi için, “O hamımızın (hepimizin) başı, hamımızın ona ihtiyacı var” diyordu. Bu yüzden Aliyev, 1999 döneminde Ankara’dan kendisiyle görüşmek üzere Bakü’ye gelen sosyal demokrat eğilimli iki üst düzey Türk bürokrat, Azerbaycan’daki Türk okulları aleyhine konuşunca, onları şöyle susturdu:
“Beyler ben 30 yıl KGB’de çalıştım. Kimin ne olduğunu gayet iyi bilirim. Fethullah Hoca’yı ve okulları sizden öğrenecek değilim. Bu okulların hiçbir yanlışı yok.”
Hocaefendi karşıtı düşünceleriyle tanınan bu iki Türk bürokratı uğurlarken, Azeri Türkçesiyle “Siz sehv danışırsınız (hatalı konuşuyorsunuz), ben onları yahşi bilirim. Yahşi tanırım” diyen Aliyev, yine zaman zaman Bakü’ye gidip gelen Hocaefendi karşıtı iki Türk profesörün okullar aleyhindeki sözlerine de sert karşılık verdi.
Dava Süreci
Ali Kırca’nın ATV televizyonunda 18 Haziran 1999 akşamı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eski konuşmalarından oluşan montajlanmış bir kaseti yayınlamasının üzerinden başlayan fırtına ve yargısız infaz çılgınlığı gelecek yazıda devam edecek…
(Kıymetli okuyucular, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve onun şahsında Hizmet Hareketi’nin gerçek manasıyla anlaşılması ve tanınması için bu yazıları lütfen sosyal medyada ve diğer mecralarda paylaşalım, herkese ulaştıralım.)
[Tarık Burak] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
Dokunmak Gerek [Asım Yıldırım]
Yakınımızdaki büyük şehrin ilçesi sayılabilecek bir kasabada, iki katlı bir apartmanda yaşıyorum.
Zemin katla birlikte toplam 6 daire var. Bitişikteki blok da aynı şekilde.
Yan blokların zemin katındaki dairelerin birinde yalnız yaşayan bir komşum var. Amerika'nın yerlisi.
Dairesinin önündeki küçük yeşil alana, her ilkbahar geldiğinde, çeşit çeşit çiçekler dikiyor. Ben de çok seviyorum çiçek yetiştirmeyi. Pek başarılı sayılmam o konuda ama seviyorum. Mayıs sonunda, yakındaki büyük hırdavatçıdan (burada çiçek ve sebze fidanlarını oralardan da alabiliyorsunuz) aldığım çiçekleri balkonuma koyuyorum. Sonbahar gelinceye kadar orada bakıyor sonrasında da evin içine alıyorum.
Fiyatları da çok ucuz olunca bu sene sanırım 15 kadar farklı çiçek almıştım. Bazıları sadece sezonluktu, mevsim bitince kurudular.
Sonbahar çiçekleri için aynı çabayı gösteremiyorum.
O komşumun dairesinin içini, binanın önünden geçerken penceresi sürekli açık olduğu için görebiliyorum. Çok zaman yapayalnız oturuyor.
Geçen sene "Noel"den önce evine bir sürü "kırmızı yapraklı çiçeklerden" koymuştu. Belki de gelecek misafirlerine hediye etmek için. Ve Noel Gecesi'nden bir gün önce, işten eve dönerken, beklediği misafirlerini görmüştüm evin içinde. Kalabalıktı.
Ama bu yıl, geçen seneki hazırlıkları olmadı o komşumun. Her karşılaşmamızda selam veriyorum ama pek konuşkan birine benzemediği için diyaloğu ilerletmek de pek mümkün olmadı.
Alt komşum Amerikalı bir karı-koca. Sürekli spor yapıyorlar. Kadın daha yakın davranıyor ama adam biraz "cool" duruyor.
Neyse.
2017 ve 2018 Noel'inden bir iki gün önce bütün komşularımın (bazıları Hint olmasına rağmen) kapısına, Noel kutlama kartı bırakmıştım. Sadece bir komşumdan cevabi bir kart almıştım..
Bu yıl değişiklik yaptım ve Hint komşularımı es geçerek (onların kutsal günlerini de öğrenmeye ve takip etmeye çalışıyorum), yerli iki Amerikalı komşuma birer paket çikolata aldım ve kapılarına astım. Paketlerin üstüne de adımı ve daire numaramı yazdım...
O iki komşum, Cuma sabahı kapıma yukarıdaki fotoğrafta görülen paketleri bırakmışlar. Kutuda, Starbucks'dan alınan bir kupa vardı. Alt komşum ise bir çam fidanı getirmiş.. Benim bitkileri çok sevdiğimi bildikleri için olsa gerek.
Bu arada Cuma namazlarımı genelde yakınımızdaki bir camide eda etmeye çalışıyorum. Pakistanlı kardeşlerimizin açtığı bir cami. Her geçen gün yeni insanlarla tanışıyor ve muhabbetimizi ilerletiyoruz.
Yani; insanlara dokunmak gerekiyor. Geldiğimiz ülkelerde, yepyeni insanlarla tanışıp, diyalog kurmak gerekiyor. Sıkça ettiğim bir duam var: "Allah'ım, bizi buralara gönderme gayeni gönlümüze duyur ve ona göre yaşat. Bizi rızan istikametinden asla ayırma. Amin."
Yarınlar çok daha güzel olacak inşaallah.
[Asım Yıldırım] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
Zemin katla birlikte toplam 6 daire var. Bitişikteki blok da aynı şekilde.
Yan blokların zemin katındaki dairelerin birinde yalnız yaşayan bir komşum var. Amerika'nın yerlisi.
Dairesinin önündeki küçük yeşil alana, her ilkbahar geldiğinde, çeşit çeşit çiçekler dikiyor. Ben de çok seviyorum çiçek yetiştirmeyi. Pek başarılı sayılmam o konuda ama seviyorum. Mayıs sonunda, yakındaki büyük hırdavatçıdan (burada çiçek ve sebze fidanlarını oralardan da alabiliyorsunuz) aldığım çiçekleri balkonuma koyuyorum. Sonbahar gelinceye kadar orada bakıyor sonrasında da evin içine alıyorum.
Fiyatları da çok ucuz olunca bu sene sanırım 15 kadar farklı çiçek almıştım. Bazıları sadece sezonluktu, mevsim bitince kurudular.
Sonbahar çiçekleri için aynı çabayı gösteremiyorum.
O komşumun dairesinin içini, binanın önünden geçerken penceresi sürekli açık olduğu için görebiliyorum. Çok zaman yapayalnız oturuyor.
Geçen sene "Noel"den önce evine bir sürü "kırmızı yapraklı çiçeklerden" koymuştu. Belki de gelecek misafirlerine hediye etmek için. Ve Noel Gecesi'nden bir gün önce, işten eve dönerken, beklediği misafirlerini görmüştüm evin içinde. Kalabalıktı.
Ama bu yıl, geçen seneki hazırlıkları olmadı o komşumun. Her karşılaşmamızda selam veriyorum ama pek konuşkan birine benzemediği için diyaloğu ilerletmek de pek mümkün olmadı.
Alt komşum Amerikalı bir karı-koca. Sürekli spor yapıyorlar. Kadın daha yakın davranıyor ama adam biraz "cool" duruyor.
Neyse.
2017 ve 2018 Noel'inden bir iki gün önce bütün komşularımın (bazıları Hint olmasına rağmen) kapısına, Noel kutlama kartı bırakmıştım. Sadece bir komşumdan cevabi bir kart almıştım..
Bu yıl değişiklik yaptım ve Hint komşularımı es geçerek (onların kutsal günlerini de öğrenmeye ve takip etmeye çalışıyorum), yerli iki Amerikalı komşuma birer paket çikolata aldım ve kapılarına astım. Paketlerin üstüne de adımı ve daire numaramı yazdım...
O iki komşum, Cuma sabahı kapıma yukarıdaki fotoğrafta görülen paketleri bırakmışlar. Kutuda, Starbucks'dan alınan bir kupa vardı. Alt komşum ise bir çam fidanı getirmiş.. Benim bitkileri çok sevdiğimi bildikleri için olsa gerek.
Bu arada Cuma namazlarımı genelde yakınımızdaki bir camide eda etmeye çalışıyorum. Pakistanlı kardeşlerimizin açtığı bir cami. Her geçen gün yeni insanlarla tanışıyor ve muhabbetimizi ilerletiyoruz.
Yani; insanlara dokunmak gerekiyor. Geldiğimiz ülkelerde, yepyeni insanlarla tanışıp, diyalog kurmak gerekiyor. Sıkça ettiğim bir duam var: "Allah'ım, bizi buralara gönderme gayeni gönlümüze duyur ve ona göre yaşat. Bizi rızan istikametinden asla ayırma. Amin."
Yarınlar çok daha güzel olacak inşaallah.
[Asım Yıldırım] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
Nasıl Anlatmak Lazım (Gönül Dili Hâl Şîvesi) [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, İslâmî güzellikleri nasıl anlatmamız gerektiğini şu ifadelerle anlatıyor:
“Sözler, insanın iç âlemine, ledünniyatına, davranışlarına tercüman olursa, duyduğumuz düşündüğümüz, intikalini kararlaştırdığımız şeyler rahatlıkla, muhatabımızda makes bulur. Aksine, sözlerimiz, davranışlarımızla desteklenmiyor ve kalbimizde de o şekilde bir yakîn, iz’an, itikad yok ise, muhatabımız üzerinde çok fazla müessir olmayacağımız açıktır.
“Binâenaleyh , büyük veya küçük bir talim-terbiye müessesesinde veya idaresini deruhte ettiğiniz şöyle-böyle bir birimde vazifeli iseniz, katiyen bilmelisiniz ki, orada nizamın da, düzenin de zembereği sizsiniz. Sizde inhiraf olduğu zaman, bütün o heyette de değişik kaymalar hemen kendini gösterecektir. Aksine, sizde istikamet olduğu sürece, size bağlı olan kitle ve sistemde de inhiraf yaşanmayacak veya nisbeten az olacaktır.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Gönül Dili Hâl Şivesi” başlıklı yazısında diyor ki: “Beyan, bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı GÖNÜL’dür. Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, HAK KELÂMININ İZ DÜŞÜMÜ sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslûb, meânî (ilminin) kurallarına riayet, söz cevherinin önemli unsurlarıdır… Evet beyanın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan ‘mühassinât-ı mâneviye’ den tevriye, tıbak mukabele, hüsn-i ta’lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bedîî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyanı beyan yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi soluğu olmasıdır.”
Temsil Keyfiyeti
“Davranışlarımızdaki hassasiyet ve titizlilik, sözlerimizin tesiri ve istediklerimize ulaşma adına fevkalâde önemlidir. Meselâ, eğer namaz kılıyorsak Allah karşısında bulunduğumuzu aksettiren olabildiğine bir saygı, olabildiğine bir edeb, o çerçevede kıyam, rükû ve secde, konuyla alâkalı bir kitap okumadan daha tesirlidir. Bu, çocukların: ‘Allah’a karşı nasıl saygılı olunur?’ sorusuna en inandırıcı cevap olsa gerek. Aksine namazı, hadis-i şerifin ifadesiyle ‘Tavuğun yerden yem yemesi gibi…’ (Müsned, 3/247) kılacak olursanız bunu gören kimsenin alacağı namaz terbiyesi de ona göre olacaktır. Katiyen bilinmelidir ki, böyle bir NAMAZ insanı kötülüklerden men etmediği gibi, terbiyeniz altında bulunan kimseler üzerinde de ne Allah’a karşı saygı uyaracak ne de onların ruhlarında olumlu bir iz bırakacaktır.
“Evet namazın içten gelerek kılınması çok mühimdir. Büyük bir saygı, edep, huşu ile Allah’a (c.c.) karşı bel kırmış, boyun bükmüş bir insan imajı, o masum gözlemciler üzerinde çok önemli tesir için icra edecektir.
“Müsbet şeylerde örnek olmak kadar, menfi durumlara karşı titiz davranmak da çok mühimdir. Onların, okul ve sokak çevrelerinden her zaman kapabilecekleri bir kısım şüphe ve tereddüt virüsleri olabilir. Vakit kaybetmeden anında bunlar giderilmeye çalışılmalıdır. Eline alıp okuduğu eserlere karşı –bu bir roman da olabilir – kayıtsız kılınmamalıdır. Okuduğu kitaplarda inanç ve itikadınıza dokunan bir yön varsa, siz de gerekeni yapmıyor iseniz, hiç farkına varmadan onun içinde bir şüphe, bir tereddüt belirmeye başlayabilir. Binâenaleyh, sadece çocuğun evdeki durumlarına dikkat etmekle yetinmeyecek, aynı zamanda onun fikrî gelişimi, duygu – düşünce yapısının şekillenmesiyle alâkalı genel atmosferini de kontrol edeceksiniz. Okunacak kitapların önceden tesbit ve seçimi, gaye insanı yetiştirmek isteyenler için hayâtî bir iştir. Evet belli bir dönemden sonra onun sempati ve anti partilerini anlamaya çalışmak, neleri dinleyip nelere kulak verdiğini merak etmek, arkadaşlarını görüp tanımak, hatta tayin etmek ve bütün bu mevzularda bir hekim gibi ne şekilde muâlecede bulunulması gerekiyorsa öyle davranmak ihmale tahammülü olmayan hususlardandır.
Mehmet Ali Şengül Hocamız diyor ki: “Biz Denizli’de Kur’an Kursunda hafızlık yaparken, …… Hocamız, gideceğimiz berbere kadar uğrayacağımız yerleri tespit eder, yanlış yerlerde zararlı mikroplara ve virüslere bulaşmamız için çok itina gösterirdi. Orada Berber Mehmet Bey, bir Risale-i Nur talebesi idi. Sohbetleri de güzeldi.
Hizmetin de ilk zamanları, Mina-Merve gibi kitap-kırtasiye dükkanı ve Safa-Zemzem gibi alış-veriş yerleri açılmıştı. Herkes çocuğunu hangi terziye, hangi berbere göndereceğini bilirdi.''
Öğrenci, Öğretmen ve Anne-Baba
“Günümüze ait problemlerden biri olan, baba-anne, oğul-kız veya diğer bir deyişle eski nesil-yeni nesil arasında meydana gelen kültürel farklılık ve bu farklılığın doğurabileceği menfi neticeler, TERBİYE ile ilgili tedbirlerle giderilecek hususlardandır ve zamanı da RÜŞD çağına kadardır. Geç kalınırsa, müessir olunamayabilir. Söz gelimi, babası talim ve terbiye görmemiş birinin çocukları eğer bir üniversitede okuyorsa, bu çocuklardan bazıları kendilerini ebeveynlerinin üstünde göreceklerinden, hiçbir zaman tenezzül edip anne-babalarının fikirlerini almayabilirler… Evet bugün nice mütedeyyin kimseler vardır ki, çocukları lisede, hatta bazıları da ilköğretimde iken, bir kısım yıkıcı fikirleri, ahlaksızlığı benimsemiş, hatta devlete, millete, hükümete, okul idaresine karşı isyan vaziyetini almışlardır. Her türlü iç ve dış provokasyona açık öğrenci eylemlerine, BOYKOT adı verilerek değişik isyan hareketlerine katılmakta ve serâzât gönüllerine göre bir ütopya peşinde koşmaktadırlar.
“Geçmişte ve şu andaki bütün öğrenci eylemlerinin neden ve nasıl bu safhaya geldiği TAHLİL edildiğinde, en büyük yanlışlardan birinin, çocuğun hareketlerinin takip edilmemesi ve ona verilmesi gereken terbiyenin verilmemiş olduğu görülecektir. Terbiye adına bizim kusurlarımızın neticesi olarak meydana gelen menfi sonuçları için âh u vâh etmek, ellerimizi dizlerimize vurmak beyhude bir çırpınıştır. İçimizde duyacağımız vicdan azabı da sevabı olmayan bir ızdıraptır.
“Kur’an-ı Kerim, bir yerde, dalâlete sevk edilenleri, bakımı-görümü yapılmayıp da, taklitle başkalarını takip edenleri şöyle anlatır: ‘Ey Rabbimiz! Biz, reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.” (Ahzâb Suresi, 33/67)
“Kur’an-ı Kerim’in, gönüllerimizde bir İNİLTİ halinde duyulan bu ürpertici beyanında, perişan ve namazsız-niyazsız nesillerin, azâb-ı İlâhinin dehşeti karşısında, babalara, annelere, amcalara, dayılara, akrabalara, hocalara, mürşidlere, mektepli muallimlere acı ve açık bir intizarları söz konusudur. Evet bu İlâhî Beyan’da –Allah korusun – kötü âkıbete uğrayanları, kendileri ile alâkalı sorumlular için, ‘Allah’ım, bizi yoldan saptıranların, bizi baştan çıkaranların, bize vaziyet etmeyenlerin azaplarını kat kat artır ve böylelerini perişan et ve onları lânetine müstahak kılarak, İlâhî huzurdan, dergâh-ı ulûhiyetinden uzak eyle.’ gibi bir sitem, bir serzeniş hatta bir beddua söz konusudur.
“Bu itibarla, talim, terbiye mevkiinde bulunan kimselerin alacağı müsbet vaziyet, dünya ve âhiretle hem kendilerinin hem de evlatlarının saadetine; bunun aksine, sorumluluklarını ihmal eden kimselerin bu yanlış tutumları da sadece onların dünya ve âhirette felâketini değil, aynı zamanda ihmal edilenlerin de dünya ve âhiret felâketlerini netice verecektir.
Emek verilmeyen iyi yetiştirilmeyen nesiller için Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem Suresi, 19/59)
[Safvet Senih] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
“Sözler, insanın iç âlemine, ledünniyatına, davranışlarına tercüman olursa, duyduğumuz düşündüğümüz, intikalini kararlaştırdığımız şeyler rahatlıkla, muhatabımızda makes bulur. Aksine, sözlerimiz, davranışlarımızla desteklenmiyor ve kalbimizde de o şekilde bir yakîn, iz’an, itikad yok ise, muhatabımız üzerinde çok fazla müessir olmayacağımız açıktır.
“Binâenaleyh , büyük veya küçük bir talim-terbiye müessesesinde veya idaresini deruhte ettiğiniz şöyle-böyle bir birimde vazifeli iseniz, katiyen bilmelisiniz ki, orada nizamın da, düzenin de zembereği sizsiniz. Sizde inhiraf olduğu zaman, bütün o heyette de değişik kaymalar hemen kendini gösterecektir. Aksine, sizde istikamet olduğu sürece, size bağlı olan kitle ve sistemde de inhiraf yaşanmayacak veya nisbeten az olacaktır.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Gönül Dili Hâl Şivesi” başlıklı yazısında diyor ki: “Beyan, bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı GÖNÜL’dür. Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, HAK KELÂMININ İZ DÜŞÜMÜ sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslûb, meânî (ilminin) kurallarına riayet, söz cevherinin önemli unsurlarıdır… Evet beyanın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan ‘mühassinât-ı mâneviye’ den tevriye, tıbak mukabele, hüsn-i ta’lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bedîî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyanı beyan yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi soluğu olmasıdır.”
Temsil Keyfiyeti
“Davranışlarımızdaki hassasiyet ve titizlilik, sözlerimizin tesiri ve istediklerimize ulaşma adına fevkalâde önemlidir. Meselâ, eğer namaz kılıyorsak Allah karşısında bulunduğumuzu aksettiren olabildiğine bir saygı, olabildiğine bir edeb, o çerçevede kıyam, rükû ve secde, konuyla alâkalı bir kitap okumadan daha tesirlidir. Bu, çocukların: ‘Allah’a karşı nasıl saygılı olunur?’ sorusuna en inandırıcı cevap olsa gerek. Aksine namazı, hadis-i şerifin ifadesiyle ‘Tavuğun yerden yem yemesi gibi…’ (Müsned, 3/247) kılacak olursanız bunu gören kimsenin alacağı namaz terbiyesi de ona göre olacaktır. Katiyen bilinmelidir ki, böyle bir NAMAZ insanı kötülüklerden men etmediği gibi, terbiyeniz altında bulunan kimseler üzerinde de ne Allah’a karşı saygı uyaracak ne de onların ruhlarında olumlu bir iz bırakacaktır.
“Evet namazın içten gelerek kılınması çok mühimdir. Büyük bir saygı, edep, huşu ile Allah’a (c.c.) karşı bel kırmış, boyun bükmüş bir insan imajı, o masum gözlemciler üzerinde çok önemli tesir için icra edecektir.
“Müsbet şeylerde örnek olmak kadar, menfi durumlara karşı titiz davranmak da çok mühimdir. Onların, okul ve sokak çevrelerinden her zaman kapabilecekleri bir kısım şüphe ve tereddüt virüsleri olabilir. Vakit kaybetmeden anında bunlar giderilmeye çalışılmalıdır. Eline alıp okuduğu eserlere karşı –bu bir roman da olabilir – kayıtsız kılınmamalıdır. Okuduğu kitaplarda inanç ve itikadınıza dokunan bir yön varsa, siz de gerekeni yapmıyor iseniz, hiç farkına varmadan onun içinde bir şüphe, bir tereddüt belirmeye başlayabilir. Binâenaleyh, sadece çocuğun evdeki durumlarına dikkat etmekle yetinmeyecek, aynı zamanda onun fikrî gelişimi, duygu – düşünce yapısının şekillenmesiyle alâkalı genel atmosferini de kontrol edeceksiniz. Okunacak kitapların önceden tesbit ve seçimi, gaye insanı yetiştirmek isteyenler için hayâtî bir iştir. Evet belli bir dönemden sonra onun sempati ve anti partilerini anlamaya çalışmak, neleri dinleyip nelere kulak verdiğini merak etmek, arkadaşlarını görüp tanımak, hatta tayin etmek ve bütün bu mevzularda bir hekim gibi ne şekilde muâlecede bulunulması gerekiyorsa öyle davranmak ihmale tahammülü olmayan hususlardandır.
Mehmet Ali Şengül Hocamız diyor ki: “Biz Denizli’de Kur’an Kursunda hafızlık yaparken, …… Hocamız, gideceğimiz berbere kadar uğrayacağımız yerleri tespit eder, yanlış yerlerde zararlı mikroplara ve virüslere bulaşmamız için çok itina gösterirdi. Orada Berber Mehmet Bey, bir Risale-i Nur talebesi idi. Sohbetleri de güzeldi.
Hizmetin de ilk zamanları, Mina-Merve gibi kitap-kırtasiye dükkanı ve Safa-Zemzem gibi alış-veriş yerleri açılmıştı. Herkes çocuğunu hangi terziye, hangi berbere göndereceğini bilirdi.''
Öğrenci, Öğretmen ve Anne-Baba
“Günümüze ait problemlerden biri olan, baba-anne, oğul-kız veya diğer bir deyişle eski nesil-yeni nesil arasında meydana gelen kültürel farklılık ve bu farklılığın doğurabileceği menfi neticeler, TERBİYE ile ilgili tedbirlerle giderilecek hususlardandır ve zamanı da RÜŞD çağına kadardır. Geç kalınırsa, müessir olunamayabilir. Söz gelimi, babası talim ve terbiye görmemiş birinin çocukları eğer bir üniversitede okuyorsa, bu çocuklardan bazıları kendilerini ebeveynlerinin üstünde göreceklerinden, hiçbir zaman tenezzül edip anne-babalarının fikirlerini almayabilirler… Evet bugün nice mütedeyyin kimseler vardır ki, çocukları lisede, hatta bazıları da ilköğretimde iken, bir kısım yıkıcı fikirleri, ahlaksızlığı benimsemiş, hatta devlete, millete, hükümete, okul idaresine karşı isyan vaziyetini almışlardır. Her türlü iç ve dış provokasyona açık öğrenci eylemlerine, BOYKOT adı verilerek değişik isyan hareketlerine katılmakta ve serâzât gönüllerine göre bir ütopya peşinde koşmaktadırlar.
“Geçmişte ve şu andaki bütün öğrenci eylemlerinin neden ve nasıl bu safhaya geldiği TAHLİL edildiğinde, en büyük yanlışlardan birinin, çocuğun hareketlerinin takip edilmemesi ve ona verilmesi gereken terbiyenin verilmemiş olduğu görülecektir. Terbiye adına bizim kusurlarımızın neticesi olarak meydana gelen menfi sonuçları için âh u vâh etmek, ellerimizi dizlerimize vurmak beyhude bir çırpınıştır. İçimizde duyacağımız vicdan azabı da sevabı olmayan bir ızdıraptır.
“Kur’an-ı Kerim, bir yerde, dalâlete sevk edilenleri, bakımı-görümü yapılmayıp da, taklitle başkalarını takip edenleri şöyle anlatır: ‘Ey Rabbimiz! Biz, reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.” (Ahzâb Suresi, 33/67)
“Kur’an-ı Kerim’in, gönüllerimizde bir İNİLTİ halinde duyulan bu ürpertici beyanında, perişan ve namazsız-niyazsız nesillerin, azâb-ı İlâhinin dehşeti karşısında, babalara, annelere, amcalara, dayılara, akrabalara, hocalara, mürşidlere, mektepli muallimlere acı ve açık bir intizarları söz konusudur. Evet bu İlâhî Beyan’da –Allah korusun – kötü âkıbete uğrayanları, kendileri ile alâkalı sorumlular için, ‘Allah’ım, bizi yoldan saptıranların, bizi baştan çıkaranların, bize vaziyet etmeyenlerin azaplarını kat kat artır ve böylelerini perişan et ve onları lânetine müstahak kılarak, İlâhî huzurdan, dergâh-ı ulûhiyetinden uzak eyle.’ gibi bir sitem, bir serzeniş hatta bir beddua söz konusudur.
“Bu itibarla, talim, terbiye mevkiinde bulunan kimselerin alacağı müsbet vaziyet, dünya ve âhiretle hem kendilerinin hem de evlatlarının saadetine; bunun aksine, sorumluluklarını ihmal eden kimselerin bu yanlış tutumları da sadece onların dünya ve âhirette felâketini değil, aynı zamanda ihmal edilenlerin de dünya ve âhiret felâketlerini netice verecektir.
Emek verilmeyen iyi yetiştirilmeyen nesiller için Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem Suresi, 19/59)
[Safvet Senih] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
Son araştırma: AKP, ilk seçimde varlığını kaybedecek!
Polimetre Araştırma Şirketi, 2020 öngörülerini paylaştı. Polimetre Araştırma Şirketi’nin analizine göre, olağanüstü durumlar gerçekleşmez ise ilk genel seçimden sonra AKP iktidarı kaybedecek ve buna takiben AKP’nin varlığı sona erecek.
Polimetre Araştırma Şirketi, 2020’de yaşanabilecek siyasi gelişmelere ilişkin araştırma sonucu öngörülerini paylaştı. AKP’nin giderek güç kaybedeceği sonuçlarının çıktığı araştırmanın ardından yapılan analizde; yaşanacak ilk seçimden sonra AKP’nin varlığının sona ereceğini öne sürüldü. Araştırmada, “Olağanüstü durumlar gerçekleşmez ise ilk genel seçimden sonra AKP iktidarı kaybedecek ve buna takiben AKP’nin varlığı sona erecek” ifadeleriyle dile getirildi.
2020’de AKP’nin ‘güç kaybetmeye devam edeceğini’ belirten araştırma şirketi, AKP teşkilatlarında kopma yaşanacağını, AKP’den ümidini kesen seçmenin, Ahmet Davutoğlu’nun ve Ali Babacan’ın kurmuş olduğu yeni partilere yöneleceğini öngördü.
KANAL İSTANBUL HİÇBİR ZAMAN TAMAMLANMAYACAK
Polimetre’ye göre, Kanal İstanbul projesinin 2020 temelleri atılacak olsa da hiç bir zaman tamamlanamayacak. Araştırmanın ardından hazırlanan raporda “Kanal İstanbul gerek maddi gerekse uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin başını ağrıtacak” ifadeleri yer aldı.
YENİDEN PARLAMENTER SİSTEM
Polimetre’nin veri analizlerine göre, 2020 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden parlamenter sisteme dönüş çalışmaları başlayacak. Erken seçimin olmayacağını öngören sonuçlara göre AKP ve MHP de diğer partilerle birlikte bu çalışmaları destekleyecek. Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Parlamenter Sisteme geçiş konularında Anayasa değişikliği yapılacak. Parlamenter sisteme dönüş yapılmamasının 2021 veya 2022 yılında iç savaşa yol açması ihtimali olduğu öngörüsünde bulunan Polimetre Araştırma, seçim sisteminin AKP ve MHP tarafından değiştirilmek isteneceğini ve bu doğrultuda hem seçim sisteminin değişeceğini hem de seçim barajının düşeceğini iddia etti.
[TR724] 3.1.2020
Polimetre Araştırma Şirketi, 2020’de yaşanabilecek siyasi gelişmelere ilişkin araştırma sonucu öngörülerini paylaştı. AKP’nin giderek güç kaybedeceği sonuçlarının çıktığı araştırmanın ardından yapılan analizde; yaşanacak ilk seçimden sonra AKP’nin varlığının sona ereceğini öne sürüldü. Araştırmada, “Olağanüstü durumlar gerçekleşmez ise ilk genel seçimden sonra AKP iktidarı kaybedecek ve buna takiben AKP’nin varlığı sona erecek” ifadeleriyle dile getirildi.
2020’de AKP’nin ‘güç kaybetmeye devam edeceğini’ belirten araştırma şirketi, AKP teşkilatlarında kopma yaşanacağını, AKP’den ümidini kesen seçmenin, Ahmet Davutoğlu’nun ve Ali Babacan’ın kurmuş olduğu yeni partilere yöneleceğini öngördü.
KANAL İSTANBUL HİÇBİR ZAMAN TAMAMLANMAYACAK
Polimetre’ye göre, Kanal İstanbul projesinin 2020 temelleri atılacak olsa da hiç bir zaman tamamlanamayacak. Araştırmanın ardından hazırlanan raporda “Kanal İstanbul gerek maddi gerekse uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin başını ağrıtacak” ifadeleri yer aldı.
YENİDEN PARLAMENTER SİSTEM
Polimetre’nin veri analizlerine göre, 2020 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden parlamenter sisteme dönüş çalışmaları başlayacak. Erken seçimin olmayacağını öngören sonuçlara göre AKP ve MHP de diğer partilerle birlikte bu çalışmaları destekleyecek. Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Parlamenter Sisteme geçiş konularında Anayasa değişikliği yapılacak. Parlamenter sisteme dönüş yapılmamasının 2021 veya 2022 yılında iç savaşa yol açması ihtimali olduğu öngörüsünde bulunan Polimetre Araştırma, seçim sisteminin AKP ve MHP tarafından değiştirilmek isteneceğini ve bu doğrultuda hem seçim sisteminin değişeceğini hem de seçim barajının düşeceğini iddia etti.
[TR724] 3.1.2020
Moldova: O okullar özel, Maarif’e devri imkansız [Necdet Çelik]
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesi talebine Moldova Eğitim Bakanlığı cevabını verdi: ‘İmkansız!’
30 Aralık’ta Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un Ankara ziyaretinde Erdoğan’ın gündeme getirdiği, ‘ülkedeki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devri’ konusu Moldova’da tartışmalara neden oldu. Siyaset ve medya dünyası ortak açıklama sırasında, Dodon’un sessiz kalmasını eleştirdi.
Beklenen açıklama Moldova Eğitim Bakanlığı’ndan geldi. Dün akşam saatlerinde yapılan açıklamada, Orizont okullarının özel girişim olduğuna vurgu yapılarak, devir formülün imkansızlığı dile getirildi. Unimedia haber portalının sorusunu cevaplayan Bakan Corneliu Popovici, ‘Biz bu okulların mülkiyet statüsü üzerinde baskı kuramayız. Zaten çoğunluk hisseleri yurt dışı kaynaklı.’’ dedi.
DODON’A SERT ELEŞTİRİLER
Moldova medyasındaki tartışmalar, okulların statüsüyle sınırlı kalmadı. Medyada yer alan değerlendirmelerde, ‘Türk öğretmenlerin kaçırılmasından haberi olmadığını’ defalarca yineleyen İgor Dodon’un, Ankara’da bu suçu üstlendiği ileri sürüldü. Muhalefetteki Liberal Parti’nin lideri Dorin Chirtoaca, daha da ileri giderek, halen Türkiye’de tatilde bulunan Dodon’un, ülkeye dönüşünde tutuklanması gerektiğini ileri sürdü.
Ankara’daki ortak basın toplantısında Erdoğan, Türk öğretmenleri teslim ettiği için Dodon’a teşekkür etmiş, Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devrini talep etmişti.
Ziarul National gazetesi ise, Ankara ziyareti öncesi Moldova cumhurbaşkanının, Erdoğan’dan Türk öğretmenleri isteyeceği sözünü hatırlattığı haberinde, ‘’Dodon, bu talebini dile getirecek cesareti mi bulamadı? Üstelik Türk lider, bir de Dodon’a teşekkür etti.’’ ifadeleriyle Moldova liderine yüklendi.
MOLDOVA’NIN BAŞINA İŞ AÇAN OLAY
Moldova Orizont okullarında görev yapan 7 öğretmen, 6 Eylül 2018 sabahı, evlerinden ya da okul yolunda zor kullanılarak araçlara bindirilmiş ve bir gün sonra öğretmenlerin Türkiye’ye teslim edildiği ortaya çıkmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran’daki kararıyla, temel insan haklarını ihlal eden Moldova’yı para cezasına mahkum etmişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde resmi ziyaret için Ankara’ya gelen Moldova Cumhurbaşkanı Dodon’a, Türk öğretmenleri Türkiye’ye teslim ettiği için teşekkür etmişti. Erdoğan, düzenlenen ortak basın toplantısında Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesini talep etmişti.
[Necdet Çelik] 3.1.2020 [TR724]
30 Aralık’ta Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un Ankara ziyaretinde Erdoğan’ın gündeme getirdiği, ‘ülkedeki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devri’ konusu Moldova’da tartışmalara neden oldu. Siyaset ve medya dünyası ortak açıklama sırasında, Dodon’un sessiz kalmasını eleştirdi.
Beklenen açıklama Moldova Eğitim Bakanlığı’ndan geldi. Dün akşam saatlerinde yapılan açıklamada, Orizont okullarının özel girişim olduğuna vurgu yapılarak, devir formülün imkansızlığı dile getirildi. Unimedia haber portalının sorusunu cevaplayan Bakan Corneliu Popovici, ‘Biz bu okulların mülkiyet statüsü üzerinde baskı kuramayız. Zaten çoğunluk hisseleri yurt dışı kaynaklı.’’ dedi.
DODON’A SERT ELEŞTİRİLER
Moldova medyasındaki tartışmalar, okulların statüsüyle sınırlı kalmadı. Medyada yer alan değerlendirmelerde, ‘Türk öğretmenlerin kaçırılmasından haberi olmadığını’ defalarca yineleyen İgor Dodon’un, Ankara’da bu suçu üstlendiği ileri sürüldü. Muhalefetteki Liberal Parti’nin lideri Dorin Chirtoaca, daha da ileri giderek, halen Türkiye’de tatilde bulunan Dodon’un, ülkeye dönüşünde tutuklanması gerektiğini ileri sürdü.
Ankara’daki ortak basın toplantısında Erdoğan, Türk öğretmenleri teslim ettiği için Dodon’a teşekkür etmiş, Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devrini talep etmişti.
Ziarul National gazetesi ise, Ankara ziyareti öncesi Moldova cumhurbaşkanının, Erdoğan’dan Türk öğretmenleri isteyeceği sözünü hatırlattığı haberinde, ‘’Dodon, bu talebini dile getirecek cesareti mi bulamadı? Üstelik Türk lider, bir de Dodon’a teşekkür etti.’’ ifadeleriyle Moldova liderine yüklendi.
MOLDOVA’NIN BAŞINA İŞ AÇAN OLAY
Moldova Orizont okullarında görev yapan 7 öğretmen, 6 Eylül 2018 sabahı, evlerinden ya da okul yolunda zor kullanılarak araçlara bindirilmiş ve bir gün sonra öğretmenlerin Türkiye’ye teslim edildiği ortaya çıkmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran’daki kararıyla, temel insan haklarını ihlal eden Moldova’yı para cezasına mahkum etmişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde resmi ziyaret için Ankara’ya gelen Moldova Cumhurbaşkanı Dodon’a, Türk öğretmenleri Türkiye’ye teslim ettiği için teşekkür etmişti. Erdoğan, düzenlenen ortak basın toplantısında Moldova’daki Orizont okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesini talep etmişti.
[Necdet Çelik] 3.1.2020 [TR724]
AKP iktidarının 17 yılını analiz etti; Ekonomik ilerleme yok, gerileme var!
Ekonomist Mahfi Eğilmez, AKP’nin iktidarda geçirdiği 17 yılı ekonomik verilerle analiz etti. Eğilmez’in ortaya koyduğu veriler, “Tek başına iktidar istikrar demektir ve dolayısıyla ekonominin de istikrarlı olmasını sağlar.” sözünün doğru olmadığını da ispat ediyor. Buna göre AKP’den önceki 17 yıllık koalisyon döneminde GSYH 3,4 kat artmış. Ancak AKP dönemindeki artış 3,1 kat olarak kayıtlara geçmiş. Aynı şekilde kişi başına düşen milli gelir AKP’den önceki 17 yıllık dönemde 2,7 kat artarken, 2002-2019 yılları arasında 2,5 kat yükselmiş.
AKP DÖNEMİ, KOALİSYONUN GERİSİNDE KALDI
Mahfi Eğilmez, araştırmanın sonuç kısmında şu ifadeleri kullanıyor; “AKP’nin tek başına iktidarda olduğu 17 yılı önceki 17 yılla 8 temel gösterge aracılığıyla ve bir de dünyada GSYH ve kişi başına gelir sırası açısından karşılaştırdık. Bu karşılaştırmada enflasyon ve bütçe göstergeleri dışındaki 6 göstergede AKP iktidarının 17 yıllık döneminde elde edilen sonuçların önceki 17 yılda elde edilen sonuçlara göre oldukça geride kaldığını ve Türkiye’nin dünyadaki yerini yitirdiğini saptadık. Önceki 17 yılda 2 kriz ve bir deprem olmasına karşılık AKP döneminde 1 kriz olması, AKP’nin bu dönemde 61 milyar Dolar özelleştirme geliri elde ettiği, AKP iktidarı sırasında Türkiye’ye o döneme kadar giren doğrudan yabancı sermaye tutarının kat kat üzerinde sermaye girdiği de dikkate alınırsa hemen hemen hiçbir ilerleme olmadığı hatta bazı alanlarda gerilemeler olduğu ortaya çıkıyor.”
İŞTE MAHFİ EĞİLMEZ’İN O ANALİZİ…
[TR724] 3.1.2020
AKP DÖNEMİ, KOALİSYONUN GERİSİNDE KALDI
Mahfi Eğilmez, araştırmanın sonuç kısmında şu ifadeleri kullanıyor; “AKP’nin tek başına iktidarda olduğu 17 yılı önceki 17 yılla 8 temel gösterge aracılığıyla ve bir de dünyada GSYH ve kişi başına gelir sırası açısından karşılaştırdık. Bu karşılaştırmada enflasyon ve bütçe göstergeleri dışındaki 6 göstergede AKP iktidarının 17 yıllık döneminde elde edilen sonuçların önceki 17 yılda elde edilen sonuçlara göre oldukça geride kaldığını ve Türkiye’nin dünyadaki yerini yitirdiğini saptadık. Önceki 17 yılda 2 kriz ve bir deprem olmasına karşılık AKP döneminde 1 kriz olması, AKP’nin bu dönemde 61 milyar Dolar özelleştirme geliri elde ettiği, AKP iktidarı sırasında Türkiye’ye o döneme kadar giren doğrudan yabancı sermaye tutarının kat kat üzerinde sermaye girdiği de dikkate alınırsa hemen hemen hiçbir ilerleme olmadığı hatta bazı alanlarda gerilemeler olduğu ortaya çıkıyor.”
İŞTE MAHFİ EĞİLMEZ’İN O ANALİZİ…
[TR724] 3.1.2020
70 Harbiyeli öğrenciye müebbet hapis cezası
15 Temmuz’da darbe girişiminden habersiz şekilde otobüs ile İstanbul’a gönderilen 70 Harbiyeli öğrenci hakkında mahkemenin müebbet hapis cezası verdiği öğrenildi.
Tutuksuz yargılanan 70 Harbiyeli öğrenci ile ilgili bir ay önce yakalama kararı verilmişti.
“DARBE GİRİŞİMİNDEN HABERDAR OLDUKLARINA DAİR TEK BİR DELİL YOK”
Sosyal medyadan mahkeme kararına tepki gösteren öğrenci velileri şunları söyledi: “15 Temmuz günü Yalova eğitim kapından terör tehditi gerekçesi ile bu çocuklar İstanbul’a doğru yola çıkarıldı. TEM otoyolunda trafiğin sıkışması ile sabaha kadar hareket edemen her şeyden habersiz otobüsün içersinde beklediler. Sabah polisler gelip, sizi güvenli bir yere götüreceğiz diyene kadar ayaklarını yere bile basmadılar. Daha sonra bu çocuklar Ümraniye’de bir polis karakolunun bahçesine götürüldü ve gözaltı bile uygulanmadı saatlerce. Şimdi soruyorum bu kararı verenlere. Nasıl oluyor da hiçbir iletişim aracı olmayan bu çocuklar darbe girişimi gerekçesi ile müebbet hapis cezasına çarptırılıyor? 15 Temmuz günü Yalova eğitim kapına gelip çocukları yormayın dediği iddia edilen dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal hesap vermezken bu gececik çocuklar böyle bir cezaya çarptırılıyor? Tek bir delil gösterin bu çocukların darbeden haberdar olduklarına?”
“Bu kararlar hukuka aykırı!”
HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, karar tepkisini şu ifadelerle gösterdi: “Bu kararlar hukuka aykırı.! Somut, hukuki olmayan delillerle gûya yargılandılar, sonuçta ortaya çıkan bir yargısız infaz.! Genç bir öğrenci mi darbe kararı alabilir..!?”
Tutuksuz yargılanan 70 Harbiyeli öğrenci ile ilgili bir ay önce yakalama kararı verilmişti.
“DARBE GİRİŞİMİNDEN HABERDAR OLDUKLARINA DAİR TEK BİR DELİL YOK”
Sosyal medyadan mahkeme kararına tepki gösteren öğrenci velileri şunları söyledi: “15 Temmuz günü Yalova eğitim kapından terör tehditi gerekçesi ile bu çocuklar İstanbul’a doğru yola çıkarıldı. TEM otoyolunda trafiğin sıkışması ile sabaha kadar hareket edemen her şeyden habersiz otobüsün içersinde beklediler. Sabah polisler gelip, sizi güvenli bir yere götüreceğiz diyene kadar ayaklarını yere bile basmadılar. Daha sonra bu çocuklar Ümraniye’de bir polis karakolunun bahçesine götürüldü ve gözaltı bile uygulanmadı saatlerce. Şimdi soruyorum bu kararı verenlere. Nasıl oluyor da hiçbir iletişim aracı olmayan bu çocuklar darbe girişimi gerekçesi ile müebbet hapis cezasına çarptırılıyor? 15 Temmuz günü Yalova eğitim kapına gelip çocukları yormayın dediği iddia edilen dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal hesap vermezken bu gececik çocuklar böyle bir cezaya çarptırılıyor? Tek bir delil gösterin bu çocukların darbeden haberdar olduklarına?”
“Bu kararlar hukuka aykırı!”
HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, karar tepkisini şu ifadelerle gösterdi: “Bu kararlar hukuka aykırı.! Somut, hukuki olmayan delillerle gûya yargılandılar, sonuçta ortaya çıkan bir yargısız infaz.! Genç bir öğrenci mi darbe kararı alabilir..!?”
[TR724] 3.1.2020Bu kararlar hukuka aykırı.!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) January 3, 2020
Somut, hukuki olmayan delillerle gûya yargılandılar, sonuçta ortaya çıkan bir yargısız infaz.!
Genç bir öğrenci mi darbe kararı alabilir..!? pic.twitter.com/8DmeBlDuyR
Erdoğan’ın Libya planı | Artı-Eksi
Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici ve Metin Yıkar ile Artı-Eksi yeni yılın ilk programında ABD-Türkiye ilişkilerini, Erdoğan’ın Libya planını ve kapatılan Havuz gazetelerini masaya yatırdı.
Programda 2019 yılındaki gelişmeler değerlendirilerek, 2020’de Türkiye’yi nelerin beklediği analiz edildi.
İşte 2020’nin ilk Artı-Eksi programı:
[TR724] 3.1.2020
Programda 2019 yılındaki gelişmeler değerlendirilerek, 2020’de Türkiye’yi nelerin beklediği analiz edildi.
İşte 2020’nin ilk Artı-Eksi programı:
[TR724] 3.1.2020
Kadın cinayetleri, AKP rejimi döneminde yüzde 471 arttı!
TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) üyesi Necati Tığlı, AKP iktidarı döneminde kadın cinayetlerindeki artışları rakamlarla gözler önüne serdi. 2003 yılında 83 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü anlatan CHP Giresun Milletvekili Tığlı, geçtiğimiz yıl ise rakamın 474’e çıktığını anlattı. Tığlı, “Görüldüğü gibi 16 yıldaki dehşet verici artış yüzde 471 civarındadır.” dedi.
CHP Giresun Milletvekili Necati Tığlı, cinayet, tecavüz ve şiddet verileri, kadın hakları üzerine faaliyet gösteren örgütlerin dokümantasyonlarını inceleyerek Türkiye’de Kadın Cinayetleri, Cinsel Saldırılar ve Çocuk İstismarı Raporu’ hazırladı. Söz konusu rapor endişe verici rakamları gözler önüne serdi. Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan Tığlı, Türkiye’de kadınların erkekler tarafından öldürülmeye devam ettiğini anlattı. Tığlı, “2019 yılında 474 kadın öldürüldü. En az 166 kadın cinsel saldırıya uğradı ve yine en az 96 çocuk istismar edildi. Kadın cinayetleri her geçen yıl hızla arttı. 2016’da 329; 2017’de 409; 2018’de 440 ve 2019 yılında 474 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Oysa, Ak Partinin iktidara geldiği 2003 yılında bu sayı 83’tü. Görüldüğü gibi 16 yıldaki dehşet verici artış yüzde 471 civarındadır.” dedi.
CHP Giresun Milletvekili Necati Tığlı tarafından hazırlanan ve son 4 yılın verilerini toplayan kısa notlar ve yıllar itibariyle hazırlanmış grafikler şu şekilde:
01.01.2016 İLE 31.12.2019 TARİHLERİ ARASINDAKİ VERİLER
2016 YILINDA 329 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Yılın ilk altı ayında 152 kadın öldürülmüştür. Bu sayı azalması gerekirken yılın ikinci yarısı yüzde 14 artmış ve 177 olmuştur. 2016 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 329 olmuştur. Aynı yıl 350 kadın cinsel şiddete, 110 kadın da tecavüze uğramıştır.
2017 YILINDA 409 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Yılın ilk altı ayında 206 kadın öldürülmüştür. Bu sayı yılın ikinci yarısında 203’e düşmüş olsa da 2017 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 409 olmuştur. Bir önceki yıla göre yüzde 24.3 artmıştır. Aynı yıl 320 kadın cinsel şiddete, 154 kadın da tecavüze uğramıştır.
2018 YILINDA 440 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Bu yılın ilk altı ayı da aynı geçen yılın ilk altı ayı gibi olmuş ve 206 kadın öldürülmüştür. Bu sayı yılın ikinci yarısında yüzde 13 artmış ve maalesef 233 olmuştur. 2018 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 440 olmuştur. Bir önceki yıla göre yüzde 7.5 artmıştır. Aynı yıl 296 kadın cinsel şiddete, 140 kadın da tecavüze uğramıştır.
2019 YILINDA 474 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Yılın ilk altı ayında 214 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür. Bu sayı yılın ikinci yarısında yüzde 21.5 artmış ve 260 olmuştur. 2019 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 474 olmuştur. Bir önceki yıla göre artış yüzde 7.7 olmuştur. Aynı yıl 166 kadın cinsel saldırıya, 96 çocukta istismara uğramıştır.
2016, 2017, 2018 VE 2019 YILLARI
2003 yılında erkekler tarafından öldürülen kadın sayısı 83 iken, 2016 yılında bu sayı 329’dur. 2017 yılında 320’dir. 2018 yılında 440 ve 2019 yılında 474’dür. Tüm bu verileri dikkate aldığımızda 16 yıldaki dehşet verici artış, yüzde 471 civarında olmuştur. Geneli üzerine baktığımızda 1 Ocak 2016 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında en az 1652 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür. Aynı yıllar içinde en az 1132 kadın cinsel şiddete, en az 404 kadın tecavüze ve en az 96 çocuk (2019 yılı) istismara uğramıştır.
2002 İLE 2019 YILLARI ARASI
1.460 günde kadınlara yapılan eziyetler, tecavüzler, şiddet ve cinayetlerin genel tablosu aşağıda ki grafiklerde ele alınmıştır. Ancak bir başka gerçekliğin yaşandığı tablo ise 2002 ile 2019 yılları arasındaki verilerdir. Bu verilere göre 01.01.2002 ile 31.12.2009 yılları arasında kaç kadının öldürüldüğünü dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin kendisine yazılı olarak yanıtlandırılması istemiyle yöneltilen bir soru önergesine verdiği cevapta 4063 olarak açıklamıştır. Yine 01.01.2010 ile 31.12.2012 yılları arasında kaç kadının öldürüldüğünü dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin kendisine yazılı olarak yanıtlandırılması istemiyle yöneltilen bir soru önergesine verdiği cevapta 541 olarak belirtmiştir. 01.01.2013 ile 31.12.2019 yılları arasında öldürülen 2485 kadın için elde edilen veriler ise Kadın Cinayetleri, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yazılı ve görsel medyaya yansıyan çeşitli haberlerden derlenmiştir.
2006-2019 yılları arasında çocuklara yönelik cinsel istismar suçları 10 kat arttı. Çocuklara yönelik cinsel istismar suçundan 2006 yılında 2 bin 337 karar verilirken, bu rakam günümüzde 21 bin 518’i geçti (Acıbadem Suç ve Şiddeti Araştırma Merkezi Raporu).
[TR724] 3.1.2020
CHP Giresun Milletvekili Necati Tığlı, cinayet, tecavüz ve şiddet verileri, kadın hakları üzerine faaliyet gösteren örgütlerin dokümantasyonlarını inceleyerek Türkiye’de Kadın Cinayetleri, Cinsel Saldırılar ve Çocuk İstismarı Raporu’ hazırladı. Söz konusu rapor endişe verici rakamları gözler önüne serdi. Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan Tığlı, Türkiye’de kadınların erkekler tarafından öldürülmeye devam ettiğini anlattı. Tığlı, “2019 yılında 474 kadın öldürüldü. En az 166 kadın cinsel saldırıya uğradı ve yine en az 96 çocuk istismar edildi. Kadın cinayetleri her geçen yıl hızla arttı. 2016’da 329; 2017’de 409; 2018’de 440 ve 2019 yılında 474 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Oysa, Ak Partinin iktidara geldiği 2003 yılında bu sayı 83’tü. Görüldüğü gibi 16 yıldaki dehşet verici artış yüzde 471 civarındadır.” dedi.
CHP Giresun Milletvekili Necati Tığlı tarafından hazırlanan ve son 4 yılın verilerini toplayan kısa notlar ve yıllar itibariyle hazırlanmış grafikler şu şekilde:
01.01.2016 İLE 31.12.2019 TARİHLERİ ARASINDAKİ VERİLER
2016 YILINDA 329 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Yılın ilk altı ayında 152 kadın öldürülmüştür. Bu sayı azalması gerekirken yılın ikinci yarısı yüzde 14 artmış ve 177 olmuştur. 2016 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 329 olmuştur. Aynı yıl 350 kadın cinsel şiddete, 110 kadın da tecavüze uğramıştır.
2017 YILINDA 409 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Yılın ilk altı ayında 206 kadın öldürülmüştür. Bu sayı yılın ikinci yarısında 203’e düşmüş olsa da 2017 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 409 olmuştur. Bir önceki yıla göre yüzde 24.3 artmıştır. Aynı yıl 320 kadın cinsel şiddete, 154 kadın da tecavüze uğramıştır.
2018 YILINDA 440 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Bu yılın ilk altı ayı da aynı geçen yılın ilk altı ayı gibi olmuş ve 206 kadın öldürülmüştür. Bu sayı yılın ikinci yarısında yüzde 13 artmış ve maalesef 233 olmuştur. 2018 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 440 olmuştur. Bir önceki yıla göre yüzde 7.5 artmıştır. Aynı yıl 296 kadın cinsel şiddete, 140 kadın da tecavüze uğramıştır.
2019 YILINDA 474 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
Yılın ilk altı ayında 214 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür. Bu sayı yılın ikinci yarısında yüzde 21.5 artmış ve 260 olmuştur. 2019 yılı sonunda öldürülen kadın sayısı toplam 474 olmuştur. Bir önceki yıla göre artış yüzde 7.7 olmuştur. Aynı yıl 166 kadın cinsel saldırıya, 96 çocukta istismara uğramıştır.
2016, 2017, 2018 VE 2019 YILLARI
2003 yılında erkekler tarafından öldürülen kadın sayısı 83 iken, 2016 yılında bu sayı 329’dur. 2017 yılında 320’dir. 2018 yılında 440 ve 2019 yılında 474’dür. Tüm bu verileri dikkate aldığımızda 16 yıldaki dehşet verici artış, yüzde 471 civarında olmuştur. Geneli üzerine baktığımızda 1 Ocak 2016 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında en az 1652 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür. Aynı yıllar içinde en az 1132 kadın cinsel şiddete, en az 404 kadın tecavüze ve en az 96 çocuk (2019 yılı) istismara uğramıştır.
2002 İLE 2019 YILLARI ARASI
1.460 günde kadınlara yapılan eziyetler, tecavüzler, şiddet ve cinayetlerin genel tablosu aşağıda ki grafiklerde ele alınmıştır. Ancak bir başka gerçekliğin yaşandığı tablo ise 2002 ile 2019 yılları arasındaki verilerdir. Bu verilere göre 01.01.2002 ile 31.12.2009 yılları arasında kaç kadının öldürüldüğünü dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin kendisine yazılı olarak yanıtlandırılması istemiyle yöneltilen bir soru önergesine verdiği cevapta 4063 olarak açıklamıştır. Yine 01.01.2010 ile 31.12.2012 yılları arasında kaç kadının öldürüldüğünü dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin kendisine yazılı olarak yanıtlandırılması istemiyle yöneltilen bir soru önergesine verdiği cevapta 541 olarak belirtmiştir. 01.01.2013 ile 31.12.2019 yılları arasında öldürülen 2485 kadın için elde edilen veriler ise Kadın Cinayetleri, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yazılı ve görsel medyaya yansıyan çeşitli haberlerden derlenmiştir.
2006-2019 yılları arasında çocuklara yönelik cinsel istismar suçları 10 kat arttı. Çocuklara yönelik cinsel istismar suçundan 2006 yılında 2 bin 337 karar verilirken, bu rakam günümüzde 21 bin 518’i geçti (Acıbadem Suç ve Şiddeti Araştırma Merkezi Raporu).
[TR724] 3.1.2020
Türkiye’ye kaçırılan Harun Çelik, Vatan Emniyet’e götürüldü
MİT tarafından dün Arnavutluk’tan Türkiye’ye kaçırılan öğretmen Harun Çelik, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne teslim edildi.
MİT’in operasyonu’ diye ifade edilen hukuksuz kaçırma eylemi dün Arnavutluk göçmenlik bürosuna giden Harun Çelik’in buradaki görevli polislerle zorla havalimanına götürülmesiyle başladı. Arkadaşlarının çabasına rağmen bırakılmayan Çelik, tarifeli uçağa bindirilerek İstanbul’a gönderildi.
Türkiye’ye getirilen Harun Çelik, Sabiha Gökçen Havalimanı’nda polisine teslim edildi. ‘ByLock kullanıcısı’ olduğu iddia edilen Çelik İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne getirildi. Vatan Caddesi’nde bulunan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki işlemleri devam eden Çelik, buradaki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edileceği belirtiliyor.
Çocukları babaları için yardım istedi
Harun Çelik’in 3 çocuğu ise sosyal medyada yayınladıkları video ile dün akşam yetkililerden yardım istedi.
[TR724] 2.1.2020
MİT’in operasyonu’ diye ifade edilen hukuksuz kaçırma eylemi dün Arnavutluk göçmenlik bürosuna giden Harun Çelik’in buradaki görevli polislerle zorla havalimanına götürülmesiyle başladı. Arkadaşlarının çabasına rağmen bırakılmayan Çelik, tarifeli uçağa bindirilerek İstanbul’a gönderildi.
Türkiye’ye getirilen Harun Çelik, Sabiha Gökçen Havalimanı’nda polisine teslim edildi. ‘ByLock kullanıcısı’ olduğu iddia edilen Çelik İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne getirildi. Vatan Caddesi’nde bulunan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki işlemleri devam eden Çelik, buradaki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edileceği belirtiliyor.
Çocukları babaları için yardım istedi
Harun Çelik’in 3 çocuğu ise sosyal medyada yayınladıkları video ile dün akşam yetkililerden yardım istedi.
[TR724] 2.1.2020
OHAL Komisyonu “out”, hak, hukuk, adalet “in” [Av. Fikret Duran]
Her sene yılbaşında olduğu gibi bu sene de en çok konuşulan konulardan biri “2019’un en’leri”. Bana “2019 Türkiye’sini en iyi özetleyen söz” sorulacak olursa, cevabım İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun farklı zamanlarda iki kez sarf ettiği “Ben Anayasa Mahkemesi ile aynı gözlükten bakmıyorum. Bakmak zorunda mıyım?” ifadesidir. Soylu, hiç eğip bükmeden Anayasa’nın kendilerini bağlamadığını ifade etti. Sahip olduğu güçten cesareti alarak bu sözü söylemiş olduğu anlaşılıyor. Fakat, hiç akıllıca bir söz sarf etmediği çok açık.
İktidar, bu tutumunda yalnız değil elbette; Evrensel hukuku ve Anayasayı çiğneyen talimatları uygulatmak için, tüm devlet kurumlarını araçsallaştırmış durumda. OHAL Komisyonu da bu araçlardan biri. Kamudan ihraç edilenler ceza mahkemelerinde yargılanıp beraat etseler bile OHAL komisyonu bu kişileri görevlerine iade etmiyor. Çünkü yasaları değil, MİT ve Emniyet tarafından oluşturulan güvenlik soruşturması raporlarını ve parti teşkilatlarından gelen bilgileri referans alıyor. Somut verilere dayanmayan, objektif kriterlerden uzak ve gizli oluşturulan bu fişlemelerle yüzbinlerce insanın hayatı karartılıyor.
Güvenlik soruşturması denilen hukuksal sapıklık
Devlet kurumları doğumdan ölüme kadar, vatandaşlarla sıkı bir irtibat içinde. Devletin eylem ve işlemleri bireyler için doğrudan sonuçlar doğuruyor. Bunun yanı sıra devletin, en büyük işveren olması iktidar için “Nepotizm” in önemini bir kat daha arttırıyor. Adliyeden emniyete, eğitimden sağlığa, devletin tüm kurumlarında tam hakimiyet kurmayı hedefleyen AKP iktidarı, objektif ve adil olmayan yöntemlerle adam kayırma ve ayrımcılık yapmada zirveye yerleşti. Yandaş ve akrabalar devlet kadrolarına yerleştiriliyor, yandaşların makamları liyakat aranmaksızın hızla yükseltiliyor. Uzun zamandır, yandaş dışındakilerin kamuda bir işe girmesi neredeyse hayal.
İktidar, yaptığı ayrımcılıkları meşrulaştırmak için memuriyete giriş şartlarına “Güvenlik soruşturmasından geçmiş olmak” şartı da eklemişti. Bu düzenleme geçtiğimiz haftalarda Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Kararın gerekçesi okunduğunda aslında hükümete yönelik “Güvenlik soruşturmalarının kapsamını belirleyin, içini doldurun, ondan sonra yasalaştırın” mesajı verildiği anlaşılmaktaydı. Nitekim iptalin hemen ardından hükümet tarafından aynı konuda yeni bir yasa tasarısı oluşturulması, mesajın yerine ulaştığını göstermiş oldu. Fakat muhalefetin itirazları sayesinde tasarı “şimdilik” geri çekildi. Tasarı geri çekildi çekilmesine ama, “Güvenlik Soruşturması” denilen fişleme mekanizması üstelik OHAL kalkmış olmasına rağmen halen işletilmeye devam ediyor. Hükümet, yasal dayanağı olmamasına rağmen hukuka aykırı bu yöntemi terk edecek gibi de görünmüyor. Çünkü sınırsızca kullanabildiği bu yetki sayesinde kimseye hesap vermeden istediği kelleyi alabiliyor.
Güvenlik soruşturması kamu hizmetine girmeye önceden hak kazanmış kişilerin bu hakkının ellerinden alınmasında da kullanılmakta. Son 3 yıl içinde ağırlıklı olarak Kürt, Solcu, Alevi ve Gülen Hareketi sempatizanlarından oluşan 140 bin kamu çalışanı “terör örgütleri ile irtibat ve iltisaklı” olarak gösterilerek KHK’lara ekli listelerle afişe edilerek ihraç edildi. Bu kişiler terör örgütüne üye olmadığı gibi, üyelik ve iltisak iddiası da tamamen soyut idi. Gizli yürütülen istihbari soruşturmalarla, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan, haklarında soruşturma açılmadan, savunma hakkı verilmeden, yargı yolu dahi kapatılarak ihraç edildiler. Korkunç yanlış ve yalan ifadelerle belirlenen bu boş kriterler kural haline getirildiğinden, adalet memleketten kaybolup gidiyor.
İhraçlara bakıldığında, insanların okuduğu dergi ve gazete, evinde izlediği televizyon kanalları, kendisinin veya aile fertlerinin üye olduğu siyasi parti, anne/babasının geçmişte bir gösteri veya yürüyüşe katılıp katılmadıkları, sosyal medyada kimleri takip ettiği, hangi mesajları paylaştığı veya beğendiği, hangi derneğe üye olduğu, hangi yardım kuruluşuna bağışta bulunduğu, hakkında soruşturma bulunan birileriyle geçmişte telefon konuşması bulunup bulunmadığı, evine kimlerin gelip gittiği gibi suçlulukla ilgisi olmayan davranışların ihraç sebebi olarak yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Hepsinin ortak özelliği, bunların hiç biri suç olmasa da, yapanların iktidarın hoşlanmadığı kişiler olması. Örneğin; Barış bildirisine imza atan akademisyenler, polisin kötü muamelesini eleştiren twit atan bir öğretmen, hakkında CİMER’e şikayet giden bir memur, “işkenceciler yargılansın” diyen bir doktor, hukuk dışı bir iş yapmış gibi cezalandırılarak ihraç edildi. Üstelik iktidarın “sakıncalı” olarak damgaladığı bu kişiler özel sektörde dahi çalışamaz hale getirildi.
Güvenlik soruşturmaları ile yapılan tasarrufların hukuka aykırılığı konusunda hiç bir tereddüt bulunmuyor. Çünkü Anayasal hükümlerle bağdaşabilirliği bulunmuyor; Anayasa’da düzenlenen ‘Ayrımcılık yasağı’nı, ‘Çalışma Hakkı’nı, ‘Herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı’nı, ‘Kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı’nı, ‘Temel hak ve hürriyetlerin yalnızca kanunla sınırlanabileceği kuralı’nı ve, ‘Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin atanmalarının ancak kanunla düzenlenebileceği kuralı’nı ihlal ediyor.
Güvenlik soruşturmaları Türkiye’nin otoriterleştiği dönemlerinde muhaliflere ait hak ve özgürlüklere el koyma yöntemi olarak yoğun olarak kullanılagelmiştir.
Örneğin, 12 Eylül sıkıyönetim rejimi dört buçuk milyon insanı fişledi. Bunların bir milyon yedi yüz bini güvenlik soruşturmasına muhatap oldu. 1402 sayılı sıkıyönetim kanunu ile binlerce kamu çalışanı işlerinden atıldı. Üniversitede kendilerinden ders aldığım hocalarım Çetin Özek, Hüseyin Hatemi ve Bülent Tanör bu yasa ile atılıp, sonra üniversiteye geri dönenler arasındaydı. 1402 sayılı yasa daha çok üniversite öğretim üyeleri ile özdeşleşse de ilkokul öğretmenlerinden sanatçılara çok farklı kamu çalışanlarını hedef aldı.
28 Şubat döneminde de milyonlarca insan namaz kıldığı, eşi başörtülü olduğu, içki içmediği hatta evinde televizyon bulunmadığı için fişlendi.
AKP uygulamaları, 12 Eylül ve 28 Şubat uygulamalarını dahi aratır oldu. Çünkü o dönemlerde hak aranabilmekteydi, özel sektörde iş yapılabiliyordu, yurt dışına çıkılabiliyordu, insanlar toplanıp örgütlenebiliyordu, basın açıklaması yapılabiliyordu. En önemlisi, güvenlik soruşturmaları ile hakları elinden alınan ya da hakları hiç verilmeyen kişiler yargıya başvurarak sonuç elde edebiliyordu. Geçmişteki yargı kararları bugünkünün aksine, çoğunlukla güvenlik soruşturması uygulamalarının aleyhinde verilmekteydi.
Otoriterleşme dönemlerinde hak ve özgürlükleri gasp edilenler, bir süre sonra haklarına kavuşmuşlar. OHAL KHK’ları ile mağdur edilenler de, yakın gelecekte muhakkak haklarına kavuşacaklar. Zira hep böyle olmuş. KHK’lıların yapması gereken, umut ve mücadelelerini sonuna kadar koruyabilmek. Ve en önemlisi, kendisi dışındakini dışlamadan iktidarın işine gelen ‘ötekileştirme’ tuzağına düşmemek…
[Av. Fikret Duran] 3.1.2020 [TR724]
İktidar, bu tutumunda yalnız değil elbette; Evrensel hukuku ve Anayasayı çiğneyen talimatları uygulatmak için, tüm devlet kurumlarını araçsallaştırmış durumda. OHAL Komisyonu da bu araçlardan biri. Kamudan ihraç edilenler ceza mahkemelerinde yargılanıp beraat etseler bile OHAL komisyonu bu kişileri görevlerine iade etmiyor. Çünkü yasaları değil, MİT ve Emniyet tarafından oluşturulan güvenlik soruşturması raporlarını ve parti teşkilatlarından gelen bilgileri referans alıyor. Somut verilere dayanmayan, objektif kriterlerden uzak ve gizli oluşturulan bu fişlemelerle yüzbinlerce insanın hayatı karartılıyor.
Güvenlik soruşturması denilen hukuksal sapıklık
Devlet kurumları doğumdan ölüme kadar, vatandaşlarla sıkı bir irtibat içinde. Devletin eylem ve işlemleri bireyler için doğrudan sonuçlar doğuruyor. Bunun yanı sıra devletin, en büyük işveren olması iktidar için “Nepotizm” in önemini bir kat daha arttırıyor. Adliyeden emniyete, eğitimden sağlığa, devletin tüm kurumlarında tam hakimiyet kurmayı hedefleyen AKP iktidarı, objektif ve adil olmayan yöntemlerle adam kayırma ve ayrımcılık yapmada zirveye yerleşti. Yandaş ve akrabalar devlet kadrolarına yerleştiriliyor, yandaşların makamları liyakat aranmaksızın hızla yükseltiliyor. Uzun zamandır, yandaş dışındakilerin kamuda bir işe girmesi neredeyse hayal.
İktidar, yaptığı ayrımcılıkları meşrulaştırmak için memuriyete giriş şartlarına “Güvenlik soruşturmasından geçmiş olmak” şartı da eklemişti. Bu düzenleme geçtiğimiz haftalarda Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Kararın gerekçesi okunduğunda aslında hükümete yönelik “Güvenlik soruşturmalarının kapsamını belirleyin, içini doldurun, ondan sonra yasalaştırın” mesajı verildiği anlaşılmaktaydı. Nitekim iptalin hemen ardından hükümet tarafından aynı konuda yeni bir yasa tasarısı oluşturulması, mesajın yerine ulaştığını göstermiş oldu. Fakat muhalefetin itirazları sayesinde tasarı “şimdilik” geri çekildi. Tasarı geri çekildi çekilmesine ama, “Güvenlik Soruşturması” denilen fişleme mekanizması üstelik OHAL kalkmış olmasına rağmen halen işletilmeye devam ediyor. Hükümet, yasal dayanağı olmamasına rağmen hukuka aykırı bu yöntemi terk edecek gibi de görünmüyor. Çünkü sınırsızca kullanabildiği bu yetki sayesinde kimseye hesap vermeden istediği kelleyi alabiliyor.
Güvenlik soruşturması kamu hizmetine girmeye önceden hak kazanmış kişilerin bu hakkının ellerinden alınmasında da kullanılmakta. Son 3 yıl içinde ağırlıklı olarak Kürt, Solcu, Alevi ve Gülen Hareketi sempatizanlarından oluşan 140 bin kamu çalışanı “terör örgütleri ile irtibat ve iltisaklı” olarak gösterilerek KHK’lara ekli listelerle afişe edilerek ihraç edildi. Bu kişiler terör örgütüne üye olmadığı gibi, üyelik ve iltisak iddiası da tamamen soyut idi. Gizli yürütülen istihbari soruşturmalarla, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan, haklarında soruşturma açılmadan, savunma hakkı verilmeden, yargı yolu dahi kapatılarak ihraç edildiler. Korkunç yanlış ve yalan ifadelerle belirlenen bu boş kriterler kural haline getirildiğinden, adalet memleketten kaybolup gidiyor.
İhraçlara bakıldığında, insanların okuduğu dergi ve gazete, evinde izlediği televizyon kanalları, kendisinin veya aile fertlerinin üye olduğu siyasi parti, anne/babasının geçmişte bir gösteri veya yürüyüşe katılıp katılmadıkları, sosyal medyada kimleri takip ettiği, hangi mesajları paylaştığı veya beğendiği, hangi derneğe üye olduğu, hangi yardım kuruluşuna bağışta bulunduğu, hakkında soruşturma bulunan birileriyle geçmişte telefon konuşması bulunup bulunmadığı, evine kimlerin gelip gittiği gibi suçlulukla ilgisi olmayan davranışların ihraç sebebi olarak yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Hepsinin ortak özelliği, bunların hiç biri suç olmasa da, yapanların iktidarın hoşlanmadığı kişiler olması. Örneğin; Barış bildirisine imza atan akademisyenler, polisin kötü muamelesini eleştiren twit atan bir öğretmen, hakkında CİMER’e şikayet giden bir memur, “işkenceciler yargılansın” diyen bir doktor, hukuk dışı bir iş yapmış gibi cezalandırılarak ihraç edildi. Üstelik iktidarın “sakıncalı” olarak damgaladığı bu kişiler özel sektörde dahi çalışamaz hale getirildi.
Güvenlik soruşturmaları ile yapılan tasarrufların hukuka aykırılığı konusunda hiç bir tereddüt bulunmuyor. Çünkü Anayasal hükümlerle bağdaşabilirliği bulunmuyor; Anayasa’da düzenlenen ‘Ayrımcılık yasağı’nı, ‘Çalışma Hakkı’nı, ‘Herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı’nı, ‘Kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı’nı, ‘Temel hak ve hürriyetlerin yalnızca kanunla sınırlanabileceği kuralı’nı ve, ‘Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin atanmalarının ancak kanunla düzenlenebileceği kuralı’nı ihlal ediyor.
Güvenlik soruşturmaları Türkiye’nin otoriterleştiği dönemlerinde muhaliflere ait hak ve özgürlüklere el koyma yöntemi olarak yoğun olarak kullanılagelmiştir.
Örneğin, 12 Eylül sıkıyönetim rejimi dört buçuk milyon insanı fişledi. Bunların bir milyon yedi yüz bini güvenlik soruşturmasına muhatap oldu. 1402 sayılı sıkıyönetim kanunu ile binlerce kamu çalışanı işlerinden atıldı. Üniversitede kendilerinden ders aldığım hocalarım Çetin Özek, Hüseyin Hatemi ve Bülent Tanör bu yasa ile atılıp, sonra üniversiteye geri dönenler arasındaydı. 1402 sayılı yasa daha çok üniversite öğretim üyeleri ile özdeşleşse de ilkokul öğretmenlerinden sanatçılara çok farklı kamu çalışanlarını hedef aldı.
28 Şubat döneminde de milyonlarca insan namaz kıldığı, eşi başörtülü olduğu, içki içmediği hatta evinde televizyon bulunmadığı için fişlendi.
AKP uygulamaları, 12 Eylül ve 28 Şubat uygulamalarını dahi aratır oldu. Çünkü o dönemlerde hak aranabilmekteydi, özel sektörde iş yapılabiliyordu, yurt dışına çıkılabiliyordu, insanlar toplanıp örgütlenebiliyordu, basın açıklaması yapılabiliyordu. En önemlisi, güvenlik soruşturmaları ile hakları elinden alınan ya da hakları hiç verilmeyen kişiler yargıya başvurarak sonuç elde edebiliyordu. Geçmişteki yargı kararları bugünkünün aksine, çoğunlukla güvenlik soruşturması uygulamalarının aleyhinde verilmekteydi.
Otoriterleşme dönemlerinde hak ve özgürlükleri gasp edilenler, bir süre sonra haklarına kavuşmuşlar. OHAL KHK’ları ile mağdur edilenler de, yakın gelecekte muhakkak haklarına kavuşacaklar. Zira hep böyle olmuş. KHK’lıların yapması gereken, umut ve mücadelelerini sonuna kadar koruyabilmek. Ve en önemlisi, kendisi dışındakini dışlamadan iktidarın işine gelen ‘ötekileştirme’ tuzağına düşmemek…
[Av. Fikret Duran] 3.1.2020 [TR724]
Şeytanın dört taraftan gelmesi ve atf-ı cürümler [Prof. Dr. Osman Şahin]
Daha önce Şeytanın çok profesyonel olmasından bahsetmiştik. Bu böyle olduğu gibi, bu düşmanın içimizdeki işbirlikçisi olan nefislerimiz de çok yaralı, türlü türlü hastalıklarla müptela ve perişan bir haldedir. Üstad Hazretleri `Ahireti bildikleri halde dünyayı ahirete tercih ederler” ayet-i kerimesinin hem ebced hesaplarıyla, hem de manasıyla bu asra baktığını ifade etmektedirler. Bu asrın manevi açıdan çok problemli olduğuna ayet-i kerime de vurgu yapılmaktadır. Manevi bir meclisde Üstad’a “Ey felâket ve helâket asrının adamı” hitabında belirtildiği gibi, felaketlerin ve helaketlerin birbirini takip ettiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Üstad Hazretleri bu zamanı çok güzel tasvir ettikleri bir yerde şöyle ifade etmektedirler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’caziyle o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.”
Şeytan’ın her cihetten saldırması…
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Ayette Şeytan insanlara dört cihetten saldıracağını söylüyor, bunu nasıl anlamalıyız?” sorusuna cevap verdiği yazısında şu iki rivayeti paylaşmaktadırlar: “Ayette dört cihetin zikri, şeytanın vesvese verme gayretindeki ciddiyete işaret içindir. Yani o, mümkün olan her cihetten geleceğini söylemektedir. Peygamber Efendimizden (sav) nakledilen şu hadis-i şerif de bunun tefsiri gibidir:
“Şeytan, Ademoğlu için İslam yolunda oturur ve: “Babalarının dinini terk mi edeceksin?” der! O da şeytana isyan edip Müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve “Yerini yurdunu terkedersen garip kalırsın.” der. Mü’min yine onu dinlemez ve hicret eder sonra cihad yolu üzerinde durur, o muhacir mü’mine “Savaşa gidersen öldürülürsün, malını taksim, karını nikah ederler.” der. O da bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder.
İşte bu haber, şeytanın vesvese verme konusunda mümkün olan her yolu denediğini göstermektedir. Dört cihetin zikredilip, üst ve altın zikredilmemesindeki hikmet ise, insanın ruhî saadetlerinin gitmesini tevlid edecek kuvvelerin, bedenin zikrolunan yerlerine yerleştirilmesi sebebiyledir.
Ayrıca şöyle bir rivayet de vardır: Şeytan bu sözü söyleyip dört ciheti sayınca, melekler, insanlara acıyıp Cenab-ı Hakk’a şu niyazda bulunurlar: “Ey Rabbimiz! Eğer şeytan onları bu dört cihetten istilaya kalkarsa insanlar nasıl kurtulacaklar!.” Bunun üzerine Cenab-ı Hakk da onlara şu hitapta bulunur: “İnsan için iki yön kaldı: Üst ve alt. Saygı ile ellerini yukarıya doğru kaldırır; dua ve huşu ile alnını yere koyarak secde ederse, onun yetmiş senelik günahını affederim.””
Bu kadar şartların aleyhimizde içtima ettiği bir ortamda ayakta kalabilmemizin yolu bu iki hususla mümkündür. Kul, kendi acz ve fakrını idrak içerisinde başı yerde ve her şeye gücü kuvveti yeten Kudret-i Sonsuz’a ve bütün sebepler elinde olan Müsebbibül Esbab’a teveccüh etmek suretiyle menzil-i maksuduna varacaktır.
Şeytanın kullandığı taktiklerden önemli bir kısmı Üstad Hazretleri tarafından Hücümat-ı Sitte risalesinde ele alınmıştır.
Havf/Korku damarı ve ümitsizliğe düşürme…
Bunlardan bir tanesi de insanlarda olan havf/korku damarının kullanılmasıdır. Korku damarı, günümüzdeki şer şebekelerinin de kullandıkları bir yoldur. Bu damarı hem söylemleriyle hem de icraatlarıyla sürekli beslemek suretiyle insanları gittikleri hak yoldan vazgeçirmeye çalışmaktadırlar. Sürekli olarak hizmet insanlarına yapılan cadı avı, açlık, susuzluk, hapis ve işkenceler ile tehdit etmeleri hep bu amaca yöneliktir. Benzer şekilde yurt dışında bulunan insanların bile bir şekilde kaçırılarak Türkiye’ye getirilmeye çalışılması ve her türlü haklardan mahrum edilen insanların yurt dışına çıkmalarına izin verilmemesi de bu kategoride ele alınmalıdır.
İşin ilginç olan tarafı ise, dünyada ülkenin itibarını sarsmasına rağmen, yapılan hak ve hukuk ihlallerinin dünya kamuoyunda ülkeyi çok zor durumda bırakmasına rağmen, yapılan bu zülümlerin alenen işlenilmesi ve devleti en üst seviyede temsil eden makamların resmi beyanlarına kadar girmesidir. Üstelik bu durum bir iki defaya mahsus da değildir ve sürekli olarak tekrar edilmektedir.
Bilinçli ve bir program dahilinde gerçekleştirdikleri bu muameleler ile hizmet insanlarını ümitsizliğe düşürmek, kuvveyi maneviyelerini sarsmak ve korku damarının da yardımıyla davalarından vazgeçirmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları zülümleri değişik meclislerde, toplantılarda, bazen de medyada hikaye etmektedirler.
Bu zülümlere maruz kalan hizmet gönüllülerinin yaşadıkları mağduriyetleri dile getirmek suretiyle bütün dünyaya duyurmaları, bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaları ve bu şekilde bir çözüme ulaşılabilmesi adına gayretleri tabi ki çok önemlidir ve gereklidir. Fakat yukarıda ifade edilen şer şebekelerinin uygulamakta oldukları taktiğin de farkında olarak bunu yapmaları gerekmektedir. Bu hususta kullanılacak dil ve hadiseleri takdim şekli oldukça önemlidir. Bu hadislerin paylaşılması adına kullanılan dil insanların ümitlerini kıracak şekilde olmamalıdır. Menfiliklerin paylaşıldığı yerlerde ümitleri de kamçılayacak bir takım beyanlar kullanılmalı, yer yer hadiselerin perde arkasına da dikkat çekilmelidir. İnsanların kuvvey-i maneviyelerini sarsmayacak kelimeler seçilmesine dikkat edilmeli, maksada hizmet etmeyen ama muhatablarında zarara neden olabilecek detaylardan kaçınılmalıdır.
Atf-ı cürümler hortlağı!..
Diğer taraftan hadiselerin meydana getirdiği hislerin etkisiyle atf-ı cürümlere girmekten ve bu şekilde musibetleri ikileştirmekten uzak durulmalıdır. Tevfik-i ilahin en mühim bir sebebi olan vifak ve ittifakımızı sarsacak şekilde beyanlarda bulunulmamalıdır.
Hocaefendi bamtellerinde bu hususların üzerinde çok önemli tahşidat yapmaktadırlar: “Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!”
Hocaefendi bu durumlarda kenetlenmek gerektiğinden ve bunun tevfik-i İlahînin en büyük bir vesilesi olduğunu ifade ettikten sonra aynı konuyu şöyle devam ettirirler: “Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.”
Hocaefendi, Şeytanın bu durumları nasıl kendi lehine kullandığını da çok enfes bir şekilde ele almaktadırlar: “Şimdi Şeytan, “Yahu iyi bir fırsat, tam; şimdi ben bu insanlarda atf-ı cürüm duygusunu tetiklemeliyim! Elimde hazır körük var, vesvese körüğü var; bu körük ile bunların üzerine gitmeliyim, o ateşe benzin sıkmalıyım. Bunlara, birbirlerini tecrim ettirmeli; ‘Senin yüzünden oldu! Bu iki tane, üç tane Süfyân ikna edilemez miydi? Yaptığımız şeylerden bazıları onların adına yapılamaz mıydı? Bazı yerlerde bir-iki tane filo onlara verilemez miydi? Bir-iki yerde onların adı bayraklaştırılamaz mıydı?’ demek suretiyle makul gibi şeyler söyletmeliyim.” der. Dürtükler şeytan… “Yahu ben bu hazır tabloyu çok iyi değerlendiririm. Nasıl değerlendiririm? Bu defa da mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, muzdarriyete, mutazarrıriyete -diyeyim-, mahrumiyete, mütezelliliyete (tezellül yaşamaya, münkesiratü’l-kulûb olmaya) maruz kalmışlar. Hazır bu türlü şeylere maruz kalmışlarken diğer arkadaşlarına, hususiyle başlarındaki büyüklerine, serkârlarına karşı bunları ayaklandırmalıyım! Sürekli bunların aleyhinde onları dürtmeliyim, konuşturmalıyım!” falan… Böyle bir pozisyonu değerlendirebilir, hafizanallah..”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 3.1.2020 [TR724]
Üstad Hazretleri bu zamanı çok güzel tasvir ettikleri bir yerde şöyle ifade etmektedirler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’caziyle o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.”
Şeytan’ın her cihetten saldırması…
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Ayette Şeytan insanlara dört cihetten saldıracağını söylüyor, bunu nasıl anlamalıyız?” sorusuna cevap verdiği yazısında şu iki rivayeti paylaşmaktadırlar: “Ayette dört cihetin zikri, şeytanın vesvese verme gayretindeki ciddiyete işaret içindir. Yani o, mümkün olan her cihetten geleceğini söylemektedir. Peygamber Efendimizden (sav) nakledilen şu hadis-i şerif de bunun tefsiri gibidir:
“Şeytan, Ademoğlu için İslam yolunda oturur ve: “Babalarının dinini terk mi edeceksin?” der! O da şeytana isyan edip Müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve “Yerini yurdunu terkedersen garip kalırsın.” der. Mü’min yine onu dinlemez ve hicret eder sonra cihad yolu üzerinde durur, o muhacir mü’mine “Savaşa gidersen öldürülürsün, malını taksim, karını nikah ederler.” der. O da bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder.
İşte bu haber, şeytanın vesvese verme konusunda mümkün olan her yolu denediğini göstermektedir. Dört cihetin zikredilip, üst ve altın zikredilmemesindeki hikmet ise, insanın ruhî saadetlerinin gitmesini tevlid edecek kuvvelerin, bedenin zikrolunan yerlerine yerleştirilmesi sebebiyledir.
Ayrıca şöyle bir rivayet de vardır: Şeytan bu sözü söyleyip dört ciheti sayınca, melekler, insanlara acıyıp Cenab-ı Hakk’a şu niyazda bulunurlar: “Ey Rabbimiz! Eğer şeytan onları bu dört cihetten istilaya kalkarsa insanlar nasıl kurtulacaklar!.” Bunun üzerine Cenab-ı Hakk da onlara şu hitapta bulunur: “İnsan için iki yön kaldı: Üst ve alt. Saygı ile ellerini yukarıya doğru kaldırır; dua ve huşu ile alnını yere koyarak secde ederse, onun yetmiş senelik günahını affederim.””
Bu kadar şartların aleyhimizde içtima ettiği bir ortamda ayakta kalabilmemizin yolu bu iki hususla mümkündür. Kul, kendi acz ve fakrını idrak içerisinde başı yerde ve her şeye gücü kuvveti yeten Kudret-i Sonsuz’a ve bütün sebepler elinde olan Müsebbibül Esbab’a teveccüh etmek suretiyle menzil-i maksuduna varacaktır.
Şeytanın kullandığı taktiklerden önemli bir kısmı Üstad Hazretleri tarafından Hücümat-ı Sitte risalesinde ele alınmıştır.
Havf/Korku damarı ve ümitsizliğe düşürme…
Bunlardan bir tanesi de insanlarda olan havf/korku damarının kullanılmasıdır. Korku damarı, günümüzdeki şer şebekelerinin de kullandıkları bir yoldur. Bu damarı hem söylemleriyle hem de icraatlarıyla sürekli beslemek suretiyle insanları gittikleri hak yoldan vazgeçirmeye çalışmaktadırlar. Sürekli olarak hizmet insanlarına yapılan cadı avı, açlık, susuzluk, hapis ve işkenceler ile tehdit etmeleri hep bu amaca yöneliktir. Benzer şekilde yurt dışında bulunan insanların bile bir şekilde kaçırılarak Türkiye’ye getirilmeye çalışılması ve her türlü haklardan mahrum edilen insanların yurt dışına çıkmalarına izin verilmemesi de bu kategoride ele alınmalıdır.
İşin ilginç olan tarafı ise, dünyada ülkenin itibarını sarsmasına rağmen, yapılan hak ve hukuk ihlallerinin dünya kamuoyunda ülkeyi çok zor durumda bırakmasına rağmen, yapılan bu zülümlerin alenen işlenilmesi ve devleti en üst seviyede temsil eden makamların resmi beyanlarına kadar girmesidir. Üstelik bu durum bir iki defaya mahsus da değildir ve sürekli olarak tekrar edilmektedir.
Bilinçli ve bir program dahilinde gerçekleştirdikleri bu muameleler ile hizmet insanlarını ümitsizliğe düşürmek, kuvveyi maneviyelerini sarsmak ve korku damarının da yardımıyla davalarından vazgeçirmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları zülümleri değişik meclislerde, toplantılarda, bazen de medyada hikaye etmektedirler.
Bu zülümlere maruz kalan hizmet gönüllülerinin yaşadıkları mağduriyetleri dile getirmek suretiyle bütün dünyaya duyurmaları, bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaları ve bu şekilde bir çözüme ulaşılabilmesi adına gayretleri tabi ki çok önemlidir ve gereklidir. Fakat yukarıda ifade edilen şer şebekelerinin uygulamakta oldukları taktiğin de farkında olarak bunu yapmaları gerekmektedir. Bu hususta kullanılacak dil ve hadiseleri takdim şekli oldukça önemlidir. Bu hadislerin paylaşılması adına kullanılan dil insanların ümitlerini kıracak şekilde olmamalıdır. Menfiliklerin paylaşıldığı yerlerde ümitleri de kamçılayacak bir takım beyanlar kullanılmalı, yer yer hadiselerin perde arkasına da dikkat çekilmelidir. İnsanların kuvvey-i maneviyelerini sarsmayacak kelimeler seçilmesine dikkat edilmeli, maksada hizmet etmeyen ama muhatablarında zarara neden olabilecek detaylardan kaçınılmalıdır.
Atf-ı cürümler hortlağı!..
Diğer taraftan hadiselerin meydana getirdiği hislerin etkisiyle atf-ı cürümlere girmekten ve bu şekilde musibetleri ikileştirmekten uzak durulmalıdır. Tevfik-i ilahin en mühim bir sebebi olan vifak ve ittifakımızı sarsacak şekilde beyanlarda bulunulmamalıdır.
Hocaefendi bamtellerinde bu hususların üzerinde çok önemli tahşidat yapmaktadırlar: “Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!”
Hocaefendi bu durumlarda kenetlenmek gerektiğinden ve bunun tevfik-i İlahînin en büyük bir vesilesi olduğunu ifade ettikten sonra aynı konuyu şöyle devam ettirirler: “Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.”
Hocaefendi, Şeytanın bu durumları nasıl kendi lehine kullandığını da çok enfes bir şekilde ele almaktadırlar: “Şimdi Şeytan, “Yahu iyi bir fırsat, tam; şimdi ben bu insanlarda atf-ı cürüm duygusunu tetiklemeliyim! Elimde hazır körük var, vesvese körüğü var; bu körük ile bunların üzerine gitmeliyim, o ateşe benzin sıkmalıyım. Bunlara, birbirlerini tecrim ettirmeli; ‘Senin yüzünden oldu! Bu iki tane, üç tane Süfyân ikna edilemez miydi? Yaptığımız şeylerden bazıları onların adına yapılamaz mıydı? Bazı yerlerde bir-iki tane filo onlara verilemez miydi? Bir-iki yerde onların adı bayraklaştırılamaz mıydı?’ demek suretiyle makul gibi şeyler söyletmeliyim.” der. Dürtükler şeytan… “Yahu ben bu hazır tabloyu çok iyi değerlendiririm. Nasıl değerlendiririm? Bu defa da mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, muzdarriyete, mutazarrıriyete -diyeyim-, mahrumiyete, mütezelliliyete (tezellül yaşamaya, münkesiratü’l-kulûb olmaya) maruz kalmışlar. Hazır bu türlü şeylere maruz kalmışlarken diğer arkadaşlarına, hususiyle başlarındaki büyüklerine, serkârlarına karşı bunları ayaklandırmalıyım! Sürekli bunların aleyhinde onları dürtmeliyim, konuşturmalıyım!” falan… Böyle bir pozisyonu değerlendirebilir, hafizanallah..”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 3.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Dolmanın ırkı yoktur! [Alper Ender Fırat]
70’li yıllarda bir Anadolu kentinde geçen çocukluğumdan hiç unutmadığım bir fotoğraf karesi var gözümün önünde. Annem, annemin kuzenleri, Ermeni Elmas Teyze ve birkaç komşu daha avluda yemek yapıyorlar.
Evimizin geniş sayılabilecek avlusunda, asmanın altında, yaz ayları için oluşturulmuş geçici mutfakta kadınlar haftanın belirli günlerinde bir araya gelir yemek yapar ya da kışlıklar hazırlardı. Yanlış hatırlamıyorsam bu ritüel farklı günlerde diğer evlerde tekrar ederdi.
O gün ekşili küfte yapıyorlar diye aklımda kalmış. Nedendir bilmiyorum o fotoğraf, çocukluk hatıralarım arasında hafızamda en çok yer edenlerden biridir. Belki de çok sık tekrar etmesindendi bu kalın iz. Aynı mahallede, hatta aynı sokakta oturan Ermeni, Türk, Kürt, Sünni, Alevi kadınlar beraberce yiyecek hazırlarlardı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Günlük yemekleri yaparken ya da salça, erik ekşisi, pekmez, tarhana, kurutma gibi kışlıklar hazırlanırken bir tecrübe aktarımı ve kültür değişimi yaşanırdı.
Bugün nerede, ‘dolma Ermeni yemeği, cacık Rum yemeği, musakka Türk yemeği’ gibi laflar duysam o fotoğraf gözümün önüne gelir ve istemsiz gülme tutar beni.
Rahmetli annemin dolma yapmayı hangi Ermeni’den, cacık yapmayı hangi Rum’dan öğrendiğini merak etmeye başlarım. Ya da kiraz yaprağından yaptığı ve üzerine sulu bir sos döktüğü sarmayı, ve buna benzer onlarca farklı yemeği ona hangi ırkın öğrettiğini çok merak ederim.
Şöyle mi oluyordu acaba Ermeniler, Kürtler, Aleviler, Rumlar ya da Araplar mahallelerinde bir şey buluyor, diğerleri bakıp öğreniyor muydu? Ya da Ermeniler Türk mahallesine gelip saç üzerinde ekmek nasıl yapılır bakıp gidip kendi mahallesinde Türk ekmeği mi yapıyorlardı?
Yok işte öyle olmuyordu! Araya ırkçılık virüsünün girmesinden on seneler sonrasında bile, her biri farklı aidiyette olan kadınlar oturup yemekleri beraber yapıyorlardı.
Gizli ya da açıktan milliyetçilik yapan herkese soruyorum, yüzlerce yıl aynı coğrafyada büyük oranda kavgasız, gürültüsüz yaşayan Türklerin, Kürtlerin, Ermeni, Arap ya da Süryanilerin bir yemeğe tek başına sahibi olması mümkün müdür?
Ne abartıyorsun, sanki atomu mu birlikte parçaladılar? Diyenler çıkabilir. Bence ortak kültür üretmek atomu parçalamaktan daha önemli. Yemek de ortak kültürün göstergelerinden biri.
Mesela geçmiş yüzyıllarda bu havzanın temel içeceği olan kahve, bugün nasıl adlandırılıyor? Milli devletler ortaya çıktıktan sonra, tamamen aynı şekilde yapılan kahveyi Türkiye’de içtiğinizde Türk Kahvesi, Yunanistan’da içtiğinizde Grek Kahvesi, Saraybosna’da içtiğinizde adı Boşnak Kahvesi oluyor. Kültürel militarizmin olmadığı zamanlarda bunun adı sadece kahve idi. Sonra sınırlar ortaya çıkıp milli kimlikler dayatması başlayınca her ülke bu coğrafyanın ürünü olan kahveye bir de milli etiket koydu.
Çocukluğumun fotoğrafına bakarak şunu çok net iddia ederim ki bu yemeklerin kesinlikle bir ırkları yoktur! Bunlar bu coğrafyada yaşamış herkesin bir araya gelip ortaklaşa ürettikleri yemeklerdir. Evet Dolma Ermeni yemeğidir, Rum yemeğidir Türk yemeğidir. Kebap Arap yemeğidir, Türk yemeğidir, Ermeni yemeğidir. Milli tatlımız diye sahiplendiğimiz baklavaya da bu coğrafyada yaşamış bütün ırkların sahip çıkma hakları vardır.
Binlerce yıllık geçmişi bugünkü şartlar üzerinde okumaya çalıştıkça ortaya sadece saçmalıklar çıkıyor. Milliyetçilik ve bir tık ötesi ırkçılık tarihi aynı şaşı gözle okuyor. Devletin yaptığı Türk ırkçılığı ne kadar ahmakçaysa, -gizli ya da açık- Kürt, Arap ya da Ermeni milliyetçiliği de o oranda ahmakça geliyor bana.
Ama benim şehrimde o harmoni yok artık. Ermeniler neredeyse hiç kalmadı, son kalanlar da o toprakları terk etti. Elmas Teyze öldü, bakkal Kevork Amca da! Bedros Amca ailesiyle İstanbul’a taşınmıştı, zannediyorum artık vefat etmiştir. Arusyak’ın yurtdışına yerleştiğini duymuştum.
Annem öldü, Kürt Ahşan teyze de, Alevi İbrahim’in annesi de öldü. Avluda koskocaman bir boşluk var şimdi!
[Alper Ender Fırat] 3.1.2020 [TR724]
Evimizin geniş sayılabilecek avlusunda, asmanın altında, yaz ayları için oluşturulmuş geçici mutfakta kadınlar haftanın belirli günlerinde bir araya gelir yemek yapar ya da kışlıklar hazırlardı. Yanlış hatırlamıyorsam bu ritüel farklı günlerde diğer evlerde tekrar ederdi.
O gün ekşili küfte yapıyorlar diye aklımda kalmış. Nedendir bilmiyorum o fotoğraf, çocukluk hatıralarım arasında hafızamda en çok yer edenlerden biridir. Belki de çok sık tekrar etmesindendi bu kalın iz. Aynı mahallede, hatta aynı sokakta oturan Ermeni, Türk, Kürt, Sünni, Alevi kadınlar beraberce yiyecek hazırlarlardı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Günlük yemekleri yaparken ya da salça, erik ekşisi, pekmez, tarhana, kurutma gibi kışlıklar hazırlanırken bir tecrübe aktarımı ve kültür değişimi yaşanırdı.
Bugün nerede, ‘dolma Ermeni yemeği, cacık Rum yemeği, musakka Türk yemeği’ gibi laflar duysam o fotoğraf gözümün önüne gelir ve istemsiz gülme tutar beni.
Rahmetli annemin dolma yapmayı hangi Ermeni’den, cacık yapmayı hangi Rum’dan öğrendiğini merak etmeye başlarım. Ya da kiraz yaprağından yaptığı ve üzerine sulu bir sos döktüğü sarmayı, ve buna benzer onlarca farklı yemeği ona hangi ırkın öğrettiğini çok merak ederim.
Şöyle mi oluyordu acaba Ermeniler, Kürtler, Aleviler, Rumlar ya da Araplar mahallelerinde bir şey buluyor, diğerleri bakıp öğreniyor muydu? Ya da Ermeniler Türk mahallesine gelip saç üzerinde ekmek nasıl yapılır bakıp gidip kendi mahallesinde Türk ekmeği mi yapıyorlardı?
Yok işte öyle olmuyordu! Araya ırkçılık virüsünün girmesinden on seneler sonrasında bile, her biri farklı aidiyette olan kadınlar oturup yemekleri beraber yapıyorlardı.
Gizli ya da açıktan milliyetçilik yapan herkese soruyorum, yüzlerce yıl aynı coğrafyada büyük oranda kavgasız, gürültüsüz yaşayan Türklerin, Kürtlerin, Ermeni, Arap ya da Süryanilerin bir yemeğe tek başına sahibi olması mümkün müdür?
Ne abartıyorsun, sanki atomu mu birlikte parçaladılar? Diyenler çıkabilir. Bence ortak kültür üretmek atomu parçalamaktan daha önemli. Yemek de ortak kültürün göstergelerinden biri.
Mesela geçmiş yüzyıllarda bu havzanın temel içeceği olan kahve, bugün nasıl adlandırılıyor? Milli devletler ortaya çıktıktan sonra, tamamen aynı şekilde yapılan kahveyi Türkiye’de içtiğinizde Türk Kahvesi, Yunanistan’da içtiğinizde Grek Kahvesi, Saraybosna’da içtiğinizde adı Boşnak Kahvesi oluyor. Kültürel militarizmin olmadığı zamanlarda bunun adı sadece kahve idi. Sonra sınırlar ortaya çıkıp milli kimlikler dayatması başlayınca her ülke bu coğrafyanın ürünü olan kahveye bir de milli etiket koydu.
Çocukluğumun fotoğrafına bakarak şunu çok net iddia ederim ki bu yemeklerin kesinlikle bir ırkları yoktur! Bunlar bu coğrafyada yaşamış herkesin bir araya gelip ortaklaşa ürettikleri yemeklerdir. Evet Dolma Ermeni yemeğidir, Rum yemeğidir Türk yemeğidir. Kebap Arap yemeğidir, Türk yemeğidir, Ermeni yemeğidir. Milli tatlımız diye sahiplendiğimiz baklavaya da bu coğrafyada yaşamış bütün ırkların sahip çıkma hakları vardır.
Binlerce yıllık geçmişi bugünkü şartlar üzerinde okumaya çalıştıkça ortaya sadece saçmalıklar çıkıyor. Milliyetçilik ve bir tık ötesi ırkçılık tarihi aynı şaşı gözle okuyor. Devletin yaptığı Türk ırkçılığı ne kadar ahmakçaysa, -gizli ya da açık- Kürt, Arap ya da Ermeni milliyetçiliği de o oranda ahmakça geliyor bana.
Ama benim şehrimde o harmoni yok artık. Ermeniler neredeyse hiç kalmadı, son kalanlar da o toprakları terk etti. Elmas Teyze öldü, bakkal Kevork Amca da! Bedros Amca ailesiyle İstanbul’a taşınmıştı, zannediyorum artık vefat etmiştir. Arusyak’ın yurtdışına yerleştiğini duymuştum.
Annem öldü, Kürt Ahşan teyze de, Alevi İbrahim’in annesi de öldü. Avluda koskocaman bir boşluk var şimdi!
[Alper Ender Fırat] 3.1.2020 [TR724]
Erdoğan kaybederse, Ergenekon kazanacak mı? [Erhan Başyurt]
AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) ve ‘derin yapılar’ (biz genel olarak bu yazı içerisinde ‘Ergenekon’ diye niteleyeceğiz) arasında 17/25 yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından başlayan bir iktidar koalisyonu var.
Daha doğrusu Erdoğan iktidar, Ergenekon da sütre arkasındaki güç.
Erdoğan görünen, Ergenekon da görünmemeye çalışan ortak…
15 Temmuz ‘kanlı komplo girişimi’nin ardından, bu “kirli ittifak” daha da pekişti.
“Yolsuzluk ve rüşvetten suçüstü yapılanlar” ile “adam öldürme ve darbeden suçüstü yapılanlar” arasında koltuk ve güç paylaşımı yapıldı.
Ergenekon zayıf kamuoyu desteğine rağmen geçmiş tecrübelerini ve kadro birikimini kullanıp, bu kez alabildiğince derinlerde kalmayı, intikam için tutuklattırdıklarını bile alakasız iltisaklarla Erdoğan ve AKP’ye yönelik suçlar gibi gösterip, iyi kamuoyu desteğine sahip AKP’ye yüklüyor.suçüstü
Bir yıkım ve yıkımın faturası söz konusu olacaksa, büyük oranda sorumluluğu AKP ve Erdoğan’ın omuzlarına yıkıyor…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
‘Suçüstü ittifakı’nın tarafları aslında birbirlerinden hiç haz etmiyorlar.
Ergenekon, yıllardır AKP ve siyasal İslamcıların baş düşmanıydı. Halen de öyle…
AKP de artık Siyasal İslam’ın nihai hedefi “şeriat kurallarına dayalı yönetim” konusunda arzularını saklamıyor.
“Ateş ve barut”, ortak çıkarları için hayatta kalmak ve suç delillerini yok etmek için ittifakta direniyorlar.
İki taraf da “köprüyü geçene kadar…” birbirlerine ‘dayı’ deme planı yapıyor.
AKP, daha önce Ergenekon’u tasfiye ettiği gibi, zamanı gelince yine tasfiye edeceğine inanıyor.
TSK da güçlü olmaları ya da komuta kademesini ele geçirmelerini, yargı da güçlü olmalarını önemsemiyor.
AKP’ye göre, 28 Şubat’ta da 27 Nisan’da da şartlar bundan farklı değildi ve AKP halk desteğini kazanıp, onları rahatlıkla tasfiye etmişti.
İkincisi, 15 Temmuz’da halkın sokakta gösterdiği tepkiden sonra, Ergenekon’un bir daha silahlı kalkışma yapmasına imkansız gözüyle bakıyorlar.
Üçüncüsü, SADAT tarzı yapılarla kendileri de TSK kadroları içerisinde pay kapıp örgütleniyorlar. Bunun yeterli olacağını düşünüyorlar.
Garip olan Ergenekoncuların TSK atamaları ve terfilerinden duydukları memnuniyet ile, “Mehdi’ye hazırlık yapan” SADAT’ın atama ve terfilerden aynı memnuniyeti duyması…
İki taraf ya gerçekte aynı ya da iki taraftan biri fena halde yanıltılıyor ve oyuna getiriliyor.
***
Ergenekon’un hesabı ise, başından beri belli.
Ergenekon, AKP’nin kamuda dayandığı dindar kadroları tasfiye ederse, bir daha değil AKP hiçbir siyasi İslami hareketin iktidara gelmesinin imkansız olacağını düşünüyor.
AKP’yi tasfiye, kamudaki dayanaklarını yok ettikten sonra Ergenekon’a göre kendiliğinden gelecek zaten…
AKP’yi, 28 Şubat’ta yapamadıklarını “Yeşil sermaye ve dindarları kamudan tasfiye planlarını” hayata geçirmek için ‘kirli değnek’ olarak kullanıyorlar.
İşleri bittiğinde de çöpe atacaklar ya da sifonu çekip ellerini yıkayacaklar.
Ergenekon, Erdoğan’ın ittifak değiştirmede gösterdiği başarıyı, tabanına “akı kara gösterme”başarısını fazlaca küçümsüyor.
Erdoğan’ı bunca yaşananlara rağmen küçümsemeleri, en büyük hesap hataları…
Erdoğan ittifaklarını değiştirdi ama kendisi hep iktidarda kalmayı başardı ve Millî Görüş’ün nihai hedefinden hiç vazgeçmedi…
“Devam için gerekirse papaz cübbesi giyerim…” diyen bir ismin, kendisini siyasi başarıya götüren hamlelerini doğru analiz etmekten halen yoksunlar…
Kirli ittifak sonuçta bir ‘ad hoc’ koalisyon… Yani geçici süre ortak bir amacı elde etmek için yapılan ve sonrasında dağılmaya mahkum bir ‘koalisyon’… Arapça ifadesiyle ittifak değil kirli itilaf…
Sonuçta iki tarafın yol ayrımına gelmesi, birlikte iktidar gözükseler bile kaçınılmaz.
Yol ayrımında nasıl bir güç mücadelesi olur, kim kimin bileğini bükebilir, iki tarafın da kendisince hesapları var… Pusuya yatmış bekliyorlar…
***
Ancak siyasi ortam hızla değişiyor.
AKP, “kirli itilaf” kapsamında yapılan tüm hukuksuzluk ve suçların faturasını tek başına ödüyor.
AKP hızla kan kaybetmeye devam ediyor.
Bahçeli ve Perinçek, sağ ve sol koltuk değnekleri, Erdoğan’ı yüzde 50 ile iktidar da tutmak için artık yetersiz.
Toplumsal öfke patlama noktasında…
Yeni siyasi aktörler ezber bozuyor.
Yeni siyasi partiler kuruluyor.
AKP tabanı çatırdıyor.
Halk bu kez aç, AKP’nin tüm algı operasyonları ve büyük projelerle göz boyama hamleleri ters tepiyor.
AKP, bir toplumsal patlamadan, yeni bir Gezi tarzı halk protestosundan çekiniyor.
EMASYA’yı mümkünse OHAL’i diriltecek planlar yapıyor.
Ergenekon, henüz AKP’nin arkasındaki desteğini çekmedi.
Aksine AKP ile işleri bitmediği gibi, çekilirlerse yerine koyabilecekleri bir iktidar ittifakı da henüz belirleyebilmiş değiller…
Onun için yeni partilerin kurulmasından rahatsız olduklarını, çok kötü sonuçları olacağını… alenen söylemekten çekinmiyorlar.
Celladına aşık bir ruh haleti içinde, sadece AKP değil onlar da panik atak sendromları gösteriyor.
AKP giderse, elde ettikleri kazanımları kaybetmekten, perde arkasından istedikleri gibi at oynatamamaktan, linç ettikleri insanların hukuki yollarla geri dönmesinden kaygılılar.
“Yeni kurulacak partileri mutlaka vazgeçirmek lazım, aksi takdirde sonuçları ağır olur…” diye açıktan kaygılarını ifşa etmekten de çekinmiyorlar.
Ergenekon, ne kadar kirli bir yapı olduğunu, celladıyla ‘suçüstü ittifakı’ kurarak, suçlarını aklamak için ‘celladı’na sığınıp, AK Parti’nin kanatları altına saklanarak gösterdi.
***
Gelinen aşamada cevabı merak edilen soru şu;
Peki AKP iktidarı kaybederse, koalisyon ortağı ‘derin yapılar’ da kaybetmiş olacak mı?
‘Derin yapılar’, mutlaka ‘yedek atlar’ hazırlamıştır ve dereyi geçer geçmez de AKP’yi salıp, ‘yeni at’ı ile mi yola devam edecek?
Yani ‘kirli değnek’ olarak kullandığı AKP’ye kaybettirip, kendi hukuksuzluklarının faturasını da AKP’ye kesip, yeni siyasi ittifakla AKP kaybederken kazacak mı?
***
Görünen o ki Ergenekon ya da ‘derin yapılar’ hali hazırda AKP’ye tam desteğini sürdürüyor.
Erdoğan’ın omuzundan ateş etmeye de devam ediyorlar.
Ortada henüz bir seçim yok ve erken davranıp, halihazırdaki iktidar avantajlarını, hassaten TSK ve yargıdaki kazanımlarını sürdürmek istiyorlar.
Daha önemlisi, AKP ile işlerinin bittiğine henüz inanmıyorlar. AKP’yi tamamen tüketene kadar ‘kirli değnek’, ‘ateşi tutan maşa’ olarak kullanmaya devam edecekler.
Ergenekon, ortaklığı ne kadar geç terk ederse, kaybı da o kadar büyük olacak.
Ortaklıktan zamanından çıkmayı başaramazsa, bu yeni iktidar ittifakı oluşturup oluşturamadıklarına göre değişecek, kendisi de AKP’nin enkazı altında kalacak ve ‘kirli itilaf’ döneminde altına imza attığı hukuksuzlukların hesabını verecek…
[Erhan Başyurt] 3.1.2020 [TR724]
Daha doğrusu Erdoğan iktidar, Ergenekon da sütre arkasındaki güç.
Erdoğan görünen, Ergenekon da görünmemeye çalışan ortak…
15 Temmuz ‘kanlı komplo girişimi’nin ardından, bu “kirli ittifak” daha da pekişti.
“Yolsuzluk ve rüşvetten suçüstü yapılanlar” ile “adam öldürme ve darbeden suçüstü yapılanlar” arasında koltuk ve güç paylaşımı yapıldı.
Ergenekon zayıf kamuoyu desteğine rağmen geçmiş tecrübelerini ve kadro birikimini kullanıp, bu kez alabildiğince derinlerde kalmayı, intikam için tutuklattırdıklarını bile alakasız iltisaklarla Erdoğan ve AKP’ye yönelik suçlar gibi gösterip, iyi kamuoyu desteğine sahip AKP’ye yüklüyor.suçüstü
Bir yıkım ve yıkımın faturası söz konusu olacaksa, büyük oranda sorumluluğu AKP ve Erdoğan’ın omuzlarına yıkıyor…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
‘Suçüstü ittifakı’nın tarafları aslında birbirlerinden hiç haz etmiyorlar.
Ergenekon, yıllardır AKP ve siyasal İslamcıların baş düşmanıydı. Halen de öyle…
AKP de artık Siyasal İslam’ın nihai hedefi “şeriat kurallarına dayalı yönetim” konusunda arzularını saklamıyor.
“Ateş ve barut”, ortak çıkarları için hayatta kalmak ve suç delillerini yok etmek için ittifakta direniyorlar.
İki taraf da “köprüyü geçene kadar…” birbirlerine ‘dayı’ deme planı yapıyor.
AKP, daha önce Ergenekon’u tasfiye ettiği gibi, zamanı gelince yine tasfiye edeceğine inanıyor.
TSK da güçlü olmaları ya da komuta kademesini ele geçirmelerini, yargı da güçlü olmalarını önemsemiyor.
AKP’ye göre, 28 Şubat’ta da 27 Nisan’da da şartlar bundan farklı değildi ve AKP halk desteğini kazanıp, onları rahatlıkla tasfiye etmişti.
İkincisi, 15 Temmuz’da halkın sokakta gösterdiği tepkiden sonra, Ergenekon’un bir daha silahlı kalkışma yapmasına imkansız gözüyle bakıyorlar.
Üçüncüsü, SADAT tarzı yapılarla kendileri de TSK kadroları içerisinde pay kapıp örgütleniyorlar. Bunun yeterli olacağını düşünüyorlar.
Garip olan Ergenekoncuların TSK atamaları ve terfilerinden duydukları memnuniyet ile, “Mehdi’ye hazırlık yapan” SADAT’ın atama ve terfilerden aynı memnuniyeti duyması…
İki taraf ya gerçekte aynı ya da iki taraftan biri fena halde yanıltılıyor ve oyuna getiriliyor.
***
Ergenekon’un hesabı ise, başından beri belli.
Ergenekon, AKP’nin kamuda dayandığı dindar kadroları tasfiye ederse, bir daha değil AKP hiçbir siyasi İslami hareketin iktidara gelmesinin imkansız olacağını düşünüyor.
AKP’yi tasfiye, kamudaki dayanaklarını yok ettikten sonra Ergenekon’a göre kendiliğinden gelecek zaten…
AKP’yi, 28 Şubat’ta yapamadıklarını “Yeşil sermaye ve dindarları kamudan tasfiye planlarını” hayata geçirmek için ‘kirli değnek’ olarak kullanıyorlar.
İşleri bittiğinde de çöpe atacaklar ya da sifonu çekip ellerini yıkayacaklar.
Ergenekon, Erdoğan’ın ittifak değiştirmede gösterdiği başarıyı, tabanına “akı kara gösterme”başarısını fazlaca küçümsüyor.
Erdoğan’ı bunca yaşananlara rağmen küçümsemeleri, en büyük hesap hataları…
Erdoğan ittifaklarını değiştirdi ama kendisi hep iktidarda kalmayı başardı ve Millî Görüş’ün nihai hedefinden hiç vazgeçmedi…
“Devam için gerekirse papaz cübbesi giyerim…” diyen bir ismin, kendisini siyasi başarıya götüren hamlelerini doğru analiz etmekten halen yoksunlar…
Kirli ittifak sonuçta bir ‘ad hoc’ koalisyon… Yani geçici süre ortak bir amacı elde etmek için yapılan ve sonrasında dağılmaya mahkum bir ‘koalisyon’… Arapça ifadesiyle ittifak değil kirli itilaf…
Sonuçta iki tarafın yol ayrımına gelmesi, birlikte iktidar gözükseler bile kaçınılmaz.
Yol ayrımında nasıl bir güç mücadelesi olur, kim kimin bileğini bükebilir, iki tarafın da kendisince hesapları var… Pusuya yatmış bekliyorlar…
***
Ancak siyasi ortam hızla değişiyor.
AKP, “kirli itilaf” kapsamında yapılan tüm hukuksuzluk ve suçların faturasını tek başına ödüyor.
AKP hızla kan kaybetmeye devam ediyor.
Bahçeli ve Perinçek, sağ ve sol koltuk değnekleri, Erdoğan’ı yüzde 50 ile iktidar da tutmak için artık yetersiz.
Toplumsal öfke patlama noktasında…
Yeni siyasi aktörler ezber bozuyor.
Yeni siyasi partiler kuruluyor.
AKP tabanı çatırdıyor.
Halk bu kez aç, AKP’nin tüm algı operasyonları ve büyük projelerle göz boyama hamleleri ters tepiyor.
AKP, bir toplumsal patlamadan, yeni bir Gezi tarzı halk protestosundan çekiniyor.
EMASYA’yı mümkünse OHAL’i diriltecek planlar yapıyor.
Ergenekon, henüz AKP’nin arkasındaki desteğini çekmedi.
Aksine AKP ile işleri bitmediği gibi, çekilirlerse yerine koyabilecekleri bir iktidar ittifakı da henüz belirleyebilmiş değiller…
Onun için yeni partilerin kurulmasından rahatsız olduklarını, çok kötü sonuçları olacağını… alenen söylemekten çekinmiyorlar.
Celladına aşık bir ruh haleti içinde, sadece AKP değil onlar da panik atak sendromları gösteriyor.
AKP giderse, elde ettikleri kazanımları kaybetmekten, perde arkasından istedikleri gibi at oynatamamaktan, linç ettikleri insanların hukuki yollarla geri dönmesinden kaygılılar.
“Yeni kurulacak partileri mutlaka vazgeçirmek lazım, aksi takdirde sonuçları ağır olur…” diye açıktan kaygılarını ifşa etmekten de çekinmiyorlar.
Ergenekon, ne kadar kirli bir yapı olduğunu, celladıyla ‘suçüstü ittifakı’ kurarak, suçlarını aklamak için ‘celladı’na sığınıp, AK Parti’nin kanatları altına saklanarak gösterdi.
***
Gelinen aşamada cevabı merak edilen soru şu;
Peki AKP iktidarı kaybederse, koalisyon ortağı ‘derin yapılar’ da kaybetmiş olacak mı?
‘Derin yapılar’, mutlaka ‘yedek atlar’ hazırlamıştır ve dereyi geçer geçmez de AKP’yi salıp, ‘yeni at’ı ile mi yola devam edecek?
Yani ‘kirli değnek’ olarak kullandığı AKP’ye kaybettirip, kendi hukuksuzluklarının faturasını da AKP’ye kesip, yeni siyasi ittifakla AKP kaybederken kazacak mı?
***
Görünen o ki Ergenekon ya da ‘derin yapılar’ hali hazırda AKP’ye tam desteğini sürdürüyor.
Erdoğan’ın omuzundan ateş etmeye de devam ediyorlar.
Ortada henüz bir seçim yok ve erken davranıp, halihazırdaki iktidar avantajlarını, hassaten TSK ve yargıdaki kazanımlarını sürdürmek istiyorlar.
Daha önemlisi, AKP ile işlerinin bittiğine henüz inanmıyorlar. AKP’yi tamamen tüketene kadar ‘kirli değnek’, ‘ateşi tutan maşa’ olarak kullanmaya devam edecekler.
Ergenekon, ortaklığı ne kadar geç terk ederse, kaybı da o kadar büyük olacak.
Ortaklıktan zamanından çıkmayı başaramazsa, bu yeni iktidar ittifakı oluşturup oluşturamadıklarına göre değişecek, kendisi de AKP’nin enkazı altında kalacak ve ‘kirli itilaf’ döneminde altına imza attığı hukuksuzlukların hesabını verecek…
[Erhan Başyurt] 3.1.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
